بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَ بِهِ
نَسْتَعِينُ
Bu önsöz Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır.
Büyük İkbal'e ait olan "Önsöz"de
demiştim ki: "Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler
söylenip, aziz hatıraları anılırken; insan, başka bir âleme girdiğini
hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlahî
feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara
nisbetle küçük kalır.
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden
Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden
Geçmiş gibi Cennet'teki gül bahçelerinden...
Bu derin hakikatı, "Önsöz"ü yazarken bütün azamet ve
ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zira aziz ve muhterem okuyucularımıza en
derin bir ihlas ve samimiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra
yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hârikaya sahne olan,
gönüller fâtihi büyük Üstad Bediüzzaman Said Nursî'ye, onun yüzotuz parçadan
ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı'na; ve ahlâk ve faziletleri, ihlas ve
samimiyetleri, iman ve irfanları ile hayatın her safhasında sadece bir ülkeye
değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur
Talebelerine aittir.
Bir kitabın "Mukaddeme"sini, o kitabın hülâsası diye
tarif ederler. Halbuki her mevzuu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve
geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyatını, böyle birkaç sahifelik mukaddemeye
sığdırmak kabil midir?
sh: » (T: 4)
Bugüne kadar âcizane yazdığım manzum ve mensur yazılarımın
hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binaenaleyh bu
eseri derin bir zevk, İlahî bir neşe ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar,
hayranlıkla görecekler ki; Bediüzzaman, çocukluğundan beri müstesna bir şekilde
yetişen ve bütün ömrü boyunca İlahî tecellilere mazhar olan bambaşka bir âlim
ve mümtaz bir şahsiyettir.
Ben bu büyük zâtı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tedkik
edip de o nur âleminde hissen, fikren ve ruhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski
bir Arab şâirinin bir beytiyle, çok derin bir hakikatı ifade ettiğini öğrendim.
"Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakk'a zor gelmez..."
* * *
Gayesinin ulviyetinden, davasının ihtişamından ve imanının
azametinden feyz ü ilham alan bu kutbun cazibesine takılanların adedi günden
güne çoğalmaktadır.
Akıllara hayret veren bu ulvî hâdise; münkirleri kahrettiği gibi,
mü'minleri de şâd ve mesrur eylemekte devam edip gidiyor.
İmanlı gönüllerde manevî bir rabıta halinde yaşayan bu İlahî
hâdiseyi büyük bir mücahid, kalbleri vecd içinde bırakan bir üslûbla bakınız
nasıl ifade ediyor:
"Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp
uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, onun yani Bediüzzaman'ın
feyzini bir sır gibi kalbden kalbe, mukavemeti imkânsız bir hamle halinde
intikal eder görmekle teselli buluyoruz... Gecelerimiz çok karardı ve çok
kararan gecelerin sabahları pek yakın olur."
Evet bir sır gibi kalbden kalbe mukavemeti imkânsız bir halde
yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve tesirini görenler,
hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: "Şöhreti memleketimizin her
tarafını kaplayan bu zât kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir?
Tuttuğu yol bir tarîkat mı, bir cem'iyet mi, yoksa siyasî bir teşekkül
müdür?"
Bununla da kalmadı; derhal gerek idarî ve gerek adlî çok mühim
takibler ve pek ciddî tedkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti...
Neticede, bu İlahî tecellinin gönüller ülkesine kurulan
sh: » (T: 5)
bir "İman ve İrfan
Müessesesi"nden başka birşey olmadığı tahakkuk edince, adaletin İlahî bir
surette tecellisi şu şekilde zuhur etti: "Bediüzzaman Said Nursî ve bütün
Risale-i Nur eserlerinin beraeti" kararı resmen ilân edildi. Ve artık
ruhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, imanın küfre her zaman galebe
çalacağı, ezelden ebede değişmeyecek olan İlahî kanunların başında gelen bir
hakikat olduğu, güneşler gibi belirdi.
Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve
hakikatını, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar, davasını ilâna
başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî,
uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler.
Meselâ: O adam ilk günlerde mütevazi, âlicenab, feragat ve
mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet
temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup
hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek
halinde kalabilmiş mi? Yoksa, zafer neş'esiyle birçok büyük sanılan kimseler
gibi, yere göğe sığmaz mı olmuş?
İşte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve
hakikatını, şahsiyet ve hüviyetini en hakikî çehresiyle aksettirecek olan en
berrak ayna budur.
Tarih boyunca, bu müdhiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini,
evvelâ Peygamberler ve bilhassa Sultan-ül Enbiya Sallallahü Aleyhi Vesellem
Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda
yürüyen büyük zâtlar vermişlerdir.
* * *
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاءِ yani:
"Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler" hadîs-i şerifleriyle âlim
olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i'cazkâr belâgatları ile beyan
buyuruyorlar.
Zira mademki bir âlim, Peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve
hakikatın tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takib
etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün
sh: » (T:6)
dağ, taş, çamur, çakıl,
uçurum, daha beteri takib, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid,
zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve
işkencelerle dolu da olsa...
İşte Bediüzzaman; yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün
ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir
yıldırım sür'ati ile aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî
bir surette isbat eden bir zâttır.
Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri
arasında beni en çok meftun eden şey; onun o, dağlardan daha sağlam,
denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.
Rabbim, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne
çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdid,
tazib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl
kısılmaz nefestir!
Büyük İkbal'in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilham
neş'esi ile vaktiyle yazdığım "Mücahid" ünvanını taşıyan bir
manzumede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan, belki şâirane bir mübalağada
bulunduğumu söyleyenler olmuştur. Lâkin şu mukaddemesini yazmakla şeref
duyduğum şaheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki,
Allah'ın ne kulları varmış. Eğer bir iman, kemalini bulursa, neler yapar ve ne
hârikalar doğururmuş.
Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse,
İnsan da, o imandaki son sırra ererse,
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar...
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar...
Rabbimden iner azmine kuvvet veren ilham...
Peygamber'i rü'yada görür belki her akşam...
Hep nur onun iman dolu kalbindeki mihrab,
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtab...
Kar, kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz...
Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz...
Cennet'teki âlemleri dünyada görür de,
sh: » (T: 7)
Mahvolsa eğilmez sıra dağlar gibi derde...
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa,
Ay batsa, güneş sönse, ufuklar da kararsa,
Gökler yıkılıp çökse, yolundan yine dönmez!...
Ruhundaki imanla yanan meş'ale sönmez!...
Kalbinde yanardağ gibi, iman ne mukaddes!...
Vicdanında her an şunu haykırmada bir ses:
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle.
Zulmetlere kan ağlatacak meş'alelerle...
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel!
İnsanlığı kurtarmaya Cennet'ten inen el!..
Sanki bu mısralar iman kahramanı büyük mücahid Bediüzzaman
Hazretleri için yazılmış. Zira bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır.
Cenab-ı Hak şu âyet-i kerimede bakınız mücahidlere neler va'dediyor:وَالَّذِينَ
جَاهَدُوا فِينَا
لَنَهْدِيَنَّهُمْ
سُبُلَنَا وَاِنَّ
اللّهَ لَمَعَ
الْمُحْسِنِينَ
Meal-i şerifi: "Bizim
uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok
ki, Allah muhsinlerle -Allah'ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle-
beraberdir."
Demek ki, iman ve Kur'an uğrunda,
candan ve cihandan geçen mücahidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını
göstereceğini va'd buyuruyor. Hâşâ, Cenab-ı Hak va'dinde hulfetmez.. yeter ki,
bu azîm va'd-i İlahîyi îcab ettirecek şartlar tahakkuk etsin.
