Tahliller
Uzun bir ayrılıktan sonra,
Belki yirmiyedi, yirmisekiz sene oldu Üstadı görmeyeli. Onu görmek,
mübarek simasını doya doya seyretmek için her zaman gidip ziyaret etmek
istediğim halde, meşguliyetten bir türlü vakit bulamadım. Fakat o, kalblerde
yaşadığı için, mânevî varlığı ile daima beraberdik. Bu, gönüllerdeki iştiyakı
bir dereceye kadar tatmin etmez miydi? Kendisini görüp kucaklaştığımız zaman,
onun nuranî simasının verdiği zevk, maddî hasretin de ne kadar büyük olduğunu
gösterdi.
Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen her gün
idarehaneye gelir; Akif'ler, Naim'ler, Ferid'ler, İzmirli'lerle birlikte
saatlerce tatlı tatlı musahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle
yüksek ilmî meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi
de heyecanlandırırdı. Harikulâde fıtrî bir zekâ, İlâhî bir mevhibe. En mu'dil
meselelerde, zekâsının kudret ve azameti kendisini gösterir. Daima işleyen ve
düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'ân.
Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. Bütün o lem'alar, doğrudan doğruya bu kaynaktan
nebean ediyor. Bir müçtehid, bir imam kadar rey sahibi. Kalbi bir sahabî kadar
imanla dolu. Ruhunda, Ömer'in şehameti var. Yirminci Asırda Devr-i Saadeti
nefsinde yaşatan bir mü'min, bütün hedefi îman ve Kur'ân.
İslâmın gayetül-gayesi olan "Tevhid" ve "Allaha
İman" esası, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i Saadette,
Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâ'be'deki
putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirk'e ve putperestliğe o derece
düşmandır.
Mücahede ile, gönüllerde iman ve Kur'ân hakikatlerini yerleştirmek
için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Fazilet ve şehametle geçen bir ömür.
Harb meydanlarında, mücahidlerin önünde, kılınç elinde, dimdik ayakta düşmana
saldıran bir
sh: » (T: 602)
kahraman. Esarette, düşman
kumandanına karşı koyan bir kahraman. İdam sehpasında, düşman kumandanını
düşündüren, insafa getiren bir kahraman...
Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir
fedai. Fitnenin, bozgunculuğun en müdhiş düşmanı. Milletin menfaati için, her
türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu
zindanlara atanlara, ancak salâh ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun
için basit bir şeydir.
Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle tegaddi
eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Beyaz Amerikan bezinden pamuklu bir
hırka. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde
itina eder. Kağıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek nâmına dünyada
hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar.
Yapısı ufak tefektir, fakat heybetlidir, haşmetlidir. Gözleri birer
şems-i tâban gibi nur saçar. Bakışları şâhanedir. Maddeten, belki dünyanın en
fakir adamıdır; fakat mâneviyat âleminin sultanıdır.
Seksen küsûr senenin âlâmı yüzünde bir buruşuk yapamamış, yalnız
saçlarını ağartmıştır. Rengi, pembe beyazdır. Sakalı yoktur. Bir delikanlı
kadar zindedir. Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan
tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur.
En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış
değildir. Dünya şuunu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra ferdası
öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur.
Talebelerini de siyasetten şiddetle meneder. Memleketin her tarafında 600 bini
mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri memleketin en faziletli
evlâdlarıdır. Üniversitenin muhtelif Fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden
şâkirdleri pek çoktur, yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki,
sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında
bulunan bu yüzbinlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde
âsayişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak'ası yoktur. Her Nur talebesi,
millet-i İslamiyenin huzur ve emniyetinin tabiî birer muhafızıdır; âsâyişin
mânevî bekçisidir.
sh: » (T: 603)
İstanbul seyahatinden muzdarib olup olmadığını sordum:
-Bana ızdırab veren, dedi, yalnız İslâmın mâruz kaldığı
tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet
kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi,
mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü
düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost
zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir.
İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı
zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli
meşakkate mâruz kalsam da, îman kalesinin istikbali selâmette olsa!
-Yüzbinlerce îmanlı talebeleriniz size âtî için ümid ve teselli
vermiyor mu?
-Evet, büsbütün ümidsiz değilim.
...........................................................................................
Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan
garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taûn felâketi gittikçe
yeryüzüne dağılıyor. Bu müdhiş sârî illete karşı, İslâm cemiyeti ne gibi
çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl
formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze îman esaslariyle mi? Büyük
kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri
tutamaz. Onun için, ben yalnız îman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni,
skolâstik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben,
bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu
hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta bazı eserler te'lif eyledim. Fakat ben, öyle
mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben,
cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum.
Yalnız Kur'ânın tesis ettiği tevhid ve îman esası üzerinde işliyorum ki İslâm
cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cem'iyet yoktur.
Bana, "Sen şuna buna niçin sataştın?" diyorlar. Farkında
değilim. Karşımda müdhiş bir yangın var. Alevleri göklere yükse-
sh: » (T: 604)
liyor. İçinde evlâdım
yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa
koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne
ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade
eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar?
Ben, cemiyetin îmanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de.
Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.
Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket
hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim
eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi
memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan
menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman
oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni
menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve
şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle meneder. Böyle bir
vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en
hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun
suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür.. hiç
ehemmiyeti yoktur. -Nitekim öyle oldu.- Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika
daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi Said bugün
asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve
musibetle geçti. Cemiyetin îmanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı
feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünki, bu sayede
Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon kişinin -adedini
de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beşyüz bin demişti. Belki daha
ziyade- îmanını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım,
fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmanın
kurtulmasına hizmet ettim. Allaha bin kere hamdolsun.
sh: » (T: 605)
Sonra, ben cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim.
Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmibeş milyon
Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ânımız
yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur.
Milletimizin îmanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa
razıyım: Çünki; vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu. Bir fırtına
gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle
ruhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde
coşmuş bir hatib gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu.
Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim.
-Mahkemede sıkıldınız mı? diye sordum.
...............................................................................................
Dinî tedrisata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin terbiye-i
İslâmiye dairesinde iffet ve şereflerini muhafaza etmelerine taraftar olmanın
bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? "Kalbe gelen
hakikat" gibi tâbirleri de şahsî nüfuz temini maksadına delil
göstermelerinin mânasını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım.
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsaade alıp ayrıldığım zaman vakit
hayli geçmişti.
1952
EŞREF EDİB
* * *
sh: » (T: 606)(RESİM)
sh: » (T: 607)
SAİD NUR VE TALEBELERİ
Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına
kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı,
Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış, Allaha!.. Âlemlerin
Rabbı olan Allaha, Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabına.. Kur'ân henüz
yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said
Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadette hissediyor.
Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur
Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak, her yerde
hâzır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun
kara sevdalısı olmak Evet!.. Ne büyük
saadet!
Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç
devir; Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük
devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir
adam var. O ayakta Şark yaylâlarından, Güneşin doğduğu yerden İstanbul'a kadar
gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine
karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah! demiş. Peygamber demiş, başka bir şey
dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir
âlim onu yenememiş Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade Şimşekler gibi bir zekâ
İşte Said Nur!.. Divan-ı harbler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâblar... Onun
için kurulan idam sehpaları... Sürgünler... Bu müdhiş adamı, bu mâneviyat
adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara îmanından gelen sonsuz bir kuvvet ve
cesaretle karşı koymuş. Kur'ân-ı Kerîm'de "İnanıyorsanız muhakkak
üstünsünüz" (Âl-i İmran sûresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı,
sanki Said Nur'da tecelli etmiş!
Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs
müdafaası değildir; büyük bir dâvânın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ
eseri, şaheseri.
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr
gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları
tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük
olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi.
Mahkûmken bile hükmedi-
sh: » (T: 608)
yordu. O hapishanelerden
hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yûsufiye
oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice
nizam ve ırz düşmanları, bu îman âbidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden
yaratıldılar. Hepsi halim selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline
geldiler… Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu
yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu.
Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü'minler tarafından
sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane
duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin,
talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, îman sayesinde
letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri,
ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy
odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına
kadar dayandı.
Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen
nesiller, îmana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstadın Nur
risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar,
cahil-münevver sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun
nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan
okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye
dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden
hiç eksik etmedikleri "İnkılâba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye,
tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç
kerre zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane...
Onun nuru, Kur'ânın nuru, Allahın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i
İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin,
önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların
derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı
nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük
bir dâvâya vermişlerin şuurlu, îmanlı, inanlı kalabalığıdır.
O. Yüksek Serdengeçti
* * *
sh: » (T: 609)
BEDİÜZZAMAN'I ZEHİRLEDİLER
Bundan yedi sene önce; kanunların çiğnendiği, beşer haklarının
çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasatın
kanunlardan üstün tutulduğu bir devr-i rezilânede, Afyon Vilâyetinin Emirdağ kazasına
seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfus kütüğüne kaydettirilip
burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmını tebliğ,
insanları doğruya, iyiye ve namusluluğa sevketmek olan bir fikir adamı,
nefyediliyor... Her cephesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, Engizisyon
Mahkemelerinin dahi insanoğluna reva görmeyeceği zulme, işkencelere tâbi
tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor; jandarma
dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor.
Sürgün olarak gönderildiği yerde dahi rahat bırakılmıyor.
Ecdadından misafirperverliği, ihtiyarların, garib ve kimsesizlerin yardımına
koşmayı miras alan her Türk gibi, bu kaza halkı da, ilmî eserleriyle, efal ve
hareketleriyle müsellem olan bu zâtın yardımına koşmayı vicdanî bir vazife
telakki ediyor.
İslâmın ve ilmin, izzet ü vakarını şerefle muhafaza etmesini bilen
ve asla dünya zevkleri için minnet kabul etmeyen bu şahsın, siyasî hiçbir parti
ve teşekkülle de kat'iyyen alâkası yoktur.
Türkiye'de iman ve karakter sahibi her fikir adamına yapıldığı
gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmış, mahkemelere verilmiş, bütün
eserleri, mektubları en ufak teferruatına varıncaya kadar müsadere edilerek
suçsuz yere hapis-hanelerde süründürülmüştür.
Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü; vali ve kaymakamından tutunuz da,
karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar Üstada eza ve cefa etmek,
hapishanelerde süründürmek bir vesile-i iftihar; şefin gözüne girebilmek,
terfi-i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise
bulunmaz bir fırsat olmuştur.
Bu zulüm, bu işkencenin sebeblerini, o devrin dine karşı olan
temayülünde, vicdan hürriyetine ve İslâmiyete yaptığı baskıda aramak lâzımdır.
Bu halin, o devirde hiç de acayib olan bir tarafı yoktur. Zira o devirde
memlekette; dinsiz, materyalist, behimî hislerinin zebûnu köle ruhlu bir nesil
yetiştirilmek istenirken, bu zâtın kendi hayatını istihkar derecesinde ortaya
atılıp hürriyetle, ah-
sh: » (T: 610)
lâkla, îmanla meşbu hayvanî
hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uğurda çalışması elbette hoş
görülmezdi. Millet haklarını çiğneyip, milyonların sırtından ahtapotlar gibi
geçinmeyi şiar edinenler için korkulacak bir haldir bu. Takibler, baskılar
senelerce devam etti. Onunla konuşanların, mektublaşanların, hizmetine
koşanların evleri arandı, kendileri Afyon Hapishanesinde çürütülerek çoluk
çocukları sokaklarda sürünmeye mahkûm edildi.
Onun el yazması Kur'ân-ı Kerîmi ile bunun tefsiri olan Risale-i Nur
parçaları birer hıyanet-i vataniye evrakı imiş gibi müsadere edilip
savcılıklara devredildi.
Muhakemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere
hapishanede bırakıldı.
Öyle bir an geldi ki, bu vak'aların cereyan ettiği Afyon
Hapishanesi, Allaha inanmaktan ve onun emirlerini yerine getirmekten gayri
hiçbir suçu olmayan mâsum vatandaşlarla dolup taştı. Onlara reva görülen zulüm,
işkence, şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyûka çıktı; vahşet halini aldı.
Nasıl Kudüs-i Şerif Yahudilerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere
sahne olmuşsa, Afyon şehri de, insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının
çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu.
14 Mayıs seçimleriyle çeyrek asrın diktatoryası zîr ü zeber edilip
çatır çatır yıkılırken, millet, kendi mukadderatına hâkim olmaktan duyduğu hududsuz
bir sevinç içerisinde bayram ediyor.
...............................................................................................
14 Mayıstan sonra her şeyin değişeceğini beklerken yine görüyoruz
ki, vali ve kaymakamlar eski alışkanlıklarına devamdalar.
Taharri memurları yine konuşan iki üç vatandaşın peşinde ve yine
Bediüzzaman'ın evi tarassud altında. Öyle ki, bir jandarma çavuşu bile elinde
arama emri olmadan Türkiye Cumhuriyeti kanunlarıyla müeyyed bulunan mesken
masuniyetine tecavüz ediyor. Ve bu cür'etkâr, bir türlü ceza görmüyor. Yine
Üstadın kılık kıyafetiyle uğraşılıyor, devr-i sâbıkta olduğu gibi, ziyaretine
gelenler yine kaydedilip karakollara çağrılıyor.
