Onbeşinci Şua
Elhüccetüzzehra
İKİ MAKAMDIR
[Bu
ders zâhiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir
risaledir. Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nur'un tahkikî hayat-ı
maneviyesinin ilmelyakîn, aynelyakîn ittihadından çıkan bir meyve-i îmaniye ve
firdevsî bir semere-i Kur'aniyedir.]
Said Nursî
BİRİNCİ MAKAM ÜÇ
KISIMDIR
[Yirminci
Mektub'un hülâsat-ül hülâsası, Üçüncü Medrese-i Yusufiye'de verilen dersin
Birinci Kısmı'dır.]
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
Afyon
hapsinde onbir ay tecrid-i mutlakta bulunduğuma dair Mahkeme-i Temyiz'e yazdığım istida bahanesiyle
otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve
garazkârane tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş
edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla
arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok
sıkılan benim gibi bir bîçareyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin
yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok
telaş eder-
sh: » (Ş: 473)
ken, birden bir alâmet-i hiddet ve gazab
olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım.
O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.
Kalbe
geldi ki: "Gerçi Nur şakirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem
senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar. Fakat bu beşinci koğuş, bir
nevi tecridhane olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyade
muhtaçtır. Hem Rus'un dehşetli bir inkâr ile ve Allah'ı tanımamak ile hücumunu
yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îman-ı
billahtaki mevcudiyet ve vahdaniyet-i İlahiyeye dair gayet kat'î ve kuvvetli
derslere pek ziyade ihtiyaçları var." diye tesbihatta kalbe geldi. Ben de
sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektub
risalesi onbir kelimesinde hem onbir bürhan-ı vücub-u vücud ve vahdet-i
Rabbaniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilatla gösteren ve bir
rivayette ism-i azam taşıyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam:
لاَ اِلهَ
اِلاَّ
اللّهُ
وَحْدَهُ لاَ
شَرِيكَ لَهُ
لَهُ
الْمُلْكُ وَ
لَهُ
الْحَمْدُ يُحْيِى
وَ يُمِيتُ وَ
هُوَ حَىٌّ
لاَ يَمُوتُ
بِيَدِهِ
الْخَيْرُ وَ
هُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ
اِلَيْهِ
الْمَصِيرُ
kudsî cümleyi mütefekkirane tekrar edip
"Yirminci Mektub"un kısa bir hülâsat-ül hülâsasını beraber
düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: "Bu kısacık hülâsayı Nadir Hoca'ya ve
buradaki gençlere ders ver." Ben de Bismillah deyip başladım, dedim:
Bu
kelâm-ı tevhidde onbir müjde, onbir hüccet-i îmaniye var. Şimdi, yalnız
hüccetlere gayet kısa bir işaret edip, izahını ve müjdeleri Yirminci Mektub ve
Nur eczalarına havale edeceğim. Fakat şimdi, o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı
kelimeleri ve nükteleri dahi yazmayı münasib gördüm. İşte o kelâm-ı tevhidin
onbir kelimesinden,
BİRİNCİ
KELİME: لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ dır. Bundaki hüccet
ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı
Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber ver-
sh: » (Ş: 474)
diği sırada وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak Nur şakirdlerinin Denizli hapsinde, o
risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında
tesirli intişarıyla talebelerine beraet kazandırmağa sebeb olduğu gibi, onun
gizli tab'ı da, şakirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasıyla İmam-ı
Ali'nin (R.A.) hem keramet-i gaybiyesini, hem Nur şakirdlerinin bedeline
duasını pek zâhir bir surette tasdik etti.
Evet
Âyet-ül Kübra Şuaı otuzüç icma-i azîmi ve küllî hüccetleri mevcudatın heyet-i
mecmuasında gösterip, herbir hüccet-i külliyede hadsiz bürhanlara işaret ederek
başta semavat, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebatat kelâmları ve
cümleleriyle; gitgide tâ kâinat mecmuası, müştemilât ve mevcudat ve hudûs ve
imkân ve tegayyür hakikatlarının kelimeleriyle Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyetini
ve vahdaniyetini güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde isbat ediyor. Sarsılmaz
bir îman isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar,
Âyet-ül Kübra'ya müracaat etsinler.
İKİNCİ
KELİME: وَحْدَهُ
dur. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Bu
kâinatta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor. Meselâ: Kâinat bir
muntazam şehir, bir muhteşem saray, bir mücessem manidar kitab, bir cismanî ve
her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktası mu'cizekâr bir Kur'an hükmünde
bulunmasıyla bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lâmbası bir ve
takvimci kandili bir ve ateşli aşçısı bir ve sakacı süngeri, sucusu bir, bir
bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayın ve
şehrin, o kitabın, o cismanî Kur'an-ı Kebir'in sahibi, hâkimi, kâtibi, musannifi
bilbedahe mevcud ve vâhid ve birdir diye kat'î isbat eder.
ÜÇÜNCÜ
KELİME: لاَ
شَرِيكَ لَهُ
dur. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur ki:
Âyet-ül
Kübra Şuaının madeni, üstadı, esası ve Âyet-ül Kübra namında olan
sh: » (Ş: 475)
قُلْ لَوْ
كَانَ مَعَهُ
آلِهَةً
كَمَا
يَقُولُونَ
اِذًا لاَبْتَغَوْا
اِلَى ذِى
الْعَرْشِ
سَبِيلاً
ilâ âhir.. âyet-i ekberidir. Yani: Eğer
şeriki olsa ve başka parmaklar icada ve rububiyete karışsa idiler, intizam-ı
kâinat bozulacaktı. Halbuki küçücük sineğin kanadından ve gözbebeğindeki
hüceyrecikten tut, tâ tayyare-i cevviye olan hadsiz kuşlara, tâ manzume-i
şemsiyeye kadar her şeyde cüz'î-küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam
bulunması; şeksiz ve kat'î bir surette şeriklerin muhaliyetine ve madumiyetine
delalet ettiği gibi, Vâcib-ül Vücud'un mevcudiyetine ve vahdetine bilbedahe
şehadet eder.
DÖRDÜNCÜ
KELİME: لَهُ
الْمُلْكُ
dür. Bundaki uzun hüccete gayet kısa bir işaret:
Evet
gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde herbir baharda
yüzbin nevi nebatatın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada
ekiyor. Ve mahsulatlarını ayrı ayrı, hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemal-i
intizamla kaldırıp ikiyüzbin nevi hayvanatına ondan erzak ve tayinatı -rahmet
ve hikmet eliyle- ihtiyaçlarına göre tevzi eden hadsiz kudret ve ilim sahibi
bir mutasarrıf perde arkasında var ki; bu geniş ve zengin mülkünde, hususan
zemin tarlasında bu tasarrufatı yapıyor. Bu Mutasarrıf-ı Hakîm'i ve Mâlik-i
Rahîm'i tanımayan; bu zemini, ahmak Sofestaîler gibi mahsulâtıyla inkâr etmeğe
mecbur olur.
BEŞİNCİ
KELİME: لَهُ
الْحَمْدُ
dür. Bundaki pek geniş hüccete gayet kısa bir işarettir:
Evet
gözümüzle görüyoruz ve aklımızla bedahetle biliyoruz ki; bu kâinat şehrinde ve
zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kışlasında öyle bir Rezzak-ı Rahîm ve
Muhsin-i Kerim tasarruf ve nezaret ve terbiye eder ki; kendi nimetlerine
mukabil hamd ve şükrettirmek için, zemini bir sefine-i tüccariye ve erzak
getiren bir şimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yüzbin
nevi taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde
erzakları biten muhtaç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzak-ı Rahîm'in işleri
olduğunu, zerre kadar aklı bulunan tasdik eder. Ve tasdik etmeyip inkâra sapan,
elbette zemin yüzünde vesile-i hamd ve
şükran olan bütün muntazam
sh: » (Ş: 476)
nimetleri ve muayyen rızıkları inkâr
etmeğe mecbur olarak ahmak bir muzır hayvan olur.
ALTINCI KELİME: يُحْيِى
dir. Hüccetine, gayet kısa bir işaret:
Evet
Onuncu Söz'de ve Nur eczalarında bürhanlarıyla isbat edilmiş ki: Her baharda,
zîhayattan üçyüzbin nevi ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efradı bulunan bir
ordu-yu Sübhanî, rûy-i zeminde ihya ediliyor. Onlara hayat ve levazımat-ı
hayatiye kemal-i intizamla veriliyor. Haşr-i Azam'ın yüzbin nümunelerini, belki
emarelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlukatı beraber, birbiri içinde
sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç
karıştırmayarak, unutmayarak kemal-i mizan ve nizamla dirilten ve hayat veren
ve nutfe denilen mütemasil su katrelerinden ve toprak, müteşabih tohumlarından
ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan
yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem
birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efradı bulunan ve
birbirinden suretçe, san'atça ve maişetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları
dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitabları beraber,
birbiri içinde, hatasız, mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihayetsiz bir
hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum ve Muhyî ve Hallak-ı
Alîm olduğuna kanaat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve
zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve feza
yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir
zîhayat olmağa mecburdur.
YEDİNCİ
KELİME: وَ
يُمِيتُ dur. Bunun hüccetine
gayet kısa bir işaret:
Evet
görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nevi zîhayat vefat namıyla terhis
edilirken, herbir nevi ve ferdin sahife-i amellerinin kutucukları ve
işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir
cihette bir nevi ruhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz-i
Zülcelal'in yed-i hikmetine emanet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri
gibi zerrecik o küçücük tohumları birer ruh-u bâki gibi incir ağacının bütün
kavanin-i hayatiyesini taşıyan ve bir kitab kadar kuvve-i hâfızada yazı misillü
ağacın tarihçe-i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük
sh: » (Ş: 477)
bir kitab hükmüne getiren bir Hallak-ı Hakîm, bir Hayy-ı Lâyemut'u
tanımayan; elbette değil ahmak bir insan ve divane bir hayvan, belki Cehennem
ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm
olur.
Evet
bu kelimelerin hüccetlerine işaret eden küllî, ihatalı ve hadsiz hârika ve
nihayetsiz hârikaları, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmane ef'al,
fâilsiz olmaları yüz derece muhal ve bâtıl olduğu gibi; kör, âciz, şuursuz,
sağır, camid, karmakarışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbaba isnad
etmek bin derece mümteni', esassızdır. Yoksa toprağın herbir zerresinde hadsiz
bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilâtına dair pek hârika
ve küllî bir sanatkârlık bulunmak; havanın herbir zerresinde -Rehber'deki Hüve
Nüktesi'nin dediği gibi- bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların
kelimelerini bilecek ve sair zerrelere ders verecek bir kabiliyet bulunmak
lâzım gelir. Bu acib fikri ise; hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabul ettiremez.
Ve bu derece akıldan, hakikattan uzak ve bütün mevcudata karşı bir tahkir ve
tecavüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn-ı
adalettir. Elbette öyle münkirler için "Yaşasın Cehennem!" dememiz
lâzım.
SEKİZİNCİ
KELİME: وَ
هُوَ حَىٌّ
لاَ يَمُوتُ
dur. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Meselâ:
Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki
kabarcıklarda görünen güneşçikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni
kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işaret ve
şehadet ederler ve zeval ve vefatlarıyla bir daimî güneşin mevcudiyetine ve
bekasına delalet ederler; aynen öyle de: Her vakit değişen kâinat denizinin
yüzünde ve tazelenen hadsiz fezasında ve zerrat tarlasında ve bütün hâdisatı ve
fâni mevcudatı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlukat,
mütemadiyen sür'atle akıp gidiyorlar, zâhirî sebebleriyle beraber vefat
ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir. Ve
zerrat tarlasında, mütemadiyen seyyar dünyalar ve seyyal âlemler mahsulâtı
alındığından,
elbette kabarcıklar ve güneşçikler zevalleriyle daimî bir güneşi gösterdikleri
gibi, o hadsiz mahlukat ve mahsulâtın vefatları ve zâhirî sebebleriyle beraber
kemal-i intizamla terhisleri, gündüz gibi şübhesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyette
bir Hayy-ı Lâyemut'un, bir Şems-i Sermedî'nin, bir Hallâk-ı Bâki'nin ve bir
Kumandan-ı Akdes'in vücub-u vücudu ve vahdeti ve mevcudiyeti, kâ
sh: » (Ş: 478)
inatın mevcudiyetinden bin derece zâhir ve
kat'îdir diye bütün mevcudat, ayrı ayrı ve beraber şehadet ederler.
İşte
kâinatı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehadetleri işitmeyen ve kulak
vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cani olduğunu elbette anladınız.
DOKUZUNCU
KELİME: بِيَدِهِ
الْخَيْرُ
dır. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Görüyoruz
ki: Bu kâinatta her daire, her nevi, her tabaka, hattâ her ferd, her a'za,
hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rızkını taşıyan bir mahzeni, bir
deposu ve levazımatını yetiştiren, muhafaza eden bir tarlası ve hazinesi var
ki; gayet intizam ve mizan ile ve nihayetsiz hikmet ve inayet ile vakti vaktine
-muhtacın iktidar ve ihtiyarı haricinde- bir dest-i gaybî tarafından o muhtacın
eline veriliyor. Meselâ: Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün madenleri,
ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet
mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi.. zemin dahi bütün o zîhayatın
erzaklarını bir Rezzak-ı Hakîm'in kuvvetiyle yetiştiren kemal-i mizan ve
intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır. Hattâ her insanın ve cismindeki
herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat
mahzenciği bulunması gibi.. git gide tâ dâr-ı âhiretin bir mahzeni dünyadır ve
Cennet'in bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenatları ve nurları
mahsul veren âlem-i İslâmiyet ve hakikatlı insaniyet; ve Cehennem'in bir anbarı
ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen
ve hayır olan vücud âlemlerini telvis eden pis maddeler, taifeler; ve
yıldızların hararet mahzeni Cehennem ve nurlar hazinesi bir Cennet'tir ki;
"Biyedihilhayr" kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işaretle pek
parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet
bu kelime ile ve بِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ
cümlesiyle, -yani "Her şeyin anahtarı onun elindedir"- nihayetsiz
geniş ve hadsiz hârikalı bir hüccet-i rububiyet ve vahdet, bütün bütün kör
olmayana gösterir. Meselâ hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki:
Herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihazatını ve mukadderatının
proğramını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların
anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf-ı Hakîm bir çekirdeğin kapıcığını "Uyan!"
emriyle ve irade anahtarıyla tam mizan-ı nizamla açtığı gibi, ze-
sh: » (Ş: 479)
min hazinesini dahi yağmur anahtarıyla
açarak, mahzencikleri ve nebatatın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın
menşe'leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf
emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatasız açtığı vakitte, kâinatta küllî ve cüz'î, maddî
ve manevî bütün hazine ve depoları hikmet ve irade ve rahmet ve meşiet eliyle
herbirine mahsus bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nevi
mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene
ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemal-i
nizam ve mizan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından "emr-i
kün feyekûn" tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem
kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazan yüz batman taamları kemal-i
intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyafet veriyor. Acaba böyle muntazam,
alîmane, basîrane nihayetsiz bir fiile ve tesadüfsüz tam hikmetli bir san'ata
ve yanlışsız tam mizanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adaletli bir rububiyete
hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesadüf, camid cahil
âciz esbab müdahale edebilsin? Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare
edemeyen ve zerratla seyyarat yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcud, bu her
cihetle hikmetli, mu'cizeli, mizanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin?
İşte
her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf-ı
Rahîm'i, bir Rabb-ı Hakîm'i tanımayan ve inkâra sapana, elbette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ
âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azabıma
müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisan-ı hal ile der.
ONUNCU
KELİME: وَ
هُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ dir. Bundaki hüccete
gayet kısa bir işaret şudur:
Bu
misafirhane-i dünyaya gelen her zîşuur, gözünü açtıkça görür ki: Bir kudret,
bütün kâinatı kabzasında tutmuş ve nihayetsiz, hiç şaşırmayan ezelî, ihatalı
bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mizansız, faidesiz hareket etmeyen bir sermedî
hikmet ve inayet o kudretin içinde bulunup zerrat ordusundan birtek zerreyi
meczub mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği gibi, küre-i
arzı aynı anda, aynı kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dairede yine
bir meczub mevlevî misillü gezdirir. Mevsimlerin mahsulatlarını hayvan ve insanlara
getirdiği aynı kanun-
sh: » (Ş: 480)
la, aynı zamanda güneşi bir mekik, bir
çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne ve cazibekârâne döndürüp manzume-i
şemsiye ordusu olan seyyarat yıldızlarını kemal-i mizan ve intizamla
vazifelerde çalıştırır. Ve aynı kudret; aynı zamanda, aynı kanun-u hikmetle
zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nevileri beraber, birbiri
içinde, iltibassız, sehivsiz yazar, haşr-i azamın binler nümunelerini izhar
eder. Ve aynı kudret, aynı zamanda hava sahifesini bir yazar-bozar tahtasına
çevirir. Bütün zerrelerini birer kalem uçları ve o kitabın noktaları hükmünde
emir ve iradenin onlara tayin ettiği vazifelerinde istimal ederek ve bütün o
zerrelere herbirine öyle bir kabiliyet vermiş ki; güya bütün sözleri ve konuşmaları
bilir gibi alır, neşreder, şaşırmaz. Küçücük birer kulak, incecik birer lisan
olarak istihdam edip unsur-u hava, emir ve irade-i İlahînin bir arşı olduğunu
isbat eder.
