İKİNCİ KISIM
RİSALE-İ NUR'UN ZUHURU
Üstad Bediüzzaman Said
Nursî'nin Şarkî Anadolu'da dünyaya gelişinden itibaren geçirdiği hayat
safhalarını buraya kadar birer birer gördük, temaşa ettik. Şimdi; geçen
kırk-elli senelik hayatının neticesi ve meyvesi hükmünde, tarihin pek ender
kaydettiği cihan vüs'atindeki muazzam bir davaya giriyoruz. Bütün maddî ve
manevî zulmetleri izale edip, âlemi nuruyla ziyalandıracak olan Risale-i Nur
meydana çıkıyor; dünya ilm ve irfan sahasına Türkiye'den bir güneş doğuyor!..
* * *
BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN
VİLÂYÂT-I ŞARKİYEDEN
GARBÎ ANADOLU'YA NEFYEDİLMESİ, RİSALE-İ
NUR'UN ZUHURU, TE'LİF VE NEŞRİ
Van'da mezkûr mağarada yaşamakta iken, şarkta ihtilal ve isyan
hareketleri oluyor. "Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir" diyerek yardım
isteyen bir zâtın mektubuna: "Türk Milleti asırlardan beri İslâmiyet'e
hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç
çekilmez, siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve
tenvir edilmelidir!" diye cevab gönderiyor. Fakat yine hükûmet,
Bediüzzaman'ı Garbî Anadolu'ya nefyediyor.
Van'da mağaradan çıkarılıp Anadolu'ya hareket etmek üzere
jandarmalarla sevkedilirken, yollara dökülüp "Aman efendi hazretleri bizi
bırakıp gitme. Müsaade buyur sizi göndermeyelim. Arzu ederseniz Arabistan'a
götürelim." diye yalvaran silâhlı gruplara, ahaliye ve ileri gelen
zâtlara: "Ben Anadolu'ya gideceğim, onları istiyorum." diyerek,
hepsini teskin ediyor. Evvelâ Bur-
sh: » (T: 142)
dur Vilâyeti'ne askerî
muhafızlarla nefyediliyor. Burdur'da zulüm ve tarassudlar altında işkenceli bir
esaret hayatı geçiriyor. Fakat aslâ boş durmuyor; onüç ders olan "Nur'un
İlk Kapısı" kitabındaki hakikatları bir kısım ehl-i imana ders verip,
gizli olarak kitab haline getiriyor. Bu hikmet cevherlerinin kıymetini takdir
eden müştak ehl-i iman, el yazılarıyla bu kitabı çoğaltıyorlar. Nihayet
"Burada Said Nursî boş durmuyor, dinî musahabelerde bulunuyor, diye
gizli din düşmanları tarafından rapor tanzim ettiriliyor ve buradan da, "Hücra
bir köşede, mahrumiyetler, kimsesizlik ve gurbet hayatı içinde kendi kendine
ölür gider" düşüncesiyle dağlar arasında tenha bir yer olan Isparta
Vilayeti'ne bağlı Barla Nahiyesine gönderilmeye karar veriliyor.
Bediüzzaman Said Nursî Burdur'da iken bir gün, o zamanın Erkân-ı
Harbiye-i Umumiye Reisi Mareşal Fevzi Çakmak Burdur'a geliyor. Vali, Mareşal'e:
"Said Nursî hükûmete itaat etmiyor, gelenlere dinî dersler veriyor"
diye şekvada bulunuyor. Mareşal Fevzi Çakmak, Bediüzzaman'ın ne kadar dâhî ve
ne kadar manevî büyük ve müstakim bir zât olduğunu bildiği için diyor ki:
"Bediüzzaman'dan zarar gelmez, ilişmeyiniz. Hürmet ediniz."
Sürgün edildiği bütün yerlerde, Bediüzzaman aleyhinde cebirle resmî
kimseler vasıtasıyla dehşetli propagandalar yaptırılarak; ehl-i imanın, Üstad
Bediüzzaman'a yaklaşmamaları ve dinî derslerinden istifade etmemeleri için çok
menfî gayretler sarfediliyor. Fakat Üstad'ın imanî derslerinin nüfuz ve
kıymeti, ahali arasında kalbden kalbe sirayet ediyor ve eserlerine olan aşk ve
muhabbet, kalbleri istila ediyor.
Barla
Barla, ehl-i imanın manevî imdadına gönderilen Risale-i Nur
Külliyatı'nın te'lif edilmeye başlandığı ilk merkezdir. Barla, Millet-i
İslâmiyenin, hususan Anadolu halkının başına gelen dehşetli bir dalalet ve
dinsizlik cereyanına karşı, Kur'andan gelen bir hidayet nurunun, bir saadet
güneşinin tulû' ettiği beldedir. Barla, rahmet-i İlahiyenin ve ihsan-ı
Rabbanînin ve lütf-u
sh: » (T: 143)
Yezdanînin bu mübarek
Anadolu hakkında, bu kahraman İslâm Milletinin evlâdları ve Âlem-i İslâm hakkında,
hayat ve mematlarının, ebedî saadetlerinin medarı olan eserlerin lemaan ettiği
bahtiyar yerdir.
Bediüzzaman Said Nursî; Barla nahiyesinde daimî ve çok şiddetli bir
istibdad ve zulüm ve tarassud altında bulunduruluyordu. Barla'ya nefiy sebebi
ise; kalabalık şehirlerden uzaklaştırıp, böyle hücra bir köye atılarak ruhunda
mevcud hamiyet-i İslâmiyenin feveran etmesine mani' olmak, onu konuşturmamak,
söyletmemek, İslâmî imanî eserler yazdırmamak, âtıl bir vaziyete düşürüp
dinsizlerle mücahededen ve Kur'ana hizmetten men'etmek idi. Bediüzzaman ise, bu
plânın tamamen aksine hareket etmekte muvaffak oldu; bir an bile boş durmadan,
Barla gibi tenha bir yerde Kur'an ve iman hakikatlarını ders veren Risale-i Nur
eserlerini te'lif ederek perde altında neşrini temin etti. Bu muvaffakıyet ve
bu muzafferiyet ise, çok muazzam bir galibiyet idi. Zira o pek dehşetli
dinsizlik devrinde, hakikî bir tek dinî eser bile yazdırılmıyordu. Din adamları
susturulup, yok edilmeğe çalışılıyordu. Dinsizler, Bediüzzaman'ı yok edememişler,
uyuşmuş kalb ve akılları ihtizaza getiren İslâmî ve imanî neşriyatına mani'
olamamışlardı. Bediüzzaman'ın yaptığı bu dinî neşriyat, yirmibeş senelik
eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak devrinde hiçbir zâtın yapamadığı bir iş idi.
Bediüzzaman, Barla'ya 1925-1926 senelerinde nefyedilmiştir. Bu
tarihler, Türkiye'de yirmibeş sene devam edecek bir istibdad-ı mutlakın icra-yı
faaliyetinin ilk seneleri idi. Gizli dinsiz komiteleri, "İslâmî şeairleri
birer birer kaldırarak İslâm ruhunu yok etmek, Kur'anı toplatıp imha
etmek" plânlarını güdüyorlardı. Buna muvaffak olunamayacağını iblisane
düşünerek, "Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur'anı imha
etmesini intac edecek bir plân yapalım" demişler ve bu plânı tatbike
koyulmuşlardı. İslâmiyeti yok etmek için, tarihte görülmemiş bir tahribat ve
tecavüzat hüküm sürmüştür.
Evet altıyüz sene, belki Abbasiler zamanından beri yani bin seneden
beri Kur'an-ı Hakîm'in bir bayrakdarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan
Türk Milletini, bu vatan evlâdlarını, İslâmiyet'ten uzaklaştırmak ve mahrum
bırakmak için, müslümanlığa ait her türlü bağların koparılmasına çalışılıyor ve
bilfiil
sh: » (T: 144)
de muvaffak olunuyordu. Bu
vâkıa cüz'î değil, küllî ve umumî idi. Milyonlarca insanın hususan gençlerin ve
milyonlar masumların, talebelerin iman ve itikadlarına, dünyevî ve uhrevî
felâketlerine taalluk eden çok geniş ve şümullü bir hâdise idi. Ve kıyamete
kadar gelip geçecek Anadolu halkının ebedî hayatlarıyla alâkadardı. O zaman ve
o senelerde, bin yıllık parlak mazinin delalet ve şehadetiyle, Kur'anın
bayraktarı olarak en yüksek bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş bulunan kahraman
bir milletin hayatında, İslâmiyet ve Kur'an aleyhinde dehşetli tahavvüller ve
tahribler yapılıyor ve cihanın en namdar ordusunun bin senelik cihad-ı diniye
ile geçen parlak mazisi ve o mazide medfun muhterem ecdadı, yeni nesillere ve
mektebli talebelere unutturulmaya çalışılıyor ve mazi ile irtibatları kesilerek
"Muasır medeniyet seviyesine ulaşacağız, ulaştıracağız" gibi maskeli
ve sureta parlak kelâmlarla iğfalatta bulunularak, komünizm rejimine zemin
hazırlanıyordu! İslâmiyet'in hakikatında mevcud maddî-manevî en yüksek terakki
ve medeniyet umdeleri yerine; dinsiz felsefenin bataklığındaki nursuz
prensipler, edebsiz edib ve feylesofların fikir ve ideolojileri; gizli
komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafından telkin ediliyor ve çok geniş bir
çapta tedris ve talime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm
düşmanlarının İslâm âlemini maddeten ve manen yıpratmak, sömürmek emellerinin
başında kahraman Türk Milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması; örf âdet,
an'ane ve ahlâk bakımından tamamen İslâmiyete zıd bir duruma getirilmek
plânları vardı ve bu plânlar maalesef tatbik sahasına konmuştu!
İşte Bediüzzaman Said Nursî'nin, Risale-i Nur'la Anadolu'daki
hizmet-i imaniye ve Kur'aniyesine cansiperane çalışan bir fedai-yi İslâm olarak
başladığı seneler ki, zemin yüzünün görmediği pek dehşetli bir dinsizlik
devrinin başlangıcı ve teessüs zamanı idi. Bunun için Bediüzzaman'ın Risale-i
Nur'la hizmetine nazar edildiği vakit, böyle dehşetli bir zamanı göz önünde
bulundurmak îcab eder. Zira tarihte emsali görülmemiş bu kadar ağır şerait
tahtında yapılan zerre kadar hizmet, dağ gibi bir kıymet kazanabilir; ufacık
bir hizmet, büyük bir değeri ve neticeyi haiz olabilir!
İşte Risale-i Nur, böyle dehşetli ve ehemmiyetli bir zamanın
mahsulü ve neticesidir. Risale-i Nur'un müellifi, yirmibeş sene-
sh: » (T: 145)
lik din yıkıcılığının
hükmettiği dehşetli bir devrin cihad-ı diniye meydanının en büyük kahramanı ve
tâ kıyamete kadar Ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) dâr-üs selâma davet eden ve
beşeriyete yol gösteren rehber-i ekmelidir. Ve hem Risale-i Nur, Kur'anın elmas
bir kılıncıdır ki, zaman ve zemin ve fiiliyat bunu kat'iyetle isbat etmiş ve
gözlere göstermiştir. İşte öyle elîm ve feci' ve dehşetli bir devri ihdas eden
dinsizlerin icraatı olan pek ağır şartlar dâhilinde Bediüzzaman'ın inayet-i
Hak'la te'life muvaffak olduğu Risale-i Nur eserleri, dinsizliğin istilasına
karşı, yıkılması gayr-ı kabil olan muazzam ve muhteşem bir sed teşkil etmiştir.
Risale-i Nur; maddiyyunluk, tabiiyyunluk gibi dine muarız felsefenin muhal,
bâtıl ve mümteni' olduğunu; cerhedilmez bürhanlarla, aklî, mantıkî delillerle
isbat ederek en dinsiz feylesofları dahi ilzam etmiştir. Küfr-ü mutlakı
mağlubiyete düçar etmiş, dinsizliğin istilasını durdurmuştur.
Evet Bediüzzaman'a yapılan o tarihî zulüm ve işkence ve ihanetler
altında feveran edip parlayan Risale-i Nur, bu zamanda ve istikbalde bir
seyf-ül İslâm'dır. Risale-i Nur ruhların sevgilisi, kalblerin mahbubu,
âşıkların maşuku, canların cananı olmuş; îcabında bu canan için canlar feda
edilmiştir. Risale-i Nur, beşerin sertacı ve halaskârı mevki-i muallâsında
hizmet yapmış ve yapmaktadır. Risale-i Nur, Kur'anın son asırlarda beklenen bir
mu'cize-i maneviyesi olarak tulû' etmiş ve başta müellifi Bediüzzaman Said
Nursî olarak milyonlarla talebeleri ve kardeşleri, bu hakikat-ı Kur'aniye
etrafında pervaneler gibi dönerek onun nuruyla nurlanmışlar, ondaki Kur'an ve
iman hakikatlarını massetmişler (emmişler), imanlarını kuvvetlendirmişler ve bu
hakikat-ı kübrayı bütün dünyaya ilân etmek ve ölünceye kadar onu okumak ve ona
hizmet etmek gayesini azmetmişlerdir.
Evet Türk Milletini ve bu vatan ahalisini ve âlem-i İslâm'ı ebede
kadar şerefle yaşatacak ve mazide olduğu gibi istikbalde de, tarihin altın
sahifelerine, Kur'an ve İslâmiyet hizmetinde âlem-i İslâm'ın pişdarı ve namdar
kumandanı olarak kaydettirecek medar-ı iftiharı Risale-i Nur'dur. Büyük bir
vüs'at ve külliyeti taşıyan ve Anadolu'da ve İslâm âleminde zuhur edip her
tarafta hüsn-ü kabule ve tesire mazhariyetle gittikçe inkişaf ve intişar eden
bu eser; Kur'anın malıdır, âlem-i İslâm'ın ve ehl-i imanın malıdır ve bu vatan
ahalisinin İslâmî bir medar-ı iftiharıdır. Bu
sh: » (T: 146)
memlekette hükmeden bir
hükûmetin nokta-i istinadı, hem aynı zamanda bütün dünyaya duyuracağı muazzam
hakikatlar manzumesidir ki, inşâallah bir zaman gelip radyo ile bütün âlemlere
ders verilecek ve ilân edilecektir.
Evet dünya ilm ü irfan sahasına Türkiye'den bir güneş doğmuştur. Bu
yeni doğan güneş, bin üçyüz yıl evvel âlem-i beşeriyete doğmuş olan güneşin bir
in'ikasıdır ve o manevî güneşin her asırda parlayan lem'alarından birisidir ve
beklenilen son mu'cize-i manevîsidir! Yalnız maneviyat sahasında değil, zâhiren
ve maddeten dahi tesirini göstermiştir.
Evet Risale-i Nur, bütün dünya milletlerinin hayatlarını muhafaza
ve müdafaa için sarıldıkları ve güvendikleri atom ve emsali bomba ve
silâhlarının fevkinde muazzam bir tesire sahibdir! Bunun böyle olduğunu, bir
parça ilim ve basiret nazarıyla Nur Risalelerine bakanlar ve Risale-i Nur
müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin otuz seneden beri Anadolu'daki hizmet-i
imaniyelerine dikkat edenler görür, anlar ve tasdik ederler. Hakikata nüfuz
eden zâtlar için Risale-i Nur'un tulû'undan bugüne kadar geçen zaman
içerisindeki yapılan hizmetin neticeleri, nihayet derecede muhteşem ve
muazzamdır, milyarlar takdir ve tebrike lâyıktır!
