BİRİNCİ KISIM
İLK HAYATI
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ, Rumî 1293 (M. 1873) tarihinde Bitlis Vilayeti'ne bağlı Hizan Kazası'nın İsparit Nahiyesi'nin Nurs Köyü'nde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye'dir. Dokuz yaşına kadar peder ve validesinin yanında kaldı. O esnada bir halet-i ruhiye, tahsilde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah'ın, ilimden ne derece feyizyab olduğunu tedkike sevketti. Molla Abdullah'ın gittikçe tekâmül ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı. Bunun üzerine ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dâhilinde bulunan Tağ Köyü'nde Molla Mehmed Emin Efendi'nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Halet-i fitriyeleri îcabı, daima izzetini (Haşiye) koruması ve hattâ âmirane söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs'a döndü. Nurs'ta ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis karyesine, sonra Hizan Şeyhi'nin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu. Bu
(Haşiye): Molla Said'de küçük yaşta görülen bu izzet, nefse
muhabbetten gelmiyordu. Kader-i İlahî, istikbalde i'lâ-yı Kelimetullah
vazifesini inayetiyle vereceği bir abdine, o vazifeyi bihakkın îfası için lâzım
olacak hasletlerden biri olan izzet-i ilmiyeyi vermişti. Molla Said, henüz o
zaman bunun mahiyet ve hikmetini belki bilemiyordu; fakat zaman gösterdi ki,
şimdi muhteşem bir ağaç mahiyetini alan Risale-i Nur'un muazzam ve geniş
hizmetinin levazımatından olan izzet-i ilmiyeyi Cenab-ı Hak Molla Said'in
ruhunda tâ o zaman küçük bir çekirdek olarak dercetmişti. dört talebe birleşip,
kendisini daima taciz ettiklerinden bir gün Şeyh Seyyid Nur Muhammed
Hazretlerinin huzuruna çıkıp, izhar-ı acz ile arkadaşlarını şikayet etmeyerek
şöyle dedi:
-Şeyh efendi, bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit, dördü
birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.
sh: » (T: 30)
Seyyid Nur Muhammed, küçük Said'in bu mertliğinden hoşlanarak:
-Sen benim talebemsin, kimse sana ilişemez! buyurdu.
Bu hâdiseden sonra "Şeyh Talebesi" diye yâdedildi. Burada
bir müddet kaldıktan sonra, biraderi Molla Abdullah ile beraber Nurşin köyüne
geldiler. Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan
yaylasına gittiler. Orada biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tagî
Medresesi müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said'e:
-Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhur şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması
dolayısıyla, hocasına şu yolda cevab verir:
-Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi
talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti
bile herkesin güçlükle geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin geçerek
Nurşin'e gelir.
Şarkî Anadolu'da medrese teşkilatındaki hususiyetlerden birisi
şudur ki: İcazet almış bir âlim, istediği köyde hasbetenlillah bir medrese
açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sahibi
tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından temin edilir. Hoca meccanen ders
verir, talebelerin iaşe ve levazımatını da halk deruhde ederdi. Bunların içinde
yalnız Molla Said, hiçbir suretle zekat almıyordu. Zekat ve başkasının eser-i
minneti olan bir parayı kat'iyen kabul etmiyordu.(Haşiye-1)
(Haşiye-1): Zekat ve sadaka ve mukabilsiz hiç bir şey almadığının
sebeb ve hikmeti, Risale-i Nur'dan İkinci Mektub ve sair risalelerde beyan
edilmiştir. Evet Molla Said'in istikbalde Risale-i Nur'la göreceği hizmet-i
imaniyeyi kemal-i ihlasla îfası ve bu hizmetin meydana gelebilmesi için
"Uhrevî hizmetin mukabilinde hiç birşey taleb etmemek" olan kudsî
düsturun icmalî bir fihristesi, daha küçük yaşında iken rahmet-i İlahiye
tarafından ruhunda yerleştirilmişti.
Nurşin'de bir müddet kaldıktan sonra Hizan'a döndü. Sonra medrese
hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada
şöyle bir rü'ya görür:
Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet Sırat
Köprüsü'nün başına gidip durmak hatırına gelir. "Herkes oradan geçer, ben
de orada beklerim" der ve Sırat Köprü-
sh: » (T: 31)
sünün başına gider. Bütün
Peygamberan-ı İzam hazeratını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de
ziyarete mazhar olunca uyanır.
Artık bu rü'yadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için (Haşiye) büyük
bir şevk uyandırır. Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvas
nahiyesine gider. Burada icra-yı tedris eden meşhur Molla Mehmed Emin Efendi
kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip talebelerinden birisine okutmasını
tavsiye edince, izzetine ağır gelir. Bir gün bu meşhur müderris câmide ders
okutmakta iken, Molla Said itiraz ederek:
(Haşiye): Tarihçe-i hayatında yazılmamış, o rü'yada mazhar olduğu
bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamber'den ilim
talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
ümmetinden sual sormamak şartıyla ilm-i Kur'anın talim edileceğini tebşir
etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir
allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan
bütün suallere mutlaka cevab vermiştir.
-Efendim, öyle değil!
Hitabında bulunur. Okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır. Orada
bir müddet kaldıktan sonra, Mîr Hasan Veli Medresesi'ne gitti. Aşağı derecede
okuyan talebelere ehemmiyet verilmemek
bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması îcabeden yedi ders
kitabını terkederek, sekizinci kitabdan okuduğunu söyledi.
Birkaç gün sonra Vastan kasabasına gitti ise de, orada tebdil-i
hava için ancak bir ay kadar kaldı, bilâhare Molla Mehmed isminde bir zâtın
refakatinde Erzurum Vilayetine tâbi' Bayezid'e hareket etti. Hakikî tahsiline
işte bu tarihte başlar. Bu zamana kadar hep "Sarf" ve
"Nahiv" mebadileriyle meşgul olmuştu ve "İzhar"a kadar
okumuştu. Bayezid'de Şeyh Mehmed Celalî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî
ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek garibdir. Zira Şarkî
Anadolu usûl-ü tedrisiyle, "Molla Câmî"den nihayete kadar ikmal-i
nüsah etti. Buna da her kitabdan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs
etmekle muvaffak oldu ve mütebâkisini terkeyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celalî
Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince Molla Said cevaben:
-Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak
sh: » (T: 32)
bu kitablar bir mücevherat
kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu
göstermenizin istirhamındayım. Yani bu kitabların neden bahsettiklerini
anlayayım da, bilâhare tab'ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir.
Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve
teceddüd fikrini medrese usûllerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek
(Haşiye) ve bir sürü haşiye ve şerhlerle vakit zayi' etmemekti. Bu suretle
alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç
ayda tahsil ve ikmal etmiştir.
(Haşiye): Yirmiüç senede te'lifi tamamlanan ve yüz otuz kitabdan
müteşekkil "Risale-i Nur" adlı eserleriyle, İlm-i Kelâm sahasında bir
teceddüd yaptığı görülmüştür. Evet kendisi onbeş sene tahsili lâzım gelen ilmi
üç ayda elde etmesi, gaybî bir işarettir ki: "Bir zaman gelecek, onbeş
sene değil, bir sene bile ilm-i iman dersini alacak medreseler ele geçmeyecek.
İşte o zamanda müştaklara onbeş senelik dersi onbeş haftada ellere verebilecek
Kur'anî bir tefsir çıkacak ve Said onun hizmetinde bulunacak." Evet tam
zuhur etti ve aynen görüldü. Risale-i Nur, otuz senelik müdhiş bir zamanda
gizli dinsiz ve ifsad komitelerinin hücumlarına rağmen iman hakikatları
derslerini yüzbinler nüshalarıyla her tarafta neşrettiler ve binler kalemlerin
gayretleriyle matbaalara ihtiyaç bırakmadan Kur'anın bu yeni dersleri yayıldı;
milyonlarca insanın imanlarının takviyesine vesile oldu. Anadolu'daki Risale-i
Nur'un faaliyeti, iman hizmeti ve makul yüksek dersleri, herkesin nazar-ı
dikkatini celbetti. Mahkemeler ve tedkikler yoluyla Cenab-ı Hak, Nurları ehl-i
siyaset ve hükûmete de okutturdu ve mektebliler arasında yayıldı, genç İslâm ve
iman fedakârları çoğaldı; ve bunun büyük bir neticesi olarak, küfr-ü mutlakın
ve dalaletin hücumu önlendi, geri çekildi. Yer yer bütün vatanda din lehinde
cereyanlar başladı. İzn-i İlahî ile, âlem-i İslâm ve insaniyete doğmaya
başlayan İslâmî saadetin fecr-i sadıkını gösterdi, Elhamdülillahi Rabb-il
Âlemin...
Bunun üzerine hocalarının; "hangi ilim tab'ına muvafık"
olduğu sualine cevaben:
-Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum
veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der.
Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında
"Cem'-ül Cevâmi", "Şerh-ül Mevakıf ", "İbn-ül
Hacer" gibi kitabların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla
mütalaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zâhirî ile hiç alâkadar
görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddüdsüz derhal cevap
verirdi.
* * *
sh: » (T: 33)
O ZAMANKİ HAYATINA KISA BİR
BAKIŞ
Evvelâ: Hükema-yı İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve
riyazete başladı. Hükema-yı İşrakiyyun, tedric kanunu mûcibince vücudlarını
riyazete alıştırmışlardı. O ise tedrice riayet etmiyerek birdenbire riyazete
daldı. Gün geçtikçe, vücudu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde
bir parça ekmekle idare ediyordu. Ülema-yı İşrakiyyunun, "Riyazetin
küşayiş-i fikre hizmet ettiği" nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım
diye çalışıyordu.
Saniyen: İmam-ı Gazalî Hazretlerinin "İhya-ül Ulûm"unda
tasavvuf nokta-i nazarında دَعْ مَا يُرِيبُكَ
اِلَى مَالاَ يُرِيبُكَ
kaidesine ittibaen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
Salisen: Nadir konuşuyordu. Kürdlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed
Hâni Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine
kapanır, bazan geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahali, Bediüzzaman'a:
"Ahmed Hanî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur" diyordu. Bu hali,
müşarün'ileyhin kerametine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç-ondört
yaşlarında idi. Sonra ülemadan mümtaz sîmalarla mülâkat etmeye karar verdi ve
Bağdad'a ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi.
Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdad'a gitmek
niyetinde iken Bitlis'e geldi. Bitlis'te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin
yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi,
kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:
-Ben henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris
kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca
olabilirim? diyerek teklifini kabul etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan'daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük
kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti.
Molla Abdullah:
sh: » (T: 34)
- Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne
okuyorsunuz?
Bediüzzaman:
-Ben seksen kitab okudum.
Molla Abdullah:
-Ne demek?
Bediüzzaman:
-İkmal-i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitabları da
okudum.
Molla Abdullah:
-Öyle ise seni imtihan edeyim?
Bediüzzaman:
-Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullah, biraderini imtihan eder. Kifayet-i ilmiyesini
takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said'i kendisine üstad kabul
etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve
bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu.
Nihayet talebeler, Molla Abdullah'ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu
kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da;
Molla Abdullah cevaben:
-Nazar değmemek için, ben ona ders veriyorum, demiş ve talebelerini
aldatmıştı.
Molla Abdullah'ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt'e gelir.
Orada bulunan Molla Fethullah Efendi'nin medresesine gider. Molla Fethullah,
Molla Said'e:
-Geçen sene "Süyûtî" okuyordunuz, bu sene Molla Câmî'yi
mi okuyorsunuz?
Bediüzzaman:
-Evet "Câmî"yi bitirdim.
Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise, "bitirdim"
cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az
zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:
-Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?
Bediüzzaman:
sh: » (T: 35)
-İnsan başkasına karşı kesr-i nefs için hakikatı ketmedebilir.
Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat-ı mahzdan başka bir şey
söyleyemez. Emrederseniz söylediğim kitablardan beni imtihan ediniz der.
Molla Fethullah hangi kitabdan sordu ise, cevabını güzelce verir.
Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Saidin hocası bulunan Molla Ali-i Suran namındaki
zât, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullah:
-Pek âlâ, zekâda hârikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makamat-ı
Harîriye'den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek
kitabı uzatır.
Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve
okudu.
Molla Fethullah:
-Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir,
diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman orada iken, Cem'-ül Cevami' kitabını, günde bir-iki
saat iştigal etmek üzere bir haftada hıfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullah şu
kelâmı söyliyerek kitabın üzerine yazdı:
قَدْ جَمَعَ
فِى حِفْظِهِ جَمْعُ
الْجَوَامِعِ
جَمِيعَهُ فِى
جُمْعَةٍ
Bu hal Siirt'te şüyû' bulmuş ve Molla Fethullah, ülemaya:
-Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne sual ettimse
bilâ-tevakkuf cevab verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım
diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ülema bir yerde toplanarak
Bediüzzaman'ı davet ederler. Bediüzzaman intihab ettikleri bütün suallerine bilâ-tereddüd
cevab verirken, Molla Fethullah'ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi
kendilerinden okuyarak cevab veriyordu. Bunu gören ülema, Bediüzzaman'ın
hârikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve sena ettiler. Bu
hal etrafta işitilir. Ahali, kendisine veliyyullah derecesinde ihtiram eder ve
o nazarla bakarlar. Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takım âlim ve
talebelerin
sh: » (T: 36)
rekabetlerini arttırdı.
Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlub edemedikleri Bediüzzaman'ı
kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, mes'eleden haberdar
olan Siirt ahalisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahali nazarında büyük
mevkii olduğu için, derhal muarızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya
bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden,
muarızları bulunan talebe ve ehl-i ilmin cahillere hedef olmamasını temin için
kendisi odadan çıkıp muarızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine
cahillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilafı kaldırmak maksadıyla
herhangi bir talebeye:
-Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhafaza ediniz! diyerek yüzünü
çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihayet ihtilaf
bertaraf edilmiştir. Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhafaza etmek üzere yanına
çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği
jandarmaya karşı Bediüzzaman:
-Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız. Binaenaleyh
mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvafık olmadığından
gelemiyeceğim ve hata da benimdir. Cevabında bulunarak jandarmaları
reddetmiştir.
Bu esnada onbeş-onaltı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i
bedeniyece pek çevik ve metindi. "Said-ül-Meşhur" lakabiyle
yâdediliyordu. Siirt'te kendisiyle mücadele etmek isteyen bütün arkadaşlarına
karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suallere cevab
vereceğini, kimseye sual sormayacağını ilân etti. Sonra tekrar Bitlis'e geldi.
Bitlis'te bir-iki şeyh hanedanının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik
olduğunu işitir. Fesadı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete
yakışmadığını onlara ihtar edince; Molla Said'i, Şeyh Emin Efendi'ye şikayet
ederler. Şeyh Emin ise:
-Henüz çocuk olduğundan, kabil-i hitab değildir, der.
Bu söz Molla Said'e tebliğ edildiği anda, zâten bu gibi sözlere
fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi'nin huzuruna çıkarak elini
öper ve:
-Efendim, beni imtihan ediniz; kabil-i hitab olduğumu isbat etmek
isterim, der.
sh: » (T: 37)
Şeyh Emin Efendi mütenevvi ilimlerden ve en müşkil mes'elelerden
onaltı sual tertib ederek sorar. Molla Said, suallerin umumuna cevab verdikten
sonra, Kureyş Câmiine gider, ahaliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun
üzerine Bitlis ahalisinin bir kısmı Molla Said'e, bir kısmı da Şeyh Emin
Efendi'ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vali, büyük bir vukuata meydan
vermemek için Bediüzzaman'ı nefyeder. Bu defa da Şirvan'a gider. Zâten infirad
eden böyle zâtların muarızları pek çok bulunur. Bilhassa mücadele-i ilmiyede
mağlub düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said'i ahali nazarında küçük
düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her hususatını tecessüs
ettirirlerdi. Bir gün nasılsa, kazaen sabah namazını geçirmiş. Buna vakıf olan
hasımları, "Molla Said, namazı terketmiştir" diyerek ahali arasında
işâada bulundular. Molla Said'den soruldu ki:
-Niçin herkes bunu böyle söylüyor?
Molla Said:
Evet, esassız bir şey âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir.
Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah'ın itabı, diğeri nâsın ta'rizi.
Bunun esas sebebi ise, geceleyin âdet edindiğim vird-i şerifi terkettiğimdir.
İşte âlemin ruhu bu hakikata temas etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile
hatayı isimlendirmişler, cevabını verir.
Şirvan'da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:
-Aman efendim, Siirt'e bir çocuk gelmiş, kendisi ondört-onbeş
yaşında, umum ülemayı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi davete geldim,
der.
Molla Said de şu davete icabet ederek Siirt'e gitmek için
hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsaf ve
kıyafetini sorar. O adam:
-Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde
olup omuzunda bir posteki vardı. Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum
ülemayı ilzam etti.
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki
kendi vukuatının şimdi civar köylerde şüyû' bulduğunu anlayarak geriye döner,
davete icabet etmez.
Bilâhare Siirt'e bağlı Tillo kasabasına gitti. Meşhur bir türbeye
sh: » (T: 38)
kapandı. Orada hârika
olarak Kamus-u Okyanus'u Bâb-üs Sin'e kadar hıfzetti. Ne fikre binaen kamusu
hıfzettiği sorulduğunda:
-Kamus her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor. Ben de bunun
aksine olarak her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücuda
getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu. Mezkûr türbeye kapandığı vakit
küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri kubbenin
etrafında bulunan karıncalara vererek kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak
kanaat ediyordu.
-Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde:
-Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazifeşinaslık
ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için cumhuriyetperverliklerine
mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur...(Haşiye)
(Haşiye): 1935'te Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde "Cumhuriyet
hakkında fikrin nedir?" sualine cevaben:
-Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden
benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder,
diyerek yukarıda zikredilen "Karınca hâdisesini" anlatır ve şöyle
der:
-Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi.
Sıddık-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur
hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve
hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.
Tillo'da iken, bir gece Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (K.S.)
Hazretlerini rü'yasında görür. Geylanî Hazretleri (K.S.) kendisine hitaben:
-Molla Said! Mîran Aşireti reisi Mustafa Paşa'ya gidiniz ve
kendisini tarîk-ı hidayete davet ediniz. Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve
emr-i marufa müdavim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.
Molla Said, bu rü'yayı görür görmez, hemen tedarikini yaparak Mîran
Aşireti'ne doğru Tillo'dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa'nın çadırına
girer. Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paşa
içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyam ettikleri halde Molla Said
yerinden bile kımıldanmaz. Paşa'nın nazar-ı dikkatini celbedince, aşiret
binbaşılarından Fettah Bey'den kim olduğunu sorar. Fettah Bey, meşhur Molla
Said olduğunu bildirir. Halbuki Paşa, ülemadan hiç hoşlanmazdı.
sh: » (T: 39)
Şübhesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhar etmemişti.
Molla Said'e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:
-Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terkedip namazını
kılacaksın veyahud seni öldüreceğim! demesinden paşa hiddetlenerek dışarı
çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said'e ne için
geldiğini tekrar sorar. Molla Said:
-Sana söyledim ya.. onun için geldim, der. Mustafa Paşa çadırın
direğinde asılı bulunan Said'in kılıncına işaret ederek:
-Bu pis kılınçla mı?
Bediüzzaman: Kılınç kesmez, el keser cevabında bulunur.
Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak biraz gezindikten sonra
içeriye girer. Bediüzzaman'a:
-Benim Cezire'de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen
senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri'ne atarım.
Molla Said:
-Bütün ülemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de
nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ülemaya cevab verince sizden birşey
isterim ki, o da mavzer tüfeğidir. Şayet sözünde durmazsan, seni onunla
öldüreceğim, der.
Bu muhavereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezire'ye giderler.
Yolda Paşa kat'iyen Molla Said'le konuşmaz. Bani Hanı dedikleri mevkie gelince,
yorgunluğundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanır uyanmaz etrafında
bütün Cezire âlimlerinin, kitabları ellerinde beklediklerini görür. Biraz
görüştükten sonra çay ikram edilir. Cezire âlimleri Molla Said'in şöhretini
işittikleri için, mebhut ve hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak Molla
Said'in sualine intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten
sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir-iki âlimin çayını da içer, onlar
farkedemezler. Mustafa Paşa, hocalara hitaben:
-Ben okumuş değilim, fakat Molla Said ile mücadelenizde mağlub
olacağınızı şimdi anlıyorum. Zira bakıyorum ki, siz düşünmekten çaylarınızı
unuttuğunuz halde, Molla Said kendi çayını içtikten başka iki-üç bardak da
sizin çayınızı içti.
sh: » (T: 40)
Bunun üzerine, biraz latife ettikten sonra Molla Said bu âlimlere
karşı:
-Efendiler! Bendeniz va'detmişim, hiç kimseye sual sormam.
Binaenaleyh suallerinize muntazırım, der.
Bu hocalar kırk kadar sual sorarlar. Umumuna cevab verdikten sonra,
her nasılsa Molla Said bir sualin cevabını yanlış söylediği halde
karşısındakiler doğru telakki ederek tasdik etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla
Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak:
-Affedersiniz, bir sualin cevabını yanlış söylediğim halde farkına
varmadınız, diyerek cevabını tashih eder.
Hocalar dediler:
-İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz!
Sonra o hocalardan bir kısmı Molla Said'den ders almaya gelirler.
Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve
namaz kılmaya başlar. Molla Said, ilimdeki emsalsiz hârika istidadı derecesinde
vücudca da gayet idmanlı ve kuvvetli idi. Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı.
Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi. Hiçbirisi güreşte bile onu
mağlub edemezdi.
Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak
Mustafa Paşa gayet serkeş ve talimsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını
emreder. Molla Said'e binmek için verir. (Allahu a'lem, attan düşüp ölmesini
istemiş.) Onaltı yaşında bulunan Molla Said, serkeş atı biraz dolaştırdıktan
sonra koşturmayı arzu eder. At, onun verdiği istikametten çıkarak başka bir
istikamete doğru koşar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz.
Nihayet çocukların bulunduğu yere gider. Cezire ağalarından birisinin oğlu yol
üstünde iken hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk
yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar. Nihayet etraftan
imdada ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz ölü suretinde görünce Molla Said'i öldürmek
isterler. Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen
rovelverine el atar ve adamlara hitaben:
-Hakikata bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş, zâhire bakılırsa at
öldürmüş, sebebe bakılırsa Kel Mustafa öldürmüş, çünki
sh: » (T: 41)
bu atı bana o verdi.
Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım, ölmüş ise sonra muharebe edelim, diyerek
attan inerek çocuğu kucaklar; çocukta hareket görmeyince soğuk suyun içine
batırıp çıkarır. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahali
mütehayyir kalırlar. Bu acib vak'a üzerine bir müddet Cezire'de kaldıktan
sonra, talebesi Molla Sâlih ile bedevî arabların meskeni olan Biro'ya giderler.
Orada biraz kalınca tekrar Mustafa Paşa'nın eskisi gibi zulme başladığını
işitir, yanına gider ve ona nasihat eder, tehdid eder. Bir gün bir münakaşa
arasında Mustafa Paşa'ya:
-Yine mi zulme başladın, seni Hak namına öldüreceğim! tehdidinde
bulunur. Paşa'nın kâtibi ortaya atılır.
O sırada Molla Said, Mustafa Paşa'yı zulmünden dolayı çok tahkir
eder.
Paşa bu tahkire tahammül edemiyerek, öldürmek için üzerine hücum
eder; fakat Mîran ağaları zabtederler. Nihayet Mustafa Paşa'nın oğlu Abdülkerim
Molla Said'e yaklaşarak:
-Onun akidesi yanlıştır; rica ederim, şimdilik buradan başka yere
teşrif ediniz, der.
Abdülkerim'in sözünü kırmaz, yalnız olarak bedevîlerin meskeni olan
Biro Çölü'ne doğru hareket eder. Yolda bedevî eşkiyalarına tesadüf eder.
Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Said'in silâhı mavzer olduğundan,
eşkiyalara doğru kurşun atmaya başlar, eşkiyalar çekilirler. Yoluna devam
ederken ikinci çeteye tesadüf eder. Bu defa eşkiyalar çok olduğundan etrafını
çevirirler. Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak:
-Ben bunu Mîran Aşireti'nin içinde gördüm. Bu meşhur bir adamdır
deyince, derhal bedevîler çekilerek kusurlarının af buyurulmasını dilerler. Ve
korkulu olan yerlerde kendilerine muhafızlık yapmak istemişlerse de Molla Said
reddedip, yalnız olarak yoluna devam eder. Birkaç gün sonra Mardin'e gelir.
Mardin üleması muarazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar, evlâdları yaşında
olan genç Said'de hârika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad
kabul ederler.
Bu esnada, Mardin'e gelen iki talebeye tesadüf etti. Bunlardan
birisi, Cemaleddin-i Efganî'ye mensub olup; diğeri, tarîkat-ı
sh: » (T: 42)
Sünûsiyeden idi. Bunlar
vasıtasıyla hem Cemaleddin-i Efganî'nin mesleğine, hem de tarîk-ı Sünûsî'ye
aşinalık peyda etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve
millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin'de başlamıştır. Bunun
üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla, elleri bağlı, muhafız nezaretinde
Bitlis'e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz
kılmak için, kayıdların açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabul
etmeyince, demir kayıdları bir mendil gibi açarak önlerine atar. Jandarmalar,
bu hali keramet addedip hayretler içinde kalırlar. Teslimiyetle, rica ve
istirham ile:
-Biz şimdiye kadar muhafızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz!
derler. (*)
(*) Bir gün Bediüzzaman'a soruldu: Kaydı nasıl açtın?