İşte
bu kısa işarete kıyasen, bu kâinatı bir muntazam şehir, bir mükemmel apartman
ve misafirhane, bir mu'cizatlı kitab ve Kur'an hükmüne getirip heyet-i
mecmuasından tâ bir zerreye kadar bütün mahlukat tabakalarını ve dairelerini ve
taifelerini mizan-ı ilim ve nizam-ı hikmetle kabzasına alan, tasarruf eden;
kudreti içinde hikmetini, rahmetini gösteren ve rububiyet-i mutlakası içinde
mevcudiyetini ve vahdaniyetini güneş ve gündüz gibi bildirip tanıttırmasına
mukabil, îmanla tanımak ve sevdirmesine mukabil, ubudiyetle sevmek ve
ihsanatlarına mukabil, şükür ve hamd isteyen böyle bir Rahman-ı Rahîm'i
tanımayan ve ubudiyetle onu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile ona bir nevi
adavet taşıyan insan suretindeki şeytanlar, birer küçük Nemrud ve Firavun
hükmünde nihayetsiz bir azaba elbette müstehak olur.
ONBİRİNCİ
KELİME: وَ
اِلَيْهِ
الْمَصِيرُ
dir. Yani: Daire-i huzuruna ve âlem-i bâkisine ve âhiretine ve sermedî dâr-ı
saadetine gidileceği gibi, bütün kâinattaki mahlukatın mercii odur; bütün esbab
silsileleri ona dayanıyor ve kudretine istinad eder ve o kudretinin
tasarrufatına birer perdedirler; o kudret-i kudsiyenin izzetini ve haşmetini
muhafaza için, bütün zâhirî sebebler yalnız birer perdedirler; icadda da hiç
tesirleri yoktur; emir ve iradesi olmazsa hiçbir şey hattâ hiçbir zerre hareket
edemez demektir. Bu kelimedeki hüccete gayet kısa bir işaret ederiz:
Evvelâ:
Bu kudsî kelimenin ifade ettiği haşir ve âhiret ve hayat-ı bâkiye hakikatının
bu gelen bahar gibi kat'î ve şübhesiz tahakkukunu ve geleceğini tam îman
ettirmek ve isbat etmek cihetini Onuncu Söz ve zeyillerine ve Yirmidokuzuncu Söz'e
ve "Mey-
sh: » (Ş: 481)
ve"nin Yedinci Mes'elesi'ne ve
"Münacat" Şuaına ve Nur'un îmanî risalelerine havale ederiz. Elhak,
onlar bu rükn-ü îmanîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbat etmişler ki;
dünyanın mevcudiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de
tasdike mecbur eden bir surette isbat etmişler.
Sâniyen:
Mu'ciz-ül Beyan-ı Kur'an'ın üçten birisi haşre ve âhirete bakar, her davayı ona
bina eder. Öyle ise, Kur'anın hakkaniyetini isbat eden bütün mu'cizeleri ve
hüccetleri, âhiretin vücuduna dahi delalet ettikleri gibi; Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetine şehadet eden bütün mu'cizeleri ve umum
delail-i nübüvveti ve sıdkının bütün hüccetleri, haşir ve âhirete dahi şehadet
ederler. Çünki o zâtın (A.S.M.) bütün hayatında daimî bir büyük davası âhiret
olduğu gibi, bütün yüzyirmidört bin peygamberler (Aleyhimüsselâm) dahi hayat-ı
bâkiye ve saadet-i ebediyeyi dava edip beşere müjde ederek hadsiz mu'cizelerle
ve kat'î deliller ile isbat ettiklerinden, elbette onların peygamberliklerine
ve sadıkıyetlerine delalet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, onların en
büyük ve daimî davaları olan âhirete ve hayat-ı bâkiyeye şehadet ederler. Buna
kıyasen sair erkân-ı îmaniyeyi isbat eden bütün deliller dahi haşrin vukuuna ve
dâr-ı saadetin açılmasına şehadet ederler.
Sâlisen:
Hiç mümkün müdür ki; kendi kemalâtını ve kudret ve rububiyetini izhar etmek
için bu kâinatı bütün zerrat ve seyyarat ve ecza ve tabakatıyla halk edip
kemal-i hikmetle her birisini bir vazife ile belki çok vazifelerle mütemadiyen
çalıştıran ve sermedî, hadsiz cilve-i esmasını göstermek için kafile kafile
arkasında, belki seyyar müteceddid dünya dünya arkasında ve mahlukat
taifelerini bu misafirhane-i âleme ve hayat-ı dünyeviye meydan-ı imtihanına
gönderip âlem-i misalde kurulan uhrevî sinemalar ve berzahî fotoğraflarla
suretlerini ve amellerini ve vaziyetlerini alarak onları terhisten sonra, başka
taife ve kafile ve seyyal ve seyyar bir nevi dünyaları o meydana vazifeler ve
cilve-i esmasına âyineler olmak için gönderen bir Sâni'-i Zülcelal, bir Hâlık-ı
Zülcemal, bir Allah-ı Zülkemal; bu fâni dünyada şuur ve akıl ile o Hâlık'ın
bütün maksadlarına karşı mukabele eden ve bütün istidadıyla o Hâlık'ı sevip
sevdirip tanıyıp tanıttırıp hadsiz dualarla beka-i âhiret saadetini yalvaran ve
akıl sebebiyle nihayetsiz elemler aldığından, bütün fıtratı ve ruhu ve istidadı ile ayn-ı
lezzet olan hayat-ı bâkiyeyi isteyen bu nev'-i insan için bir dâr-ı mükâfat ve
mücazat, bir haşir neşir olmasın? Hâşâ! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!
sh: » (Ş: 482)
İşte
bu kısacık işaretin izahatı ve tafsilâtı ve hüccetleri, parlak ve kuvvetli bir
surette Risâle-i Nur'da bulunmasından, ona havale ederek bu pek uzun kıssayı
kısa kesiyoruz.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
sh: » (Ş:
483)
FATİHA-İ
ŞERİFE'NİN BİR MUHTASAR HÜLÂSASI
[Üçüncü
Medrese-i Yusufiye'de muvakkat pek az bir zamanda tecridden temasa naklimde
verilen yalnız birtek dersin İkinci Kısmı]
Hapiste
Nur şakirdlerine kısacık bir ders nümunesidir. O da şudur:
Fatiha-i
Şerife denizinden bir katre ve güneşindeki elvan-ı seb'a yani ziyasındaki yedi
renginden birtek lem'a beyan etmeyi, namazdaki Fatiha kalbe emretti. Gerçi
Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kısmında, hususan "Na'büdü" "Nun"undaki
seyahat-ı hayaliye ve Rumuz-u Semaniye'de ve İşarat-ül İ'caz Tefsiri'nde ve
sair Nur eczalarında bu kudsî hazinenin çok tatlı ve güzel nüktelerini
yazmışız. Fakat o pek şirin hülâsa-i Kur'aniyeden yalnız îmanın rükünlerine ve
hüccetlerine işaratını, gayet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımdaki
tarz-ı ifade gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasına bir cihette mecbur
oldum. بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
kelimesini Nur'un iki-üç risalelerine havale edip اَلْحَمْدُ
لِلّهِ den başlıyorum.
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
{ اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
اْلعَالَمِينَ
...الخ.
Birinci
Kelime: اَلْحَمْدُ
لِلّهِ dır. Bundaki
hüccet-i îmaniyeye gayet kısa bir işaret:
Evet
kâinatta medar-ı hamd ve şükür olan kasdî in'amlar ve nimetler, hususan kan ve
fışkı içinden safi, temiz, gıdalı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî
ihsanlar ve hediyeler ve merha
sh: » (Ş: 484)
metli ikramlar ve ziyafetler zemin yüzünü,
belki kâinatı doldurmuş. Onların fiyatı dahi; başta Bismillah, âhirde
Elhamdülillah, ortada nimette in'amı hissetmek ve Rabbini onun ile tanımaktır.
Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak! Ne kadar şeylere, nimetlere
muhtaçtırlar. Ve ne derece hamd ve şükür fiyatıyla rızıkları, lezzetleri
isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyas eyle. İşte bu umumî in'amlar
mukabilinde hal ve kal dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir surette
bir Mâbud-u Mahmûd, bir Mün'im-i Rahîm'in mevcudiyetini ve umumî rubûbiyetini
güneş gibi gösterir.
İkinci
Kelime: رَبِّ
الْعَالَمِينَ
dir. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:
Evet
biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinatta binler değil, belki milyonlar âlemler,
küçük kâinatlar, ekseri birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin
şeraiti ayrı ayrı olduğu halde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare
ediliyor ki; bütün kâinat bir sahife gibi her an nazarında ve bütün âlemler
birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir. Bir
nihayetsiz rububiyet içinde nihayetsiz bir ilim ve hikmet ve ihatalı hadsiz bir
rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyal kâinatları idare eden bir
Rabb-ül Âlemîn'in vücub-u vücuduna ve vahdetine küllî ve cüz'î şehadetler,
zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcudlar adedince hadsiz, nihayetsiz
şehadetler her an ve zaman geliyorlar. Zerrat tarlasından tâ manzume-i
şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen Kehkeşan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden tâ
zemin mahzenine, tâ kâinat heyet-i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rububiyet,
aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rububiyeti tasdik ve
hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azaba kendini
müstehak eder ve merhamete liyakatını selbeder.
Üçüncü
Kelime: اَلرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
dir. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:
Evet
kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi
görünür. Ve ziyanın güneşe kat'î şehadeti misillü, bu geniş rahmet dahi, perde
arkasında bir Rahman-ı Rahîm'e şehadet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli
kısmı rızıktır ki, Rahman'a Rezzak manası verilir. Rızık ise, o derece zâhir
bir
sh: » (Ş: 485)
tarzda bir Rezzak-ı Rahîm'i gösterir ki; zerre kadar şuuru bulunan
tasdike mecbur olur. Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa
yavruların, bütün zeminde ve fezada ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet
hârika bir tarzda hiçten ve mütemasil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve
toprak habbeciklerinden yetiştiriyor. Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız,
zayıf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını
getirttirir. Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti
yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler
musluğundan âb-ı kevser gibi hoş, mugaddî, safi, hâlis, beyaz sütleri kırmızı
kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdadlarına gönderir,
validelerinin şefkatlerini yardımcı verir. Ve bir nevi rızık isteyen umum
ağaçlara, münasib rızıklarını onlara pek hârika bir tarzda koşturduğu gibi, bir
nevi maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, ruhlarına
dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor. Güya kâinat, gül
çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı,
yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve
onlardaki taamlar ve nimetler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve
cüz'î lisanlar ile bir Rahman-ı Rezzak'ı, bir Rahîm-i Kerim'i bütün bütün kör
olmayana gösterir.
Eğer
denilse: "Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, şerler; o ihatalı rahmete
münafîdir, bulandırıyor."
Elcevap:
Risâle-i Kader gibi Nur'un risalelerinde bu dehşetli suale tam cevap verilmiş.
Onlara havale ile, kısacık bir işareti şudur:
Herbir
unsurun, herbir nev'in, herbir mevcudun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve
o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası,
maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere
ve yanlış mübaşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok
hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zâhirî, cüz'î bir şer, bir
çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz'î şer gelmemek için
rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcud o vazifesinden men'edilse; o vakit
bütün hayırlı, güzel sair neticeleri vücud bulmaz. Bir hayrın ademi şer ve bir
güzelliğin bozulması çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler,
çirkinlikler, merhametsizlikler husul bulur. Demek birtek şer gelmemek için
yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslaha
sh: » (Ş: 486)
ta, rububiyetteki rahmete muhalif düşer.
Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları
içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, su-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında
şer yapsa; meselâ elini ateşe soksa, ateşin hilkatında rahmet yoktur dese; ateşin
had ve hesaba gelmeyen hayırlı,
maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzib edip ağzına vurur.
Hem
insanın hodgâm hevesatı ve süflî ve âkibeti görmeyen hissiyatı, kâinatta
cereyan eden rahmaniyet ve hakîmiyet ve rububiyet kanunlarına mikyas ve mehenk
ve mizan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir
kalb; kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat îman
gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler
ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri
üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki
insan nev'ini bir kâinat-ı suğra ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede
eder. Bütün ruh u canıyla اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
اْلعَالَمِينَ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
مَالِكِ يَوْمِ
الدِّينِ der.
Dördüncü
Kelime: مَالِكِ
يَوْمِ
الدِّينِ dir. Hüccetine gayet
kısa bir işaret:
Evvelâ:
Bu dersin birinci kısmının âhirinde وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ
hüccetine ve haşir ve âhirete şehadet eden bütün deliller, aynen مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ
in işaret ettiği îmanî ve geniş hakikata şehadet ederler.
Sâniyen:
Onuncu Söz'ün âhirinde denildiği gibi; bu kâinat Sâniinin sermedî rububiyeti,
rahmeti, hikmeti, ezelî-ebedî cemali, celali, kemali ve nihayetsiz sıfatları ve
yüzer isimleri âhireti kat'î bir surette istediği gibi; Kur'an, binler âyât ve
bürhanları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm yüzer mu'cizat ve
hüccetleriyle ve bütün enbiya Aleyhimüsselâm ve semavî kitablar ve su
sh: » (Ş: 487)
huflar, hadsiz delilleriyle şehadet
ettikleri dâr-ı âhiretteki hayat-ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini
dünyada dahi küfürden neş'et eden bir manevî cehenneme atar, daima azab çeker.
Rehber'de izah edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahluklar ve
kâinatlar, zeval ve firaklarıyla mütemadiyen onun ruh ve kalbine hadsiz
elemleri yağdırıyorlar, Cehennem'e gitmeden evvel Cehennem azabını
çektiriyorlar.
Sâlisen:
يَوْمِ الدِّينِ
remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet-i haşriyeye işaret eder. Fakat bu makamda
birden bir hal, o hücceti başka zamana te'hire sebeb oldu; belki de ona daha
ihtiyaç kalmadı. Çünki Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün ve kıştan sonra
baharın gelmesi kat'iyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin
sabahını, baharını isbat etmişler.
Beşinci
Kelime: اِيَّاكَ
نَعْبُدُ
وَاِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
dir. Bundaki hüccete işaretten evvel hakikatlı bir seyahat-ı hayaliyeyi
Yirmidokuzuncu Mektub'un izahına binâen kısaca beyan etmek kalbe geldi. Şöyle
ki:
Bir
zaman, Kur'anın mu'cizelerini ararken; Risâle-i Nur'da, hususan İşarat-ül İ'caz
tefsir-i Nurî'de ve Rumuz-u Semaniye'de beyanları gibi, Sûre-i Feth'in
âhirindeki âyette dört-beş mu'cize ve ihbar-ı gaybîyi, hattâ َالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ
cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'caz
lem'alarını ve bazı harflerinde mu'cizane nükteleri bulduğum bir zamanda,
namazda Fatiha'yı okurken نَعْبُدُ نَسْتَعِينُ
deki "ن"un bir
mu'cizesini bana bildirmek için bir sual kalbe geldi: Neden اَعْبُدُ اَسْتَعِينُ
yani "Ben ibadet ve istiane ederim" denilmedi?
Nun'u mütekellim-i maalgayr ile, yani
"Biz sana ibadet ve istiane ederiz" demiş? Birden o "nun"
kapısıyla bir seyahat-ı hayaliye meydanı açıldı. Namazdaki cemaatın azîm
sırrını
sh: » (Ş: 488)
ve
büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduğunu şuhud derecesinde bildim
ve gördüm. Şöyle ki:
Ben
o zaman İstanbul'da Bayezid Câmii'nde namaz kılarken, اِيَّاكَ
نَعْبُدُ
وَاِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
dedim. Baktım, o câmideki cemaat, benim gibi diyerek bu davama ve اِهْدِنَا
daki duama tamamen iştirak edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha
açıldı. Gördüm ki; İstanbul'un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne
geçtiler. Aynen benim gibi اِيَّاكَ
نَعْبُدُ
وَاِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
deyip benim; davalarıma ve dualarıma imza basıyorlar, âmîn diyorlar. Ve bana
bir nevi şefaatçi suretini almaları içinde, hayalime bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; âlem-i İslâm, büyük bir mescid suretini aldı. Mekke, Kâ'be mihrab
hükmüne geçti. Bütün namaz kılan müslümanların safları, dairevî bir tarzda o
kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اِهْدِنَا
deyip, herbiri umum namına hem dua, hem dava, hem tasdik eder, hem onları
kendine şefaatçi yapar. Hem bu kadar azîm bir cemaatin yolu, davası yanlış
olamaz ve duası reddedilmez; şeytanî vesveseleri tard eder diye düşünürken ve
namazda cemaatin büyük menfaatlerini bilmüşahede tasdik ederken, bir perde daha
açıldı. Gördüm ki; kâinat, bir câmi-i ekber ve bütün mahlukat taifeleri, bir
salât-ı kübrada cemaat ile herbiri kendine mahsus bir ibadetle ve hal dili ile
bir nevi namaz kılıyorlar gibi Mabud-u Zülcelal'in muhit rububiyetine karşı çok
geniş bir ubudiyetle mukabele için herbiri umumun şehadetlerini ve tevhidlerini
tasdik eder ki, aynı neticeyi isbat tarzında vaziyet alıyorlar diye müşahede
ederken, birden bir perde daha açıldı. Gördüm ki; nasıl bir insan-ı ekber olan
kâinat, lisan-ı hal ve çok eczaları, istidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve
zîşuur mevcudatları, lisan-ı kal ile اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
diyorlar ve Hâlıkının merhametkârane rububiyetine karşı ubudiyetlerini
gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinat hükmünde o
sh: » (Ş: 489)
cemaat-ı uzmada herbir arkadaşımın cesedi
gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahi Hâlıkının
rububiyetine karşı itaat ve ihtiyaçlarının lisan-ı haliyle اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
diyerek emir ve irade-i İlahiyeye göre hareket ettiklerini ve her anda
Hâlıklarının inayetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını
gösteriyorlar gördüm. Hem namazdaki cemaatin kudsî sırrını, hem nun'un güzel
mu'cizesini hayretle müşahede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım,
Elhamdülillah dedim. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
cümlesini, o üç cemaatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da
söylemeye alıştım. Şimdi mukaddime bitti, sadede dönüyoruz.
