FAS Paneli izlenimlerini seyretmek için tıklayınız.
FAS-TETVAN SEMPOZYUMU NOTLARINDAN...
30-31 Ocak 2001 tarihlerinde, Fas’ın Tetvan vilayetinde bulunan Abdülmelik Sa’dî Üniversitesi / Edebiyat Fakültesi’nde, “Risale-i Nur ve Bediüzzaman’a göre Müslüman bir İnsanın Hüviyet ve Kimliği” isimli bir sempozyum düzenledi. Rabat ve Vecde sempozyumlarından sonra Fas’ta 3. olan bu sempozyum, Risale-i Nur’u İspanyolca’ya tercüme etmeye çalışan ve Sözler’in tercümesini tamamlayan Prof. Abdülaziz Şahbar ve arkadaşlarının gayretleri ile tertib edildi. Bu sempozyum, Irak, Cezayir, Filistin, Endonezya ve Romanya’dan da iştirak eden zatların tebliğleri ile bir manada uluslar arası bir sempozyum şeklini aldı.
Açılış konuşmasını yapan Fakülte Dekanı Sidi Muhammed El-Yemlâhî, konuşmasının bir yerinde özetle şöyle diyordu:
“
Nasıl ki; Ashab-ı Kehf, imanlarını muhafaza için bir mağaraya sığınmışlardı. Bizler de, bu asırda, imanımızı muhafaza için, taşları köklü olan böyle bir nuranî iman kalesine sığınmamız gerekir.”Konuşmasına, ayakta okunan sesli fatiha ve dua ile başlayan muhterem Dekan, böyle bir toplantıya vesile oldukları için İhsan Kasım Es-Salihî ve Prof. Şahbar’a teşekkür etti.
Açılış oturumunda, İhsan Kasım Es-Salihi’de kısa bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında, “Nurlar’ın dar bir coğrafyada hasrolmadığını, belki bugün umum İslam Alemi’nde ve bütün dünyada ehl-i ilim tarafından kucaklandığını
” ifade ettikten sonra, “Risale-i Nura karşı bu şiddetli alaka nedendir?” sualine cevab verirken, Hz. Üstadımız’ın cümlelerini cevab olarak şöyle nakl ediyor:“...Belki, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîm'in bu zamanda bir mucize-i maneviyesi, rahmet-i ilâhiye tarafından ihsan edilmiştir...” Kastamonu Lhk.
“...Risaletü'n-Nur'un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?"
Elcevap: Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar v
e risalelerin çoğu has mü'minlere ve fertlere hitap ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar.Risaletü'n-Nur ise, Kur'ân'ın bir mânevî mucizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
O divanlar derler ki: "Velî ol, gör; makamata çık, bak, nurları, feyizleri al."
Risaletü'n-Nur ise der: "Her kim olursan ol; bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar."
Hem Risaletü'n-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalâlet karşısında tek başıyla galibâne mukabele eder.
Hem Risaletü'n-
Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misillu yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir.”Daha sonra, Mustafa Sungur Ağabey de bazı hatıralar nakletti ve İhsan Kasım Es-Salihi de tercüme ederek cemaate aktardı.
Açılış oturumunun son konuşmasını, Sempozyumu tanzim eden sıfatıyla Prof. Abdülaziz Şahbar aldı. Şahbar, bu kısa “hoşgeldiniz” konuşmasında özetle şöyle diyordu:
“
Yeni bir Bin yıla girdiğimiz şu günlerde, hakiki bir İslamî hüviyete çok muhtac olduğumuz böyle bir devrin başlangıcında, Risale-i Nur gibi bir eserin bakış açısına şiddetle ihtiyacımız var. İşte şimdi biz, bu toplantıda, Risale-i Nur’un bu bakış açısını tahlil etmeye çalışacağız.”Daha sonra, 20 dakikalık bir sinevizyon filmi ile, Hz. Üstad ve Risale-i Nurlar özetle dinleyenlere aktarılarak oturumlara geçildi. İlk oturumun başkanı Prof. Faruk Hammade idi. Sempozyuma Rabat 5. Muhammed Üniversitesi’nden iştirak Prof. Hammade’yi, hem 1999 Rabat sempozyumundan, hem de 2000 İstanbul sempozyumundan tanıyoruz.
