[Mustafa Sungur Ağabeyin Çamdağı'nda meydana gelen üzücü hadise münasebetiyle kaleme aldığı yazıyı bera-yı malumat takdim ediyoruz...
www.saidnur.com ]BARLA-ÇAM DAĞINA AİT
Bismihi Subhanehu Vein Min Şey İn İlla Yusebbihu Bi Hamdihi
Esselamu Aleykum Ve Rahmetullahi Ve Berekatühü
Aziz Sıddık Kardeşlerimiz
Geçen Ramazan-ı Şerifinizi ve Leyle-i Kadrinizi ve bu mübarek Ramazan Bayramınızı ruh ve canımızla tebrik ederek, bu zamanın ve istikbalin manevi bir mürşidi ve Kur’an-ı Hakim’in bu asrın fehmine bir dersi olan Risale-i Nur’un dahil ve hariçteki fevkalade inkişaf ve intişarından hasıl olan şükranlarımızı dergah-ı Rahmete arzetmekte aciz bulunuyoruz.
Saniyen: Nurların te’lif ve neşir merkezi olan Isparta’nın Barla Nahiyesi mülhekatından ve Üstadımız Hz. Bediüzzaman’ın Medrese-i Nuriye namını verdiği tefekkür menzilleri sayılan Çam ve Katran Ağaçları’na yapılan bed muameleyi, Cenâb-ı Hak Risale-i Nur’un alemde daha vüs’atli yayılmasına ve Nur Dershaneleri’nin dünyanın her tarafında açılmasına vesile eylemesini O’nun rahmet ve kereminden niyaz ederiz.
Bu Risaleleri kim okusa, m
utlaka kalbinin tâ derinliğinden gelen bir muhabbet ve uhuvvetle, Nurlara sarılır ve müellifi Üstad Bediüzzaman'ı kemal-i takdir ve tebcil ile yâd eder. Böyle ulvî hakikatların te'lif edildiği bu Nur Menzillerini ihtiram ve iştiyakla karşılar. Evet, bu Risalelerdeki ulvî ve imani dersler, mübarek Çam Dağı'nın alem-i bekaya akseden ölümsüz Kur'ânî terennümleridir. Hem Bu zamanın Mesnevi-i Nuriyesidir. Aklı başında bir insan bunları keser mi? Bilakis, gelen nesl-i âtiye kemal-i iftiharla takdim etmek ve göstermek ister.Bu hakikatlar, bu zamanın insanlarına ve istikbal nesillerine bir Mesnevi hükmünde sunulacak ebedî Kur'ân nağmeleridir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri -1935- Eskişehir Hapsinde yazdığı bir mektubunda bu hususu şöyle tebarüz ettirir:
"
Kardeşlerim! Kalbime ihtar edildi ki: Nasıl ki Mesnevi Şerif şems-i Kur'an'dan tezahür eden yedi hakikattan bir hakikatının ayinesi olmuş, kudsi bir şeref almış. Mevlevilerden başka daha çok ehl-i kalbin layemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risale-i Nur şems-i Kur'aniye'nin ziyasındaki elvan-ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru, birden ayinesinde temessül ettirdiğinden İnşaallah yedi cihetle şerif ve kudsi, ve yedi Mesnevi kadar ehl-i hakikata baki bir rehber ve mürşid olacak."Bu vesile ile Çam Dağı’na ait ulvi hatıralarla orada te’lif edilen Risaleleri kardeşlerimizin nazarlarına arz ve takdim ediyoruz.