Bu Âyet-i Kerime, "Üstad"ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billur ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zira madem ki bir insan Cenab-ı Hakk'ın hıfz ve himayesinde bulunmak nimetine mazhar olmuştur; artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesaire gibi şeyler bahis mevzuu olamaz.
Allah'ın nuru ile nurlanan
bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzur-u İlahîde
bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu, hangi fâni emel ve arzular,
hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespaye gaye ve ihtiraslar
tatmin, teskin ve teselli edebilir?
sh: » (T: 8)
Allah'tır onun yârı, mürebbisi, velisi;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!
Yükselmededir marifet iklimine her an,
Bambaşka ufuklar açıyor ruhuna Kur'an...
''Kur'an'' ona yâdettiriyor "Bezm-i
Elest"i-.
Âşık, o tecellinin ezelden beri mesti...
İşte Bediüzzaman, böyle hârikalar hârikası bir inayete mazhar olan
mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindanlar ona bir gülistan olmuş;
oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer va'z ve
irşad kürsüsüdür. Oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat,
metanet ve celâdet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyyeye
inkılâb eder. Oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için
girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan
talebeleridir. Hergün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek
gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.
Böyle bir yüksek iman ve ihlas şuuruna mâlik olan insan, hiç
şübhesiz ki, zaman ve mekân mefhumlarının fâniler üzerinde bıraktığı yaldızlı
tesirleri kesif madde âleminde bırakarak; ruhu ile maneviyat âleminin pırıl
pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir haldedir.
Büyük mutasavvıfların (R.A.) Fenafillâh, Bekabillâh diye tarif ve
tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nail olmaktır.
Evet her mü'minin kendine mahsus bir huzur, huşu', tefeyyüz,
tecerrüd ve istiğrak hali vardır. Ve herkes iman ve irfanı, salâh ve takvâsı,
feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlahî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu
güzel hal, bu tatlı visâl ve bu emsalsiz haz; geçen Âyet-i Kerime'deki ihsan
erbabı olan o büyük Mücahidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu
sebebden dolayıdır ki, Mevlâ'yı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile,
arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her
lâhzası, en yüksek terakki ve tekâmül hatıraları kaydediyor. Ve bütün
varlıkları; o cemal, kemal ve celal sıfatları ile muttasıf olan Rabb-ül
Âlemîn'in rızasında erimiş bulunuyorlar.
Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.
* * *
sh: » (T: 9)
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran
ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından
bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan
üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler.
Binaenaleyh Üstad'ın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:
Feragatı:
Bir dava sahibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet
şartlarının en mühimmi feragattır. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en
ince bir hassasiyetle tedkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise,
baştanbaşa feragatın şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait
şöyle bir söz işitmiştim: "İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki;
dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak."
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için,
mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek,
herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.
Vaktâki aynı sözü Bediüzzaman'ın ateşler saçan heyecanlı
ifadelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre feragatın ölçüsü de
büyüyor... Evet; İslâm için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan
mücahidleri, Erhamürrâhimîn olan Allah-u Zülkerim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri
bırakır mı? O fedai kulunu lütf u kereminden, inayet ve merhametinden mahrum
etmek şanına -hâşâ- yakışır mı?
İşte Bediüzzaman, bu müstesna tecellinin en parlak misalidir. Bütün
ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşru lezzetlerinden tamamen
mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mes'ud bir aile hayatı geçirmek
sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat Cenab-ı Hak, kendisine öyle
şeyler ihsan etti.
sh: » (T: 10)
ki, fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve
muhteşemdir.
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi -manen- Bediüzzaman Hazretleri
kadar mes'uddur? Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sahib olmuştur? Hem de
nasıl evlâdlar!.. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?
Bu kudsî ve ruhî rabıta -biiznillah-i teâlâ- dünyalar durdukça
duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünki bu
İlahî dava, Kur'an-ı Kerim'in nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu
gibi, Kur'andan doğmuş ve Kur'anla beraber yaşayacaktır...