Prof. Faruk; ilk oturuma başlarken şöyle bir takdim yaptı:“
Tarihe sayfa sayfa bakarken, beşeriyetin, bilhassa İslam Alemi’nin seyrine yön veren ve bu yolda onları irşad eden önder ve rehber bir taife ile karşılaşırız. O günün ve bu günün insanları, bu taifedeki her bir önder ve rehberin makamını, Fakihlerin makamından yüksek, hacmini alimlerin hacminden daha büyük ve dairelerini evliyaların dairelerinden daha geniş görüyorlar. Bu sebeble ümmet, bu zatlara, makamlarına layık ve onları tarif ve tavsif edecek hususi isim ve sıfatlar vermiştir. Mesela; Ebu Hanife için ‘İmam-ı Azam’, İmam-ı Şafii için ‘Fakih-i Sünnet’, İmam-ı Hanbel ve İmam-ı Eşarî için ‘İmam-ı Ehl-i Sünnet’, İmam-ı Bakillanî için ‘Lisan-ül Ümmet’, İmam-ı Gazali için ‘Hüccet-ül İslam’ vb. sıfatlarla bu zatlar yad edilegelmiştir. Ümmet, her zaman bu zatların etrafında olmuş ve onlardan nur alarak istifade etmişlerdir.Bu asrın başına geldiğimizde ise, İslam ümmetinin çok zor bir devrinde, büyük bir İmamı görürüz. İmam Bediüzzaman-ı Nursî... "O, (R.H.) muhakkak Lisan-ı ümmetti.. Halk kitlesinin fakihi idi.. Neslin muslihi idi.. Asrın ve İnsaniyetin davetçisi idi. Cenab-ı Hakk, ona çok hususiyetler vermişti." Bunlardan birkaç tanesini arz ediyorum:
İmam Nursi’nin salabetini anlatırken, şöyle tarif ediyordu: "Ne bir anlaşma ve teklif onu sarsabilmiş, ne dünyevî bir meta’ onu aldatabilmiş, ne bir mansıb ve makam onu şaşırtabilmiştir. Bütün bu acib cereyanlar, Onu başladığı noktadaki hedefinden asla ayıramamıştır."
Sözü ilk tebliğ sahibi, Risale-i Nur’un Arapça mütercimi İhsan Kasım Es-Salihi’ye bırakırken, İhsan Kasım’ı şöyle takdim ediyordu:
“
Sözü; Nurlar sayesinde, İmam Nursî ile yaşayan Muhterem İhsan Kasım’a bırakıyorum. Evet, belki O, Nursi’nin hayatında Onunla beraber yaşamamış ama, eserleri sayesinde, sanki onunla beraber yaşamış. Hakikaten muhterem kardeşlerim; size, İmam Nursi ile beraber yaşadığım bir tecrübemi arz erz etmek isterim. Siz, ne vakit Onun kitabları ve fikirleri ile beraber olursanız, Onun da, daima sizinle ve beraberinizde olduğunu ve adeta her an imdadınıza gelmeye hazır olduğunu hissedersiniz.”İhsan Kasım Es-Salihî, tebliğinde; birkaç sene önce Fas’ta kendisine sorulan suali ve verdiği cevabı kısaca hatırlattı ve dedi ki:
“
Bana sordular: Neden Türkçe’den Arapça’ya Risale-i Nur gibi bir eseri tercüme ihtiyacı duydunuz? Zira biliyoruz ki, bugüne kadar Alem-i İslam’da, temel kitablar daima Arapça’dan Türkçe ve diğer dillere tercüme edilir. Bu tercümenin arkasındaki hakiki sebeb ve âmil nedir?Ben de dedim: ‘
Ben, 70’li yıllarda, ilk defa Nur talebeleri ile karşılaştığımda, Nur Talebeleri’ndeki çok farklı bir İman ve İslamiyet hararet ve heyecanı gördüm. İman ve İslamiyet onların hayatlarında adeta tecessüm ediyordu. Bu, bizde yoktu ve bir eksiklikti. Kendi kendime dedim ki; Nur talebeleri, Arapça bilmedikleri, okuyup konuşamadıkları halde bu imana nasıl kavuştular?.. Kaynağını araştırınca, Nur Talebeleri’nin Kur’an’ın bu asırda bir dersi olan ve iman-ı taklididen iman-ı tahkikiye kavuşturan Risale-i Nurlar’la yaşadıklarını ve bu eserleri hayatlarında program yaptıklarını müşahede ettim. Bundan sonra, bu eserleri tercümeye karar verdim.’Hatta Iraklı bir Nur talebesi olan Edib Debbağ, Nur Talebeleri için şöyle diyor: "Kasem ederim ki, ne diyeceğimi bilemiyorum. Siz mi, İmanla hayat buluyorsunuz, Yoksa bu asırda İman mı sizinle hayat buluyor?