El-Baki Hüvel Baki
Üstadımızın Hizmetinde Bulunan Talebeleri
Risale-i Nur Müellifi ve Naşiri Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin dâr-ı bekaya irtihalinden tam -40- küsur sene sonra, Isparta'nın Barla mıntıkasında olan Çam Dağı ile meşhur arazide, mucib-i teessür ve teessüf bir hadise meydana gelmiştir, şöyle ki:
Bugün 26 Aralık ve Ramazan-ı Şerif'in son günü, sahur vaktinde Isparta'dan Mustafa Uyar kardeş telefonla bizi aradı. Zaten her beldede ve her yerde olduğu gibi Nur Talebeleri'nin bir kısmı Ramazan-ı Mübarek'in gecelerini ihya ederler, bilhassa son on günde... Telefonda, Barla Belediye Reisi'nin üzüntülü bir sadâ ile kendisine telefo
n ettiğini, Çam Dağları'nda avcılık yapan birisinin ismini vererek Hz. Üstad'ın oradaki iki mübarek menzili olan Çam ve Katran Ağaçları'nın motorlu hızarla kesilip yıkıldığını yakinen gördüğünü o avcı Belediye Reisine bildirmiş. Reis de Mustafa Uyar kardeşimize telefonda arzetmiş. Sonra aynı günde Abdullah Hoca ile Barla ahalisinden Ahmed Efendiler traktör ve yaya ile yarım metre kara rağmen bütün gün çam dağına çıkıp mezkur mes'eleyi tahkik ettiler ki, maalesef doğrudur.Böyle menfur ve sûreti çok çirkin ve
manası çok müstekreh bir hadiseye karşı ne yapabilirdik. Yine Nurlardan istimdad ettik ki; -1960- Hz. Üstad'ın mübarek naşını Urfa'dan, ilk defnedildiği yerden alıp, bir meçhul mahalde defnedilmesi gibi -40- sene sonra aynı zulüm ve manevi işkence Nur Talebeleri'ne ve şahs-ı maneviye yapılıyor. Bir haftaya yakındır Anadolu'da şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürmekle yolların kapanması, Ramazan Bayramı tatiline gidenlerin yollarda kalması ve sair hava ve zeminin zelzele ile hiddet göstermesi gibi ahval, elbette tesadüfe hamledilemez.Bunda kimin ne gibi bir faydası var ki, bu menfur hadiseye teşebbüs ediliyor. Halk kitlelerinden, ehl-i imandan çok kimseler, bilhassa yaz ve bahar mevsiminde mübarek Isparta'yı, Barla ve Çam Dağları'nı ziyaretle Risale-i Nur'un te'lif yerleri ve neşir merkezlerini, birer ulvi hatıralar olarak görürler, gösterirler, yâd ederler.
Isparta, Barla ve Çam Dağları'nın mahsulü olan Risale-i Nur ise, baştan nihayete kadar hep hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye'dir. Öyle hakaik ki, hüccet ve delillerle müberhendir. Akıl ve mantık bürhanlarıyla teçhiz edilmiştir. Hele hele Çam Dağları'nda te'lif edilen Mektubatü'n Nur'un Üçüncü, Dördüncü, Altıncı Mektup'ları gibi gönül alemlerini aşk ve şevke getiren Risaleleri, İlahi terennümatın dile gelmiş
nurlu beyanlarıdır. O bahisleri İnşaallah aşağıya dercediyoruz.Böyle bir kış mevsiminin âsudeliğinden istifade ile Üstad Bediüzzaman'ın bir kısım Risaleleri'nin te'lif yerleri olan ve 1930 larda ve 1954 den sonraki zamanlarda şirin ders ve tefekkür menzilleri olan bu Çam ve Katran Ağacı'na bu su-i kasdı düzenleyenler, güya bu hareketleriyle Kur'an Nurunun alemdeki gelişmesine mani olacaklar. Son zamanlarda, bilhassa yaz, bahar aylarında yapılan kesretli ziyaretleri önlemek istiyorlar.