Şefkat ve Merhameti:
Büyük Üstad, hak ve hakikatı tâ çocukluğunda bulmuştu.
Kalbinin feryadını ve ruhunun münacatını dinlemek için mağaralara kapandığı
günlerde bile, ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur
almanın zevkine ermiş olan bir "Ârif-i Billah" idi.
Lâkin karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad
kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu
o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran
bir kükreyişle cihad meydanına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes
davaya feda etti. Ve işte bu hikmete mebnidir ki; o günden beri her sözü bir
dilim lâv, her fikri bir ateş parçası olmuş. Düştüğü gönülleri yakıyor;
hisleri, fikirleri alevlendiriyor...
Büyük Üstad'ın tam bir uzlet ve inzivadan sonra, tekrar irşad ve
cem'iyet hayatına atılması, aynen İmam-ı Gazalî'nin hayatında geçirmiş olduğu o
mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir.
Demek ki, Cenab-ı Hak büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada
terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef
kılıyor. Ve bu sebebledir ki, bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan
yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalblere akseder etmez bambaşka tesirler
icra ediyor...
Arzettiğim gibi, İmam-ı Gazalî'nin bundan dokuzyüz sene evvel ahlâk
ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütuhatı; bu asırda Bediüzzaman, iman ve
ihlas vadisinde başarmıştır.
sh: » (T: 11)
Evet Hazret-i Üstad'ı bu müdhiş cihad meydanlarına sevkeden, hep bu
eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzât kendisinden dinleyelim:
Bana: "Sen şuna buna niçin sataştın?" diyorlar. Farkında
değilim; karşımda müdhiş bir yangın var.. alevleri göklere yükseliyor, içinde
evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı
kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona
çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir
kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler..."
İstiğnası:
Üstad'ın; hayatı boyunca cem'iyetimizin her tabakasına
vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti
haizdir.
Masivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlığı
ile Rabb-ül Âlemîn'in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i
hayatında bir itiyad değil, âdeta bir mezheb, meşreb ve meslek olarak kabul
etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam
etmektedir.
İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış,
talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında
yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak
kabil değildir...
Bakınız, Üstad; Mektubat ünvanını taşıyan şaheserin İkinci
Mektub'unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asîl bir iman ve irfan
şuuru ile izah eder:
"Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer
etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar
deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzib
lâzımdır.
İkincisi: Neşr-i hak için Enbiyaya ittiba' etmekle mükellefiz.
Kur'an-ı Hakîm'de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ
اِلاَّ عَلَى اللّهِ
{ اِنْ
اَجْرِىَ اِلاَّ
عَلَى اللّهِ
sh: » (T: 12)
diyerek, insanlardan
istiğna göstermişler..."
İşte Risale-i Nur Külliyatı'nın mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu
Enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misali ve hârikulâde
neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihankıymet bir elmas gibi
muhafaza eylemiştir.
Artık herkesin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice
bin şahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da
gönüller fâtihi olmaz? İmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?
İktisadçılığı:
İktisad, bundan evvel bahsettiğimiz istiğnanın tefsir ve
izahından başka bir şey değildir. Zâten iktisad sarayına girebilmek için,
evvelâ istiğna denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeble iktisadla istiğna,
lâzımla melzum kabilindendir.
Üstad gibi, istiğna hususunda Peygamberleri kendine örnek kabul
eden bir mücahidin iktisadçılığı kendiliğinden husule gelecek kadar tabiî bir
haslet halini alır ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça
ekmek kâfi gelebilir. Zira bu büyük insan; büyük ve munsif Fransız şâiri
Lamartin'in dediği gibi: "Yemek için yaşamıyor, belki yaşamak için
yiyor."
Üstad'ın meşreb ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun
yüksek iktisadçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi
çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisadçılığını manevî sahalarda
tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.