اِيَّاكَ
نَعْبُدُ
وَاِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
in işaret ettikleri hüccete gayet kısa bir işarettir:
Evvelâ:
Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinatta, hususan zemin yüzünde; dehşetli ve daimî
bir faaliyet ve hallakıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârane,
müdebbirane bir rububiyet-i mutlaka hadsiz zîhayatların istianelerine ve fiilen
ve halen ve kalen istimdadlarına ve dualarına kemal-i hikmet ve inayet ile
imdad ve herbirine fiilen cevab vermek tezahürü içinde bir uluhiyet-i mutlaka,
bir mabudiyet-i âmmenin tecelliyatı, umum mahlukatın, hususan zîhayatın ve
bilhassa insan taifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibadetlerine
mukabelesini akl-ı selim ve îman gözü gördüğü gibi, bütün semavî fermanlar ve
enbiyalar haber veriyorlar.
Sâniyen:
نَعْبُدُ
nun'unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemaatten herbiri ve umumu beraber,
çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibadetlerle meşgul olmaları; şeksiz, bedahetle
bir mabudiyete karşı şâkirane bir mukabele ve bir Mâbud-u Mukaddes'in
mevcudiyetine hadsiz ve şübhesiz bir şehadettir. Ve نَسْتَعِينُ
nun'unun remziyle mezkûr üç cemaatin, yani mecmu-u kâinattan tâ bir ceseddeki
zerrelerin cemaatinden herbir taifenin, herbir fer
sh: » (Ş: 490)
din fiilî ve halî istianeleri ve duaları
var. Ve onların muavenetlerine koşan ve dualarına kabul ile cevab veren bir
şefkatli müdebbire, şübhesiz şehadet eder. Meselâ: Yirmiüçüncü Söz'ün dediği
gibi, zemindeki umum mahlukatın üç nevi duaları pek hârika ve ümidin haricinde
kabul olması, bir Rabb-ı Rahîm ve Mücîb'e kat'î şehadet eder. Evet tohumlar ve
çekirdekler istidad lisanıyla herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı
Hâlıkından isteyip, duaları gözümüz önünde kabul olması gibi; bütün hayvanatın
ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve
hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlublarını
birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün dualarını gözümüz
önünde kabul eden ve imdadlarına acib ve şuursuz mahlukatı vakti vaktine
hikmetle koşturan bir Hâlık-ı Kerim'e zâhir şehadet eder. İşte bu iki kısma
kıyasen, lisan-ı kal ile edilen duaların bütün nevileri hususan enbiyaların
(Aleyhimüsselâm) ve havasların hârika bir surette makbuliyeti, اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
deki hüccet-i vahdaniyete şehadet eder.
Altıncı
Kelime: اِهْدِنَا
الصِّرَاطَ
الْمُسْتَقِيمَ
dir. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret şudur:
Evet
nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya
çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakimidir. Aynen öyle de;
maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakimi
ise en kısa ve en kolayıdır. Meselâ: Risâle-i Nur'da bütün müvazeneleri ve
küfür ve îman yollarının mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îman ve tevhid
yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır. Ve küfür ve inkâr yolları
gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve
herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün
hakikatları olamaz ve îman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım
ve vâcibdir. Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli
yol ise sırat-ı müstakimde, istikamettedir. Meselâ: Kuvve-i akliye, hadd-i
vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle
muzır bir cerbezeye ve belalı bir belahete düşer, uzun yollarında tehlikeleri
çeker. Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan şecaati takib etmezse;
ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli
ve elemli cebanet ve korkaklığa düşer.. istikameti kaybetme-
sh: » (Ş: 491)
sinin, hatasının cezası olarak daimî,
vicdanî bir azabı çeker. Ve insandaki kuvve-i şeheviye, selâmetli istikameti ve
iffeti zayi' etse; ifratla musibetli, rezaletli fücura, fuhşa ve tefritle
humuda, yani nimetlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o manevî hastalığın azabını çeker.
İşte
bunlara kıyasen, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin bütün yollarında,
istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve sırat-ı müstakim kaybedilse, o
yollar pek belalı ve uzun ve zararlı olur. Demek اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
pek çok câmi' ve geniş bir dua, bir ubudiyet olduğu gibi bir hüccet-i tevhide
ve bir ders-i hikmete ve bir talim-i ahlâka işaret eder.
Yedinci
Kelime: صِرَاطَ
الَّذِينَ
اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ
dir. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:
Evvelâ:
عَلَيْهِمْ
kimlerdir? diye
مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّاِلحِينَ
âyeti beyan ederek, nev'-i beşerde istikamet nimetine mazhar dört taifeyi beyan
içinde, o taifelerin reislerine اَلنَّبِيِّينَ
ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a, وَالصِّدِّيقِينَ
ile Ebu Bekir-i Sıddık Radıyallahü Anh'a, وَالشُّهَدَاءِ
ile Ömer ve Osman ve Ali Radıyallahü Anhüm'e işaret edip; Peygamber'den
(A.S.M.) sonra Sıddık (R.A.), sonra Ömer (R.A.), Osman (R.A.), Ali (R.A.) üçü
hem şehid, hem halife olacaklar diye gaybî ihbarla bir lem'a-i i'caz gösterir.
Sâniyen:
Nev'-i beşerin en yüksek, en müstakim, en sadık bu dört taifesi; Âdem (A.S.)
zamanından beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerametler, deliller, keşfiyatlar
ile bütün kuvvetleriyle da-
sh: » (Ş: 492)
va edip ve beşerin ekseri onları tasdik
ettikleri hakikat-ı tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir. Bu hadsiz meşahir-i
insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve
hakkaniyetlerini gösterip tevhid ve vücub-u vücud ve vahdet-i Hâlık gibi müsbet
mes'elelerde ittifakları ve icma'ları öyle bir hüccettir ki; hiçbir şübheyi
bırakmaz. Acaba kâinatın ehemmiyetli netice-i hilkatı ve zeminin halifesi ve
zîhayatların istidadca en cem'iyetli ve yükseği olan nev'-i beşerin en
müstakimleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemalâtta reisleri olan mezkûr
o dört taifenin icma' ve ittifakla îman edip haber verdikleri ve kâinatı bütün
mevcudatıyla delil gösterip hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn itikad
ettikleri ve sarsılmaz kanaat getirdikleri bir hakikatı tanımayan ve inkâr
eden, hadsiz bir cinayet ve nihayetsiz bir azaba müstehak olmaz mı?
Sekizinci
Kelime: غَيْرِ
الْمَغْضُوبِ
عَلَيْهِمْ
وَلاَ
الضَّالِّينَ
dir. Bundaki hüccete kısa bir işarettir:
Evet
tarih-i beşer ve kütüb-ü mukaddese, tevatürlere ve küllî ve kat'î hâdisat ve
malûmat ve müşahedat-ı beşeriyeye istinaden bil'ittifak, sarih ve kat'î bir
surette haber veriyorlar ki: Sırat-ı müstakim ehli olan Peygamberlere
(Aleyhimüsselâm) binler vakıatta istimdadlarına hârika bir tarzda gaybî imdad gelmesi ve onların
istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisatta aynı
zamanda gadab gelmesi ve semavî musibet başlarına inmesi kat'î şeksiz gösterir
ki; bu kâinatın ve içindeki nev'-i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerim ve
Aziz ve Kahhar bir Mutasarrıfı, bir Rabbi var ki; Nuh ve İbrahim, Mûsa ve Hud
ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebilere pek hârika bir surette tarihî ve
geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Âd ve Firavun
kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına
mukabil dünyada dahi bir ceza olarak, başlarına dehşetli semavî musibetler
indirmiş.
Evet
Âdem (A.S.) zamanından beri, beşeriyette iki cereyan-ı azîm birbiriyle
çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takib ile nimet ve saadet-i dâreyne
mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salahat ve îman; kâinatın hakikî güzelliğine ve
intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem
kâinat sahibinin lütuflarına, hem iki cihanın saadetine mazhar olup beşeri,
melekler derecelerine, belki fevkine terakki ettirmeğe vesile olarak
sh: » (Ş: 493)
dünyada îman hakikatlarıyla manevî bir
cennet, âhirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci
cereyan, istikameti bırakıp ifrat ve tefritle aklı bir vesile-i azab ve elemler
toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten
aşağı düşürüp dünyada zulümlerine mukabil gadab-ı İlahî ve musibet tokatlarını
yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinatı bir hüzüngâh ve matemhane-i
umumiye ve zevalde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhane ve gayet
çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevî cehennemde olup,
âhirette daimî bir azab çekmeğe kendini müstehak eder.
İşte
Fatiha-i Şerife'nin âhirinde
اَلَّذِينَ
اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ
عَلَيْهِمْ
وَلاَ
الضَّالِّينَ
âyeti, bu iki cereyan-ı azîmi ders veriyor. Ve Risâle-i Nur'daki bütün
müvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı, bu âyettir. Madem yüzer müvazenelerle
Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa
işaretle iktifa ederiz.
Dokuzuncu
Kelime: آمِينَ
dir. Buna kısacık bir işaret:
Madem
نَعْبُدُ نَسْتَعِينُ
deki "nun" üç cemaat-ı azîmeyi, bilhassa
âlem-i İslâm câmiindeki muvahhidîn
cemaatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemaatini bize gösterip
bizi içlerinde bulunduruyor ve dualarına ve söylediğimizi aynen söylemeleriyle
tasdiklerine ve bir nevi şefaatlerine hissedar olmamıza yol açıyor; biz dahi bu
"Âmîn" kelimesiyle, o cemaat-ı muvahhidîn ve musallînin dualarına
yardım ve davalarına tasdik ve şefaatlerinin ve istianelerinin makbuliyetine o "Âmîn"
ile bir rica etmemizle, bizim cüz'î ubudiyet ve dua ve davamızı küllî, geniş
bir ubudiyete çevirip, küllî, umumî rububiyete mukabele ettirir. Demek
uhuvvet-i îmaniye ve vahdet-i İslâmiye sırrıyla, her namaz vaktinde âlem-i
İslâm mescidinde milyonlarla efradı bulunan
sh: » (Ş: 494)
bir cemaatin rabıta-i vahdet itibariyle ve manevî radyolar vasıtasıyla Fatiha'daki "Âmîn" külliyet kesbeder, milyonlarla "Âmîn"ler hükmüne geçebilir.
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
اْلعَالَمِينَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
sh: » (Ş:
495)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَ
بِهِ
نَسْتَعِينُ
[Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin tek bir
dersinin Üçüncü Kısmı]
MUKADDİME
Namazdaki
Fatiha'nın manevî emriyle اَشْهَدُ
اَنْ لا الهَ
الاَّ اللَّهfeyziyle İkinci Kısım yazıldığı gibi; namazdaki
teşehhüdde dahi وَ
اَشْهَدُ
اَنَّ
مُحَمَّدا
الرَّسُولُ
اللَّه cümlesinin diliyle,
manevî ihtarıyla ve Sûre-i Feth'in âhirinde
هُوَ
الَّذِى
اَرْسَلَ
رَسُولَهُ
بِالْهُدَى
وَدِينِ
اْلحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ
عَلَى
الدِّينِ
كُلِّهِ وَ
كَفَى
بِاللّهِ
شَهِيدًا*
مُحَمّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
وَالّذِينَ
مَعَهُ
اَشِدّاءُ
عَلَى
الْكُفّارِ
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ
beş mu'cize-i gaybiyeyi gösteren büyük
âyetin nuruyla üçüncü kısmını yazmaya -şimdi beyanına iznim olmayan üç sebeb için-
mecbur oldum. Tafsilâtını, izahatını, senedli hüccetlerini Risalet-i
Muhammediyeye dair Zülfikar Mu'cizat-ı Ahmediye ve Arabî Hizb-i Nurî'ye havale
edip yalnız gayet muhtasar, kısacık üç işaret ile Arabî Hizb-i Nurî'nin
hülâsasının bir hülâsası ve tesbihatta tekrar ettiğim kelime-i tevhid ile daimî
virdim ve tefekkür-ü Arabî olarak burada yazılan risaleciğinin
sh: »
(Ş:496)
مُحَمَّدا الرَّسُولُ الله şehadetine dair parçanın bir nevi
tercümesi, İkinci ve Üçüncü İşaret'te yazılacak.
BİRİNCİ
İŞARET: Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rububiyetine ve sermedî uluhiyetine ve
nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki;
nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ
hitabına mazhar ve hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) hem sebeb-i hilkat-i âlem,
hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve
sermedî Cemil-i Zülcelal'in bâki âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve
hikmetli ef'alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektubları olması ve bâki
bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve
âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ve
Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat onun
risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder; öyle de: Başta âlem-i İslâm,
bütün beşer ve bütün zîşuur; Cehennem'den daha acı ve korkunç olan ademden, hiçlikten,
idam-ı ebedîden, fena-i mutlaktan kurtulmak için daimî aşk ve şevkle her
zamanda ve câmi' mahiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün istidadat lisanları
ile, bütün dualar ve ibadetler ve ricalarının dilleriyle istedikleri hayat-ı
bâkiyeyi kuvvetli ve kat'î beşaret veren risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ve
hakikat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) şehadet edip nev'-i beşerin medar-ı iftiharı
ve eşref-i mahlukat olduğuna imza bastığı gibi.. her zamanda üçyüzelli milyon ehl-i îmanın
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ
sırrınca, her gün işledikleri bütün hasenatlar ve hayırların bir misli Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın defter-i hasenatına girmesi ve o tek şahsiyet-i
Muhammediye (A.S.M.), yüzer milyon, belki milyarlar âbid-i muhsin kadar küllî
bir ubudiyete ve füyuzata mazhar bir makam kazanması, o zâtın (A.S.M.)
risaletine pek kuvvetli şehadet edip imza basar.
İKİNCİ
İŞARET: Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden
sh: » (Ş:
497)
مُحَمَّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
صَادِقُ
الْوَعْدِ
اْلاَمِينِ
بِشَهَادَةِ
ظُهُورِهِ
دَفْعَةً
مَعَ اُمِّيَّتِهِ
بِاَكْمَلِ
دِينٍ وَ
اِسْلاَمِيَّةٍ
وَ شَرِيعَةٍ
وَ بِاَقْوَى
اِيمَانٍ وَ اِعْتِقَادٍ
وَ عِبَادَةٍ
وَ بِاَعْلَى
دَعْوَةٍ وَ
مُنَاجَاةٍ
وَ دَعَوَاتٍ
وَ بِاعَمِّ
تَبْلِيغٍ وَ
اَتَمِّ
مَتَانَةٍ
خَارِقَاتٍ
مُثْمِرَاتٍ
لاَ مِثْلَ
لَهَا
Kısa bir nevi tercümesi ve meali: Yani
Muhammed'in (A.S.M.) risaletine şehadet eden:
Birincisi:
Onbir hâlâtından çıkan bir hüccet-i risalettir. Evet, okumak ve yazmak
öğrenmediği ve ümmî olduğu halde; ondört asrın ukalâsını, feylesoflarını
hayrette bırakan ve edyan-ı semaviyede birinciliği kazanan bir din ile birden,
tecrübesiz ve def'aten meydana çıkması emsal kabul etmez bir halet olduğu gibi;
sözlerinden, fiillerinden, hallerinden çıkan İslâmiyet her zamanda üçyüzelli
milyon insanın ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârane ders vermesi ve
manevî terakkiyata sevketmesi, emsalsiz bir halettir. Hem öyle bir şeriatla
meydana gelmiş ki; âdilane kanunlarıyla nev'-i beşerin beşten birisini ondört
asırda maddî ve manevî terakki içinde idare etmesi misilsiz bir halet olduğu
gibi, o zât (A.S.M.) öyle bir îman ve itikadla meydana çıktı ki; bütün ehl-i
hakikat her zaman onun mertebe-i îmanından feyz almalarıyla beraber en yüksek
ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz
muarızlarının ona muhalefeti zerre kadar bir telaş, bir vesvese, bir şübhe
vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i îmaniyede dahi onun emsali yok ve o küllî
yüksek îmanı misilsizdir. Hem öyle bir ubudiyet ve ibadet gösterdi ki; ibtida
ve intihayı birleştirip hiç kimseyi taklid etmeyerek, ibadetin en ince esrarını
görüp müraat ederek en dağdağalı zamanlarda dahi tam tamına ubudiyeti yapması
emsalsiz bir halet olması gibi, Hâlıkına karşı öyle daavat ve münacat ve
ricalar yapmış ki, bu zamana kadar telahuk-u efkârla beraber o mertebeye
yetişilmemiş. Meselâ: Cevşen-ül Kebir münacatında binbir esma-i İlahiyeyi
şefaatçi ederek Hâlıkını öyle bir tarzda tavsif ve tarif eder ki, emsali yok.