Dedi: Ben de bilmem. Fakat olsa olsa namazın kerametidir.
Bitlis'te iken bir gün kendilerine vali ile bir kısım memurların
içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:
-Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsil eden bir zâtın
irtikâb ettiği bu muameleyi kabul edemem! diyerek içki meclisine gider. Evvelâ
içki hakkında bir hadîs-i şerif okuduktan sonra pek acı sözler söyler; valinin
vurdurmak için işaret etmesi ihtimaline binaen de bir elini rovelverinin
bulunduğu yerde tutar. Fakat vali fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zât
olduğundan, kat'iyen ses çıkarmaz. Oradan ayrılınca valinin yaveri genç Said'e:
-Ne yaptınız? Söyledikleriniz, idamınızı mûcibdir, der.
Genç Said:
-İdam hayalime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise, bir
münkeri def'etmek için ölürsem ne zararı var? cevabında bulunur.
Oradan avdetinden bir-iki saat sonra, iki polis vasıtasıyla vali
kendisini istetir. Valinin odasına girerken; vali hürmet ve tazimle genç Said'i
karşılayarak, elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek:
-Herkesin bir üstadı vardır. Sen de benim üstadımsın, der.
* * *
sh: » (T: 43)
Genç Said fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının
tahdid olunmasını sevmez. Her halinde, her hareketinde gayet serbest olmasını
arzu eder ve daima "Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla
tahdid ettirmem." derdi. Bunun içindir ki, ilk İstanbul'a teşriflerinde
yine her kayıddan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu
vaziyet müşahede edilmiştir. Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının
yarısından sonra Avrupa'dan gelen
müdhiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabiiyeden
doğan dehşetli bir istibdad-ı mutlakın hilaf-ı Kur'an prensiplerine boyun
eğmemeyi, onlara itaat etmemeyi ve hakikî hürriyet-i meşrua olan İslâmî
hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis'te iken onbeş-onaltı yaşlarında idi. Henüz
sinn-i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün malûmatı sünuhat kabilinden
olduğu için, uzun uzadıya mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn-i bülûğa
vâsıl olduğundan mı veyahut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünuhat
yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri
tedkike koyuldu. Bilhassa Din-i İslâma varid olan şekk ve şübheleri reddetmek
için "Metali" ve "Mevakıf" nam eserler ile ulûm-u âliye آليه
(Sarf, Nahiv, Mantık vesaire) ve âliyeye عاليه
(Tefsir ve İlm-i Kelâm)a dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi.
Hattâ her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitabların üç ayda bir kerre devrine
muvaffak oluyordu. Molla Said'in iki mutezad hali vardı:
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline
alırsa, onu anlamaması mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütalaa değil,
konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said günde bir-iki cüz' okumak suretiyle Kur'anı hıfza
başladı. Her gün iki cüz' ezber etmekle, Kur'anın mühim bir kısmını hıfzına
aldı, fakat iki sünuhat ile, tekmili müyesser olmadı:
Birincisi, Kur'anın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın
diye; ikincisi, Kur'an hakaikının hıfzının daha ziyade lüzumu var diye kalbine
gelmiş. Onun için Kur'an hakaikının anahtarı olacak ve şübehata karşı muhafaza
ve mukabele edecek
sh: » (T: 44)
hikmet ve fünun-u
İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça
ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
"Mirkat" ismindeki kitabı, haşiye ve şerh olmaksızın
hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın haşiye ve şerhi ile
kendi nokta-i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvafık olup ancak üç
kelime tevafuk etmemiş. Bu tevcihleri de ülemanın tahsinine mazhar olarak kabul
edilmiştir.
Bir gün Bitlis meşayihinden Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerinin
kendilerine beddua ettiğini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine
müşarün'ileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri Molla Said'e iltifat eder,
teberrüken bir ders verir. İşte Molla Said'in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rü'yasında Şeyh Mehmed Küfrevî Hazretlerini
görür. Kendisine hitaben:
-Molla Said; gel beni ziyaret et, gideceğim demesi üzerine hemen
gider; ziyaret eder. Ve şeyhin uçup gittiğini görünce, uyanır. Saate bakar,
saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyh'in hanesinden matem
seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat
yedide vefat ettiğini haber alır.
اِنَّا لِلّهِ
وَاِنَّا اِلَيْهِ
رَاجِعُونَ * رَحْمَةُ
اللّهِ عَلَيْهِ
*آمِينَ
Mahzun olarak geriye döner.
Molla Said şarkın büyük ülema ve meşayihinden olan Seyyid Nur
Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı
âliyenin herbirisinden ilm-i irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail
olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ülemadan Şeyh Emin Efendi, Molla
Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.
Van'da maruf ülemâ bulunmadığından, Hasan Paşa'nın daveti üzerine
Molla Said Van'a gitti. Van'da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için
aralarında seyahatla tedris ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van'da
bulunduğu müddet, vali ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asırda yalnız eski
tarzdaki İlm-i Kelâm'ın İs-
sh: » (T: 45)
lâm Dini hakkındaki şekk ve
şübhelerin reddine kâfi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünunun tahsiline
lüzum görmüştür. (Hâşiye)
(Hâşiye): Bediüzzaman'ın çok genç yaşındaki bu vukufiyeti, onun
istikbaldeki çok muazzam hizmet-i Kur'aniye ve İslâmiyesi için hazırlanmasını
temin etmiştir. Bu kanaatını o zaman izhar ettiğinden otuz-kırk sene sonra,
İlm-i Kelâm'da bir teceddüd yapan Risale-i Nur külliyatının te'lifine Cenab-ı
Hak muvaffak eylemiştir.
Bu kanaatı hasıl ettiği o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün
fenleri tetebbua başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyaziyat,
Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde
etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalaası
sayesinde hakkıyla anlamıştır. Meselâ: Bir Coğrafya muallimini, mübahaseye
girişmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya
kitabını hıfzetmek suretiyle, ertesi gün Van Valisi merhum Tahir Paşa'nın
konağında onu ilzam eder. Ve yine aynı surette bir muaraza neticesinde beş gün
zarfında Kimya-yı Gayr-ı Uzvî'yi (İnorganik Kimya) elde ederek, Kimya
muallimiyle muarazaya girişir ve onu da ilzam eder. İşte pek geç yaşındaki
mezkûr hârikulâdeliklere ve bahr-ı umman halinde bir ilme mâlikiyetine şahid
olan ehl-i ilim, Molla Said'e "Bediüzzaman" lakabını vermiştir.
Bediüzzaman Van'da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve
mütalaalar ve ilmî ve dinî tedris usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac-ı
zarurîlerini nazar-ı itibare almakla kendisine mahsus bir usûl-ü tedris icad
eder. Bu da, hakaik-i diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izah ve beyan
tarzlarıyla isbat etmek suretiyle talebelerini tenvir etmektir.
Molla Said Van'da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havalinin
ülemasına muhalif bulunuyordu. (Haşiye) Bu hususlar şunlardır:
(Haşiye): Aynı vaziyet, seksen senelik hayatında da devam etmiştir.
1- Kat'iyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile
kabul etmemek. Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz
ve daimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musibetler içerisinde
yaşadığı halde, kimseden para ve mukabelesiz hediye almadığı, bilmüşahede
görülmüştür.
2- Hiçbir âlimden sual sormamak. Yirmi sene zarfında, daima
sh: » (T: 46)
ancak sorulanlara cevab
vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ülemanın ilmini inkâr
etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şübhe
edenler varsa, sorsunlar onlara cevab vereyim."
3- Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekat ve hediye
almaktan men'etmek. Onları da yalnız rıza-yı İlahî için çalıştırırdı. Hattâ çok
zamanlar, talebelerini kendi iaşe ederdi.
4- Daima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peyda
etmemek. Bunun içindir ki: "Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim"
demiştir. Bu halin sebebi sorulunca, "Bir zaman gelecek, herkes benim
halime gıbta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya
ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum." derdi.
Van'da bulunduğu vakit, merhum vali Tahir Paşa, Avrupa kitablarını
tetebbu' ederek kendisine sualler tertib edip sorardı. Bunların hiçbirisini
görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmağa başladığı halde, cevabında tereddüd
etmezdi. Bir gün kitabları görür ve Tahir Paşa'nın bunlardan sual tertib
ettiğini anlayarak az bir zamanda kitabların muhtevasını elde eder.
O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır'daki Câmi-ül Ezher'e
mukabil Bitlis ve Van'da "Medreset-üz Zehra" isminde bir dârülfünun
vücuda getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu
tasarlıyordu.
Van'da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab namındaki yaylalarda
geçiriyordu. Bir gün Tahir Paşa'ya, mezkûr dağların başında Temmuz'da bile buz
bulunduğunu söyler. Tahir Paşa itiraz eder ve "Temmuz'da kat'iyen oralarda
buz bulunmaz" iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlıyarak
Tahir Paşa'ya yazdığı ilk Türkçe mektubunda der:
-Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her
şey senin malûmatında münhasır değildir, vesselâm!
Molla Said, aşiretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği
işitince hemen müdahale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhal
barıştırırdı. Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile
Mîran Reisi Mustafa Paşa'yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa'ya:
sh: » (T: 47)
-Daha tövbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:
-Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir.
Mustafa Paşa, at ile para teberru' etmek ister. Bediüzzaman
reddederek:
-Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bahusus
sizin gibi zalimden nasıl para alırım? Ve siz galiba tövbenizi bozdunuz, şu
takdirde Cezire'ye ulaşamazsınız, demiştir.
Ve hakikaten Cezire'ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.
Bediüzzaman, riyaziyede hârikulâde bir sür'at-i intikale mâlik idi.
Herhangi bir müşkil mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ Cebir Mukabele
ilminde bir risale te'lif etmişti. Tahir Paşa nezdinde hesab mes'eleleri
münakaşa mevzuu olduğunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse, başkaları ve en
mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar
böyle yarışlara girişir ve umumunda daima birinci gelirdi. Bir defasında şöyle
bir sual sordular:
-Onbeş müslim, onbeş gayr-ı müslim farzedilerek, birbiri ardına
dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr-ı müslime isabet etmesi matlubdur.
Nasıl taksim edilir?
Bu suale cevaben:
-Bunların yüz yirmi dört vaziyet-i muhtemelesi vardır, diyerek
yapar.
Hem de der:
-Bundan daha müşkilini de kendim icad ederim. İki bin beşyüz
vaziyet-i muhtemeleye göre yaparım.
İki saat zarfında yüz adamdan elli adet gayr-ı müslimi o vaziyette
taksim eder ki, daima kur'ayı gayr-ı müslime düşürür. Ve hattâ beşyüz gayr-ı
müslim olmakla ikiyüz ellibin vaziyet-i muhtemele üzerine bir mes'ele çıkarttı
ve Tahir Paşa'ya göstererek bir risale şeklinde yazdı (Haşiye).
(Haşiye): Maatteessüf o risale Van'da bir yangında yanmıştır.
sh: » (T: 48)
Bediüzzaman Van'da bulunduğu zamanlarda, vali Tahir Paşa ile bazı
gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat
ederdi. Van'daki ikameti esnasında, âlem-i İslâmın vaziyetini bir derece
öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona
göstermişti. Haber şu idi:
İngiliz Meclis-i Meb'usanında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'an-ı
Kerim'i göstererek söylediği bir nutukta:
Bu Kur'an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız.
Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'anı onların elinden kaldırmalıyız; yahut
Müslümanları Kur'andan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş.
İşte bu müdhiş haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı.
İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan,
ihlas, cesaret ve şecaat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan
Bediüzzaman'ın, bu havadis üzerine: "Kur'anın sönmez ve söndürülmez manevî
bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!"
diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır. (Haşiye)
______________
(Haşiye): Said Nursî altmışbeş sene evvel Van'da Vali Tahir
Paşa'nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekât Nâzırı'nın
İngiliz Meclis-i Meb'usanında elinde Kur'anı göstererek: "Bu Kur'an,
müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ya Kur'anı
ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'andan soğutmalıyız." sözü üzerine,
ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır. Kur'anın bir mu'cize
olduğunu isbat ederek her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak ister;
buna kat'i karar verir. Van'da bulunduğu onbeş sene müddet içerisinde hıfzına
aldığı seksenden ziyade kitabı ezbere devrettiği gibi, âlem-i İslâmın hal-i
hazırda durumu hakkında da gerekli her türlü malûmatı elde eder.
Nazîrsiz bir allâme olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen
müstesna zekâ ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sair emsalleri fevkinde
kendisine ayrıca hikmet-i Kur'aniye talim edilmişti. Kendisi, asr-ı hazırın
ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkinde bütün
dünyaya Kur'anın mu'cize olduğunu isbat ve herkesi ikna' edebilecek bir
kabiliyet, metanet, emel ve fedakârlık taşıyordu.
Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın
zuhuru, kudret-i İlahiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sahib
olmayan, bilakis mazlum ve bir nevi elleri kolları bağlı bir vaziyette
Bediüzzaman'ın çekirdek-misal hayatı ve hizmetiyle tarihin en dehşetli bir
devrinde hem Anadolu, hem âlem-i İslâm, hem dünyanın ekserisine de maddeten
tesir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî küllî ve cihanşümul bir
inkişafın zuhuru; aynen bir kudret-i mutlaka ve istihdam-ı İlahî ve sevk-i
Rabbanî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir.
sh: » (T: 49)
Bediüzzaman'ýın; Şarkî Anadolu'da
"Medresetüzzehra" namında bir dârülfünun açmak, ya Van'da veyahut da
Diyarbakır'da dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için
İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti:
"Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpare-i zekâ, İstanbul âfâkında
tulû' etti."
İstanbul'a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa:
-Şark ülemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul'a gidip o denizdeki
büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin? demişti.
İstanbul'a gelir gelmez ülemayı münazaraya davet etti. Bunun
üzerine İstanbul'daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler
soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı,
Şarkî Anadolu'daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa
Molla Said, kat'iyen hodfüruşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve alayişten
müberra olarak hareket ederdi. İlim, cesaret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek
hârika idi. Aynı derecede belki daha ziyade olarak hâlis ve muhlis idi. Tasannu
ve tekellüften kat'iyen hoşlanmazdı. İstanbul'daki ikametgâhının kapısında
şöyle bir levha asılı idi: "Burada her müşkil halledilir, her suale cevab
verilir, fakat sual sorulmaz."(Haşiye).
_______________________
Filhakika; bir eserinde tahdis-i nimet suretinde hizmet-i imaniyeye
ait inayet-i İlahiyeden bahsederken şöyle der:
"Eski harb-i umumîde ve daha evvellerinde bir vakıa-i sadıkada
görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o
dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı.
O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim:
-Ana korkma, Cenab-ı Hakk'ın emridir. O hem Rahîm'dir, hem
Hakîm'dir.
Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât bana âmirane diyor
ki:
-İ'caz-ı Kur'anı beyan et.
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve
inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an,
kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek. İ'cazı, onun çelik bir
zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde
olarak benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım."
(Haşiye): Burada şunu ilâveten beyan etmek îcab eder ki: Said
Nursî'nin hayatının son otuz-kırk senesinde, Din-i İslâma ve Kur'ana hizmet
cihetinde fevkalâde bir rahmet ve inayetle Risale-i Nur ihsan edildiğinden ve
âlemşümul bir manevî cihad-ı diniye ve
sh: » (T: 50)
İstanbul'da grup grup gelen ülemanın suallerini cevablandırıyordu.
Genç yaşında böyle bilâistisna bütün suallere cevab vermesi ve gayet mukni' ve
belîğ ifade ve hârika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire
sevkediyordu. Ve "Bediüzzaman" ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve
bu fevkalâde zâtı, bir "nadire-i hilkat" olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmi-ül Ezher Üniversitesi reislerinden
meşhur Şeyh Bahid Efendi İstanbul'a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan'ın
sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said
Nursî'yi ilzam edemeyen İstanbul üleması, Şeyh Bahid'den bu genç hocanın ilzam
edilmesini isterler. Şeyh Bahid de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini
arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu
fırsat telakki eden Şeyh Bahid Efendi, yanında ülema hazır bulunduğu halde
Bediüzzaman'a hitaben:
مَا تَقُولُ
فِى حَقِّ اْلاَوْرُوبَائِيَّةِ
وَ الْعُثْمَانِيَّةِ
Yani: -Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?
der.
Şeyh Bahid Efendi'nin bu sualden maksadı; Bediüzzaman'ın şekk
olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpare-i zekâsını tecrübe etmek
değil, belki zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki
siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman'ın verdiği cevab şu oldu:
____________________
hizmet-i Kur'aniyede
bulunduğundan anlaşılmış ve sonra kendileri de bir manevî ihtarla kaleme
almışlardır ki, onun hayatı bir intizam dairesinde geçiyordu. Yani, ileride
mühim bir hizmet-i Kur'aniyede bulunacağı için, Cenab-ı Hak o hizmet-i
Kur'aniyeye zemin hazırlamak hikmetiyle, Said'i fevkalhad şartlar içerisinde ve
fevkalâde inayet altında hârika bir zekâ ve dehâ ile mücehhez olarak istihdam
ve istimal ediyordu. Onun için, tarihçe-i hayatın başında beyan edildiği
vecihle, onun hayat ve ahvaline bu nokta-i nazarla bakmak lâzımdır. Ve hattâ
kendisi hürriyetten evvel birçok talebelerine, dostlarına:
-Bir nur görüyorum, istikbâle büyük ümidlerle bakıyorum diye,
ehemmiyetli bir Kur'an hizmetinin vuku'bulacağını haber veriyordu. Bir hiss-i
kablelvuku' ile Risale-i Nur'un şimdiki manevî hizmet-i Kur'aniye ve
imaniyesini, o zamanları siyaset âleminde olacak zannedip, bütün kuvvetiyle
İstanbul'da siyaseti dine, Kur'ana âlet ederek çalışıyordu.
sh: » (T: 51)
اِنَّ اْلاَوْرُوبَا
حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ
فَسَتَلِدُ يَوْمًا
مَا وَ اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ
حَامِلَةٌ بِاْلاَوْرُوبَائِيَّةِ
فَسَتَلِدُ يَوْمًا
مَا
Yani "Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu
doğuracak. Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak."
Bu cevaba karşı Şeyh Bahid Hazretleri:
-Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu
kadar veciz ve belîgane bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman'a hastır (1)
demiştir.
Bediüzzaman'ın İstanbul'da hayatı, bir derece siyasîdir. Siyaset
yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanaat besliyordu. Siyasî hayata
karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Daima hürriyet taraftarı
idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere daima muhalefette bulunarak:
-Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif
ettiniz; neticesi vahîm olacaktır, diye izhar-ı muhalefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra mücahid arkadaşlarıyla beraber İttihad-ı
Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti'ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda
inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman'ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit
havalisinde elli bin kişi cem'iyete dâhil olmuştu.
Hürriyeti sû'-i tefsir etmemek ve meşrutiyeti meşrutiyet-i meşrua
olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde
makaleler neşrediyor ve hitabelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitabeleri,
emsalsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said
Nursî'nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamanki
intibah-ı millîyi, Anadolu ve Asya'nın saadet-i dünyeviyesinin fecr-i sadıkı
olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için
___________________
(1) Nitekim Bediüzzaman'ın dediği gibi; ihbaratın iki kutbu da
tahakkuk etmiş, bir iki sene sonra Meşrutiyet devrinde şeair-i İslâmiyeye
muhalif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleştirmek; ve
şimdi Avrupa'da Kur'ana ve İslâmiyete karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa
bahtiyar Alman milletinde fevc fevc İslâmiyeti kabul etmek gibi hâdiseler, o
ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir.
sh: » (T: 52)
evamir-i şer'iyeyi çabuk
imtisal etmenin zarurî olduğunu ileri sürüyordu. "Eğer meşrutiyeti
hürriyet-i şer'iye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden
kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek" diye ihtar ediyordu. O
nutuk ve makalelerden nümune olarak cüz'î bir kısmını buraya dercediyoruz:
Bediüzzaman Said Nursî'nin ilân-ı hürriyetin üçüncü gününde
irticalen söylediği ve sonra Selânik'te Hürriyet Meydanı'nda tekrar ettiği ve o
zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun suretidir.
Hürriyete Hitâb
Ey Hürriyet-i Şer'î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ
ile çağırıyorsun;benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken
uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette
kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer ayn-ül hayat-ı şeriatı
menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan, bu millet-i mazlûmenin
de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer
hakkıyla seni rehber etse, ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar
etmezse...
Yâ Rab! Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki,
وَالبَعْثُ
بَعَدَ المَوْتِ
hakikatının küçük bir misalini bu zaman bize
tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya'nın ve Rumeli'nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme
hayata başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu
edenler
يَا لَيْتَنِى
كُنْتُ تُرَابًا
demeye başladılar. Yeni Hükûmet-i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için
inşâallah bir seneye kadar, نُكَلِّمُ
مَنْ كَانَ فِى
الْمَهْدِ صَبِيًّا sırrına
mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun
sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır.
Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u Şer'î, hâzin-i cennet
gibi bizi duhûle davet ediyor.
sh: » (D: 53)
Ey mazlum ihvân-ı vatan! Gidelim dahil olalım! Birinci kapısı,
şeriat dairesinde ittihad-ı kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü,
maarif; dördüncüsü, sa'y-i insanî; beşincisi, terk-i sefahettir. Ötekilerini
sizin zihninize havale ediyorum.
Sakın Ey İhvân-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle
tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desais-i
şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; şeriat-ı garra üzerine müesses olan kanun-u
esasî Azrail hükmüne geçti. Onları öldürdü.
Sakın Ey ihvân-ı vatan! İsrafat ve hilâf-ı şeriat ve lezaiz-i
nâmeşrua ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik,
çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı mâdere geçtik;
neşv ü nema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden
inşâallah mu'cize-i Peygamberî ile,
şimendifer-i kanun-u şer'iyye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i
şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda
tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira
onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer
ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan
hakikat-ı İslâmiyyenin ve istidad-ı fıtrînin, feyz-i îmanın ve şiddet-i açlığın
hazma verdiği teshil yardımiyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı
me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ-yı vatan! Hürriyeti sû'-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden
kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi
boğmasın. (Hâşiye) Zira hürriyet, mürâat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriat ve ahlâk-ı
hasene ile tahakkuk eder ve neşvünema bulur.
...........................................................................................
Bediüzzaman
* * *
____________________
(Haşiye): Evet daha dehşetli bir istibdad ile, pek acı ve zehirli
bir esareti bize içirdiler.
sh: » (D: 54)
Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî
(A.S.M.)
Dinî Ceride : 77
5/ Mart/ 1325
18/ Mart /1909
ŞERİAT-I GARRA: Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i
emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinat iledir, o
hablülmetîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek,
imandan istimdad iledir. Zira Sâni'-i Âleme hakkiyla abd ve hizmetkâr olanın
halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes; kendi âleminde bir kumandan
olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir ve ahlâk-ı
Ahmedîye ile tahallûk ve sünnet-i
nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.
Ey evliyâ-yı umûr! Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i
hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira mâruf
umum enbiyanın memalik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlâhînin bir
işaret ve remzidir ki, bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı
diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri,
ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır. Dünya için din feda olunmaz.
Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet verilirdi.
Dinin mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faidesi görüldü?
Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir; bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
Bizim cemaatımızın meşrebi, muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani
beyn-el İslâm muhabbete imdad ve husumet askerini bozmaktır. Mesleğimiz ise,
Ahlâk-ı Ahmedîye ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir. Ve
rehberimiz şeriat-ı garrâ.. ve kılıncımız da, berâhin-i katıa.. ve
maksadımızİ'lâ-yı Kelimetul-lahtır!...
Bediüzzaman
* * *
sh: » (D: 55)
HAKÎKAT
Dinî Ceride: 70
26/ Şubat/ 1324
Mart /1909
BİZ KALUBELÂDAN CEMİYET-İ
MUHAMMEDÎDE DAHİLİZ.
Cihetülvahdet-i ittihadımız, Tevhiddir. Peyman ve yeminimiz,
imandır. Madem ki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min İ'lâ-yı Kelimetullah
ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira;
ecnebiler fünun ve sanayi silâhiyla bizi istibdad-ı mânevîleri altında
eziyorlar. Biz de fen ve san'at silâhiyla, İ'lâ-yı Kelimetullahın en müthiş
düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Amma; cihad-ı
haricîyi, şeriat-ı garrânın berâhin-i katıasının elmas kılınçlarına havale
edeceğiz; zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir; söz anlamayan vahşiler
gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz
yoktur!...
Meşrutiyet ki, adalet ve
meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel Şeriat-ı Garra teessüs ettiğinden, ahkâmda
Avrupa'ya dilencilik etmek, Din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale
müteveccihen namaz kılmak gibidir.
Kuvvet kanunda olmalı.
