BÎSMİHİ SÛBHÂNEHU

Hz. Üstadımızın yarım asır önce talebelerine yazmış olduğu kurban bayramı tebrikini takdim ile bizler de bütün kardeş ve ağabeylerin leyale-i aşere ve bayramlarını tebrik ederiz. Bu vesile ile Hizmet-i Nuriyenin müteaddit safahatından bir safhası olarak Risale-i Nur ve Müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkında YEMEN'de ve FAS'da tertip ve tanzim edilen konferanslarda bir çok alim ve profesör zatların takdim ettikleri beyanat ve tebliğlerinden, hulasaten bir kısmını kardeşlerimize arz ve takdim ederiz.

Buna mümasil dünyanın dört bir tarafında Nur hizmetleri ve neşriyatı yapılmakta olup, Hz. Üstadımızın -90 sene- önce Hutbe-i Şâmiye'de haber verdikleri;

"Evet nasılki eski zamanda İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def'etmek silah ile kılınç ile olmuş. İstikbalde; silah, kılınç yerine hakiki medeniyet ve maddi terakki ve hak ve hakkaniyetin manevi kılınçları düşmanları mağlub edip dağıtacak."

* * *

"Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşaallah. Hakikat-i İslâmiyenin güneşiyle, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz."

İşte bu müjdeli ihbaratın bir asır sonra tezahürü olarak; meselâ, Amerika'da, Rusya'da yeni yeni dershaneler açılmaktadır. Avrupa'da ve Asya'da ve hakezâ çok yerlerde hem dershaneler açılıyor, hem Nur Neşriyatı ve tercümeleri yapılıyor. Aşağıda takdim ettiğimiz, bunlardan ancak bir cüz'üdür. Her halde Risale-i Nur'un mümtaz hasiyeti, oniki tarikatın hülâsası olarak Velayet-i Kübra feyizlerine mazhariyeti, hem hak ve hakikata dayanan, hüccet ve delile istinad eden ve bütün mes'elelerini akla tesbit ettiren bürhanî, Kur'anî, şuhudî bir tefsir mahiyetini taşıması itibariyle, inşaallah bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak hakikatını gösteriyor.. Hz. Üstadımızın, hacıların Arafat'a çıkışları günü, 1000 İhlas-ı Şerif okunması tavsiyesini de arzederiz.

Üstadımızın Hizmetinde Bulunan Talebeleri

 

 

 

Bismihi Subhanehu ... Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Beraketuhu

 Aziz, Sıddık Kardeşlerimiz,

Evvela: Geçen leyâle-i aşerenizi ve gelen îdinizi, ruh-u canımızla tebrik ve o çok mübarek gecelerdeki a'mal-i salihanızın ve dualarınızın makbuliyetini Rahmet-i İlahiye'den niyaz ediyoruz.

Bu on gece Kur'an-ı Azimüşşan'ın "Ve-l Fecri ve-Leyâlin Ğaşrin" kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi'rac nev'inde büyük kıymetleri var. Çünkü: Hac sırrıyla bütün Alem-i İslam namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alakadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed'e (A.S.M.) hakkında ettikleri dualarına o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü'minler hissedâr oluyorlar. İnşaallah Nur şâkirdleri o büyük kazanca mazhardırlar. Hatta diyebiliriz ki; uykuları da ibadet sayılır. Elbette böyle ağır şerait içinde gayet ciddiyet ve tam gayret ile ulûmun en yüksek derecesindeki îmân ve Kur'an hakikatlarının dersinde en mükemmel talebelik vazifesini yapan Nurcular, bu leyâle-i aşerede uykuda dahi Nurlarına tam mazhardırlar.

El-Bakî Huve-l-Bakî

Umumunuza birer birer selam ve selamet ve dâreynde saadetlerinize dua eden kardeşiniz.

Said Nursî

 

 

 

 

 

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ YEMEN'DE

11 Ocak 2001 tarihinde, Yemen'in kültür başkenti Taiz'de, "Müesseset'üs-Said İlim-Kültür Vakfı"nın tekeffülünde, (Sponsorluğunda); "1. Bölgesel Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Paneli" düzenlendi. Ardından, 14 Ocak 2001 tarihinde, Başkent San'a'da bulunan Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nde, Risale-i Nur'un Arapça mütercimi İhsan Kasım Es-Salihi tarafından, Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin Talebelerinden Mustafa Sungur Ağabey'in Hz. Üstadımız'dan hatıralarla tamamladığı bir konferans verildi. Aslında bu toplantıların tertib ve icra safhasına gelinceye kadar, Yemen Nur hizmetlerinin, pek çok vesile ve mukaddematı var. Bunlardan birkaçını zikrettikten sonra bu toplantıların teferruat ve neticelerine geçeceğiz.

Son zamanlarda gelişme sürati artan Yemen, aslında Arab Yarımadası ülkeleri arasında, halkı itibariyle en takvalı ve en mutasavvıf insanlara sahib ve aynı zamanda, neredeyse en fakir insanları da barındıran bir ülke konumunda. 1967-1990 yılları arasında, İslam Alemi'nin ortasında, o günkü Rusya'nın maddi-manevi desteği ile, İngilizler'den rejimi ele geçiren Güney Yemenli yerli komünistlerin, binlerce mezalim ve işkenceleriyle şehadet şerbetini içmiş nice mazlum insanların dualarının yanında, 20 sene öncesinden bu güne kadar, Dünyanın muhtelif devletlerinde Nurlar'ı tanımış bir çok Yemenli Nur Talebesi var. Bütün bunların dua ve temennileri Arab Yarımadası ülkeleri arasından ilk olarak Yemen'de, Nur'a ait bir büyük toplantı yapılmasına ve Nur Dershanesi açılmasına vesile olduğu tasavvurdan uzak değil. Mesela:

Şimdilerde, Yemen San'a Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı Profesörü Abdülhakim Rashan Kadiri... Bu zat; 80'li yılların başında, eğitimini İngiltere'de sürdürürken Nurlar'ı orada tanıyor. O günlerde, İngiltere Nur Talebeleri ile tanışan ve o günden beri bir Risale-i Nur aşığı olan Prof. Abdülhakim, o günden beri Yemen semalarında Risale-i Nur ve Bediüzzaman isminin yankılanması için gözyaşları ile dua ediyor.

Aynı zamanda, Malezya Genç Nur Talebeleri'nden Yemen'in Eeb şehrinden Halil Gânimî Kardeş. Bu genç Nur Talebesi, bir seneden fazla bir zamandır Nurlar'ı iştiyakla okumakla beraber bu Nur-u Kur'an'ın, memleketi olan Yemen'e de girmesi için daima dua ediyor ve bizleri teşvik ediyordu.

Üçüncü: Necib Mahfuz El-Karşi. Bu zat, 33 yaşında, gayret ve hamiyet timsali, aşk ve şevk menbaı, Ehl-i Beyt'e mensub bir Yemenli. Gençlik yıllarından bu güne kadar uzun seneler muhtelif hizmet ehli insanlarla, İslamiyet'e hizmet namına Yemen'in dört-bir tarafına koşturmuş kahraman ruhlu faal bir zat.. Ancak, kalbinin aradığı, ruhunun gözlediği o kemal noktasını ve hizmetteki lezzetin şahikasını bir türlü bulamamış. Bulamadığı için de, daima içten içe bir ızdırab ve bir manevi kalak hali yaşıyormuş. Evvelde bu halini, nefsinin kesafetine vermesine rağmen, zaman içerisinde bu hal, omuzunda dağlar yükünde ağırlıklar yapan bir sıkıntıya kalbolmuş. En son, geçtiğimiz senelerde Umreye geliyor. Medine-i Münevvere'de bu sıkıntılarından kurtulmak emeliyle, kerratla Peygamber-i Zişan'a (A.S.M) salavat getiriyor. Adedini şu an hatırlayamadığı kadar getirdiği bu salavatlar neticesinde, o gece rüyada haşmetli bir şekilde Peygamber Efendimiz'i (A.S.M) görüyor. Sadece sarih bir surette görüyor. Aralarında bir konuşma cereyan etmiyor. Uyanıyor ve doğruca Ravza-i Mutahhara'ya koşuyor. Peygamber Efendimiz'in penceresinin önünde dua ediyor ve diyor ki:

"Ya Rabbi! Senin Resulünü müşahede etmek sadık bir rüya olduğu gibi, hakikatı bulmaya da bir delalettir. Ya Rabbi! Sen bana İslamiyet'e hakkıyla ve lezzetle hizmet edebileceğim bir zümre göster. Beni, yerküresinde istikametle hizmet eden kullarınla tanıştır!" diye dua ediyor. Ardından Mekke-i Mükerreme'ye geliyor. Ve Harem-i Şerif'te bir vesile ile Nur Talebeleri ile tanışıyor. Selim Hanefi ve Nizameddin Hoca ile Kabe önünde el kaldırarak Risale-i Nur hizmetinin mebdeinin manevi temeli atılıyor. O gün bu gün, "Artık uyuma zamanı değil!" diyerek Cenab-ı Hakk'ın ona ihsan ettiği gayret kuvvetinin tamamını Nur hizmetlerine sarf ediyor. Bir yandan "Yemen'in anahtarı Mekke'den geldi. Yemen de, Afrika'nın kapısı olacak" derken, bir yandan da, şevkinin zirve noktalarında iken, "Yemen ve Türkiye hizmetleri, şimdilik omuz omuza gidiyor. Çok yakında, Yemen Türkiye'yi geçecek." demekten de kendini alamıyor.

