Altıncı Kısım
Emirdağ Hayatı
MUKADDEME
Denizli Ağır Ceza
Mahkemesinin beraet kararı neticesi olarak, Risale-i Nur, ekser vilâyet, kasaba
ve köylerde yayılmış ve Nur talebeleri kısa bir zamanda yüzbinlerin fevkinde
çoğalmıştır. Risaleler teksir ile neşre başlanmış ve kısa bir müddet içinde
1947 senesi sonlarında, Üstad ve talebeleri üçüncü defa olarak tekrar hapse
alınmıştır.
Evvelâ üç sene kadar Emirdağında ikamet edebilen Said Nursî,
hapisten sonra tekrar Emirdağında üç-dört sene kadar kalmış ve sonra Ispartaya
yerleşmiştir. Ve şimdi doksan yaşına yaklaşan ve tebdil-i havaya çok muhtaç
olan Üstad, arasıra Emirdağına gelip ikametgâhı olan dershane-i Nuriyede
kalmaktadır.
Şimdilik Emirdağ hayatının ilk kısmı ki, Afyon hapsine kadar olan
safhası zikredilecek, bilâhare Afyon Hapsini müteakib tekrar Emirdağındaki
hayatı, hizmet-i nuriyesi beyan edilecektir. Emirdağındaki hayatı, evvelki
hayatına nisbeten çok daha şa'şaalıdır. Hem, musibet ve ithamlara daha ziyade
hedef olmuş, daimî tarassuda, hattâ imhaya maruz kalmıştır. Bununla beraber,
Risale-i Nur geniş dairede yayılmış, Üniversite, memurlar ve ehl-i siyaset
muhitinde okunmağa başlanmıştır.
Üstadın Emirdağına nefyinden sonra aleyhinde pek insafsızca
iftiralar yapıldığı ve çok geniş bir dairede yalanlarla isnadlara girişildiği
münasebetiyle ve nurların harika neşri dolayısıyla bir hakikatı, bu mukaddemede
beyan etmek lâzım geldi. Şöyle ki:
Bizim, Said Nursî'nin ayn-i hakikat olan ahvâl ve harekât ve
hizmetinde görünen harikaları beyan etmemizden muradımız:
Okuyucuların nazar-ı istiğrablarını celbedip "hâşâ!"
Bediüzzamanın fânî şahsını insanlığın alkış tufanına tutmak değil; bel-
sh: » (T:429)
(RESİM)
Bediüzzaman Said Nursî
Hazretlerinin
Emirdağı'nda kaldığı evde
ki, onun şahsını ve
hizmetini insafsızca iftira ve yalanlarla lekedar etmek isteyen ve dolayısıyla
Risale-i Nurun hizmet-i îmaniyesine sed çekmeğe çalışanların mukabilinde
Risale-i Nurun nurlu, müessir ve saadet-feşan hizmetini belirtmek için Kur'anın
bir şâkirdi ve Hazret-i Peygamberin bir ümmeti ve Allahın bir abdi olarak nâil
olduğu ikramları zikrediyoruz. Din düşmanlarının bahanelerle taarruzunu ve
insafsız hücumlarını red ve bir masumun masumiyetini beyan ediyoruz. Hattâ
diyebiliriz ki: Tarihte Bediüzzaman gibi hilâf-ı hakikat olarak düşünce ve
mefkûre, hizmet ve gayesinin tam zıddında şiddetli itham ve isnadlara maruz
kalmış bir kimse yok gibidir. Panzehire zehir isnad etmek gibi, bu milleti ve
gelecek nesilleri anarşilikten, dinsizlikten, ahlâksızlıktan muhafaza niyet ve
harekâtına, sırf
sh: » (T:430)
îmansızlıktan neş'et eden
bir dalâlet divaneliğiyle vatana ihanet, gençliği irticaa sevk ve zehirlemek
ithamını yapmak, ne kadar acı ve ehl-i insafı ağlatacak elim bir vaziyet olduğu
bedihîdir. İşte Bediüzzaman; bir değil, yüz değil, binler defa böyle hilâf-ı
hakikat ithamlara dûçar olmuş bir masumdur. Hizmetinde böyle olduğu gibi hususî
ahval ve ahlâkı noktasında da ahlâk-ı hamidenin en müstesna örneklerini
yaşatmış, edeb ve iffetin en şaheser nümunelerini nefsinde gösterebilmiş bir
nezahet ve hüsn-ü hulk âbidesidir. Hizmetini ifa eden, dâhilî ve hâricî hayat
ve ef'aline âşina olan talebe ve hizmetkârları olan bizler, en yüksek sesimizle
ilân ederiz ki:
Üstadın Kur'andan alıp ehl-i îman ve insaniyetin istifadesine
arzettiği ulûm-u îmaniyedeki üstadlığı gibi, en ince muamelât ve ahvalinde ve
hususî hayatında da Kur'an-ı Hakîm'in hüsn-ü hulk olarak tarif ettiği ve yüksek
bir velâyetin tereşşuhatı olan âsâr ve dâimî yüksek bir huzur görünür. Her
zaman için her haline nazar-ı dikkat ve ferasetle bakan ehl-i kalb ve erbâb-ı
fazilet, onun kalb-i münevverinin bir şems-i hakikat ve marifet halinde
şûle-feşan olduğunu ve bir derya halinde dâimî temevvücde bulunduğunu kemal-i
hayretle görmekte ve İslâmiyet ağacının bu son ve kâmil meyve-i münevveriyle zemin
ve zamanın iftihar etmekte olduğunu duyurmaktadırlar.
Ey sû-i niyetleriyle ve kendi menfî ruhlarına kıyasla bu ahlâk,
edeb, îman, marifet ve hakikat âbidesine dil uzatan ve şeytanları dahi
utandıracak derecede iftiralarla bu fazilet timsalini yok etmeğe, tezvire
çalışmış bedbahtlar! Bu zâta karşı savurmak istediğiniz iftiralar, saçtığınız
zehirler para etmedi. Hak nurunu yaktı ve parlattı. O nur ile âlemleri ziyadar
eyledi. Siz ise zelil ve manen insaniyetin menfurusunuz. Size yazıklar olsun!
İnsan libasını taşımanız dahi sizin için elîm ve fecidir. Buna rağmen sizin
için bir necat kapısı var, o kapıyı çalsanız belki kurtulursunuz. Said Nursî
ahdetmiş ve ilân etmiş ki: "Benim idamıma çalışanlar dahi eğer Risâle-i
Nurla îmanlarını kurtarsalar, Risâle-i Nura sarılsalar, kardeşlerim siz şahid
olunuz, ben onlara hakkımı helâl ediyorum." Evet onu mahkûm etmek
isteyenlerden çoğu ve ekser aleyhinde bulunanlar bugün ona dost olduğu gibi,
tezvir ve iftirada bulunan sizler de nedamet etseniz, Nur derslerine kulak verseniz,
ümid edilir ki; o şefkat kahramanı, sizin için, affınız için dua eder, niyaz
eder. Evet Said Nursî, öyle eşsiz bir kahramandır ki; bu kahra-
sh: » (T:431)
manlığını harb meydanında,
mahkeme sandalyesinde müstebidlere karşı gösterdiği halde, gelin, siz
düşmanları ve onu yok etmek için çalışanlardan Nura müteveccih olanların
selâmet ve kurtuluşu için el açıp göz yaşlarıyla nasıl niyaz ettiğini görün; ve
onun yüksek bir tevazu ile, milletin her tabakasıyla nasıl kemal-i şefkatle
muamelede bulunduğunu anlayın; insanlığın ulvî mertebesini bu zâtta
seyreyleyin. Onun hakkında senakâr sözler, takdirler, ehl-i dünyanın
alkışlanması nev'inden değildir; hakikat-ı kâinatın, bu ekmel insana ve insanın
yüksek kıymetini, müslümanlığın hakikî tezahürünü temsil eden mânevî
şahsiyetine karşı olan takdir ve tebrikine bir iştiraktir. Evet, Said Nursî'yi,
temsil ve terennüm ettiği envar-ı hakikat itibariyle, yalnız insanlık değil,
belki âlem bütün enva ve ecnasıyla alkışlıyor, tebrik ediyor. Evet, hizmet-i
îmaniyyesini mâzi, müstakbel takdir ediyor...
Evet, Said Nursî, Cenab-ı Hakkın mâhiyet-i insaniyyede dercettiği
hadsiz envâ-ı kemalâtın hepsinde en ileri ve en mükemmeldir. Bazan yüksek dağ
başlarında, büyük kayalıklar arasında gezer, yalnız başına sessiz dolaşır; bazan
bağ ve bahçeleri, nebatat ve hayvanatı temaşa ve tefekkür edip; sonra dönüp,
şehre inip, en büyük siyasî içtimalarda, gayet beliğ ve mâkulâne hitabeler,
ahlâkî, edebî nutuklar irad edebilen cevval bir ruh haletini taşırdı.
Hürriyetten evvel ve sonra Şarktaki hayatı ve İstanbuldaki feveranlı hayatı,
buna bir şâhiddir. Bir yanda Şarkî Anadolu'da aşiretler arasında seyahatle
onlara ahlâkî ve îmanî dersler, öğütler verirken; diğer yanda Şamda allâmelere,
siyaset-i İslâmiye noktasında en keskin ve isabetli görüş ve teşhislerle
müslümanların terakki ve kemalâtının esaslarını tesbit edip, 350 milyon
müslümanın saadetinin fecr-i sâdıkını haber veriyordu. Hem, meşrutiyet
zamanında Meclis-i Meb'usana hitabesi ve gazetelerdeki makaleleriyle, Kur'anın
kudsi kanun-u esasisinin vaz' ve tatbikinin millet-i İslâmiyyeye iki cihanın
saadetini kazandırıp hakikî kemalât ve terakkiye medar olacağını haykırıyor ve
bu efkârının Dîvan-ı Harb-i Örfîde de kahramanca müdafaasını yapıyordu.
İşte bir nebze beyan edilen ahvali ve hizmetleri delâletiyle bu
hârika zât, âdeta muhtelif istidad ve ayrı ayrı zekâ ve kabiliyetlerden
müteşekkil bir cemaat mahiyetinde idi. İslâmiyetin zuhurundan itibaren 1300 yıl
içinde gelip geçen ve İslâmiyet şecere-i nuraniyesinin çeşitli çiçek ve
meyveleri olarak asırları tezyin eden
sh: » (T:432)
umum ehl-i hak ve zekâvetin
kemalât ve güzelliklerine sahib olmuş, nişan ve formalarını takmış gibi idi.
Sanki ulûm ve maarif-i İslâmiye, bu zât vasıtasıyla yeni baştan ihya
ediliyordu.
Büyük Peygamberin ders ve irşadıyla hakikata ulaşan ve kemâlâtta
terakki eden ve her biri cemaat-ı İslâmiyeden bir taifeyi dâire-i tenvir ve
irşadında yürüten kudsî üstadlar, âlim ve müçtehidler, ayrı ayrı meslek ve
ilimlerine bu zâtı vâris tâyin etmişler gibi; mâzinin bütün mehasin ve
meziyetlerini giyinerek asrımızda ortaya çıkan bu hârika-i zaman Said Nursî
Hazretleri, böylece, Kur'ân nâmına Risale-i Nurla giriştiği dinî hizmet ve
cihad-ı mânevîsiyle, bir cemaatin, yüksek bir hey'etin, belki muazzam bir
ordunun yapabileceği vazifeleri, küllî hizmetleri, izn-i İlâhî ile yapmıştır.
İslâmiyet nurundan ve iman kardeşliğinden gelen bir kuvvet ve rabıta ile teşkil
ettiği Nur şâkirdleri şahs-ı mânevîsi, ehl-i dalâletin cemaatle hücumuna
mukabil çıkmış, bu suretle mü'minlerin nokta-i istinadı, kızıl tehlikenin bu
vatanı istilâsına karşı Kur'ânî bir sed ve Âlem-i İslâmın kahraman Türk
milletine eskisi gibi muhabbet, uhuvvet ve ittifakının medarı olmuştur.
Evet, Said Nursî, gayet câmî bir istidada mâlik bir zattır. Bu
istidadların hepsinde çok ileri gitmiştir. Cüz ile küllü, âfâkın en geniş
dairesi ile enfüsî dairesini, meselâ zerre ile samanyolunu beraberce dikkatle
tedkik eder, onlardaki envâr-ı tevhidi görür, gösterir ve isbat eder. Bir
yandan Âlem-i İslâm ve insaniyete uzanan küllî hizmet-i imaniyye ile meşgul,
bir yandan inziva hayatı geçirerek kalem-i kudretin mektubatı olan fıtratın
antika eserlerini, san'at-ı İlâhîyyenin mucizelerini temaşa ve tefekkür ile
kitab-ı kâinatı mütalâa eder ve böylece her gün bu müteaddid ulvî vazifeleri yaparak
marifet-i İlâhîyye ve huzurun nihayetsiz ezvak ve envarında terakki eder.
İşte bu hâlet-i ruhiyye ve ahval-i kudsiyye Üstadın hayatının her
safhasında müşahede edildiği gibi, Emirdağı'nda geçirdiği hayatı da hep bu
mezkûr mâna ile doludur. Lâhikalardaki mektublarda bir derece beyan edilmişse
de nakıstır. Bu tarihçede, ancak denizden bir katrecik ile iktifa edilmiştir.
* * *
sh: » (T:433)
SAİD NURSÎ'NİN DENİZLİ
HAPSİNDEN TAHLİYESİ
VE EMİRDAÐINA NEFYİ
Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin Haziran 1944 tarihli beraet kararı
ile hapisten tahliye olunan Nur talebeleri, memleketlerine gitmişler; Üstad
ise, Ankara'dan bir emir alıncaya kadar Denizli'de Şehir Otelinde kalmıştır.
Risale-i Nur talebelerinin hapsi ve muhakemeleri münasebetiyle, Denizli halkı
Risale-i Nur'la alâkadar olmuştur. Adliyede iki-üç zat, mahkeme safahatı
esnasında Nurlara yakından alâkadarlık göstermişler ve Denizli'de neşrine
çalışmışlardır. Bilâhare Nur dairesinde "Hâkim-i âdil" ünvanıyla
anılan mahkeme reisi ve âzaları ve hizmetleri dokunan hamiyetperverler, âdilâne
karar ve gayretleri ile bütün ehl-i imanın süruruna vesile olmak gibi mânevî ve
ebedî parlak bir makam kazanmışlardır.
* * *
Said Nursî Denizli'de iki ay kaldıktan sonra, Afyon vilâyetinin
Emirdağ kazasında ikamete memur edilir. Emirdağı'na 1944 senesi Ağustos ayında
nefyedilir. İlk önce onbeş gün kadar bir otelde kalır, sonra kira ile bir eve
yerleşir; ev kirasını da kendisi verir.
Emirdağı'ndaki hayatı şöyle hülâsa olunabilir:
Daimî tarassud altındadır. Mahkemeden beraet kazanması ve
eserlerinin iade edilmesine rağmen, serbest bırakılmış değildir. Eskisinden
daha ziyade kontrol ve mütemadiyen pencere ve kapısından nezarete mâruzdur.
Mektublarında da beyan ettiği gibi: Denizli hapsinin bir aylık sıkıntısını
bazan bir günde Emirdağı'nda çekiyordu. Üstada yapılan bed muameleler ve
takınılan tavır, Emirdağ ahalisince yakından bilinmektedir. Denizli
Mahkemesinin beraeti üzerine, mahkeme eliyle Nurların intişarına ve Said
Nursî'nin hizmet-i imaniyyesine sed çekemeyen gizli dinsizlik komiteleri, bu
defa başka yollardan, idarî makamları evhamlandırıp aleyhe geçirerek hattâ
imhasına kadar çalışıyorlardı. Bu plân kat'î idi.
Bir bekçi, kapısı önünden ayrılmazdı. Üstad ile görüşebilmek pek
müşküldü. Emirdağı'nda ilk defa Üstadla yakından alâkadar olan Çalışkanlar
Hânedanı, kasabalarına nefyedilen bu âlim ve fâzıl ihtiyar zâta yakından
dostluk göstermişler, hizmetine koş-
sh: » (T:434)
muşlar, sırf Lillâh için
olan bu irtibatlarını sû'-i tefsir edenlerin yalan ve tezviratına aldırmayarak alâkalarını
gevşetmemişlerdi. Çalışkanlarla beraber Emirdağı'nda birçok sâdık mü'minler
Nura talebe olmuşlar, Üstadın hizmet-i Nuriyesine iştirak etmişler, (Hâşiye-1)
Nur risalelerini okuyup yazmağa ve etrafa neşre başlamışlardı. Üstadın
Emirdağı'nda ikametinden sonra, Risale-i Nur'un dersleriyle halkın mühim bir
kısmının ilim, iman, ahlâk ve fazilet bakımından terakki ettiği herkesçe malûm
olduğu gibi, resmî zatların ikrarıyla da sâbittir. (Hâşiye-2)
Emirdağ talebeleri, Üstadın Emirdağı'ndaki hayatına dair diyorlar
ki:
Üstad Emirdağı'nda daimî tarassud altında bulunuyordu. Açık
havalarda gezmeye çıkardı. Üstadın, bahar ve yaz mevsimlerinde mutlaka kırlara
çıkmak âdeti idi. Yalnız başına gider, birkaç saat kalır, sonra evine dönerdi.
Kırlara çıktığı zaman, çok defa arkasından takib ettirilirdi. Bazan bekçiler,
bazan jandarmalar takib ederdi. Hattâ bir defa arkasından kurşun attırılmış,
fakat isabet etmemiştir. Bir gün bir resmî memur, arkasından koşarak,
"Dışarı çıkmak yasak! Başına bere koyamazsın, sarık saramazsın!" diye
mütehakkimane ve mütecavizane ifadeler kullanmış, Üstad da geriye dönmüştür. Bu
tarz muameleler çoktur.
Üstadın Emirdağ'daki hizmeti ve meşgalesi, başka yerlerde olduğu
gibi, yalnız bir vazifeye münhasır değildi. Gerek Lâhikalardaki mektublardan,
gerek ziyaretine gelen dostların ve eski ilim arkadaşları ve talebelerinin
ihbarından ve gerekse de kendine yakından alâkadar olan talebe, komşu ve
halkların müşahedatından anlaşılıyor ki: Hakka müteveccih, hakikatten nebean
eden müteaddid hizmetleri, vazifeleri vardı ve her bir günde de bu vazifelerini
ifaya çalışırdı. Hakaik-i Kur'âniye nurları olan "Sözler",
"Lem'alar" gibi eserlerini te'lif, tashih ve neşr ile meşgul olmakla
beraber kelimat-ı kudret olan masnuat ve mevcudatı seyr ve
_______________________________
(Hâşiye-1): Bugün Emirdağ halkı, umumiyetle, Nurlara dost ve
tarafdardır. Pek çok talebesi vardır. Emirdağında ve civar köylerde Nur
dersleri okunmaktadır.
Hâşiye-2 : Üstad Said Nursî, Emirdağı'nı bir Dershane-i Nuriye
mânâsında kabul ettiğini söyler. Sav, Barla, Emirdağ, Eflâni gibi Nurların
ekseriyetle yayılıp okunduğu kasaba ve köyleri, birer Dershane-i Nuriye
ünvaniyle yâdeder. Ve kendi Nurs köyü gibi sağ ve ölü umum ahalisine, masum
çocuklar ve mübarek hanımlarına dua eder, mânevi kazancına hissedar eder.
sh: » (T:435)
temaşaya, kitab-ı kâinatı
mütalâaya çok müştak idi. Zemin yüzünde yazılan, bahar sahifesinde teşhir
edilen rahmet ve hikmetin mucizeli eserlerini, eşcar ve nebatat ve hayvanattaki
san'at-ı İlâhiyyenin hârikalarını, sîmalarında parıldayan tevhid sikkelerini
okumağa ziyadesiyle meftun idi. Böylece, hakaik-i imaniyyenin, Mârifetullahın
nihayetsiz ufuklarında hakkalyakîn mertebesinde kanat açıp geziyordu.
Esasen, Kur'ândan aldığı mesleğinin bir esası, tefekkürdür. Eserlerinde
insanı daima tefekküre sevkeder ve tefekkürü ders verir. İlim ve tefekkür ile
kazanılan marifet-i İlâhiyenin, ruh için kâinat vüs'atinde bir genişlik temin
ettiğini ve
وَ فِى كُلِّ
شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ وَاحِدٌ
herbir şeyde Sâni-i Vâhide
işaretler, delil ve âyetler bulunduğunu ifade eder;
تَفَكُّرُ
سَاعَةٍ خَيْرٌ
مِنْ عِبَادَةِ
سَنَةٍ
sırrına göre hareket
ederdi.
* * *
ÜSTAD'IN EMİRDAÐDA
ZEHİRLENMESİ
Bir siyasî memurun iğfali ve "İmhası için yukarıdan emir aldık"
demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstadın penceresine geceleyin merdivenle
çıkarak yemeğine zehir atmış, ertesi gün Üstad zehirlenerek kıvranmaya
başlamıştır. Zehirin tesiri çok azîm olduğu halde, kendisi: "Cevşen-ül
Kebir gibi evrad-ı kudsiyelerin feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat
hastalık, ızdırab çok şiddetlidir." derdi. Bir hafta kadar aç susuz
denecek bir halde perişan bir vaziyette inlemiş, sonra biiznillâh şifa bulup,
tekrar tashihat gibi Risale-i Nur vazifeleriyle iştigale başlamıştı. Bu
şiddetli hastalık zamanlarında asla namazlarını terketmedi. Yalnız
sh: » (T:436)
ikinci ve üçüncü zehirlenmek zamanında tahammülü gayr-ı kabil bir
hastalıkta iki-üç gün farzını yatağında ancak kılabildi.
Ölüm tehlikesi geçirdiği günlerde, bir gece sabaha kadar yanında
nöbet bekleyip gözyaşları içinde Üstada dikkat eden iki talebesi diyor:
"Sabaha yakın, gözleri kapalı olduğu halde doğruldu, ellerini dergâh-ı
İlâhiyyeye açıp yavaş bir sesle birkaç kelime ile Risale-i Nur hizmetinin
inkişafına ve talebelerinin selâmetine dua etti. Sonra bayılmış vaziyette
yatağa düştü."
Hizmetini, sıra ile iki-üç genç talebesi ifa ederdi. Bir müddet
onlar da menedilmişse de, çalışkan talebeleri, hizmetinden asla vazgeçmiyerek
yüksek bir fedakârlık gösterdiler.
Emirdağı'nın resmî büyük bir memuru, bilâhare Nur'un kahraman bir
talebesi olan arkadaşına: "Gizlice Said Nursî'nin imhası için, gizli bir
plân ve emir var!" demiştir. İşte Üstada yapılan bütün muameleler, böyle
bir plânın neticesi olarak cereyan etmiştir. Bir-iki defaya münhasır değil,
uzun seneler müddetince daimî olduğu için, yapılan zulüm, tarassud ve mânevî
baskı çok elîm ve acı idi.
Üstad ilk iki sene Çarşı Camii'ne gider, cemaate iştirak ederdi.
Ekser günler ikindi namazını camide kılar ve yatsıya kadar orada kalır, sonra
evine gelirdi. İki sene böyle devam etti; sonra kaymakam, insanlarla görüşüyor
diye camiden men'etti. Emirdağı'nda ikameti zamanında başta Isparta olarak çok
yerlerde Nur risaleleri el yazısıyla çoğaltılıyordu. Risaleleri okuyup müstefid
olanlardan, Üstadı görmeye gelenler pek çoktu. Fakat ziyarete gelenlerden az
bir kısmı görüşebilmeye muvaffak olurdu. Daha ziyade Risale-i Nur'a kemal-i
sadakatla ve ihlasla hizmet etmeye kabiliyetli olanlar ve sırf lillâh için muhabbet ve uhuvvet taşıyanlar
görüşebilir, Üstadın dersini, sohbetini dinleyebilirdi. Üstad, muhtelif
istidadda olan her ziyaretçinin derece-i fehim ve idrakine göre konuşur,
nazarları Risale-i Nur'a ve hizmet-i imaniyeye çevirir, Risale-i Nur
hakikatlarıyla imana hizmetin bu millete maddeten ve mânen en büyük menfaatleri
temin edeceğini dâvâ ve izah ederdi. Gelen ziyaretçiler, muhtelif halk
tabakalarından, gençlerden, ehl-i ilimden idi. Denizli beraetinden sonra
memurlar arasında büyük intibah olmuş, Nur'a talebe olanlar çoğalmıştı.
sh: » (T:437)
Üstad Gelenlerle Ne
Konuşurdu?