Hatta Üstad Bediüzzaman diyor ki:
“Müşahede etmediğim şeyi yazmadım.’ Bu demektir ki; O, okuyana sadece nazari (Teorik) olarak Kur’anî esasatı vermiyor, hatta, belirli ve cansız, soğuk zihnî tasavvurat olarak da vermiyor. Belki O, kevnî ve marifî derin bir tecrübe ile, Kuran’da erimiş bir cevhere şeklinde bu esasları okuyana veriyor.”Prof. Hammade, tebliğlerin arasında, güzel bazı noktalara temas eden izahatı oluyordu Bunlardan birisinde şöyle diyor:
“
İmam Nursi, eserlerini tam bir sıdk ve sarahatle telif etmiştir. Yani, O; adeta üzerimizde uçarak: ‘Siz böylesiniz, böyle olmalısınız’ demiyor. Belki, kendisini de bizden biri bilerek, bizimle konuşuyor. Hatta diyor:“....Hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı s
usturan bir hakikat, sana kanaat vermeli....”“.....Nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur....”
“.....Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsi, daha tâği, daha şakî değiller....”
Eserlerinde baştan başa, sıdkla ve sarahatle bize Kur’ani tecrübelerini takdim ediyor. Aynı zamanda bizi tefekküre davet ediyor. Bu gibi hususiyetlerdir ki, Onu bu zamanda en müessir söz sahibi kılmış. Mesela, bakınız tefekkür için ne diyor:
“İ'lem eyyühe'l-aziz! Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilâtla tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsi
lâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.”İşte Risale-i Nur, böyle bir Kur’ani ve muhlis midad ve mürekkeble yazılmıştır.
Prof. H
ammade’nin bu kısa ara izahından sonra, söz Prof. Muhammed El-Vasıtî’ye verildi:Risale-i Nur, Kur’an-ı Kerim’e bahir bir bürhan olduğunu Hz. Üstadımız’ın cümleleri ile arz etti. Daha sonra Risale-i Nur’da “menhec-i istidlalî” dediğimiz bir menhec, bir tarz’ın itina ile kullanıldığını zikretti ve misal olarak Sekizinci Söz’ü baştan sona okudu. Okurken, mesela Söz’ün başında geçen:
“...Şu Dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle....:
” cümlelerini okuyor ve diyor ki:“Menhec-i i
stidlal’in esaslarından biri de; evvela şartı ifade eder, daha sonra temsile geçer, en sonunda hakikat takdim edilir. İşte İmam Nursi, üslubunda, baştan sona, hep bu menheci tatbik etmiştir. Dersin başında, bir şart ifadesi olan ‘Eğer istersen’ cümlesini kullandıktan sonra, temsile geçiyor ve en sonunda hakikat ile hatime veriyor.”Yine hüviyet mevzuundaki bir cümlesinin meali kısaca şöyle idi:
“
İmam Nursi, ta asrın başında, Müslümanların aslî hüviyetlerine yapılan hücumları görmüş, bu sebebden, İslamî şahsiyet ve hüviyetin muhafaza, müdafaa ve bekası için fedaî ruhlara sahib bir nesil yetiştirmiştir.”El-Vasıtî’nin tebliği sona erdikten sonra Prof. Hammade, sözü şöyle bağlıyordu:
“
Az evvel sinevizyonu seyr ederken, hep beraber gördük ki, İmam Nursi, bedenen çok zayıf bir insandı. Ancak, garib olan o ki; Onun eserlerini okuyan, karşısında dağ azametinde bir şahsiyet bulur. İşte bu hal, ancak ve ancak Onun manevî azametine delilden başka bir şey değildir.O, fikri safi ve gönlü açık her mümini bugün bir milyar Müslüman’la bağlıyor ve hüviyet ve kişiliğini onlarla murtabıt kılıyor. Hatta, kendisi dahi, daima arkasında üçyüz elli milyon Müslüman’ın kuvvetini bilerek öyle bir şuurla gayret ediyordu ve bizleri de hep bu şuur seviyesine sevk ediyordu.
O, İslam Alemi’nin parça parça olduğu günlerde bakın bizlere nasıl hitab ediyor:
‘...Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı...’
“....Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûrâlar o ruhu temsil eder...’
‘...Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez....’
İmam Nursi; bir asır önce, bizi, bir buz parçası hükmündeki kendi şahsiyet ve enaniyetimizi, üçyüz elli milyon Müslüman’ın içinde eridiği bir havuzda eritmeye davet ediyor. İşte o günlerde çağırdığı bu davete bakın bugün bile ne kadar muhtacız!”
