Üçüncü Kısım
Risale-i Nur'un gittikçe
inkişaf ettiğini, iman ve İslâmiyet'in kuvvetlenmeye başladığını anlayan gizli
din düşmanları, "Bediüzzaman; gizli cem'iyet kuruyor, rejim aleyhindedir,
rejimin temel nizamlarını yıkıyor!" gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı
tertib ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde, idam
kasdıyla ve muhakkak surette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında dâva
açtırılıyor. Bunun üzerine Dâhiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandanı, teçhiz
edilmiş askerî bir kıt'a ile birlikte Isparta'ya geliyorlar. Isparta-Afyon yolu
boyunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta Vilâyeti ve civarı askerî
birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti; masum ve mazlum
Bediüzzaman inzivagâhından çıkarılarak, talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli
olarak kamyonlarla Eskişehir'e sevkediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine
yakın bir alâka duyan Müfreze Kumandanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu
suretle, namazlar kazaya bırakılmadan yola devam ediliyor. Hakikatı ve
Bediüzzaman'ın masumiyetini idrak eden Müfreze Kumandanı, Bediüzzaman ve
talebelerinin bir dostu olmuştur...
Yüz yirmi talebesiyle Eskişehir Hapishanesine getirilen Said Nursî,
tam bir tecrid-i mutlak içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine dehşetli
işkenceler tatbikine başlanıyor… Bediüzzaman Said Nursî; kendisine yapılan bu
işkence ve azablara rağmen, Otuzuncu Lem'a ve Birinci ve İkinci Şuaları te'lif
ediyor. Hapisteki birçok kimseler Üstad Bediüzzaman hapse girdikten sonra
ıslah-ı nefs ederek mütedeyyin bir hale geliyorlar.
Gizli dinsizler, Isparta havalisinde: "Bediüzzaman ve
talebeleri idam edilecek" diye propagandalar yaptırarak, korku ve dehşet
saçıyorlar. (Haşiye) Diğer taraftan Bediüzzaman hapse konulma-
__________________________________________
(Haşiye): Evet; zulmün sonu, zalimin mahvına olarak öyle tecelli
eder ve etmiştir ki; o plânları yapanlar, şimdi ölümün idam-ı ebedisine mahkûm
bir vaziyette Cehennemin esfel-i safilînine yuvarlanmakta, tam mağlubiyet ve
Cehennem azabından daha şedid azablar içerisinde şevketi sönmüş olarak zelilane
bir ömür geçirmektedirler.
Bediüzzaman ise; iman ve İslâmiyetin bahadır ve kahraman bir hâdimi
olarak, İslâmî bir izzet ve imanî bir şehametle hâlâ yaşamakta, Kur'an ve iman
hizmetini devam ettirmekte ve İslâmî zaferleriyle Müslüman Türk Milletine ve
Âlem-i İslâma manevî bayramlar idrak ettirmektedir.
sh: » (T: 198)
sından mütevellid muhtemel
bir isyan hareketinin vukuundan korkan istibdad ve ceberut devrinin hükûmet
reisi, Şark Vilayetlerine seyahate çıkıyor.
Halbuki Bediüzzaman, ömrü boyunca müsbet hareket etmeyi düstur
edinmiş; "Birkaç adamın hatasıyla yüzer adamların zarar görmesine sebeb
olunamaz" demiştir. Bunun içindir ki, yapılan o kadar gaddarane zulümlar
esnasında bir tek hadise meydana gelmemiş ve Bediüzzaman Said Nursî,
talebelerine daima sabır ve tahammül ve yalnız iman ve İslâmiyete çalışmayı
tavsiye etmiştir. Ve bu gibi evhamların, dinsizlik hesabına, maksad-ı mahsusla
husule getirildiğini herkes anlamıştır.
Bediüzzaman yüz yirmi talebesiyle beraber 1935'te Eskişehir Ağır
Ceza Mahkemesine sevkediliyor. Ani yapılan araştırmalarla elde edilen bütün
risale ve mektublar meydanda olduğu halde, mahkûmiyetlerini intaç edecek bir
delile rastgelinememiş ve neticede kanaat-ı vicdaniye ile keyfi bir surette
Said Nursî'ye onbir ay ve onbeş arkadaşına da altışar ay ceza vererek; mütebaki
kalan yüz beş kişiyi beraet ettirmiştir. Halbuki isnad edilen suç sabit
olsaydı, Bediüzzaman Said Nursî'nin idamına ve arkadaşlarının da hiç olmazsa
ağır hapsine hükmedilecekti. Nitekim bu yersiz karara Bediüzzaman itiraz etmiş
ve bu cezanın bir beygir hırsızına veya bir kız kaçırıcısına lâyık olduğunu belirterek
kendisinin ya beraetine veya idamına veyahut yüz bir sene hapse mahkûmiyetine
hükmedilmesini ısrarla istemiştir.
Burada, harika bir hâdiseyi nakletmeden geçemeyeceğiz. Şöyle ki:
Bediüzzaman hapiste iken, bir gün, o zamanın Eskişehir
Müddeiumumîsi Üstadı çarşıda görür. Hayret ve taaccüble ve vazifesine son
vereceği ihtarıyla, hapishane müdürüne:
-Ne için Bediüzzamanı çarşıya çıkardınız? Şimdi çarşıda gördüm,
der. Müdür de:
-Hayır efendim. Bediüzzaman hapishanede, hattâ tecriddedir;
bakınız, diye cevab verir.
Bakarlar ki, Üstad yerindedir. Bu hârika vakıa adliyede şayi
_______________________________
sh: » (T: 199)
olur. Hâkimler, "Bu
hale akıl erdiremiyoruz" diye birbirlerine naklederler. (Hâşiye)
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ'NİN
ESKİŞEHİR
MAHKEMESİ MÜDAFAATINDAN BİR KISMI
1935
Eskişehir Mahkemesinde, Said Nursî'nin siyasî şeylerle meşgul
olmadığı tahakkuk etmiş, sadece bir Âyet-i Kerimeyi tefsir eden bir
risalesinden dolayı ceza verilmiştir ki, Âyet-i Kerime tefsirinden dolayı bir
müfessiri cezalandırmak, dünyanın hiçbir mahkemesinde görülmemiştir; elbette ve
elbette büyük bir adlî hatadır.
O Müdafaadan Bir Parça
Ey hey'et-i hâkime: Beni, dört-beş madde ile ittiham edip tevkif
ettiler.
Birinci Madde: İrtica fikriyle dini âlet edip, emniyet-i umumiyeyi
ihlâl edebilecek bir teşebbüs niyeti olduğu ihbar edilmiş.
Elcevab: Evvelâ; imkânat başkadır, vukuat başkadır. Herbir ferd,
çok adamları öldürebilmesi mümkündür. Bu imkân-ı katil
_____________________________
(Hâşiye): Aynen bunun gibi bir vakıa da, Bediüzzaman Denizli
hapsinde iken olmuştur. Üstadı, halk iki-üç defa muhtelif camilerde sabah
namazında görür. Savcı işitir, Hapishane müdürüne pürhiddet:
-Bediüzzamanı sabah namazında dışarıya, camiye çıkarmışsınız"
der. Tahkikat yapar ki, Üstad hapishaneden dışarı kat'iyen çıkarılmamış.
Eskişehir hapishanesinde iken de; bir Cuma günü, hapishane müdürü,
kâtib ile otururken bir ses duyuyor:
-Müdür bey! Müdür bey!
Müdür bakıyor. Bediüzzaman yüksek bir sesle:
-Benim mutlaka bugün Ak Camide bulunmam lâzım.
Müdür: "Peki Efendi Hazretleri" diye cevab veriyor. Kendi
kendine: "Herhalde, Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya
çıkamayacağını bilemiyor" diye söylenir ve odasına çekilir. Öğle vakti;
Bediüzzaman'ın gönlünü alayım, Ak Camiye gidemeyeceğini izah edeyim
düşüncesiyle Üstad'ın koğuşuna gider. Koğuş penceresinden bakar ki, Bediüzzaman
içeride yok! Hemen jandarmaya sorar, "İçeride idi, hem kapı kilitli"
cevabını alır. Derhal camiye koşar. Bediüzzaman'ın ileride, birinci safta, sağ
tarafta namaz kıldığını görür. Namazın sonlarında Bediüzzamanı yerinde
göremeyip, hemen hapishaneye döner; Hazret-i Üstadın "ALLAHÜ EKBER"
diyerek secdeye kapandığını hayretler içerisinde görür. (Bu hadiseyi bizzat o
zamanki hapishane müdürü anlatmıştır.)
sh: » (T: 200)
cihetiyle mahkemeye verilir
mi? Herbir kibrit, bir haneyi yakması mümkündür. Bu yangın imkânıyla, kibritler
imha edilir mi?
Saniyen: Yüzbin defa hâşâ! İştigal ettiğimiz ulûm-u imaniye,
Rızâ-yı İlâhiyeden başka hiçbir şeye âlet olamaz. Evet, Güneş Kamer'e peyk ve
tâbi olmadığı gibi, saadet-i ebediyyenin nuranî ve kudsî anahtarı ve hayat-ı
uhreviyyenin bir Güneşi olan îman dahi, hayat-ı içtimaiyyenin aleti olamaz.
Evet, bu kâinatın en muazzam mes'elesi ve şu hilkat-ı âlemin en büyük muamması
olan sırr-ı imandan daha ehemmiyetli bir mes'ele-i kâinat yoktur ki, bu
mes'ele-i sırr-ı iman ona âlet olsun.
Ey hey!et-i hâkime! Eğer bu işkenceli tevkifim, yalnız hayat-ı
dünyeviyeme ve şahsıma ait olsa idi; emin olunuz ki, on seneden beri sükût
ettiğim gibi yine sükût edecektim. Fakat tevkifim, çokların hayat-ı
ebediyelerine ve muazzam tılsım-ı kâinatın keşfini tefsir eden Risale-i Nur'a
ait olduğundan, yüz başım olsa ve her gün biri kesilse, bu sırr-ı azimden vaz
geçmeyeceğim; ve sizin elinizden kurtulsam, elbette ecel pençesinden
kurtulamıyacağım. Ben ihtiyarım, kabir kapısındayım. İşte o müdhiş tılsım-ı
kâinat keşşafı olan Kur'an-ı Hakîmin o muazzam keşfini göze gösterir bir
surette tefsir eden Risale-i Nur'un, o tılsıma ait yüzer mes'elelerinden, bu
herkesin başına gelecek olan ecele ve kabre ait yalnız bu sırr-ı imana bakınız
ki:
Acaba; bu dünyanın bütün muazzam mesail-i siyasiyesi, ölüme ecele
inanan bir adama daha büyük olabilir mi ki; bunu, ona alet etsin. Çünki; vakit
muayyen olmadığından, her vakit baş kesebilen ecel, ya idam-ı ebedidir veyahut
daha güzel bir âleme gitmeye terhis tezkeresidir. Hiçbir vakit kapanmıyan
kabir; ya hiçlik ve zulûmat-ı ebediye kuyusunun kapısıdır veyahut daha dâimî ve
daha nuranî bâki bir dünyanın kapısıdır.
İşte; Risale-i Nur, keşfiyat-ı kudsiye-i Kur'aniyenin feyziyle, iki
kere iki dört eder derecesinde kat'iyetle gösterir ki, eceli, idam-ı ebediden
terhis vesikasına ve kabri dipsiz, hiçlik kuyusundan müzeyyen bir bahçe
kapısına çevirmeleri, şübhesiz, kat'î bir çaresi var. İşte bu çareyi bulmak
için, bütün dünya saltanatı benim olsa bilâ-tereddüd feda ederim. Evet, hakikî
aklı başında olan feda eder...
İşte efendiler, bu mes'ele gibi yüzer mesail-i imaniyeyi keşf ve
izah eden Risale-i Nur'a, evrak-ı muzırra gibi, haşa yüzbin defa
sh: » (T: 201)
haşa! siyaset cereyanlarına
alet edilmiş garazkâr kitablar nazarıyla bakmak... Hangi insaf müsaade eder,
hangi akıl kabul eder, hangi kanun iktiza eder? Acaba istikbal nesl-i atisi ve
hakikî istikbal olan âhiretin ehli ve Hâkim-i Zülcelâli, bu suali,
müsebbiblerinden sormayacaklar mı? Hem, bu mübarek vatanda bu fıtraten dindar
millete hükmedenler, elbette dindarlığa tarafdar olması ve teşvik etmesi,
vazife-i hâkimiyet cihetiyle lâzımdır. Hem madem lâik cumhuriyet, prensibiyle
bitarafane kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi
bahaneler ile ilişmemek gerektir.
Salisen: Bundan oniki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı
"Hutuvat-ı Sitte" namındaki mücahedatımı takdir edip beni oraya
istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi.
"Bizimle çalış" dediler. Dedim: "Yeni Said öteki dünyaya
çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez."
Evet ilişmedim ve ilişenlere de iştirâk etmedim. Çünki: An'anât-ı
milliye-i İslâmiye lehinde istimal edilebilir bir deha-yı askeriyi, an'ane
aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet; ben, Ankara reislerinde,
hususan reisicumhurda bir deha hissettim ve dedim: "Bu dehayı,
kuşkulandırmakla an'anat aleyhine çevirmek caiz değildir." Onun için, ne
kadar elimden gelmişse dünyalarından çekindim, karışmadım. Onüç seneden beri
siyasetten çekildim; hattâ bu yirmi bayramdır, bir-ikisinden başka umumlarında,
bu gurbette, kendi odamda yalnız mahpus gibi geçirdim; tâ ki siyasete bulaşmam
tevehhüm edilmesin. Hükûmetin işlerine ilişmediğime ve karışmak istemediğime
delalet eden;
Birinci Delil: Onüç senedir, siyaset lisanı olan gazeteleri bu
müddet zarfında hiç okumadığım dokuz sene oturduğum Barla köyünde, dokuz ay
ikamet ettiğim Isparta'da dostlarım biliyorlar. Yalnız; Isparta
tevkifhanesinde, gayet insafsız bir gazetecinin, dinsizcesine, Risale-i Nurun
talebelerine hücumunun bir fıkrası, istemediğim halde kulağıma girdi.
İkinci Delil: On senedir Isparta Vilâyetinde bulunuyordum. Dünyanın
çok tahavvülâtı içinde siyasete karışmak teşebbüsüne
sh: » (T: 202)
dâir hiçbir emare, hiçbir
tereşşuhat görülmediğidir.
Üçüncü Delil: Hiçbir hatıra gelmeyen, âni olarak benim ikametgâhım
bastırıldı, tam taharrî edildi. On seneden beri en mahrem evrakımı ve
kitablarımı aldılar. Hem vali dairesi, hem polis dairesi, bu kitablarımda
siyaset-i hükûmete ilişecek hiçbir maddeyi bulamadıklarını itiraf etmeleridir.
Acaba; on sene değil, belki on ay benim gibi sebebsiz nefyedilen ve
merhametsizce zulüm gören ve işkenceli tazyik ve tarassud edilen bir adamın en
mahrem evrakı meydana çıksa, zalimlerin yüzlerine savrulacak on madde çıkmaz
mı?
Eğer denilse: "Yirmiden ziyade mektubların yakalandı?"
Ben de derim: O mektublar, birkaç sene zarfında yazılmışlar. Acaba, on sene
zarfında on dosta, on ve yirmi ve yüz mektub çok mu? Madem muhabere serbesttir
ve dünyanıza ilişmezler, bin olsa da bir suç teşkil etmezler.
Dördüncü Delil: Müsadere edilen bütün kitablarımı görüyorsunuz ki,
siyasete arkalarını çevirip, bütün kuvvetleri ile imana ve Kur'âna, âhirete
müteveccih olmalarıdır. Yalnız iki-üç risalelerde Eski Said sükûtu terkederek
bazı gaddar me'murların işkencelerine karşı hiddet etmiş; hükûmete değil, belki
vazifesini sû-i istimal eden o memurlara itiraz eylemiş, mazlumane şekvasını
yazmış. Fakat, yine o iki-üç risaleyi mahrem deyip neşrine izin vermedim, has
bir kısım dostlarıma münhasır kalmışlardır. Hükûmet ele bakar ve zâhire dikkat
eder. Kalbe bakmak, gizli ve hususî işlere bakmak hakkı yoktur ki, herkes
kalbinde ve hanesinde istediğini yapabilir ve padişahları zemmeder, beğenmez.
Ezcümle: Yedi sene evvel -daha yeni ezan çıkmadan- bir kısım
me'murlar sarığıma, hem hususî Şafiîce ibadetime müdahale etmek istemelerine
mukabil, bir kısa risale yazıldı. Bir zaman sonra yeni ezan çıktı; ben o
risaleyi mahrem dedim, intişarını menettim. Hem: Ezcümle, Dar-ül Hikmet-il
İslâmiyede bulunduğum zaman, tesettür Âyeti aleyhinde Avrupa'dan gelen itiraza
karşı bir cevab yazmıştım. Bundan bir sene evvel, eski matbu risalelerimden
alınan ve "On Yedinci Lem'a" namındaki risalenin bir mes'elesi olarak
kaydedilmiş ve sonra "Yirmi Dördüncü Lem'a" ismini alan kısacık
Tesettür Risalesi, ilerideki kanunlara temas etmemek için, o Tesettür
Risalesini setrettim. Her nasılsa, yanlışlıkla bir yere gönderilmiş. Hem o
risale; medeniyetin, Kur'anın Âyeti-
sh: » (T: 203)
ne ettiği itiraza karşı,
müskit ve ilmî bir cevabdır. Bu hürriyet-i ilmiye, cumhuriyet zamanında elbette
kayıd altına alınamaz.
Beşinci Delil: Dokuz senedir, bir köyde inzivayı ihtiyar ettiğim ve
hayat-ı içtimaiyeden ve siyasetten sıyrılmak istediğim; ve bu defa gibi,
müteaddid başıma gelen bütün işkencelere tahammül edip, dünya siyasetine
karışmamak için bu on senede hiç müracaat etmediğimdir. Eğer müracaat etseydim,
Barla yerine İstanbul'da oturabilirdim. Ve belki, bu defadaki gaddarane
tevkifimin sebebi; müracaatsızlıktan küsen ve gururlarına dokunan Isparta
Valisinin ve hükûmetin bazı me'murlarının, garazlarından veya
iktidarsızlıklarından habbeyi kubbe yapıp, Dahiliye Vekâletini
evhamlandırmasıdır.
Elhasıl: Benim ile temas eden bütün dostlarım bilirler ki; siyasete
değil karışmak, değil teşebbüs, belki düşünmesi dahi esas maksadıma ve ahval-i
ruhiyeme ve hizmet-i kudsiye-i imaniyeme muhaliftir; ve olamıyor. Bana nur verilmiş,
siyaset topuzu verilmemiş. Bu halin bir hikmeti şudur ki; hakaik-i imaniyeye
müştak ve me'muriyet mesleğine giren bir çok zatları, bu hakaike, endişeli ve
tenkidkârane baktırmamak, onlardan mahrum etmemek için, Cenab-ı Hak kalbime
siyasete karşı şiddetli bir kaçınmak ve bir nefret vermiştir kanaatındayım.
.............................................................................................................
Binbaşı Merhum Asım Bey isticvab edildi; eğer doğru dese, Üstadına
zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik namuskârane ve müstakimane
askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, "Ya Rab, canımı
al!" diyerek o dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve
dünyada hiçbir kanunun hata diyemiyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve bir
tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet; Risale-i
Nurdan tam ders alan, bir su içer gibi, kolayca terhis tezkeresi telâkki ettiği
ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin
teellümlerini düşünmeseydim, ben de, âlicenab kardeşim Asım Bey gibi "Ya
Rab! Canımı da al" diyecektim. Her ne ise. Benim sebeb-i ittihamımdan
olan;
Üçüncü Madde: Risale-i Nur'un müsaade-i hükûmet alınmadan intişarı
ve hissiyat-ı îmaniyeyi kuvvetleştirmesiyle, ileride belki hükûmetin serbestane
prensiplerine sed çeker ve emniyet-i umumiyeyi ihlâl eder.
sh: » (T: 204)
Elcevab: Risale-i Nur, nurdur. Nurdan zarar gelmez; siyaset
topuzunu onüç seneden beri elinden atmıştır; ve bu vatanın ve bu milletin
hayatlarının temel taşları olan hakikat-ı kudsiyeyi tesbit eder; ve bu mübarek
milletin yüzde doksan dokuzuna zararsız menfaati olduğuna, eczalarını okuyan
bütün zatları işhad edebilirim. Haydi biri çıksın, desin: "Bunda bir zarar
gördüm."