Hemen umumiyetle, Risale-i Nur hizmetinin yegâne maksadı olan
imanın kuvvetlenmesinin vatan ve milleti tehdid eden dinsizlik ve komünistlik
tehlikesine mâni' olduğunu; şimdi en elzem vazifenin, ferdlere ve cemiyete
düşen hizmetin imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek bulunduğunu; zamanın en büyük
dâvâsının Kur'âna sarılmak olduğunu, Risale-i Nur bütün kuvvetiyle bu meseleye
hasr-ı nazar ettiğinden, vatan ve millet düşmanları, gizli dinsizler,
bahanelerle hücuma geçip aleyhte tahriklerde bulunduklarını; "Fakat biz
müsbet hareket etmeye mecburuz. Elimizde Nur var, siyaset topuzu yok. Yüz
elimiz de olsa, ancak Nura kâfi gelir." diyerek Nur'un din düşmanlarını
mağlûb edeceğinden, müsbet hareket etmenin atom bombası gibi tesiri
bulunduğundan, Risale-i Nur'un siyasetle hiçbir alâkası bulunmadığını,
mesleğimizin en büyük esasının ihlâs olduğunu, rıza-i İlâhîden başka hiçbir
maksad ittihaz edilemeyeceğini, Nur'un kuvvetinin işte bu olduğunu; ihlâsla,
müsbet hareket etmekle inayet ve rahmet-i İlâhiyenin Risale-i Nur'u himaye
edeceğini.. ilâ âhir.. beyan ederdi.
Üstadın dersini ve sohbetini dinleyenleri işhad ederek diyebiliriz
ki:
Üstad'ın bir dersi, bir sohbeti, çok gençler için vesile-i necat
olduğu gibi, Risale-i Nur'a fedakârâne hizmet için de bir menba-ı istinad
olurdu. Nur'a hizmet eden fedakâr talebelerin ekserisi böyle bir veya birkaç
defa Üstadın dersinde, ikazında hazır bulunmuştur. Emirdağı'nda iken, Ankara'ya
Nur hizmeti için gönderdiği bir talebesi, hâl-i âleme bakarak, "Bu
insanlar ne zaman Nur hakikatlarını dinleyecek, kalın zulmet perdeleri nasıl
yırtılacak, mânevî karanlıklar nasıl izale olacak?" diye ümidsizliğe
düşer. Sonra bir gün Emirdağı'na Üstadın yanına döndüğü zaman, o büyük Üstad
der: "Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek,
Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz. Sen orada: bu
insanlar ne zaman Risale-i Nur'u dinleyecekler diye ümidsizliğe düşme, merak
etme! Kat'iyyen bil ki; Mele-i Âlânın hadsiz sâkinleri, bugün Risale-i Nur'u
alkışlıyorlar. Onun için, hiç ehemmiyeti yok. Kıymet, kemiyette değil,
sh: » (T:438)
keyfiyettedir. Bazan bir
halis ve fedakâr talebe, bine mukabildir." diyerek ye'sini giderir.
Üstad, kırlara ilk önce yaya olarak çıkardı. Sonra faytonla gezmeğe
başlamıştır. Ücretsiz bir gün dahi arabaya bindiği görülmemiştir. Biz kendisine
ancak masrafını idare edecek derecede fiatını söyler, "Bunun burada fiatı
budur" derdik. Mutlaka bizim söylediğimizden fazlasını bize verir ve
"Fiatını vermezsem olmaz. Nasıl mukabilini vermediğim bir lokma hediye
beni hasta ediyor, bunun da ücretini vermeliyim ve vermeğe mecburum."
derdi.
Daha ziyade bahar, yaz ve güz mevsiminde gezer, kışın da arasıra
kıra çıkardı. Emirdağı'nın dört tarafı açıklıktır. Buralarda Nurların tashihine
çalıştığı müteaddid dershaneleri vardır. Emirdağı'na yerleşmesinden itibaren
daimî tarassud altında bulunduğundan ve kırlara çıktığı zamanda çok defa
jandarma ve bekçilerle takib edilmesinden dolayı yalnız gezer, yalnız oturur,
yalnız çalışırdı. Tâ 1947 senesine kadar böyle devam etti. Yalnız faytonunu
idare eden bir talebesi, yolda refakat eder, oturduğu zaman yalnız başına
kalırdı. Kırlarda ekseriyetle tashihatla meşgul oluyordu. Bir müddet el yazılarını
tashihle vakit geçirirdi. Sonra Isparta ve İnebolu'daki fedakâr talebeleri,
birer teksir makinesi elde ederek Nur mecmualarını çoğaltmaya başladılar.
Üstad, bundan sonra tashih için kendisine gelen mecmuaları tashihe başladı.
Üstad, Nurların yazılmasına, teksirine çok ehemmiyet verirdi. "Risale-i
Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu'cize-i
Kur'âniyedir." deyip, Nur'a ait hizmeti, zamanın en büyük mes'elesi olarak
kabul eder, bu ehemmiyetle davranırdı.
Üstad süratli bir yazıya ve hüsn-ü hatta mâlik olmadığı için,
Risale-i Nur'un makbul, bereketli ve nurlu her günkü hizmetine, o da tashihatla
iştirak ederdi. Saatlerce çalışır, yorulmak nedir bilmezdi. Nur hizmetlerinin
ifası, Üstad için mânevî bir gıda hükmünde idi. Bilhassa şiddetli hastalıklı
zamanında dahi çalışması görülüyordu. Hayat-ı içtimaîyeden çekilmiş olup kimse
ile görüşmez, muhabereden de menedildiğinden, insanların cemaatlerinden gelen
ünsiyet ve teselliden mahrum idi. Fakat o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlığa
kavuşmuştu. Rahmet-i İlâhiyye
sh: » (T:439)
ona Nurları ihsan etmişti.
Evlâd ü îyâl, mal-mülk, hiçbir şey ve yeryüzünde taht-ı temellükünde bir karış
yeri yoktu. Yalnız bir Risale-i Nur'u vardı. Her şeyi o idi. Sevinci, medar-ı
tesellisi o idi. Bütün istidadları ile Nurlara müteveccih idi. Fıtrî
vazifesini, Nurların ders ve taallümü ile insanlara neşri biliyordu.
Üstadın sözlerindeki halâvet ve hitabındaki belâgat fevkalâdedir.
Gezinti esnasında, rastladığı insanlar arasında her sınıf halk bulunduğu gibi,
bilhassa dağlarda, kırlarda, ormanlarda ziraat ve ticaretle uğraşan halktan pek
çoklariyle görüşmüş ve sohbet etmiştir. Üstadın geniş, küllî hizmet-i
Kur'âniyyesinden sarf-ı nazar, faraza bütün meşgalesi ve hizmeti eğer sohbetine
ve görüştüğü insanlara olan ders ve irşadına münhasır olsa dahi, yine emsalsiz
denecek kadar büyük ve müessir bir hizmettir. Kendilerinin bu sahadaki
hizmetleri, çok muazzamdır. Barla'da bulunduğu müddetçe talebeliğine,
kardeşliğe ve âhiret hemşireliğine kabul ettiği erkek ve kadınlar gibi,
Emirdağı ve civar köylerde de pek çok âhiret hemşireleri, talebeleri ve
kardeşleri vardı. Bilhassa mâsum çocuklarla alâkadarlığı pek ziyadedir.
Üstadın iffet ve istikametteki hududsuzluğu, bilmüşahede sâbittir
ve inkârı gayr-ı kabildir. Hayatı boyunca, hanımlarla konuşmaktan, nazarıyle
dahi meşgul olmaktan şiddetle içtinab etmiştir. Bir mektubundan anlaşıldığı
gibi; gençliğinde dahi iffet ve istikametin zirve-i müntehasında olduğu, onu
yakından tanıyan ve hayatına âşina olanların müşahedeleriyle sâbittir.
Bütün ahali, Üstadın nümune-i imtisal iffet ve istikametini
görerek, kendisine uhrevî ve mânevî alâkadarlık gösterirlerdi. Üstad, âhiret
hemşireliğine kabul ettiği hanımlara ve mânevî evlâd ve talebeleri addettiği
masum çocuklara çok dua ederdi. Kadınların şefkat kahramanı olduğunu; bu
zamanda, İslâm terbiyesi dairesinde hareket etmenin elzem olduğunu, yetişen
mâsum evlâdlarının uhrevî hayatlarından
sh: » (T:440)
mes'ul ve eğer dindar
yetiştirebilirlerse hissedar bulunduklarını, kendisinin çok hasta ve perişan
olup dua etmelerini istediğini, ihtiyar hanımlara dua ettiğini, genç
hanımlardan da namazını kılanlara dua edip âhiret hemşiresi kabul edeceğini
kısaca söylerdi. Ve zaten fazla konuşmazdı. Mübarek taife-i nisa, Said
Nursî'nin yüksek bir ehl-i hak ve hakikat olduğunu, kalblerinin safvetiyle
hissederlerdi.
Üstadın mâsum çocuklarla sohbet ve muhaveresi ise; çok ibretli ve
saadetlidir. Emirdağı ve civarı köylerinde, yanına gelen mâsumlara, büyükler
gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. "Evlâdlarım! Siz
mâsumsunuz, daha günahınız yoktur. Ben çok hastayım, bana dua ediniz, sizin
duanız makbuldür. Ben sizi mânevî evlâdlarım ve talebelerim olarak duama dahil
ettim." derdi. O çocuklar, gözlerinden akan muhabbet nurlarıyle Üstadı selâmlarlar;
Üstad, gafil büyüklerden ziyade, onlara samimî ve ciddî selâm ederdi. Ve
"Bunlar istikbalin Nur talebeleridir. Bana olan bu alâka ve
teveccühlerinin sebebi ise: Mâsum ruhları hissediyor ki; Risale-i Nur, onların
imdadına gelmiş. Ben de o Nurun bir tercümanı olmam hasebiyle, gayr-ı ihtiyarî
bu fedakârane muhabbet ve alâkayı gösteriyorlar." derdi.
Üstad, yanına gelen gençlere de; daima Nur derslerini okumalarını,
zamanın ahlâksızlık tehlikelerinden sakınmalarının büyük menfaat ve saadetini
onlara telkin ederek, namaz kılmalarının lüzumunu ihtar ederdi. Bu tarzdaki
dersinden, belki binlerce gençler intibaha gelmişlerdir.
Yine kırlarda ve yollarda rastladığı memur ve işçilere her birisine
münasib ders verir, namaz kılmalarının ehemmiyetini söyler ve o zaman dünyevî
meşgalelerinin âhiret hesabına geçeceğini telkin ederdi. Bilhassa bu nevi
dersi, "Din, terak-
sh: » (T:441)
kiye mânidir"
diyenlerin fikirlerinin ancak bir hezeyan olduğunu gösterir. Bilâkis hem o
insan için, hem vatan ve millet için iman nuruna mazhar olmak, maddî-mânevî
saadet ve terakkiyi temin eder. Namazını kılıp istikametle hareket ettiği
takdirde dünyevî çalışma ve gayretinin âhiret hesabına geçip ebedî saadet ve
nurları netice vermesi düşüncesi, ne kadar o vazifeyi iştiyakla severek yapmayı
temin edeceği malûmdur. İşte bu hakikatı, bütün memurlar, san'atkârlar ve
esnaf, rehber ittihaz etmeli. Ve bu ders, umuma telkin edilmelidir. Bu
zikredilen bahis, deryadan bir katre nev'inden Üstadın saymakla bitmeyen
millete menfaatdar hizmetinden bir cüz'dür. İslâmiyete irtica, mü'minlere
mürteci diyenlere yazıklar olsun! (Hâşiye)
______________________________________
(Hâşiye): Dinî farzlarını yerine
getirmek suretiyle dünyevî çalışmaların da bir ibadet hükmüne geçtiğine dair
Üstadımızın yanına gelenlere verdiği derslerden birkaç nümune:
1- Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte, bir gün,
Eskişehir'deki Yıldız Otelinde bulunuyorduk. Şeker Fabrikasından yanına gelen
birkaç işçi ve ustabaşına kısaca dedi: "Siz farz namazlarınızı kılsanız, o
zaman, fabrikadaki bütün çalışmalarınız ibadet hükmüne geçer. Çünki, milletin
zarurî ihtiyacını temin eden mübarek bir hizmette bulunuyorsunuz."
2- Yine bir gün, Eğirdir yolu altında oturmuş Rehber'i okuyorduk.
Tren yolunda çalışan birisi geldi. Ve Üstad, ona da aynı şekilde: Feraizi eda
edip, kebairden çekilmek şartıyla; bütün çalışmalarının ibadet olduğunu, çünki:
On saatlik bir yolu bir saatte kestirmeğe vesile olan tren yolunda
çalıştığından mü'minlere, insanlara olan bu hizmetin boşa gitmeyeceğini, ebedî
hayatında sevincine medar olacağını ifade etmiştir.
3- Yine bir gün vaktiyle Eskişehir'de, tayyareciler ve subaylar ve
askerlere de aynen şu dersi vermişti: "Bu tayyareler, bir gün İslâmiyete
büyük hizmet edecekler. Farz namazlarınızı kılsanız, kılamadığınız zaman kaza
etseniz asker olduğunuz için her bir saatiniz on saat ibadet; hususan hava
askeri olanların bir saati, otuz saat ibadet sevabını kazandırır. Yeter ki
kalbinde îman nuru bulunsun ve îmanın lâzımı olan namazı ifa etsin.
4- Hem Barla, hem Isparta, hem Emirdağ'da çobanlara derdi: "Bu
hayvanlara bakmak, büyük bir ibadettir. Hattâ, bazı Peygamberler de çobanlık
yapmışlar. Yalnız, siz farz namazınızı kılınız, tâ hizmetiniz Allah için
olsun."
5- Yine bir gün, Eğirdir'de, elektrik santralının inşasında çalışan
amele ve ustaya: "Bu elektriğin umum millete büyük menfaatı var. O umumî
menfaattan hissedar olabilmeniz için, farzınızı kılınız... O zaman bütün
sa'yiniz, uhrevî bir ticaret ve ibadet hükmüne geçer." demiştir.
Bu neviden onbinler misaller var.
Daimî hizmetinde bulunan
talebeleri
* * *
sh:» (T: 442)
Üstadın, Emirdağ'daki
ikameti sırasında onun ve talebelerinin
yazdığı mektuplardan bir
kısmı
Emirdağ'daki Kardeşlerime,
Benim hakkımda evham edenlere deyiniz ki: Biz, hizmet ettiğimiz bu
adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-ı mahrem mektuplarını ve
kitaplarını ve esarını hükûmet şiddetli taharriyatla elde etti. Dokuz ay; hem
Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tetkikten sonra, bir tek gün
cezayı, bir tek talebesine vermeyi mucib bir madde -beş sandık kitablarında ve
evraklarında- bulunmadı ki; hem Ankara Ehl-i Vukufu, hem Denizli Mahkemesi
ittifakla beraetine karar verdiler.
Hem, bu zarurî işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam,
mahkemece dâvâ etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şahit gösterip, tasdik
ettirmiş ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne
sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vali ve bir
mebusundan başka hiç bir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve
tanımağa merak etmemiş. Ve üç senedir Harb-i Umumîye ni sormuş, ne bilmiş, ne
merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüzotuz te'lifatından, yirmi
sene zarfında yüzbin adamın dikkatle okudukları halde ne idareye, ne asayişe,
ne vatana, ne millete hiçbir zararı hükûmet görmemiş. Beş vilâyetin dikkatli
zabıtaları ve taharri memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilâyetin ve
merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç
bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular. Eğer bu adamın dünya iştihası ve
siyasete meyli olsaydı; hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhatı ve emareleri
bulunmasın! Halbuki mahkeme safahatında hiçbir emare bulamadılar ki, muannid
bir müddeiumumî, mecbur olup vukuat yerinde imkânatı istimal ederek mükerreren
iddianamesinde «yapabilir» demiş ve «yapmış» dememiş. Yapabilir nerede? Yapmış
nerede? Hattâ mahkemede Said ona demiş: «Herkes bir katli yapabilir, bu
iddianız ile herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor...»
Elhâsıl: Ya bu adam tam divanedir ki, bu derece dehşetli umur-u
dünyaya karşı lâkayd kalıyor veyahut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir
saadetine ihlâsla çalışmak için, hiçbir şeye tenezzül etmez ve ehemmiyet
vermez. Öyle ise bunu tâciz ve tazyik etmek,
sh:» (T: 443)
vatan ve millete ve asayişe
bir nevi ihanettir. Ve onun hakkında bu çeşit evham etmek, bir divaneliktir.
KENDİ KENDİME BİR HASB-I HALDİR
Bu hasb-ı hâli Ankara makamâtına işittirmeyi ıslahdan sonra sizin
tensibinize havale ederim.
Hâkim, kendisi müddei olsa, elbette «Kimden kime şekva edeyim, ben
dahi şaştım,» benim gibi bîçarelere dedirtir. Evet, şimdiki vaziyetim hapisten
çok ziyade sıkıntılıdır. Bir günü, bir ay haps-i münferit kadar beni sıkıyor.
Bu gurbet ve ihtiyarlık ve hastalık ve yoksulluk ve zâfiyetle, kışın şiddeti
içinde herşeyden menedildim. Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile
görüşmem. Zaten ben, tam bir haps-i münferidde yirmi senedenberi azâb
çekiyorum. Bu halden fazla bana tecrid ve tarassutlariyle sıkıntı vermek ise,
Gayretullaha dokunup, bir belâya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim
gibi, nasıl ki dört defa dehşetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun aynı
zamanında gelmesi gibi pek çok vukuat var... Hattâ tahmin ederim ki; benim
hukukumu muhafaza ve beni himaye etmek
için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesindeki Risale-i Nur
hakkında müracaatıma bilâkis ehemmiyet vermedi, beni meyus etti, adliyenin
yangınına bir vesile oldu ihtimali var.
Ben derim ki: Benim hakkımda vicdanlı ve insaniyetli olan bu
kazanın hükûmeti, zabıta ve adliyesiyle beraber beni tam himaye etmek en
ehemmiyetli bir vazifesidir. Çünkü, yirmi senelik bütün eserlerimi ve
mektublarımı üç adliye ve merkez-i hükûmet dokuz ay tetkikten sonra beraetimize
ve tahliyemize karar verdi. Fakat, ecnebi menfaati hesabına ve bu millet ve bu
vatanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite, bizim beraetimizi bozmak için, her tarafta, habbeyi kubbe
yaparak bir kısım memurları aleyhime evhamlandırdılar. Bir maksatları; benim
sabrım tükensin, artık yeter dedirtsinler. Zaten onların şimdi benden
kızdıklarının bir sebebi, sükûtumdur; dünyaya karışmamaktır. Adeta ne için
karışmıyorsun, tâ karışsın maksadımız yerine gelsin diyorlar...
Aleyhime hükûmetin bir kısım memurların evhamlandırmakta istimal
ettikleri bir iki desiselerini beyan ediyorum.
Derler: «Said'in nüfuzu var. Eserleri hem tesirli, hem kesretli-
sh:» (T: 444)
dir: Ona temas eden, ona
dost olur. Öyle ise, onu her şeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet
vermemekle ve herkesi ondan kaçırmakla ve dostlarını ürkütmekle nüfuzunu kırmak
lâzımdır» diye hükûmeti şaşırtır, beni de dehşetli sıkıntılara sokarlar. Ben de
derim:
Ey bu millet ve vatanı seven kardeşler! Evet, o münafıkların
dedikleri gibi, nüfuz var. Fakat benim değil, belki Risale-i Nurundur. Ve o
kırılmaz, ona iliştikçe kuvvetleşir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit
istimal edilmemiş ve edilmez ve edilemez. İki adliye, on sene fâsıla ile
şiddetli ve hiddetli yirmi senelik evrakımı tetkikat neticesinde, bir hakikî
sebep cezamıza bulmaması, bu dâvâya cerhedilmez bir şâhittir.
Evet, eserler tesirlidir. Fakat, millet ve vatanın tam menfaatine
ve hiçbir zarar dokundurmadan yüzbin adama kuvvetli iman-ı tahkikî dersi
vermekle, saadet ve hayat-ı ebedîyelerine tam hizmette tesirlidir. Denizli
hapishanesinde, kısmen ağır ceza ile mahkûm yüzler adam, yalnız «Meyve
Risalesi»yle, gayet uslu ve mütedeyyin suretine girmeleri; hattâ iki-üç adamı
öldürenler, onun dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri ve o
hapishane müdürünün ikrariyle, hapishanenin bir terbiye medresesi hükmünü
alması, bu müddeaya reddedilmez bir senettir, bir hücettir.
Evet, beni herşeyden tecrid etmek, işkenceli bir azâb ve katmerli
bir zulümdür ve bu millete gadirli bir hıyanettir. Çünkü otuz-kırk sene,
hayatımı bu millet içinde geçirdiğim halde temasımdan hiç zarar görmediğine ve
bu dindar millet çok muhtaç olduğu kuvve-i mâneviye ve teselli ve kuvvet-i
imaniye menfaatini gördüğüne kat'î bir delili; bu kadar aleyhimde olan şiddetli
propagandalara bakmayarak her tarafta Risale-i Nur'a fevkalâde teveccüh ve
rağbet göstermeleri.. hattâ itiraf ederim, yüz derece haddimden ziyade lâyık
olmadığım büyük iltifat etmesidir.
Ben işittim ki; benim iaşeme ve istirahatime buradaki hükûmet
müracaat etmiş, kabul cevabı gelmiş. Ben bunların insaniyetine teşekkürle
beraber, derim: En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan,
hürriyetimdir. Asılsız evham yüzünden,
emsalsiz bir tarzda hürriyetimin kayıdlar ve istibdatlar altına
alınması, beni hayattan cidden usandırıyor. Değil hapis ve zindanı, belki kabri
bu hale tercih ederim. Fakat, hizmet-i imaniyede zi-
sh:» (T: 445)
yade meşakkat ise ziyade
sevaba sebep olması bana sabır ve tahammül verir. Madem bu insaniyetli zatlar
benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşru dairedeki hürriyetime
dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. Evet, ondokuz
sene bu gurbette yalnız ikiyüz banknot ile, şiddetli bir iktisat ve kuvvetli
bir riyazet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet-i ilmiyesini
muhafaza için kimseye izhâr-ı hâcet etmeyen ve minnet altına girmeyen ve sadaka
ve zekât ve maaş ve hediyeleri kabul etmeyen bir adam, elbette iaşeden ziyade,
adalet içinde hürriyete muhtaçtır. Evet, emsalsiz bir tazyik altındayım.
Bir-iki cüz'î nümunesini beyan ediyorum.
Birisi: Mahkemece, Risale-i Nur'un ilmî bir müdafaanamesi ve
Ankara'nın yedi makamatına ve Reis-i Cumhura müdafaatımla beraber gönderilen ve
neticede Ankara Ehl-i Vukufunun takdiriyle beraetimize bir sebep olan ve hapis
arkadaşlarımın bana bir yadigâr ve hâtıra olmak üzere güzel yazılariyle birkaç
nüshası yazılan ve elimde bulunan ve Denizli Zabıtası görüp ilişmeyen ve Afyon
polishanesinde bir gece ve buranın zabıtasında da açık olarak bir gece kalan
«Meyve Risalesi» ile «Müdafaaname» yi, her gün endişeler içinde, bunları da
elimden almasın diye saklıyorum. Belki beni taharri edecekler telâşı ile, bu
gurbette tanımadığım adamlara, bunları sakla diyemediğimden çok üzülüyordum.