Oturumlardan sonra, kısa bir sual-cevab faslı vardı. Bu sual-cevab fasıllarından birinde, dinleyenler arasında, bir genç üniversiteli tarafından şöyle bir sual soruldu:
Bu suâle Muhsin Abdülhamid cevab verirken şöyle diyordu:
“Doğrusu, İmam Nursi; Tefsîrî metodunda, bambaşka bir gaye ve bir hedef takib etmiştir. O; bu metod ve menhecinde, Ümmet-i İslamiye’yi, tıpkı Kur’an’ın Sahabelere ilk nazil olduğu anlarda, o Kur’an’ın ilk devresindeki canlılığa kavuşturmaya çalışıyor. Ve nasıl ki, Kur’an, o gün cahiliye devrinin ardın
dan, yepyeni bir kamil insan ortaya çıkarmıştı. İşte İmam Nursi de, bu asrın insanını o günün heyecanına ulaştırarak, asrın cehaletinden insanları, yepyeni bir Kur’anî bir ders ile Nura ulaştırmaya çalışıyordu.”Öğleden sonraki oturumun başkanı Bağdat’tan iştirak eden Prof. Muhsin Abdülhamid idi. İlk tebliği takdim etmek üzere söz alan Cezayirli Aşratî Süleyman, hüviyet mevzuuna geçmeden evvel, Risale-i Nur’da zikredilen ve hüviyet ile alakalı bazı meselelere temas etti. Hüviyet meselesi için de şöyle diyor
du:“Risale-i Nur’da tarif edilen hüviyet-i harfiyedir, hüviyet-i ismiye değil. Yani, Cenab-ı Hakk, insana bir şahsiyet ve bir hüviyet vermiş, ta ki Rabbini tanısın. Yoksa, kendi zatında müstakil bir hüviyet ve şahsiyeti yoktur.
”Prof. Aşratî, Risale-i Nur’a bir tarif getirirken şöyle diyordu:
“Risale-i Nur, Kur’ana adeta bir gölge gibidir. Risale-i Nur, o derece, Kur’anın izinden gitmiş ki, bir gölge misali, her yerde Kur’an’ı takib etmiş, asla Onun izinden ayrılmamıştır.”
Oturumun ikinci tebliğ sahibi, Risale-i Nur’un İngilizce mütercimi Şükran Vahide Hanım idi. İngilizce takdim ettiği ve Arapçaya tercüme edilen tebliğinde, Risale-i Nur’daki manay-ı harfî, manay-ı ismî ve Kuranî bir insanın mahiyeti gibi hususları işledikten sonra Hz. Üstadımızın Mesnevi’d
e zikrettiği aşağıdaki beyanlarını okudu:“......Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazar'dır. Şöyle ki....”
Daha sonra söz, Romanya’dan iştirak eden Prof. George Greegore’a verildi. Bulunduğu Üniversite’de Arapça eğitimi bölüm başkanı olması hasebiyle Arapça takdim ettiği tebliğinde, Hz. Üstadımız’ın Medreset-üz Zehra projesini anlattıktan sonra şöyle diyordu:
“İslamî efkarını üzerine bina ettiği bu, ‘fennî ilimleri dinî ilimlere bürhan yapmak’ meselesi, kanaatimce İmam Nursi’nin umum hayatında en mühim mefkuresi olmuştur.”
Sempozyuma Filistin’den iştirak eden, Kudüs Usülüddin Fakültesi Dekanı Prof. Musa El-Basit, tebliğinin başında, evvela, Filistinli Müslüman kardeşlerin selamını getirerek söze başladı. Tebliğinde, Hz. Üstadımız’ın insanı tarif şekillerine geniş yer veren El-Basit, insanın hüviyetini hilkatinde aramak lazım geldiğini
beyandan sonra Hz. Üstadımız’ın şu cümlelerini okuyor:“...İnsan; ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami bir istidat verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mucize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san'at olarak şu dünyaya gönderilmiştir...’
İşte, Müslüman insan bilir ki, yaradılış devrinden beri, ona bu derece zengin ikramlar edilmiş ve Dünyaya cahil olarak gönderilmemiş, belki esmayı öğrenerek gelmiş, ve hayatı boyunca da Esma-i Hüsna’daki esrarı keşf etmek ve araştırmak üzere tavzif edilmiş. Bu sebebden bilir ki, insa
n nevi, ilk insandan bu güne kadar muvahhid yaradıldığı gibi, muvahhid olarak kalacaktı.”Beliğ bir Arapça ile konuşan El-Basît, İmam Nursî’den iki çeşit ibadet gördüklerini söylerken şöyle izah ediyordu:
1-Tasdiki iktiza eden Tefekkürî ibadet..
2-İman ve v
e marifeti iktiza eden Münacatvarî ibadet..Endonezya’dan sempozyum’a iştirak eden, aslen Mısırlı Nebile El-Fettah, konuşmasına şöyle başladı:
“Maşrık’ın en Şark noktası olan Endonezya’dan, Mağrib’in en Garb noktası olan Fas ve Tatvan’a kadar uzanan İslam Alemi’nin en geniş yelpazesinde bizleri bir araya getiren ancak ve ancak İmam Nursi’nin bereketinden başka bir şey değildir. Geçen sene yaz aylarında, Endonezya’da biz de bir panel düzenledik. Bu gün buradayız. Bu dahi, Bediüzzaman Hazretleri’nin bu asırd
aki müceddidiyetine en büyük delildir.Hicrî 1. Asırdan beri Müslüman olan ve bugün en büyük Müslüman nüfusa sahib olan Endonezya, daha Nurları yeni tanıyor. Ben de yeni tanıyanlardanım. Biz şu an, Endonezya’da Nurlar’ı Endonezya lisanına tercüme ediyoruz. Ayrıca bir de dergimiz var. Bu dergide hem Üstad’ın hayatını, hem de tercüme edilen Risaleler’den kısımlar neşr ediyoruz.