Sâniyen: Benim matbaam yok ve müteaddid kâtiblerim yok. Birisini
zor ile bulabilirim. Ve hüsn-ü hattım yok, yarım ümmîyim, bir saatte ancak bir
sahifeyi çok noksan yazımla yazabilirim. Merhum Asım Bey gibi bazı zatlar benim
için bir yadigâr olarak güzel yazılarıyla yardım ettiler. Benim, çok hazin
gurbetimdeki hatıratımı yazdılar. Sonra,
envar-ı îmaniyeyi derdine tam derman bulan bir kısım zâtlar onları
okumak istediler ve okudular; hayat-ı ebediyelerine tam bir tiryak olduğunu
hakkalyakîn gördüler, kendilerine istinsah ettiler. Elinize geçen ve nazar-ı
teftişinizde bulunan "Fihriste Risalesi" gösteriyor ki; Risale-i
Nur'un her bir cüz'ü, bir Âyet-i Kur'aniyenin hakikatını tefsir eder; ve
hususan erkân-ı imaniyeye dair âyetleri öyle vuzuhla tefsir eder ki, Avrupa
feylesoflarının bin seneden beri Kur'an aleyhinde hazırladıkları hücum
plânlarını ve esaslarını bozuyor. Şimdilik elinizde "İhtiyar
Risalesi" nin Onbirinci Ricasında binler îmanî ve tevhidî bürhanlardan bir
tek bürhan var. Nümune için ona bakınız; dikkat ediniz, dâvâm doğru mudur,
yanlış mıdır? Anlarsınız. Hem bu vatana ve bu millete ne kadar menfaatli
olduğunu, nümune için, Risale-i Nurun eczalarından olan "İktisad
Risalesi" ve hastalara, imandan gelen yirmibeş devalı risale; ve
ihtiyarlara, imandan gelen onüç rica ve teselli risaleleri, bu mübarek milletin
yarısından ziyade bir yekûn teşkil eden fakirler, hastalar, ihtiyarlar
taifelerine gayet kıymetdar bir hazine-i servet ve tiryak ve ziya olduğunu
insaf ile bakan herkes kabul eder kanaatındayım.
Hem vazife-i tahkikatınıza yardım için derim: Fihriste Risalesi
yirmi senelik risalelerimin bir kısmının fihristesidir. İçindeki risalelerin
bir kısmının asılları Dârülhikmetten başlar. Fihristedeki numaralar, te'lif
tertibiyle değildirler. Meselâ: Yirmiikinci Söz, Birinci Söz'den daha evvel te'lif
edilmiş ve Yirmiikinci Mektub, Birinci Mektub'dan daha evvel yazılmış. Bunlar
gibi çok var...
Salisen: İman ilminden ibaret olan Risale-i Nur eczaları, emniyet
ve asayişi temin ve te'sis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve
sh: » (T: 205)
iyi hasletlerin menşe' ve
menbaı olan iman; elbette emniyeti bozmaz, temin eder. İmansızlıktır ki,
seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder.
Hem bunu biliniz ki, yirmi-otuz sene evvel bir gazetede gördüm ki;
İngilizlerin bir Müstemlekât Nâzırı demiş: "Bu Kur'an Müslümanların elinde
varken biz onlara hakikî hâkim olamayız... Bunun kaldırılmasına ve
çürütülmesine çalışmalıyız." İşte; bu kâfir muannidin bu sözü, otuz
senedir nazarımı Avrupa feylesoflarına çevirmiş olduğundan, nefsimden sonra
onlar ile uğraşıyorum. Dahiliyeye pek bakamıyorum ve dahildeki kusuru,
Avrupa'nın hatası, ifsadıdır derim. Avrupa feylesoflarına hiddet ediyorum,
onları vuruyorum, Felillâhilhamd, Risale-i Nur, o muannid kâfirin hülyasını
kırdığı gibi; maddiyyun, tabiiyyun feylesoflarını tam susturur bir vaziyete
girmiştir. Dünyada, hangi şekilde olursa olsun, hiçbir hükûmet yoktur ki kendi
memleketinin böyle mübarek mahsulünü ve sarsılmaz bir maden-i kuvve-i
mâneviyesini yasak etsin ve nâşirini mahkûm eylesin! Avrupa'da rahiblerin
serbestiyeti gösteriyor ki; hiçbir kanun, târik-i dünya olanlara ve âhirete ve
imana kendi kendine çalışanlara ilişmez.
Elhâsıl: On sene kadar sebebsiz bir nefye mahkûm; ihtilâttan,
muhabereden memnu gurbetzede bir ihtiyar adamın, saadet-i ebediyenin anahtarı
olan imanına dair hâtırat-ı ilmiyesini yazmasını, dünyada hiçbir kanun ona
yasak diyemez ve demez kanaatindeyim. Ve şimdiye kadar hiçbir âlim tarafından
tenkid edilmemesi, elbette o hatırat, ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduğunu
isbat eder.
Benim ittihamım ve tevkifime sebeb gösterilen,
Dördüncü Madde: Devletçe yasak edilen tarikat dersini vermekle
ihbar edilmiş olmaklığımdır.
Elcevab: Evvelâ, elinizdeki bütün kitablarım şahiddirler ki, ben
hakaik-i imaniye ile meşgulüm. Hem müteaddid risalelerde yazmışım ki:
"Tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikatsız Cennete
giden pek çok, fakat imansız Cennete girecek yok. Onun için imana çalışmak
zamanıdır" diye beyan etmişim.
Saniyen: On senedir Isparta Vilâyetinde bulunuyorum. Biri çıksın,
bana "Tarikat dersi vermiş" desin. Evet bazı has âhiret kardeşlerime
ulûm-u îmaniye ve hakaik-i âliye dersini hocalık itibariyle vermişim. Bu,
tarikat talimi değil, belki hakikat tedrisi-
sh: » (T: 206)
dir. Yalnız bu kadar var.
Ben Şafiîyim, namazdan sonraki tesbihatım Hanefî tesbihatından biraz farklıdır.
Hem, akşam namazından yatsı namazına kadar ve fecirden evvel hiç kimseyi kabul
etmemek şartıyla, kendi kendime günahlarımdan istiğfar ve Âyetler okumak gibi
şeylerle meşguliyetim var. Zannederim, dünyada hiçbir kanun bu hale yasak
diyemez. Bu mes'ele-i tarikat münasebetiyle hükûmet ve mahkeme memurları
tarafından benden soruluyor:
-Ne ile yaşıyorsun?
Elcevab: Dokuz sene ikamet ettiğim Barla halkının müşahedesiyle,
şiddet-i iktisad berekâtıyla, tam kanaat hazinesiyle, ekser günlerde her bir
gün yüz para ile, bazı daha az bir masrafla yaşadığımı, benimle temas eden
dostlarım bilirler. Hattâ yedi sene zarfında; elbise, pabuç gibi şeylere yedi
banknot ile idare ettim.
Hem, elinizde bulunan tarihçe-i hayatımın şehadetiyle, bütün
hayatımda halkların hediye ve sadakalarından istinkâf edip, en sadık
dostlarımın hatırlarını rencide ederek hediyesini reddetmişim. Eğer
mecburiyetle hediye almış isem, mukabilini vermek şartıyla aldığımı, bana
hizmet eden dostlarım bilirler. Dârül-Hikmetil-İslâmiyede aldığım maaştan
çoğunu, o zaman yazdığım kitabların tab'ına sarfettim; az bir kısmını, hacca
gitmek için sakladım. İşte o cüz'î para, iktisad ve kanaat berekâtıyla on sene
bana kâfi geldi ve yüz suyumu döktürmedi; daha o mübarek paradan biraz var.
Ey heyet-i hâkime! Bu uzun ifâdâtımı dinlemekten usanmamak
gerektir. Çünki, yirmi-otuz kitab, benim tevkifnamemin evrakı içine girmişler.
Bu kadar itham evrakıma karşı, elbette bu uzun ifade kısa kalır. Ben, onüç
senedir dünya siyasetine karışmadığımdan, kanunları bilmiyorum. Hem, kendimi
müdafaa için aldatmağa tenezzül etmediğime tarihçe-i hayatım şahiddir. Ben
hakikat-ı hâli olduğu gibi beyan ettim. Sizin vicdanınız var ve kanunların
gadirsiz vech-i tatbiklerini bilirsiniz, hakkımda hükmünüzü verirsiniz. Bunu da
biliniz ki: Bazı iktidarsız memurların iktidarsızlıklarından veya evhamlarından
veya keçi ve kurt bahanesi nev'inden veya kendilerine pâye vermek veya hükûmete
yaranmak fikriyle, yeni serbestî kanunlarının tatbiklerine zemin hazırlamak
entrikalarından, hakkımda dürbün ile bakarak habbeyi kubbe gösterdiler.
Sizlerden ümidimiz şudur ki; iktidarınızdan, onların evhamlarının kubbesinin
habbe olduğunu göstermektir.
sh: » (T: 207)
Yani onların dürbünlerini
aksine çevirip bakarsınız... Hem bir ricam var: Müsadere edilen kitablarımın,
bin liradan ziyade bence kıymetleri var. Bana iade ediniz. Onların mühim bir
kısmı oniki sene evvel Ankara kütübhanesine iftihar ve teşekkür ile kabul
edildiğini, kütübhane nâzırı gazete ile ilân etmiştir. Şimdilik hayatıma
hükümleri geçen hey'etinizin re'yile, bu ifademin bir suretini müdde-i umumîye
verip beni bu zarara sokanlar aleyhinde ikame-i dâvâ etmek; ve bir suretini
Dahiliye Vekâletine; ve bir suretini de Meclis-i Meb'usana vermek istiyorum.
YUKARIDAKİ MÜDAFAATIMIN
BİRİNCİ TETİMMESİ
Beni istintak eden zatın ve hey'et-i hâkimenin nazar-ı
dikkatlerine! Evvelki ifademe üç maddeyi ilâve ediyorum.
Birinci Madde: Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir
garazı ihsas eden ve bil'iltizam hiçten bir sebeb-i ittiham icad etmek
nev'inden, musırrâne, bir cemiyet ve teşkilât varmış gibi soruyorlar. "Bu
teşkilâtı yapmak için nereden para alıyorsunuz?" diyorlar.
Elcevab: Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir
cemiyet-i siyasîyenin, bizim tarafımızdan vücuduna dair hangi vesika, hangi
emareler var; ve para ile teşkilât yaptığımıza hangi delil, hangi hüccet
bulmuşlar ki, bu kadar musırrane soruyorlar? Ben, on senedir Isparta
Vilâyetinde şiddetli tarassud altında bulunmuşum. Bir-iki hizmetkâr ve on günde
bir-iki yolcudan başka adamları görmeyen garib, kimsesiz, dünyadan usanmış,
siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş; ve kuvvetli siyasî muhalif
cem'iyetlerin ne kadar aksülâmeller ile zararlı ve akîm kaldığını mükerrer
müşahedatla görmüş; ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim
fırsatta, siyasî cemiyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış; ve îman-ı
tahkikinin gayet kudsî ve hiç bir şeyle zedelenmesi caiz olmayan hizmeti bozmak
ve ağraz-ı siyasî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telakkî ederek şeytandan
kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri, اَعُوذُ
بِاللَّهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسَةِ
kendine düstûr eden; ve hileyi hilesizlikte
bulan, asabî ve bilâ-perva esrarını fâşeden; on sene koca Isparta Vilâyetinin
hassas ve cessas memurlarına böyle teşkilât sezdirmeyen bu adamdan, "Böyle
bir teşkilat var ve siyasî bir dolabı çeviriyorsunuz" diyen-
sh: » (T: 208)
lere karşı, yalnız ben
değil, belki Isparta Vilâyeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl-i akıl
ve vicdan, onların iftiralarını nefretle karşılar ve "Garazkâr plânlar ile
onu itham ediyorsunuz" diyecekler.
Saniyen: Mes'elemiz imandır. İman uhuvvetiyle bu memlekette ve
Isparta'nın yüzde doksandokuz adamları ile uhuvvetimiz var. Halbuki cemiyet
ise, ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksandokuz adam
cemiyet olmaz. Meğer, gayet insafsız bir dinsiz, herkesi (hâşâ) kendi gibi
dinsiz tevehhüm edip, bu mübarek ve dindar milleti tahkir etmek niyetiyle böyle
işâa eder...
Salisen: Benim gibi pek ciddî bir muhabbetle Türk Milletini seven;
ve Kur'ânın senasına mazhariyetleri cihetiyle Türk Milletini pek çok takdir
eden; ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ânın bayraktarı
olan bu millete karşı gayet şiddetli taraftar bulunan; ve bin Türkün
şehadetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk Milletine bilfiil hizmet eden
ve kıymettar otuz-kırk Türk gençlerini, namazsız otuz bin hemşehrilerine tercih
etmekle bu gurbeti ihtiyar eden ve hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi
muhafaza eden ve hakaik-i imaniyeyi pek vâzıh bir surette ders veren bir
insanın; on sene ve belki yirmi-otuz sene zarfında, yirmi-otuz değil, belki
yüz, belki binler talebesi, sırf iman ve hakikat ve âhiret noktasında onunla
fedakârane bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur ve zararı mı var? Hiç
ehl-i vicdan ve insaf bunları tenkide cevaz verir mi? Ve bunlara cemiyet-i
siyasîye nazariyle bakabilir mi?
Rabian: On sene zarfında yüz banknot ile idare eden ve günde, bazan
kırk para ile geçinen ve yetmiş yamalı bir abayı yedi sene giyen bir adam
hakkında: "Nereden para alıp yaşıyorsun ve teşkilât yapıyorsun?"
diyenler, ne kadar insaftan uzak düştüklerini ehl-i insaf anlar.
İkinci Madde: Menemen Hâdisesinin bir yalancı taklidini yapıp;
millete dehşet verip, serbestî kanunları kolayca tatbik etmek desisesiyle
hükûmeti iğfal ederek, gûya "Hükûmetin serbestî kanunlarını kabul
ettirmesine yardım ediyor" entrikasiyle, beni Barla'dan Ispartaya cebren
celbettiler. Baktılar; ben, öyle fitnelere âlet olamıyorum ve öyle her cihetçe
vatana, millete, dine zararlı olan akîm teşebbüslere hiçbir meylim yoktur,
anladılar ki,
sh: » (T: 209)
o vakit plânlarını
değiştirdiler. Benim beğenmediğim bir şöhret-i kâzibemden istifade edip, hiç
hatır ve hayâlimize gelmeyen entrikalarla başımıza Menemen hâdise-i
mazlumesinin bir mevhum taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem
masum, mevkuf birçok efrad-ı millete büyük zarar verdiler. Şimdi yalanları
meydana çıktıkça, kurdun keçiye bahane bulması nev'inden bahaneleri bulup,
me'murîn-i adliyeyi şaşırtmak istiyorlar. Adliye me'murlarının bu mes'elede çok
dikkate ve ihtiyata muhtaç olduklarını müdafaa-i millîye hukukum noktasında
hatırlatıyorum. Asıl ittiham edilecek onlardır ki, hükûmetin bazı erkânına
dalkavukluk edip ve sahtekârlıkla, bir yalancı cemiyet maskesi altında, bazı
safdil mâsumları, biçareleri tehyiç ederek küçük bir hâdise çıkarır; sonra
şeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti şaşırtır, çok mâsumları ezdirir,
memlekete büyük zarar verir, kabahati başkalara yükler. İşte bu mes'elemiz
aynen böyledir.
Üçüncü Madde: Hükûmetin daireleri içinde en ziyade hürriyetini
muhafaza etmeye ve te'sirat-ı hâriciyeden en ziyade bîtarafane, hissiyatsız
bakmakla mükellef olan elbette mahkemedir. Ben, mahkemenin hürriyet-i tâmmesine
istinaden, hürriyetle, hukuk-u hürriyetimi bu suretle müdâfaa etmeye hakkım
vardır. Evet, her yerde, adliyede mal ve can mes'eleleri var. Eğer, hâkim şahsî
hiddet edip bir katili katletse, o hâkim katil olur. Demek adliye memurları,
hissiyattan ve te'sirat-ı hariciyeden bütün bütün âzade ve serbest olmazsa,
sureten adalet içinde müdhiş günahlara girmek ihtimali var. Hem; cânilerin,
kimsesizlerin ve muhaliflerin dahi bir hakkı var. Ve hakkını aramak için, gayet
bîtarafane bir merci isterler. Adalet noktasından tarafgirlik fikrini verip,
adaletin mahiyetini zulme çeviren, hakkımda sarfedilen bir tâbirdir ki,
Isparta'da ve burada bazı isticvablarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında
"Said Kürdî" ve "bu Kürd" diye beni öyle yâd ediyorlar.
Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir
his uyandırmak, hem mahkeme ve adaletinin mahiyetine bütün bütün zıd ve muhalif
bir cereyan vermektir. Evet, hâkim ve mahkeme tarafgirlik şâibesinden müberra
ve gayet bîtarafane bakması birinci şart-ı adalet olduğuna dair binler vukuat-ı
tarihiyeden, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın hilâfeti zamanında bir Yahudi ile
mahkemede beraber oturmaları ve çok padişahların, âdi adamlar ile mahkeme-i
ada-
sh: » (T: 210)
lette görülmesi gibi çok
hâdisat-ı tarihiye varken, benim hakkımda bir yabanilik hissini veren ve
nazar-ı adaleti şaşırtmak isteyen adamlara derim:
Ey efendiler! Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da
dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli
hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve
en hâlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı
Türkler olduğundan, meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade
Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan; bana
Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk
Milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmerd bin Türk gençlerini işhâd
edebilirim.
Hem, hey'et-i hâkimenin ellerinde bulunan otuz-kırk kitabımı;
hususan İktisad, İhtiyarlar, Hastalar Risalelerini işhad ediyorum ki: Türk
Milletinin beşten dört kısmını teşkil eden musibetzede, fakirler ve hastalar ve
dindar müttakiler taifelerine bin Türkçü kadar hizmet eden o kitablar,
Kürdlerin ellerinde değil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler. Heyet-i
hâkimenin müsaadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükûmetin mühim bazı erkânını
iğfal eden ve milliyetperverlik perdesi altında entrikaları çeviren mülhid
zalimlere derim:
Ey efendiler! Benim hakkımda tesbit edilmeyen ve tesbit edilse dahi
bir suç teşkil etmeyen ve suç olsa bile yalnız beni mes'ul eden bir madde
yüzünden, kırktan fazla Türkün en kıymettar gençlerini ve en muhterem
ihtiyarlarını, büyük bir cinayet işlemişler gibi bu belâya atmak, milliyetperverlik
midir? Evet, sebebsiz böyle işkenceli tevkife düşenler içinde Türk gençlerinin
medar-ı iftiharı olacak bir kısım zatlar var ki; (Hâşiye) uzaktan kıymetini
hissedip, ona yalnız bir selâm veya imanî bir risale göndermemle, onu bir câni
gibi çoluk ve çocukları içinden alıp bu belâya atmak milliyetçilik midir? Ben
ki, sizin nazarınızda yabanî millettenim diyorum. Bu mevkuf olan civanmerd ve
muhterem Türk gençleri ve ihtiyarları içinde öyleleri var ki; onların bir
tanesini, kendi milletimden yüz adama değiştirmem. İçinde öyleleri var ki; on
sene bana zulüm eden memurlara, beş seneden beri onların hatırları için, o
zâlimlere bedduayı bıraktım. Ve onların içinde öyleleri
_______________________________
(Hâşiye): O zatlar, men-i mahkeme ile, iki aylık sıkıntılı
tevkiften sonra tahliye edilmişlerdir.
sh: » (T: 211)
var ki; âlî seciyelerin en
halis nümunelerini o âlicenab Türk arkadaşlarda kemal-i hayret ve takdirle
gördüm. Ve Türk Milletinin sırr-ı tefevvukunu onlarla anladım. Ben, vicdanımla
ve çok emarelerle temin ederim ki; eğer bu mâsum mevkuflar adedince vücudlarım
bulunsaydı veyahud onların umumuna gelen her nevi meşakkatlerini alabilseydim,
kasem ederim ki, müftehirâne o kıymettar zatlara bedel çekmek isterdim. Benim
bunlara karşı bu hissim, onların kıymet-i zatiyeleri içindir; yoksa şahsıma
karşı faidesi dokunması değildir. Çünki, bir kısmını yeni görüyorum. Bir kısmı,
belki o benden faide görmüş, ben ondan zarar görmüşüm. Fakat binler zarar
görsem, yine onların kıymeti nazarımda tenzil etmez.