İkincisi: Denizli Mahkemesi hiç ilişmediği ve Eskişehir Mahkemesi
yalnız bir tek kelimesine ilişip, bir tek harfle cevabını alan «İhtiyarlar
Risalesi» ni, İstanbullu bir adam, burada, bir adamdan alıp İstanbul'a
götürmüş. Her nasılsa aleyhimdeki bir dinsizin eline geçmiş. Habbeyi on kubbe
yaparak vilâyet zabıtasını şaşırtıp: «Kiminle görüşüyorlar, yanına kimler
gidiyor?» diye sıkmağa başladılar. Her ne ise, bunlar gibi çok acı nümuneler
var... Fakat en mânâsızı budur ki; beni konuşturmamak için, hizmetimde bir çocukla
bir hastalıklı adamdan başka herkesi ürkütüp, benden kaçırtmalarıdır. Ben de
derim:
On adamın benden çekinmeleri yerine; onbinler, belki yüz binler
Müslüman, Risale-i Nur'un dersine hiçbir mânie ehemmiyet vermeyerek devam
ediyorlar. Hem bu memlekette, hem hariç Âlem-i İslâmda çok kuvvetli hakikatları ve çok kıymetli faydaları için
tam bir revaç ile intişar eden Risale-i Nurun binler nüshalarından herbiri,
benim yerimde benden mükemmel
sh:» (T: 446)
konuşuyor. Benim susmamla, onlar
susmaz ve susturulmazlar.
Hem, madem mahkemece isbat edilmiş ki; yirmi seneden beri siyasetle
alâkamı kestiğim ve hiçbir emare aksine zuhur etmediği halde elbette benimle
görüşenden tevehhüm etmek pek mânasızdır.
* * *
(Kendi Kendime Hasb-ı Hal Nâmındaki Parçaya Lâhika
olarak)
Adliye Vekiliyle ve
Risale-i Nur'la Alâkadar
Mahkemelerin Hâkimleriyle
Bir Hasb-ı Haldir
Efendiler; siz, ne için sebepsiz bizimle ve Risale-i Nur'la
uğraşıyorsunuz? Kat'îyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle
değil mübareze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü:
Risale-i Nur ve hakikî şâkirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir
vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmağa çalışıyorlar.
Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbette toprak oluyorlar. Farz-ı
muhal olarak o saadet ve selâmet hizmeti bir mübareze olsa da, kabirde toprak
olmağa yüz tutanları alâkadar etmemek gerektir.
Evet, hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaîyede ve dinde ve seciye-i
millîyede bir derece lâübalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra; dince,
ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden; şimdiki vaziyette de,
elli sene sonra bu dindar, namuskâr,
kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i dinîye ve ahlâk-ı
içtimaîye cihetinde, ne şekle girecek elbette anlıyorsunuz. Bin senedenberi bu
fedakâr millet, bütün ruh u câniyle Kur'ânın hizmetinde emsalsiz kahramanlık
gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedar belki
mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı
verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i millîye ve vataniye
bildiğimizden; bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.
sh:» (T: 447)
Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf âhirete bakar; gayesi
Rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şâkirdlerinin ise, kendilerini ve
vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve ebedî haps-i münferidden kurtarmaya
çalışmaktır, fakat, dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir
hizmettir; ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtinin
biçareler kısmını dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü, bir Müslüman
başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim;
dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez. Evet, eski
terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anât-ı
milliye ve İslâmiyeye karşı yüzde elli lâkaydlık gösterildiği halde; elli sene
sonra, yüzde doksanı nefs-i emmareye tâbi olup millet ve vatanı anarşiliğe
sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrîsi, yirmi
sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen
menettiği gibi; Risale-i Nuru, hem şâkirdlerini, bu zamana karşı alâkalarını
kesmiş; hiç onlarla ne mübareze, ne meşguliyet yok.
Madem hakikat budur, adliyelerin, değil beni ve onları itham etmek;
belki, Risale-i Nur'u ve şâkirdlerini himaye etmek en birinci vazifeleridir.
Çünkü, onlar bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhafaza ettiklerinden,
onların karşısında, bu millet ve vatanın hakikî düşmanları Risale-i Nur'a hücum
edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adaletsizliğe
sevkediyorlar. Küçücük iki nümunesini beyan ediyorum.
Ezcümle: Hapisteki arkadaşlarımdan, selâm kelâmdan ibaret ve Arabî
bir risalemin fiatı olan on banknotu, buradaki bir adama gönderip; tâ
Isparta'da tâb masrafını veren o nüshalar sahibine verilsin diye mektubu
yüzünden; hem adliye, hem hükûmet bana sıkıntılar verip; hem vasıta olan adamı
taharri etti. Bu sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan bir âdi mektubu, hem
altı ay zarfında bir tek âdi muhabereyi bu kadar büyük bir mesele suretine
getirmek, elbette adliyenin şerefine, haysiyetine yakışmaz.
İkinci nümune: Benim gibi garip, ihtiyar ve zaif ve beraet etmiş
bir misafire, herkesi, hattâ hizmetçileri resmen propaganda ile ondan ürkütmek,
kendini perişan bir vaziyete sokmak bu vilâyetteki hükûmetin hamiyet-i
millîyesine yakışmadığından, sinek kanadı kadar mevhum bir zarara dağ gibi
ehemmiyet verip aleyhimde resmen propaganda yapmak, «kimin ile görüşüyor ve
sh:» (T: 448)
yanına kim gidiyor?» diye
herkese bir telâş vermek.. hükûmetin hikmeti ve hâkimiyeti, bu acib hâlete
elbette tenezzül etmemek gerektir. Her ne ise, bu iki madde gibi, muttali
olanlara hayret veren çok maddeler var...
Efendiler! Dalâlet ve fenalıklar cehaletten gelse, defetmesi
kolaydır. Fakat, fenden, ilimden gelen dalâletin izalesi çok müşküldür. Bu
zamanda dalâlet fenden, ilimden geldiği için, ancak onları izale etmeye ve
nesl-i âtiden o belâya düşen kısmını kurtarmaya, karşılarında dayanmaya
Risale-i Nur gibi her cihetle mükemmel bir eser lâzımdır. Risale-i Nur'un bu
kıymette olduğuna delil şudur ki: Yirmi senedenberi, benim şiddetli ve kesretli
bulunan muarızlarım ve şiddetli tokatlarını yiyen feylesofların hiçbirisi,
Risale-i Nur'a karşı çıkmamış ve cerhedememiş ve çıkamaz. Ve dokuz ay, üç
adliye ve merkez-i hükûmet ehl-i vukufu, yüz kitaptan ibaret eczalarında, bizi
mesul edecek bir tek madde bulamamalarıdır. Ve binler ehl-i dikkat olan
Risale-i Nur şâkirdlerine kanaat-ı kat'îyye veren, işârat-ı Kur'âniyye ve
ihbârat-ı gaybiye-i Aleviyye ve Gavsiyyenin, bu asırda Risale-i Nur'un
ehemmiyetine ve makbuliyetine imza basmalarıdır.
Evet, adliyeler, hukukları muhafaz etmek ve haksızları tecavüzden
durdurmak, vazifeleri olmak cihetiyle; Risale-i Nur'un yüz risalesi, yirmi
senede, yüzbin adamın saadetlerine hizmet ettiği sâbit olmakla beraber; on
senedenberi, iki mahkeme ve merkez-i hükûmet ve birkaç vilâyetin zabıtaları ve
Denizli Mahkemesi münasebetiyle dokuz ay bütün mahrem ve gayr-i mahrem
evraklarımızda ve risalelerde millete ve vatana bir zararlı maddeyi ve mucib-i
ceza bir yanlış görmediğinden, elbette Risale-i Nur'un bu vatanda gayet küllî
ve büyük hukuku var. Bu küllî ve çok ehemmiyetli hukuku nazara almayıp, âdi
evraklar gibi müsadere ederek, millete ve takviye-i imana muhtaç biçarelere pek
büyük bir haksızlığı nazara almamak ve âdi bir adamın cüz'î ve küçük bir
hakkını ehemmiyetle nazara almak; adliyenin mahiyetine ve adaletin hakikatına
hiçbir cihetle yakışmaz, diye size hatırlatıyoruz.
Doktor Duzi'nin vesair zındıkların eserlerine ilişmemek, Risale-i
Nur'a ilişmek, gazab-ı İlâhînin celbine bir vesile olabilir diye korkuyoruz.
Cenab-ı Hak, size insaf ve merhamet ve bize de sabır ve tahammül ihsan eylesin.
Âmin...
Gayr-i resmî, fakat
tecrid-i mutlakda
SAİD
NURSÎ
sh:» (T: 449)
(Bu istida, üç makamata gönderilmiştir. Oradaki kardeşlerime bir
me'haz olmak için gönderildi.)
Yirmi senedenberi sabredip sükût eden bir mazlumun şekvasını
dinlemenizi istiyorum! Hürriyetin en geniş suretini veren Cumhuriyet
hükûmetinde herbir hürriyetten menedilmekle beraber, düşmanlarım, benim
aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet-i vicdan ve
hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi temin eden Cumhuriyet Hükûmeti ya beni tam himaye
edip, garazkâr, evhamlı düşmanlarımı sustursun veyahut bana, düşmanlarım gibi
hürriyet-i kalem verip, müdafaatıma yasak demesin. Çünkü, resmen, perde altında
her muharebeden men'im için postahanelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi
getiren bir tek çocuktan başka kimse ile beni görüştürmemek için tenbihat
verildiği bir zamanda, eskidenberi benim muarrızlarım fırsat bulup, tam
mahkeme-i temyizin beraetimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl-i vukufun tahsin
ettikleri kitaplarımı almayı beklerken, o düşmanlarım, hiç münasebetim olmayan
bir iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir iki
ehl-i vukufun eline geçirip, aleyhimde fena bir rapor hazırladıklarını işittim.
Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben hükûmet-i cumhuriyenin bütün erkânlarına,
belki dünyaya ilân ediyorum ki:
Kur'an-ı Hakîmin sırr-ı hakikatiyle ve i'cazının tılsımiyle, benim
ve Risale-i Nurun programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve
çalıştığımız ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün îdam-ı ebedisinden
îman-ı tahkiki ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi
anarşilikten muhafaza etmektir.
İşte Risale-i Nur, üç ehl-i vukuf hey'etinin ve üç mahkemenin
incelemesinden geçtiği halde, bu iki vazife-i kudsîyeden başka, kasdî olarak
dünyaya, idareye, asayişe dokunacak ciheti olamadığına, yirmi senelik hayatım
ve yüzotuz Risale-i Nur meydanda cerhedilmez bir hüccettir.
Evet, mahkemece dâvâ ettiğim ve benimle münasebettar bütün
dostlarımın tasdiki altında, yirmi senedenberi hiç müracaat etmeyen ve on
senedenberi hükûmetin erkânlarını -birkaçı müstesna olarak- bilmeyen ve dört
senedenberi dünya harbinden ve hâdisatından hiç haber almayan ve merak etmeyen
bu biçare maz-
sh:» (T: 450)
lum Said, hiç imkânı var mı
ki, ehl-i siyasetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve asayişin ihlâline meyli
bulunsun... Eğer zerre miktar bulunsaydı; «Karşımda kimler var, dünyada neler
oluyor, bana kim yardım edecek?» diye soruşturacaktı, merak edecekti,
karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti. En elîm cüz'î bir hâdise şudur
ki:
«Bir tecrid-i mutlak içinde her muhabereden kesilmiş vaziyetimden
kurtulmak için hapse girmeye bir bahane bulunuz ki; beni hapse alsınlar, bu
azâbdan kurtulayım» diye bazı dostlarıma bir gizli mektub elden göndermiştim.
Tâ, benim hayatımın sermayesi ve neticesi ve gayet ziynetli bir surette tezyin
edilmiş Risale-i Nur'dan, Denizli'de mahkemede bulunan kitablarıma yakın olayım
ve teslim almaya çalışayım. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl-i vukuftan
bir tek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektubumu görüp, hapse girmem için
aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş.
Beni hapislere sokan muarızlarımın bir bahaneleri de -o mahkemede
ondan beraet kazandığım- «Tarikatçılık» tır. Halbuki, Risale-i Nur'da daima
dâvâ edip demişim: «Zaman tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarmak
zamanıdır. Tarikatsız cennete gidenler çoktur, imansız cennete giden yoktur»
diye bütün kuvvetimizle imana çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada
bir hanem yok ki... Nerede tekkem olacak?... Bu yirmi sene zarfında, bir tek
adam yok ki; çıksın desin: «Bana tarikat dersi vermiş» ve mahkemeler ve
zabıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarikatların hakikatlarını ilmen
beyan eden "Telvihat Risalesi" var ki, bir ders-i hakikattır ve yüksek bir
ders-i ilmîdir, tarikat dersi değildir. Hürriyet-i vicdanı esas tutan hükûmet-i
cumhuriyetinin, elbette bu milletin milyarlar ecdadının ruhları bağlandığı bir
hakikata ve onun yolunda dünyaya meydan
okudukları.. ve iman-ı tahkikîyi galibane felsefeye karşı isbat eden bir eseri
ve hâdimlerini himaye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa o zaif hâdimin
ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o
cumhuriyetin düstûrları müsaade etmez...
Cumhuriyet beni dinleyecek diye şekvamı yazdım. Evet حَسْبُنَا
اللَّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ derim.
sh:» (T: 451)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ . السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
(Hem mânevi, hem maddî bir kaç cihette sorulan bir suale mecburiyet
tahtında bir cevabdır)
Sual: Neden, ne dahilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa
siyasetli cemaatlere hiçbir alâka peyda etmiyorsun? Ve Risale-i Nur ve
şâkirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temastan menediyorsun?...
Halbuki, eğer temas etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale-i Nur
dairesine girip, parlak hakikatlarını neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz
sıkıntılara hedef olmayacaktın.
Elcevab: Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehemmiyetli sebebi,
mesleğimizin esası olan «İhlâs» bizi menediyor. Çünkü: Bu gaflet zamanında,
hususan tarafgirane mefkûreler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek,
hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da, o dünyevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne
getiriyor. Halbuki, hakaik-ı îmaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta
hiçbir şeye âlet olamaz. Rıza-yı İlâhi'den başka bir gayesi olamaz. Halbuki
şimdiki cereyanların tarafgirane çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlâsı
muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkülleşmiş. En iyi çare,
cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlâhiyyeye dayanmaktır.
İçtinabımızın çok sebeblerinden bir sebebi de; Risale-i Nur'un dört
esasından birisi olan «Şefkat etmek» zulüm ve zarar etmemektir. Çünkü, وَلاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ وِزْرَ
اُخْرَى Yâni «Birisinin hatâsiyle, başkası veya akrabası hatâkâr olmaz;
cezaya müstahak olmaz.» olan düstur-u irade-i İlâhiyyeye karşı, bu zamanda
اِنَّهُ
كَانَ ظَلُومًا
جَهُولاًsırriyle şedid bir zulüm ile mukabele eder.
Tarafgirlik hissiyle, bir
câninin hâtasiyle değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adavat
eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatâsiyle bir köye
bomba
sh:» (T: 452)
atar. Halbuki bir mâsumun
hakkı, yüz câni için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki
vaziyet, yüz mâsumu birkaç câni için zararlara sokar. Meselâ: Hatâlı bir adama
müteallik, biçare ihtiyar valide ve pederi ve mâsum çoluk çocukları ezmek,
perişan etmek, tarafgirane adavet etmek, şefkatin esasına zıttır. Müslümanlar
içinde tarafgirane cereyanlar yüzünden, böyle mâsumlar zulümden
kurtulamıyorlar. Hususan ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü
dağıtır, genişletir. Cihad, dinî de olsa, kâfirlerin çoluk çocuklarının
vaziyetleri aynıdır. Ganimet olabilir; Müslümanlar, onları kendi mülküne dahil
edebilir. Fakat İslâm dairesinde birisi dinsiz olsa, çoluk çocuğuna hiçbir
cihetle temellük edilmez; hukukuna müdahele edilmez. Çünkü o mâsumlar,
İslâmiyet rabıtasiyle dinsiz pederine değil, belki İslâmiyetle ve cemaat-i
İslâmiye ile bağlıdır. Fakat, kâfirin çocukları, gerçi ehl-i necattırlar; fakat
hukukta, hayatta pederlerine tâbi ve alâkadar olmasından, cihad darbesinde o
mâsumlar memlûk ve esir olabilirler.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve kârı binler olan Leyle-i
Mi'racınızı tebrik ederim. Merhum Hacı İbrahim'in, Re'fet bey gibi
müteallikatlarına benim tarafımdan tâziye edip, deyiniz ki: «O merhum, Risale-i
Nur Talebeleri dairesi içindedir; daima onlara olan dualara mazhardır. Biz de
hususî ona dua ederiz.»
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ . السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
(Bir suale mecburi cevabın tetimmesidir)
Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maişet meşgalesi hengâmı ve
Şuhur-u Selâsenin çok sevablı ibadet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların
silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle; gayet kuvvetli bir metanet ve
vazife-i nuriye-i kudsiyyede bir sebat olmazsa, Risale-i Nurun hizmeti zararına
bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf başlar.
sh:» (T: 453)
Aziz kardeşlerim, siz kat'î biliniz ki: Risale-i Nur ve
şâkirdlerinin meşgul oldukları vazife, rû-yi zemindeki bütün muazzam mesailden
daha büyüktür. Onun için; dünyevî merak-âver mes'elelere bakıp, vazife-i
bakiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Mes'elesini çok defa
okuyunuz, kuvve-i mâneviyeniz kırılmasın.
Evet, ehl-i dünyanın bütün muazzam mes'eleleri; fâni hayatta
zalimane olan düstur-u cidal dairesinde; gaddarane, merhametsiz ve mukaddesat-ı
dinîyeyi dünyaya feda etmek cihetiyle, kader-i İlâhî, onların o cinayetleri
içinde, onlara bir mânevî cehennem veriyor. Risale-i Nur ve şâkirdlerinin
çalıştıkları ve vazifedar oldukları; fâni hayata bedel, bâki hayata perde olan
ölümü ve hayat-ı dünyeviyenin perestişkârlarına gayet dehşetli ecel cellâdının,
hayat-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i imanın saadet-i ebediyyelerine birer
vesile olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î isbat etmektedir.
Şimdiye kadar o hakikatı göstermişiz.
Elhasıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücadele ediyorlar.
Bizler, ölüme karşı nur-u Kur'an ile cidalde, onların en büyük mes'elesi -muvakkat olduğu için-, bizim mes'elemizin
en küçüğüne -bekaya baktığı için-
mukabil gelmiyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize
tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsi vazifemizin zararına onların
küçük mes'elelerini merakla takip ediyoruz?... Bu Âyet لاَيَضُرُّ
كُمْ مَنْ ضَلَّ
اِذَااهْتَدَيْتُمْ
ve usul-i islâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu
olan الرَّاضِى
بِالضَّرَرِ لاَيُنْظَرُ
لَهُ yani
«Başkasının dalaleti sizin
hidayetinize zarar etmez. Sizler luzumsuz, onların dalâletleriyle meşgul
olmayasınız...» Düsturun mânâsı: «Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz.
Ona şefkat edip acınmaz.» Madem bu
Âyet, bu düstur, bizi zarara bilerek razı olanlara acımaktan menediyor; biz de
bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun
hâricindekileri mâlâyâni bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz. Çünki elimizde nur
var; topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz.
Vaziyetimiz bir nevi nûranî müdafaadır.
sh:» (T: 454)
Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi:
Risale-i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan,
şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında boşboğazlığı
münasebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevab verdi.
Kalben, yazık dedim. Bu vazife-i nuriyede zararı olacak. Sonra şiddetle ikâz
ettim.
اَعُوذُ بِالَّلهِ
مِنَ الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسَةِ
bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara
acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyakatini selbediyor. Cennet adamlar
istediği gibi, Cehennem de adam ister.
(Beşinci Şua'ın yine kısmen verdiği haberler tezahür ediyor.)
SAİD
NURSÎ
* * *
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
..........................................................................
Hem, bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'anın
malıdır. Benim ne haddim var ki, sahib olayım; ta ki, kusurlarım ona sirayet
etsin. Belki, o Nurun kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânının bir
dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz.
Zaten Risale-i Nurun bize verdiği ders de, hakikat-ı ihlâs ve terk-i enaniyet
ve dâima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil,
Risale-i Nurun şahs-ı mânevisini ehl-i îmana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu
görene ve bize bildirene, fakat hakikat olmak şartiyle, minettar oluyoruz;
Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akreb bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl
memnun oluruz. Kusurumuzu, -fakat garaz ve inad olmamak şartiyle ve bid'alara
ve dalâlete yardım etmemek kaydiyle kabul edip minnettar oluyoruz.
Aziz kardeşlerim; Müdâfaâtımda onlara cevaben demişim ki: «Onlar,
bana âit değil. Ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil; belki Kur'anın
mu'cize-i mâneviyesinin tereşşuhatı ve
sh:» (T: 455)
lem'alarıdır. Hakiki bir
tefsiri olan Risale-i Nurda, kerametler şeklini alarak, şâkirdlerinin kuvve-i
mâneviyelerini takviye etmek için, ikrâmât-ı İlâhiyye nev'indendir. İkramın
izharı, bir şükürdür; câizdir; hem makbûldür.»
Şimdi, ehemmiyetli bir sebebe binâen, bu cevabı bir parça izah
edeceğim ve «Ne için izhar ediyorum.. ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat
yapıyorum...» diye sual edildi.
Elcevap: Risale-i Nurun hizmet-i îmaniyede bu zamanda binler
tahribatçılara mukabil yüzbinler tâmiratçısı bulunmak lâzım gelirken; hem,
benimle lâakal yüzer kâtip ve yardımcı bulunmasına ihtiyaç varken; değil
çekinmek ve temas etmemek, belki, millet ve ehl-i idârenin, takdir ile ve teşvik
ile yardım ve temas etmesi zaruri iken; ve o hizmet-i îmaniye hayât-ı bâkiyeye
baktığı için, hayât-ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek ehl-i
îmana vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
Beni, herşeyden ve temasdan ve yardımcılardan menetmekle beraber, aleyhimizde olanlar
bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i mâneviyelerini kırmak; ve benden ve
Risale-i Nurdan soğutmak; ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaif, garib, kimsesiz
bir bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek; ve bu tecrid ve
tazyiklerden, maddi bir hastalık nev'inden, insanlar ile temas ve ihtilâttan
çekilmeye mecbur olmak; hem, o derece te'sirli halkları ürkütmek ki en ziyade
merbut görülen bazı dostları, bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek
derecesinde ürkütmekle kuvve-i mâneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle,
ihtiyarım haricinde, bütün o mânilere karşı Risale-i Nur şâkirdlerinin kuvve-i
mâneviyelerinin takviyesine medar ikrâmât-ı İlâhiyyeyi beyan ederek, Risale-i
Nur etrafında mânevi bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine,
tekbaşiyle, başkalarına muhtaç olmıyarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu
göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, hâşâ! Kendimizi
satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfüruşluk etmek ise, Risale-i Nurun
ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallah, Risale-i Nur
kendi kendini hem müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi; bizi de
mânen müdafaa edip, kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.
sh:» (T: 456)
Aziz kardeşlerim; Risale-i Nurun zuhurundan kırk sene evvel geniş
bir hiss-i kablel-vuku', acib bir tarzda; hem bende, hem köyde, hem nahiyemizde
tezahür ettiğine şimdi bir ihtar-ı mânevi ile kat'î kanaatım gelmiş. Şefik ve
kardeşim Abdülmecid gibi eski talebelerime bu sırrı fâşetmek isterdim. Şimdi,
Cenab-ı Hak sizlerde çok Abdülmecidleri ve çok Abdurrahmanları verdiği için,
size beyan ediyorum.
Ben, on yaşında iken, büyük bir iftihar, hatta bazan temeddüh
suretinde bir haletim vardı. İstemediğim halde, pek büyük bir iş ve büyük bir
kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: «Senin, beş para
kıymetin yok. Bu temeddühkârâne, hususan cesarette çok fazla gösterişin ne
içindir?» Bilmiyordum, hayret içinde idim. Bir iki aydır, o hayretle cevab
verildi ki; Risale-i Nur, kablel-vuku' kendini ihsas ediyordu. Sen, âdi odun
parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi
hiss-i kablel-vuku' ile hissedip hodfüruşluk ederdin. Bizim «Nurs Köyümüz» ise;
hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde
gösteriş ve cesarette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler. Güya büyük
bir memleketi fetheder gibi, kahramânâne bir tavır almak istiyordular. Ben, hem
kendime, hem onlara çok hayret ederdim.
Şimdi hakiki bir ihtar ile bildim ki: O masum Nurs'lu insanlar (Nurs Karyesi)
Risale-i Nurun nuriyle büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nâhiyenin
ismini işitmiyen, Nurs köyünü ehemmiyetli tanıyacak diye bir hiss-i
kablel-vuku' ile, o nimet-i İlâhiyyeye karşı teşekkürlerini temeddüh suretinde
göstermişler.