İmam Nursi’nin bıraktığı miras, sadece Türklere değil; zira bakın bugün, Onun bu asra takdim ettiği devalarından Mağrib faydalandığı gibi, Maşrık dahi faydalanıyor.”
Oturumun bir sonraki tebliğ sahibi, Mehdiye Emnuh’tu. Mehdiye Hanım, tebliğinde özetle ve mealen şöyle diyordu:
“İmam Nursi’nin bize miras bıraktığı fikir ve düşünceler, öyle bir derecededirler ki; bu düşünceler, ne zamandan
etkilenir, ne de o fikirlerin üzerinde uzun müddet geçmesi tesir eder.İmam Nursi ile aramızda bir asır geçmesine rağmen, bizi bu toplantıda bir araya getiren unsurlar nelerdir? İşte biz, bu iki gün içerisinde, bütün arkadaşlar olarak, bunu teferruatiyle inceleyeceğiz.”
Oturumun sonunda, mazeret beyan ederek ayrılması gerektiğini ifade eden Prof. Faruk Hammade, kısa bir hitam konuşması yaptı. Prof. Faruk şöyle diyordu:
“Şu toplantıda eminim ki, pek çok insan İmam Nursi’yi, ya ilk defa duyuyor veya Onun eserlerinden ilk defa bir şeyler dinliyor. Size bir hususu hatırlatayım: Salim ve müstakim fikirler, asla ölmez. Günler ve zaman geçtikçe, o fikirler ne vakit tayyib ruhlarla karşılaşırlarsa, o fikirler o ruhlarda mekan k
aplar, saf ve berrak zülalini selsebil gibi coşturarak akıtmaya başlar. İşte burada, İmam Nursi’nin hakkalyakin bir kanaatle inandığı şu idi ki: ‘Çok yakın bir gelecekte, o Kuranî fikirleri yüklenecek bir nesil gelecektir.’ Bu; bügüne kadar gördüklerimizden ve bildiklerimizden çok farklı ve nadir bir şey... Bu sebebden, Onun gelecek bu nesillerle bir konuşması var, size son olarak onu okumak isterim.” dedi ve aşağıdaki cümleleri Arapça tercümesinden okudu:“....Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve bö
yle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan HENîEN LEKÜM sadâsını işiteceksiniz...”Daha sonra, Muhammed Hurubat, oturumun son bir kısa cümlesi olarak şöyle bir tesbit yaptı ve dedi ki:
“Biz üç Said’den müteşekkil bir ekolün talebeleriyiz. Bu üç Said kimlerdir?
İşte biz, bu üç Said’den müteşekkil bir Said’in talebeleriyiz. Çok yakın bir gelecekte, bu ekolün içerisinde, bu fikirleri gelecek asırlara taşıyacak müceddidler çıkacağı gibi, asıl ve öze bağlı kalan mukallidler de çıkacaktır.”
İkinci günün ilk oturumunun başkanı Filistinli Musa El-Basit idi. Ve ilk tebliğ sahibi de Muhammed Hurubat idi. Hurubat, tebliğinin bazı cümlelerinde mealen şöyle diyordu:
“İmam Nursi, Tevhidî eczahaneden kendi nefsinin emrazını ve yaralarını tedavi ettiği gibi, bize de bu devaları en mükemmel şekli ile takdim etmiştir.
İmam Nursi, kendisini bizimle Kur’an’ın arasına koymamış, belki daima kendisinin sadece ve sadece bir dellal ve bir tercümandan başka olmadığını söylemiştir.”
Sempozyumun yapılması ve icra edilmesinde emeği geçen zatlardan biri de; Prof. Cafer Es-Sülemî idi. Es-Sülemi, tebliğinde, özetle ve mealen şöyle diyordu:
“Her şeyden önce, Bediüzzaman Hazretlerinin varislerinin ve talebelerinin ve Nur Külliyatı’nın mütercimlerinin önünde konuşabilmek cidden benim haddim değildir.