Ve marifetullahta kimse ona yetişememesi, misilsiz bir halettir. Hem öyle bir
metanetle insanları dine davet ve öyle bir
sh: » (Ş:498)
cür'etle risaletini tebliğ etmiş ki; kavmi
ve amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin etbaları ona muarız ve
düşman oldukları halde, zerre kadar korkmayarak, çekinmeyerek umumuna meydan
okuması ve başa da çıkarması, emsalsiz bir halettir.
İşte
onun sıdkına ve nübüvvetine bu hârika, emsalsiz sekiz haletin mecmuu gayet
kuvvetli bir şehadettir. Ve bu haletler, o zâtın (A.S.M.) nihayet derecede
ciddiyetine ve itminanına ve kemal-i sıdkına ve hakkaniyetine kat'î kanaatı var
olduğunu gösteriyor. Âlem-i İslâm her günde, her teşehhüdde milyonlar lisanla اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
اَيُّهَا
النَّبِىُّ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
der. Ve onun memuriyetine teslimiyetini ve getirdiği saadet-i ebediye
beşaretini tasdik ettiğini ve beşeriyetin derin bir aşkla ve fıtrî ve istidadî
pek kuvvetli bir iştiyakla aradığı hayat-ı bâkiyeye sağlam bir yol açtığına karşı âlem-i İslâm
minnetdarane, müteşekkirane اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ
ile bir manevî ziyaret ve görüşmek ve üçyüzelli milyon, belki milyarlar namına
onu tebrik eder.
Yirmi küllî şehadetlerden ve çok
şehadetleri ihtiva eden İkinci Şehadet:
وَ
بِشَهَادَةِ
جَمِيعِ
حَقَائِقِ
اْلاِيمَانِ
عَلَى
تَصْدِيقِهِ
Yani: İmanın altı rükünlerinin hakikatları
ve tahakkukları ve hakkaniyetleri, Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve
hakkaniyetine kat'î şehadet eder. Çünki onun risalet hayatının şahsiyet-i
maneviyesi ve bütün davalarının esası ve mahiyet-i nübüvveti, o altı rükündür.
Öyle ise; o rükünlerin tahakkuklarına delalet eden bütün deliller, Muhammed'in
(A.S.M.) risaletinin hak olduğuna ve onun sadıkıyetine dahi delalet ederler.
Hem âhiretin tahakkukuna sair rükünlerinin delaletini Meyve Risalesi ve Onuncu
Söz'ün zeyilleri beyan ettikleri gibi; öyle de herbir rükün hüccetleriyle
beraber onun risaletine bir hüccettir.
sh: » (Ş:499)
Binler
şehadetleri ihtiva eden Üçüncü Küllî Şehadet:
وَ
بِشَهَادَةِ
ذَاتِهِ
عَلَيْهِ
الصَّلاَةُ
وَ
السَّلاَمُ
بِآلاَفِ
مُعْجِزَاتِهِ
وَ
كَمَالاَتِهِ
وَ عُلُوِّ
اَخْلاَقِهِ
Yani: O Zât (A.S.M.) Güneş gibi kendi
kendine delildir. Binler mu'cizat ve kemalât ve yüksek, güzel ahlâkıyla
risaletine ve sâdıkıyetine pek kuvvetli şehadet eder. Evet Mu'cizat-ı Ahmediye
(A.S.M.) risâle-i hârikada üçyüzden ziyade nakl-i sahih ile isbat ettiği gibi;
o zâtın (A.S.M.) وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ
ve وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى
âyetlerinin sarahatıyla, avucunun bir parmağıyla Kamer iki parça olması ve
nakl-i sahih ve tevatürle, aynı elin beş parmağından beş çeşme su akması ve
susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şahid olması ve bu acib hârika iki
defa başka yerde de vuku bulması ve aynı avuç ile bir parça toprağı, hücum eden
düşman ordusuna atarak, her birisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle hücumda
iken kaçmaları ve aynı avuçta küçük taşlar insanlar gibi tesbih edip
Sübhanallah demeleri gibi nakl-i sahih ile ve bir kısmı tevatürle tarihlerde
kat'iyen vukua gelen yüzer ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu'cizat,
elinde zuhuru ve dost ve düşmanların ittifakıyla onda güzel hasletlerin ve
ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesinde (Haşiye) bulunması ve arkasında
tebaiyetle sülûk edip kemalâta erişen ve hakikata aynelyakîn yetişen bütün
ehl-i tahkik, ittifakla kemalât-ı Muhammediye (A.S.M.) en yüksek derecede
bulunduğuna hakkalyakîn tasdikleri ve onun dininden gelen âlem-i İslâm'ın
füyuzatı ve koca İslâmiyet'in hakikatları onun hârika kemalâtına delalet eder.
Elbette o zât (A.S.M.), bizzât kendi risaletine gayet parlak ve küllî, geniş
şehadet eder demektir.
(Haşiye):
Hattâ şecaat kahramanı Hazret-i Ali (R.A.) diyor: "Harbde biz korktuğumuz
zaman, Peygamber'in (A.S.M.) arkasına saklanır, tahassun ederdik." Şecaat
gibi her haslette faik olduğunu, o zaman düşmanları dahi tasdik ettiklerini
tarihler naklediyorlar.
sh: » (Ş:500)
Pekçok
kuvvetli şehadetleri ihtiva eden Dördüncü Şehadet:
وَ
بِشَهَادَةِ
الْقُرْآنِ
بِمَا لاَ
يُحَدُّ مِنْ
حَقَائِقِهِ
وَ
بَرَاهِنِهِ
Yani: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hadsiz
hakikatlar ve hüccetleriyle risaletine, sâdıkıyetine şehadet eder. Evet kırk
vecihle mu'cize olduğu Zülfikar Mecmuası'nda isbat edilen ve ondört asrı
nurlandıran ve nev'-i beşerin beşten birisini tebeddül etmeyen kanunlarıyla
idare eden ve o zamandan şimdiye kadar bütün muarızlara meydan okuyup hiç kimse
hattâ bir suresinin mislini getirmeğe cesaret etmeyen ve Âyet-ül Kübra'da isbat
edildiği gibi altı ciheti nuranî, şübheler giremeyen ve altı makam-ı kübra
hakkaniyetine imza basan ve sarsılmaz altı hakikatlara dayanan ve her zamanda
yüzer milyon lisanlarla şevk ve hürmetle okunan ve her dakikada milyonlar
hâfızların kalblerinde kudsiyetle yazılan ve âlem-i İslâm'ın bütün şehadetleri
ve îmanları onun şehadetinden tereşşuh eden ve bütün ulûm-u îmaniye ve İslâmiye
onun menbaından akan ve o eski semavî kitabları tasdik ettiği gibi, bütün kütüb
ve suhuf-u semaviyenin manevî tasdiklerine mazhar bulunan Kur'an-ı Azîmüşşan,
bütün hakikatleriyle ve hakkaniyetini isbat eden bütün hüccetleriyle, Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdkına ve risaletine şehadet eder demektir.
Beşinci,
Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehadetler:
وَ
بِشَهَادَةِ
الْجَوْشَنِ
بِقُدْسِيَّةِ
اِشَارَاتِهِ
وَ رَسَائِلِ
النُّورِ بِقُوَّةِ
دَلاَئِلِهِ
وَ الْمَاضِى
بِتَوَاتُرِ
اِرْهَاصَاتِهِ
وَ
اْلاِسْتِقْبَالِ
بِتَصْدِيقِ
آلاَفِ
حَادِثَاتِهِ
Yani:
Binbir esma-i İlahiyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihette Kur'andan
çıkan bir hârika münacat olan ve marifetullahta terakki eden bütün âriflerin
münacatlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede "Zırhı çıkar, onun yerine
bu Cevşen'i oku" diye Cebrail vahiy getiren "Cevşen-ül Kebir"
münacatı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed'in
(A.S.M.) risaletine ve hakkaniyetine şehadet ettiği gibi; Kur'andan tereşşuh
eden ve bir cihette Cevşen'den feyiz alan ve tevellüd eden Resa-
sh: » (Ş:501)
il-in Nuriye, yüzotuz parçasıyla risalet-i
Muhammediyeye (A.S.M.) birtek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlarını
aklen ve mantıken isbatıyla, hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak
mes'elelerini göz önünde gibi gayet kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle
Muhammed'in (A.S.M.) sadıkıyetine ve risaletine küllî bir surette şehadet eder.
Hem
zaman-ı mazi dahi risaletine bir küllî şahiddir ki; irhasat denilen nübüvvetten
evvel zuhur eden ve gelecek peygamberin mu'cizatı sayılan hârikalar, tarihlerde
ve siyer kitablarında kat'î tevatür tarzında nakledilen pekçok vakıalar, gayet
sağlam bir surette risaletine şehadet eder ve çok nevileri var. Bir kısmı,
gelecek şehadetlerde beyan edilecek; bir kısmı da Zülfikar'da ve tarih
kitablarında sahih bir surette nakledilmiş. Meselâ: Viladet-i Peygamberiyeye
(A.S.M.) yakın bir vakitte Kâ'be'yi tahrib etmeğe gelen Ebrehe askerinin
başlarına Ebabil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve viladet gecesinde
Kâ'be'deki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisra-yı Fars sarayının harab olması
ve ateşperest Mecusîlerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece
sönmesi ve Buhayra-yı Rahib ve Halime-i Sa'diye'nin kat'î ihbarlarıyla,
bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel
nübüvvetini haber vermişler.
Hem
istikbal, yani vefatından sonra onun haber verdiği hâdiseler pekçoktur ve çok
nevileri var. Birisi, Âl-i Beytine ve ashabına ve fütuhat-ı İslâmiyeye ait
ihbarat-ı gaybiyesidir ki, Zülfikar'da Mu'cizat-ı Ahmediye kısmında nakl-i
sahih ile seksen vakıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, meselâ Hz. Osman
(R.A.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (R.A.) Kerbelâ'da şehid edilmeleri ve Şam ve
İran ve İstanbul'un fetihleri ve Abbasî Devleti'nin zuhuru ve Cengiz ve Hülâgu
onu mağlub ve mahvetmesi gibi seksen ihbar-ı gaybî mu'cizatı nakl-i sahih ile
ve tarih ve siyer kitablarına istinaden tafsilen yazması gibi, ihbar-ı gaybînin
sair nevileriyle ve Muhammed'in (A.S.M.) hakkaniyetine delalet eden pekçok
vakıat-ı istikbaliye ile zaman-ı istikbal dahi kuvvetli ve küllî bir surette
risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) ve sadıkıyetine şehadet eder demektir.
sh: » (Ş:502)
Dokuzuncu,
Onuncu, Onbirinci, Onikinci Şehadetlere işaret eden:
وَ
بِشَهَادَةِ
اْلآلِ
بِقُوَّةِ
يَقِنِيَّاتِهِمْ
فِى
تَصْدِيقِهِ
بِدَرَجَةِ
حَقِّ الْيَقِينِ
وَ
اْلاَصْحَابِ
بِكَمَالِ اِيمَانِهِمْ
فِى
تَصْدِيقِهِ
بِدَرَجَةِ عَيْنِ
الْيَقِينِ
وَ
اْلاَصْفِيَاءِ
بِقُوَّةِ
تَحْقِيقَاتِهِمْ
فِى
تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ
عِلْمِ
الْيَقِينِ
وَ اْلاَقْطَابِ
بِتَطَابُقِهِمْ
عَلَى
رِسَالَتِهِ
بِالْكَشْفِ
وَ الْمُشَاهَدَاتِ
بِالْيَقِينِ
Yani: Muhammed'in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve
hakkaniyetine küllî şehadetlerden,
Dokuzuncusu:
عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَ
sırrına mazhar ve salavatlarda âl-i İbrahim Aleyhisselâm'a mukabil olan âl-i
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın içindeki büyük evliya (R.A.) ve Ali (R.A.)
ve Hasan (R.A.) ve Hüseyin (R.A.) ve ehl-i beytin oniki imamı ve Gavs-ı Azam
(K.S.) ve Ahmed-i Rüfaî (K.S.), Ahmed-i Bedevî (K.S.), İbrahim-i Desukî (K.S.),
Ebu-l Hasan-ı Şazelî (K.S.) gibi aktablar ve imamlar ittifakla, hakkalyakîn bir
itikadla ve keşfiyat ve müşahedatla ve ümmette gösterdikleri hârika irşadat ve
kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve sâdıkıyet-i Muhammediyeye (A.S.M.)
îmanları ve şehadetleri ile imza basıyorlar.
Onuncusu:
Enbiyadan sonra en muhterem ve yüksek taife ve ümmî ve bedevî oldukları halde
az bir zamanda nur-u Muhammedî (A.S.M.) ile şarktan garba kadar âdilane idare
edip, cihangir devletleri mağlub ederek müterakki, fenli, medenî, siyasî
milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim-i âdil olarak o asrı bir asr-ı
saadet hükmüne getiren sahabeler; Muhammed'in (A.S.M.) her halini tedkik ve
taharriden sonra gözleriyle gördükleri çok mu'cizatın kuvvetiyle eski
düşmanlıklarını ve ecdadlarının mesleklerini ve çokları -Hâlid İbn-i Velid ve
İkrime İbn-i Ebu Cehil gibi- pederlerinin tarafdarlıklarını, kavim ve
kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün ruh u canlarıyla, gayet fedakârane bir
surette İslâmiyete girerek
sh: » (Ş:503)
aynelyakîn derecesinde Muhammed'in (A.S.M.) sâdıkıyetine ve
risaletine îmanları; sarsılmaz, küllî bir şehadettir.
Onbirincisi:
Asfiya ve sıddıkîn denilen müçtehidler, imamlar, allâmeler; İbn-i Sina, İbn-i
Rüşd gibi dâhî feylesoflar misillü binler ehl-i tahkik, aklî ve mantıkî bir
tarzda, her biri ayrı bir meslekte, şübhesiz binler hüccetlere ve kat'î
bürhanlara istinaden, ilmelyakîn derecesinde Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve
hakkaniyetine îmanları, öyle küllî bir şehadettir ki; onların umumu kadar bir
zekâsı bulunmayan karşılarına çıkamaz.
İşte
o hadsiz şahidlerden birisi, bu zamanda Risâle-i Nur'dur ki; münkirler ona
karşı hiçbir çare bulamadıklarından, zabıta ve adliyeyi aldatıp mahkeme eliyle
susturmasına çalışıyorlar.
Onikincisi:
Âlem-i İslâmda herbiri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını daire-i dersine alıp
hârika irşad ve kerametlerle manevî terakki ettiren ve hüccetler yerinde
müşahedata, keşfiyata dayanan ve aktab denilen en derin ehl-i tahkik ve
hakikat, ruhanî terakkilerinde Muhammed'in (A.S.M.) risaletini ve sadıkıyetini
ve en yüksek mertebe-i hakkaniyette bulunduğunu keşfen ve şuhuden görüp
müttefikan ve mütetabıkan nübüvvetine şehadetleri öyle bir imzadır ki; onların
umumu kadar bir yüksek mertebe-i kemalâtı kazanmayan o imzayı bozamaz.
Onüçüncü
Şehadet: Dört küllî ve çok geniş ve kat'î hüccetlerden ibarettir:
وَ
بِشَهَادَةِ
اْلاَزْمِنَةِ
الْمَاضِيَّةِ
بِتَوَاتُرِ
بَشَارَاتِ
الْكَوَاهِنِ
وَ
الْهَوَاتِفِ
وَ
الْعُرَفَاءِ
فِى اْلاَدْوَارِ
السَّالِفِينَ
وَ
بِمُشَاهَدَةِ
بَشَارَاتِ
الرُّسُلِ وَ
اْلاَنْبِيَاءِ
وَ
بِشَهَادَتِهِمْ
وَ
بَشَارَتِهِمْ
عَلَيْهِمُ
السَّلاَمُ
بِرِسَالَةِ
مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ
الصَّلاَةُ
وَ
السَّلاَمُ
فِى الْكُتُبِ
الْمُقَدَّسَةِ
Bu fıkranın kısaca bir meali burada beyan
edilecek ve izahatı ve senedleri Zülfikar'ın Mu'cizat-ı Ahmediye kısmının
âhirinde mükemmel var.
sh: » (Ş:504)
Yani:
Geçmiş zamanlarda nev'-i beşerin meşahir ve namdarlarından başta enbiya olarak
ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed'in (A.S.M.) risaletine ve
geleceğine irhasat nev'inden gayet sarih ve mükerrer haber verdiklerini nakl-i
sahih ve bir kısmını tevatürle tarih ve siyer ve hadîs kitablarında kayıd ve
kabul edilmesine ve Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde o binler ihbaratın en
kuvvetli ve kat'î kısmını tafsilen beyanına binaen ona havale edip gayet kısa
bir işaretle deriz ki: Enbiyalar, mukaddes semavî kitablarda Muhammed'in
(A.S.M.) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebur'un yüzer âyetlerinde sarahata
yakın kısmından yirmi âyetleri Ondokuzuncu Mektub'da yazılmış. Hıristiyan ve
Yahudiler tarafından çok tahrifatıyla beraber, yine nübüvvet-i Ahmediyeyi haber
veren yüz âyeti Hüseyn-i Cisrî kitabında yazmış. Kâhinler ise, başta meşhur
Şıkk ve Satih olarak, ruhanî ve cin vasıtasıyla gaibden haber veren ve şimdi
medyum denilen tevatür bir nakl-i sahih ile Peygamber'in(A.S.M) geleceğine ve
Fars Devleti'ni kaldıracağına sarih bir surette haber verdikleri ve şübhe
kaldırmaz bir tarzda yakında bir Peygamber Hicaz'da zuhurunu mükerrer
söyledikleri gibi; ârif-i billah kısmından Peygamber'in (A.S.M.)cedlerinden
Kâ'b İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş padişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen ve Tübba'
gibi çok ârifler, o zaman evliyaları pek sarih bir surette Muhammed'in (A.S.M.)
risaletinden haber verip şiirlerle ilân etmişler. Ondokuzuncu Mektub'da,
ehemmiyetli ve kat'î bir kısmı yazılmış. Hattâ o padişahlardan birisi demiş: "Ben,
Muhammed'e (A.S.M.) hizmetkâr olmasını bu saltanata tercih ederim." Birisi
de demiş: "Ah ben ona yetişse idim, onun ammizadesi olurdum." Yani:
Hazret-i Ali gibi fedai bir hizmetkârı ve veziri olurdum. Her ne ise, -tarih ve
siyer kitabları bu haberleri tamamen neşr ile- bu ârifler, risalet-i
Muhammediyeye (A.S.M.) kuvvetli ve küllî bir şehadetle sâdıkıyetine imza
basıyorlar.
