Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemasının ısrarıyla, Câmi-ül Emevi’de, içinde yüz ehl-i ilim bulunan, on bin kişilik cemaatte bir hutbe îrâd eder. O hutbesinde İslâm âleminin, içinde bulunduğu hastalıkları ve bunların tedavi çarelerini beyan eder. Bu hutbe daha sonra “Hutbe-i Şamiye” adıyla tab’ ve neşredilir.
Said Nursî, hem “Hutbe-i Şamiye”de hem “Münâzarat”gibi eserlerinde, İslâm aleminin istikbalde teali edeceğini beyanla şöyle müjde veriyor.
“Evet; ümitvar olunuz! Şu istikbâl-i inkılâbat içerisinde en gür seda İslâm’ın sedası olacaktır” Ve bu müjdesini, isbat ve izâha çalışır.
Said Nursî tekrar Van’a avdet eder. Horhor medresesinde talebeleriyle tedrisata devam ederken birinci hârb-î umûmi patlar. Harb-i umumide Şark cephesinde Ruslara karşı, “Gönüllü Alay Kumandanı” ünvanıyla, talebeleriyle harbe iştirak eder. Cansiperâne fedakarlıklar ve kahramanlıklar gösterir. Erzurum cephesinde, Van Bitlis, Muş’ta muhârebelere iştirak eder. O esnasında, “İşârât-ül İ’caz” ismindeki tefsirini telif eder. Bazen avcı hattında, bazen at üstünde, bazen de sipere girdikleri zaman, kendisi söylüyor, Molla Hâbib yazıyordu. “İşârât-ül İ’caz”ın büyük bir kısmı bu vaziyette telif edilmiştir.
Bediüzzaman; bu muhârebeler esnasında toplanan binlerce Ermeni çocuğunu serbest bırakıp Rusların içindeki ailelerine geri döndürdü .Bu hareket, Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlakına hayran olmuşlardı. Bunun üzerine Ermeni fedai komiteleri reisleri, Müslüman çocuklarını kesme adetini bırakıp, “Madem Molla Said, bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi bize teslim etti, biz de bundan sonra Müslüman çocuklarını kesmeyeceğiz.” diye ahdettiler. Molla Said, bu surette o havalideki binlerle masumların felâketten kurtulmalarını temin etmiştir. O muhârebelerde Bediüzzaman; çok fedakârlıklar göstererek, ahalinin düşman eline geçmesini önlemiştir. Binihâye Bitlis’in sukutuyla Rus’lara esir düşer. İki sene kadar Kosturma’da esir kalır. İki sene sonra, tek başıyla firar ederek, Petersburg, Varşova ve Viyana, Sofya yoluyla İstanbul’a gelir. Hz. Bediüzzaman “Lem’alar” adlı eserinde, esaret hayatını, esaretten firârını ve İstanbul’daki hayatını tatlı ifadelerle beyân etmektedir.
İstanbul’a avdeti büyük coşkuyla karşılanır. Halife’den, Şeyhülislâm’dan, Başkumandan tut, tâ medrese talebelerine kadar büyük teeveccüh ve iltifata mazhar olur ve “Dar-ül Hikmet-ül İslâmiye” aza tayin olur. Burada iki sene âzalık yapar. O ararda Türkçe ve Arapça eserlerini tab eder. İleride bu arapça eserleri, “Arabiy-yül Mesnevî-i Nuriye” adı altında neşredilecektir.
Said Nursî hz.leri, İstanbul’un işgal edildiği 19182de, İngilizlerin siyaset ve entrikalarını ortaya çıkaran birkaç sahifelik küçük bir risale neşreder. Bu gibi kâhramanane hizmetlerinden dolayı, Ankara hükümetinin nazar-ı dikkalerinin celbe sebeb olur ve yeni hükümet, O’nu kerratla Ankara’ya davet eder. Millet Meclisinde hoşâmedi ile karşılandıktan sonra, ibadet ve namaza dair teşvikkârane beyannâmeler neşreder. Fakat Reis-i Cumhur Mustafa Kemal, Bediüzzaman’ın namaz ve ibadete dair beyanatlarına itirazda bulunur. Bunun üzerine Bediüzzaman; birkaç makul cevap verdikten sonra:
-“Paşa..Paşa! İslâmiyette, Îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır.” der...
Bunlardan sonra yeni hükümetle uyuşamayarak teşrik-i mesai edemeyeceğini bildirerek Ankara’dan ayrılıp Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyyeden uzaklaşarak, Erek dağı eteğinde idame-i hayata başlar.
Kısa bir müddet sonra, “Şarkî Anadolu’da, ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor.” diyerek, Bediüzzaman, Garb-i Anadolu’ya, Isparta’ya nefyedilir. Burada Isparta-Barla’da ki sürgün hayatında, sekiz sene müddetince, Risale-i Nur isimli eserleri telife başlar. “Sözler”, “Mektubat”, “Lemalar”ın on üçüncü cüzüne kadar te’lif ediliyor.
