RUSYA VE ÖZBEKİSTAN'DA RİSALE-İ NUR ESERLERİYLE ALÂKALI EHL-İ VUKUF RAPORLARI HAKKINDA
Rusya ve Özbekistan'ın bazı eyaletlerinde, Risale-i Nur eserlerinden; Ayet-ül Kübra, Meyve Risalesi, Tabiat Risalesi, Yirmiüçüncü Söz, Uhuvvet Risalesi, Hanımlar Rehberi, İhlas Risalesi ve Hastalar Risalesi'nde milliyetçilik, ekstiremizm, Türkî halkları birleştirerek Osmanlı Devleti kurmak ve halkı devlet aleyhine teşvik etmek iddialarının bulunup bulunmadığını bildirmeleri için bazı üniversitelerin Tarih, Felsefe ve Din bölümü öğretim üyelerinin görüşlerine müracaat ediliyor. Gelen raporlardan bir kısmı, sözü edilen kitapların günümüz İslâm anlayışına uygun kitaplar olduğu, bu kitaplardaki fikirlerin İslâm'ın ve Kur'an'ın verdiği istikamette bulunduğu belirtilmektedir. Ayrıca, Müslümânları birliğe, kardeşliğe, uhuvvet ve muhabbete çağırdığı nazara verilmektedir. Belirtilen eserlerde dini adavete sebep olacak hiçbir hususun olmadığı, kendi dinini üstün görerek başka dinleri aşağılayıcı ifadelerin bulunmadığına dikkat çekilmektedir.
Bazı öğretim üyeleri de, bu eserlerle ilgili olarak raporlarında, ateistlere, kafirlere karşı ağır ifadelerin bulunduğu, felsefecileri dinsizlikle itham ettiği, başka din mensuplarını aşağıladığı, hususan Yahudi milletinin zillet ve sefalet sebebinin hırs olduğunu belirterek onları tahkir etmiş olduğu iddiasında bulunmuşlardır.
İlim âleminde şu bir kaidedir ki, her düşünce ve görüş sahibi, kendi fikir ve kanaatini bir takım delillerle ortaya koyar. Benzer fikirlerle karşılaştırır, kendi görüşünün üstün taraflarını nazara vererek muhatabını o konuda aydınlatmaya çalışır. Bütün fikri ve felsefi ekoller bu metodu kullanmışlardır.
Hiçbir müfekkir ve felsefecinin kitabı, bir başka fikri tenkit ettiği veya eleştirdiği için yasaklanmamış veya o görüşüyle birilerini tahkir ettiği şeklinde yorumlanmamıştır.
Nitekim, hiçbir ahlâki değeri kabul etmeyen hedonizm felsefecilerinden meşhur Aristippos ve Epikuros, insanın kendi hazzını, başka insanların acısı pahasına elde etmesini savunur. Yine bu felsefe taraftarlarından Nietzsche , acımayı zayıf insanın bir özelliği ve ahlaksızlık olarak görür.
Anarşist felsefe ekolünün temsilcisi meşhur filozof Stirner'e göre anarşizm, devletin varlığını reddeden ve onu şahsın mutluluğu için engel gören bir siyaset felsefesidir. Stirner, bütün insanlığın ortak değerlerinden olan her türlü inanç ve felsefenin yanlış ve saçma olduğunu ileri sürer. Ama bu özelliklerinden dolayı kimse bu eserlerin yasaklanmasını düşünmemiştir.
Risale-i Nur'un metodu da, ileriye sürdüğü görüş ve düşünceleri ispat ve izah etmeye yöneliktir. Elbette benzer, ya da farklı düşünce ve kanaatta olanların yanıldıkları noktaları da nazara verecektir.