................................................................
Sizi, eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim Abdülmecid
ve Abdurrahmanlar bildiğimden, bu mahrem sırrı size açtım. Evet, «Ben,
yirmidört saat evvel, hassasiyetimle ve a'sâbımın rutubetten te'siriyle rahmet
ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi; aynen öyle de, ben ve köyüm ve nahiyem,
kırk dört sene evvel, Risale-i Nurdaki rahmet yağmurunu bir hiss-i kablelvuku'
ile hissetmişiz» demektir. Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve dua
ederiz. Dualarınızı rica ederiz.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 457)
BÜYÜK BİR MAKAMDA BİR
KUMANDAN VE
EHEMMİYETLİ BİR ZATIN,
EHEMMİYETLİ
MEKTUBUNA MECBURİ BİR
CEVAPTIR
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ . السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz Sıddık Kardeşim,
Bilmukabele, biz de Ramazanınızı tebrik ediyoruz. Rüyalarınız pek
çok mübarektirler. İnşâallah, Cenab-ı Hak sizi büyük ihsanlara mazhar
eyliyecek, diye bir işarettir. Bence bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife,
îmanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmakdır.
Sakın, benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu mahviyet ve terk-i
enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikata lâzım ve elzemdir. Çünki, bu asırda en
büyük tehlike benlikten ve hodfüruşluktan ileri geldiğinden; ehl-i hak ve
hakikat, mahviyetkârane dâima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir.
Sizin gibi, ağır şerait içinde kahramancasına îmanını ve ubudiyetini muhafaza
etmesi, büyük bir makamdır. Senin rü'yalarının bir tâbiri de, bu noktadan seni
tebşir etmektir. Risale-i Nur eczalarında tarikat hakikatına dair «Telvihat-ı
Tis'a» nâmındaki risaleyi elde edip bakınız. Hem, zâtınız gibi metin ve îmanlı
ve hakikatlı zâtlar Risale-i Nur dairesine giriniz. Çünki; bu asırda Risale-i
Nur, bütün tehâcümâta karşı mağlub olmadı. En muannid düşmanlarına da,
serbestiyetini resmen teslim ettirdi. Hattâ iki senedenberi büyük makamâtlar ve
adliyeler, tedkikat neticesinde, Risale-i Nurun serbestiyetini tasdik ve mahrem
ve gayr-i mahrem bütün eczalarını sahiplerine teslime karar verdiler. Risale-i
Nurun mesleği, sâir tarikatlar, meslekler gibi mağlûb olmıyarak belki galebe
ederek pek çok muannidleri îmana getirmesi, pek çok hâdisatın şehadetiyle, bu
asırda bir mu'cize-i ma'neviye-i Kur'âniye olduğunu isbat eder. O dâirenin
haricinde, ekseriyetle bu memlekette ve hususi ve cüz'i ve yalnız şahsi hizmet,
veya mağlûbane perde altında veya bid'alara müsamaha suretinde veya te'vilât
ile bir nevi tahrifat içinde hizmet-i diniye tam olmaz diye, hâdisat bize
kanaat vermiş.
sh:» (T: 458)
Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îman var; tam bir
ihlâs ve tam bir mahviyetle, sebatkârâne Risale-i Nura şâkird ol. Tâ binler,
belki yüzbinler şâkirdlerin şirket-i mâneviye-i uhreviyelerine hissedar ol. Tâ
senin hayırların, iyiliklerin cüz'iyetten çıkıp küllileşsin; Âhirette tam kârlı
bir ticaret olsun.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ
مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok mübarek, çok kıymetdar, çok sevgili Üstadımız Hazretleri;
Elhamdülillâh, bu sene Ispartadaki talebelerinizi dünyevî meşağil
daha çok gaflete sokmadı. Hizmet-i Nuriyedeki gayretlerimiz ciddî bir surette
devam ediyor. Herbirimizin kalblerimizdeki Nura karşı incizab, sîmalarımızda
okunuyor. Sanki bu talebelerinizin kalbleri sevinçle doludur. Evet sevgili
Üstadımız, bütün talebeleriniz hep birden diyorlar: Liyakatsizliğimiz,
hiçliğimiz ile beraber sâfiyane istihdam edildiğimiz bu hizmet-i Nuriyede bedi
bir Üstada hem talebe, hem kâtib, hem muhatab, hem nâşir hem mücâhid, hem halka
nâsih, hem Hakka âbid olmak gibi cihandeğer güzelliklerin hepsini birden bize
veren Hazret-i Allaha ne kadar şükretsek azdır. Ve bu yapmak istediğimiz
şükürler dahi, Hâlıkımızın fazlı ile kalbimize gelen bir ihsan olduğunu
tahattur eden biz talebelerinizin kalblerini sürur ve sevinç dolduruyor. Masum
Nurs'luların Üstadımızın küçüklüğünde geçirdikleri hayatın müteşekkirane bir
tarzı, hal ve etvarımızda okunuyor. Hudutsuz şükürler, nihayetsiz senalar olsun
o Zât-ı Zülcelâle ki; bizleri cehl-i mutlak derelerinden, isyan ve küfran
bataklıklarından lütuf ve keremiyle çıkarıp, gözleri kamaştıran en parlak bir
nura talebe etmiştir.
Eğer sevgili Üstadımız «İkitran» tâbir edilen iki nimetin beraber
geldiğini daha evvelden bize izah etmeseydi, çok minnettarlıklarımızı
kalblerimize tercüman olan kalemlerimizden
okuyacaklardı.
sh:» (T: 459)
Evet sevgili Üstadımız; biz kendimize bakıyoruz, Risale-i Nura
muhatab olamıyoruz. Buna rağmen, ihtiyaç şiddetlendikçe, Hâlık-ı Rahîmin
merhametli tecellilerini müşahede ediyoruz. Kalb-i Üstad; parlak bir âyine, bir
mazhar, bir ma'kes; lisan-ı Üstad; âli bir mübelliğ, bir muallim, bir mürşid;
hâl-i Üstad; tecessüm etmiş en güzel bir örnek, bir nümune, bir misâl oluyor.
Tevâif-i beşerin ihtiyaçları yazılıyor, gösteriliyor. İşte yedi senedenberi
ateş püsküren zâlim beşerin hâli, bugün daha çok ızdıraplı bir hale girmiş
bulunuyor. Her bir zîidrak, acaba yarın ne olacak düşüncesiyle kulaklarını
radyoların ağızlarına koymuşlar, mütehayyir duruyorlar. Şarkta Japonların
mağlûb olmasiyle, dünyanın salâh-ı selâmete ve emn ü emâna kavuşması
beklenirken; Deccalâne bir hareket Şimalde kendini gösterdiği görülüyor. Şu
vaziyet; herkesi heyecana, endişeye sevkediyor. İstikbâlin zulmetlerine gittiği
zanniyle, merakla radyoları takibe koşturuyor. Lillâhilhamd Risale-i Nur, âli
beyanatı ile ruhlarımızı teskin ediyor. Hakiki dersleriyle kalblerimizi tatmin
ediyor. İşte, bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak
Hıristiyanlık âleminin müslümanlıkla ittihadı; yani İncil, Kur'an ile ittihad
ederek ve Kur'ana tâbi olması neticesi elde edilecek semavî bir kuvvetle mağlûb
edileceği iş'ar buyuruluyor ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın da vüruduna intizar
etmek zamanının geldiğini mânâ-yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmuata göre; bu
günkü Amerika, aktâr-ı âleme tedkikat için gönderdiği dört hey'etten birisini,
bu günkü beşeriyetin saadetini te'min edecek sâlim bir din taharrisine me'mur
etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisaniyle her tarafa ilân eden
Risale-i Nur, bu muzdarip, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına
îmanımız pek kuvvetlidir.
Sevgili Üstadımız başımızda ve en âli hakikatları taşıyan ve
Kur'anın en yüksek ve mübarek tefsiri bulunan Risale-i Nur elimizde oldukça,
sevinçlerimiz hudutsuz, hududa alınmaz.
İşte bu hakikatların her bir cüz'ü, sâha-i faaliyete çıksa, her
tarafta merakla, zevkle kendini okutturuyor. Buna bâriz deliller pek çok var.
Hususiyle, inkâr-ı haşr mefkûresini mağlûb eden «Onuncu Söz» matbu nüshaları;
ve bilhassa gizli tabedildiği halde kendini serbest okutan ve takviye-i îmanda
pek yüksek harikaları taşıyan «Âyetül-Kübra» risaleleri; ve inkâr-ı Ulûhiyyet
mefkûresini zîr ü zeber eden Külliyat-ı Nur «Hüccetül-Bâliğa» ve «Meyve»
sh:» (T: 460)
gibi eczaları meydanda...
İnşâallah, Kur'anın etrafına çevrilmek istenilen îmansızlığın emansız sûr'unu,
Risale-i Nur temelinden kaldıracak; îmansızlığın emansız ateşini söndürüp, âb-ı
hayat bahşeden şarâb-ı kevserini, bütün dünyaya emanlı îman vermekle
içirecektir.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
Talebeniz
HÜSREV
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَبَدًا دَائِمًا
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Sizin, bayramlarınızı tekrar betekrar tebrik ediyoruz. Gayet
ehemmiyetliiki mes'eleyi ;sizlere zekâvetinizeitimaden ,
Risale-i Nurda müteferrikan parçaları bulunmalarına binaen, gayet muhtasar
konuşacağım.
Birincisi:Risale-i Nurun
hakiki ve hakikatli bir şâkirdi bulunan ve Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanın kâtibi bu defa yazdığı
mektupda, haddimden bin derece ziyade
hüsn-ü zanına istinaden, bir hakikat soruyor. Risale-i Nurun şahs-ı
mânevisinin gayet ehemmiyetli ve kudsi
vazifesini; ve hilâfet-i nübüvvetin de gayet ulvi vazifelerinden bir vazifesini
benim âdi şahsımda, Üstadı noktasından bir cilvesini gördüğünden, bana o
hilâfet-i mâneviyenin bir mazharı nazariyle bakmak istiyor.
Evvelâ: Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez.
Edilse, hakikata zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife,
çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa,
vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale-i Nurun tezahürü, yalnız tercümanın fikriyle
veyahud onun ihtiyac-ı mânevi lisaniyle Kur'andan gelmiş yalnız o tercümanın
istidadına bakan feyizler değil; belki o tercümanın muhatabları ve ders-i
Kur'anda arkadaşları olan hâlis ve metin ve sâdık zâtların o feyizleri ruhen
istemeleri, ve kabûl ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o
tercümanın istidadından
sh:» (T: 461)
çok ziyade o Nurların
zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nurun ve şâkirdlerinin şahs-ı
mânevisinin hakikatını onlar teşkil ediyorlar. Tercümanının da içinde bir
hissesi var. Eğer ihlâssızlıkla bozmazsa bir takaddüm şerefi bulunabilir.
Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne
kadar harika da olsalar, cemaatın şahs-ı mânevisinden gelen dehasına karşı
mağlûb düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, Âlem-i İslâmı
bir cihette tenvir edecek ve kudsi bir dehanın nurları olan bir vazife-i
îmaniye; biçâre, zaif, mağlûb, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle
çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o
kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer,
dağılır.
Râbian: Eski zamandanberi çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya
muallimini veya reisini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyade hüsn-ü zan
etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek
fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabul edilmiş. Hilâf-ı vâkıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale-i Nur
şâkirdlerine lâyık bir üstada muvafık ulvi mertebe ve fazileti, bîçare, kusurlu
bu şahsımda kabûl ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu
noktada haddimden ziyade hüsn-ü zanları kabûl edebilir. Fakat, Risale-i Nurun
şahs-ı mânevisinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat, başda zındıklar ve ehl-i dalâlet ve
ehl-i siyaset ve ehl-i gaflet, hatta sâfi kalb ehl-i diyanet şahsa fazla
ehemmiyet verdikleri cihetinde haksızlar, o şahsı çürütmekle hakikatlara darbe
vurmak; ve o Nurlara, benim gibi bir biçareyi mâden zannederek; bütün
kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve sâfi kalbleri de
inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes'elede bir hâdise bu hakikatı
gösteriyor.
İkinci Mes'ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara
çıktığım zaman, ehemmiyetli bir me'mur tarafından beş vecihle kanunsuz bir
taarruza maruz kaldım. Cenab-ı Hak, rahmet ve keremiyle, belime, başıma
yüklenen Risale-i Nur eczalarını; ve ruhuma ve kalbime yüklenen şâkirdlerinin
haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır
ihsan eyledi. Yoksa, bir plân neticesinde beni hiddete getirip, Risale-i Nurun,
bahusus Âyetül-Kübranın fütuhatına karşı bir perde çekmek
sh:» (T: 462)
olduğu tahakkuk etti.
Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telâş etmeyiniz, hem
bana acımayınız. Şeksiz şüphesiz inayet-i İlâhiyye perde altında bizi muhafaza
etmekle عَسَى اَنْ
تَكْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ
لَكُمْ Âyetine mazhar etsin. Onların, o plânları da
yine akîm kaldı. Fakat bu vilâyetde, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet
alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasiyle hiç imtizaç
edemediğim cihetini vesile edip, münasip bir yere naklime, Denizli mahkemesini
ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vasıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim
yapamadığım için, benden, bana daha ziyade alâkadar Denizli dostları teşebbüs
etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahane ile beni alsınlar.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Sebatkâr Muhlis Kardeşlerim,
Hem maddî hem mânevi; hem nefsim, hem benimle temas edenler gayet
ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: «Neden herkese muhalif olarak -hiç kimsenin
yapmadığı gibi- sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun?
İstiğna gösteriyorsun? Ve herkes, müştak ve tâlibolduğu ve Risale-i Nurun
intişarına, fütuhatına çok hizmet edeceğine o Risale-i Nur Şâkirdlerinin
hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul
etmiyorsun? Şiddetle çekiniyorsun?»
Elcevap: Bu zamanda ehl-i îman öyle bir hakikata muhtaçtırlar ki;
kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksad
onu kirletemez; ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda îman
hakikatlarını ders versin. Umum ehl-i İmanın bin senedenberi teraküm etmiş
dalâletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.
İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve hâricî yardımcılara ve
ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor onları arayıp tâbi
olmuyor.. tâ âvam-ı ehl-i îmanın nazarında,
sh:» (T: 463)
hayat-ı dünyeviyenin bâzı
gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkiyeden başka hiçbir
şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakikatı, hücum eden şüpheleri ve
tereddütleri izale eylesin.
Amma, mânevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i hakikatın
istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden
hüsn-ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği halde eğer kabul etsen,
reddedilmiyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu halde; sen, değil tevazu
ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin
hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?
Elcevap: Nasılki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını
kurtarmak için kendini feda eder; öyle de, ehl-i îmanın hayat-ı ebediyelerini
tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa (hem lüzum var) kendim,
değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakikî hayât-ı ebediyenin
makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nurdan aldığım ders-i şefkat cihetiyle
feda etmeye, Risale-i Nurdan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terkederim. Evet
her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umumiyede;
ve siyaset ve felsefenin galebesinde; ve enaniyet ve hofüruşluğun heyecanlı
asrında büyük makamlar herşeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî
makamlar için dahi mukaddesatını âlet yapar. Mânevî makamlar olsa, daha ziyade
âlet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini
yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatları basamak ve vesile
yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatlar dahi tereddüdler ile
revacı zedelenir. Şahsa, makama fâidesi bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı
bindir.
Elhasıl: Hakikat-ı ihlâs benim için şan ü şerefe ve maddî ve manevî
rütbelere vesile olabilen şeylerden beni menediyor. Hizmet-i nuriyeye, gerçi
büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan,
hâlis bir hâdim olarak, hakikat-ı ihlâs ile, herşeyin fevkinde hakaik-ı
îmaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad
etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünki: O on adam, tam o hakikatı herşeyin
fevkinde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer
ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve
vesveseler ile,
sh:» (T: 464)
o kutbun derslerini,
«Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor» nazariyle bakıp, mağlûb
olarak dağıtılabilirler diye, hizmetkârlığı, makamatlara tercih ediyorum. Hattâ
bu defa bana; beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plâniyle bana
ihânet eden o malûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünki,
mes'ele şaşaalandığı için, doğrudan doğruya âvam-ı nas bana makam verip harika
bir keramet sayabilirler diye, dedim: «Ya Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını
ver. Fakat böyle kerametvâri bir surette olmasın.» Bu münasebetle bir şeyi
beyan edeceğim. Şöyle ki:
Bu defa mahkemeden bana teslim olunan talebelerin mektupları
içinde, çok imzalar üstünde bulunan bir mektup gördüm; belki lâhikaya girmiş.
Risale-i Nurun Şâkirdlerinin maişet cihetindeki bereketine ve bazıların
tokatlarına dâirdi. Burada, aynen Kastamonudaki tokat yiyenler gibi şüphe
kalmamış. Beş adam, aynen burada da tokat yediler.
SAİD
NURSÎ
* * *
İSTANBUL'DA
KOMÜNİST'LER ALEYHİNDEKİ
HÂDİSEYİ GÖREN RİSALE-İ NUR TALEBELERİNİN
MEKTUBUNDAN BİR PARÇA
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Kardeşlerim,
لَهُ الْحَمْدُ
وَالْمِنَّةُ
dün, Nurun mânevî bir fütuhatı, bütün azamet
ve dehşetiyle İstanbul'da görüldü. Küfr-ü mutlakı dünyaya, hususan Âlem-i
İslâma yerleştirmek istiyen bir cemiyet ve onların nâşir-i efkârı ve mürevvic-i
âmâli olan bir iki gazete matbaası ve kütüphanesi darmadağın edilerek; dinsiz
yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteplilerin ağziyle ve
harekâtiyle ve fiilleriyle protesto edildi. Kahrolsun komünistlik diye beddua
edildi. Bu cemiyetin, binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararı oldu.
sh:» (T: 465)
Ey Nurcular! Şimdi maddî imkân hasıl olmuyor diye üzülmeyiniz!
Nurun fütuhatı geniş bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakıyet hâsıl
oluyor. Hâz min fazlı Rabbi.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Bir kaç aydanberi, aleyhime çevrilen desiseleri meydana çıktı.
Hıfz-ı İlâhi ile o musibet, yirmiden bire indi. Hâli zamanda camiye gidiyordum.
Haberim olmadan, talebeler beni üşütmemek için mahfelde bir kulübecik
yapmışdılar. Ben de dört-beş gündür kendi kendime karar verdim, daha
gitmiyeceğim. O malûm zabit adam vâsıta olup kulübeciği kaldırdılar; bana da
resmen tebliğ ettiler ki, daha câmiye gitmiyeceksin! Fakat, habbeyi kubbe yapıp
bir heyecan verdiler. Hiçbir ehemmiyeti yok, hiç de merak etmeyiniz.
Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh-ü âmmeyi kırmak için, bana
böyle bazı bahanelerle ihanet ediyorlar. Eski zamanımı düşünüp güya tahammül
etmiyeceğim. Halbuki, Risale-i Nurun selâmet ve intişarına halel gelmemek
şartiyle, her gün bin ihanet ve tazibler de gelse Allaha şükrederim. Ben
ehemmiyet vermediğim gibi, buradaki talebeler de hiç sarsılmıyorlar. Çoktanberi
beklediğimiz bu hâdise de, inâyet-i İlâhiyye ile hafif geçti.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz.
SAİD
NURSÎ
* * *
NUR TALEBELERİNİ RİSALE-İ NURDAN ÇEKMEK
İSTİYENLERİN
DESİSELERİNİ BEYAN EDİP, ÖYLELERE
NE ŞEKİLDE
CEVAP VERİLMESİ HAKKINDA
ÜSTADIN HÜLÂSALI BİR MEKTUBU
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim;
Gayet ehemmiyetli bir mes'eleyi (bundan evvel size icmalen be-
sh:» (T: 466)
yan ettiğim mes'eleyi)
tekrar size söylememe kuvvetli, mânevî bir ihtar aldım. Şöyleki:
Perde altındaki düşmanımız münafıklar, şimdiye kadar yaptıkları
gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zâhirî dinsizliğe âlet edip, bize
hücumları akîm kaldığı; ve Risale-i Nurun fütuhatına menfaati olan eski
plânlarını bırakıp, daha münâfıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plân
çevirdiklerine dair buralarda emareleri göründü. O plânların en mühim bir
esası; has, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkün ise Risale-i
Nurdan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acib yalanları ve desiseleri istimal
ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, gül ve nur fabrikasının kahraman şâkirdleri
gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki
dayanabilsin. Bazı da dost suretinde hulûl edip, korkutmak mümkünse, habbeyi
kubbe edip evham veriyorlar. «Aman, aman! Saide yanaşmayınız! Hükûmet takibediyor.»
diye zaifleri vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hatta bazı genç talebelere,
hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyorlar. Hatta Risale-i
Nur erkânlarına karşı da, benim şahsımın kusurâtını, çürüklüğünü gösterip; «Biz
de müslümanız, din yalnız Saidin mesleğine mahsus değil» deyip, bize karşı
perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o safdil ehl-i
diyanet ve hocaları âlet edip istimal ediyorlar. İnşâallah bunların bu plânları
da akîm kalacak. Böyle heriflere dersiniz:
«Biz, Risale-i Nurun şâkirdleriyiz. Said de, bizim gibi bir
şâkirddir. Risale-i Nurun menbaı mâdeni, esası da Kur'andır. Yirmi senedir
emsalsiz tetkikat ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid
düşmana da isbat etmiştir. Onun tercümanı ve bir hizmetkârı olan Said ne halde
olursa olsun, hattâ Said de El'iyazübillâh Risale-i Nurun aleyhine dönse, bizim
sadakatimizi ve alâkamızı İnşâallah sarsmıyacak» deyip, o kapıyı kaparsınız.
Fakat, mümkün olduğu kadar Risale-i Nurla meşgul olmak; elinden gelirse yazmak;
ve mübalâğalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek; ve eskisi gibi tam ihtiyat
etmek gerektir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.
* * *
sh:» (T: 467)
Bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâmın
teveccühünü ve hamiyetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için,
siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirmek
istiyenler, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: «Risale-i Nur
Şakirdleri dini siyasete âlet eder, emniyete zarar vermek ihtimali var.»
Halbuki, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti ve umum
Âlem-i İslâma taallûk edecek hakaiki câmi olduğu, otuzüç âyât-ı Kur'aniyenin
işaretiyle ve İmam-ı Alinin (R.A.) üç keramet-i gaybiyesiyle ve Gavs-ı Âzamın
kat'î ihbariyle tahakkuk etmiş olan Risale-i Nurun, siyasetle alâkası yoktur.
Fakat, küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşilik ve üstü
olan istibdad-ı mutlakı, esasiyle bozar; reddeder. Emniyeti ve asayişi ve
hürriyeti ve adâleti te'min eder. Risale-i Nura, daha vatana, idareye zararı
dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez. Daha kimseyi o bahane ile inandıramazlar.
Fakat, cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid'a
taraftarları veya enaniyetli sofi meşreblileri, bazı kurnazlıklar ile, Risale-i
Nura karşı iki sene evvel İstanbul'da ve Denizli civarında olduğu gibi istimal
etmeye münafıklar belki çabalıyacaklar. İnşâallah muvaffak olamazlar.
Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir halâskârı olmak
cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevî belâyı defetmek için matbuat ile tezahüre
başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği
yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî
istilâsına mukabil Risale-i Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur'anî
vazifesini görebilir.
İkincisi: Âlem-i İslâmın, bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek
şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisaniyle konuşmak
lâzım gelmiş, diye kalbime ihtar edildi. (Hâşiye 1).
Ben, dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupada istilâkârâne
hükmeden ve Edyan-ı Semaviyeye dayanmıyan bu dehşetli cereyanın istilâsına karşı
Risale-i Nur hakikatları bir kal'a olduğu gi-
_______________________________________
Hâşiye 1: İşte bu hakikat, Risale-i Nurun -bu mektubun yazılışından
on sene sonra- Ankara'da matbaalarda tabedilmesiyle tahakkuk etmiştir.
sh:» (T: 468)
bi Âlem-i İslâmın ve Asya
Kıt'asının hâl-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve
uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mu'cize-i Kur'aniyedir. Bu vatanın, bu
milletin vatanperver siyasileri sür'atle Risale-i Nuru tabettirerek resmî neşretmeleri
lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsunlar (Hâşiye 2).