Ben, bundan yaklaşık 15 sene önce, Sorbon Üniversitesi’nde öğrenci iken, bir üniversite öğrencisi tarafından, bir tevafuk eseri Nurları tanıdım. Bediüzzaman ismini ilk duyduğumda, kendi kendime dedim ki: ‘Bu, şark insanının mübalağasından bir misal daha olsa gerek. İşte şeyhlerine veya hocalarına, (Şemseddin, Alaeddin vs. gibi) tazim edici sıfatlar koymak isterler. Bu da onlardan biri olsa gerek’ demiştim. Ama ne vakit ki, Risale-i Nur
’u okudum, o zaman anladım ki, bu zat hakikaten Bediüzzaman’dır. Hatta sonra öyle bir kanaate geldim ve dedim ki: ‘Bu zatı tarif için en yüksek sıfat ve lakablar dahi az gelir.’Hamdolsun, seneler sonra da olsa, Nurlar Mağrib’te de okunmaya başladı. Şimdi ise Tetvan’dayız. Bu, rüyalarımızda dahi göremeyeceğimiz bir mazhariyet idi.”
Es-Sülemî, elinde Hutbe-i Şamiye’yi tutarak, bu sözlerin söylendiği devreye nazarları çevirmek istiyor ve şöyle diyordu:
“O günde, İslam Alemi’ne bir bakarsanız, karmakarışık bir tablo görürsünüz. Mağrib, Cezayir Fransızlarda.. Afgan, Hind başka alemde.. Balkanlar elden gitmiş.. Kafkasya’yı Ruslar yutmuş.. Endonezya’ya Hollanda ulaşmış.. Afrika ülkelerine İngiliz girmiş.. Dışarıdan böyle iken, içerde de aşırı bir milliyetçilik fik
ri neşet etmiş. Daha geriye ne kaldı ki?İşte İmam Nursi, böyle bir devirde, tarihî temel devaları takdim etmiştir. Eğer biz, Hutbe-i Şamiye’yi rehber kitab bilirsek, içinde çok acib şeyler bulabiliriz.
İmam Nursi, o günlerde, Amerika ve Avrupa’nın İslamiyet’e sahib çıkacağını müjde veriyor. O günde bu cümleler, çok acib değil midir?
Osmanlı, İslam Alemi’ne çok şey vermiştir. Akdeniz’i bir İslam Denizi haline getirmesinden tutun, tâ; Taşköprülü ve Molla Fenârilere kadar.. ve işte bize, en son Osmanlı hediyesi; asrın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi...
Daha sonra muhtasar bir tebliğ takdim eden ve aynı zamanda Prof. Muhsin Abdülhamid’in eski talebelerinden olan Prof. Muhammed Uğanim, Hutbe-i Şamiye’yi özetleyen bir tebliğ takdim etti.
Ve söz Prof. Muhsin Ab
dülhamid’e verildi. Aslen Iraklı olan ve 80’li yıllarda Fas’ta görev yapmış olan Abdülhamid, dinleyenlerin dikkatle dinlediği bir tebliğ takdim etti. Bazı cümleleri mealen şöyle idi:İmam Nursi, Cenab-ı Hakk’ın Ona verdiği derin ve sereyanî bir kudretle beşeriyeti ihata eden bir çerçevede, öyle bir ders veriyor ki, bu dersle, Müslüman bir insanı; ibadetin zirvesine çıkarmak istiyor ve kainatı görüp anlamak ve kendi dünyasını tanzim edecek devaları bulmak için en derin noktalara o insanı ulaştırmak istiyor.
Oturum başkanı Musa el-Basit, sıradaki tebliğ sahibi İsmail El-Osmanî olduğunu zikretti ve mikrofonu kendilerine takdim etti. El-Osmani, tebliğinde özetle şöyle diyordu:
“Ben, şu an için aranızda yeni bir Nur talebesiyim. Ancak gördüğüm mühim bir husus şu ki; biz bu Zât’ı bütün hususiyetleri ve eserlerinde gördüğümüz şekli ile tahlilî olarak araştırmamız ve incelememiz gerekmektedir.”