1935 yıllarında ise; yüz yirmi talebesiyle beraber, Eskişehir mahkemesine ve hapsine sevk ediliyor. Burada mevkufen kaldığı bir sene zarfında, yirmi yedi, yirmi sekiz, yirmi dokuz ve otuzuncu lem’a ile, ikinci şuayı te’lif ediyor. Bir ağır ceza hapsinden sonra, Kastamonu vilâyetine sevk ediliyor. Kastamonu’da; karakol karşısında, daima tarassud ve nezaret altındayine sekiz sene kalıyor. Bu ikâmeti esnasıda da üçüncü şuadan dokuzuncu şuaya kadar te’lif ediyor.Yedinci şuâ, Âyet-ül K
übrâ risalesidir.Üstâd’ın Kastamonu’ya gidiyle, oralarda Risâle-i nur yayılıyor...Sekiz sene Kastamonu’da ikâmetten sonra, Denizli mahkemesine sevk edilmek üzere Ankara ve ıspartaya götürülüp, oradanda Denizli hapishânesine yetmiş tâlebesiyle beraber sevk edildi. Denizli Mahkemesi, bütün dosyayı ve eserleri, Ankara aır ceza mahkemesi yoluyla, profesörler heyetine Risâle-i Nur’u bilirkişi olarak incelettirdi. Eserlerin, tamamen imani veislâami bir keyfiyyette olup, vatan ve millet için gayet nâfi olduğuna d
âir raporlar verildi. Bu müsbet raporlar üzerine, Sâaid Nursî ve talebeleri, on ay mevkufiyyetten sonra srbest bırakıldılar. Risâle-i Nur eserleri tamamen geri iade edildi... Beraatten sonra iki ay kadar, Denizlide kalıp bakanlar meclisi kararıyla Afyon Vilâyeti Emirdağ Kazasına nefy edildi. Emirdağ’da dört sene ikâmetten sonra, tekrar 1948senesinin başlarında altmış kadar talebesiyle yeniden mahkeme ve hapishâneye yollandı. Yirmi ay kadar Afyon Hapsinde yattıktan sonra, 20 eylü1 1949 senesinde, yirmi ay mahkumiyyetini doldurarak hapisten tahliye edildi... İki ay kadar Afyon’da ikâmet edip, sonra Emirdağ’a geldi 14 Mayıs 1950 senesinde Demokrat hükümetin iş başına gelmesiyle bir derece serbestiyete kavuştu. 1952’de İstanbul’da Gençlik Rehberi isimli eserinin tâb’ edilmesiyle hakkında yine dava açıldı. Yapılan muhâkemeler neticesinde beraat etti.İstanbul’da büyük alâka gördü. Bilhâssa İstanbul ve Ankara üniversite talebelerinin, Bediüzzaman’ın eserlerine karşı şiddetli alâkalar vardı. Nur Risâleleri’nin imân esasları aklî ve mantikî deliller ile ispat etmesi, kâinatta ve madde âleminde misaller göstererek ispata çalışması, mektepli gençler arasında büyük bir iştiyâka sebeb olmuştur.Çünkü; şimdiye kadar, böyle bir eser yazılmamış ve duyulmamıştı. Naklî olan im
ân ve Kur’an hakikatlarını delil ve hüccetler ile ispat ederek akıl ve mantık ölçüleriyle ders vermesi, bu zamanda sanki mânevi bir atom bombası ve Kur’an’ın elinde mânevi bir elmas kılınç gibiydi.Bediüzzaman; eserlerinde, aklı ve nakli birleştirmişti.
Hülâsa; Bütün ömrü boyunca dâim karakol ve jandarma nezareti altında hayat geçiren Bediüzzaman hz.leri, sürgünde, hâpishanede, nerede olursa olsun; Kur’an haakikatlarını neşredip, gayret ve şeceatle Risâle-i Nur’ların te’lifiyle meşgul olmuştur.
Üstâd hz.leri, hakikatde sevk-i ilâhi ile gittiği yerlerde bir çok dostları ve talebeleri meydana gelmiş ve Risale-i nur yayılmıştır.
Afyon Hapsinden evvel, 1947’den itibaren teksir makinasıyla Nur mecmuaları Isparta ve İnebolu’da neşre çalışılmıştı. Afyon Mahkemesinin '56'da Diyânet İşleriyaseti müşavere kurulunun bütün Risale-i Nur Külliyât’ını tek tek inceleyerek her bir Risale haakkında, müspet ve faideli Kur’anî bir tefsir olduğuna dair rapor vermesi üzerine, mahkemece Nur Risalelerinin beraat ve iaadesine karar verildi. Bunu müteakip, Üstâd Bediüzzaman’ın izniyle Ankara ve İstanbul’da üniversite talebeleri ve Diyânet İşleri âlimleri beraberliğiyle Risâle-i Nur, matbaalarda yeni harfle basılmaya başlandı. Tez ve süratle Nurlar her tarafta yayılmaya başlandı.
www.saidnur.com © Copyright