Ehl-i vukuf heyeti; raporlarında, Risale-i Nurlar'da, özellikle dinsizlerin, kafirlerin ve Yahudilerin tahkir edildiğine, dinsiz insanın hayvandan daha aşağı dereceye indirildiğine dikkat çekiliyor. Risale-i Nur'da, esas üzerinde durulan husus o sıfatlardır. Yani, dinsizlik ve bir halıkı inkâr sıfatı. Kaldı ki, bu üslup Kur'an-ı Kerim'de de vardır. Orada, inkârcı bir kimsenin Allah yanındaki mevkiinin, hayvanın bulunduğu dereceden daha aşağıda olduğu nazara verilir. Yahudilerle de ilgili pek çok âyet mevcuttur.
Bu gün dünyada hemen her sahadaki bilim adamları, insanlığı içine düştüğü buhrandan kurtaracak, milletler ve dinler arasında barış ve huzuru sağlayacak eserlerin başında Risale-i Nuru saymakta ve ona fevkalade ehemmiyet atfetmektedirler. Son on senedir, dünyanın pek çok yerinde, milletlerarası düzeyde yapılan Bediüzzaman ve Risale-i Nur sempozyumlarında yüzlerce tebliğ sunulmuş ve hemen hepsinde de bu eserlerden sitayişle bahsedilmiştir. Bu tebliğ ve makalelerin büyük bir kısmı ve eserlerin orijinali Türkçe, İngilizce, Arapça gibi dillerde internette mevcuttur. Kim isterse bakabilir.
Rusya ve Özbekistan'da ehl-i vukuf heyetinin Risale-i Nurlarla alâkalı yukarıda sözü edilen iddialarının iki sebebi olabilir. Birisi, 70 yıllık ateizm ve dinsizlik propagandasını yapan, anarşist ve komünist yetiştiren ve tarihe mal olmuş eski Rusya'nın zihniyetini atamamış olmaları, diğeri de, bu Külliyatın tamamını tetkik etmemiş bulunmalarıdır.
Milletlerarası Sempozyumlarda sunulmuş, bu eserler ve müellifi ile alâkalı bazı tebliğleri misâl olarak belirtmek istiyorum.
Irak, Bağdad Üniversitesi'nden Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid, 24-25 Eylül 1995 yılında İstanbul'da yapılan Milletlerarası Bediüzzaman Sempozyumu'ndaki tebliğinde şu ifadeyi kullanıyordu:
"Bediüzzaman müceddittir. İslâmın temel prensiplerine uygun bir cereyan meydana getirmiştir. Sadece eski ile iktifa etmemiş, yeniliklerle süslemiş. O, hem bir kelâmcı, hem de bir mütefekkirdir. Düşüncesi Kur'an ve Sünnet'e tamamen uygundur. Kâinat kitabını da fevkalâde okumuştur. Ben, Risale-i Nur Külliyatını okuduktan sonra şuna şahadet ederim ki, Bediüzzaman Said Nursî, bütün İslâm âlimleri arasında tektir."
İngitere'nin Durham Üniversitesi'nden şarkiyatcı Dr. Colin Turner, 27-29 Eylül 1992 yılında İstanbul'da yapılan Milletlerarası Bediüzzaman Sempozyumu'ndaki tebliğinin175-184. sayfalarında şöyle diyordu:
"Risale-i Nur, Kur'an hazinelerinin çağımıza bakan bir tefsiridir. Risale-i Nur müellifi, Kur'an'ın esas umdelerini, kendiliğinden bir şey katmaksızın yine Kur'an ile tefsir eder. Risale-i Nur ile diğer tefsirler arasındaki başlıca fark, Risale-i Nur'un imana öncelik vermesi ve yirminci yüzyıl insanı için mana ifade edecek bir şekilde konuşmasıdır... İnancım odur ki, Risale-i Nur kâinatı olduğu gibi takdim eden, Kur'an'ı Resulullah'ın murat ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş asıl tehlikeli hastalıklara tedavi çareleri sunan yegane islâmî eserdir. Bu yüzden Bediüzzaman'ın müceddid unvanına lâyık olduğuna inanıyorum."