Necib Mahfuz, Mekke'de iken, evinden bir kız çocuğu dünyaya geldiği haberi geliyor. Kendi kendine, "Adını 'Nur' koyacağım." diyor. Ve bunu söylemek için Yemen'e telefon açıyor. Telefona Babası çıkıyor. Daha Necib bir şey söylemeden babası: "Oğlum; kusura bakma ama, sana sormadan ben torunumun ismini 'Nur' koydum." diyor. Bu ve bu gibi tevafuklar, hatta yer yer bazı güzel ve manidar rüyalar, Necib'in şevkine şevk katmakla beraber, kalbindeki yakinin hakkaniyetini de günden güne katmerleştirmiş.

Bundan 2-3 ay önce San'a kitab fuarında Mısır'dan Arapça Külliyatlar'ı getirerek teşhir eden Abdülkerim ve Hafız Ahmed Kardeşler, Necib Kardeş'in fuardaki o heyecan ve coşkusunu ve fuardaki Risale-i Nur standını ziyaret eden zatlarla yakın alaka ve senelerin Nur Talebesi edasıyla irtibat ve muhabbetini, nümune bir misal olarak naklediyorlar.

Bu ve bunlara benzer pek çok masumun bir araya gelmiş duaları olsa gerek ki, Nurun İlk Kapısı'nda, Beşinci Ders'te: "O abd-i misafir sensin. Burdur, dünyadır. Antalya, kabir. Şam, berzah ve haşirdir. Yemen, mâba'd-ül haşirdir." (Nurun İlk Kapısı sh.42) diye temsilde yad edilen Yemen, bu gün artık, canlı ve hayatdar ve nur hizmeti noktasından bir nurani istikbal vad ediyor.

 

ÜÇ SAİD YEMEN'DE BULUŞUYOR

Necib Mahfuz, hem bir hukuk doktoru hem de Polis Teğmeni. Ondan kendisini tanıtması rica edildiğinde ise, sadece: "Necib Mahfuz: Risale-i Nur Talebesi..." olarak kendini tanıtıyor. Bir adı da "Yemen-i Said" olan Yemen'in Taiz şehrinden. Nurlar'ı tanıdıktan sonra, ilk etapta "Bu Nurlar'ı umum Yemen'in dört bir tarafına nasıl ulaştırırım?" derdine düşüyor. Tabi ardından da Afrika'ya... Mekke Nur Talebeleri'nden Selim Hanife ile daima irtibat ediyor. Ve Kendisi, Yemen'in ilk dershanesini Taiz şehrinde kiralıyor. Ve dersler başlıyor. Yine durmuyor, Babası ve âile efradı ile eline geçen umum Nur Risaleleri'ni müştak ve muhtaçlara ulaştırma derdine düşüyor. Yine durmuyor, hem umum Yemen halkına, hem de ehl-i ilme bu hakikatları ve bu asrın müceddidini tanıtmak için bir şeyler yapmak istiyor. Selim Hanife ile istişare ediyor. Ve bir günlük bir panel tertib etmeye karar veriliyor. Panelin hazırlıkları başlıyor. Külliyatlar getirtiliyor. Ve panelde tebliğ takdim edecek zatlara bu Külliyatlar dağıtılıyor. Bu arada Necib Mahfuz, Panel'in nerede yapılacağını, nasıl bir zeminde icra edilmesi gerektiğini düşünüyor ve kendi kendine: "Yemen'in en mükemmel salonunda olmalı, Risale-i Nur ve Bediüzzaman'ın şânına yakışır bir mekanda olması lazım" diyor. Bu düşüncelerle, şehrin, hatta Yemen'in en meşhur, en hayırsever ve de maddi imkanları yerinde Tüccar ailelerinden biri olan EL-HAC HAİL SAİD ailesine gitmeyi düşünüyor. Bu ailenin "Müesseset-üs-Said İlim Kültür Vakfı" adı altındaki vakıflarının güzel, geniş ve modern bir konferans salonları var. Bu salonu, bu panel için istemek üzere vakfın sorumlu müdürüne çıkıyor. Müdür'den, "Bir günlüğüne bu salonun böyle bir hayırlı iş için tahsis edilmesini" istiyor. Müdür, "Bu beni aşar" diyor. "Sen git aile reisleriyle görüş; ve ancak aile büyükleri ile görüşüp muvafakatlerini aldıktan sonra bu arzusunun yerine getirilebileceğini" söylüyor.

(Burada, sadedden ayrılmamak kaydı ile, bu bahtiyar aileden kısaca bahsetmekte yarar var. Ailenin bu günkü reislerinin babaları, yani, "El-Hac Hâil Said" 1902 doğumlu. Aslında fakir bir aile iken gayret ve çalışmalar nihayetinde ve geçit vermez "Sabır" dağlarını basamak basamak ekilebilir bostanlar haline dönüştürmek azminin semereleriyle ve yüksek bir sehavetin de bereketiyle Cenab-ı Hakk, kısa bir zamanda kat kat nimetini ikram ediyor. El-Hac Hâil Said, nuraniyeti ve İslamiyet'e hizmet aşkı simasından akseden bir insan. Hayatı boyunca daima eline geçen nimeti Rabbi'nden bilmiş, etrafına daima ikram etmiş, asla tekebbüre yanaşmamış, tevazuu elden bırakmamış ve bu nezih hususiyetlerini bütün evladlarının terbiyesine de aksettirmiş bir insan. Gün gelmiş, evladları ile birlikte, dünya çapında yaptığı ticaretle kazandığı servetini kendi milletinin insanı ile paylaşmayı esas almış, okul yapmış, cami inşa etmiş, kültür merkezleri tesis etmiş, muhtaçlara yardıma koşmuş. 1990 senesi Ramazan ayında, umre vazifesini Hicaz'da eda ettikten sonra Ramazan'ın son on günü rahatsızlanarak memleketine, Yemen'e avdet ediyor. Köyüne gidiyor ve 28 Ramazan Kadir Gecesi'nin bir sonraki günü ruhunu Rahman'a teslim ediyor. Bugün ise, evladları, babaları'nın bıraktığı yüksek esas ve seciyeler çerçevesinde Dinî ve örfî usül ve adetlerını terk etmeyerek aynı çizgide devam ediyorlar. İleride yer yer bu zatlardan bahsedeceğiz.)

Necib Mahfuz, Vakıf Müdürünün kendisini Aile Reislerine havale etmesinden sonra, bu ailenin reislerinden, Merhum El-Hac Hâil Said'in oğullarından, Ahmed Hail Said ve Abdülcebbar Hail Said ile görüşmenin yollarını arıyor. Bir Ramazan-İktisad-Şükür Risalesi'nin içine, mevzuyu anlatan bir mektub bırakarak, Ahmed Hail Said'in yakın akrabalarından biri vasıtasıyla Ahmed Hail Said'e gönderiyor. Neticeyi beklemeye başlıyor. Birkaç gün sonra, Vakfın Müdürü, Necib Mahfuz'a ulaşıyor ve: "Bu panel için salonun hazır olduğunu" söylüyor. Necib Mahfuz, maksadına ulaşmıştır.