Evet Risale-i Nur iman-ı tahkikîyi bu vatanda neşretmekle imanı
kuvvetlendirip, bu memleketteki dinsizlik ve imansızlık, dalalet ve sefahete
karşı mukabele ve müsbet bir tarzda mücadele ederek bunları mağlub etmiştir.
Büyük ve küllî ve umumî mücahede-i diniyesinde muzaffer olmuştur. Taife-i
mücahidîn olan Nur Talebeleri; azamî sadakat ve ittihaddan neş'et eden azîm,
manevî, makbul bir sır ile rahmet-i İlahiyenin celbine ve teveccühüne vesile
olmuştur. Bu ihlaslı taife-i mücahidîn küçük bir çekirdek gibi dar bir dairede
iken, o çekirdekte âlemi istila edecek bir Şecere-i Tuba'nın mahiyeti bulunduğu
misillü; ondördüncü asr-ı Muhammedîde (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'andan çıkan
Risale-i Nur'un Anadolu'da tulû' ve intişar etmesiyle, neticede neşv ü nema
ederek âlem-i İslâm ve insaniyete kadar genişlemiş ve daha da genişleyecektir!
İşte Risale-i Nur, hem fevkalâde ihlası ve hem yalnız tevhid ve
iman akidelerinin hizmetini esas meslek ittihaz ederek bir kudsiyet kazanması
ve mahiyetinde bütün hakaik-i Kur'aniye
sh: » (T: 147)
ve İslâmiye mevcud
bulunarak her tarafı kaplayacak bir nur-u hakikat olması dolayısıyla, rahmet-i
İlahiye canibinde bu millet-i İslâmiyeyi, maddî-manevî felâket ve helâket
tehlikelerinden, bir sedd-i Kur'anî ve nur-u imanî olarak muhafazaya vesile
olmuştur.
Risale-i Nur, iman ve Kur'an muhaliflerine karşı mücadelesinde cebr
ve münazaa yolunu değil, ikna' ve isbat yolunu ihtiyar etmiştir.
Risale-i Nur yüz otuz risalelerinde, doğrudan doğruya hakikatın
berrak vechesini bütün vuzuh ve çıplaklığıyla göstermiştir. Din-i Hak olan
İslâmiyet'i ve âlem-i insaniyetin hidayet güneşi olan Kur'anın mu'cizeliğini
bütün dünya efkârı müvacehesinde ve bütün fikir ve felsefe sahasında
cerhedilmez kat'î deliller ile göstermiştir. Ve mantıkî hüccetlerle isbat
etmiştir ki; yeryüzündeki bil'umum kemalât ve medeniyet ve terakki umdeleri,
semavî dinler ve peygamberler eliyle gelmiş ve bilhassa İslâmiyet'in zuhuruyla
âlem-i insaniyet, İslâm âleminin taht-ı riyasetinde cehalet gayyasından
kurtulmuş ve kurtulacaktır! Felsefe ve hikmetin içerisinde görünen fazilet,
menfaat-ı umumiye vesaire gibi insanî esaslar ise: Güneş'in doğmasıyla ondan
yayılan ve aydınlanan gece âleminin nurları gibi, Nübüvvet güneşinin tulû'u,
beşeriyetin fikir ve kalblerinde akisler ve lem'alar husule getirmiş
olmasındandır. Hakikatlı felsefe ve hikmetin, fen ve san'atın üzerinde görünen
bu ışıklar, Kur'an güneşinin ve Nübüvvet kandilinin âlem-i beşeriyete
akislerinden ve cilvelerinden mütevelliddir.
Ey âlem-i İslâm! Uyan, Kur'ana sarıl; İslâmiyet'e maddî ve manevî
bütün varlığınla müteveccih ol!
Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve
İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana
yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i
maneviyesi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeye çalış. Lisanın, Kur'anın
âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkın da onun manasını
neşretsin; lisan-ı halin ile de Kur'anı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi,
âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun!
Ey asırlardan beri Kur'anın bayrakdarlığı vazifesiyle cihanda en
mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş
sh: » (T: 148)
olan ecdadın evlâd ve
torunları! Uyanınız! Âlem-i İslâm'ın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak,
kat'iyen akıl kârı değil! Yine Âlem-i İslâm'ın intibahında rehber olmak, arkadaş,
kardeş olamak için Kur'anın ve imanın nuruyla münevver olarak, İslâmiyet'in
terbiyesiyle tekemmül edip hakikî medeniyet-i insaniye ve terakki olan
medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu, hal ve harekâtında kendine rehber
eylemek lâzımdır.
Avrupa ve Amerika'dan getirilen ve hakikatta yine İslâm'ın malı
olan fen ve san'atı, nur-u tevhid içinde yoğurarak, Kur'anın bahsettiği
tefekkür ve mana-yı harfî nazarıyla, yani onun san'atkârı ve ustası namıyla
onlara bakmalı ve "saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-i
imaniye ve Kur'aniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!" demeli ve
dedirmeliyiz!
Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin
torunları olan muhterem din kardeşlerim!
Beşyüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur'anın sabahında uyanınız.
Yoksa Kur'an-ı Kerim'in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahrasında
yatmakla, vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.
Kur'anın mecrasından ayrılarak birleşmeyen su damlaları gibi
toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefahet ve şehvet-i medeniye sizi emerek
yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur'an-ı Kerim'in saadet ve selâmet
mecrasında ittihad ederek, sefahet ve rezalet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana
âb-ı hayat olan, hakikat-ı İslâmiye sularını akıtınız.
O hakikat-ı İslâmiye suları ile bu topraklarda iman ziyası altında
hakikî medeniyetin fen ve san'at çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve manevî
saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir inşâallah.
Sadede dönüyoruz. Evet Bediüzzaman Said Nursî Barla'da ikamete
memur edilip Risale-i Nur'u te'lif ettiği seneler, yukarıda bir nebze
zikrettiğimiz gibi, zerreyi dağ gibi kıymetlendiren ehemmiyetli seneler idi.
Nasılki kışın dondurucu soğuğunda ve ağır şerait altında bir saatlik nöbet, bir
sene ibadetten hayırlıdır; aynen öyle de: O zaman-ı müdhişede, değil yüz otuz
risaleyi, belki iman ve İslâmiyete dair hakikî bir tek risale yazabilmek dahi,
binler risale kıymet ve ehemmiyetinde idi.
sh: » (T: 149)
Evet; dinsizliğin hükümferma olduğu o dehşetli devirde, ehl-i din,
terzil edilmeye çalışılıyordu. Hattâ Kur'anı dahi tamamen kaldırmak ve
Rusya'daki gibi dinî akideleri tamamen imha etmek düşünülmüş; fakat millet-i
İslâmiyece bir aks-ül ameli netice verebilmesi ihtimali ileri sürülünce bundan
vazgeçilmiş, yalnız şu karar alınmıştı: "Mekteblerde yaptıracağımız yeni
öğretim usûlleriyle yetişecek gençlik, Kur'anı ortadan kaldıracak ve bu suretle
milletin İslâmiyet'le olan alâkası kesilecek!" Bütün bu dehşet-engiz
plânları çeviren o müdhiş fitnenin menbaları, şimdiki dinî inkişafın muarızı ve
düşmanları olan haricî dinsiz cereyanların reisleri ve adamları idi. Evet Türk
milleti içerisinde meydana getirilen o dehşetli hâdisatın iç yüzünü,
tafsilatını, istikbalin hakikatperest tarihçilerine ve bunları şimdi Demokrat
idaredeki serbestiyetle bir derece neşretmekte olan İslâm-Türk muharrirlerine
havale ediyoruz. Bizim vazifemiz, yalnız ve yalnız hakaik-i imaniye ve
Kur'aniye ile meşgul olmaktır. Biz yalnız ve yalnız iman ve İslâmiyet
cereyanındayız.
Evet o dalalet ve zındıkanın en azgın devirlerinde Bediüzzaman Said
Nursî, daimî nezaret ve tarassud altında ve böyle müdhiş ve pek çok ağır şerait
içerisinde idi. Nemrudların, Firavunların, Şeddadların ve Yezidlerin yapamadığı
zulümlerin enva'ı Bediüzzaman'a yapılıyordu. Ve yirmibeş sene böyle devam etti.
O zaman âlem-i İslâm, maddeten fakirdi ve müstevlilerin esaretinde bulunuyordu.
Bütün gizli fesad ve dinsizlik komiteleri, hem Türkiye'de, hem âlem-i İslâmda
müdhiş faaliyetler yapıyor ve tarafdarları onları destekliyor ve hepsi de İslâmiyet
aleyhinde ittifak ediyorlardı.
İşte Risale-i Nur, Asr-ı Saadet'te İslâm'ın cihanı fetih
anahtarları hükmünde olan Bedir, Uhud muharebelerinin ehemmiyeti nev'inden bir
kıymeti ihtiva eden bir zamanın mahsulüdür ki; vesile olduğu hizmet-i imaniye
ve îfasında bulunduğu manevî cihad-ı diniye, tarihte Asr-ı Saadet'ten maada
hiçbir zamanda görülmemiş bir azamettedir. Eli kolu bağlı hükmünde olan
Bediüzzaman Said Nursî, öyle dehşetli bir esarette, nefiy ve inzivada te'lif ve
neşrettiği yüz otuz parça Risale-i Nur eserleriyle, belîğ bir hatib olarak
Anadolu mescidinde ve âlem-i İslâm câmiinde konuşuyor, ehl-i İslâm'a Kur'andan
aldığı dersini tekrar ediyor; güya Bediüzzaman Said Nursî, ondördüncü asr-ı Mu-
sh: » (T: 150)
hammedînin ve yirminci
asr-ı milâdînin minaresinin tepesinde durup, muasırları olan ehl-i İslâm ve
insaniyete bağırıyor ve bu asrın arkasında dizilmiş ve müstakbel sıralarında
saf tutmuş olan nesl-i âti (Hâşiye) ile bir mürşid-i azam, bir müceddid-i ekber
olarak konuşuyor...
Risale-i Nur'un Te'lifi ve
Neşri
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müşkil ve ağır vaziyetler
altında Risale-i Nur Külliyatını te'lif ediyor ki, tarihte hiçbir ilim adamının
karşılaşmadığı zorluklara maruz kalıyor. Fakat sönmeyen bir azim, irade ve
hizmet aşkına mâlik olduğu için; yılmadan, yıpranmadan, usanıp bıkmadan, bütün
kuvvetini sarfederek emsalsiz bir sabır ve tahammül ve feragat-ı nefs ile, bu
millet ve memleketi komünizm ejderinden, mason âfatından, dinsizlikten muhafaza
edecek -eden ve etmekte olan- ve âlem-i İslâmı ve beşeriyeti tenvir ve irşadda
büyük bir rehber olan bu hârikulâde Risale-i Nur eserlerini meydana getiriyor.
Yüz otuz parça olan Risale-i Nur Külliyatının te'lifi, yirmiüç senede hitama
eriyor. Nur Risaleleri, şiddetli ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden, her
yazılan risale, gayet şifalı bir tiryak ve ilâç hükmünü taşıyor ve öyle de
tesir edip pek çok kimselerin manevî hastalıklarını tedavi ediyor. Risale-i
Nur'u okuyan herbir kimse; güya o risale kendisi için yazılmış gibi bir hâlet-i
ruhiye içinde kalarak büyük bir iştiyak ve
________________________
Hâşiye: Risale-i Nur'a herkesten ziyade iştiyak gösteren, masum
gençler ve çocuklardır. Binler nümunesinden bir nümunesi şudur:
Bir zaman, Bolvadin Kazasından geçerken, Üstadın geldiğini gören
ilk ve orta mekteb talebeleri, bilâ-istisna hepsi mektebin bahçesinden çıkarak
arabanın etrafını alıp selâm veriyorlardı; ve lisan-ı halleriyle "Hoş
geldiniz" diyerek tebriklerini ve minnetdarlıklarını takdim ediyorlardı.
Bunun hikmetini, bir müddet evvel Emirdağı'nda, bindiği faytonun geçtiğini
görüp tâ uzaklardan dikenlere basarak "Bediüzzaman Dede! Bediüzzaman
Dede!" diye Emirdağ köylerinin yollarında koşuşan masum çocuklar
münasebetiyle, üstadımızdan sormuştuk. O zaman: "Bu masumların akılları
derketmiyor, fakat ruhları bir hiss-i kablelvuku ile hissediyor ki; Risale-i
Nur'la bunlar hem imanlarını kurtaracak; hem vatanlarını, hem kendilerini, hem
istikballerini dehşetli tehlikelerden muhafaza edecekleri için bu hakikati
kalbleri hissetmiş; ve benim Risale-i Nur'un tercümanı olmam hasebiyle,
Risale-i Nur'a ait muhabbet, teşekkürat ve minnetdarlığı bana
gösteriyorlar." dedi ve onlara dua ettiğini söyledi. Üstad Bediüzzaman,
çocukları pek sever, böyle etrafında toplandıklarında: "Masum olduğunuz
için dualarınız makbuldür, bana dua ediniz." diye onlara iltifat ederdi.
İşte, anneleri hep Nur Talebeleri olan Bolvadin masumlarının samimî
alâkalarının sebebi bu idi.
sh: » (T: 151)
şiddetli bir ihtiyaç
hissederek mütalâa ediyor. Nihayet öyle eserler vücuda geliyor ki; bu asır ve
gelecek asırların bütün insanlarının imânî, İslâmî, fikrî, ruhî, kalbî, aklî
ihtiyaçlarına tam cevab verecek ve kâfi gelecek Kur'anî hakikatlar ihsan
ediliyor.
Risale-i Nur, Kur'an-ı Hakîmin hakiki bir tefsiridir. Âyetler,
sırasıyla değil; devrin ihtiyacına cevab veren îmanî hakikatları mübeyyin
Âyetler tefsir edilmiştir.
Tefsir iki kısımdır: Biri, âyetin ibaresini ve lâfzını tefsir eder;
biri de, Âyetin mâna ve hakikatlarını izah ile isbat eder. Risale-i Nur, bu
ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymetdarı ve en parlağı ve en
mükemmeli olduğu, ehl-i tahkik ve tedkikten binlercesinin şehadetiyle ve
tasdikiyle sabittir.
Risale-i Nur'un te'lifi ve neşriyatı, şimdiye kadar misli
görülmemiş bir tarzdadır. Bediüzzaman Said Nursî, kendi eliyle risaleleri yazıp
teksir edecek derecede bir yazıya malik değildir, yarım ümmîdir. Bunun için
kâtiblere sür'atle söyler ve sür'atle yazılır. Günde bir-iki saat te'lifatla
meşgul olarak on, oniki ve bir-iki saatte yazılan harika eserler vardır.
Üstad Bediüzzaman'ın te'lif ettiği risaleleri, talebeler, elden ele
ulaştırmak suretiyle müteaddid nüshalar yazarlar, yazılan nüshaları müellifine
getirirler. Müellif, müstensihlerin yanlışlarını düzeltir. Bu tashihatı
yaparken, eserin aslı ile karşılaştırmadan kontrol eder. Şimdi de yirmibeş-otuz
sene evvel te'lif ettiği bir eseri tashih ederken aslına bakmaz.