Aynı konferansta tebliğ sunan Mısır Ezher Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Abdülvedud Çelebi, Risale-i Nur'un ihtilaflarla alâkalı görüşünü şöyle değerlendirir:
"Bediüzzaman, ihtilafa düşen tarafların aralarını bulmak için, ölçüler koyarken; ne bir tarafı terk edip sadece diğer tarafı ele alır ve ne de birinin hakkına göz yumarak karşı taraftakini haklı çıkarır. Her iki tarafın iyilik ve kötülüklerinin ve onları o yola sevk eden sebepleri ve çevre faktörlerinin nazara alarak hükmünü verir. İslâm alimleri ve cemaatları hakkındaki tarihî ihtilaflar konusunda Risale-i Nurların takip ettiği yol budur. Bediüzzaman, bütün bu ihtilafların karşısına bir hakim-i adil sıfatıyla çıktı, cehalet ve taassubun doğurduğu görüş ayrılıklarını adaletin hassas terazisiyle tarttı" (Sayfa: 37-50).
Aynı konferansta tebliğ sunanlardan Almanya Marburg Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ursala Spuler'in "Hıristiyan-İslâm diyalogu" adlı makalesinde Risale-i Nur'a bakışı şöyledir: "Çeşitli kuruluşların tertip ettiği kongre ve konferanslarda çok sayıda Hıristiyan temsilcilerin yanında, Müslümanlardan hemen her zaman aynı simalar görünmektedir. Bu diyaloga canlılık verebilecek bir akım varsa, o da Nurculuktur. Çünkü, bu cemaat diyalogu çok açık olarak yürütüyor. Bu sözleri, sizleri memnun etmek için söylemiyorum; 20 yıldan fazla bir zamandan beri bu meseleyi adım adım takip ediyorum" (Sayfa: 23-36).
20-23 Eylül 1998 yılında İstanbul'da yapılan Milletlerarası Bediüzzaman Sempozyumu'nda Roma Dinler Arası Diyalog için Cizvit Sekreteryasının Genel Sekreteri ve Asyalı Piskoposlar Konferansları Federasyonunun Ekümenik Sekreteri Prof. Dr. Thomas Michel S. J., tebliğinde şöyle diyordu:
"Said Nursî'nin, saati tersine çevirmenin yolunu arayan bir tür modern karşıtı gelenekçi olduğu düşünülmemelidir. O, modern medeniyette mehasin ve terakkiyatın da olduğunu kabul eder. Bu müsbet değerler ise, yalnızca Avrupa'nın eseri değildir. Bilakis, onlar umumun malıdırlar ve Said Nursi'ye göre, insanlığın telahuk-u efkarından, yani, düşüncelerinin birbirine eklenip mezc olmasından, semavî dinlerin kanunlarından, fıtri ihtiyaçtan ve bilhassa Hz. Muhammed'in şeriatıyla meydana gelen İslâmî inkılaptan neşv ü nema bulmuş, yine O'nun ifadesiyle, tamamen medeniyet-i İslâmiye'den, Kur'an'ın irşadatından, edyan-ı semaviyeden in'ikas ve iktibas edilmiştir. Dindar insanların modern medeniyetin böylesi olumlu değerleriyle bir meselesi yoktur. Ehl-i din bunlarla çatışma halinde değildir. Aksine, bu medeniyetin insanlığa getirdiği faydaları kabul etmekte ve memnuniyetle karşılamaktadırlar... Said Nursî, Avrupa'ya karşı mutlak bir nefret üreten bir doktrinin mucidi veya takipçisi değildir... O'na göre biri iyi diğeri kötü iki Avrupa vardır. O'nun ifadesiyle; Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikisinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfî san'atları sunan ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden, fünunları takip eden bu birinci Avrupa'ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiîyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalalete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa'ya hitap ediyorum.
Said Nursî, gerçek düşmanın şu veya bu Hıristiyan grubu değil, bilâkis içine düşmüş oldukları gerileme hali olduğunu onlara söyler. Belirttiği üzere, onların düşmanı, onları mahveden şey, cehalet, zaruret ve ihtilaftır...