Meselâ; Üstad, bu yüksek iktisadçılık kudretini sırf yemek, içmek,
giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidad, kabiliyet,
vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder
edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde
takib ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de
telkin etmiştir. Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve
her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zira onun gönlünün mihrak
noktasında yazılı olan şu "Dikkat!" kelimesi, en hassas bir kontrol
vazifesi görmektedir.
sh: » (T: 13)
İşte Bediüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir
"Pedagog" -mürebbi- olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen
isbat etmiş ve iktisad tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha
ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.
Tevazuu ve Mahviyetkârlığı:
Nur Risalelerinin bu kadar hârikulâde bir şekilde cihana
yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin tesirleri
görülmüştür.
Çünki, Üstad; sohbet ve te'liflerinde kendine bir ''Kutb-ül
Ârifîn'' ve bir ''Gavsül- Vâsılîn'' süsü vermediği için, gönüller ona pek çabuk
ısınmış, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiş ve derhal ulvî gayesini
benimsemiştir.
Meselâ: Ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet
ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcih eder. Keskin ve ateşîn
hitabelerinin ilk ve yegâne muhatabı öz nefsidir. Oradan -merkezden muhite
yayılırcasına- bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müştak olan gönüllere
yayılır.
Üstad, hususî hayatında gayet halim-selim ve son derece
mütevazidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için azamî
fedakârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırab ve
mahrumiyetlere katlanır... Fakat imanına, Kur'anına dokunulmamak şartıyla...
Artık o zaman bakmışsınız ki; o sâkin deniz, dalgaları semalara
yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehşet saçan bir umman kesilmiştir.
Çünki O, Kur'an-ı Kerim'in sadık hizmetkârı ve iman hududlarını bekleyen
kahraman ve fedai bir neferidir. Kendisi bu hakikatı veciz bir cümle ile şu
şekilde ifade eder: "Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse,
silâhını bırakmayacak. Ben de, Kur'anın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife
başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem..."
Vazife başında ve cihad meydanında iken şu mısralar, lisan-ı
halidir:
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gemi,
Sinsi düşmanlara, hâşâ, satamam benliğimi...
sh: » (T: 14)
Benliğimden uzak olmaktır esaret bence,
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence...
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım...
Dest-i kudretle yapılmış kaledir imanım,
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım,
Görmek ister beni Cennet'te şehid ecdadım...
Ruhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm,
En büyük vuslata Allah'a çıkan yoldur ölüm.
* * *
Kitaba girmezden evvel, Üstad'ı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî
cepheleri ile de mütalaa etmek isterdim. Fakat çok derin ve pek şümullü olan bu
mevzuların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat'î bir surette idrak
ettikten sonra, artık adı geçen mevzulara birkaç cümle ile temas etmeyi münasib
gördüm.
Rabbim imkânlar lütfederse, bu derin mevzuları, Risale-i Nur
Külliyatı ve Nur Talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî
bir surette tedkik ve mütalaa etmeyi bütün ruhumla arzu ediyorum. Bu hususta,
büyük üstadımızın ve aziz kardeşlerimin kıymetli dualarını niyaz eylerim!
Üstad'ın ilmî cephesi:
Merhum Ziya Paşa, şu:
Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.
beyti ile, nesilden nesile
bir düstur halinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikatı ifade etmiştir.
Evet Müslüman ırkımıza ''Risale-i Nur Külliyatı'' gibi muazzam bir
iman ve irfan kütübhanesini hediye eden, gönüller üzerinde, mukaddes bir nur
müessesesi kuran mümtaz ve müstesna zâtın kudret-i ilmiyesi hakkında tafsilata
girişmek, öğle vakti güneşi tarif etmek kadar fuzulî bir iştir.
Yalnız yanık bir şâirimizin:
Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider.
dediği gibi, hayatının her
lâhzasında İlahî tecellilere mazhar bulunan bu mübarek zâtın; ilim ve
irfanından, ahlâk ve kemalâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlahî
bir haz veriyor. Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.
sh: » (T: 15)
Üstad, Risale-i Nur Külliyatı'nda dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî,
felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiş ve hepsinde de hârikulâde
bir surette muvaffak olmuştur.