SAİD
NURSÎ
* * *
BİRDEN İHTAR EDİLDİ KALEME ALMAĞA MECBUR
OLDUM
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim;
Şimdi tam tahakkuk etti ki; resmen bana ihânet ve hakaret etmek,
onunla teveccüh-ü âmmeyi hakkımda kırmak için gizli bir tedbir kurulmuş. Benim
bütün dostlarımı -perde altında- soğutmak ve ürkütmeye çalışıyorlar. Halbuki,
«Sikke-i Tasdik-i Gaybî» onların bütün propagandalarını zir ü zeber ediyor. Gerçi,
böyle dinsizlik hesabına bana olan hakaret, bir derece beni sıkıyor; eski
Saidden kalma bazı damarlarıma dokunuyor. Fakat Risale-i Nurun hârika fütuhatı
ve şâkirdlerinin ehl-i hakikat nazarında ve rûhanî ve melâikeler yanında hürmet
ve merhametle karşılanmaları, benim şahsıma gelen ihanet ve hakaretlerin
sivrisinek kanadı kadar ehemmiyeti kalmaz. O bedbaht ehl-i ihanet, dindarlık
cihetiyle, ehl-i din ve ehl-i ulûm-u diniyenin hürmetini kırmak dine bir ihanet
olduğu cihetinde, rûhanî ve
melâikelerin ve ehl-i îman ve ehl-i hakikatın nazarında mel'un olduğu gibi;
binden ancak bir iki serserinin veya zındığın aferinini kazanırlar. O
bedbahtlar bana hakaret etmekle, güya Risale-i Nurun nüfüzunu kırıyor; şahsımı
menba zannedip beni çürütmekle, Risale-i Nur sukut edecek gibi ahmakane bir zan
ile şahsıma tecavüz oluyor.
_________________________________
Hâşiye 2: Bu, dünya çapındaki büyük şerefe ve en muazzam İslâmî
hizmete, ancak yeni hükûmet mazhar olabilmiş; ve büyük bir anlayış göstererek,
Risale-i Nurun matbaalarda 1956 senesinde basılmasına sebeb olmakla, Millet-i
İslâmiyenin büyük bir teveccühünü kazanmakla, kuvvetini çok fazla arttırmak
muvaffakıyetini elde etmiştir.
sh:» (T: 469)
Ben de derim: Ey bana dinsizlik hesabına ihanet ve hakaret eden bedbahtlar!
Kat'iyyen size haber veriyorum; yakında tövbe etmemek şartiyle, hiç çare-i
halâs yok ki, ecel cellâdiyle sen, idam-ı ebedî ile ölüm darağacı ile
asılacaksın! Şeraretli ruhun dahi ebedî bir haps-i münferitte mahkûm olmakla
beraber, ehl-i îman ve ruhanilerin nefret ve lânetini kazanacaksın! Tövbe
etmemek şartiyle, benim intikamım, senden, pek muzaaf bir suretde alınıyor
bildiğimden, hiddet değil hatta sana acıyorum!..
Amma Risale-i Nurun, senin gibi sinekler kadar ehemmiyeti
olmıyanların perde çekmesi, zerre kadar nüfuzunu kıramaz. Yüzbinler adam onunla
îmanlarını kurtardıkları için, ruh-u canla hürmet ve perestiş ederler. Amma
şahsımın teessürü ise, kat'iyyen size haber veriyorum ki; bir iki dakika
asabiyetli bir teessüratıma mukabil, birden öyle bir teselli buluyorum ki, bin
derece sizlerin hakaret ve ihaneti ziyadeleşse o teselliyi kıramaz. Çünkü,
Risale-i Nurun keşf-i kat'isiyle, dinsizlik hesabına bize hücum edenler, ebedî
azablar ve haps-i münferidde ve idâm-ı ebedî ile ihânetini gördükleri gibi;
Risale-i Nurla îmanını kurtaran şâkirdleri, ölümle, terhis tezkeresi ve
saadet-i ebediye vesikasını alıp, ebedî bir hürmet ve merhamet ve ikrama mazhar
olacaklarını, feylesofları susturan binler hüccetlerle beyan etmişiz.
Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh
kazanmak ve şan u şeref bulmak, kat'iyyen aleyhindedir; kabul etmez. Onun için,
yirmi senedir inzivayı tercih etmiş.
Eğer, asayiş ve idare hesabına nüfuzunu kırmak ve umumun nazarında
çürütmek için yapıyorsanız, pek büyük bir hata ediyorsunuz... İki sene üç
mahkeme, yirmi senelik hayatımın
yüzyirmi eserinde, yüzyirmi bin Risale-i Nur şâkirdlerinden, mucib-i ihtilâl ve
medar-ı mes'uliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir şey bulmadıklarına,
beraetimizle ve Risale-i Nur eczalarının bütününü iade etmeleriyle gösterdiği
cihetle, kat'iyyen size beyan ediyorum ki; dinsizlik hesabına bizi ezen sizler;
vatan ve millet ve asayiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müdhiş bir
ecnebi hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdahelesini
istiyorsunuz... Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet
vermem; asayişi idâme lehinde, sabır ve tahammüle karar verdim. Elbette dünya
daimi olmadığı gibi, hâdisatı da fırtınalı, daima değişir. Bir kaç saat
cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî
sh:» (T: 470)
binler zakkum ve azab
neticeleri var. O zaman, faidesiz yüzbinler teessüf diyeceksiniz! Ben, resmî
makamata ve bizimle tam alâkadar vazifedarlara yazdığım gibi, sizin gibi
bedbahtlara dahi derim:
Biz, Risale-i Nurla, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki
tehlikesini defetmeye çalışıyoruz.. ve bilfiil çok emarelerle, hattâ mahkemede
de kısmen isbat etmişiz.
Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette
girmeğe çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.
İkincisi: Üçyüz elli milyon müslümanların nefretlerini kardeşliğe
çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir.
Afyon Emniyet Müdürüne derim ki: Müdür Bey! Dünyada, eski
zamandanberi görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecavüzler
bana geldiği halde neden aldırmıyorsunuz? Bir misali:
Câmiye, hâli zamanda, cemaat hayrına sahib olmak için, bazı bir iki
adamdan başka kimseyi yanıma kabul etmediğim halde, resmen, «Kat'iyyen câmiye gitmiyeceksiniz!»
deyip; bu gurbette, hastalık ve ihtiyarlık ve yoksulluk içinde bu ihanet hangi
kanunladır? Hangi maslahat var? Haberim olmadan, caminin hâli bir yerinde iki
üç tahta, bir kilimle beni üşütmemek fikriyle bir zatın yaptığı iki kişilik bir
settare yüzünden, ehemmiyetli bir mes'ele şeklinde, hem bana, hem umum halka
mânasız telâş vermek hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Soruyorum.
Bana bu ihanetleri yapanların hiçbir bahaneleri yoktur. Yalnız
teveccüh-ü âmmeyi bahane edip, bu menfi adama neden hürmet ediyorsunuz?.. Ben
de derim:
Bütün dostlarım biliyorlar ki; ben, şahsıma karşı hürmeti ve
teveccüh-ü âmmeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkımda başkalarının hüsn-ü
zannını kabul etmediğim halde, hangi kanun beni mes'ul eder ki; ihtiyarım ve
rızam haricinde, başkasının hüsn-ü zanniyle bana ihanet ediliyor. Farz-ı muhal
olarak, bu teveccüh-ü âmme hakikat da olsa; vatana, millete faidesi var, zararı
olmaz. Hem eğer, bir parçasını ben de kabul etsem; bu ihtiyarlık, hastalık,
yoksulluk ve soğuk bir oda içerisinde, dehşetli bir haps-i münferitte, zarurî
hizmetlerimi görmek için bir iki insanın dostluğunu kabul etmekliğimde hangi
fenalık var? Hangi kanun bunu meneder? Bir iki işçi çocuktan başkasını benimle
sh:» (T: 471)
temas ettirmemek hangi
kanunladır? O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi
göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve
idare adamları nazar-ı ehemmiyete almak borçlarıdır. Cidden alâkadar eder diye
size beyan ediyorum.
Emirdağında
bir tecrid-i mutlakta
SAİD NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Çok Aziz Sıddık Bahtiyar Kardeşlerim;
Kızıl Rusyadan çıkarak, kızıl ateşler, kızıl kıvılcımlar saçan ve
birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran; bazı
yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine, «Kardeşini öldür!» diye
bağıran; ve en nihayet de, Âlem-i Hıristiyaniyeti yakıp kavurup harman gibi
savurduktan sonra, Âlem-i İslâm mahallesini saran; ve evimizin saçaklarına
kıvılcımları sıçrayan; ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm gibi
azîm bir yangına karşı itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur,
müslümanların ve beşerin en büyük ve yegâne tahassüngâhı ve en büyük melceidir
Ey Fahr-i Âlemin gösterdiği doğru yoldan şaşanlar! Dünyanın, fâni
metalarına gururlanıp taşanlar! Ve ey «Dünyamıza zararı olur» korkusiyle nur-u
Kur'andan kaçanlar! Küfr-ü mutlak ateşinin bizleri sardığı bir zamanda ancak ve
ancak en müstahkem, en kavi ve yıkılmaz ve sarsılmaz bir tahkimat olan Risale-i
Nurun nûranî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine girmekle
kurtulacaksınız... Ve idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü, bir hayat-ı bakiyeye
tebdil edeceksiniz. Ve işte, o nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı
mânevisinin اَجِرْنَا
وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا
وَاَجِرْ طَلَبَةَ
رَسَآئِلِ النُّورِ
وَوَالِدَيْهِمْ مِنَ النَّارِ
ve emsali dualarının kabuliyle ve şefaatiyle
ve Risale-i Nuru devamlı okumakla, ben, dehşetli mânevî hastalıklardan nasıl
kurtul-
sh:» (T: 472)
muşsam, sizler de o mübarek
daire-i kudsiyeye dehalet ettiğinizde dünyevî ve uhrevî dertlerden, ateşlerden
kurtulacak ve evlâd ve iyalinizin bir nevi çobanı olmak hasebiyle o
sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve nurlara çalışmakla, herbirerleriniz,
maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksınız! Böyle olan milyonlarla Nur
Talebeleri bu hakikata şahittirler.
Ey Nurcular! Allahın sizlere ihsan ettiği ezelî lütfuna karşı
secde-i şükrandan başınızı kaldırmayınız! Gecenin soğuğuna aldırmayınız!
Sizlere lûtfu hiçbir hususda esirgemiyen Rabb-ı Rahîme, gecenin bu mübarek
saatlerinde kalkarak vazife-i şükrü eda ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbali
düşünmek derdiyle maişeti sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz.. korkmayınız!
Nurun kudsî kerâmât ve imdadını müşahede ediniz! Dünya fânidir. Binler sene
yaşamak olsa, bâkî olan hayat-ı uhreviyenin yanında hiç-ender-hiç
mesabesindedir. Fakat, fâni olmakla beraber, bâki hayatın bâki meyvelerini
verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri
sarsmasın, korkutmasın. Bu mübarek mezraaya, en mübarek ve nuranî ve verimli ve
bereketli olan nur tohumlarını ekiniz! Zira, «Eken biçer» atalarımızdan kalma
mübarek bir sözdür.
Ey Nurcular! Din düşmanlarının hücumlarından kat'iyyen
sarsılmayınız.. fütur getirmeyiniz.. çalışınız, çalışınız, çalışınız! Ve
kat'iyyen inanınız ki, nurun şefaati, nurun duası, nurun himmeti sizleri
kurtaracaktır!..
Kardeşiniz
Mustafa Osman
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Geçen kışta bana karşı su-i kasdların, inâyet-i İlâhiyye ile ve
duanız yardımiyle gelen sabır ve tahammülüm neticesinde akîm kalan plânı pek
geniş bir tarzda olduğuna delil ise; bu yakında reisicumhur, Afyonda demiş: «Bu
vilâyette dînî cihette bir karışıklık çıkacağını zannederdik.»
sh:» (T: 473)
Demek, gizli komite beni sıkıştırmakla bir hâdise çıkarmak
istiyordular. Bir ecnebi müdahelesi hesabına, ve müslümanlar ve vatandaşlar
arasında, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir tarzda, damarıma şiddetle dokunan
ihanetler ve sıkıntılarla tazibleri, onlara dünyada tam zarardır. Âhirette
Cehennem ve sakar; ve bize, dünyada mükemmel sevab ve zafer; ve âhiretde,
İnşâallah Cennet ve âb-ı kevseri kazandırır. Demek bu gizli plânı heyet-i
vekile ve reis hissetmişdiler ki; buralarda umum me'murlar, hattâ vali ve
kaymakam ve zabıta benimle görüşmekten kaçıyor, ürküyordular. Ben de hayret
ederdim. Fakat, elimizde yalnız Nur bulunduğunu ve siyaset topuzu bulunmadığını
zerre kadar aklı bulunanlar anladılar. Garibdir ki, en ziyade lehime çalışması
lâzım olan bazı vazifedar, aleyhimizde istimâl ve istihdâm edildi.
Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmanız lâzımdır.
Çünki, manevî fırtınalar var; bazı dessas münafıklar her tarafa sokulur.
İstibdad-ı mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırkasına girer; tâ
onları bozsun ve esrarlarını bilsin,
ifna etsin.
Hem Salâhaddinin, Asâ-yı Musayı Amerikalıya vermesi münasebetiyle
deriz: «Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri
elzemdir. Çünki, her halde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna
karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını
bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba
ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde
müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına
çekebilir.» Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya
baktım.
SAİD NURSÎ
* * *
Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu
fıkra onu tam susturdu; şükrettirdi. Size de faidesi olur diye leffen takdim
edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor.
1- Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade
zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.
2- Sen, âni ve fâni zevklerin bekasını arıyorsun; onun için onun
zevaliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışı-
sh:» (T: 474)
nın tam tokadını yersin.
Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.
3- Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin
adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat,
kader senin gizli hatalarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana
kefaret ediyor.
4- Hem, yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat'î kanaatın gelmiş
ki; zâhiri musibetler altında ve neticesinde, inayet-i İlâhiyyenin çok tatlı
neticeleri var. عَسَى
اَنْ تَكْرَهُوا
شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ
لَكُمْ
Çok kat'î bir hakikatı ders veriyor. O dersi daima hatıra getir.
Hem, feleğin çarkını çeviren kanun-u İlâhî, senin hatırın için -o pek geniş
kanun-u kaderî- değiştirilmez.
5- مَنْ
اَمَنَ بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ
Kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli
akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün
ki; fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar,
elemler ise; bil'akis mânevî lezzetler ve uhrevî sevablar veriyor. Sen divane
olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler
şükür için verilmiş...
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Muhterem Kardeşim;
Evvelâ; Zâtınızın, bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane
hararetli mektubunuzu kemal-i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyan
ediyorum ki; Risale-i Nurun üstadı ve Risale-i Nura Celcelutiye kasidesinde
rumuzlu işârâtiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i îmaniyede
hususî üstadım,
«İmam-ı Ali» dir (R.A.) ve
قُلْ لآ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلأَّ اْلمَوَدَّةَ فِى اْلقُرْبَى
sh:» (T: 475)
Âyetinin nassiyle, Âl-i
Beytin muhabbeti, Risale-i Nurda ve mesleğimizde bir esasdır. Ve Vehhabilik
damarı, hiçbir cihetle nurun hakikî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat,
mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl-i îmanı
şaşırtıp ve şeairi bozarak, Kur'an ve îman aleyhinde kuvvetli cereyanları var;
elbette bu müthiş düşmana karşı, cüz'î teferruata dâir medar-ı ihtilâf münakaşaların
kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr-ı
âhirette mahall-i ceyazaya gitmişler. Lüzumsuz zararlı, onların kusurlarını
beyan etmek; emrolunan muhabbet-i Âl-i Beytin muktezası değildir ve lâzım da
değildir diye, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahs
açmayı menetmişler. Çünki, Vak'a-i Cemelde, Aşere-i Mübeşşereden Zübeyr (R.A.)
ve Talha (R.A.) ve Âişe-i Sıddîka (R.A.) bulunmasiyle, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat
o harbi «İçtihad neticesi» deyip,
«Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu
cihetle affedilir» derler.
Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfizilerin mezhebleri İslâmiyete
zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğilerden de bahs açmayı zararlı
görüyorlar. Haccâc-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere, ilm-i kelâmın en
büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Teftazânî «Yezide lânet caizdir» demiş; fakat,
lânet vacibdir dememiş; hayırdır ve sevabı vardır dememiş. Çünki: Hem Kur'ânı
hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir.
Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an, bir adam hiç mel'unları hatıra
getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki, zem ve lânet ise, medih ve
muhabbet gibi değil. Onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa,
daha fena.
İşte; şimdi gizli münafıklar, Vehhabilik damariyle, en ziyade
İslâmiyeti ve Hakikat-ı Kur'aniyeyi muhafazaya me'mur ve mükellef olan bir
kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevilikle itham etmekle birbiri
aleyhinde istimâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar
meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de
biliyorsun, benim ve Risale-i Nurun aleyhinde istimâl edilen en te'sirli
vasıtayı hocalardan bulmuşlar. Şimdi, Haremeyn-i Şerifeyne hükmeden
sh:» (T: 476)
Vehhabiler ve meşhur
dehşetli dâhilerden, İbn-i Teymiye ve İbn-ül Kayyım-ıl Cevzî'nin pek acib ve
cazibedar eserleri, İstanbulda, çoktanberi hocaların eline geçmesiyle, hususan
evliyalar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsaadekâr meşreblerini kendilerine
perde yapmak istiyen bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i
Al-i Beytden gelen ve şimdiki izharı lâzım olmıyan içtihadınızı vesile ederek,
hem sana, hem nur şâkirdlerine darbe vurabilirler. Madem zemmetmemek ve tekfir
etmemekte bir emr-i şer'i yok; fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'i var. Zem ve
tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki, tekfire ve
zemme müstahak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü
şer'i yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve
Ehl-i Beytin, Eimme-i İsna-Aşer olarak Ehl-i Sünnetin mezkûr hakikata müstenid
olan kanun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman
fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi câiz görmemişler; menfaatsiz,
zararı var demişler.
Hem o harblerde, çok ehemmiyetli Sahabeler nasılsa iki tarafta da
bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte, o hakikî Sahabelere Talha (R.A.), Zübeyr
(R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşereye dahi tarafgirâne bir inkâr, bir itiraz kalbe
gelir. Hata varsa da, tövbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip;
lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmekten ise; şimdi bu
zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran ve binler lânete, nefrete
müstahak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir halet, mü'min ve müdakkik bir
zâtın vazife-i kudsiyesine muvafık gelemez. Hattâ, Sabri ile küçücük
münakaşanız; hem Risale-i Nura, hakaik-i îmaniyenin intişarına ehemmiyetlei bir
zarar verdiğini senden saklamam; aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve
müteellim oldum.
Sonra, senin gibi ehl-i tahkik bir âlimin, Risale-i Nura, oraca ehemmiyetli
ve hizmete vesile olacak Sabrinin oraya gelmesi, ikinizden büyük bir hizmet-i
nuriye beklerken, bil'akis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm.
Acaba neden bu zarar olmuş diye
düşünürken, iki üç gün sonra haber aldım ki, Sabri, mânâsız ve lüzumsuz seninle
münakaşa etmiş; sen de hiddete gel-
sh:» (T: 477)
mişsin. Eyvah! dedim. «Ya
Rab! Erzurumdan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını müsalâhaya tebdil
et» diye dua ettim. Risale-i Nurun İhlâs Lem'alarında denildiği gibi; şimdi
ehl-i îman, değil müslüman kardeşleriyle belki Hıristiyanın dindar
ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf mes'eleleri nazara almamak, niza
etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet-i dîniyen ve
tecrübe-i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden rica ediyorum ki;
Sabri ile geçen macerayı unutmağa çalış; ve onuda affet ve helâl et. Çünki; o
kendi kafasiyle konuşmamış; eskidenberi hocalardan işittiği şeyleri lüzumsuz
münakaşa ile söylemiş.
Bilirsin ki, büyük bir hasene
ve iyilik, çok günahlara kefaret olur. Evet, o hemşehrimiz Sabri,
hakikaten Nura ve Nur vasıtasiyle îmana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin
hatasını affettirir. Sizin âlicenablığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için,
dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazariyle bakmalısınız.
Sahabelerin bir kısmı, o harblerde, adâlet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı
şer'iyyeyi düşünüp, tâbi olarak Hazret-i Alinin (R.A.) takip ettiği adâlet-i
hakikiye ve azîmet-i şer'iyye ile beraber; zâhidane, müstağniyane, muktesidane
mesleğini terkedip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini; hattâ,
İmam-ı Alinin (R.A.) kardeşi Âkil ve Hibr-ül-ümme ünvanını alan Abdullah İbn-i
Abbas dahi, bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî ehl-i Sünnet
Vel-Cemaat, مِنْ
مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ
سَدُّ اَبْوَابِ اْلفِتَنِ
bir düstur-u esasiye-i şer'iyyeye
binaen طَهَّرَ
اللَّهُ اَيْدِيَنَافَلْنُطَهِّرُ
اَلْسِنَتَنَا
diyerek o fitnelerin kapısını açmayı ve
bahsetmeyi caiz görmüyorlar. Çünki, itiraza müstehak bir kaç tane varsa,
tarafgirlik damariyle büyük Sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i
Beytin bir kısmına ve Talha (R.A.) ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşereden
büyük zatlara itiraza başlar, zem ve adâvet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı
kapamak taraftarıdır. Hatta, Ehl-i Sünnetin ve İlm-i Kelâmın azîm imamlarından
meşhur Sa'deddin-i Teftazâni, Yezid ve Velid hakkında tel'in-u tadliline cevaz
vermesine mukabil; Seyyid-i Şerif-i Cürcâni gibi Ehl-i Sünnet vel-Cemaatin
allâme-
sh:» (T: 478)
leri demişler: «Gerçi Yezid
ve Velid zâlim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat, sekeratta îmansız gittikleri
gaybîdir ve kat'î bir derecede bilinmediği için, şahısların hakkında nass-ı
kat'î ve delil-i kat'î bulunmadığı vakit, îmanla gitmesi ihtimali ve tövbe
etmek ihtimaliyle öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki,
لَعْنَةُ
اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ
gibi umumî bir ünvan ile
lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur.» diye, Sa'deddin-i Teftazanîye
mukabele etmişler.
Senin, müdakkikane ve âlimane mektubuna karşı uzun cevab
yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim
içinde acele bu kadar yazabildim.
Kardeşiniz
SAİD NURSÎ
* * *
DAHİLİYE VEKİLİYLE
HASBIHALDEN BİR PARÇADIR
........................................................................
Hiçbir tarihte ve zemin yüzünde emsali vukubulmıyan bir zulme ve on
vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyike hedef olmuşum. Şöyleki:
Hem, şiddetli sû-i kasd eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gayet
zaif, yetmişbir yaşında ihtiyar; hem, kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem,
palto ve fanilâ ve pabucunu satmakla maişetini temin eden fakr-ı hal; hem,
yirmibeş sene münzevî olmasından, binden ancak tam sâdık bir adam ile
görüşebilen bir merdümgiriz, mütevahhiş; hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini
üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukufu inceden inceye tetkikten sonra bil'ittifak
beraetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar
verilmiş bir masum; hem, Eski Harb-i Umumîde ehemmiyetli hizmet etmiş bir
evlâd-ı vatan; hem, şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebi
ifsadlarından kurtarmak için, meydandaki tesirli âsâriyle bütün kuvvetiyle
çalışan bir hamiyetperver; ve mahkemede yetmiş şahidle isbad edildiği gibi
yirmibeş senede bir gazeteyi okumıyan, merak etmiyen ve yedi sene Harb-i
Umumiye bakmıyan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle
siyasetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbat eden ve dünyanıza
karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zarar-
sh:» (T: 479)
sız adam; hem, âhiretine ve
ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin
onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmiyen bu
bîçare Saide; başta Dâhiliye Vekili olan sen, Afyon Valisini ve Emirdağ
zabıtasını musallat edip, hergün bir ay haps-i münferid azabını çektirmek ve
tecrid-i mutlak içinde tek başiyle bir haps-i münferidde durmağa mecbur etmeğe,
hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadra müsaade eder
diye, hukuk-u umumiyeyi muhafaza eden adliyenin yüksek dairesi vasıtasiyle
dahiliye vekiline beyan ediyorum.