Yoksa istibdad tevzi olunmuş olur. اِنَّ اللّهَ
هُوَ الْقَوِىُّ ا لْمَتِينُ hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da mârifet-i tam ve
medeniyet-i âm veyahut Din-i İslâm namiyle olmalı. Yoksa; istibdad daima
hükümfermâ olacaktır. İttifak,
hüdadadır; heva ve hevesde değil! İnsanlar hür oldular, amma yine
abdullahtırlar. Her şey hür oldu. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz! Ye's, mâni-i her kemaldir.
"Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdadın yadigârıdır.
Bediüzzaman
* * *
sh: » (T: 56)
İstanbul Hahambaşısı Yahudi Karasso ile Bediüzzaman arasında
Selânik'te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda
bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına: "Eğer yanında biraz daha
kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecek idi" diyerek mağlûbiyetini
hayret ve telâşla izhar etmiştir. Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu
parçalamak için sinsi ve tertibli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta
mensub olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso'nun Bediüzzaman'ı
ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş'um gayesine âlet
etmek idi. Fakat heyhat!...
* * *
Nihayet menhus Otuz Bir Mart hâdisesi meydana gelir. Şeriat isteyen
ve o hâdisede ismi karışan on beş kadar hoca idam edilir. Bediüzzaman, onlar
mahkeme binasının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pencereden onları
gördüğü bir halde muhakeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar:
-Sen de şeriat istemişsin?...
Bediüzzaman cevab verir:
-Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira
şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin
isteyişi gibi değil!
Bediüzzaman'ın divan-ı harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman
iki defa tâbedilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden idamını beklerken
beraet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid'den tâ
Sultanahmet'e kadar arkasında kalabalık bir halk kütlesi mevcud olduğu halde:
"Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem!"
nidalariyle ilerlemiştir.
Divan-ı Harb'deki müdafaasının bir kısmı bu tarihçe-i hayatta
yazılmıştır. Tâ ki Otuz Bir Mart hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman'ın
kahramanca müdafaası bir derece anlaşılabilsin.
* * *
sh: » (T: 57)
İKİ MEKTEB-İ MUSİBET ŞEHADETNAMESİ YAHUT DİVAN-I HARB-İ
ÖRFÎ VE SAİD-İ NURSÎ ADLI
ESERDEN PARÇALAR:
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
MUKADDEME : Vaktâ ki
hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zayıf istibdad, tımarhaneyi bana mekteb
eyledi.
Vakta ki i'tidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu,
meşrutiyette şiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb eyledi.
Ey şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lûtfen, ruh ve hayâlinizi,
misafireten yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl-i
ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz, tâ tahtie ile hatâya
düşmeyiniz!... 31 Mart hâdisesinde, Divan-ı Harb-i Örfî'de dedim ki:
-Ben talebeyim; onun için, her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene
ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum; onun için her şeyi de
İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum. Ben hapishane denilen âlem-i
berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden
şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddârâne hallerini tenkid ederek,
değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir
nutuktur. Onun için يَوْمَ تُبْلَى
السَّرَائِرُ
sırrınca, kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar
etmesin. Âhirete kemal-i iştiyakla müheyyâyım; bu asılanlarla beraber gitmeye
hazırım. Nasılki bir bedevî garaibperest, İstanbul'un acâib ve mehasinini
işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder; ben de
ma'rez-i acaib ve garaib olan Âlem-i Âhireti o hâhişle görmek istiyorum; şimdi
de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse,
beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için
bir şandır!
Bu hükûmet, zaman-ı istibdatta akla husumet ediyordu; şimdi de
hayata adavet ediyor... Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun!... Yaşasın
mevt!... Zalimler için de yaşasın cehennem!.. Ben zaten bir zemin istiyordum
ki, efkârımı onda beyan edeyim.
sh: » (D: 58)
Şimdi bu Divan-ı Harb-i
Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harbde bana da
sual ettiler:
-Sen de şeriatı istemişsin?
Dedim:
-Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım; zira
şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin
isteyişi gibi değil!
Hem de dediler:
- İttihad-ı Muhammedîyeye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim:
Maaliftihar... En küçük efradındanım; fakat benim târif ettiğim veçhile... O ittihaddan olmayan,
dinsizlerden başka kimdir bana gösterin?...
İşte o nutku şimdi neşrediyorum; tâ ki, meşrutiyeti lekeden ve
ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve
hakikati evham ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim:
-Ey Paşalar, zabitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذَا مَحَاسِنِى
اللاَّتِى اَدِلُّ
بِهَا كَانَتْ
ذُنُوبِى فَقُلْ
لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yâni, medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor!
Artık nasıl i'tizar edeyim, mütehayyirim! Mukkaddeme olarak söylüyorum:
Mert olan, cinayete
tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa, cezadan korkmaz. Hem de, haksız yere idam
olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti
lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa
gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar;
kabahlerini setir için, başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla
ittiham ederler.
sh: » (D: 59)
Şimdiki hafiyeler,
eskisinden beterdirler. Bunların sadakatine nasıl itimad olunur? Adalet,
onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile, insan adalet yaparken
zulme düşüyor. Zira; insan kusursuz olmaz; fakat, uzun zamanda ve efrad-i
kesîre içinde ve tahallül-ü mehasinle tâdil olunan müteferrik kusurları,
cerbeze ile cemedip bir zaman-ı vâhidde, bir şahs-ı vahidden sudurunu tevehhüm
ederek, şedid cezaya müstahak görür. Halbuki bu tarz, bir zulm-ü şediddir...
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerin tadâdına: (Hâşiye)
BİRİNCİ CİNAYET: Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış
telgraf umum şark aşiretlerine sadaret vasıtasiyle çektim. Meâli şu idi:
"Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mes'ele ise, hakikî
adalet ve meşveret-i şer'iyyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına
çalışınız. Zira, dünyevî saadetimiz, meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten
ziyade biz zarardîdeyiz."
Her yerden bu telgrafların cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi.
Demek Vilâyat-ı Şarkiyyeyi tenbih ettim, gafil bırakmadım; tâ yeni
bir istibdat onların gafletinden istifade etmesin. "Neme lâzım"
demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!
İKİNCİ CİNAYET: Ayasofya'da, Bayezid'de, Fatih'te, Süleymaniye'de,
umum ulemâ ve talebeye hitaben müteaddid nutuklar ile şeriatın ve müsemma-yı
meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane
istibdadın, şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki: سَيِّدُ
الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ
hadîsinin sırrıyle; şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü
mahvetsin. Herhangi bir nutuk irad ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir
itirazı varsa, bürhan ile isbata hazırım. Ve dedim ki: "Asıl şeriatın
meslek-i hakikîsi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşrûadır" Demek meşrutiyeti,
delâil-i şer'iyye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf-ı
şeriat telâkki etmedim. Ve şeriatı rüşvet
__________________________
Hâşiye: Müellifin meslek ve meşrebine ait parçalar alınmış olup,
tafsilât arzu edenler mezkûr esere müracaat etsinler.
sh: » (D: 60)
vermedim. Ve ulema ve
şeriatı, Avrupa'nın zunûn-u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan
cinayet ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm!
ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal
ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile Vilâyat-ı
Şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve
kahvelerini gezdim. Geçen sene anlıyacakları surette meşrutiyeti onlara telkin
ettim. Şu mealde:
"İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve
şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse
halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm
edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret,
ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhiyle cihad
edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevkeden hakiki
kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira
husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine
karışmayacağız; zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..."
İşte o hammalların, Avusturya'ya karşı (benim gibi bütün Avrupa'ya
karşı) (1) boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne
hareketlerinde bu nasihatın tesiri olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını tâdil
etmeye ve boykotajlarla Avrupa'ya karşı harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden
demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!
DÖRDÜNCÜ CİNAYET: Avrupa, bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle;
şeriatı (hâşâ ve kellâ) istibdada müsait zannettiklerinden, nihayet derecede
kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzib etmek için, meşrutiyeti herkesten
ziyade şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat
tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya camiinde
meb'usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: "Meşrutiyeti, meşrûiyet
ünvanı ile telakki ve telkin ediniz. Tâ, yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat,
pis eliyle o mübareki, ağrazına siper et-
______________________
(1) Bediüzzaman'a zurefâdan
biri, bir gün, irfanıyla mütenasib bir esvab giymesi lüzumundan bahseder.
Müşarünileyh de: "Siz, Avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun
gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa'ya boykot yapıyorum,
onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî mâmulâtını giyiyorum"
buyurmuştur.
sh: » (D: 61)
mekle lekedar etmesin.
Hürriyeti, âdâb-ı şeriatle takyid ediniz; zira cahil efrad ve avam-ı nâs,
kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsız olur. Adalet
namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. Zira; hakaik-i
meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhebten istihracı mümkün
olduğunu dâva ettim." Ben ki, bir âdi talebeyim; ulemaya farz olan bir
vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!
BEŞİNCİ CİNAYET: Gazeteler; iki kıyas-ı fâsid cihetiyle ve haysiyet
kırıcı bir neşriyat ile, ahlâk-ı İslâmiyyeyi sarstılar ve efkâr-ı umumiyeyi
perişan ettiler. Ben de, gazetelerle onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim
ki:
-Ey gazeteciler! Edibler edebli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile
müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten,
bitarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve
niyet-i hâlisa tanzim etmeli. Halbuki siz, iki kıyas-ı fâsidle, yâni: Taşrayı
İstanbul'a ve İstanbul'u Avrupa'ya kıyas ederek efkâr-ı umumîyeyi bataklığa
düşürdünüz; ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zira elifba
okumayan çocuğa, felsefe-i tabiiye dersi verilmez! Ve erkeğe, tiyatrocu karı
libası yakışmaz! Ve Avrupa'nın hissiyatı, İstanbul'da tatbik olunmaz! Akvamın
ihtilafı; mekânların ve aktârın tehalüfü, zamanların ve asırların ihtilâfı
gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelmez. Demek, Fransız Büyük
İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve
muktezâ-yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki, ümmî bir köylüyüm, böyle cerbezeli ve mugalâtalı ve ağrâzlı
muharrirlere nasihat ettim. Demek cinayet işledim(!)..
ALTINCI CİNAYET: Kaç defa, büyük içtimalarda heyecanları hissettim
korktum ki, âvam-ı nâs, siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni
öğrenen köylü bir talebenin lisanına yakışacak lâfızlarla, heyecanı teskin
ettim. Ezcümle, Bayezid'de talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah
Tiyatrosundaki heyecana yetiştim; bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir
fırtına daha olacaktı. Ben ki bedevî bir adamım; medenîlerin entrikalarını
bildiğim halde, işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim (!)...
sh: » (D: 62)
YEDİNCİ CİNAYET: İşittim "İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.)"
nâmiyle bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ism-i
mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Sonra
işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat, Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi
zatlar; daha basit ve sırf ibadete ve sünnet-i seniyeye tebaiyete nakletmişler.
Ve o siyasî cemiyetten kat-ı alâka ettiler; siyasete karışmayacaklar; lâkin
tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez.
Ben nasıl ki, dindar müteaddit cemiyete bir cihette mensubum. Zira,
maksatlarını bir gördüm. Kezalik, o ism-i mübareke intisab ettim. Lâkin târif
ettiğim ve dahil olduğum ittihad-ı Muhammedî (A.S.M.) nin târifi budur ki:
Şarktan garba, cenuptan şimale uzanan bir silsile-i nûranî ile merbut bir
dairedir; dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın
cihetülvahdeti ve irtibatı, Tevhid-i İlahîdir; peyman ve yemini, imandır.
Müntesibleri, kalûbelâdan dahil olan umum mü'minlerdir; defter-i esmâları da
Levh-i Mahfuz'dur; bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir;
günlük gazeteleri de, İ'lâ-yı Kelimetullahı hedef-i maksad eden umum dinî
gazetelerdir; klüb ve encümenleri, cami ve mescidlerdir ve dinî medreseler
ve zikirhanelerdir, merkezi de Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Böyle cemiyetin reisi
Fahr-i Âlemdir (A.S.M.) ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yâni
ahlâk-ı Ahmedîye (A.S.M.) ile tahallûk ve Sünnet-i Nebevîyeyi ihya ve başkalara
da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnamesi,
Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evâmir ve nevahi-i şer'iyedir ve kılınçları da
berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir, icbar ile
değildir! Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba
karşı idi. Hedef ve maksatları da, İ'lâ-yı Kelimetullahtır. Şeriatta; yüzde
doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir, yüzde bir nisbetinde
siyasete mütealliktir; onu da ulûlemirlerimiz düşünsünler. Şimdi maksadımız, o
silsile-i nûraniyi ihtizaza getirmekle herkesi bir şevk-i hâhiş-i vicdaniye ile
tarik-i terakkide kâbe-i kemalâta sevketmektir. Zira, İ'lâ-yı Kelimetullahın bu
zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir!
İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne
sh: » (D: 63)
teşebbüs edenlerdenim.
Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim...
Elhâsıl, Sultan Selim'e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâmdaki
fikrini kabul ettim. Zira o, vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat
ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamanki Şarklılardır. Bu meselede seleflerim;
Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abdüh,
müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslâmı hedef tutan Namık
Kemal ve Sultan Selimdir ki demiş:
İhtilaf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bikarar eyler beni;
İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni...
Yavuz Sultan Selim
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve
tahsisten hâlâs etmek ve umum mü'minlere şümulünü ilân etmek; tâ ki
tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların
iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâesefa ki zaman fırsat vermedi; sel
geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim.
Fakat hocalık elbisem de yandı; ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de
maalmemnuniye ref' oldu. Ben ki âdi bir adamım, böyle meclis-i meb'usan ve âyan
ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri, uhdeme aldım. Demek
cinayet ettim (!)...
...............................................................................................................................
SEKİZİNCİ CİNAYET: Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere
intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş
ettim. Bir gazetede yazdım ki: "Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman
askerlerin cemiyetidir. Umum mü'min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler,
neferden seraskere kadar dahildir. Zira; ittihat, uhuvvet, itaat, muhabbet ve
İ'lâ-yı Kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü'min
askerler, tamamiyle bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir; millet ve cemiyet onlara intisab etmek
lâzımdır. Sâir cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet
sh: » (D: 64)
ve uhuvvet etmek içindir.
Amma ittihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere şâmildir, cemiyet ve
fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli; gaziler, şehidler, âlimler, mürşitler
teşkil ediyor. Hiç bir mü'min ve fedakâr asker (zabit olsun, nefer olsun) hariç
değil ki; tâ intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i hayriye, kendine
İttihad-ı Muhammedî diyebilir, buna karışmam."
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini
gasbettim. Demek cinayet ettim (!)
DOKUZUNCU CİNAYET: Martın Otuzbirinci günündeki dehşetli hareketi
iki üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat, yedi
renk süratle çevrilse, yalnız beyaz göründüğü gibi, o ayrı ayrı matlablardaki
fesâdâtı binden bire indiren ve avamı anarşilikten kurtaran ve efrad elinde
kalan umum siyaseti, mucize gibi muhafaza eden "Lâfz-ı Şeriat" yalnız
göründü. Anladım: İş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa, her vakit
gibi, yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat, âvam çok, bizim
hemşehriler gafil ve safdil. Ben de şöhret-i
kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim, Bakırköyüne gittim; tâ
beni tanıyanlar karışmasınlar, rastgelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer
zerre mikdar dahlim olsaydı, zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir
şöhret de beni herkese gösteriyordu, bu işde pek büyük görünecektim. Belki
Ayastafanos'a kadar, tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukabele ederek isbat-ı vücud edecektim;
merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedihî olurdu; tahkike lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-ı askeriyeden sual
ettim; dediler ki: -Askerlerin
zâbitleri, asker kıyafetine girmiş, itaat çok bozulmamış.
Tekrar sual ettim:
-Kaç zâbit vurulmuş?
Beni aldattılar; dediler:
-Yalnız dört tane; onlar da, müstebid imişler; hem şeriatın âdâb ve
hududu icra olunacak.
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir
sh: » (D: 65)
ediyorlardı. Ben de bir
cihette sevindim; zira, en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve
tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede me'yus
ve müteessir oldum ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:
"Ey askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine
zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u
İslâmiyenin haklarına bir nevi zulmediyorsunuz. Zira, umum İslâm ve
Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhîdi, bu zamanda bir cihette sizin
itaatinizle kaimdir. Hem de şeriat istiyorsunuz; fakat itaatsizlikle şeriata
muhalefet ediyorsunuz."
Ben onların hareketini, şecaatlarını okşadım. Zira, efkâr-ı
umumiyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru
göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatımı bir derece tesir ettirdim,
isyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle, âsân olmazdı. Ben ki bilfiil
tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım, "Neme lâzım, böyle işleri akıllılar
düşünsün" demediğimden cinayet ettim (!)...
ONUNCU CİNAYET: Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü
ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate
getirdim. Nasihatlarım tesirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sureti:
"Ey âsakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon
İslâmın namusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhîdi; bir cihette sizin
itaatınıza vâbestedir. Sizin zabitleriniz, bir günah ile kendi nefsine
zulmetse, siz bu itaatsizlikle, üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zira, bu
itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki: Asker
ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer; bir çark itaatsizlik etse, bütün
fabrika herc ü merc olur. Asker neferatı, siyasete karışmaz; Yeniçeriler
şahiddir. Siz "şeriat" dersiniz, halbuki şeriata muhalefet
ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur'ânla, hadîs ile, hikmetle, tecrübeyle
sâbittir ki: Sağlam, dindar, hakperest ulûlemre itaat farzdır. Sizin
ulûlemriniz, üstadınız; zabitlerinizdir. Nasıl ki mahir mühendis, hâzık tabib;
bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez. Kezalik,
münevver-ül-efkâr ve fenn-i har-
sh: » (D: 66)
be âşina, mektebli,
hamiyetli, mü'min zabitlerinizin bir cüz'î nâmeşrû hareketi için itaatinize
halel vermekle, Osmanlılara ve İslâmlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik,
yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir.
Bilirsiniz ki; bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir.
O yedin kuvveti de, itaat ve intizamdır. Zira, bin muntazam ve mutî asker,
yüzbin başıbozuğa mukabildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfusun
vücuda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâpları, siz, itaatinizle kan
dökmeden yaptınız.
Bunu da söylüyorum ki: Hamiyetli ve münevverülfikir bir zabiti zayi
etmek, mânevî kuvvetinizi zayi etmektir.
Zira şimdi hükümferma: Şecaat-ı imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan
bir münevverülfikir, yüze mukabildir. Ecnebiler, size bu şecaatle galebeye
çalışıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriye kâfi değil!...
Elhâsıl, Fahr-i Âlem'in fermanını size tebliğ ediyorum ki; itaat
farzdır, zabitlerinize isyan etmeyiniz!
Yaşasın askerler! Yaşasın
meşrûta-i meşrûa!.."
Demek ki ben, bu kadar âlim varken böyle mühim vazifeleri
deruhte ettiğimden, cinayet ettim (!)...
ONBİRİNCİ CİNAYET: Ben, Vilâyat-ı Şarkiyede, aşiretlerin hâl-i
perişaniyetini görüyordum. Anladım ki: Dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle
fünun-u cedîde-i medeniye ile olacak. O fünûnun da gayr-ı müteaffin bir mecrası
ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, ulemâ-i din, fünûn ile
ünsiyet peyda etsin. Zira, o vilâyâtta, yarı bedevi vatandaşların zimam-ı
ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o sâik
ile Der-Saadete geldim. Saadet tevehhümüyle o vakit de (şimdi münkasım olmuş,
şiddetlenmiş olan) istibdadlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde,
onun Zabtiye Nazırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şâhânesini kabul etmedim,
reddettim, hatâ ettim. Fakat o hatâm, medrese ilmi ile dünya malını
isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim,
hürriyetimi terketmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatımı
terk ettim. Şimdiki sivrisinekler, beni
cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir
burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul'un ekserisi bunu
bilir.Ben ki bir hammalın oğlu-
sh: » (D: 67)
yum; bu kadar dünya bana
müyesser iken, kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr u halden çıkarmadım ve
dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan Vilâyât-ı Şarkiyenin yüksek
dağlarını terketmekle millet için tımarhaneye ve tevkifhaneye ve meşrutiyet
zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs
etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim (!)...
YARI CİNAYET: Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan
nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık Sultan merhum Abdülhamid
Han Hazretleri, sâbık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü
nasihata istidat kesbetmiş zanniyle ve "Aslâh tarik, müsalâhadır"
mülâhazasiyle, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua
gelen şiddet suretini daha ahsen surette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sâbıka,
ceride lisanıyla söyledim ki: "Münhasif Yıldızı darülfünun et; tâ, Süreyya
kadar âli olsun! Ve oraya seyyahlar, zebanîler yerine, ehl-i hakikat melâike-i
rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun! Ve Yıldızdaki milletin sana hediye
ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî
darülfünunlara sarf ile millete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine
itimad et. Zira, senin şâhâne idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra
sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terket!
Zekat-ül-ömrü, ömr-ü sâni yolunda
sarfeyle. Şimdi müvazene edelim: Yıldız, eğlence yeri olmalı veya darülfünun
olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasbedilmiş
olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri
hükmetsin."
Ben ki bir gedâyım. Bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı
cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. (Hâşiye)
.....................................................................................
Yazık, eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meşrûtiyet-i meşrûa, bir
menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maa-
___________________
(Hâşiye): O yarının zamanı; onbeş sene sonra, yirmisekiz senedir
müellifin sebeb-i hapsi olan, "Siracünnur"un âhirindeki bahse
bakınız, tam o yarı cinayeti bileceksiniz.
sh: » (D: 68)
rif-i cedideye, millet
nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde; bu hâdisede, ifratperver
olanlar, meşrutiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da,
dinsizce harekât-ı lâübaliyane ile milletin rağbetine karşı maatteessüf sed
çektiler. Bu seddi çekenler, ref'etmelidirler; vatan namına rica olunur.
Ey Paşalar, Zabitler! Bu on bir buçuk cinayetin şahitleri, binlerle
adamdır. Belki bazılarına İstanbul'un yarısı şahittir. Bu on bir buçuk
cinayetin cezasına rıza ile beraber, on bir buçuk sualime de cevab isterim.
İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrazlar ve
taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cem'iyât-ı
akvamiye teşkiline sebebiyet veren; ve ismi meşrutiyet ve mânâsı istibdat olan
ve İttihad ve Terakki ismini de lekedar
eden buradaki şûbe-i müstebidaneye muhalefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte; sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref-i
imtiyaz lâzım. Tâ ki; biri, bir imtiyaz ile başkasına haşarat nazariyle
bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın! Derim: Biz ki hakiki müslümanız,
aldanırız fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zira
biliyoruz ki: "İnnem-el-Hîyletü fî Terkil-Hiyel" Fakat, meşrû, hakiki
meşrutiyetin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa
olsun, -meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın- rast gelsem sille vuracağım.
Fikrimce meşrutiyetin düşmanı, meşrutiyeti; gaddar, çirkin ve
hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir.
"Tebeddül-ü esmâ ile, hakaik tebeddül etmez." En büyük hata, insan,
kendini hatasız zannetmek olduğundan hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatını
kabul etmeden, nâsa nasihatı kabul ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden,
başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmâ'rufu te'sirsiz etmekle tenzil
ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza, bir kusurun neticesidir; fakat,
bazan o kusur, işlenmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam
mâsum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, hapse atar, adalet eder,
fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulûlemir! Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine
hizmet edecekdim, kırdınız. Kendi kendine olmuş, istemediğim bir şöhret-i
kâzibem vardı, onunla avama nasihatı te'sir ettiri-
sh: » (D: 69)
yordum; maalmemnuniye
mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var, kahrolayım, eğer idama
esirgerisem, merd olmıyayım eğer ölmeye gülmekle gitmezsem. Sûreten
mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intaç edecektir. Bu hâl bana zarar
değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatımdaki te'siri
kırdınız. Saniyen; kendinize zarardır. Zira hasmınızın elinde bir hüccet-i
kâtıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz; acaba fırka-i hâlise dediğiniz
adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır? Eğer meşrutiyet
bir fırkanın istibdadından ibaret ise ve hilaf-ı şeriat hareket ise:
فَلْيَشْهَدِ
الثَّقَلاَنِ
اَنِّى مُرْتَجِعٌ (Hâşiye) Zira yalanlarla ittihad yalandır ve
ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet fâsiddir. Müsemma-yı meşrutiyet;
hak, sıdk, imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır.
......................................................................................
"Otuz Bir Mart Hâdisesi" denilen o sâika ve müdhiş
fırtına, adî sebepler tahtında öyle bir istidâd-ı tabiîyi müheyya etmişti ki;
neticesi hercümerç olduğu halde, min-indillâh ehl-i kıyamın lisanına daima
mu'cizesini gösteren ism-i şeriat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden,
Nisan'ın nısfından sonraki gazeteleri İndallah mahkûm ediyor. Zira o hadiseye
sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hal, nazar-ı mütalâaya
alınsa, hakikat tezahür eder. Onlar da bunlardır:
1- Yüzde doksanı, İttihad ve Terakki'nin aleyhinde, hem onların
tahakkümü ve istibdadı aleyhinde bir hareket idi.
2- Fırkaların meydân-ı münakaşatı olan vükelâyı tebdil idi.
3- Sultan-ı mazlûmu sukut-u musammemden kurtarmaktı.
4- Hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindaranelerinin muhalif
telkinatının önüne sed olmaktı.
5- Pek çok büyütülen Hasan Fehmi Bey'in kâtilini meydana
çıkarmaktı.
_______________________
Hâşiye: Yâni: Bütün dünya, cin ve ins şahid olsun ki, ben
mürteciyim.
sh: » (D:70)
6- Kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti.
7- Hürriyeti, sefahete şumulünü men ve âdâb-ı şeriatla tahdit ve
avâmın siyaset-i şer'i bildikleri yalnız kısas ve kat-ı yed haddini icra idi.
Fakat zemin bataklık.. ve dâm (tuzak) ve plân serilmişti. Mukaddes
olan itaat-ı askeriye feda edildi. Üssülesas esbab, fırkaların taraftârâne ve
garazkârâne münakaşatı ve gazetelerin belagât yerine mübalâgat ve yalan ve
ifratperverâne keşmâkeşleri idi. Bu metâlib-i seb'ada, nasıl ki yedi renk
çevrilse yalnız beyaz görünür; bunda da yalnız ziyâ-yı şeriat-ı beyzâ tecelli
etti, fesadın önüne sed çekti.
Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak, milliyetimiz olan
İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir. Yoksa,
"Yürüyüşünü terketti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi" olan darb-ı
mesele mâsadak olacağız. Evet hem şan ü şeref-i millet-i İslâmiye, hem sevab-ı
Âhiret, hem cemiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem
hubb-u din ile mütehassis olmalıyız.
................................................................................................
Ey Paşalar, Zabitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suallerime de
cevab isterim. İslâmiyet ise, insaniyet-i kübrâ.. ve şeriat ise medeniyet-i
fuzlâ (en faziletli medeniyet) olduğundan; âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i
Eflâtûniyye olmağa sezâdır. (Hâşiye)
Birinci Sual: (Hâşiye) Gazetelerin aldatmalariyle meşrû bilerek
buradaki görenek ve âdata binâen cereyan-ı umumîye kapılan safdillerin cezası
nedir?
İkinci Sual: Bir insan yılan suretine girse, yahut bir veli haydut
kıyafetine girse, veyahut meşrutiyet, istibdad şekline girse; ona taarruz
edenlerin cezası nedir? Belki; hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdattırlar.
Üçüncü Sual: Acaba, müstebit yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddit
şahıslar müstebit olmaz mı? Bence "Kuvvet, kanunda olmalı" yoksa
istibdat münkasim olmuş olur ve komitecilikle tam
_________________
Hâşiye: Bu sualler kırk-elli mâsum mahpusun tahliyesine sebeb oldu.
sh: » (D:71)
şiddetlenir.
Dördüncü Sual: Bir mâsumu idam etmek mi, yoksa on câniyi affetmek
mi daha zarardır?
Beşinci Sual: Maddî tazyikler, ehl-i meslek ve fikre galebe
etmediği gibi, daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?
Altıncı Sual: Bir mâden-i içtimaî hayatımız olan ittihad-ı millet;
ref-i imtiyazdan başka ne ile olur?
Yedinci Sual: Müsavatı ihlâl ve yalnız bazılara tahsis ve
haklarında kanunu tamamiyle tatbik etmek, zahiren adalet iken, bir cihette
acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile
masumiyetleri tebeyyün eden ekser-i mahbusînin, belki yüzde sekseni masum iken,
acaba; ekseriyet nokta-i nazarında bu hâl hükümfermâ olsa, garaz ve fikr-i
intikam olmaz mı? Divan-ı Harbe diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler.
Sekizinci Sual: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en
hassas nokta-i asabiyyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meşrutiyete
muhalif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet
altında olan muannit istibdada ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?
Dokuzuncu Sual: Acaba, bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese
ibahe etse, sonra da zâyiat vuku bulsa, kabahat kimdedir?
Onuncu Sual: Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muahaze
olunsa, acaba bîçâre milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı? Böyle olmasa
idi, başka bahaneyle mevki-i tatbike konulacağı hayale gelmez mi idi?
On Birinci Sual: Herkes meşrutiyete yemin ediyor. Halbuki ya
müsemma-yı meşrutiyete kendi muhalif, veya muhalefet edenlere kaşı sükût etse,
acaba kefaret-i yemin vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve
mâsum olan efkâr-ı umumiye; yalancı, bunak ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
Elhâsıl: Şedit bir istibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi
hükümfermâdır. Güya istibdat ve hafiyelik, tenasuh etmiş. Ve maksad da Sultan
Abdülhamitten istirdâd-ı hürriyet değilmiş, belki; hafif ve az istibdadı,
şiddetli ve kesretli yapmakmış?
sh: » (D:72)
Yarım Sual: Nazik ve zayıf bir vücut ki, sivrisineklerin ve
arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telâş ve zahmetle onları
def'e çalışırken biri çıksa, dese ki: "Maksadı, sivrisinekleri, arıları
defetmek değil, belki büyük arslanı ikaz edip kendine musallat etmek
ister." Acaba böyle demekle hangi ahmağı kandıracaktır?
Sualin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur!
.......................................................................................................
Ey Paşalar, zabitler! Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki umum hakaikde nihayet
derecede musırrım. Şayet zaman-ı mâzi canibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden
adaletnâme-i şeriatla dâvet olunsam, neşrettiğim hakaiki aynen ibraz edeceğim.
Olsa olsa, o zamanın ilcaâtının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet
müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih
celbnamesiyle celbolunsam; yine bu hakikatları, tevessü ve inbisat ile çatlayan
bazı yerlerini yamalamakla beraber taze olarak orada da göstereceğim. Demek ki
hakikat tahavvül etmez. Hakikat haktır. اَلْحَقُّ
يَعْلُو وَلاَ
يُعْلَى عَلَيْهِ
Millet uyanmış; mugalâta ve
cerbeze ile iğfal olunsa, devam
etmiyecektir. Hakikat telâkki olunan hayâlin, ömrü kısadır. Feveran eden
efkâr-ı umumiye ile o aldatmalar ve muğalâtalar dağılacaktır ve hakikat meydana
çıkacaktır, İnşâallah.
Sizin işkenceli hapishanenizin hali: Zaman müthiş, mekân muvahhiş,
mahbûsîn mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazin, vicdanlar
müteessir ve me'yus; bidayet-i halde me'murlar şemâtetli, nöbetçiler müz'iç
olmakla beraber; vicdanım beni tâzib etmediği için o hâl bana eğlence gibi idi.
Musibetlerin tenevvüü, mûsikinin nağmelerinin tenevvüü gibi bana geliyordu. Hem
de, geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmam ettim.
Musibet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti
olan hüzn-ü mâsumane ve mazlumâneden: "Zaife şefkat ve gadre şiddet-i
nefret" dersini aldım.
sh: » (D:73)
Ümidim kavidir ki, çok mâsumların kalblerinden hararet-i hüzün ile
tebahhur eden "Ây", "Vay" ve "Ah" lar rahmetli
bir bulut teşkil edecektir. Ve Âlem-i İslâmdaki yeni yeni İslâm Devletlerinin
teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
Eğer medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici
iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara
ve diyanette lâubalicesine hareketlere müsaid bir zemin ise, herkes şahit olsun
ki; o "Saadet, Saray-ı Medeniyet" tesmiye olunan böyle mahall-i
ağrâzâ bedel; Vilâyât-ı Şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan, yüksek
dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mimsiz
medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve
selâmet-i kalb, Şarkî Anadolunun dağlarında tam mânasiyle hükümfermâdır.
Bildiğime göre, edipler edepli olurlar. Edebsiz bazı gazeteleri,
nâşir-i ağrâz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle
karmakarışık olsa, şahid olunuz ki, böyle edebiyattan vazgeçdim; bunda da dahil
değilim. Vatanımın yüksek dağlarında yâni, Bâşid başındaki ecram ve elvâh-ı
âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim.
Muarradır feza-yı feyzimiz şîn-i temennâdan;
Bize dâd-ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğnâ.
Çekildik neşve-i ümidden, tûl-ü emellerden;
Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı leylâdan istiğnâ!...
Tenbih:Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdat
ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum. Bu
medeniyet; eşhası, fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat hakikî medeniyet;
nev-i insanın terakki ve tekemmülüne, ve mahiyet-i nev'iyyesinin kuvveden fiile
çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti
istemektir. Hem de mânâ-yı meşrutiyete ibtilâ
ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asyanın ve Âlem-i İslâmın istikbalde
terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki
hürriyettir!
Ve tâlih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da, meşrutiyetteki
sh: » (D:74)
şûrâdır. Zira, şimdiye
kadar üçyüz yetmiş milyon İslâm, ecânibin istibdad-ı mânevîsi altında
eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i İslâmiye; âlemde bâhusus bundan sonra Asya'da
hükümfermâ olduğu halde herbir ferd-i müslüman hâkimiyetin bir cüz-ü hakikisine
malik olur. Ve hürriyet, üç yüz yetmiş milyon İslâmı esaretten halâs etmeğe bir
çare-i yegânedir. Farz-ı muhâl olarak burada yirmi milyon nüfus, te'sis-i
hürriyete çok zarar-dîde olsalar da, feda olsunlar.. yirmiyi verir, üçyüzü
alırız.
Yazık, eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar; hava gibi
muhtelittir, su gibi memzuç olmamışlar. İnşâallah, elektrik-i hakaik-ı İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maârif-i
İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek, bir mizac-ı mûtedile-i adalet vücuda
gelecektir.
Yaşasın meşrutiyet-i meşrua, sağ olsun hakikat-ı şeriat
terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!
İstibdadın
garîbüzzamanı
Meşrutiyetin
Bediüzzamanı
Şimdikinin
de bid'atüzzamanı
SAİD NURSÎ
* * *
Bundan sonra; İstanbul'da fazla kalmaz, Van'a gitmek üzere
İstanbul'dan ayrılır. Batum yoliyla Van'a giderken Tiflis'e uğrar. Tiflis'de,
Şeyh San'an Tepesi'ne çıkar. Dikkatle etrafı temaşa ederken yanına bir Rus
polisi gelir ve sorar:
-Niye böyle dikkat ediyorsun?
Bediüzzaman der:
-Medresemin plânını yapıyorum.
O der:
-Nerelisin?
Bediüzzaman:
-Bitlisliyim.
Rus polisi:
-Bu Tiflis'tir!
Bediüzzaman:
sh: » (T: 75)
-Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Rus polisi:
- Ne demek?
Bediüzzaman:
-Asya'da Âlem-i İslâm'da üç nur birbiri arkasında inkişafa
başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i
müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi
yapacağım.
Rus polisi:
-Heyhat!.. Şaşarım senin ümidine?
Bediüzzaman:
-Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin?
Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.
Rus polisi:
-İslâm, parça parça olmuş?
Bediüzzaman:
-Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâm'ın müstaid bir veledidir;
İngiliz mekteb-i idadîsinde çalışıyor. Mısır, İslâm'ın zeki bir mahdumudur;
İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm'ın iki
bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ âhir...
Yahu, şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini aldıktan sonra, herbiri
bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet'in bayrağını
âfâk-ı kemalâtta temevvüç ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin
inadına, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.
* * *
Van'a muvasalat ettikten sonra, aşairi (aşiretleri) dolaşarak
içtimaî, medenî, ilmî derslerle onları irşada çalışmıştır. Bu hususta,
sual-cevab halinde, "Münazarat" isimli bir kitab neşretmiştir.
sh: » (T: 76)
Bediüzzaman'ın bir taraftan ehl-i siyasetle, diğer taraftan halk
tabakası ve aşiretlerle muhaveresi, şübhesiz ki gayet merakâverdir. Bütün
bunlarda; bu zâtın yegâne azim ve gayesinin İslâmiyet nurunun ve Kur'an
hakikatlarının dünyaya yayılması olduğu ve kendisinin de bir dellâl-ı Kur'an
vazifesini bütün hayatında îfa ettiği görülmektedir.
* * *
Bediüzzamanın, Şarkdaki aşâirle muhavere ve
münazaralarından bir kaç misâl
Sual: Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Elcevab: İslâmiyet, Güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz
gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.
Hem de mağlûb bîçare bir reise, yahut müdahin me'murlara, ve yahut
mantıksız bir kısım zabitlere itimad edilirse ve dinin himayesi onlara
bırakılırsa mı daha iyidir, yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki
hissiyat-ı İslâmiyenin mâdeni olan ve herkesin kalbindeki şefkat-i imaniye olan
envâr-ı İlâhînin lemeatının içtimalarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı
neyyiranesinin imtizacından hasıl olan amud-u nuranînin ve o seyf-i elmasın
hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir? Siz muhakeme ediniz!
Evet şu amud-u nuranî; dinin himayetini; şehametinin başına,
murakibinin gözüne, hamiyetin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki: Lemeat-ı
müteferrika, tele'lüe başlamış, yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir.
Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i
dinî, bâhusus din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha âli, te'siri
daha şediddir.
Evet, evet.. eğer sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı
demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira,
kâinatı nağamatiyle raksa getiren ve hakaikin esrarını ihtizaza veren musika-i
İlâhiyye hiç durmuyor, mütemadiyen güm güm eder. Padişahlar Padişahı olan
Sultan-ı Ezelî, Kur'an denilen musika-i İlâhiyyesiyle umum âlemi doldurarak,
kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle sadef-i kehf-misâl olan ulema ve
meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların
lisanlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek çeşid çeşid
sh:» (T: 77)
sadâlarla dünyayı güm güm
ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaiyle umum kütüb-ü İslâmiyeyi
bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel bir
nev'i ile onu ilân eden, o sada-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağı ile
işitmiyen veya dinlemiyen, acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini
ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?
........................................................................................
S - Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ, âdeta;
hürriyette, insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar etmemek
şartiyle hiç birşey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
C - Öyleler, hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân
ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira; nâzenin hürriyet,
âdab-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve
rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıkdır, şeytanın
istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmakdır. Hürriyet-i umumî efradın zerrat-ı
hürriyatının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki ne nefsine, ne gayriye
zararı dokunmasın.
Fakat, ey göçerler! Sizde olan yarı hürriyettir, diğer yarısı da
başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kût-u lâyemut ve vahşetle âlûde olan
hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu
bîçare vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir.
Lâkin; güneş gibi parlak, ruhun mâşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o
hürriyettir ki, Saadet-i Saray-ı Medeniyette oturmuş ve mârifet ve fazilet ve
İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir.
................................................................................
S - Nasıl hürriyet imanın hassasıdır?
C - Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam,
başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı
altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi,
başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi o adamın şefkat-i imaniyesi
bırakmaz!
Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkü-
sh:» (T: 78)
müne tenezzül etmez. Bir
bîçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar
mükemmel olursa, o derece hürriyet
parlar. İşte Asr-ı Saadet!..
S - Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız. Onlar
meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin
esiriyiz?
C - Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni; tevazu ve mahviyettir,
tekebbür ve tahakküm değildir! Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihdir, siz
de büyük tanımayınız!
...............................................................................
S - Heyhat! Bize teselli veren şu ulvî emeli ye'se inkılâb ettiren
ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için
ağızlarını açmış olan o müthiş yılanlara ne diyeceğiz?
C - Korkmayınız; medeniyet,
fazilet ve hürriyet, âlem-i insaniyette galebe çalmağa başladığından,
bizzarure terazinin öteki yüzü şey'en feşey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhal
olarak, Allah etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz
yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezail ve
ihtilâfatın gubarını silkip, hakikî münevver ve müttehid olarak kervan-ı benî
beşere pişdarlık edeceğiz. Biz, en şedit, en kavi ve en bâki hayatı intaç eden
öyle bir ölümden kormayız. Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır. O millet-i
kudsiye sağ olsun!..
S - Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?..
C - Müsavat ise, fazilet ve şerefde değildir; hukukdadır. Hukukda
ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat «Karıncaya bilerek ayak
basmayınız...» dese, tâzibinden menetse, nasıl Benî-Âdemin hukukunu ihmâl eder?
Kellâ... Biz imtisâl etmedik. Evet İmam-ı Alinin (R.A.) adi bir yahudi ile
muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbînin miskin bir
hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
(Hâşiye).
__________________________________
Hâşiye: Eski Said, Nurun parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli ümid ve
tam teselli ile, siyaseti İslâmiyete âlet yaparak hararetle hürriyete
çalışırken; diğer bir hiss-i kablelvuku' ile dehşetli ve lâdinî bir istibdad-ı
mutlakın geleceğini bir Hadîs-i Şerifin mânasından anlayıp, elli sene evvel
haber vermiş. Saidin teselli haberlerini, o istibadad-ı mutlak yirmi beş sene
bil'fiil tekzib edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri
اَعُوذُ بِالَّلهِ
مِنَ الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسِيَّةِ
deyip siyaseti bırakmış, Yeni Said
olmuştur.
sh:» (T: 79)
Zira meşrutiyet hâkimiyet-i millettir; hükûmet, hizmetkârdır.
Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali, reis değiller; belki ücretli
hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz;
me'muriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır; gayr-i müslimlerden üç bin adamı
ağalığımızla, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, Millet-i İslâmiyeden
aktar-ı âlemde üçyüz bin adamın riyasetine yol açıyor. Biri zayi edip bini
kazanan zarar etmez.
(Otuz Bir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı)
Ben Otuz Bir Mart hadisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zira,
İslâmiyetin meşrutiyet-perver ve hamiyetli fedaileri, cevher-i hayat makamında
bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip, ehl-i hükûmeti adalet
namazında kıbleye irşad ve tam mukaddes şeriatı meşrutiyet kuvvetiyle i'lâ; ve
meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle ikba; ve bütün seyyiat-ı sâbıkayı, muhalefet-i
şeriat üzerine ilka etmek için bazı
telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan
farketmiyenler, hâşa, şeriatı, istibdada müsaid zannederek, tûtî kuşları
taklidi gibi «Şeriat isteriz!» demekle, hakiki maksad ortada anlaşılmaz oldu.
Zaten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan
bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i
siyah! (Hâşiye).
...................................................................
Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri,
İslâmiyetten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyetten
vazgeçemez. En ebleh ve en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız olan
İslâmiyete bütün mevcudiyetiyle taraftardır. Lâsiyyema, siyasetten haberdar
olanlar... Hem Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor
ki; bir müslüman, muhakeme-i akliyesi ile başka bir dini İslâmiyete tercih
etmiş olsun ve delil ile başka bir dine dahil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var.
O başka mes'ele. Taklid ise, ehemmiyetsizdir.
Halbuki edyan-ı saire müntesibleri; mutlaka fevc fevc muhakeme-i
akliye ile ve bürhan-ı kat'î ile daire-i İslâmiyete dahil olmuş-
____________________________
Hâşiye: Gitme, dikkat et; âlihimmet olanlar, o hâdisede sükût
ettiler. Garazkâr cerideler, hakikî hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrutiyet
pek az adamların üstüne münhasır kaldı, fedakârları da dağıldılar.
sh:» (T: 80)
lar ve olmaktadırlar. Eğer
biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek,
bundan sonra onlardan fevc fevc dahil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i İslâmın temeddünü, hakikat-ı
İslâmiyete ittibaları nisbetindedir. Başkalarının temeddünü ise, dinleriyle
mâkûsen mütenâsibdir. Hem de hakikat bize bildiriyor ki; mütenebbih olan beşer,
dinsiz olamaz. Lâsiyyema; uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede
namzed olmuş adam, dinsiz yaşayamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın
tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdut âmâline (emellerine) neşv ü
nema verecek ve istimdadgâhı olacak noktayı, yani din-i hak olan dâne-i
hakikatı elde etmezse; yaşayamaz!.. Bu sırdandır ki; herkesde din-i hakkı
bulmak için bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek, istikbalde nev-i beşerin
din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraat-ül-istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek,
ziyalandıracak bir istidatta olan hakikat-ı İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki;
fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyetin yarı ehlini
dışarıya atmak istiyorsunuz! Hem de umum kemalâtı câmi' ve bütün nev-i beşerin
hissiyat-ı âliyesini besliyecek mevaddı muhit olan o kasr-ı muraniyy-i
İslâmiyeti, ne cür'etle matem tutmuş bir siyah çadır gibi, bir kısım fukaraya
ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül ediyorsunuz! Evet, herkes
âyinesinin müşehedatına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz, size
öyle göstermiştir.
S - İfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun, bizi de teçhil ile
tahkir ediyorsun. Zaman âhir zamandır, gittikçe daha fenalaşacak?..
C - Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için
tedenni dünyası olsun! Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmıyacağım, şu tarafa
dönüyorum. Müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve
sâkitane Nurun sözünü dinliyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile bizi temaşa
eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler
vesaireler! Sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, «Sadakte» deyiniz.
Ve böyle demek sizle-
sh:» (T: 81)
re borç olsun. Şu
muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin
yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım,
acele ettim, kışda geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi
ekilen Nur tohumları, zemininizde çiçek açacakdır. Biz, hizmetimizin ücreti
olarak sizden şunu bekliyoruz ki; mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit,
mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden bir kaç tanesini medresemin
(Hâşiye-1) mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor
toprağının kapıcısı olan kal'anın başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz,
bizi çağırınız. Mezarımızdan
هَنِيئًا لَكُمْ
sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye
bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsız ve ayrılmış olan bu çocuklar,
varsınlar şu kitabın (Hâşiye-2) hakaikini hayâl tevehhüm etsinler. Zira ben
biliyorum ki, şu kitabın mesâilî hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhatablarım! Ben çok bağırıyorum. Zira Asr-ı Sâlis-i Aşrin,
yâni on üçüncü Asrın minaresinin başında durmuşum, sureten medenî ve dinde
lâkayd ve fikren mazinin en derin derecelerinde olanları camiye davet ediyorum.
İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki
ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar
sizi bekliyor, çekiliniz, tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkiyle kâinat üzerinde
temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..
S - Eskiler bizden âlâ veya bizim gibi. Gelenler bizden daha fena
gelecekler?
C - Ey Türkler ve Kürdler! Acaba şimdi bir miting yapsam; sizin bin
sene evvelki ecdadınızı ve iki asır sonradaki evlâdlarınızı şu gürültühane olan
asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem. Acaba sağ
_____________________________
Hâşiye-1: Medresetüz-Zehranın Van'daki nümunesi olan ve vefat eden
«Horhor medresesi» nin mezar taşı hükmünde bulunan Van Kal'ası demektir.
Hâşiye-2: İstikbalde te'lif edilecek Risale-i Nur Külliyatını
hiss-i kablelvuku' ile haber veriyor.
sh:» (T: 82)
tarafta saf tutan eski
ecdadınız demiyecekler mi: «Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız
siz misiniz? Heyhat! Bizi akim bir kıyas ettiniz, bizi kısır bırakdınız!» Hem
de sol safında duran ve şehristan-ı istikbalden gelen evlâdlarınız, sağdaki
ecdadlarınızı tasdik ederek demiyecekler mi ki: «Ey tenbel pederler! Siz
misiniz hayatımızın suğra ve kübrâsı? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi
rabteden râbıtamızın hadd-i evsatı? Heyhat... Ne kadar hakikatsız ve karıştırıcı ve müşâğabeli bir kıyas oldunuz.»
İşte ey bedevî göçerler (ve ey inkılâb softaları! *) Manzara-i
hayâl (Hâşiye-1) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi
protesto ettiler.
(Cevaplardan Bir Kısım)
Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin harikulâde şecaate istidadınız
vardır. Zira; bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibârî bir şeref için
veya «Filân yiğittir.» sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf
eden, veya ağasının namusunu isti'zam için kendini feda eden kimseler, eğer
uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, (Hâşiye-2) yâni üçyüz
milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet
milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi? Elbette
hayatını on paraya satan, on liraya şevkle satar...
Maatteessüf; güzel şeylerimiz, gayr-i müslimler eline geçtiği gibi,
güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-i müslimler çalmışlar. Güya bizim bir
kısım içtimaî ahlâk-ı âliyemiz, yanımızda revac bulmadığından, bize darılıp
onlara gitmiş; ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revac
bulmadığından, cehaletimizin pazarına getirilmiş...
Hem büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyat-ı
hâzıranın üssülesası ve belki din-i hakkın muktezası olan «Ben ölürsem;
devletim, milletim ve ahbablarım sağdırlar.» gibi kelime-i beyzâ ve haslet-i
hamrâyı gayr-ı müslimler çalmışlar. Çünki onların bir fedaisi der: «Ben
ölürsem, milletim sağ olsun. İçinde,
_____________________________________
(*) Sonradan ilâve edilmiştir.
Hâşiye-1: Hayâl dahi bir simotoğraftır.
Hâşiye-2: Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslâmiyet, aklı Kur'ân ve
imandır.
sh:» (T: 83)
bir hayat-ı mâneviyem
vardır.» Ve bütün sefaletin ve şahsiyetin esası olan: «Ben öldükten sonra,
dünya ne olursa olsun, isterse tûfan olsun» veyahut وَاِنْ مُتُّ
عَطْشًا فَلاَ
نَزَلَ
الْقَطْرُ
olan kelime-i humaka ve
seciye-i uverâ himmetimizin elini tutmuş, rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır. Biz ruhumuzla,
canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: «Biz
ölsek, Milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkidir. Milletim sağ olsun,
sevab-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı mâneviyem, beni
yaşattırır, âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder,
وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا
deyip, Nurun ve hamiyetin nurlu
rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S - Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C - Doğruluk.
