Dördüncü Kısım
Kastamonu Hayatı
Bediüzzaman Said Nursî,
Eskişehir hapsinden çıktıktan sonra, Kastamonu Vilâyetine nefyediliyor. Uzun
bir müddet polis karakolunda ikamete mecbur edildikten sonra, karakolun tam
karşısında, dâimî bir tarassud altında olan bir eve yerleştiriliyor.
Orada, sekiz sene ağır bir istibdad ve göz hapsi altında bir sürgün
hayatı geçirtiliyor. Fakat o, kat'iyyen boş durmuyor, neşr-i envar-ı Kur'aniyeye
gizli olarak devam ediyor. Bilhassa İnebolu'da çok fedakâr ve faal talebeleri
yetişiyor. Aynen Isparta talebeleri gibi, şevkle Risale-i Nur'u yazmaya ve
etrafa perde altında neşretmeye başlıyorlar. Karadeniz havalisinde de, Risale-i
Nur eserleri böylece büyük bir rağbet görmeye başlıyor.
Hazret-i Üstad Kastamonu'da iken, Isparta'daki talebeleriyle dâima
alâkadar idi. O, izn-i İlâhî ile biliyordu ki; Risale-i Nur'u dünyaya ilân ve
neşredecek fedakârlardan ve nâşirlerden kısm-ı âzamı Isparta'dan çıkacak.. veya
Isparta merkezindeki hizmet ile bu büyük vazife ifa edilecek.
...................................................................................
Risale-i Nur Şâkirdleri, sevgili Üstadlarının hal ve istirahatıyla
çok alâkadardırlar. Müşfik Üstadlarından ve Nurcu kardeşlerinin Risale-i Nur
hizmetlerinden sık sık haber almayı arzu ederler.
Bediüzzaman Said Nursî, yirmiyedi sene zarfında, Nur Talebelerine
hitaben ilmî, îmanî, İslâmî mevzularda ve hizmet-i îmaniyeye dâir bazı
mektublar yazmıştır. Nur talebeleri de, çok müştak oldukları bu mektubları el
yazılarıyla çoğaltarak neşretmişlerdir. Din düşmanlarının, postahanelerden Nur
Risalelerini ve mektublarını göndermeyi yasak edecek dereceye varan şiddetli
tazyikatları zamanında bu mektubları ve Nur Risalelerini, Nur Talebeleri köyden
köye, kasabadan kasabaya, vilâyetten vilâyete götürmüşlerdir. Hatta kendi
aralarında "Nur Postacıları" meydana getirmişlerdir. Bütün ruh u
canlarıyla gönüllü olan bu Nur Postacıları, bu hizmetin en kudsî bir vazife olduğuna
inanmışlardır. Gayet ehemmiyetli ve hakikatlı olduğu kadar gayet güzel olan
sh: » (T: 261)
ve Risale-i Nur'un
"Lâhika Mektubları" ismini alan bu mektublar, Nur Talebelerinin ruhî
birçok ihtiyaçlarını tatmin etmiştir. Hem Risale-i Nur Talebelerine, Kur'an ve
îman hizmetinde birer rehber hükmüne geçmiş; hem İslâmiyet düşmanlarının bütün
bütün yalan ve uydurma propagandalarına aldanmamak ve intibah vermek hususunda
uyandırıcı bir tesir husule getirmiştir. Ve bu suretle de, dinsizliğin o
muvakkat şa'şaalı saltanatı devrinde -çok kimselerin ümidsizliğe ve atalete
düşürüldüğü o karanlık günlerde- kalblere inşirah ve sürur vermiş
ve iman hizmeti için
faaliyet aşkını yerleştirmiştir. Ve böylece müminleri yeisten kurtarıp,
İslâmiyetin, Risale-i Nur'la istikbaldeki parlak zaferlerine işaretler edip
müjdeler vermiştir.
Evet, o nûranî Lâhika mektubları ki; ruhları, kalbleri cezb ve
fetheden, akılları teshir eden hakikatlarla doludur. Bu Lâhika Mektublarından
bazıları ileride yeri geldikçe dercedilecektir. Hazret-i Üstad'ın
Kastamonu'daki hayatına dâir malûmatı, Kastamonu'dan yazdığı mektubların bir
kısmından bazı parçalar almakla ve oradaki hâlis ve sâdık Nur Talebelerinin
mektublarından birkaç mektubu bu tarihçeye idhal etmek suretiyle takdim
ediyoruz. Aşağıda yazılan mektublar beşyüz sahifeden ziyade olan Kastamonu
Lâhikasından, Üstad'ın, Kastamonu'dan Isparta'daki talebelerine gönderdiği
mektublarından beş-on mektubdur. Bu mektublarda Hazret-i Üstad, talebelerine,
el yazısıyla risaleleri yazmalarının, neşretmelerinin ehemmiyetini; Risale-i
Nur Talebelerinin şimdilik cüz'î gibi görünen hizmetlerinin, hakikatta,
kâinatta en muazzam mes'ele olduğunu ve bir gün bu memlekette Risale-i Nur'un
nuruyla geniş çapta fütuhat olacağını müjdelemekte, Risale-i Nur'un dairesinin
ve neşriyatının temellerini, esaslarını vaz ve tahkim etmektedir.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Risale-i Nurun hizmetindeki ekser şâkirdleri birer nevi keramet ve
ikram-ı İlâhî hissettikleri gibi; bu âciz kardeşiniz, çok muhtaç olduğu için
çok nevilerini ve çeşidlerini hissediyor. Ve bu sıra-
sh:» (T: 262)
larda, bu havalideki
şâkirdler, yeminle itiraf ediyorlar ki: «Biz Nurun hizmetinde çalıştıkça, hem
maişetçe, hem istirahat-ı kalbce bir genişlik, bir ferah, zâhir bir surette
hissediyoruz.» Ben kendimce o kadar hissediyorum ki; nefis ve şeytanım, o
bedahate karşı hayret ederek sustular.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Âhiret Kardeşlerime Mühim Bir İhtar:
İki Maddedir.
Birincisi: Risale-i Nura intisab eden kimsenin en ehemmiyetli
vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan
ve yazdıran ve okuyan, «Risale-i Nur Talebesi» ünvanını alır; ve o ünvan
altında, her yirmidört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyade
hayırlı dualarımda ve manevî kazançlarımla hissedar olmakla beraber, benim gibi
dua eden kıymetdar binler kardeşlerim ve Risale-i Nur Talebelerinin dualarına
ve kazançlarına dahi hissedar olur. Hem dört vecihle dört nevi ibadet-i makbûle
hükmünde bulunan kitabetinde hem îmanını kuvvetlendirmek, hem başkalarının
îmanlarını tehlikeden kurtarmaya çalışmak, hem Hadîsin hükmiyle «Bir saat
tefekkür, bazan bir sene kadar bir ibadet hükmüne geçen» tefekkür-ü îmanîyi
elde etmek ve ettirmek; hem hüsn-ü hattı olmıyan ve vaziyeti çok ağır bulunan
üstadına yardım etmekle hasenatına iştirak etmek gibi çok faideleri elde
edebilir. Ben kasemle temin ederim ki: Bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan
adam, bana büyük bir hediye vermiş hükmüne geçer. Belki her bir sahifesi, bir
okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf Risale-i Nurun, îmansız ve emansız cinnî
ve insî düşmanları, onun çelik gibi metin kal'alarına, elmas kılınç gibi
kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden çok gizli desiseler ve hafî
vasıtalarla, haberleri olmadan, yazanların
sh:» (T: 263)
şevklerin kırmak ve fütur
vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe
vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar pek az, düşmanlar çok
dikkatli, kısmen talebeleri mukavemetsiz olduğundan; bu memleketi, o nurlardan
bir derece mahrum ediyorlar.
Benim ile hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek istiyen adam,
hangi risaleyi açsa, benim ile değil, hâdim-i Kur'an olan üstadiyle görüşür ve
hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.
.....................................................................
Sabrinin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektubun mânevi
tesiriyle bu Âyeti اَوَمَنْ
كَانَ مَيْتًا
Âyetiyle
beraber düşünürken, birden hatırıma geldi: Risale-i Nurun bu derece kuvvetli
işârât-ı Kur'aniyeye ve şakirdlerinin bu kadar kıymetli beşârât-ı Kur'aniyeye
ve aktabların iltifatına mazhariyetinin sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve
dehşetidir ki; hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.
Demek ehemmiyet, onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musibetin fevkalâde
dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi az olduğu halde, gayet büyük bir
ehemmiyet kesbetmiş ki bu iki Âyet de, işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade
eder ki: «Risale-i Nur dâiresine girenler, tehlikede olan îmanlarını
kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler.» diye müjde
veriyor.
Evet, bazı vakit olur ki bir nefer, gördüğü hizmet için bir müşirin
fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
Ondokuzuncu Sözün âhirinde beyan edilen Kur'andaki tekrarın ekser
hikmetleri, Risale-i Nurda dahi cereyan ediyor. Bilhassa ikinci hikmeti, tam
tamına vardır. O hikmet şudur ki: Herkes Kur'ana muhtaçdır. Fakat herkes, her
vakit bütün Kur'anı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye, galiben muktedir
olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur'aniye, ekser uzun surelerde
dercedilerek, herbir sure bir küçük Kur'an hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi
mahrum etmemek için, Haşir ve Tevhid ve Kıssa-i Musa gibi bazı maksadlar tekrar
edilmiş: Aynı ehemmiyetli hikmet içindir ki; bazı defa haberim olmadan,
ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i îmaniye ve kuvvetli
hüccetle-
sh:» (T: 264)
ri, müteaddid risalelerde
tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim: «Neden onlar bana unutturulmuş?» Sonra
kat'î bir surette bildim ki, herkes bu zamanda Risale-i Nura muhtaçtır; fakat
umumunu elde edemez; elde etse de, tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur
hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde, muhtaç
olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür
ettiği gibi, o da mütalâasını tekrar eder.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan;
elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten Lilâlemîn Zatın mertebe-i
şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat elbette merhamet ve
şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhâda sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir
sekâm-i kalbîdir. Meselâ: Kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azab
ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te'vile sapmak,
Kur'anın ve edyân-ı semaviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzib olduğu gibi;
bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünki, mâsum
hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârane şefkat etmek, o bîçare
hayvanlara şedit bir gadr ve vahşî bir vicdansızlıktır. Ve binler müslümanların
hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmanı sû-i âkıbete ve müdhiş
günahlara sevkeden adamlara şefkatkârane tarafdar olmak ve merhametkârane
cezadan kurtulmalarına dua etmek; elbette o dua, o zulüm, ehl-i imana dehşetli
bir merhametsizliktir ve şenî bir gadirdir. Risale-i Nurda kat'iyyetle isbat
edilmiş ki; küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü
azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ deniz dibinde
balıklar, cânilerden şekva ederler ki;
sh:» (T: 265)
«İstirahatımızın selbine
sebeb oldular.» diye rivayet-i sahiha vardır. O halde, kâfirin ve münafığın
azab çekmesine acıyıp şefkat eden adamlar, şefkata lâyık hadsiz mâsumlara
acımıyorlar.
* * *
Risale-i Nur, hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor,
başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki:
Îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolayı,
Risale-i Nurdadır. Evet, onbeş sene yerine onbeş haftada, Risale-i Nur o yolu
kestirir, iman-ı tahkikiye isal eder. Bu fakir kardeşiniz, yirmi sene evvel
kesret-i mütalâa ile, bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa
ederken; yirmi seneye yakındır ki, Kur'an ve Kur'andan gelen Risale-i Nur bana
kâfi geliyordu. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları da yanımda
bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi hakaika dair olduğu halde; te'lifi
zamanında yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha
ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum,
başkalara bakmıyorum ve meşgul olmuyorum. Siz dahi, Risale-i Nura kanaat
etmeniz lâzımdır; belki bu zamanda elzemdir!..
* * *
Birinci Esas: Ehl-i imanın me'yusiyetine karşı, istikbalde bir nur
var diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kablelvuku ile Risale-i Nurun istikbalde,
dehşetli bir zamanda, çok ehl-i imanın îmanlarını takviye edip kurtarmasını
hissedip, o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış;
tabirsiz, te'vilsiz tatbike çalışmış, siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında
zannetmiş; doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esas: Eski Said, bazı siyasî insanlar ve harika ediblerin
hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdadı hissedip, ona (istibdada) karşı
cephe almışlardı. O hiss-i kablelvuku, tabir ve te'vîle muhtaç iken,
bilmiyerek; resmî, zaif ve ismî bir istibdat görüp, o siyasî ve dâhî edipler
ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren bir zaman sonra
gelecek olan istibdatların zaif bir gölgesini asıl zannederek öyle
davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hata. İşte Eski
Said, eski zamanda, böyle acib bir istibdadı hissetmiş; bazı âsârında ona hü-
sh:» (T: 266)
cum ile beyanatı var. O
müthiş istibdad-ı acîbeye karşı meşrutai meşruayı bir vâsıta-i necat görüyordu.
Ve «hürriyet-i şer'iyye, Kur'anın ahkâmı dairesindeki meşveretle, o müthiş
musibeti def eder.» diye düşünüp öyle çalışmış.
Hem «Münazarat Risalesi» nin ruhu ve esası hükmünde olan
hâtimesindeki Medresetüzzehra'nın hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan
Risale-i Nur Medresesine bir zemin ihzar etmek idi ki, bilmediği halde
ihtiyarsız olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nuranî
hakikatı maddî suretinde arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda
gelmeye başladı. Sultan Reşad (Merhum), ondokuz bin altun lirayı, Van'da temeli
atılan o Medresetüzzehra'ya verdi. Temel atıldı, fakat sâbık harb-i umumî
çıktı, geri kaldı. Beş altı sene sonra Ankara'ya gitdim, yine o hakikata
çalışdım. İkiyüz meb'usdan yüzaltmış üç meb'usun imzalariyle, o medresemize
yüzellibin banknot iblâğ ederek, o tahsisat kabul edildi. Fakat, binler
teessüf, medreseler kapandı, o hakikat geri kaldı. Fakat Cenab-ı Hakka hadsiz
şükür olsun ki, o medresenin mânevi hüviyeti Isparta vilâyetinde te'sis edildi.
Risale-i Nuru tecessüm ettirdi.
İnşâallah istikbalde, Risale-i Nur Şakirdleri, o âli hakikatın
maddî suretini de te'sis etmeye muvaffak olacaklar...
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
...................................................................
Risale-i Nurun yüksek, kıymetdar hizmet-i îmaniyesi onlara kâfi
olarak kanaat veriyordu. O şakirdlerin gayet keskin kalb basireti şöyle bir
hakikatı anlamış ki: Risale-i Nur ile hizmet ise, İmanı kurtarıyor; tarikat ve
şeyhlik ise, velâyet mertebelerini kazandırıyor. Bir adamın îmanını kurtarmak
ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır.
Çünki: İman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü'mine küre-i arz kadar
bir saltanat-ı bâkiyeyi te'min eder. Velayet ise, mü'minin Cennetini
genişletir, parlattırır. Bir adamı sultan yap-
sh:» (T: 267)
mak, on adamı vali
yapmaktan daha sevablı bir hizmettir.
İşte bu dakik sırrı senin Ispartalı kardeşlerinin bir kısmının
akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bir bîçare,
günahkâr bir adamın arkadaşlığını,evliyalara -eğer bulunsaydı müctehidlere
dahi- tercih ettiler. Bu hakikata binaen; bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam
gelse, «Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım.» dese; sen, Risale-i Nuru
bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın!
SAİD
NURSÎ * * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Risale-i Nur Talebelerinden bir kısmı kardeşlerimin, benim haddimin
çok fevkinde hüsn-ü zanlarını tadil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir.
Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (Rahmetullahi
Aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum:
O merhum kardeşim, evliya-i azîmeden Hazret-i Ziyaeddinin (Kuddise
sırruhu) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane
muhabbet ve hüsn-ü zan etse de, makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi
ki: «Hazret-i Ziyaeddin, bütün ulûmu biliyor; kâinatda, kutb-u âzam gibi
herşeye ıttılâı var.» Beni, onunla rabtetmek için hârika makamlarını beyan
etti. Ben de o kardeşime dedim ki: «Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok
mes'elelerde onu ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar hakiki onu sevmiyorsun.
Çünki, kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir
Ziyaeddin seversin; yâni o ünvan ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i
gayb açılsa, hakikatı görülse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtte
birisine iner. Fakat ben o zât-ı mübareki, senin gibi pek ciddi severim, takdir
ederim. Çünki sünnet-i seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i îmana hâlis
ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı görülse, değil geri
çekilmek, vazgeçmek, muhabbetde noksan olmak; bil'akis daha ziyade hürmet ve
takdirle
sh:» (T: 268)
bağlanacağım. Demek ben
hakiki bir Ziyaeddini, sen de hayalî bir Ziyaeddini seversin.» Benim o
kardeşim, insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı
kabul edip takdir etdi.
Ey Risale-i Nurun kıymetli talebeleri ve benden daha bahtiyar ve
fedakâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyade hüsn-ü zannınız, belki
size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat-bîn zatlar; vazifeye, hizmete
bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar
kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden
kaçırmamak için, kusuratımı gizliyorum.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Bir hafta evvelki mektubunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derecede
cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
Bu zamanda, öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, her şeyi kendi
hesabına aldığı için faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat
dahi bu zamanda gelseydi; harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için, siyaset
âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin
ediyorum.
Hem üç mes'ele var; bir hayat, biri şeriat, biri îman. Hakikat
noktasında ve en mühimmi ve en âzamı, îman mes'elesidir. Fakat şimdiki umumun
nazarında ve hâl-i âlem ilcaatında ve en mühim mes'ele, hayat ve şeriat
göründüğünden; o zat şimdi olsa da, üç mes'elenin birden umum rûy-u zeminde
vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki
câri olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, her halde en âzam mes'eleyi
esas yapıp, öteki mes'eleleri esas yapmayacak; ta ki iman hizmeti, safvetini
umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o
hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem yirmi seneden beri tahribkârane eşedd-i zulüm altında o
sh:» (T: 269)
derece ahlâk bozulmuş ve
metanet ve sadakat kaybolmuş ki; ondan, belki yirmiden birisine itimad edilmez.
Bu acib hâlâta karşı, fevkalâde sebat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i
İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir. Demek en hâlis ve selâmetli
ve en mühim ve en muvaffakiyetli hizmet, Risale-i Nur şâkirdlerinin daireleri
içindeki kudsî hizmettir. SAİD NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Bu seneki Ramazan-ı Şerif; hem âlem-i İslâm için, hem Risale-i Nur
Şâkirdleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kıymetlidir. Risale-i Nur
Şakirdlerinin «İştirak-i a'mâl-i uhreviye» düstur-u esasiyeleri sırrınca, her
birisinin kazandığı miktar -kardeşlerine aynı mikdar- defter-i a'mâline
geçmesi, o düsturun ve rahmet-i Îlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle,
Risale-i Nurun dairesine sıdk ve ihlas ile girenlerin kazançları pek azim ve
küllîdir; herbiri binler hisse alır. İnşâallah, emval-i dünyeviyenin iştiraki
gibi inkısam ve tecezzi etmeden, herbirisinin defter-i amel'ine aynı geçmesi;
bir adamın getirdiği bir lâmba, binler âyinelerin herbirisine, aynı lâmba
inkısam etmeden girmesi gibidir. Demek, Risale-i Nurun sâdık şâkirdlerinden
birisi, Leyle-i Kadir'in hakikatını ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa,
umum hakiki sâdık şakirdler, sahib ve hissedar olmak, vüs'at-i rahmet-i
İlâhiyyeden çok kuvvetli ümidvârız.
SAİD NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Birinci Mes'ele: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında
tekâsül göstermesine binaen dedim: Namazdan sonraki tesbi-
sh:» (T: 270)
hatlar, tarikat-ı
Muhammediyedir (A.S.M.) ve velâyet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bir evradıdır. O
noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti:
Nasılki, Risalete inkılâb eden velâyet-i Ahmediye, bütün
velâyetlerin fevkindedir; öyle de, o velâyetin tarikatı ve o velayet-i kübrânın
evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatların
ve evradların fevkindedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etdi:
Nasıl zikir dairesinde bir meclisde veyahud hatm-i Nakşiyede bir
mescidde birbiriyle alâkadar hey'et-i mecmuada nûranî bir vaziyet hissediliyor.
Kalbi hüşyar bir zat, namazdan sonra سُبْحَانَ
اللَّهِ سُبْحَانَ
اللَّهِ deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin
reisi olan Zât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) muvacehesinde, yüz milyon, tesbih elinde
çektiklerini mânen hisseder; o azamet ve ulviyetiyle سُبْحَانَ
اللَّهِ سُبْحَانَ
اللَّهِ سُبْحَانَ
اللَّهِ der. Sonra
o serzâkirin emr-i mâneviyesiyle اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ dediği
vakit, o halka-i zikrin ve çok geniş bulunan hatme-i Ahmediyenin (A.S.M.) dairesinde yüz milyon müridlerin اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ larından
tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ ile iştirak eder. Ve
hâkeza
اَللَّهُ
اَكْبَرُ اَللَّهُ
اَكْبَرُ ve duadan sonra لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ otuz üç defa o tarikat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) halka-i zikrinde
ve hatme-i kübrasında sâbık mana ile o ihvan-ı tarikatı nazara alıp, o halkanın
ser-zâkiri olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm müteveccih olup
اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ
اللَّهِ
der, diye anladım ve
hissettim ve hayalen gördüm. Demek, tes-
sh:» (T: 271)
bihat-ı salâtiyenin çok
ehemmiyeti var.
İkinci Mes'ele: Otuzbirinci Âyetin işârâtının beyanında يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ
الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki:
Bu asrın bir hassası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı
bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yâni: Kırılacak bir cam parçasını, bâki
elmaslara, bildiği halde tercih etmek, bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan
çok hayret ediyorum. Bu günlerde ihtar edildi ki; nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair âza vazifelerini
kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de: Hırs-ı hayat ve hıfz ve zevk-i
hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye,
çok esbabla yaralanmış; sâir letâifi kendisiyle meşgul edip sukut ettirmeye
başlamış vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor. Hem, nasılki bir
cazibedar sefihane ve sarhoşane sa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve
serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o
câzibeye kapılıp hakiki vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar. Öyle de:
Bu asrın hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle
dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın
ulvî vazifelerini, kalb ve aklını nefs-i emmarenin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet; hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartiyle,
bazı umûr-u diniyeyi terkeder. Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat
cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden
berekâtın kalkmasiyle ve fakr u zaruret ve maişet ziyadeleşmesiyle, o derece o
damar yaralanmış ve zedelenmiş ve mütemadiyen, ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu
fâni hayata celb ede ede, o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna
bir hâcet-i hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor. Bu acib
asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur'an-ı Mucizül-Beyanın
tiryak-misal ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metin,
sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakirdleri mukavemet
sh:» (T: 272)
edebilir. Öyle ise, her
şeyden evvel onun dairesine girmeli; sadakatle, tam metanetle ve ciddi ihlâs ve
tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acib hastalığın te'sirinin kurtulsun.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Hâfız Alinin kendi üstadı hakkında, benim haddimden pek çok ziyade isnad ettiği meziyet ve
mâsumiyeti, onun mâsum lisaniyle, hakkımda medih olarak değil, bir nevi dua
olarak tasavvur ediyoruz. Hem Hâfız Alinin, Sav gibi yerler, karyeler ve
Isparta bir Medrese-i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nurun sâdık
şâkirdleri, harikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri bizleri, belki
Anadoluyu, belki Âlem-i İslâmı mesrur, müferrah eden bir hakikatlı haber
telâkki ediyoruz. Âhirdeki «Muhbir-i Sâdıkın haber verdiği gibi, mânevî fütuhat
yapmak ve zulümatı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektir.» diyen
fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlâhiyyeden dua ile niyaz ediyoruz,
temenni ediyoruz.
Fakat biz Risale-i Nur şâkirdleri ise; vazifemiz hizmetdir,
vazife-i İlâhiyyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir
nevi tecrübe yapmamakla beraber; kemmiyete değil, keyfiyete bakmak, hem
çoktanberi sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi, her cihetle hayat-ı
uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbab altında, Risale-i Nurun
şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkanın ve dalâletin savletlerini kırması ve
yüzbinler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve biri yüze ve bazan bine mukabil
yüzer ve binler hakiki mü'min talebeleri yetiştirmesi; Muhbir-i Sâdık'ın
ihbarını aynen tasdik etmiş, vukuatla isbat etmiş ve ediyor. Ve inşâallah
hiçbir kuvvet Anadolunun sinesinden onu çıkaramaz. Ta âhir zamanda, hayatın
geniş dairesinin asıl sahibleri, yâni Mehdi ve şâkirdleri, Cenab-ı Hakkın
izniyle gelir; o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de
kabrimizde seyredip Allaha şükrederiz.
SAİD NURSÎ
* * *
sh:» (T: 273)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelce hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih etmeye dair
yazılan iki parçaya tetimmedir.