Zulmen bütün
hukuk-u medeniyeden ve
insaniyeden ve yaşamak
hakkından mahrum edilen
SAİD
NURSÎ
* * *
Eski Dahiliye Vekili, Şimdi Parti Kâtib-i Umumisi Hilmi Bey
Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istida, Dahiliye Vekili iken
sana yazdım. Fakat, yirmi senelik kaidemi bozmadım. Hem eski dahiliye vekili,
hem şimdi kâtib-i umumî sıfatlariyle seninle konuşacağım.
Yirmi sene hükûmetle konuşmıyan; tek bir def'a hükûmet hesabına
hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar söylese azdır. Onun
için siz, benimle konuşmayı bir iki saat müsaade ediniz.
Saniyen: Şimdi, partinin kâtib-i umumisi itibariyle size bir
hakikatı beyan etmeye kendimi mecbur biliyorum. Hakikat da şudur:
Senin kâtib-i umumî olduğun Halk Fırkasının, millet karşısında
gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:
Bin senedenberi Âlem-i İslâmiyeti kahramanlığiyle memnun eden ve
vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyetin küfr-ü mutlaktan ve
dalâletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk Milleti ve
Türkleşmiş olanların din kardeşleri. Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına
Kur'ana ve hakaik-i imana sahip çıkmazsanız ve doğrudan doğruya hakaik-ı
Kur'aniye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız; size kat'iyen haber veriyorum ve
kat'î hüccetlerle isbat ederim ki: Âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine,
dehşetli bir nefret
sh:» (T: 480)
ve kahraman kardeşi ve
kumandanı olan Türk Milletine bir adavet ve şimdi Âlem-i İslâmı mahva çalışan
küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûb olup, Âlem-i İslâmın kal'ası ve şanlı
ordusu olan bu Türk Milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimaliden çıkan
dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.
Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet,
Kur'an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı,
sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet
ederek, dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak; ancak, İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihad
etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din
kuvveti ve îman bütünlüğüdür.
Evet, bu milletin hamiyetperverleri, milliyetperverleri herşeyden
evvel; bu mümteziç, müttehit milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-i
Kur'aniyyeyi, terbiye-i medeniye yerine ikame etmek ve düstur-u hareket
yapmakla o cereyanı durdurur, İnşâallah...
İkinci Cereyan: Eğer siz hamiyetperver, milletperver adamlar gibi,
şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesatı çiğneyen usulleri
muhafazaya çalışıp, üç-dört şahsın inkılâb namındaki yaptıkları icraatı esas
tutarak, mevcud haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip; ve mevcud
dehşetli kusurlar millete verilse; o vakit üç dört adamın üç-dört seyyiesi,
üç-dört milyon seyyie olup, bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm ordusu olan
Türk Milletini, geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve
milyonlarla şehidlerine ve milletine büyük bir muhalefet ve ervahına bir mânevî
azab ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç-dört
inkılâbcı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve
himmetiyle vücud bulan haseneleri, o üç-dört adama verilse, o üç-dört milyon
iyilikler, üç-dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehşetli
kusurlara kefaret olamaz.
Salisen: Size karşı, elbette çok cihetlerde dahilî ve haricî
muarızlar var. Eğer bu muarızlarınız hakaik-ı imaniye namına çıksaydı, birden
sizi mağlûb ederdi. Çünki; bu milletin yüzde doksanı, bir senedenberi an'ane-i
İslâmiye ile ruh ve kalb ile bağlanmış. Zâhiren, muhalif-i fıtratındaki emre
itaat cihetiyle
sh:» (T: 481)
serfüru etse de kalben
bağlanmaz.
Hem bir müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa
anarşist olur, hiçbir kayd altında kalamaz. İstibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i
mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatın çok
hüccetleri, çok misalleri var. Kısa kesip, sizin zekâvetinize havale ediyorum.
Bu asrın, Kur'ana şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç,
Finlandiyadan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere
rehber olmak vazifenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâb kusurlarını üç-dört
adamlara verip, şimdiye kadar umumî harb vesair inkılâbların icbariyle yapılan
tahribatları -hususan an'ane-i diniye hakkında- tamire çalışsanız; hem size
istikbalde çok büyük bir şeref ve ahirette büyük kusuratlarınıza kefaret olup, hem
vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek, milliyetperver, hamiyetperver
namına müstahak olursunuz.
Rabian: Mâdem, ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve
mâdem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz ve mâdem o kat'î ölüm, ehl-i
dalâlet için idam-ı ebedidir. Yüzbin cemiyetçilik ve dünyaperestlik ve
siyasetçilik onu tebdil edemez. Ve mâdem Kur'an, o idam-ı ebediyi, ehl-i iman
için tehris tezkeresine çevirdiğini güneş gibi isbat eden Risale-i Nur elinize
geçmiş ve yirmi senedenberi hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz ona karşı çıkamıyor,
bilâkis, dikkat eden feylesofları imana getiriyor. Ve bu oniki sene zarfında
dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemadan mürekkeb ehl-i vukufunuz,
Risale-i Nuru tahsin ve tasdik ve takdir edip, îman hakkındaki hüccetlerine
itiraz edememişler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararı olmamakla beraber,
hücum eden dehşetli cereyanlara karşı, Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i
Kur'ani olduğuna, Türk Milletinden, hususan mekteb görmüş gençlerden yüzbin
şahid gösterebilirim. Elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak
ehemmiyetli bir vazifenizdir. Siz, dünyevî çok diplomatları her zaman
dinliyorsunuz; bir parça da, âhiret hesabına konuşan benim gibi kabir
kapısında, vatandaşların haline ağlayan bir bîçareyi dinlemek lâzımdır.
Bu istida, yirmi senedenberi hiç müracaat etmediğim halde, bir
hiddet zamanında, bir defa olarak, beni tâzib eden Dahiliye Vekili Hilmi'ye
hitaben yazılmış; bera-yı malûmat Afyon Emniyet Müdürüne gönderilmiş. Mânasız,
lüzumsuz dört-beş defa
sh:» (T: 482)
bana sıkıntı verdiler;
«Senin yazın böyle değil, kim sana böyle yazmış!» diye, resmen beni karakola
çağırdılar. Ben de dedim:
«Böylelere müracaat edilmez.. yirmi sene sükûtum haklı imiş.»
Ey Emirdağ Hükûmeti ve zabıtası! Bu hasbıhali bir sene evvel
yazmıştım; fakat vermedim, sakladım. Şimdi beş cihetle kanunsuz, beni
hususî ikametgâhımda bir hizmetçiden
men' ve müdahale etmeleri gibi, dünyada emsalsiz bir tarzda beni istibdad-ı
mutlak altına alıyorlar. Kanun namına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek
fikriyle izhar ediyorum.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşim, bu fâni dünyada hamiyetli ve ciddî bir
arkadaşım,
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyade zâtınız ve
bazı Erzurumlu zatların benim bu işkenceli mazlumiyet hâletimde şefkatkârâne
ciddî alâkadarlığınıza ve imdadıma fikren koşmanıza cidden çok minnettarım.. ve
âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Maşâallah ve Barekallah derim.
Saniyen: Mesleğime ve Risale-i Nur'dan aldığım dersime bütün bütün
muhalif olarak ve on senedenberi fâni dünyanın geçici, ehemmiyetsiz
hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayatıma da münafi olarak, sırf senin
hatırın ve merak ettiğin ve bu defaki uzun mektubun için, vaziyetime ve
zalimlerin işkencelerine ait birkaç maddeyi beyan edeceğim.
Birincisi: Otuz sene evvel Darül-Hikmette âza iken bir gün
arkadaşımızdan ve Darül-Hikmet âzasından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki: Kat'î
bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka
komitesi senin bir eserini okumuş, demişler ki: Bu eser sahibi dünyada kalsa,
biz mesleğimizi yani zındıkayı (dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz..
bunun vücudunu kaldırmalıyız! diye, senin idamına hükmetmişler. Kendini
muhafaza et. Ben de: «Tevekkeltü Alellah.. ecel birdir, tagayyür etmez» dedim.
sh:» (T: 483)
İşte bu komite otuz sene belki kırk senedenberi hem tevessü' etti,
hem benimle mücadelede herbir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse
ve onbir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar. En son dehşetli plânları, sâbık
Dahiliye Vekilini ve Afyon'un sâbık Valisini ve Emirdağı'nın sâbık Kaymakam
Vekilini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfuzunu bütün şiddetiyle
aleyhimde istimal etmeleridir. Benim gibi zayıp, ihtiyar, merdümgiriz, fakir,
garib, hizmete çok muhtaç bir biçareye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir
propaganda yapmış ve herkesteki korku o dereceye varmış ki, bir memur bana
selâm etse, haber aldıkları vakit değiştirdikleri için, casusluktan başka hiç
bir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm
etmediklerini gördüğüm halde, inayet ve hıfz-ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül
verdi. Emsalsiz bu işkence ve bu tazyik beni onlara dehalete mecbur etmedi.
..........................................................................
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme ellerinde tetkik edilen bütün
Risale-i Nur eczalarında kanunca bir vesile bulamayıp (Hâşiye) bizi ve Risale-i
Nur'u beraet ettirdikten sonra, zındıka komitesi, münafık bazı memurları vesile
ederek, merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip, bütün bütün hilâf-ı kanun
olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım
noktasında en fena bir yerde, beni nefyetmek namı altında, haps-i münferid ve
tecrid-i mutlak mânasında beni Emirdağı'na gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş
ki, iki maksatla bu muameleyi yapıyorlar.
Birisi: Eskidenberi ihaneti kabul etmediğimden, beni o surette
hiddete getirip, bir mesele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey
çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vasıtasiyle mahvıma çalıştılar. Fakat,
inayet-i İlâhiyye ile Nur şakirdlerinin duaları, tiryak gibi, panzehir gibi ve
sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı. O maddî ve mânevî
zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte hiçbir hükûmette bu tarz-
__________________________________________
Hâşiye: Ya; hiçbir cihetle hiçbir kanun, hattâ onların bazı keyfî
kanunları bize ve Risale-i Nura ilişmiyorlar; veyahud şimdiki bazı kanunlar
iliştiği halde, koca Adliyeler ve üç büyük mahkemeler, istikbalde gelecek
şiddetli nefret ve lânetten çekinmek için, Nurun ve bizin mahkûmiyetimize
cesaret edemeyip, ittifakla umumumuzun beraetine ve bütün Risale-i Nurun
iadesine karar verdiler. Dağ gibi kuvvetli adliyeler çekindiği halde, muvakkat
bir makam olan gaddar şahsiyetlerin bu zulmü yapmaları, elbette semavatı ve
arzı kızdırıyor.. daha hiddetime lüzum kalmıyor.
sh:» (T: 484)
da işkenceli zulümler kanun
namına, hükûmet namına yapılmadığı halde; damarlarıma dokunduracak tarzda
mütemadiyen tarassutlarla, herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtar edildi ki, bu
zalimlere hiddet değil, acımalısın! Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra,
sana muvakkaten verdikleri azab yerinde bin derece fazla bâkî azablara ve maddî ve mânevî cehennemlere
mâruz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyade onlardan alınır. Ve bir
kısmı -aklı varsa- dünyada da kaldıkça geberinceye kadar vicdan azabı ve idam-ı
ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim,
onlara acıdım, «Allah ıslah etsin,» dedim.
Hem, bu azab ve işkenceler pek büyük sevab kazandırmakla beraber,
Risale-i Nur şakirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız
beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir faide ve selâmetlerine hizmet olması
cihetinde de Cenab-ı Hakka şükrediyorum. Ve müthiş sıkıntılarım içinde bir
sevinç hissediyorum.
Dördüncüsü: Senin mektubunda, benim istirahatımı ve eğer iktidarım
olsa benim Şam ve Hicaz tarafına gitmeme dair sizin hükûmet-i hazıraya müracaat
maddesi ise...
Evvelâ: Biz, imanı kurtarmak ve Kur'âna hizmet için Mekke'de olsam
da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum
olsa, binler hastalıklara mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin
imanına ve saadetine hizmet için burada kalmağa -Kur'ândan aldığım dersle-
karar verdim ve vermişiz.
Saniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını,
mektubunuzda, «Mısır'da, Amerika'da olsa idiniz; tarihlerde hürmetle
yâdedilecektiniz!» diye yazıyorsunuz.
Aziz, dikkatli kardeşim; biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve
şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden, mesleğimiz itibariyle
cidden kaçıyoruz. Hususan, acib bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve cazibedar
bir hodfüruşluk olan tarihlere şaşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise,
Nur'un bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münafidir. Onu arzulamak
değil, bilâkis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur'ânın feyzinden
gelen ve i'caz-ı mânevîsinin lemeatı olan ve hakikatlarının tefsiri bulunan ve
tılsımlarını açan Risale-i Nur'un
sh:» (T: 485)
revacını ve herkesin ona
ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun
pek zâhir mânevî kerâmatını ve iman noktasında, zındıkanın bütün
dinsizliklerini mağlûp ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek
istiyoruz ve onu rahmet-i İlâhiyyeden bekliyoruz.
Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz'î bir maddeyi hâşiye olarak beyan
ediyorum:
Madem Receb Bey ve Kara Kâzım, seninle dost ve zannımca eski
Said'le de münasebetleri var, onlardan iyilik istemek değil, belki bana karşı,
selefleri gibi mânasız, lüzumsuz tazyik ve zulme meydan vermesinler. Hakikaten
buranın maddî ve mânevî havasiyle imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla.
İkametgâhımı, hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım.
Ve bir cihetle de; komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir halde hayatımı
geçiriyorum. Bazan bir günü, Denizli'de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu
yirmi sene dehşetli zulüm ile hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık
yeter! Zaten iki sene mahkemelerin tetkikatiyle ve aleyhimdeki münafıkların
plânları akîm kalmasiyle kat'iyyen tebeyyün etmiş ki; şahsımda ve Nurlarda, bu
vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de
herkes gibi hürriyetime sahip olsam, belki tebdil-i hava için mutedil havası
bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsaadekâr bir iş'ar olsa münasip
olur. Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve dua ediyoruz.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Maddî ve mânevî bir sual münasebetiyle hatıra gelen bir
cevaptır.
Deniliyor ki: Neden Nur şakirdlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve
kat'î kanaatları, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyade
sh:» (T: 486)
şevklerine medar olan bir
makamı ve kemâlâtı şahsına kabul etmiyorsun? Yalnız Risale-i Nur'a verip,
kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?
Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale-i Nur'un öyle
kuvvetli ve sarsılmaz istinad noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var
ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, istidada ihtiyacı yoktur. Başka eserler
gibi müellifin kabiliyetine bakıp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte
meydanda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve mânevî
düşmanlarını teslime mecbur ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i
istinad olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız vurabilirdiler. Halbuki o düşmanlar,
divaneliklerdinden, yine her nevi desiselerle beni çürütmeye ve hakkımda
teveccüh-ü âmmeyi kırmağa çalıştıkları halde Nurları fütuhatına ve kıymetine
zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaif ve yeni müştakları bulandırsa da
vazgeçiremiyorlar.
Bu hakikat için, hem bu zamanda enaniyet ziyade hükmettiği için,
haddimden çok ziyade olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim
gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu biçare
kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakikî dinî makam ise; Mektubat'ta, İkinci
Mektubun âhirindeki kaideye göre, «Şahsıma verdikleri mânevî hediye olan
kemâlâtı, eğer hâşâ! Ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle
bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor.» Hem kendini makam
sahibi bilmek cihetinde enaniyet müdahale edebilir.
Bir şey daha kaldı ki, dünya cihetinde hakaik-i imaniyenin
neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa, daha iyi tesir eder denilebilir. Bunda
da iki mâni var.
Birisi: Faraza velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak
tarzında, velâyetin mahiyetindeki ihlâs ve mahviyete münafidir. Nübüvvetin
vereseleri olan Sahabeler gibi izhar ve dâvâ edemezler; onlara kıyas edilmez.
İkinci Mâni: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz'î ve
muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahib olsa, Nurlara ve hakaik-i imaniyenin
fütuhatına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mucib-i şükrandır; ehl-i
siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatları bil-
sh:» (T: 487)
medikleri için; şerefli,
izzetli eski Said'i düşünüp, mütemadiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet
ve tenkis etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaasıb enaniyetli hocaları da
şahsımın aleyhine çeviriyorlar; gûya Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki,
Nurları daha ziyade parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan
değil, Kur'ân güneşinin menbaından nurları alıyor.
........................................................................
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Bu şaşaalı baharın çiçeklerini temaşa etmek için, araba ile bir iki
saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda, bütün çiçekli otlar âdetin
fevkinde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebessümkârâne tesbihat edip,
lisan-ı hal ile Sâni-i Zülcelâllerinin sanatını takdir ve alkışlıyorlar gibi
hakkalyakîn hissettiğimden; hayat-ı dünyevîyeye müştak hissiyatım ve gafil ve
tahammülsüz nefsim, bu halden istifade ederek, dünyadan nefret ve hastalıklı ve
sıkıntılı hayattan usanmak ve berzaha gitmeye ve oradaki yüzde doksan
dostlarını görmeye iştiyak cihetinde karar veren kalbime ve fânide bâkî zevk
arayan nefsime itiraz geldi. Birden hissiyata da, damarlara da sirayet eden
îman nuru, o îtiraza karşı gösterdi ki; madem toprak, bu kadar cemal ve rahmet
ve hayat ve ziynetlere, maddi cihetinde mazhar olmasından hadsiz bir rahmetin
perdesidir.. ve içine giren hiçbir şey başıboş kalmıyor, elbette, bütün bu
zâhirî ve maddî ziynetlerin ve güzelliklerin ve hüsün ve cemal ve rahmet ve
hayatın mânevî merkezlerinin ve bir kısım tezgâhlarının faal bir nev'i toprak
perdesinin altında ve arkasındadır. Elbette, bu hamiyetli annemiz olan toprak
altına girmek ve kucağına sığınmak ve o hakikî ve daimî ve mânevî çiçekleri
seyretmek, daha ziyade sevilir ve iştiyaka lâyıktır diye, o kör hissiyatın ve
dünyaperest nefsin itirazını tamamiyle izale ve defetti;
sh:» (T: 488)
اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ عَلَى
نُورِ اْلاِيمَانِ مِنْ كُلِّ
وَجْهٍ dünyaperest nefsime de dedirtti.
SAİD
NURSÎ
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Seksen sene ibadetli bir ömrü bahtiyarlara kazandıran
Ramazan-ı mübarekte, inşâallah Nur'un şirket-i mânevîsi o kazanca mazhar
olacak. Bayrama kadar elden geldiği kadar, Nurcular ihlâs ile birbirinin
dualarına mânevî âmin demeli ki, birisi o sekseni kazansa, herbiri derecesine
göre hissedar olur. En zaif ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize
elbette mânevî yardım edersiniz.
Saniyen: Nurların erkânlarından bir-iki doktor, benim hastalığımın
şiddetiyle beraber, o hâlis, sadık zatlara hastalık noktasında müracaat etmeyip
ve ilâçlarını da yemeyip, çok ağır hastalıklar içinde onlara meşveret etmeyerek
ve şiddet-i ihtiyacım ve elemlerin içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa
dair bahis açmadığımdan endişeli bir merak onlara geldiğinden, sırlı bir
hakikatı izhara mecbur oldum. Belki size de faidesi var diye yazıyorum.
Onlara dedim ki: Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın
telkiniyle zaif bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam
ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaif damar ve dehşetli mâni, hastalık
damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verildikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder.
«Zarurettir, mecburiyet var» der, ruh ve kalbi susturur. Doktoru, müstebid bir
hâkim gibi yapar. Ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor.
Bu ise, fedakârâne ihlâsla hizmete zarar verir. Hem, gizli düşmanlarım da bu
zaif damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tama
ve şan ü şeref cihetinde çalışıyorlar... (Çünki, insanın en zaif damarı olan
korku cihetinde bir halt edemediler, idamlarına peş para vermediğimizi
anladılar.)
sh:» (T: 489)
Sonra, insanın bir zaif damarı, derd-i maişet ve tama cihetinde çok
soruşturdular; nihayetinde o zaif damardan birşey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk
etti ki; onların mukaddesatını feda ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç
ehemmiyeti yok ve çok vukuatlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene
zarfında yüz defadan ziyade, resmen, «Ne ile yaşıyor?» diye mahallî
hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra, en zaif bir damar-ı insaniye olan şan ü şeref ve rütbe
noktasında, bana çok elîm bir tarzda, o zaif damarımı tutmak için; emredilmiş
ihanetler, tahkirler, damara dokunduracak işkenceler yaptılar, hiçbir şeye
muvaffak olamadılar. Ve kat'iyyen anladılar ki, onların perestiş ettiği
dünyanın şan ü şerefini, bir riyakârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz.
Onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u cah ve şan ü şeref-i dünyevîyeye
beş para ehemmiyet vermiyoruz.. belki onları bu cihetle divane biliyoruz.
Sonra, bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaif damar sayılan, fakat
hakikat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmağa müştak olan
mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakki etmek ve o nimet-i
İlâhiyyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara, menfaatten başka hiçbir zararı
yok. Fakat, böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak
hissi galabe çaldığı bir zamanda, elbette sırr-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet
olmamağa bina edilen hizmet-i imaniye, şahsî makam-ı mâneviyeyi aramamak iktiza
ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakikî ihlâsın
sırrı bozulmasın.
İşte bunun içindir ki; herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve
kemalât-ı ruhîyeyi, Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zaif damarlarımı
tutmağa çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm. Ve gelecek Leyle-i Kadir,
herbir Nurcu hakkında seksen üç sene ibadetle geçmiş bir ömür hükmüne
geçmesini, hakikat-ı Leyle-i Kadri şefaatçi ederek Rahmet-i İlâhiyyeden niyaz
ediyoruz.
Kardeşiniz
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 490)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikata
pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev-i beşer, bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve istibdadiyle
ve merhatemiz tahribatiyle ve bir düşmanın yüzünden yüz mâsumu perişan
etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli
telâş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden
gelen dehşetli vicdan azablarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve
muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma
görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidâdâtın mahiyet-i
insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasiyle ve ebedperest
hissiyat-ı bâkiye ve fıtrî aşk-ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasiyle; ve
gaflet ve dalâletin en sert sağır olan taibatın, Kur'ânın elmas kılıcı altında
parçalanmasiyle; ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi
olan siyasetin, rûy-u zeminde pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti
görünmesiyle; ve elbette hiçbir şüphe yok ki; Şimalde, Garbde, Amerika'da
emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı
dünyevîyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği
ve aradığı hayat-ı bâkıyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.. ve elbette hiç şüphe
yok ki; binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve
her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan; ve her
dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisanlariyle
beşere ders veren ve hiçbir kitabda emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için
hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebedîyeyi müjde verip, bütün beşerin yaralarını
tedavi eden Kur'ân-ı Mucizül-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler
âyâtıyla, belki sarihan ve işareten onbinler defa dâvâ edip, haber verip,
sarsılmaz kat'î deliller ile şüphe getirmez hadsiz hüccetlerle, hayat-ı
bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi ders vermesi, elbette nev-i beşer bütün aklını kaybetmezse ve
maddî ve mânevî bir kıyamet başlarında kopmazsa;
İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'ânı kabule çalışan meşhur
hatibleri ve Din-i Hakkı
sh:» (T: 491)
arayan Amerika'nın çok
ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi ruy-u zeminin kıt'aları ve hükûmetleri Kur'ân-ı
Mucizül-Beyanı arayacaklar ve hakikatlarını anladıktan sonra bütün ruh-u
canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında katiyyen Kur'ânın misli
yoktur ve olamaz! Ve hiçbir şey bu Mucize-i Ekberin yerini tutamaz!..