Hem
o ârifler ve kâhinler gibi risalet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) gaybî haber veren
ve sözleri işitilen ve şahısları görünmeyen hâtif denilen ruhanîler, pek sarih
bir surette Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden haber verdikleri gibi; çok
muhbirler, hattâ saneme kesilen kurbanlar ve sanemler ve mezar taşları
nübüvvetinden haber vermeleriyle onun risaletine ve hakkaniyetine imza basıp tarih
lisanıyla şehadet etmişler.
Ondördüncü
Şehadet: Kâinatın kuvvetli şehadetine işaret eden bu Arabî fıkra:
sh: » (Ş:
505)
وَ
بِشَهَادَةِ
الْكَائِنَاتِ
بِغَايَاتِهَا
وَ
بِالْمَقَاصِدِ
اْلاِلهِيَّةِ
فِيهَا عَلَى
الرِّسَالَةِ
الْمُحَمَّدِيَّةِ
الْجَامِعَةِ
بِسَبَبِ
تَوَقُّفِ
حُصُولِ
غَايَاتِ الْكَائِنَاتِ
وَ
الْمَقَاصِدِ
اْلاِلهِيَّةِ
مِنْهَا وَ
تَقَرُّرِ
قِيْمَتِهَا
وَ وَظَائِفِهَا
وَ تَبَارُزِ
حُسْنِهَا وَ
كَمَالِهَا
وَ تَحَقُّقِ
حِكَمِ
حَقَائِقِهَا
عَلَى
الرِّسَالَةِ
اْلاِنْسَانِيَّةِ
لاَسِيَّمَا
عَلَى الرِّسَالَةِ
الْمُحَمَّدِيَّةِ
اِذْ هِىَ المُظْهِرَةُ
وَ
الْمَدَارُ
اْلاَتَمُّ لَهَا
وَ لَوْلاَ
هَا
لَصَارَتْ
هذِهِ الْكَائِنَاتُ
الْمُكَمَّلَةُ
وَ
الْكِتَابُ الْكَبِيرُ
ذُو
الْمَعَانِى
السَّرْمَدِيَّةِ
هَبَاءً
مَنْثُورًا
مُتَطَايِرَةَ
الْمَعَانِى
مُتَسَاقِطَةَ
الْكَمَالاَتِ
وَ هُوَ
مُحَالُ مِنْ
وُجُوهٍ وَ
جِهَاتٍ
Âyet-ül
Kübra, bu Arabî fıkranın mealine dair demiş: Bu kâinat, nasılki kendini icad ve
idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitab
gibi, bir sergi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve
nakkaşına delalet eder; öyle de: Kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlahiyeyi
bilecek, bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbanî hikmetlerini talim edecek ve
vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini
ve içindeki mevcudatın kemalâtını ilân edecek ve "Nereden geliyorlar? Ve
nereye gidecekler? Ve ne için buraya geliyorlar? Ve çok durmuyorlar,
gidiyorlar?" diye dehşetli suallere cevab verecek ve o kitab-ı kebirin
manalarını ve âyât-ı tekviniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek
dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve
iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetle; elbette bu
vazifeleri herkesten ziyade yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'
sh: » (Ş:
506)
ın hakkaniyetine ve bu kâinat hâlıkının en
yüksek ve sadık bir memuru olduğuna kuvvetli ve küllî şehadet edip اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدا الرَّسُولُ اللَّه der.
Evet
Muhammed'in (A.S.M.) getirdiği nur ile kâinatın mahiyeti, kıymeti, kemalâtı ve
içindeki mevcudatın vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri
bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinat baştan başa gayet manidar mektûbat-ı İlahiye
ve mücessem bir Kur'an-ı Rabbanî ve muhteşem bir meşher-i âsâr-ı Sübhaniye
olur. Yoksa adem ve hiçlik ve zeval ve fena karanlıklarında yuvarlanan
karmakarışık vahşetli bir virâne ve dehşetli bir matemhane mahiyetine düşer. Bu
hakikata binaen, kâinatın kemalâtı ve hikmetli tahavvülâtı ve sermedî manaları,
kuvvetli bir tarzda "Neşhedü Enne MuhammederResûlullah" der.
Onbeşinci
Şehadet: Pekçok kudsî şehadetleri ihtiva eden, bu kâinatta tasarruf ederek
zerrattan seyyarata kadar bütün tahavvülât ve harekât ve sekenat ve hayat ve
memat gibi bütün tasarrufat emriyle, iradesiyle, kuvvetiyle bulunan Zât-ı Vâcib-ül
Vücud'un icraat-ı rububiyeti ve ef'al-i Rahmaniyeti cihetinde risalet-i
Muhammediyeye (A.S.M.) mukaddes şehadetine işaret eden, bu gelen Arabî
fıkradır:
وَ
بِشَهَادَةِ
صَاحِبِ
الْكَائِنَاتِ
وَ خَلاَّقِهَا
وَ
مُتَصَرِّفِهَا
عَلَى الرِّسَالَةِ
الْمُحَمَّدِيَّةِ
بِاَفْعَالِ
رَحْمَانِيَّتِهِ
وَ
بِاِجْرَاآتِ
رُبُوبِيَّتِهِ
كَفِعْلِ
الرَّحْمَانِيَّةِ
بِاِنْزَالِ
الْقُرْآنِ
الْمُعْجِزُ
الْبَيَانِ
عَلَيْهِ وَ
بِاِظْهَارِ
اَنْوَاعِ
الْمُعْجِزَاتِ
عَلَى
يَدَيْهِ وَ
بِتَوْفِيقِهِ
وَ حِمَايَتِهِ
فِى كُلِّ
حَالاَتِهِ
وَ
بِاِدَامَةِ
دِينِهِ
بِكُلِّ حَقَائِقِهِ
وَ
بِاِعْلاَءِ
مَقَامِ
sh: » (Ş: 507)
حُرْمَتِهِ
وَ شَرَفِهِ
وَ
اِكْرَامِهِ
عَلَى
جَمِيعِ
الْمَخْلُوقَاتِ
بِالْمُشَاهَدَةِ
وَ
الْعَياَنِ
وَ كَفِعْلِ
رُبُوبِيَّتِهِ
بِجَعْلِ
رِسَالَتِهِ
شَمْسًا مَعْنَوِيَّةً
لِكَائِنَاتِهِ
وَ بِجَعْلِ
دِينِهِ فِهْرِسْتَةَ
كَمَالاَتِ
عِبَادِهِ وَ
بِجَعْلِ
حَقِيقَتِهِ
مِرْآةً
جَامِعَةً
لِتَجَلِّيَاتِ
اُلُوهِيَّتِهِ
وَ
بِتَوْظِيفِهِ
بِوَظَائِفَ
ضَرُورِيَّةٍ
لاَزِمَةٍ لِوُجُودِ
الْمَخْلُوقَاتِ
فِى هذِهِ
الْكَائِنَاتِ
كَلُزُومِ الرَّحْمَةِ
وَ
الْحِكْمَةِ
وَ
الْعَدَالَةِ
وَ
كَضَرُورَةِ
لُزُومِ
الْغِذَاءِ
وَ الْمَاءِ
وَ
الْهَوَاءِ
وَ
الضِّيَاءِ
Bu
pek kat'î ve çok geniş ve kudsî şehadetin tafsilâtını Risâle-i Nur'a havale
edip gayet kısacık bir işaretle meal-i icmalîsine bakacağız:
Evet
bu kâinatta, gözümüz önünde bu muntazam tasarrufatı içinde adalet ve hikmet ile
ve rahmet ve inayet ve himayet ile her zaman iyileri himaye ve fenaları ve
yalancıları tokatlamak, rububiyetin bir âdeti olmasından, ef'al-i Rahmaniyet
muktezasıyla bir Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ı Muhammed'in (A.S.M.) eline vermesi
ve bine yakın mu'cizelerin pekçok enva'ını ona vermesi ve bütün hâlâtında ve en
tehlikeli vaziyetlerinde şefkatkârane himaye ve hattâ güvercin ve örümcekle
muhafaza etmesi ve büyük vazifelerinde onu tam muvaffak etmesi ve dinini bütün
hakikatlarıyla idamesi ve İslâmiyetini zeminin ve nev'-i beşerin başına
geçirmesi ve bütün mahlukat üstünde bir makam-ı şeref ve meşahir-i insaniyenin
fevkinde daimî bir rütbe-i makbuliyet ve dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek
hasletleri taşıyan bir şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini ona ümmet
etmesi gayet kat'î bir tarzda sâdıkıyetine ve risaletine şehadet ettiği gibi,
ef'al-i rububiyet cihetinde dahi görüyoruz ki; bu âlemin mutasarrıfı ve
müdebbiri, Muhammed'in (A.S.M.) risaletini bu kâinata bir manevî güneş yapıp,
-Nur Risalelerinde isbat edildiği gibi- onun ile bütün karanlıkları izale ve
nurani hakikatlarını gösterip ve bütün
sh: » (Ş: 508)
zîşuuru, belki kâinatı hayat-ı bâkiye müjdesiyle sevindirdiği
gibi; dinini dahi bütün makbul ehl-i ibadetin fihriste-i kemalâtı ve harekât-ı
ubudiyette sağlam bir proğram yapması gibi Muhammed'in (A.S.M.) şahsiyet-i
maneviyesi olan hakikatını, Kur'anın ve Cevşen'in delaletiyle tecelliyat-ı
uluhiyetine bir âyine-i câmia yapması ve sâbıkan işaret ettiğimiz hakikatların
ve ondört asırda her gün ümmetinin bütün hasenatlarının bir mislini
kazanmasının ve hayat-ı içtimaiye ve maneviye ve beşeriyedeki âsârının
delaletiyle, nev'-i beşere en yüksek reis ve mukteda ve üstad yapması; ve onu
büyük ve kudsî vazifelerle beşerin imdadına gönderip rahmet, hikmet, adalet,
gıda, hava, mâ, ziya derecesinde insanları onun dinine, şeriatine,
İslâmiyetteki hakikatlarına muhtaç (Haşiye) yapması ile oniki küllî ve kat'î
hüccetlerle risalet-i
Muhammediyeye (A.S.M.) kudsî şehadet
ettiği halde, acaba hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının ve bir çiçeğin
tanziminden lâkayd kalmayan bu kâinat sahibinin bu derece küllî ve geniş
şehadetlerine mazhar olan risalet-i Muhammediye (A.S.M.), kâinatın manevî bir
güneşi olmasın.
İşte
bu onbeş küllî şehadetler, herbiri pekçok şehadetleri, hattâ "Üçüncü
Şehadet" mu'cizat lisanıyla bin şehadeti ihtiva edip öyle bir kat'iyetle
ve kuvvetle "Eşhedü Enne MuhammederResûlullah" olan davayı isbat ve
tahakkukunu ve kıymetini ve ehemmiyetini ilân etmiş ki; her gün beş defa âlem-i
İslâm, yüzer milyon lisanlar ile teşehhüdde o davayı kâinata ilân ettiği gibi;
o davanın esası olan hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.), kâinatın çekirdek-i
aslîsi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi olduğunu milyarlar ehl-i
îman tereddüdsüz tasdik ederek kabul etmişler. Ve bu kâinatın sahibi (Celle
Celalühü) o şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) saltanat-ı
rububiyetine bir yüksek del-
(Haşiye):
Ben bu ihtiyarlığım ve
perişaniyetim içinde, Zât-ı Muhammediye'nin (A.S.M.) getirdiği erzak-ı
maneviyenin milyondan birisini hissettim. Elimden gelse idi, milyonlar lisanla
salavatlarla ona teşekkür edecektim. Şöyle ki:
Ben
firaktan, zevalden çok inciniyorum. Halbuki sevdiğim dünya ve dünyevîler,
müfarakatla beni bırakıp gidiyorlar. Ben de gideceğimi biliyorum. Bu pek elîm
ve canhıraş me'yusiyete karşı, birden saadet-i ebediye ve hayat-ı bâkiye
müjdesini Zât-ı Ahmediye'den (A.S.M.) işitmekle kurtuluyorum ve tam teselli
buluyorum. Hattâ teşehhüdde اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
dediğimde ona hem biat, hem memuriyetine teslim ve itaat, hem vazifesini
tebrik, hem bir nevi teşekkür ve saadet-i ebediye müjdesine bir mukabeledir ki;
Müslümanlar her gün beş defa bu selâmı yaparlar.
sh: » (Ş: 509)
lâlı ve kâinat tılsımının ve hilkat
muammasının bir doğru keşşafı ve lütf u rahmetinin bir parlak misali ve şefkat
ve muhabbetinin bir belîğ lisanı ve âlem-i bâkideki hayat-ı daime ve saadet-i
ebediyenin en kuvvetli müjdecisi ve elçilerinin en son ve büyüğü bir Resûl
eylemiş.
Acaba
bu mahiyetteki bir hakikata kanaat etmeyen veya ehemmiyet vermeyen, ne derece
hasaret ve hata ve belahet ve cinayet ettiğini kıyas eylesin!..
İşte
namazdaki Fatiha, nasıl İkinci Kısım'da işaratıyla, teşehhüddeاَشْهَدُ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللَّهtaki hakikat-ı tevhid davasına kat'î
hüccetleri gösterir, hadsiz imzalar basar. Bu Üçüncü Kısım'da dahi yine
teşehhüdde وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا الرَّسُولُ اللَّهِ
ta hakikat-ı risalet davasına kuvvetli şahidleri getirip nihayetsiz tasdik
imzalarını bastırır.
Yâ
Erhamerrâhimîn! Bu Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) hürmetine, bizi onun şefaatine
mazhar ve sünnetinin ittibaına muvaffak ve dâr-ı saadette onun âl ve ashabına komşu eyle! Âmîn.. âmîn.. âmîn..
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَيْهِ وَ
عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ الْقُرْآنِ
الْمَقْرُوئَةِ
وَ
الْمَكْتُوبَةِ
آمِينَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
sh: » (Ş:
510)
Elhüccetüzzehra'nın İkinci Makamı
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
[Fatiha'nın
âhirinde, ehl-i hidayet ve istikamet ve ehl-i dalalet ve tuğyanın müvazenesine
işaret eden ve Risâle-i Nur'un bütün müvazenelerinin menbaı olan âyetin bir
hakikatını Sûre-i Nur'dan
اَللّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
مَثَلُ
نُورِهِ
كَمِشْكَاةٍ
فِيهَا
مِصْبَاحٌ
َاْلمِصْبَاحُ
فِى
زُجَاجَةٍ
اَلزُّجَاجَةُ
كَاَنَّهَا
كَوْكَبٌ
دُرِّىٌّ
يُوقَدُ مِنْ
شَجَرَةٍ
مُبَارَكَةٍ
ilâ âhir âyeti ve arkasında اَوْ
كَظُلُمَاتٍ
فِى بَحْرٍ
ُلِجّىٍّ
يَغْشَيهُ
مَوْجٌ مِنْ
فَوْقِهِ
مَوْجٌ ilâ âhir âyetiyle
beraber pek acib bir tarzda o müvazeneyi mu'cizane ifade ederler.]
Birinci
âyet-i nur -Birinci Şua'da isbat edilmiş ki- on işaretle Risâle-i Nur'a
bakıyor, mu'cizane Kur'anın o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risâle-i
Nur'a Nur namı verilmesine en birinci sebeb olmasından, Yirmidokuzuncu
Mektub'un bir kısmında bir seyahat-ı hayaliye temsilinde, bu acib âyetin
"Nur" kelimesinde "Nun-u Na'büdü" mu'cizesi gibi bir manevî
mu'cizesinin beyanına binaen, Âyet-ül Kübra Risalesinde dünya seyyahı, Hâlıkını
aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinattan ve enva'-ı mevcudatından sorduğu
ve otuzüç yol ile ve kat'î bürhanlarla hâlıkını il-
sh: » (Ş: 511)
melyakîn ve aynelyakîn bildiği gibi; o aynı
seyyah asırlarda ve arz ve semavat tabakalarında aklıyla, kalbiyle, hayaliyle
gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı bir şehir gibi görüp, teftiş ederek,
kâh Kur'an hikmetine, kâh felsefe hikmetine aklını bindirip geniş hayal
dürbünüyle en uzak tabakalara bakarak, hakikatları vâkide olduğu gibi görmüş,
bizlere Âyet-ül Kübra'da kısmen haber vermiş.