Bu acib asrın hayat-ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşama
şeraitini ağırlaştırıp çoğaltması ve hâcât-ı gayr-ı zaruriyeyi, görenekle,
tiryaki ve mübtelâ etmekle hâcât-ı zaruriye derecesine getirmesiyle, hayatı ve
yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla
hayat-ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı sed çeker veya ikinci, üçüncü
derecede bırakır. Bu hatanın cezası olarak öyle dehşetli tokat yedi ki, dünyayı
başına Cehennem eyledi. İşte bu dehşetli musibette, ehl-i diyanet dahi büyük
bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle, gördüm ki; ehl-i diyanet, ehl-i takve bir kısım zatlar,
bizimle gayet ciddi alâkadarlık peyda ettiler. O bir-iki zatta gördüm ki;
diyaneti ister ve yapmasını sever, ta ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak
olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarikatı keşf ve keramet için ister. Demek
âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî
meyvelerini, dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki
saadet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-ı diniyenin
fevaîd-i dünyeviyesi, yalnız tercih edici ve teşvik edici derecesinde olabilir.
Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapılmasındaki maksad o faide
olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsı kırılır, sevabı kaçar.
Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından ve zulüm ve
zulümatından en mücerreb bir kurtarıcı Risâle-i Nurun mizanları ve
müvazeneleriyle neşrettiği nur olduğuna kırkbin şahid vardır. Demek Risale-i
Nurun dairesine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir.
Evet,
عَلَى الاَخِرَةِ
يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ
الدُّنْيَا işaretiyle; bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi
hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslama da bilerek tercih ettirdi. Hem, binüçyüz
otuzdört tarihinde başlayıp öyle bir
sh:» (T: 274)
rejim ehl-i iman içine
sokuldu. Evet عَلَى
الاَخِرَةِ cifr ve ebced hesabiyle binüçyüzotuz üç veya
dört ederek, aynı vakitte eski harb-i umumide İslâmiyet düşmanları galebe
çalmakla muahede şartını, dünyayı dine tercih rejiminin mebdeine tevafuk
ediyor. İki-üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.
SAİD
NURSÎ
* * *
ÜSTAD
BEDİÜZZAMANIN İKİNCİ DÜNYA HARBİ
ESNASINDA
YAZDIĞI MÜHİM BİR MEKTUB
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Şiddet-i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğiyle beraber
mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçerelere gelen felâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle
rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde, kâfir de olsa
hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok
ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, mâsumlar hakkında bir nevi şehadet
hükmünde geçiyor. Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç
haberim yokken, Avrupa ve Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O
mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semavîden, zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak
felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise,
ne dinde olursa olsun, şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı
mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
Onbeşden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı
büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünki, âhir zamanda madem fetret
derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâma bir lâkaydlık
perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsanın (A.S.) dîn-i hakikîsi
hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek, elbette şimdi fetret gibi karan-
sh:» (T: 275)
lıkta kalan Hazret-i İsaya
mensub Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket, onlar hakkında bir
nevi şehadettir denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibet-zedeler, fakir ve
zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet
çekiyorlar; elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve
küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara kefaret
olmakla beraber yüz derece onlara kârdır, diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı
Erhamürrâhimîne hadsiz şükrettim ve o elîm elemden ve şefkatten teselli buldum.
Eğer o felâketi gören, zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar
eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak
insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet-i Rabbaniyedir.
Eğer o felâketi çekenler; mazlumların imdadına koşanlar ve
istirahat-ı beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve
hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın
mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyükdür, o musibeti onlar hakkında medar-ı
şeref yapar, sevdirir.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Mübarek Kardeşlerim.
Üç gün evvel, aynen nurlu hediyeniz Kastamonuya geldiği anda,
rü'yada görüyordum ki:
Terfi-i makam ve rütbe için bizlere ferman-ı şâhâne, mânevî bir
cânibden geliyor. Kemal-i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz
baktık ki o ferman-ı âli, Kur'an-ı Azimüşşan olarak çıktı. O halde, bu mâna
kalbe geldi: Demek, Kur'an yüzünden Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsi ve biz
şakirdleri bir terfi ve terakki fermanını âlem-i gaybdan alacağız. Şimdi tâbiri
ise, o fermanı temsil eden mâsumların kalemiyle mânevî tefsir-i Kur'anı
aldığımızdır. Bu rü'yanın şimdiki tabiri çıkmadan bir iki saat evvel, Feyzi ile
Eminin gösterdikleri tâbir dahi hakdır ve ehemmiyetlidir. Hem bu medar-ı sürur
ve ferah olan hediye-i nuraniyeyi bir hiss-i kablel-
sh:» (T: 276)
vuku ile benim ruhum tam
hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki; o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve
Eminin fıkrasında beyan edilen, rü'yayı gördüğüm gecenin günüde, sabahtan
akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç bir
sürur hissedip, mütemadiyen bir bahane ile ferahımı izhar edip otuz-kırk defa
tebessüm ile güldüm. Ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde
bir defa gülmeyenin, bir günde otuz defa gülmesi, bizleri hayrette bıraktı.
Şimdi anlaşıldı ki, o sürur ve o sevinç; mezkûr mânevî fermanı
temsil eden mâsumlar ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları, nesl-i âtînin sahâif-i
hayatlarına, Âlem-i İslâmın sahife-i mukadderatına ve ehl-i imanın istikbalinin
defterlerine neşr-i envar edecek olan ve o mâsumların halis ve sâfi amelleri ve
hizmetleriyle sahife-i âmalimize hasenatları yazılıp kaydedilmesinin ve
Risale-i Nur Şâkirdlerinin mukadderatının mes'ûdane idamesinin haberini veren,
o daha gelmiyen hediyeden geliyordu. Benim o azîm yekûndan hisseme düşen binden
bir cüz'ü ruhen hissedilmiş, beni mesrurane heyecana getirmişti. Evet, böyle
yüzer mâsumların makbul amelleri ve red edilmez duaları, sair kardeşlerimin
defterlerine geçmesi misillü, benim gibi bir günahkârın sahife-i âmaline dahi
girmesi binler sürur ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır
şerait altında, böyle mâsumane ve kahramanane çalışmak için biz, hem mâsumları
ve ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve validelerini tebrik, hem
köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadoluyu tebrik
ederiz. Mübarek mâsumların ve ümmîlerin herbirine birer hususi teşekkürname ve
tebrikname yazmak elimden gelseydi, yazacaktım. Öyle ise bu arzumu bilfiil
yazılmış gibi kabul etsinler. Ben onların isimlerini bir daire suretinde
yazacağım, dua vaktinde bakacağım; hem onları Risale-i Nurun has şâkirdleri
dairesine dahil edip bütün mânevî kazançlarıma hissedar edeceğim. Benim
tarafımdan onların peder ve validelerine veya akrabalarına ve üstadlarına
selâmlarımızı tebliğ ediniz. Cenab-ı Hak onları ve evlâdlarını dünyaya ve
âhirette mes'ud eylesin. Âmin, âmin, âmin.
sh:» (T: 277)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Kardeşlerim,
Hakaik-i îmaniye, her şeyden evvel, bu zamanda en birinci maksad
olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nurla
onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medar-ı merak ve maksud-u bizzat olmak
lâzım iken.. şimdiki hal-i âlem, hayat-ı dünyeviyeyi, hususan hayat-ı
içtimaiyyeyi ve bilhassa hayat-ı siyasiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefahet ve
dalâletine ceza olarak gelen gadab-ı İlâhinin bir cilvesi olan harb-i umumînin
tarafgirane damarları ve âsabları tehyîç edip, bâtın-ı kalbe kadar, hatta
hakaik-i imaniyenin elmasları derecesine, o zararlı, fani arzuları yerleştirecek
derecede bu meş'um asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve
aşılıyor ki; Risale-i nur dairesi haricinde bulunan bir kısım sathî belki de
bir kısım zaif veliler, o siyasî ve içtimaî hayatın rabıtları sebebiyle
hakaik-ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların
hükmüne tabi olarak hemfikir olan münafıkları sever; kendine muhalif olan ehl-i
hakikatı, belki ehl-i velâyeti tenkid ve adavet eder. Hatta hissiyat-ı
diniyyeyi o cereyanlara tabi yaparlar.
İşte bu asrın bu acib tehlikesine karşı Risale-i Nurun hizmet ve
meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskat etmiş
ki, bu harb-i umumîyi dört aydır merak etmedim, sormadım.
Hem, Risale-i Nurun has talebeleri, bâki elmaslar hükmünde olan
hakaik-ı imaniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla
vazife-i kudsiyelerine fütur vermemek ve fikirlerini bulaştırmamak gerektir.
Cenab-ı Hak bize nur ve nurani vazife vermiş, onlara da zulümlü ve zulümatlı
oyunları vermiş. Onlar bizden istiğna edip yardım etmedikleri ve elimizdeki
kudsî nurlara müşteri olmadıkları halde, onların karanlıklı oyunlarına
vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek, hatadır. Bize ve merakımıza,
dairemiz içindeki ezvak-ı mâneviye ve envar-ı îmaniye kâfi ve vâfidir.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 278)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Bugünlerde Risale-i Nura sûikasd edenlerin ve sizlere sıkıntı
verenlerin, haklarında bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduaya teşebbüs
ettim. Birden Ispartaya kıyamadım, beddua yerine: «Ya Rab! Isparta, Risale-i
Nurun bir Medresetüzzehra'sıdır. Oradaki fena memurları dahi ıslah eyle, hüsn-ü
âkıbet ver» diye dua eyledim ve ediyorum.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Fedakâr Kardeşlerim,
Nurlar; bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile
tezahür etti. اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ هَذَا
مِنْ فَضْلِ رَبِّى En ziyade bize nezaretle bizimle ve
siyasetle alâkadar mühim bir zat geldi. Ona dedim ki; «Bu onsekiz senedir sizlere
müracaat etmedim ve hiç gazete okumadım. Bu sekiz aydır bir defa, Cihanda ne
oluyor? diye sormadım. Üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim, tâ ki
kudsî hizmetimize mânevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: İman hizmeti,
îman hakaiki, bu kâinatta herşeyin fevkindedir. Hiçbir şeye tâbi ve âlet
olamaz! Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve
bâki elmasları şişeye tebdil eden gafil insanlar nazarında o hizmet-i imaniyeyi
hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi ve âlet telâkki etmek ve yüksek
kıymetlerini umumunun nazarında tenzil etmek endişesiyle, Kur'an-ı Hakîmin
hizmeti bize kat'î bir surette siyaseti yasak etmiş. Sizler ey ehl-i siyaset ve
hükûmet! Evham edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshilât göstermeniz lâzım.
Çünki hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti tesis ile, hem asayişi, hem
inzibatı, hem hayat-ı içtimaiyeyi anarşilikten kurtarmağa çalışıp sizin hakikî
vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve teyid ediyor.»
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 279)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Şimdi bundan on dakika evvel cesurca fakat kalemsiz iki adam,
Risale-i Nur dairesine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: «Bu dairenin
verdiği büyük neticelere mukabil, sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet
ister.»
Isparta kahramanlarının gösterdiği harikalar ve cihanpesendane
hidemat-ı Nuriyenin esası, harika sadakatleri ve fevkalâde metanetleridir. Bu
metanetin birinci sebebi, kuvvet-i îmaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi,
cesaret-i fıtriyedir. Onlara: «Siz, cesaretle ve efelikle tanınmışsınız.. ve
dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedakârlık gösterseniz, elbette Risale-i
Nurun kudsî hizmetinde cihana değer uhrevî neticelerine mukabil, merdane ve
fedakârane cesaret gösterip sadakatinizi muhafaza edersiniz.» dedim. Onlar da
tam kabul ettiler.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Âlem-i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan iman ve
şeriat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı iman hakikatları olduğundan, bu
hakaik-i imaniye-i Kur'aniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet
edilmemek ve elmas gibi o Kur'anın hakikatlarını, dini dünyaya satan veya âlet
eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük
vazife olan îmanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale-i Nurun
has ve sâdık talebeleri gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar. Hatta
sizin bu kardeşiniz, siz de bilirsiniz, bu onsekiz senedir, o kadar muhtaç
olduğum halde siyasete, hayat-ı içtimaiyeye temas etmek için hükûmete karşı bir
tek müracaatım olmadığı gibi, bu sekiz-dokuz aydır, küre-i Arzın bu herc ü
mercini bir tek defa ne sual ve ne de merak ettim.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 280)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Ey Kardeşlerim;
Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ve
şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan
kaçıyoruz; onu ihsas eden hâletten şiddetle içtinab ediyoruz. Elbette burada,
altı-yedi sene gözünüzle ve yirmi senedenberi tahkikatınızla anlamışsınız ki
ben, şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada
şiddetle tekdir etmişim. Bana, haddimden fazla mevki vermeyiniz diye size
darılıyorum. Yalnız, Kur'an-ı Hakîmin bu zamanda bir mucize-i maneviyesi olan
Risale-i Nur hesabına ve ben de onun bir şakirdi olmak haysiyetiyle, ona karşı
tasdikkârâne teslimi ve irtibatı şâkirane kabul ediyorum. İşte bu derece
enaniyetten ve benlikden ve şan ve şeref namı altındaki riyakârlıktan kaçmayı
düstur-u hareket ittihaz eden adamlara karşı, ehl-i hükûmetin, ehl-i idare ve
zâbıtanın evhama düşmeleri, ne kadar mânasız ve lüzumsuz olduğunu divaneler de
anlar.
SAİD
NURSÎ
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Bu günlerde, Kur'an-ı Hakîmin nazarında îmandan sonra en ziyade
esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, menhiyattan ve
günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat
kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'e râcih olmakla beraber, bu
tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında, bu takva olan def-i mefâsid
ve terk-i kebâir üssül-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. Bu zamanda
tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için takva, bu tahribata karşı en büyük
esastır. Farzları yapan, kebîreleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azîme
içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih,
bu ağır
sh:» (T: 281)
şeriat içinde çok
hükmündedir. Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın
terki, vâcibdir; bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Böyle
zamanlarda -binler günahın tehacümünde- bir tek ictinab az bir amel ile yüzer
günahın terkiyle, yüzer vâcib işlenmiş olur. Bu ehemmiyetli nokta niyet ile,
takva namiyle günahtan kaçınmak kasdiyle, menfi ibadetten gelen ehemmiyetli
a'mâl-i sâlihadır.
Risale-i Nur Şâkirdlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri,
tahribata ve günahlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Madem her
dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüzer günah insana karşı geliyor!
Elbette takva ile niyet-i içtinab ile, yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir.
Malûmdur ki bir adamın bir günde harab ettiği bir sarayı, yirmi adam yimi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına
karşı yirmi adam çalışmak lâzımgelirken, şimdi binler tahribatçıya mukabil,
Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemeti ve te'siratı pek
harikadır. Eğer bu iki mütekabil kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde
mucizevâri muvaffakiyet ve fütuhat görülecekti.
Ezcümle, hayat-ı içtimaiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet
ve merhamet, gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elim; ve biçare ihtiyarlar,
peder ve valideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenab-ı Hakka şükür ki,
Risale-i Nur, bu müdhiş tahribata karşı, girdiği yerlerde mukavemet ediyor,
tamir ediyor.
Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayı fesada
vermesi gibi, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) olan sedd-i Kur'anın tezelzüliyle,
Ye'cüc ve Me'cücden daha müdhiş olan, ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik
ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor. Risale-i Nur Şâkirdlerinin
böyle bir hadisede mânevî mücahedeleri, İnşâalah zaman-ı Sahabedeki gibi, az
amel ile pek büyük sevab ve amâl-i sâlihaya medar olur.
Aziz Kardeşlerim,
İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hadisâta karşı ihlâs
kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz «İştirak-ı a'mâl-i uhreviye»
düsturiyle; kalemlerle, herbiri diğerinin a'mâl-i sâliha defterine hasenat
yazdıkları gibi, lisanlariyle herbirinin takva kal'asına ve siperine kuvvet ve
imdad göndermektir. Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu âciz
kardeşinize, bu mübarek Şuhur-u Selâsede ve eyyam-ı meşhurede yardıma koşmak,
sizin gi-
sh:» (T: 282)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
bi kahraman ve vefadâr ve
şefkatkârların şe'nidir. Bütün ruhumla bu imdad-ı mânevîyi sizden rica
ediyorum. Ve ben dahi, îman ve sadakat şartiyle Risale-i Nur Talebelerini;
bütün dualarıma ve mânevi kazançlarıma, yirmi dört saatte, «İştirak-ı a'mâl-i
uhreviye» düsturiyle bazan yüz defadan
ziyade Risale-i Nur Talebeleri ünvaniyle hissedar ediyorum.
«Gül» ve «Nur» ve «Mübarekler» ve «Medrese-i Nuriye» hey'etleri ve
ümmi ihtiyarlar ve mâsumlar başta olarak umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize
selâm ve selâmet ve saadetlerine dua ediyoruz.
SAİD
NURSÎ
* * *
Cenab-ı Hakka yüz binler şükür olsun ki Risale-i Nur, kendi kendine
tevessü' ediyor, her tarafta fütuhatı var. Ehl-i dalâletin hileleri, onu
durdurmuyor, bil'akis çok dinsizler teslim-i silâh ediyorlar. Hâfız Alinin
dediği gibi, korkuları pek ziyadedir. Şimdi, dinsizlik taassubiyle değil, korku
cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risale-i Nur lehine dönecek inşâallah. SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
..................................................................................
Hem o eski zata, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki:
Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanın feyziyle Yeni Said, hakaik-i imaniyeye dair o derece
mantıkî ve hakikatlı bürhanlar zikrediyor ki; değil müslüman uleması, belki en
muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma,
Risale-i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali
(R.A.) ve Gavs-ı Azam'ın (R.A.) ihbaratı nev'inden, Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanın
dahi, bu zamanda bir mucize-i mâneviyesi olan Risale-i Nura nazar-ı dikkati
celbetmesi, mânâ-yı işârî tabakasından remiz ve îmâları, i'cazının şe'nindendir
ve o lisan-ı gaybînin belâgat-ı mucizekâranesinin muktezasıdır. Evet; Eskişehir
Hapishanesinde, dehşetli bir zamanda, kudsî bir teselliye
sh:» (T: 283)
pek çok muhtaç olduğumuz
hengâmda, mânevî bir ihtarla; «Risale-i Nurun makbuliyetine dair eski
evliyalardan şahid gösteriyorsun. Halbuki;
وَلاَ رَطْبٍ
وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى
كِتَابٍ مُبِينٌ
sırrıyle, en ziyade bu
mes'elede söz sahibi Kur'andır. Acaba Risale-i Nuru Kur'an kabul eder mi? Ona
ne nazarla bakıyor?» denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur'andan
istimdad eyledim. Birden, otuz üç Âyetin mâna-yı sarîhinin teferruatı
nev'indeki tabakatından mânâ-yı işârî tabakasında ve o mânâ-yı işârî
külliyetinden dahil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medar-ı
imtiyazına bir kuvvetli karine bulunduğunu bir saat zarfında hissettim ve bır
kısmını bir derece îzahlı, bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımca hiçbir şek
ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de, ehl-i îmanın îmanını Risale-i
Nurla muhafaza niyetiyle o kat'i kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime, mahrem
tutulmak şartiyle verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki Âyetin mâna-yı sarihî
budur: Ta hocalar «Fihî nazarun» desin. Hem dememişiz ki mâna-yı işârinin
külliyeti budur. Belki diyoruz ki: Mânâ-yı sarihinin tahtında müteaddid
tabakalar var. Bir tabakası da, mânâ-yı işârî ve remzîdir ve o mânâ-yı işârî
de, bir küllidir. Her asırda; cüziyyatları var. Risale-i Nur dahi bu asırda, o
mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferdidir ve o ferdin, kasden medar-ı
nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskidenberi ulema
mabeyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler
gösterilmiş iken; Kur'an Âyetini veya sarahatını değil incitmek, belki i'caz ve
belâgatına hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez.
Ehl-i hakikatın nihayetsiz işârât-ı Kur'aniyeden had ve hesaba
gelmiyen istihraçlarını inkâr edemiyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez. Amma
benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur
etmesini istiğrab ve istib'ad edip itiraz eden zat, eğer buğday tanesi kadar
bir çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk eylemek, azamet ve kudret-i
İlâhiyyeye delil olduğunu düşünse; elbette bizim gibi acz-i mutlak, fakr-ı
mutlakta, ihtiyac-ı şedid zamanında böyle bir eserin zuhuru, vüs'at-i rahmet-i
İlâhiyyeye delildir demeye mecbur olur.
sh:» (T: 284)
Ben, sizi ve muterizleri,
Risale-i Nurun şerefi ve haysiyetiyle temin ediyorum ki; bu işaretler ve
evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve
kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir dakika nefs-i emmareye medar-ı fahr
ve gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi senelik
hayatımın göz önündeki tereşşuhatiyle isbat ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden
hâli değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var; belki de fikrim karışmış;
risalede, hatalar da olmuş. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlar
fedakârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı
zâhiren mağlûbiyete düştükleri halde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz,
mütemadiyen tarassut altında, karakol karşısında ve müdhiş müteaddid cihetlerle
aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir biçare,
o mesleklerden daha ileri, kuvvetli dayanan Risale-i Nura sahib değildir. O eser,
onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı
Hakîmin bu zamanda bir mucize-i mâneviyesidir ve rahmet-i İlâhiyye tarafından
ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşiyle beraber, o hediye-i Kur'aniyeye el
atmış. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi
ve zekâsının eseri olmadığına delil Risale-i Nurun öyle parçaları var ki; bazı
altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte ve bazı da on dakikada yazılan
risaleler var. Ben yeminle temin ediyorum ki: Eski Saidin kuvve-i hafızası
beraber olmak şartiyle, o on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O
bir saatlik risaleyi, iki günde istidadımla, zihnimle yapamıyorum. O altı
saatlik risale olan Otuzuncu Söz; ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar,
altı günde o tahkikatı yapamaz. Ve hakeza... Demek biz, müflis olduğumuz halde,
zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh: » (T: 285)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim;
Bugünlerde sabah namazı tesbihatında İstanbul'daki ihtiyarın
garazkârane ve şahsıma karşı galiz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs-i
emmarem heyecana geldi; "Mazlumum, bu nevi zulüm çekilmez!" dedi,
intikamını almak istedi. Birden kalbime geldi: "Belki Risale-i Nur'un
İstanbul'da neşrine bir vesile olur. Sen madem hayat-ı dünyeviyeni ve hayat-ı
uhreviyeni dahi Risale-i Nur'a feda ediyorsun, bu izzet-i nefis damarını dahi
feda et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinat Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
mecnun tabiri istimal eden insanlar bulunduğu gibi; senin, o güneşe nisbeten
zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ehemmiyet verme." diye ihtar
edildi, benim de kalbim rahat etti.
Said Nursî
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
İstanbul ulemasının en büyüğü ve en müdakiki ve çok zaman
müftiül-enam olan eski Fetva Emini meşhur Ali Rıza Efendi, Birinci Şuadaki
İşârât-ı Kur'aniyeyi ve Ayetül-Kübra gibi Risaleleri gördükten sonra, Risale-i
Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emine demiş ki: «Bediüzzaman, şu zamanda
Din-i İslâma en büyük bir hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu
ve böyle bir zamanda ve mahrumiyet içinde tam bir feragat-ı nefs ettiğini ve
onun Risale-i Nuru, müceddid-i din olduğunu kat'iyyen tasdik ederim. Cenab-ı
Hak, onu muvaffak eylesin, âmin» demiş.
Hem bazıların, sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle,
Mevlâna Celâleddin-i Rumînin pederleri olan Sultanül-Ulemânın bir kıssasiyle
onu müdafaa edip: «Bediüzzamanın, elbette bir içtihadı vardır, itiraz edenler
haksızdır.» demiş ve Hoca Mustafaya (merhum) emretmiş: «Söylediğimi yaz!»
sh:» (T: 286)
Bediüzzamana, kemal-i hürmetle selâm ederim. Te'lifatınızın
ikmaline hırz-ı can ile dua etmekteyim. Bazı ulema-yı sûun tenkidine uğradığına
müteessir olma; zira «Yemişli ağaç taşlanır» kaziyyesi meşhurdur.
Mücahedatınıza devam buyurun. Cenab-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak, âcilen murad ve
matlubunuza muvaffak-ı bilhayr eylesin, âmin. Bâki Hakkın birliğine emanet
olunuz.
Eski
Fetva Emini
ALİ RIZA
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şeriat ve Kur'an cihetinde bu
zamanda söz sahibi en büyük âlim böyle hükmetmiş.
* * *
Aziz Sıddık Müdakkik Müstakim Kardeşlerim;
Gayet ciddi bir ihtarla bir hakikatı beyan etmeye lüzum var.
Şöyleki لاَيَعْلَمُ
الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ
sırriyle, ehl-i velâyet, gaybî olan
şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi, hasmının hakikî
halini bilmedikleri için haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşere'nin
mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek iki veli, iki ehl-i hakikat, birbirini
inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şeriata
muhalif ve hatası zâhir bir içtihad ile hareket edilmiş ola. Bu sırra
binaen, وَالْكَاظِمِينَ
الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ النَّاسِ
daki ulûvv-ü cenab düsturuna ittibaen ve
avâm-ı mü'minin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla imanlarını
sarsılmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nurun erkânlarını haksız itirazlara
karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerden kurtarmak lüzumuna binaen ve ehl-i ilhâdın, iki taife-i ehl-i hakkın
mabeynindeki husumetten istifade ederek birinin silâhiyle, itiraziyle, ötekini
cerhedip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini yere vurmak ve
çürütmekten içtinaben, Risale-i Nur Şâkirdleri, bu mezkûr dört esasa binaen,
muarrızları, hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisil ile karşılamamalı.