Necib Mahfuz, salonu da temin ettikten sonra, geceleri dahi çok az uyuyarak, kısa bir müddet zarfında bu panelin ilanatını yapıyor, gazete, televizyon ve radyolara haber veriyor. Şehrin idari ve mülkî amirlerini, umum ulema hey'etini davet ederek haberdar ediyor. Umum bu zevata Nurlar'dan hediye ediyor. Belirli noktalara, kütüphanelere vs. Nur Külliyatı'nı bırakıyor. Taiz Valisi'nden açılış konuşmasını yapmak üzere söz alıyor. Türkiye'den de Abdullah Yeğin Ağabey, Mustafa Sungur Ağabey gibi, Hz. Üstadımız'ın hizmetinde bulunmuş talebelerini ve Nurlar'ın Arapça mütercimi İhsan Kasım'ı da davet etmişti.

Bizler Türkiye'den, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin hayatının son devrelerinde hizmetinde bulunmuş Ağabeylerden Mustafa Sungur Ağabey ve 25 senelik bir gayret neticesinde Risale-i Nur Külliyatı'nı Arapça'ya tercüme ederek inayet-i Hakk'la neşrine muvaffak olan İhsan Kasım Es-Salihi ile beraber bu toplantılara iştirak etmek üzere 8 Ocak 2001 tarihinde Yemen'in Başkenti San'a'ya gittik. San'a'da kaldığımız 2 gün içerisinde, İhsan Kasım Es-Salihi bazı akademik çevrelerle görüşmelerde bulundu. Bu arada Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü ile görüşmeleri sonucu, bu üniversitede Risale-i Nur ve Bediüzzaman adına bir Konferans verilmesini teklif ettiler. Ve bu teklif kabul edildi. Taiz Paneli'nden sonra, 14 Ocak'ta San'a'da bu konferans icra edilmek üzere söz verilmiş olundu.

Daha sonra biz, Panel'in yapılacağı Yemen-i Said'in Kültür Başkenti Taiz'e geçtik. Aynı zamanda Kahire Nur Talebeleri'nden Hafız Ahmed Ateş ve Mekke Nur Talebeleri'nden Selim Hanife de bu seyahatte bize refakat ettiler.

Taiz, Yemen'in güneybatısında, 3000 küsür m. irtifaı olan Sabır dağları eteğinde kurulmuş birkaç yüzbin nüfuslu şirin bir şehir. Peygamber Efendimiz, bu beldeye, Muaz İbn-i Cebel'i göndermiş. Hâlâ, şehre 20 km. civarında, Cened denilen mevkide, Hz. Muaz'ın inşa etiği, Mekke'deki Harem-i Şerif'in plan olarak küçük bir misali olan cami mevcud ve ibadete açık. Bu cami, Emeviler'den sonra Osmanlılar tarafından da restore edilerek aynı fıtri şekli ile muhafaza edilmiş.

Panelden bir gün önce, yani 10 Ocak Çarşamba günü, Panelin yapılacağı salonu görmek ve Vakfın müdürü Muhterem Faysal Said'e teşekkür etmek üzere kendilerini ziyaret ettik. Ziyaretten sonra Muhterem Müdür; akşam, Aile reisleri ile bir randevu aldığını ve bu zatlarla görüşmemizi istediğini ifade etti. Biz de kabul ettik. Akşam saatlerinde, ziyaretlerine gittiğimizde, bu zatlar, bizi kemal-i tevazu ve ihtiram ile karşıladılar. Kalabalık bir cemaatle bizi geniş bir salonda kabul ettiler. İhsan Kasım Ağabey, yeri geldiğinde, Hz. Üstad Bediüzzaman'ı, Risale-i Nur'u, Türkiye ve Dünyadaki Nur Hizmetlerini kısa bir özetledi. Ardından, Ahmed Hail Said söz istedi ve cebinden "Ramazan-İktisad-Şükür Risalesi"ni çıkardı. İşte burada biz, Nurlar'ın fevkalade tesirini ve sadece İnayet-i Rahman'la kendi kendine intişar ederek ders vermesini bir kez daha gözümüzle müşahede ettik. Ahmed Hâil Said, cemaate dönerek: "Ben bu kitabı baştan sona okudum. Müsaade ederseniz, size bu kitabtan bir paragraf okumak isterim" dedi. Ve Ramazan Risalesi'nin başında geçen:

"Cenâb-ı Hakk'ın Rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Cenâb-ı Hakk, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva'-ı nimeti o sofrada "Min-Haysü Lâ-Yehtesıb" bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i Rububiyetini ve Rahmaniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerif'te ise, ehl-i îman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî'nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmaniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık mıdırlar?" (Mektubat sh.399) cümlelerini Arapça tercümesinden okuduktan sonra: "Ben bu güne kadar, Oruçla alakalı pek çok eser okumama rağmen böyle bir mevzuda, böyle bir tasvire rastlamadım. Yer yüzü bir sofra-i nimet olacak.. bütün nimetler o sofrada dizilmiş olacak.. ehl-i iman muntazam bir ordu olacak.. ve Cenab-ı Hakk da başlarında haşmetli ve külliyetli bir Sultan olarak o orduya iftar ezanı ile 'Buyurunuz' diye emredecek... ben bu güne kadar dünyayı gezdim, böyle bir mevzuda böyle bir tasvire ilk defa rastladım. Bu, bugüne kadar gördüklerimizden ve okuduklarımızdan çok ama çok farklı bir şey." diyerek hayret ve takdirini ve kitaptan aldığı lezzeti dile getiriyordu. Bize dönerek, "Ne olursa olsun, Bediüzzaman'ın talebeleri, burada bizim misafirimizdir. Sizlere ikramda bulunmak bizim için bir şereftir. Burada bulunduğunuz müddet içerisinde bizim misafirimizsiniz. Göreceksiniz, yarın muazzam bir toplantı olacak, bundan şüpheniz olmasın!" dedi. Doğrusu, hem Nurlar'ı okuması, hem fevkalade anlatması, hem de bu derece sahabeti, bizleri hayrette bıraktığı gibi, birkaç sene öncesinde hizmetteki şevk, neş'e ve lezzeti arayan Necib Mahfuz'u da şevkin zirvesine çıkarmıştı.

Konuşma ve sohbet esnasında güzel bir tevafuk zuhur ettiğini müşahede ettik: "Yarın; Üç SAİD bir araya gelecekti. Bulunduğumuz diyar: Yemen-i SAİD.. Nurlar'a sahib çıkan aile: El-Hac Hâil SAİD.. ve Üstad: Bediüzzaman-ı SAİD..."

O sırada yine latif ve garib bir hadise cereyan etti. Kenarda bizleri dinleyen, Hâil Said'gillerin âile dostlarından yaşlı bir zât, konuşmalar arasında "Üstad Bediüzzaman Said Nursi" isminin geçtiğini işitince, cebinden bir cep boy Kur'an-ı Kerim çıkardı ve yanındakilere sessizce bir şeyler söylemeye başladı. Mekke'de, Türkiye'den bir Nur Talebesi tarafından kendisine hediye edilen ve daima kıymetini bilerek cebinde muhafaza ettiği bu Mushaf'ın son sahifelerinde, Tevafuk mu'cizesinin anlatıldığı yerde, Arapça ibarelerle geçen "Bediüzzaman Said Nursi Hz.'lerinin 29. Mektub isimli eserinin Üçüncü Kısmında işaret ettiği vecih ile..." cümlesini göstererek, "Bu Bediüzzaman, konuşulan Bediüzzaman mı?" diye sualler soruyordu. Bu arada Mushaf, elden ele dolaşarak İhsan Kasım Ağabey'in eline geçti ve orada, bu tevafuk mucizesi ile Kur'anın şeklinde dahi mevcud olan i'caz, dinleyen cemaate anlatıldı. Hayretle ve takdirle Mushaf'ı seyrettiler. Ve bu Mushaf için bize: "Bizlere izin verin, bu Mushaf'ı burada tab' etmek istiyoruz. Biz pek çok muhtelif hat ve şekillerde yazılmış Kur'an nevileri tab' ettik. Ama bu Mushaf bizi hayrette bıraktı. Nur Talebeleri'nden izin istiyoruz, bizim burada, baskı imkanlarımız var. Bu Mushaf'ı tab' ve neşr etmek isteriz." dediler. Ayrılırken bize: "Siz hiç merak etmeyin. Yarın çok muhteşem bir toplantı olacak" diyorlardı.