İşte, ey Türkçülük dâvâ eden mülhid zâlimler! Türk Milletinin
medar-ı iftiharı olabilecek bu kadar zatları gayet âdi ve ehemmiyetsiz
bahaneler ile -sizin tâbirinizle- benim gibi bir Kürd yüzünden perişan etmek,
tezlil etmek milliyetçilik midir? Türkçülük müdür? Vatanperverlik midir? Haydi,
o insafsız vicdanınıza havale ediyorum.
İşte mahkeme-i âdile, onların mâsumiyetini anlamakla çoklarını
tahliye etti. Eğer ortada bir suç varsa, o suç benimdir. Onlar, ulüvv-ü
cenablarından, benim gibi garib bir ihtiyar hocaya; soba yakmak, su getirmek,
yemek pişirmek ve kendime mahsus bir risalemi tebyîz etmek gibi cüz'î işlerimi
sırf Lillah için yapmışlar ve benim hatırım için hâtıra defterim hükmünde olan
o iki risalemin âhirlerinde, bir hâtıra olmak üzere imzalarını atmışlar. Acaba
dünyada, böyleleri, böyle bahanelerle muahaze edecek bir kanun, bir usûl ve bir
maslahat var mı?
MÜDAFAATIMIN İKİNCİ
TETİMMESİ
Ey hey'et-i hâkime! Gelecek beyanatımda, belki vazifenizce lüzumsuz
şeyler bulunacak. Fakat bu mes'eleler ile umum memleket, belki dünya
alâkadardır. Yalnız siz değil, onlar dahi mânen dinliyorlar. Hem beyanatımda
intizamsızlık göreceksiniz. Sebebi ise, mühim bir hakkım bana verilmedi. Benim
hüsn-ü hattım yok. Çok rica ettim ki, bu, hayat-memat mes'elesidir, bir yazıcı
bana veriniz; tâ hakkımı müdafaa için bir istida yazdırayım. Vermediler. Belki
beni iki ay, gayet insafsızcasına bütün bütün konuşmaktan menettiler. Onun
için, gayet noksan ve müşevveş yazımla
sh: » (T: 212)
intizamlı yazamadım. İşte
âhir beyanatım budur:
Eğer farz-ı muhal olarak, müfsidlerin, muhbirlerin ihbar ettikleri
gibi, Risale-i Nur, hükûmetin bir takım siyasetiyle ve bazı kanunlarıyla tevfik
edilmiyor, muaraza ediyor; belki başka siyasî kanaatlardır ve ayrı ayrı
fikirlerdir; ve umum risaleler, imandan değil, belki siyasetten bahseder diye,
gayet zâhir bir iftira farz ve kabul edilse, cevaben derim: Madem hürriyetin en
geniş şekli cumhuriyettir ve madem hükûmet ise, cumhuriyetin en serbest
suretini kabul etmiştir; elbette hakikî ve kat'î ve reddedilmez kanaat-ı
ilmiyeyi ve efkâr-ı saibeyi âsâyişe dokunmamak şartıyla, cumhuriyetin
hürriyeti, o hürriyet-i ilmiyeyi istibdad altına alamaz ve onu bir suç tanımaz.
Evet; dünyada hiçbir hükûmet var mıdır ki, bütün bir tek kanaat-ı siyasîyede
bulunsun. Haydi -farz-ı muhal olarak- ben, perde altında kendi kendime kanaat-ı
siyasîyemi yazmışım ve bir kısım has dostlarıma göstermişim; bunda suç var
diyen kanunları işitmemişim. Halbuki Risale-i Nur, iman nurundan bahseder;
siyaset zulmetine sukut etmemiş ve tenezzül etmez.
Eğer faraza, lâik cumhuriyetin mahiyetini bilmeyen bir dinsiz dese:
"Senin risalelerin, kuvvetli bir dinî cereyan veriyor, lâdinî cumhuriyetin
prensiplerine muaraza ediyor."
Elcevab: Hükûmetin lâik cumhuriyeti dini dünyadan ayırmak demek
olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hatıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün
dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder. Evet, dünyada
hiçbir millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi; Türk milleti misillü bütün
asırlarda mümtaz olarak, bütün aktar-ı cihanda, nerede Türk varsa Müslümandır.
Sair anâsır-ı İslâmiyenin küçük de olsa yine bir kısmı, İslâmiyet haricindedir.
Böyle pek ciddî ve hakikî dindar ve bin sene kadar Hak dininin kahraman ordusu
olarak zemin yüzünde, mefahir-i milliyesini milyonlar menabi-i diniye ile çakan
ve kılınçlarının uçlarıyla yazan bu mübarek milleti, "Dini reddeder veya
dinsiz olur" diye itham eden yalancı dinsizler ve milliyetsizler, öyle bir
cinayet işliyorlar ki, Cehennemin esfel-i sâfilîn tabakasında ceza görmeye
müstehak olurlar. Halbuki Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin kanunlarını da
ihata eden dinin geniş dairesinden bahsetmez. Belki asıl mevzuu ve hedefi;
dinin en has ve en yüksek kısmı olan imanın erkân-ı azîmesinden bahseder. Hem
ekseriyetle muhatabım, evvel kendi nefsim, sonra Avru-
sh: » (T: 213)
pa feylesoflarıdır. Böyle
mesail-i kudsiyeden, doğru olmak şartıyla, zarar tevehhüm eden, yalnız
şeytanlar olabilir tasavvurundayım. Yalnız üç-dört risale, tenkidkârane şekva
suretinde bir kısım me'murlara bakmış. Fakat o risaleler, hükûmetle mübareze ve
tenkid için değil, belki bana zulmeden ve me'muriyetini sû-i istimâl eden bir
kısım me'murlara karşıdır. Hem sonra da, sû-i tefehhüme medar olmamak için, o
üç-dört risalelere "Mahremdir" deyip neşrini menetmişiz. Sair risalelerin
ekser-i mutlakası, dört-beş sene evvel,
bir kısmı sekiz sene evvel, bir kısmı onüç sene evvel te'lif
edilmişlerdir. Yalnız İktisad ve İhtiyarlar ve Hastalar Risaleleri geçen sene
te'lif edilmişler. Ve bununla beraber, risaleler, hükûmetin kanunlarına mugayir
olmadığı ve âsâyişi ihlâl ve halkı idlâl mahiyetinde bulunmadığını ve bil'akis
hükûmetçe takdirler ile karşılanması lâzımgeleceğini, zerre mikdar aklı
bulunan, risaleleri bîtarafane tedkik eden, tasdik eder. Ve eğer farz-ı muhal
olarak, hükûmetin nokta-i nazarına çok noktaları muhalif olsa bile 28 Temmuz
933 tarihinde, evvelki cürümlerin bu kısımlarını affetmekte olan ve âhiren
neşredilen Af Kanunu mucibince o risaleleri takibe mahal kalmadığını iddia
edip, bize edilen haksızlığın bir an evvel defedilmesi ve risalelerin iade
olunmasını taleb ederim.
Eğer insaniyetin mahiyetini, hayvaniyetin en bedbaht ve en aşağı
derecesinde telâkki ve dünyayı daimî ve lâyezel tevehhüm ve insanı bâkî ve
lâyemût tahayyül eden bir sarhoş vicdansız tarafından denilse: "Senin
bütün risalelerin, îmanî pek kuvvetli ders veriyor. Dünyadan soğutuyor. Nazarı,
âhirete çeviriyor. Biz ise, bütün kuvvet ve dikkat ve zihnimizle dünya hayatına
müteveccih olmamız ile bu zamanda yaşayabiliriz. Çünki şimdi yaşamak ve düşmanlardan
sakınmak çok müşkilleşmiştir."
Elcevab: İman-ı tahkikînin dersleri, gerçi nazarı âhirete
baktırıyor; fakat dünyayı, o âhiretin mezraa ve çarşısı ve bir fabrikası
göstermekle, daha ziyade dünya hayatına çalıştırır. Hem, imansızlıktaki müdhiş
bir surette kırılan kuvve-i mânevîyeyi, gayet kuvvetli bir tarzda kazandırır.
Ve me'yusiyet içinde atalet ve lâkaydlığa düşenleri şevk u gayrete, sa'ye
sevkeder, çalıştırır. Acaba, bu dünyada yaşamak isteyenler; böyle, hayat-ı
dünyeviyenin lezzetini, hem çalışmaya şevki, hem hadsiz musibetlerine karşı
dayanmaya medar kuvve-i mânevîyesini temin eden ve itiraz kabul etmeyen
deliller ile isbat edilen îman-ı tahkikînin derslerine yasak denecek bir
kanunun vücudunu kabul ederler mi ve
sh: » (T: 214)
öyle bir kanun olabilir mi?
Eğer; idare-i millet ve asayiş-i memleketin hakikî esaslarını
bilmeyen bir cahil hamiyet-füruş dese: "Senin risalelerin, asayişi
bozanlara ve idareyi karıştıranlara bir medar olabilir cihetiyle ve sen dahi
ihtiyatsızlık edip idare-i hâzıraya itiraz etsen, risalelerin kuvvetiyle bir
gaile açmak ihtimaliyle sana ilişiyoruz."
Elcevab: Risale-i Nur'dan ders alan, elbette, çok mâsumların kanını
ve hukukunu zâyi eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren
akîm ve zararlı kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaşmaz. Ve bu on senedeki on
fitnelere, Risale-i Nur'un şâkirdlerinin ondan birisi, belki asla hiçbirisi
karışmadığı gösterir ki, risaleler bu fitnelere zıd ve asayişi temine
medardırlar. Acaba idarece ve asayişi muhafazaca, bin imanlı adam mı, yoksa on
dinsiz serseri mi daha kolaydır? Evet iman, güzel seciyeler vermekle hem
merhamet hissini, hem zarar vermekten sakınmak meylini verir. Amma benim
ihtiyatsızlığım ise, bu onüç senedir imkân dairesinde ne kadar elimden gelmişse
hükûmetin nazar-ı dikkatini celbetmemek ve onunla uğraşmamak ve işlerine
karışmamak için Isparta Vilâyetine malûm olan hârika bir surette münzeviyane ve
merdüm-girîzâne ve müşfikkârane ve siyasetten müçtenibane yaşadığımı bu
memleket bilir.
Ey beni bu belaya sevkeden insafsızlar! Anlaşılıyor ki, âsayiş
aleyhinde hareket etmediğimden benden kızdınız, hiddet ettiniz. Asâyişe
düşmanlık damarıyla beni tevkif ettirdiniz. Evet, âsâyişi bozmak ve idareyi
karıştırmak isteyenler, benim hakkımda hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi lüzumsuz
işgal edip beni tevkif ettirenlerdir. Onların hakkında değil yalnız biz, belki
memleket namına, başta müdde-i umumî olarak hey'et-i hâkimeye dâvâ etmelidir.
Eğer denilse: "Sen vazifesizsin, milletin hürmetini kabul edip
vazifedarlar gibi dinî ders veremezsin. Hem, dinî ders verecek resmî bir daire
var; onun müsaadesi lâzımdır."
Elcevab: Evvelâ, benim matbaam ve kâtiblerim yoktur ki, vazife-i
neşri yapsın. Bizimki hususîdir. Hususî işlere, hususan imanî ve vicdanî olsa,
hürriyet-i vicdan düsturu, onun serbestiyetini temin eder.
Saniyen: Hükûmet-i İttihadiye, ittifaklarıyla, Darül Hikmetil
İslâmiyede Avrupa'ya karşı hakaik-i İslâmiyeyi isbat edecek ve
sh: » (T: 215)
millete ders verecek bir
vazife ile tavzif etmeleri ve Diyanet Riyasetinin Van'da beni vaiz tâyin etmesi
ve şimdiye kadar yüz risaleden ziyade eserlerim ülema ellerinde gezmesi ve
tenkid edilmemesi isbat eder ki, millete ders vermeye hakkım var!
Salisen: Eğer, kabir kapısı kapansaydı ve insan dünyada lâyemût
kalsaydı, o vakit vazifeler yalnız askerî ve idarî ve resmî olurdu. Madem her
gün lâakal otuz bin şahid, cenazeleriyle اَلْمَوْتُ
حَقّ ٌ dâvâsını imza ediyorlar; elbette
dünyaya ait vazifelerden daha ehemmiyetli îmanî vazifeler var. İşte Risale-i
Nur o vazifeleri Kur'ânın emriyle ifa ediyor. Madem Risale-i Nur'un âmirî
hâkimi kumandanı olan Kur'ân, kumandası üçyüzelli milyona hükmedip talimat
yaptırıyor; ve her gün laâkal beş defa, beşten dördünün ellerini dergâh-ı
İlâhiyeye açtırıyor; ve bütün camilerde ve cemaatlerde, namazlarda, kudsî,
semavî fermanlarını hürmetle okutturuyor; elbette onun hakikî tefsiri ve o
güneşin bir nuru ve onun bir memuru olan Risale-i Nur, o vazife-i imaniyesini,
Biiznillâh sadmelere uğratmayarak görecektir. Öyle ise; ehl-i dünya ve ehl-i siyaset,
onunla mübareze değil, belki ondan istifade etmeye pek çok muhtaçtırlar. Evet,
şu tılsım-ı kâinatın muğlâkını keşfeden ve mevcudatın nereden nereye ve ne
olacaklarının tılsımını açan Risale-i Nur'un eczalarından Yirmidokuzuncu Söz ve
tahavvülât-ı zerratın muammasını keşfeden Otuzuncu Söz; ve kâinatta mütemadiyen
fena ve zeval içindeki faaliyet ve hallâkiyet-i umumiye tılsım-ı acîbini hâl ve
keşfeden Yirmidördüncü Mektub; ve tevhidin en derin ve en mühim muammasını keşf
ve hâll ve izah eden ve haşr-i beşerî, bir sinek ihyası kadar kolay olduğunu
isbat eden Yirminci Mektub; ve tabiat-perestlerin fikr-i küfürlerini esasıyla
bozan ve tahrib eden "Tabiat Risalesi" namındaki "Yirmiüçüncü
Lem'a" gibi Risale-i Nur'un çok cüzleri var. Bunların yalnız birisindeki
muammayı keşfeden bir âlim, bir edib, bir profesör, hangi hükûmette olsa,
takdirle mükâfat ve ikramiye verileceğini, bu risaleleri dikkatle mütalaa eden
tasdik eyler.
Bu beyanatıma, sadedden hariç tafsilât nazarıyla bakmamak gerektir.
Çünkü; Risale-i Nur'un yüzden ziyade risaleleri benim evrak-ı tevkifiyem
hükmüne geçmiş olduğundan, hem hey'et-i hâkime tedkik ile mükelleftir, hem ben,
izah ve cevab vermeye,
sh: » (T: 216)
Kur'âna ve Âlem-i İslâma ve
istikbale alâkadarlığı cihetiyle mecburum. Madem bir mes'elenin tam tenevvürü,
herhalde uzak ve yakın bütün ihtimalleri beyan etmekle olur. Mes'elemize ait
uzak bir ihtimali beyan etmeye ihtiyaç var. Şöyle ki:
Eğer dinsizliği ve küfrü kendine meslek ittihaz eden bedbaht bir
kısım adamlar, bir maksad-ı siyasînin perdesi altında hükûmetin bazı erkânına
hulûl edip iğfal etseler veya memuriyet mesleğine girseler, ve Risale-i Nur'u
desiselerle imha ve beni tehdidleriyle susturmak için deseler: "Taassub
zamanı geçti. Mâziyi unutmak ve istikbale bütün kuvvetimizle müteveccih olmak
lâzım gelirken, senin irticakârane bir surette dinî ve imanî kuvvetli ders
vermen işimize gelmez!..."
Elcevab: Evvelâ o mâzi zannedilen zaman ise, istikbale inkılâb
etmiş. Ve hakikî istikbal odur. Ve oraya gideceğiz.
Saniyen: Risale-i Nur, tefsir olduğu haysiyetiyle, Kur'ân-ı Hakîm
ile bağlanmış, Kur'ân ise, Küre-i Arz'ı Arşa bağlayan, cazibe-i umumîye gibi
bir hakikat-ı cazibedardır. Asya'da hükmedenler; Kur'ânın Risale-i Nur gibi
tefsirleriyle mübareze edemezler. Belki musalâha ederler, ondan istifade
ederler ve himaye ederler.
Amma benim susmam ise; madem âdi bir keşif yolunda ve ehemmiyetsiz
bir fikr-i siyasî peşinde ve dünyevî bir haysiyet yüzünden çok ehl-i izzetin
başları feda edilse; elbette koca Cennetin fiatı olacak bir servet ve hayat-ı
ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve bütün feylesofları hayrette bırakacak
bir keşfiyat yolunda, vücudum zerreleri adedince başlarım bulunsa ve feda
edilmesi lâzımgelse, bilâtereddüd feda edilir. Hem, beni tehdid veya imha
suretiyle susturmak, bir dil yerine bin dil konuşturacak. Yirmi seneden beri
ruhlara yerleşen Risale-i Nur, susmuş bir dilime bedel, binler dilleri
söylettirmesini Rahîm-i Zülcelâlden ümitvarım.
* * *
Ehemmiyetsiz Fakat
Ehemmiyetli Bir Suç Olarak
Bana Sorulan Bir Mes'ele
Diyorlar ki: "Sen, şapkayı başına koymuyorsun; mahkeme gibi
çok resmî yerlerde başını açmıyorsun. Demek, o kanunları reddediyorsun. O
kanunları reddetmenin cezası şiddetlidir!"
sh: » (T: 217)
Elcevab: Bir kanunu reddetmek başkadır ve o kanunla amel etmemek
bütün bütün başkadır. Evvelkinin cezası idam ise; bunun cezası ya bir gün hapis
ve bir lira ceza-yı nakdî, veya bir tekdir, veya bir ihtardır: Ben o kanunlarla
amel etmiyorum; hem amel etmekle dahi mükellef olamıyorum. Çünki münzevî
yaşıyorum. Bu kanunlar hususî menzillere girmez.
Bir ihtar: Bu iki aydır gayet dikkatle ve ince elekle elemek
suretiyle; hem Isparta, hem Eskişehir mahkemeleri, hem Dahiliye Vekâleti on
seneden beri teraküm eden mahrem kitablarımı ve hususî mektublarımı müsadere
edip teftiş ettikleri halde gizli bir komite ve cemiyet gibi medar-ı itham
hiçbir maddeyi tesbit etmediklerini itirafla beraber, daha tedkike devam
ediyorlar. Ben de derim:
Ey efendiler! Beyhude yorulmayınız... Eğer aradığınız varsa, hiçbir
ucunu bu kadar zaman bulamadığınızdan, biliniz ki; onu idare eden öyle acîb bir
deha vardır ki, mağlûb edilmez ve mukabele edilmez. Çare-i yegâne, onunla
müsalâhadır. Yoksa, bu kadar mâsumlara zarar vermek ve ezmek yeter! Belki
gayretullaha dokunur, galâ (kıtlık) ve veba gibi belâlara vesile olur. Halbuki
benim gibi asabî ve en gizli olan sırrını yabanî adamlara çekinmeyerek söyleyen
ve Divan-ı Harb-i Örfî'de meşhur ve pek merdane ve fedakârane müdafaatı yapan;
ve ihtiyarlık zamanında en ziyade âkibeti tehlikeli ve meçhul sergüzeştlerden
sakınmağa meslekçe mecbur olan bir adama, böyle hiç keşfedilmeyecek
komiteciliği isnad etmek, belâhet derecesinde bir safdilliktir, veyahut bir
entrikadır.
Hey'et-i hâkimeden bir hakkımı isterim. Benden müsadere edilen
kitablarımın bence bin liradan ziyade kıymetleri var. Ve onların mühim bir
kısmı, oniki sene evvel Ankara kütübhanesinde iftihar ve teşekkürler ile kabul
edilmiş. Hususan, sırf uhrevî ve imanî olan Ondokuzuncu Mektub ile
Yirmidokuzuncu Sözün benim için çok ehemmiyetleri var; benim mânevî servetim ve
netice-i hayatımdırlar; ve i'caz-ı Kur'ânînin on kısmından bir kısmının
cilvesini göze gösterdikleri için fevkalâde bence kıymetleri var. Hem, onları,
kendime mahsus olarak yazdırıp yaldızlatmışım. Hem ihtiyarlığımın gayet hazin
hâtıratına dair olan İhtiyarlar Risalesi'nin üç-dört nüshalarından bir tanesini
kendime mahsus yazdırmıştım. Madem muahaze edilecek hiçbir dünyevî madde
içlerinde yoktur; onları ve arabî risalelerimi bana iade et-
sh: » (T: 218)
menizi bütün ruhumla
istiyorum. Hapiste ve kabirde dahi olsam, o kitablarım, bu garib dünyanın
bana yüklediği beş elîm ve
hazin gurbetlerde enislerim ve arkadaşlarımdırlar. Onları benden ayırmakla,
tahammülsüz bir altıncı gurbete düşeceğim ve bu çok ağır gurbetin tazyikinden
çıkan âhlardan sakınmalısınız.