Yalnız kendilerini müdafaa için, musalâhakârane, medar-ı itiraz noktaları izah
etmek ve cevab vermek gerektir.
sh:» (T:287)
Çünki, bu zamanda enaniyet
çok ileri gitmiş. Herkes, kameti mikdarında bir buz parçası olan enaniyetini
eritmeyip bozmuyor, kendini mâzur biliyor, ondan niza çıkıyor. Ehl-i hak zarar
eder, ehl-i dalâlet istifade ediyor.
Malûm itiraz hadisesi îma ediyor ki, ileride meşrebini çok beğenen bazı zatlar
ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmiyen ve hubb-u câh
vartasından kurtulmıyan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nura ve
şâkirdlerine karşı, kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının
hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler. Belki dehşetli
mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem
ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını
çürütmemek gerektir.
Fâşetmek hatırıma gelmiyen bir sırrı faşetmeye mecbur oldum. Şöyle
ki:
Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has
şakirdlerinin şahs-ı mânevîsi, «Ferid» makamına mazhar oldukları için; değil
hususi bir memleketin kutbu, belki ekseriyetle Hicazda bulunan kutb-u âzamın
tasarrufundan hariç olduğu gibi; onun hükmü altına girmeye de mecbur değil. Her
zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden
Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsini o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi
anlıyorum ki: Gavs-ı Azamda «Kutbiyet» ve «Gavsiyet» le beraber «Ferdiyet» dahi
bulunduğundan âhir zamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet
makamının mazharıdır.
Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binaen, Mekke-i
Mükerremede dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz kutb-u
azamdan dahi gelse, Risale-i Nur Şâkirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u
âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de
kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini
öpmektir.
Ey kardeşlerim! Bu zamanda, öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve
cihanı sarsacak hadiseler içinde, hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve
nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.
Evet يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ
الدُّنْيَا عَلَى
الاَخِرَة Âyetinin mânâ-
sh:» (T: 288)
yı işarîsiyle: Âhireti
bildikleri ve îman ettikleri halde, dünyayı Âhirete severek tercih etmek ve
kırılacak şişeyi, bâki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek; ve
akibeti görmiyen kör hissiyatın hükmiyle, hâzır bir dirhem zehirli lezzeti,
ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı ve
musibetidir. O musibet sırriyle, hakikî mü'minler dahi, bazan ehl-i dalâlete
tarafdar olmak gibi dehşetli hatada bulunuyorlar. Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve
Risale-i Nur Şâkirdlerini, bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin âmin.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Ey Kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale-i Nur Şâkirdleri, tam bir
metanet ve tesanüd ve dikkat etmeye mecburdurlar. Lillâhilhamd, Isparta ve
havalisi kahramanları, demir gibi metanet göstermesiyle, başka yerlere de
hüsn-ü misal oldu.
Ey Hüsrev! Tesirli ve güzel mektubunu aldım. Vazifenin başına
geçmen, bizi fevkalâde mesrur etti. Binler safâlarla geldin. Sen, bu bir buçuk
sene, maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine o kerametli kaleminin yadigârı olan
mu'cizat-ı Ahmediyenin biri, vilâyât-ı şarkiyede faalâne geziyor. Diğer son yazdığın
nüsha da, İstanbulda senin yerinde çalışıp, İnşâallah fütuhat yapar.
Senin yazdığın mucizeli iki Kur'an-ı Azîmüşşanın bu havalide
hususan Ramazan-ı Şerifde sana kazandırdıkları sevablar tahsin ve tebriklerini,
İnşâallah yakında tab'a girmesiyle, Âlem-i İslâmdan senin ruhuna yağacak rahmet
dualarını düşün. Allah şükret.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 289)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Ben, pek kat'i bir surette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde
kat'i kanaatım gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale-i Nurun
hizmetinde bulunduğum günde -hizmetin derecesine göre- kalbimde, bedenimde,
dimağımda, maişetimde bir inkişaf, inbisat, ferahlık, bereket görüyorum. Ve
çokları itiraf ediyor, «Biz de hissediyoruz» derler. Hatta, size geçen sene
yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş. Hem
madem İmam-ı Şâfiîden rivayet var ki: «Hâlis talebe-i ulûmun rızkına ben
kefalet edebilirim» demiş. Çünki rızıklarında vüs'at ve bereket olur. Madem
hakikat budur ve madem hâlis talebe-i ulûm ünvanına Risale-i Nur Şâkirdleri bu
zamanda tam liyakat göstermişler; elbette şimdi yeni açlık ve kahta mukabil,
Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zaruret-i maişet özriyle maişet peşinde
koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliğine tam
sarılmaktır.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
.................................................................
Risale-i Nur ve ondan tam ders alan şâkirdleri; değil dünya
siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nuru âlet edemez ve
şimdiye kadar da etmemiş. Biz, ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz...
Bizden zarar tevehhüm etmek, divaneliktir.
Evvelâ: Kur'an, bizi siyasetten menetmiş; tâ ki elmas gibi
hakikatları ehl-i dünya nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdan, hakikat, bizi siyasetten menediyor. Çünki
tokada müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi-sekiz
mâsum, bîçare, çoluk-çocuk, zaif, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ, musibet gelse,
o mâsumlar o belâya düşecekler; belki o iki münafık dinsiz daha az zarar
görecek. Onun için si-
sh:» (T:290)
yaset yoliyle, idare ve
asayişi ihlâl tarzında neticenin husulü de meşkûk olduğu halde girmekten;
Risale-i Nur'un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak ve hakikat şakirdlerinin
menediyor.
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet, ne
şekilde olursa olsun, Risale-i Nura eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtırlar. Değil
korkmak veyahud adavet etmek; en dinsizleri de, onun dindârâne, hak-perestâne
düsturlarına tarafdar olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana,
hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ola. Çünki: Bu milletin ve bu vatanın hayat-ı
içtimaiyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için,
beş esas lâzımdır ve zaruridir:
Birincisi: Merhamet, ikincisi: Hürmet, üçüncüsü: Emniyet,
dördüncüsü: Haram-helâlı bilip haramdan çekinmek, beşincisi: Serseriliği
bırakıp itaat etmektir.
İşte, Risale-i Nur Hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası
temin edip asayişin temel taşını tesbit ve temin eder. Risale-i Nura ilişenler
kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına vatan ve millet ve
asayişe düşmanlıktır. İşte bunun bir hülâsasını o casusa söyledim, dedim ki:
«Seni gönderenlere söyle, hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahatı
için hükûmete müracaat etmiyen ve yirmi bir aydır dünyayı herc ü merc eden
harblerden hiçbir haber almıyan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların
dostane temaslarını istiğna edip kabul etmiyen bir adama, ondan korkup tevehhüm
edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhama düşüp tarassutlarla sıkıntı
vermekte hangi mânâ var, hangi maslahat var, hangi kanun var? Dîvaneler de
bilirler ki; ona ilişmek, divaneliktir!» O casus da kalktı gitti.
SAİD
NURSÎ
*
* *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Kardeşlerim;
Bu defa yazılarınızda İhlâs Risalelerini gördüğüm için, sizi, o
gibi risalelerin dersine havale edip, ziyade bir derse ihtiyac görmedim. Yalnız
bunu ihtar ediyorum ki: Mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakaik-i imaniye
olduğu için, hayat-ı dünyaya, hayat-ı
sh:» (T: 291)
içtimaiyeye mecbur olmadan
karışmamak ve rekabete, tarafgirliğe ve mübarezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd
etmeye mselğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; şimdiki müdhiş
yılanların hücumuna mâruz bîçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin
ısırması gibi cüz'î kusuratı bahane ederek, birbirini tenkid ile, yılanların ve
zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine
yardım ediyorlar. Gayet muhlis bir kardeşimizin mektubunda, bir ihtiyar âlim ve
vâizin Risale-i Nura zarar verecek vaziyetde bulunması; benim gibi binler
kusurları bulunan bir bîçarenin ehemmiyetli mâzarete binaen, bir sünneti
terkettiğim bahanesiyle şahsımı çürütüp Risale-i Nura ilişmek istemiş:
Evvelâ: Hem o zat, hem sizler biliniz ki, ben, Risale-i Nurun
hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. Risale-i Nur ise, Arş-ı Azama bağlı
olan Kur'an-ı Azîmüşşan ile bağlanmış bir hakiki tefsirdir. Benim şahsımdaki
kusurat ona sirayet etmez.
Sâniyen: O vâiz ve âlim zata, benim tarafımdan selâm söyleyiniz...
Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de,
o zatı ve onun gibileri münakaşaya ve münazaraya sevketmeyiniz; hatta tecavüz
edilse de, beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun; madem îmanı var,
o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele
edemeyiz. Çünki daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var. Elimizde nur var,
topuz yok! Nur incitmez, ışığiyle okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden
gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar
وَاِذَا
مَرُّوا بِاللَّغْوِ
مَرُّوا كِرَامًا
düsturun rehber ediniz. Hem
o zat, madem evvelce Risale-i Nura girmiş ve yaziyle de iştirak etmiş; o, daire
içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Değil onlar gibi ehl-i
diyanet ve tarikata mensub müslümanlar, şimdi bu acib zamanda îmanı bulunan ve
fırka-i dâlladen bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allahı tanıyan ve Âhireti tasdik
eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa
etmemeyi; hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza
ediyor.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 292)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Risale-i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenab-ı Hakkın
vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir. Kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın
vazifesidir. Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havalide bir tek Âtıfı
bulsan, yüzü bulmuş gibidir, merak etme. Hem mümkün olduğu kadar, haricden
gelen böyle ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyat ile, bu atâlet mevsimi ve
gaflet zamanı ve derd-i maişet ibtilâsı zamanında cüz'î bir iştigal de
ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil; muvaffakıyetsizlik, mağlûbiyet yok; Risale-i
Nurun her tarafta galibane fütuhatı var.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Risale-i Nur dünya işlerine âlet olamaz. Dünya işlerinde siper
edilmez. Çünki, ehemmiyetli bir ibadet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar
kasden ondan istenilmez. İstenilse, ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibadet şekli
değişir. Bazı çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur'anı siper eder. Başına
gelen darbe, Kur'ana geldiği gibi, Risale-i Nur, böyle muannid hasımlara karşı
siper istimal edilmemeli. Evet, Risale-i Nura ilişenler, tokat yerler. Yüzer
vukuat şahittir. Fakat Risale-i Nur, tokatlarda istimal edilmez ve niyet ve kad
ile tokatlar da gelmez. Çünki, sırr-ı ihlâs ve sırr-ı ubûdiyete münafidir.
Bizler, bizlere zulm edenleri, bizi himaye eden, Risale-i Nurda istihdam eden
Rabbimize havale ediyoruz... Evet dünyaya ait harika neticeler, bazı evrad-ı
mühimme gibi, Risale-i Nurda çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez
belki verilir. İllet olamaz. Bir faide olabilir eğer istemele olsa illet olur, ihlâsı kırar; o ibadeti kısmen
ibtal eder. Evet, Risale-i Nurun o
kadar dehşetli muannidlere karşı galibane mukavemeti, sırr-ı ihlâsdan; hiçbir
şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saadet-i ebediyeye bakmasından ve
hizmet-i îmaniyeden başka bir maksad takib etmemesinden ve bazı ehl-i tarika-
sh:» (T: 293)
tın ehemmiyet verdikleri
keşf ve keramet-i şahsiyeye ehemmiyet vermemesindendir. Ve velâyet-i kübra
ashabları olan Sahabiler gibi, veraset-i Nübüvvet sırriyle, yalnız îman nurlarını
neşretmek ve ehl-i imanın îmanlarını kurtarmaktır. Evet, Risale-i Nurun bu
dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir;
başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor...
Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine
girenler, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli emareler var.
İkincisi: Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadam takarrur ve
tahakkuk eden şirket-i mâneviye-i uhreviye cihetiyle, herbir hakiki sâdık
şâkird; binler dillerle, kalblerle dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve
bazı melâike gibi kırk bin lisan ile tesbih etmektir. Ve Ramazan-ı Şerifdeki
hakikat-ı Leyle-i Kadir gibi kudsî, ulvî hakikatları, yüz bin el ile aramaktır.
İşte bu gibi netice içindir ki; Risale-i Nur şâkirdleri, hizmet-i Nuriyeyi
velâyet makamına tercih eder; keşf ve keramatı aramaz ve Ahiret meyvelerinin
dünyada koparmaya çalışmaz. Vazife-i İlâhiyye olan muvaffakıyet ve halka kabul
ettirmek ve revac vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şan ü şeref ve
ezvak ve inayetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan
şeylere karışmazlar ve harekâtını, onlara bina etmezler. Hâlisen, muhlisen
çalışırlar, «Vazifemiz hizmetdir, o yeter.» derler.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Seksen küsur sene kıymetinde bulunan ve Ramazan-ı Şerifin mecmuunda
gizlenen Leyle-i Kadri kazanmak için, Risale-i Nur Şakirdlerinin şirket-i
mâneviye-i uhreviyeleri muktezasınca, herbiri mütekellim-i maal gayr sigasınca
اَجْرِنَا
* اِرْحَمْنَا
* اَغْفِرْ لَنَا
sh:» (T: 294)
gibi tabiratta,
"biz" dedikleri vakit Risale-i Nurun şâkirdlerini niyet etmek
gerektir. Ta herbir şâkird, umumun nâmına münacaat edip çalışsın. Bu bîçare, az
çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o
hüsn-ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçmiş Ramazan gibi yardımınızı rica
ediyorum.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
İki-üç gün evvel Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim, gördüm
ki: İçinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli
imanî ders, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibadet-i
tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirtlerin ibadet niyetiyle risaleleri
ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğinin hikmetini bildim, Bârekâllah dedim,
hak verdim.
SAİD
NURSÎ
* * *
% KARADAĞIN BİR MEYVESİ
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Bu defa, mektub yerinde bu meyveyi gönderiyoruz. Bir Âyetin mâna-yı
işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır. Teşrin-i sâni
otuzuncu gün, bin üçyüz elli sekizde Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların,
hususan müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten
başladı ve ne vakte kadardır, hatıra geldi. Birden, her müşkilimi halleden
Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan, Sure-i وَالْعَصْرِ yı karşıma çıkardı. Bak! dedi. Bakdım. Her asra hitab ettiği gibi, bu asrı-
sh:» (T: 295)
mıza da daha ziyade bakan وَالْعَصْرِ
* اِنَّ اْلاِنْسَانَ
لَفِى خُسْرٍ Âyetindeki اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
لَفِى خُسْرٍ makam-ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört
edip, hürriyet inkılâbiyle başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan
Harbleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlûlibiyetleri ve muahedeleri ve Şeâir-i
İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci
Harb-i Umumînin zemin yüzünde fırtınaları gibi semavî ve arzî müsibetler ile
hasâret-i insaniye ile اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
لَفِى خُسْرٍ Âyetinin, bu asırda dahi bir hakikatı,
maddeten ayni tarihiyle gösterip, bir lem'a-i i'cazını gösteriyor. اِلاَّ الَّذِينَ
اَمَنُوا وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ
âhirdeki {هـ} ت sayılır. Şedde sayılır ise; makam-ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz
olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle, o hasâretlerden,
bâhusus mânevî hasâretlerden kurtulmanın çâre-i yegânesi, iman ve a'mâl-i
sâliha olduğu gibi; ve mefhum-u muhalifiyle o hasâretin de sebeb-i yegânesi,
küfür ve küfran, şükürsüzlük, yâni îmansızlık ve fısk ve sefahet olduğunu
gösterdi. Sure-i وَالْعَصْرِ
ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyle
beraber gayet geniş ve uzun hakaikın
hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenab-ı Hakka şükrettik.
Evet Âlem-i İslâmın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci
Harb-i Umumîden kurtulmasının sebebi, Kur'andan gelen îman ve a'mâl-i sâliha
olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kathın sebebi, orucun tatlı açlığını
çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiatın sebebi de, zekât yerinde
ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolunun bir meydan-ı harb olmamasının sebebi, اِلاَّ الَّذِينَ
اَمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakikatını fevkalâde bir surette yüzbin
insanların kalblerine tahkiki bir tarzda ders veren Risale-i Nur olduğunu, pek
çok emarelerle ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatları
isbat eder.
*
* *
sh:» (T: 296)
RİSALE-İ NURUN KÜÇÜK
VE MÂSUM ŞÂKİRDLERİ
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Risale-i Nurun küçük ve mâsum şâkirdlerinden elli-altmış talebenin
yazdıkları nüshalar bize de gönderilmiş. Biz de, o parçaları üç cild içinde
cemettik. Hem o mâsum şâkirdlerin bazılarını, isimleriyle kaydettik. Meselâ:
Ömer, onbeş yaşında; Bekir, dokuz yaşında; Hüseyin, onbir yaşında; Hâfız Nebi,
ondört yaşında; Mustafa, ondört yaşında; Mustafa, onüç yaşında; Ahmed Zeki,
onüç yaşında; Ali, oniki yaşında; Hafız Ahmed, oniki yaşında... Bu yaşta daha
çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı. İşte bu mâsum çocukların,
Risale-i Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize
göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde dercettik. Bunların, bu
zamanda, bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki; Risale-i Nurda öyle mânevî bir
zevk ve câzibedar bir nur var ki, mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle
sevketmek için icad ettikleri her nevi eğlence ve teşviklere galabe edecek bir
lezzet, bir sürur, bir şevk Risale-i Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket
ediyorlar. Hem bu hal gösteriyor ki, Risale-i Nur kökleşiyor. İnşâallah daha
hiçbir şey onu koparamıyacak. Ensal-i âtiyede devam edecek.
Aynen bu mâsum küçük şâkirdler gibi, Risale-i Nurun câzibedar
dairesine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk-elli yaşından sonra Risale-i Nurun
hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk-elli parçayı, iki-üç mecmua içinde
dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin, bu zamanda, bu
acib şerait içinde herşeye tercihan Risale-i Nura bu suretle çalışmaları
gösteriyor ki, bu zamanda Risale-i Nura ekmekten ziyade ihtiyaç var ki;
harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcât-ı zaruriyeden ziyade
Risale-i Nura çalışmaları, Risale-i Nurun hakkaniyetini gösteriyorlar. Bu
cildde az; sair altı cild-i âherde mâsumların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının
tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsaade etmiyordu. Hatırıma geldi ve mânen
denildi ki: Sıkılma, bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş
yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale-i Nurun gıda ve taam hükmündeki
hakikatlarından hem akıl, hem kalb, ruh; hem nefis,
sh:» (T: 297)
hem his hisselerini
alabilirler. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız
kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki,
ondaki Îman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez. Akıldan
başka çok letâif-i insaniyenin de kuvvet ve nurlarıdır.
Elhasıl, mâsumların ve ümmî ve ihtiyarların noksan yazılarında iki
faide var:
Birincisi, teenni ve dikkatle okumağa mecbur etmektir.
İkincisi, o mâsumane ve hâlisane samimi ve tatlı dillerinden,
derslerinden, Risale-i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle
dinlemek, ders almaktır.
SAİD
NURSÎ
* * *
ISPARTAYA
GÖNDERİLEN BİR MEKTUP
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Namaz tesbihatının sırrına göre; nasılki namazdan sonra tesbih ve
zikir ve tehlil ile hatme-i muazzama-i Muhammediyye ve zikir ve tesbih eden ve
rû-yi zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye dairesine tasavvuran ve
niyeten girmek medar-ı füyuzat olduğu gibi; biz dahi Risale-i Nurun geniş
daire-i dersinde ve halka-i envârında ders alan ve çalışan binler mâsum
lisanların ve mübarek ihtiyarların dualarına ve a'mâl-i sâlihalarına hissedar
olmak ve âmin demek hükmünde olarak onlara tayy-ı mekân ederek gıyaben omuz
omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuriyle kendimizi
fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdar mânevî
evlâdları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada Cennet hayatı
hükmüne geçiyor. Geçen Ramazan-ı Şerifde, hastalık münasebetiyle, herbir
kardeşim, benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini aynelyakin
ve hakkalyakin gördüğümden, böyle duaları reddedilmez mâsumların ve mübarek
ihtiyarların ve üstadlarının benim hesabıma olan duaları ve çalış-
sh:» (T: 298)
maları, benim Risale-i Nura
hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkıyesini dünyada dahi gösterdi.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
ISPARTAYA
GÖNDERİLEN BİR FIKRADIR
Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok
büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdar neticeye mukabil; fiat olarak, o
şâkirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve daimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet
Risale-i Nur, onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îman-ı tahkikîyi, onbeş
haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmibin zat, tecrübeleriyle
şehadet ederler. Hem «iştirak-i a'mâl-i uhreviyye» düsturiyle, herbir
şâkirdinin herbir günde binler hâlis lisanlariyle edilen makbul duaları ve
binler ehl-i salâhatın işledikleri a'mâl-i sâlihanın misil sevablarını
kazandırıp her bir hakiki sâdık ve sebatkâr şâkirdlerini, amelce, binler adam
hükmüne getirdiğine delil, kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Alinin üç
ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı Âzamdaki tahsinkârâne ve teşvikkârâne
beşareti ve Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanın kuvvetli işaretleri, o hâlis şâkirdlerin
ehl-i saadet ve ehl-i Cennet olacaklarını pek kat'i isbat ederler. Elbette
böyle bir kazanç, öyle fiat ister. Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin
yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofi meşreb zatlar, onun
cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek
ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan
enaniyetini, tam bir havuz kazanmak için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp
eritmek gerektir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu
müstakim ve metin cadde-i Kur'aniyeye bilmiyerek zarar verir; belki zındıkaya
bilmiyerek bir nevi yardım hesabına geçer.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 299)
[Resim ]
Üstadın, Kastamonu'dan, talebelerine gönderdiği ve kendi el yazısiyle
yazdığı mektub.
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Bu iddianameden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip
aleyhimize sevk eden gizli zındıkların plânları akim kalıp yalan çıktı. Şimdi
bir bahane olarak, cemiyetçilik ve komitecilik isnadiyle, yalanlarını setre
çalışıyorlar. Ve bunun bir eseri olarak, benimle kimseyi temas ettirmiyorlar.
Güya temas eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar;
ve bana sıkıntı verdirmekle, kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan (
حا
ص م دير ) ben, itiraznamenin âhirinde, bu
gelen fıkrayı diye-
sh:» (T: 300)
[ Resim]
__________________________
cektim; fakat bir fikir
mâni oldu. Fıkra şudur: Evet, biz bir cemiyetiz, ve öyle bir cemiyetimiz var
ki, her asırda üçyüz milyon dahil mensupları var; ve her gün beş def'a, o
mukaddes cemiyetin prensipleriyle, kemal-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini
gösteriyorlar; اِنَّمَا
الْمُؤْمِنُونَ
اِخْوَةٌ kudsi programiyle, birbirinin yardımına, dualariyle ve mânevi
kazançlariyle koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin
efradındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'anın, îmanî hakikatlarını tahkiki bir
surette ehl-i imana bildirip, onları ve
kendimizi idam-ı ebediden ve dâimî haps-i münferitten kurtarmaktır. Sair
dünyevi ve siyasi ve entrikalı, cemiyet ve komiteler ile münasebetimiz yoktur
ve tenezzül etmeyiz.
Sh:» (T: 301)
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Sakın sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve
bilhassa harice bakan cereyanlar, sizi tefrikaya atmasın; karşınızda ittihad
etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin,
اَلْحُبُّ
فِى اللَّهِ * وَالْبُغْضُ فِى اللَّهِ düstur-u Rahmanî yerine اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ
للِسِّيَاسَةِ
düstur-u şeytanî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve hannas
gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlıkla zulmüne rıza gösterip,
cinayetine mânen şerik eylemesin. Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad
edip, asabî ruhları azab içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh
istiyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet şimdi, Küre-i Arzda herkes, ya kalben ya
ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedarlıktan azab çekiyor;
perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umumiye-i
İlâhiyyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhaniyeden habersiz olduğundan; rikkat-i
cinsiye sebebiyle nev-i beşerle alâkadar olduğundan, kendi eleminden başka,
nev-i beşerin şimdiki elim ve dehşetli elemleri ile dahi müteellim olup azab
çekiyor. Çünki, lüzumsuz ve mâlâyâni bir suretde, vazife-i hakikiyelerini ve
elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdiselerini
merakla dinliyerek, karışarak, ruhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler.
«Zarara razı olana merhamet edilmez.»
mânasında
اَلرَّاضِى
بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ
لَهُ kaide-i
esasiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyakatını kendilerinden selbetmiştir.
Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getiriyorlar. Ben tahmin ediyorum ki, bütün
Küre-i Arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı
ruhunu muhafaza eden ve kurtaran, yalnız hakiki ehl-i îman ve ehl-i tevekkül ve
rızadır. Bunun için de en ziyade kendini kurtaranlar Risale-i Nur dairesine
sadakatle girenlerdir. Çünki onlar, Risale-i Nurdan aldıkları îman-ı tahkikî
derslerinin nuriyle,
sh:» (T: 302)
göziyle her şeyde rahmet-i
İlâhiyyenin izini, yüzünü görüp; her şeyde kemal-i hikmetini, cemal-i adaletini
müşahede ettiklerinden; kemal-i teslimiyet ve rıza ile Rububiyet-i İlâhiyyenin
icraatından olan musibetleri, teslimiyetle ve gülerek karşılıyorlar, rıza
gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar
ki, elem ve azab çeksinler. İşte bu hakikata binaen; değil yalnız hayat-ı
uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini istiyenler,
-hadsiz tecrübeler ile- Risale-i Nurun îmanî ve Kur'anî derslerinde bulabilir
ve buluyorlar.
SAİD
NURSÎ
* * *
KASTAMONU'DA BEDİÜZZAMAN'A
SEKİZ SENE
HİZMET EDEN MEHMED FEYZİ İLE KIYMETDAR
BİR NUR TALEBESİ OLAN
EMİN'İN BİR
MEKTUBUDUR
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَ
رَحْمَةُ اللّهِ
وَ بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ رَسَائِلِ
النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ
وَ الْمَكْتُوبَةِ
Çok Sevgili, Çok Kıymetdar, Çok Müşfik Üstadımız Efendimiz
Hazretleri;
Evvelâ: Leyle-i Mi'racınızı tebrik eder, ellerinizden öper,
kusurumuzun afvını rica ederiz.
Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki:
Kur'an-ı Hakîm, otuzüç Âyâtının i'cazkâr işaretiyle, İmam-ı Ali
Radıyallahü Anhu Celcelûtiye ve Ercûze'sinde kerametkâr delâlâtiyle; Gavs-ı
Azam Kuddise Sırruhu, beşaretkâr beyanatıyla, Üstadımızın hakiki terceme-i
halini ve Risale-i Nur'un hakiki mahiyetini beyan etmişler.
Üstadımızın şahs-ı mânevîsini bilmek isteyenler, Risale-i Nur'un
İşârât-ı Kur'aniye ve Kerâmât-ı Aleviye ve Kerâmât-ı Gavsiye
sh: » (T: 303)
risalelerini ve Risale-i
Nur'un sair eczalarını dikkatle tetebbu etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim,
Üstadımız hakkındaki kanaat-ı kat'iyemiz şudur ki: İsm-i Nur ve İsm-i Hakîme
mazhariyetle, Kur'an-ı Hakîmin hazinesinden nail olduğu hakaik ve maârifi,
tahdis-i nimet maksadıyla beşere ilân eden bu allâme-i zîfünun Bediüzzaman
Hazretleri, ahlâk-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile tahallûk etmiş,
nefis ve heva berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtaz ve müstesna
bir timsâl-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında
şayan-ı hayret bir ulûvv-ü himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde
yaşamış. Gına-yı kalbi, tevekkül ve kanaatı harikulâde; maişet ve kıyafeti, pek
sade ve mekârim-i ahlâkı, pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet
etmez.
Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatta muhafaza etmiş ki;
asla kimseye arz-ı iftikar etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur.
Dünya kendilerine teveccüh etmişse de, ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr-i
maaşta Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder;
sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakinen biliyoruz ki; Kastamonu'da
bulundukları zaman, oturdukları evin îcarını vermek için yorganını sattılar da,
yine hiç bir suretle hediye kabul etmediler.
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan asla hoşlanmaz ve
talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder. Ve buyururlar
ki: "Tekellüf, şer'an ve hikmeten fenadır; çünki tekellüf sevdası, insanı,
hadd-i mârufu tecavüze sevkeder. Mütekellif olanlar, bazan hodbinane bir
tezahür ve tefâhur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan
kurtulmaz. Halbuki bunların ikisi de ihlâsı zedeler."
Hem Üstadımız, gayet mütevazidir. Tefevvuk ve temeyyüz
dâiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsus
sâfi meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese, hele ihtiyarlara ve
çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i
hâlisanede bulunurlar. Mübarek yüzlerinde, mehâbet ve beşâşetle karışık bir
nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber âsar-ı üns ve ülfet dahi görünür.
Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazan tecelliyatın muktezası olarak mehâbet
ve celâl nazarı o derece tezahür eder ki,
sh: » (T: 304)
artık o zaman yanında
bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek
istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hali müşahede ettik.
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat söylediğini veciz söyler;
her halde düstur-u hikmet olarak pek mânidar ve pek şümullü birer
câmiül-kelimdirler.
Üstadımız, ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet
ettirir. Bunlardan asla hoşlanmaz. Kusur ve hataları setrederler. Hem o kadar
hüsn-ü zanna mâliktir ki, hatta kendisi hakkında bir nâseza söz tebliğ edene;
"Haşa! bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zat, böyle söylemez."
buyururlar.
Üstadımızın nefisle mücahedede bir rüsuh ve ihtisası vardır ki,
asla huzûzat-ı nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek
kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib-i dikkat bir hal-i
hâşiâne ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış, bu âdetleri tahallüf etmez.
Teheccüd ve münâcat ve evradlarını asla terketmezler. Hatta bir Ramazan-ı
Şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün birşey yemeden savm-ı visâl içinde
ubudiyetteki mücahedelerini terketmediler. Komşuları her zaman derler ki:
"Biz, sizin Üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde
sabaha kadar hazin ve muhrik sadasıyla münâcat seslerini dinler ve böyle
fasılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık."
Hem Üstadımız, taharet ve nezafet-i şer'iyeye son derece riayet
eder; her zaman abdestli olarak bulunur; asla mübarek vaktini boş geçirmez. Ya
Risale-i Nur te'lifiyle veya tashihiyle meşgul veya Münâcât-ı Cevşeniyeyi
kıraat ve secdegâh-ı ubudiyete kaim veya tefekkür-ü âlâ-i İlâhî bahrine
müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı.
Üstadımızla oraya giderdik. Yolda, hem Risale-i Nur tashih ederler, hem bu âciz
talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatalarını
söylerler veyahut eski müellefatından birisinden ders verirler; bu suretle
yolda bile mübarek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet biz itiraf ediyoruz
ki, Üstadımızın nutkundaki letâfet ve ülfetindeki halavet o derece feyiz
bahşederdi ki; insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa, yol yürüse,
asla sıkılmak ihtimali yoktu.
sh: » (T: 305)
Hem Üstadımız, Risale-i Nur hizmetini herşeye tercih ederler ve
buyururlardı ki: "Yirmi senedir Kur'an-ı Hakîm'den ve Risale-i Nur'dan
başka bir kitabı ne mütalâa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum; Risale-i
Nur kâfi geliyor." Evet, Feyyaz-ı Mutlak tarafından bütün hakaik-i Kur'aniye
kalb-i münevverine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da, Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan'dan başka neye muhtaç olur? Bundan şübhesi olanlar, Risale-i
Nur'a dikkat etsinler. Cenab-ı Hak, Üstadımıza, Risale-i Nur'un te'lifinde öyle
bir iktidar-ı bedî ihsan etmiştir ki, bu herkese nasib olacak hasletlerden
değildir. O hârika Nur Risaleleri, her biri; gurbette, hastalık içinde, dağda
bağda, kâtibsiz, tahammülü müşkil gayet ağır şerait dahilinde, zâhirî nice
müşkilâtlarla meydana gelmiş ve mü'minlerin imdadına yetişmiştir. Fakat Cenab-ı
Hakka şükrolsun ki, inayet-i İlâhiyye, hârika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde
muvaffakıyet ihsan etmiştir. İşte bu sırdandır ki Cenab-ı Hak, ona kâinatı bir
kitab-ı semavî ve arzı bir sahife gibi keşf ve şuhudla bihakkalyakin okuyacak
bir iktidar vermiş; mahz-ı inayetle böyle kudsî bir esere sahib kılmıştır.
Evet, âyât-ı teşriiyeyi hâvi Kur'ân-ı Mucizül-Beyanın hakaik ve maarifini ve
âyât-ı kevniyeyi şâmil kitab-ı kebir-i kâinatın vezâif ve meânisini beyan edip,
mârifetullahın en yüksek derecatına urûca nev-i beşeri teşvik eden ve bugünkü
günde, ölmeye yüz tutan kalbleri bile izn-i İlâhî ile ihtizaza getirecek kadar
harika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ı serîa olan Risale-i Nur ile neşr-i
hakaik eden bu vücud-u mes'ud ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok
garibdir ki, ehl-i şekavet tarafından zehir verilmeye cesaret ve taş
attırılmaya bile cür'et ediliyor. Evet
اَشَدُّ الْبَلاَءِ
عَلَى اْلاَنْبِيَاءِ
ثُمَّ اْلاَوْلِيَاءِ
sırrıyla, Enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, hikmet-i
İlâhiyye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi, Üstadımız dahi nice
belâlara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu'ya ilk teşrif ettikleri zaman
çocuklar, bir bedbaht şaki tarafından teşvik edilip, abdest almak için çeşmeye
çıktıkları vakit taş atmışlar... Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara
ulülazmane sabır ve tahammül eder. Hem safâ-i sadre ve selâmet-i kalbe mâlik
olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: "Bunlar,
Sure-i Yâsin'den mühim bir âyetin nüktesini keşfime
sh: » (T: 306)
sebeb oldular" diye
onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle
şâyân-ı hayret bir hal kesbettiler ki; Üstadımızı uzak-yakın nerede görürlerse,
koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.
Hem Üstadımızın hârika hâlâtı ve şâyân-ı hayret garaib-i ahvali,
başta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki; Üstadımız
bizim hâtırat-ı kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa haberimiz olmadığı bir
meseleden bizleri şiddetli telâşla ikaz ederler, bizi hayrette bırakırlar.
Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın ikaz ettiği şeyle karşılaşır,
aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme
zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini
sormak istediğimizde: "Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi
bekliyorlar." Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur
şâkirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber
verirlerdi. Yine bir gün, Mevlânâ Hâlid (K.S.) Hazretlerinin Küçük Âşık nâmında
bir talebesinin neslinden mübarek bir hanım, yanında (Hâşiye) çok senelerden
beri muhafaza ettiği Mevlâna Hazretlerinin cübbesini, Ramazan-ı Şerifte
teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen
Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenab-ı Hakk'a şükretmeye başlar.
Feyzi'nin hatırına: "Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi! Üstadım
neden sahib çıkıyor?" diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o
hanım Feyzi'ye der ki: "Üstad hediyeleri kabul etmediğinden, bu suretle
belki kabul eder diye öyle söylemiştim. Fakat emanet onundur, canımız dahi feda
olsun." der, o kardeşimizi hayretten kurtarır. Evet, mübarek Üstadımızın o
cübbeyi kabulü, Mevlânâ Halid'den sonra vazife-i teceddüd-ü dinin kendilerine
intikaline bir alâmet telâkki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım.
Çünki hadîs-i sahihte:
اِنَّ اللّهَ
يَبْعَثُ لِهذِهِ
اْلاُمَّةِ عَلَى
رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ
سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ
لَهَا دِينَهَا
buyurulmuş. Mevlânâ Hazretlerinin velâdeti bin yüzdoksanüç, Üstadımız
Hazretlerinin ise bin ikiyüz doksanüçtür. Bu hadîsin tam izahı Risale-i
Gavsiye'de vardır.
(Hâşiye): O hanım "Asiye"dir.
sh: » (T: 307)
Üstadımız, arasıra bizlere hususan Feyzi'ye, lâtife tarzında
buyururlardı ki: "Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse
gireceksiniz..." diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip; hem bizi
ikaz, hem kablelvuku' bir mühim hâdiseyi keşfen beyan ediyorlardı. Hakikaten çok
geçmedi, Üstadımızın dediği çıktı.
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki:
"Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi
buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene, herhalde ya vefat edeceğim veya başka
yere nakledeceğim" diye Kastamonu'dan teşrifini haber veriyorlardı.
Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki:
"Kardeşlerim, Risale-i Nur'a birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyade
ihtiyat ediniz." Hakikaten çok geçmedi, İstanbul'da bir ihtiyar hoca,
bilmeyerek, bir risalenin bir mes'elesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini
merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri,
o hocanın itirazını red ve
Risale-i Nur'un hakkaniyetini tam tasdik ediyor.
............................................................
Bir müddet sonra, bir hayvan ürküp, Üstadımızın bacağını incitiyor.
Aylarca, ızdırablar içinde, vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur'un hizmet-i
kudsiyesini çok müşkilâtla ifa edebildi. Sonra dağda müdhiş bir zehirlenmeden
mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı.
Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müşkil bu dehşetli halde, hem hizmet-i
imaniye ve Kur'aniyedeki azm-i metinini, hem ubudiyetteki vezâifi ifaya son
derece gayret edip asla fütur getirmeden ulülazmâne bir sabır ile sebat
ediyordu. Yine, Üstadımız tevkifimizden evvel mükerreren buyururlardı ki:
"Ehl-i dünya, Risale-i Nur'a ilişmesinler, ilişirlerse, âfetlerin hücumuna
sebeb olurlar." Hakikaten herkesçe malûmdur ki, Risale-i Nur şâkirdleri
tevkif edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı; tâ
Risale-i Nur'un hakkaniyeti tasdik olunup vatana faideli olduğu itiraf
edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle, Kastamonu'da zelzele devam etti. Hattâ
Kastamonu'nun tarihî yüksek kal'ası (ki bazı risalelerin medresesi hükmüne
geçti) Risale-i Nur'a ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden matem
tutup, en sağlam köklü taşlarını aşağı atarak, Üstadımızın ihbar-ı gaybîsini
maddeten tasdik etmiştir.
Üstadımız, tevkifimizden mukaddem buyururlardı ki: "Risale-i
Nur'a müdhiş bir hücum plânı var, fakat merak etmeyiniz. Müjde,
sh: » (T: 308)
inâyet-i İlâhiyye
imdadımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün, okumak için Hizb-i Âzam-ı Nurî'yi
açmıştım, birden karşıma وَاصْبِرْ
ِلحُكْمِ رَبِّكَ
فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا
وَسَبِّحْ بِحَمْدِ
رَبِّكَ Âyeti çıktı. Manen,
"Bana bak!" dedi. Ben de baktım, gördüm ki; manasının çok
tabakalarından hususan mânâ-yı işarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine,
hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor." buyurdular. İşte Denizli mahkemesi,
beraet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâtereddüd bu Âyetin definesinden
aldığı cevheri izhar edip, hem bu Âyet-i Kerimenin mühim nükte-i i'cazını keşf,
hem de bu kuvve-i mâneviyeye muhtaç zaif talebelerini tebşir etmekle bizleri
mesrur eylemişlerdir. Bu Âyetin tam izahı, Denizli Müdafaasında ve
Lâhikasındadır.
Nüsha-i nâdire-i zaman olan Üstadımız, gayet şeci' ve metin ve
ulülazmâne bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisan-ül haktır ki, hak yolunda
söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün,
"Bismillâh" yazılı kabir taşlarını lâğımlar üzerine konurken
görürler. Orada, dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin
söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de
sedd-i sedid olmuşlardır.
Hem memleketimizde her kim Üstadımızı rencide etmeye cesaret
etmişse, Risale-i Nur'a zarar getirmişse, mutlaka sû-i âkibete uğramışlardır.
Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de, bazıları da cezalarını
çekmişlerdir. Bu vak'aların bazıları Lâhikada yazılmıştır.
Elhasıl mübarek Üstadımızın evsaf-ı kemalini ve mehâsin-i ahvalini
bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve târif edebilmesine imkân yoktur.
Hâlık-ı Zülcelâl Velcemal Hazretleri, Üstadımızı, bir vücud-u müstesna olarak
yaratmış ve tevfik-i İlâhiyyesine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki; onun
bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile
hizmet-i Kur'aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur'dan dersini almış ola...
Üstadımız, memlekette bulundukça, fâsılasız neşr-i hakaik eylemiş
ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarfetmiştir. Cenab-ı
Erhamürrâhimînden bütün ruh u canımızla niyaz ederiz ki: "Mahşer gününde
dahi bizleri اَلسَّعِيدُ
سَعِيدٌ فِى بَطنِ
اُمِّهِ Hadîs-i Şerifine mazhar
sh: » (T: 309)
olan Üstadımız define-i
ulûm ve fünûn, bedî-ül beyan allâme-i Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile
birlikte haşretsin. Tâ ki, o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eliyle
elimizi tutsun, huzur-u Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bizi götürsün,
İnşâallah! "
Risale-i Nur Şakirdlerinden
FEYZİ,
EMİN
* * *
ÂYET-ÜL KÜBRA HAKKINDA
BİRKAÇ SÖZ
Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu'da iken, "Âyet-ül Kübra"
nâmıyla, Cenab-ı Hakkın varlığını, birliğini, kâinattaki mevcudatın
lisanlarıyla isbat eden muazzam bir risale yazmıştır.
Bu risale için Üstadımız, "Şimdiki dehşetli tahribata karşı
bir hakikat-ı Kur'aniye ve bir sedd-i âzamdır" demiştir.
Kalbe geldiği gibi acele olarak yazdırılmış, birinci müsvedde ile
iktifa edilmiştir. Üstad, "Yazdığım vakit irade ve ihtiyarım ile
olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık
görmedim." buyurmuştur.
Bu risale, ilk defa gizli olarak tab'edilmesinden dolayı, Üstad ve
talebelerinin hapsine sebeb olmuşsa da, bilâhare Denizli ve Ankara Ağır Ceza
Mahkemeleri, iki senelik tedkikatlarından sonra beraetlerine ve risalenin
iadesine ittifakla karar vermişlerdir.
İmam-ı Ali (R.A.) gayb-âşina nazarıyla bu risaleyi görmüş,
"Kaside-i Celcelutiye"sinde bu risalenin ehemmiyetine ve makbuliyetine
işaret edip وَ
بِاْلآيَتِ الْكُبْرَى
اَمِنِّى مِنَ
الْفَجَتْ
fıkrasıyla onu şefaatçi yaparak dua etmiştir.
Bu Âyet-ül Kübra'nın tedkiki neticesinde Üstad ve talebelerinin
beraetle hapisten kurtulmaları, İmam-ı Ali (R.A.)ın bu duasının kabulünü isbat
etmiştir.
Bu asırdaki dalâlet cereyanları, Müslümanların imanlarında şiddetli
bir tahribat yapmak teşebbüsüne karşı, bu hakikat-ı Kur'aniyenin, bir sedd-i
âzam olarak makam münasebetiyle buraya dercedilmesi muvafık görüldü.
sh: » (T: 310)
Ayet-Ül Kübra
KAİNATTAN HÂLIKINI SORAN
BİR SEYYAHIN
MÜŞAHEDATIDIR.
(Tevhid hakkında iki
makamdan ibaret Yedinci Şua olan Ayet-ül Kübra
Risalesinin İkinci
Makamının bir kısmıdır)
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمِنِ الرَّحِيمِ
تُسَبِّحُ
لَهُ السَّمَواتِ
وَالاَرْضُ وَمَنْ
فِيهِنَّ وَاِنْ
مِنْ شَىْءٍ
اِلاَّ يُسَّبِّحُ
بِحَمْدِهِ
وَلَكِنْ لاَتَفْقَهُونَ
تَسْبِيحَهُمْ
اَنَّهُ كَانَ
حَلِيمَاً غَفُورًا
Bu Âyet-i muazzama gibi pek çok Âyât-ı Kur'âniye; bu kâinat
Hâlıkını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk
ile mütalaâ ettiği en parlak bir sahife-i tevhid olan semâvatı en başta
zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvafıktır.
Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir,
gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh; ve gayet
san'atkârâne bir teşhirgâh, ve gayet haşmetkârâne ve ordugâh ve talimgâh; ve
gayet hayretkârâne ve şevk-engizâne bir seyrangâh ve temaşâgâh; ve gayet
mânidârâne ve hikmetperverâne bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin
sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını
tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin, nur yaldızı
ile yazılan güzel yüzü görünür. "Bana bak, aradığını sana
bildireceğim!" der. O da, bakar görür ki: Bir kısmı, Arzımızdan bin defa
büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden
yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecram-ı semâviyeyi direksiz düşürmeden
durduran; ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk, beraber gezdiren; yağsız,
söndürmeden, mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran; ve hiçbir gürültü ve
ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden; ve Güneş ve Kamer'in
vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle
sh: » (T: 311)
çalıştıran; ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına
sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı
tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden;
ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa
itaat ettiren; ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi, göğün yüzünü
kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren;
ve bir muntazam ordu manevrası gibi
manevra ile gezdiren; ve Arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir
surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi
seyirci mahlûkatına gösteren bir tezâhür-ü Rubûbiyyet; ve o Rubûbiyyet
faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavzif'ten mürekkep bir hakikat, bu azameti ve
ihâtâtı ile o semâvat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine; ve mevcudiyeti,
semâvatın mevcudiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder
mânasiyle Birinci makam'ın Birinci Basamağında:
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
السَّمَوَاتُ
بِجَمِيعِ مَا فِيهَا بِشَهَادَتِ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ
وَالتَّدْبِيرِ وَالتَّدْوِيرِ وَالتَّنْظِيمِ وَالتَّوْظِيفِ
الْوَاسِعَةِ
الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
denilmiştir.
Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i semâ denilen
ve mahşer-i acaib olan feza, gürültü ile konuşarak bağırıyor; "Bana bak!
Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve
bulabilirsin." der.
O misafir, onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar. Müthiş, fakat
müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki: Zemin ile âsuman ortasında muallâkda
durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular
ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti -yâni yaşamak ateşinin şiddetini-
tadil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi
çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre
görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir,
bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra, "Yağmur
başına arş!"
sh: » (T: 312)
emrini aldığı anda; bir
saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın
emrini bekler gibi durur!
Sonra o yolcu, cevdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok
vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki, güya o câmid havanın
şuursuz zerrelerinden herbir zerresi, bu kâinat sultanından gelen emirleri
dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmıyarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla
yerine getirir bir vaziyet ile zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve
zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri
nakletmek ve nebatatın telkihine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde
ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârâne ve alîmâne ve
hayatperverâne istihdam olunuyor...
Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O lâtif ve berrak ve tatlı ve
hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî
hediyeler ve vazifeler var ki, güya rahmet, tecessüm ederek katreler suretinde
hazine-i Rabbâniyeden akıyor mânasında olduğundan, yağmura "rahmet"
nâmı verilmiştir.
Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı -gök gürültüsü- dinler, görür ki: Pek
acîb ve garip hizmetlerde çalıştırılıyorlar.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış
pamuk gibi bu câmid,şuursuz bulut; elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp
imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki
gayet Kadîr ve Rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan
gizlenir ve def'aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet faal ve müteâl ve
gayet cilveli ve haşmetli bir Sultanın fermaniyle, ve kuvvetiyle vakit bevakit
cevv âlemini doldurup, boşaltır ve mütemadiyen, hikmetle yazar ve paydos ile
bozar ve tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine
çevirir; ve gayet lütufkâr ve ihsanperver, ve gayet keremkâr ve
Rubûbiyyetperver bir Hâkim-i Müdebbir'in tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar
gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara
acıyıp ağlayarak, göz yaşlariyle, onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i
ateşini serinlendirir; ve sünger gibi bahçelerine su serper; ve zemin yüzünü
yıkar, temizler.
Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: "Bu câmid, hayatsız,
şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız,
hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhiri suretiyle vücuda gelen
sh: » (T: 313)
yüzbinler hakîmane ve
râhimane ve san'atkârane işler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedâhe isbat eder ki:
Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevvâl hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok,
belki gayet Kadîr ve Alîm; ve gayet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket
eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve
dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden her bir emr-i Rabbânîyi dinler,
itaât eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın
telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve
bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ü seyehatına; ve
bilhassa seslerin: ve bilhassa telsiz
telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline; ve bu hizmetler
gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza -oksijen- gibi
iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin
yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbâni san'atlarda kemâl-i intizam ile bir
dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum."
Demek,
وَتَصْرِيفِ
الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَآءِ
وَالاَرْضِ
Âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle, hadsiz Rabbâni
hizmetlerde istimal; ve bulutların teshiriyle, hadsiz Rahmâni işlerde istihdam;
ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcibü'l-Vücud ve Kadir-i Küll-i Şey ve
Âlim-i Küll-i Şey bir Rabb-i Zülcelâl-i Vel-İkramdır der hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca
menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları mikdarınca
hikmetler, içinde bulunuyor. Hem o şirin ve lâtif ve mübarek katreler o kadar
muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar
mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalar ile çalkalanan
ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli
rüzgârlar onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine
çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne
işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuursuz
müvellidülma ve müvellidülhumuza -hidrojen, oksijen- gibi iki basit maddeden
terekküp eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve
san'atlarda istihdam ediliyor.
Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir
Rahman-ı Rahîm'in hazine-i gaybîye-i rahmetinde yapılıyor; ve nüzuliyle
وَهُوَ الَّذِى
يُنَزِّلُ الْغَيْثُ
مِنْ بَعْدِ مَا
قَنَطُوا وَيَنْشُرُ
رَحْمَتَهُ
sh: » (T: 314)
Âyetini maddeten tefsir
ediyor.
Sonra ra'dı dinler ve berk'e -şimşeğe- bakar, görür ki: Bu iki
hâdise-i acîbe-i cevviye tamtamına
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بَحَمْدِهِ
veيَكَادُ
سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالاَبْصَارِ
Âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun
gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.