Saniyen: Madem Risale-i Nur, o Mucize-i Kübra'nın elinde bir elmas
kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslime mecbur
etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını
verecek bir tarzda, hazine-i Kur'âniyyenin dellâllığını yapan ve ondan başka
me'haz ve mercii olmayan, bir mucize-i mânevîyesi bulunan Risale-i Nur, o
vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalar ve gayet muannid
zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i
âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde, Asâ-yı Musadaki, Meyvenin Altıncı
Meselesi ve Birinci ve İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp, nur-u
tevhidi göstermiş. Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki; şimdi resmen
izin verilen din tedrisatı için hususî dershaneler açılmasına ve izin
verilmesine binaen, Nur şâkirdleri, mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir
dershane-i Nurîye açmak lâzımdır. Gerçi, herkes kendi kendine bir derece
istifade eder. Fakat herkes, her mes'elesini tam anlamaz. Hem iman
hakikatlarının izahı olduğu için, hem ilim, hem marifetullah, hem ibadettir.
Eski medreselerde beş-on seneye mukabil, İnşâallah Nur medreseleri
beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek. Ve yirmi senedir ediyor. Ve hem
hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyevîyesine ve siyasîyesine ve
uhrevîyesine pek çok faidesi bulunan bu Kur'ân lemeatlarına ve dellâlı bulunan
Risale-i Nur'a, değil ilişmek, tamamiyle terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir
ki, geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müthiş belâlara ve
anarşistliğe bir sed olabilsin.
Kardeşlerim, merak etmeyiniz. Ve Nurun fevkalâde perde altındaki
fütuhatına kanaat ediniz. Şimdiye kadar hiçbir eserin böyle ağır şerait
altında, bu derece tesirli intişarını tarih göstermiyor. Hem, tam serbestiyet
verilmemesinin sebebi ve hikmeti, Nurların fevkalâde kuvvetinden kokruyorlar;
belki sarsıntı verecek di-
sh:» (T: 492)
ye, tam takdir ve kabul
etmek ile beraber, şimdilik resmen intişarından telâş ettiklerini, diyanet
reisi büyük reisle görüşmesinde haber alınmış. Eski gibi hücum yok, belki
müsalâha istiyorlar. Fakat, Nurlar lehinde kuvvetli cereyanlar, İnşâallah o
telâşı, iştiyakla resmen neşrine çevirecek.
Hem çok enaniyetliler, eserlerini terviç etmek için, Nurların
meydana çıkmalarına kıskanmak damariyle taraftar olmuyorlar.
Salisen: Risale-i Nur; hacılarla hariç Âlem-i İslâma yayılıyor;
kendi kendini lâyık ellere
yetiştiriyor. Ve Şam'a el yazısiyle gönderdiğimiz Asa-yı Musa ve
Zülfikar'ı hey'et-i ilmiye onbeş gün tetkik etmiş; tam takdir etmelerine alâmet
olarak demişler: «Biz bunu mecmualar halinde kısım kısım tâbedelim, hem bunu
birden tâbetmeye çok para lâzım.»
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ; Size, hem acib, hem elîm, hem lâtif bir macera-yı hayatımı
ve düşmanlarımın hem şenî, hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile hiçbir şeytan
hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve Nur'a karşı istimal edilecek
hiçbir silâhları kalmadığını beyan etmeye bir münasebet geldi. Şöyle ki:
Tarih-i hayatımı bilenlere malûmdur. Ellibeş sene evvel, ben yirmi
yaşlarında iken, Bitlis'te, merhum Vali Ömer Paşa hanesinde iki sene onun
ısrariyle ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun altı adet kızları vardı. Üçü
küçük, üçü büyük. Ben, üç büyükleri iki sene beraber bir hanede kaldığımız
halde, birbirinden tefrik edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki
bileyim. Hattâ bir âlim misafirim yanıma geldi, iki günde onları birbirinden
farketti, tanıdı. Herkes bendeki hale hayret ederek bana sordular: «Neden
bakmıyorsun?» Derdim: «İlmin izzetini muhafaza etmek beni baktırmıyor.»
Hem kırk sene evvel İstanbul'da, Kâğıthane şenliğinin yevm-i
mahsusunda, köprüden tâ Kâğıthaneye kadar, Haliç'in iki tarafında binler açık
saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar di-
sh:» (T: 493)
zildikleri sırada, ben ve
merhum mebus Molla Seyyid Tâhâ ve mebus Hacı İlyas ile beraber bir kayığa
bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki,
Molla Tâha ve Hacı İlyas beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni
tarassut ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip, dediler: «Senin bu
haline hayret ettik, hiç bakmadın!» Dedim: «Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin
âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.»
Hem, bütün tarih-i hayatımda hediyeleri kabul etmek ve minnet
altına girip, halkın sadaka ve ihsanlarını almaktan çekindiğimi, benim ile
arkadaşlık edenler bilirler. Nurların ve hizmet-i imaniye ve Kur'âniyenin
şerefini ve selâmetini himaye etmek için, dünyanın maddî ve içtimaî ve siyasî
bütün ezvakını ve merakını terkettiğim ve idam gibi ehl-i garazın bütün
tehditlerine beş para ehemmiyet vermediğim, yirmi sene işkenceli esaretimdeki
iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat'î göründü.
İşte, yetmişbeş sene devam eden bu düstur-u hayatım varken,
Risale-i Nur'un fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hatır ve
hayâline gelmeyen bir iftira, resmî makamı işgal eden bir adam yaptı. Ve demiş:
«Gecede tablalarla baklavalar, fâhişe ve namussuzlar yanına gidiyorlar!»
Halbuki benim kapım; gecede, dışarıdan ve içeriden kilitli, sabaha kadar bir
bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu.
Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki, ben, işa
namazından sonra tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabul etmemişim.
İşte böyle bir iftiraya, bir sefih ahmak insan, eşek olsa, sonra
şeytan olsa buna ihtimal vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti;
buradan başka yere cehennem olup gitti. Onun, resmiyet cihetiyle beni değil,
belki Nurcuları lekedar etmek için kurduğu plânı ile bu yeni hâdiseyi vesile
edip, şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat, hıfz ve himayet ve inâyet-i
İlâhiyye, o plânı da hârika bir tarzda akîm bıraktı. Bu beyanla, ben nefsimi
tebrie etmiyorum; belki kudsî hizmet-i imaniye, o nefsi bütün hevesatından
vazgeçirmiş ve o hizmetteki mânevî zevk ona kâfi geliyor, demek istiyorum. Ve
Nurcuların, ihtiyat ve dikkate ihtiyaçlarını beyan ediyorum.
sh:» (T: 494)
Saniyen: Makine işinde tecrübeli ve muktedir, hususî katibi size
gönderiyorum; kendim zahmetle yazdığımdan, bundan sonra kısaca yazacağım,
gücenmeyiniz.
...........................................................................
Rabian: Bu dakikada Kastamonu Hüsrevi Mehmet Feyzi'nin tebrik ve
Nur fütuhatının müjdelerini havi parlak güzel mektubunu aldım. Ve o kıymetli
kardeşimiz başta olarak, Hilmi, Emin, Beş Kardeşlere, Zehralar, Lütfiyeler,
Ulviyeler gibi Nurcu hemşirelerimizi hem leyali-i aşerelerini, hem bayramlarını
ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Hem Hulusi'nin, hem Feyzi'nin mektublarını
leffen gönderiyoruz.
SAİD NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Umum Nurcuların mübarek bayramlarını ve Haccül-Ekberde
bulunan Nur şâkirdleriyle ve Hacdaki Nur taraftarlarının bayramlarını tebrik
içinde ve çok zamandanberi esaret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş
Hindistan, Arabistan gibi Âlem-i İslâmın büyük memleketleri birer devlet-i
İslâmiye şeklinde; Hind'de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava'da elli
milyondan ziyade bir devlet-i İslâmiye ve Arabistan'da dört-beş hükûmet, bir
cemahir-i müttefika gibi, Arap birliği ile İslâm birliğinin birleşmesindeki
Âlem-i İslâmın bu büyük bayramının mukaddemesini tebrik ile, bu bayram bize
müjde veriyor.
Saniyen: İstanbul'da Re'fet Beyin ve Mustafa Orucun yazdıklarına
göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra Darülfünuna inkılâb eden
Harbiye Nezareti ve Bâb-ı Seraskerî, o muazzam binanın alnında
اِنَّا فَتَحْنَا
لَكَ فَتْحًا مُبِينًا
. وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا
عَزِيزًا
hatt-ı Kur'ân ile o mânidar
Kur'ân Âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o Nurları
gizlemişlerdi. Şimdi ye-
sh:» (T: 495)
niden Hatt-ı Kur'âniyyeye
bir nümune-i müsaade ve Risale-i Nur'un takib ettiği maksadına bir vesile ve
üniversite ileride bir Nur Medresesi olmasına bir işaret olduğu gibi, Denizli
Nurcularından Ahmed'lerin, meşhur âlim ve akılca On Dokuzuncu Asrın en büyüğü
ve içtimaî feylesofların en ilerisi Bismark'ın eserinden aldıkları bir fıkrada,
o yüksek Bismark eserinde diyor ki: «Kur'ânı her cihetle tetkik ettim, her
kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek
hiçbir eser yoktur ve gelemez» ve Peygambere hitaben der:
«Ya Muhammed, Sana muasır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet,
Senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bâdema göremiyecektir.
Binaenaleyh, Senin huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.»
BİSMARK
diye imzasını atmış. Ve o
fıkrasında tahrif ve nesholunan Kütüb-ü Münzeleyi ziyade tenkis için o cümleler
yazılmamalı. Ben de işaret ettim.
O zat, On Dokuzuncu Asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve
siyasetin ve içtimaiyat-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması, hem Âlem-i
İslâm, istiklâliyetini bir derece elde etmesi ve ecnebi hükûmetlerin hakaik-i
Kur'âniyeyi araması ve garp ve şimal-i garbîde Kur'ân lehinde büyük cereyan
bulunması; hem Amerika'nın en yüksek ve meşhur feylesofu olan Mister Karlayl
dahi aynen Bismark gibi demiş: «Başka kitaplar hiçbir cihette Kur'âna
yetişemez, hakikî söz odur. Onu dinlemeliyiz» diye kat'î karar vermesi ve
Nurların da her tarafta fütuhatı ve ileri gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır ki,
ecnebide çok Bismark ve Mister Karlayl'ler çıkacaklar ve emareleri de var diye,
Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark'ın fıkrasını
leffen gönderiyoruz.
...................................................................................
Saniyen: Risale-i Nur'un bu kadar muarızlarına mukabil en büyük
kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik
hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla
alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikatı değiştirir.
Hattâ benim otuz senedenberi siyaseti terkettiğime sebeb; mübarek bir âlim,
sh:» (T: 496)
takib ettiği cereyanın
tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimi, onun fikrine muhalif
olmasından, tekfir derecesinde tahkir edip; kendi fikrine muvafık meşhur ve
mütecaviz bir münafığı gayet medih ve sena etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm.
Demek, tarafgirlik hissine siyasetçilik karışsa, böyle acib hatâlara sebebiyet
veriyor diye اَعُوذُ
بِالَّلهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسَةِ
dedim. O zamandanberi siyaseti terkettim. O
halimin neticesi olarak, sizin gibi kardeşlerim bilirsiniz ki; yirmi beş senedenberi
bir gazeteyi ne okudum, ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve on sene Harb-i
Umumîye bakmadım, bilmedim ve merak etmedim. Ve yirmi iki sene bu işkenceli
esaretimde, tarafgirliğe ve siyasete temas etmemek için ve Nur'daki ihlâsa
zarar gelmemek için, müdafaatımdan başka istirahatım için hiç müracaat
etmediğimi bilirsiniz.
Hem bilirsiniz ki; hapisteki size yazdığım gibi, benim idamına
hükmeden adamlar, beni işkenceyle tâzib edenler Risale-i Nur ile imanlarını
kurtarsalar, şahit olunuz ki, ben onları helâl ediyorum. Ve tarafgirlik
damariyle ihlâsa zarar gelmemek için, bu iki-üç senede, dahilden ve hariçten
gelen fırtınalı cereyanlara hiç temas etmedik ve kardeşlerimi de bir derece
ikaz ettim.
Bilirsiniz ki; kendim sadaka ve yardımları kabul etmediğim gibi,
öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı
satıp, o para ile kendi kitablarımı yazan kardeşlerimden satın alıyordum. Tâ,
Risale-i Nur'un ihlasına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve
başka kardeşler de ibret alıp, hiçbir şeye âlet edilmesin. Nur'un hakikî
şâkirdlerine, Nur kâfidir; onlar da kanaat etsin, başka şereflere veya mânevî
maddî menfaatlere gözünü dikmesin.
Hem; münakaşa, münazaa ve mesail-i dinîyede damarlara dokunacak
tarafgirane mübahese etmemek lâzımdır ki, Nur aleyhinde garazkârlar çıkmısın.
Hattâ, bir hiss-i kablelvuku ile, Mustafa Oruç kardeşimizin, Risale-i Nur'un
mesleğine muhalif olarak birisiyle mübahesesi, aynı dakikada ona gayet hiddet
ve şiddetle bir gücenmek kalbe geldi. Hattâ o, Nurdan kazandığı çok ehemmiyetli
makamından atmak arzusu oldu. Kalben müteessir oldum. Bu, benim için bir
Abdurrahmandı.. neden böyle şiddetli hiddet ettim?!
sh:» (T: 497)
Sonra bu bayramda yanıma geldi. Cenab-ı Hakka şükür ki, çok
ehemmiyetli bir ders dinledi ve o büyük hatâsını da anladı. Ve benim burada
hiddetimin aynı dakikada hatâsını itiraf etti. İnşâallah o kefaret oldu, tam
temiz olarak kurtuldu.
Dört-beş aydanberi bir zat, bana buraya bir gazete gönderiyormuş.
Ben yeniden haber aldım ki bana gönderilmiyormuş. Buradaki dostlarım âdetimi
bildikleri içindir ki, değil gazete, Nur'dan başka hiçbir kitabı, hiçbir
mecmuayı kabul etmediğim gibi, yeni yazıdan hiçbir harf bilmediğim için
korkmuşlar, bana haber vermemişler ve göstermemişler. Şimdi bir zat -bir mektup
içinde bir sahifesi benimle konuşan- bir gazetecinin, fakat dost ve hemşehri
bir zatın mektubun gösterdi. Dediler ki: Çoktanberi senin nâmına bir gazete
gönderiyordu, biz korktuk, sana söylemedik. Ben de dedim:
O zata benin tarafımdan çok selâm ediniz. O dostum, eski bildiği
Said değişmiş; dünya ile alâkası kesilmiş; hem hasta, hem hususî mektubu
kardeşime de yazamadığımdan, o zat gücenmesin. Oradaki umum dostlara, hususan
Hâfız Emin ve Hâfız Fahreddin gibi kardeşlerimize selâm ve bayramlarını tekrar
tebrik ediyoruz...
Hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur, Haremeyn-i Şerifeynce
makbuliyetine bir âlamet şudur ki: Denizli kahramanı Hâfız Mustafa,
İstanbul'dan aldığı «Zülfikâr» ve
«Asa-yı Musa» ve «Siracınnur» u -ki Hindistan ulemasına gönderilecekti- onları
alıp, yolda bazı hacılara okutup, beraber Medine-i Münevvere'de, Keşmirli gayet
meşhur bir âlim ve Türkçeyi de güzel bilen bir zâta teslim etmiş. O zat da çok
takdir edip kat'î teminat ile Hindistan ulemasının merkezine göndereceğini ve Medine-i
Münevvere'ye mahsus olan mecmualar da yetiştiğini vesair yerlere de gönderilen
mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizlili Hâfız Mustafa'ya arkadaş olup ve
yolda Nurları okuyarak giden, hem genç hem Nurcu iki Afyonlu Hacı ve başka
hacılar bu müjdeli haberi bana getirdiler. Ve hariçte, Risale-i Nur'un
ehemmiyetli revacını ve makbuliyetini müjdelediler.
SAİD
NURSÎ
* * *
sh:» (T: 498)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Siz hiç merak etmeyiniz... Bu yirmi sene yüzer tecrübe ile,
inayet-i İlâhiyye bizi himaye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi,
bu yeni, mânasız ve bütün bütün kanunsuz, dehşetli, gaddârâne zulümden bizi
kurtaracağına kat'î kanaat etmeliyiz. Şayet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da
görsek, binler derece o zahmetten ziyade rahmet ve ihsan-ı İlâhiyyeye ve sevaba
mazhar olmakla beraber, pek çok biçare ehl-i imanın imanlarına başka bir
tarzda, bir kudsî hizmet hükmüne geçtiğini Rahmet-i İlâhiyyeden pek kuvvetli
ümit ediyoruz. Bu hâdisenin on vecihle kanunsuz olduğunu beyan ediyorum.
Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl-i vukufun ve Ankara'nın yedi
makamatının ve adliyelerin elinde iki sene Risale-i Nur tetkikle nazardan
geçtiği halde, ittifakla, hiçbir muhalif kalmadan hem umum risalelerin beraetine,
hem Said'le beraber yetmişbeş arkadaşiyle birlikte beraet edildiği ve bir gün
bile ceza verilmediği halde, yeniden evrak-ı muzırra gibi onlara el uzatmak, ne
derece kanunsuzdur; zerre kadar insafı olan bilir.
İkincisi: Dersiniz ki: Beraetten sonra üç buçuk sene Emirdağ'da
münzevî, garib, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve
yüzde bir adamı, zarurî bir iş olmazsa yanına kabul etmeyen; ve yirmi
senedenberi devam eden te'lifini de bırakıp daha te'lif etmeyen bir adama,
dünya siyaseti için kapısının kilidini kırarak yanına gelip, Arabî evradından
ve başındaki bir iki levha-i imaniyeden başka taharriciler bir şey
bulamadıkları halde, bu eziyetin ne derece hilâf-ı kanun olduğunu zerre kadar
aklı bulunan anlar!
Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şâhidin tasdikiyle, yedi sene İkinci
Harb-i Umumîyi bilmeyen ve merak edip sormayan; -ki şimdi on senedir aynı o
halde bulunan- ve yirmi beş senedenberi
hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz senedenberi اَعُوذُ
بِالَّلهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسَةِ
deyip, siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan; ve
yirmi iki sene işkenceli sıkıntılar çektiği
sh:» (T: 499)
halde, ehl-i siyasetin
nazar-ı dikkatini kendine celbetmemek ve siyasete karışmamak için, bir defa
istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyasî gibi
(siyasî entrikacısı gibi) onun menzilini ve inzivagâhını basıp hasta halinde
emsalsiz bir sıkıntı ruhuna vermek, hiçbir kanuna muvafık gelir mi? Zerre kadar
vicdanı bulunan bu hale acıyacak.
Dördüncüsü: Eskişehir Mahkemesinde altı ay tetkikten sonra ve
sebebi de cemiyetçilik ve tarikatçalık olduğu evham ve bahanesiyle, büyük bir
reisin ona şahsî garaz ile, onun aleyhinde bazı adliyecileri teşvik ettiği
halde; cemiyetçilik tarikatçılık ve Risale-i Nur cihetinde beraet ettirip;
yalnız Risale-i Nur'un bir küçücük parçası olan «Tesettür Risalesi» ni bahane
ederek, kanunla değil de yalnız kanaat-ı vicdaniye ile, yüzyirmi şâkird içinde
beş-on şâkirde altı ay ceza verdiler ki, tetkik zamanına kadar dört ay mevkuf,
bir buçuk ay da hapis kaldıkları ve on sene sonra Denizli Mahkemesi, yine dokuz
ay, cemiyetçilik ve tarikatçılık gibi birkaç bahane ile, bütün yirmi senelik
«Mektubat» ve te'lifatlarını inceden inceye tetkik ile beraber; Ankara'nın Ağır
Ceza Mahkemesine beş sandık kitapları gönderdikleri ve iki sene o kitaplar ve
mektuplar, Ankara ve Denizli Mahkemesindeki nazar-ı tetkikte kaldıkları halde;
o mahkemeler, ittifakla, cemiyetçilik ve tarikatçılık vesair bahaneleri
cihetinde beraet kararı verip; o kitap ve mektupları aynen sahiplerine iade ve
Saidi, arkadaşlariyle beraber beraet ettirdikleri halde; bir siyasî cemiyet
nazariyle ve entrikacı bir siyasî adam tarzında onu itham etmek ve adliye
memurlarını onun aleyhinde cemiyetçilik noktasında sevketmek, ne kadar kanunsuz
olduğunu insaniyeti sukut etmeyen bilir.
Beşincisi: Bir adam ki, hakikî meslek ve meşreb ittihaz ettiği
yirmi-otuz senelik hayatında düstur kabul ettiği bir halin zıddıyla onu itham
etmek nev'inden, kanunsuz ve keyfî bu taarruz hâdisesi'nin mahiyeti şudur ki:
Ben, Risale-i Nur mesleğinin esası olan şefkat itibariyle, bir mâsuma zarar
gelmemek için, bana zulmeden cânilere değil ilişmek, hattâ beddua da
edemiyorum. Hattâ en şiddetli ve garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz
zalimlere hiddet ettiğim halde; değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden
beni o şefkat menediyor. Çünkü o zalim gaddarın, ya peder ve validesi gibi
ihtiyar biçarelere, veya evladı gibi mâsumlara maddî ve mânevî darbe gelmemek
için, o dört beş
sh:» (T: 500)
mâsumun hatırına binaen o
zalim gaddara ilişmiyorum; bazan da helâl ediyorum.
İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve asayişe kat'iyyen
ilişmediğim gibi, bütün arkadaşlarıma da o derece tavsiye etmişim ki, üç
vilâyetin insaflı zabıtalarının bir kısmı itiraf etmişler ki: «Bu Nur
şâkirdleri mânevî bir zabıtadır, idare ve asayişi muhafaza ediyorlar» dedikleri
ve bu hakikata binler şahit ve yirmi sene hayatiyle tasdik vebinler şâkirdlerin
ve zabıtaca hiçbir vukuat kaydetmemesi ile tasdik ve te'yid ettikleri halde; o
biçare adamın, ihtilâlci ve insafsız bir komiteci gibi menzilini basmak ve
insafsız adamlar ona ihanet etmek ve menzilinde bir şey bulunmamakla beraber;
yüz cinayeti bulunan bir adam gibi, hattâ Kur'ânı ve başındaki levhalarını
evrak-ı muzırra gibi toplamak, acaba dünyada hangi kanun müsaade eder?
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenab-ı Hakkın inayetiyle,
dünyanın muvakkat şan ü şerefinin ve enaniyetli hodfüruşluk ve
şöhretperestliğin ne kadar zararlı ve ne kadar faidesiz ve mânasız olduğunu
-hadsiz şükrolsun ki- Kur'ânın feyziyle anlamış bir adam; o zamandanberi bütün
kuvvetiyle nefs-i emmaresiyle mücadele edip, mahviyetle benliği bırakmak ve
tasannu ve riyakârlık yapmamak için elden geldiği kadar çalıştığına, ona hizmet
veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri ve şehadet ettikleri halde ve yirmi
senedenberi herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyade hüsn-ü zan ve teveccüh-ü
nas ve şahsını medih ve senadan ve kendini mânevî makam sahibi olduğunu
bilmekten herkese muhalif olarak bütün kuvvetiyle kaçması ve hem has
kardeşlerinin onu hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip, o halis kardeşlerinin
onun hakkındaki hüsn-ü zanlarını reddedip, o halis kardeşlerinin hatırlarını
kırması ve yazdığı cevabî mektublarında onların, onun hakkında medihlerini ve
ziyade hüsn-ü zanlarını kırması ve kendini faziletten mahrum gösterip, bütün
fazileti Kur'ânın tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayısiyle Nur şâkirdlerinin
şahs-ı mânevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbat ediyor
ki; şahsını beğendirmeye çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği halde; onun
rızası olmadan bazı dostları, uzak bir yerden onun hakkında ziyade hüsn-ü zan
edip, methederek bir makam vermesi ve Kütahya havalisinde tanımadığı bir vâizin
bazı sözleriyle, acaba hangi kanunla medar-ı mesuliyet olur ki, o biçare ve
hasta ve çok ihtiyar ve garib ve münzevînin odasına, büyük bir
sh:» (T: 501)
cinayet işlemiş gibi
kilidini kırıp taharri memurlarını sokmak; hem evradından ve levhalarından
başka bir bahane de bulmamak; acaba dünyada hiçbir kanun ve hiçbir siyaset bu
taarruza müsaade eder mi?