 

7 SAATTE 3 GÜNLÜK NETİCE

"Birinci Bölgesel Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Paneli"... İsminden de anlaşılacağı üzere, ilk defa bir silsilenin başlangıcı olarak hazırlanan ve yukarıdaki şekli ile adlandırılan bu panel için güzel ve organizeli bir hazırlık yapılmıştı. Giriş kapısında, genç Nur Talebeleri tarafından; "Panel Programı, Risale-i Nur'un Mahiyeti, Nurlar'dan Seçilmiş Vecizeler ve Meşhur Alimlerin Sözlerinde Bediüzzaman ve Risale-i Nur" başlıkları altında hazırlanan ve 4 sayfadan oluşan bir broşür dağıtılıyordu. Arka sıraların oturumları TV yayını ile izleyebildiği Salona girdiğimizde, kasetten dinlenen Cevşen duası sizi karşılıyordu. Ciddi ve mütevazi bir eda ile hazırlandığı belli olan bu panel, 11 Ocak Perşembe günü saat 09:00'da Kuran-ı Kerim tilaveti ile başladı. Yemen için bir ilk olan bu Panele kimlerin iştirak ettiğini ve kimlerin tebliğ takdim ettiklerini, evvela isimleri ile arz ettikten sonra bu konuşmaların ve tebliğlerin teferruatına ve bu panelden geriye kalan güzel netice ve hatıralara geçeceğiz.

Açılış Oturumu'nda:

Gün içindeki oturumlarda:

 

Açılış oturumunun ilk konuşmasını Hâil Said Şirketler Topluluğu adına, Ahmed Hail Said yaptı. Başta Türkiye olmak üzere, Suud-i Arabistan, Mısır, Irak, Hindistan'dan ve Yemen-i Said'in dört bir tarafından gelen misafirleri, böyle hayırlı bir vesile için bu salonda misafir etmekten gayet mesud olduklarını ifade eden Ahmed Hâil Said, bu paneller silsilesinin, inşaallah bu mekanda devam edeceğini temenni ettiğini ifade etti. Ahmed Hail Said, Üstad Bediüzzaman Said Nursi'yi daha yeni tanıdıklarını ancak, onun: "Karanlıklar asrının Nur'a davetçisi" olduğunu, eserlerini okur okumaz anladıklarını arz etti.

Ahmed Hâil Said; Bediüzzaman Said Nursi'nin efkar ve menheci olan Risale-i Nurlar'ın şiddet, ikrah, zorlama ve tenfirden uzak olduğunu beyandan sonra cümlesini şöyle tamamlıyordu:

"Kendine has hususiyetleri ile ortaya çıkan Nursi'nin fikirleri; İslam'ın özüne ve gerçek anlayışına bir enmuzec ve bir komprime hülasa olmayı başarmış fikirlerdir."

Daha sonra mikrofon, Yemen Yüksek Ulema Cemiyeti Genel Sekreteri Muhammed El-Muta'a takdim edildi. Gayet vakur ve kâmilane bir eda ile konuşmasına başlayan El-Muta', sadece bir berk gibi (şimşek gibi) olan kısa ve veciz konuşmasından dolayı özür dilediğini ancak, dinleyenlerin, arkasından gelecek olan arkadaşlardan ra'dı (gök gürültüsünü) işitebileceğini temenni ederek latif bir beyanla konuşmasını sürdüren El-Muta'; "evvela ben şimdi berke vuracağım sonra siz ra'dı dınlersiniz." diye söze başladı. Bu kısa konuşmasında özetle şöyle diyordu:

"Bizleri bu toplantıya ve bu hayırlı mecmaa celb eden nedir? Bizleri bu toplantıya celb eden: Sanki her an aramızda yaşayan, asrın davetçisi, Cihan-şümul bir şahsiyettir bizi burada, bu toplantıda cem' eden... Bu, asrın davetçisi; öyle bir şahsiyetti ki;

Gecelerimizde parlak bir yıldız, gündüzlerimizde de bir güneş gibi idi. Bu güneş, sınır tanımaz şua ve ışınlarını, akıl ve kalblerin içlerine doğru gönderen bir güneştir. Bu ışınlarla, akıl ve kalbin donukluğunu izale edip, yerine hakiki ilim ve irfanı donatıyor."

Daha sonra, Panel'in genel koordinatörü, Arabça ibaresi ile münassıkı, Necib Mahfuz söz aldı. 9-10 sayfa halinde kendi el yazısı ile, gayet samimi ve hasbi ifadelerle kaleme aldığı bu konuşması, başlı başına okunmaya ve dinlenmeye layık Nurlar'dan mülhem bir ders gibi idi. Bu konuşmasını tebliğ etme süresinin bitmek üzere iken, oturum idarecisi tarafından kendisine gönderilen ikaz notu önüne konulduğunda, yanı başında, kemal-i lezzetle cümleleri takib eden Abdülcebbar Hail Said, hemen notu önünden alarak ve dirseği ile de dürterek, "Sen devam et!" işareti veriyordu. Bu konuşmasının başında şöyle diyordu Necib Mahfuz:

"Biz bugün burada, Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin fikirleri ile, cihan-şümul ve âlemî bir fikri yaşayıp takdim edeceğiz. Bu İslamî fikir ve bu farklı bakış, her türlü taassub ve ifratı kerih gören bir fikir ve bir nazar... Bediüzzaman: Belirli bir grubun, bir cemaatin veya bir fırkanın alimi değildir. Belki O; umum bir ümmetin Alimi idi. Aynı zamanda O, yaşadığı bütün hadiselere, İlahi Adaletin mizan ve ölçüsü ile nazar ederdi. Onun fikri yapısı öyle bir seviyede idi ki: Bir keşf-i zihnî ile, yedi kat sema tabakalarını yararak geçtikten sonra, arşın etrafında dolanan cami' bir fikir idi Bediüzzaman'ın fikri..."

Necib Mahfuz heyecanla başladığı bu konuşmasını hararetle sürdürürken, Bediüzzaman'ın câmiiyetini anlatırken:

"O; Şeriat, Tarikat ve Hakikat Nurlarını cem' etmekle beraber, ehl-i zahir ve bâtın ve ehl-i tefsir ve te'vilin efkarını dahi bir araya getirmiştir. Aynı zamanda, hakiki sofiye ve tahkiki selefiyeyi de bir arada bulundurmuş, taassubsuz bir mezheb anlayışına da daima hürmet etmiştir."

Necib Mahfuz, dinleyen Yemen halkına, mümkün mertebede, Nur'a ait en mühim meseleleri, en çarpıcı bir üslub ile arz etmeye çalışıyor ve dakikaları süratle, en azami şekliyle de değerlendirmeye çalışıyordu. Dinleyenlerin arasında, Yemen'in meşhur âlimlerinden muhterem zevatın da mevcud olduğunu göz önünde bulunduran Necib Mahfuz şöyle diyordu:

"O (R.Aleyh.); LA MEVCUDE İLLA HU diyen Vahdet-ül Vücud ehli ile, LA MEŞHUDE İLLA HU diyen Vahdet-üş Şuhud ehli arasında, LA MEVCUDE İLLA MİNALLAH diyerek vasat ve orta yolu bulmuştur."

Bediüzzaman'ın "İhlas ve Uhuvvet Risaleleri" hakkında, Necib Mahfuz şöyle bir kıyas yapıyordu: "Bizler bugüne kadar, pek çok İhlas ve uhuvveti anlatan kitab okuduk. Doğrusu itiraf etmeliyim ki; bunlar, bende ciddi bir hayatî tesir yapmamışlardır. Zira, İhlas ve Uhuvvetten bahseden kişi, en samimi ve kalbî hislerle bahs etmelidir. Aksi takdirde bu, kezzab bir aşkın emaresi olarak addolunur. Lakin Üstad Bediüzzaman'a baktığımızda, o Kur'anî, Rahmanî ve Rabbanî bir üslubla, gönülleri, hakiki ihlas ve uhuvvete adeta cezb ediyor."