İşin asıl hayret veren noktası; birçok ülemanın tehlikeli yollara
saptıkları en çetin mevzuları, gayet açık bir şekilde ve en kat'î bir surette
hallettiği gibi, en girdaplı derinliklerden, Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in tuttuğu
nurlu yolu takib ederek sahil-i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da
öylece çıkarmıştır.
Bu sebeble, Risale-i Nur Külliyatı'nı aziz milletimizin her
tabakasına kemal-i emniyet ve samimiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur
Risaleleri, Kur'an-ı Kerim'in nur deryasından alınan berrak katreler ve hidayet
güneşinden süzülen billur huzmelerdir. Binaenaleyh her müslümana düşen en
mukaddes vazife, imanı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına
çalışmaktır. Zira tarihte pek çok defalar görülmüştür ki, bir eser nice
ferdlerin, ailelerin, cem'iyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve
saadetine sebeb olmuştur... Ah! Ne bahtiyardır o insan ki, bir mü'min kardeşinin
imanının kurtulmasına sebeb olur!..
Üstadın Fikri Cephesi:
Malûm ya; her mütefekkirin kendine mahsus bir tefekkür
sistemi, fikrî hayatında takib ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı
bir "ideali" vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden
bahsetmek için uzun mukaddemeler serdedilir. Fakat Bediüzzaman'ın tefekkür
sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddemelerle filan yorulmaksızın bir cümle ile
hülâsa edilebilir:
Bütün semavî kitabların ve bilumum Peygamberlerin yegâne davaları
olan "Hâlık-ı Kâinat'ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilân" ve bu büyük
davayı da, ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle isbat eylemektir.
-O halde Üstad'ın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası
var?
-Evet, mantık ve felsefe, Kur'anla barışıp hak ve hakikata hizmet
ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur.
Mukaddes ve cihanşümul davasını isbat vadisinde kullandığı en parlak delilleri
ve en kat'î bürhanları, Kur'an-ı Kerim'in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat
daha isbat ve ilân eden "Müsbet ilim"dir.
sh: » (T: 16)
Zâten felsefe, aslında hikmet manasına geldikçe, Vâcib-ül Vücud
Taalâ ve Tekaddes Hazretlerini, Zât-ı Bâri'sine lâyık sıfatlarla isbata çalışan
her eser, en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.
İşte Üstad böyle ilmî bir yolu, yani Kur'an-ı Kerim'in nurlu yolunu
takib ettiği için, binlerle üniversitelinin imanını kurtarmak şerefine mazhar
olmuştur. Hazret'in bu hususta haiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok
meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misaller getirerek inşâallah
müstakil bir eserde arzetmek emelindeyim. Ve minallahittevfik.
Tasavvuf Cebhesi:
Nakşibendî meşayihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz
Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeğe çalışan ve büyük bir âlim olan bir zâta
sordum:
-Efendi Hazretleri, ülema ile mutasavvife arasındaki gerginliğin
sebebi nedir?
-Ülema, Resûl-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline
vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr-i Cihan Efendimizin hem
ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta "Zülcenaheyn", yani
"İki kanadlı" deniliyor... Binaenaleyh tarîkattan maksad, ruhsatlarla
değil, azimetlerle amel edip ahlâk-ı P1eygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî
hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk'ın rızasında fâni olmaktır. İşte bu ulvî
dereceyi kazanan kimseler, şübhesiz ki ehl-i hakikattırlar. Yani, tarîkattan
maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi
kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için, büyüklerimiz matlub olan hedefe
kolaylıkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat,
şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkattan düşen şeriata düşer, fakat
-maazallah- şeriattan düşen ebedî hüsranda kalır.