Yedincisi: Bu sırada dahilde o kadar dahilî ve haricî heyecanlı
parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdut birkaç
arkadaşına bedel binler diplomatları kendisine taraftar kazanmak için zemin hazır
iken; sırf siyasete karışmamak ve ihlâsa zarar vermemek ve hükûmetin nazarını
kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, arkadaşlarına yazıp,
«Sakın cereyanlara kapılmayınız.. siyasete girmeyiniz.. asayişe dokunmayınız»
dediği ve iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri; eskisi evhamından;
yenisi de «Bize yardım etmiyor» diye ona çok sıkıntı verdikleri halde ve ehl-i
dünyanın dünyalarına hiç karışmayıp, kendi âhiretiyle meşgul olan bir bîçarenin
âhiret meşguliyetine bu kadar ilişmeye hangi kanun müsaade ediyor? Ve vatana ve
millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve
komünistlerin neşriyatlarına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği halde; üç
mahkeme, medar-ı mes'uliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve
vatanın hayat-ı içtimaîyesini ve ahlâkını ve asayişini temine yirmi senedenberi
çalışan ve bu milletin hakikî nokta-i istinadı olan Âlem-i İslâmın uhuvvetini
ve bu millete dostluğunu iade ve takviyesine tesirli bir surette çabalayan ve
diyanet riyasetinin uleması, tenkid niyetiyle, Dahiliye Vekilinin emriyle üç ay
tetkikten sonra tenkid etmeyerek tam kıymetini takdir edip «Kıymettar eser»
diye, Diyanet Kütüphanesine konulan Zülfikâr ve Asa-yı Musa gibi Nur
eczalarını, evrak-ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermeye acaba hiçbir
kanun, hiçbir vicdan, hiçbir insaf müsaade eder mi?...
Sekizincisi: Yirmi sene sıkıntılı ve sebebsiz bir nefiyden sonra
serbestiyet verildiği vakit, binler akraba ve ahbabı bulunan doğduğu
memleketine gitmeyerek; gurbeti, kimsesizliği tercih edip -tâ ki, dünya ve
hayat-ı içtimaiyeye ve siyasete temas etmesin- ve çok sevablı olan câmideki
cemaatin hayrını bırakıp odasında yalnız oturmasını tercih eden, yâni halkın
hürmetinden çekinmek gibi bir hâlet-i ruhiyeyi taşıyan ve yirmi sene hayatının
şehadetiyle ve yüzbinler kıymettar Türk zatların tasdikiyle, bir
sh:» (T: 502)
dindar müttakî Türk'ü
lâkayd çok Kürtlere tercih eden; hattâ mahkemede, Hâfız Ali gibi kuvvetli imanı
bulunan Türk kardeşlerini, yüz Kürde değiştirmediğini isbat eden ve hürmet ve
ihtiram görmemek için zaruret olmadan halklarla görüşmeyen ve camiye gitmeyen
ve kırk senedenberi bütün kuvvetiyle ve âsâriyle İslâmiyetin uhuvvetine ve
Müslümanların birbirine muhabbetine çalışan ve şedid düşmanına karşı menfî
hareket etmeyen ve hattâ onunla meşgul olmayarak bedduayı dahi etmeyen bir adam
hakkında, resmî lisanla, ihanet için bir propaganda yapmak, dostlarını ürkütmek
için, «O Kürttür, siz Türksünüz; o Şâfiîdir, siz Hanefîsiniz» deyip, halkları
ürkütüp ondan çekindirmeye hangi maslahat, hangi kanun müsaade eder?
Dokuzuncusu: Çok mühimdir, kuvvetlidir, fakat siyasete teması için
sükût ediyorum.
Onuncusu: Bu da, hiçbir kanun müsaade etmediği ve hiçbir maslahat
bulunmadığı halde, sırf mânasız evhamdan ve bir habbeyi kubbeler yapmaktan
ibaret, hiçbir kanuna girmeyen bir taarruzdur. Buna da mesleğimizce
bakamadığımız siyasete temas etmemek için sükût ederek, böylece on vecihle
kanunsuz muamelelere karşı yalnız حَسْبُنَا
اللَّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ deriz.
SAİD
NURSÎ
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli mecmualarını Mekke-i Mükerremeye götürüp,
gayet büyük bir Hindli âlim Ahmed Ali Şimşiriye teslim edip, hem Hindceye
tercüme etmeye ve hem de Hind'e göndermeye teminat alan Nurun ehemmiyetli
kahramanlarından kardeşimiz Hâfız Mustafaya binler Barekallah ve Maşâallah ve
Es'adekâllah deriz. Medresetüz-Zehra, Mekke-i Mükerreme'deki o büyük zatla
muhabere etsin.
sh:» (T: 503)
Saniyen: Bu defaki hâdisede, bir habbeyi, evham yüzünden çok
kubbeler yaptıklarını öğrendik. Bir emaresi de şudur: Dahiliye Vekilinin
emriyle, gece içinde Afyon Valisi, Emniyet Müdürüyle buraya gelip, gecede
menzilimi basmak istemişler; müddei-umumî muvafakat etmediğinden sabaha kadar
bekleyip, en ziyade aleyhimizde bulunan iki adamı tâyin edip, kilidimi kırıp
füc'eten baskın vermeleri; hem aynı gün (Hâşiye) faytonla çıktığım vakit,
burada emsali vukubulmayan bir şekilde beş tayyare pek aşağıda uçup, benim
faytonumu bildikleri için etrafımda iki üç defa dönmeleri, ikinci gün başka bir
tarafa çok görünmiyen gizli bir dere tarafına faytonla giderken, aşağıda uçan
beş tayyarenin birşey arıyor gibi döndüklerini gördük, anladık ki, bizi
arıyorlar.
Yine, aynen evvelki gün gibi o beş tayyare, etrafımızda kasaba
üstünde gezip, odamıza girdiğimiz zaman onların da gitmeleri kuvvetli bir
emaredir ki, bir habbe yüz kubbe yapılmış. Burada, böyle mânasız evham yüzünden
bana eziyet verilmesi ve Medreset-üz-Zehranın kahramanlarına, buraya nisbeten,
bu üç senede, on dereceden yalnız bir derece eziyet verilmek cihetiyle, Isparta
hükûmetine ve adliyesine teşekkürümü ve minnetdarlığımı ve onların verdiği
eziyetleri de helâl ettiğimi bildirirsiniz.
SAİD
NURSÎ
* * *
Hey'et-i Vekiliye ve Milletvekilleri Riyasetine Cüz'î, Fakat
Ehemmiyetli Bir Maruzatımdır.
Otuz senedenberi hayat-ı siyasiyeden çekildiğim halde, bu sırada
bir defaya mahsus olarak, vatanî ve millî ve asayişî bir mes'eleyi beyan
ediyorum. Şöyle ki:
Çok emarelerle kat'î kanaatımız geldi ki; anarşilik hesabına bana
ve bu Emirdağ kasabasına ve dolayısiyle bu vatana bir su-i
__________________________________________
Hâşiye: Evet buradaki Nur Şâkirdleri nâmına tasdik ediyoruz. Hâdise
aynen vuku buldu.
Evet Evet Evet Evet Evet
Evet
Terzi İsmail Mustafa Hizmetkârı
Hayri Halil
Mustafa Nuri
sh:» (T: 504)
kasd var ki, bir habbeyi
kubbeler ve bir sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmıyan bir hadîseyi dağ gibi
gösterip, sükûnete muhtaç olan bu vatanda beni bahane edip, anarşilik hesabına
ve bir ecnebi plâniyle bize, yani biçare vatandaşlarımızı idâm-ı ebediden ve
şübehât-ı uhreviyeden kurtarmağa çalışan Nur Şâkirdlerine, bütün bütün kanunsuz
ve keyfi hücum edildi. Pek zâhir bir garaz ile, evham yüzünden, baruta ateş
atmak gibi, bu vatana ve asayişe beni bahane edip su-i kasd edildi. Şöyle ki:
Üç mahkeme, yirmi senelik mektuplarımı ve kitaplarımı ve hallerimi
inceden inceye tetkikden sonra, bize ve kitaplarıma beraet verdiği halde ve üç
seneden beri te'lifatı terkettiğim ve haftada ancak bir mektup yazabildiğim ve
mecbur olmadan herbiri bir gün nöbetle zarurî hizmetimi yapan üç-dört terzi
çırağından başka kimseyi kabul etmediğim halde; ve serbestiyet verildiği ve
memleketime gitmediğim halde, hiç ömrümde görmediğim bir tarzda ve resmî bir
surette beni hiddete getirip bir hâdise çıkarmak için, tahkir ve ihanet
kasdiyle, kanunsuz ve garazla, beni taharri ile kapımın kilidini kırıp, Kur'anımı
ve Arabî levhalarımı evrak-ı muzırra gibi alıp götürmekle beraber, adliyenin
mühim bir memuru, resmen buradaki memurlara âmirane demiş ki: «Saidi iki
jandarma ile teşhir suretinde çıkarıp, zorla başına şapka giydirip, öylece
ifadeye getirmeli idiniz. Hem ona yanaşanları tutunuz.» diye, ehemmiyetli bir
mecliste ve ayn-ı hakikat olan ifademi okudukları vakit söylemiş. Bunda şek ve
şüphe kalmadı ki; beni tahkir ve ihanet edip, hiddete getirip, asayişi bozmak
garazı takibediliyor.
Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, binler haysiyet ve
şerefimi bu vatandaki bîçarelerin
istirahatına ve onlardan belâların def'ine feda etmek için bana bir halet-i
ruhiyeyi ihsan eylemiş ki; ben de, onların yaptığı ve niyetinde bulundukları
tahkirat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin asayişine,
hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçare hastaların ve
fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve
binler şerefimi feda etmeye hazırım...
İşte, sinek kanadını dağ gibi yaptıklarının bir emaresi şu ki;
benim gibi gurbette, hasta, ihtiyar, zaif, tek başına bulunan bir adam için, on
gün zarfında beş defa Afyon Valisi ve Emniyet Müdürü
sh:» (T: 505)
ve iki defa Afyon
Müddeiumumisi benim için buraya gelmesi ve iki günde, her bir günde beş tayyare
benim gezdiğim yerlerde beni nezaret altına alması; ve beş polis hafiyesinin
burada bana tarassut edenlere ilâve edilip, ahvalimi tecessüs etmek için
gönderilmesi; ve postahanelere, bana ait mektupların müsaderesi için resmen
emir verilmesi gösteriyor ki, Şeyh Said ve Menemen hâdisesinin on misli bir
hâdiseyi evhamla düşünmüşler! Habbeyi
kubbe söylemişler ki, böyle bir vaziyet alıyorlar! Benim eski hayatımı zannedip,
ihanetle hiddete gelecek tahmin etmişler. Bil'akis aldandılar. Biz, bütün
kuvvetimizle anarşiliğe bir sedd-i
Zülkarneyn gibi, bir sedd-i Kur'anî te'sisine çalışıyoruz. Bize ilişenler,
anarşilik ve belki komünistliğe zemin ihzar ediyorlar.
Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için
hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı ve vazife-i hakikiyesi, sırf âhiret ve
ölümün idam-ı ebedisinden müslümanları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana
ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfi siyasete çalışmak olsaydı, o Menemen, on Şeyh
Said hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalışanlar sebebiyet
vereceklerdi.
Hem, üç mahkeme ve yirmi senede kaç vilâyetin zâbıtaları,
kıyafetime kanunca ilişmedikleri ve mazuriyetim ve inzivama binaen, tebdil-i
kıyafetime hiçbir ihtar olmadığı halde, böyle keyfî, kanunsuz, cebren ahali
içinde başıma şapkayı giydirmeye çalışmak, kırk senedenberi bu vatanda, hususan
îman-ı tahkikî dersinde kardeşâne alâkadar olan yüz binler adam, pek büyük bir
heyecan içinde zemini hiddete getirip, emsalsiz ağlamağa vesile olacaktı.
Zaten ecnebi parmağiyle, güya hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak
fikriyle damarlarıma dokunacak kanunsuz muamelelerin mezkûr maksad için
yapıldığına, çok emarelerle kat'î kanaatımız geldi. Fakat Cenab-ı Hakka hadsiz
şükür olsun ki; benim gibi kabir
kapısında, alâkasız, dünyadan usanmış, hürmetten, teveccüh-ü âmmeden kaçmış ve
şan ü şeref ve hodfüruşluk gibi
riyakârlıklara hiçbir meyli kalmamış bir vaziyette iken, bunların bana
karşı kanunsuz ihanetlerinin hiçbir ehemmiyeti kalmadı; Cenab-ı Hakka havale
ediyorum. Bana lüzumsuz evham yüzünden eziyet edenlerin yakında ölümle idam-ı
ebediyeye giriftar olacaklarını düşünüp, hakikaten acıyorum. Ya Rabbi, onların
îmanını Risale-i
sh:» (T: 506)
Nurla kurtar! İdam-ı
ebediden, sırr-ı Kur'anla terhis tezkeresine çevir! Ben de onlara hakkımı helâl
ediyorum!..
SAİD
NURSÎ
* * *
Bediüzzaman Said Nursînin ders ve irşadiyle hakikata ulaşan ve Nur
hizmetinde çok kıymetdar ve yüksek hizmetleri sebkat eden kahraman ve halis bir
talebenin, Üstadın mâhiyetini tarif eden ayn-ı hakikat bir ifadesidir.
Bu günde, Mele-i Âlânın Arzda medar-ı süruru.
Bu günde, sekene-i Arzın Mele-i Alâda medar-ı iftiharı.
Bu günde, Habibullahın medar-ı nazarı.
Bu günde, Müslümanlığın sertacı.
Bu günde, hak tariklerin şahı.
Bu günde, hakikatların imamı.
Hem bu günde, Mahbub-u Hüda.
Hem bu günde, allâme-i asır.
Hem bu günde, zulmetin nuru.
Hem bütün günlerde serdar-ı hidayet.
Hem Molla Said'-in Nursî..
Hem Bediüzzaman el-Fahrüddevranî...
HÜSREV
* * *
sh: » (T: 507)
MERHUM HASAN FEYZİNİN
RİSALE-İ NUR
HAKKINDAKİ MANZUMESİ
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَمَا
اَرْسَلْنَاكَ
اِلاَّ رَحْمَةً
لِلْعَاَلمِينَ
Âyetinin Veraset-i Ahmediye
(A.S.M.) cihetinde, mâna-yı işarî noktasında, bu asırda o Rahmetenlilâleminin
bir âyinesi ve hakikat-ı Kur'aniyenin bir hakikî tefsiri olan Risale-i Nur, o
küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümunesi olmasından; hakikat-ı Muhammediyenin
(A.S.M.) bir kısım evsafı, mânâ-yı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir
diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat-ı Ahmediye (A.S.M.)
âyinesinin farkına işareten bazı kelimeler ilâve edildi.
SAİD NURSÎ
Huzur bulur bu gün seninle âlem;
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Sürur bulur bu gün seninle âdem,
Ey bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Bu hasta gönüller çoktan perişan;
Varsa sende eğer Lokmandan nişan;
Bir şifa sun, gel ey mahbub-u zişan,
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Gelmez mi sonu bu uzun hecenin,
Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin,
Zâri arttı, sabrı bitti nicenin,
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Fahr-i Âlem, Arştan bu yere indi;
Şâh-ı velâyet gelip Düldüle bindi;
Zülfikara bugün, artık Nur dendi,
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risale-i Nur!
.........................................................................
sh: » (T: 508)
Derdlere dermansın, mahbub-u cansın;
Hem câmi-ül esma Vel-Kur'ansın;
Hem de Nur-u Haktan bize ihsansın,
Ey bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Bu âlemde madde değil, bir özsün;
Her zerreden bakan bütün bir gözsün;
Kâinatı hayran eden bütün bir yüzsün,
Ey misal-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
.....................................................................
Çünki sensin bu asırda Rahmetenlilâleminin cilvesi,
Çünki sensin şimdi Şefi-ül Müznibînin vârisi,
Ağisna ya gıyas-el müstağisîn,
Ey şule-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Şifa bulsun şimdi biraz yaramız,
Revaç
bulsun geçmez olan paramız;
Saç nurunu, aka dönsün karamız,
Ey ziya-ı rahmet-i âlem Risale-i Nur!
...........................................................................
Meylimiz yok yalancı bir dünyaya,
Son verdik biz bid'alara, riyaya;
Kapılmayız öyle kuru hülyaya,
Ey bir hakikat-ı rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Yok bizde cemiyet kurma hülyası,
Yok başka bir yola gitme sevdası;
Olduk, ancak Nurun derdli şeydâsı,
Ey derdlilere rahmet-i âlem Risale-i Nur!
.......................................................................
Geçmişiz hep medihlerden senadan,
Yüz çevirdik servetlerden gınâdan;
Nur isteriz, geçmeden bu fenadan,
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risale-i Nur!
sh: » (T: 509)
.........................................................................
Âşıkların, arşa çıkan feryadı
Ağlatıyor o pâk ruhlu ecdadı;
Allah için eyle bize imdadı,
Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,
Sarstı âfâkı bir acı vaveylâ,
Rahmet et âleme ey Nur-u Mevlâ!
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,
Bu belâ ateşi âlemi yakar;
Ağlayan bu beşer hep sana bakar,
Ey nümune-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Çevrildi ateşle bu koca dünya,
Bir Cehennem gibi kaynadı derya!
Yetiş imdada ey şâh-ı evliya,
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risale-i Nur!
............................................................................
Zındıkaya, küfre karşı saldırdın,
Gönüllerden kederleri kaldırdın,
Bizi nurun deryasına daldırdın,
Ey biçarelere rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Kaldıramaz sana aslâ kimse el,
Bağlıyoruz bizler sana candan bel;
Dünyalara sensin ümid ve emel,
Ey ziya-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Sen ordu kurmazsın erle, uşakla,
Savaşmazsın öyle, topla, bıçakla;
Nurunla şu asrı tutup kucakla,
Ey şimdi rahmet-i âlem Risale-i Nur!
sh: » (T: 510)
Bitsin de, bu korkunç tufan-ı şedid,
Açılsın yepyeni bir devr-i mes'ud;
Onsekiz bin âlem eylesin hep îyd,
Ey ehl-i Kur'ana rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet,
Fakat sensin bugün atâ-yı rahmet,
Boğacaksın onu nurunla elbet,
Ey bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Kızıl ejder yuvamıza girmesin,
Zehirli eli yakamıza ermesin;
Karşı durup nurun fırsat vermesin,
Ey seyf-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Kara duman üstünden dağılsın,
Kızıl alev sönüp âlem ayılsın,
Bu zaferin haşre kadar anılsın,
Ey zülfikar-ı rahmet-i âlem Risale-i Nur!
O soydandır nice canlar yakanlar;
O soydandır evler barklar yıkanlar,
O soydandır sana kinle bakanlar,
Ey hüccet-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Masumların kanlarını içerler!
Ebu Cehl'i, Nemrudları geçerler,
Ölümlerden ölümleri seçerler,
Ey şimdi bir rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Bir mikrop ki, ciğerleri dişliyor,
Kanımızla kendisini besliyor;
Temiz yurdu telvis edip pisliyor,
Ey bir eczahane-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Gâzilerin, fatihlerin konağı,
Seyyidlerin, serverlerin otağı
Bu vatandır, şehidlerin yatağı..
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
sh: » (T: 511)
O şehidlerin, ala dönmüş kefeni;
Miskler kokar, güle benzer bedeni.
Öper melekler de nurlu na'şını,
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Kur'an diyor; ölmemiştir, diridir..
Herbirisi, Hakkın arslan eridir!
Türbeleri yürekleri titretir,
Ey âyine-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Armağansın çünki asil millete,
Düşmeyelim bir gün bile zillete..
Götür bizi şanlı büyük devlete,
Ey misal-i rahmet-i âlem Risale-i Nur!.
Eyleyeler nurun ile hep savlet,
Zaferlerle şanlar bulur bu millet,
Şarka, garba ziya salsın bu devlet,
Ey bizlere rahmet-i âlem Risale-i Nur!
Nurdan kanadın, hem sağlam kolun var,
Nurdan senin Hakka giden yolun var.
Kabul et
bir kemter Feyzi kulun var..
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risale-i Nur!
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَ
رَحْمَةُ اللّهِ
وَ بَرَكَاتُهُ
Üstadım, Efendim Hazretleri;
وَمَا
اَرْسَلْنَاكَ
اِلاَّ رَحْمَةً
لِلْعَاَلمِينَ
Âyetinin nurlarından, nurun sayesinde alabildiğim bir zerreyi bu şekilde
yazdım. Ve huzur-u irfanınıza sundum. Kabulünü rica eder, selâmlarımızı sunar
ve mübarek ellerinizden öperiz.
Biçare
talebeniz
HASAN
FEYZİ
(Rahmetullahî aleyhi ebeden
dâima)
* * *
sh: » (T: 512)
Merhum Hasan Feyzi, Nurlardan aldığı hakikat dersini, nurlara
işaret ederek güzel tanzim etmiş. Lâhikaya girsin.
SAİD
NURSÎ
Güzel oku! Her zerrede coşkun birer mânâ var,
Derd ehline bu mânâda canlar sunan eda var.
Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine,
Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var
Derin, güzel düşünce ile incelersen bunu sen,
Zaiflemiş ruhlar için dağlar gibi gıda var.
Hem dilersen, tükenmiyen sermaye-i serveti,
Aç gözünü Nurlara bak, işte sana tufan gibi gına var.
Beni tanı, yürü kulum yürü diye bizlere,
Her nefeste şefkat ile Rabbimizden nida var.
Duymuş isen bu nîdayı her zerrenin dilinden,
Müjde olsun, artık sana Cennet denen safa var.
Uzaklara bakma! "Nurlara bak, yürü!" âlem onun
âyinesi,
Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziya var.
Bir güneştir her zerrede cilve yapıp parlayan;
Bilmez misin, sende dahi o edadan eda var.
Eller açıp yürü bugün kana kana Risale-i Nurdan ışık al!
Aşka uyan, nura kanan her zerrede reha var,
Hüner değil; dostu, düşman; yârı, ağyar eylemek;
Yadı biliş yapasın ki, ancak dostta vefa var.
Hünerdir ki; yaprak atlas; toprak, elmas olmalı!
Çünki bir bak, ne yaprakta ne toprakta beka var.
Kısa görüp denizleri damlalara çevirme;
Hakikatta, her damlada gizli birer derya var.
Damla iken aslın senin, dağı taşı aşarsın,
Hem gökleri keşfedersin, sende ey nur, böyle deha var.
Bir noktayı bir cihan yap, o cihana hâkim ol,
Zira senin bir noktanda, güneş kadar zekâ var!
sh: » (T: 513)
Her zerrenin Kâ'be'sidir kalbi, yine kendine
Dikkat eyle, herbirinde yine ancak hüda var
Sakın Feyzi!. Sen gözünü Hak yüzünden ayırma
Hakkı gören gerçeklere, hakkı kadar atâ var.
(Denizli Kahramanı Merhum)
HASAN FEYZİ
* * *
(Mekteb-i Fünunda Ve Ulûm-u İslâmiyede Gayet Müdakkik Ve Kıdemli
Muallimlerden Hasan Feyzi'nin Bir Şiiri)
HAZRETİNİZE BURADAN AYRILIK SÖYLEMİŞTİM
Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak!
Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak.
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm..
Çünki hicran dolu kalbim yine hicran olacak.
Yine göç var diye mecnûna haber verme sakın!
Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak.
Açılan ol gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek;
Kapanıp Kâbe-i irfan, yine viran olacak.
Haber aldım ki yarın yad olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd-i elemden kime şekva edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.
O şifa-bahş olan envarını sen çeksen eğer,
Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak?
O temiz pak nefsin, âb-ı hayatı bu çölün;
Onu, dûr etme ki her ferd ona reyyan olacak.
Hele ol nur-u şerifin kime değmişse eğer,
Küçücük zerre de olsa, mâhitaban olacak.
O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim
Bu küçük kalb-i hazinim yine handan olacak.
sh: » (T: 514)
Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.
Nazarın erse garib başıma ey nur-u Hüda,
Bugün artık bu hakir bendede umman olacak;
Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab;
Yine haksın, buna şahid yine Kur'an olacak.
Kâb-ı Kavseynden alıp dersimi bildim ki ayân,
O güzel nur-u bedi', mânevî sultan olacak.
Sakınıp, Feyzi-i biçareye bahs açma bugün;
Yeni baştan yine şeyda, yine giryan olacak.
..........................................................................................
Bîçare Talebeniz
HASAN FEYZİ
* * *