.................................................................................................
Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi
öldürülmek isteniyor; hem de Ramazan Bayramı akşamı, iftar yemeğine zehir
konulmak suretiyle.
sh: » (T: 611)
Bu ne fecî, bu ne tahammül edilmez bir haldir. Tecrid edilmiş,
daimî bir tarassud altında, kapısında bekçi. O içerde ölümle başbaşa
bırakılıyor.
Heyhat! Geliniz ey ehl-i İslâm! Hep beraber ağlaşalım. Hayır,
hayır! Gözyaşlariyle, feryad ile tedavisi mümkün değil bu derdin. Allah için
uğraşalım.
NİHAT YAZAR
* * *
BEDİÜZZAMAN SAİD NUR
Büyük ve dâhî adamların beşiği olan Türkiye şimdiye kadar, ne kadar
mebzul mücahidler, müceddidler ve bütün mânasiyle büyük insanlar görmüştür.
Onların idrak ettikleri hayat şartları ve gördükleri itibar, buldukları ve
mazhar oldukları hürmet, kadir ve kıymetlerine asla nâkise vermemekle beraber
yürüdükleri hak yolunda muhakkak ki kendilerine büyük kolaylıklar temin
etmiştir. Bu şartların mâkûs tecellisine ve zulmün en ağırına mâruz kaldığımız
şu geçmiş yirmibeş yıl, bize ağır mücadele ve mücahedeler içinde yoğurulmuş,
dâvâsının ve imanının azametinden ilham almış ve büyüklüğünü dünyanın en hücra
köşelerine yaymış bir dâhî, bir nur ve fazilet timsali hediye etmiştir.
Nur'u, birçok muzlim vicdanları aydınlatmış; kudreti, birçok zayıf
imanlı insanlara cesaret vermiş, dehası, birçok nasibsiz insanların ruhuna
ilham serpmiş olan bu büyük adam, hiç şübhe yoktur ki, Said Nur Hazretleridir.
Ondan fazilet ve fedakârlık dersi alan birçok yolunu şaşırmış
insanlar kendilerini mes'ud ve aydınlık bir sahranın ortasında bulmuşlardır.
Dehâsı ve celâdeti kadar îmanı da kuvvetli olan bu muhterem insan; yirmibeş
yıllık istibdad ve zulme gözlerini kırpmadan göğüs geren ve onun korkunç
işkence adaletsizliğine îmandan doğan bir cüretle karşı koyan tek şahsiyettir.
Bütün Müslüman dünyası, bu kutbun câzibesinden kendisini
kurtaramamıştır. Türkiye'nin ıssız ve tenha bir köşesinde doğan bu nur,
ziyasını Pakistan'lara, Endonezya'lara kadar yaymış ve
sh: » (T: 612)
kendisiyle beraber
milletimizin de şan ve şerefine hâleler eklemiştir.
Ne yazıktır ki; bağrımızdan fışkırmış, bize şeref kazandırmış,
kararmış gönüllerimizi aydınlatmış, dalâlet yoluna sapmış insanları hak yoluna
getirmiş olan bu muhteşem ve mübarek insan, bizden hürmet yerine sadece tazyik
ve zulüm görmüştür.
Fakat o, bundan ne yılmış, ne de yolunu değiştirmiştir. Bilâkis, o
daha iyi biliyor ki; mücadelesiz, fedakârlıksız, ızdırabsız hiçbir dâvâ kök
tutamaz.
Ne de olsa, ne kadar biz bu güneşin ışığını söndürmek istesek de
onun nuru karanlık gönüllerde birer meş'ale gibi yanıyor ve bizi aydınlatıyor.
Bu, büyük insanın hakkı ve dâvâsının meyvesidir. Ne mutlu kendisine!
CEVAT RIFAT ATİLHAN
* * *
BEDİÜZZAMAN SAİD NUR
Güzel Türk vatanının yetiştirip bütün beşeriyete örnek insan olarak
hediye ettiği büyük dâhî, büyük mürşid ve muhteşem bir insanın ismidir. Doksan
yılı dolduran hayatının her günü birer nur hâlesi, birer fazilet ışığı, bir
azim ve îman halkası halinde Türk nesillerinin ruhlarına ve dimağlarına girmiş;
ve bu nur, senelerle birçok karanlık ruhları aydınlatarak onları; doğru, güzel
ve ışıklı yollara sevketmiştir.
İlâhî bir zekânın remzi olan büyük Üstad Said Nur Hazretleri,
Allahın müstesna bir lûtuf ve keremi olan muhteşem dehasını mü'min bir azim ve
celâdetle bu aziz milletin hayrı, terakkisi ve yükselişi uğruna harcamış ve
onun nuru Türk hududlarından taşarak komşu memleketlere, Pakistan ve
Endonezya'ya kadar yayılmıştır.
Bu nurun ışığı ve insanlara bahşettiği ahlâk ve fazilet şulelerinin
tek bir kıymet ve takdir ölçüsünde toplanması mümkün değildir.
Ondaki azim ve irade, ondaki yüksek kanaat ve üstün insan
sh: » (T: 613)
vasfı, hepimiz için örnek
teşkil edecek kadar büyüktür.
Yalnız biz değil, yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlık bu büyük
insanın şahsiyetinde asalet ve necabetin, ahlâk ve faziletin ve bilhassa yüksek
îmanın bütün göz kamaştırıcı enmuzeclerini temaşa edebilir. Bütün Türk
çocukları, vatanlarının bu kadar İlâhî bir zekâya, bu kadar muhteşem bir
şahsiyete, bu kadar temiz bir insana beşik vazifesi gördüğüne iftihar edebilirler.
Evvelki gün onun bir mahkemesi vardı. Bu mahkemeden iki şey
öğrendik: Biri, asil ve genç Türk neslinin fazilet ve ulüvv-ü ahlâka, yüksek
inanç ve iradeye olan derin saygısı ve yüksek alâkası...
Diğeri de, lükslerini, zenginliklerini, rütbe ve mevkilerini ve
bugünkü fâni ve sefil varlıklarını Türk milletinin sefalet ve geriliğinde
arayan ve zehirli ilhamlarını ve direktiflerini ve kuvvetlerini milletlerarası
gizli, devirici ve bozguncu Türk düşmanlarından alan bir soysuzlar ve nesebleri
belirsiz insanların takındığı tavır.
Binlerce münevver Türk gencinin teşkil ettiği büyük topluluktan bir
mikdar irkilerek zehirli, mel'ûn ve müfsid kalemlerini korkak ve titrek dahi
olsa sinsi sinsi aleyhte kullanan ve artık modası geçmiş olan palavralarla bu
kıymeti küçümsemek isteyen gürûh.
Şöyle bir mukayese yapabiliriz: Üstad-ı Azamla (hâşâ mason üstadı
değil), muasır olan büyük adam ve Hindistan'ın kurtuluş rehberi Mahatma Gandi.
Biri, İngiliz ceberutuna, İngiliz emperyalizmine ve onun korkunç istilâ ve
istismarına baş kaldırmış ve yıllarca büyük dâvâsına hizmet ederek
İngiltere'nin bütün haşmet ve kudretini, azîm iradesi önünde âciz ve meflûç bir
hale getirmiştir. Bizim bu tipte yetiştirdiğimiz büyük insanın mücadele ve
mesai hayatı ve şekli, birincisine çok benzemekle beraber; fazla olarak ona
Cenab-ı Hakkın bahş buyurduğu Müslümanlık ve îman nuru da kendi ziyasını Güneş
gibi İslâm iklimlerine ve diyardan diyara aşırıp götürmüştür.
Arada sadece büyük ve şayan-ı esef bir fark vardır.
Bu fark birincisine dörtyüz milyona yakın bir insan topluluğunun
gösterdiği sarsılmaz inanç, hürmet ve bağlılık... Bizimkine karşı da -mahdud
bile olsa- bazı asalet fukarası soysuzların açığa vuran istihfaf ve sinsi
hücumları.
Yarabbi! Neden bizi böyle her kıymet ve fazileti paçavraya dön-
sh: » (T: 614)
dürecek kadar
pespâyeleştirdin? Biliyoruz, sana karşı günahımız çok ve büyüktür. Yeter yâ
İlâhî, yeter bu sukut bize!
CEVAT RIFAT ATİLHAN
* * *
Bediüzzaman kimdir?
Bediüzzaman mâhud ve mühlik uçurumlarla dolu olan içtimaî seyrimizi,
mânevî değerler bakımından bir nur-u îmanî ve ziya-yı irşadî ile taht-ı
emniyete almağa çabalayan ve bu hususta bilmenin, kendi kendini idare etmek;
bilmemenin, körü körüne idare olunmak hakikatına vücud vereceğini halk
kitleleri arasında temessül ettiren insandır.
Bediüzzaman, ahlâkî kıymetler ve millî hasletlerin pozitif
ilimlerle müvazi olarak kat-ı mesafe edemediğini, bu mâna ve şekil
müvacehesinde yetişen çöl kadar kuru ve boş ruhlarla bulanmış gençliğin,
istikbalde milletimizin rü'yet ufkunda bir kara belâ olacağı hakikat-ı
kat'îyesini gözlere sokan ve çare-i hâlâsı da gösteren kimsedir.
Bediüzzaman, şark ve garb arasındaki azîm müfarakatın, şahsiyet
mefhumunun daralma ve genişlemesinden neş'et ettiğini gören ve asrın maymun
taklidçiliğine varan şahsiyetsizliği önünde şahsiyet mefhumunun İlâhî
yüksekliğini gönüllerin mihrak noktasında sembolleştirmeğe tevessül eden
âlimdir.
Bediüzzaman, hür adamların, hür memleketinin İlâhî kuruluş
felsefesini, akıllara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.
Bu necib millet Bediüzzaman gibi nefsindeki menfaat putunu deviren
insanların hizmetine çok, ama çok muhtaçtır.
Hukuk Fakültesinden
ZİYA NUR
* * *
sh: » (T: 615)
DEMOKRAT KARDEŞLERE TAVSİYE
Diktatörler ve şefler idaresinde memleketin dinini, îmanını, canını,
hayatını kasıp kavuran merhametsiz eski devrin farmason kullarının şu
cançekişme devrinde Demokratlara tevcih ettikleri silâhların en tesirlisi, onu
kendilerinden daha dinsiz göstermeğe çalışmalarıdır. Bir kısmı dindarlık
perdesine bürünerek, Demokratların millete vâdettikleri din hürriyetini temin
etmeyeceklerini propaganda ediyorlar. Bir kısmı da, irticaı himaye ediyor
ithamıyla Demokratların din hürriyetine taraftarlık etmesini önlemeğe kendileri
gibi Demokratları da dini, din müesseselerini tahrib etmeğe, din ehline karşı
şiddet göstermeğe sevkediyorlar.
Demokrat Partinin iktidarı ele alır almaz komünistlere karşı
şiddetli davranması, diğer taraftan Ezan-ı Muhammedînin serbestisini temin
etmesi, bu sebeble halkın muhabbetini kazanarak kendi kuvvetinden yirmi defa
daha bir kuvvet elde etmesi Halkçıları müdhiş endişeye düşürdü.
Eski devrin din ehline ve Kur'an ehli olan "Nurculara"
karşı takib ettiği zalimane siyasetin onları bu hale düşürdüğünü Demokratlar
idrak edecek bir seviyede oldukları için, onların pusularına düşmeyeceklerine
itimadımız vardır.
Eski devrin belli başlı şiarı malûmdur. Demokratlar, bekalarını
temin etmek isterlerse, tamamıyla bu şiara karşı bir siyaset takib etmeleri
icab eder; bir taraftan komünizme karşı şiddet, diğer taraftan dini ve din
ehlini himaye. Açıkça ve mertçe bu yolda yürümek mecburiyetindedir. Bu hususta
göstereceği, en ufak bir zaaf, yahut en ufak bir samimiyetsizlik onu
Halkçıların çukuruna düşürür.
Biz Nur Talebeleri, kat'iyyen siyasetle iştigal etmeyiz. Bizim yegâne
emelimiz, memlekette din hürriyetinin hakikî surette temini, dine ve din ehline
ve Kur'an ehli olan Nurculara karşı çeyrek asırdan beri devam eden zulüm ve
tazyikin tamamiyle bertaraf olmasıdır. Demokrat kardeşlere tavsiye ederiz:
Devr-i sabıkın şeytankârâne oyunlarına, hilelerine aldanmasınlar; onların
düştükleri dalâlete düşmesinler. Milletin ruhunu ve iradesini onlar gibi
istihfaf etmesinler. Komünizme ve dine karşı tuttukları doğru yolda azimle
devam etsinler.
Nur Talebeleri Namına
SADIK, SUNGUR, ZİYA
sh: » (T: 616)
Bediüzzaman
Bergson "Ahlâkla dinin iki kaynağı" adlı son
kitablarından birisinde; bilhassa ahlâkın, bir insan cemiyetinde alçalmış vak'a
derekesinden ulvî mefkûre seviyesine, ancak dindar ve temiz şahsiyetler
sayesinde yükselebileceğini kaydeder.