S - Daha.
C - Yalan söylememek.
S - Sonra.
C - Sıdk, sadakat, ihlâs, sebat, tesanüddür.
S - Neden?
C- Küfrün mahiyeti yalandır, imanın mahiyeti sıdktır. Şu bürhan
kâfi değil midir ki; hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tasanüdün
devamiyledir.
* * *
S - En evvel rüesamız ıslah olunmalı?
C- Evet, reisleriniz, malınızı ceblerine indirip hapsettikleri
gibi, akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise,
şimdi, onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyüherruûs verruesâ! Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız! İşi
birbirinize havâle etmeyiniz! Elinizdeki malınızla ve yanınızdaki aklımızla
bize hizmet ediniz. Çünki, şu mesâkîni istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
sh:» (T: 84)
فَعَلَيْكُمْ
بِالتَّدَارُكِ
لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِى الصَّيْفِ
İşte, şimdi hizmet vaktidir...
Elhasıl: İslâm (Hâşiye) uyandı ve uyanıyor. Fenalığı fena, iyiliği
iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden işte bu sırdır.
Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin
sizler bedevi olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz oldukça bozulmamış olduğundan,
İslâmiyetin kudsi milliyetine daha yakınsınız.
*
* *
Seyahatımda beni tanımayanlar kıyafetime bakıp beni tacir
zannettiklerinden derlerdi ki:
S - Tacir misin?
C - Evet hem tacirim hem de kimyagerim.
S - Nasıl?
C - İki madde var mezcettiriyorum. Birinden tiryak-ı şafi, birinden
elektrik-i mudî tevellüd eder.
S - Bunlar nerede bulunur?
C - Medeniyet ve fazilet çarşısında; cephesinde insan yazılı, iki
ayak üstünde gezen sandık içinde ki; üstünde kalb yazılan ve siyah veya
pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S - İsimleri nedir?
C - İman, muhabbet, sadakat, hamiyyet!...
Ceride-i Seyyare.. Ebu lâ-şey.. İbn-üz-Zaman..
Ehul-Acâib.. İbn-ü Ammil-garâib Said Nursî
***
Sonra Van'dan Şam'a gider. Şam ulemasının ilhahı ve ısrarı üzerine,
Câmi-ül-Emevîde on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azim bir
cemaate karşı bir hutbe irad eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile
kabûle mazhar olur. Bilâhare, bu-
_____________________________
Hâşiye: Evet, kırk beş sene evvel söylenen bu sözü; Pakistan,
Arabistan aşâiri dahi hâkimiyet ve istiklâliyetlerini kazandıklarından, Eski
Said'i bu dersinde tasdik ediyorlar ve daha da edecekler...
sh: » (T: 85)
radaki hutbesi,
"Hutbe-i Şâmiye" namiyle tabedilmiştir.
Bu Hutbe-i Şâmiye; İslâm âleminin içinde bulunduğu maddî-mânevî
hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felâket ve esarete hangi sebeblerden
dolayı mâruz kaldıklarını bildiren; ve buna karşı çare-i halâs gösteren; ve
bundan sonra, İslâmiyetin zemin yüzünde maddî-mânevî en yüksek terakkiyi
göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemal-i haşmetle meydana geleceğini ve zemin
yüzünü pisliklerden temizleyeceğini delâil-i akliye ile isbat eden, müjde veren
çok kıymetdar, bütün müslümanlara, hattâ insanlığa şamil bir dersdir, bir
hutbedir.
Hutbe-i Şâmiyenin baş taraflarında diyor:
"Ben, bu zaman ve zeminde beşerin hayat-ı içtimaiye
medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar terakkide
istikbâle uçmalariyle beraber, bizi maddi cihette kurûn-u vustada durduran ve
tevkif eden; altı tane hastalıktır. O
hastalıklar da bunlardır:
1- Ye'sin (ümidsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2- Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
3- Adavete muhabbet.
4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek.
5- Çeşid çeşid sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdat.
6- Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da, bir tıp fakültesi hükmünde
hayat-ı içtimaiyemizde eczahane-i Kur'aniyeden ders aldığım altı kelime ile
beyan ediyorum. Mualecenin esasları, onları biliyorum.
Birinci Kelime: "EL-EMEL" yâni: Rahmet-i İlâhiyeden
kuvvetle ümid beslemek.
Evet, ben kendi hesabıma aldığım derse binaen:
Ey İslâm Cemaati! Müjde
veriyorum ki: Şimdiki Âlem-i İslâmın saadet-i
dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâmın terakkisi
onların intibahiyle olan Arabın saadetinin fecr-i sâdıkının emareleri inkişafa
başlıyor, ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin rağmına olarak ben
sh: » (T: 86)
dünyaya işittirecek(Hâşiye)
derecede kanaat-ı kat'iyemle derim:
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak; ve hâkim, hakaik-i
Kur'aniye ve imaniye olacak. Bu davama çok bürhanlardan ders almışım. Şimdi o
bürhanlardan mukaddematlı bir buçuk bürhanı zikredeceğim. O bürhanın
mukaddematına başlıyoruz.
İslâmiyetin hakaiki; hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil
ve mükemmel bir istidadı var.
Birinci cihet olan mânen
terakki ise, biliniz: Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru
şahidtir. İşte tarih bize gösteriyor, hattâ Rus'u mağlûp eden Japon
Başkumandanının İslâmiyetin hakkaniyetine şehadeti de şudur ki: "Hakikat-ı
İslâmiyenin kuvveti nisbetinde müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri
derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor ve
ehl-i İslâmın, hakikat-ı İslâmiyede zafiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini,
vahşete ve tedenniye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara,
mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise
bil'akisdir."
.............................................................................................
"Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin
kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle
İslâmiyete girecekler. Belki Küre-i Arzın bazı kıt'aları ve devletleri de
İslâmiyete dehalet edecekler."
"Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim gibi, Âlem-i İslâmın
câmi-i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırk beş senedeki bu
dehşetli hâdisattan ibret alınız, tam aklınızı başınıza alınız, ey mütefekkir
ve akıl sahibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hasıl-ı kelâm: Biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi
oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka
dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid
______________________
Hâşiye: Eski Said hiss-i
kablelvuku' ile, 1371de başta Arab Devletleri, Âlem-i İslâm'ın ecnebi
esaretinden ve istibdadından kurtulup İslâmî Devletler teşkil edeceklerini,
kırk beş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umumî ve otuz-kırk sene devam eden
istibdad-ı mutlakı düşünmemiş, Üçyüz Yirmi Yedide olacak gibi müjde vermiş,
te'hirinin sebebini nazara almamış.
sh: » (T: 87)
için bürhanı bırakmıyoruz.
Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette bürhan-ı aklîye
istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek!
Hem de İslâmiyet güneşinin inkişafına ve beşeri tenvir etmesine
mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar; o mümânaat edenler çekilmeye
başlıyorlar. Kırk beş sene evvel, o fecrin emareleri göründü. Yetmiş birde
fecr-i sâdık başladı veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk
sene sonra fecr-i sâdık çıkacak. Evet hakaik-i İslâmiyetin mâzi kıt'asını
tamamen istilâsına sekiz dehşetli mâniler mümânaat ettiler.
Birinci, ikinci, üçüncü mâniler: Ecnebilerin cehli ve o zamanda
vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, marifet ve medeniyetin
mehâsini ile kırıldı, dağılmaya başlıyor.
Dördüncü, beşinci mâniler: Papazların, ruhanî reislerin riyasetleri
ve tahakkümleri, ecnebilerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni
dahi; fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerde başlamasiyle
zevâl bulmaya başlıyor.
Altıncı, yedinci mâniler: Bizdeki istibdad ve şeriatın
muhalefetinden gelen sû-i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahısdaki
münferid istibdat kuvveti şimdi zevâl bulması, cemaat ve komitenin dehşetli
istibdatlarının otuz-kırk sene sonra zevâl bulmasına işaret etmekle ve
hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveraniyle ve sû-i ahlâkın çirkin neticeleri
görülmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallah tam
zevâl bulacak.
Sekizinci mâni: Fünun-u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakaik-i
İslâmiyenin zâhirî mânalarına muhalif ve muarız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı
mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arzda emr-i İlâhî ile
nezarete memur "Sevr" ve "Hut" namlarında iki ruhanî
melâikeyi dehşetli, cismanî bir öküz, bir balık tavehhüm edip, ehl-i fen ve
felsefe hakikatı bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar. Bu misâl gibi
yüz misâl var ki, hakikatı bilindikten sonra en muannid feylesof da teslim
olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale-i Nur, "Mu'cizat-ı Kur'aniye" de
fennin iliştiği bütün Âyetlerin herbirisinin altında Kur'anın bir lem'a
i'cazını gösterip, ehl-i fennin medar-ı tenkid
sh: » (H: 88)
zannettikleri Kur'an-ı
Kerim'in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatları izhar
edip, en muannid feylesofu da teslime mecbur ediyor. Meydandadır, isteyen
bakabilir ve baksın; bu mâni, kırk beş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl
kırıldığını görsün.)
Evet, bazı muhakkikîn-i İslâmiyenin bu yolda te'lifatları var. Bu
sekizinci dehşetli mânianın zir ü zeber olacağına dair emareler görünüyor.
Evet şimdi olmasa da otuz-kırk sene sonra fen ve hakikî mârifet ve
medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihazatını verip, o sekiz
mânileri mağlûp edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelânını ve insafı ve
muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş,
şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallah, yarım asır sonra onları darmadağın
edecek. Evet, meşhurdur ki: En kat'i fazilet odur ki, düşmanları dahi o
faziletin tasdikine şehadet etsin.
........................................................................................
Bediüzzaman; misâl olarak, İslâmiyetin hakkaniyeti hakkında
takdirkâr ifadelerde bulunan «Prens Bismark» ile «Mister Karlayl» ın sözlerini
naklettikten sonra diyor:
«İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Karlayl ve
Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulat vermesine istinaden ben de bütün
kanaatimle derim ki: Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde
bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir
Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm
Câmiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice
vermiyor mu ki; istikbalin kıt'alarında hakikî ve manevî hâkim olacak ve
beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete
inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir
ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak eder.
İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyet'in terakkisinin kuvvetli
sebebleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbale hükmedecek. Birinci
Cihet, maneviyat cihetinde terakkiyatı isbat
sh: » (H: 89)
ettiği gibi; bu İkinci Cihet dahi maddî terakkiyatını ve
istikbaldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünki Âlem-i İslâm'ın şahs-ı
manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz beş kuvvet içtima ve imtizac
edip yerleşmiş.
Birincisi: Bütün kemalâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri
birtek nefis hükmüne getirebilen ve hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru
fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiç bir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette
bulunan hakikat-ı İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atın hakikî üstadı ve vesilelerin
ve mebadilerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyaç ve belimizi
kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsabaka suretinde beşere yüksek
maksadları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdadatı parça parça eden ve
ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve
tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelanıyla
teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer'iyedir. Yani insaniyete
lâyık en yüksek kemalâta olan meyl ve arzu ile cihazlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihazlanmış şehamet-i imaniye'dir. Yani
tezellül etmemek; haksızlara, zalimlere zillet göstermemek.. mazlumları da
zelil etmemek. Yani hürriyet-i şer'iyenin esasları olan; müstebidlere
dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet-i İslâmiyedir ki, i'lâ-yı Kelimetullahı ilân
ediyor. Ve bu zamanda i'lâ-yı Kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıf ve
medeniyet-i hakikiyeye girmekle i'lâ-yı Kelimetullah edilebilir. İzzet-i
İslâmiye'nin iman ile kat'î verdiği emri, elbette Âlem-i İslâm'ın şahs-ı
manevîsi o kat'î emri, istikbalde tam yerine getireceğine şüphe edilmez.
Evet nasılki eski zamanda İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın
taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def'etmek, silâh ile
kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî
terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî
sh: » (H: 90)
kılınçları düşmanları
mağlub edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan
iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları,
o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Ve dini
rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine
galebe edip seyyiatı hesanatına racih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki
dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki,
yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvvetiyle
medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek,
sulh-u umumîyi de temin edecek.
Evet Avrupa'nın medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis
edilmediğinden, belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina
edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip,
ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya
medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az
vakitte galebe edecektir. Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve İslâm için böyle
maddî ve manevî terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve
demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me'yus olup ye'se
düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve yeis ve
ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, "dünya herkese ve ecnebîlere terakki
dünyasıdır, fakat yalnız bîçare ehl-i İslâm için tedenni dünyası oldu!"
diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz. Madem meyl-ül istikmal (tekâmül meyli)
kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş. Elbette beşerin zulüm ve
hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i
İslâm'da nev'-i beşerin eski hatîatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi
de gösterecek inşâallah...
Evet bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki,
mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir
daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan
tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her
kıştan sonra bir bahar, her
geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir
sh: » (H: 91)
baharı olacak inşâallah.
Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî
medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz.
İKİNCİ KELİME ki; müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde
tevellüd eden şudur: Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın
kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir-iki milyonluk
küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve
vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı
öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiye ye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir
ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i
maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde; o kuvve-i maneviye-i
hârika, me'yusiyetle kırıldığı için, zalim ecnebiler dörtyüz seneden beri üçyüz
milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu yeis ile başkasının
lâkaydlığını ve füturunu kendi tenbelliğine özür zannedip "Neme
lâzım" der, "Herkes benim gibi berbattır" diye şehamet-i imaniyeyi
terkedip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece bu hastalık bize bu
zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.
لاَ تَقْنَطُوا
مِنْ رَحْمَةِ
اللَّهِ kılıncı ile o yeisin
başını parçalayacağız. ماَ لاَ يُدْرَكُ
كُلُّهُ لاَ يُتْرَكُ
كُلُّهُ
Hadîsinin hakikatıyla belini kıracağız inşâallah .
Yeis; ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en
dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemalâta mani ve اَنَا عِنْدَ
حُسْنِ ظَنِّ عَبْدِي
بِي hakikatına muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin
şe'nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Hususan Arab
gibi nev'-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe'ni
olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arab'ın metanetinden ders almışlar. İnşâallah
yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet'in kahraman ordusu olan Türklerle hakikî
bir tesanüd ve ittifak ile el ele verip Kur'an'ın
sh: » (H: 92)
bayrağını dünyanın her
tarafında ilân edeceklerdir.
ÜÇÜNCÜ KELİME ki; bütün hayatımdaki tahkikatımla ve hayat-ı içtimaiyenin
çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyetin
üssü'l esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin
mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu
içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz. Evet sıdk
ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir.
Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir
yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise,
Sâni'-i Zülcelal'in kudretine iftira etmektir. Küfür, bütün envâiyla kizbdir,
yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen kizb ve sıdkın
ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak
lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset
ve zalim propaganda birbirini karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış.
(Haşiye)
______________________
(Haşiye): Ey kardeşlerim! Kırkbeş sene evvel Eski Said'in bu
dersinden anlaşılıyor ki; o Said siyasetle, içtimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade
alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki; o, dini siyasete âlet veya vesile
yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ belki o bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet
ediyormuş. Ve derdi ki: "Dinin bir hakikatını bin siyasete tercih
ederim." Evet o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık
zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine
mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin hakaikına bir hizmetkâr,
bir âlet yapmağa çalışmış. Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli
münafık zındıkların garblılaşmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet
yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslâmiyeye
âlet etmeğe çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi
olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir
cinayettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki: Bir sâlih âlim kendi fikr-i siyasîsine
muvafık bir münafığı hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir sâlih hocayı
tenkid ve tefsik et. Eski Said ona dedi: "Bir şeytan senin fikrine yardım
etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lanet
edeceksin." Bunun için Eski Said: اَعُوذُ
بِاللّهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
وَ السِّيَاسَةِ dedi. Ve otuzbeş seneden beri siyaseti terk etti. (Haşiye 1)
(Haşiye-1): Hem üstadımızın yirmi yedi senelik hayatı ve yüzotuz
parça kitabı ve mektupları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam
tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zalim mürted ve münafıklara karşı mecbur
da olduğu halde, hattâ idamı için gizli emir verildiği halde, dini siyasete
âlet ettiğine dair en ufak bir emare bulamamaları, dini siyasete âlet
etmediğini kat'î isbat ediyor. Ve hayatını yakından tanıyan biz Nur Şakirdleri
ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risale-i Nur dairesindeki
hakikî ihlasa bir delil saymaktayız.
Nur Şakirdleri
Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra
sh: » (H: 93)
Âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz milyon ehl-i iman olan
ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. "Urvetü'l vüskâ"
sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş.
DÖRDÜNCÜ KELİME: Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden
kat'î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki: Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve
husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin
eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve
muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden
düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe
müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
BEŞİNCİ KELİME: Meşveret-i şer'iyeden aldığım ders budur: Şu
zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazan büyür, sirayet eder, yüz
olur. Birtek hasene bazan bir kalmıyor. Belki bazan binler dereceye terakki
ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin
hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve
Hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o
İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakikî iki
kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.
İşte bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek
aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de, birbirine
uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine manen,( lüzum olsa
maddeten) yardım eder. Güya bütün İslâm
taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır. Nasılki bir aşiretin
bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan
başka aşiretin nazarında müttehem
sh: » (H: 94)
olur. Güya herbir ferd o
cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet,
binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi o aşiretin mahiyetine
temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla
iftihar eder. Güya herbir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli
sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u
İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri
görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Emevî'deki kardeşler ve
kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvan-ı Müslimîn! "Biz zarar
vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok, onun için mâzuruz."
diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tenbelliğiniz ve
"Neme lâzım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i
hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar
ve bir haksızlıktır. İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene
-yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik- yalnız işleyene münhasır
kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana manen faide verebilir. Hayat-ı
maneviye ve maddiyesinin rabıtasına kuvvet verebilir. Onun için "Neme
lâzım" deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!..
Ey bu câmi'deki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki Âlem-i İslâm
mescid-i kebirindeki ihvanlarım!
Zannetmeyiniz ki, ben bu
ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan
hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürd gibi küçük taifelerin menfaatı ve saadet-i
dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arab ve
Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuz ile biz
bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz.
Hususan ey muazzam ve büyük
ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözler ile
sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve
imamlarımız ve İslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti
o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için
sh: » (H: 95)
tenbellikle günahınız
büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan
kırk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî
bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi
küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı Rahmet-i
İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i
âti görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu
sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-ı
İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir.
Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi çok
çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın
bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse,
makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye
başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebîlerin
bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun
bedeline çürük bir fiat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek
ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir
kısmını da bizden aldılar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak
bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ:
Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben
ölsem milletim sağ olsun. Çünki milletimin içinde bir hayat-ı bâkiyem
var." İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas
da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman
hakikatlarından çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki ecnebilerden
içimize giren pis ve fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor:
"Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben
görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun."
İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten
geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor.
Hem o ecnebilerin bizden
aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünki bir
adamın kıymeti,
sh: » (H: 96)
himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek
başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini
almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes "nefsî!
nefsî" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle -menfaat-ı şahsiyesini
düşünmekle- bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
مَنْ كَانَ
هِمَّتُهُ نَفْسُهُ
فَلَيْسَ مِنَ
اْلاِنْسَانِ
ِلاَنَّهُ مَدَنِىٌّ
بِالطَّبْعِ
Yani: Kimin himmeti yalnız
nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini
mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.
Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen
öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz.
Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar
olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla
medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar,
masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o
müstesna!.
ALTINCI KELİME: Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki
saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyyedir. وَ اَمْرُهُمْ
شُورَى بَيْنَهُمْ
Ayet-i Kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor. Evet nasılki, nev'-i beşerdeki
telahuk-u efkâr ünvanı altında asırlar
ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin
terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en
geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Asya Kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır. Yani
nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrayı
yapmaları lâzımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş
çeşit çeşit istibdadların kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i
şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i
şer'iyyedir ki, o hürriyet-i şer'iyye, âdâb-ı şer'iyye ile süslenip, garb
medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i
şer'iyye, iki esası emreder:
sh: » (H: 97)
اَنْ لاَ يُذَلِّلَ
وَ لاَ يَتَذَلَّلَ
مَنْ كَانَ عَبْدًا
لِلّهِ لاَ يَكُونُ
عَبْدًا لِلْعِبَادِ
وَ لاَ يَتَّخِذَ
بَعْضُنَا بَعْضًا
اَرْبَابًا مِنْ
دُونِ اللّهِ { نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ
الشَّرْعِيَّةُ
عَطِيَّةُ الرَّحْمنِ
Yani: İman bunu iktiza
ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül
etmemek.. Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan
başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese
nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet
hürriyet-i şer'iyye; Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır
ve imanın bir hassasıdır.
فَلْيَحْيَا
الصِّدْقُ وَلاَ
عَاشَ االْيَاْسُ
فَلْتَدُومِ االْمُحَبَّةُ
وَلْتَقْوَى الشُّورَى
وَاالْمَلاَمُ
عَلَى مَنِ اتَّبَعَ
االْهَوَى وَالسَّلاَمُ
عَلَى مَنِ اتَّبَعَ
الْهُدَى
Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin!. Şûra kuvvet
bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese tâbi olanlara olsun.
Selâm ve selâmet Hüda'ya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmîn...
***
Şamda fazla kalmadı. Şarkî Anadolu'da Medresetüz-Zehra nâmiyle
vücuda getirmek istediği dârülfünunun küşadı için çalışmak üzere İstanbul'a
geldi. Sultan Reşad'ın Rumeli'ye seyahati münasebetiyle Vilâyât-ı Şarkiye nâmına refakat etti. Yolda şimendiferde iki
mektep muallimi ile aralarında bir bahis açılır. Şimendiferde yaptıkları bu
mübahasenin hülâsası, Hutbe-i Şamiye adlı eserin zeylinde yazılmıştır. Birkaç
cümlesini aynen alıyoruz.
«Hürriyetin başında, Sultan Reşad'ın Rumeli'ye seyahati
münasebetiyle Vilâyât-ı Şarkiye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde
iki mektepli mütefennin arkadaşla bir mübahase oldu. Benden sual ettiler ki:
- Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i millîye mi daha kuvvetli,
daha lâzım?
Dedim:
sh:» (T: 98)
- Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet, bizzat
mütttehiddir; itibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin
hayatı ve ruhudur. ikisine, birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman;
hamiyet-i diniye, âvam ve havassa şâmil oluyor... Hamiyet-i millîye, yüzden
birisine, yâni menfaat-i şahsiyesini millete feda edene münhasır kalır. Öyle
ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i millîye ona
hâdim ve kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan biz şarklılar, garblılar gibi
değiliz. İçimizde, kalblerde hâkim, hiss-i dinîdir. Kadîr-i Ezelî, ekser
enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki: Yalnız hiss-i dinî, şarkı
uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn bunun bir bürhan-ı
kat'îsidir.
Ey bu hamiyet-i diniye ve millîyeden hangisine daha ziyade
ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran bu şimendifer denilen medrese-i
seyyarede ders arkadaşlarım ve şimdi zamanın şimendiferinde istikbal tarafına
bizimle beraber giden bütün mektepliler! Size de derim ki:
Hamiyet-i dinîye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arap içinde
tamamiyle mezcolmuş ve kabil-i tefrik olamaz bir hale gelmiş. Hamiyet-i
İslâmiye, en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nuranîdir. Kırılmaz
ve kopmaz bir ürvetülvüskadır, tahrip edilmez, mağlûp olmaz bir kudsî kal'adır
dediğim vakit, o iki münevver mektep muallimleri bana dediler:
- Delilin nedir? Bu büyük
dâvâya, büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım, delil nedir?
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı, biz de başımızı çıkardık,
pencereden baktık; altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği
yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
- İşte bu çocuk lisan-ı hâliyle sualimize tam cevap veriyor. Benim
bedelime o mâsum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı
hali, bu gelecek hakikatı der:
Bakınız, bu dabbetülarz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve
bağırmasiyle ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir
metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetülarz, tehdidiyle ve hücumunun
tahakkümü ile bağırarak tehdit ediyor: «Bana rastgelenlerin vay haline!» dediği
halde; o mâsum, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesaret ve
kah-
sh:» (T: 99)
ramanlıkla, beş para onun
tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetülarzın hücumunu istihfaf ediyor ve
kahramancılığiyle diyor:
- Ey şimendifer! Sen, gök gürültüsü gibi bağırmanla beni
korkutamazsın.
Sebat ve metanetinin lisan-ı haliyle gûya der:
- Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gem'in, dizginin,
seni gezdirenin elindedir. Senin, bana tecavüz etmek haddin değil. Beni
istibdadın altına alamazsın. Haydi yoluna git, kumandanın izniyle yolundan geç.
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra, fenlere
çalışan kardeşlerim! Bu mâsum çocuğun yerinde, Rüstem-i İranî veya Herkül-ü
Yunanî o acip kahramanlıklariyle beraber tayy-ı zaman ederek o çocuğun yerinde
bulunduğunu farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette bir
intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel
deliğinden, başında ateş ve nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik
berkleri olduğu halde, birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdit hücumuyla
Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar;
ne kadar kaçacaklar; o hârika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar.