Mahkemenin Reis Ve
A'zalarından Ehemmiyetli Bir Hakkımı Taleb Ederim
Şöyle ki: Bu mes'elede yalnız şahsım medar-ı bahis değil ki, siz
beni tebrie etmekle ve hakikat-ı hale muttali olmanızla mes'ele hallolsun.
Çünki, ehl-i ilim ve ehl-i takvânın şahs-ı mânevîsi, bu mes'elede nazar-ı
millette itham altına girdiği ve hükûmete dahi ehl-i takvâ ve ilme karşı bir
emniyetsizlik geldiği ve ehl-i takva ve ilim, tehlikeli ve zararlı
teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için; benim müdafaatımın
kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni huruf ile, matbaa
vasıtasıyla intişarını isterim. Tâ ki ehl-i takvâ ve ehl-i ilim, entrikalara
kapılmayıp; zararlı, tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar; ve hükûmetin şahs-ı
mânevîsi nazar-ı millette ithamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl-i ilim
hakkında emniyet etsin ve bu anlaşılmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve
millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlık daha
tekerrür etmesin.
..................................................................................................
Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekizyüz nüsha
yayılmasıyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri kalblerinde
sıkıştırıp lisanına getirmeye meydan vermedi, ağızlarını tıkadı ve hârika
bürhanlarını gözlerine soktu. Evet; Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azîm,
imanın etrafında çelikten zırh oldu; ehl-i dalâleti susturdu. Elbette Hükûmet-i
Cumhuriye bundan memnun oldu ki meb'usanın ve valilerin ve büyük me'murların
ellerinde kemal-i serbestiyet ile Onuncu Sözün nüshaları gezdi.
.........................................................................................
Dört aydan beri, bu hayat-memat mes'elesinde, hiçbir yerden benim
acınacak halim bir mektubla dahi sordurulmadığı; ve benim hakkımda halkı tenfir
edecek bir surette teşhir etmekle nefret-i âmmeyi aleyhime celbedip bütün bütün
teshilât ve muavenetten
sh: » (T: 219)
mahrum kalmış, garib ve
kimsesiz halimi tasvir eden, itiraznamemde izah ettiğim bir hikâye:
Bir zaman, bir padişahın mübtelâ olduğu bir hastalığın ilâcı, bir
çocuğun kanı imiş! O çocuğun pederi, çocuğu, hâkimin fetvasıyla bir para
mukabilinde padişaha vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şekva yerine gülmüş.
Sormuşlar:
-Neden istimdad etmiyorsun, şikâyet etmiyorsun, gülüyorsun?
Demiş ki: -İnsan, musibete giriftar olduğu vakit; evvel pederine,
sonra hâkime, sonra padişaha şekva eder. Benim pederim, beni kesilmek için
satıyor; işte hâkim de ölmekliğime karar veriyor; işte padişah benim kanımı
istiyor... Bu antika ve pek garib ve şekli çok çirkin ve hiç görülmemiş bu hale
karşı, ancak gülmek ile mukabele edilir.
İşte, ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi;
evvel mahallî hükûmetteki valiye, sonra mahkeme adaletine, sonra Dahiliye Vekâletine
müracaat edip mazlumiyetimizi beyan ederek zalimlerden bizi kurtarmak için
arzuhal etmek mukteza-yı hal iken, gördük ki: En son şekvamızı dinleyecek
Dahiliye Vekilinin hakkımızda kapıldığı asılsız evhamına bir hakikat rengi
vermek ve hatâsını örtmek fikriyle hatâsında ısrar etmesi daha büyük bir hatâ
olduğunu düşünmediğinden; dûçar olduğu gurur hastalığına, kanımızı isteyerek
bizi asılsız bahanelerle perişan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya'nın şahsını,
Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya Bey'e şekva ediyoruz. (Hâşiye) Eğer ser-
__________________________________
(Hâşiye): Şükrü Kayanın ne derece asılsız evhama kapılıp garaz
ettiğine delil şudur ki: Benim gibi kimsesiz ve üç-dört bîçare arkadaşlarımı
mahkemeye vermek için, kendisi, Ankara'dan yüz jandarma ve onbeş-yirmi polis
beraber alıp, güya Isparta'daki jandarma kuvveti ve bir fırka asker kâfi
gelmiyormuş gibi ortalığa bir dehşet vermesidir. Acaba bir tek polisin ve bir
tek jandarmanın eli ile yapılacak bir vazifeyi, millete iki-üç bin lira zarar verdirip,
sonra tahliye edilen bîçare masumları; Isparta'dan tâ Eskişehire beşyüz lira
nakliyata sarfettirmek ve o bîçareleri binlerce zararlara uğratmaktan başka,
hayat-ı içtimaî arasındaki mevkilerini sarsıntılara düçar etmek gibi mühim
hadiseleri icad etmekle, ne derece Dahiliye Vekâletinin tedvirine ve asayişi
te'mine ve bu biçare milletin istirahatla çalışmalarına zarar verdiğini
gösteriyor. Demek bil'iltizam, hiçten büyük bir hadiseyi icad etmek garazıyla o
vaziyeti göstermiş; habbeyi yüz kubbe yaparak, dahiliyenin en ziyade sükûnete
muhtaç olduğu bir zamanda böyle her tarafı sarsacak bir vaziyeti icad etmek ve
kanunsuz kanun namına amel etmek, kanunca mühim bir cürüm yaptığını iddia edip,
Şükrü Kaya'nın şahsını, Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya Beye şekva ediyoruz.
sh: » (T: 220)
bestiyeti tam muhafaza
etmek isteyen ve hiçbir te'sir karşısında mağlûp olmayan ve vicdanlarındaki
hiss-i adaletle hükmeden bu mahkeme; bizi, Şükrü Kaya Beyin şahsı hakkında
dinleyeceklerini bilseydim, en evvel biz, Şükrü Kaya'nın şahsı aleyhine ikame-i
dâvâ edecektik. Çünki; bir seneden beri, her gün veya her hafta hakkımızda
rapor isteye isteye aleyhimize casusların, zabıtaların nazar-ı dikkatini
celbettirip, kurban koyunu gibi kesmek için bizi beslettiriyordu. Mahkeme ise;
adaletten başka hiçbir şey düşünmemek lâzım gelirken ve hakikaten mahkeme
içindeki zatlar da adalete tam bağlı oldukları halde, yüksek makamdaki Şükrü
Kaya gibi şahsın te'siratına karşı dayanamadıkları için, bizi tahliye edemeyip
süründürüyorlar. Mahall-i hükûmet olan Isparta Valisi ve zabıtası ise,
herkesten ziyade bizi ve Isparta'lı bîçare, masum mevkufları himaye etmek ve
bir an evvel kurtulmasına sa'yetmeleri vazife-i vicdaniyeleri iken, bilâkis çok
mânasız ve asılsız bahaneler ile Isparta mevkuflarının, hususan muhtaç ve
fakirlerin tayinlerini verdirmeyip, açlıkla sefalete düşmeleri için onları
ezdirmeye çalışıyorlar. İşte bu hale şekva değil, belki ağlamanın nihayet
derecesini gösteren bu acı hale, o çocuk gibi gülmek ile mukabele ediyoruz ve
tevekkül edip, işimizi Aziz-i Cebbara havale ediyoruz.
Masum Kardeşlerimin
Mazlumiyetinden Gelen
Feryadlarının İşitilmediği
Ve Benim De Onlarla
Konuşturulmadığım Bir
Zamanda, Onların
Me'yusiyetlerine Bir Teselli Vermek Için Yazdığım Bir
Fıkradır.
(Bu makam münasebetiyle
ilâve edilmiştir.)
Hafîz-i Zülcelâlin hıfz ve himayetine bakınız ki; mes'elemiz
münasebetiyle Risale-i Nur'un risaleleri adedine muvafık olarak, yüz yirmi
küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları halde; ve ecnebilerin
entrikalarıyla ve muhalif komitecilerin dolaplarıyla mevcud ve münteşir
müteaddid cemiyetlerin hiçbirisiyle, Risale-i Nur'un hiçbir şakirdinin
münasebetdarlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak
bir himaye-i Rabbaniyedir. Muhafaza-i İlâhiyeye ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı
A'zam (K.S.), Risale-i Nur'a ait keramet-i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir
inayet-i Rahmaniyedir.
sh: » (T: 221)
Kırk ikilik bir top
güllesini, kırk iki mâsum ve mazlum kardeşlerimizin dergâh-ı İlâhiyeye açılan
elleriyle doldurup, geri çevirip, atanların başlarında mânen patlattırdı.
Bizlere; yalnız ehemmiyetsiz, sevablı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı.
Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak
hârikadır. Böyle pek büyük bir nimete karşı, şükür ve sürur ve sevinç ile
mukabele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü
müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı
kendimize değil, belki hak ve hakikata vakfetmeliyiz. Şekva değil,
şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.
* * *
Garib ve bana pek çok ağır gelen ve üç günde bir bardak ayran ve
bir bardak sütten başka birşey yedirmeyen grip hastalığının üçüncü gününde,
füc'eten hatırıma ihtar edildi. Ben de o hatırayı teberrük için, mahkemedeki
müdafaamın bir mukaddemesi olarak yazdım. Şiddet ve kusur varsa, hastalığıma
aittir. Evet, yüz adamın müdafaa edeceği bir hakikatı yalnız başıma müdafaaya
mecbur olduğumdan; teab-ı dimağî ve perişaniyete ve daha çok müz'iç ahval
içinde hakikatı doğru olarak, olduğu gibi, bu kadar beyan edebildim.
(Son müdafaata sonradan bir hikmete binaen ilhak edilmiş bir
mukaddemedir.)
Müdafaatımın bütün safahatında gizli ve müdhiş bir komiteye karşı
mübareze vaziyetini gösteren tarz-ı ifademdeki maksadım şudur:
Nasılki Hükûmet-i Cumhuriye "Dîni dünyadan tefrik edip
bîtarafane kalmak" prensibini kabul etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için
ilişmediği gibi; dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin
icabatındandır. Öyle de; ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver olması lâzım gelen
Hükûmet-i Cumhuriyeyi, dinsizliğe tarafdar ve entrikaları çeviren ve hükûmetin
me'murlarını iğfal eden gizli menfi komitelerden tefrik edilip, hükûmetin
onlardan uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübareze ediyorum. O
komitelerden, tesadüfle hükûmetin me'muriyetine girenler, ciddi dindarlara
takmak için iki kulp elinde tutmuş, garaz ettikleri
sh: » (T: 222)
dindarlara takıyorlar ve
hükûmeti iğfále çalışıyorlar. O iki kulpun birisi: O mülhidlerin, dinsizliğine
temayül göstermemek mânasıyla "irtica" kulpunu takıyor. Diğeri: Hâşâ
ve hâşâ! Dinsizliği, bu Hükûmet-i İslâmiyenin ayn-ı siyaseti telâkki
etmediğimiz mânasında "Dini siyasete âlet etmek" kulpu ile lekelemek
istiyorlar.(Hâşiye)
Evet, Hükûmet-i Cumhuriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete
muzır efkârlarını elbette terviç etmez ve tarafdar olamaz. Menetmek, cumhuriyet
kanunlarının muktezasıdır. Ve öyle müfsidlere tarafdarlık ile, cumhuriyetin
esaslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet-i Cumhuriye, bizim ile o
müfsidler mabeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zâlim ise ve tecavüz
ediyorsa; o vakit, hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra
etsin.
Evet inkâr edilmez ki; kâinatta, dinsizlik ile dindarlık, Âdem
zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyamete kadar gidecektir. Bu
mes'elemizin künhüne vakıf olan herkes, bize olan bu hücumun, doğrudan doğruya
dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar. Ekser-i hükemanın
Garbda ve Avrupa'da zuhuru; ve ağleb-i Enbiyanın Şarkta ve Asya'da tulu'ları
Kader-i Ezelînin bir işaret ve remzidir ki; Asya'da hâkim, galib, din
cereyanıdır. Elbette, Asya'nın ileri kumandanı olan bu Hükûmet-i Cumhuriye,
Asya'nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek. Ve bîtarafane
prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temayül
ettirecektir.
İkinci Madde: Risale-i Nur'un eczalarında mevadd-ı kanuniyeye
muarız mes'eleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet mahkemeye aittir.
Fakat Risale-i Nur, kendi başıyla yüz manevî keşfiyatı havi bir eserdir. Bu
keşfiyatın bir tekini bile, keşşafın hakk-ı keşfini siyanet etmekle, ziyaa
uğratmamak lâzım gelir. Keşfiyatın ehemmiyeti, ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve
edibler ortasında gayet büyüktür ve ehemmiyeti var. Bir kimse, diğerinin
keşfiyatını temellük edemez. Eğer etse onun aleyhine ikame-i dâva etmek, bütün
memleketlerde câri olan bir kanundur. İleride hükûmetin
______________________________________
(Hâşiye): Yani "Hükûmet bir siyaset takib etmiyor, hâşâ sümme
hâşâ! Hükûmetin siyaseti dinsizliktir." diye tevehhüm eden o mülhidlerin
nazarında, benim, Kur'ân-ı Hakîmin nüsûs-u kat'iyyesinden tereşşuh eden
Risale-i Nur ile takib ettiğim hakaik-i imaniyeye hizmetimi muhalif bir siyaset
demekle, dünyada en şenî bir iftirayı eder.
sh: » (T: 223)
müsaadesini istihsal
suretiyle neşretmek istediğim ve yirmi-otuz seneden beri keşif ve te'lifine
çalıştığım ve elli seneden beri devam eden tedkikat ve mücahedat-ı fikriye ve muhtelif
menba'lardaki taharriyat ve mesaimin neticesi ve semeresi olarak yazdığım ve
manevî yüz keşfiyatı gösteren ve binlerce hakikatı havi yüzden ziyade risaleden
ibaret olan Risale-i Nur'un te'lifinden sonra neşredilen -bazı kanunlara uygun
gelmeyen- onbeş noktasını ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu
hakikatların ve benim onlara taallûk eden hukuklarımın ziya'ını mucib olmakla
beraber, diğerin intikal ve sirkatine ve temellük ve kendine mâletmesine zemin
ihzar ettiğinden; bu babda, evvelemirde ve herşeyden ziyade hakikat namına ve
hukuk hesabına hakkımın muhafazası, âdil mahkemenizin nazara alacağı ilk
cihettir. Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsadere edilen risalelerimin
tazammun ettiği hakaik, ehl-i fen ve felsefeye ve Akademi Muhakkiklerine karşı
isbatıma medar olmak üzere elimde bulunması lâzım geleceğinden; bu keşfiyat ve
münazarat-ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iadesini
isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz; ve hapiste dahi benim
arkadaşım olmalıdırlar. Mahkemelerin ihkak-ı hak cihetindeki haysiyetine,
şerefine mühim bir nakise belki zıd olan garazkârların telkinatına tebaiyete,
elbette mahkeme-i adalet tenezzül etmeyecek ve garazkârların entrikalarını akîm
bırakacaktır. Ve adaletten ve ihkak-ı haktan daha büyük bir makam vazife
cihetinde tanımayan mahkemenin, her türlü te'sirattan âzâde olarak vazifesini
yapacağı esas adaletin muktezası olduğuna istinaden; şahsım namına değil, belki
çok hakikatların ve bir çok masum hukukların kendine bağlı olduğu bir hakikat-ı
âliye namına, hakkındaki asılsız evhamlarını bir an evvel Risale-i Nur'un
hürriyetini ilân etmekle refetmektir.
Üçüncü Madde: Bize isnad edilen mevhum suç ise; umumî bir tabir ile
ve kuyûd-u ihtiraziye nazara alınmayarak, Ceza Kanununun 163'üncü maddesi,
yalnız zâhirine ve umumiyetine temas ettirip, mahkûmiyetim istilzam edilmek
istenildiği anlaşılıyor. Bize isnad edilen birkaç maddenin katî ve hakikî
cevabları zabtınıza geçen müdafaatımda bulunmakla beraber; on veya onbeş nokta
yüzünden, manevî yüz keşfiyatı havi, yüzler hakikat-ı mühimmeyi câmi' yüzden
ziyade cüzden ibaret olan Risale-i Nur, mükâfat ve takdir yerine mücazat ve
tenkid ile karşılanmış-
sh: » (T: 224)
tır. Mahkemenizden bu
hakkımı ve Risale-i Nur'un hürriyet hakkını istemek, büyük bir hakkımdır. Bu
cihetin halli ve faslı lâbüd ve zaruridir.
Dördüncü Madde: Şimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti
aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr oldukları ve sırf garaz ile iliştikleri
bununla anlaşılıyor ki, bizi vurmak için her kapıya başvurdular. Evvelâ,
"Tarîkatçılık" -birşey bulamadılar-, sonra "Cemiyetçilik",
sonra "Siyasetçilik ve inkılâba muhalif hareket ve muhalif komitecilik ve
izinsiz neşriyatçılık" gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için
çalıştıkları halde; bunların hiç birinde tutunacak bir emare bulamadıklarından,
en nihayet bir madde-i kanuniyenin, kuyud-u ihtiraziyeyi nazara almayarak,
zâhirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakıl kabul etmeyecek ve onlara hak
vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet,
bahsedeceğimiz noktayı, dünyada hiçbir zîakıl, hakikat olarak kabul etmez; ve
zerre mikdarı insafı olan, "İftiradır" diyecek. O nokta şudur:
"Said-i Kürdî dîni siyasete alet ediyor!" tabiridir. Bu
tabirdeki ithamı çürütecek onbeş-yirmi delilden ziyade ve beş-on kadarı
müdafaatımda zabtınıza geçirilenlerden birisi şudur ki:
Yüzler şâhidin şehadetiyle isbat etmeye hazır olduğum şu beyan
edeceğim hâlim, o ithamı esasıyla çürütüyor. Şöyle ki:
Dokuz sene oturduğum Barla Köyü halkının müşahedesiyle ve dokuz ay
ikamet ettiğim Isparta'daki dostlarımın şehadetleriyle ve beni yakından tanıyan
dostlarımın işhadıyla, onüç senedir ki, siyaset lisanı olan hiçbir gazeteyi, ne
okudum ve ne de dinledim ve ne de istedim. Hattâ birkaç hâdisede, şahsımla
alâkadar zannedilen ve herkesi meraka sevkeden vâkıalardan bahseden gazeteleri
okumak arzusu bulunmadı ve okumadım ve okutmam.
Onbeş maddeden başka bütün mesaili, âhiretime ve îmanıma ve
hakikata müteveccih olduğu hükûmetin tedkikat-ı amîkasıyla tezahür eden
Risale-i Nur ile, Said, dini siyasete alet ediyor; yani kâinatta yüksek ve
mukaddes tanıdığı bir hakikat-ı kudsiye olan din-i Hakkı ve îman-ı tahkikiyi,
siyasete, yani ihtilâlkârane, en tehlikeli ve en günahlı ve çok hukukun ziyaına
sebebiyet veren akîm, süfli bir maksada alet etmiş denilir mi?.. Böyle
diyenler, ne kadar dâire-i akıl ve insaf ve vicdandan uzak düştükleri ve uzak
hükmettikleri anlaşılmaz mı? Elbette, mahkeme-i
sh: » (T: 225)
adâlet, böyle asılsız bu
evham ve isnadatları def'edip, hakkımızda ihkak-ı hak edecektir. Gerçi,
kanunları bilmemek eksere göre bir mâzeret teşkil etmez. Fakat haksız olarak,
hücra bir köyde, tarassud altında, yabancı bir yerde, şiddetle dünyadan
küstürüp, nefiy ile ikame ettirip, mütemadiyen tarassud ile ta'ciz edilen bir
adamın kanunları bilmemesi; elbette ehl-i insafın nazarında bir özür teşkil
eder.
İşte ben o adamım. Ve beni yanlış bir vehim ile muaheze ettikleri
mevadd-ı kanuniyenin hiç birini bilmezdim. Hattâ yeni hurufla imzamı atamazdım.