Bu görüş, insanlık ve Müslümanlık tarihinde sayısız örneklerle her
zaman tahakkuk eylemiştir. Zaten psikoloji ilmine dayanan terbiye san'atı,
-an'anevi yollarında- bu umdeye tutunduğu ve yeni bir istikamet verilecek
nesilleri bu kabil örnek insanları taklide sevkettiği nisbette, bizden evvelki
devirlerde, bizden çok mes'ud insanlar yetiştirmiştir.
Bediüzzaman, hangi cemiyette ve hangi devirde yaşarsa yaşasın, işte
bu işaret ettiğimiz örnek insan vasıflarını muhafaza eden temiz ve müstesna şahsiyetlerden
birisidir. Türk Milletini mahvetmek için casus ellerle perde arkasında
yetiştirilmiş ve Türk Milletini yalanla, dolanla her saniye aldatmayı kendine
bir geçinme san'atı edinmiş bir sürü vatan haini ve millet düşmanı mahlûklar,
bu temiz şahsiyetin yıllardan beri hayatını cendereye sokmuştur. Sorarız:
(Fakat kime soracağız? Bu sorgudan da ne umacağız?) Bütün tarihimizde, her
fırsatta, en korkunç ve amansız düşmanlığını isbat eden Fener Patrikleri
muhteşem saraylarında saltanat sürerken; bu aziz toprağın asırlardan beri
tapusunu -en az bin senelik bir mülkiyet hakkıyla- etinde ve kalbinde taşıyan
Bediüzzaman, bu fesad ocağının bir kapıcısı kadar da mı yaşamak hakkından
mahrum kalsın?
Hangimiz, yaprakları arasında fikrî ve ruhî seyahatlere kalktığımız
kitablarımızın ansızın mukaddes bilinen meskenimize tecavüz edilerek, odamızda
baskına uğrayarak ellerimizden kapılıp gasbedilmesine tahammül edebiliriz?
Böyle bir hareket -güya taklid edilen- çağdaş medenî cemiyetlerden en geri
kalan İspanyada da vuku bulamaz, hele vukuundan sonra nâmütenahi asla tekerrür
edemez.
Biz, Bediüzzamanın ilim, ahlâk, fazilet ve edeb sıfatlariyle
bezenen temiz ve yüksek şahsiyetine gösterilen ve hele son günlerde bütün bütün
şiddetlenen kötü muamelelerden ve bu
sh: » (T: 617)
muameleleri ona reva
görenlerden nefret ediyoruz. Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her
istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu, Türklerin bu kadar
karanlık günlerinde onun feyzini bir sır gibi kalbden kalbe mukavemeti imkânsız
bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz. Gecelerimiz çok
karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.
اِنَّ اللّهَ
مَعَ الصَّابِرِينَ
CEVDET SEZER
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Çok Aziz, Çok Mübarek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız
Hazretleri,
Risale-i Nuru himmet ve dualarınızla, dikkat ve tefekkürle
okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım-ı kâinatın muammasını keşf ve
halleden bir keşşaf olduğunu, hâl ve istikbalin bir mürşid-i ekberi ve bir
rehber-i a'zamı olduğunu, yine dua ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet
Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nuru okuyan her idrak sahibi anlıyor ki;
Risale-i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir
karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem-i İslâm ve
bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif
edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecaat ve felâket içerisinde
çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale-i Nura sarılmaktan ve ne
bahasına olursa olsun, Risale-i Nurun nurani ve parlak eczalarını elde edip
dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale-i Nuru
okuyan herkes, bu hakikatı idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak;
bu hakikatı, kâinata nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinata ilân edeceğiz.
Fakat madem ki buna muvaffak olamıyoruz, ve mademki Risale-i Nurun cihanşümul
kıymetini bu derece Üs-
sh: » (T: 618)
tadımızın himmetiyle idrak
etmişiz; şu halde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemalât menbaı olan
Risale-i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemadi ve devamlı bir
şekilde her gün ve her saat okuyacağız, ve bu uğurda geceli gündüzlü
çalışacağız İnşâallah. Fakat, her an bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da
büyük Üstadımızın dua ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa,
Risale-i Nurun ve müellifinin talebesidir. Risale-i Nuru okumak zaruret ve
ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enaniyetine boyun eğip,
Risale-i Nur Külliyatını okumazsa, büyük bir mahrumiyete düçar olur. Fakat, biz
idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında, beşeriyetin halâskârı ve
milyarlarca insanların fevkinde olan bir memur-u Rabbaniye nasıl minnetdar ve medyun
olduğumuzu tarif edemiyoruz. Yine dua ve himmetinizle idrak etmişiz ki;
Kur'ân-ı Kerîmin bir mucize-i maneviyyesi olan harika Risale-i Nur Külliyatının
bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar-ı mukabilini dahi ödemeye
gücümüz yetişmez. Bunun için ancak, Cenab-ı Hakka şöyle yalvarmağa karar
verdik:
"Ya Rab! Bizi ebedî haps-i münferidden kurtarıp bâki ve
sermedi bir âlemin saadetine nâil edecek bir hakaik hazinesinin anahtarını
Risale-i Nur gibi nazirsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı,
zâlimlerin ve düşmanların su-i kasdlarından muhafaza eyle, Kur'an ve îman
hizmetinde daima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsan
eyle!" diye dua ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak
nimet-i uzmasına nail olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn-ü zan
veya bir tahmin ile değil, tahkiki ve tedkikî bir surette, sarsılmaz ve
sarsılmıyacak olan ilmelyakîn bir kuvvet-i îmaniyye ile inanıyoruz ki; zemin
yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve
ilhadı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inayet-i Hak ile muvaffak olacaktır.
Bizim bu kanaatımız, safdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve
delile müstenid bir tahkik iledir. Bunun için, muarız olan dahi bu hakikatı
kalben tasdik edecektir. Dua ve şefkat buyurun Kur'an ve îman hizmetinde fedâi
olalım. Risale-i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım,
ihlas-ı tamme muvaffak olalım.
Üniversite Nur Talebeleri
Namına
ABDÜLMUHSİN
sh: » (T: 619)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Çok Mübarek Üstadımız Hazretleri,
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur eczalarının hepsi dağıldı; Nurun
müştakları sürur içinde kaldılar. Nurdan kısmeti olanlar, birer birer çıkıp,
ona koşuyorlar. Nur arayan sineler, مَنْ طَلَبَ
وَ جَدَّ وَجَدَ
hakikatınca buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği otuzdört aded
Sözler kapışıldı. Asâ-yı Musalar Ankaraya ve Anadolu'nun muhtelif yerlerine
dağılıyor.
.................................................................................................................................
Risale-i Nurun perde arkasındaki parlaklığını görmiyenler dahi ona
tarafdardırlar. Risale-i Nurun Medresetüz-zehrası Anadolu çapında ve Âlem-i
İslâm ölçüsünde genişleyeceğini; Risale-i Nurdaki hakikatın yüksekliğinden ve
dikkat ve tefekkürle okuyan müminlerin ve ehl-i ilmin arasında vücuda gelen
sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten anlıyoruz. Medresetüz-zehranın bu muazzam
faaliyeti, zemin yüzünde bahar mevsiminde olan İlâhî ve muazzam neşir gibi
sessiz, gürültüsüz, şa'şaasız, gösterişsiz ve mütevazi ve fakat muazzam bir
şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten acul olan insanoğlu, âlemde hâkim olan
kanun-u İlâhîyi düşünmiyerek, her mes'elenin istediği vakitte hal olmasını
istiyor; küçük dairelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dairelere sapıyor.
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine gelmiş olan Risale-i Nurun
yetiştirdiği hakiki îmanlı zatlar, İnşâallah yakın zamanda Âlem-i İslâma birer
nümune-i imtisal olup nur-u hidayeti göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur
Talebeleri Namına
ABDULLAH
* * *
Ankarada Nurları Neşretmek Nimet-i Uzmasına Nail Olmuş Büyük Bir
Âlim Ve Ehl-i Kalb Bir Zatın Üstada Yazdığı Bir Mektubdur.
Sahibül-ihlâs vennur velkemal velirşad mücahid-i ekber Bediüzzaman
Hazretleri!
sh: » (T: 620)
Meydan-ı ibtilâ ve imtihana Lillâh ve Fillâh için atıldığınız andan
bu ana kadar hukukullah ve hukuk-u ibadı müdafaa ve muhafazasına leyl ü nehar,
Hak ve halk huzurunda, zâtınıza has kudret-i ilmiyye ve kemaliyye ve nuriyye ve
irşadiyyelerinizle fevkalâde ağır şerait dairesinde lâyenkatı' denecek derece
sa'y ü gayret ve himmetle çalıştığınıza, Melek, Felek, Arş, Kürsî, Levh, Kalem,
Arz, Semavat, Âlem-i Kevn, ins ve cin, ve hariçteki ehl-i insan ve İslâm ve bu
abd-i âciz "Eşhedü billâh ilâ âhirid-devran" Şâhid-i dâimî ve
ebedîyiz.
Sâhibünnur olan Bediüzzamanımız! Zât-ı nuraniyelerinizin, abd-i
âciz, can ve gönülden dostunuzum. Bu dostluğum, gelip geçici, zevale mahkûm
dostluklardan değildir. Âlem-i mânâda, bezm-i ezel-i elestüdeki fıtrat-ı
zâtiyelerimizden müntakil dostluk olduğu gibi, âlem-i şuhudumuzda bir yarım
asra tekarrüb buyuran etvar ve ekval ve harekât ve sekenatınızdan ve bu müddet
zarfında devr-i istibdad ve meşrutiyet ve cumhuriyette birbirinden beter iptilâ
ve imtihan ve çilelerinizden; ve tevarih-i muhtelifede âzamî ağır şerait
dairesinde Dîvan-ı Harb ve sâir muhâkemelerinizden; ve meydan-ı gazalarda harb
ve darbler ve meydan-ı ilimde akran ve emsalinize faik mübahesat ve münakaşat-ı
ilmiyye, ve intişar buyuran âsâr-ı celile ve cemilelerinizden; ihlâsa makrun
â'mâl-i sâliha ve efkâr-ı nuriyelerinizden; cihad-ı asgar ve ekberlerinizin
seyr ü temaşa ve tilâvetinden aldığım ders-i ibret ve hikmetler, zât-ı
ekmelinize olan kadim dostluğumu her an arttırdı, son derece tarsin ve tahkim
buyurdu; aşka, vecde getirdi. Bu aşk ve şevk ile, Sultan Hamid zamanından beri
zâtınızın ve Nur Talebelerinizin hukuk-u umumiyye ve hususiyyelerinizin
hasbeten lillâh müdafaa ve muhafaza ve himayesi için, yakından uzaktan karınca
kudretince, dostluk vecibelerini mânen-maddeten îfada kusur etmemeğe âzamî
çalıştım, çalışıyorum ve çalışacağım. Bu halime Hak ve halk ve Nur
talebelerinizin bir kısm-ı mühimmi âgâhdırlar.
İnşâallah, avn-i Hak ve imdad-ı Muhammediyye ile ve cihad-ı asgar
ve ekberdeki fi zamanina bî-misal aşk-ı ihlâsiyelerinizle, kariben hak galib,
batıl mağlûb olur. Âlem-i insaniyet İslâmiyete inkılâb ve medeniyet-i
Muhammediyye bütün şa'şaasıyla tulû buyurur; ins ve cin, melek ve felek hep
birlikte iyd-i ekber eyleriz. Hassaten, bu cihanşümul bayramımızı doya doya ve
kana
sh: » (T: 621)
kana kemal-i sıhhat ve
âfiyetle seyr ü temâşalarınızı, rahmet-i İlâhiyyeden maa-âile duada berdevamız.
Cenab-ı Hak, dergâh-ı Ulûhiyetinde dualarımızı Habib-i Kibriya hürmetine
müstecab buyursun! Âmîn! Sümme âmin!
Pek mübarek kalbî, ruhî, sırrî dostum! Bilmem, abd-i âcizi
hatırladınız mı? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında
mücahede-i milliyye devam ederken zât-ı hâkimanelerine, Ankarada mücahede-i
milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhastan onsekizi mütecaviz
davetnâmeler geldiği zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda
İstanbulda ikametgâhınızda beynimizde tekarrur eden günde buluşarak istişare
buyurduğunuz alay müftülerinden dost-u kadîminiz Ankaralı Osman Nuri'yim. Son
zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğüne tayin olundum. 25 seneye karib
burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara'da evimde
ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl-i insan ve İslâma leyl ü nehar dua ile imrar-ı
hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya gözüyle
zatınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır.
Bunu can ü gönülden arzu eyliyorum.
Azizlerin azizi azizim! Kemal-i tazimat ve tekrimatla zat-ı
hakîmanelerinizi ve talebe-i nuriyelerinizi aşk ve şevk ile selamlar ve
hatırlar, iki cihanda aziz olmalarını ve olmanızı Hak Teâlâ ve Tekaddes
Hazretlerinden tazarru ve niyaz eyleriz. Pek mübarek ellerinizden hasret ve
iştiyakla takbil eyler, dua-yı ihlâsiyyelerini ve cevab-ı savablarınızı bekler,
Allaha emanet eylerim, bizim bir tane Sahibinnur Velazm Velirade Velirşad
Efendimiz Hazretleri.