Yine farklı bir mevzuya dinleyenlerin nazarlarını celb etmeye çalışırken şöyle diyordu:

"O; (R.Aleyh) kendi hayatında ve eserlerinde cilve ve halve hallerini bir arada cem'etmiştir." Yani; hem hayat-ı içtimaiyede cevelan etmesi ile beraber, aynı zamanda iç aleminde uzlet ve halvet halini dahi yaşamış ve bu iki hali bir arada cem' edebilmiştir."

Necib Mahfuz; sözü, Risale-i Nur'daki o bedi' üsluba karşı hayret ve lezzet hislerini takdime getirirken meâlen şöyle diyor: "O; öyle sâkin ve mütemekkin ve oturaklı bir tavrı vardı ki; Şeriatı zahir ve batını ile kendinde cem' etmesi hasebiyle, mükaşefe ve hakikat kadehleri ile kendinden geçmiş bir halde iken, aynı anda, öyle ulvi temsil ve misallerle de mevzuyu şerh edebiliyor ki: Karşında, asla cezbe haline aldanmayan, yakaza ve uyanıklığın en zirve noktasında bir akıl bulursun."

Birçok Yemenli'nin ruhunda mevcud olan şiir ve şairlik ruhu gibi, Necib Mahfuz'da da bu şairane üslub hemen tebarüz ederek ortaya çıkıyor. Kafiyeli, uzun bir Arabî metin halinde dizdiği ifadelerinden bir yerinde şöyle diyor:

"Nasıl ki, sözünde bulunan terkiz, mükemmeliyet ve i'cazda bir mütehakkik idi. Aynı zamanda, aynı sözüyle bir müdakkik ve bir muhakkik idi.

Aynı sözünde, bir teccerüd, bir teennî ve bir vakar sahibi idi.

Aynı sözüyle, te'vil, tefsir ve mecaz denizlerinden avuçlamaktaydı.

Nasıl ki, bütün bunlara izin vermek için Peygamber (A.S.M.) cevaz rüyasında Ona gelmişti.

Ve Peygamber Ona rüyasında, İlm-i Kuran için hem dua etmiş, hem de Onu hazırlayarak izin vermişti."

Umum dinleyen hâzirun tarafından iştiyakla dinlenen bu konuşmada, herkes kadar Necib Mahfuz'un kendisi dahi tesir altında kalmıştı. Oturumdan sonra kendisine, bu toplantıyı netice olarak nasıl bulduğu sorulduğunda: "Bu bizim için bir Feth-i Mübin'den, yani apaçık bir fetihden başka bir şey değildir" diyordu.

Necib Mahfuz'un bu konuşmasından sonra, Nur Külliyatı'nın Arapça mütercimi sıfatıyla İhsan Kasım Es-Salihi söz aldı. Risale-i Nur'un mahiyet ve hususiyetlerini Üstad Bediüzzaman'ın Nur Külliyatı'ndaki cümleleri ile tavsif ve tarif eden İhsan Kasım, Hz. Üstad'ın çok kısa bir tarihçesi ile, Risale-i Nurlar'ın telifinden matbaa ile neşrine kadar geçen devreyi ve bugün cihanın dört bir tarafında cereyan eden bilumum Nur Hizmetlerini, değişik ülkelerde, değişik Üniversiteler tarafından icra edilen sempozyum ve panelleri özetledi.

Açılış oturumunun son konuşmasını, Taiz Valisi, Muhterem Ahmed Abdullah El-Hicrî yaptı. Doğrusu, hepimizi hayretlere düşüren ve en samimi duygularla tebrik ettiğimiz bu hitab konuşması cidden takdire şâyân bir konuşmaydı. Panelden sonra, Yemen'in umumi ve Taiz'in yerel Radyo ve TV.'lerinden kerratla yayınlanan bu konuşmada Muhterem Vali, özetle ve mealen şöyle diyordu:

"Beşeriyetin anlayabileceği bütün azamet mertebelerinin mazharı bu muhteşem insanla karşıladığımız 21. Asrın bu ilk günlerinde bu ruhanî toplantıyı tebrik ediyor, hürmetlerimi arz ediyorum....

Bu Zât... kim ki, Hikmet, Rüşd ve İlmi Peygamberlerden sonra, Peygamberlerin dışında birilerinden ilhamen öğrenmek istiyorsa, ancak bu Zât gibi azamet sahibi insanlardan öğrenebilir.

Bediüzzaman... O, Kuvvetli bir köprü... Bizi, Rabbimizle, Peygamberlerle, Peygamberimizle, Kur'anla, akidemizle, hakiki tarihimizle, medeniyetimizle bağlayan bir köprü.. 20. Asrı, 19. ve 21. Asra bağlayan bir köprü..

İnsan, Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayat'ına nazar ettiği zaman, emel ve ümid duyguları artıyor.

Batıl yıldızlarla beraber, bir çok yıldız da ufûl etti ve battı. Ancak, Hak ve nur üzere kaim olan Bediüzzaman yıldızının ve emsâli yıldızların nurları, bu ümmetin semasında daim ve baki kaldı. O; yerküremizin, beşeriyeti ilgilendiren tarihî inkılablar geçirdiği bir dönemde yaşadı. Bugün, bu hayırlı mekanda icrâ edilen bu toplantı dahi; Onun, eserleri ve mübarek Talebeleri ile 20. Asrı 21. Asra taşıdığının en büyük delilidir.

Bir insan, her neye niyet ederse, evvela; kuvvetine bakar. O kuvvete göre hareket eder. Ancak Bediüzzaman'a bakıyoruz:

Zahirde aciz bir insan... Hasta.. takat ve gücü mahdud.. Ancak O, Gladiston'un ifadelerine mukabelede bulunmaya muvaffak oluyor. Ve Nur-u Kur'an'ın bu güne kadar şualarını yaymaya vesile oluyor. Şimdi ise, ne Britanya var, Ne Gladiston.. Ne Avrupa var, ne de İtalya ve Rusya.. Hiçbiri artık yok..

Ama Said Nur ve Nur Talebeleri bugüne kadar ulaştılar. Ve işte şimdi Yemen'deler..."

Kıymetdar Vali, bu konuşmasının ardından hariç devletlerden gelen misafirlere, Muhterem Ahmed Hâil Said ile beraber, "Müesseset-üs Said" yayınlarından, panel hatırası olarak birer Kur'an-ı Kerim hediye ettikten sonra, Panelin açılış oturumu nihayete erdi. Oturumdan sonra, İhsan Kasım Es-Salihî'ye: "Biz Bediüzzaman'a yürüyerek değil, emekleyerek gitmemiz lazım" diyen Muhterem Vali, bu konuşmasıyla adeta umum Taiz namına konuşmuş gibi idi.

Bundan sonra, oturumlara geçildi. İlk oturumun başkanlığını icra eden Vakıf müdürü Faysal Said, Müesseset-üs Said İlim Kültür Vakfı'nın, Yemen-i Said'de Bediüzzaman'ı kucakladığını ifade etti. Faysal Said, Panele gelemeyecek bazı zatların özür mesajlarını arz ettikten sonra, gün içindeki programı açıkladı.

Bu oturumun ilk tebliğ sahibi, Muhterem Prof. Abid Tevfik El-Haşimî idi. Aslen Irak / Musullu olan El-Haşimî aynı zamanda İhsan Kasım'ın da ortaokul hocasıdır. Tebliğinin başlığı:

"Bediüzzaman Said Nursi'ye Göre İhlas"... Aslında, yine bu başlık altında, kendisi tarafından neşr olmuş bir kitabı var. Tebliğinin teferruatına geçmezden evvel, Prof. El-Haşimî, "Tarihte Yemen" diyerek bir mukaddime yaptı. Bu mukaddimesinde kısaca ve mealen şöyle diyordu:

"Sizi muhatab alırken, şahsınızda, Hz. Muâz İbn-i Cebel'i karşılayan Taiz halkını selamlıyorum. Sizleri selamlarken, şahsınızda, Hz. Ali (R.A.) ve Hz. Muaz'ın eliyle kılıçsız feth olunan bahtiyar bir diyar ve bir halkı selamlıyorum.

"Ne mutlu size!" Zira Nebiyy-i Zişan buyurmuş;

İman demek, Yemen demek.. ve hikmet dahi Yemenlidir. Yine aynı şekilde:

Size Yemen ehli geldi. Biliniz ki; onlar, en hassas kalbli ve en yumuşak huylu insanlardır."