Bazan hizmetçimden başka, on günde bir adam ile görüşmedim. Herkes bana
muavenetten kaçar. Avukat tutmaya iktidarım yok. Bütün hayatımda "En
menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduğu" düstur olduğundan, bütün
müdafaatımda hak ve hakikat ve sıdk ve doğruluk esasını takib ettim. Bu
hakikata binaen, müdafaatımda veyahut bazan nadiren bir-iki risalelerimde,
zamân-ı hâzırın kanunlarına ve resmî merasimlerine tevafuk etmeyen ifâdâtıma
nazar-ı müsamaha ile bakmak adâletin mukteziyat ve îcâbâtındandır. Benim
müdâfaâtımda mücmel kalan noktalar, iddianameye karşı yazdığım itiraznamemde
vardır ve itiraznamemde mücmel kalan noktaların, müdâfaâtımda izahatı vardır;
birbirini tekmil eder. 163'üncü Madde-i Kanuniyenin tazammun ettiği -manen-
kuyud-u ihtiraziye ile beraber ve vâzı-ı kanunun irade ettiği maksad, asayişin
ihlâline medar olmamak olduğuna binaen; ihlâl-i asayişe işaret ve delâlet
edecek hiçbir emare ve tereşşuhat, benim ve risalelerim yüzünde görülmediği ve
zabtınıza geçen müdafaatımda yirmi defa kat'î bir surette bu kanunun
mes'elemizle alâkası olmadığını ve kat'iyen cezayı müstelzim bir cihet
bulunmadığını isbat ettiğim halde; her nasılsa, bidayetteki evhamın
te'siratıyla, o madde-i kanuniye ile bizi muaheze etmek için mezkûr maddeyi
ileri sürmek hiçbir vecihle şân-ı adâlete yakışmayacağından, beraetimi taleb
eyleyerek, en son sözüm:
حَسْبُنَا
اللّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ { فَاِنْ تَوَلَّوْا
فَقُلْ حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ
تَوَكّلْتُ وَهُوَ
رَبُّ الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ
sh: » (T: 226)
İDDİANAMEYE KARŞI
İTİRAZNÂMEM
Ey hey'et-i hâkime ve ey müddeiumumi! Bu iddianamede sebeb-i
ittihamım herbir maddeye karşı, istintak dairesinde zabtınıza geçen
müdafaatımda cevabları vardır. Hususan "Son Müdafaâtım" nâmındaki
otuzbeş sahifelik bir müdâfaânameyi, itiraz yerine, size takdim ediyorum. Bu
noktaya nazar-ı adâlet ve insafı çevirmek için derim ki:
On seneden beri Isparta Vilâyetinde, mazlum bir surette, tazyik
altında asayiş-i dahiliye ve emniyet-i umumiyeye zarar verecek hiçbir emare,
hiçbir tereşşuhat olmadığı halde, emniyet-i dahiliyeyi ihlâl etmek teşebbüsü
ile ittiham edilmekliğime hangi insaf, hangi vicdan müsaade
eder? Eğer 163'üncü madde-i
kanuniye mânâsı bizim hakkımızda da vech-i tatbiki gibi mana verilse, o vakit
başta Diyanet Riyaseti, bütün imamlar, hatibler ve vaizlere teşmil etmek lâzım
gelir. Çünki, hayat-ı
diniyeyi telkin etmekte onlarla beraberiz. Eğer telkinât-ı diniyye, emniyet-i
dahiliyeyi, mutlaka ihlâl etmek gibi mânâsız bir fikir ileri sürülse, umûma
şâmil olur. Evet benim, onların fevkinde bir cihet var ki; o da kat'iyyetle,
şübhesiz şeksiz hakaik-i imaniyeyi izah etmektir. Bu ise; farz-ı muhal olarak,
umum ehl-i dine bir itiraz gelse, bu hal bizi itirazdan kurtarmağa vesile olur.
Benim hakkımda bu kadar tahkikatla beraber daha tesbit edilmeyen ve tesbit
edilse de, adâlet-i hakikiye noktasında bir suç teşkil etmeyen ve bir suç
teşkil etse de, yalnız beni mes'ul eden bir madde yüzünden, yirmi kadar masum
ve bîgünah kimseleri; çoluk çocuğundan, işinden alıkoyup hapiste perişan etmek,
elbette adliyenin nazar-ı adaletine uygun gelmez. Benim ile ednâ bir teması
bulunan çok bîçare masumlar, tevkif ile mühim zararlara dûçar oldular.
Şark hâdisesi münasebetiyle nefyedilmem, iddiânâmede iştiraki ihsas
ettiği cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında
hiçbir meşruhat yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sabit
olmuştur. Ben, o zaman da, şimdiki gibi münzevi yaşıyordum. Bir dağın
mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken; beni tutup, on sene bilâ-sebeb,
müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta'da ikamete
mahkûm edip, ahirinde bu musibete giriftar ettiler.
sh: » (T: 227)
Üçüncü İddiânâme
"Barlada iken te'sis-i münasebet edildiği, uzağında ve yakınında
bulunan bu eşhasın maddî ve manevî yardımlarını te'min ederek faaliyete
giriştiği ve hey'et-i umumiyesine Risale-i Nur adını verdiği ve kısım kısım
yazdırdığı bu eserlerini muhtelif vasıtalarla gizli gizli çoğalttırarak
Antalya, Aydın, Milas, Eğirdir, Dinar ve Van gibi mıntıkalarda, adamlarının
delâletiyle neşr ve tamim ettirdiği, bu eserlerden devletin emniyet-i
dahiliyesini ihlâl edebilecek olanlarına mahrem ve yarım mahrem diyerek
işaretler koyduğu ve bu suretle istihdaf ettiği gayesini kendisinin de kabul ve
izhar etmiş bulunduğu" hakkındaki fıkraya karşı, şu kat'î ve izahlı
cevabın, sizin evvelce zabtınıza geçen "Son Müdafaa" namındaki
otuzbeş sahifelik müdafaatımı itirazname olarak takdim ile beraber derim ki:
Yüzbin defa hâşâ!.. İman ilmini rıza-yı İlâhiden başka bir şeye
âlet etmemişim ve edemiyorum ve kimsenin de hakkı yoktur ki edebilsin. Ve
Risale-i Nur namı altındaki yüz yirmi beş risale, yirmi sene zarfında te'lif
edilmiş.
Mahrem dediğimiz risaleler ise, üç tanesi bize gurur ve riyaya
medar olmamak için mahrem demişim. Şimdi ise, o setr-i mahremin bir köşesini
fâşetmeye mecbur olarak derim ki: O mahremlerden birisi, Keramet-i Gavsiye;
ikinci, Keramet-i Aleviyye; üçüncü, sırr-ı ihlasa ait risalelerdir ki; o iki
keramet, benim haddimden yüz derece fazla ve hizmet-i Kur'aniyemi takdir
suretinde, Hazret-i Ali ile Hazret-i Gavs'ın işaretleridir. Ve riyadan,
gururdan, enaniyetten kurtaracak sırr-ı ihlâsa dair risaleye, en has
kardeşlerime mahsus olarak, mahrem denmiştir. Asayiş-i dahiliye ile bunların ne
münasebeti var ki, onlar medar-ı itham oluyorlar! İkinci kısım mahremler ise;
"Darül-Hikmet" de ve dokuz sene evvel Avrupa itirazatına ve Doktor
Abdullah Cevdet'in dinsizce hücumlarına karşı yazdığım bir-iki risale, ve bazı
me'murların bana insafsızcasına ve gaddarane tecavüzlerine karşı şekva
suretinde yazdığım iki küçük risaledir ki; son müdafaatımda bahsetmişim. Bu
dört risalenin te'lifinden bir zaman sonra, serbestî kanunlarına ve hükûmetin
işine hiçbir cihette temas etmemek için, onların neşrini men'edip,
"Mahremdir" demişim; en has bir-iki kardeşime mahsus kalmıştır.
Delilim de şudur ki: Bu kadar taharriyatınızda, o mahrem denilen risalelerin
hiçbir yerde
sh: » (T: 228)
bulunmamasıdır. Yalnız
umumunun fihristesi elinize geçmiş, o fihristeye göre bu noktalardan istizaha
lüzum görülmüş; ben de cevab vermişim, o cevab da zabtınıza geçmiştir.
İddiânâmede, müteaddid mıntıkalar ve Risale-i Nur'un neşr ve
tamimine adamlar vasıtasıyla çalıştığım beyan ediliyor. Cevaben derim ki:
Ben bir köyde, gurbette, kimsesiz, hüsn-ü hattım yok iken; tarassud
altında, herkes benim muavenetimden çekinirken; yalnız gayet mahdud dört-beş
ahbabıma bir yâdigâr olarak hâtırât-ı îmaniyeyi gönderdiğime "Neşr ve
tamime çalışıyor" demek, ne kadar hilâf-ı hakikat olduğunu elbette takdir
edersiniz. Benim gibi haddinden çok fazla teveccüh-ü âmmeye mazhar bir insanın,
onbeş sene Van'da tedris ile meşgul olduğum halde, bir tek dostuma bir-iki
îmanî risalelerimi göndermekle buna nasıl neşriyat denilir? Benim matbaam yok,
kâtiblerim yok, hüsn-ü hattım yok, elbette neşriyat yapamadım. Demek Risale-i
Nur; câzibedardır, kendi kendine intişar ediyor. Yalnız bu kadar var ki;
"Onuncu Söz" namında haşre dair olan risaleyi, daha yeni harfler
çıkmadan evvel tab'ettirdik. Hükûmetin büyük me'murlarının ve meb'uslarının ve
vâlilerinin ellerine geçti, kimse itiraz etmedi. Ondan, sekizyüz nüsha intişar
etti. Onun intişarı münasebetiyle, onun gibi sırf uhrevî ve îmanî bir kısım
risaleler, kendi kendine bir kısım insanların eline geçti. Elbette ihtiyarsız,
kendi kendine bu intişar benim hoşuma gitmiş. Ben de bazı hususi mektublarımda,
bu takdirimi teşvik tarzında yazmışım. Bu üç aydır, bu kadar taharriyat-ı amîka
neticesinde, koca bir memlekette, onbeş-yirmi adamın ellerinde kitablarımı
bulmuşlar. Benim gibi otuz sene te'lifat ve tedrisatla ömrü geçen bir adamın,
yirmi hususi dostunda bazı hususî risaleleri bulunması, ne suretle neşriyat
olur? "O neşriyat ile nasıl bir hedefi takib edebilir?" denilir.
Efendiler! Eğer ben dünyevî veyahud siyasî bir maksadı takib
etseydim, bu on sene zarfında, onbeş-yirmi değil, yüzbin adamlar ile
alâkadarlığım tezahür edecekti. Her ne ise, bu noktaya dair son müdafaatımda
daha fazla izahat ve tafsilât vardır.
.............................................................................................
لِلذَّكَرِ
مِثْلُ حَظِّ اْلاُنْثَيَيْنِ
{ َفِلاُمِّهِ
السُّدُسُ
sh: » (T: 229)
Ayetlerinin eskiden beri
medeniyetin itirazına karşı bütün tefsirlerde bulunan bir hakikat ve gayet
kat'i ve şübhesiz bir cevab-ı ilmî, iddiânâmede benim aleyhimde nasıl istimâl
edilebilir?
İddiânâmede, yine fihristeden naklen, Huruf-u Kur'aniye ve
zikriyenin tercümeleri yerlerini tutmadıklarından medar-ı tenkid beyan
ediliyor. Bu mes'ele, sekiz sene mukaddem olmuş bir mes'eledir ve hiçbir itiraz
kabul etmez bir hakikat-ı ilmiyedir. Ondan hayli zaman sonra, bu zamanın bazı
mukteziyatına göre tercüme edilmesinin hükûmetçe kabûlü ne suretle o hakikat-ı
ilmiyeyi aleyhime çevirir.
Mescidimizin kapanması münasebetiyle, dört noktadan ibaret, bana vahşiyane
zulmeden Nahiye Müdürüyle birkaç arkadaşı ve Kaza Kaymakamının, şahıslarına ve
memuriyetlerinin sû'-i istimallerine karşı bir şekvanamedir ki; o risaleyi
kimseye vermedim. Çünki, hiç kimsede bulunmamıştır.
.........................................................................
Onuncu Sözün tevafukatındandır ki; Onuncu Sözün satırları hem
te'lif tarihine, hem dini dünyadan tefrik eden lâdinî cumhuriyetin ilânına
tevafuk ediyor ki, haşrin inkârına bir emaredir. Yani o fıkranın meali budur:
"Madem cumhuriyet dine, dinsizliğe ilişmiyor, prensibiyle bîtarafane
kalıyor; ehl-i dalâlet ve ilhad, cumhuriyetin bu bîtaraflığından istifade
etmekle, haşrin inkârını izhar etmeleri muhtemeldir." demektir. Yoksa
hükûmete bir taarruz değildir; belki hükûmetin bîtarafane vaziyetine işarettir.
Elhak, bundan dokuz sene evvel, Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl-i
dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri sıkıştırdı; lisanlarına getirmelerine
meydan vermedi, ağızlarını tıkadı. Onuncu Sözün harika bürhanlarını gözlerine
soktu.
Evet Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azim, imanın etrafında
çelikten bir sur oldu ve ehl-i dalâleti susturdu. Elbette Hükûmet-i Cumhuriye
bundan memnun oldu ki, meclisteki meb'usanın ve valilerin ve büyük memurların
ellerinde kemal-i serbestî ile gezdi.
.................................................................................
Avrupa medeniyet ve felsefesi namına ve belki İngilizlerin ifsad-ı
siyaseti hesabına "Tesettür Âyeti"ne ettikleri itiraza karşı, gayet
kuvvetli ve müskit bir cevab-ı ilmîdir. Böyle bir cevab-ı ilmî,
sh: » (T: 230)
değil bundan onbeş sene
evvel, her zaman takdir ile karşılanır. Bu hürriyet-i ilmiyeyi, elbette
hürriyet-perver bir Hükûmet-i Cumhuriye tahdid etmez.
....................................................................................
Ey hey'et-i hâkime! Risale-i Nur'un hedefi dünya olsaydı veya bir
maksad-ı dünyevi, içinde niyet edilseydi yüzyirmi risale içinde, nazarınızda
onbinler medar-ı tenkid noktalar bulunacaktı. Böyle yüzyirmi bin tatlı meyveler
içinde, sizce sulfato gibi acı gelmiş yalnız onbeş meyveler bulunmasıyla, o
mübarek bahçeyi yasak etmek ve bahçe sahibini mes'ul etmek caiz olabilir mi?
Adalet-perver olan vicdanınıza havale ediyorum. Ben, son müdafaatımda beyan
etmişim ki; otuz senedir, Avrupa feylesoflarına ve Avrupa feylesofları hesabına
dahilde ecnebi dolabları hesabına çalışan mülhidlere karşı muaraza ederek cevab
vermişim ve veriyorum. Muhatabım, ekseriya nefsimden sonra onlar olduğunu,
risalelerimi takib eden anlar. Şimdi ben sizlerden soruyorum: Böyle Avrupa
feylesoflarının başına ve ecnebi entrikaları hesabına çalışan dinsiz her bir
mülhidin yüzüne indirdiğim kuvvetli ilmî bir tokat, hangi suretle hükûmet
hesabına geçiyor? Böylelere ait olan tokadı, hükûmet hesabına almak bizim
havsalamız almıyor ve ihtimal de vermiyoruz. Hükûmet namına ve kanun hesabına
bu haklı ilmî tokatları medar-ı mes'ul tutmak değil, belki Hükûmet-i
Cumhuriyenin hürriyet-perverliği, bu tokatları alkışlar.
İTİZAR
(Üç gün müddetle tebliğ edilen iddianameye karşı itiraznâme yazmak)
Birinci günü geç geldiği için, akşama kadar ancak okundu. İkinci
gün, kısm-ı âzamı tercüme edildi. Ancak beş-altı saat fırsat bulup, acele bu
uzun itiraznameyi yazdım. Evvelki müdafaatımda dediğim gibi: Kanunları, hususan
şimdiki resmî işleri bilmediğimden; çoktan beri
ihtilâttan memnu'
olduğumdan ve dört-beş saatta yazılan uzun itiraznâme, elbette çok müşevveş ve
noksan olacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmanızı temenni ederim.
* * *
sh: » (T: 231)
CEZA HÂKİMİNE SON MÜDAFAA
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Altmış küsûr sahifeden ibaret olan ithamkârane kararnâmedeki -oniki
sahife- şahsıma ait kısmına karşı müdafaamdır:
Kararnâmede aleyhimizde zikredilen maddelere karşı, mahkemenin
zabtına geçen müdafaatımda kat'î cevabları vardır. Bu kararnâme namındaki
asılsız ve vehimli ithamnâmeye karşı, ondokuz sahifeden ibaret itiraznâmemi ve
yirmidokuz sahifeden ibaret son müdafaatımı ibraz ediyorum. Bu iki müdafaa,
sorgu hâkimlerinin kararnâmelerinin bütün muaheze noktalarını ve esas
ithamlarını kat'i bir surette reddile çürütüyor, asılsız olduğunu gösteriyor.
Yalnız burada, bu kararnâmenin istinad ettiği ve itham edenlerin nereden
aldandıklarını, bu asılsız muahazeyi nereden iktibas ettiklerini gösterir
"Beş Umde" olarak söyliþyeceğim.
Birincisi: Risale-i Nur'un, yüzyirmi parçasından iki-üç-dört
parçasında onbeş fıkrayı bahane tutup, beni ve Risale-i Nur'u hükûmetin
prensiplerine muhalif ve rejimine karşı muarız ve emniyet-i dahiliyeyi ihlâle
teşebbüs ithamı ile gayet asılsız bir davaya elcevab:
Ben de derim: Acaba umum Avrupa'nın mâl-ı müşterekesi olan
medeniyet ve yalnız bu zaman ilcaatına binaen Hükûmet-i Cumhuriyenin o
medeniyetin bir kısım kanunlarını kabul etmesiyle, o medeniyetin menfaatli
değil, belki kusurlu kısmına, hakaik-i Kur'aniye hesabına olan müdafaat-ı
ilmiyeme hangi suretle "Hükûmetin prensibine ve hükûmetin rejimine
muhalif" ve "Hükûmetin inkılâbı aleyhine hareket" namı
veriliyor? Acaba bu Hükûmet-i Cumhuriye, Avrupa medeniyetinin kusurlu kısmının
dâva vekilliğine tenezzül eder mi? O kusurlu medeniyetin İslâmiyete muhalif
kanunları, eski zamandan beri hükûmetin hedefi midir? Hükûmete muarız vaziyet
almak nerede; bu bir kısım kusurlu medeniyet kanunlarına karşı hakaik-i
Kur'aniyeyi ilmî bir surette müdafaa etmek nerede? Kur'an-ı Hakîmin Âyat-ı
kat'iyesiyle, binüçyüz seneden beri, milyonlar tefsirlerinde ve halen kütübhanelerde
dolu tefsirlerde
sh: » (T: 232)
لِلذَّكَرِ
مِثْلُ حَظِّ اْلاُنْثَيَيْنِ
{ َفِلاُمِّهِ
السُّدُسُ { يَا اَيُّهَا
النّبِىُّ قُلْ
ِلاَزْوَاجِكَ
{ فَانْكِحُوا
مَا طَابَ لَكُمْ ilaahir gibi Âyetlerin
hakaik-i kudsiyelerini Avrupa feylesoflarının itiraz ve tecavüzatına karşı otuz
seneden beri yazdığım müdafaat-ı ilmiyemi "Hükûmetin inkılabına,
prensibine ve rejimine muhalif kasdı var" diye beni itham etmek, öyle bir
zâhir garaz ve öyle bir esassız vehimdir ki; buradaki mahkeme-i âdileye taallûk
etmeseydi, müdafaa ve cevab vermeyi lâyık görmezdim.
Hem acaba eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle,
Avrupanın dinsiz komiteleri hesabına ve Rum, Ermeniler cemiyeti vasıtasıyla
dinsizlik ve ihtilâf ve fesad tohumlarını saçan mülhidlere karşı müdafaat-ı
ilmiyem, hangi suretle hükûmet aleyhine alınıyor? Ve hangi sebeble hükûmete bir
taarruz manası veriliyor? Hangi insafla böyle dinsizliği hükûmete mâledip
ittiham ediliyor? Hükûmet-i Cumhuriyenin kuvvetli esasları böyle dinsizlerin
aleyhinde olduğu halde; dinsizliği, hükûmetin bazı prensiplerine mâledip,
benim, vatan ve millet ve hükûmet hesabına öyle müfsidlere karşı yirmi seneden
beri galibane müdafaat-ı ilmiyeme "Dini siyasete âlet ve hükûmet aleyhine
teşvik" manasını vermek, hangi insaf kabul eder ve hangi vicdan razı olur?
Evet, değil bu mahkemeye, belki bütün dünyaya ilân ediyorum: Ben,
hakaik-i kudsiye-i imaniyeyi, Avrupa feylesoflarına ve bilhassa dinsiz
feylesoflara ve bilhassa siyaseti dinsizliğe âlet edenlere ve asayişi manen
ihlâl edenlere karşı müdafaa etmişim ve ediyorum.