اَلْبَاقِى
هُوَ اْلبَاقِى
Yâr-ı gârınız,
müntehâ-yı zirve-i hiçide
biricik abd-i gübar
OSMAN NURİ
* * *
sh: » (T: 622)
ÜSTAD'IN EMİRDAÐINA
GİDİŞİ
Üstad Said Nursî, Afyon Hapsinden tahliye edildikten sonra,
yanındaki, talebeleriyle beraber Emirdağ'a gitti. İki sene kadar Emirdağ'da
kaldı. 1371 yılının Muharrem ayında Eskişehir'e geldi ve bir buçuk ay kadar
Yıldız Otelinde ikamet etti. Üstadın bu gelişi manidar idi. 1950ye kadar
nefyedildiği mahallerden, hiçbir yere çıkmamıştı, esasen çıkmasına müsaade
edilmemişti. Çok zaman, yakın bir köye dahi gidemiyordu.
Üstad, Eskişehir'de, müştak talebeleri ile görüşmüş, Risale-i Nurun
yeni ve taze meyveleri olan genç Nur Talebeleri ile konuşmuş, bir derece
hayat-ı içtimaiye ile alâkadar olmuştu. Orada her sınıf halktan talebeleri
kesretle bulunduğu gibi, askerler içinde, bilhassa havacılardan pek çok Nur
Talebeleri vardı. Bunların her birisi îmanlı ve yüksek ahlâk sahibi olup, şecaat-ı
milliye-i İslâmiye ile serefirâz, ihlâslı, kalbleri muhabbet-i Nebeviye ve
cihandeğer hizmet-i İslâmiye ve vataniye ile meşbu kimselerdi.
* * *
Bir müddet sonra, Üstad, Eskişehir'den Isparta'ya gitti ve yetmiş
gün kadar orada kaldı. Bu sırada, İstanbul'daki faal talebeleri, "Gençlik
Rehberi" ni tab'ettirmişler, bu yüzden Üstad aleyhine dava açılmış ve
Üstad, mahkeme için İstanbul'a çağrılmıştı.
Üstad Isparta ve İstanbul'da iken, "Nur Âleminin Bir
Anahtarı" ismiyle neşredilen Tevhid hakkındaki bahisleri yazmış ve mektub
olarak talebelerine göndermişti ki bu bahisler çok kıymetdar birer tevhid
hazinesi hükmündedir.
* * *
İstanbul Mahkemesi
Bazı üniversiteli gençler, gençliğin îman ve ahlâkına hizmet
maksadıyla "Gençlik Rehberi" ni İstanbulda bastırdılar. Bunun
üzerine, müddeiumumilik tarafından, 163 üncü maddeye istina-
sh: » (T: 623)
den eser, lâikliğe aykırı
olarak, devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak maksadıyla yazıldığı,
propaganda ve telkin mahiyetinde olduğu iddiasıyla, Üstad, İstanbul Birinci
Ağır Ceza Mahkemesine sevkolunmuştu.
22/Ocak/1952 muhakeme günü olmak itibariyle, Bediüzzaman Said
Nursî, Ispartadan İstanbul'a gelerek mahkemede hazır bulunmuştu. Üstadın
talebeleri genç üniversiteliler, mahkeme salonunu doldurmuşlardı. Koridorlarda
büyük bir kalabalık göze çarpıyordu. Evvelâ iddianame ve ehl-i vukuf raporu
okunmuş, Üstadın isticvabı yapılmıştı. Ehl-i vukuf raporunda: "Müellifin
bu eserde din düşüncesini yaymaya çalıştığı; gençlere rehber olacak fikirler
serdeylediği, müellifin tesettür tarafdarı olduğu; kadınların yarım çıplak ve
açık bacakla dolaşmalarının İslâmiyete aykırı ve kadının fıtratına zıd olduğunu
beyan ettiği; kadını güzelleştiren şeyin, terbiye-i İslâmiye dairesinde âdâb-ı
Kur'aniye zîneti olduğunu söylediği, dinî tedrisat tarafdarı olduğu;
binaenaleyh devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak istediği..."
uzun uzadıya izah edilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursînin müdafaasını İstanbul Avukatlarından
Seniyyüddin Başak, Mihri Helâv ve Abdurrahman Şeref Lâç deruhde etmişlerdir.
Okunan iddianame ve rapor üzerine, Üstad Said Nursî, cevaben:
Otuzbeş senelik hayatını misâl göstererek, siyasetle, dünyevî ve
menfî cereyanlarla alâkadar olmadığını; kendisini meşgul eden ve nazarını çeken
tek şey, hakaik-i îmaniye ve hizmet-i Kur'aniye olduğunu, bütün kuvvetiyle
îmanı kurtarmak davâsında gittiğini bildirir; müteaddid mahkemelerin beraet ve
iade kararlarını zikreder. "Gençlik Rehberi" adlı eserinin
üniversiteli gençler tarafından bastırılmasının büyük bir memnuniyeti mucib
olması lâzım geldiğini; içinde bulunduğumuz asrın menfî cereyanlarına, bilhassa
içtimaî bünyemizi sarsan ahlâksızlık ve îmansızlık salgınına karşı, Gençlik
Rehberi gibi Risale-i Nurun bütün eczalarının külliyetle intişarının, gençliğe
ve masum evlâdlara ve kadınlara umumen okutturulmasının, vatan-millet saadeti
nokta-i nazarından gayet elzem olduğunu beliğ bir surette ifade etmiş; mezkûr
gayeler için, kendi haberi olmadan genç üniversitelilerin tab'eylediğini beyan
etmiştir.
sh: » (T: 624)
Mahkeme 19/Şubat/1952 gününe talik edilmiştir.
İkinci mahkeme gününde, Risale-i Nur Külliyatından çok istifade
eden bir çok üniversite talebeleri ve ehl-i irfandan müteşekkil büyük bir
kalabalık mahkemeyi dinlemek üzere erkenden koridorları doldurmuşlardı. Üstad, alkışlarla,
üniversiteli Nur Talebelerinin kolları arasında mahkeme salonuna girdi; maznun
sandalyesine oturdu. Avukatlar da geldiler, yerlerini aldılar. Mahkeme
salonunda müdhiş bir izdiham vardı. Binlerce kişi mahkemeyi dinlemek üzere
salona girmek istiyor, kalabalık, dalgalar halinde kapılardan taşıyordu. Bu
hâdisenin zâhiri heybet ve ihtişamının aksettirdiği mâna, daha muazzam ve daha
haşmetli idi. İslâmiyet nurunun mücessem bir timsâl-i müşahhası olan Said
Nursî'ye, dinî kültürden mahrum olarak yetiştirilen gençlik, tazim ederek
minnetdarlığını ifade ediyordu. Güya lisan-ı halleriyle: "Ey yirminci
asrın zulümatını Kur'anın nuruyla yaran, ehl-i İslâma nurlu ve beşaretli
ufuklar gösteren, insanlığı, fıtratına münasib yüksek ve ebedi saadete davet eden
büyük mücahid! İnsanlığa, bahusus bu vatan evlâdlarına yaptığın büyük hizmeti,
bizler, şükranla karşılıyoruz. Ve istikbal dahi seni takdirle yâdedecektir. Sen
mânen ölüme yüz tutan bir nesli, maneviyat âb-ı hayatına kavuşturan bir hekim
olarak çok kıymetdar ve yüksek bir hizmet ifâ ettin. Yokluğa, ebedî şekavete
atılmak istenen bir milleti ve gelecek nesillerini, Kur'anın nuriyle ebedî
saadete ulaştırmaya ve Allaha kavuşturmaya çalıştığını ve hayatını bu uğurda
feda ettiğini biliyoruz.
İmanlı nesiller seni takib edecektir;
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir.
diyorlar.
Salondaki kalabalığın fazla olmasından, mahkemenin devamına imkân
kalmamıştı. İntizamı temine tahsis edilen polisler, halkın tehacümüne mâni
olamıyordu. Nihayet mahkeme reisinin halka hitaben:
-Hoca Efendiyi seviyorsanız biraz meydan veriniz ki, mahkemeye
devam edebilelim; demesi üzerine, halk çekilmeye başladı. Bu suretle,
mahkemenin devamına imkân hasıl oldu.
Gençlik Rehberi'ni basan matbaacı, ve sonra polisler dinlendi. Daha
sonra Üstad, ehl-i vukuf raporuna karşı itiraz eyledi. İkin-
sh: » (T: 625)
di namazı vakti geçmek
üzere olduğundan, Üstad namaz kılmak üzere müsaade istedi. Mahkeme Reisi,
Üstadın bu ricasını kabul ederek muhakemeye nihayet verdi.
Üstad, genç üniversitelilerin ve kendisini candan seven
talebelerinin kolları arasında koridorlardan geçerken, binlerce halk tarafından
alkışlanıyor, kendisi de iki eliyle sevgili talebelerini selâmlıyordu. Adliye
binasının önünde üç-dört bin kişi toplanmış; Üstadı görmek üzere bekliyorlardı.
Üstad, binlerce halkın alkış tufanı arasında merdivenlerden indi. Bu arada
heyecandan ağlayanlar da vardı. Bu izdiham arasında yaya yürümek kabil olmadığı
için, Nur Talebeleri tarafından Üstad bir otomobile bindirilerek Sultanahmed
Camiine gidilmiş ve cemaatle namaz kılınarak ikametgâhına götürülmüştü.
* * *
Üstad 5 Mart 1952, son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk
tabakalarından müteşekkil binlerce kendisini sevenlerin arasında mahkeme
salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamın geçen defaki gibi mahkemenin
devamına mani olacak dereceye varmaması için, müteaddid polis müfrezeleri
Adliye binasının merdivenlerini ve koridorları muhafaza altına almışlar,
geçitleri kapamışlardı. Bununla beraber, mahkeme salonu kapılara kadar
hıncahınç dolmuştu.
Mahkeme başladı. Şahid olarak Gençlik Rehberini bastıran üniversite
talebesi dinlendi. İfadesinde: Şark ve Garbın eserlerini okuduğunu, sonra
Risale-i Nur eline geçtiğini; bu eserlerden aklı, fikri, ruhu ve kalbi son
derece müstefid bulunduğunu, irade ve ahlâkı üzerinde mühim tesirler yaptığını;
Gençlik Rehberinin, gençlerin îman ve ahlâkını temin ve muhafaza yolunda büyük
tesiri olması dolayısıyla, bir hizmet-i vataniyye yapmak emeliyle bastırdığını,
suç mahiyetini haiz bir şey görmediğini söylemiştir.
Üstadın Müdafaası:
Çok uzun süren mazlumane, maceralı hayatıma dair gayet kısa
maruzatta bulunacağım. Lütfen dinlemenizi rica ederim.
Mahkeme, Üstadın müdafaasını serbest ve rahatça yapmasına meydan
verdi. Üstad da geniş ve ferahlı bir müdafaa yaptı.
sh: » (T: 626)
-Muhterem hâkimler, yirmi sekiz sene emsalsiz ihanetlere,
işkencelere, tarassud ve hapislere maruz kaldım. Bütün bu iftira ve isnadların
esası birkaç noktaya dayanır:
1- En birinci ithamları, beni rejim aleyhdarı olarak telâkki
etmeleridir. Malûmdur ki, her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete
dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden,
bir metoddan dolayı mes'ul olmaz. Bu hukukî bir mütearifedir.
Dininde çok mutaassıb ve cebbar bir hükûmet olan İngilizlerin yüz
sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar,
İngilizlerin küfür rejimlerini kabul etmeyip Kur'an ile reddettikleri halde,
İngiliz mahkemeleri, şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.
Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudiler,
Nasraniler tâbi oldukları memleketin dinine, kudsî rejimine, muhalif, zıd ve
muteriz bulundukları halde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o
cihetten ilişmediler.
Hazret-i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hristiyan ile mahkemede
birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hıristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes
rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede, onun o hali nazara
alınmaması açıkça gösterir ki, adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir
tarafgirliğe kaymaz. Bu din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki;
komünist olmayan Şarkta, Garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve
hâkimdir.
Ben de din ve vicdan hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek
yüzlerce Âyât-ı Kur'aniyeye istinaden, medeniyetin bozuk kısmına, hürriyet
perdesi altında yürüyen mutlak bir istibdada, lâiklik maskesi altında dine ve
dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhalefet etmiş isem
kanunlar haricine mi çıkmış oldum?
Bu hilaf-ı hakikat bir hareket sayılabilir mi? Haksızlığa karşı,
zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhalefet hiç bir hükumette suç sayılmaz,
bilâkis muhalefet meşru ve samimî bir muvazene-i adalet unsurudur.
2- Bana zulüm ve cefayı reva gören Devr-i Sabıkın yaptığı is-
sh: » (T: 627)
nadların ikincisi, emniyet
ve asayişi ihlâldir. Bu vehim ve hayal ile, bu düzme isnad ile yirmisekiz sene
bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler.
Zindandan zindana attılar. Kimse ile görüştürmediler. Tecrid ettiler; zehirlediler,
türlü türlü hakaretlerde bulundular.