Üstad Bediüzzaman bun
a benzer bir tecavüz hadisesine 1930 larda iken şu suretde mukabelede bulunuyor:"Bu defaki tecavüz -çendan- zahiren küçük imiş ve küçültülmek isteniyor fakat vicdansız bir adamın teşvikiyle ve iştirakiyle olmuş. Maksad da beni kızdırmak. Eski Said damarlarıyla bu fevkal kanun, sırf keyfi muameleye karşı, o adamı kovmak ile mukabele etmekti. Halbu ki o bedbaht bilmedi ki, Said'in lisanında Kur'anın tezgahından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez, belki o kılıncı böyl
e istimal edecektir... İhvanlarıma da tavsiyem budur ki Zaruret-i kat'iyye olmadan, bunlarla uğraşmayınız. "Cevab-ül ahmakı essükût" nev'inden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız. Fakat buna dikkat ediniz ki: Canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' ettiği gibi; canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecavüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifade etmesinler...".....Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdis-i nimet suretinde derim ki: "Bütün onların bu tazyikat ve istibdadları; envâr-ı Kur'aniyeyi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'al ediyor, parlatıyor. Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisat eden o envâr-ı Kur'aniye; Barla yerine bu vilayeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bilakis Barl
a kürsî-i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti..." (*)ELHAMDU LİLLAHİ HAZA MİN FADLİ RABBİ
(*) Bu bahisler 1931 de yazılmıştır. Simdi ise 2001 senesidir. Risale-i Nur'un te'lifinden tam -70- sene sonra Nurların âlem-i İslam ve insaniyette otuz dile tercüme edilerek neşredildiği böyle bir zamanda, Hz. Üstad Bediüzzaman'ın Çam Dağı'ndaki, bazı Risalelerin te'lif yerleri ve seyrengahları olan iki menzili ( Çam ve Katran Ağaçları ) kesilerek tahrib edilmesi, hakikaten acınacak bir hamakatt
ir ve manevi bir zulum ve zülümattır. Halbuki, koca Çam Dağları, sağlam ve hayattardırlar. Bir kardeşimiz öyle diyor: "Çam Dağı'nı da yerinden söküp, atamazlar ya.." Bir kardeşimiz de, tâ Van'dan "İnşaallah, o ağaçların sayısız yaprakları adedince binler menziller bütün dünyada biiznillah yayılır, intişar eder.." diye telefonla bildiriyordu. Bu vesile ile, Çam Dağı'na ait Hz. Üstadımızla gecen bir iki hatırayı arz etmek isterim. Aynı zamanda orada te'lif edilen ve Mektubat'ta neşredilen bir kısım Risaleleri de takdim ederiz. Ta ki şimdi imha edilen o menzillerdeki ulvi hatıralarla, ensal-i âtiyede devam edip gitsin.
Hz. Üstadımızla 1954 de 20 gün kadar Çam Dağı'nda beraber kalmıştık. Zübeyir, Ceylan, Ziya ve bu âciz Sungur beraberdik. Üstadımız geceleri Çam Ağacı'ndaki küçük menzilinde kalırdı. Bizler de yerde yorganlara sarılır yatardık. Lillahil Hamd o günlerde devam ede gelen Arabi İşârâtü'l- İ'caz'dan ders vermeye devam ettiler. Hatta bir gün Muazzez Nur Üstad, Çam Ağacı'ndaki o küçük menzilinde Münac
at Risalesi'ni baştan nihayete kadar mütekellim-i maal-gayr okuyarak ders yapmışlardı. O Risaledeki "ben" kelimelerini "biz" diyerek münacaat da bulundular. Her gün ağacın başındaki o küçük menzilde Nurlardan ders yapardı.* Hatta Mektubat'ta zikr edilen ekmek hadisesi de karşıdaki yamaçta vuku bulmuş. Orada bu hususu, "ne ile yaşıyorsun" diye yapılan suallere verdiği cevabında zikreder. Şöyle:"...........Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, -hergün ekmekle beraber yemek şartıyla- kâfi geldi. Hattâ Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. "Cum'a gecesi senin yanında bu dağd
a beraber dua etmek arzu ediyorum" dedi. Ben de dedim: "Tevekkelna alallah, kal." Sonra hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: "Kardeşim, bir parça çay yap." O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifane şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu safi-kalb adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: "Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi." O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş. Yirmi-otuz gündür hiç bir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sadık bir sıddıkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi."Nur Talebeler
i'nin o menzilleri ziyaretleri tamamiyle mana-yı harfiyledir yani Allah hesabınadır. Mukaddes Kur'an'ın arş-ı Nurundan kalb-i münevverine akseden iman hakikatlarının şirin te'lif mahalleri olmaları ve o tatlı hatıraları yâd etmek niyetiyledir. Esasen Üstad Bediüzzaman'a ait her hadise, her hatıra, Risale-i Nur suretiyle kitabet haline geldiği için ilim ve marifetten başka bir şeye nazarlar çevrilmez. Çünkü, Üstad Bediüzzaman:"Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gidec
eğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur'anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta, bir eserdeki mezaya, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'anın malı olarak, Kur'anın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim..." demiştir.Onun için Nur Talebeleri'nin gerek Hz. Üstadımızın şahsına, gerek eserlerine ve hatıralarına ait hürmet ve muhabbetlerinde daima Tevhid nuru parlar. Risale-i Nur'a ve müellifine ait muhabbetlerinden dolayı şimdiye kadar milyonlar talebesinden hiçbirisinde sırat-ı müstakimden ufacık da olsa, ayrılık gibi bir ifrat ve tefrit hali görülm
emiştir. Çünkü Üstad Bediüüzzaman ism-i Hakim'e mazhar olduğu için tefekkür, onda galib bir hakikattır. Ve bu hakikat cüz'î ve küllî talebelerine de aksetmiştir. Nitekim Çam Dağı'nda yazılan bir mektubunda bu hususu şöyle beyan eder:"Bir parça mahrem bir s
ırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedud'a mazhardırlar ve a'zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcib-ül Vücud'a bakıyorlar.. öyle de: Şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur'ana istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallah o Sözler,
VEMEN YU'TEL HİKMETE FEKAD UTİYE HAYRAN KESİRA sırrına mazhardırlar."Yine Çam Dağı'na ait hatıralardan birisi:
Bir gün Isparta'da, ders esnasında Hz. Üstad "Bana gücenmeyiniz," dedi. "Ben 1930 larda Çam Dağı'nda kaldığım zaman, oradaki taşları, ağaçları sizden bana daha munis görürdüm." diye bahsetmişti. Nitekim Çam Dağı'na ait hatıralarından bir Rica'da bunu, şöylece beyan eder:
"ALTINCI RİCA: Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında Çam Dağı'nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektub'da izah edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve he
mhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı da ölümün kış gecesine inkılab edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi: Evet ben vatanımdan garib olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibane vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden iman-ı billah imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezauf etse idi, yine o teselli kâfi gelirdi.Evet ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz. Madem o var, bizim için herşey var. Madem o var, melaikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil, hâlî dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakk'ın ibadıyla doludur. Zîşuur ibadından başka, onun nuruyla, onun hesabıyla taşı da ağacı da birer munis arkadaş hükmüne geçer; lisan-ı hal ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler. Evet bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınc
a vücuduna şehadet eden ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inayet olabilen cihazatı ve mat'umatı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahidler, bize Rahîm, Kerim, Enîs, Vedud olan Hâlıkımızın, Sâniimizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçı, acz ve za'ftır. Ve acz ve za'fın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçı olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır." demektedir.Bir başka hatıra:
Çam Dağı'nda 20 gün kaldıktan sonra Hz. Üstadımızla Barla'ya dönerken aşağıdaki çeşmeye uğradık. Hz. Üstad "Ben o zamanlar ( yani, 1930 larda ) kalırken siz gibi böyle dolaşarak yukarı çıkmazdım. Tam çeşme hizasını göstererek: Elimde ibrik buradan doğru çeşmeye iner, suyu doldurur ve tekra
r koşarak çıkardım." diye tarif etmişti. Halbuki orası çok dik ve yokuştu. Biz hayrette kalmıştık. Hizanlı Ahmed Arıcı'da bir gün bir hatırasında şöyle anlatmıştı: Hz. Üstadla Babam Van'dan Nurs'a gelirlerken Müks'den sonraki iki yüksek dağı geçerken Hz. Üstadımız kafileden ayrılır kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan yolları direk geçermiş. Yani yolları dolaşmazmış herkesten önce yukarı çıkar kafileyi beklermiş. Orada bir virdini okurmuş. Def'alarca böyle olduğunu Tağ'lı Hacı Ahmed anlatmıştı.Hülasa: Hz. Üstad'a v
e Risale-i Nur'a ait her hadise, her hatıra, hissilikten uzak, daima bir hakaikı ders verir, iman nuru aksettirir. Ve nazarları daima Kur'ana çevirir. Bu hususta belki binler beyanat ve ifadeler vardır ki zaman bunu te'yid etmiştir. Mesela, bir mektubda der:".....İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün Küre-i Arz'a bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattırlar; fakat benim değildirler, Kur'an-ı Kerim'in hakaikinden telemmu' etmiş şualardır...