İşte
şimdi biz, o ayn-ı hakikat ve bir temsil manasında olan seyahat-ı hayaliyesiyle
girdiği pekçok âlemler ve tabakalardan nümune için yalnız üç tabakasını, Fatiha
âhirindeki müvazenenin yalnız kuvve-i akliye cihetinde bir misalini, gayet
muhtasar beyan edeceğiz. Sair meşhudatını ve müvazenelerini, Risâle-i Nur'un
müvazenelerine havale ederiz.
Birinci
nümune şöyle:
O, dünyaya sırf hâlıkını tanımak, bulmak için gelen seyyah, aklına dedi:
"Biz, herşeyden hâlıkımızı sorduk, güzel, tam cevab aldık. Şimdi
"Güneş'i güneşten sormak lâzım" darb-ı meseli gibi, biz dahi
hâlıkımızı, "İlim" ve "İrade" ve "Kudret" gibi
kudsî sıfatlarının tecellileriyle ve meşhud eserleriyle ve isimlerinin
cilveleriyle tanımak, bulmak için bir seyahat daha yapacağız." diye
dünyaya girdi. Ve ikinci bir cereyan olan ehl-i dalalet gibi birden küre-i arz
sefinesine bindi. Hikmet-i Kur'aniyeye tâbi' olmayan fen ve felsefe gözlüğünü
taktı. Ve Kur'an okumayan coğrafya fenninin proğramıyla baktı, gördü ki:
Nihayetsiz bir boşlukta, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede, top
güllesinden yetmiş defa sür'atli bir hareketle gezer. Yüzbinler nevi bîçare,
âciz zîhayatları içine almış. Eğer bir dakika yolunu şaşırsa veya bir serseri
yıldıza çarpsa, parçalanarak hadsiz fezada sukut ile, bütün o bîçare
zîhayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. غَيْرِ اْلمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضّالّيِنَ
cereyanının dehşetli manevî musibetini, اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ ُلجِّىٍّ
in boğucu karanlığını
hissederek "Eyvah! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan
kurtulmak çaresi nedir?" diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı,
َالّذِينَ
اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ
cereyanına girdi. Birden hikmet-i Kur'a-
sh: » (Ş: 512)
niye imdadına geldi, tam hakikatını
gösteren bir dürbün aklına verdi, "Şimdi bak" dedi. Baktı, gördü ki: رَبُّ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ
ismi,هُوَ
الَّذِى
جَعَلَ
لَكُمُ
اْلاَرْضَ
ذَلُولاً
فَامْشُوا
فِى
مَنَاكِبِهَا
وَكُلُوا
مِنْ رِزْقِهِ
burcunda bir güneş gibi tulû' etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi
ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat denizinde çok
hikmetler ve menfaatler için seyahatla güneş etrafında gezdirip mevsimlerin
mahsulâtını erzak isteyenlere getirir ve "Sevr" ve "Hut"
namlarında iki meleği o sefineye kaptan yapmış, gayet güzel ve muhteşem
memleket-i Rabbaniyede Hâlık-ı Zülcelal'in mahlukat ve misafirlerini
keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile,
اَللّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
hakikatını gösterir, hâlıkını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün
ruh u canıyla اَلْحَمْدُ
لله رَبِّ
العالَمينَ
dedi, َالّذِينَ
اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ
taifesine girdi.
O
seyyahın âlemlerdeki seyahatında gördüğü nümunelerden ikinci nümunesi: O
seyyah, küre-i arz gemisinden çıkıp hayvanat ve insanlar âlemine girdi. Dinden
ruh almayan hikmet-i tabiiye gözlüğü ile o âleme baktı, gördü ki: O hadsiz
zîhayatların hadsiz ihtiyaçları ve onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır
düşmanları ve merhametsiz hâdiseleri var iken, o ihtiyaçlara karşı sermayeleri
binden, belki yüzbinden ancak bir olabilir. Ve o muzır şeylere mukabil
iktidarları, milyondan ancak birdir. Bu çok dehşetli ve acınacak vaziyette,
rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev'iye ve akıl alâkadarlığı ile onların haline o derece acıdı ve
mahzun ve me'yus ve cehennem azabı gibi elemler alırken ve o perişan âleme
girdiğine bin pişman olurken, birden hikmet-i Kur'aniye imdadına yetişti, َالّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
dürbününü verdi. "Bak" de-
sh: » (Ş:
513)
di. Baktı, gördü ki: اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
tecellisiyle Rahman, Rahîm, Rezzak, Mün'im, Kerim, Hafîz gibi çok esma-i
İlahiyenin her biri, birer güneş gibi
مَا
مِنْ
دَابَّةٍ
اِلاَّ هُوَ
آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
{ وَكَاَيِّنْ
مِنْ دَابَّةٍ
لاَ َتحْمِلُ
رِزْقَهَا
اَللّهُ يَرْزُقُهَا
وَاِيَّاكُمْ
{ وَلَقَدْ
كَرَّمْنَا
بَنِى آدَمَ
{ اِنَّ
اْلاَبْرَارِ
لَفِى
نَعِيمٍ
gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler.
O insan ve h
ayvan dünyasını rahmetle, ihsanla doldurup
bir nevi muvakkat cennete çevirdiler. Ve bu şayan-ı temaşa, güzel ibretli
misafirhanenin mihmandar-ı kerimini tam bildirdiklerini bildi. Bin kerre اَلْحَمْدُ
لِلَّه رَبِّ
اْلعَالَمينَ dedi.
Seyahatındaki
yüzer müşahedatından üçüncü nümunesi: Hâlıkını, isimlerinin ve sıfatlarının tecelli
ve cilveleriyle tanımak isteyen o dünya seyyahı, akıl ve hayaline dedi ki:
"Haydi! Ruhlar ve melekler gibi biz dahi cesedimizi yerde bırakıp göklere
çıkacağız. Hâlıkımızı semavattakilerden soracağız. Ruh hayale ve akıl fikre
bindiler, semaya çıktılar. Kozmoğrafya fennini kendilerine rehber ettiler. Dini
dinlemeyen bir felsefe nazarıyla, مَغْضُوبِ *وَلَضَّالِّينَ cereyanıyla baktılar. Gördü ki: Küre-i arzdan
bin defa büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde
bulunan binler kütleler, ateş saçan yıldızlar, şuursuz, camid, serseri gibi
birbiri içinde sür'atle gezerler. Bir dakika bir tesadüfle biri yolunu şaşırsa;
o boş ve hududsuz ve hadsiz, nihayetsiz âlemde bir şuursuz küre ile çarpmak
suretinde kıyamet gibi bir herc ü merce sebeb olur.
O
seyyah, hangi tarafa baktı ise; dehşet ve vahşet ve hayret ve korkmak aldı,
göğe çıktığına
bin pişman oldu. Akıl ve hayal bütün bütün bozuldular. "Bizim vazifemiz
güzel hakikatları görmek ve göstermek iken, böyle cehennem gibi çirkin ve
azablı manaları bilmek, müşahede etmek vazifesinden istifa ediyoruz ve is-
sh: » (Ş: 514)
temiyoruz" derken, birden اَللّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
tecellisi ile, خَالِقُ
السَّمَوَاتِ
وَاْلارْضِ ve مُسَخِّرُ
الشَّمْسِ
وَالْقَمَرِ
ve رَبُّ
اْلعَالَمِيَن
gibi çok isimler, her biri
birer güneş gibi
ve اَفَلَمْ
يَنْظُرُوا
اِلَى
السَّمَاءِ
فَوْقَهُمْ
كَيْفَ
بَنَيْنَاهَا
وَزَيَّنَّاهَا
وَلَقَدْ
زَيَّنَّا
السَّمَاءَ
الدُّنْيَا
بِمَصَابِيحَ
ve
ثُمَّ
اسْتَوَى
اِلَى
السَّمَاءِ
فَسَوَّيهُنَّ
سَبْعَ
سَموَاتٍ gibi âyetlerin burçlarında tulû' ettiler.
Bütün semavatı nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük câmiye ve mescide ve
ordugâha çevirdiler. O seyyah َالّذِينَ
اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ
cereyanına girdi. Dâllînden, اَوْ
كَظُلُمَاتٍ
فِى بَحْرٍ
ُلجِّىٍّ den kurtuldu. Birden
cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem bir memleket gördü. Her tarafta Hâlık-ı
Zülcelal'i bildiriyorlar bir vaziyeti müşahedesiyle, akıl ve hayalin kıymetleri
ve vazifeleri bin derece terakki etti.
İşte
o seyyahın kâinattaki seyahatının yüzer nümunesinden bu mezkûr üç nümuneye
kıyasen sair müşahedatını ve isimlerin cilveleriyle Vâcib-ül Vücud'un
marifetini Risâle-i Nur'a havale edip bu pek kısa işarete iktifaen, bu pek uzun
kıssayı kısa keserek hâlıkımızı bildiren kudsî sıfatlardan ve sıfât-ı seb'asından
yalnız "İlim" ve "İrade" ve "Kudret" gibi üç
mühim sıfatların eserleriyle, tecellileriyle ve tahakkuklarının hüccetleriyle
kâinat hâlıkını tanımağa o dünya seyyahı gibi gayet kısa işaretlerle
çalışacağız. Tafsilâtını Risâle-i Nur'a havale ederiz.
sh: » (Ş: 515)
İşte
Arabî Hizb-i Nurî'nin hülâsat-ül hülâsasından daimî, tefekkürî bir virdim ve
Allahü Ekber cümlesinin otuzüç mertebesinden üç mertebeyi beyan eden bu gelen
Arabî fıkranın bir nevi tercümesi içinde kısa işaretlerle ulema-i ilm-i kelâmı
ve akide ulemasını pek çok meşgul eden ilim ve irade ve kudret-i İlahiyenin
kâinattaki cilveleriyle, onları aynelyakîn îman ile tasdik ve onlarla Vâcib-ül
Vücud'un bedahetle mevcudiyetine ve vahdaniyetine ilmelyakîn tasdik ile tam
îman etmeye yol açan bu Arabî fıkradır:
بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
وَقُلِ
الْحَمْدُ
لِلَّهِ لَمْ
يَتَّخِذْ
وَلَدًا وَلَمْ
يَكُنْ
لَهُ
شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ
يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ
وَكَبِّرْهُ تَكِبِيرًا
اَللّهُ
اَكْبَرُ
مِنْ كُلِّ
شَيْءٍ
قُدْرَةً وَ
عِلْمًَا
اِذْ هُوَ
الْعَلِيمُ
بِكُلِّ
شَيْءٍ
بِعِلْمٍ
مُحِيطٍ
لاَزِمٍ
ذَاتِىٍّ Haşiye
للِذَّاتِ
يَلْزُمُ
اْلاَشْيَاءَ
لاَ يُمْكِنُ
اَنْ
يَنْفَكَّ
عَنْهُ
شَيْءٌ
بِسِرِّ الْحُضُورِ
وَ
الشُّهُودِ
وَ
اْلاِحَاطَةِ
النُّورَانِيَّةِ
وَ بِسِرِّ
اِسْتِلْزَامِ
الْوُجُودِ
لِلْعُمُومِيَّةِ
وَ اِحَاطَةِ
نُورِ
الْعِلْمِ
بِعَالَمِ
الْوُجُودِ
{ نَعَمْ
فَاْلاِنْتِظَامَاتُ
الْمَوْزُونَةُ
وَ
اْلاِتِّزَانَاتُ
الْمَنْظُومَةُ
وَ الْحِكَمُ
الْقَصْدِيَّةُ
الْعَامَّةُ
وَ
الْعِنَايَاتُ
الْمَخْصُوصَةُ
الشَّامِلَةُ
وَ اْلاَقْضِيَّةُ
الْمُنْتَظَمَةُ
وَ
اْلاَقْدَارُ
الْمُثْمِرَةُ
Haşiye وَلِلَّهِ
الْمَثَلُ
اْلاَعْلَى
(كَلُزُومِ
الضِّيَاءِ الْمُحِيطُ
لِلشَّمِسِ )
sh: » (Ş: 516)
وَ
اْلآجَالُ
الْمُعَيَّنَةُ
وَ اْلاَرْزَاقُ
الْمُقَنَّنَةُ
وَ
اْلاِطْقَانَاتُ
الْمُفَنَّنَةُ
وَ
اْلاِحْتِمَامَاتُ
الْمُزَيَّنَةُ
وَ غَايَةُ
كَمَالِ
اْلاِنْتِظَامِ
اْلاِنْسِجَامِ
اْلاِتِّسَاقِ
اْلاِتْقَانِ
اْلاِتِّزَانِ
اْلاِمْتِيَازِ
الْمُطْلَقَاتِ
فِى كَمَالِ
السُّهُولَةِ
الْمُطْلَقَةِ
دَالاَّتٌ
عَلَى
اَحَاطَةِ عِلْمِ
عَلاَّمِ
الْغُيُوبِ
بِكُلِّ
شَيْءٍ { اَلاَ
يَعْلَمُ
مَنْ خَلَقَ
وَ هُوَ
اللَّطِيفُ
الْخَبِيرُ
{ فَنِسْبَةُ
دَلاَلَةِ
حُسْنِ
صَنْعَةِ اْلاِنْسَانِ
عَلَى
شُعُورِ
اْلاِنْسَانِ
اِلَى
نِسْبَةِ
دَلاَلَةِ
حُسْنِ
خِلْقَةِ
اْلاِنْسَانِ
عَلَى عِلْمِ
خَالِقِ اْلاِنْسَانِ
كَنِسْبَةِ
لُمَيْعَةِ
زُجَيْجَةِ
الذُّبَيْبَةِ
فِى
اللَّيْلَةِ
الدَّهْمَاءِ
اِلَى
شَعْشَعَةِ
الشَّمْسِ
فِى رَابِعَةِ
النَّهَارِ
Gayet
kısa bir nevi tercümesi içinde ilm-i İlahîye, bu pek ehemmiyetli hakikat-ı
îmaniyeye kısacık işaretler edip tafsilâtını Risâle-i Nur'a havale ile deriz
(Haşiye):
(Haşiye):
Bundan sonraki kısmı, bütün ömrümde görmediğim dehşetli ve semli bir hastalık
içinde yazılmış. Kusuratıma nazar-ı müsamaha ile bakılsın. Hüsrev, münasib
görmediği kısmı ta'dil, tebdil, ıslah edebilir.
Evet
nasılki rahmet, rızk-ı acaibiyle güneş gibi kendini gösterip perde-i gaybda bir
Rahman-ı Rahîm'i kat'iyetle isbat ediyor; öyle de yüzer âyât-ı Kur'aniyede
mevki alan ve kudsî yedi sıfattan bir cihette en birincisi olan
"ilim" dahi, nizam ve mizanın hikmetleri ve meyveleriyle güneş ziyası
misillü kendini gösterdiği gibi; bir Alîm-i Küll-i Şey'in mevcudiyetini
kat'iyetle bildirir. Evet insanın şuuruna, ilmine delalet eden düzgün, ölçülü
san'atı ile; insanın hâlıkının ilmine, hikmetine delalet eden hüsn-ü hilkat-i
sh: » (Ş: 517)
insan müvazenesi; aynen yıldız böceğinin
gecedeki ışığının
lem'acığının,
gündüzde güneşin ihatalı ziyasına nisbeti gibidir.
Şimdi
ilm-i İlahînin delillerini beyan etmeden evvel, o kudsî sıfatın kâinatın
enva'ındaki tecellileriyle Zât-ı Akdes'i pek zâhir bir tarzda göstermesine
delalet ve şehadet eden Mi'rac-ı Muhammedî (A.S.M.) gecesinde huzur ve hitab-ı
İlahîye mazhar olduğu zaman, birden اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ ِللّهِ
diyerek, bütün zîhayat ve enva'-ı mahlukat namına bir meb'us ve elçi
olmasından, bütün onların sıfat-ı ilmin cilveleriyle Rablerini bildirdikleri
tarzda, selâm yerinde umum zîşuur bedeline, hâlıkına umum zîhayatın
hediyelerini takdim eder. Yani اَلتَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ
dört kelimeler ile umum zîhayatın dört taifesinin ezelî, ebedî ilmin
cilveleriyle Allâm-ül Guyub'a karşı tahiyyelerini, tebriklerini, ubudiyetlerini,
güzel marifetlerini gösterdiğinden, bu kudsî mükâleme-i mi'raciyeyi geniş
manasıyla okumak, teşehhüdde umum İslâmın farz bir vazifesi olmuş. O kudsî
mükâlemenin izahatını Risâle-i Nur'a havale edip, gayet kısa dört işaretle bir
manasını beyan edeceğiz.