Ben, Hükûmet-i Cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana göre bir kısım Kanun-u
Medenîyi kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına
meydan vermeyen bir Hükûmet-i İslâmiye biliyorum. Kararname namındaki
ithamnâmede, vazifesini yapan müstantıklara değil, belki müstantıkların istinad
ettiği mülhid zalimlerin evham ve entrikalarına karşı derim:
Siz beni: "Dini siyasete âlet etmek" ile itham
ediyorsunuz. Ve o itham, zâhir bir iftira olduğu ve esassız, çürük bulunduğunu,
yüz delil-i kat'i ile isbat etmekle beraber; bu ağır iftiranıza mukabil, ben de
sizi, siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorsunuz diye itham ediyorum!
sh: » (T: 233)
Bir zaman, cerbezeli bir padişah, adalet niyetiyle çok zulüm
ediyormuş. Bir muhakkik âlim ona demiş: "Ey hâkim! Sen raiyetine adalet
namıyla zulüm ediyorsun. Çünki tenkidkârane cerbezeli nazarın, zamanen müteferrik
kusûratı birden toplar; bir zamanda tasavvur edip, sahibini şiddetli bir cezaya
çarpıyorsun. Hem bir kavmin müteferrik efradından vücuda gelen kusûratı o
tenkidkâr cerbezeli nazarında topluyorsun. Sonra o perde ile, o taifenin herbir
ferdine karşı bir nefret, bir hiddet size gelir; haksız olarak onlara vurursun.
Evet, senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa,
içinde boğulacaksın. Müteferrik zamanda istimâl ettiğin sulfato gibi acı
ilâçları, bir günde birkaç kişi istimal etse, hepsini de öldürebilir. İşte aynı
bunun gibi; mehasinin ortalarında bulunmasıyla, arasıra kusuratı setretmek
lâzım gelirken; sen raiyetine karşı kusuratı izale eden mehasini düşünmeden,
cerbezeli nazarınla müteferrik kusuratı toplayıp, ağır ceza veriyorsun."
İşte o padişah, o muhakkik âlimin ikazatıyla, adalet namına yaptığı zulümden
kurtuldu.
.......................................................................................
Gizli bir kuvvet, bil'iltizam beni mahkûm etmek istiyor. Ve her bahaneyi
bulup, bin dereden su getirmek gibi her bir çareye müracaat edip, kurdun keçiye
bahanesinden daha garib bahanelerle beni itham altına almak ve mahkûm
ettirilmek istenildiğimi hissediyorum. Meselâ, üç aydır bu kelimeyi tekrar
ediyorlar: "Said-i Kürdî, dini siyasete âlet ediyor!" Ben de bütün
mukaddesata yemin ediyorum ki: Bin siyasetim olsa, hakaik-i imaniyeye feda
ediyorum. Ben, nasıl hakaik-i imaniyeyi dünya siyasetine âlet edebilirim? Ben,
yüz yerde bu ithamı çürüttüğüm halde, yine mânâsız nakarat gibi tekrar edip
ileri sürüyorlar. Demek bil'iltizam ve herhalde beni
mes'ul etmek arzusunda
bulunuyorlar. Ben de, aleyhimizdeki mülhid zâlimleri, siyaseti dinsizliğe âlet
etmeleri ile itham ediyorum. Ve onların medar-ı ittihamı olan bu müdhiş manayı bildirmemek
için bana isnad ettikleri: "Said, dini siyasete âlet ediyor"
cümlesiyle setre çalışıyorlar. Madem öyledir, her halde beni mahkûm etmek
istiyorlar. Ben de ehl-i dünyaya derim: Bu ihtiyarlıktaki bir-iki senelik ömür
için lüzumsuz tezellüle tenezzül etmem.
............................................................................................
sh: » (T: 234)
Beşinci Umde: "Dört Nokta"dır.
Birinci Nokta: Kararnamede, kelimeler üzerinde oynanılıyor. Bir
kelimenin, kasdî olmadığı halde, bir manasında târiz çıkarıyorlar. Halbuki,
Risale-i Nur'da hedef bütün bütün ayrı olduğundan, kelimatındaki kasda makrun
olmayan târizler değil, belki tasrihler de bulunsa şayan-ı afv ve müsamahadır.
Bu noktayı izah eden bu misal, mikyastır. Meselâ:
Ben bir maksadımı hedef ederek yoluma koşup gidiyorum. İhtiyarsız,
yolumda koşarken büyük bir adama çarpıp, o adam yere düşse. Desem:
"Efendim, affet! Ben, maksadıma gidiyordum. Bilmeyerek çarpıldım."
Elbette affeder ve gücenmez. Eğer kasdî olarak bir parmağı o adama taciz
suretinde kulağına iliştirsem, hakaret telâkki edecek ve benden gücenecek.
............................................................................................
Risale-i Nur'un hedefi iman ve ahiret olduğundan, harekât-ı ilmiye
ve fikriyesinde ehl-i dünyanın siyasetine çarpsa ve şiddetli kelimat bulunsa,
şayan-ı afv ve müsamahadır. Maksadımız size ilişmek değildir, hedefimizde
yürüyoruz.
............................................................................................
Dünyada hiç misli görülmemiş bir haksızlığa maruz kaldım. Şöyle ki:
Son müdafaatım ve üç itiraznamem ile, yirmi cihetle kat'i
delillerle 163'üncü maddenin bana temas etmediğini ve yirmi senede yazılan 120
risalemin içinde, kendilerince medar-ı tenkid yirmi kelimeden aşağı mahdud
birkaç nokta bulunmasıyla, ayrı ayrı zamanda yazılmış kıymetdar ve menfaatli ve
uhrevî ve Avrupa feylesoflarının dinsiz ve mülhid şakirdlerine karşı,
-Darül-Hikmetil-İslâmiyenin azalığı münasebetiyle- hakiki ve ilmî müdafaatım;
çok zaman sonra ilcaat-ı zamana göre kabul edilen Kanun-u Medeninin bazı
maddelerine, yüzbin kelimat içinde on-onbeş kelimenin muvafık gelmemesi
sebebiyle hem benim mahkûmiyetim taleb edilmiş; hem mühim keşfiyat-ı maneviyeyi
havi yüzyirmi kitab olan Risale-i Nur'un elde bulunan nüshaları müsadere
edilmiş ve indelmuhakeme bütün ilmî ve mantıkî ve kanunî iddia ve müdafaatım
esbab-ı mucibe gösterilmeksizin sebebsiz ve kanunsuz reddedilmiştir. 163'üncü
madde-i kanuniye asayişi ihlâl edebilecek hissiyat-ı diniyeyi tahrik edenler
mealinde bulunan şu kanunun, elbette bu hadsiz genişlik içinde
sh: » (T: 235)
bir tefsiri var. Elbette
kuyud-u ihtiraziyesi bulunacak. Yoksa; bu madde, bu geniş mânâ ile beni mahkûm
ettiği gibi, bütün ehl-i diyaneti ve başta Diyanet Riyaseti olarak, bütün
vaizlere ve bütün imamlara, bana teşmil edildiği gibi teşmil edilebilir. Çünki;
yüz sahifeden fazla müdafaat-ı kat'iyye ve hakikiyem ile beraber; bana temas
ettirilebilecek bir mana veriliyor ki o mânâ her nasihat eden kimseye ve hatta
bir dostunu iyiliğe sevketmek için irşad eden herkesi daire-i hükmü altına
alabilir. Bu madde-i kanuniyenin mânâsı şu olmak gerektir ki; taassub perdesi
altında muhalif bir siyaseti takib ve terakkiyat-ı medeniyeye sed çekenlere sed
çekmek içindir. Bu maddenin bu mânâda çok kat'î delillerle isbat etmişiz ki,
bize bir cihet-i temâsı yoktur.
Evet bu madde, bu mânâda, tefsirsiz ve kuyud-u ihtiraziyesiz ve
garazkâr, istediği adamları onunla çarpmasına müsaid hududsuz bir manada
olamaz. Evet ben on sene nezaret ve dikkat altında ve yirmi senede te'lif
ettiğim yüzyirmi risale ile bu kadar hakkımdaki tedkikat-ı amîka neticesinde
cüz'i bir derece asayişi ihlâl etmiş bir emare, ne bende ve ne de o risaleleri
okuyanlarda bulunmadığı halde yirmi vechile isbat ettiğim ve beni yakından
tanıyan zatların şehadetiyle, onüç seneden beri şeytandan kaçar gibi siyasetten
kaçtığımı ve hükûmetin işine karışmadığımı ve tahammül-ü beşer fevkinde
işkencelere tahammül edip dünyaya karışmadığım ve iman hizmetini bu dünyada en
büyük maksad telâkki ettiğim halde; "Said dini siyasete âlet edip, asayişi
ihlâle teşebbüse niyet ediyor" diye, beni 163'üncü maddeye temas ettirmek,
mahkûm etmek bütün rûy-i zemindeki adliye ve mahkemelerin haysiyetine ilişecek
ve nazar-ı dikkati celbedecek hiç görülmemiş bir hâdise-i adliyedir
kanaatindeyim.
İşte, cihangir hükümdarların ve kahraman kumandanların küçük
mahkemelerde diz çöküp kemal-i inkıyad ile mutavaat göstermeleri, mahkemenin,
hiçbir cihet ile zedelenmeyecek bir haysiyet ve şerefinin mevcudiyetini isbat
eder. İşte mahkemelerin bu yüksek ve manevî haysiyetine dayanıp, hukukumu,
hürriyetle müdafaa ediyorum. Bir makale içindeki zararlı görülen dört-beş
kelime sansür edildikten sonra mütebakisinin neşrine izin verilirken; yüzyirmi
kitabın, birbirinden ayrı ve ayrı ayrı zamanlarda te'lif edildiği halde, yalnız
bir-iki risalede şimdiki nazarlara zararlı tevehhüm edilen onbeş kelime
yüzünden, yüzonbeş masum ve menfaatdar
sh: » (T: 236)
ve mühim bir kısmı Ankara
Kütübhanesinde mevcud olup iftiharla kabul edilen kitabların ele geçenlerini
müsadere ile mahkûm edilmesi, rûy-i zemindeki adliyenin şerefine elbette
ilişecek mahiyettedir. Elbette Mahkeme-i Temyiz bu haysiyet ve şerefi sıyanet
eder.
En ziyade tenkid
edilen ve umum kitablarımı muahazeye sebebiyet veren beş-on mes'ele içinde en
mühimmi, gelecek bu iki mes'eledir: لِلذَّكَرِ
مِثْلُ حَظِّ اْلاُنْثَيَيْنِ
{ َفِلاُمِّهِ
السُّدُسُ
Âyetleridir. İşte benim ve kitablarımın mahkûmiyeti beş-altı mes'eleden, en
birinci bu iki mes'eledir. Ben hakikî, menfaatli medeniyete karşı değil, belki
kusurlu ve zararlı "mimsiz" tabir ettiğim medeniyete karşı otuz-kırk
seneden beri i'caz-ı Kur'anı esas tutup, o medeniyetin muhalif noktalarını
aşağı düşürüp, medeniyetin aczi ile i'caz-ı Kur'anı isbat etmek esası üzerine
matbu ve gayr-ı matbu, Arabça ve Türkçe çok kitablar yazdım. İrsiyet hakkındaki
kanun-u medeninin, Kur'anın bu iki Âyetine muhalif maddelerini vaktiyle
müvazene etmişim. Onların muannid feylesoflarını da ilzam edecek deliller
göstermişim. Hükûmet-i Cumhuriyenin ilcaat-ı zamana göre kabul ettiği bir kısım
kanun-u medenînin bir kısım maddelerini kabulden evvel, bu mes'eleleri,
medeniyete ve feylesoflara karşı yazmışım ve müdafaa etmişim. Kurun-u Ulâ ve
Vustâdaki zayi olan kadınlık hukukunu, Kur'an-ı Hakîm gayet ehemmiyetle
muhafaza ettiğini beyan etmişim. Şimdi, bu iki mes'eledeki beyanatım, Hükûmet-i
Cumhuriyenin kanununa muhaliftir diye, 163'üncü madde ile muaheze edildim. Ben
de adliyenin en yüksek mahkemesine derim ki:
Bin üçyüz elli senede ve her asırda, üçyüz elli milyon insanların
hayat-ı içtimaiyesinde en kudsi ve hakikî ve hakikatlı bir düstur-u İlahînin
üçyüz elli bin tefsirlerin tasdikine ve aynen hükümlerine istinaden, ve bütün
ecdadımızın ruhlarına hürmeten, i'caz-ı Kur'anı Avrupa mülhidlerine karşı
göstermek için, iki nass-ı Âyeti, onbeş sene evvel ve on sene evvel ve dokuz
sene evvel üç kitabımda zikretmekliğim, beni şimdiki şerait dahilinde ve
ahvâl-i sıhhiyem noktasında yaşayamıyacağım bir mahpusiyete mahkûm edip ve
dolayısıyla, bir cihette âdeta idamıma hükmeden ve yüz onbeş risalemi bunun
gibi bir-iki mes'ele yüzünden mahkûm eden haksız bir kararı; elbette rûy-i
zeminde adalet varsa, bu kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
sh: » (T: 237)
En ziyade bizi gayet hayretle, nihayet bir me'yusiyete düşüren
şudur ki: Isparta'da habbeyi kubbe yapıp, hiçbir hakikata istinad etmeyen evham
ve ihbarata binaen hakkımda verdikleri karara karşı, mezhebimizde yalana hiçbir
cihetle cevaz verilmediğinden, aleyhimde de olsa, hak ve doğru söylemek mecburiyetiyle,
yüz yirmi sahife kuvvetli ve mantıki delillerle kendimi müdafaa ettiğim ve bu
kanunla hiçbir cihetle temasım olmadığını isbat ettiğim halde; bu müdafaatımı
ve isbatımı hiç nazara almayarak, te'lif tarihiyle istinsah tarihlerini, hatta
bir şahsa irsal eylediğim tarihleri dahi birbirine mağlâta ile karıştırıp ve
yirmi senelik işi, bir sene zarfında olmuş gibi görerek nakarat gibi,
Isparta'daki evhamlı kararı; hem sorgu hâkimlerinin kararnamesinde, hem makam-ı
iddianın iddianamesinde, hem bizi mahkûm eden mahkemenin son kararında aynen,
haklı müdafaatımız nazara alınmadan tekrar edilmiş ve bizi mahkûm etmişlerdir.
Ehl-i hak ve hakikatı titreten bu haksızlığın bir an evvel ref'i ve Risale-i
Nur'un masumiyetinin ilânını, şiddetle adliyenin en yüksek makamı olan
mahkemeden beklerim. Eğer pek haklı ve kuvvetli bu feryadımı -farz-ı muhal
olarak- adliyenin yüksek makamı işitip dinlemezse, şiddet-i me'yusiyetimden
diyeceğim:
Ey beni bu belaya sevkedip, bu hâdiseyi icad eden mülhid
zalimler!.. Madem ve her halde, manen ve maddeten beni idam etmeye niyet
etmiştiniz, neden umum mazlumların ve biçarelerin hukuklarını muhafaza eden
adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedar edecek entrikalarla, dolaplarla
adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdane çıkıp,
"Senin vücudunu bu dünyada istemiyoruz" demeli idiniz.
Sorgu hâkimlerinin dört aya yakın bir zamanda -Yüzonyedi adamın
isticvabı ve tahkikatıyla- meşgul olduğu bir mes'eleyi bir buçuk günde Ağır
Ceza Mahkemesi gayet sathi bir nazarla bakıp, onların içindeki noksan ve
hataları görmiyerek ve bilhassa Akademi Heyeti müvacehesinde izah ve isbat
edeceğimi iddia ettiğim Risale-i Nur'daki mühim keşfiyat-ı maneviyeye ait ilmî
müdafaatım, esbab-ı mucibe ile red ve cerhedilmeksizin, sathi bir nazarla hükümde
istical ettiklerinden, hakperest ve adaletperver olmalarına, bu sathi nazar
sebebiyle, pek yanlış olan bu kararın isabet-i kanuniyesi olmadığından, mucib-i
tedkik ve nakzdır.
sh: » (T: 238)
NETİCE: Bu babda duruşma evrakının ve bilhassa müsadere edilen
matbu ve gayr-ı matbu risalelerimin tedkik ve mütalâasından anlaşılacağı üzere,
ilmî ve mantıkî ve kanunî bütün itirazat ve müdafaatım nazar-ı teemmüle
alınmamış. Gerek Sorgu Hâkimliğince ve gerek mahkemece esbab-ı mucibe
gösterilmeksizin, delilsiz ve kanunsuz, indî mütalâalarla açıktan reddedilmiş
ve bu sebeble, otuz senedir Avrupa feylesoflarına ve medeniyetin sefih kısmına
karşı Türk-İslâm hukukunu müdafaa eden ve tılsım-ı kâinatın muammasını açan ve
manevî keşfiyatı hâvi risalelerim müsadere olunduktan başka; ahvâl-i sıhhıyem
noktasında tahammül edemeyeceğim cismânî ceza ile mahkûm edilmiş olduğumdan,
gerek yukarıda serdedilen sebebler ve gerekse iddianameye karşı verdiğim
itiraznamem ve son celse-i muhakemede esasa dair beş umdeyi hâvi tahrirî takdim
ettiğim ikinci itiraznamem ve son müdafaatımda tafsilen izahata ve ilmî ve
kanunî sebeblere ve indettedkik tesadüf buyurulacak nevakıs-ı kanuniyeye
binaen, pek açık ve sarih bir surette mağduriyetimi istilzam eden bu hükmünüzün
nakzıyla, adaletin izharını hey'etinizden beklerim. وَاُفَوِّضُ
اَمْرِى اِلَى
اللّهِ اِنَّ اللّهَ
بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ der,
ve tevekkül ile Cenab-ı Hakk'a iltica eylerim.
Sâbık yüz küsur sahifeden ibaret yedi safha müdafaatım müteaddid
defa mahkemede okunmakla beraber; müteaddid mahkemenin defterlerinde zabta
geçmiş bu gelecek tashih lâyihası ise, daha temyiz evrakımız gelmediğinden
okunmamış ve zabta geçmemiştir; elbette yakında o da zabta geçer.
* * *
Mahkeme-i Temyizin dâvâmızı nakzetmeyip tasdiki takdirinde, tashih-i
dâvâ için Hey'et-i Vekileye yazılmış bir arzuhaldir.
(Orada zâhiren görülecek şekva ise, hükûmete şekva etmektir, ve
tenkidler, hükûmeti iğfale çalışan entrikacıları tenkid etmektir.)
Ey ehl-i hâl ve akd! Dünyada emsali nâdir bulunan bir haksızlığa giriftar
edildim. Bu haksızlığa karşı sükût etmek hakka karşı bir hürmetsizlik
olduğundan, bilmecburiye gâyet ehemmiyetli bir hakikatı fâşetmeye mecburum.
Diyorum ki:
sh:» (T: 239)
Ya benim idamımı ve yüzbir sene cezayı istilzam edecek kusurumu
kanun dairesinde gösteriniz; veyahud bütün bütün divane olduğumu isbat ediniz;
veyahud benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyetimizi verip, zarar
ve ziyanımızı müsebbiblerinden alınız. (Hâşiye).
Evet, her bir hükûmetin bir kanunu, bir usulü var, o kanuna göre
ceza verilir. Hükûmet-i Cumhuriyetin kanunlariyle beni ve dostlarımı en ağır
bir cezaya müstehak edecek esbab bulunmazsa; elbette takdir ve mükâfat ve
tarziye ile beraber, tam hürriyetimizi vermek lâzım gelir. Çünki meydandaki
gayet ehemmiyetli hizmet-i Kur'aniyem eğer hükûmetin aleyhinde olsa, böyle bir
senelik bana ceza, birkaç dostuma altışar ay mahkûmiyetle olamaz. Belki yüzbir
sene ve idam gibi ceza bana ve en ağır cezaları da benim ile ciddi hizmetime
irtibat edenlere vermek lâzım gelir. Eğer hizmetimiz hükûmetin aleyhinde
olmazsa; o vakit değil ceza, hapis, ittiham; belki takdir, mükâfatla
karşılanmak lâzım gelir. Çünki, bir hizmet ki, yüzyirmi risale, o hizmetin
tercümanları olmuş. Ve o hizmetle, koca Avrupa feylesoflarına meydan okuyup, esasları
zîr ü zeber edilmiş. Elbette o tesirli hizmet ya dahilde gayet müdhiş bir
netice verir, veyahud gayet nâfi ve yüksek ve ilmî bir semere verecek. Onun
için, göz boyamak nevinde ve efkâr-ı âmmeyi aldatmak tarzında ve hakkımızda
zalimlerin entrikalarını, yalanlarını setretmek suretinde, çocuk oyuncağı gibi
bana bir sene ceza verilmez. Benim emsalim, ya idam olur, darağacına
müftehirane çıkarlar, veyahud lâyık olduğu makamda serbest kalırlar.