.....Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid'alar zulümatını dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda g
elir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur........Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin lemaatındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Derd benimdir, deva Kur'anındır..."
Said Nursi
İşte Nur talebelerinin Barla'ya ve Çam Dağı'na bakışları, Allah'ın inayetiyle Kur'an-ı Kerim'den fışkıran Nur Ağacı'nın ileride alemi kaplayacak bir vüs'ate doğru yükselmesine bir şükran ifadesidir..
Bir mektubunda b
unu şöylece ifade eder:"Nasılki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor. Kudret-i İlahî o acib ağacı o çekirdekten halkediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki o acib ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin. İşte azamet ve kudret-i İlahînin bir delili de budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri halkeder. İşte aynen bunun gibi, hiçbir mahv
iyet ve tevazu niyetiyle olmayarak, bütün kanaatimle ilân ediyorum ki: Benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlahiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde' olmak için Kur'andan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş..."Sonradan hatıra geldiği için sona bırakılan Çam Dağı’na ait Hz. Üstadımızla alakadar iki mühim hatırayı da kardeşlerimizin nazarına arzetmek isteriz. Kusura bakılmasın, şöyle:
Malum –1954- de Zübey
ir, Ceylan, Ziya ile beraber iken, bir gün sabaha karşı Ziya, “Benim abdest almam lazım.” dedi. Ben de, “Git aşağıya, çeşmede al.” dedim Sabah namazını erken kılardık. Üstadımız Ziya’yı sordu. Ben de, “Abdeste indi.” dedim. Bir müddet sonra yine sordu. Bir türlü Ziya gelmedi. Sonra güneş de doğmuştu. Tekrar sordu. Ben de “Bakayım..” dedim. Aşağıya doğru indim, baktım, gördüm ki; düzlükte namaz kılmış, dua ediyor. Çağırdım ve geldi. Ben zannettim Üstad Ziya’yı dövecek. Ziya yukarı çıktı. Hz. Üstad Çam Ağacı’ndaki üstü açık odacıkta idi. O zaman ağacın yaprakları, dalları çok kesif, ancak Üstadımızın sesini duyuyorduk. Üstadımız Ziya’yı azarlayacak diye beklerken, aynen şöyle beyanda bulundu: “Kardaşım Ziya! Benim bir vekilim bulunmayacak, benim müteaddid vekillerim olacak. İşte onlardan birisi de sensin..” demişti.Yine bir gün: Öğleye doğru Senirkent’den Ali İhsan Tola, validesi ve halasıyla beraber, aşağı taraftan yani Senirkent istikametinden geldiler. Hz. Üstadımız ağaçtan aşağı indi. Ve onlarla bir müddet sohbet etti ve hatırlarını sordu vesaire...
Onlar gittikten bir saat sonra latif bir şekilde yağmur yağdı. Üstadımız şemsiyesiyle beraber o küçük meydanda bir müddet dolaştı. Sonra şimale doğru olan tarafa çömelerek tefekküre daldı.
Yarınki günde de Afyon’da mahkeme vardı. Risale-i Nurların iade ve serbestiyeti mahkemesi 1948 den beri devam ediyordu. Ben şahsen, bu yağmur lisan-ı hal ile Afyon mahkemesinin hayırlı bir kararı olacak, onu müjdeliyor zannatmiştim. Sonra Hz. Üstad doğruldu, ve “Bu
yağmur, Tahsin Tola, Risale-i Nur için meclisde çok çalışmış, O’nun hizmetini alkışlıyor..” dedi.* * *
Şimdi Hz. Üstad Bediüzzaman'ın Çam Dağı'nda te'lif ettiği Risalelerinden çok az bir kısmını bera-yı malumat o mübarek mekanları yâd etmesi sırrıyla a
rzediyoruz...