Birincisi:
اَلتَّحِيَّاتُ
لِلّهِ dır. Kısacık meali
şudur: Nasıl bir usta, pek hârika bir makineyi derin ilmi ve mu'cizekâr
zekâsıyla yapsa, o acib makineyi gören herkes, o ustayı takdirkârane tebrik
edip alkışlar ve tahsinkârane medihlerle ve ihsanlarla ona maddî, manevî
hediyeler, tahiyyeler verir; o makine dahi, o ustanın istediği tarzda tam
tamına, gayet mükemmel olarak arzularını ve hârika ince san'atını ve meharet-i
ilmiyesini göstermesiyle, kendi ustasını lisan-ı hal ile alkışlar, tebrik eder,
manevî tahiyyeler, hediyeler verir. Aynen öyle de; kâinatta bütün zîhayat
taifeleri, herbiri ve herbir ferdi, her tarafı mu'cizeli birer hârika makinedir
ki; ustasının herşeyin herşey ile münasebetini gören ve herşeyin hayatına lâzım
bütün şeyleri görüp tam yerinde ona yetiştiren ihatalı ilminin derin ve ince
cilveleri ile kendini tanıttıran Sâni'-i Zülcelalini hayatlarının lisan-ı
halleriyle, ins ve cin ve melek olan zîşuurların kal dilleri gibi tahiyyelerle
alkışlar ve tebriklerle
sh: » (Ş: 518)
اَلتَّحِيَّاتُ
لِلّهِ derler. Ve
hayatlarının fiyatını doğrudan doğruya bütün mahlukatı bütün ahvaliyle bilen
hâlıklarına ubudiyetkârane takdim ediyorlar ki; Mi'rac gecesinde bütün zîhayat
namına Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Vâcib-ül Vücud'un huzurunda selâm yerinde
اَلتَّحِيَّاتُ لِلّهِ deyip bütün zîhayat taifelerinin tahiyye ve
hediye ve manevî selâmlarını takdim etmiş. Evet âdi bir muntazam makine,
intizam ve mizanlı he'yetiyle şeksiz bir mâhir ve dikkatli ustayı gösterdiği
gibi; kâinatı dolduran hadsiz zîhayat makineler de, herbirisi binbir mu'cizat-ı
ilmiyeyi gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin ziyası derecesinde
ilmin cilveleri ile o zîhayatlar, usta ve sermedî san'atkârlarının vücub-u
vücuduna ve mâbudiyetine pek parlak şehadet ederler.
İkinci
Kudsî Kelime-i Mi'raciye: اَلْمُبَارَكَاتُ
dür. Madem hadîsçe namaz, mü'minin mi'racıdır ve mi'rac-ı ekberin cilvesine
mazhardır. Ve madem dünya seyyahı, her âlemde, ilim sıfatıyla Allâm-ül Guyûb
hâlıkını bulmuş; biz dahi o seyyahla beraber, mübareklerin ve görenlere
bârekâllah dedirtenlerin ve " اَلْمُبَارَكَاتُ
" nün geniş âlemine girip bütün zîruhun masum, mübarek yavrularını ve
bütün zîhayatın mukadderat ve proğramlarının kutucukları olan tohum ve
çekirdekleri başta olarak o mübarekât âlemini temaşa ve mütalaa ile kudsî
sıfat-ı ilmin mu'cizatlı, ince cilveleriyle hâlıkımızı ilmelyakîn ile bilmeğe o
seyyah gibi çalışacağız.
Evet
gözümüzle görüyoruz ki; bütün o masum yavrucuklar ve o mübarek mahzencikler,
sandıkçıklar; bir Alîm-i Hakîm'in ilmiyle hem umumu, hem herbir ferdi, birden
bir uyanmak ve gaye-i hilkatine yürümek için bir hareket alırlar. Hakikat
nazarıyla bakanlara "Bin Bârekâllah! Yüzbin Mâşâallah!" dedirtirler.
Evet
meselâ: Nutfeler, yumurtalar, tohumlar, çekirdekler herbiri birden ilimden
gelen bir ince nizam ve o nizam, meharetten gelen tam bir mizan içinde; o
mizan, yeni bir tanzim; o ise, taze bir ölçü ve tevzin içinde; o dahi, bir
temyiz ve terbiye ve mü-
Sh: » (Ş: 519)
teşabih emsalinden kasdî farika alâmetleri
içinde; o da, san'atlı bir tezyin ve süslemek içinde; bu dahi hakîmane, lâyık,
mükemmel cihazat ve tasvir içinde; bu ise kerîmane, rızık isteyenlerin
zevklerini memnun etmek için, o mahlukların ve meyvelerin etleri ve yenilen
kısımları ihtilaf içinde; bu ise, âlîmane, mu'cizane, ayrı ayrı nakışlar,
zînetler içinde; bu da, ayrı ayrı güzel, hoş kokular ve lezzetli tatlar içinde
ki; kemal-i intizam içinde, birbirinden mütemayiz, ayrı iken kesret ve sür'at
ve vüs'at-i mutlaka içinde sehivsiz hatasız, bütün onların suretlerinin
inkişafları ve her mevsimde o hârika halin devamı içinde bütün o mübareklerin
herbiri ve beraber, bu mezkûr onbeş dil ile ustalarının hârika meharetini ve
mu'cizatlı ilmini göze gösterip Allâm-ül Guyûb, Vâcib-ül Vücud Sâni'lerini
güneş gibi bildiriyorlar. İşte bu pek geniş ve parlak şehadetleri ve Sâni'ini
tebrikleri içindir ki, Mi'rac Gecesinde bütün mahlukat hesabına konuşan Zât-ı
Muhammediye (A.S.M.) اَلْمُبَارَكَاتُ
kelimesini selâm yerinde demiş.
Üçüncü
Kelime: اَلصَّلَوَاتُ
dür ki; hem umumî Mi'rac-ı Ekber-i Muhammedî'de (A.S.M.) hem her mü'minin
hususî mi'racı olan namaz teşehhüdünde, her gün hiç olmazsa on defa, yüz
milyonlar ehl-i îman, o kudsî kelimeyi, Peygamber'in (A.S.M.) tebaiyetiyle
dergâh-ı İlahîye takdim edip kâinatta ilân ederler. Mi'raca dair Otuzbirinci
Söz, Mi'racın bütün hakikatlarını -bir muhatab ittihaz ettiği muannid, mülhid,
münkirlere karşı dahi- gayet kat'î ve kuvvetli bir surette isbat ettiğine
binaen, tafsilâtını ve hüccetlerini ona havale ederek gayet muhtasar bir işaretle
bu Üçüncü Kelime-i Mi'raciyenin geniş manasını gösteren zîruh, zîşuur
taifelerinin acib âlemine bakıp, ilm-i ezelînin cilveleriyle hâlıkımızın vahdet
ve mevcudiyeti içinde kemal-i rahmaniyetini ve rahîmiyetini ve azamet-i kudret
ve şümul-ü iradetini bilmeğe çalışacağız:
Evet,
bu âlemde görüyoruz ki: Bu zîruhlar, şuuren ve aklen olmasa da hissen, fıtraten
hissediyorlar ki; herbiri, hadsiz bir acz ve za'f içinde, hadsiz düşmanları ve
incitenleri var ve hadsiz bir fakr ve ihtiyaç içinde, hadsiz hacatı ve
matlubları var. İktidarı ve sermayesi binden birine kâfi gelmediğinden, bütün
kuvvetiyle bağırır ve ağlar; manen, fıtraten yalvarır; kendine mahsus sesiyle,
lisanıyla dualar, niyazlar, bir nevi namazlar, salavatlar ile bir Alîm-i
sh: » (Ş: 520)
Kadîr dergâhına iltica ederken birden
görüyoruz ki; o bağıranların her işini, her ihtiyacını bilen ve her derdini ve
zararını anlayıp yalvarmasını, fıtrî duasını işiten Alîm-i Mutlak bir Kadîr-i
Hakîm, imdadlarına yetişir, bütün istediklerini yapar. Ağlamalarını gülmeğe,
bağırmalarını teşekkürlere çevirir. Bu hakîmane, alîmane, rahîmane yardım, pek
parlak bir tarzda ilim ve rahmetin cilveleriyle bir Mücîb-i Mugîs, bir Rahîm-i
Kerim'i bildirip o zîruh âleminin bütün salavat ve ubudiyetlerini ona takdim ve
tahsis eder manasıyla, Mi'rac-ı Ekber'de Muhammed (A.S.M.) ve mi'rac-ı asgar
olan namazlarda onun ümmeti اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّهِ
der.
Dördüncü
Kelime-i Kudsiye: اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ dir. Risâle-i Nur'un
çok hakikatları namaz tesbihatında ihtar edilmesi hikmetiyle; hem Fatiha'nın,
hem teşehhüdün kelimelerinin hakikatlarını kısa işaretlerle beyan etmeğe âdeta
ihtiyarsız sevkedildim.
İşte
Mi'rac-ı Muhammedî'de (A.S.M.) denilen اَلطَّيِّبَاتُ
kelime-i kudsiyesi; ehl-i marifet ve îman ve küllî şuur sahibi olan ins ve cin
ve melek ve ruhanîlerin, kâinatı güzel tayyibeleri ve haseneleri ve
ubudiyetleriyle güzelleştiren ve güzellerin âlemine bakan ve sermedî Cemil-i
Mutlak'ın hadsiz cemal ve güzelliklerini ve kâinatı süslendiren isimlerinin
daimî güzelliklerini tam bilen ve aşk ve
şevkle küllî ubudiyetler ile mukabele eden ve parlak îman ve geniş
marifetler ve medh ve senaların
revaih-i tayyibe ve hoş kokularıyla Hâlıklarına karşı o hadsiz tayyibatlar
manasıyla Mi'racda söylenmiş sırrıyla; teşehhüdde bütün ümmet, her gün
usanmadan o kudsî kelime-i tayyibeyi tekrar ederler. Evet bu kâinat, nihayetsiz
bir hüsün ve cemal-i sermedînin âyinesi ve cilveleri ve kâinattaki bütün cemal
ve kemal ve güzellikler, o sermedî hüsünden gelir ve ona intisabla güzelleşir,
kıymeti yükselir. Yoksa karmakarışık bir virane, bir hüzüngâh olur. Ve o
intisab ise, saltanat-ı uluhiyetin dellâlları ve ilâncıları olan ins ve melek
ve ruhanîlerin marifet ve tasdikleriyle anlaşılır. Hattâ o dellâlların güzel ve
tatlı hamdlerini ve senalarını ve mabuduna medihlerini ve onların kelimelerini
her tarafa neşir ve arş-ı azamın canibine sevketmek için hava unsurunun
zerreleri emirber nefer-
sh: » (Ş: 521)
ler, küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergâh-ı
uluhiyete takdim etmek için o pek hârika vaziyet-i acibe havaya verildiğine
kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi.
İşte
ins ve melek, nasılki îmanları ve ubudiyetleriyle Mâbud-u Zülcelal'i
bildiriyorlar; öyle de: O Hakîm-i Zülcelal dahi o ilâncılara verdiği çok câmi'
istidadlarla, pek hârika cihazlarla ve dekaik-i ilmiyeleriyle herbirisini bütün
kâinatla alâkadar bir küçük kâinat hükmüne getirmekle kendini pek parlak bir
tarzda bildiriyor. Meselâ: İnsanın küçücük kafasında ceviz kadar bir yerde
kuvve-i hâfıza, kuvve-i hayaliye, kuvve-i müfekkire gibi müteaddid, acib
makineleri yaratmak ve kuvve-i hâfızayı bir büyük kütübhane hükmüne getirmekle
ilm-i ezelînin cilvesiyle güneş gibi kendini gösteriyor. (*)
(*)
Pek şiddetli hastalığım
müsaade etmiyor. Hüsrev'in tercüme vazifesine yalnız bir me'haz ve yardımdır.
Şimdi
sâbıkan zikredilen ve ilm-i muhitin küllî hüccetlerine işaret eden ve bir geniş
hüccet olarak hadsiz bürhanları ihtiva eden ve onbeş delil ile ilm-i muhiti
gösteren Arabî parçanın gayet kısa bir mealine ve bir nevi tercümesine işaret
ederiz.
Onbeş
Delilden Birincisi: فَاْلاِنْتِظَامَاتُ
الْمَوْزُونَةُ
dir. Yani: Bütün mahlukatta müşahede edilen ölçülü düzgünlük, mizanlı intizam;
ihatalı bir ilme şehadet eder. Evet muntazam bir saray gibi kâinattan ve
manzume-i şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medar-ı hayret
bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üçyüzbin ayrı ayrı nevileri her
baharda bir intizam-ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden tut, tâ herbir
zîhayatın vücudundaki a'za ve cihazat ve hüceyrat ve zerrelere kadar derin,
ihatalı, şaşırmaz bir ilmin eseri olan mizanî düzgünlük ve tam intizam
bulunması; gayet zâhir ve kat'î bir surette ihatalı bir ilme delalet ve şehadet
eder demektir.
İkinci
Delil: وَاْلاِتِّزَانَاتُ
الْمَنْظُومَةُ
dir. Yani: Bütün kâinattaki masnuatta -cüz'î, küllî- seyyarattan tâ kandaki
küreyvat-ı hamra ve beyzaya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenasib bir
mizan bulunması; bedahetle muhit bir ilme delalet ve kat'î şehadet eder. Evet,
görüyoruz ki: Meselâ bir sineğin, bir insanın a'zaları ve cihazatı, hattâ
cesedinin hüceyratı ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas
bir mizan ve ince
sh: » (Ş: 522)
bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece
birbirine münasib ve uygun ve cesedin sair a'zalarında öyle muntazam bir
tenasüb var ki; nihayetsiz bir ilme mâlik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi
hiçbir cihette imkânı yok.
İşte
aynen bütün zîhayat ve enva'-ı mahlukat, zerrattan tâ manzume-i şemsiyedeki
seyyarata kadar; öyle tam bir müvazene ve zerre kadar şaşırmaz bir düzgün ölçü
hükmetmesi, ihatalı bir ilme kat'î delalet ve parlak şehadet eder. Demek ilmin
her delili, Zât-ı Alîm'in mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması
muhal ve imkânsız olmasından bütün hüccetleri Alîm-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna
kuvvetli ve gayet kat'î bir hüccet-i kübradır.
Üçüncü
Delil: وَالْحِكْمَةُ
الْقَصْدِيَّةُ
الْعَامَّةُ
dir. Yani: Bütün kâinattaki hallakıyet ve faaliyette ve tebeddülât ve ihya ve
tavzifat ve terhisatta bütün masnuatın herbiri ve herbir taifenin tesadüf
imkânı olmayan öyle kasdî ve bilerek takılan hikmetleri ve faideleri ve
vazifeleri var ve görüyoruz ki; ihatalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette,
hiçbirisine icad noktasında sahib çıkamaz. Meselâ: Hadsiz zîhayattan bir
insanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı; bir et parçası iken, iki
büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faidelere âlet
oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede,
mideye haber vermek ve rahmet-i İlahiyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş
olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve
santral olmak; elbette gayet parlak ve kat'î bir surette ihatalı ilme delalet
ve şehadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delalet etse; hadsiz
lisanlar ve hadsiz zîhayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz
kat'iyetinde nihayetsiz bir ilme delalet ve şehadet ve Allâm-ül Guyûb'un
daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşietinden hariç hiçbir şey yoktur diye
ilân ederler.
Dördüncü
Delil: وَالْعِنَايَاتُ
الْمَخْصُوصَةُ
الشَّامِلَةُ
dir. Yani: Bütün zîhayat, zîşuur âleminde, her nev'e ve her ferde, hususî ve
ona münasib ve umuma şamil inayetler, şefkatler, himayetler; bedahet
derecesinde ihatalı bir ilme delalet ve o inayetlere mazhar olanları ve
ihtiyaçlarını bilen bir alîm-i inayetkârın vücub-u vücuduna hadsiz şehadetler
eder, demektir.
sh: » (Ş: 523)
İhtar:
Risâle-i Nur'un hülâsat-ül hülâsasının zübdesi olan arabî fıkradaki kelimelerin
izahı ise; Kur'andan tereşşuh eden Risâle-i Nur'un âyât-ı Kur'aniyenin
lemaatından aldığı
hakikatlara, hususan "İlim" ve "İrade"ye ve
"Kudret"e dair delillere ve hüccetlere işarettir ki; bu Arabî
kelimelerin işaret ettikleri o ilmî deliller, ehemmiyetle tefsir ediliyor.
Demek herbiri, çok âyâtın birer işaret ve birer nüktesini beyan etmektir. Yoksa
o Arabî kelimelerin tefsiri ve beyanı ve tercümesi değildir.
Sadede
dönüyoruz. Evet gözümüzle görüyoruz ki; bizleri ve bütün zîruhları bilir ve
bilerek şefkatle himaye eder ve ihtiyacını ve her derdini bilir ve bilerek
inayetiyle imdadına yetişir bir Alîm-i Rahîm var. Hadsiz misallerinden birisi:
İnsanın rızık ve ilâç ve muhtaç olduğu madenler cihetinde gelen hususî ve umumî
inayetler, pek zâhir bir surette bir ilm-i muhiti gösterir ve bir Rahman-ı
Rahîm'e rızık, ilâç, madenlerin adedince şehadetler ederler. Evet insanın
hususan âcizlerin ve yavruların iaşeleri ve bilhassa mide matbahından cesedin
rızık isteyen a'zalarına, hattâ hüceyrelerine herbirine münasib rızkını
yetiştirmeleri ve dağlar bir eczahane ve insana lâzım bütün madenlerin bir
anbarı olmaları gibi hakîmane işler, gayet ihatalı bir ilim ile olabilir.
Serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat, camid, şuursuz esbab, basit,
istilâcı unsurlar; hiçbir cihette bu alîmane, basîrane, hakîmane, merhametkârane,
inayetperverane olan iaşe ve idare ve himayet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o
zâhirî esbab; Alîm-i Mutlak'ın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dairesinde bir
perde-i izzet-i kudret-i İlahiye olarak istimal ve istihdam edilmeleri var.