Biz ki beşyüz bin fedakâr Nur talebeleri, memleketin her tarafında
emniyet ve âsayişin fahrî mânevî muhafızlarıyız; bize böyle bir isnadda
bulunmaları günahların en büyüğüdür. Onlar bize o kadar zâlimane ihanetlerde
bulundukları halde; biz asla hislerimize kapılmayarak, gönüllerde emniyet ve
âsayişi temin yolunda, îman ve Kur'âna hizmet yolunda, gafletle anarşiye
sapanları düştükleri fevza gayyasından kurtarmak yolunda çalışmaktan bir an
hâli kalmadık.
Muhterem hâkimler, şunu kat'î olarak arzederim ki, bu delilsiz bir
iddia değildir. Bizim zulüm ve menfa sahamız olan altı vilâyetin altı
mahkemesi, uzun ve ince tedkikler neticesinde, emniyet ve âsayişi ihlâl yolunda
hiçbir vukuat kaydetmemiştir. Bu hareketimiz isbat eder ki, Nur mekteb-i
irfanının talebeleri kalbler üzerinde işler, emniyet ve asayişin bekçisini
kafalara, kalblere yerleştirir. Bizim îman derslerimiz anarşiye karşıdır,
bozgunculuğa karşıdır, farmasonlara ve komünistlere karşıdır. Memleketin bütün
zabıta dairelerinden sorulsun, beşyüz bin Nur irfan mektebi talebesinden
birinin olsun nizam ve intizama aykırı bir vukuatı var mıdır? Yoktur. Elbette
yoktur. Çünki hepsinin kalbinde nizam ve intizamın en sağlam muhafızı olan îman
bekçisi vardır.
Sebilürreşad'ın 116 ncı nüshasında "Hakikat konuşuyor"
başlıklı makalemde bu hakikatleri uzun uzadıya izah ettim. Bütün dünyasını,
hattâ icabederse hayatını, hattâ âhiretini dinine feda ettiği, bütün hayatı
şehadet eden, otuzbeş seneden beri siyaseti terkeden, müteaddid mahkemelerin o
kadar incelemelerine rağmen bu yolda bir delil bulunamayan, sekseni aşmış,
kabir kapısına gelmiş, dünya metaından hiçbir nesneye mâlik olmamış ve
ehemmiyet vermemiş bir adam hakkında "Dini, siyasete âlet ediyor"
diyen, yerden göğe kadar, gökten yere kadar haksız ve insafsızdır.
sh: » (T: 628)
Biz Nur mekteb-i irfanı şâkirdlerinin Kur'ân-ı Hakîmden aldığımız
hakikat dersi şudur ki: Evde, yahut bir gemide, bir mâsum, on câni bulunsa,
Adalet-i Kur'âniye o mâsumun hakkına zarar vermemek için o haneyi, o gemiyi
yakmayı menettiği halde; on mâsumu bir tek câni yüzünden mahv için, o hâne, o
gemi yakılır mı? Yakılırsa en büyük zulüm, en büyük hıyanet ve gadir olmaz mı?
Bu sebeble âsayişi ihlâl yolunda yüzde on câni yüzünden doksan masumun hayatını
tehlikeye ve zarara sokmayı adalet-i İlâhîye ve hakikat-ı Kur'âniye şiddetle
menettiği için biz bütün kuvvetimizle bu ders-i Kur'âniyeye ittibaen âsayişi
muhafazaya kendimizi dînen mecbur biliriz.
İşte bizi böyle haksız isnadlarla itham eden Devr-i Sabıktaki gizli
düşmanlarımız şübhe yok ki, ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istediler, yahut
bilerek, bilmeyerek bozuk ideolojileri memleketimize yerleştirmek gayretine
düştüler. Görülüyor ki, nizam ve intizamı bozan, maddî, mânevî memleketin
emniyet ve âsayişini ihlâl eden bizler değil, asıl onlardı. Hakikî bir
Müslüman, samimî bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa taraftar
olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünkü, anarşi hiçbir
hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar
seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda "Ye'cüc" ve
"Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'ân-ı Hakîm işaret buyurmaktadır.
İşte muhterem hâkimler, yirmisekiz sene bana ve talebelerime böyle
eza ve cefada bulundular. Ve mahkemelerde savcılar bize hakaretlerde
bulunmaktan çekinmediler. Biz, bunların hepsine tahammül ettik. İman ve
Kur'ân'a hizmet yolunda devam ettik. Ve Devr-i Sabık ricalinin bütün o zulüm ve
cefalarını affettik. Çünkü onlar müstehak oldukları âkibete uğradılar. Biz de,
hak ve hürriyetimize kavuştuk. Sizler gibi âdil ve imanlı hâkimler huzurunda
söz söylemek fırsatını Allah bize bahşettiğinden dolayı şükrederiz. Hâzâ min
fadlırabbî.
SAİD NURSÎ
* * *
sh: » (T: 629)
Avukat Mihri Helâv'ın Müdafaasından Parçalar:
Risale-i Nur müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en
mütevaziidir. Şöhret ve tekebbürün en büyük düşmanıdır. Bütün dünya metaına
arka çevirmiştir. Ne mal, ne şöhret, ne nüfuz... Bunların hiçbirisi onun pâyine
ulaşamamıştır ve ulaşamaz. Gandi bile onun kadar dünyadan elini çekememiştir.
Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorba ile tegaddi eden bu büyük adam,
yaşıyorsa ancak Kur'ân ve imana hizmet için yaşıyor. Başka hiç, hiçbir şeyin,
onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medh ü
sitayişinde bulundu diye onu suçlandırmağa çalışmak, 163 üncü maddenin cürüm
ağına sokmağa uğraşmak; hak ve adaletle, insafla, ilimle, insanî düşünce ile,
hukuk fikriyle, mantıkla, akıl ve fikirle kabil-i telif midir? Burası yüksek
mahkemenin takdirine aittir.
.................................................................................................................................
Hükûmete muhalefet bahsi hakkında da birkaç söz söyleyerek
mâruzatımı neticelendirmek isterim. Karşınızda kemal-i saffet ve samimiyetle
âdilâne kararlarınıza intizar eden bu asırdîde zat, ömründe hiçbir defa hilâf-ı
hakikat beyanda bulunmağa tenezzül etmiş bir adam değildir. İlk celse-i
muhakemede, bugünkü hükûmetten memnun olduğunu ve muvaffakıyetine dua ettiğini,
onun beğenmediği ve tenkid ettiği hükûmet, eski hükûmetler olduğunu alenen
söylemiştir. Filhakika, müvekkilim, bütün milletle beraber istibdada karşı
mücadele etmiş, hürriyet ve demokrasinin tesisine çalışmış ve bu hususta husule
gelen muvaffakıyetten dolayı da memnun olmuştur. Risale-i Nur'un gayesi de
içtimaî nizam ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyasî rical, siyasî sahada
nizam-ı içtimaîyi, milletin hak ve hürriyetlerini temine çalıştıkları gibi,
Risale-i Nur müellifi de mânevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye
çalışıyor. Gayeler müşterektir. Bir mekteb-i irfan olan Risale-i Nur'un
müellifi ve şâkirdleri âsayişin, millet-i İslamın huzur ve intizamının fahrî ve
mânevi bekçileridir. Mânevi sahada, kalblerde ve dimağlarda anarşinin,
bozgunculuğun kalkmasına çalışmaktadırlar. Kemal-i samimiyetle, hiçbir ivaz ve
garaz olmaksızın, hiçbir karşılık beklemeksizin, yalnız Allah rızası için,
millet ve memleketin menfaati için çalışmaktadırlar. Bunu yapmak bir cürüm ve
cinayet değil, millet ve memlekete bir
sh: » (T: 630)
hizmettir. Muahâzeye değil,
takdire lâyıktır. Beraetini istemek hakkımızdır. Karar yüksek mahkemenindir.
* * *
Avukat Seniyyüddin Başak'ın Müdafaası:
Müteakiben, müellifin diğer vekili olan avukat Seniyyüddin Başak
kalkmış, kısa birkaç söz söylemiştir:
-Artık mesele aydınlanmış, hakikat Güneş gibi tezahür etmiştir.
Yüksek Mahkeme her şeye vâkıf olmuştur. Benim buna ilâve edecek bir sözüm
yoktur. Böyle kıymetli, faziletli, millet ve memleket için cansiperane ve
hiçbir ivaz ve bedel mukabili olmayarak fisebilillâh çalışan zevatı buralara
getiren, cinayet sandalyalarına oturtan zihniyet hakkında bazı mütalâada
bulunmak isterdim; fakat onun yeri burası değildir. Bunun için ayrıca bir eser
yazmak icabeder. Çünkü bu zihniyetle mücadele herkes için bir vazifedir. Yüksek
mahkemenin yüksek vicdanı beni müdafaadan müstağni kılacak derecede
itmi'nanbahştır. Müvekkilimin beraetini istemekle şeref duyarım.
* * *
Avukat Abdurrahman Şeref Lâç'ın müdafaası:
Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın
müdafaasını fahrî olarak deruhde eden imanlı ve kudretli meşhur ve mümtaz
avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvelâ bir mukaddime yaptı.
Dedi ki:
-Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu mübarek
zâtın suçla hiçbir münasebet ve taallûku olmadığı tamamiyla tezahür etmiştir.
Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hâsıl olduğunu, beraetine karar
verileceğini de kuvvetle ümid ederim. Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine
binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir mâsumun müdafaasını ihmal etmeyi
bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını
da hesaba katmak icabeder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir
eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkeme-
sh: » (T: 631)
nin müsaadelerini rica
ederim.
-Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun.
.................................................................................................................................
-Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'ân-ı Azîmüşşanın emir ve
tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve
nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasanın 70 inci maddesine göre: Şahsî
masuniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî
haklarından olduğu.. Anayasanın 75 inci maddesine göre de hiçbir kimse, mensub
olduğu din ve mezhebden dolayı muaheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa
ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek
cezaî tâkibe mâruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.
.................................................................................................................................
-Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı dikkate
alınmaz, Türk Ceza Kanununun antidemokratik 163 üncü maddesine göre
müvekkilimin tâkibi mümkün farzedilirse, isnad edilen suçun tahliline geçer ve
şöyle deriz:
Bir Müslüman, Ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve yaşını
bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün
vücudu Allahın nuriyla yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü
boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk Milletinin salâh ve hakikî saadeti için
vakfetmiş; emr-i İlâhî olan ruhunu, feleğin hakikî mâliki Allaha teslim
edinceye kadar aynı yolda yürümeğe azmetmiş; bina-yı Sübhanî olan bedenini,
yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi
vardır" denilen bir gün, kalkıyor, yalnız "Allah" diyor, "Kitab"
diyor, "Resûl" diyor ve gençliğe "Dikkat" diyor. Der demez
arkasından savcı (dâvâyı açan savcı) yapışıyor.
-Gel buraya... Suç işledin! diyor.
Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.
Fakat, bakın şu asîl ve necib ihtiyar Müslümana! Ne kadar sakin ve
ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve
gündüzün rengârenginden bîfütûrdur. Belâ
sh: » (T: 632)
zindanında safayı
seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşya
hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş,
damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı (dâvâyı
açan savcı) bu Müslümanı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.
Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fânî? Nedir kabahati bu ihtiyar
Müslümanın? Ne mi yaptı? Bakın savcıya (dâvâyı açana) göre neler ve neler
yaptı?
"Gençlik Rehberi" adiyle bir kitab çıkardı
A- Lâikliğe aykırı hareket etti. Allah, din, iman lâikliğe aykırı
olur mu? Olur. Peki, başka?
B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını
dinî esaslara uydurmak istedi. Nasıl, niçin ve ne maksadla yaptı bunları?..
C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadıyla.
Peki, ya siyasî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i
vukuf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, madem ki
siyasî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fânînin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki,
dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?
Savcı, "Ben orasını bilmem" diyor, istiyor işte. Hem bunu
böylece bilirkişiler de söylüyorlar.
Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?
A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet
etmek suretiyle.
Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık hisleri,
Allah kelimesinin kalbdeki haşyeti, Kur'ân, tefsir... Demek savcı bunları
biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek
midir? Evet, dâvayı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları
âlet ediyor.. hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor.. hem de bir Müslümanı
mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163 üncü maddeye göre suç
işlemiyor mu?
"Hayır" der savcı, ben propaganda yapmıyorum O propaganda
ve telkin yaptı. Ne dedi peki? Şunları söyledi:
"...Bu zamanda, zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebe-
sh: » (T: 633)
sinde nefs-i emmarenin
plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak
hanımlardır ki, açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip
saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak
çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile
yaralıyorlar; belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar."
Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fâhişeler
gürûhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve âşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücadele yok
mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve ahlâk zabıtası bunlarla geceli
gündüzlü mücadele etmiyor mu?
Var; var amma, buna biz karışırız. Allah ne karışır? diyor savcı.
Peki böyle desin. Desin amma.. kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten sonra
işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yâni iş olup bittikten sonra, namus pâyimal
olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almağa kanunen imkân yok; fakat
dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü
rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri
evvelden alın diyor. Nasıl? Nasihat edin, ikaz edin, Allahı tanıtın, insanın
kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azâb, ebedî saadet
yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın,
hem kendisi kurtulsun, hem de cemiyet; savcı da, devlet de, hükûmet de, millet
de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.
Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın okutun. Peki amma o zaman
propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allahın emirleri, Kur'ân-ı Azîmüşşanın
hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi? Kim meneder sizi
bundan (Allah yolundan)? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allahın emrini okuyun:
اِنَّ الَّذِينَ
كَفَرُوا وَصَدّوُا
عَنْ سَبِيلِ اللّهِ
وَشَاقّوُا الرَّسُولَ
مِنْ بَعْدِ مَا
تَبَيَّنَ لَهُمُ
الْهُدَى لَنْ
يَضُرُّوا اللّهَ
شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ
اَعْمَالَهُمْ
Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan meneyleyen
ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı gelenler, hiçbir
zaman Allaha zerrece bir zarar
sh: » (T: 634)
edecek değiller. O, onların
amellerini heder edecektir."
Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin;
çünkü yaptığınız iş iyidir.. insanlar için, cemiyet için, millet için, hükûmet
için, devlet için hayırlıdır; şerden, belâdan koruyucudur. İman edenlere deyin
ki:
يَا اَيُّهَا
الّذِينَ آمَنُوا
اَطِيعُوا اللّهَ
وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ
وَلاَ تُبْطِلُوا
اَعْمَالَكُمْ
Meali: "Ey bütün iman edenler.. Allaha ve Resûlüne itaat edin
de amellerinizi ibtal eylemeyin."
Buna da inanmazlarsa, deyin ki: Tehlike.. vatan ve milletiniz için
tehlike, dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz
de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir.
Bugün din propagandasına mâni bir hal yoktur; tedbir almağa da lüzum
kalmamıştır."
Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz, fakat bir kerre de dâvâyı açan
savcıya sorunuz.. bakalım hayır diyebilecek mi? Allahın emirleri, Kur'ân-ı
Azîmüşşanın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur
diye menedilirse, ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katil
suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir?
"Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdid eden erzel âfetin, gizli ve
âşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?
Muhterem vatansever, Allahına ve mukaddesatına bağlı necib Türk
hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına körpe Müslüman Türk çocuklarının
temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrib ederek felce uğratan korkunç din
düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
Ne korkunç hal ve tezadlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm
dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti tâkib
etmez de, bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?
Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'ân-ı Mübînin Allahın
nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlâhîyi aksettiren Risale-i
Nur Gençlik Rehberinden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..
Muhterem, asîl ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsi-
sh: » (T: 635)
niz ki, hakikî irşad
âlimleri Enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan
va'z u nasihatı, Kur'ân-ı Mübînin emirlerine göre yaymakla mükelleftirler.
Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi değildirler. Vazifelerini
fisebilillâh yaparlar. Ancak, Allah ve Resûlünün rızasına talibdirler. Son
nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü, bu vazife onlara
Allah ve Resûlünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye
nasıl tâkib ve tâzib edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi,
inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?
- Gel zindana gir!
Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mâni olmak vazifesi de
sizlere emanet edilmiştir.
Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesad ve
fitneyi imha edecek nurdur...
................................................................................................................................. يُرِيدُونَ
اَنْ يُطْفِئُوا
نُورَ اللّهِ ِباَفْوَاهِهِمْ
وَيَاْبَى اللّهُ
اِلاَّ
اَنْ يُتِمَّ
نُورَهُ وَلَوْ
كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Meali: "Onlar Allahın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.
Allah ise, -muhakkak- nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak) istiyor.. kâfirler
hoşlanmasalar da."
Avukat
ABDURRAHMAN ŞEREF LÂÇ
Bu müdafaayı müteakib Üstad Said Nursî'ye başka bir diyeceği olup
olmadığı mahkeme reisi tarafından sorulmuş, mumaileyh ayağa kalkarak:
-Yalnız bir kelime söylemek için müsaadenizi rica ederim.
-Buyurunuz.
-Muhterem vekillerim benim şahsım hakkında söylemiş oldukları
senakâr sözlere ben lâyık değilim. Ben, Kur'an ve iman hizmetinde çalışan âciz
bir adamım. Başka bir diyeceğim yoktur.
sh: » (T: 636)
Beraet kararının tebliği:
Bunun üzerine muhakeme hitam bulmuş; heyet-i hâkime müşavereden
sonra ittifakla beraet kararını tebliğ etmiş ve bu karar mahkemede hazır
bulunan üniversiteliler ve halk tarafından şiddetle alkışlanmıştır. Savcılık
tarafından temyiz edilmediği için karar kesinleşmiştir.
* * *
Bediüzzaman'ın İstanbul'a Teşrifi Münasebetiyle Üniversiteli Bir
Nur Talebesinin Arkadaşına Yazdığı Mektub:
Sevgili Üstadımızın teşrifinden dolayı bizi ve İstanbul'u
tebrikinize teşekkür ederim. Bu muhteşem, müstesna hâdiseden dolayı, koca şehir
kaynadı; için için bayram yapıyor. Âlimi-cahili, fakiri-zengini, genci-ihtiyarı
mahkemelerde, otelde her yerde onu görmeye ve dinlemeye koşuyor.
Rüyalarımız dahi neş'e ve ferahla dolu... Düşmanlarımızın ise
yüzleri daha ziyade karardı. Nifaklarının hiçbir şey yapmadığını ve
yapamayacağını artık biliyorlar. Üstadımız, İstanbul'un şahsiyet devrinin
yadigârı olan her şeye yeniden can verdiler. Kardeşlerimizin gözünde, şehrin
manzarası birdenbire değişti. Ayasofya, Sarayburnu'na kadar uzandı.
Minarelerinde yine Ezan-ı Muhammedî (A.S.M.) okunuyor; içinde, hâfızlar yeniden
Kur'ân-ı Kerîm tilâvetine başladılar. Fâtih, her gün türbesinden kalkarak,
fethettiği şehrin büyük ve mübarek misafirine, "Hoş geldiniz!" diyor
ve onu tebrik ediyor. Yeni Camiin şerefesinden, Beyoğlu'nun en karanlık ve
mülevves izbesine kadar nüfuz edecek ışık tufanını şimdiden görür gibi
oluyoruz. Hepsinin; Ayasofya'nın, Fâtih'in, Sultan Ahmed'in, Eyyüb'ün ve
Süleymaniye'nin ve bütün Müslüman İstanbul'un hicab perdelerini yüzlerinden
atışı ve bize daha muhteşem ve daha samimî görünmeleri, bu büyük teşriften ve
bu ulvî nurdan.. Üstadımız, artık bu şehrin güneşi. O giderse, ufkundaki güneş
de onu takib edecek ve milyonluk şehir kararıverecek. Tesellimiz, Fâtih
şehrinin Risale-i Nur'la aydınlanacağı ve parlayacağı ümididir.
sh: » (T: 637)
Üstadımızın teşrifini telefonla haber verdikleri zaman, cansız
vücudumdan birdenbire bir cereyan geçti. Öldürücü ve uyuşturucu değil;
dirilten, canlandıran bir cereyan... Maddî ve manevî varlığımın bir anda kuvvet
bulup, muazzam bir mıknatısın beni çektiğini hissettim. Ağır Ceza Mahkemesine
vâsıl olduğum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cem'iyette hâkim
olduğunu farkettim. Mahkemenin içi ve dışı tıklım tıklım dolu idi. Kalabalığı
yararak içeri girmek istedim; fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasında
yürüyen Üstad'a ilişti. Manasıyla olduğu kadar maddesi ve kıyafeti ile de
bambaşka olan ve şu anda milyonlarca gözün onun üzerinde toplandığı müstesna
varlık, sanki hiçbir şeyle alâkadar değildi ve hiçbir hâdiseden haberi yoktu.
.................................................................................................................................
Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir edilmez, büyük adam koca
bir milletin, dinin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir
kaynaşmayı müteakib çıt yok. Herkes, bu muhteşem ve muazzam ânın mânasını ve
heyecanını duymakta...
Hastayım demelerine rağmen Üstadımızın yerlerinden yıldırım gibi
fırlayarak itiraz ve izahları.. mahkeme heyetinin hayranlıkla büyük adamı
seyri... ikinci celsede daha muazzam bir kalabalık... Üstadımızın, vukufsuz
ehl-i vukuf raporuna bizzat verdikleri harikulâde cevablar.. ve mahkemenin 5
Marta tâliki... titreyerek, günah ve zaaflarıma bin teessüf ve tövbe ederek
yaklaşıp, mübarek ellerini sonsuz bir iştiyakla öptüğüm ve içimi tertemiz
tutmaya çabalayarak gözlerini bulmaya cesaret ettiğim o an, o gün,
hâtıralarımın en büyük ve en nâdide yadigârı olacak. Üniversiteli diğer
kardeşlerim, Üstadımızın hizmetinde bulunmakla şeref-i uzmaya kavuşmuşlar. O
Üstadımızdan, Cenab-ı Hak ebediyen razı olsun; ve bütün talebelerine ve
bilhassa benim gibi biçare, zavallı ve âcizlere akıl, dirayet, azim ve ihlâs ihsan
buyursun. Âmin. Evet kardeşim, bu asrın mânevî şahı olduğu hayatı ve
eserleriyle sâbit olan bir Üstadın eserlerini biz muhtaçlara lûtfeden Cenab-ı
Hakka hadsiz şükürlerle beraber; şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir
merhem ve zulümatın tehacümüne mâruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve
dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber
sh: » (T: 638)
olan Risale-i Nur'u,
ölünceye kadar okuyacağız, neşredeceğiz İnşâallah.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
İstanbul Üniversitesi Nur
Talebelerinden
KÂMİL
* * *
ÜSTAD'IN EMİRDAÐ'A
GİDİŞİ
Üstad Bediüzzaman İstanbul'daki muhakemesinin beraetle
neticelenmesini müteakib Emirdağ'a geldi. Emirdağ'da Ramazan ayının bir gününde
kıra çıktığı zaman, bir başçavuş ve üç silâhlı jandarma yanına gönderilerek,
gelecek fıkrada beyan edildiği gibi, kendisine şapka giymesi teklif ediliyor;
bu sebeble karakola celbediliyor. Bunun üzerine Üstad bir istida yazarak,
Adliye ve Dahiliye Vekâletine gönderiyor; Aynı zamanda Ankara'daki bir
talebesine de göndererek alâkadar mebuslara hâdisenin duyurulmasını bildiriyor.
Ankara'daki talebeleri, bu şekvanın bir nüshasını, Samsun'da münteşir Büyük
Cihad gazetesine gönderiyorlar. Yazı, Büyük Cihad'da "En Büyük İsbat"
başlığı altında ve bir hâşiye ilâve edilerek neşrediliyor. Sonra, Ankara ve
İstanbul Üniversitesindeki Nur talebeleri de iki-üç makale yazı, Büyük Cihad
gazetesine gönderiyorlar ve neşrediliyor. Bu sıralarda Malatya hâdisesi vukua
geliyor, dindarlar aleyhinde bir sürü yalan, iftira, tezvir propagandası başlıyor.
Bu tahriklere aldanan bazı şahsiyetler, dinî gazetelerden medar-ı ittiham
noktalar bulmak için çalışıyorlar. Samsun'da da mezkûr "En Büyük
İsbat" başlıklı yazı ve Üniversite Nur talebelerinin makaleleri
dolayısıyla, gazete neşriyat müdürü ile Ankara'dan bu yazıların bazılarını
gönderen bir Nur talebesi tevkif edilerek mahkemeye veriliyor. Nurculuğun
memlekette inkişafı aleyhinde gazetelerde beyanatlar, kanaatlar ileri
sürülüyor. 600 kadar Nur talebesinin mahkûmiyetini istihdaf eder şekilde,
Türkiye'de yirmibeş yerde taharri yapılıp, bir kısmında dâvâ açılıyor.
Neticede; Risale-i Nur'da ve Nur Ta-
sh: » (T: 639)
lebelerinde medar-ı ittiham
bir nokta olmayıp, suç bulunmadığı kanaatine varılıyor.
Samsun'da açılan dâvâda evvelâ mahkûmiyete karar verilmişse de,
mahkeme-i temyizin Risale-i Nur eserleri ve müellifi Bediüzzaman hakkında
serdettiği mütalâa ile mahkûmiyet kararını esastan bozması sebebiyle, tekrar
yapılan duruşmada, yazılarda suç unsuru bulunmadığı kanaatine varılarak beraet
kararı verilmiştir.
"En Büyük İsbat" başlıklı yazıdan dolayı Samsun'da
Üstadımız aleyhine de dâvâ açılmıştı. Samsun'a mahkemeye celbi isteniyordu.
Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle kaza tabibliğinden aldığı
bir raporu nazar-ı itibare alınmayarak, mutlaka mahkemede bulunması
isteniyordu. Nihayet Üstad, Samsun'da mahkemede bulunmağa karar vererek
İstanbul'a geldi. Fakat sıhhatinin
bozukluğu ve tahammül edememesinden yola devam edemeyip hey'et-i sıhhîyeden bir
rapor alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî'nin, yapılan muayene
neticesi, ne karadan, ne denizden ve ne de havadan Samsun'a gitmeye vücudu
tahammül edemeyeceği yazılı idi. Mahkemede, müddeiumumî şiddetli ısrarlarla
Said Nursî'nin mutlaka mahkemede bulunmasını istemişse de, mahkeme heyeti,
sıhhıye raporuna istinaden, Bediüzzaman'ın İstanbul mahkemelerinden birinde
istinabe suretiyle ifadesinin alınmasına karar verdi. Nihayet, devam eden
mahkemeler neticesinde, Samsun mahkemesi dâvâ mevzuu yazıda mahkûmiyeti
icabettirecek bir kasıd görmediğinden, Said Nursî'nin beraetine karar verdi.