Muhterem Prof.; Peygamber Efendimiz'in kendisini, Musa El-Eş'ariye nisbet etmesini arz ederken, îrad buyurdukları aşağıdaki Hadis-i Şerif'i nakletti:

"Onlar öyle bir kavimdirler ki; seferde aç kaldıkları vakit, bütün yemeklerini bir araya toplarlar ve eşit bir şekilde paylaşırlar. İşte Ben onlardanım, onlar da bendendir."

"İki müminin karşılaşma esnasında musafahaları ne şekilde olacak?" sualine Peygamber Efendimiz: "Yemenî bir musafaha şeklinde olacak" şeklinde cevab vererek, yine Kendisini Yemenlilere nisbet ettiğini nakletti. Yani, Siirt-Tillo âlimlerinin karşılaştıklarında yaptıkları musafaha şekli gibi...

Tebliğinde, Yemenlilerle alakalı hadislerden sonra, Hz. Üstad'ın çocukluğundan son senelerine kadar geçen hayat safhalarını, ihlasına alamet bazı hatıralarla nakleden Kıymetdar Prof. El-Haşimî'nin bazı cümlelerini başlıklar halinde mealen nakl ediyoruz:

"Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ arzusuyla, İstanbul'un Boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı. Birgün o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firak ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat eden dostları düşünerek enîn edip:

Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,

Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim

diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi."

Daha sonra mikrofon, Eş-Şeyh Muhammed Ebdullah El-Hakemi'ye takdim edildi. Şairane bir üslubla ve ayet-hadisleri edalı bir şekil ile okuyan El-Hakemî'nin tebliğinin başlığı şöyle idi:

"İslam Alemi'nde Tevhid-i ümmet üzerine Nursi'nin bakışı.." Uhuvvet Risale'sinin özetini, âyet ve hadislerle teyid ederek takdim eden El-Hakemî, ihtilaflar hakkında mazideki alimlerin vecizeleşmiş bazı beyanlarını, Uhuvvet Risalesini teyid eden beyanlar olarak yad etti. Bunlardan bir kısmını naklediyoruz:

"Kim ki, Alimler arasında olan ihtilafı bilmez.. Ona Alim denilmez. Kim ki, Alimler arasındaki ihtilafı bilmemiştir. O kişi, daha im-i Fıkıh'dan bir şey koklamamıştır. Hatta İmam-ı Sevrî buyurmuş: Alimler 'ihtilaf etti' demeyiniz; belki, Alimler 'genişletti' deyiniz."

Ardından, bu oturumun genç tebliğ sahiblerinden birisi olan Üstaz Şevkî El-Kadî söz aldı. Ancak 3 gün öncesinden haberdar edilebilen ve kısa bir müddet zarfında hazırlığını yaptığı bu Panele:

"Bediüzzaman'ın bakış açısına göre İslam Ümmetinin hastalıları ve tedavi çareleri" tebliğ başlığı ile iştirak eden El-Kadî; mealen şöyle diyordu:

"Onun bu konudaki görüşünü hakkıyla anlamak isteyenler, muhakkak 130 Risaleden ibaret olan Nur Külliyatı'nın tamamını okumak mecburiyetindedirler. Aksi takdirde, -yani, Külliyat'ın bazı kısımlarını okuyarak veya dinleyerek olursa- korkarım ki, nakıs bir istifade ve eksik bir bakış ile Müellif-i Muhterem'in efkarına zulm etmiş oluruz.

Onu ne bir talebesinden, ne de onu seven bir muhibbinin medihlerinden tanımaya çalışmayalım... Gelin! Hep beraber Onu Ondan tanıyalım."

Hz. Üstad'ın yaşadığı devirleri, musibet ve imtihanlarla dolu hayat şartlarını anlattıktan sonra şöyle diyordu:

O; böyle şartlarda yaşadı. Ve bu şartlarda, davet etti, söyledi, yetiştirdi, telif etti, yazdı ve neşr etti."

"Kim ki, Onun fikirlerini istiab etmek ve gerçekten anlamak istiyorsa, yaşadığı zaman ve mekanı insafla göz önünde bulundurması gerekir."

Tebliğinde Hutbe-i Şamiye'yi özetledikten sonra Hz. Üstad'ın şu cümleleri nakl ediyordu:

"Birinci cihet olan manen terakki ise: Biliniz! Hakikî vukuatı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahittir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ Rus'u mağlub eden Japon Başkumandanı'nın İslâmiyet'in hakkaniyetine şehadeti de şudur ki:

Hakikat-ı İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâm'ın hakikat-ı İslâmiye'de za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedenniye düştüklerini ve herc ü merc içinde belalara, mağlubiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilakistir. Yani salabet ve taassublarının za'fiyeti nisbetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salabet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedenni ve ihtilallere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş." (Hutbe-i Şamiye sh.22)

Burada birinci oturum son buldu. Namaz ve yemek için ara verildi. Öğle yemeği arasında, çok sayıda gazeteci ve iki ayrı radyo Mustafa Sungur Abi ve İhsan Kasım Es-Salihî ile röportajlar yaptılar. Aynı zamanda, Hail Said âilesi, şehre nazır bir mekanda, Vali Beğ'in de iştirak ettiği 300 kişilik muazzam bir yemek verdiler.

 

CANLI BİR BEDİÜZZAMAN KERAMETİ

Toplumun her kesiminden, özellikle gençlerden müteşekkil kalabalık bir kitle tarafından takib edilen bu panelin öğleden sonraki oturumuna geldiğimizde, yine farklı simalarla karşılaştık. Bu arada, Mısır'dan gelen Hafız Ahmed Ateş, salonun önünde kitabları teşhir ediyordu. Kitablara da yoğun bir ilgi ve alaka vardı. Bu alaka neticesinde, akşam saatlerinde, toplantıdan sonra, kitablar tamamen tükendi.

Oturum Başkanı Abdullah Selam El-Hakimî konuşmacıları tanıtan kısa giriş konuşması ve hayır temennilerinden sonra ilk tebliği takdim etmek üzere, sözü Muhammed Bin Yahya El-Cüneyd'e bıraktı. Yahya El-Cüneyd; bir gün önce Necib Mahfuz'a diyor ki: "Ruhumun üzerinde Bediüzzaman Hz.'lerinin ruhaniyetinin tesirini seziyorum. Sanki, o ruhaniyet gelip, ruhumu alıp, semalara götürecek gibi hissediyorum."

Eş-Şeyh Cüneyd,

"Nursi'deki hakaikın açılımı.." başlığı altında irticali yaptığı konuşmasına, 'yaklaşık 15 sene öncesinden Nurları tanıdığını ve Mektubat'ı, ta o günlerde okuduğunu' ifade ile başladı. Tebliğinde değişik mevzuları, toplayıcı bir üslub ile ve şâirane bir eda ile cümleler halinde dizen El-Cüneyd, şöyle diyordu:

"O, Allah'ın kitabına öyle bir zamanda davet ediyordu ki; o zaman, geceleri misbahsız, gündüzleri miftahsız bir zamandı." Üstadımız'ın üslubunu tavsif ederken:

"O; üslûbunda dahi, yüksek ve parlak bir bir üslub takib etmiştir." Nurlardaki maddi temsilleri ve Hazret-i Üstad'ın felsefe efkarına dahi vakıf olduğunu ifade etti ve dedi:

"O; küçük-büyük felsefecilerden çoğunu biliyordu. Ancak O, felsefe ve felsefecileri zem etmesi ile beraber, onların kullandıkları emtiaları kullanmasına da bir mani yoktu. O; felsefî delilleri, bürhanları, mukaddime ve pek çok meseleleri, İslam ve İmana delil olarak kullanmıştır. Bu durumda diyebiliriz ki, 'O hakim bir sofi idi." Konuşurken, Külliyat'tan ezbere okuduğu vecizelerden birisi de şuydu:

"Hem de nazar-ı dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok tevaggul etse; galiben başkasında gabileşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binaendir ki: Maddiyatta tevaggul eden, mâneviyatta gabileşir ve sathî olur."(Muhakemat sh.17-18)

Bir yandan bu cümleleri, kemal-i lezzetle ve hayretle okurken, bir yandan da şâirane bir lisan ile bu cümleleri şöyle tavsif ediyordu:

"Mana ve üslub cihetinde; ne yüksek cümleler.. ne kıymetli cümleler.. ne güzel cümleler.. ne iyi cümleler.. ne şirin cümleler.. ne halis cümleler..."

"Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."

Bu cümleyi okurken şöyle diyor: "Şu nazara bakın!. Bütün kevni, Muhammedî çekirdekte cem'ettiği gibi, bütün kevnin semeresi olarak da yine Muhammedî meyveyi gösteriyor."

Hazret-i Üstadımız'ın akıl ve nakli kıyası sadedinde: "Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te'vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir." cümlesini naklederek: "İşte Nursi, bizi; hakiki tasavvufa davet ediyordu." Diyordu.

"Bu zamanda sapmalardan kurtulmak için yegane çaremiz: Ancak Risale-i Nur'a sarılmaktır." Diyen El-Cüneyd, sözünü şöyle tamamlıyordu:

"Risale-i Nur; fikri açıyor.. aklı besliyor.. kalbi yumuşatıyor.. nefsi temizliyor.. cismi de genişletiyor.

Her bir Nur Talebesi'nden bir ricam var. O da şu:

"Üstadını sözünle değil, fiilinle tarif et!. Üstadını, lisanındaki doğruluğunla.. fıtratındaki temizliğin ile.. ahlakındaki genişliğinle.. ahvalindeki vakarınla.. sehavetindeki güzelliğinle tarif et!!.. O zaman, bir talebe olarak seni her gören diyecektir ki: 'Sahil böyle ise, ummanı nasıldır! Sadefi böyle ise, dürrü nasıldır! Talebesi böyle ise, Üstadı nasıldır!..'

Nur Talebeleri... Zaman onları bekliyordu.. ve vakit şimdi onları merhabalarla karşılıyor."

El-Cüneyd, orada cemaate güzel bir hakikat ve bir kerameti hatırlattı, dedi ki: (*) Şu saat, sizin 'kat' saatinizdir. Bence bu toplantıdaki lezzet, 'kat' lezzetinden ağır basmıştır ki, şu saatte hepiniz burdasınız. Bu dahi, Bediüzzaman Hz.'lerinin şu saatte yaşadığımız bir kerametinden başka bir şey değildir.

(*) Yemen ve Yemenlilerin maruz kaldıkları ibtilaî bir adet: 'Kat'... Asırlardır kullanılan bir ot veya bir ağaç yaprağı diye tarif edebildiğimiz bu bitkiyi, belki Yemen'in %90'ından fazlası kullanıyor. Kullanıldıkça bağımlılık yapan bu bitki, gün içinde, öğleden sonra kullanıldığı 4-5 saat içinde, hem iş verimini azaltıyor, hem de çok pahalı olmasından toplumsal bir israfa sebebiyet veriyor. Kullanılış şekli itibari ile de nâhoş bir hal arz eden bu adet, tam bir uyuşturucu olmadığı için, alimler, haramiyetine hükm etmemekle beraber, mekruh oluşunda müttefiktirler.

Kalabalık bir cemaatle Panele iştirak eden El-Cüneyd, konuşmasının hatimesinde, umum cemaatten rica etti ve sesli olarak koro şeklinde, hep beraber Hz. Üstadımızın ruhuna bir fatiha okuttu.

Toplantıdan sonra, Necib Mahfuz'a okunan bu Fatihayı Yemen'in güzel bir adeti olduğunu zannederek sorduk: "Bu ne güzel bir adet" diye söyledik. Necib Mahfuz cevaben: "Vallahi ben de ilk defa gördüm. İlk defa Üstad için böyle bir güzel vaka cereyan etti." dedi.

Tebliğ sahibi, genç zatlardan biri de Tevhib Ed-Dübeî idi. Dübeî'nin tebliğinin başlığı şöyle idi:

"Bediüzzaman'ın bakış açısına göre, akıl ve kalb ibadetleri".. Başlarken, Nurları nasıl tanıdığını anlattı ve dedi ki: "Çok insan, Nursi'yi tanır. Ama az insan onu okumuştur. Ben de bunlardan biri idim. Uzun zamandır Onu araştırıyordum. Hamd olsun, en son San'a kitab fuarında genç Nur Talebeleri ile tanıştım. Ve kitabları onlardan aldım. Şimdi okuyorum.

Akıl ve kalb arasında olan münasebetleri 5 başlık altında tasnif eden Dübeî; bu başlıkları şöyle diziyordu:

  1. Akıl ve Kalbi tarif..
  2. Akıl ve Kalb mücadelesi
  3. Akıl ve Kalb mihrabı
  4. Akıl ve Kalb hududu
  5. Akıl ve Kalb imtizacı

Bu başlıkları tek tek tafsil ederken, Nurlarda muhtelif yerlerde geçen akıl ve kalb ile alakalı bahisleri zikretti. Bunlardan bir iki bahsi aşağıya derc ediyoruz.

"İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır." (Mesnevi-i Nuriye sh.107)

"Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünkü: Zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı Ebedî için yaratılan ve âyine-i Sâmed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli." (Sözler sh.222)

Bu ve bunlara benzer bahisleri okuduktan sonra, Dübeî şöyle diyordu:

"Risale-i Nur, baştan başa, varidat-ı kalb denilen kalbî ilhamlara dayanıyor ve tevcihat-ı akıl dediğimiz akla muvafık yönlendirmelere istinad ediyor."

Tevhib Ed-Dübeî konuşmasını tamamladıktan sonra, söz Dr. Ali El-Danberî'ye verildi. Danberî hakkında kısa bir malumat vererek devam edeceğiz. Yemenli büyük âlim, Ebubekir El-Adenî El-Meşhur'un Yemen'in Aden şehrinde ikamet eden ve hizmet eden bir talebesi. Az sonra takdim edeceğimiz mektubta da görüleceği üzere, şu an Cidde'de ikamet eden bu zat, yakın geçmişte, Harem-i Şerif'te Nurlar'ı tanıyor ve okuyor. Ve o günden itibaren talebelerine Risale-i Nur ve İmam Nursi'yi okumalarını ve anlamaya çalışmalarını tavsiye ediyor. Hatta bizzat kendi imzası ile talebelerine yazdığı bir mektubunda şöyle diyor:

"Şu anda, Ümmet-i İslamiye olarak yaşadığımız en büyük sorun ve derd şu ki; İslam'ın bize, cahiliyete bedel olarak getirip bıraktığı parlak tarihimizin hakikatından maalesef kopmuş olmamızdır. Eğer bu gün biz, Cihan-şümul hüviyet ve kişiliğimizi tanımak için gerçek ve yeni bir safha açmak istiyorsak, tek çaremiz; Manalar Adamı, Mevkıflar Üstadı, zor ve tehlikeli şartlarda kazanılmış, muasır İslamî tecrübe sahibi Büyük Mücahid Bediüzzaman Said Nursi'nin eserlerini okumalı ve anlamalıyız. Ebubekir Ali El-Meşhur..."

Bu Zat'ı, Necib Mahfuz, bu panele davet etmiş. Ancak, sempozyumun yapılacağı günlerde, Körfez ülkelerinde yapılacak olan bir toplantıya sözü olduğunu ve bu sözü iptal edemeyeceğini, ancak bu panele bir talebesini muhakkak göndereceğini beyan ederek özür diliyor.

İşte El-Danberî, hocalarının kendilerine tevdî ettikleri bu vazifeyi eda etmek üzere kürsüde bulunuyordu. Hocalarının selamını ve özrünü beyan ettikten sonra, muhterem hocalarının Risale-i Nur'a hitaben yazdıkları bir şiirini de takdim etiler. Şiiri, aslı ile beraber biz de burada arz ediyoruz:

"Nursi'ye ait olan o Risaleler..

Onlarla zulümatı dağıldı karanlık geceler..

Asl-ı İslam'dan muktebes bir fikirdir..

Ondan istifade et!.. İç ve bitir..

İman ve İslamın ve İhsanın cevherleri ile dopdolu..

Hem her yerde tedris et!.. hem de her zaman oku!..

Bedi', açık ve muasır bir düşünce Bu!..

Enisin O olsun, Onunla yaşa, Onunla yürü!.."