Bu oturum burada sona erdi, ancak Aşratî Süleyman sual cevab faslında güzel bir mevzuya temas etti ve dedi ki:
“Ben de aynen Cafer kardeşimiz gibi, ilk defa Bediüzzaman ismini garibsedim. Ama gördüğünüz gibi, elli yaşını doldurmuş benim gibi bir insanı aldı götürdü. Bir anda kendimi Ona kaptırmış olarak gördüm. Bu durumda diyorum ki; benim gibi ellisine varmış ve artık hayat yolunu çizmiş bir insanı celb edebilen ve üzerinde hayatî tesir
yapabilen bir eser, acaba bu gençler üzerinde nasıl bir tesir yapar, kıyası size bırakıyorum.”Israrlı bir şekilde Bediüzzaman’ın menheci dediğimiz metodundan çok, bir meşruu yani, bir projesi var mıdır? diye soran bir gence cevab veren Muhsin Abdülhamid şö
yle diyordu:“Muhterem kardeşim, Risale-i Nur böyle anlaşılmaz. İki gün boyunca, baştan sona kadar bu toplantıyı izleseniz, ancak Risale-i Nur’dan bir cilve alabilirsiniz. Ben otuz yılı aşkın bir zamandır tefsir profesörü olmama rağmen Nur Külliyatı’nı baş
tan sona kerratla okudum, hala da okuyorum.”Başkanlığını, Muhammed bin Abûd’un yaptığı son oturumun ilk tebliğ sahibi Prof. Muhammed Emahzun idi. Emahzun, sempozyuma Miknes şehrinden katılıyordu. Tebliğinde Hutbe-i Şamiye’yi özetleyen Emahzun kısaca şöyle
diyordu:“İmam Nursi, o günlerde, adeta omuzunda çok ağır bir yük ile yola çıkmıştı. Aslında umum eserlerinde hüviyet-i İslamiye’yi bize anlatıyordu. O hüviyeti üç temel esas üzerine oturtmuş ve bu üç temel esastan yola çıkmıştı. Bunlar:
Bu esaslar çerçevesinde bize hüviyetimizi anlatmaya çalışıyordu.
Daha sonra, Cihan Aşratî, Hazret-i Üstadımız’ın iktisadi yönü ile hüviyete bakışını ihtiva eden bir tebliğ takdim etti. Bu tebliğinde, Hz. Üstadımız’ın Lemeat'ta geçen aşağıdaki cümlelerini esas alarak mevzuya açıklık getirdi:
“Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesâdat, hem asıl, hem madeni, rezâil ve seyyiat, bütün fâsit hasletler,
Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek, yahut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: "Ben tok olsam, başkalar,
Acından ölse neme lâzım." İkincisi: "Rahatım için zahmet çek. Sen çalış ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler."
Birinci kelimede olan semm-i kàtili, hem kökünü kesece
k, şâfi devâ olacak tek bir devâsı vardır.O da zekât-ı şer'î ki bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede, zakkum-u şecer münderiç. Onun ırkını kesecek, ribânın hurmetidir.”
Oturumun heyecanlı ve coşkulu bir tebliğcisi, Miknes’ten katılan Ferid El-Ensari idi. Tebliğinde cümleler halinde mealen şöyle diyordu.
İmam Nursi, nerede insandan bahs etmişse, muhakkak meyve bahsini de getirir. Bu durumda Nursi’ye göre, insanı diğer mahluklardan ayıran en mühim unsur konuşma değil, kainata bir meyve ve bir fihriste oluşudur.
İmam Nursi’ye göre, insan bedeni ile, bir cihette bütün kainata bir hülasa olduğu gibi, aynı zamanda nefsi ve ruhu ile de ulvi alemlere bir fihristedir. Zira kainatta ne varsa, insanda da cüzi olarak mevcuttur. Bu sebebden İmam Nursi, insanı küçük bir alem ve küçük bir kainat olarak tavsif eder.
Sempozyuma Cezayir’den iştirak eden zatlardan biri de Prof. Ammar Cidal idi. Prof. Ammar, tebliğinde, Risale-i Nur’da hüviyet ve hürriyet mefhumunu Hazret-i Üstadımız’ın cümleleri ile takdim etti. Hürriyet ile alakalı tebliğinde özetlediği bu cümlelerden bir kısmı şunlardı:
“...Hem de mânâ-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya'nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır....”
“....Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira, Sâni-i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir.....”
“.....En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan, hürriyetimdir. Asılsız evham yüzünden, emsalsiz bir tarzda hürriyetimin kayıtlar ve istibdatlar altına alınması, beni hayattan cidden usandırıyor. Değil hapis ve zindanı, belki kabri bu hale tercih ederim. Fakat, hizmet-i imaniyede ziyade meşakkat ise ziyade sevaba sebep olması bana sabır ve tahammül verir. Madem bu insaniyetli zatlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel
benim meşru dairedeki hürriyetime dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.....”“....Evet, hürriyet-i şer'iye Cenab-ı Hakkın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır....”
Kısaca Arapça’ya tercüme edilen ve İngilizce takdim ettiği tebliğinde Yamina Mermer, özetle şöyle diyordu:
“İnsan, kendisini tanıdığı ölçüde Rabbini tanıyabileceği gibi, Rabbini tanıdığı ölçüde de kainatta bir emniyet ve selamet içinde yaşayabilir.”
Üç müşkil-i azim olan: Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Sualleri ve cevablarını Nurlardan hatırlatan Mermer, ‘Ene’ mefhumu gibi Nurlardan bazı mevzuları işledikten sonra tebliğine son verdi.