Bediüzzaman, 'Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin' mealindeki âyeti yorumlaması da dikkat çekicidir. Onun görüşünde, bu Kur'ani yasaklama umumi değil, mutlaktır; mutlak ise kayıt altına alınabilir. Bir mesele zaman içinde tavazzuh ettiğinde, ona itiraz edilmez. Bir hüküm türetilmiş bir delile dayalıysa, türetmenin kaynağı hükmün gerekçesini, illetini gösterir. Said Nursî, bu prensibi söz konusu âyetin yorumuna tatbik ederek, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyle ilgili yasağın, ancak onlar Yahudilik ve Hıristiyanlığı aksettirdiğinde geçerli olduğu görüşünü serdeder. Fakat O'nun hükmettiği üzere, nasıl bir Müslüman'ın her sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir Yahudi'nin veya Hıristiyan'ın bütün sıfatları da inançsızlığı yansıtmaz. Eğer Müslümanlar bir Yahudi veya Hıristiyan'da İslâmî prensiplere uygun düşen nitelikler bulurlarsa, onların bu nitelikleri takdirle karşılaması gerekir. Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluğun temelini teşkil eden, bu iyi nitelikler olacaktır. Said Nursî, "Bir Müslüman, bir Yahudi veya Hıristiyan'ı sevebilir mi?" sorusunu gündeme getirir ve cevaben, Müslüman bir erkeğin Kitap ehli bir kadınla evlenebilmesi örneğini verir. Eh-i Kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin. O'nun, Hıristiyanlarla dost olunabileceği tezi, Şeriatın bir Müslüman erkeğe bir Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenebilmesine izin verdiği gerçeğine dayanmaktadır ki, insan eşini sever, sevmesi de gerekir.
Said Nursî, Müslüman-Hıristiyan diyaloğu ve işbirliği üzerine orijinal ve insanı üzerinde düşünmeye sevk eden görüşler sunar. Onun merkezi tezi, Müslümanlar ile Hıristiyanların beraberce, Allah'ın plânına göre, beşeri izzet, adalet ve dostluğun esas olacağı gerçek bir medeniyet inşa edebileceklerdir. Bu, Müslümanlar ve Hıristiyanlar birbiriyle münasebetlerini sevgi üzerinde temellendirmenin yollarını arar ve bulurlar ise, mümkün olacaktır. Said Nursî, meşhur Hutbe-i Şamiye'sinde, medeniyetin üzerinde inşa olunacağı dördüncü kelimenin muhabbet olduğunu söyler. "Muhabbete en layık şey muhabbettir ve husumete en layık sıfat husumettir. Yani, hayat-ı içtimâîye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete layıktır." O, "Husumet ve adavetin vakti bitti" hükmüne ulaşır."
Aynı toplantıda Liverpool John Moores Üniversitesi felsefe profesörü meşhur Dr. Oliver Leaman, Risale-i Nur'un filozofları şirkle suçlamasını şöyle değerlendirir:
"Niçin filozoflar şirkle suçlanırlar? Nursî'nin burada ürettiği suçlama, gerçekte Gazali tarafından Tehâfütü'l-Felâsife'sinde ortaya konulan, felâsifenin Allah'a her hangi bir gerçek hareket alanı bırakmadığı tezi üzerine bina edilir... Nursî'nin burada değindiği nokta, nübüvvetsiz felsefenin ahlâki bir bakış açısından tatmin edicilikten uzak olduğudur... Nübüvvetsiz felsefe, Kant'ın ifadesiyle kördür.
Nursî, entellektüel açıdan zengin olan bir din biçimini savunmaktadır. Akla dayalı olan, ama yalnız akla dayanmayan bir din... Nursî'nin belirttiği husus, İslâm'ın prensiplerini kabul etmek için sağlam gerçeklerimizin olduğu ve İslâm'ın mesajının duygularımız kadar, aklımıza da hitap eden bir şekilde sunulduğudur. Felsefenin niçin önemli olduğunun izahı buradadır. Ama felsefenin, beşeri varlıklar olarak bizim çok farklı özellikler barındıran tabiatımızı tam olarak yansıtmak için, nübüvvetle irtibat halinde olması gerekmektedir.