* * *
sh: » (T: 640)
ÜSTADIMIZ BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ BU MÜDAFAAYI İSTANBUL MAHKEMESİNDE
OKUMUŞ VE MAHKEMESİ BERAETLE NİHAYET BULMUŞTUR
Gizli düşmanlarımız, bu Ramazan-ı Şerifte, tekrar, adliyeyi benim
aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi: Bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve
yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş
yanıma gönderdiler. "Sen başına şapka giymiyorsun" diye zorla beni
karakola getirdiler. Ben de, adaleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum
ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip kanun namına beş vecihle İslâm
kanunlarını kıran adam, hakikî kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken,
onların o acîb kanunsuzluğu ve bahanesiyle, iki seneden beri vicdanî azâb
verdiklerinden; elbette mahkeme-i kübra-yı haşirde bunun cezasını
çekeceklerdir. Evet otuzbeş senedir münzevî olduğu halde hiç çarşı ve
kasabalarda gezmeyen bir adamı, "Sen firenk serpuşunu giymiyorsun"
diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsaade eder?
Yirmisekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin
zabıtaları onun başına ilişmedikleri halde, hususan bu defa İstanbul mahkeme-i
âdilesinde yüzden ziyade polislerin gözleri önünde, hem iki ay da yaya olarak
her yeri gezdiği halde, hiçbir polis ilişmediği ve hem mahkeme-i temyiz bere
yasak değil diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve
bütün askerî neferler ve vazifedar memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve
giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem
olmadığından -ki resmî bir libastır- bereyi giyenler de mesul olmazlar
denildiği halde; hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan-ı
Şerifin içinde böyle hilâf-ı kanun en çirkin bir şey ile ruhunu meşgul etmemek
ve dünyayı hatırına getirmemek için has dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ
şiddetli hasta olduğu halde, ruhu ve kalbi vücuduyla meşgul olmamak için
ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama; şapka giydirmek, ecnebi
papazlara benzetmek için ona teklif etmek ve adliye ile tehdid etmek, elbette
zerre kadar vicdanı olan bundan nefret eder.
sh: » (T: 641)
Meselâ: Ona teklif eden demiş: "Ben emir kuluyum." Cebr-i
keyfî kanun ile emir olur mu ki, emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân-ı Hakîm'de,
Yahudi ve Nasranîlere başta benzememek için ona dair Âyet olduğu gibi, يَا
اَيُّهَا الّذِينَ
آمَنُوا اَطِيعُوا
اللّهَ وَاَطِيعُوا
الرّسُولَ وَاُولِى
اْلاَمْرِ مِنْكُمْ
Âyeti, ulülemre itaati emreder. Allah ve Resûlünün itaatine zıd olmamak
şartıyle, o itaatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Halbuki bu mes'elede,
an'ane-i İslâmiye kanunları hastalara şefkatle incitmemek, gariblere şefkat
edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm-i imanîye hizmet edenlere zahmet
vermemek ve incitmemek emrettiği halde; hususan münzevî, dünyayı terketmiş bir
adama ecnebi papazlarının serpuşunu teklif etmek on vecihle değil yüz vecihle
kanuna muhalif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve
keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir
kapısında, ga-
________________
Hâşiye: Rusun Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği halde
ayağa kalkmıyan ve tenezzül etmiyen ve onun idam tehdidine karşı izzet-i
İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmiyen; İstanbulu istilâ eden İngiliz
Başkumandanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı, İslâmiyet şerefi
için, idam tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve "Tükürün zâlimlerin o
hayasız yüzüne!" cümlesiyle ve matbuat lisanıyla karşılayan; ve Mustafa
Kemalin, elli meb'us içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip "Namaz kılmayan
haindir" diyen; ve Dîvan-ı Harb-i Örfînin dehşetli suallerine karşı,
"Şeriatın tek bir mes'elesine ruhumu feda etmeye hazırım" deyip,
dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı
ihtiyar eden bir İslâm fedaisi ve hakikat-ı Kur'aniyenin fedakâr hizmetkârına
maslahatsız, kanunsuz denilse ki: "Sen, Yahudi ve Hıristiyan papazlarına
benziyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ülemasının
icmaına muhalefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz." denilse, elbette öyle
herşeyini hakikat-ı Kur'aniyeye feda eden bir adam, değil dünyevî hapis veya
ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehenneme de atılsa,
kat'iyyen; yüz ruhu da olsa, bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, feda
edecek!
Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü
nemrudanelerine karşı, mânevi pek çok kuvveti bulunan bu fedakârın tahammülü ve
maddî kuvvetle ve menfi cihette mukabele etmemesinin hikmeti nedir? İşte bunu,
size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden
doksan masuma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dahildeki emniyet ve
asayişi muhafaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı
bırakmak için, Kur'an-ı Hakîm ona o dersi vermiş. Yoksa bir günde yirmisekiz
senelik zalim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki; asayişi
masumların hatırı için muhafaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkir edenlere
karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki: Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret
hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edeceğim.
sh: » (T: 642)
yet hasta, gayet ihtiyar,
garib, fakir, münzevî, Sünnet-i Seniyeye muhalefet etmemek için otuzbeş seneden
beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muameleler kat'iyyen şek ve şübhe
bırakmadı ki; komünist perdesi altında, anarşilik hesabına vatan ve millet ve
İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir suikasd eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve
vatana hizmete niyet eden ve müdhiş haricî tahribata karşı cephe alan dindar mebuslar
ve Demokratlara dahi büyük bir suikasddır. Dindar mebuslar dikkat etsinler, bu
dehşetli suikasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar.
SAİD NURSÎ
* * *
Ey mübarek, Müşfik ve Muazzez Üstadımız Hazretleri
Bu acîb madde ve dinsizlik asrında, nazarlar kısalmış; kalbler,
fenalıklar ve kötülüklerle dolmuş; yalnız ve yalnız Kur'ân-ı Hakîmin bu
zamandaki en hakikî ve kat'î tereşşuhatı olan Risale-i Nur; o kısalmış
nazarları, âdeta maddenin ruhuna nüfuz ettiriyor; o kötü kalblerin zindan gibi
karanlık olan içini, nurla dolduruyor. Bunun için, bu asra "Nur asrı"
denmesi münasibdir.
...........................................................................................................................
Risale-i Nur, beşeriyetin bu tamiri imkân olmayan yarasını uhrevî
ilâçlarla tedavi ediyor.
Risale-i Nur ve onun hârika müellifi siz mübarek Üstadımız,
binlerce münevver gence halâskârlık vazifenizi yapmış ve yapmaktasınız. Bunun
böyle olduğuna imanları kurtarılan bu âcizler canlı şahidleriz. Bu dehşetli
asırda, materyalizmi, maddeciliği temelinden yıkan, mason ve komünistlerin
bâtıl ideolojilerini bütün ilim ve idrak müvacehesinde zîr ü zeber eden
Risale-i Nur, okuyucularına -bu asrın talihli insanlarına- bu dünya ile, hattâ
kâinatla bile değişilmez âb-ı hayatı, ebedîlik suyunu, yâni beka âleminin
bileti olan îmanı bahşediyor.
sh: » (T: 643)
Ey aziz ve mübarek Üstadımız! Bu kadar kıymetli bir hediyeyi
bizlere veren siz Üstadımıza ne kadar hürmet ve muhabbet beslesek azdır. Siz
kurtarıcı Üstadımızla Risale-i Nur talebeleri arasındaki bağ, ebedî bir
bağlılıktır. Bunu hiçbir kuvvet çözemez. Hürmetle mübarek ellerinizden öper,
dualarınızı beklerim.
Üniversite Nur Talebeleri
Namına
Siyasal Bilgiler
Fakültesinden
AHMED ATAK
* * *
BU MEKTUB SAMSUN'DA MÜNTEŞİR BÜYÜK CİHAD GAZETESİNDE İNTİŞAR
ETMİŞTİR. MÜFTERİLERİN TAHRİKATİYLE SAMSUN'DA MUHAKEME AÇILMASINA VESİLE
OLMUŞTUR. MUHAKEME BERAETLE NETİCELENMİŞTİR.
Âlem-i İslâmın halâskârı, ehl-i imanın sertacı, Risale-i Nurun
tercümanı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine;
Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesince
Risale-i Nur'un serbestiyetine, bütün risale, mektub ve mecmualarının suç
mevzuu teşkil etmediğinden iadelerine karar verilmesini; senelerce evvel ilân
ettiğiniz "Risale-i Nur benim değil, Kur'ânın malıdır; Kur'ânın feyzinden
gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır.
Risale-i Nur, Kur'âna bağlıdır; Kur'ân ise, Arş-ı A'zamla bağlanmıştır; kimin
haddi var ki, onu oradan söküp atsın!" diye olan hakikatlı beyanatınızın
açık bir tezahürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur'ânî olduğunun parlak bir
delili bilerek, bu beraet kararının Âlem-i İslâmın ve bâhusus bu millet-i
İslâmiyenin saadetlerinin başlangıcı olması itibariyle, başta bütün varlığıyla
bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatlar deryasına kaptan tâyin
edilen ve zulmet-i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdi ihsan olunan aziz,
sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl-i imanı kendilerine dost ve
taraftar eyleyen dindar Demokratları ve âdil heyet-i hâkimeyi sonsuz
minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:
Uzun senelerden beri terakki ve tealisi için çalıştığınız ve uğ-
sh: » (T: 644)
runda feda-yı nefs ve can
eylediğiniz hakikat-ı Kur'âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında
ehl-i imanın kalblerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur
kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî dâvâ ve hizmetinizin ne kadar
yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi isbat ediyor.
Yirmibeş-otuz seneden beri bütün mânilere ve sıkıntılara rağmen bu
kadar sabır ve metanetiniz ve Kur'ândan kalb-i münevverinize gelen Risale-i
Nurun neşri cihetinde bu hârika hizmet ve mücahedeleriniz, istikbalin
nesillerine ve İslâmın kahraman mücahidlerine bir nümune-i iktida ve imtisal
oluyor. Kur'ân güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî lem'aları olan Nur
şualarıyla cehl ve dalâlet karanlıklarını izale ederek, milyonlar kalbleri o
nurla nurlandırıp, ehl-i imanı kendinize minnetdar ettiniz. Bu vatan ve bu
millet, bu tarih ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu fedakârlığınızı hiçbir
zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi, sizin bu
hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere-i âliye her tarafı
kaplayacak ve o Nur ağacının etrafına toplanan büyük cemaatler ve Risale-i
Nur'un yükselen ebedî şuaları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha
şaşaalı idame edecekler.
Siz, Risale-i Nur'un tercümanı haysiyetiyle ve bu iman hizmetinizin
İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle, bu asrın bir hidayet serdarısınız.
Kur'ân-ı Kerîmin Ondördüncü Asr-ı Muhammedîdeki (A.S.M.) aziz
dellâlı ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümatına karşı Nur-u Kur'ânla mukabele
eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur'un yüzbinler nüshalarını yüzbinler
talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka
karşı bir sedd-i Kur'ânî tesis eden muhteşem kahraman sevgili Üstadımız!
Âlemlere rahmetler ve saadetler getiren ve insanlığa selâmet ve
teselliler bahşeden bu mukaddes hizmetinizle ehl-i imana zuhurunu müjde verip
isbat ettiğiniz ve emareleri gözükmeye başlayan ve bütün kıtalara şâmil
hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bayramını bütün ruhumuzla tebrik eder,
Cenab-ı Haktan uzun ömürlerinize dualar eder, ellerinizden tâzimle öperiz.
Ankara Üniversitesi Nur
Talebelerinden
İSMAİL, SALİH, ATIF, AHMED,
ZİYA, MEHMED, ABDULLAH
* * *
sh: » (T: 645)
ÜSTAD SAİD NURSÎ'NİN
ISPARTA'DA İKAMETLERİ
1953 senesi yaz aylarında Üstad Emirdağı'ndan Isparta'ya geldi.
Isparta'da pek çok sadık talebeleri vardı. Daha evvel gönderdiği mektublarında
Isparta'yı taşıyla, toprağıyla mübarek olarak tavsif ediyor ve Risale-i Nur'un
zuhuru ve intişarıyla vücud bulan manevî hayatının idamesine en kuvvetli medar
Isparta olduğunu beyan buyuruyordu. Filhakika Isparta, Üstadın bu iltifatına
lâyık olduğunu uzun senelerdeki hâdiselerin şehadetiyle isbat etmiş ve
göstermiştir. Çünkü, Risale-i Nur'un birinci medresesi ve te'lif yeri olan
Barla, Isparta'nın bir nahiyesidir. Risale-i Nur'un büyük mecmuaları burada
te'lif edilmiştir.
Risale-i Nur'u binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp
neşredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misal olarak Sav Köyünü
göstermek kâfidir. Üstad Kastamonu'da bulunduğu zaman, Isparta'nın yalnız Sav
köyünde bin kadar kalem senelerce Nurları yazmış, çoğaltılmasında çalışmıştır.