Evet, binler lira kıymetinde elmasları çalabilen mâhir bir hırsız,
on kuruşluk bir cam parçasına hırsızlık etmekle elmas çalmış gibi aynı cezaya
kendini mahkûm etmek; dünyada hiçbir hırsızın, belki hiçbir zîşuurun kârı
değildir. Böyle bir hırsız kurnaz olur. Böyle nihayet derecede eblehane hareket
etmez.
Ey efendiler! Haydi, vehminiz gibi ben o hırsız gibi oldum. Ben
Isparta nahiyelerinde perişan, bir köyde dokuz sene inzivada bu-
____________________
(Hâşiye): Mahkeme-i Temyizden dâvâmızı nakz yerine tasdik geldiği
takdirde, Heyet-i Vekileye ve hem Meclis-i Meb'usana, hem Dâhiliye Vekâletine
ve hem Adliye Nezaretine vermek üzere, dâvâmızı tashih münasebetiyle yazılmış
bir lâyihadır. Eğer bu haklı derdimi ve ehemmiyetli hakkımı bu mercilere
dinlettiremezsem, bu hayata veda etmek bana vâcib olur. Çünki, sükûtumla şahsi
bir hakkımla beraber, binler muhterem hukuk zâyi olur.
sh:» (T: 240)
lunan ve şimdi benimle
beraber gayet hafif bir cezaya mahkûm olan safdil beş-on biçarelerin
fikirlerini hükûmet aleyhine çevirmekle, kendini ve gaye-i hayatı olan
risalelerini tehlikeye atmaktan ise; eski zamanda olduğu gibi, Ankara'da veya
İstanbul'da büyüt bir me'muriyette oturup, binler adamı takip ettiğim maksada
çevirebilirdim. O vakit, böyle zelilâne mahkûmiyet değil, belki mesleğime ve
hizmetime münasip bir izzetle dünyaya karışabilirdim. Evet, fahr ve temeddüh
niyetiyle değil, belki mecburiyet ve mahcubiyetle, hodfüruşane eski bir kısım
riyakârlığımı hatırlatmakla; beni ehemmiyetsiz, vücudundan istifade edilmez,
âdi mertebeye sukut ettirmek isteyenlerin yanlışlarını göstermek için derim:
«İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi» namındaki matbu eski
müdafaatımı görenlerin tasdikiyle, Otuz Bir Mart Hâdisesinde bir nutuk ile,
isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren ve bir zaman gazetelerin yazdıkları
gibi, İstiklâl Harbinde «Hutuvat-ı Sitte» nâmında bir makale ile, İstanbul'daki
efkâr-ı ûlemayı İngiliz aleyhine çevirip, harekât-ı milliye lehinde ehemmiyetli
hizmet eden ve Ayasofya'da binler adama nutkunu dinlettiren ve Ankara'daki
Meclis-i Meb'usanın şiddetli alkışlamasiyle karşılanan; ve yüz elli bin
banknot, yüz altmış üç meb'usun imzasıyle Medrese ve Darül-Fünuna tahsisatı
kabul ettiren; ve Reisicumhurun hiddetine karşı, divan-ı riyasette (Hâşiye)
kemal-i metanetle fütur getirmeyerek mukabele edip, namaza davet eden; ve
Darül-Hikmetil-İslâmiyede, hükûmet-i ittihadiyenin ittifakiyle, hikmet-i
İslâmiyeyi Avrupa hükemasına tesirli bir suretde kabul ettirmek vazifesine
lâyık görünen; ve cephe-i harbde yazdığı ve şimdi müsadere edilen
«İşârâtül-İ'caz» o zamanın baş kumandanı olan Enver Paşaya o derece kıymetdar
görünmüş ki; kimseye yapmadığı bir hürmetle, istikbaline koştuğu o yadigâr-ı
harbin hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle, İşârâtül-İ'cazın tab'ı için
kâğıdını vererek, müellifinin harbdeki mücâhedâtı tak-
___________________________
(Hâşiye): Eski Said söz istiyor, diyor ki: "Onüç senedir beni
konuşturmadınız. Şimdi, madem beni nazara alıp, sizi ittiham altına alıyorlar
ve sizden korkuyorlar; elbette benim onlarla konuşmam lâzım geliyor. Gerçi
benlik, enaniyet çirkindir; fakat mağrur ve muannid enaniyetlilere karşı, haklı
bir surette ve sırf kendisini müdafaa ve muhafaza etmek için benlik göstermek
lâzım geliyor. Onun için, Yeni Said gibi; mahviyetle, mülâyimane
konuşamıyacağım." Ben de ona söz verdim. Fakat enaniyetlerine, temeddühlerine
iştirak etmiyorum.
sh:» (T: 241)
dirkârâne yâdedilen bir
adam; böyle âdi bir beygir hırsızı veyahud kız kaçırıcı ve bir yankesici gibi
en aşağı bir cinayetle kendini bulaştırıp, izzet-i ilmiyesini ve kudsiyet-i
hizmetini ve kıymetdar binler dostlarını rezil edip sukut edemez ki; siz onu
bir senelik ceza ile mahkûm edip, âdi bir keçi, koyun hırsızı gibi muamele
edesiniz... Ve sebepsiz, on sene sıkıntılı bir tarassudla ta'zib ettikten
sonra; şimdi de bir sene hapis ile beraber, bir sene de nezaret altında tutmak
suretiyle (padişahın tahakkümünü kaldıramadığı halde) garazkâr bir hafiyenin
veya âdi bir polisin tahakkümü altında azab vermekten ise, idam edilmesini daha
evlâ görür. Eğer böyle bir adam dünyaya karışsaydı ve karışmaya arzusu olsaydı ve
hizmet-i kudsiyesi müsaade etseydi, Menemen Hâdisesinin ve Şeyh Said vâkıasının
onar misli olacak bir tarzda karışırdı. Dünyaya işittirecek bir top sadasına,
bir sinek sadası inmiyecekdi.
Evet, Hükûmet-i Cumhuriyenin nazar-ı dikkatine arzediyorum ki; beni
bu belâya sevkeden gizli komitenin yaptığı tedabir ve ettiği propaganda ve
entrikalar bu hali gösteriyor. Çünki, hiç bir hâdisede görülmemiş bir tarzda
umumî bir propaganda, bir entrika ve bir dehşet aleyhimize döndüğüne delil
şudur ki: Altı aydır, yüzbin dostum varken, hiç biri bana bir mektub yazamadı,
bir selâm gönderemedi; hükûmeti iğfale çalışan entrikacıların ihbârâtiyle
Vilâyât-ı Şarkiyeden, ta Vilâyât-ı Garbiyeye kadar her yerde istintaklar,
taharriyatlar devam ettiğidir. İşte, entrikacıların çevirdikleri plân, benim
gibi binler adamı en ağır cezaya çarpacak bir hâdiseye göre tertip edilmiş;
halbuki en âdi bir adamın, en âdi bir hırsızlığı gibi bir hâdiseyi andıracak
bir ceza vaziyetini netice verdi. Yüzonbeş adamdan, onbeş masumlara beş altı ay
ceza verildi.
Acaba dünyada hiçbir zîakıl, elinde gayet keskin elmas kılınç
bulunsa, müdhiş bir arslanın veya ejderhanın kuyruğuna hafifçe iliştirip,
kendine musallat eder mi? Eğer maksadı tahaffuz veya döğüşmek ise, kılıncı
başka yere havale eder. İşte sizin nazarınızda ve vehminizde beni o adam gibi
telâkki etmişsiniz ki; beni bu tarzda cezaya, mahkûmiyete çarptınız. Eğer bu
derece hilâf-ı şuur ve muhalif-i akıl hareket ediyorsam, koca memlekete dehşet
verip propaganda ile efkâr-ı âmmeyi aleyhime çevirmek değil, belki âdi bir
divane gibi tımarhaneye gönderilmem lâzım gelir. Eğer verdiğiniz ehemmiyete
mukabil bir adam isem, elbette arslanı kendine
sh:» (T: 242)
saldırtmak ve ejderhayı
kendine hücum ettirmek için, o keskin kılıncı onların kuyruklarına uzatmaz;
belki mümkün olduğu kadar kendini muhafaza edecek... Nasıl ki on sene ihtiyarî
bir inzivayı ihtiyar edip, tâkat-ı beşerin fevkinde sıkıntılara tahammül
ederek, hükûmetin işine hiçbir cihetle karışmadım ve karışmak arzu etmedim.
Çünki hizmet-i kudsiyem beni menediyor.
Ey ehl-i hall ve akd! Acaba hiç mümkün müdür ki, yirmi sene evvel
gazetelerin yazdığı gibi, bir makale ile otuzbin adamı kendi fikrine çeviren;
ve koca Hareket Ordusunun nazar-ı dikkatini kendine çeviren ve İngiliz Baş
Papazının, altıyüz kelime ile istediği suallerine altı kelime ile cevab veren ve bidayet-i hürriyette en
meşhur bir diplomat gibi nutuk söyliyen bir adamın yüzyirmi risalesinde
dünyaya, siyasete bakacak yalnız onbeş kelime mi bulunur? Hiçbir akıl kabul
eder mi ki bu adam siyaseti takib ediyor ve maksadı dünyadır ve hükûmete
ilişmektir? Eğer fikri, siyaset ve hükûmete ilişmek olsaydı, böyle bir adam,
bir tek risalesinde sarihan, işareten yüz yerde maksadını ihsas edecekti. Acaba
o adamın maksadı siyasetçe tenkid olsa idi, yalnız tesettür ve irsiyete dair
eski zamandanberi cârî bir-iki düsturdan başka medar-ı tenkid bulamaz mı idi?
Evet, koca bir inkılâbı yapan bir hükûmetin rejimine muhalif bir fikr-i
siyaseti takib eden bir adam, bir-iki malûm maddeler değil, yüzbinler madde-i
tenkid bulabilirdi. Güya Hükûmet-i Cumhuriyenin -yalnız- inkılâbı, bir-iki
küçük mes'elesidir. Ben de, onu hiçbir tenkid maksadım olmadığı halde, eski
yazdığım bir-iki kitabımda zikrettiğim bir-iki kelime varmış diye, hükûmetin
rejimine ve inkılâbına hücum ediyor denilmiş. İşte, ben de soruyorum: Böyle en
edna bir cezaya medar olamayan ilmî bir maddeye, koca bir memleketi meşgul edip
endişe verecek bir şekil verilir mi?...
İşte, beni ve beş-on dostlarımı bu âdi, ehemmiyetsiz cezaya
çarpmak; umum memlekette aleyhimize bir şiddetli propaganda ve milleti korkutup
bizden nefret ettirmek ve Dahiliye Nâzırını, mühim bir kuvvetle -Isparta'da bir
tek neferin göreceği işi görmek için- Isparta'ya celbedilmesi ve Hey'et-i
Vekile Reisi İsmet Vilâyât-ı Şarkiyeye o münasebetle gitmesi ve iki ay benim
hapisde bütün bütün konuşmaktan menedilmem ve bu gurbette, kimsesizlikte, hiç
kimse hâlimi sormak ve selâm göndermeye meydan verilmemek gösteriyor ki; dağ
gibi bir ağaçda, nohut gibi bir tek
sh:» (T: 243)
meyve bulundurup; mânâsız,
hikmetsiz, kanunsuz bir vaziyettir ki, değil Hükûmet-i Cumhuriye gibi en ziyade
kanunperest ve kanunî bir hükûmet, belki hikmetle iş görmek manasiyle hükûmet
namı verilen dünyada hiçbir hükûmetin işi olamaz. Ben hukukumu, kanun dairesinde
istiyorum. Kanun namına kanunsuzluk edenleri, cinayetle ittiham ediyorum. Böyle
cânilerin keyiflerini, elbette Hükûmet-i Cumhuriyenin kanunları reddeder ve
hukukumu iade eder ümidindeyim.
Eskişehir
hapsinde
tecrid-i
mutlakda
Mevkuf
Said Nursî
[ Resim ]
Bediüzzaman Said Nursî hazretleri Dar-ül-Hikmet-ül-İslamiye a'zası
iken Hicrî 22- zilkade- 1326- Miladî 1907 tarihinde Osmanlı Hilafet Makamınca
en yüksek ilmî derece olan (MAHREC) payesinin kendisine tevcih edildiğine dair
Şeyhül İslam tarafından tebliği edilen vesika.
sh:» (T: 244)
Onaltıncı Mektub
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
اَلَّذِينَ
قَالَ لَهُمُ النَّاسُ
اِنَّ النَّاسَ
قَدْ جَمَعُوا
لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ اِيمَانًا
وَ قَالُوا حَسْبُنَا
اللّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
Şu mektub فَقُولاَ
لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.
Çoklar tarafından sarihan ve mânen gelen bir suale cevaptır.
Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Her şeyimi,
Cenab-ı Hakk'ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde
rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil,
bilmecburiye Eski Said lisaniyle, şahsım için değil, belki dostlarımı ve
sözlerimi ehl-i dünyanın evham ve eziyetinden kurtarmak için hakikat-ı hali,
hem dostlarıma, hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için «BEŞ NOKTA»
yı beyan ediyorum.
BİRİNCİ NOKTA
Denilmiş: Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?
Elcevap: Dokuz-on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete
girdi. Belki siyaset vasıtasiyle dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude
yoruldu ve gördü ki: O yol meşkûk ve müşkilâtlı ve bana nisbeten fuzuliyâne,
hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve
bilmeyerek ecnebi parmakğına âlet olmak ihtimali var. Hem siyasete giren, ya
muvâfık olur veya muhalif olur. Eğer muvâfık olur. Eğer muvâfık olsam, ma'dem
memur ve meb'us değilim, o halde siyasetçilik bana fuzulî ve mâlâyani bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhude
karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım.
Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünki mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim
gibi bilir. Beyhude çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak
ile muhalefet etsem, husulü meşkûk bir maksad için, binler günaha girmek
ihtimali var. Birinin yüzün-
sh:» (T: 245)
den çoklar belâya düşer.
Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girmek, mâsumları günaha
atmak, vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve
siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terketti. Buna kat'î şâhid, o
vakittenberi sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu
ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Halbuki sekiz sene evvel, günde belki
sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime
nezaret ediliyor.. Siyaset-vâri bir tereşşuh gören söylesin. Halbuki benim gibi
asabî ve
اِنَّمَا الْحِيلَةُ
فِى تَرْكِ الْحِيَلِ düsturiyle, en büyük hîleyi hilesizlikte
bulan pervasız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri
gizli kalmaz. Siyasete iştihası ve arzusu olsaydı; tetkikata, taharriyata lüzum
bırakmıyarak top güllesi gibi sada verecekti!...
İKİNCİ NOKTA
Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevap: Milyarlar seneden ziyade olan hayat-ı ebediyeye
çalışmasını ve kazanmasını, meşkûk bir-iki sene hayat-ı dünyeviyeye lüzumsuz,
fuzulî bir surette karışma ile feda etmemek için, hem en mühim, en lüzumlu, en
saf ve en hakikatli olan hizmet-i îman ve Kur'an için, şiddetle siyasetten
kaçıyor. Çünki diyor: Ben ihtiyar oluyorum.. bundan sonra kaç sene yaşayacağımı
bilmiyorum.. öyle ise, bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım
geliyor.. Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin
anahtarı îmandır; ona çalışmak lâzım geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara
dahi bir menfaat dokundurmak için, şer'an hizmete mükellef olduğumdan hizmet
etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye ve dünyeviyeye ait olacak;
o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam edilmez. Onun için o
ciheti bırakıp en mühim en lüzumlu hizmet
en selâmetli olan îmana hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime
kazandığım hakaik-i imaniyeyi ve nefsimde tercübe ettiğim mânevî ilâçları, sâir
insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenab-ı Hak bu
hizmeti kabul eder ve eski günahıma kefaret yapar. Bu hizmete karşı şeytan-ı
racîmden başka hiç kimsenin, -mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun, zın-
sh:» (T: 246)
dık olsun- karşı gelmeye
hakkı yoktur. Çünki îmansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskda,
kebâirde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmansızlıkta hiçbir
cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir; zulmet içinde zulmettir; azab içinde
azaptır. İşte böyle hadsiz bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve îman gibi kudsî
bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanda lüzumsuz tehlikeli siyaset
oyuncaklarına atılmak, benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına
kefaret aramağa mecbur bir adamda ne kadar hilâf-ı akıldır, ne kadar hilâf-ı
hikmettir, ne derece bir divaneliktir divaneler de anlayabilirler.
Amma Kur'an ve îmanın hizmeti ne için beni menediyor dersen; ben de
derim ki: Hakaik-i îmaniye ve Kur'aniye birer elmas hükmünde olduğu halde,
siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam
tarafından «Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?»
diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazariyle bakabilirler. O halde ben o
siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek
hükmüne geçer. İşte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uğraşıyorusunuz? Beni kendi
halimde bırakmıyorsunuz?
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen
şeyh derler!....
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim.. ben hocayım... Buna
delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarikat verseydim şüpheye hakkınız
olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îman lâzım, İslâmiyet lâzım,
tarikat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende
unsuriyet-perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Saidin yazdıkları
meydanda. Şâhid gösteriyorum ki: Ben
َاْلاِسْلاَمِيَّةُ
جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ
الْجَاهِلِيَّةَ ferman-ı kat'îsiyle eski zamandanberî,
menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe, Avrupa'nın bir nevi firenk illeti
olduğundan, bir zehr-i katil nazariyle bakmışım. Ve Avrupa o firenk illetini
İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun, diye
düşünür. O firenk illetine karşı, eskidenberi tedaviye çalıştığımı talebelerim
ve bana temas edenler biliyorlar. Madem böyledir; hey efendiler; herbir
hâdiseyi bahane tutup, bana sıkıntı vermiye sebeb nedir
sh:» (T: 247)
acaba? Şarkta bir nefer
hata etse, garbta bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek..
veya İstanbul'da bir esnafın cinayetiyle, Bağdat'ta bir dükkâncıyı esnaflık
münasebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı
vermek, hangi usul iledir? Hangi vicdan hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?
ÜÇÜNCÜ NOKTA
Halimi, istirahatımı düşünen ve her musîbete karşı sabr ile
sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir sualleri var ki:
Sana gelen zahmetlere sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Halbuki
eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, edna bir tahkire tahammül edemezdin?
Elcevap: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını
alınız.
Birinci Hikâye: İki sene evvel, benim hakkımda, bir müdür;
sebepsiz, gıyabımda tezyifkârane hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana
söylediler. Bir saat kadar Eski Said damariyle müteessir oldum. Sonra Cenab-ı
Hakkın Rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale edip o adamı
da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma
ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını
söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan
beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyadan ve riyanın
esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile
musalâha etmemiştim.. çünki terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir
akreb bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki
memnun olmak lâzım gelir. Eğer o adamın tahkiratı, benim îmana ve Kur'ana
hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden
Sâhib-i Kur'ân'a havale ediyorum. O Azizdir, Hakîmdir. Eğer sırf beni sövmek,
tahkir etmek, çürütmek nevinden ise, o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve
garib ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak
bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye, sonra kazaya,
sonra vilâyete hükmedenlere âittir. Bir insanın elindeki esirini tahkir etmek,
sahibine aittir; o müdafaa eder. Madem hakikat budur, kalbim istirahat
etti,
وَاُفَوِّضُ
اَمْرِى اِلَى
اللّهِ اِنَّ اللّهَ
بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
sh:» (T: 248)
dedim. O vâkıayı olmamış gibi
saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'an onu helâl
etmemiş...
İkinci Hikâye: Şu senede, işittim ki bir hâdise olmuş. O hâdisenin
vukuundan sonra yalnız icmalen vukuunu işittiğim halde, o vâkıa ile ciddi
alâkadar imişim gibi bir muamele gördüm. Zaten muhabere etmiyordum; etsem de
pek nâdir olarak bir mes'ele-i îmaniyeyi bir dostuma yazardım. Hatta dört
senede kardeşime bir tek mektub yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi
menediyordum, hem de ehl-i dünya beni menediyordu. Yalnız bir-iki ahbab ile,
haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise; ayda bir-ikisi,
bazı bir-iki dakika bir mes'ele-i âhirete dair benimle görüşüyordu. Bu gurbet
halimde; garib, yalnız, kimsesiz nafaka için çalışmaya benim gibilere muvafık
olmıyan bir köyde, herşeyden, herkesten menedildim. Hatta dört sene evvel,
harap olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imamlık ve vaizlik vesikam
elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabul etsin) imamlık ettiğim
halde, şu mübarek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı
kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevabından ve hayrından mahrum
kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o
me'murun bana karşı muamelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim.