Evet, hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve
fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvarî pamuk-
misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi
hikmetli ve garabetli vaziyetlerle, baş aşağı , gafil insanın başına tokmak
gibi vuruyor. "Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli
bir zâtın hârika işlerine bak. Sen, başı boş olmadığın gibi, bu hâdiseler de
başı boş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar.
Bir müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar."diye ihtar
ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevv'de; bulutu teshirden, rüzgârı
tasrifden, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir
hakikatın yüksek ve âşikâr şehadetini işitir, Âmentü Billâh der. Birinci
Makam'daki
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ
الْجَوُّ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا بِشَهَادَتِ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ
وَالتَّصْرِيفِ
وَالتَّنْزِيلِ
وَالتَّدْبِيرِ
الْوَاسِعَةِ
الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
fıkrası, bu yolcunun cevve
dâir mezkûr müşâhedâtını ifade eder. (İhtar)
Sonra, o seyehat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, Küre-i
Arz, lisan-ı haliyle diyor ki: "Gökde, fezada, havada ne geziyorsun?
-----------------------
İ H T A R : Birinci Makamda geçen otuzüç merteb-i tevhidi bir parça
içah etmek isterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin sümaadesizliği
cihetiyle, yalnız gayet muhtasar bürhanlarına ve meâlinin tercümesine iktifaya
mecbur oldum. Risale-i Nur'un, otuz, belki yüz risalelerinde; bu otuzüç mertebe
delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, herbir risalede bir kısım mertebeler beyan
edildiğinden, tafsili onlara havale edilmiş.
sh: » (T: 315)
Gel ben sana aradığını tanıttıracağım.
Gördüğüm vazifelerime bak ve
sahifelerimi oku."
O da bakar, görür ki: Arz,
meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin
husulüne medar olan bir daireyi, Haşr-ı Â'zamın meydanı etrafında çiziyor. Ve
zîhayatın yüzbin envaını bütün erzak ve levazımatlariyle içine alıp feza
denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren, ve Güneş etrafında seyehat eden
muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir.
Sonra, sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki herbir sahifesi,
binler âyâtiyle Arzın Rabbını tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit
bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında îcad ve
idaresine bakar, müşahede eder ki: Yüzbin envaın hadsiz efradlarının suretleri,
basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor;
ve gayet mu'cizâne, bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak
suretiyle neşrettiriliyor, ve gayet müdebbirâne idare olunuyor; ve gayet
müşfikâne iaşe ve it'am ediliyor; ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve
çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve
birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor.
Her bahara, bir vagon gibi,
hazine-i gaybdan yüzbin nevi' et'ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip
zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara
gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan
şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet
içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahman-ı Rahîmin gayet müşfikâne ve
mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.
E l h a s ı l: Bu sahife-i hayatiye-i bahariye, Haşr-i A'zamın
yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle, فَانْظُرْ
اِلّى اَثَارِ
رَحْمَةِ اللَّهِ
كَيْفَ يُحْيِى
الاَرْضَ بَعْدَ
مَوْتِهَا اِنَّ ذَالِكَ لَمُحْيِى
الْمَوْتَى وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَىْءٍ
قَدِيرٌ
Âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu Âyet
dahi, bu sahifenin mânalarını mu'cizane ifade eder. Ve Arzın, bütün
sahifeleriyle, Arzın büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ dediğini anladı.
sh: » (T: 316)
İşte; Küre-i Arz'ın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek
sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti ile, o yolcunun
sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı mânasında olarak ve o müşahedatları
ifade için, Birinci Makam'ın Üçüncü Mertebesinde böyle denilmiş:
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
الاَرْضُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا
وَمَا فِيهَا
عَلَيْهَا بِشَهَادَتِ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ
وَالتَّدْبِيرِ
وَالتَّرْبِيَةِ
وَالْفَتَّاحِيَّةِ
وَتَوْزِيعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافظَةِ وَالاِدَارَةِ
وَاْلاِعَاشَةِ
لِجَمِيعِ ذَوِىِ
الْحَيَاتِ وَالرَّحْمَانِيَّةِ
وَالرَّحِيمِيَّةِ
الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
Sonra, o mütefekkir yolcu, her sahifeyi okudukça saadet anahtarı
olan îmanı kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip
ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan Îman-ı Billâh hakikatı bir derece daha
inkişaf edip mânevi çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik
ettiğinden; "Sema", "Cevv" ve "Arz'ın" mükemmel
ve kat'i derslerini dinlediği halde
هَلْ
مِنْ مُرِيدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük
nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini
işitir. Lisan-ı hâl ve lisan-ı kâl ile "Bize de bak, bizi de oku!"
derler. O da bakar, görür ki:
Hayatdârane mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ
etmek fıtratında olan denizler, Arzı kuşatıp, Arz ile beraber gayet süratli bir
surette bir senede yirmibeş bin senelik bir daierede koşturulduğu halde; ne
dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler.
Demek gayet kudretli ve azametli bir zatın emriyle ve kuvvetiyle dururlar,
gezerler, muhafaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki; gayet güzel ve zînetli
ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri
ve tevvellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır, basit bir kum ve acı bir
sudan verilen erzakları ve tâyinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir
Kadir-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat
eder.
sh: » (T: 317)
Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve
vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmane ve rahîmanedir,
bilbedahe isbat eder ki; bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar büyük nehirler, bir
Rahman-ı Zülcelâl-i Ve'l-İkram'ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar.
Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, "Dört nehir
Cennetten geliyorlar."diye rivayet edilmiş. Yâni; zâhiri esbabın pek
fevkınde olduklarından, mânevî bir Cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî
tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir.
Meselâ: Mısır'ın kumistanını bir Cennete çeviren Nil-i Mübarek,
Cenup tarafından, Cebel-i Kamer denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz
gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve
buzlansa, o dağdan büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer, mahzen altı
kısmından bir kısım olamaz. Varidatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve
susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i
vâsiayı muhafaza edemediğinden, O Nil-i mübarek âdet-i Arziye fevkınde bir
gaybî Cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet mânidar ve güzel bir hakikatı
ifade ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve
şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu, bil'icma, denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle
لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ der; ve bu şehadete denizler mahlûkatı adedince, şâhidler gösterir
diye anladı. Ve denizlerin, nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade
etmek mânasında, Birinci Makam'ın Dördüncü Mertebesinde:
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ ا لْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ جَمِيعُ
الْبِحَارِ وَالاَنْهَارِ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا
وَمَا فِيهَا
عَلَيْهَا بِشَهَادَتِ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّسْخِيرِ وَالْمُحَافظَةِ وَالاِدِّخَارِ وَالاِدَارَةِ اْلوَاسِعَةِ
الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
denilmiş.
Sonra dağlar v.e sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu
sh: » (T: 318)
çağırıyorlar,
"Sahifelerimizi de oku" diyorlar. O da bakar, görür ki:
«Dağların küllî vazifeleri ve umumi hizmetleri o kadar azametli ve
hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır.» Meselâ: dağların zeminden
emr-i Rabbâni ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbat-ı dahiliyeden neş'et
eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalariyle teskin ederek; zemin o
dağların fışkırmasiyle ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan
ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin
istirahatlarını bozmuyor.
Demek, nasılki sefineleri sarsıntıdan vikâye ve muvazenelerini
muhafaza için; onların direkleri
üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefinesinde bu mânada hazineli
direkler olduklarını Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan:
وَالْجِبَالُ
اَوْتَادًا * وَاَلْقَيْنَا
فِيهَا رَوَاسِىَ
* وَالْجِبَالَ
اَرْسَهَا gibi çok Âyetlerle ferman ediyor.
Hem meselâ: Dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi' menba'lar,
sular, madenler, maddeler, ilaçlar o kadar hakimâne ve müdebbirane ve kerîmane
ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe, kudreti
nihayetsiz bir Kadîr'in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve
anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahra ve
dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas
edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar
cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri لآ اِلَهَ
اِلاَّ هُوَ tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve
sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür. Âmentü Billâh der.
İşte bu mânayı ifade için, Birinci Makam'ın Beşinci Mertebesinde:
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ جَمِيعُ
الْجِبَالِ وَالصَّحَارَى بِجَمِيعِ مَا فِيهَا
وَعَلَيْهَا بِشَهَادَتِ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اْلاِدِّخَارِ وَالاِدَارَةِ
وَ نَشْرِ الْبُذُورِ
وَالْمُحَافَظَةِ
وَالتَّدْبِيرِ
الاِحْتِيَاطِيَّةِ
الرَّبَّانِيَّةِ اْلوَاسِعَةِ
الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ
اَلْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
denilmiş.
sh: » (T: 319)
Sonra o yolcu, dağda ve sahrada fikriyle gezerken, eşcar ve nebâtat
âleminin kapısı fikrine açıldı. O'nu içeriye çağırdılar: "Gel, dairemizde
de gez, yazılarımızı da oku." Dediler. O da girdi, gördü ki:
Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir
halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın enva'ları;
bil' icma, beraber لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ
diyorlar gibi lisan-ı
hallerinden anladı. Çünki bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatli
yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve
intizamlı ve belâgatlı meyvelerinin
kelimeleriyle beraber müsebbihâne şehadet getirdiklerine ve
لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ
dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikatı
gördü.
B i r i n c i s i: Pek zâhir bir surette kasdî bir in'am ve ikram ve ihtiyari bir ihsan ve
imtinan mânası ve hakikatı herbirisinde hissedildiği gibi; mucmuunda ise,
güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.
İ k i n c i s i: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayına
kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve
tasvir mânası ve hakikatı enva' ve efradda gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir
Sâni-i Hakîm'in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Ü ç ü n c ü s ü: O hadsiz masnuâtın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz
ve şekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlı, zînetli olarak, mahdut ve
mâdut ve birbirinin misli ve basit ve Câmid ve birbirinin aynı veya az farklı
ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüz bin nevi'lerin fârikalı
ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlışssız, hatâsız
bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir
hakikattır ki, Güneşten daha parlaktır; ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve
yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı isbat eden şahidler var diye,
bildi. اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ عَلَى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ
dedi.
İşte bu mezkûr hakikatları
ve şehadetleri ifade manasıyle, Birinci Makam'ın Altıncı Mertebesinde:
sh: » (T: 320)
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ
جَمِيعِ اَنْوَاعِ
الاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ
الْمُسَبِّحَاتِ
النَّاطِقَتِ بِكَلِمَاتِ
اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ
الْفَصِيحَاتِ
وَأَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ
الْجَزِيلاَتِ
وَاَثْمَارِهَا
الْمُنْتَظَمَاتِ
الْبَلِيغَاتِ
بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ
اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الاِنْعَامِ
وَالاِكْرَامِ
وَالاِحْسَانِ
بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ وَحَقِيقَةِ
التَّمْيِيزِ
وَالتَّزْيِينِ
وَالتَّصْوِيرِ
بِاَرَادَةٍ وَ
حِكْمَةٍ مَعَ
قَطْعِيَّتِ دَلاَلَةِ
حَقِيقَةِ فَتْحِ
جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ
الْمُتَبَايِنَةِ
الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ
مِنْ نُوَاتَاتٍ
وَحَبَّاتٍ مُمَاثِلَةٍ
مُتَشَابِهَىٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ
denilmiş.
Sonra, seyehat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki
ve şevki artan dünya yolcusu bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i
mârifet ve îman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapısı hakikat bin
olan aklına ve mârifet_âşina olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve
çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar. "Buyurun" dediler. O da girdi
ve gördü ki:
Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevi'leri ve taifeleri ve
milletleri, bil'ittifak, lisan-ı kal ve lisan-ı halleriyle لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam
bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; her biri bizzat birer kaside-i
Rabbanî, birer kelime-i Sübhâni ve mânidar birer harf-i Rahmanî hükmünde
sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o
hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihazları ve âzâları ve
âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir, ve muntazam ve mükemmel sözlerdir.
Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyyetine şehadet
getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede
etti.
B i r i n c i s i: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete
ve şuursuz
sh: » (T: 321)
tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmâne îcad ve
san'atperverâne ibda' ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inşa ve yirmi cihetle
ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya etmek hakikatıdır
ki; zîruhlar adedince şahidleri bulunan bir bürhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy_ı Kayyûm'un vücub-u vücuduna ve
sıfat-ı seb'asına ve vahdetine şehadet eder.
İ k i n c i s i: O hadsiz masnu'larda biribirinden simaca fârikalı ve
şekilce zinetli ve miktarca
mîzanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle
azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki, Kadir-i Küll-i Şey ve Âlim-i
Küll-i Şeyden başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve
hikmetleri gösteren ihâtalı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimal yok.
Ü ç ü n c ü s ü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve
birbirine benziyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe
denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve
birer mu'cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve
muvazeneli ve hatâsız bir hey'ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir
hakikattır ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatı tenvir eder.
İşte bu üç hakikatın ittifakiyle, hayvanların bütün envaı, beraber
öyle bir لآاِلَهَ
اِلاَّهُوَ deyip şehadet getiriyorlar ki; güya zemin,
büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde
لآاِلَهَ
اِلاَّهُوَ
diyerek semavat ehline
işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makam'ın Yedinci
Mertebesinde bu mezkûr hakikatları ifade mânasıyle:
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى
وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
اِتِّفَاقُ جَمِيعِ
اَنْوَاعِ
الْحَيْوَانَاتِ وَالطُّيُورِ
الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ
بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا وَقُواَهَا وَحِسِّيَّاتِهَا
وَلَطَائِفِهَا
الْمَوْزُونَاتِ
الْمُنْتَظَمَاتِ اْلفَصِيحَاتِ
وَبِكَلِمَاتِ
جِهَازَاتِهَا
وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَائِهَا
وَاَلاَتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلِيغَاتِ
بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الاِيجَادِ
وَالصُّنْعِ وَالاِبْدَاعِ بِالْاِرَادِةِ وَحَقِيقَةِ التَّمْيِيزِ
وَالتَّزْيِينِ
بِالْقَصْدِ وَحَقِيقَةِ التَّقْدِيرِ
وَالتَّصْوِيرِ بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَتْعِيَةِ
دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ
فَتْحِ
جَمِيعِ صُوَرِهَا
الْمُنْتَظَمَةِ الْمُخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ
الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ
مِنْ بِيضَاتٍ
وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةِ
مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ
sh: » (T: 322)
denilmiştir.
Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet-i İlâhiyyenin hadsiz
mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için
insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu
içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı,
gördü ki:
Nev'i beşerin en nûranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler
(Aleyhimüsselâm), bil'icma' beraber
لآاِلَهَ
اِلاَّهُوَ deyip zikrediyorlar; ve parlak ve
musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve
beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları
İman-ı Billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz
çöküp derse oturdu. Gördü ki: Meşahir-i insâniyenin en yüksekleri ve namdarları
olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı kâinat tarafından verilmiş
nişane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden
bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî
ve doğru zatların icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne
kadar kuvvetli ve kat'i olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette bu kadar
muhbir-i sâdıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı
inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinâyet ettiklerini ve
ne kadar hadsiz bir azâba mestahak olduklarını anladı. Ve onları tasdik edip
îman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; îman
kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.Evet, Enbiyayı
(Aleyhimüsselâm) Cenâb-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz
mu'cizatlarından ve hakkaniyetlerini
sh: » (T: 323)
gösteren, muarızlarına
gelen semavî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî
kemalâtlarından ve hakikatlı tâlimatlarından; ve doğru olduklarına şehadet eden
kuvvet-i îmanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkarlıklarından ve
ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak
olduğuna şehadet eden ittiba'lariyle hakikata, kemâlâta, nura vâsıl olan hadsiz
tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde
icmâı ve ittifâkı ve tevâtürü ve isbatta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku öyle
bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet, karşısına
çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmanın erkânında umum
enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olması, o tasdik büyük bir kuvvet
menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i îmanî aldı. İşte, bu
yolcunun mezkûr dersini ifade mânasında Birinci Makam'ın Sekizinci
Mertebesinde:
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الَّذِى دَلَّ
عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
اِجْمَاعُ جَمِيعِ
الأَنْبِيَاءِ بِقُوَّةِ
مُعْجِزَاتِهِمْ
الْبَاهِرَةِ
الْمُصَدِّقَةِ
الْمُصَدَّقَةِ
denilmiş.
Sonra îmanın kuvvetinden ulvî bir zevk alan o seyyah-ı talib,
Enbiya Aleyhimüsselâm'ın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde
kat'i ve kuvetli delillerle, enbiyaların (Aleyhimüsselâm) dâvalarını isbat eden
ve asfiya sıdd^ıkîn denilen mütebahhir müctehid muhakkikler, onu dershanelerine
çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve
yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla,
başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i îmâniyeyi isbat ediyorlar.
Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usul ve erkân-ı îmaniyede
onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına
istinadları öyle bir hüccettir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet
sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise
karşılarına ancak öyle çıkabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve
echeliyet ve inkâr ve isbat olunmıyan menfî mes'elelerde inad ve göz kapamak
suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece
yapar.
sh: » (T: 324)
Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve
mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyâde
ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i
inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun dershaneden
aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam'ın Dokuzuncu Mertebesinde:
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الَّذِى دَلَّ
عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
اِتِّفَاقُ جَمِيعِ الاَصْفِيَآءِ
بِقُوَّةٍ
بَرَاهِيْهِمُ الزَّاهِرَةِ
الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ
denilmiş.
Sonra, îmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve
ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertesebine terakkisindeki envarı ve ezvakı
görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu medreseden gelirken, hadsiz küçük
tekyelerin ve zaviyelerin telâhukıyle tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve
sahra genişliğinde bir tekyede, bir hangâhda, bir zirikhande, bir irşadgâhda ve
cadde-i kübra-yı Muhammedınin (A.S.M) ve mi'rac-ı Ahmedinin (A.S.M) gölgesinde
hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla
kudsi mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki: O ehl-i keşf ve
keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve karemetlerine istinaden
bil'icma müttefikan لآ
اِلَهَ اِلاَّ
هُوَ diyerek, vücub u vücud ve vahdet-i
Rabbâniyyeyi kainata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi
tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî'nin
ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler
ve başka başka hakikatlı tarikatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi
haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranî âriflerin icma' ve
ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu
aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın
ittifakı ve evliyanın tevâfuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, Güneşi gösteren
gündüzün ziyasından daha parlak gördü. İşte, bu misafirin tekyeden aldığı feyze
kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Onuncu Mertebesinde:
sh: » (T: 325)
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الَّذِى دَلَّ
عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَآءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ
وَكَرَامَاتِهِمُ
الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
denilmiş.
Sonra, kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki,
bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, Îman-ı Billâhdan ve
mârifetullahdan neş'et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün
kuvvetiyle ve letaifiyle, îmânın kuvvetinde ve mârifetin inkişafında daha
ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı.
Kendi aklına dedi ki:
Mâdem kâinatta en kıymetdar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı
hayata musahhardır; ve madem zîhayatın en kıymetdârı zîruhdur ve zîruhun en
kıymetdarı zîşuurdur; ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı
mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır.
Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvatın dahi
kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır
ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M) Sahabelere görünen Hazret-i Cebrail (A.S) in
temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri tevatür
suretinde eskidenberi nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise, keşke ben semâvat
ehli ile dahi görüşseydim; onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünki,
"Hâlik-ı kâinat hakkında en mühim söz onlarındır." diye düşünürken,
birden semâvi şöyle bir sesi işitti: Mâdem bizim ile görüşmek ve dersimizi
dinlemek istersin.. bilki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve
Kur'an-ı Mu'ciz'ül-Beyan olarak bütün Peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i
îmâniyeye en evvel biz îman etmişiz.
Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan ervah-ı
tayyibe, bilâistisna ve bil'ittifak, bu kâinat Hâlikının vücub-u vücuduna ve
vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine
şahadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz
ihbârâtın tevâfuku ve tetâbuku, Güneş gibi sana bir rehberdir, dediklerini
bildi. Ve onun nur-u îmanı parladı. Zeminden göklere çıktı. İşte bu yolcunun
melâikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın Onbirinci
Mertebesinde:
sh: » (T: 326)
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ
اَلْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ
الْمَلَئِكَةِ
اَلْمُتَمَثِّلِينَ
ِلاَنْظَارِ
النَّاسِ وَالْمُتَكَلِّمِينَ
مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ بِاِخْبَارَاتِهِمْ
الْمُتَطَابِقَةِ
الْمُتَوَافِقَةِ
denilmiştir.
Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve
cismânî ve maddî cihetinde mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden
ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve
bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan; ve kâinatın
meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, mânen
kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların selim ve nuranî
kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki: Onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet
ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve
muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve
kalbine dedi ki: "Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikata giden yol daha
kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îman
noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden, mütalâamız ile
istifade etmeliyiz." Dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:
İstidatları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif
olan umum istikametli ve nurlu akılların îman ve tevhiddeki ittisafkârane ve
rasihâne itikadları, tevâfuk; ve sebatkârane ve mutmainâne kanaat ve yakînleri
tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmiyen bir hakikata dayanıp bağlanmışlar; ve
kökleri, metin bir hakikata girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta-i
îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma'ları, hiç kopmaz bir zincir-i nûranîdir; ve
hakikate açılan ışıklı bir penceredir.
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine
mübayin olan o umum selim ve nuranî kalblerin erkân-ı îmaniyedeki müttefikane
ve itmi'nankârane ve müncezibâne keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevâfuk;
ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor. Demek, hakikate mukabil ve vâsıl ve
mütemessil bu küçücük birer arş-ı mârifet-i Rabbâniyye ve bu câmi birer âyine-i
samedâniyye olan nuranî kalbler, Şems-i Hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve
umumu birden Güneşe âyinedarlık eden bir
sh: » (T: 327)
deniz gibi, bir âyine-i
a'zamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icma'ları hiç
şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir. Çünki,
hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan başka bir
vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve
râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat-ı
hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı
inkâr eden ahmak sofestailer dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi
akıl ve kalbiyle beraber âmentü Billâh dediler. İşte, bu yolcunun müstakim
akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet-i îmâniyeye kısa bir
işaret olarak Birinci Makam'ın Onüçüncü Mertebesinde:
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ اَلْوَاجِبُ
الْوُجُودِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ الْعُقُولِ
الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ
بِاِعْتِقَادَاتِهَا
الْمُتَوَافِقَةِ
وِبِقَنَاعَاتِهَا وَيَقِينَاتِهَا
الْمُطَآبِقَةِ
مَعَ تَخَالُفِ الاْسْتِعْدَادَاتِ
وَالْمَذَاهِبِ
وَكَذا دَلَّ عَلَى
وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ
الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ
النُّورَانِيَّةِ
بِكَشْفِيَّاتِهَا
الْمُتَطَابِقَةِ
وَبِمُشَاهَدَاتِهَا
الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ
الْمَسَالِكِ
وَالْمَشَارِبِ
denilmiş.
Sonra; âlem-i gaybe yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o
yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile
çaldı. Yâni: Mâdem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnu'lariyle kendini tanıttırmak
ve bu kadar tatlı ve süslü nihayetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu
kadar mucizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek,
kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen istiyen ve hâl diliyle
bildiren bir zat, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor.
Elbette ve her halde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi
konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir, Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde O'nu
O'nun tezahüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye
sh: » (T: 328)
girdi, akıl gözüyle gördü
ki:
Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın
her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden
çok kuvvetli bir şehadet, vücud ve tevhid, Allâmü'l-Guyub'dan vahiy ve ilham
hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının
şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile
konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi
hadsizdir; ve kelâmının mânası O'nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O'nu,
sıfâtıyle bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle, ve
ihbaratlarının vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklariyle; ve nev'i
beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası; ve vahyin
semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin
delâil ve mu'cizatlariyle, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu, bedahet
derecesine geldiğini bildi; ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve
ifaza ediyor diye anladı.
B i r i n c i s i: لِلتَّنَزُّلاَتِ
الاِلَهِيَّةِ
اِلَى عُقُولِ
الْبَشَرِ
denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir
tenezzül-ü İlâhidir. Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını
bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasiyle müdahele etmesi,
Rubûbiyyetin muktezasıdır.
İ k i n c i s i: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz
masraflarla, baştan başa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını
söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.
Ü ç ü n c ü s ü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en
nâzenini ve en müştakı olan hakiki insanların münâcatlarına ve şükürlerine,
fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmiyle de mukabele etmek, Hâlikıyyetin
şe'nidir.
D ö r d ü n c ü s ü: İlim ile hayatın zaruri bir lâzımı ve ışıklı
bir tezâhürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihâtalı bir ilmi ve sermedî bir
hayatı taşıyan zatta, ihâtalı ve sermedi bir surette bulunur.
B e ş i n c i s i: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i
istinada
sh: » (T: 329)
en muhtac ve sâhibini ve mâlikini bulmağa en müştak; hem fakir ve
âciz bulunan mahlûkatlarına; acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i
istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zat, elbette kendi vücudunu
onlara tekellümü ile iş'ar etmek, Ulûhiyyetin muktezasıdır.