Bu büyük zâtın beyanatına göre, Bediüzzaman'ın açtığı nur yolu ile,
hakikî ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi
de Rıza-yı Bari'ye ve binnetice Cennet-i A'lâ'ya ve dîdar-ı Mevlâ'ya götüren
yollardır.
Binaenaleyh; bu asîl gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir
kardeşimizin, Risale-i Nur Külliyatını seve seve okumasına
sh: » (T:17)
hiçbir mani' kalmadığı
gibi, bilakis Risale-i Nur tasavvuftaki "murakabe" dairesini,
Kur'an-ı Kerim yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim
bir vird olarak ilâve etmiştir.
Evet insanın gözüne gönlüne bambaşka ufuklar açan bu
"Tefekkür" sebebiyle sadece kalbinin murakabesi ile meşgul olan bir
sâlik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatı
azamet ve ihtişamı ile seyir ve temaşa, murakabe ve müşahede ederek, Cenab-ı
Hakk'ın o âlemlerde binbir şekilde tecelli etmekte olan esma-i hüsnasını,
sıfât-ı ulyasını kemal-i vecd ile görerek, artık sonsuz bir mabedde olduğunu
aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Çünki içine girdiği
"Mabed" öyle ulu bir mabeddir ki; milyarlara sığmayan cemaatin hepsi
aşk ve şevk, huşu' ve istiğraklar içinde Hâlıkını zikrediyor. Yanık, tatlı ve
güzel lisanları, şive, nağme, ahenk ve besteleri ile bir ağızdan: سُبْحَانَ
اللّهِ وَالْحَمْدُ
لِلّهِ وَلاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ
وَاللّهُ اَكْبَرُ
diyorlar.
Risale-i Nur'un açtığı iman ve irfan ve Kur'an yolunu takib eden,
işte böyle muazzam ve muhteşem bir mabede girer. Ve herkes de iman ve irfanı,
feyiz ve ihlası nisbetinde feyizyab olur.
Edebî Cebhesi:
Eskidenberi lafz ve mana, üslûb ve muhteva bakımından, edibler ve
şâirler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları,
sadece üslûb ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek, manayı ifadeye feda
etmişlerdir. Ve bu hal de kendini en çok şiirde gösterir.
Diğer zümre ise; en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü
söze kurban etmemişlerdir.
Artık Bediüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cebhesi bu
küçük mukaddeme ile kolayca anlaşılır sanırım. Zira üstad o kıymetli ve
bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil,
bilakis kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde
insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazilet
mefhumunun
sh: » (T: 18)
asırlara, nesillere telkini
ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık bu kadar ulvî bir gayenin tahakkuku için
candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki, fâni şekillerle meşgul
olamaz.
Bununla beraber Üstad; zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir
derinliği ve hayal yüksekliği bakımından hârikulâde denecek derecede edebî bir
kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeble üslûb ve ifadesi, mevzua göre
değişir. Meselâ: İlmî ve felsefî mevzularda mantıkî ve riyazî delillerle aklı
ikna' ederken, gayet veciz terkibler kullanır. Fakat gönlü mestedip, ruhu
yükselteceği anlarda ifade o kadar berraklaşır ki tarif edilemez. Meselâ:
Semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtablardan ve bilhassa bahar âleminden
ve Cenab-ı Hakk'ın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir
ederken, üslûb o kadar latif bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı
renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır.. ve her tasvir, hârikalar hârikası
bir âlemi canlandırır.
İşte bu hikmete mebnidir ki, bir Nur talebesi Risale-i Nur
Külliyatı'nı mütalaası ile -üniversitenin herhangi bir fakültesine mensub da
olsa- hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen tam manasıyla tatmin edilmiş
oluyor.
Nasıl tatmin edilmez ki, Risale-i Nur Külliyatı, Kur'an-ı Kerim'in
cihanşümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek
ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır...
Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular,
Kur'ana her zaman beşerin ihtiyacı var.
Ali Ulvi KURUCU