İnşâallah devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki: Eğer ehl-i
dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyik, ayıplı ve
kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal
eder; hem ona keffaretüzzünub olur. Dünya misafirhanesinin safâsını çok gördüm;
azıcık cefasını görsem, yine şükrederim. Eğer îmana ve Kur'ana hizmetkârlığım
cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil; onu,
Azîz-i Cebbara havale ediyorum. Eğer
asılsız ve riyaya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için
teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet. Çünki teveccüh-ü
âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara
zarardır zannederim. Benim ile temas edenler beni bilirler ki, şahsıma karşı
hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hatta kıymetdar mühim bir dostumu,
fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim. Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, ıskat
ettirmekten muradları; tercümanlık ettiğim hakaik-i
sh:» (T: 249)
îmaniye ve Kur'aniyeye âit
ise, beyhûdedir. Zira Kur'an yıldızlarına perde çekilmez, «Gözü-nü kapayan,
yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.»
DÖRDÜNCÜ
NOKTA
Evhamlı bir kaç sualin cevabıdır.
Birincisi: Ehl-i dünya bana der: Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan
nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile
geçinenleri istemiyoruz!..
Elcevap: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka
kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet günde yüz
para, belki kırk para ile yaşıyan bir
adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izahını hiç arzu etmiyordum.
Belki bir gururu ve bir enaniyeti ihsas eder fikriyle beyan etmek, bana pek
nâhoştur. Fakat, madem ehl-i dünya evhamlı bir surette soruyorlar, ben de derim
ki: Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek (velev zekât dahi olsa),
hem maaşı kabul etmemek (yalnız bir iki sene Dârül-Hikmetil-İslâmiyede
dostlarımın icbariyle kabul etmeye mecbur oldum), hem maîşet-i dünyeviye için
minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim
ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar, bana hediyelerini kabul
ettirmek için çok çalıştılar. Kabul etmedim. «Öyle ise nasıl idare edersin»
denilse, derim: «Bereket ve ikrâm-ı İlâhî ile yaşıyorum.» Nefsim, çendan her
hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur'an hizmetinin kerameti olarak,
erzak hususunda ikrâm-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. وَ
اَمَّا بِنِعْمَةِ
رَبِّكَ فَحَدِّثْ
sırriyle, Cenab-ı Hakkın bana ettiği ihsanatı yâdedip, bir şükr-ü mânevî
nev'inden birkaç nümunesini söyliyeceğim. Bir şükr-ü mânevî olmakla beraber,
korkuyorum ki bir riya ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünki
müftehirâne, gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare,
söylemeye mecbur oldum.
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday
bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifayet (Hâşiye) edecek,
bilmiyorum.
____________________________
Hâşiye: Bir sene devam etti.
sh:» (T: 250)
İkincisi: Şu mübarek Ramazanda, yalnız iki haneden bana yemek
geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten
memnûum. Mütebakisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan, mübarek bir hânenin
ve sâdık bir arkadaşım olan, o hane sahibi Abdullah Çavuşun ihbarı ve
şehadetiyle, üç ekmek, bir kıyye pirinç bana kâfi gelmiştir. Hatta o pirinç
onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı,
hergün ekmekle beraber yemek şartiyle kâfi geldi. Hatta Süleyman isminde
mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu.
Çarşamba günü idi dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse
yok ki, oradan ekmek alınsın. «Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua
etmek arzu ediyorum» dedi. Ben de dedim:
تَوَكَّلْنَا
عَلَى اللَّهِ kal. Sonra hiç münasebeti olmadığı halde
ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte
bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: «Kardeşim, bir
parça çay yap.» O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı
altında oturdum. Müteessifane şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz
var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb
adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı
çevirdim, gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde
bize bakıyor. Dedim: «Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi» O ekmeği
aldık, bakıyoruz ki kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş.. yirmi-otuz
gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi.
Biz yerden, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddîkım olan müstakîm
Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak
almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç çorap için, dört buçuk lira ile
idare ettim. Bereket, iktisad ve rahmet-i İlâhiyye bana kâfi geldi.
İşte şu nümuneler gibi çok şeyler var.. ve Bereket-i İlâhiyyenin
çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için
zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem
sh:» (T: 251)
benim için iyiliğe bir
medar olduğunu düşünmeyiniz... Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma
ihsandır; veya Hizmet-i Kur'âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir
menfaatidir; veyahud: «Yâ Rahîm, Yâ Rahîm» ile zikreden ve yanımda bulunan dört
kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim.
Evet hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, «Yâ Rahîm, Yâ Rahîm» çektiklerini
anlarsın. Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta,
yumurta makinası gibi, pek az fâsıla ile, hergün rahmet hazinesinden bana bir
yumurta getiriyordu. Hem bir gün, iki yumurta getirdi; ben de hayrette kaldım.
Dostlarımdan sordum: «Böyle olur mu?» dedim. Dediler: «Belki bir İhsan-ı
İlâhîdir!» Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı
Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem
kışta, hem Ramazanda, bu mübarek hâli bir İkram-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve
ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı.
Hem ne vakit annesi kesdi, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.
İkinci Vehimli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sana nasıl emniyet
edeceğiz ki sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki
dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini
târik-i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık
olmadığını nasıl bileceğiz?
Elcevap: Yirmi sene evvelki Divan-ı Harb-i Örfîde ve Hürriyetten
daha evvel zamanda çoklara mâlûm hal ve vaziyetim ve İki Mekteb-i Musibetin
Şehâdetnâmesi nâmında o zaman Divan-ı Harpteki müdafaatım kat'î gösterir ki,
değil kurnazlık, belki edna bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat
geçirmişim. Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir
müracaat edilecekti. Hileli adam, kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve
aldatmaya daima çalışır. Halbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkitlere
mukabil, tezellüle tenezzül etmedim. Tevekkeltü Alellah deyip, ehl-i dünyaya
arkamı çevirdim. Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatını keşfeden aklı
varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra,
alâkasız, tek başiyle bir adam, hayat-ı ebediyesini, dünyanın bir-iki sene
gevezeliğine şarlatanlığına feda etmez.. feda etse, kurnaz olmaz, belki ebleh
bir dîvane olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik-i dünya, bâtınen tâlib-i
sh:» (T: 252)
dünya şüphesi ise, وَمَا اُبَرِّئُ
نَفْسِى اِنَّ
النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ
بِالسُّوءِ sırrınca: Ben nefsimi tebrie etmiyorum.. nefsim her
fenalığı ister. Fakat şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlık
zamanında, kısa bir ömürde az bir lezzet için; ebedî, daimi hayatını ve
saadet-i ebediyesini berbad etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve
zîşuurun kârı olmadığından, nefs-i emmarem ister istemez akla tâbi olmuştur.
Üçüncü Vehimli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin?
Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer
beğenmiyorsan bize muârızsın, biz muârızlarımızı ezeriz?
Elcevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan
çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum.
Çünki: Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş; başka
şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe
bakmak değil! Çünki: İdarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz, el karışmadığı vakit,
ne hakkınız var ki hiç lâyık olmadığınız halde, «Kalb de bizi sevsin» demeye...
Kalbe karışsanız. Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu
ediyorum, fakat irade edemiyorum; getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de: Hâl-i
âlemin salâhatini temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını
arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum... Çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil
teşebbüs edemiyorum... Çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var.
Dördüncü Şüpheli Sual: Ehl-i dünya diyorlar ki: O kadar belâlar
gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat
senin eline geçse arzu ettiğin gibi karışmazsın?
Elcevap: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber
memleketimde, talebe ve akrabam içinde beni dinliyenlerin ortasında, heyecanlı
hâdiseler içinde dünyanıza karşımadığım halde; diyar-ı gurbette ve yalnız, tek
başiyle garib, zaif, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilâttan,
muhabereden kesilmi, îman ve âhiret münasebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı
ehl-i âhireti dost bulan ve başka herkese yabani ve herkes de ona yabani
nazariyle bakan bir insan; semeresiz, tehlikeli dünyanıza karşısa, muzaaf bir
dîvane olmak gerektir...
sh:» (T: 253)
BEŞİNCİ
NOKTA
Beş küçük mes'eleye dâirdir.
Birincisi: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: Bizim usûl-ü
medeniyetimizi, tarz-ı hayatımızı ve sûret-i telebbüsümüzü ne için sen kendine
tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın?
Ben de derim: Hey efendiler! Ne hak ile bana usûl-ü medeniyetinizi
teklif ediyorsunuz? Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten ıskat etmiş gibi,
haksız olarak beş sene bir köyde, muhabereden ve ihtilâttan memnu' bir tarzda
ikamet ettirdiniz. Her menfiyi şehirlerde dost ve akrabasiyle beraber
bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz halde, sebebsiz beni tecrid edip -bir,
iki tane müstesna- hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd-ı
milletten ve raiyetten saymıyorsunuz?
Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz.Dünyayı
bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz
bana dünya kapısını kapadınız, ben de âhiret kapısını çaldım, Rahmet-i İlâhiyye
açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı
ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iade edip
hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini istiyebilirsiniz...
İkinci Mes'ele: Ehl-i dünya diyorlar ki: Bize ahkâm-ı diniyeyi ve
Hakaik-i İslâmiyeyi tâlim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne selâhiyetle
neşriyat-ı diniye yapıyorsun? Sen madem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya
hakkın yok.
Elcevap: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz! İman ve Kur'an
nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu, inhisar
altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve Esâsat-ı Kur'aniye, resmî bir
şekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelâtı suretine sokulmaz; belki bir
Mevhibe-i İlâhiyye olan o esrar, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûhat-ı
nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o
resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabul etti, tâyin etti. Ben o
vaizliği kabul ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik,
imamlık vesikasiyle heryerde amel edebilirim; çünki benim nefyim haksız
olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkidir.
Sâniyen: Yazdığım hakaik-i imaniyeyi, doğrudan doğruya nefsime
hitab etmişim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları
sh:» (T: 254)
muhtaç ve kalbleri yaralı
olanlar, o edviye-i Kur'aniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medar-ı maîşetim
için, yeni huruf çıkmadan evvel, haşre dâir bir risalemi tabettirdim. Bunu da,
bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tetkik edip, tenkid edecek bir cihet
bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes'ele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli
bakdıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberri
ediyorlar, belki tenkid ediyorlar. Halbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların
teberrisini ve bana karşı içtinablarını, o ehl-i dünyaya sadakate değil belki
bir nevi riyaya, vicdansızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fena nazarla
bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ana hizmetkârlığımdan
teberri edip kaçmayınız. Çünki, İnşâallah benden size zarar gelmez. Eğer faraza
musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberri ile kurtulamazsınız. O
hal ise, musîbete ve tokata daha ziyade istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki
evhama düşüyorsunuz?
Dördüncü Mes'ele: Şu nefiy zamanımda görüyorum ki:Hodfüruş ve
siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne rakîbâne bir nazarla
bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlariyle alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık
cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukabilinde iş
görenler, belki kendini bir derece mâzur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet
namına bana karşı tarafgîrâne, rakîbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet
etmek, gayet fena bir hatadır. Çünki: Sâbıkan isbat edildiği gibi, siyaset-i
dünya ile hiç alâkadar değilim; yalnız bütün vaktimi ve hayatımı, hakaik-i
îmaniye ve Kur'aniyeye hasr ve vakfetmişim. Madem böyledir, bana eziyet verip
rakîbâne ilişen adam düşünsün ki o muamelesi zındıka ve îmansızlık nâmına îmana
ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes'ele: Dünya mâdem fânidir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem
mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat-ı ebediye burada
kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sahipsiz değil. Hem mâdem şu misafirhane-i
dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne
fenalık, cezasız kalmıyacaktır. Hem mâdem
لاَ يُكَلِّفُ
اللّهُ نَفْسًا
اِلاَّ وُسْعَهَا
sh:» (T: 255)
sırrınca: Teklif-i mâlâyu-tak
yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahdır. Hem mâdem dünyevî
dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır...
Elbette en bahtiyor odur ki: Dünya için Âhireti unutmasın,
Âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için
bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip
misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını
açıp saadet-i ebediyeye girsin (Hâşiye).
ON
ALTINCI MEKTUBUN ZEYLİ
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Ehl-i dünya, sebepsiz benim gibi âciz, garip bir adamdan tevehhüm
edip, binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıdlar altına
almışlar. Barlanın bir mahallesi olan Bedre'de ve Barlanın bir dağında, bir iki
gece kalmaklığıma müsaade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: «Said ellibin nefer
kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.»
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya
çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi
hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir
nefer, elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup,
bana «çıkmayacaksın» diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur'ana ait dellâllığımdan ve kuvve-i
mâneviye-i imaniyeden ise, ellibin nefer değil; yanlışsınız! Meslek itibariyle
elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur'an-ı Hakîmin kuvvetiyle
sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde, bütün Avrupaya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmaniye ile,
onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal'alarını zir ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz
feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizlerin dahi içinde bulunan
bütün Avrupa toplansa, Alla-
___________________________
Hâşiye: Bu mademler içindir ki: Şahsıma karşı olan zulümlere,
sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. «Meraka değmiyor» diyorum ve
dünyaya karışmıyorum.
sh:» (T: 256)
hın tevfikiyle beni o
mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; İnşâallah mağlûb edemezler!..
Madem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da
beyhûdedir.
Takdir-i Hudâ, kuvve-i bazu ile dönmez,
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
Benim hakkımda -müstesna bir surette- ehl-i dünya pek ziyade
tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmıyan ve bulunsa dahi siyasî bir
kusur teşkil etmiyen ve ittihama medar olmıyan şeyhlik, büyüklük, hânedan,
aşîret sahibi, nüfuzlu, etbâı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvaliyle
alâkadar olmak, hatta siyasete girmek, hatta muhalif olmak gibi bende
bulunmıyan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve
hariçteki, yani kendilerince kabil-i afv olmıyanların dahi aflarını müzakere ettikleri
sırada, beni âdeta herşeyden menettiler. Fena ve fâni bir adamın, güzel ve bâki
şöyle bir sözü var:
Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa;
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa;
Kur'anın feyziyle, hâdiminde de:
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır,
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Çok dostlarla beraber bana nezaret eden bir kumandan, mükerreren
sual ettiler: Neden vesika için müracaat etmiyorsun, istida vermiyorsun?
Elcevap: Beş altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum.
Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların
mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben, Kader-i İlâhînin mahkûmuyum ve ona
karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhane olduğunu
yakînen îman edip bildim. Onun için, hakiki vatan değil, her yer birdir. Mâdem
vatanımda bâki kalmıyacağım, beyhude ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir
şeye yaramıyor. Mâdem her yer misafirhanedir; eğer misafirhane sahibinin
rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yar yarar. Eğer yâr değilse, heryer kalbe
bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat kanun dairesinde olur. Halbuki bu altı senedir
bana karşı muamele, keyfî ve fevkal-kanundur. Menfiler Ka-
sh:» (T: 257)
nuniyle bana muamele
edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden ıskat edilmiş bir
tarzda bana baktılar. Bu fevkal-kanun muamele edenlere, kanun nâmına müracaat
mânâsız olur.
Dördüncüsü: Bu sene, buranın müdürü, benim namıma, Barların bir
mahallesi hükmünde olan Bedre karyesinde, tebdil-i hava için birkaç gün kalmağa
dâir müracaat etti; müsaade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma
cevab-ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde
fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâva etmek ve
onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben
bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm.
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl-i dünyanın verdikleri sıkıntı siyaset
için değil; çünki onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten
kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine
merbutiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise onlara müracaat etmek, dinden
pişmanlık göstermek ve meslek-i zındıkayı okşamak demektir. Hem ben onlara
müracaat ve dehâlet ettikçe, âdil olan kader-i İlâhî, beni onların zâlim eliyle
ta'zip edecektir. Çünki onlar diyanete merbutiyetimden beni sıkıyorlar.Kovar
ise benim diyanette ve ihlâsta
noksaniyetim var, ara sıra ehl-i dünyaya riyâkârlıklarımdan dolayı beni
sıkıyor. Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl-i dünyaya
müracaat etsem, kader der: «Ey riyâkâr!
Bu müracaatın cezasını çek!» Eğer müracaat etmezsem, ehl-i dünya der: «Bizi
tanımıyorsun, sıkıntıda kal!»
Yedinci Sebeb: Mâlûmdur ki, bir me'murun vazifesi, hey'et-i
içtimaiyeye muzır eşhâsa meydan vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Halbuki
beni nezaret altına alan memur, kabir kapısına
gelen, misafir bir ihtiyar adama
لآ اِلَهَ
اِلاَّ
اللَّهُ daki îmanın lâtif bir zevkini izah ettiğim vakit, -bir cürm-ü
meşhud halinde beni yakalamak gibi- çok
zaman yanıma gelmediği halde, o vakit güya bir kabahat işliyorum gibi yanıma
geldi. İhlâs ile dinliyen o bîçareyi de mahrum bıraktı; beni de hiddete
getirdi. Halbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu.
Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat-ı içtimaiyeye zehir verecek su-
sh:» (T: 258)
rette bulundukları vakit,
onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı. Hem mâlûmdur ki: Zindanda yüz
cinayeti bulunan bir adam, nezarete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman
onlarla görüşebilir. Halbuki bir senedir, hem âmir, hem nezarete me'mur
hükûmet-i milliyece iki mühim zat kaç defa odamın yanından geçtikleri halde,
kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel
zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki,
evhamlarından, güya ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar. İşte şu adamlar gibi
eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci tanıyıp
müracaat etmek, kâr-ı akıl değil, beyhude bir zillettir. Eski Said olsaydı
Antere gibi diyecekti:
مَاءُ الْحَيَاةِ
بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ
* وَ جَهَنَّمُ
بِالْعِزِّ فَخْرُ
مَنْزِلِى
Eski Said yok, Yeni Said
ise, ehl-i dünya ile konuşmayı mânasız görüyor. Dünyaları başlarını yesin! Ne
yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme-i Kübrâda onlarla muhâkeme olacağız der, sükût
eder.
Adem-i müracaatımın sebeblerinden sekizincisi: «Gayr-ı meşru bir
muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adavet olduğu» kaidesince, âdil olan
kader-i İlâhî, lâyık olmadıkları halde meylettiğim şu ehl-i dünyanın zâlim
eliyle beni ta'zip ediyor. Ben de bu azaba müstahakım deyip sükût ediyordum.
Çünki: Harb-i Umumîde Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım,
çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdiratı altında kıymetdar
talebelerimi, dostlarımı feda ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esaretten geldikten
sonra, Hutûvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin
İstanbul'a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli
ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım
cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusyada esaretimde çektiğim zahmet ve
sıkıntıyı, burada, bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler. Halbuki Ruslar beni
Kürd Gönüllü Kumandanı suretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddar adam
nazariyle bana baktıkları halde, beni dersten menetmediler. Arkadaşım olan doksan
esir zâbitlerin kısm-ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı
geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyasî ders zannetti. Bir defa beni
menetti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı Câmi
sh:» (T: 259)
yaptık. Ben imamlık yapıyordum.
Hiç müdahale etmediler, ihtilâttan menetmediler; beni muhabereden kesmediler.
Halbuki bu dostlarım, güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i
îmaniyelerine uğraştığım adamlar hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan
alâkamı kestiğim bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir
esaret altına aldılar, ihtilâttan menettiler. Vesikam olduğu halde, dersten,
hatta odamda hususî dersimi de menettiler, muhaberey sed çektiler. Hatta
vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim
mescidimden beni menettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum
etmek için, dâimî cemaatim ve âhiret
kardeşlerim, mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar.
Hem istemediğim halde, birisi bana iyi dese, bana nezaret eden
memur kıskanarak kızıyor, nüfûzunu kırayım diye vicdansızcasına tedbirler
yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenab-ı Haktan başka kime müracaat
eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle bu
hale ne diyeceğiz? Sen ne dersen de.. ben derim ki: Bu dostlarım içinde çok
münafıklar var. Münafık, kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus'un bana
çektirmediğini çektiriyorlar.
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum! İmanınızın
kurtulmasına ve saadet-i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim; hâlis,
Lillâh için olmamış ki aksülâmel oluyor. Siz ona mukabil, her fırsatta beni
incitiyorsunuz.. Elbette Mahkeme-i Kübrâda sizinle görüşeceğiz!..
حَسْبُنَا
اللّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ {
نِعْمَ
اْلمُوْلَى وَنِعْمَ
النَّصِيرُ
derim.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
SAİD NURSÎ
* * *