Yazılan risaleleri, etraf köylerden ve kazalardan gelenler, büyük
bir merak ve iştiyakla alıp gidiyorlar ve el yazısıyla neşrediyorlardı.
Üstad Bediüzzaman, Kur'an'dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden
ve te'lifat zamanında yanında hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te'lif
etmiştir.
Merhum Mehmed Âkif'in:
Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı.
beytiyle ifade ettiği idealini tahakkuk ettirmek, Bediüzzaman'a
müyesser olmuştur.
Risale-i Nur'un neşir keyfiyeti de tarihte hiçbir eserde
görülmemiştir... Şöyle ki:
sh: » (T: 152)
Kur'an hattını muhafaza etmek hizmetiyle de muvazzaf olan Risale-i
Nur'un, muhakkak Kur'an yazısıyla neşredilmesi lâzımdı. Eski yazı yasak edilmiş
ve matbaaları kaldırılmıştı. Bediüzzaman'ın parası, serveti yoktu; fakirdi,
dünya metaiyle alâkası yoktu. Risaleleri el ile yazarak çoğaltanlar da, ancak
zarurî ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Risale-i Nur'u yazanlar, karakollara
götürülüyor.. işkence ve eziyetler yapılıyor, hapislere atılıyordu. Bediüzzaman
aleyhinde hükûmet eliyle yaptırılan propaganda ve tazyiklerle her tarafa
dehşetler saçılıyor; ahali, Hazret-i Üstad'a yaklaşmaya, ondan din, iman dersi
almaya cesareti kalmayacak derecede evhamlandırılıyordu. Vaktiyle de; din
adamlarının, hakikatperestlerin, sırf dindar oldukları için darağaçlarında can
vermeleri, bir korku ve yılgınlık havası meydana getirmişti. Hüküm sürmekte
olan eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak içinde, ehl-i diyanet sükût-u mutlaka
mahkûm edilmişti. Ne dinin hakikatlarından bahseden hakikî bir risale
neşrettiriliyor ve ne de o hakikatlar millete ders verdiriliyordu. Bu suretle
İslâmiyet, ruhsuz bir cesed haline getirilmeye çalışılıyor; Din-i İslâm'ın
mahiyeti ve esaslarını ders vermek, kat'iyen menediliyordu. (Hâşiye).
İşte; başlangıçta pek azgın olan bu dinsizlik devri, Risale-i
Nur'un umumiyet kesbeden neşriyatıyla yıkılmış; ehl-i imanın manevî ve maddî
(bilhassa manevî) hayatına tatbik edilen istibdad zincirleri parçalanmıştır.
Risale-i Nur, dinsizliğin belini kırmış ve temel taşlarını târ u mar etmiştir.
Evet; o zamanlar ki, dinsizliğin mukabil cephesinde Risale-i Nur
şimşekler gibi parlamış ve Kur'an-ı Hakîm'in bu nuru bütün satvet ve şevketiyle
zuhur ederek perde altında neşrolunmuştur.
Risale-i Nur'dan tahkikî iman dersi alan ve gittikçe ziyadeleşen
Nur Talebelerinin imanları inkişaf etmiş, îmanî bir şehamet ve İslâmî bir
cesarete sahib olmuşlardır. Nasılki, cesur bir kumandan, yüzlerce askere
lisan-ı hâliyle cesaret verir ve nokta-i istinad olursa; aynen öyle de Risale-i
Nur şahs-ı manevîsinin mümessili olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri başta
olarak, tahkikî iman dersleriyle imanları kuvvetlenen yüzbinlerce, şimdi mil-
________________________
Hâşiye: Bütün o dinsizlik icraatını, bugünkü dinî inkişafı
hazmedemeyen gizli dinsizler yapıyordu.
sh: » (T: 153)
yonlarca Nur Talebeleri,
ehl-i imana bir nokta-i istinad ve bir hüsn-ü misâl olmuşlardır. Nur
Talebelerinin bu iman kuvvetleri ve dinsizliğe karşı kahramanca mücadeleleri,
halkın üzerinde çok tesir yapmış ve bir intibah (uyanıklık) husule getirmiştir.
Böylelikle, milletin içindeki korku ve evhamları da Risale-i Nur'la izale
etmişler, vatan ve millete umumî bir cesaret, ümid ve ferahlık husule getirip
müslümanları yeisten kurtarmışlardır.
Risale-i Nur'u gaye-i hayat edinen bir Nur Talebesi, yüz adam
kuvvetinde olduğu ve yüz nâsih kadar iman ve İslâmiyete hizmet ettiği, ehl-i
hakikatça müsellem ve musaddaktır. Nur talebeleri; dinsizliğin şa'şaalı
taarruzlarına, tantanalı yaygaralarına, zulümlerine, hapislerine; üstadları
gibi, kıymet vermeden, korkmadan, lüzumunda canlarını, mallarını, evlâd ü
iyallerini dahi çekinmeden Risale-i Nur'la iman ve İslâmiyete hizmet uğrunda
feda etmişlerdir. Nur Talebeleri, tek bir şeyi gaye edinmiştir:
"İmanlarını kurtarmak niyetiyle Risale-i Nur'u okumak ve Rızâ-yı İlâhî
için iman ve İslâmiyete Risale-i Nur'la hizmet etmek." Bu gayelerinde
muvaffak olmak için, her şeylerini bu hizmete hizmetkâr yapmışlardır.
Evet; Nur Talebeleri, Ümmet-i Muhammediyeyi sâhil-i selâmete
çıkaran bir sefine-i Rabbaniyenin hademeleri olduklarına inanmışlardır. Hayatta
en büyük gayeleri; Kur'an ve imana hizmet ederek, Ümmet-i Muhammed'in refah ve
saadet içinde yaşamasına vesile olmaktır. Risale-i Nur'un el yazısıyla neşri
senelerinde, evlerinden yedi-sekiz sene çıkmadan Risale-i Nur'u yazıp
neşredenler olmuştur. O zamanlar Isparta havalisinde erkek, kadın, genç ve
ihtiyarlardan binlerce Nur Talebesi, hattâ Nur dershanesi olan Sav Köyü bin
kalemle, senelerce Nur Risalelerini yazıp çoğaltıyorlardı. Risale-i Nur,
te'lifinden yirmi sene sonra, teksir makinesi ile neşredilmiş ve otuzbeş sene
sonra da matbaalarda basılmaya başlanmıştır. İnşâallah bir zaman gelecek,
Risale-i Nur Külliyatı altunla yazılacak ve radyo diliyle muhtelif lisanlarda
okunacak ve zemin yüzünü geniş bir dershane-i Nuriyeye çevirecektir.
Risale-i Nur'un neşrinde, mübarek hanımlar da ehemmiyetli
fedakârlıklara mazhar olmuşlardır. Hattâ, Hazret-i Üstad'a gelip,
"Üstadım! Ben, efendimin göreceği dünyevî işleri de yapmaya çalışacağım; o
senindir, Risale-i Nur'undur." diyen ve erkeklerinin
sh: » (T: 154)
Risale-i Nur hizmetinde çalışmalarına daha fazla imkânlar veren kahraman
hanımlar görülmüştür. Risale-i Nur'u yazan efendilerine geceleri lâmba tutarak,
onların din, iman hizmetlerine canla başla iştirak etmişlerdir. Risale-i Nur'u;
hanımlar, kızlar elleriyle yazmışlar, göz nurları dökmüşler, mübarek kâtibeler
olarak imana hizmet etmişlerdir. Hattâ öyle Nur Talebesi hanımlar vardır ki,
kendilerini son nefeste iman nuruyla hüsn-ü hâtimeye nail edecek Nur
Risalelerini hararetle okumuşlar ve diğer din kardeşleri olan hanımlara da
okuyup tanıtmışlar; Nurları hanımlar içinde neşrederek, çok hanımların Kur'an
ve iman nurlarıyla nurlanmalarına vesile olup kahramanca hizmette
bulunmuşlardır. Risale-i Nur'u okuyup okutmakla iman mertebelerinde terakki
edip âdeta birer mürşid mertebesine yükselmişlerdir. Hanımlar, sırf Allah
rızasını tahsil için, safvet ve ihlasla, Risale-i Nur'daki parlak ve çok
feyizli Kur'an nurlarına bağlanmış ve kalblerinde sönmez bir muhabbet ve sevgi
besleyerek dünya ve âhirette bahtiyar olacak bir vaziyete kavuşmuşlardır.
Risale-i Nur'un kıymet ve büyüklüğü, temiz kalblerine o kadar yerleşmiş ki; onu
beraberce okuyup dinledikçe içleri nurlarla, feyizlerle dolup taşmış, nuranî
gözyaşları dökerek cuş u huruşa gelmişlerdir. Ne bahtiyardır o hanımlar ki;
Risale-i Nur'un bu mukaddes îmanî hizmetinde çalıştıkları için onlar daima
hayırla yâdedilecek, âhiretlerine nurlar gönderilecek, kabirleri cennet-misâl
pürnur olacak ve âhirette de en yüksek mertebelere ulaşacaklardır, İnşâallah.
En başta Bediüzzaman Hazretlerinin dualarına dâhil olmakla beraber, Nur
Talebeleri mabeynindeki şirket-i maneviye sırrıyla defter-i hasenatlarına
hayırlar kaydedilmektedir. Risale-i Nur'a samimî alâkaları, o fedakâr
hanımları, milyonlarca Nur talebelerinin dualarına nail etmektedir. Risale-i
Nurları okuyup okutmakla büyük manevî kazançlara, yüksek derecelere
erişmektedirler. İnşâallah, ekserî hanımların böyle olmasını, rahmet-i İlâhiden
kuvvetle i'tikad ve ümid ve niyaz ediyoruz.
Basiretli Nur nâşirleri; otuz beş sene evvel Risale-i Nur'daki
yüksek hakikatları görmüş, o kudsî dersleri almış ve o zamandan beri ihlas ve
sadakatla gizli din düşmanlarına göğüs germiştir. Nur kahramanlarının haneleri
müteaddid defalar arandığı ve kendileri defalarca hapislere atılarak orada
şiddetli azablar ve sı-
sh: » (T: 155)
kıntılar çektirildiği
halde, elmas kalemleriyle Risale-i Nur'un bu kadar senedir naşirliğini
yapmışlardır. İstedikleri takdirde dünya nimetleri kendilerine yâr olduğu
halde; her türlü şahsî, dünyevî rütbelerden, varlıklardan feragatla, ömürlerini
Risale-i Nur'un hizmetine vakfetmişlerdir.
Acaba, Risale-i Nur Şakirdlerindeki bu cehd ve kuvvetin, bu feragat
ve fedakârlığın ve bu derece sebat ve sadakatın sebebi nedir? diye bir sual
sorulursa, bu sualin cevabı muhakkak ki şu olacaktır: Risale-i Nur'daki
cerhedilmez yüksek hakikatlar, iman hizmetinin yalnız ve yalnız Rızâ-yı İlâhî
için yapılması ve Bediüzzaman Hazretlerinin azamî ihlasıdır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Barla'da sekiz sene kadar
kalmıştır. Ekserî zamanlarını kırlarda, bağ ve bahçelerde geçiriyordu. İki-üç
saat kadar uzaklıktaki tenha dağlara ve bağlara çekilir, Nur Risalelerini
te'lif eder; bir taraftan da te'lif ettiği risaleler Isparta ve havalisinde el
yazısıyla istinsah edilip kendisine gönderildiğinde bunları tashih ederdi. Bir
gün içinde hem tashihat yapar, hem gidip gelme dört-beş saat süren yerlere yaya
olarak gider, hem aynı günün üç-dört saatini te'lifata hasreder ve hem de çok
zaman yemeğini kendisi hazırlardı. O zamanlarda kırk yerde risaleler, Risale-i
Nur'a müştak ilk talebeler tarafından el yazısıyla çoğaltılıyordu. Üstad bu
kitabları sırtına yüklenir; dağ, bağ veya kırlara kadar gider, orada tashihini
yapar, evine gelirdi. Nefye mahkûm edilerek, zamanın en dehşetli zulmüne maruz
bırakılmış ve kimse ile görüşmesine müsaade edilmemişti. Fakat o, bu yokluk içinde
tükenmez bir varlığa kavuşmuştu. Çünki o, âlem-i İslâm ve insaniyeti tenvir ve
irşad edecek Kur'andan gelen iman hakikatlarını te'lif ediyor ve aynı zamanda
neşrediyordu. Bütün meşgalesini, te'lif etmekte olduğu eserlere hasretmişti.
Bir gün gelecek bu eserler Anadolu'ya yayılacak, âlem-i İslâm merkezlerine
gidecek, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedecek ve o zaman, âlem-i
İslâmın asırlardır bayrakdarlığını yapmış bir millet içerisinde yerleştirilmek
istenen dinsizlik, imansızlık ideolojilerini parçalayacak; son asırların
dalâlet tâgutlarının şahs-ı manevîsinden ibaret olan ehl-i küfür, ehl-i sefahet
ve ehl-i dalalet cereyanlarının bu vatanı istilasına sed çekecek, istikbal
nesillerinin ebedî kurtuluş ve saadetini temine medar olacaktır.
sh: » (T: 156)
İşte; o, tarihin en muazzam bir hâdisesinin mebdeini izn-i İlâhî ve
tasarruf-u Rabbanî ile hazırladığı için böyle çok mukaddes bir manayı hâvi
davanın hâmili bulunduğu itibariyle dünyanın en mes'udu, zamanın en bahtiyarı
idi. Giyinişinde, gayesinde, idealinde zerre kadar değişiklik ve tezelzül
olmamıştı. Bilakis hal-i âlemin itikadlarını düzeltecek, zulmeti izale edecek
bir meş'ale-i hidayeti hâmil idi. Vazifesi ve hizmeti, bütün insanların iki
cihana ait saadet ve refahını tazammun ettiği için bir cehd ve azim içinde
bulunuyordu.
* * *
Üstadın Barla'daki ikametgâhı, iki odadan ibaret bir evdir. Esasen
müstakil bir evi ve yeryüzünde taht-ı tasarruf ve temellükünde bir karış yeri
dahi yoktur. Barla'da sekiz sene müddetle ikamet ettiği ev, üç yüz elli milyon
ehl-i İslâmın merkezi hükmünde ilk dershane-i Nuriyesidir. Bu dershane-i
Nuriyenin altında, daimî akan bir çeşme vardır. Ve önünde, dershane-i Nuriyeye
bitişik çok kalın ve üç sütun halinde semaya yükselen gayet muhteşem bir çınar
ağacı vardır. Çınar ağacının dalları arasında bir kulübecik yapılmıştır.
Burası, Hazret-i Üstad'ın bahar ve yaz mevsimlerindeki istirahatı ve vazife-i
tefekküriye ve ubudiyeti için en münasib bir menzildir. Üstad'ın sıddık
hizmetkârları, talebeleri ve Barla ahalisi diyorlar ki: "Üstadı, geceleri,
dershane-i Nuriyenin önündeki bir şecere-i mübareke olan çınar ağacının dalları
arasında bulunan kulübecikte sabahlara kadar tesbihat ile, ezkâr ile terennüm
eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem ağacın binlerce
dalları arasında şevk u cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstad'ın böyle
sabahlara kadar çalışmasını görürdük de; ne zaman uyur, ne zaman kalkar!
bilemezdik."
Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkıntı ile
geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdud bir şeydi. Geceleri,
Kur'an-ı Kerim'den vird edindiği sûreleri ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın münacat-ı meşhûresi olan "Cevşen-ül Kebîr" namındaki
münacatını ve Şâh-ı Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend gibi eazım-ı evliyanın münacat
ve hizblerini ve salâvat-ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un menbaı olan
"Hizb-ün Nuriye"yi ve Âyât-ı Kur'aniyenin lemaatı olan ve bir
silsile-i tefek-
sh: » (T: 157)
kür bulunan ve
Yirmidokuzuncu Lem'ada cem'edilen hizb ve münacatları okur, bunları tamam
edince de yine Risale-i Nur'la meşgul olurdu. Gündüzleri ise, daima Risale-i
Nur'un mütalaası ve tashihi ile meşgul olur; Risale-i Nur hizmetini herşeye
tercih eder, Risale-i Nur'a ait yetişecek acele bir iş zamanında diğer
meşguliyetlerini bırakır, evvelâ o işi tamamlardı.
Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar
ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada îfa eder;
Risale-i Nur'un hakikatlarını, menba' ve maden-i hakikîsi olan mele-i a'lâda
tefeyyüz ve temaşa ve tefekkür ederdi. Üstadın, gerek شَجَرَةٌ
مُبَارَكَةٌ
sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse Çam Dağlarındaki o çok ünsiyet
ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifade edebilmek
acaba mümkün müdür? Aslâ mümkün değildir! Cenab-ı Hak; Kemâl-i Rahmetiyle bu
ferd-i ferîdi, kemalât-ı insaniyenin bütün enva'ını câmi' bir istidadda
yaratmış ve bu istidadların da azamî şekilde inkişafını irade etmiş ki; bu
müstesna zâtı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan
Risale-i Nur şahs-ı manevîsi itibariyle bütün hakaikte "üstad-ı küll"
hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlarının bir aks-i nurunu ve
tecellisini Risale-i Nur şahs-ı manevîsinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemali
hayretle baktırmış ve böylece Risalet-i Ahmediye ve hakikat-ı Muhammediyenin
câmi' bir âyinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş,
erimiş; fakat manen bütün âlem-i İslâm olarak tevellüd etmiş, beka bulmuştur.
Ve tâ kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir. Hiç
mümkün müdür ki; sinek kanadının icadından lâkayd kalmayan ve o kanadın
zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takib eden Sâni'-i Zülcelal,
Risale-i Nur ile onun te'lif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsî vazifelerini
gördüğü yerlerle alâkadar olmasın ve öyle kudsî hizmetlere hâdim (hizmet eden)
olan mekânlar ve dershane-i Nuriyeler ve şecere-i mübarek, rahmetin kasd-ı
tahsisinden hariç kalsın? Kat'iyen mümkün değildir!
Said Nursî Hazretleri Barla'da iken, yaz aylarında bazan Çam
Dağı'na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli
yüksekti. Barla dershane-i Nuriyesinin önündeki çı-
sh: » (T: 158)
nar ağacının tepesindeki
kulübeciği gibi, Çam Dağı'nın en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde
dershane-i Nuriye manasında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının
tepelerinde, Risale-i Nur'la meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla'dan bu
ormanlık havaliye gelip giderdi. Ve derdi ki: "Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı'na
değişmem!"
Şimdi sözü burada keserek, Üstad'ın Risale-i Nur'u te'lif ettiği
mezkûr Çam Dağı'nda ve Barla nahiyesindeki hayatına ve Risale-i Nur'un
mahiyetine ait risale ve mektublardan birkaçını aşağıya dercediyoruz.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ
شَىْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلاَمُ اللَّهِ
وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَعَلَى اِخْوَانِكُمْ لاَسِيَّمَا
.. الىآخر Aziz kardeşlerim,
Ben şimdi Çam Dağında, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının
tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim.
İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir
hasbihal ederim; sizinle müteselli olurum. Bir mani olmazsa, bir-iki ay burada
yalnız kalmak arzusundayım. Barlaya dönersem, arzunuz veçhile sizden ziyade
müştak oluduğum şifahî bir musahabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında
hatıra gelen «İki-üç hatırayı» yazıyorum.
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır, fakat senden sır saklanmaz.
Şöyle ki:
Ehl-i hakikatın bir kısmı nasıl ki İsm-i Vedûd'a mazhardırlar ve
âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle
Vâcib-ül-Vücuda bakıyorlar.. öyle de: Şu hiç ender hiç olan kardeşinize yalnız
hizmet-i Kur'ana istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu
bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet
verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallah o Sözler,
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ
خَيْرًا كَثِيرًا
sırrına mazhardırlar.
sh:» (T: 159)
İkincisi: Tarîk-i Nakşî hakkında denilen «Der tarîk-i Nakşibendî
lâzım âmed çarı terk; terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk.»
olan fıkra-i ra'na birden hatıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra
tulû etti: «Der tarîk-i acz-mendi lâzım âmed çâr çiz; fakr-ı mutlak, acz-i
mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!» Sonra senin yazdığın: «Bak
kitab-ı kâinatın safha-i rengînine.. ilâ âhir..» olan rengîn ve zengin şiir
hatırıma geldi. O şiir ile semanın yüzündeki yıldızlara baktım. «Keşki şair
olsaydım, bunu tekmil etseydim.» dedim. Halbuki şiir ve nazma istidadım yokken
yine başladım, fakat nazm ve şiir yapamadım; nasıl hutur etti ise öyle yazdım.
Benim varisim olan sen, istersen nazma çevir; tanzim et. İşte birden hatıra
gelen şu:
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine;
Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisaniyle derler.
«Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına
Birer bürhan-ı nur-efşanız, biz vücud-u Sânia
Hem vahdete, hem kutrete şâhidleriz biz...»
Şu zeminin yüzünü yaldızlıyan
Nâzenin mu'cizatı çün melek seyranına.
Şu semanın arza bakan, Cennete dikkat eden,
Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâşiye)
Tûba-i hilkatten semavat şıkkına,
Hep kehkeşân ağsânına.
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semavat ehline; birer mescid-i seyyar,
Birer hâne-i devvar, birer ulvi âşiyane,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar,
Birer tayyareleriz biz...
___________________________________
Hâşiye: Yani Cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan
zeminin yüzünde hadsiz mu'cizat-ı, kudret teşhir edildiğinden, semavat
âlemindeki melâikeler, o mu'cizatı o hârikaları temaşa ettikleri gibi, ecram-ı
semaviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi, güya melâikeler gibi, zemin
yüzündeki nâzenin masnuatı gördükçe, Cennet âlemine bakıyorlar ve o muvakkat hârikaları bâki bir surette
Cennette dahi temaşa ediyorlar gibi bir zemine, bir Cennete bakıyorlar; yâni o
iki âleme nezaretleri var, demektir.
sh:» (T: 160)
Bir Kadîr-i Zülkemalin, bir Hakîm-i Zülcelâlin;
Birer mu'cize-i kudret, birer hârika-i san'at-ı hâlıkane,
Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz...
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhan gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz...
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz
abîdâne;
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensub birer meczublarız biz!..
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
SAİD
NURSÎ
[ ]
Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin Van civarında, Erek dağı
eteğinde, zaman zaman uğrayıp namaz kıldığı
çoravanis köyü ve camisi
sh:» (T: 161)
Altıncı Mektub
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ
شَىْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلاَمُ
اللَّهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلَى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلْوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ
وَمَا دَامَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ
الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı
gurbette medar-ı tesellilerim.
Madem Cenab-ı Hak, sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar
etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade
müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip,
bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyleki:
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş yirmi günde bir defa
misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne, yakındır,
dağcılar yakınımda yok, dağıldılar...
İşte gece vakti, şu garibane dağlarda sessiz sedasız, yalnız,
ağaçların hazinane hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif
renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırriyle, hemen ekseriyet-i mutlaka ile,
akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garib kaldım. Onlar beni bırakıp
Âlem-i Berzaha gittiklerinden neşet eden hazin bir gurbeti hissettim. İşte şu
gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi
alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hasıl olan firkatli
bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki;
vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli
bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibane
vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu
fâni misafirhaneden ebedül-âdâb tarafına harekete âmade olan ruhumu, fevkalâde
bir gurbette gördüm. Birden «FESÜBHANALLAH» dedim; bu gurbetlere ve
karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryad ile dedi:
sh:» (T: 162)
Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem,
ihtiyarem,
Bî-ihtiyarem, e'laman-gûyem, afüv-cûyem, meded-hâhem zidergâhet
İlâhî!
Birden; nur-u iman, feyz-i Kur'an, lûtf-u Rahman imdadıma
yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurâni ünsiyet dairelerine
çevirdiler. Lisanım, حَسْبُنَا
اللَّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ söyledi. Kalbim,
فَاِنْ
تَوَلَّوْ فَقُلْ حَسْبِىَ
اللَّهُ لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ
Âyetini okudu. Aklım dahi
ızdırabından ve dehşetinden feryad eden nefsime hitaben dedi:
Bırak bîçare feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîra feryad,
belâ-ender, hata-ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender
belâdır bil.
Madem öyle; bırak şekvayı şükret, çün belâbil, dema keyfinden güler
hep gül mül.
Ger bulmazsan; bütün dünya
cefa-ender, fena-ender, heba-ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan.
Gel tevekkül kıl. Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün; o
güldükçe küçülür eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlâna Celâleddinin nefsine dediği gibi dedim:
اُو
ُفْتِ اَلَسْتُ
وتُو ُفْتِى بَلَى
شُكْرِى بَلَى ِيسْت كَثِيدَنْ
بَلاَ
سِرِّ بَلاَ ِيسْتْ كِه
يَعْنِى مَنَمْ
حَلْقَه زَنِ دَرْ
َهِ فَقْرُ و فَنَا
Yâni ki:
O vakit nefsim dahi: «Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve
iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdülillâhi alâ nur-
sh:» (T: 163)
ril-îman vel-İslâm» dedi.
Meşhur Hikem-i Atâiyyenin şu fıkrası:
مَاذَا وَجَدَ
مَنْ فَقَدَهُ
* وَ مَاذَا
فَقَدَ مَنْ وَجَدهُ
Yâni: «Cenab-ı Hakkı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi
kazanır?»
Yâni: « Onu bulan herşeyi bulur, Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa
da başına belâ bulur.» Ne derece âli bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ Hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla
nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir
düşünceyi verdiler: «Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim,
acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözleri tevkil
etsem ve bütün bütün alâkamı kessem...» fikri hatırıma geldi. Onun için sizden
sormuştum ki: «Acaba yazılan Sözler kâfi midir? Noksanı var mı? yani: Vazifem
bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble, kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete
atıp dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddinin dediği gibi: دَانِى سَمَاعِ ِه بُوَدْ
نِى خُودْ شُدَنْ
زِهَسْتِى
اَنْدَرْ فَنَاىِ
مُطْلَقْ ذَوْقِ
بَقَا َشِيدَنْ
deyip, ulvî bir gurbeti
arayabilir miyim?» diye sizi o sualler ile tasdi' etmiştim. اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
SAİD NURSÎ
sh:» (T: 164)
Onüçüncü Mektub
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
َالسَّلاَمُ
عَلَى مَنِ اتَّبَعَ
الْهُدَى وَالْمَلاَمُ
علَى مَنِ اتَّبَعَ
الْهَوَى
Aziz kardeşlerim,
Hâl ve istirahatımı ve vesika için adem-i müracaatımı ve hâl-i âlem
siyasetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu sualleriniz çok tekerrür
ettiğinden, hem mânen de benden sorulduğundan; şu üç suale, Yeni Said değil,
belki Eski Said lisaniyle cevap vermeğe mecbur oldum.
Birinci Sualiniz: İstirahatın nasıl? Hâlin nedir?..
Elcevap: Cenab-ı Erhamürrâhimîne yüzbin şükür ediyorum ki; ehl-i
dünyanın bana ettiği envâ-ı zulmü, envâ-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında
âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlık-ı
Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak
esbaba mâruz o dağdaki inzivayı emniyetli, ihlâslı Barla Dağlarındaki halvete
çevirdi. Rusyada esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir
mağaraya yüklemedi. Yalnız Barla'da iki üç adamda bir vehhamlık vardı. O
vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güya istirahatımı
düşünüyorlar. Halbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur'ânın hizmetine
zarar verdiler. Hem ehl-i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve cânileri
hapisten çıkarıp affettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i
Rahîmim, beni Kur'anın hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler nâmiyle
envâr-ı Kur'aniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir surette beni şu
gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünya, dünyalarına
karışabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve
şehirlerde bırakıp akrabalariyle beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri
halde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve
hemşehrilerimi, bir iki tanesi müstesna
sh:» (T: 165)
olmak üzere yanıma gelmeye
izin vermedi. Benim Hâlık-ı Rahîmim, o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete
çevirdi. Zihnimi sâfi bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak, Kur'an-ı Hakîmin
feyzini, olduğu gibi almağa vesile etti. Hem ehl-i dünya, bidayette, iki sene
zarfında iki âdi mektub yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi
günde veya bir ayda bir iki misafirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş
görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-ı Rahîmim ve Hâlık-ı Hakîmin, o zulmü
bana merhamete çevirdi ki, doksan sene mânevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u
selâsede, beni bir halvet-i mergûbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymağa çevirdi.
Elhamdülillâhi Alâ Külli Hal. İşte hâl ve istirahatım böyle...
İkinci Sualiniz: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevap: Şu mes'elede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın
mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı
buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikatı şudur ki:
Başa gelen her işte iki sebeb var: Biri zâhirî, diğeri hakikî.
Ehl-i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise,
sebeb-i hakikidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti,
sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zahirîsi şöyle düşündü: «Şu adam, ziyadesiyle
ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır» ihtimaliyle beni nefyedip üç
cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki,
hakkiyle ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti.
Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader
hâkimdir ve o kader âdildir, ona müracaat ederim. Zahîri sebep ise, zaten
bahane nev'inden birşeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların
elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı, o vakit onlara karşı da
müracaat olunurdu. Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım, ve
ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terk ettiğim halde, düşündükleri
bahaneler, evhamlar elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla, o evhamlara
bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları, ecnebi elinde olan dünya
siyasetine karışmak için bir iştiham olsaydı, değil sekiz sene, belki sekiz saat
kalmayacak, tereşşuh edecekti kendini gösterecekti. Halbuki sekiz senedir bir
tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım.
sh:» (T: 166)
Dört senedir burada taht-ı
nezarette bulunuyorum, hiçbir tereşşuh görünmedi. Demek Kur'an-ı Hakîmin
hizmetinin, bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan
ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.
Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden
adamlara karşı hak dâva etmek, bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı
irtikâb etmek istemem.
Üçüncü Sualiniz: Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar
lâkaydsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahâtı
hoş mu görüyorsun? Veyahud korkuyormusun ki, sükût ediyorsun?
Elcevap: Kur'an-ı Hakîmin hizmeti, beni şiddetli bir surette
siyaset âleminden menetti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün
sergüzeşt-i hayatım şâhiddir ki: Hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku,
elimi tutup menedememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak! Dünya ile,
ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı
düşüneceğim yok. Hânedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i
kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil,
kırılmasına yardım edene rahmet... Kaldı ecelim; o, Hâlık-ı Zülcelâlin
elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zaten «İzzetle
mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.» Eski Said gibi birisi şöyle demiş:
وَ نَحْنُ
اُنَاسٌ لاَ تَوَسُّطَ
بَيْنَنَا
لَنَا الصَّدْرُ
دُونَ الْعَالَمِينَ
اَوِ الْقَبْرُ
Belki hizmet-i Kur'an, beni
hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten menediyor. Şöyleki:
Hayât-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur'anın nuriyle
gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde
kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir
kısmı, mümkin olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları
bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta
gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru, misk-ü amber
zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düşerek kalkarak gider, tâ boğulur.
Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder, fakat
mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar...
sh:» (T:167)
İşte bunlara karşı iki çare var.
Birisi: Topuz ile, sarhoş yirmisin ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe
etmektir.
Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor.
Halbuki o bîçare mütehayyir olan seksene karşı hakkiyle nur gösterilmiyor..
gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor.
Mütehayyir adam, «Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?» diye
telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit.. nur dahi uçar veya
söner.
İşte o bataklık ise, gafletkârane ve dalâlet-pîşe olan sefihane
hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüh eden
mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir; fakat
çıkarmıyorlar.. kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir
insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakaik-ı
Kur'aniyedir. Nura karşı kavga edilmez. Ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytân-ı
racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de Nur-u Kur'anı elde tutmak
için,
اَعُوذُ
بِاللَّهِ مِنَ
الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسَةِ
deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile
nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta, hem muhalifte,
o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok
fevkinde ve onların garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve sâfi olan bir
makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envâr-ı Kuraniyeden hiçbir taraf ve
hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve
zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan suretinde şeytanlar ola
veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola. «Elhamdülillâh» siyasetten tecerrüd
sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı
altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar,
kıyametlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.
وَقَالُوا
اْلحَمْدُ لِلّهِ
الَّذِى هَدَينَا
لِهذَا وَمَا كُنَّا
لِنَهْتَدِىَ
لَوْلاَ اَنْ هَدَينَا
اللّهُ لَقَدْ
جَاءَتْ رُسُلُ
رَبِّنَا بِاْلحَقِّ
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
SAİD NURSÎ
* * *
sh:» (T: 168)
Yirmiikinci Lem'a
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Isparta'nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zabıtasına, en mahrem ve
en has ve hâlis kardeşlerime mahsus olarak yirmi iki sene evvel
Isparta'nın Barla nahiyesinde iken
yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi Isparta milletiyle ve hükûmetiyle
alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münasip görülse, ya yeni
veya eski harfle daktilo ile bir kaç nüsha yazılsın ki, yirmi beş otuz senedir
esarımı arıyanlar ve tarassud edenler de anlasınlar: Gizli hiçbir sırrımız yok.
Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risaledir; bilsinler!
Said Nursî
İşârât-ı Selâse
On Yedinci Lem'anın On Yedinci Notasının Üçüncü Mes'elesi iken,
suallerin şiddet ve şumulüne ve cevaplarının kuvvet ve parlaklığına binaen,
Otuz Birinci Mektubun Yirmi İkinci Lem'ası olarak lemeâta karıştı. Lem'alar bu
lem'aya yer vermelidirler. Mahremdir, en has ve hâlis ve sâdık kardeşlerimize
mahsustur.
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَمَنْ يَتَوَكَّلْ
عَلَى اللّهِ فَهُوَ
حَسْبُهُ اِنَّ
اللّهَ بَالِغُ
اَمْرِهِ قَدْ
جَعَلَ اللّهُ
لِكُلِّ شَيْءٍ
قَدْرًا
Bu mes'ele «Üç İşaret» tir.
Birinci İşaret: Şahsıma ve Risale-i Nura ait mühim bir sual.
Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyanın dünyasına
karışmadığın halde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine
karışıyorlar. Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târik-üd-dünya ve münzevîlere
karışmıyor?
Elcevab: Yeni Saidin bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said:
«Benim cevabımı kader-i İlâhi versin» der. Bununla beraber
mecburiyetle, emaneten istiâre ettiği
Eski Saidin kafası diyor ki:
sh:» (T: 169)
Bu suale cevap verecek, Isparta Vilâyetinin hükûmetidir ve şu
vilâyetin milletidir. Çünki bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyade bu
sualin altındaki mâna ile alâkadardırlar. Madem binler efradı bulunan bir
hükûmet ve yüzbinler efradı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve
müdafaa etmeye mecburdur, ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa
edeyim. Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim, gittikçe daha ziyade
dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir halim de mestur kalmamış. En gizli, en
mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb'usların ellerine geçmiş. Eğer
ehl-i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak hâlim ve
karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet,
dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri halde ve ben de çekinmiyerek yanıma
gelenlere esrarımı beyan ettiğim halde, hükûmet bana karşı sükût edip
ilişmediler. Eğer milletin ve vatanın saadetine ve istikbaline zarar verecek
bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri valisinden tut, köy karakol kumandanına
kadar kendilerini mes'ul eder. Onlar kendilerini mes'uliyetten kurtarmak için,
hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye
mecburdurlar. Öyle ise bu sualin cevabını onlara havale ediyorum.
Amma şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyade beni müdafaa
etmek mecburiyetleri şundandır ki, bu dokuz senedir; hem kardeş, hem dost, hem
mübarek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvvet-i îmaniyesine ve
saadet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzer risalelerle
çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden
gelmediği ve hiçbir garazkârane tereşşuhat-ı siyasiye ve dünyeviye görülmediği
ve «Lillahil Hamd» şu Isparta Vilâyeti, eski zamanın Şam-ı Şerifinin
mübarekiyetini Âlem-i İslamın
medrese-i umumîsi olan Mısırın
Câmi-ül-Ezher'i mübarekiyeti nev'inden, kuvve-i îmaniye ve salâbet-i dîniye
cihetinde bir mübarekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasiyle kazanarak; bu
vilâyette îmanın kuvveti, lâkaydlığa ve ibadetin iştiyakı, sefahete hâkim
olmasını ve umum vilâyetlerin fevkinde bir meziyet-i dindarâneyi Risali Nur bu
vilâyete kazandırdığından; elbette bu vilâyetteki umum insanlar, hatta faraza
dinsizi de olsa, beni ve Risale-i Nuru müdafaaya mecburdur. Onların çok
ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve «Lillâhil
Hamd» binlerle şâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı
hen-
sh:» (T: 170)
gâmda, ehemmiyetsiz cüz'î
hakkım beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle dava vekilleri bulunan bir
adam, kendi dâvasını kendi müdafaa etmez.
İkinci İşaret: Tenkidkârâne bir suale cevaptır.
Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün? Bir
defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip, «Bana
zulmediyorsunuz» diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın
muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul
etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz, kabul etmiyen isyan eder. Ezcümle:
Bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat
esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu, bizim bir kanun-u
esasimiz hükmüne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zahidlik suretinde
teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celbederek; hükûmetin
nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zâhir
hâlin ve eski zamandaki macerâ-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal
ise, şimdiki tabir ile, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş
görünebilir fakat bizim tabaka-i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden
tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için,
o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır
geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan
şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?
Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer
kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse, hayırlı işlerde, terakkide
muvaffak olamaz. Bütün hareketi, şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u
fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var. Elbette fıtrat-ı beşeriyeyi
değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla mutlak
müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet ben, neseden ve hayatça avâm
tabakasındanım ve meşreben ve fikren, «müsâvât-ı hukuk» mesleğini kabul
edenlerdenim ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva
denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle
çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve
tagallüb ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.
Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka
kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakîm, kemal-i kudret ve hikme-
sh:» (T: 171)
tini göstermek için, az bir
şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey
ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in
vazifelerini gördürür.
İşte o sırr-ı azîmdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler
nevileri sümbül verecek ve hayvanatın
sair binler nevileri kadar tabakat
gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi; kuvâlarına, lâtifelerine,
duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat
verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın
halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği;
müsabaka ile, hakikî îmanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak; mahiyet-i
beşeriyenin tebdîliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun
mahvedilmesiyle olabilir. Evet şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdadı
taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstahak
olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün:
Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imha-yı hürriyet;
Çalış, idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten.
Sözünün yerine, bu asrın
yüzüne çarpmak için ben de derim:
Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imha-yı fazilet;
Çalış vicdanı kaldır muktedirsen âdemiyyetten.
Veyahud:
Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imha-yı fazilet;
Çalış vicdanı kaldır muktedirsen âdemiyetten.
Evet, îmanlı fazilet; medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i
istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhassa
ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i
beşeriyeye karışmamak tarzındadır. «Lillâhil Hamd» bu meşreb üstünde hayatımız
gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dava etmiyorum;
fakat nîmet-i İlâhîyyeyi tahdis suretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki,
Cenab-ı Hak fazl ve keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur'âniyeye çalışmak ve
fetmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlâhîyi bütün hayatımda
«Lillâhil Hamd» tevfik-i İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine,
saadetine sarfederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi,
ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nas ve hüsn-ü kabul-ü ehl-i
gafletçe matlub olan teveccüh-ü nas ve hüsn-ü kabul-ü hak dahi, mühim bir sırra
binaen benim menfûrumdur; onlar-
sh:» (T: 172)
dan kaçıyorum. Yirmi sene
eski hayatımı zâyi ettiği içni, onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i
Nuru beğenmelerine bir emare biliyorum, onları küstürmüyorum.
İşte ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle
hiçbir cihet-i temasım bulunmadığı ve dokuz sene esaretteki bu hayatımın
şehadetiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski
bir mütegallib ve daima fırsatı bekliyen ve fikr-i istibdat ve tahakkümü
taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassut ve tazyikiniz, hangi kanun iledir?
Dünyada hiçbir hükûmet, böyle fevkal-kanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar
olmıyan bir muameleye müsaade etmediği halde; bana karşı yapılan bu kadar bed
muamelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev-i beşer küser, belki
Kâinat küsüyor!..
Üçüncü İşâret: Mağlatalı dîvânecesine bir sual.
Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: Madem sen bu memlekette
duruyorsun, şu memleketin cumhurî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken sen
neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun. Ezcümle:
Şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti
kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek,
müsavat esasına istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münâfidir. Sen neden
vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfuruşane
bir vaziyet takınıyorsun?
Elcevap: Kanunu tatbik edenler evvelâ kendilerine tatbik ettikten
sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir
düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu
kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz; çünki bu müsavat-ı mutlaka kanununun bana
tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:
Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve
milletin o müşîre karşı gösterdikleri
hürmet ve teveccühe iştirak ederse ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar
olursa veyahut o müşîr, o nefer gibi âdîleşirse ve o neferin sönük vaziyetini
alırsa ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer, en
zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reisi, en
aptal bir neferle teveccüh-ü ammede ve hürmet-i muhabbette müsavata girerse o
vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: «Kendine
hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hiz-
sh:» (T: 173)
met et! Dilencilere arkadaş
ol!»
Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu
vakte mahsustur ve vazifedarlara hasdır. Sen vazifesiz bir adamsın,
vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin.
Elcevap: Eğer insan yalnız bir cesedden ibaret olsa.. ve insan
dünyada lâyemûtâne daimî kalsa.. ve kabir kapısı kapansa.. ve ölüm öldürülse..
o vakit vazife yalnız askerlik ve idare me'murlarına mahsus kalırsa.. sözünüzde
dahi bir mânâ olurdu. Fakat madem insan yalnız cesedden ibaret değil.. cesedi
beslemek için; kalb, dil, akıl dimağ koparılıp o cesede yedirilmez; onlar imha
edilmez onlar da idare ister.
Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki
endişe-i istikbal her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itaat ve
hürmetine istinad eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait
içtimâî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır değildir. Evet, yolculara
seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına yolculara da
hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir
vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün
inkâriyle ve her gün اَلْمَوْتُ
حَقٌّ
dâvâsını, cenazelerinin
mühürüyle imza edip tasdik eden otuzbin şahidin şehadetini tekzib ve inkâr
etmekle olur. Madem mânevî hâcât-ı zaruriyeye istinad eden mânevî vazifeler
var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası
ve berzah zulümatında kalbin ceb feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan
îmandır ve îmanın ders ve takviyesidir. Elbette o vazifeyi gören ehl-i mârifet,
herhalde küfrân-ı nîmet suretinde kendine edilen nîmet-i İlâhiyyeyi ve
fazilet-i îmâniyyeyi hiçe sayıp, sefihler ve fâsıkların makamına sukut
etmiyecektir. Kendini, aşağıların bid'alariyle, sefahetleriyle
bulaştırmayacaktır!.. İşte beğenmediğiniz ve müsavatsızlık zannetiğiniz inziva
bunun içindir.
İşte bu hakikatla beraber, beni işkence ile tâciz eden sizin gibi
enaniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden
mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünki mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül
zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevâzi ve
âdil kısmına derim ki: Ben «Felillâhil Hamd» kendi kusurumu, aczimi biliyorum.
sh:» (T: 174)
Değil müslümanlar üstünde
mütekebbirane bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz
kusurlarımı hiçliğimi görüp, istiğfar ile teselli bulup, halklardan ihtiram
değil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleğimi, benim bütün
arkadaşlarım biliyorlar. Yalnız bu kadar var ki: Kur'an-ı Hakîmin hizmeti
esnasında ve hakaik-ı îmaniyenin dersi vaktinde, o hakaik hesabına ve Kur'an
şerefine, o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde
muhafaza edip, başımı ehl-i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i
dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki bu noktalara karşı çıkabilsin!
Cây-ı Hayret Bir Tarz-ı Muamele: Malûmdur ki, heryerde ehl-i
maârif, mârifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve
ilmi görse, meslek itibariyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ
düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maârif, onun ilim
ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler. Halbuki
İngilizin en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşihat-ı İslâmiyeden sorduğu altı
sualin cevabını altıyüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiyeden istedikleri zaman,
bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i mârifet, o altı suale altı
kelime ile mazhar-ı takdir olmuş bir cevab veren.. ve ecnebilerin en mühim ve
hükemaların en esaslı düsturlarına hakiki ilim ve mârifetle muaraza edip galebe
çalan.. ve Kur'an'dan aldığı kuvvet-i mârifet ve ilme istidaneden Avrupa
feylesoflarına meydan okuyan.. ve hürriyetten altı ay evvel İstanbulda, hem
ulemâyı ve hem de mekteblileri münazaraya davet edip, kendisi bir sual sormadan
suallerine noksansız olarak doğru cevap veren.. (Hâşiye) ve bütün hayatını bu
milletin saadetine hasreden.. ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisaniyle
neşredip o milleti tenvir eden.. hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş
bir ehl-i mârifete karşı en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adâvet besliyen ve
belki hürmetsizlik eden; bir kısım maârif dairesine mensub olanlarla, az bir
kısım resmî hocalardır. İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir?
Maârifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir?
Cumhuriyetperverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiçbir şey değil. Belki bir kader-i
İlâhîdir ki, o kader-i İlâhî, o ehl-i mârifet adamın dostluk ümid ettiği yerden
adavet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyaya girmesin ve ihlâsı kazansın...