Bu oturumun son tebliğini takdim eden Prof. Abdülaziz Şahbar; mealen şöyle diyordu:
İmam Nursi, 86 yıl boyunca, Kur’anî insan için düşündü. İslam Alemi’nin parça parça olduğu bir devirde düşündü. Her zaman hapislerde, menfalarda, dağ başlarında, yalnızlıkta, harb cephelerinde düşündü. Ve bütün bunları sadece Kur’an’la düşündü.
Hakikaten bu son söze tam bir masadak, sempozyuma Cezayir'den iştirak eden Aşrati Süleyman'ın hali idi. Prof. Aşrati, Fas hududuna 200 km. yakınlıkta Cezayir'in Vehran kentinden.. Karayolu ile bir kaç yüz km. yol kat edilse, sempozyumun yapılacağı beldeye gelinebilir. Ama maalesef, iki devlet arasında bazı konularda cereyan eden anlaşmazlıklar sebebiyle, Prof. Aşrati; binlerce km. mesafe kat etmeye sebeb olan şöyle bir yol güzergahı izliyor: Evvela, Vehran'dan Cezayir'in başkenti Cezayir'e geliyor. Oradan uçakla, Fas'ın Casablanca (Darül-Beyza) şehrine, oradan da 8 saatlik bir tren seyahatinden sonra ancak Tetvan'a varabiliyor.
Son oturumdan sonra kısa bir kapanış oturumu yapıldı. Bu oturumun başkanlığını yapan Fakülte dekanı Sidi Muhammed El-Yemlahî, başta İhsan Kasım Es-Salihi olmak üzere, Muhsin Abdülhamid, Musa El-Basit, Cafer Es-Sülemî, Ferid El-Ensarî, ve Aşrati Süleyman’a birer kısa teşekkür sözü verdi. Ferid El-Ensari, bu sözünde, Hz. Üstadımız’a hitaben yazılmış belağatlı bir kaside okudu. Ardından, Filistin ve Endonezya’dan gelen misafirlerin temsil ettikleri üniversite fakülte ve kurumları ile Tetvan Abdülmelik Sa'di Üniversitesi Edebiyat Fakültesi arasında bir kültür antlaşması imzalandı ve bu antlaşma, bu gün için Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin berekatından bir bereket diye yad olundu.
Abdulaziz Şahbar, şimdiden İhsan Kasım’a gelecek sempozyumun İspanya’da olacağı müjdesini veriyor. Sempozyumdan sonra, İhsan Kasım ve Muhsin Abdülhamid, on gün kadar daha kalarak Fas’ın büyük vilayetlerinden Miknes, Merakeş, Rabat ve Tanja’da seri halinde değişik mahfillerde konferanslar verdiler.
Bu toplantılardan sonra büyük bir iştiyakla, önümüzdeki sene, Fas’ın değişik vilayetlerinde bu toplantılardan tertib edilmesi üzerinde ittifak ediliyor.
Ayrıca Rabat’ta, 2000 İstanbul sempozyumuna katılan ve Fas’ın en büyük mütefekkirlerinden Taha Abdurrahman ile yapılan görüşmede, Taha Abdurrahman, ısrarla Bediüzzaman Hazretleri’nin evradını soruyor. Ona Hizbul-Hakaik ve Cevşen duaları gösterilince diyor ki:
“İşte bu, Muazzam Külliyat’ın menbaı... Bu derecede kalblerde ve ruhlarda tesir eden böyle bir eserin arkasında, böyle kuvvetli ve kesif bir ibadet olduğunu tahmin ediyordum. Onun için ısrarla Bediüzzaman’ın evradını soruyordum. Kalb etrafında günlük meşgalelerden, günahlardan biriken perdeler, muhatabın kalbinde ve ruhunda tesir edecek bir cümlenin kalbin ta derinliğinden gelip çıkmasına mani olurlar. Bu sebebden, Bu Nurlar’da mademki, külli bir tesir var. Bu, o derslerin, kalbin tam umkundan ve derinliğinden geldiğine en büyük delildir. Bu derinliğin arkasında da böyle kuvvetli bir evrad vardır. Şimdi, Taha Abdurrahman, bu Hizbül-Hakaikı Fas’ta tab etmek üzere İhsan Kasım’a söz vermiş oldular.
Bu a
rada, Dar-ül Beyza’da bir matbaa, küçük Risaleler’den başlamak üzere, Nurlar’dan bazı eczaları tab’ edeceğini, İhsan Kasım’a arz ederek anlaşma yapılmış oldu.Rabat’taki Medrese-i Nuriyede ikamet eden Nur Talebeleri kardeşlerimizin selamlarını ve dua taleb
lerini arz eder, tevfik ve inayeti Rahmet-i Rahmandan niyaz ederiz.* * *