Her birisi birer vilâyet kadar, belki daha ziyade Risale-i Nur'a
alâka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillü çalışan Nur
merkezleri Isparta'dadır. Gül ve Nur fabrikaları ve bunların etrafında
Medrese-i Nuriye şakirdleri, Mübarekler Heyeti, hep Isparta vilâyeti
dahilindedir.
Hem her birisi hizmet-i Kur'âniyye itibariyle birer kutub hükmünde
olan Nur talebelerinin medar-ı iftihar büyük kardeşleri de yine
Ispartalıdırlar.
Hem Isparta adliyesi ve emniyeti daima Nurlara insafla muamele
etmiştir. Üstad, Isparta adliyesine çok defa dua etmiş, sair vilâyetlere bu
noktada da Isparta'yı hüsn-ü misal göstermiştir.
Bu ve bu gibi sebebler tahtında Üstad, âhir ömrünü Isparta'da
geçirmek, ölümünü oradaki mübarek, sâdık kardeşlerinin arasında karşılamak,
mezarını Isparta'da Sav'da veya Barla'da vasiyet etmek üzere Isparta'ya geldi.
Kira ile bir eve yerleşti. Yanında dört-beş talebesi vardı. Bu talebeleriyle
Üstad, hususî dershane-i Nuriyyesini vücuda getirmişti.
* * *
ISPARTA'DAKİ HAYATINDAN
MUHTELİF SAFHALAR
Mahkeme safahatı: Afyon Mahkemesi tarafından kitablar ser-
sh: » (T: 646) (RESİM)
sh: » (T: 647) (RESİM)
sh: » (T: 648)
best bırakılmadan, Malatya
hâdisesi münasebetiyle bazı vilâyet ve kasabalarda taharriler yapıldı, mahkemeler
açıldı. Ezcümle: Mersin'de, Rize'de, Diyarbakır'da Nurlar ve Nurcular aleyhine
dâvâ açıldı; neticede mahkemeler beraet verdi. Birçok vilâyetlerde yapılan
taharriler ve soruşturmalar ile Nurcular aleyhine umumî bir dâvâ açılması için
Isparta müddeiumumîliği harekete geçti. Sekseni mütecaviz Nur talebesi hakkında
iddianame hazırlandı ve dosya sorgu hâkimliğine tevdi edildi.
Emniyetin pek çok gizli mensubları, Nur talebeleri arasında
dolaşmaya, her hareketlerini kontrola başladılar. Ankara, İstanbul, Adapazarı,
Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van gibi yerlerde araştırmalar, sorgular
yapıldı. Yapılan bütün tedkikat ve taharriler neticesi: Vatan, millet aleyhinde
zerre kadar bir hareket bulunmayıp, bilâkis her vatandaşın göğsünü iftiharla
kabartacak ilmî, imanî, vatanî hizmetler, ahlâkî gayret ve faaliyetler ile
hareket ettikleri, Risale-i Nur'u okumak, okutmak ve neşrine çalışmaktan başka
bir gaye ve maksadları bulunmadığı anlaşılmasıyla, "Nurcularda suç
bulamıyoruz, medar-ı mesuliyet bir hareket ve faaliyetleri görülmemiştir"
diye umumen kanaat getirildi. Bu soruşturmalar, Risale-i Nur'un hakkaniyetinin
anlaşılmasına vesile oldu. Neticede Nurların beraetine karar verildi.
Urfa ve Diyarbakır'daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriyye
kurdular. Risale-i Nur'u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden
gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek
ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük
hizmet-i imaniyye ifa olundu. Bir aralık Diyarbakır'da orada Nurlarla imana ve
Kur'ana hizmet eden faal bir Nur talebesi aleyhine dâvâ açıldı, beraetle
neticelendi; mü'minlerin sürûr ve minnetdarlığına vesile oldu.
Afyon'da da devam eden mahkeme neticelendi. 1956 tarihinde Risale-i
Nur'u inceleyen Diyanet İşleri Müşavere Kurulu verdiği bir raporla, Risale-i
Nur'un iman ve ahlâkî tekemmülâta hizmet hususundaki vasfını ilân etti. Afyon
mahkemesi de bu rapora istinaden, Risale-i Nur eserlerinin beraetine ve
serbestiyetine karar verdi; hüküm kat'îleşti.
Afyon Mahkemesinin beraet kararından sonra, Isparta Sorgu Hâkimliği
de men-i muhakeme kararı verdi. Böylece, Risale-i
sh: » (T: 649)
Nur, birçok adlî süzgeçlerden geçerek umumî ve küllî bir
serbestiyet ve hüsn-ü kabule mazhar oldu.
Nurların Neşri: Anadolu'nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam
etmekle beraber; bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa Medrese-i
Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i
imaniyyede bulundular. Bu hizmetleri; yalnız bir kişi değil, bir merkez değil,
yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur'âniyye olduğu için, pek çok
vecihlerde, pek çok zatlar tarafından ifa edildi. İsmi bilinmeyen nice halis
talebeler, sadık mü'minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, Nur-u Muhammedî'nin
yayılmasına gayret ettiler.
Ankara'da, üniversiteli talebeler ve muhterem hamiyetperver zatlar,
Risale-i Nur mecmualarını matbaalarda tab ile her tarafa neşrine, bilhassa yeni
harfle istifadeye muntazır kitlenin ellerine ulaşmasına çalıştılar. Risale-i Nurun
küllî neşriyatını gençliğin, mekteblilerin deruhde etmeleri bu hususta büyük
fedakârlık göstermeleri ise; bu millet ve vatan için büyük bir saadet oldu.
Çünkü, hiçbir şahsî menfaat taleb etmeden ve yalnız rıza-yı İlâhî için hareket
etmeleri; onların, bu asîl milletin hakikî evlâdları olduğunu gösterdi.
Üstadın Barla'ya Gidişi
Üstad, Barla'dan yirmibeş sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç
gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs köyünden ziyade alâkadardı. Çünki, hayat-ı
mâneviyesi olan Risale-i Nur burada te'lif edilmeye başlamıştı. Kur'an-ı
Hakîmin hidayet nurlarını temsil eden "Sözler" ve
"Mektubat" ve "Lemeat-ı Nuriye" buradan etrafa yayılmıştı.
Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.
Barla'daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassud altında
geçmekle acı idi; fakat Risale-i Nur hakikatlarının te'lif yeri olduğundan
Üstad'ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır denilebilir. Bu defa Barla'ya nefiy ile
değil, hapis ile değil, kendi rızası ile ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir
bahar günü Barla'ya geldi. Barla'daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstad'ı
karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikametgâhı olan Medrese-i Nuriyesine
yaklaşırken kendini tutamadı, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli
çınar ağacı da adeta kendisini
selâmlı-
sh: » (T: 650)(RESİM)
sh: » (T: 651)(RESİM)
sh: » (T: 652)
yordu. Bir vakitler, -yani
Barla'da sekiz sene ikâmetten sonra Isparta'ya celb edilmişti. O zamanki
gidişinde mübarek çınar ağacı Üstadı mânen teşci etmiş, haşmetli kanatları olan
dallarının Cenab-ı Hakka olan secdevâri ubudiyetiyle Üstad'ı uğurlamıştı. Bu
defa da yine uzun bir müfarakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın süruru içinde
Hâlik-ı Rahmâna secde-i şükrana kapanıyordu. Üstad, o mübarek çınar ağacına
sarılmış yanındaki talebelerine ve ahaliye kendisini yalnız bırakmalarını
söylemişti; zaten göz yaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur Dershanesi olan odasına
girdi ve iki saat kadar kaldı, hazin ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.
Evet, şübhesiz rahmet-i İlâhiyenin nihayetsiz tecellilerine
mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadoludan Isparta havalisine sürülmüştü...
Isparta'dan da, dağlar arasındaki Barla Nahiyesine nefyedilmişti.. burada ölüp
gidecekti. Eski tarihçe-i hayatının şehadetiyle çok kahraman ve fedakâr olan bu
zât, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîmin hakikatlarını benimseyen; ferdî ve millî
saadeti, İslâmiyet hakikatlarına sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil-i
akliye ile ilim meydanına çıkan bir kimse idi.
Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî
dâvasından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hâdiselerin
dalgalarından yılmamıştı...
Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri
değiştiren, asr-ı hâzırın cerayanları, bu zâtı Kur'an ve îman davasındaki
yolundan çevirememişti. O, ruhundaki şecaat-ı îmaniye ile kat'î inanıyordu ki,
dâva ettiği hakikat bir gün milletçe benimsenecek; bir Said, binler belki
yüzbinler Said olacak. İnsanlık camiasında neşrettiği hakaik-i îmaniyenin
fütuhatı ve inkişafı başlayacak.. ve âfâk-ı İslâmı saran zulmet bulutları
Kur'andan eline verilen bu meş'ale-i hidayetle dağıtılacak.. ölmeye yüz tutmuş
zannedilen îman ruhu yeniden canlanacak.. canlara can katacak.. mânen ölmeye
yüz tutan millet-i İslâmiyeyi ihya edecek.. âleme efendi olan İslâmiyetin
-Biiznillah- cihana efendiliğinin maddî mânevî mübeşşiri olacaktı.
İşte, bu kudsî hakikatın hâmili ve naşiri olan ve hakikatta bugünkü
beşeriyetin medar-ı iftiharı bulunan bu aziz zât, din düşmanlarının plânıyla
-vaktiyle- bu beldeye gönderilmiş, Anado-
sh: » (T: 653)
lu'da tesis ettirilen
rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdahalesine mümanaat olunmuştu. Heyhat!
Esasen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl-i dünyanın dünyasına karışmıyordu; O,
istikbali nurlandıracak bir hakikatın te'lif ve neşrine çalışıyordu. Kâinatın
sahibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah; onun hâmisi, muîni ve yardımcısı
idi.
İşte, otuz sene sonra tekrar Barla'ya döndüğü zaman, hizmet-i
îmaniyesinde nail olduğu büyük ikramları, inayetleri düşünerek, müşahede ederek
mesrur oldu ve sürurundan ağlıyordu, secde-i şükrana varıyordu.
Hâl-i hazırda Üstad Isparta'da ikamet eder. Bazan Emirdağı'na,
bazan Barla'ya gider. Buraları, Risale-i Nur'un te'lif ve inkişaf merkezleri
olduğu için ruhen çok alâkadardır. Hem, kendisi doksan yaşına yaklaştığı ve
birçok defalar zehirlendiği için, rahatsızdır. Hastalığı tarif edilmiyecek
derecede ağırdır ve şiddetlidir. Ruhen, hissiyatı kuvvetli; ve âlem, bahusus
Âlem-i İslâm, bilhassa Risale-i Nur dairesi, vücud-u manevisi hükmünde
olduğundan, her iki vücudundaki ızdırab şediddir. Gerçi talebelerin duaları ve
neşr-i envar-ı îmaniye o ızdırabına bir merhem ve deva ise de, yine de pek
vâsi' şefkatı itibariyle zaman zaman ızdırabı şiddetlenmektedir. Bu itibarla,
tebdil-i havaya çok muhtaçtır. Bir yerde fazla kalamıyor. Tebdil-i havaya
çıktığı zaman hastalığı kısmen azalıyor, rahat nefes alabiliyor.
Üstad, Risale-i Nur kesretle intişar ettiğinden ve her yerde pek
çok Nur talebeleri mevcud olduğundan halklarla konuşmayı tamamıyla terk
etmiştir. "Risale-i Nur, benimle sohbetten on derece ziyade
faidelidir." deyip ziyaretçi de kabul etmemektedir. Hatta yanındaki
talebeleriyle dahi zaruret halinde konuşmaktadır.
Artık hayatının son safhasına geldiğini söylemekte, daima içinde
yaşadığı ayı çıkarabileceğinden şübhe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir.
Nurların neşriyatından memnun ve müteşekkirdir. Millet ve devletçe İslâmiyet ve
saadet yolunda atılan her adımı takdir
ve tasvible karşılamakta.
Hak yolunda yürüyen, İslâmî şeâiri ihya edenlere dua etmektedir. Aynı zamanda,
Âlem-i İslâmın maddeten ve mânen selâmet ve saadetini dilemekte ve bu yolda
girişilen dahil ve hariçteki gayretlerden hadsiz derece sevinç ve memnuniyet
duymaktadır.
sh: » (T: 654)
Risale-i Nur'u Kur'an-ı Hakîmin bu zamana mahsus bir mu'cizesi
bilmekte, bu vatanı komünizm tehlikesinden Risale-i Nur'daki hakikat-ı
Kur'aniye muhafaza ettiğini beyan etmekte ve Âlem-i İslâmla hakiki kardeşliğe
ve uhuvvete ve ittifaka medar olacağını, dünyevî ve uhrevî saadetimizin bu hakikata
yapışmamızda bulunduğunu duyurmaktadır.
Risale-i Nur'un Anadolu'dan başka diğer Müslüman memleketlerde
yayılmasının elzem olduğu kanaatindedir. Siyasî gayret ve faaliyetlerden evvel,
Risale-i Nur'un neşrolmasının daha menfaatdar olacağını ihbar etmektedir.