İhya edebiyatının en iyi örneği Nursî tarafından ve bilhassa Risale-i Nur ile sunulmuştur... Risale-i Nur'da, İslâm'ın açıklanabilen veçheleri ile, ilmi ancak Allah'a mahsus olan nihai bir açıklaması bulunan veçheleri arasında hoş bir denge de vardır. Bu dengeyi doğru anlamak önemlidir. Bir eseri başarılı bir ihya eseri kılan şey, dinin ikna edici prensiplerini, ümmetin üyelerine genel olarak erişilebilir bir format içerisinde ifade etmesidir ve Nursî'nin bunu başardığından şüphe edilemez. Said Nursî, ihya geleneğini yepyeni vuzuh ve belâgat zirvelerine çıkarır ve kendisi, gerçekten, bu İslâmî düşünce geleneği içerisinde temayüz eden seçkin bir şahsiyettir" (Sayfa: 714-723).
ABD Georgetown Üniversitesi Tarih profesörü Dr. John Obert Voll aynı toplantıda; "Bediüzzaman'ın bilim ve dine birbiriyle çatışma halindeki zıtlar nazarıyla bakmaktan ziyade onları bir araya getirme yaklaşımı, onun modern manada iman ve pratiğe dair tartışma konularına yönelik geniş yaklaşımının karakteristiğidir. Onun yazılarında ve ifadelerinde İslâm'ın bir orta yol, aşırılıktan ziyade bir itidal yolu olduğu temasının sürekli bir tekrarı vardır. Nursî, sık sık iki zıt görüşü müzakere ediyor ve sonra gerçek anlamda İslâmî yolu ikisi arasında orta yol olarak tanımlıyordu. Sünnî ve Şiî İslâmî geleneklerle ilgili ihtilaflı meselelerde bile, yaklaşımı buydu. Sünnî ve Şiî farklılıklarına dair müzakeresinde, şu hükmü ortaya koyuyordu: "Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, haddd-i vasattır... Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat! Ve ey Al-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizayı aranızdan kaldırınız... Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftiraki iktiza eden cüz'î meseleleri bırakmak elzemdir." Bediüzzaman'ın yazdığı şeylerin pek çoğunda, İslâmî inanç için modernin ötesine uzanan ve onu aşan post-modern bir orta yolun ilk ifadeleri görülebilir" (Sayfa: 739-751).
130 risaleden ibaret 6.000 sayfalık Risale-i Nur külliyatı 70 senedir bütün dünyada okunuyor. Günümüzde bu İslâmî ekolün milyonları aşan müntesipleri vardır. Şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde ne bir ferde ve ne de bir millete karşı, Risale-i Nur talebelerinden, bu kitapların sebep olduğu adli bir vakıa gösterilemez. Tam tersine, bu eserleri okuyanlar, önce kendilerine, sonra ailelerine ve sonra da memleketlerine faydalı birer insan olmuşlardır. Aksini iddia edenlerin bir tek örnekle dahi bunu ispatları mümkün değildir.
Risale-i Nur'un esas maksat ve gayesi, fertlerdeki din duygularını yükselterek, insanları hem dünya ve hem de ahiret mutluluğuna ulaştırmak, toplumda barış ve huzurun teminine çalışmaktır. Gayesi bu olan Risale-i Nur'a karşı olup, ateizmi ve anarşizme taraftar çıkmak, eski Rusya'nın politikası biliyoruz. Hür dünya ile bütünleşme yolunda olan yeni ve modern Rusya'yı ve Özbekistan'ı bütün dünya yakından takip ediyor, din, inanç ve ifade hürriyetinin taraftarı ve savunucusu olduklarını görmek istiyor.
-
© www.SaidNur.com ©