İşte: Tenezzül-ü İlâhi ve taarrüf-ü Rabbâni ve mukabele-i Rahmâni
ve mükâleme-i Sübhâni ve iş'ar-ı Samedânî hakikatlarını tazammun eden umumî,
semavî vahiylerin, icma ile, Vâcibü'l-Vücud'un vücuduna ve vahdetine
delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki Güneş'in şuââtının Güneş'e
şehadetinden daha kuvvetlidir, diye anladı. Sonra ilhamlar cihetine baktı,
gördü ki: Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi'
mükâleme-i Rabbâniyyedir, fakat iki fark vardır.
Birincisi : İlhamdan çok yüksek olah vahyin, ekseri melâike
vasıtasiyle; ve ilhamın, ekseri vasıtasız olmasıdır. Meselâ:
Nasılki bir padişahın
iki suretle konuşması ve emirleri var.
Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir
vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için,
bazan, vasıta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman tebliğ edilir.
İkincisi : Sultanlık unvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil,
belki kendi şahsiyle, hususî bir münasebeti ve cüz'i bir muamelesi bulunan has
bir hizmetçisi ile, veya bir âmi raiyyetiyle ve hususî telefoniyle hususî
konuşmasıdır. Öyle de; Padişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve
kâinat Hâlıkı unvaniyle, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü
ilhamlariyle mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin herbir zîhayatın Rabbi ve
Hâliki olmak haysiyetiyle, hususî bir surette, fakat perdeler arkasında onların
kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy; gölgesizdir, sâfidir, havassa hasdır. İlham
ise; gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhamları ve insan
ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşid çeşid, hem pekçok enva'lariyle,
denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyyenin teksirine medar bir zemin
teşkil ediyor.
لَوْ
كَانَ الْبَحْرُ
مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رِبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ
تَنْفَدَ كَلِمَاتُ
رَبِّى
sh: » (T: 330)
âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.
Sonra, ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü
ki. Mahiyeti ile hikmeti, ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.
B i r i n c i s i: Tevveddüd-ü İlâhî denilen, kendini mahlûkatına
fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, Vedûdiyyetin
ve Rahmâniyyetin muktezasıdır.
İ k i n c i s i: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi,
kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, Rahîmiyyetin şe'nidir.
Ü ç ü n c ü s ü: Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen
mahlûkatlarının istimdadlarına ve feryadlarına ve tazarruatlarına fiilen imdad
ettiği gibi, bir nevi' konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdada
yetişmesi, Rubûbiyyetin lâzımıdır.
D ö r d ü n c ü s ü: çok
âciz ve çok zaif; ve çok fakir ve ihtiyaçlı; ve kendi mâlikini ve hâmisini ve
Müdebbirini ve Hafîzini bulmağa pekçok muhtaç ve müştak olan zîşuur
musnularına, vücudunu ve huzurunu ve
himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi' mükâleme-i Rabbâniyye
hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhamlar perdesinde, mahsus ve bir mahlûka
bakan has bir vecihde, onun kabiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen
dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i Ulûhiyyetin ve rahmet-i
Rubûbiyyetin zaruri ve vacib bir muktezasıdır; diye anladı.
Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasılki Güneşin -faraza-
şuuru ve hayatı olsaydı; ve o halde, ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfâtı
olsaydı o cihette ışığında bulunan şuaları ve cilveleri ile bir tarz konuşması
bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve
her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katrelerle
hattâ şeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuşması; ve onların
hâcâtına cevap vermesi; ve bütün onlar, Güneş'in vücuduna şehadet etmesi; ve
hiçbir iş, bir işe mâni olmaması; ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahemet
etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi... aynen öyle de:
Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemal
Hâlik-ı Zîşânı olan Şems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti
gibi, küllî ve muhît olarak herşey'in kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir
sual, bir suale; bir iş, bir işe; bir hitab bir hitaba mâni olmaması ve
karıştırmaması bilbedahe
sh: » (T: 331)
anlaşılıyor. Ve bütün o
cilveler, o konuşmalar ve ilhamlar, birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i
Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve Vahdetine ve Ehadiyetine delâlet ve
şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi.
İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i mârifetine
kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Ondördüncü ve Onbeşinci
mertebelerinde:
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ
الْوُجُودِ الْوَاحِدُ
الاَحَدِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ
جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ
الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ
لِلتَّنَزَّلاَتِ
اْلاِلَهِيَّةِ وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَلِلتَّعَرُّفَاتِ
الرَّبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلاَتِ
الرَّحْمَانِيَّةِ عِنْدَ مُنَاجَاتِ عَبَادِهِ
وَلِلْعِشَارَاتِ
الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ وَكَذَا
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ
الاِلْهَامَاتِ
الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ
اْلاِلَهِيَّةِ وَلِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ وَلِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ
وَلِلْاِحْسَاسَاتِ
السُّبْحَانِيَّةِ
لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ
denilmiştir.
Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinatın
mevcudatıyle Mâlikimi ve Hâlikimi arıyorum; elbette herşeyden evvel bu
mevcudatın en meşhuru, ve a'dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük
kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve
ondört asrı fazileti ile ve Kur'anı ile ışıklandıran Muhammed-i Arabî
Vesselâm'ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber
gitmeliyiz diyerek, akliyle beraber o asra girdi gördü ki:
sh: » (T: 332)
O asır hakikâten, o Zat (A.S.M) ile bir saadet-i beşeriye asrı
olmuş. Çünki en bedevî, en ümmî bir kavmi, getirdiği Nur vasıtasiyle, kısa bir
zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi : Biz, en evvel, bu fevkalâde Zatın (A.S.M)
bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu
bilmeliyiz. Sonra Hâlikımızı ondan sormalıyız.; diyerek taharriye başladı.
Bulduğu hadsiz kat'i delillerden, burada, yalnız "Dokuz Külliyeti" ne
birer kısa işaret edilecek.
B i r i n c i s i: Bu Zâtda (A.S.M) - hattâ düşmanlarının tasdiki
ile dahi,- bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması; ve وَانْشَقَّ
الْقَمَرُ * وَمَا
رَمَيْتَ اِذْ
رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ
رَمَى ayetlerinin
sarahatıyla, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucu ile
a'dasının ordusuna attığı az bir toprak , umum o ordunun gözlerine girmesiyle
kaçmaları; ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan
suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat'i ile ve bir kısmı tevatür
ile yüzer mu'cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizattan üçyüzden
ziyade bir kısmı, Ondokuzuncu Mektup olan Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M) namındaki
hârika ve kerametli bir Risalede kat'i delilleriyle beraber beyan edildiğinden,
onları ona havale ederek dedi ki:
Bu kadar ahlâk-ı hasene ve
kemalâtla beraber, bu kadar mu'cizat-ı bâhiresi bulunan bir zat (A.S.M),
elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa
tenezzül etmesi kabil değil.
İ k i n c i s i: Elinde, bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu;
ve o fermanı her asırda üçyüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik
ettikleri; ve o ferman olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ın, yedi vecihle hârika
olmasıdır. Ve bu Kur'an'ın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinat Hâlikının
sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz, ve Mu'cizat-ı
Kur'aniye namlarındaki Risale-i Nur'un bir Güneşi olan meşhur bir risalede
tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-i hak ve
hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zatta (A.S.M) fermana
cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.
sh: » (T: 333)
Ü ç ü n c ü s ü: O zat (A.S.M), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve
bir ubûdiyet ve bir dua ve bir dâvet ve bir îman ile meydana çıkmış ki; onların
ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de
bulunur. Çünki: Ümmî bir Zatta (A.S.M) zuhur eden o şeriat, ondört asrı ve
nev'i beşerin, humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz
kanunlariyle idare etmesi emsâl kabul etmez.
Hem, ümmî bir Zâtın (A.S.M) ef'al ve akvâl ve ahvalinden çıkan
İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii; ve akıllarının
muallimi ve mürşidi; ve kalblerinin münevviri ve musaffisi, ve nefislerinin
mürebbisi ve müzekkisi; ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve mâden-i terakkiyatı
olması cihetiyle, misli olamaz ve olmamış.
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envaında en ileri
olması..ve herkesten ziyade takvada bulunması..ve Allah'tan korkması..ve
fevkalâde daimi mücahedat ve dağdağalar içinde tamtamına ubûdiyetin en ince
esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmiyerek, ve tam mânasiyle
ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida hem intihayı birleştirerek
yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.
Hem binler dua ve münâcatlarından Cevşenü'l Kebir ile, öyle bir
mârifet-i Rabbaniyye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o
zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile
beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yeişememeleri
gösteriyor ki; duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcatın başında, Cevşenü'l-Kebirin
doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere
bakan adam, Cevşen'in dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ-i Risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metanet ve
sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler, büyük dinler, hattâ kavim ve
kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde; zerre miktar bir eser-i
tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi; ve tek başiyle bütün dünyaya
meydan okuması ve başa da çıkarması; ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi
isbat eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yâkin ve
mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvi itikad taşımış ki, o
zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve
sh: » (T: 334)
hükemanın hikmetleri ve
ruhani reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun
ne yakînine, ne îtikadına, ne îtimadına, ne itmi'nanına hiçbir şüphe, hiçbir
tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi; ve maneviyatta ve merâtib-i
îmâniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, Onun, her vakit,
mertebe-i îmanından feyz almaları ve O'nu en yüksek derecede bulmaları
bilbedahe gösterir ki, îmanı dahi emsalsizdir.
İşte, böyle emsal-siz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve
hârika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendane bir davet ve
mu'cizane bir îman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz
diye anladı, ve aklı dahi tasdik etti.
D ö r d ü n c ü s ü: Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) icmaı, nasıl ki
vücud ve vahdaniyyet-i İlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zatın
(A.S.M) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünki, Enbiya
Aleyhimüsselâm'ın doğruluklarına ve Peygamber olmalarına medar olan ne kadar
kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zatda (A.S.M) en ileride
olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasılki lisan-ı kal ile, Tevrat,
İncil, Zebur ve Suhuflarında bu Zatın (A.S.M) geleceğini haber verip insanlara
beşaret vermişler ki kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden
fazla ve Pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektupta güzelce beyan ve isbat
edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle
kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı
tasdik edip dâvasını imza ediyorlar; ve lisan-ı kal ve icma' ile vahdâniyyete
delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de, bu Zâtın
sâdıkıyetine şehadet ediyorlar, diye anladı.
B e ş i n c i s i: Bu Zâtın düsturlariyle ve terbiyesi ve
tebaiyyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakikata, kemâlâta, kerâmata,
keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdâniyyete delâlet ettikleri
gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icma ve ittifakla şehadet
ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur-u velâyetle
müşahede etmeleri; ve umumunu, nur-u îmanile, ya ilmeyakînveya aynelyakîn veya
hakkalyakîn îtikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zâtın, derece-i
hakkaniyet ve sâdıkıyetini Güneş gibi gösterdiğini gördü.
sh: » (T: 335)
A l t ı n c ı s ı: Bu Zâtın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakaik-i
kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhiyyenin
dersiyle ve tâlimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar
asfiya-i müdakkikîn ve sıddîkîn-i muhakkikîn ve dâhi hükema-i mü'minin, bu
Zâtın üssü'l-esas dâvası olan vahdâniyyeti kuvvetli bürhanlariyle bil'ittifak
isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallîm-i ekberin ve bu üstâd-ı âzamın
hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehadetleri, gündüz
gibi bir hüccet-i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale-i Nur, yüz
parçasiyle, bu Zâtın sadâkatinin bir tek bürhanıdır.
Y e d i n c i s i: Âl ve Ashab namında, ve nev'i beşerin enbiyadan
sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru, ve en muhterem ve en namdarı,
ve en dindar ve en keskin nazarlı
taife-i azîmesi, kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu
Zâtın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri
ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en
yüksek ve en haklı ve hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma' ile sarsılmaz
tasdikleri ve kuvvetli imanları, Güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir
delildir, diye anladı.
S e k i z i n c i s i: Bu kâinat, nasılki kendini îcad ve idare ve
tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitap gibi,
bir sergi gibi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve
nakkaşına delâlet eder; öyle de: Kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlâhiyyeyi
bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbâni hikmetlerini talim edecek ve
vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini
ve içindeki mevcudatın kemâlâtını ilan edecek ve o kitab-ı kebîrin mânalarını
ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sâdık
muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği
cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu Zâtın hakkaniyetine,
ve bu kâinat Hâlikının en yüksek ve sâdık bir me'muru olduğuna şehadet ettiğini
bildi.
D o k u z u n c u s u: Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûatıyla
kendi hünerlerini ve san'atkârlığının ve kemâlâtını teşhir etmek; ve bu süslü,
zînetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu
lezzetli ve kıymetli hesapsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek;
ve bu şefkatli ve himayetli umumî
sh: » (T: 336)
terbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve
iştihaların her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbâni it'amlar
ve ziyafetler ile, kendi rubûbiyyetine karşı, minnettârâne ve müteşekkirâne ve
perestişkârâne ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili
ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasurrufat ve icraat ve dehşetli ve
hikmetli faaliyet ve hallâkıyyet ile kendi Ulûhiyyetini izhar ederek, o
Ulûhiyyetine karşı îman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit
iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavi tokatlar ile
zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini
göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî
Zât'ın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; ve O'nun mezkûr
maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall
ve keşfeden, ve daima o Hâlikının namına hareket eden, ve O'ndan istimdat eden,
ve muvaffakiyet isteyen, ve O'nun tarafından imdada ve tevfika mazhar olan ve
Muhammed-i Kureyşî denilen bu Zât olacak. (A.S.M)
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkur dokuz hakikatlar bu Zâtın sıdkına
şehadet ederler; elbette bu âdem, benî -Âdemin medar-ı şerefi ve bu Âlemin
medar-ı iftiharıdır; ve O'na, Fahr-i âlem ve Şeref-i benî-âdem denilmesi pek
lâyıktır; ve O'nun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur'an-ı Mu'cizü'l
Beyanın haşmet-i saltanat-ı mâneviyesinin nısf-ı Arzı istilâsı ve şahsî
kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur;
Hâlikımız hakkında en mühim söz, O'nundur.
İşte gel, bak: Bu hârika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'i
mu'cizelerinin kuvvetine, ve dinindeki binler âli ve esaslı hakikatlarına
istinaden, bütün dâvalarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vacibü'l-Vücudun
vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delâlet ve şehadet, ve o Vâcibü'l-Vücudu
isbat ve ilân ve i'lam etmektir.
Demek; bu kâinatın mânevi güneşi ve Hâlikımızın en parlak bir
bürhanı bu Habibullah denilen Zâtdır ki; O'nun şehadetini te'yid ve tasdik ve
imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma' var.
B i r i n c i s i: "Eğer perde-i gayb açılsa yakînim
ziyadeleşmiyecek" diyen, İmam-ı Ali (radiyallahü anh); ve yerde iken Arş-ı
Â'zamı ve İsrâfil'in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı
sh: » (T: 337)
Â'zam (K.S) gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler
aktab ve evliya-i azîmeyi câmi ve âl-i Muhammed nâmiyle şöhretşiâr-ı âlem olan
cemaat-ı nurâniyenin icma' ile tasdikleridir.
İ k i n c i s i: Bedevi bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı
içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâli ve kitapsız, ve Fetret Asrının
karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medeni ve mâlûmatlı ve hayat-ı
içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve
rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak; Şarktan Garba kadar cihanpesendane
idare eden, ve Sahâbe namiyle dünyada nâmdar olan cemaat-i meşhurenin
ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli
îmanla tasdikleridir.
Ü ç ü n c ü s ü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende
dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ve ümmetinde yetişen
hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-ı uzmasının tevâfukla ve
ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek; bu Zâtın Vahdâniyyete şehadeti
şahsî ve cüz'i değil, belki, umumî ve küllî ve
sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz
bir şehadettir, diye hükmetti. İşte, Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat
eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldığı derse
kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Onaltıncı Mertebesinde böyle:
لاَ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ
الْوُجُودِ الْوَاحِدُ
الاَحَدِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ فَخْرُ عَالَمٍ
وَشَرَفُ نَوْعِ بَنِى اَدَمَ
بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاَنِهِ
وَحِشْمَةِ وُسْعَةِ
دِينِهِ وَكَثْرَةِ
كَمَالَاتِهِ
وَعُلْوِيَّةِ
اَخْلاَقِهِ حَتَّى
بِتَصْدِيقِ اَعْدَآئِهِ وَكَذَا
شَهِدَ
وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِآتِ الْمُعْجِزَاتِ
الظَّاهِرَاةِ
الْبَاهِرَاتِ
الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ وِبِقُوَّةِ
اَلاَفِ حَقَآئِقِ
دِينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ
بِاِجْمَاعِ اَلِهِ
ذَوْىِ اْلاَنْوَارِ
وَبِاِتِّفَاقِ
اَصْحَابِهِ ذَوىِ اْلاَبْصَارِ
وَبِتَوَافُقِ
مُحَقِّقِى اُمَّتِهِ
ذَوىِ الْبَرَاهِينِ وَالْبَصَائِرِ
النَّوَّارَةِ
sh: » (T: 338)
denilmiştir.
Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu
bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: «Aradığımız Zâtın
sözü ve kelâmı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en Hâkim ve ona
teslim olmıyan herkese, her asırda meydan okuyan Kur'an-ı Mu'cizü'l_Beyan
namındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitap,
bizim Hâlikımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır »diye taharriye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda
bulunduğu münasebetiyle, en evvel mânevi i'câz-ı Kur'aniyenin lem'aları olan
Risale-i Nur'a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, Âyât-ı Furkâniyenin nükteleri
ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar
muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakaik-ı Kur'aniyeyi mücâhidane
neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve
menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur'an, semâvidir, beşer kelâmı değildir. Hattâ
Resaili'n-Nur'un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur'aniyesi olan
Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektubun âhiri, Kur'an'ın kırk vecihle mu'cize
olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüşse, değil tenkid ve itiraz etmek, belki
isbatlarına hayran olmuş; takdir ederek çok sena etmiş.
Kur'an'ın vech-i i'cazını ve hak Kelâmullah olduğunu isbat etmek
cihetini Risaleti'n-Nur'a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle büyüklüğünü
gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
B i r i n c i N o k t a:
Nasılki Kur'an, bütün mu'cizatiyle ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikıyle
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir mu'cizesidir. Öyle de; Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizatiyle ve delâil-i nübüvvetiyle ve
kemalât-ı ilmiyesiyle Kur'an'ın bir mu'cizesidir ve Kur'an Kelâmullah olduğuna
bir hüccet-i katıasıdır.
İ k i n c i N o k t a:
Kur'an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir
tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların; hem nefislerinde, hem
kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem
hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış
ve idame etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin
altıyüz altmışaltı Âyetleri, kemâl-i ihtiramla,
sh: » (T: 339)
hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve
insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor ruhlara,
inkişaf ve terakki ve akıllara, istikamet ve nur ve hayata, hayat ve saadet
veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir,
mu'cizedir.
Ü ç ü n c ü N o k t a:
Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir
belağat göstermiş ki; Kâbe'nin duvarında altınla yazılan en meşhur
ediblerin "Muallekat-ı Seb'a" namiyle şöhretşiar kasidelerini o
dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâbe'den indirirken
demiş: "âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."
Hem bedevî bir edib: فَاصْدَعْ
بِمَا تُؤْمَرْ
Âyeti okunurken işittiği vakit secdeye
kapanmış. O'na demişler "Sen müslüman mı oldun?" O demiş,
"Hayır, ben bu Âyetin belâğatına secde ettim."
Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve
Zemahşeri gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla
karar vermişler ki: "Kur'an'ın belâğatı, tâkat-ı beşerin fevkındedir,
yetişilmez."
Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muârazaya dâvet edip,
mağrur ve enaniyetli ve ediblerin ve beliğlerin damarlarına dokundurup,
gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz
veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz..." diye ilân
ettiği halde; o asrın muannid beliğleri bir tek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp,
uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri
isbat eder ki; o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem, Kur'an'ın dostları, Kur'an'a benzemek ve taklid etmek şevkiyle
ve düşmanları dahi Kur'an'a mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri
yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabi
kitablar ortada geziyor, Hiçbirisinin Ona yetişemediğini, hattâ en âdi adam dahi
dinlese, elbette diyecek:« "Bu Kur'an, bunlara benzemez ve onların
mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.» Umumunun
altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak
diyemez... Demek mertebe-i belâğatı, umumun fevkındedir.
sh: » (T: 340)
Hattâ bir adam سَبَّحَ
لِلَّهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ
Âyetini okudu. Dedi ki: "Bu Âyetin
hârika telâkki edilen belâğatını göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi
bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle." O da, kendini Kur'andan evvel
orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudat-ı âlem; perişan, karanlık, câmid ve
şuursuz ve vazifesiz olarak; hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada; kararsız fâni
bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'an'ın lisanından bu Âyeti dinlerken gördü.
Bu Âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı
ki; bu ezeli nutuk ve bu sermedi ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara
ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebir hükmünde, başta semâvat
ve arz olarak umum mahlûkatı, hayatdarane zikir ve tesbihde, vazife başında cûş u hurûşla mes'udane ve
memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede etti, Ve bu Âyetin derece-i
belâğatını zevkederek sair Âyetlerin buna kıyasla Kur'an'ın zemzeme-i belâğatı
arzın nısfını ve nev'i beşerin humsunu istila ederek haşmet-i saltanatı kemâl-i
ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir
hikmetini anladı.
D ö r d ü n c ü N o k t a:
Kur'an, öyle hakikatlı bir halâvet göstermiş ki; en tatlı birşeyden dahi
usandıran çok tekrar, Kur'anı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki
kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini
ziyadeleştirdiği eski zamandan beri herkesce müsellem olup, darb-ı mesel
hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş
ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil
olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitab ediyor gibi bir
gençlikte görmüş; Her taife-i ilmiye, Ondan her vakit istifade etmek için
kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslub-u ifadesine ittiba
ve iktida ettikleri halde, O, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini
aynen muhafaza ediyor.
B e ş i n c i s i: Kur'an'ın, bir cenahı mâzide, bir cenahı
müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski
Peygamberlerin ittifaklı hakikatları olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid
ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi.. öyle
de: Evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar
tekemmülleriyle,
sh: » (T: 341)
şecere-i mübarekelerinin
hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının
himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatları ve
İslâmiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur'an'ın, ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve
câmiiyyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.
A l t ı n c ı s ı: Kur'an'ın altı ciheti nuranîdir, sıdk ve
hakkaniyeti gösterir. Evet, altında, hüccet ve bürhan direkleri; üstünde,
sikke-i i'caz lem'aları; önünde ve hedefinde, saadet-i dareyn hediyeleri;
arkasında nokta-i istinadı, vahy-i semâvi hakikatları; sağında, hadsiz ukul-ü
müstakîmenin delillerle tasdikleri; solunda, selim kalblerin ve temiz
vicdanların ciddî itmi'nanları ve samimî incizabları ve teslimleri, Kur'an'ın
fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kal'a-i semâviye-i arziye
olduğunu isbat ettikleri gibi, altı makamdan dahi O'nun ayn-ı hak ve sâdık
olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına hem yanlış olmadığına imza eden, başta,
bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları
ve müfterîleri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden
bu kâinatın mutasarrıfı, o Kur'ana âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimane bir
makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle O'nu tasdik ve imza
ettiği gibi, İslâmiyetin menbaı ve Kur'an'ın tercümanı olan Zât'ın (A.S.M)
herkesten ziyade O'na îtikad ve ihtiramı ve nüzulü zamanında uyku gibi bir
vaziyet-i nâimânede bulunması ve sair kelâmları O'na yetişememesi ve bir derece
benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakiki hâdisat-ı
kevniyeyi, gaybiyâne Kur'an ile tereddütsüz ve itmi'nan ile beyan etmesi ve çok
dikkatli gözlerin altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmiyen o
tercümanın, bütün kuvvetiyle, Kur'an'ın herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi
ve hiçbir şey O'nu sarsmaması, Kur'an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlik-i
Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem, nev'i insanın humsu, belki kısm-ı âzâmı, göz önündeki o
Kur'an'a müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikatperestane ve müştâkane
kulak vermesi ve çok emarelerin ve vâkıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve
melek ve ruhânilerin dahi, tilâveti vaktinde pervane gibi hakperestane
etrafında toplanması, Kur'an'ın kâinatça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda
bulunduğuna bir imzadır.
sh: » (T: 342)
Hem, nev'-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmiden tut, tâ en
zeki ve âlime kadar herbirisi,
Kur'an'ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve
yüzlerle fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve
bilhassa şeriat-ı kübrânın müçtehidleri ve Usûl-üd-din ve İlm-i Kelâm'ın dâhi
muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevaplarını
Kur'an'dan istihrac etmeleri, Kur'an menba-ı hak ve mâden-i hakikat olduğuna
bir imzadır.
Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -İslâmiyete
girmeyenler- şimdiye kadar muârazaya pekçok muhtaç oldukları halde Kur'an'ın
i'cazından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâğatının (tek bir sûrenin) mislini getirmekten
istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak istiyen
meşhur beliğlerin ve dâhi âlimlerin
O'nun hiçbir vech-i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût etmeleri;
Kur'an, mu'cize ve tâkat-i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır. Evet, bir
kelâm, "kimden gelmiş ve kime gelmiş ve niçin?" denilmesiyle kıymeti
ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasında Kur'an'ın misli olamaz ve
O'na yetişilemez. Çünki: Kur'an, bütün alemlerin Rabbi ve Hâlikının hitabı ve
konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare
bulunmıyan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın namına
meb'us ve nev'-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın
kuvvet ve vüs'at-i îmanı, koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini «Kab-ı
Kavseyn» makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyyeye mazhariyetiyle
nüzul eden ve saadet-i dareyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki
Rabbâni maksatlara ait mesâili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan
en yüksek ve en geniş olan imânını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir
harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan
san'atkârı tavriyle ifade ve tâlim eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın elbette
mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'câzına yetişilmez.
Hem, Kur'an'ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cild
olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın,
senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur'andaki hadsiz meziyetleri ve
nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âli mânaları ve umûr-u gaybiyenin her
nev'inden kesretli
sh: » (T: 343)
gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risale-i
Nur'un yüzotuz kitabının herbiri, Kur'an'ın bir meziyetini, bir nüktesini kat'i
bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa «Mu'cizât-ı Kur'aniye Risalesi;»
şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur'an'dan
istihraç eden «Yirminci Söz'ün İkinci Makamı» ve Risale-i Nura ve elektriğe
işaret eden Âyetlerin işârâtını bildiren İşârât-ı Kur'aniye namında «Birinci
Şuâ» ve Huruf-u Kur'aniye, ne kadar muntazam , esrarlı ve mânalı olduğunu
gösteren «Rumuzat-ı Semâniye» namındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth'in
âhirki Âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbat eden küçük
bir risale gibi Risale-i Nur'un her bir cüz'ü; Kur'an'ın bir hakikatını, bir
nurunu izhar etmesi; Kur'an'ın misli olmadığına ve mu'cize ve hârika olduğuna
ve bu âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül-Guyûb'un kelâmı
bulunduğuna bir imzadır.
İşte; altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen,
Kur'an'ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet-i
nurâniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak
zemin yüzünü dahi binüçyüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi,
hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'an'ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve
on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım Âyâtın ve
surelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek
vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti on'dan yüzlere çıkması gibi
kudsî imtiyazları kazanmış, diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
"İşte böyle her cihetle mu'cizatlı bu Kur'an; surelerinin icmâiyle ve
Âyâtının ittifakıyle ve envârının tevâfukiyle ve semerat ve âsârının
tetabukiyle birtek Vâcib-ül-Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına
delillerle isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imânın hadsiz
şehadetleri, O'nun şehadetinden tereşşüh etmişler."
İşte bu yolcunun Kur'an'dan aldığı ders-i tevhid ve îmânâ kısa bir
işaret olarak Birinci makamın Onyedinci Mertebesinde böyle:
sh: » (T: 344)
لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الْوَاجِبُ
الْوُجُودِ الْوَاحِدُ
الاَحَدِ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
اَلْقُرْاَنُ الْمُعْجِزُ
الْبَيَانِ اَ
لْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ ِلاَجْنَاسِ
الْمَلَكِ وَالاِنْسِ وَالْحَآنِّ
الْمَقْرُوءُ
كُلُّ آيَاتِهِ فِى كُلِّ
دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ اْلاِحْتِرَامِ
بِاَلْسِنَةِ مِأَتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ اْلاِنْسَانُ
الدَّآئِمُ سَلْطَنَةُ
الْقُدْسِيَّةُ
عَلَى اَقْطَارِ اْلاَرْضِ وَالاَكْوَانِ وَعَلَى
وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ وَالزَّمَانُ وَالْجَآرِى
حَاكِمِيَّتُهُ
الْمَعْنَوِيَّةُ
النُّورَانِيَّةُ
عَلَى نِصْفِى اْلاَرْضِ
وَخَمُسِ اْلبَشَرْ فِى اَرْبَعَةِ
عَشَرَ
عَصْرًا بِكَمَالِ اِحْتِشَامْ
.. وَكَذَا شَهِدَ
وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِةِ الْقُدْسِيَّةِ
السَّمَاوِيَّةِ
وَبِاِتِّفَاقِ
اَيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ اْلاِلَهِيَّةِ
وَبِتَوَافُقِ
اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاَثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ
denilmiştir.
Sonra, bir fakir insana değil fâni ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi belki koca kâinatı
ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandıran; ve bir fânî adama, ebedi bir
hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir biçâreyi idam-ı
ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdar
sermaye-i insaniyenin îman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu,
kendi nefsine dedi ki:
"Haydi, ileri!" İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe
daha kazanmak için kâinatın hey'et-i mecmuasına müracaat edip, "O da ne
diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve
tenvir etmeliyiz." diye, Kur'andan aldığı geniş ve ihâtalı bir dürbün ile
baktı, gördü:
Bu kâinat, o kadar mânidar ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab-ı
Sübhanî ve cismanî bir Kur'an-ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray-ı Samedanî ve
muntazam
sh: » (T: 345)
bir şehr-i Rahmanî suretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri,
âyetleri ve kelimatları; hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve
satırları; umumunun, her vakit mânidarane mahv ve isbatları ve hakîmâne tağyir
ve tahvilleri; icma' ile, bir Alîm-i Küll-i Şey'in ve bir Kadîr-i Küll-i Şey'in
ve bir musannifin, herşeyde herşey'i gören ve herşey'in herşey'i ile
münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaş-ı Zülcelâlin ve bir Kâtib-i
Zülkemâlin vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi; bütün erkân
ve envaiyle ve ecza ve cüz'iyatiyle ve sekeneleri ve müştemilâtiyle ve vâridat
ve masârıfatiyle ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane
tecditleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş
gören âli bir ustanın ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini
bildiriyorlar. Ve kâinatın azametine münasib iki büyük ve geniş hakikatın
şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini isbat ediyorlar.
Birinci Hakikat : Usûlu'd-Din ve İlm-i Kelâm'ın dâhi ulemasının ve
hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri hudûs ve
imkân hakikatlarıdır. Onlar demişler ki: "Mâdem, âlemde ve herşeyde
tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olamaz. Mâdem
hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşey'in zâtında
vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsavidir, elbette vacib ve ezelî
olamaz... Ve mâdem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini îcad
etmek mümkün olmadığı kat'i bürhanlarla isbat edilmiş, elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücud
un mevcudiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni', misli muhal, ve bütün mâadası
mümkün, ve masivası mahlûku olacak. "Evet hudus hakikatı, kâinatı istilâ
etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünki: Gözümüzün önünde
her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradı
bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi' nebatat ve
küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile
bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan; ve rahmet ve hikmetin
mu'cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve
yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mallerini ve gördükleri
vazifelerin proğramlarını onların ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâl'in
himayesi altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler. Ve bahar
mevsiminde, haşr-i âzamın yüzbin misâli
sh: » (T: 346)
ve nûmune ve delilleri
hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen
ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen
onlara benzeyenleri îcad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı,
işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip وَاِذَا
الصُّحُفُ نُشِرَتْ Âyetinin bir misâlini
gösteriyorlar.
Hem; hey'et-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir
âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus, o kadar
muntazam cereyan ediyor; ve o vefat ve hudusda, gayet intizam ve mizanla o
kadar nevi'lerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki; güya dünya öyle bir
misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar; ve seyyal âlemler ve
seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.
İşte; bu dünyada böyle hayattar dünyaları ve vazifedar kâinatları
kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla, ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve
îcad edip, Rabbâni maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde
Kadîrane istimal ve Rahîmane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâl'in Vücub-u vücudu
ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe, Güneş gibi akıllara
görünüyor. Hudus mesâilini Risale-i Nura ve Muhakkîkîn-i kelâmiyenin
kitaplarına havale ile o bahsi kapıyoruz...
Amma imkan ciheti ise: O da kâinatı istila ve ihâta etmiş. Çünki,
görüyoruz ki herşey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan
ferşe, zerrattan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir
suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve
maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki; o mahsus zâta ve o
mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek; hem, suretler adedince
imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münasib o muayyen sureti
giydirmek; hem, hemcinsinden olan eşhasın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o
mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem, sıfatların nevi'leri ve
mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddit
bulunan o masnua, o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek, hem
hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânat ve
ihtimalât içinde mütehayyir,
sh: » (T: 347)
sergerdan, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli
cihazları takmak ve teçhiz etmek, elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinat adedince
ve her mümkünün mezkûr mahiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sıfat ve
vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdâs
edici bir Vâcibü'l-Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz
hikmetine; ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n, O'ndan gizlenmediğine, ve hiçbir şey
O'na ağır gelmediğine; ve en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi O'na kolay
geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar, ve bir ağacı bir çekirdek kadar
suhuletle îcad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân
hakikatından çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.
Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale-i Nur
eczaları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler, ve Yirminci ve
Otuzüçüncü Mektuplar tamamiyle isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek
bu pek uzun kıssayı kısa kestik.
Kâinatın hey'et-i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehadetin
ikinci kanadını isbat eden:
İ k i n c i H a k i k a t:
Bu mütemadiyen çalkanan inkılâplar ve tahavvülâtlar içinde vücudunu ve
hizmetini ve zîhayat ise, hayatını muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeğe
çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikatı
görünüyor. Meselâ: Unsurları, zîhayatın imdadına.. hususan bulutları, nebatatın
mededine.. ve nebatatı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise, insanların
muavenetine, ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine.. ve
zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hacetleri ve erzakları, umulmadık
yerlerden onların ellerine verilmes; hattâ zerrat-ı taamiye dahi hüceyrât-ı
bedeniyenin tâmirine koşmaları gibi, teshîr-i Rabbânî ile ve istihdam-ı Rahmânî
ile, hakikat-ı teavünün pek çok misalleri doğrudan doğruya, bütün kâinatı bir
saray gibi idare eden bir Rabb'ül-Âlemîn'in umumî ve, Rahîmâne Rubûbiyyetini
gösteriyorlar.
Evet; câmid ve şuursuz ve
şefkatsiz olan, ve birbirine şefkatkârâne, şuurdarane vaziyet gösteren
muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-ı Zülcelâl'in kuvvetiyle,
rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.
sh: » (T: 348)
İşte kâinatta câri olan
teâvün-ü umumî, seyyârattan tâ zîhayatın aza ve cihazat ve zerrat-ı
bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i
şâmile; ve semâvâtın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ
çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin, ve Kehkeşandan ve
Manzume-i Şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim, ve
Güneş ve Kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet
veren tavzif gibi pek büyük hakikatların büyüklükleri nisbetindeki şehadetleri,
kâinatın şehadetinin ikinci kanadını isbat ve teşkil ederler. Mâdem Risale-i
Nur bu büyük şehadeti isbat ve izah etmiş, biz burada bu kısacık işaretle
iktifa ederiz.
İşte dünya seyyahının kâinattan aldığı ders-i îmânîye kısa bir
işaret olarak birinci Makam'ın Onsekizinci Mertebesinde böyle: لاَ
اِلَهَ اِلاَّ
اللَّهُ الْوَاجِبُ
الْوُجُودِ الْمُمْتَنْعْ
نَظِيرُهُ الْمُمْكِنُ كُلُّ مَا
سِوَاهُ الْوَاحِدُ
اْلاَحَدُ الَّذِى
دَلَّ عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
هَذِهِ الْكَائِنَاتُ
اْلكِتَابُ اْلكَبِيرُ
الْمُجَسَّمْ
وَالْقُرْاَنُ
الْجِسْمَانِىُّ الْمُعَظَّمْ
وَالْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمْ
وَالْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمْ
بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ
وَاَيَاتِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَحَرُوفِهِ وَاَبْوَابِهِ وَفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ وَاِتِّفَاقِ اَزْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ
وَاَجْزَآئِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ
وَمُشْتَمَلاَتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ بِشَادَةٍ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ
الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَاْلاْمْكَانِ بِاِجْمَاعِ
جَمِيعِ عُلَمَآءِ عِلْمِ
الْكَلاَمِ وَبِشَهَادَةِ حَقِيقَةِ تَبْدِيلِ
صُورَتِهِ وَمُشْتَمَلاَتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَاْلاِنْتِظَامِ وَتَجْدِيدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ
بِالنِّظَامِ
وَالْمِيزَانِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ
اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ التَّعَاوُنِ
وَالتَّجَاوُبِ وَالتَّسَانُدِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمَوَازَنَةِ
sh: » (T: 349)
وَالْمُحَافَظَةِ فَى مَوْجُودَاتِهِ
بِالْمُشَاهَدَةِ
وَالْعَيَانِ
denilmiştir.
Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaradanını arayan ve onsekiz adet
mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mi'rac-ı îmânî ile gaibane
mârifetten hâzırane ve muhâtabâne bir makama terakki eden meraklı ve müştak
yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fâtiha-i Şerîfede, başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh-ü sena ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitabına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gaibane
aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; her şeyi gösteren
Güneşi, Güneşten sormak gerektir. Evet,
her şeyi gösteren, kendini her şeyden ziyade gösterir. Öyle ise Şemsin şuââtı
ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlikımızın esmâ-i hüsnâsiyle ve Sıfât-ı
Kudsiyesiyle, O'nu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu, ve o iki yolun hadsiz
mertebelerinden iki mertebeyi, ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarından ve
pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikatı icmâl ve ihtisar ile bu risalede
beyan edeceğiz.
B i r i n ci H a k i k a t:
Bilmüşahede gözümüzle görünen, ve muhit ve daîmî ve muntazam ve dehşetli, ve
semavî ve arzî olan bütün mevcudatı
çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatı kaplıyan faaliyet-i müstevliye
hakikatı, görmesi ve o her cihetle
hikmetmedar faaliyet hakikatinin içinde tezâhür-ü Rubûbiyyet hakikatının
bilbedahe hissedilmesi, ve o her cihetle, rahmet-feşan tezâhür-ü Rubûbiyyet
hakikatinin içinde tebârüz-ü Ulûhiyyet hakikati bizzarure bilinmiş olmasıdır.
İşte; bu Hâkimane ve Hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin
arkasında bir Fâil-i Kadir ve Alîm'in ef'âli görünür gibi hissedilir. Ve bu
mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'ali Rabbâniyyeden ve perdesinin arkasından, her
şeyde cilveleri bulunan Esmâ-i İlâhiyye hissedilir derecesinde bedahetle bilinir.
Ve bu celâldârâne ve cemalperverâne cilvelenen Esmâ-i Hüsnâ'dan ve perdesinin
arkasında sıfât-ı sab'a-i kudsiyenin, ilmelyakîn, belki aynelyakîn,
sh: » (T: 350)
belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır.
Ve bu yedi kudsî sıfâtın dahi, bütün masnuatın şehadetiyle, hem hayattarâne,
hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semiâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem
mütekellimane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve
biilmelyakîn bir mevsuf-u Vâcibü'l Vücud'un ve bir müsemma-i Vâhid-i Ehad'in ve
bir Fâil-i Ferd-i Samed'in mevcudiyeti Güneşten daha zâhir, daha parlak bir
tarzda, kalbdeki îman gözüne görünür gibi kat'î bilinir. Çünki: Güzel ve
mânidar bir kitap ve muntazam bir hâne, bedahetle, yazmak ve yapmak fiilellerini;
ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi, bedahetle, yazıcı ve dülger
namlarını; yazıcı ve dülger ünvanları ise, bedahetle, kitabet ve dülgerlik
san'atlarını ve sıfatlarını; ve bu san'at ve sıfatlar, bedahetle, herhalde bir
zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemma ve fâil olsun. Failsiz bir
fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat,
san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.
İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat; bütün mevcudatiyle
beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidar hadsiz
kitaplar, mektuplar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -her biri binler
vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile Rabbânî ve Rahmânî nihayetsiz fiilleri ve o
fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ-i İlâhiyyeyi hadsiz cilveleriyle, ve o
güzel isimlerin menbaı olan yedi sıfat-ı sübhâniyyenin nihayetsiz
tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî
ve ebedî bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler
ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün
hüsünler, cemaller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl-i Rabbaniyyenin ve Esmâ-i
İlâhiyyenin ve Sıfât-ı Samedâniyyenin ve şuûnât-ı Sübhâniyyenin, kendilerine
lâyık ve muvâfık kudsî cemallerine ve kemallerine, ve hepsi birden, Zât-ı
Akdes'in kudsî cemâline ve kemâline bedahetle şehadet ederler.
İşte; faaliyet hakikatı içinde tezahür eden Rubûbiyyet hakikatı;
İlim ve hikmetle halk ve îcad ve sun' ve ibda'; nizam ve mîzan ile takdir ve
tasvir ve tedbir ve tedvir; kasd ve irade ile tahvil ve debdil ve tenzil ve
tekmil; şefkat ve rahmetle it'am ve in'am ve ikram ve ihsan gibi şuûnâtiyle ve
tasarrufatiyle kendini gösterir ve tanıttırır.
sh: » (T: 351)
Ve tezahür-ü Rubûbiyyet hakikatı içinde bedahetle hissedilen ve
bulunan Ulûhiyyetin tebarüz hakikatı dahi, esma-i hüsnânın rahîmane ve kerîmâne
cilveleriyle ve "Yedi Sıfât-ı Subûtiyye" olan "Hayat",
"İlim", "Kudret", "İrade", "Sem'",
"Basar" ve "Kelâm" sıfatlarının celâlli ve cemâlli
tecillileriyle kendini tanıttırır, bildirir.
Evet, nasılki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdesi
tanıttırır; öyle de, kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan
san'atlı eserleriyle o Zât-ı Akdesi bildirir; ve kâinatı baştan başa bir
fürkan-ı cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelâli tavsif ve târif
eder. Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mizanlı olan bütün masnuat
miktarınca, ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün
mahlûkat adedince mevsufları olan bir tek Zât-ı Akdesi bildirir. Ve hayat
sıfatı ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün
intizamlı ve hikmetli ve mizanlı ve zînetli suretler, haller, ve sâir sıfatları
bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının
tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri
olan bütün zîhayatları şâhid göstererek, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmu bildirir. Ve
kâinatı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları
göstermek için, daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden
bir âyine-i ekber suretine çevirir. Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar
etmek ve konuşmak sıfatları dahi, herbiri birer kâinat kadar Zât-ı Akdesi
bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar, Zât-ı Zülcelâl'in vücuduna delâlet ettikleri gibi,
hayatın vücuduna ve tahakkukuna ve o Zâtın hayattar ve diri olduğuna dahi
bedahetle delâlet ederler. Çünki, Bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik
emâresi, görmek, dirilere mahsus; irade, hayat ile olabilir. İhtiyarî iktidar,
zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinat
kadar delilleri, ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanları
vardır ki; bütün sıfatların esası ve menbaı ve İsm-i A'zamın masdarı ve medarı
olmuştur. Risale-i nur, bu birinci hakikatı kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir
derece izah ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifa
ediyoruz...
İ k i n c i H a k i k a t:
Sıfat-ı Kelâm'dan gelen tekellüm-ü İlâhidir.
sh: » (T: 352)
لَوْكَانَ
الْبَحْرُ مِدَادًا
لِكَلِمَاتِ رِبِّى
âyetinin sırrıyle: Kelâm-ı İlâhi, nihayetsizdir. Bir Zâtın
vücudunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihayetsiz
bir surette Mütekellim-i Ezelînin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder. Bu
hakikatın iki kuvvetli şehadeti, bu Risalenin Ondördüncü ve Onbeşinci
Mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle; ve geniş bir şehadeti
dahi, Onuncu Mertesebinde işaret edilen Kütüb-ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle;
ve çok parlak ve Câmi bir diğer şehadeti dahi, Onyedinci Mertebesinde Kur'an-ı
Mu'cizü'l-Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatın beyan ve şehatedini o
mertebelere havale edip; o hakikatı, mu'cizane ilân eden ve şehadetini sair
hakikatların şehadetleriyle beraber ifade eden
شَهِدَ اللَّهُ
اَنَّهُ لآ اِلَهَ
اِلاَّ هُوَ وَالْمَلئِكَةُ وَاُولُو
اْلعِلْمِ قَآئِمًا بِالْقِسْطِ لآاِلَهَ
اِلاَّ
هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Âyet-i muazzamanın envarı ve esrarı, bizim bu yolcuya
kâfi ve vâfi gelmiş ki, daha ileri gidememiş. İşte bu yolcunun, bu makam-ı
kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işaret olarak, Birinci Makamın Ondokuzuncu
Mertebesinde:
لآ اِلَهَ
اِلاَّ اللَّهُ وَاجِبُ
الْوُجُودِ الْوَاحِدُ
اْلاَحَدُ لَهُ
الأَسْمَآءُ الْحَسْنَى وَلَهُ الصِّفَاتُ
اْلعُلْيَا وَلَهُ
الْمَثَلُ اْلاَعْلَى
اَلَّذِى دَلَّ
عَلَى وَجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ
فِى اَلذَّاتُ
الْوَاجِبُ الْوُجُودِ
بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ صِفَاتِهِ
الْقُدْسِيَّةِ الْمُحِيطَةُ
وَجَمِيعِ اَسْمَآئِهِ الْحُسْنَى
الْمُتَجَلِّيَّةِ
بِاِتِّفَاقِ
جَمِيعِ شُؤُنَاتِهِ
وَاَفْعَاَلِهِ
الْمُتَصَرِّفَةِ
بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ
حَقِيقَةِ تَبَارُزِ
اْلاُلُوهِيَّةِ فِى تَظَاهُرِ
الرُّبُوبِيَّةِ
فِى دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ
الْمُسْتَوْلِيَةِ بِفِعْلِ
الاِيجَادِ
sh: » (T: 353)
وَالْخَلْقِ
وَالصُّنْعِ وَالاِبْدَاعِ
بِاِرِادَةٍ وَقُدْرَةٍ
وَبِفِعْلِ التَّقْدِيرِ وَالتَّصْوِيرِ وَالتَّدْبِيرِ
وَالتَّدْوِيرِ
بِاِخْتِيَارٍ
وَحِكْمِةٍ وِبِفِعْلِ
التَّصْرِيفِ
وَالتَّنْظِيمِ
وَالْمُحَافَظَةِ
وَالاِدَارَةِ وَالاِعَاشَةِ
بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ
وَبِكَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ
وَالْمَوَازَنَةِ
وَبِشَهَادِةِ
عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ
اَسْرَارٍ = شَهِدَ اللَّهُ
اَنَّهُ لآ اِلَهَ
اِلاَّ هُوَ وَالْمَلئِكَةُ وَاُولُو
اْلعِلْمُ قَآئِمًا بِالْقِسْطِ لآاِلَهَ
اِلاَّ
هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
denilmiştir.
(RESİM)
sh: » (T: 354)
Üçüncü Şua olan bu Münâcât Risalesi Âyet-ül Kübra ve beş altı
risaleler ile birlikte Kastamonu'da te'lif edilmiştir. Üstadın Kastamonu'daki
hayatının seyrine ve meşguliyetine ve hizmetinin hangi mes'eleler etrafında
döndüğüne parlak bir nümunedir. Evet, Said Nursî, bu risalelerdeki hakikatların
delâletiyle, millet ve İslâmiyet için en elzem hizmet olan imanın takviyesi
için çalışıyordu.
* * *
MUKADDEME
Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyye, Vücub-u Vücuda ve Vahdaniyete
delâlet ettiği gibi, hem delâil-i kat'îyye ile Rububiyetin ihatasına ve
kudretinin azametine delâlet eder; hem hâkimiyetinin ihatasına ve rahmetini
şümulüne dahi delâlet ve isbat eder, hem kâinatın bütün eczasına hikmetinin
ihatasını.. ve ilmin şümulünü isbat eder.
Elhâsıl: Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyyenin herbir mukaddemesinin
sekiz neticesi var. Sekiz mukaddemelerin her birinde, sekiz neticeyi
delilleriyle isbat eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyyede yüksek
meziyetler vardır.
SAİD
NURSÎ
sh: » (T: 355)
Münacat
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّ فِى
خَلْقِ السَّمَوَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ
الَّيْلِ وَالنَّهَا
رِ وَالْفُلْكِ
الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِى بِمَا يَنْفَعُ
النَّاسَ وَمَآ اَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَآءِ
مِنْ مَآءٍ فَاَحْيَابِهِ
اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ
فِيهَا
مِنْ كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ
بَيْنَ
السَّمَآءِ وَاْلاَرْضِ لَاَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Ya İlahî ve ya Rabbî! Ben imanın gözüyle ve Kur'anın talimiyle ve
nuruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve İsm-i Hakîm'in
göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki;
böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir
ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz
durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. Ve
hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî
tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin
haşmet-i Uluhiyetine ve Vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve oniki
seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli
müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin
vücub-u vücuduna şehadet ve Saltanat-ı Uluhiyetine işaret etmesin!..