Bakınız, nasıl bu dabbetülarzın tehdidine karşı hürriyetleri, cerasetleri
mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve
intizamına itikad etmedikleri için mutî bir merkep zannetmiyorlar; belki gayet
müthiş, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nevi
arsal tevehhüm ederler.
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten
arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyade
cesaret ve hürriyet ve çok mertebe onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak ve
hâletini veren, o mâsumun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan «Şimendiferin
intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam
altında ve birisi onu kendi hesabiyle gezdirmesi» ne olan itikadı ve itminanı
ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden,
onların «Onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak» olan cahilâne
itikatsızlıklarıdır.
..................................................................................................
sh:» (T: 100)
O iki temsilde, o iki acip kahramanın pek acip korku ve telâşlarına
ve elemlerine sebep, onların adem-i itikadları ve cehaletleri ve dalâletleri
olduğu gibi, Risale-i Nur'un yüzer hüccetlerle isbat ettiği bir hakikati ki, bu
risalenin mukaddemesinde bir iki misali söylenmiş. Mes'ele şudur ki: Küfür ve
dalâlet, bütün kâinatı ehl-i dalâlete, binler müthiş düşman taifeleri ve
silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesadüf, sağır tabiat elleriyle,
manzume-i şemsiyeden tut tâ, kalbdeki verem mikroplarına kadar binler taife
düşmanlar, bîçare beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi mahiyeti ve küllî
istidadatı ve hadsiz ihtiyacatı ve nihayetsiz arzularına karşı mütemadiyen
korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlât, bir cehennem zakkumu
olduğunu ve bu dünyada da sahibini bir cehennem içinde koyduğunu ve din ve
imandan hariç binler fen ve terakkiyat-ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül'ün
kahramanlıkları gibi, beş para fayda vermediğini gösterip, yalnız ibtal-i his
nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefahet ve sarhoşlukla
şırınga ediyor.
İşte iman ve küfrün muvazenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi
meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da iman bir mânevî cenneti temin
ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir mânevî
cehennem ve hakikî saadet-i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir idam-ı ebedî
mahiyetine getirmesini kat'î ve his ve şuhuda istinad eden Risale-i Nur'un
yüzer hüccetlerine havale edip kısa kesiyoruz.
Bu temsilin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu
kâinata bakınız... Ne kadar şimendifer misillü balon, otomobil, tayyare,
berriyye ve bahriyye gemiler; karada, denizde, havada kudret-i ezeliyenin nizam
ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinat ecramına ve hâdisatın
silsilelerine ve müteselsil vâkıatlarına bakınız. Hem, âlem-i şehadette ve
cismanî kâinatta bunların vücudu gibi, Âlem-i ruhanî ve mâneviyatta, kudret-i
ezeliyenin daha acip müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik
eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.
sh:» (T: 101)
İşte kâinat içindeki maddî ve mânevî bütün bu silsileler; imansız
ehl-i dalâlete hücum ediyor, tehdit ediyor, korkutuyor, kuvve-i mâneviyesini
zir ü zeber ediyor. Ehl-i imana değil tehdit ve korkutmak, belki; sevinç,
saadet, ünsiyet, ümit ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl-i iman, imanla görüyor ki; o
hadsiz silsileleri, maddî ve mânevî şimendiferleri, seyyar kâinatları, mükemmel
intizam ve hikmet dairesinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni-i Hakîm onları
çalıştırıyor. Zerre miktar, vazifelerinde şaşırtmıyorlar, birbirine tecavüz
edemiyorlar. Ve kâinattaki kemâlât-ı san'ata ve tecelliyat-ı cemaliyeye mazhar
olduklarını görüp, kuvve-i mânevîyeyi tamamiyle eline verip, saadet-i
ebediyenin bir nümunesini iman gösteriyor. İşte ehl-i dalâletin imansızlıktan
gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir
terakkiyat-ı beşeriye bir teselli veremez; kuvve-i mânevîyeyi temin edemez.
Cesareti, zir ü zeber olur; fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır. Ehl-i
iman, iman cihetiyle, değil korkmak, kuvve-i mânevîyesi kırılmak, belki
temsildeki mâsum çocuk gibi fevkalâde bir kuvve-i mânevîye ve bir metanetle ve
imandaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni-i Hakîmin hikmet dairesinde tedbir
ve idaresini müşahede eder, evham ve korkulardan kurtulur. «Sâni-i Hakîmin emri
ve izni olmadan, bu seyyar kâinatlar hareket edemezler, ilişemezler» deyip
anlar kemal-i emniyetle hayat-ı dünyeviyesinde derecesine göre saadete mazhar
olur. Kimin kalbinde imandan ve din-i haktan gelen bu hakikat çekirdeği
bulunmazsa ve nokta-i istinadı olmazsa, bilbedahe temsildeki Rüstem ve
Herkül'ün cesaretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi; onun cesareti ve
kuvve-i mâneviyesi müzmahil olur ve vicdanı tefessüh eder ve kâinatın
hâdisatına esir olur. Her şeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer. İmanın bu
sırr-ı hakikati ve dalâletin de bu dehşetli şekavet-i dünyeviyesini Risale-i
Nur, yüzer kat'î hüccetlerle isbat ettiğine binaen, bu pek uzun hakikati kısa
kesiyoruz.
Acaba, en ziyade kuvve-i mânevîyeye ve teselliye ve metanete
ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer; bu zamanda, o kuvve-i mânevîyi ve
teselliyi ve saadeti temin eden İslâmiyet ve imandaki nokta-i istinad olan
hakaik-i imaniyeyi bırakıp, garplılaşmak ünvanı ile İslâmiyetin milliyetinden
istifade yerine, bütün bütün kuvve-i mânevîyeyi kırıp ve teselliyi mahveden ve
metanetini kıran dalâlet ve sefahete ve yalancı politika ve siyasete dayan-
sh:» (T: 102)
ması, ne kadar maslahat-ı
beşeriyeden ve menfaat-i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir
zamanda intibaha gelmiş başta İslâm olarak beşer hissedecek ve dünyanın ömrü
kalmışsa, Kur'ânın hakaikına yapışacak!...»
* * *
O vakit Kosova'da,
büyük bir İslâm dârülfünununun tesisine teşebbüs edilmişti. Orada hem
İttihadçılara, hem Sultan Reşad'a der ki: "Şark, böyle bir dârülfünuna
daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir." Bunun üzerine
şarkta bir dârülfünun açılacağını va'dederler. Bilâhare Balkan Harbi
çıkmasıyla, o medrese yeri, yani Kosova istila edilir. Bunun üzerine müracaatla
Kosova'daki dârülfünun için tahsis edilen ondokuz bin altın liranın şark
dârülfünunu için verilmesini taleb eder, bu talebi kabul edilir.
Bediüzzaman tekrar
Van'a hareket eder. Van Gölü kenarındaki Artemit'te (Edremit) o dârülfünunun
temeli atılır. Fakat ne çare ki harb-i umumînin zuhuruyla, teşebbüs geri kalır.
Zâten o kış Molla Said, talebelerine: "Hazır olunuz, büyük bir musibet ve
felâket bize yaklaşıyor" diye haber vermişti.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ'NİN
GÖNÜLLÜ ALAY
KUMANDANI OLARAK VATAN VE MİLLETE
FEDAKÂRANE HİZMETLERİ:
Bediüzzaman Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının
hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus
kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van'a çekildi. Van'ın tahliyesi ve Rusların
hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van kal'asında şehid oluncaya kadar
müdafaaya kat'î karar verdikleri halde, geri çekilen Van valisi Cevdet Bey'in
ısrarıyla, Vastan kasabasına çekildi. Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis
tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti.
Molla Said, Van'dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarının düşman eline
geçmemesi için otuz-kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o
Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ hücum eden
Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye
hücum tarzında çıkıyor, güya büyük bir imdat
sh: » (H: 103)
kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp
ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan'ın Rus istilasından kurtulmasına sebeb
olmuştur.
O muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymetdar talebesi
Molla Habib ile "İşarat-ül İ'caz" namındaki tefsirini te'lif
ediyordu. Bazan avcı hattında, bazan at üzerinde, bazan da sipere girdikleri
zaman; kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. "İşarat-ül
İ'caz"ın büyük bir kısmı bu vaziyette te'lif edilmiştir. (Haşiye) Bu
hârika tefsirin başındaki "İfade-i Meram"ı tefsir hakkında bir derece
malûmat vermesi itibariyle aynen dercediyoruz.
İfade-i
Meram
«Kur'ân-ı Azîmüşşan; bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin
tabakalarına, milletlerine, fertlerine hitaben, Arş-ı A'lâdan
_____________________
Hâşiye: TENBİH: Bu "İşarat-ül İ'caz" tefsiri, eski harb-i
umumînin birinci senesinde, cephe-i harbde, me'hazsız olarak, kitab mevcud
olmadığı halde te'lif edilmiştir. Harb zamanının zaruretinden başka, dört
sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı bir tarzda yazılmış; "Fatiha"
ve nısf-ı evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.
Evvelâ: O zaman, izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlı ve kısa
tabiratla ifade-i meram ediyordu.
Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini
düşünüyordu; başkaların anlamalarını
düşünmüyordu.
Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur'anda îcazlı
olan i'cazı beyan ettiği için, kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise Yeni
Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said'in bütün hatiatıyla beraber, şu
tefsirdeki tedkikat-ı ilmiyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima
şehid olmaya hazırlandığı için, hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve
ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini
cerhedemedim. Belki Cenab-ı Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu
tefsiri tam anlayacak adamları da yetiştirecek, inşâallah. Eğer Birinci Harb-i
Umumî gibi maniler olmasaydı, tefsirin şu birinci cildi, i'caz vücuhundan olan
i'caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi, diğer cüzler ve mektublar da müteferrik
tefsir hakikatlarını içine alsaydı, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'a güzel bir
tefsir-i câmi' olurdu. Belki inşâallah, şu cüz'-ü tefsir yüzotuz aded
"Sözler" ve "Mektubat" Risaleleriyle beraber me'haz olursa,
ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur'anî yazsın, inşâallah.
Said Nursî
Hem, İstanbul'da Fetva Emini Ali Rıza Efendi, çok zaman bu tefsiri
mütalaa ile, yanına gelen dostlarına müteaddid defalar: "Bu İşarat-ül
İ'caz, bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir!" diye yemin ederek ilân
ediyordu.
Şark üleması, Şam ve Bağdad'da büyük âlimler: "İşarat-ül İ'caz
gayet hârika ve emsalsiz bir tefsirdir." diye istihsan etmişlerdir.
sh:» (T: 104)
irad edilen İlâhî ve
şümullü bir nutuk ve umumî ve Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi bir
ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan, bilhassa bu zamanda,
dünya maddiyatına ait pek çok fenleri, ilimleri câmidir. Bu itibarla; zamanca,
mekânca, ihtisasça, daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden,
karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'ân-ı Azîmüşşana tefsir olamaz.
Çünkü: Kur'ânın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i
ruhiyelerine, maddiyatına ve câmi bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert
vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki ona göre bir tefsir yapabilsin. Maahâza; bir
ferdin mesleği, meşrebi, taassubdan hâli olamaz ki, hakaik-i Kur'âniyeyi
görsün, bîtarafâne beyan etsin. Maahaza; ferdin fehminden çıkan bir dâvâ,
kendisine has olup, başkası o dâvânın kabulüne dâvet edilemez. Meğer ki, bir
nevi icmâın tasdikine mazhar ola. Binaenaleyh, Kur'ânın ince mânalarının ve
tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehâsinini ve zamanın tecrübesiyle
fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç
fende mütehassıs olmak üzere, muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin
tetkikatiyle, tahkikatiyle bir tefsirin yapılması lazımdır.
Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden
değil, yüksek bir hey'etin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lâzımdır ki,
umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir
kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı ümmet hücceti elde edebilsin.
Evet, Kur'ân-ıı Azîmüşşanın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve
nâfiz bir içtihada malik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır.
Bilhassa bu zamanda bu şartlar, ancak yüksek bir azîm bir heyetin tesanüdüyle
telâhuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmekten ve
hürriyet-i fikirle taassubtan âzâde olmakla tam ihlâslarından doğan dâhî bir
şahs-ı mânevîde bulunur; ve o şahs-ı mânevî, Kur'ânı tefsir edebilir. Çünkü:
«Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.» kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu
gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktanberi
bekliyorken, hiss-i kablelvuku' kabilinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir
zelze-
Sh: » (T: 105)
lenin arifesinde
bulunduğumuz zihne geldi (Hâşiye).
«Bir şey tamamiyle elde edilmediği takdirde tamamiyle terketmek
caiz değildir.» kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber, Kur'ânın bazı
hakikatleriyle, nazmındaki i'cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye
başladım. Fakat Birinci Harb-i Umumînin patlamasiyle; Erzurum'un, Pasinlerin
dağlarına ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde; fırsat
buldukça, kalbime gelenleri birbirine uymayan ibarelerle o dehşetli ve muhtelif
yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin,
kitapların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım, yalnız sünuhat-ı
kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ
nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet,
tashihe muhtaç yerleri vardır; fakat, hatt-ı harbde büyük bir ihlâs ile
şehitler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline, (şehitlerin
kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi), cevaz veremedim ve
kalbim razı olmadı, şimdi de razı değildir. Çünkü, hakikat-ı ihlâs ile baktım,
tashih yerini bulamadım. Demek, sünuhat-ı Kur'âniye olduğundan i'caz-ı
Kur'âniye onu yanlışlardan himaye etmiş. Maahaza, kaleme aldığım şu
«İşârâtül-İ'caz» adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ulema-yı
İslâmdaki ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir
istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me'haz olmak üzere o
zamanların insanlarına bir yadigâr maksadiyle yaptım.»
* * *
O muharebede; yirmi talebe kadar kıymetdar ve "İşarat-ül
İ'caz" tefsirinin kâtibi olan Molla Habib, İran cephesinde kumandan Halil
Paşa ile mühim bir muhabere vazifesini temin ettikten sonra Vastan'da şehid
düşer.
O muharebeler esnasında, Ermeni fedaileri bazı yerlerde çoluk
çocuğu kesiyorlardı. Buna karşı Ermenilerin çocukları da bazan öldürülüyordu.
Bediüzzaman'ın bulunduğu nahiyeye binlerle Er-
______________________________
Hâşiye: Evet; Van'da, Horhor Medresemizin damında, esnâ-yı dersde
büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi, az
bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı.
Hamza, Mehmed
Şefik, Mehmed Mihrî
sh: » (T: 106)
meni çocuğu toplanmıştı.
Molla Said askerlere: "Bunlara ilişmeyiniz!" diye emretti. Daha sonra
bu Ermeni çoluk çocuğunu serbest bıraktı; onlar da, Rusların içerisindeki
ailelerinin yanına döndüler. Bu hareket Ermeniler için büyük bir ibret dersi
olup, Müslümanların ahlâkına hayran kalmışlardı. Bu hâdise üzerine, Ruslar bizi
istila ettiklerinde, fedai komitelerin reisleri müslüman çoluk çocuğunu kesmek
âdetini bırakıp, "Madem Molla Said bizim çoluk çocuklarımızı kesmedi, bize
teslim etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz"
diye ahdettiler. Molla Said, bu suretle o havalideki binlerle masumların
felâketten kurtulmasını temin etmiş oldu.
Bir müddet sonra Ruslar, Van ve Muş tarafını istila edip, üç fırka
ile Bitlis'e hücum ettiği sırada, Bitlis Valisi Memduh Bey ile Kel Ali,
Bediüzzaman'a:
-Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri
çekilmeye mecburuz, dediler.
Bediüzzaman onlara:
-Etraftan kaçıp gelen ahalinin ve hem de Bitlis halkının malları,
çoluk ve çocukları düşman eline düşecek; biz mahvoluncaya kadar dört-beş gün
mukavemete mecburuz, demesi üzerine onlar:
-Muş'un sukut etmesi dolayısıyla otuz topumuzu askerler bu tarafa
kaçırmaya çalışıyorlar. Eğer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele
geçirebilirsen, birkaç gün o toplarla mukabele ederiz ve ahali de kurtulur,
dediler.
Bediüzzaman:
-Öyle ise ben, ya ölürüm veya o topları getiririm, diyerek üçyüz
gönüllünün başına geçti. Geceleyin, Nurşin tarafına, topların getirildiği
cihete gitti. Topları takib eden bir alay Rus Kazağına kendi muhbirleri:
"Bitlis'i müdafaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhur Musa
Bey bin kişi ile topları kurtarmaya geliyorlar." diyerek pek ziyade
mübalağa ile ihbar etmeleri üzerine, Kazak kumandanı korkmuş, ilerleyememişti.
Bediüzzaman da, beraberindeki üçyüz gönüllüyü rastgeldikleri toplara birer
ikişer taksim edip Bitlis'e gönderir; kendisi ise ilerleyerek topları birer
birer kurtarıp, en son topu da üç arkadaşıyla birlikte ele geçirir. Bu şekilde,
otuz topun Bitlis'e gelmesini temin eder. O toplarla üç-dört gün asker ve
gönüllüler düşmana mukabele edip,
sh: » (T: 107)
bütün ahali ve cihazat ve
mallar kurtulur.
Bediüzzaman, o harbde gönüllülere cesaret vermek için sipere
girmeyerek avcı hattında dolaşırdı. Avcı hattında en ileride atını sağa sola
koştururken, birden hatırına gelir ve ruhuna ilişir ki: "Şu anda şehid
olsam; bu vaziyetim, yani en ilerde göze çarpan şu halim, sakın mertebe-i
şehadetin bir esası olan ihlasıma zarar vermesin, bir hodfüruşluk manası
olmasın" diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir.
(Haşiye)
Avcı hattında dolaşırken vücuduna dört gülle isabet etmiş, fakat
geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesareti kırılmaması için sipere dahi
girmemiştir. Hattâ bunu işiten vali Memduh Bey ve kumandan Kel Ali, "Aman
geri çekilsin!" diye haber gönderdikleri zaman, demiş:
-Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek...
Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği halde; biri
hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar
vermemiştir.
Geceleyin vali ve kumandan Kel Ali ve ahali kurtulduktan,
gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kısım fedakâr talebeleriyle
Bitlis'te bâkiye kalan bir kısım bîçareler için, kendilerini feda etmek
fikriyle kaçmazlar. Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsademe ederler,
arkadaşlarının çoğu şehid olur. Hattâ yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd
dahi kendi bedeline şehid düştükten sonra düşmanın üç sıra askerini yararak
geçip, hayatta
____________________________
(Haşiye): İşte muharebenin şiddetli anında, hayat-memat mes'elesi
vaktinde "Benim zâhiren kahramanlık gibi görünen bu vaziyetim hakikî
ihlasa aykırı olmasın?" diye düşünmesi kemalât-ı insaniyenin bir
misalidir, denilebilir. Meydan-ı harbde, düşman karşısında, gülleler
içerisinde; talebelerine cesaret vermek için en elzem bir kahramanlığı fiilen
göstermek emeliyle avcı hattında atını sağa sola döndürürken, bu suretle
cesaret-i imaniye ve şehamet-i İslâmiyeyi en a'lâ bir derecede bir kumandan
manasıyla îfa ederken, ruhunda ve niyetinde en âlî ve safî bir mertebe-i kemal
olan sırr-ı ihlası kaçırmamayı ehemmiyetle düşünmesi ve dikkat kesilmesi; onun
zâhiren takdire şayan hizmet-i diniyesi, fedakârane mücahedesi kadar, belki
daha ziyade, ruhunun kemaline de delalet eder.
İşte Molla Said bütün hayatının şehadetiyle gerçi beyn-el İslâm
"Bediüzzaman", "Sâhibüzzaman", "Fahrüddeveran",
"Fatînülasr" ünvanlarıyla yâdedilmiş; fakat bu hiçbir zaman
hakikatsız ve bir sözden ibaret değildir. Risale-i Nur ile yaptığı muazzam
hizmet-i imaniye ve Kur'aniyesi ve teşkil ettiği hamiyet-i diniye ile serfiraz
milyonlar fedakâr talebelerin kudsî şahs-ı manevîsi, bir şahid-i sadık ve bir
delil-i katı'dır.
sh: » (T: 108)
kalan üç talebesiyle pek
acib bir surette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı
kırık bir halde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalır. Tüfek ellerinde, o
vaziyet-i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zabitleri
bulunduğu halde, kemal-i istirahat-ı kalble ve ahalinin kurtulmasının
sevinciyle sürur içinde, beraberindeki arkadaşlarına teselli vererek der:
-Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse; o vakit
silâhlarımızı kullanacağız, kendimizi ucuza satmayacağız, bir-iki düşmana
kurşun atmayacağız...
Latif bir inayet-i İlahiyedir ki; otuzüç saat, onlar Rus
askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıkları halde bulamadılar. Bu
esnada Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedailere hitaben:
-Arkadaşlar! Durmayınız... Sizlere hakkımı helâl ettim, beni
bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız, demesi üzerine, fedakâr ve
kahraman talebeler:
-Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz; şehid olursak, yine hizmetinizde
olsun, deyip kalırlar. Sonra Ruslar esir edip; Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif,
Kosturma'ya sevkederler.
Ermeni fedaileri meşhurdur; hattâ öyle rivayet ederler ki:
"Fedailerin yüzleri, kızarmış kömür üstüne tutulup gözleri patlama
derecesine gelse dahi, yine sır vermezler." İşte Ruslar o zaman diyorlardı
ki: "Bediüzzaman'ın gönüllüleri, Ermeni fedailerinin fevkindedir! Bunun
içindir ki, bizim Kazaklarımızı imhada fazla muvaffak olmuşlardır."
Bediüzzaman'ı üsera kampına götürürler. Burada şu şekilde şayan-ı
takdir bir hâdise cereyan eder. Şöyle ki:
Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında,
Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki
tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca,
kumandan tercüman vasıtasıyla der:
- Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
-Tanıyorum, Nikola Nikolaviç'tir.
Kumandan:
- Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar.
sh: » (T: 109)
Bediüzzaman:
-Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse,
Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh ben sana kıyam etmem,
der.
Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zabit
arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham
ederler.
Fakat Bediüzzaman:
- Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir
pasaport hükmündedir, deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz
kılmak için müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atılacak
kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken,
Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman'dan özür dileyip:
- "O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri
geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz." diyerek verilen
idam hükmünü geri aldırır.
* * *
Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esarette
kalır. Bütün hayatını, fisebilillah Kur'ana, İslâmiyete, Sünnet-i Seniyenin
ihyasına hasr ve vakfeden bu fedakâr-ı İslâm, buralarda da kat'iyen boş durmaz.
İçerisinde bulunduğu muhiti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde
kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler veriyordu. Bir gün,
doksan zabit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir.
"Siyasî ders veriyor" diye dersine mani' olursa da, faaliyetinin
dinî, ilmî, içtimaî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.
Nihayet esaretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varşova'ya
gelmeye muvaffak olur. Bilâhare Viyana tarîkıyla (R. 1334) senesinde İstanbul'a
teşrif eder.
Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandanı olan Bediüzzaman Said Nursî,
bu esaret hayatını bir eserinde (Haşiye) şöyle anlatıyor:
_____________________________
Hâşiye Bu esaretten hayli zaman geçtikten sonra, Barla'ya bir esir
gibi gönderilen Üstad, eski macera-yı hayatından bir kısmını da "Yirmi
Altıncı Lem'anın On Üçüncü Ricası" olarak kaleme almıştır. Merak edenler o
risaleye müracaat edebilirler.
sh:» (T: 110)
ÖN YÜZÜ
İsmi : Said Mirza Efendi
Rütbesi : Fahri Kaymakam
Kıt'ası :
Gönüllü Kürt Süvari Alayı
Tabiiyeti : Osmanlı
Seyahat mebdei : Sofya
Gideceği mahal :
İstanbul (Dersaadet)
Sebeb-i seyahat : Esaretten
avdet 17 HAZİRAN 1918
Bediüzzaman'ın Rusya esaretinden avdet edip Almanya yolu ile
Sofya'ya geldiği zaman, Sofya Ateşemiliterliği tarafından verilen pasaportudur.
sh:» (T: 111)
Bediüzzaman'ın ''vatana
avdet'' belgesinin arka yüzü.
sh:» (T: 112)
YİRMİ ALTINCI LEM'ANIN DOKUZUNCU
RİCASINDAN BİR KISIM
«Harb-i Umumîde, esaretle Rusya'nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak
olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orata Tatarların küçük bir camii,
meşhur Volga nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir
zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum.
Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga nehrinin kenarındaki küçük camiye
aldılar. Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahara yakın, o şimal kıt'asının
pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlıklı gecelerde ve
karanlıklı gurbette ve Volga nehrinin hazin şırıltıları ve yağmurun rikkatli
şıpıltıları ve rüzgarın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan
muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i
Umumîyi gören, ihtiyardır. Gûya يَوْمَ
يَجْعَلُ اْلوِلْدَانَ شِيبًا sırrına mazhar olarak öyle günlerdir ki;
çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında
bir vaziyette buldum. O karanlıklı uzun gece ve hazin gurbet, hazin vaziyet
içinde hayattan bir meyusiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım; ümidim
kesildi. O hâlette iken Kur'ân-ı Hakîmden imdat geldi. Dilim
حَسْبُنَا
اللَّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ dedi; kalbim de ağlayarak dedi:
Garibem, bîkesem, zaifem, nâtuvanem, el'amân gûyem, afvü cûyem,
meded hâhem zidergâhet İlâhî!
Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefatımı
tahayyül ederek Niyazi-i Mısrî gibi dedim:
Dünya gamından geçip,
Yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup,
Çağırırım: Dost! Dost!
diye, dostları arıyordu.
Her ne ise, o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, Dergâh-ı
İhâhîde za'f ve aczim o kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki, şimdi de
hayretteyim. Çünkü bir kaç gün sonra, gayet hilâf-ı me'mul bir surette, yayan
gidilse bir senelik mesafede tekbaşımla, Rusça bilmediğim halde
sh:» (T: 113)
firar ettim. Za'f ve aczime
binaen gelen inayet-i İlâhîye ile, hârika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova ve
Avusturya'ya uğrayarak İstanbul'a kadar geldim ki; bu surette kolaylıkla
kurtulmak pek hârika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların
muvaffak olamadıkları, çok teshilât ve çok kolaylıkla, o uzun firârî seyahati
bitirdim.
Fakat, o Volga nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti
bana bu kararı verdirmiş ki: «Bakiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim! Bu
insanların hayat-ı içtimaiyesine karışmak artık yeter. Madem sonunda kabre
yalnız gideceğim, yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar
edeceğim!» demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul'daki ciddî ve çok ahbab ve
İstanbul'un şa'şaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana
teveccüh eden şan ve şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana
unutturdular. Gûya o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlık idi. Ve
İstanbul'un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyaz parçası idi
ki ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra, Gavs-ı Geylanî,
«Fütuhül-Gayb» kitabiyle tekrar gözümü açtırdı.»
..................................................................................................
İstanbul'u tekrar şereflendirmesi, ehl-i ilmi ve halkı çok fazla
memnun ve mesrur etti. Kendisine haber verilmeden, Meşihat dairesindeki
"Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye" azalığına tayin olundu. Dâr-ül Hikmet, o
zaman Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi İslâm âlimlerinden
mürekkeb bir İslâm akademisi mahiyetinde idi.
Çok zeki, kahraman ve gayyur bir âlim olan veled-i manevîsi ve
biraderzadesi Abdurrahman (Rahmetullahi Aleyh) şöyle anlatıyor:
1334 senesinde esaretten geldikten sonra, amcam rızası olmadan
Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'ye aza tayin edildi. Fakat esarette çok sarsılmış
olduğundan, bir müddet mezunen vazifeye gidemedi. Çok defa istifa etmek
teşebbüsünde bulundu, fakat dostları bırakmadılar. Bunun üzerine Dâr-ül
Hikmet'e devama başladı. Haline dikkat ediyordum ki, zaruretten fazla kendine
masraf yapmıyordu. Maişetçe neden bu kadar muktesid yaşıyorsun diyenlere
cevaben:
sh: » (T: 114)
-Ben sevad-ı azama tâbi' olmak isterim. Sevad-ı azam ise, bu kadar
tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tâbi' olmak istemem, demişlerdir.
Dâr-ül Hikmet'ten aldığı maaştan mikdar-ı zarureti ayırdıktan
sonra, mütebâkisini bana vererek, "Hıfzet!" derdi. Ben de, bir sene
zarfındaki fazla kalmış paraları amcamın bana olan şefkatine; hem malı istihkar
etmesine itimaden, haberi olmadan tamamen sarfettim. Sonra bana dedi ki:
"Bu para bize helâl değildi, millet malı idi, niçin sarfettin? Madem ki
öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasbettim!"
Bir müddet aradan geçti... Hakaikten oniki te'lifatını tab'ettirmek
kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o te'lifatların tab'ına verdi. Yalnız
bir-iki küçüğü müstesna olmak üzere, diğerlerini etrafa meccanen dağıttı. Niçin
sattırmadığını sual ettim. Dedi ki: Maaştan bana kût-u lâyemut caizdir; fazlası
millet malıdır. Bu suretle millete iade ediyorum...
Dâr-ül Hikmet'teki hizmeti, hep böyle şahsî teşebbüsü ile idi.
Çünki orada müştereken iş görmek için bazı maniler görüyordu. Onu tanıyanlar
biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmış ve ölümünü göze almıştır.
Onun içindir ki; Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'de demir gibi dayandı. Ecnebi
tesiratı, Dâr-ül Hikmet'i kendine âlet edemedi. Yanlış fetvalara karşı,
pervasızca mücadele etti. İslâmiyet'e muzır bir cereyan ortaya atıldığı vakit,
o cereyanı kırmak için eser neşrederdi.
ESARETTEN AVDETİNDEN
SONRAKİ İSTANBUL
HAYATINA DAİR KALEME ALDIĞI
BİR PARÇADIR:
(Yirmi Altıncı Lem'adan
Onuncu Rica)
«Bir zaman esaretten geldikten sonra, İstanbul'da, bir iki sene
yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka
dağıtmış iken, bir gün İstanbul'un Eyüp Sultan Kabristanının dereye bakan
yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden bakıyorum,
benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i
hayâliye bana geldi. Dedim: «Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazı-
sh:» (T: 115)
lar mıdır ki bana böyle
hayâl veriyor? diye nazarımı çektim; uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime
ihtar edildi ki: «Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul içinde vardır.
Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul halkını buraya boşaltan
bir Hâkim-i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın, sen de gideceksin!»
Ben kabristandan çıkıp bu dehşetli hayâl ile Sultan Eyüp Camiinin mahfelindeki
küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi bu defa da girdim. Düşündüm ki; ben üç
cihette misafirim: Bu menzilcilikte misafir olduğum gibi, İstanbul'da da
misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl bu odadan
çıkacağım, bir gün de İstanbul'dan çıkacağım; bir gün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve
gam kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum,
İstanbul'da binler sevdiğim dostlarımdan müfarakat gibi, çok sevdiğim
İstanbul'dan ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok
sevdiğim ve müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken;
yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Arasıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana İstanbul içindeki insanlar,
o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek
cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi; aynen ben
de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm.
Hayâlim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı sinemada gezer gibi
görülüyor; ilerde kat'iyyen bu kabristana girecekleri girmiş gibi gör; onlar da
cenazelerdir, geziyorlar... Birden Kur'ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh
Geylanî (K.S.) Hazretlerinin irşadiyle, o hazin hâlet, sürurlu ve neşeli bir
vaziyete inkılâb etti. Şöyle ki:
O hazin hale karşı Kur'ândan gelen nur, böyle ihtar etti ki:
«Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma'daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun
vardı. Bu dostların herhalde İstanbul'a gideceklerini biliyordun. Sana birisi
deseydi: «Sen İstanbul'a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?» Elbette
zerre miktar aklın varsa, İstanbul'a ferah ve sürurla gitmesini kabul
edecektin. Çünkü; bin birden dokuz yüz doksan dokuz ahbabın, İstanbul'dadır.
Burada bir-iki tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul'a
git-
sh:» (T: 116)
mek hazin bir firak, elîm
bir iftirak değil, hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki
pek karanlık uzun gecelerinden ve pek soğuk, fırtınalı kışlarından kurtuldun.
Bu güzel dünya cenneti gibi İstanbul'a geldin. Aynen öyle de: Senin
küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet
veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var, onlar da oraya
gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir; o ahbablara kavuşmaktır:
Onlar, yâni o ervah-ı bâkiye, eksimiz yuvalarını toprak altında bırakıp, bir
kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar, diye ihtar
edildi.
Evet, bu hakikatı, Kur'ân ve iman o derece kat'î bir surette isbat
etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini
boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü; bu dünyayı, hadsiz enva-ı
lütûf ve ihsanatiyle böyle tezyin edip, mükrimane ve şefikane rububiyetini
gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhafaza eden bir
Sâni-i Kerîm ve Rahîm; masnuatı içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli
ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe, sûreten göründüğü
gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir
çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sünbül vermek için
Hâlık-ı Rahîm, o sevdiği masnuunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına
muvakkaten atar. (Hâşiye) İşte bu ihtar-ı Kur'âniyi aldıktan sonra, o kabristan
İstanbul'dan ziyade bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve
muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer'de, bir
halvethane kendime buldum. Gavs-ı A'zam (K.S.) «Fütüh-ül-Gayb» ıyla bana bir
üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbanî de, «Mektubat» iyle bir
enis, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlığa girdiğimden ve
medeniyetin ezvakından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek
çok memnun oldum. Allaha şükrettim.»
* * *
________________________
Hâşiye: Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde sair
risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde isbat edilmiştir.
sh:» (T: 117)
Onbirinci Rica
«Esaretten geldikten sonra İstanbul'da Çamlıca tepesinde bir köşkte
merhum biraderzadem Abdurrahman (R.Aleyh) ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım,
hayat-ı dünyeviye cihetinde, bizim gibilere en mes'udane bir hayat
sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum. Darülhikmet'te meslek-i ilmiyeme
münasip, en âli bir tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı. Bana teveccüh eden
haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul'un en güzel yeri
olan Çamlıca'da oturuyordum. Hem her şeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem
Abdurrahman gibi gayet zeki, fedakâr, hem talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem
evlâd-ı mânevîyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes'ut bilirken
aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Birden, esarette
Kosturma'daki camideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben
merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim halâtı, esbabı,
tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya
değmiyor, aldatıyor. O sıralarda en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda
umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı
dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: Acaba ben, bütün bütün aldanmış
mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize pek çok insanlar
gıpta ile bakıyorlar... Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben
divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum? Her ne ise...
Ben ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel alâkadar olduğum
fâni şeylerin fâniliğini gördüm; kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O
vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum, bütün
kuvvetiyle dedi ki: Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır
gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime
çare bulacak bir Baki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım, diyerek taharriye
başladım. O vakit, her şeyden evvel, eskidenberi tahsil ettiğim ilme müracaat
edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u
felsefeyi, ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi
pek yanlış olarak mâden-i tekemmül
sh:» (T: 118)
ve medar-ı tenevvür
zannetmiştim. Halbuki; o felsefî meseleler ruhumu pek çok fazla kirletmiş ve
terakkiyat-ı mâneviyemde engel olmuştu. Birden, Cenab-ı Hakkın rahmet ve
keremiyle, Kur'ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde
beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulûmat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu.
Hangi cihete baktım, nur aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs
edemedim. Tâ, Kur'ân-ı Hakîmden gelen ve
لاَاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ cümlesiyle ders verilen tevhid gayet parlak
bir nur olarak bütün o zulûmatı dağıttı. Rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve
şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek akıl
ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münazarat-ı nefsiye, Lillâhilhamd, kalbin
muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış.
Onlara iktifa edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek
için binler bürhandan bir tek bürhan beyan edeceğim, tâ ki gençliğinde hikmet-i
ecnebiye veya fünun-u medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen
mâlâyaniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini
şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın; tevhid hakkında
şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: «Bu kâinattaki
eşyanın, tabiatiyle bu mevcudata müdahaleleri var, her şey bir sebebe bakar.
Meyvayı ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de
Allahtan istemek ve Allaha yalvarmak ne demektir?» O vakit Nur-u Kur'ân ile,
sırr-ı tevhid şu gelecek suretle inkişaf etti. Kalbim o mütefessif nefsime
dedi: En cüz'î ve en küçük şey, en büyük şey gibi doğrudan doğruya bütün kâinat
hâlikının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka suretle olamaz! Esbab
ise, bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar,
bazan sanat ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan
sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik
edilmeyecek; ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden
bir tek zâta verilecektir. Birinci şık
sh:» (T: 119)
muhal olduğu gibi, bu şık
vâcibdir, zarurîdir. Çünkü bir tek zâta, yâni bir Kadîr-i Ezelîye verilse,
madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat'î tahakkuk eden
ilmi her şeyi ihata ediyor ve madem ilminde her şeyin miktarı taayyün ediyor ve
madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle nihayetsiz sanatlı
masnular vücuda geliyor ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi «Emr-i
Kün Feyekûn» ile hangi şey olursa olsun icat edebildiğini, hadsiz kuvvetli
deliller ile çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan «Yirminci Mektub» ve
«Yirmi Üçüncü Lem'a» nın âhirinde isbat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti
var... Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i
ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor. Meselâ:
Nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba,
o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitab, birden her bir göze
vücudunu gösterip kendini okutturur; aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelînin ilm-i
muhitinde, her şeyin suret-i mahsusası bir miktar-ı muayyen ile taayyün ediyor.
O Kadîr-i Mutlak «Emr-i Kün Feyekûn» ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz
iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhulet ile kudretin bir
cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u harîcî
verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur. Eğer bütün eşya birden o
Kadir-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şey'e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük
bir şeyin vücudunu dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak
lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin
sırr-ı hilkatini ve kemal-i sanatını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü:
Esbab-ı tabiîye ile esbab-ı maddîye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakiyle,
hiçten icat edemez. Öyle ise, herhalde onlar icat etse, elbette toplayacak.
Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser ânâsır ve envaından
nümuneler içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği
hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı
bütün ruy-i zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak
lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiîye cahildir, câmiddir, bir ilmi yoktur ki,
bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin; ona göre mânevî
kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın.
sh:» (T: 120)
Halbuki her şeyin şekli,
heyeti, hadsiz tarzlarda olabildiği için hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller,
miktarlar içinde bir tek şekil ve miktarda sel gibi akan ânâsırın zerreleri
dağılmayarak muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak
ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan
uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet, bu hakikata binaen:
اِنَّ
الَّذِينَ تَدْعُونَ
مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا
ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا
لَهُ
bu Âyet-i Azîmenin (Hâşiye)
sırriyle, bütün esbab-ı maddîye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek
sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar.
Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da,
daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı muntazaman
çalıştıramazlar. Öyle ise; bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek
sahib-i hakikîleri başkadır. Evet, öyle bir sahib-i hakikîleri var ki,
مَا خَلَقَكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Âyetinin sırriyle, bütün
zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar kolay yapar. Bir baharı,
bir tek çiçek kolaylığında icat eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. «Emr-i Kün
Feyekûn» e malik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin
madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfat ve ahval ve eşkâllerini hiçten icat
ettiğinden ve ilminde her şeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün
ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket
ettiklerinden, kibrit çakar gibi her şeyi nihayet kolaylıkla icat eder ve
hiçbir şey, zerre miktar hareketini
şaşırmaz. Seyyarat, mutî bir ordusu olduğu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu
hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezelîyeye istinaden hareket ediyorlar ve o
ilm-i ezelînin düstûrlariyle çalışıyorlar, elbette o eserler, o kudrete göre
vücuda
______________________________
Hâşiye: Allahtan başka, bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz
şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler.
sh:» (T: 121)
gelir. Yoksa, o küçük,
ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisab
kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud'u gebertir; karınca, Firavun'un sarayını harap
eder; zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü
omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbat ettiğimiz gibi, nasıl ki
bir nefer askerlik vesikasiyle padişaha intisab noktasında, yüzbin defa kendi
kuvvetinden fazla bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de; her şey
o kudret-i ezelîyeye intisabiyle, yüzbin defa esbab-ı tabiîyenin fevkinde
mucizat-ı sanata mazhar olabilir.
Elhâsıl, her şeyin nihayet derecede hem sanatlı, hem sühuletli
vücudu gösteriyor ki; muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir:
Yoksa, yüzbin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp,
imtina dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek
ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir
bir bürhan ile şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i
felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhilhamd, tam imana geldi ve
dedi ki: Evet bana öyle bir Hâlik ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi
ve en hafi niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi,
bana saadet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayı Âhirete tebdil edecek ve bu
dünyayı kaldırıp Âhireti yerine kuracak. Hem sineği halk ettiği gibi, semavatı da
icat edecek; hem güneşi semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi
de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete malik olsun. Yoksa sineği
halkedemeyen; hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez.
Semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim
odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir
saatte doldurup boşalttığı gibi; dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp,
kapısını bana açar. «Haydi gir» der.
İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz
felsefî ve ecnebi fünuna sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ânın lisanındaki
mütemadiyen «LA İLÂHE İLLÂ HU» ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne
kadar hakikatli ve hiç bir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez
bir
sh: » (T: 122)
rükn-ü imanîyi anlayınız
ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder...»
* * *
İstanbul'da Dârülhikmet'te bulunduğu zaman, Sünuhat Risalesinde
yazdığı gayet acib bir vakıa-i ruhaniye:
Rü'yada Bir Hitabe
1335 senesi Eylülünde, dehrin hâdisatının verdiği yeis ile şiddetle
muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü'ya olan
yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü'ya-yı sadıkada bir ziya gördüm.
Tafsilatı terk ile, bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:
- Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni
istiyor.
Gittim... Gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i
sâlihînden ve a'sarın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir
meclis gördüm. Hicab edip kapıda durdum.
Onlardan bir zât dedi ki:
- Ey felâket helâket asrının adamı! Senin de reyin var, fikrini
beyan et.
Ayakta durup dedim:
- Sorun, cevab vereyim.
Biri dedi:
- Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak? Galibiyette ne olurdu?...
Dedim:
- Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu
gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve
beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile, kendini
yek-vücud olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüş olan
bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle
sh: » (T: 123)
telafi edilecektir. Zira şu
musibet, maye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf
ve ihtizazını hârikulâde tacil etti. Biz incinir iken, âlem-i İslâm ağlıyor.
Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz.
Hârikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz
mağlubiyetle bir saadet-i âcile-i عَاجِلَهء muvakkata kaybettik; fakat bir
saadet-i âcile-i آجِلَهءِ
müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdud olan hali, geniş
istikbal ile mübadele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
- İzah et!
Dedim:
-Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine
terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da
istemez. Galib olsa idik, hasmımız düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye
belki daha şedidane kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimane, hem
tabiat-ı âlem-i İslâma münafî, hem ehl-i imanın ekseriyet-i mutlakasının
menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa
idik, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecek idik. Şu
medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta
merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden; maslahat-ı beşer fetvasıyla
mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen
vahşi bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhde edecek idik.
Meclisten biri dedi:
- Neden şeriat şu medeniyeti (*) reddediyor?
_____________________________
(*): Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaatı
bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki;
ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı
harab ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip seyyiatı
hasenatına racih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile dehşetli tokat yeyip o
günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla
bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvvetiyle, medeniyetin mehasini
galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizliyecek, sulh-u umumîyi de temin
edecek.
sh: » (T: 124)
Dedim:
- Çünki beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı
kuvvettir. O ise şe'ni, tecavüzdür. Hedef-i kasdı, menfaattır. O ise şe'ni, tezahümdür.
Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki
rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise şe'ni,
böyle müdhiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını
tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise şe'ni, insaniyeti derece-i
melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine sebeb
olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan,
hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir. İşte onun için bu medeniyet-i
hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate şekavete atmış; onunu mümevveh
(hayalî) saadete çıkarmış, diğer onu da beyne-beyne (ikisi ortası) bırakmış.
Saadet odur ki: Külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir ki, nev-i
beşere rahmet olan Kur'an ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun
eden bir medeniyeti kabul eder. Hem serbest hevanın tahakkümüyle, havaic-i
gayr-ı zaruriye havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir. Bedeviyette bir adam
dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y
masrafa kâfi gelmediğinden hileye harama sevketmekle, ahlâkın esasını şu
noktadan ifsad etmiştir. Cemaate nev'e verdiği servet haşmete bedel, ferdi
şahsı fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn-u ulânın mecmu-u vahşetini, şu medeniyet bir defada kustu!
Âlem-i İslâm'ın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması
ve kabulde ızdırabı cây-i dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hassasıyla
mümtaz olan şeriattaki İlahî hidayet, Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz,
imtizac etmez, bel' olunmaz, tâbi' olmaz... Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak
neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehalarıyla; su ve yağ gibi mürur-u a'sar
(asırlar), medeniyet ve Hristiyanlığın temzicine çalıştığı halde, yine
istiklallerini muhafaza, âdeta tenasühle o iki ruh şimdi de başka şekillerde
yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın
ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim pis medeniyetin esası olan Roma dehasıyla
hiçbir vakit mezc olunmaz, bel' olunmaz...
sh: » (T: 125)
Dediler:
- Şeriat-ı Garra'daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
-Şeriat-ı Ahmediye'nin (A.S.M) tazammun ettiği ve emrettiği
medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf edecektir. Onun
menfî esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder. İşte nokta-i istinad, kuvvete
bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür. Hedef de menfaat yerine fazilettir
ki, şe'ni muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de unsuriyet ve milliyet
yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet
ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür. Hayatta düstur-u cidal yerine
düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki,
şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder, nefsin
hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin
eder. Demek biz mağlubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve
cumhurun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâm'dan
doksan, belki doksanbeştir. Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya
muarız kalmakla, hem istinadsız hem bütün emeğini heder hem onun istilasıyla
istihaleye maruz kalmaktan ise, âkılane davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip
kendine hâdim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasılki
düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır. Şu iki cereyan birbirine zıd,
hedefleri zıd, menfaatleri zıd olduğundan; birincisi dese "Öl!",
diğeri diyecek "Diril!" Birinin menfaatı, zarar - ihtilaf - tedenni -
za'f - uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaatı dahi, kuvvetimizi
ittihadımızı bizzarure iktiza eder.
Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı.
Garb husumeti, İslâm'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir,
bâki kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti. Dediler:
-Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür
sada, İslâm'ın sadası olacaktır!
Tekrar biri sordu:
- usibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi
fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki şu musibetle hükmetti? Musibet-i amme,
ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükâfatınız nedir?
sh: » (T: 126)
Dedim:
- Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: Salât,
savm, zekat. Zira yirmidört saattan yalnız bir saatı, beş namaz için Hâlık
Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmidört saat talim, meşakkat,
tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için
nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten beş sene oruç tutturdu. On'dan
kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekat istedi. Buhl ettik, zulmettik. O
da bizden müterakim zekatı aldı. ( El-Cezâü Min Cins-il-Amel)...
Mükâfat-ı hazıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten hums olan
dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek
hatadan neş'et eden müşterek musibet, mazi günahını sildi.
Yine biri dedi:
- Bir âmir, hata ile felâkete atmış ise?
Dedim:
- Musibet-zede mükâfat ister. Ya âmir-i hatadarın hasenatı
verilecektir, o ise hiç hükmünde, veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i
gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.
Baktım meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, el-pençe
yatakta oturmuş kendimi buldum. O gece böyle geçti.
* * *
Bediüzzaman, yanında başka kitablar bulundurmuyordu.
-Neden başka kitablara bakmıyorsun? denildiğinde, buyururlardı ki:
-Her şeyden zihnimi tecrid ile Kur'andan fehmediyorum.
Eserlerden nakletse de, bazı mühim gördüğü mesaili, tağyir etmeden
alırdı.
-Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun? diye sorulduğunda:
-Hakikat usandırmaz, libası değiştirmek istemem, buyururdu.
Yukarıda bir nebze zikredilmişti ki, Bediüzzaman, Hakaik-i
sh: » (T: 127)
Kur'aniyeye (Haşiye) ait
oniki te'lifatını tab'ettirmişti. Bu eserlerden üç-dördü Türkçe olup,
mütebâkisi Arabîdirler. Bu zamana kadar hiç bir kitabta emsali bulunmayan bir
tarz-ı beyan ve ifade ile hakikatları isbat ediyorlar.
Dâr-ül Hikmet'te bulunduğu zamanlarda geçirdiği bir inkılab-ı
ruhîyi, bilâhare neşrettiği bir eserinde şöyle beyan ediyor:
«Eski Saidin gafil kafasına müthiş tokatlar indi, «El-Mevtü Hakkun»
kaziyesini düşündü; kendini bakaklık çamurunda gördü, medeb istedi, bir yol
aradı, bir halâskâr taharri etti, gördü ki yollar muhtelif, tereddüdde kaldı.
Gavs-ı Âzam olan Şeyh Geylânî'nin (R.A.) «Fütûh-ül-Gayb» nâmındaki kitabiyle
tefe'ül etti, tefe'ülde şu çıktı: اَنْتَ
فِى دَارِ الحِكْمَةِ
فَاطْلُبُ طَبِيبًا يُدَاوِى
قَلْبَكَ
Acibdir ki, o vakit ben,
Darül-Hikmetil-İslâmiye azası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye
çalışan bir hekim idim; halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine
bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: «Sen kendin hastasın, kendi-
________________________
Hâşiye: Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin İstanbul'da ve
bir kısmını bilâhare Ankara'da tab' ile neşrettiği o zamanki eserleri, kırk
sene sonra "Arabî Mesnevî-i Nuriye" ismiyle bir arada bir mecmua
halinde neşredildi. İşte bu Mesnevî-i Nuriye'nin mukaddemesinde bu eserler
hakkında diyor:
«Kırk elli sene evvel eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve
felsefiyede hareket ettiği için harikatül-hakaika karşı ehl-i tairakt ve ehl-i
hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi, yalnız kalben harekete
kanaat edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefe ile bir derece yaralı idi;
tedavi lâzımdı. Sonra; hem kalben, hem aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i
hakikatın arkasında gitmek istedi. Baktı; onların herbirinin ayrı, cazibedar
bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı
Rabbanî de, ona gaybî bir tarzda «Tevhid-i kıble et» demiş. Yâni: «Yalnız bir
Üstadın arkasından git.» O çok yaralı Eski Saidin kalbine geldi ki: Üstad-ı
hakikî Kur'andır, tevhid-i kıble bu üstadla olur, diye yalnız o üstad-ı
kudsînin irşadiyle hem kalbi, hem ruhu, gayet garip bir tarzda sülûka
başladılar. Nefs-i emmaresi de, şükûk ve şübehatiyle onu manevî ve ilmî
mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil, belki İmam-ı Gazali, Mevlâna
Celâleddin ve İmam-ı Rabbanî gibi kalb, ruh ve akıl gözleri açık olarak, ehl-i
istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş.
Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur'anın dersiyle, irşadiyle hakikata bir
yol bulmuş. Hattâ, وَفِى
كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اَيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ
وَاحِدٌ hakikatına mazhar olduğunu Yeni Saidin
Risale-i Nuriyle göstermiş. Mevlâna Celâleddin, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî
gibi akıl ve kalb ittifakiyle gittiği için, herşeyden evvel
sh:» (T: 128)
ne bir tabib ara!» Ben
dedim: «Sen tabibim ol!» Tuttum, kendimi ona muhatab addederek o kitabı bana
hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi, gururumu dehşetli
kırıyordu, nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı; dayanamadım, yarısına
kadar kendimi ona muhatap ederek okudum, bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı
dolaba koydum. Fakat sonra ameliyat-ı şifâkâraneden gelen acılar gitti, lezzet
geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun
virdini ve münacaatını dinledim, çok istifaza ettim. Sonra, İmam-ı Rabbaninin
«Mektubat» kitabını gördüm, elime aldım, halis bir tefe'ül ederek açdım.
Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde «Bediüzzaman» lâfzı var. O
iki mektub bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların
başında; «Mirza Bediazzamana mektup» diye yazılı olarak gördüm. Fesübbanallah!
dedim, bu bana hitap ediyor. O zaman, Eski Saidin bir lâkabı Bediüzzaman idi.
Halbuki Hicretin üçyüz senesinde Bediüzzaman-ı Hemedânî'den başka o lâkabla
iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Demek, imamın zamanında dahi öyle bir adam
vardı ki, ona, o iki mektubu yazmış. O zatın hali benim halime benziyormuş ki,
o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız, İmam o mektublarında tavsiye
ettiği gibi çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor. «Tevhid-i kıble
et» yani: «Birini üstad tut, arkasından git, başkasiyle meşgul olma.» Şu en
mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve
ahvâl-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm.. bunun arkasından mı,
yoksa öte-
________________________________________
kalb ve ruhun yaralarını
tedavi ve nefsinin evhamdan kurtulmasını te'mine çalışıp Felillâhilhamd Eski
Said, Yeni Saide inkılâb etmiş. Aslı Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevi-i Şerif
gibi, o da , Arabça bir nevi mesnevi hükmünde «Katre», «Hubab», «Habbe»,
«Zühre», «Zerre», «Şemme», «Şûle», «Lema'lar», «Reşhalar», «Lasiyyemalar»
vesaire dersleri ve Türkçe de, «Nokta» ve «Lemeât» ı gayet kısa bir surette
yazmış, fırsat buldukça da tabetmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur
suretinde, fakat dahilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel; hariçte, muhtaç
mütehayyirlere ve dalâlete giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve
küllî mesnevîler hükmüne geçti.
...............................................................
O fidanlık mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dahili cihetinde
çalışmış, kalb ve ruh içinde yol açmağa muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i
Nur; hem enfüsî hem ekser cihetinde turuk-u cehriye gibi afakî ve hariç daireye
bakıp, mârifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Adeta, Musa Aleyhisselâmın
Asası gibi nereye vurmuş, su çıkarmış.
Hem; Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip, Kur'ânın
bir i'caz-ı manevisiyle herşeyde bir pencere-i marifet açmış, bir senelik işi
bir saatte görür gibi, Kur'âna mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli
zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş...»
sh:» (T: 129)
kinin mi arkasından
gideyim? Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hâsiyetler var;
biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle
kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve şu cedvellerin menbaı ve şu
seyyarelerin güneşi, Kur'an-ı Hakîmdir, hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle
ise en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur, ona yapıştım.(Hâşiye)
...........»
* * *
Harb-i Umumî'de mağlubiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu
görüyoruz diyenlere cevaben:
- Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâmın
eleminden gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâma indirilen darbelerin, en
evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık
görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallah diyerek tebessüm eylerdi.
İstanbul'da en büyük ve en ehemmiyetli ve tesirli hizmet-i vataniye
ve milliyesinden birisi de "Hutuvat-ı Sitte" adlı eseriyle gaddar
zalimlerin yüzlerine tükürüp, izzet-i diniyeyi ve şeref-i İslâmiyeyi muhafaza
etmesidir. İstanbul'un yabancılar tarafından işgali sıralarında, İngiliz
Anglikan Kilisesi'nin Meşihat-ı İslâmiye'den sorduğu altı sualine, altı tükürük
manasında verdiği makul ve sert cevabları, onun derece-i cesaret ve kemalât ve
şecaatını fiilen göstermektedir. "Hutuvat-ı Sitte"yi neşrettiği
zaman, Çanakkale'de muharebe oluyordu. İstanbul'un işgalini müteakib İngiliz
Başkumandanı'na bu eser gösterilir ve Bediüzzaman'ın bütün kuvvetiyle aleyhte
bulunduğu kendisine ihbar edilir. O cebbar kumandan, idam kararıyla vücudunu
ortadan kaldırmak istedi ise de; fakat kendisine, Bediüzzaman idam edilirse
bütün Şarkî Anadolu İngiliz'e ebediyen adavet edeceği ve aşiretler her ne
pahasına olursa olsun isyan edecekleri söylenmesi üzerine bir şey yapamaz.
sh: » (T: 130)
İstanbul'da İngilizler desiseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı
ülemayı lehlerine çevirmeğe çalışmalarına mukabil, Bediüzzaman "Hutuvat-ı Sitte"
adlı eseri ve İstanbul'daki faaliyeti ile; İngiliz'in âlem-i İslâm ve Türkler
aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını
etrafa neşrederek Anadolu'daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu
hususta en büyük âmillerden birisi olmuştu.
Bu hizmetine dair kendi ifadesinden bir parça:
Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı'nın toplarını tahrib ve
İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan
Anglikan Kilisesi'nin başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiye'den dinî altı
sual soruldu. Ben de o zaman Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'nin azası idim. Bana
dediler: "Bir cevab ver. Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevab
istiyorlar." Ben dedim: "Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de
değil, hattâ bir kelime ile değil; belki bir tükürük ile cevab veriyorum! Çünki
o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı
mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor.
Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.." demiştim.
* * *
İstanbul'daki çok ehemmiyetli ve muvaffakıyetli hizmetinden, Türk
Milletine pek ziyade menfaatler husule geldiğini müşahede eden Ankara Hükûmeti;
Bediüzzaman'ın kıymet ve ehemmiyetini takdir ederek Ankara'ya davet ederler. M.
Kemal Paşa şifre ile davet etmiş ise de, cevaben:
-Ben tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum. Siper arkasında
mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu'dan ziyade, burayı daha tehlikeli
görüyorum, demiştir.
Üç defa şifre ile davet
ediliyor. Eski Van Valisi, dostu meb'us Tahsin Bey vasıtasıyla davet edildiği
için, nihayet karar verir ve Ankara'ya gelir. Ankara'da alkışlarla karşılanır.
Fakat ümid ettiği muhiti bulamaz. Kendisi Hacı Bayram civarında ikamet eder.
Meclis-i Meb'usan'da dine karşı gördüğü lâkaydlık ve garblılaşmak bahanesi
altında, Türk Milleti'nin kudsî mefahir-i tarihiyesi olan şeair-i İslâmiyeden
bir soğukluk gördüğü için, meb'usların ibadete, bilhassa namaza müdavim
olmalarının lüzum ve ehem-
sh: » (T: 131)
miyetine dair bir beyanname
neşreder ve meb'uslara dağıtır. Kâzım Karabekir Paşa da M. Kemal'e okur. O
beyanname şudur:
يَا اَيُّهَا الْمَبْعُوثُونَ
اِنَّكُمْ لَمَبْعُوثُونَ
لِيَوْمٍ عَظِيمٍ
"Ey mücahidîn-i İslâm ve ey ehl-i hall ve akd!.."
Bu fakirin, bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatını dinlemenizi
rica ediyorum.
1- Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlahiye bir şükür ister
ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, gider. Madem ki
Kur'anı, Allah'ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur'anın en sarih
ve en kat'î emri olan "salât" gibi feraizi imtisal etmeniz lâzımdır.
Ta onun feyzi, böyle hârika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.
2- Âlem-i İslâm'ı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü
kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam
ile olur. Zira müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.
3- Bu âlemde, evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara
kumandanlık ettiniz! Kur'anın evamir-i kat'îsine imtisal etmekle, öteki âlemde
de o nuranî güruha refik olmaya çalışmak, âlî himmetlerin şe'nidir. Yoksa
burada kumandan iken, orada bir neferden istimdad-ı nur etmeğe muztar
kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta' değil ki,
aklı başındaki insanları işba' etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzât olsun.
4- Bu millet-i İslâm'ın cemaatleri, her ne kadar bir cemaat
namazsız kalsa, hattâ fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek
ister. Hattâ umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş:
- Acaba namaz kılıyorlar mı? derler, namaz kılarsa mutlak emniyet
ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir.
Bir zaman Beytüşşebab aşairinde isyan vardı. Ben gittim sordum:
-Sebeb nedir?
Dediler ki:
sh: » (T: 132)
-Kaymakamımız namaz kılmıyordu; öyle dinsizlere nasıl itaat
edeceğiz? Halbuki bu sözü söyliyenler de namazsız, hem de eşkiya idiler.
5- Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garbda gelmesi
kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl
ve felsefe değildir. Madem şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir
cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebaen-mensurâ gider veya sathî kalır.
6- Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı İngiliz, dindeki
kayıdsızlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim
ki; Yunan kadar İslâm'a zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden
insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına bu ihmali, a'male
tebdil etmeniz gerektir. Görülüyor ki; İttihadçıların o kadar azm ve sebat ve
fedakârlıklarıyla; hattâ İslâm'ın şu intibahına da sebeb oldukları halde, bir
kısmı dinde lâübalilik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret
ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için,
onlara takdir ve hürmet verdiler ve veriyorlar.
7- Âlem-i küfür bütün vesaitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle,
fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâm'a hücum ve maddeten uzun zamandan beri
galebe ettikleri halde âlem-i İslâm'a dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün
fırak-ı dâlle-i İslâmiye, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm
kaldığı ve İslâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza
eylediği bir zamanda, lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen bir
cereyan-ı bid'akârane sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve
inkılabvâri bir iş görmek; İslâmiyet'in desatirine inkıyad ile olabilir, başka
olamaz. Hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.
8- Za'f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya
yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur'an'ın zaman-ı zuhuru geldiği bir
anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfîce tahribkârane iş
ise, bu kadar rahnelere maruz kalan İslâm, zâten muhtaç değildir.
9- Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi
seven, cumhur-u mü'minîndir ve bilhassa tabaka-i avamdır ki, sağlam
müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve tutar ve size minnetdardır ve
fedakârlığınızı takdir ederler ve intibaha gelmiş en
sh: » (T: 133)
cesîm ve müdhiş bir kuvveti
size takdim ederler. Sizi dahi, evamir-i Kur'aniyeyi imtisâl ile onlara ittisal
ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa İslâmiyet'ten
tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu, firenk mukallidlerini
avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâm'a münafî olduğundan; âlem-i
İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecektir.
10- Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat
varsa; hayatından vazgeçmiş mecnun bir cesur lâzım ki, o yola sülûk etsin.
Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden namaz gibi zaruriyat-ı diniyenin
imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var; yalnız gaflet, tenbellik
haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde,
doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflete, dalalete istinad eden tek bir
ihtimal-i necat olabilir.
Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne
bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder? Bahusus bu mücahidîn
kumandanlar ve büyük meclis taklid edilir. Kusurlarını, millet ya taklid veya
tenkid edecek. İkisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da
tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve
delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi
kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî iş görülmez. Şu inkılab-ı azîmin temel
taşları sağlam gerek...
Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle,
mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal
etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse; hayat için
dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakall beş defa dine
muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı
ruhiyesini unutmayan milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse;
bilmecburiye mana-yı hilafeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lafza
verecek ve o manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis
elinde bulunmayan ve Meclis tarîkiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya
sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, وَ اعْتَصِمُوا
بِحَبْلِ اللّهِ
جَمِيعًا Âyetine zıddır.
sh: » (T: 134)
Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha
metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyade muktedirler. Halife-i şahsî,
ancak ona istinad ile vezaifini deruhde edebilir. Cemaatın ruhu olan şahs-ı
manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok
fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduddur. Cemaatın gayr-ı mahduddur.
Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz
ki; ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâm'ın şeairini tahrib
ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa
şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za'f-ı milliyeti
gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkif etmez, teşci' eder.
حَسْبُنَا
اللّهُ وَ نِعْمَ
الْوَكِيلُ
* * *
Bu meb'usana hitab, namaz kılanlara altmış meb'us daha ilâve eder.
Namazgâh olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.
Bu parça meb'uslara ve umum kumandanlara ve ülemalara
okutturulmakla, reisle şiddetli bir münakaşaya sebebiyet verir. Bir gün divan-ı
riyasette, elli-altmış meb'us içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal
Paşa:
-Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır; sizi, yüksek
fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza
dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz, der. Bu söz üzerine
Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki
parmağını ileri uzatarak:
-Paşa.. paşa! İslâmiyet'te imandan sonra en yüksek hakikat
namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur, der. Fakat Paşa
tarziye verir, ilişemez.
Bediüzzaman Ankara'da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan,
Şark Dârülfünununun tesisi için uğraşmaktan kat'iyen geri durmadı. Bir gün
meb'uslar heyetine der:
sh: » (T: 135)
- Bütün hayatımda bu dârülfünunu takib ediyorum. Sultan Reşad ve
İttihadcılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz...
O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun
üzerine, "Bunu meb'uslar imza etmelidirler" der. Bazı meb'uslar
diyorlar ki:
-Yalnız sen medrese usûlüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun;
halbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.
Bediüzzaman:
-O Vilâyât-ı Şarkiye, Âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmündedir;
fünun-u cedide yanında, ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünki ekser
enbiyanın şarkta, ekser hükemanın garbda gelmesi gösteriyor ki; şarkın
terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız
da, şarkta her halde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas
olmalıdır. Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türk'e hakikî kardeşliğini
hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı, teavün ve tesanüde muhtacız.
Hattâ bu hususta size bir hakikatlı misal vereyim:
Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli
ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit
derdi: "Sâlih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha
ziyade kardeştir ve akrabadır." Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf
maddî fünun-u cedide okumuş. Sonra ben -dört sene sonra- esaretten gelince
onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: Ben şimdi, Râfizî bir
Kürd'ü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim.
Ben de:
Eyvah! dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu
kurtardım; eski hakikatlı hamiyete çevirdim.
İşte ey meb'uslar!... O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne
kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını
fikrinize havale ediyorum. Demek -farz-ı muhal olarak- siz başka yerde dünyayı
dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her halde şark
vilayetlerinde din tedrisatına azamî ehemmiyet vermeniz lâzım.
sh: » (T: 136)
Bu hakikatlı maruzat üzerine, muhalifler dışarı çıkıp, 163 meb'us o
kararı imza ederler.
* * *
Bediüzzaman küçük yaşında iken tasavvur ettiği ve hayatını o yolda
feda etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabul ettiği
"Âlem-i İslâm'da büyük bir intibah ve inkişaf" emeliyle Ankara'ya
gelmişti. Daha meşrutiyetin ilânından evvel, İstanbul'a gelmeden Şarkî
Anadolu'da yüzlerce ehl-i ilim ve erbab-ı fazilet kimselerle mübahaseleri; ve
İstanbul'da birdenbire meydana çıkarak, ülemayı hayrete sevketmesi; ve ehl-i
siyaseti telaşa düşürmesi; ruhunda büyük bir İslâmî inkılabın müessisi halinin
mevcud olduğunu gösteriyordu. Ve kendisi; daha eskiden ruhunda bu vazifenin
mes'uliyetini, hem şevk ve sürurunu hissetmişti.
Hürriyetin ilânını müteakib; gazetelerde meşrutiyeti şeriata hâdim
yapmakla, Anadolu ve âlem-i İslâm kıt'asında büyük bir saadetin zuhuruna vesile
olunacak ümidiyle neşrettiği makaleler ve muhtelif içtimalardaki nutukları, hep
bu mezkûr niyet ve tasavvurunun neticesi idi. "El-Hutbet-üş Şamiye",
"Sünuhat" ve "Lemaat" gibi bazı eserlerinde de görüldüğü
gibi, "Şu istikbal zulümatı ve inkılabları içerisinde en gür ve en
muhteşem sada, Kur'anın sadası olacaktır!" diye beyanatı vardı.
Abbasileri müteakiben, âlem-i İslâm içinde İslâmî idareyi ele alan
Türklerin bin senelik muazzam idaresinden ve hilafet sürmelerinden sonra, bütün
dünyayı dehşete veren bir harb-i umumî meydana gelmiş, Osmanlı Devleti inkıraz
bulmuş; İslâm'ın ebedî düşmanları, merkez-i hükûmeti istila ederek,
müslümanlığın mahvolduğu kanaatına varmışlardı! İşte Bediüzzaman, İlahî
kudretin tecellisiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç
verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak
ümidiyle Ankara'ya gelmişti. Avn-i İlahî ve mu'cize-i Peygamberî ile düşman
taarruzlarını def'eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i
Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur'an'a istinad eden ve Âlem-i İslâm'ın
vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyet'in hakikatında mevcud kuvve-i
ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi
bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat pek kuvvetli maniler
karşısına çıktı.
sh: » (T: 137)
Âlem-i İslâm'ı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli
tehlikesinden istiaze ettiği (Allah'a sığındığı) bir zamanı ve fitneyi
ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu. Bir gün riyaset
odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk
düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, şeair-i İslâmiyeyi tahrib
etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid
edeceğini; eğer bir inkılab yapmak îcab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyet'e
müteveccihen Kur'an'ın kudsî kanun-u esasîsi noktasından yapmak lâzım geldiği
mealinde ihtarlarda bulunur ve şu temsili ders verir. (Mektubat Sahife: 426).
«Meselâ: Ayasofya Camii, ehl-i fazl ve kemalden mübarek ve muhterem
zatlarla dolu olduğu bir zamanda, tek-tük sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve
serseri ahlâksızlar bulunup, camiin pencerelerinin üstünde ve yakınında,
ecnebilerin eğlenceperest seyircileri bulunsa; bir adam o camiye girip ve o
cemaat içine dahil olsa eğer güzel bir sadâ ile şirin bir tarzda Kur'andan bir
aşir okusa; o vakit binler ehl-i hakikatın nazarları ona döner. Hüsn-ü
teveccühle, manevî bir dua ile, o adama bir sevab kazandırırlar. Yalnız, haylaz
çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek-tük ecnebilerin hoşuna gitmeyecek.
Eğer o mübarek camiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit; süflî,
edebsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa, o vakit haylaz
çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyata teşvik ettiği için
hoşlarına gidecek; ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan
ecnebilerin, istihzakârane tebessümlerini celbedecek. Fakat, umum o muazzam ve
mübarek cemaatin bütün efradından bir nazar-ı nefret ve tahkir celbedecektir.
Esfel-i safiline sukut derecesinde, nazarlarında alçak görünecektir.
İşte aynen bu misâl gibi, Âlem-i İslâm ve Asya, muazzam bir
camidir. Ve içinde ehl-i iman ve ehl-i hakikat, o camideki muhterem cemaattir.
O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlâksızlar;
firenk-meşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebi seyirciler ise,
ecnebilerin naşir-i efkârı olan gazetecilerdir. Her bir müslüman - hususan
ehl-i fazl ve kemal ise- bu camide, derecesine göre bir mevkii olur, görünür,
nazar-ı dikkat ona çevrilir. Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esası olan ihlâs ve
Rıza-yı İlâhî cihetinde, Kur'an-ı Hakîmin ders verdiği ahkâm ve
sh:» (T: 138)
hakaik-ı kudsiyeye dair
harekât ve a'mâl ondan sudur etse, lisan-ı hali, manen Âyat-ı Kur'aniyeyi
okusa; o vakit manen- Âlem-i İslâmın herbir ferdinin vird-i zebanı olan
اَللَّهُ
اغْفِرْلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ
duasında dahil olup
hissedar olur; ve umumu ile uhuvvetkârane alâkadar olur. Yalnız, hayvanat-ı
muzırra nevinden bazı ehl-i dalâletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı
ahmakların nazarlarında kıymeti görünmez. Eğer o adam, medar-ı şeref tanıdığı
bütün ecdadını ve medar-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve ruhen nokta-i
istinad telâkki ettiği Selef-i Salihin cadde-i nuranîlerini terkedip;
heveskârane, hevaperestane, riyakârane, şöhretperverane, bid'akârane işlerde ve
harekâtda bulunsa; manen, bütün ehl-i hakikat ve ehl-i imanın nazarında en
alçak mevkie düşer.
اِتَّقُوا
فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ
فَاِنَّهُ يَنْظُرُ
بِنُورِ اللَهِ
Sırrına göre ehl-i iman ne
kadar âmi ve cahil de olsa, aklı derketmediği halde, kalbi öyle hodfüruş
adamları soğuk görür; manen nefret eder.
İşte, hubb-u caha meftun ve şöhretperestliğe mübtelâ adam, (ikinci
adam) hadsiz bir cemaatin nazarında esfel-i safiline düşer; ehemmiyetsiz ve
müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki
kazanır;
اَْلاَخِلاَّءُ
يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلاَّ الْمُتَّقِينَ
sırrına göre; dünyada zarar, berzahda
azab, Âhirette düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci suretteki adam; faraza, hubb-u cahı kalbinden çıkarmazsa,
fakat ihlâs ve rıza-yı İlâhiyi esas tutmak ve hubb-u cahı hedef ittihaz etmemek
şartiyle bir nevi meşru makam-ı manevî, hem muhteşem bir makam kazanır ki; o
hubb-u cah damarını tamamiyle tatmin eder. Bu adam, az hem pek az ve
ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukabil, çok, hem pek çok kıymetdar,
zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır. Ona bedel, çok
mübarek mahlûkları arkadaş bulur; onlarla ünsiyet eder. Veya ısırıcı yabanî
eşek arılarını kaçırıp, mübarek rahmet şerbetçi-
sh:» (T: 139)
leri olan arıları kendine
celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi öyle dostlar bulur ki; daima
dualariyle âb-ı kevser gibi feyizler, Âlem-i İslâmın etrafından onun ruhuna
içirilir ve defter-i a'mâline geçirilir.»
M. Kemal Paşa itiraz ile, içindeki niyet ve halet-i ruhiyesini
ifade ile, Bediüzzaman'ı kendine çekmek ve nüfuzundan istifade etmek ister. Ve
Bediüzzaman'a meb'usluk, hem Dâr-ül Hikmet'teki eski vazifesini, hem şarkta
Şeyh Sünusî'nin yerine vaiz-i umumî, hem bir köşk tahsisi gibi teklifler yapar.
Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirzamana ait haberlerin
mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul'da tevilini söylediği
hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve
insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine gelen rivayetlerden, onlara karşı
çıkacak ve mukabele edecek olan Hizb-ül Kur'an hakkında, "O zamana
yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî
kılınç hükmünde i'caz-ı Kur'an'ın nurlarıyla mukabele edilebilir."
tavsiyesine müraatla, Ankara'da teşrik-i mesaî edemeyeceği için, kendisine
tevdi' edilmek istenen meb'usluk, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye gibi Diyanet'teki
azalığı, hem vilayat-ı şarkıye vaiz-i umumîliği tekliflerini kabul etmez.
Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara'dan ayrılmamasını rica
için istasyona kadar gelen bir kısım meb'usların da arzularına uyamayacağını
bildirerek Ankara'dan ayrılır, Van'a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden
uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i
hayat etmeye başlar...
* * *
Ankara'daki Hayatına Dair
Risale-i Nur'dan bir parça
(Yirmi Üçüncü Lem'a «Tabiat
Risalesi» nden)
... Bin üçyüz otuz sekizde Ankara'ya gittim. İslâm ordusunun Yunana
galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir
zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane
çalıştığını gördüm. Eyvah! Dedim,
sh:» (T: 140)
bu ejderha imanın erkânına
ilişecek. O vakit, şu Âyet-i Kerîmenin bedahet derecesinde Vücud ve Vahdaniyeti
ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak
derecede Kur'ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî bir Risalede
yazdım. Ankar'da Yeni Gün Matbaasında tabettirmiştim. Fakat maatteessüf, Arabî
bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve
mücmel bir surette o kuvvetli bürhan te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o
dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. ......»