"BARLA YAYLASI; ÇAM, KATRAN, ARDIÇ KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİDİR
[Makam Münasebetiyle Buraya Alınmış. Onbirinci Mektub'un Bir Parçasıdır.]
Bir vakit esaretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet-nüma suretlerini, hayret-feza vaziyetlerini temaşa ederken pek latif bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele-âlûd bir zelzele-i raks-nüma, bir tesbihat-ı cezbe-edâ suretine çevirdiğinden; eğlence temaşası, nazar-ı ibrete ve sem'-i hikmete döndü. Birden Ahmed-i Cizrî'nin kürdçe şu fıkrası:
************
hatırıma geldi. Kalbim, ibret manalarını ifade için şöyle ağladı:" ila ahir...
* * *
Üçüncü Mektup'tan
"Hâmisen: Bir mektubda, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit
.Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur'an-ı Hakîm'in
FELA UKSİMU BİL HUNNES EL CEVARÜL KUNNES kaseminde ulvî bir nur-u i'caz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm..."* * *
Dördüncü Mektup'tan
"Aziz kardeşlerim!
Ben şimdi Çam Dağı'nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir hasbihal ederim, sizinle müteselli olurum. Bir mani olmazsa, bir-iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla'ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyade müştak olduğum şifahî bir musahabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hatıra gelen iki
-üç hatırayı yazıyorum.Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:
Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedud'a mazhardırlar ve a'zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcib-ül Vücud'a bakıyorlar.. öyle de: Şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur'ana istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilvel
eridir. İnşâallah o Sözler, VEMEN YU'TEL HİKMETE FEKAD UTİYE HAYRAN KESİRA sırrına mazhardırlar." İla ahir...* * *
Altıncı Mektup'tan
"Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim!
Madem Cenab-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği manalara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki-üç aydır pek yalnız kaldım. Bazan onbeş-yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar...
İşte gece vakti, şu garibane dağlarda; sessiz, sadâsız, yalnız ağaçların hazînane hemhemeleri içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm..."
* * *
Tarihçe-i Hayat'tan
"Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada ifa eder; Risale-i Nurun hakikatlarını, menba ve mâden-i hakikîsi olan mele-i alâda tefeyyüz ve temaşa ve tefekkür ederdi. Üstadın gerek ŞECERETÜN MÜBAREKETÜN sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse çam dağlarındaki o çok ünsiy
et ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifade edebilmek acaba mümkün müdür? Asla mümkün değildir! Cenab-ı Hak; Kemâl-i Rahmetiyle bu ferd-i ferîdi, kemalât-ı insaniyenin bütün envaını câmi bir istidadda yaratmış ve bu istidadların da azamî şekilde inkişafını irade etmiş ki; bu müstesna zatı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur şahs-ı mânevîsi itibariyle bütün hakaikde "üstad-ı küll" hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlarının bir aks-i nurunu ve tecellisini Risale-i Nur şahs-ı mânevîsinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktırmış ve böylece, Risalet-i Ahmediye ve hakikat-ı Muhammediyenin câmi bir âyinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş; fakat mânen bütün âlem-i İslâm olarak tevellüd etmiş, beka bulmuştur. Ve tâ kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir. Hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının icadından lâkayd kalmıyan ve o kanadın zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takib eden Sâni-i Zülcelâl, Risale-i Nur ile onun te'lif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini gördüğü yerlerle alâkadar olmasın.. ve öyle kudsî hizmetlere hâdim (hizmet eden) olan mekânlar ve dershane-i Nuriyeler ve şecere-i mübarek, rahmetin kasd-ı tahsisinden hariç kalsın? Kat'iyyen mümkün değildir!Said Nursî Hazretleri Barla'da iken, yaz aylarında bazan Çam Dağına çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli yüksekti. Barla dershane-i Nuriyyesinin önündeki çınar ağacının tepesindeki kulübeciği gibi, Çam Dağının en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde dershane-i Nuriyye mânasında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde, Risale-i Nurla meşgul oluyordu. Hem ekser zaman
lar, Barla'dan, bu ormanlık havaliye gelip giderdi. Ve derdi ki: Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayına değişmem!"* * *