Evet gökler; sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehadet ettikleri
sh: » (T: 356)
gibi, heyet-i mecmuasıyla
derece-i bedahette, -ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı!- senin vücub-u
vücuduna öyle zâhir şehadet.. -ve ey zerratı, muntazam mürekkebatıyla tedbirini
gören ve idare eden; ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren,
emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet
ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani bürhanlar ve
parlak deliller o şehadeti tasdik ederler. Hem bu safi, temiz, güzel gökler;
fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik
lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle,
Senin Rububiyetinin haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zâhir
delalet.. ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı
kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret.. ve bütün
mahlukat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna
alan, tanzim eden ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümulüne şübhesiz
şehadet ederler. Ve o şehadet ve delalet o kadar zâhirdir ki; güya yıldızlar,
şahid olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurani
delilleridirler. Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki yıldızlar ise; muti' neferler, muntazam
sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ı
uluhiyetinin şaşaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efradından bir yıldız olan
güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delalet ve ihtarıyla,
güneşin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar
ve vazifesiz değiller; belki bâki olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yıldızlar, bu acib
güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin
ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif
edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare
eden birtek Hâlık'a tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ı hal ile
"Sübhanallah, Allahü Ekber" derler. Ben
sh: » (T: 357)
dahi onların bütün tesbihatıyla seni takdis ederim.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından
ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelal! Ey Kadir-i Mutlak! Kur'an-ı Hakîminin
dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle anladım: Nasılki
gökler, yıldızlar, Senin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler.. öyle de;
Cevv-i sema bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve
yağmurlarıyla, Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ederler.
Evet camid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan
zîhayatların imdadına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir.
Karışık tesadüf karışamaz. Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i
tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin
fezadaki kudretini güzelce tenvir eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve
koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dat
dahi, lisan-ı kal ile konuşarak Seni takdis edip, Rububiyetine şehadet eder.
Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve
nefesleri vermek, nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen
rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binaen "levh-i mahv ve isbat"
ve "yazar, ifade eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle,
Senin faaliyet-i kudretine işaret ve senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin
merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun,
muntazam katreleri kelimeleriyle, Senin vüs'at-i rahmetine ve geniş şefkatine
şehadet eder.
Ey Mutasarrıf-ı Fa'al ve ey Feyyaz-ı Müteâl! Senin vücub-u vücuduna
şehadet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehadet ettikleri
gibi, heyet-i mecmuasıyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine
muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin
vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet
kuvvetli işaret ederler. Hem koca fezayı mahşer-i acaib yapan ve bazı günlerde
birkaç defa doldurup boşaltan Rububiyetinin haşmetine.. ve
sh: » (T: 358)
o geniş cevvi, yazar
değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulandırır bir
sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümulüne şehadet
ettikleri gibi; umum zemine ve bütün mahlukata cevv perdesi altında bakan ve
idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye
yetişmelerine delalet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde
istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmane faidelerde istimal olunur ki;
herşeye ihata eden bir ilim ve herşeye şamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o
istihdam olamaz.
Ey Fa'alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir
nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek,
bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuunatta bulunan kudretin;
dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini
veriyor.
Ey Kadîr-i Zülcelal! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve
ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle
müsahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlukatı,
gayet sür'atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir
ve hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena ederler.
Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelali! Senin Kur'an-ı Hakîminin
talimiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle iman ettim ve
bildim ki: Nasıl semavat yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla Senin
vücub-u vücuduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de:
Arz bütün mahlukatıyla ve ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine,
mevcudatı adedince şehadetler ve
işaretler ederler. Evet zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her
senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun-
yoktur ki; intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin. Hem hiçbir
hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane
rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihazatın
sh: » (T: 359)
hakîmane verilmesiyle,
senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın. Hem, her baharda gözümüz önünde
icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at-ı acibesiyle
ve latif zînetleriyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni
bildirmesin. Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin
hârikaları ve mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve
yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden;
yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı olarak yaratılışları, Sâni'-i
Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir
şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır. Hem;
hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla
beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici,
intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri
ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına
şehadeti bulunmasın.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettah-ı Allâm! Ey Fa'al-i Hallak! Nasıl Arz,
bütün sekenesiyle Hâlıkının Vâcib-ül-Vücud olduğuna şehadet eder.. öyle de:
Senin -ey Vâhid-i Ehad, ey Hannan-ı Mennan, ey Vehhab-ı Rezzak!- vahdetine ve
ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve
birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve
onlara bakan rububiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet
derecesinde senin vahdetine ve ehadiyetine şehadet, belki mevcudat adedince
şehadetler eder. Hem nasıl zemin bir ordugâh, bir meşher, bir talimgâh
vaziyetiyle.. ve nebatat ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif
milletlerin ayrı ayrı cihazatları muntazaman verilmesiyle, senin rububiyetinin
haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delalet eder; öyle de: Hadsiz bütün
zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan,
rahîmane, kerimane verilmesi ve hadsiz
o efradın kemal-i müsahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, rahmetinin
herşeye
sh: » (T: 360)
şümulünü ve hâkimiyetinin herşeye ihatasını gösteriyor. Hem
zeminde değişmekte bulunan mahlukat kafilelerinin sevk ve idareleri; mevt ve hayat münavebeleri ve
hayvan ve nebatatın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile
ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine
ve hikmetine delalet eder. Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören
ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidad ve manevî cihazat ile techiz edilen
ve zemin mevcudatına tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ı dünyada ve bu
muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu
hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyat-ı rububiyet, bu hadsiz hitabat-ı
Sübhaniye ve bu gayetsiz ihsanat-ı İlahiye, elbette ve herhalde bu kısacık ve
hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni dünyaya sığışmaz.
Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden,
âlem-i bekada bulunan ihsanat-ı uhreviyeye işaret, belki şehadet eder.
Ey Hâlık-ı Küll-i Şey! Zeminin bütün mahlukatı, senin mülkünde,
senin arzında, senin havl ve kuvvetinle
ve senin kudretin ve iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve
müsahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle
ihata ve şümul gösteriyor. Ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle
mükemmel ve öyle hassastır... ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve
beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzi kabul etmeyen bir küll ve
inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rububiyet
olduğunu bildiriyor... Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha
zâhir hadsiz lisanlarla Hâlıkını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin
lisan-ı halleriyle Rezzak-ı Zülcelalinin hamd ve medh ü senasını ediyorlar...
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından
istitar etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla; seni, kusurdan,
aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd ve
şükrederim.
sh: » (T: 361)
Ey Rabbu'l-Berri Ve'l-Bahr! Kur'an'ın dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın talimiyle anladım ki: Nasıl
gökler ve feza ve zemin senin birliğine ve varlığına şehadet ederler.. öyle de:
Bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine
bedahet derecesinde şehadet ederler. Evet bu dünyamızın menba-ı acaib buhar
kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcud, hattâ hiçbir katre su yoktur
ki. vücuduyla, intizamıyla, menfaatıyla ve vaziyetiyle Hâlıkını bildirmesin. Ve
basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib
mahluklardan ve hilkatları gayet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir
tanesi, bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiç
birisi yoktur ki, hilkatıyla ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve
terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzakına şehadet etmesin.
Hem denizde; kıymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden hiç birisi
yoktur ki, güzel hilkatıyla ve cazibedar fıtratıyla ve menfaatli hasiyetiyle
seni tanımasın, bildirmesin. Evet, onlar birer birer şehadet ettikleri gibi;
hey'et-i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri
içinde karışmak ve sikke-i hilkatte birlik ve icadça gayet kolay ve efradça
gayet çokluk noktalarından, senin vahdetine şehadet ettikleri gibi; arzı,
toprağıyla beraber bu küre-i arzı kuşatan muhit denizlerini muallakta durdurmak
ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istila
ettirmemek.. ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam hayvanatını
ve cevherlerini halketmek.. ve erzak ve sair umûrlarını küllî ve tam bir
surette idare etmek ve tedbirlerini görmek.. ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz
cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve
Vâcib-ül-Vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şehadet eder.
Ve senin saltanat-ı
rububiyetinin haşmetine ve herşeye muhit olan kudretinin azametine pek zâhir
delalet ettikleri gibi, göklerin fevkindeki gayet büyük ve muntazam
yıldızlardan,
sh: » (T: 362)
tâ denizlerin dibinde
bulunan gayet küçücük ve intizamla iaşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen
ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delalet.. ve
intizamatıyla ve faideleriyle ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle,
senin herşeye muhit ilmine.. ve herşeye şamil hikmetine işaret ederler. Ve
senin bu misafirhane-i dünyada yolcular için böyle rahmet havuzların bulunması
ve insanın seyr ü seyahatına ve gemisine ve istifadesine müsahhar olması işaret
eder ki, yolda yapılmış bir handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz
hediyeleriyle ikram eden zât, elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle
ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki,
bunlar onların fâni ve küçük nümuneleridirler. İşte denizlerin böyle gayet
hârika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin
mahlukatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki,
yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile ve senin irade ve tedbirin ile, senin
mülkünde, senin emrine müsahhardırlar. Ve lisan-ı halleriyle Hâlıkını takdis
edip "Allahü Ekber" derler.
Ey dağları zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i
Zülcelal! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı
Hakîminin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acaibleriyle seni tanıyorlar ve
tanıttırıyorlar.. öyle de: Dağlar dahi, zelzele tesiratından zeminin sükûnetine
ve içindeki dâhilî inkılabat fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin
istilasından kurtulmasına ve havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine ve suyun
muhafaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına
ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Evet
dağlardaki taşların enva'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin
aksamından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan
madeniyatın ecnasından ve dağları, sahraları çiçekleriyle süslendiren ve
meyveleriyle şenlendiren nebatatın esnafından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe
havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla,
sh: » (T: 363)
hüsn-ü hilkatıyla, faideleriyle.. hususan madeniyatın; tuz, limontuzu, sulfato ve şap gibi sureten
birbirine benzemekle beraber tadlarının şiddet-i muhalefetiyle.. ve bilhassa
nebatatın basit bir topraktan; çeşit çeşit enva'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve
meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr nihayetsiz Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir
Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle şehadet
ettikleri gibi; hey'et-i mecmuasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir
ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve
kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, Sâniin vahdetine ve
ehadiyetine şehadet ederler.
Hem nasılki: dağların yüzünde ve karnındaki masnu'lar, zeminin her
tarafında, herbir nev'i aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve
çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mani olmadan, sair neviler ile beraber
karışık iken, karıştırmaksızın icadları; senin rububiyetinin haşmetine ve hiçbir
şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delalet eder; öyle de: Zeminin
yüzündeki bütün zîhayat mahlukların hadsiz hacetlerini, hattâ mütenevvi hastalıklarını, hattâ
muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette,
dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatat ve madeniyatla
doldurmak ve muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin rahmetinin hadsiz
genişliğine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atine delalet.. ve toprak tabakatı
içinde, gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek,
şaşırmayarak, intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin herşeye
taalluk eden ilminin ihatasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün
eşyaya şümulüne ve ilâçların ihzaratı ve madenî maddelerin iddiharatıyla rububiyetinin
rahîmane ve kerimane olan tedabirinin mehasinine ve inayetinin ihtiyatlı
letaifine pek zâhir bir surette işaret ve delalet ederler.
Hem bu dünya hanında misafir yolcular için, koca dağları
levazımatlarına ve istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve
cihazat anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak
cihetinde işaret,
sh: » (T: 364)
belki delalet, belki
şehadet eder ki; bu kadar kerim ve misafir-perver ve bu kadar hakîm ve
şefkat-perver ve bu kadar kadîr ve rububiyet-perver bir Sâniin, elbette ve
herhalde, çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatının
ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi
görürler.
Ey Kadir-i Küll-i Şey! Dağlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde
ve senin kuvvet ve eden Hâlıkını takdis ve tesbih ederler.
Ey Hâlık-ı Rahman! Ve ey Rabb-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım: Nasıl ki sema ve
feza ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahluklarıyla beraber seni
tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.. öyle de: Zemindeki bütün ağaç ve nebatat,
yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle, seni bedahet derecesinde
tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umum eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i
zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle, Sâniinin isimlerini tavsif ve
tarif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden tebessüm eden
meyvelerinden herbirisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan hârika
san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet
içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular
içindeki meyvelerin muhtelif tatlariyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahet
derecesinde şehadet ettikleri gibi, hey'et-i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde
birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte müşabehet ve
tedbir ve idarede münasebet ve onlara taalluk eden icad fiilleri ve Rabbanî
isimlerde muvafakat ve o yüzbin enva'ın hadsiz efradlarını birbiri içinde
şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalar, o Vâcib-ül Vücud Sâniin bilbedahe
vahdetine ve ehadiyetine dahi şehadet ederler.
Hem nasılki onlar Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet
ediyorlar.. öyle de, rûy-i zeminde dört yüz bin milletlerden teşekkül eden
zîhayat ordusundaki hadsiz efradın
sh: » (T: 365)
yüzbinler tarzda iaşe ve
idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin
rububiyetinin vahdaniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icad
eden kudretinin azametine.. ve herşeye taallukuna delalet ettikleri gibi, koca
zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit
çeşit aksamını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve
in'amlar ve idareler ve iaşeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanları ve
herşey hattâ zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle,
hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delalet etmekle beraber o ağaçların ve
nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi
herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek; faidelere,
maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin her şeye ihatasına ve
hikmetinin herşeye şümulüne pek zâhir bir surette delalet ve hadsiz parmaklarıyla
işaret ederler... Ve senin gayet kemaldeki cemal-i san'atına ve nihayet
cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler.
Hem, bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve
az bir ömürde, eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve
nimetler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret, belki şehadet eder
ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı
Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak
neticesinin aksiyle, yani: bütün mahlukat tarafından: "Bize tattırdı,
fakat yedirmeden bizi idam etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı
uluhiyetini iskat etmemek ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek
ve bütün müştak dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek
noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette,
ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde,
ebedî ve Cennet'e lâyık bir surette
meyvedar eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise,
müşterilere göstermek için nümunelerdir.
sh: » (T: 366)
Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin
kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden
herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedi' bir surette,
etleri çok muhtelif, san'atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak
yapılarak.. o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların
başlarına koyarak.. zîhayat misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan
tesbihatları, zuhurca lisan-ı kal derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde,
senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve
hikmetinle müsahhardırlar.. ve senin herbir emrine muti'dirler.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden
tesettür etmiş olan Sâni'-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm! Bütün eşcar ve nebatatın,
bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan,
aczden, şerikten takdis ederek hamd ü sena ederim.
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resûl-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım
ve iman ettim ki, nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı
kudsiyeni ve esma-i hüsnanı bildiriyorlar.. öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı
olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki, cisminde, gayet muntazam saatler
gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî âzalarıyla ve bedeninde gayet
ince bir nizam ve gayet hassas bir mizan ve gayet mühim faideler ile
yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gayet san'atlı bir yapılış ve
gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir müvazene içinde konulan
cihazat-ı bedeniyesiyle, senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna
şehadet etmesin. Çünki: Bu kadar basirane nazik san'at ve şuurkârane ince
hikmet ve müdebbirane tam müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve
serseri tesadüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi
kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki:
O halde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü,
sh: » (T: 367)
belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek,
yapabilecek.. âdeta ilah gibi ihatalı bir ilim ve kudreti bulunacak. Sonra
teşkil-i cesed ona havale edilir.. ve
"kendi kendine oluyor" denilebilir.
Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve
vahdet-i nev'iye ve vahdet-i cinsiye.. ve umumun yüzlerinde; göz, kulak, ağız
gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik ve
herbir nev'in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad.. ve iaşede
ve icadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden
hiçbirisi yoktur ki, senin vahdetine kat'î şehadette bulunmasın! Ve herbir
ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde
senin ehadiyetine işareti olmasın.
Hem, nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde
yayılan yüzbin enva'ı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve
müsahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, rububiyetin emirleri
intizamla cereyanlariyla o rububiyetinin derece-i haşmetine ve gayet çoklukla
beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk
yapılmaları ve gayet san'atlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla
kudretinin derece-i azametine delalet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden
cenuba kadar yayılan mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en
büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz
vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyyesini yapmak zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde
terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak
cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat'î delalet ederler.
Hem nasılki hayvanattan
herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i musaggarı hükmünde gayet
derin bir ilim ve gayet dakik bir hikmetle, karışık eczaları karıştırmayarak ve
bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini şaşırmayarak hatasız, sehivsiz,
noksansız yapılmalariyla, ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin herşeye
şümulüne, adedlerince işaretler
sh: » (T: 368)
ederler; öyle de: Herbiri birer mu'cize-i san'at ve birer hârika-i
hikmet olacak kadar san'atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini
istediğin san'at-ı Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine
işaret ve herbirisi, hususan yavrular gayet nazdar, nazenin bir surette
beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin
inayetinin gayet şirin cemaline hadsiz işaretler ederler.
Ey Rahmanürrahîm! Ey Sadık-ul Va'd'il-Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin!
Senin Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmının talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin irşadıyla anladım ki: Madem
kâinatın en müntehab neticesi hayattır.. ve hayatın en müntehab hülâsası
ruhtur.. ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur.. ve zîşuurun en câmii
insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor.. ve
zîhayatlar, zîruhlara müsahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve
zîruhlar, insanlara müsahhardır, onlara yardım ediyorlar.. ve insanlar fıtraten
Hâlikını pek ciddî severler ve Hâlikları onları hem sever, hem kendini onlara
her vesile ile sevdirir.. ve insanın istidadı ve cihazat-ı maneviyesi, başka bir
bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.. ve insanın kalbi ve şuuru, bütün
kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlikına
yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan
insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken,
ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki başka bir ebedî
âlemde mes'udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için
gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki
cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine
mazhar olacaklarına işaret ederler.
Evet, ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâkinin âyine-i
zîşuuru, bâki olmak lâzım gelir.
Hayvanların ruhları bâki kalacağını.. ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.)
ve Neml'i ve Naka-i Sâlih (A.S.) ve Kelb-i Ashab-ı
sh: » (T: 369)
Kehf gibi bazı efrad-ı
mahsusa; hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği.. ve herbir nev'in arasıra
istimal için birtek cesedi bulunacağı.. rivayet-i sahihadan anlaşılmakla
beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ederler.
Ey Kadîr-i Kayyum! Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur senin mülkünde,
yalnız senin kuvvet ve kudretinle.. ve ancak senin irade ve tedbirinle.. ve rahmet
ve hikmetinle, rububiyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle tavzif
edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki
fıtraten insanın za'fı ve aczi için, rahmet tarafından ona müsahhar olmuşlar.
Ve lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile Sâni'lerini ve Mabudlarını kusurdan, şerikten
takdis ve nimetlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasını
yapıyorlar.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından
perdelenmiş olan Zât-ı Akdes! Bütün zîruhların tesbihatıyla seni takdis etmek
niyet edip سُبْحَانَكَ
يَا مَنْ جَعَلَ
مِنَ الْمَاءِ
كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ
diyorum.
Ya Rabb-el Âlemîn! Ya İlah-el-Evvelîne Ve'l Âhirîn! Ya Rabb-es
Semavat-ı Ve'l Aradîn! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve
Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve iman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz,
berr ve bahr, şecer, nebat, hayvan; efradiyla, eczasiyla, zerratiyla seni
biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehadet ve delalet ve işaret
ediyorlar; öyle de: Kâinatın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan
insan ve insanın hülâsası olan enbiya, evliya, asfiyanın hülâsası olan
kalblerinin ve akıllarının müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracatiyla,
yüzer icma' ve yüzer tevatür kuvvetinde bir kat'iyetle senin vücub-u vücuduna
ve senin vahdaniyet ve ehadiyetine şehadet edip, ihbar ediyorlar. Mu'cizat ve
keramat ve yakînî bürhanlarıyla, haberlerini isbat ediyorlar.
sh: » (T: 370)
Evet kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zâta bakan hiçbir
hatırat-ı gaybiye ve ilham edici bir zâta baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka ve
hakkalyakîn suretinde sıfât-ı kudsiye ve esma-i hüsnanı keşfeden hiçbir
itikad-ı yakîne ve enbiya ve evliyada; bir Vâcib-ül Vücud'un envarını
aynelyakîn ile müşahede eden hiçbir nurani kalb ve asfiya ve sıddıkînde, bir
Hâlık-ı Külli Şey'in âyât-ı vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile
tasdik eden, isbat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, senin vücub-u vücuduna
ve sıfât-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana
şehadet etmesin, delaleti bulunmasın ve işareti olmasın. Ve bilhassa, bütün
enbiya ve evliya ve asfiya ve sıddıkînin imamı ve reisi ve hülâsası olan
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizat-ı
bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren hiçbir hakikat-ı âliyesi ve bütün mukaddes
ve hakikatlı kitabların hülâsatü'l hülâsası olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın
hiçbir âyet-i tevhidiye-i katıası.. ve mesail-i imaniyeden hiçbir mes'ele-i
kudsiyesi yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve senin
vahdetine ve ehadiyetine ve esma ve sıfâtına şehadet etmesin ve delaleti
olmasın ve işareti bulunmasın!..
Hem, nasılki bütün o yüzbinler muhbir-i sâdıklar, mu'cizatlarına ve
kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinad ederek, senin varlığına ve birliğine
şehadet ederler; öyle de: Herşeye muhit olan Arş-ı Âzam'ın külliyat-ı umûrunu
idareden, tâ kalbin gayet gizli ve cüz'î hatıratını ve arzularını ve dualarını
bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rububiyetinin derece-i
haşmetini.. ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icad eden hiçbir
fiil bir fiile, bir iş bir işe mani olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir
sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icma' ile, ittifak ile
ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar.
Hem nasılki bu kâinatı zîruha, hususan insana mükemmel bir saray
hükmüne getiren ve Cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en
küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine
çalışan
sh: » (T: 371)
rahmetinin hadsiz genişliğini.. ve zerrattan tâ seyyarata kadar
bütün enva'-ı mahlukatı emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden
hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizat ve hüccetleriyle
isbat ederler; öyle de: Kâinatı, eczaları adedince risaleler içinde bulunan bir
kitab-ı kebir hükmüne getiren.. ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı
Mübin ve Kitab-ı Mübin'de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip
yazan.. ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve proğramlarını
ve zîşuurun başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiblerinin tarihçe-i
hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihatasına; ve herbir
mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca
neticeleri verdiren; ve herbir zîhayatta âzaları, belki eczaları ve
hüceyratları adedince maslahatları takib eden; hattâ insanın lisanını çok
vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan
mizancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümulüne; hem bu
dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî isimlerinin tecellileri daha parlak
bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde nümuneleri
müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı bir surette Dâr-ı Saadette istimrarına
ve bekasına ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refakatlarına ve
beraber bulunmalarına bil'icma', bil'ittifak şehadet ve delalet ve işaret
ederler.
Hem yüzer mu'cizat-ı bâhiresine ve Âyât-ı katıasına istinaden,
başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Hakîm'in olarak, bütün
ervah-ı neyyire ashabı olan Enbiyalar ve kulûb-u nuraniye aktabı olan Evliyalar
ve ukûl-ü münevvere erbabı olan Asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede,
Senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine istinaden ve Senin kudret ve rahmet ve
inayet ve hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve
izzet-i celaline ve saltanat-ı rububiyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedat
ve ilmelyakîn itikadlarıyla, saadet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve
ehl-i
sh: » (T: 372)
dalalet için Cehennem
bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve iman edip şehadet ediyorlar...
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Kerim! Ey
izzet ve azamet ve celal sahibi Kahhar-ı Zülcelal! Bu kadar sadık dostlarını ve
bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı
rububiyetinin kat'î mukteziyatını.. ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve
itaatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve
davalarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni va'dinde tekzib etmekle,
Senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran.. ve
uluhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i
dalalet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece
mukaddessin.. ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin! Böyle nihayetsiz bir
zulümden, bir çirkinlikten Senin nihayetsiz adaletini ve cemalini ve rahmetini
takdis ediyorum!
سُبْحَانَهُ
وَ تَعَالَى عَمّا
يَقُولُونَ عُلُوّ
ًا كَبِيرًا
Âyetini, vücudumun bütün zerratı adedince söylemek istiyorum! Belki senin o
sadık elçilerin ve doğru dellâl-ı
saltanatın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde Senin uhrevî rahmet
hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette
tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadet,
işaret, beşaret ederler. Ve bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hâmisi olan
"Hak" isminin en büyük bir şuaı, bu hakikat-ı ekber-i haşriye
olduğunu iman ederek, senin ibadına ders veriyorlar.
Ey Rabb-ül Enbiya Ve-s Sıddıkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin
emrin ve kudretin ile, senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile
müsahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile Küre-i Arz'ı bir
zikirhane-i azam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.
sh: » (T: 373)
Ya Rabbî ve ya Rabb-es Semavatı Ve-l Aradîn! Ya Hâlıkî ve ya
Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün
mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin
ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve
matlubumu bana müsahhar kıl! Kur'ana ve imana hizmet için, insanların
kalblerini Risale-i Nur'a müsahhar yap! Ve bana ve ihvanıma, iman-ı kâmil ve
hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i İbrahim
Aleyhisselâm'a ateşi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a dağı, demiri ve Hazret-i
Süleyman Aleyhisselâm'a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm'a Şems ve Kamer'i teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve
akılları müsahhar kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve
şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve
Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!..
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ
اَنِ الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
* * *
Kur'andan ve münacat-ı Nebeviye olan Cevşen-ül Kebir'den aldığım bu
dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte
kusur etmişsem, kusurumun afvı için Kur'anı ve Cevşen-ül Kebir'i şefaatçı
ederek rahmetinden afvımı niyaz ediyorum.
Said Nursî