 

Son oturumdan evvel tebliğ takdim eden zatlardan biri de Muhammed El-Ehdel idi. Said Ramazan El-Bûti'nin kitabları ile Risale-i Nur'u tanıyan bu zat, İhlas Risalesindeki dokuz emiri işledi. Özetle mealen şöyle diyordu:

"Bu Dokuz Emir, bu zamanda, hizmet etmek isteyen her hizmet ehlinin Vahdet-i İslamiye ve uhuvvet-i İmaniye noktasında en temel esas olarak ittihaz etmesi gereken düsturlardır. Bu düsturların muhatabı, yalnızca Nur Talebeleri değil, umum ehl-i imandır."

 

Bu arada akşam saati olmuştu. Ve akşam namazı için kısa bir ara verildi. Bu kısa ara içinde namaz kıldık ve döndük. Dönerken İhsan Kasım, şöyle diyordu: "Artık tamam, konuşulacak, söylenecek her şey söylendi. Şimdi kapanış oturumunu yapar, hayırla tamamlarız." Ve son oturum başladı.

 

SON TEBLİĞ İLE HİTAMUHU MİSK

Son oturumun son tebliğ sahibi, Abdülfettah Cemal idi.

Abdülfettah Cemal kimdir? Abdülfettah Cemal; Yemen'in Hindistan Kültür ataşesidir. Aslen Kafkasyalıdır. Yatsı saatlerine yaklaşan bir zaman dilimi içerisinde başladığı tebliğinin başlığı:

"Nursi'nin bakış açısına göre Kur'an'ın güzelliği..." Bu başlık altında takdim ettiği geniş muhtevalı tebliğine kısaca şöyle başladı:

"Doğrusu Ben, nereden başlayacağımı bilmiyorum. Zira biliyorum ki, ben; bu meydanların at koşturucusu değilim. Hakikatı söylemek gerekirse, bundan tam bir hafta önce, önüme Dokuz cilt ve 6000 sayfalık Nur Külliyatı kondu. Ve benden bu konuda bir hazırlık yaparak, sonunda otuz dakika gibi kısa bir sürede bu hazırlığı sıkıştırmam istenildi. Evvela, 3 esaslı bir hususu arz etmek isterim.

İslamdan önce ve sonra gelen bilumum Felsefecilerin üzerinde ihtimamla durdukları üç temel nokta vardı. Bunlar:

  1. Kainatta hakikat-ı mutlaka nedir?
  2. Hikmet-i vücud ve gayesi nedir?
  3. İnsan nedir ve bu kainatta üstlendiği rol nedir?

Ve bu üç nokta etrafında dolaşarak, tasavvur edilen "El-Medinetül Fâdilah" yani, "Mükemmel Hayat"ı keşf etmeye ve o mutlak kemalat ve güzelliğe ve o saadet ve mutluluğa ulaşmaya çalışmışlardır. Felsefeciler, bu saadeti maddede aradılar. Maddiyatta, yani; malda, parada, eşte, evladda, zinette, saltanatta, şöhrette aradılar. Ama hakiki cemal manasını taşıyan o beklenen saadeti hiç birisinde bulamadılar. Bu defa bir nokta ortaya çıktı. O da; 'hulûd' dediğimiz Ebediyet, yani sonsuzluk... o da elde mevcud olmadığına göre en nihayet dediler ki: 'Kainatta, bil'asale, yani hakiki olarak güzellik, cemal, mükemmeliyet diye bir şey yoktur. Bu görünen güzellikler, kemalat ve cemallerin umumu, farazi ve nisbî şeylerdir. Bunların bir hakikatı yoktur.' Halbuki, Nursi; bakın ne diyor:

'....Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzât ve Sâni'-i Zülcelal'in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir....'

'....İşte kâinatta hakikî maksad ve netice-i hilkat istikra-i tâmme ile isbat ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esastır ve hakikî maksud onlardır....'

'....Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde, bu fevkalâde cazibedar cemale ve güzelliğe bak ki; bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş ve koca baharı gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki; her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zînetlerle güzelleştirmiş. Evet nihayet derecede hüsün ve cemalleri bulunan esma-i hüsnanın güzel cilveleriyle, kâinatın herbir nev'i, hattâ herbir ferdi, kabiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki; Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî demiş: Ebediyete gelince, 'O varsa her şey var.' Yani; Varlık onunla.. vücud da onunla.. '

Artık Nur alev almıştı. Ve hakikat-ı İman olan hakikat-ı Nur ona açılmaya başlamıştı. Cenab-ı Hakk, Nur; Peygamberimiz Nur, Kur'an Nur, sure-i Nur, Ayet-i Nur, artık Nursi'nin hayatı asla bir karanlık değil, baştan başa Nurdu."

Hiç umulmadık bir tebliğ ile, panelin tam bir "hitamuhu misk" manasında tamamlanmasına vesile olan Abdülfettah Cemal, nazarları 7 saatlik bir yorgunluğa rağmen dinç ve canlı tutmayı becermiş ve İhsan Kasım'ı dahi hayrette bırakacak bir tebliğ takdim etmişti. Hatta, tebliğini tamamlamasına rağmen, oturum başkanının dahi bu güzel tebliğe dalmasına sebeb olmuştu.

Yatsıdan sonra dağılan kalabalık dinleyici kitlesi ile tamamlanan bu panelden sonraki günlerde Yemen'in muhtelif radyo, TV ve gazetelerinde ve özellikle 'El-Sakafiyah' mecmuasında yapılan neşriyatlar, Necib Mahfuz'un ifadesi ile "Apaçık bir feth-i mübinden başka bir şey değildi."

Daha sonra biz, yukarıda bahsi geçen Ebubekir El-Adeni El-Meşhur'un talebelerinin davetlisi olarak, Yemen'in güney kıyılarında bir sahil şehri olan Aden şehrine geçtik. Eski Güney Yemen'in başşehri olan ve son devirde nice mezalime şahitlik eden bu şehirde bizi ağırlayan ve medreselerinde misafir eden El-Danberi ve arkadaşları gecenin geç saatlerine kadar İhsan Kasım ile uzun uzun sohbetler ettiler. Bir şevk menbaını andıran El-Danberî ve arkadaşları, şimdilerde şevkle Risale-i Nur'u okuyorlar ve Cuma hutbelerine varıncaya kadar her yerde Risale-i Nur'u okuyup okutuyorlar.

Aden'den sonra tekrar başkent San'a'ya döndük. 14 Ocak'ta Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nin Tıb Fakültesi Konferans salonunda, Rektör Prof. Dr. Davud Abdülmelik Yahya rehberliğinde yaklaşık 2 saat süren bir konferans verildi. İhsan Kasım Es-Salihi, Hz. Üstad Bediüzzaman'ın kısa bir hayat tarihçesini ve Risale-i Nur'un mahiyet ve lüzumunu ve bu asırdaki rolünü arz eden konuşmasından sonra, Mustafa Sungur Ağabey de Hazreti Üstadımız'dan hatıralarla teyid ettiler. Sonunda yaklaşık 25-30 dk. süren bir sual cevab faslı oldu. Ve bu fasıldan sonra toplantı son buldu.

Bu arada, İman Üniversitesi Rektörü Abdülkerim El-Zindani ile görüşüldü. Daha evvelden kendisine Nurlar takdim edilen muhterem hocamızdan, çok yakında Üniversitede yetişen genç talebeler arasında Said Nursi ve Risale-i Nur üzerine doktora ve mastır çalışmaları yapılacağı sözü alındı.

Türkiye'ye döndüğümüzde, Necib Mahfuz bizi telefonla aradı ve şöyle dedi: "Ben şimdi artık ne yapacağımı bilmiyorum. Yemen'in dört bir tarafından telefonlar geliyor, herkes Üstad'ı soruyor. Israrla ve şiddetle kitab isteyen Necib Mahfuz şöyle diyordu: "Beni, Yemen halkı için misal alabilirsiniz. Nasıl ki, ben, bu kitabları okuduktan sonra imanımın lezzetini yeni baştan yaşadım. Ben inanıyorum ki, her bir Yemenli de benimle aynı konumdadır. Onun için, siyaset, tefrika ve tenfirden uzak bu Kitablara umum Yemen'in ihtiyacı var."

Temennimiz, 2001 senesi içerisinde yapılacak olan Fas/Tetvan, Cezayir, Malezya, Avustralya vb. sempozyum ve toplantılar ile bu Nur-u Kur'an, 21. asra da kemal-i haşmetle taşınmış olacak ve cihanın dört bir tarafında nice imana muhtaç nesillere bu Kur'anî devalar ulaştırılmış olacak.