_____________________________
(Hâşiye): Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Saidin iftiharkârane
söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için
susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin, diye
sükût ediyorum.
sh:» (T: 175)
Hâtime
Kendimce cây-ı hayret ve medar-ı şükran bir taarruz:
Bu fevkalâde enaniyetli ehl-i dünyanın enaniyet işinde o kadar
hassasiyet var ki, eğer şuuren olsa idi, keramet derecesinde veyahut büyük bir
deha derecesinde bir muamele olurdu. O muamele de şudur: Kendi nefsim ve aklım
bende hissetmedikleri bir parça riyakârane enaniyet vaziyetini, onlar
enaniyetlerinin hassasiyet mizaniyle hissediyorlar gibi, şiddetli bir surette
ben hissetmediğim enaniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede,
sekiz dokuz defa tecrübem var ki; onların zâlimâne bana karşı muamelelerinin
vukuundan sonra, kader-i İlâhîyi düşünüp «Ne için bunları bana musallat etti»
diye nefsimin desiselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuursuz olarak
enaniyete fıtrî meyletmiş veyahud bilerek beni aldatmış anlıyorum. O vakit,
kader-i İlâhî, o zâlimlerin zulmü içerisinde hakkımda adalet etmiş, derdim. Ezcümle:
Bu Yazın, arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim.
Şuursuz olarak nefsimde hodfuruşâne bir keyf arzusu uyanmakla ehl-i dünya öyle
şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki
çok iştihalarımı kestiler. Hatta ezcümle; bu defa Ramazandan sonra, eski
zamanda gayet büyük, kudsî bir imâmın bize karşı gaybî kerametiyle iltifatından
sonra, kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü
zanları içinde -ben bilmiyerek- nefsim
müftehirâne, güya müteşekkirâne perdesi altında riyâkarane bir enaniyet
vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın hadsiz hassasiyetle ve hatta
riyakârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben
Cenab-ı Hakka şükrediyorum ki, bunların zulmü, bana bir vasıta-i ihlâs oldu...
رَبِّ اَعُوذُ
بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ
الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ
بِكَ رَبِّ اَنْ
يَحْضُرُونِ
اَللّهُمَّ
يَا حَافِظُ يَاحَفِيظُ
يَا خَيْرَ ا لْحَافِظِينَ
اِحْفَظْنِى وَ
احْفَظْ رُفَقَائِ
مِنْ شَرِّ النَّفْسِ
وَ الشَّيْطَانِ
وَ مِنْ شَرِّ
الْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ
وَ مِنْ شَرِّ
اَهْلِ الضَّلاَلَةِ
وَ اَهْلِ الطُّغْيَانِ
آمِينَ آمِينَ
آمِينَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
sh:» (T: 176)
Yirmialtıncı Lem'anın Altıncı Ricası
Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip, Barla
yaylâsında Çam Dağının tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum.
Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü
açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti -birbiri içinde- ihtiyarlık bana ihtar
etti. Altıncı Mektupta izah edildiği gibi, o gece; ıssız, sessiz, yalnız
ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazin bir seda, bir ses;
rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti
ki: Gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi,
öyle de: Senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve
hayatının yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına
söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi: «Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu
elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve
arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan bu vatan gurbetinden daha ziyade hazin
ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbane vaziyetindeki hazin
gurbetten daha ziyade hazin ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün
dünyadan birden müfarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.»
Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur
aradım. Birden İman-ı Billâh imdada yetişti, öyle bir ünsiyet verdi ki;
bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezâuf etse idi, yine o teselli kâfi gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlikımız var,
bizim için gurbet olamaz, madem o var, bizim için herşey var; madem o var,
melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil, hâli dağlar, boş sahralar
Cenab-ı Hakkın ibâdiyle doludur. Zîşuur ibadından başka, onun nuruyla, onun
hesabiyle taşı da ağacı da birer mûnis arkadaş, hükmüne geçer; lisan-ı hal ile
bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler. Evet bu kâinatın mevcudatı adedince
ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca vücuduna şehadet eden ve
zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inayet olabilen cihazatı ve mat'ûmatı ve
nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler; bize Rahîm, Kerîm,
Enîs, Vedûd olan Hâlikımızın, Sâniimizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O
dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın
sh:» (T: 177)
tam zamanı da,
ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek
değil, sevmek lâzımdır.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ'NİN
BİRKAÇ MEKTUBU VE NUR
RİSALELERİNİN TE'LİFİ
ZAMANLARINDA RİSALE-İ NUR'U EL
YAZILARİYLE NEŞREDENLERDEN
BAZILARININ FIKRALARDIR.
YİRMİ SEKİZİNCİ MEKTUBUN
ÜÇÜNCÜ MES'ELESİNİN
TETİMMESİ OLABİLİR KÜÇÜK VE
HUSUSÎ BİR MEKTUPTUR
Ahiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Re'fet
Bey,
Sözler namındaki envâr-ı Kur'âniyyede üç keramet-i Kur'âniyeyi
hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve
ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühûlet ve sürattir. Hattâ beş
parça olan On Dokuzuncu Mektub iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfında
-mecmuu on iki saat eder- kitabsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz;
hastalıklı bir zamanda, beş altı saatte te'lif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan
Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman'ın Dere Bahçesinde te'lif edildi. Ben
ve Tevfik ile Süleyman, bu sürate hayrette kaldık. Ve hâkeza.. Te'lifinde bu
keramet-i Kurâniyye olduğu gibi.
İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühulet, bir iştiyak ve
usanmamak var. Şu zamanda ruhlara, akıllara usanç veren çok esbab içinde, bu «Söz»
lerden biri çıkar; birden çok yerlerde kemal-i iştiyakla yazılmaya başlanıyor.
Mühim meşgaleler içinde, onlar her şeye tercih ediliyor. Ve hâkeza...
Üçüncü Keramet-i Kur'âniyye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor.
Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, dördüncü bir Keramet-i Kurâniyye'yi isbat ettiniz.
Hüsrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir. Sözleri işittiği halde
yazmaya cidden tenbellik edip başlamıyan bir kardeşimiz, bir ayda on dört kitabı
güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir keramet-i esrâr-ı
Kurâniyyedir. Hususan Otuz Üçüncü Mektub olan Otuz Üç Pencerelerin kıymeti
tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet o risale,
Marifetullah ve İman-ı Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir.
Yalnız baştaki pencereler gayet icmal ve ihtisar ile gidilmiştir; fakat
gittikçe inkişaf eder; daha ziyade parlar. Zaten
sh:» (T: 178)
sair te'lifata muhalif
olarak ekser «Söz» lerin başları mücmel başlar, gittikçe genişler, tenevvür
eder.
Yirmisekizinci
Mektubun Yedinci Meselesi
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
قُلْ
بِفَضْلِ اللّهِ
وَبِرَحْمَتِهِ
فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا
هُوَ خَيْرٌ مِمَّا
يَجْمَعُونَ
Şu mesele «Yedi İşaret» tir.
Evvelâ, tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden
«Yedi Sebeb» i beyan ederiz.
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i
sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım.
Birden o dağ, müthiş infilâk etti; dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına
dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: «Ana,
korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O rahîmdir ve hakîmdir» Birden o hâlette iken,
baktım ki mühim bir zat, bana âmirane diyor ki: «İ'caz-ı Kur'anı beyan et.»
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbtan sonra,
Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini
müdafaa edecek. Ve Kur'âna hücum edilecek; i'cazı Onun çelik bir zırhı olacak.
Ve şu i'cazın bir nev'inin şu zamanda izharına -haddimin fevkinde olarak- benim
gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.
Madem İ'caz-ı Kur'an'ı bir derecede beyan, Sözlerle oldu. Elbette o
i'cazın hesabına geçen ve O'nun reşahatı ve berekâtı nev'inden olan
hizmetimizdeki inâyâtı izhar etmek, i'caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
İkinci Sebeb: Madem Kur'ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır,
imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O kendi kendini methediyor. Biz de
O'nun dersine ittibaen, O'nun tefsirini methedeceğiz.
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir, ve o risaleler
ki Hakaik-ı Kur'âniyyenin malıdır ve hakikatlarıdır; ve
sh:» (T: 179)
madem Kur'ân-ı Hakîm ekser
sûrelerde, hususan الر larda
حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle
gösteriyor; kemâlâtını söylüyor; lâyık olduğu mehdi kendi kendine ediyor.
Elbette sözlerde in'ikâs etmiş Kurân-ı Hakîmin lemeat-ı i'caziyyesinden ve o
hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbaniye'nin izharına mükellefiz.
Çünkü, o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum, belki bir
hakikatı beyan etmek için derim ki: « Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil
Kur'ânındır ve Kur'ândan tereşşuh etmiştir.» Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât-ı
Kur'âniyyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.
Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim: elbette bâki olacak
bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i
dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri
çürütmek âdetleridir; elbette Semâ-yı Kur'ânının yıldızlariyle bağlanan
risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut
edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsda, bir eserdeki
mezâya, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifin etvarında aranılıyor
ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galileyi kendim gibi bir
müflise ve onların binde birini
kendinde gösteremeyen şahsiyetime maletmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık
olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın
reşehat-ı meziyyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli
üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz! İşte ben de öyle bir
kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu, küfran-ı nimeti istilzam ediyor;
belki küfran-ı nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de
zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki: -ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar
olsun- meziyyet ve kemâlâtları ikrar edip fakat temellük etmeyerek, Mün'im-i
Hakikînin eser-i in'amı olarak göstermektedir. Meselâ: Nasıl ki murassâ ve
müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen,
halk sana dese: «Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.» Eğer sen
sh:» (T: 180)
tevazukârane desen:
«Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik!» O vakit küfran-ı nimet
olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer
müftehirane desen: «Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim
gibi birini gösteriniz...» O vakit, mağruraren bir fahirdir.
İşte; fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: «Evet ben
güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana
giydirenindir, benim değildir.»
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre-i arza bağırarak
derim ki: «Sözler güzeldirler, hakikattırlar, fakat benim değildirler, Kur'ân-ı
Kerîmin hakaikinden telemmu' etmiş şualardır...»
وَ مَا مَدَحْتُ
مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى
* وَ لكِنْ
مَدَحْتُ مَقَالَتِى
بِمُحَمَّدٍ
düsturuyla derim ki:
وَ مَا مَدَحْتُ
الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى
* وَ لكِنْ
مَدَحْتُ كَلِمَاتِى
بِالْقُرْآنِ
yâni: «Kur'ânın hakaik-i
i'cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim, belki Kur'ânın güzel
hakikatları, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.» Madem
böyledir; hakaik-ı Kur'ânın güzelliği namına, «Sözler» namındaki âyinelerinin
güzelliklerini ve o âyinedarlığa terettüp eden İnâyât-ı İlâhiyyeyi izhar etmek,
makbul bir tahdîs-i nimettir.
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o
zat, eski velîlerin gaybî işeretlerinden istihraç etmiş ve kanaatı gelmiş ki:
«Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid'alar zulümatını dağıtacak.» Ben,
böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda
gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu
hizmetimizle o nuranî zatlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil,
elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inâyât-ı İlâhiyyeyi beyan etmekte
medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdîs-i nimet
olur.
Altıncı Sebeb: Sözlerin te'lifi vasıtasiyle Kur'âna hizmetimize bir
mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inâyât-ı Rabbaniyye, bir
muvaffakiyettir. Muvaffakiyet ise, izhar edilir. Muvaffakiyetten geçse, olsa
olsa bir ikram-ı İlâhî olur. İkram-ı İlâhî ise; izharı, bir şükr-ü mânevîdir.
Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir Keramet-i
Kur'âniyye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir
kerametin izharı,
sh:» (T: 181)
zararsızdır. Eğer âdi
kerâmâtın fevkine çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'caz-ı mânevîsinin
şûleleri olur. Madem i'caz hesabına geçer, hiç medar-ı fahr ve gurur olamaz,
belki medar-ı hamd ve şükrandır.
Yedinci Sebeb: Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir
ki, hakikata nüfuz etsin ve hakikatı hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki sûrete,
hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesâili, taklîden
kabul ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikatı, zaif bir adamın elinde zaif görür;
ve kıymetsiz bir mes'eleyi kıymetdar bir adamın elinde görse, kıymetdar telâkki
eder. İşte ona binaen, benim gibi zaif ve kıymetsiz bir biçarenin elindeki hakaik-ı îmaniyye ve Kur'aniyyenin
kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için bilmecburuye ilan ediyorum ki: ihtiyarımız ve haberimiz
olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmiyerek, bizi mühim işlerde
çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım
inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inayetleri bağırarak ilân
etmeye mecburuz.
İşte geçmiş «Yedi Esbab» a binaen, küllî birkaç inâyet-i
Rabbaniyye'ye işaret edeceğiz.
Birinci İşaret: Yirmi Sekizinci Mektubun Sekizinci Mes'elesinin
Birinci nüktesinde beyan edilmiştir ki,
«tevâfukat» tır. Ezcümle: Mu'cizat-ı Ahmediyye Mektubatında, Üçüncü
işaretinden tâ On Sekizinci İşaretine kadar altmış sahife, habersiz,
bilmeyerek, bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesna olmak üzere
mütebaki bütün sahifelerde -kemâl-i müvazenetle- iki yüzden ziyade «Resûl-ü
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm» kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile
iki sahifeye dikkat etse, tesadüf olmadığını tasdik edecek. Halbuki tesadüf,
olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevafuk
olur; ancak bir iki sahifede tamamen tevafuk edebilir. O halde böyle umum
sahifelerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun,
dört olsun veya daha ziyade olsun, kemal-i mizan ile birbirinin yüzüne baksa;
elbette tesadüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin
bozamadığı bir tevafukun, kuvvetli bir işaret-i gaybiyye içinde olduğunu
gösterir.
Nasıl ki ehl-i belâgatın kitablarında, belâgatın derecatı bulunduğu
halde, Kur'ân-ı Hakîmdeki belâgat, derece-i i'caza çıkmış. Kimsenin haddi değil
ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizat-ı Ah-
sh:» (T:182)
mediyyenin bir âyinesi olan
On Dokuzuncu Mektub ve Mu'cizat-ı Kurâniyyenin bir tercümanı olan Yirmi Beşinci
Söz ve Kur'ânın bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında tevafukat, umum
kitabların fevkinde bir derece-i garabet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki:
Mu'cizat-ı Kur'âniyye ve Mu'cizat-ı Ahmediyyenin bir nevi kerametidir ki, o
âyinelerde tecelli ve temessül ediyor.
İkinci İşaret: Hizmet-i Kur'âniyyeye ait inâyât-ı Rabbaniyye'nin
ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar-ı
gurbette, kimsesiz, ihtilâttan menedilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî,
gayyur, fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin
ihsan etti. Zaif ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'aniyyeyi, o
kuvvetli omuzlara bindirdi; kemal-i kereminden yükümü hafifleştirdi. O mübarek
cemaat ise; Hulûsi'in tâbiriyle, telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve
Sabri'nin tâbiriyle, nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler
hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymettar muhtelif hasiyetleriyle beraber;
yine Sabri'nin tâbiriyle bir tevafukat-ı gaybiyye nev'inden olarak, şevk ve
sa'y ü gayret ve ciddiyette, birbirine benzer bir surette, esrar-ı Kur'âniyyeyi
envar-ı îmaniyyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri; ve şu zaman
da (yâni hurufat değişmiş, matbaa yok, herkes envar-ı îmaniyyeye muhtaç olduğu
bir zamanda) ve fütur verecek ve şevki kıracak çok esbab varken bunların
fütursuz, kemal-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir
keramet-i Kurâniyye ve zâhir bir inâyet-i İlâhiyyedir.
Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi
kerameti vardır; samimiyetin dahi kerameti vardır... Bâhusus, Lillâh için olan
bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün çok
kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi, bir velîyy-i
kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'ânda arkadaşlarım! Bir
kal'ayı fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganimeti vermek
nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de:
Şahs-ı mânevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütuhattaki
inâyâtı benim gibi bir biçareye veremezsiniz!... Elbette böyle mübarek bir
cemaatte, tevafûkat-ı gaybiyyeden daha ziyade kuvvetli bir işaret-i gaybiyye
var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umu-
sh:» (T: 183)
ma gösteremiyorum.
Üçüncü İşaret: Risale-i Nur eczaları, bütün mühim hakaik-i îmaniyye
ve Kur'âniyyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok
kuvvetli bir işaret-i gaybiyye ve bir İnayet-i İlâhiyyedir. Çünkü: Hakaik-i
îmaniyye ve Kur'âniyye içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhi telâkki edilen
İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, «Akıl buna yol bulamaz...» demiş.
Onuncu Söz Risalesi, o zatın dehasiyle yetişemediği hakaiki avamlara da,
çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ: Sırr-ı kader ve cüz-ü ihtiyarînin halli için, koca
Sa'd-ı Teftezanî gibi bir allâme, kırk elli sahifede -meşhur Mukaddemat-ı İsna
Aşer namiyle «Telvih» nam kitabında- ancak hallettiği ve ancak havassa
bildirdiği aynı mesail, Kadere dair olan Yirmi Altıncı Sözde, İkinci Mebhasın
iki sahifesinde tamamiyle, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, eser-i
inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukulü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle
keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur'ân-ı
Azîmüşşanın i'cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkil-küşa ve o muamma-yı
hayret-nüma, Yirmi Dördüncü Mektub ve Yirmi Dokuzuncu Sözün âhirindeki remizli
nüktede ve Otuzuncu Sözün tahavvülât-ı zerratın altı adet hikmetinde
keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümasının tılsımını ve hilkat-i
kâinatın ve âkıbetinin muammasını ve tahavvülât-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı
hikmetini keşf ve beyan etmişlerdir; meydandadır, bakılabilir.
Hem sırr-ı Ehadiyet ile, şeriksiz vahdet-i Rububiyeti, hem
nihayetsiz kurbiyet-i İlâhiyye ile, nihayetsiz bu'diyetimiz olan hayret-engiz
hakikatları kemal-i vuzuh ile On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Söz beyan ettikleri
gibi kudret-i İlâhiyyeye nisbeten zerrat ve seyyarât müsavi olduğunu ve Haşr-i
Âzam'da umum zîruhun ihyası, bir nefsin ihyası kadar o kudrete kolay olduğunu;
ve şirkin, hilkat-i kâinatta müdahelesi imtina' derecesinde akıldan uzak
olduğunu kemal-i vuzuh ile gösteren Yirminci Mektubdaki, وَ
هُوَ عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ قَدِيرٌ kelimesi beyanında ve üç temsili havi onun
zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakaik-i îmaniyye ve Kur'âniyyede öyle bir genişlik var ki; en
büyük zekâ-i beşerî ihata edemediği halde; benim gibi zihni
sh:» (T: 184)
müşevveş, vaziyeti perişan,
müracaat edilecek kitab yokken sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda o
hakaikin ekseriyet-i mutlakası dekaikiyle zuhuru; doğrudan doğruya Kur'ân-ı
Hakîmin i'caz-ı mânevîsinin eseri ve inayet-i Rabbaniyyenin bir cilvesi ve
kuvvetli bir işaret-i gaybiyyedir.
Dördüncü İşaret: Elli, altmış risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş
ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit
bulamayan bir insanın, belki büyük zekâlardan mürekkep bir ehl-i tedkikin sa'y
ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i
inayet olduklarını gösteriyor. Çünki: Bütün bu risalelerde bütün derin hakaik,
temsilât vasıtasiyle, en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o
hakaikın çoğunu, büyük âlimler, tefhim edilmez deyip; değil avama, belki
havassa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi bir adama
ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlâk, çoğu anlaşılmaz
ve zâhir hakikatları dahi müşkülleştiriyor diye eskidenberi iştihar bulmuş ve
eski eserleri o sû-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât
ve sühulet-i beyan; elbette bilâşüphe bir eser-i inâyettir ve onun hüneri
olamaz ve Kur'ân-ı Kerîmin i'caz-ı mânevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı
Kur'âniyyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.
Beşinci İşaret: Risaleler, umumiyetle pek çok intişar ettiği halde;
en büyük âlimden tut, tâ en âmi adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir velîden
tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nâs ve taifeler o
risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde,
tenkid edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan
doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniyye ve bir keramet-i Kur'âniyye olduğu gibi;
çok tetkikat ve taharriyatın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler,
fevkalâde bir süratle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz
vakitlerinde yazılması dahi bir eser-i inâyet ve bir ikram-ı Rabbanîdir.
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve
müstensihler biliyorlar ki; On Dokuzuncu Mektubun beş parçası birkaç gün
zarfında her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat
edilmeden yazılması hattâ en mühim bir parça ve o parçada lâfz-ı Resûl-ü Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir Hatem-i Nübüvveti gösteren Dördüncü
sh:» (T: 185)
Cüz; üç dört saatte, dağda,
yağmur aldında ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve bir dakik bir risale, altı saat içinde
bir bağda yazılmış. Ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman'ın bahçesinde, bir,
nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve
eskidenberi sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatları dahi
beyan edemediğimi belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o
sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te'liften
menetmekle beraber en mühim Sözler ve
risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en süratli bir tarzda
yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet-i İlâhiyye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir
keramet-i Kur'âniyye olmazsa nedir?
Hem, hangi kitab olursa olsun (böyle Hakaik-i İlâhiyyeden ve
îmaniyyeden bahsetmiş ise) -alâ külli hal- bir kısım mesaili, bir kısım
insanlara zarar verir.. ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese
neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan
sorduğum halde- sû-i te'sir ve aksülâmel ve tahdiş-i ezhan gibi bir zarar
vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiyye ve bir inâyet-i Rabbaniyye
olduğu bizce muhakkaktır.
Altıncı İşaret: Şimdi bence kat'iyet peyda etmiştir ki; ekser hayatım,
ihtiyar ve iktidarımın şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve
öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'ân-ı Hakîme hizmet edecek
olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyyem,
mukaddemât-ı ihzariyye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ'caz-ı Kur'ânın izharı,
onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde ve
gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm; ve meşrebime muhalif
yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim; ve eskidenberi ülfet ettiğim hayat-ı
içtimaiyyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim;
doğrudan doğruya bu Hizmet-i
Kur'âniyyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şüphem
kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan
tazyikat perdesi altında, bir dest-i inâyet tarafından, merhametkârâne,
Kur'ânın esrarına hasr-ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır
kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütalâaya çok müştak olduğum halde, bütün bütün
sair kitapların mütalâasından bir men', bir mücanebet ruhuma verilmiştir. Böyle
gurbette medar-ı teselli ve ünsiyet olan mütalâayı bana terkettiren, anladım
ki, doğrudan doğruya Âyât-ı Kur'âniyyenin üstad-ı mutlak olmaları içindir.
sh:» (T: 186)
Hem yazılan eserler, risaleler -ekseriyet-i mutlakası- hariçten
hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüd eden bir hâcete binaen, âni ve def'i
olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit demişler: «Şu
zamanın yaralarına devadır.» İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden
anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne
geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr hâletler ve
sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların enva'larındaki hilâf-ı âdet ihtiyarsız
tetebbuatım, böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir
inâyet-i İlâhiyye ve bir ikram-ı Rabbanî olduğuna bende şüphe bırakmamıştır.
Yedinci İşaret: Bu hizmetimiz zamanında, beş altı sene zarfında,
bilâmübalâğa yüz eser-i ikram-ı İlâhî ve inâyet-i Rabbaniyye ve keramet-i
Kur'âniyyeyi gözümüzle gördük. Bir kısmını, On Altıncı Mektubda işaret ettik;
bir kısmını, Yirmi Altıncı Mektubun Dördüncü Mebhasının mesail-i
müteferrikasında, bir kısmını, Yirmi Sekizinci Mektubun Üçüncü Mes'elesinde
beyan ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Daimî arkadaşım Süleyman
Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözlerin ve risalelerin neşrinde ve
tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyîzinde, fekalme'mûl
kerametkârane bir teshilâta mazhar oluyoruz; keramet-i Kur'âniyye olduğuna
şüphemiz kalmıyor. Bunun misalleri yüzlerdir:
Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir
arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden sahib-i inâyet tatmin etmek için
fevkalme'mûl bir surette ihsan ediyor. Ve hâkeza... İşte bu hal, gayet kuvvetli
bir işaret-i gaybiyyedir ki, biz istihdam olunuyoruz; hem rıza dairesinde, hem
inayet altında bize hizmet-i Kur'âniyye yaptırılıyor.
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ هذَا مِنْ
فَضْلِ رَبِّى
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ صَلاَةً
تَكُونُ لَكَ رِضَاءً
وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً
وَ عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ وَ
سَلِّمْ تَسْلِيمًا
كَثِيرًا آمِينَ
sh:» (T:187)
Mahrem Bir
Suale Cevaptır
Şu sırr-ı inayet, eskiden mahremce yazılmış. On Dördüncü Sözün
âhirine ilhak edilmişti; her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı;
demek münasip ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden sual ediyorsun: «Neden senin Kur'ândan yazdığın Sözlerde bir
kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren
bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir
kitab kadar tesir bulunuyor?...»
Elcevap: Şeref, İ'caz-ı Kur'âna ait olduğundan ve bana ait
olmadığından, bilâperva derim: «Ekseriyet itibariyle öyledir.» Çünkü:
Yazılan sözler tasavvur değil, tasdiktir; teslim değil, îmandır;
marifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil, tahkikdir; iltizam değil,
iz'andır; tasavvuf değil, hakikattır; dâvâ değil, dâvâ içinde bürhandır. Şu
sırrın hikmeti budur ki:
Eski zamanda esâsât-ı îmaniyye mahfuzdu, teslim kavi idi.
Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul idi;
kâfi idi. Fakat şu zamanda dalâlet-i fenniye, elini, esâsata ve erkâna uzatmış
olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı
Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i'cazından olan temsilâtından bir
şûlesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur'âna ait
yazılarıma ihsan etti. Felillâhilhamd, sırr-ı temsil cihetül-vahdetiyle, en
dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil dürbünüyle en uzak
hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaika kolaylıkla yetiştirildi. Hem
sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyyeye, esâsât-ı İslâmiyyeye şuhuda
yakın bir yakîn-i imaniyye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl hattâ
nefs ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur
oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak
Temsilât-ı Kur'âniyyenin lemeatındandır. Benim hissem, yalnız şiddet-i
ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva
Kur'ânındır.
sh:» (T: 188)
Yedinci
Mes'elenin Hatimesidir
-Sekiz İnayet-i İlâhiyye suretinde gelen- işârât-ı gaybiyyeye dair
gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı izale etmek ve bir sırr-ı azîm-i inâyeti
beyan etmeye dairdir. Şu hâtime «Dört Nükte» dir.
Birinci Nükte: Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinde, yedi
sekiz küllî ve mânevî inâyât-ı İlâhiyyeden hissettiğimiz bir işeret-i
gaybiyyeyi, «Sekizinci inâyet» namiyle
«tevâfukat» tâbiri altındaki nakş'da o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia
etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi sekiz küllî inâyâtlar o derece kuvvetli
ve kat'îdirler ki, her birisi tek başiyle o işârât-ı gaybiyyeyi isbat eder.
-farz-ı muhal olarak- bir kısmı zaif görülse hattâ inkâr edilse, o işârât-ı
gaybiyyenin kat'îyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemiyen, o işârâtı
inkâr edemez. Fakat tabakat-ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan
tabaka-i avam gözüne daha ziyade itimad ettiği için, o sekiz inâyâtın içinde en
kuvvettlisi değil, belki ne zâhirîsi tevafukat olduğundan; -çendan ötekiler
daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için- ona gelen evhamı defetmek maksadiyle, bir muvazene nev'inden; bir
hakikatı beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyleki:
O zahirî inayet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde Kur'ân kelimesi
ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat
görünüyor ki, hiçbir şüphe bırakmıyor. Bir kasd ile tanzim edilip, muvazi bir
vaziyet verilir. Kasd ve irade ise, bizlerin olmadığına delilimiz: Üç-dört sene
sonra muttali olduğumuzdur. Öyle ise, bu kasd ve irade bir inayet eseri olarak
gaybîdir. Sırf İ'caz-ı Kur'ân ve İ'caz-ı Ahmediyye'yi te'yid suretinde ve iki
kelimede tevafuk suretinde o garip vaziyet verilmiştir. Bu iki kelimenin
mübarekiyeti i'caz-ı kur'an ve İ'caz-ı Ahmediyye'ye bir hatem-i tasdik olmakla beraber; sair
misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i azîme ile tevafuka mazhar etmişler; fakat
onlar, birer sahifeye mahsus, şu iki kelime, bir iki risalenin umumunda ve
ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevafukun aslı sair
kitablarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irade-i âliyeyi gösterecek bu
derece garabette değildir. Şimdi bu dâvâmızı çürütmek kabil olmadığı halde
zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir iki cihet olabilir:
sh:» (T: 189)
Birisi: «Sizler, düşünüp, böyle bir tevafuku rastgetirmişsiniz»
diyebilirler... Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.
Buna karşı deriz ki: Bir dâvâda iki şâhid-i sâdık kâfidir. Bu dâvamızdaki kasd
ve irademiz taallûk etmiyerek, üç dört sene sonra muttali olduğumuza yüz
şâhid-i sâdık bulunabilir. Bu münasebetle bir nokta söyleyeceğim. Bu keramet-i
i'caziyye, Kur'ân-ı Hakîm belâgat cihetinde derece-i i'cazda olduğu nev'inden
değildir. Çünkü: İ'caz-ı Kur'ânda, kudret-i beşer o yolda giderek o dereceye
yetişemiyor. Şu keramet-i i'caziyye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret-i
beşer, o işe karışamıyor. (Hâşiye)
Üçüncü Nükte: İşaret-i hassa, işaret-i âmme münasebetiyle bir
sırr-ı dakik-i Rububiyet ve Rahmaniyete işaret edeceğiz.
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu meseleye mevzu
edeceğim. Sözü de şudur ki: Bir gün güzel bir tevafukatı ona gösterdim, dedi:
«Güzel, zaten her hakikat güzeldir; fakat bu Sözlerdeki tevafukat ve
muvaffakiyet daha güzeldir.» Ben de dedim: «Evet, her şey ya hakikaten
güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir.» Ve bu güzellik, Rububiyet-i Âmmeye ve
şümûl-ü rahmete ve tecelli-i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakiyetteki işaret-i
gaybiyye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hassaya ve rububiyet-i hassaya ve
tecelli-i hassaya bakar bir surettedir. Bunu bir temsil ile fehme takrib
edeceğiz. Şöyle ki:
Bir padişahın umumî saltanatı ve kanunu ile merhamet-i şâhânesi,
umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her fert doğrudan doğruya o padişahın
lûtfuna, saltanatına mazhardır. O suret-i umumiyyede, efradın çok münasebât-ı
hususiyesi vardır.
İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı hususiyesidir ve evamir-i
hassasıdır ki; umumî kanunun fevkinde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir
verir.
İşte bu temsil gibi, Zât-ı Vâcibül-Vücud ve Hâlik-ı Hakîm ve
Rahîmin umumî Rububiyet ve şümûl-ü rahmeti noktasında her şey hissedardır, her
şeyin hissesine isabet eden cihette hususî
_____________________________
(Hâşiye): On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde; bir
nüshada, bir sahifede dokuz Kur'an tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine
hat çekdik, mecmuunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede
sekiz Kur'an tevafukla beraber, mecmuunda Lâfzullah çıktı. Tevafukatta böyle
bedi' şeyler çok var. Bu hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.
Bekir, Tevfik,
Süleyman, Galib, Said.
sh:» (T: 190)
onunla münasebattardır. Hem
kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her şeye tasarrufatı, her şeyin en cüz'î
işlerine müdahalesi, Rububiyeti vardır. Herşey, her şe'ninde Ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri
görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o daire-i tasarruf-u
Rububiyetinde saklansın ve te'sir sahibi olup müdahale etsin; ve ne de
tesadüfün hakkı var ki, o hassas mizan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın.
Risalelerde -yirmi yerde- kat'î hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve
Kur'ân kılıncıyla idam etmişiz; müdahalelerini muhal göstermişiz. Fakat,
Rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarında,
hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri
ihata edilmeyen bazı Ef'al-i İlâhaiyyenin kanunlarını (tabiat perdesi altında
gizlenmiş) görememişler, tabiata müracaat etmişler: İkincisi; hususî
Rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanîsidir ki, umumî kanunların
tazyikatı altında tahammül edemiyen fertlerin imdadına Rahman-ı Rahîm isimleri
imdada yetişirler, hususî bir surette muavenet ederler, o tazyikattan
kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her anda ondan istimdat eder
ve medet alabilir.
İşte bu hususî Rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da
tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez.
İşte bu sırra binaendir ki, i'caz-ı Kur'ân ve i'caz-ı Ahmediye'deki
işârât-ı gaybiyyeyi, hususî bir işaret telâkki ve itikad etmişiz. Ve bir
imdad-ı hususî ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inayet-i hassa
olduğunu yakîn ettik. Ve sırf Lillâh için ilâh ettik. Kusur etmişsek ALLAH
affetsin, âmin...
رَبَّنَا
لاَتُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَآ
اَوْ اَخْطَاْنَا
* * *
Kardeşlerim,
Size, üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde faide verecek
bir fikrimi beyan edeceğim. Şöyle ki:
Sizler -haddimin fevkinde- bir cihette talebemsiniz.. ve bir
cihette ders arkadaşlarımsınız.. ve bir cihette muin ve müşavirlerimsiniz.
sh:» (T: 191)
Aziz kardeşlerim, üstadınız lâyuhtî değil, onu hatâsız zannetmek
hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla, bahçeye zarar vermez; bir
hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on
sayılmasiyle, seyyienin bir sayılmak sırriyle, insaf odur ki; bir seyyie, bir
hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir.
Hakaike dair mesailde, külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünûhat-ı ilhamiye
nev'inden olduğundan; hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz
vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah
razı olsun diyeceğim. Hakkın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.
Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabına, hakkın hatırı olan bilmediğimiz bir
hakikatı müdafaa değil, «Alerre's vel'ayn» kabul ederim.
Bilirsiniz ki, şu zamanda, şu vazife-i imaniye çok mühimdir; benim
gibi zaif, fikri çok cihetlerde inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli; elden
geldiği kadar yardım etmeli. Cenab-ı Hak, kemal-i rahmetinden, iki senedir
ciddî hakaike nisbeten; yemişler, fâkiheler nev'inden tevafukat-ı lâtife ile
ezhanımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemal-i merhametinden, o
tevafukat-ı lâtife meyveleriyle ciddî bir hakikat-ı Kur'âniyyeye zihnimizi sevketti ve ruhumuza o meyveleri gıda ve
kut yaptı. Hurma gibi hem fâkihe, hem kut oldu. Hem hakikat, hem ziynet ve
meziyet birleşti.
Kardeşlerim, bu zamanda, dalâlet ve gaflete karşı pek çok mânevî
kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaif ve müflisim.
Hârika kerametim yok ki, bu hakaiki onunla isbat edeyim. Ve kudsî bir himmetim
yok ki, onunla kulûbu celbedeyim. Ulvî bir deham yok ki onunla, ukulü teshir
edeyim. Belki, Kur'ân-ı Hakîmin dergâhında bir dilenci hadîm hükmündeyim. Bu
muannid ehl-i dalâletin inadını kırmak ve insafa getirmek için Kur'ân-ı Hakîmin
esrarından bazan istimdat ederim. Kerâmât-ı Kur'âniye olarak, tevafukatta bir
ikram-ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım. Evet Kur'ândan tereşşuh eden
«İşârâtül-İ'caz» ve «Risale-i Haşir» de kat'î bir işaret hissettim. Emsalleri
bulunsun bulunmasın, bence bir keramet-i Kur'âniyyedir.
* * *
sh:» (T: 192)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık, çalışkan
kardeşim,
Senin gördüğün vazife-i Kur'âniyyenin hepsi mübarektir. Cenab-ı Hak
sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi arttırsın. Uhuvvet için bir
düstûr beyan edeceğim. O düstûru cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve
ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da
gider.
وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ
رِيحُكُمْ işaret ettiği gibi, tesanüd bozulsa
cemaatin tadı kaçar.
Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa, kıymeti üçtür; tesanüd-ü
adedî ile yazılsa, yüz onbir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i
Hak, ayrı ayrı ve taksimül-a'mâl olmamak
cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî
bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle,
birbirinin aynı olmak derecede bir tefani sırriyle hareket etseler; o dört
adam, dörtyüz adam kuvvetinin kıymetindedirler. Sizler, koca Isparta değil,
belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri
hükmündesiniz... Makinenin çarkları birbirine muavenete mecburdur. Birbirini
kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar.
Şuurlu farzettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur; çünkü
vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur'ân ve imanın hizmeti olan büyük
bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zatlar; kuvvetli omuzlar altına
girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder. Sakın birbirinize tenkid kapısını
açmayınız. Tenkid edilecek, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben
nasıl meziyetinizle iftihar ediyorum; o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça,
sizde bulunduğundan memnun oluyorum; kendimindir telâkki ediyorum. Siz de
üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız.. âdetâ her biriniz, ötekinin
faziletlerine nâşir olunuz.
Said
Nursî
* * *
sh:» (T: 193)
Sevgili ve Muhterem Üstadım,
«Söz» lerinizin, yani risalelerinizin herbiri, birer deva-yı
azîmdir. «Söz» lerinizden, pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar
etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki târif edemeyeceğim.
Bugün «Söz» lerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insafla okursa hakkı
teslime; ve münkir ise, gittiği yolu terke; fâsık ise, tövbeye mecbur olacağına
kat'iyyen ümitvarım...
Hüsrev
* * *
Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha gelen
bir doktara yazılan mektuptur:
Merhaba, ey kendi hastalağını teşhis edebilen bahtiyar doktor,
samimî ve aziz dostum!
Senin hararetli mektubunun gösterdiği intibah-ı ruhî, şayan-ı
tebriktir.
Biliniz ki, mevcudat içinde en kıymettar, hayattır; ve vazifeler
içinde en kıymettar, hayata hizmettir; ve hidemat-ı hayatiye içinde en
kıymettar, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bakiyeye inkılâb etmesi için sa'yetmektir.
Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise, hayat-ı bakiyeye çekirdek ve mebde'
ve menşe' cihetindedir. Yoksa, hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir
tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek; âni bir şimşeği, sermedî bir
güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir. Hakikat nazarında herkesten ziyade
hasta olan, maddî ve gafil doktorlardır. Eğer eczahane-i kudsiye-i Kur'âniyeden
tiryak-misal îmanî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin
yaralarını tedavi ederler. İnşâallah, senin şu intibahın senin yarana bir
merhem olacağı gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.
Hem bilirsin; me'yus ve ümitsiz bir hastaya mânevî bir teselli,
bazan bin ilâçtan daha nâfidir. Halbuki tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib,
o biçare marîzin elîm ye'sine bir
zulmet daha katar. İnşâallah, bu intibahın, seni öyle bîçarelere medar-ı
teselli ve nurlu bir tabib yapar.
Bilirsin ki ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba be-
sh:» (T: 194)
nim gibi sen dahi kafanı
teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz odun
yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çük lüzumsuz
şeyleri buldum. İşte, o fennî malûmatı, o felsefî maarifi; faideli, nurlu,
ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi, Cenab-ı Haktan bir intibah
iste ki; senin fikrini, Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, o odunlara bir
ateş verip nurlandırsın; lüzumsuz maarif-i fenniye, kıymettar maarif-i İlâhiyye
hükmüne geçsin.
Zeki dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl-i fenden, envar-ı imaniyyede
ve esrar-ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde
Hulûsi Beye benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem madem, Sözler, senin
vicdanınla konuşabilirler; herbir Sözü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın
dellâlından sana bir mektubdur ve eczahane-i kudsiye-i Kur'âniyeden birer
reçetedir farzet. Gaybubet içinde, hâzırane bir müsahabe dairesini onlarla aç.
Hem arzu ettiğin vakit bana mektup yaz; ben cevap vermesem de gücenme. Çünkü
eskidenberi mektupları pek az yazarım. Hattâ üç senedir, kardeşimin çok
mektuplarına karşı, bir tek cevap yazdım.
Said
Nursî
* * *
RİSALE-İ NUR TESVİDİNDE ÇOK
HİZMETİ SEBKAT EDEN
TEMİZ KALBLİ, İHLÂSLI BİR
HÂFIZ, MÜDAKKİ BİR
HOCA OLAN HÂFIZ HÂLİDİN BİR
FIKRASIDIR
Risale-i Nur'un Müellifi Bediüzzaman, nadire-i cihan, hâdim-i
Kur'an Said Nursî hakkında hissiyatımdan binden birini beyan ediyorum:
Üstadım, kendisi Nur ism-i celîline mazhardır. Bu ism-i şerif,
kendileri hakkında bir ism-i âzamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, validesinin
ismi Nuriye, Kâdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi, Seyyid Nur
Mehmed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, hizmet-i Kur'âniyede hususî imamı
Zinnureyn, fikrini ve kalbini tenvir eden Âyet-i Nur olması ve müşkül mesailini
izaha vasıta olan nur temsilâtı gayet kıymettardır. Resailin mecmuuna «Risale-i
Nur» tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism-i âzam
sh:» (T: 195)
olduğunu te'yid etmektedir.
«Risale-i Nur» adlı hârika te'lifatının bir kısmı arabî olmakla beraber,
Risale-i Nur eczaları şimdiye kadar yüz ondokuza baliğ olmuştur. (*). Her bir risale kendi mevzuunda hârikadır.
Gayet yüksek olmakla beraber «Onuncu Söz» ismiyle iştihar eden, haşre ait olan
risalesi pek hârikadır, câmidir. Ulemaca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet
kuvvetli ve kat'î delâil-i akliye ile isbat etmiştir. Onunla çokları imanını
kurtarmış.
هُوَ
الَّذِى جَعَلَ
الشَّمْسَ ضِيَآءً وَالْقَمَرَ
نُورًا
Âyetinin sırriyle
diyebilirim ki: Risale-i Nur; bir kamer-i marifettir ki, şems-i hakikat olan
Kur'ân-ı Mu'cizül-Beyandan nurunu istifaza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ
olan meşhur kaziye-i
felekiyeye masadak olmuştur.
Hem diyebilirim ki: Üstadım; Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde
olup, sema-i risaletin şemsi olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan nuru
istifade edip «Risale-i Nur» şeklinde tezahür etmiş.
Üstadım, başkalarında nadiren bulunan mümtaz hasletlerin zâhirî
tavrının pek fevkinde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hale bakılsa, ilmihali
bilmiyor gibi görünür, birden bakarsın bir derya kesiliyor. Mezun olduğu
miktarı, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifade derecesi nisbetinde
söyler. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifadesi olmadığı vakitlerde,
yeni ay gibi mahviyet gösterir. «Bende nur yok, kıymet yok» der. Bu hasleti de
tam tevazudur.
مَنْ
تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللَّهُ Hadîsiyle, tam âmil olmasıdır.
İşte; bu haslet icabatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı
mesail-i ilmiyede muhalefet bulunsa, onların sözlerini içinde arar; hak bulduğu
vakit kemal-i tevazu ile ve lezzetle kabul ederek teslim eder. «Maşâallah, siz
benden daha iyi bildiniz.. Allah razı olsun.» der. Hak ve hakikatı, nefsin
gurur ve enaniyetine daima tercih eder. Hattâ ben bazı meselelerde muhalefet
ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunane bir tavır alır; eğer yanlış
yap-
_____________________________________
(*) Şimdi yüz otuz'a baliğ olmuştur.
sh:» (T: 196)
sam, güzelce damarıma
dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnun olur.
Üstadım; bilhassa hikmet-i hakikiye fenninde, yani hikmet-i şeriat
ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir.
Hattâ o ilimde Eflâtun ve İbn-i Sinâ'yı geçmiş diyebilirim. Bundan on üç sene
evvel; Darül-Hikmetil-İslâmiye âzasından iken, küçüktenberi, şimdiye kadar
izn-i İlâhî ile onun bir muini ve nâsırı ve muhafızı olan kutb-u Rabbanî ve
kandil-i nuranî Abdülkadir-i Geylâni (R.A.) Hazretlerinin «Fütuhül-Gayb»
risalesini tefe'ülen açtığı esnada,
اَنْتَ فِى
دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا
يُدَاوِى قَلْبَكَ
ibaresi çıktı. O ibare,
onun hakkında pek mânidar olarak, Eski Saidi (R.A.) Yeni Saide (R.A.)
çevirmesine sebebiyet vermiştir. Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî
suallerine gayet lâtif ve müskit bir cevap vermiştir. Ve İlm-i Mantıkta, İbn-i
Sinâ'nın te'lifatını geçecek «Ta'likat» namında hârika bir risalesi var.
Eşkâl-i mantıkiyeyi «Kıyas-ı İstikraî» cihetiyle on bine kadar iblâğ edip,
hiçbir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş, «Sünûhat» isminde bir
risalesinde gördüm ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm âlem-i mânada bir
medresede ona ders verdiğini görmüş; o ders-i mânevîye binane «İşârâtül-İ'caz»
namındaki hârika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
- Harb-i Umumî hâdisat ve netaicleri mâni olmasaydı,
İşârâtü'l-İ'caz'ı, Allahın izniyle altmış cilt yazacaktım. İnşâallah Risale-i
Nur, âhiren, o mutasavver hârika tefsirin yerini tutacak.
Üstadımla yedi-sekiz sene müsahabetim esnasında mühîm meşhudatım
çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى بَحْرِ
mucibince, deryaya delâlet maksadiyle bu
fıkra kâfi görüldü. Çünkü üstadımdan iftirak zamanı idi; acele yazdım.
Üstadım وَالصًّاحِبِ بِالْجَنْبِ
Âyetinin sırriyle, çok defa yanlarında beni
musabih bulmak hakkını ve teveccüh duasiyle yerine getireceklerine eminim.
Hâfız
Hâlid
* * *