Beşinci
ve Altıncı Delil: وَاْلاَقْضِيَّةُ
الْمُنْتَظَمَةُ
وَاْلاَقْدَارُ
الْمُثْمِرَةُ
dir. Yani: Herşeyin, hususan nebatat ve eşcar ve hayvanat ve insanların
şekilleri ve mikdarları, ilm-i ezelînin iki nev'i olan kaza ve kaderin
düsturlarıyla san'atkârane biçilmiş ve herbirinin kametine göre tam münasib
dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş.
Onlar, herbiri ve beraber, bir nihayetsiz ilme delalet ve bir Sâni'-i Alîm'e
adedlerince şehadet ederler demektir.
Evet
meselâ nümune olarak hadsiz misallerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd-i
insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihazatlı insan; hiçbir
ressam tam taklidini yapa-
sh: » (Ş: 524)
mayacak derecede zâhiri ve bâtını, dış ve
içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududları çizilmiş ve
tam intizamla her a'zasına münasib suret verilmiş ki, meyve ve neticelerine ve
vazife-i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihayetsiz bir ilim ile olabilmesi
cihetiyle herşeyin herşeyle münasebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu
insanın bütün emsallerini ve nevilerini ilm-i ezelîsinin kaza ve kader pergâr
ve kalemiyle dış ve iç mikdarlarını ve suretlerini hakîmane yapılmasını bilerek
işleyen bir Sâni'-i Musavvir, bir Alîm-i Mukaddir'in hadsiz ilmine ve vücub-u vücuduna
nebatat ve hayvanat adedince şehadet ederler demektir.
Yedinci,
Sekizinci Delil: وَاْلآجَالُ
الْمُعَيَّنَةُ
وَاْلاَرْزَاقُ
الْمُقَنَّنَةُ
dir. Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zâhir nazarda mübhem ve gayr-ı muayyen
tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ibham perdesi altında kaza ve kader-i
ezelînin defterinde mukadderat-ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli
mukadder ve muayyendir; tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîruhun rızkı tayin ve
tahsis edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var. Meselâ: Koca bir
ağacın ölmesi, onun bir nevi ruhu olan çekirdeğini onun yerinde vazife görmek
için bırakması, bir Alîm-i Hafîz'in hikmetli kanunuyla olması ve bir yavrunun
rızkı olan süt memelerden gelmesi ve kan ve fışkı içinden çıkıp hiç bulaşmadan
safi, temiz olarak ağzına akması, tesadüf ihtimalini kat'î bir surette red ve
bir Rezzak-ı Alîm-i Rahîm'in şefkatli düsturuyla olduğunu gayet kat'î
gösteriyor. Bu iki cüz'î misale bütün zîhayat, zîruh kıyas edilsin.
Demek
hakikatta hem ecel muayyen ve mukadderdir, hem rızık herkese göre bir taayyün
içinde mukadderat defterinde kaydedilmiştir. Fakat gayet mühim bir hikmet için
hem ecel, hem rızık perde-i gaybda ve mübhem ve gayr-ı muayyen ve zâhiren
tesadüfe bağlı gibi görünüyor. Eğer ecel güneşin gurubu gibi muayyen olsa idi;
yarı ömür gaflet-i mutlakada ve âhirete çalışmamakla zayi' olup, yarı ömürden
sonra hergün ölüm darağacı tarafına bir ayak atmak gibi dehşetli bir korku alıp
eceldeki musibet yüz derece ziyadeleşmesi sırrıyla, başa gelen musibetler ve
hattâ dünyanın eceli olan kıyamet perde-i gaybda merhameten bırakılmış. Rızk
ise; hayattan sonra nimetlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en
zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cem'iyetli bir madeni
olmasından, suret-i zâhirede mübhem ve te-
sh: » (Ş: 525)
sadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her
vakit Rezzak-ı Kerim'in dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür
şefaatiyle rızk istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mahiyeti
bütün bütün değişecekti. Şâkirane, minnetdarane ricalar, dualar, belki
mütezellilane ubudiyet kapıları kapanırdı.
Dokuzuncu,
Onuncu Delil: وَاْلاِتْقَانَاتُ الْمُفَنَّنَةُ وَاْلاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ
Yani: Her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedî bir hüsn
ve cemalin cilvelerini gösteren bütün
güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve
bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde ve
cihazatlarında öyle mu'cizane bir meharet ve dikkat ve hârika bir san'at, bir
ittikan, bir mükemmeliyet ve san'atkârlarının mu'cizatlı hünerlerini gösteren
ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihatalı bir ilme
ve -tabirde hata olmasın- gayet meharetli ve fünunlu bir meleke-i ilmiyeye
kat'î delalet ve serseri tesadüfün ve şuursuz ve müşevveş esbabın müdahale
etmesinin imkânsız olduğuna şehadet ettikleri gibi; وَاْلاِهْتِمَامَاتُ الْمُزَيَّنَةُ
ifadesiyle o güzel masnu'larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet
ve cazibedar bir cemal-i san'at var ki, nihayetsiz bir ilim ile iş görür ve
herşeyin en güzel tarzını bilir ve san'atkârlığın cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini
zîşuurlara göstermek ister ki; en cüz'î bir çiçeği ve küçük bir sineği
ihtimamkârane, mâhirane, san'atperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder. Bu
ihtimamkârane tezyin ve tahsin, bedahetle hadsiz ve herşeye muhit bir ilme
delalet ve o güzellerin adedince bir Sâni'-i Alîm-i Zülcemal'in vücub-u
vücuduna şehadetler ederler demektir.
sh: » (Ş: 526)
Beş
küllî delil ve hüccetleri ihtiva eden Onbirinci Delil:
وَغَايَةُ
كَمَالِ
اْلاِنْتِظَامِ
اْلاِتِّزَانِ
اْلاِمْتِيَازِ
الْمُطْلَقَاتِ
فِى
السُّهُولَةِ
الْمُطْلَقَةِ
وَخَلْقُ
اْلاَشْيَاءِ
فِى
الْكَثْرَةِ
الْمُطْلَقَةِ
مَعَ
اْلاِتْقَانِ
الْمُطْلَقِ
وَفِى
السُّرْعَةِ
الْمُطْلَقَةِ
مَعَ
اْلاِتِّزَانِ
الْمُطْلَقِ
وَفِى الْوُسْعَةِ
الْمُطْلَقَةِ
مَعَ كَمَالِ
حُسْنِ
الصَّنْعَةِ
وَفِى
الْبُعْدَةِ
الْمُطْلَقَةِ
مَعَ
اْلاِتِّفَاقِ
الْمُطْلَقِ
وَفِى
الْخِلْطَةِ
الْمُطْلَقَةِ
مَعَ اْلاِمْتِيَازِ
الْمُطْلَقِ
Bu
delil, sâbıkan zikredilen Arabî fıkranın âhirinde yazılan delilin başka ve daha
güzel bir tarzıdır. Şiddetli hastalık sebebiyle, gayet kısa bir işaretle
bundaki beş-altı geniş delilleri beyandır.
Evvelâ:
Bütün zeminde görüyoruz; tam bilmekten ve meharetten gelen gayet sühulet ve
kolaylıkla acib zîhayat makineler, def'aten ve bir kısmı bir dakikada düzgün,
ölçülü, emsalinden farikalı yapılmaları, nihayetsiz bir ilme delalet ve
san'attaki meharet-i ilmiyeden gelen sühulet ve kolaylık derecesinde o ilmin
kemaline şehadet eder.
Sâniyen:
Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan gayet derecede san'atlı, mükemmel
icadlar, nihayetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delalet ve Alîm ve
Kadîr-i Mutlak'a hadsiz şehadet eder.
Sâlisen:
Sür'at-i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla beraber, gayet derecede mizanlı,
ölçülü icadları; hadsiz bir ilme delalet ve adedlerince bir Alîm-i Mutlak ve
Kadîr-i Mutlak'a şehadet ederler.
Râbian:
Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz zîhayatların vüs'at-i mutlaka ile
beraber gayet san'atkârane, süslü, kemal-i
sh: » (Ş: 527)
hüsn-ü san'at ile yapılmaları hiç
şaşırmayan, herşeyi beraber gören, bir şeyi bir şeye mani' olmayan bir ihatalı
ilme delalet ve bir Alîm-i Küll-i Şey ve Kadîr-i Mutlak'ın masnu'ları
olduklarına herbiri ve beraber şehadet ederler.
Hâmisen:
Bu'd-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin efradı; biri şarkta, biri
garbda, biri şimalde, biri cenubda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli
ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir surette vücuda gelmeleri ancak bir
Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak'ın kâinatı idare eden hadsiz kudreti ve bütün
mevcudatı ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhit
bir ilme delalet ve bir Allâm-ül Guyûb'a hadsiz şehadet ederler.
Sâdisen:
İhtilat-ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan ve karıştırmadan herbirisi tam bir
imtiyaz ve alâmet-i farika ile o karışık emsalinde ve karanlık yerlerde, meselâ
toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran vaziyetlerde o çok kalabalıklı zîhayat
makinelerin her birisinin hiçbir cihazatını noksan bırakmayarak mu'cizatlı bir
surette yaratılmaları, güneş gibi ilm-i ezelîye delalet ve gündüz gibi Kadîr-i
Mutlak ve Alîm-i Mutlak'ın hallakıyetine, rububiyetine şehadet ederler.
Risâle-i Nur'daki tafsilâta havale edip bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Şimdi
hülâsat-ül hülâsadaki "İrade" mes'elesine başlıyoruz:
اَللّهُ
اَكْبَرُ
مِنْ كُلِّ
شَيْءٍ
قُدْرَةً
وَعِلْمًا
اِذْ هُوَ
الْمُرِيدُ
لِكُلِّ
شَيْءٍ
مَاشَاءَ
اللّهُ كَانَ
وَمَا لَمْ يَشَاْ
لَمْ يَكُنْ
اِذْ
تَنْظِيمُ
اِيجَادِ
الْمَصْنُوعَاتِ
ذَاتًا
وَصِفَتًا
وَمَاهِيَّةً
وَهُوِيَّةً
مِنْ بَيْنِ
اْلاِمْكَانَاتِ
الْغَيْرِ
الْمَحْدُودَةِ
وَالطُّرُقِ
الْعَقِيمَةِ
وَاْلاِحْتِمَالاَتِ
الْمُشَوَّشَةِ
وَسُيُولِ
الْعَنَاصِرِ
الْمُتَشَاكِسَةِ
وَاْلاَمْثَالِ
الْمُتَشَابِهَةِ
بِهذَا
النِّظَامِ
اْلاَدَقِّ
اْلاَرَقِّ
وَتَوْزِينُهَا
sh: » (Ş:528)
بِهذَا
الْمِيزَانِ
الْحَسَّاسِ
الْجَسَّاسِ
وَتَمْيِيزُهَا
بِهذِهِ
التَّعَيُّنَاتِ
الْمُزَيَّنَةِ
الْمُنْتَظَمَةِوَخَلْقُ
الْمُخْتَلِفَاتِ
الْمُنْتَظَمَاتِ
الْحَيَوِيَّةِ
مِنَ
الْبَسِيطِ
الْجَامِدِ
الْمَيِّتِ
كَاْلاِنْسَانِ
بِجِهَازَاتِهِ
مِنَ
النُّطْفَةِ
وَالطَّيْرِ
بِجَوَارِحِهِ
مِنَ الْبَيْضَةِ
وَالشَّجَرَةِ
بِاَعْضَائِهَا
مِنَ
النَّوَاةِ
وَالْحَبَّةِ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّ كُلَّ
شَيْءٍ
بِاِرَادَتِهِ
تَعَالَى
وَاِخْتِيَارِهِ
وَقَصْدِهِ
وَمَشِيئَتِهِ
سُبْحَانَهُ
كَمَا اَنَّ
تَوَافُقَ
اْلاَشْيَاءِ
فِى اَسَاسَاتِ
اْلاَعْضَاءِ
النَّوْعِيَّةِ
وَالْجِنْسِيَّةِ
يَدُلُّ
عَلَى اَنَّ
صَانِعَ
تِلْكَ
اْلاَفْرَادِ
وَاحِدٌ
اَحَدٌ كَذلِكَ
اَنَّ
تَمَايُزَهَا
بِالتَّشَخُّصَاتِ
الْمُتَمَايِزَاتِ
وَالتَّعَيُّنَاتِ
الْمُنْتَظَمَةِ
يَدُلُّ
عَلَى اَنَّ ذلِكَ
الصَّانِعَ
الْوَاحِدَ
اْلاَحَدَ
فَاعِلٌ
مُخْتَارٌ
يَفْعَلُ مَا
يَشَاءُ
وَيَحْكُمُ
مَا يُرِيدُ
Bu
fıkra, irade-i İlahiyenin delillerinden pekçok küllî hüccetleri ihtiva eden
birtek küllî ve uzun delildir. Mealinin kısa bir tercümesi içinde irade ve
ihtiyar ve meşiet-i İlahiyeyi gayet kat'î isbat eden bir delili beyan ederiz.
Hem ilm-i İlahînin bütün mezkûr delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünki
her masnu'da ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.
Bu
Arabî fıkranın kısaca meali:
Yani,
herşey onun irade ve meşietiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne
isterse yapar. İstemezse, hiçbir şey olmaz. Bir hüccet şudur: Görüyoruz ki, bu
masnuatın herbiri muayyen zâtı, mahsus sıfatı, ayrı hususî mahiyeti, mümtaz
farikalı sureti,
sh: » (Ş:529)
hadsiz imkânat ve başka tarzlarda olabilir, teşvişçi ihtimalat
içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıd
unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve
birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karmakarışık hallere karşı, o herbir
masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir
ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün
bir sîma, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif a'zalarını basit, camid, ölü
bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak.. meselâ insanı ayrı ayrı
yüz cihazatı ile bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok âlât ve muhtelif
cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mu'cizatlı suret giydirmek ve ağacı
dal, budak ve mütenevvi a'za ve eczasıyla basit, camid "karbon, azot,
müvellidülmâ, müvellidülhumuza"dan terekküb eden bir küçük çekirdekten
çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle,
şübhesiz kat'iyetle vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde isbat eder ki; o
herbir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i
Mutlak'ın irade ve meşietiyle ve ihtiyar ve kasdıyla o mahsus, mükemmel vaziyet
veriliyor. Ve herşeye şamil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun
bu şübhesiz tarzda irade-i İlahiyeye delaleti gösteriyor ki, bütün masnuat
hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyette, her şeye şamil
irade-i İlahiyeye, adedlerince şehadetler ve bir Kadîr-i Mürîd'in vücub-u
vücuduna hadsiz hüccetlerdir.
Hem
ilm-i İlahînin sâbıkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi
delilleridir. Çünki, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz.
Herbir nev'in ve cinsin efradı, a'za-i nev'iye ve cinsiyede tevafukları nasıl
delalet eder ki Sâni'leri birdir, vâhiddir, ehaddir.. öyle de: Yüzlerinin
sîmaları hikmetli bir tarzda birbirinden farikalı ve ayrı olması kat'î delalet
eder ki: O Sâni'-i Vâhid-i Ehad, bir fâil-i muhtardır. İrade ve ihtiyar ve
meşiet ve kasd ile herşeyi yaratır.
İşte
iradeye dair tek ve küllî bir delili beyan eden mezkûr Arabî fıkranın kısaca
mealinin tercümesi bitti. İradeye dair pekçok mühim nükteleri, ilim mes'elesi
gibi yazmak niyet etmiştim. Fakat semli hastalık dimağıma tam yorgunluk verdiği
için başka vakte te'hir edildi.
sh: » (Ş:530)
Kudrete
dair Arabî fıkrası:
اَللّهُ
اَكْبَرُ
مِنْ كُلِّ
شَيْءٍ
قُدْرَةً وَ
عِلْمًا اِذْ
هُوَ
الْقَدِيرُ
عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ
بِقُدْرَةٍ
مُطْلَقَةٍ
مُحِيطَةٍ
ضَرُورِيَّةٍ
نَاشِئَةٍ
لاَزِمَةٍ ذَاتِيَةٍ
لِلذَّاتِ
اْلاَقْدَسِيَّةِ
فَمُحَالٌ
تَدَاخُلُ
ضِدِّهَا
فَلاَ
مَرَاتِبَ فِيهَا
فَتَتَسَاوَى
بِانِّسْبَةِ
اِلَيْهَا
الذَّرَّاتُ
وَ
النُّجُومُ
وَ الْجُزْءُ
وَ الْكُلُّ
وَ
الْجُزْئِىُّ
وَ الْكُلِّىُّ
وَ
النَّوَاةُ
وَ الشَّجَرُ
وَ الْعَالَمُ
sh: » (Ş:531)
وَ
اْلاِنْسَانُ
بِسِرِّ
مُشَاهَدَةِ غَايَةِ
كَمَالِ
اْلاِنْتِظَامِ
اْلاِتِّزَانِ
اْلاِمْتِيَازِ
اْلاِتِّقَانِ
الْمُطْلَقَتِ
مَعَ
السُّهُولَةِ
فِى الْكَثْرَةِ
وَ
السُّرْعَةِ
وَ
الْخِلْطَةِ
الْمُطْلَقَةِ
وَ بِسِرِّ
النُّورَانِيَّةِ
وَ
الشَّفَّافِيَّةِ
وَ
الْمُقَابَلَةِ
وَ
الْمُوَازَنَةِ
وَ اْلاِنْتِظَامِ
وَ
اْلاِمْتِثَالِ
وَ بِسرِّ اِمْدَادِ
الْوَاحِدِيَّةِ
وَ يُسْرِ الْوَحْدَةِ
وَ تَجَلِّى
اْلاَحَدِيَّةِ
وَ بِسِرِّ
الْوُجُوبِ
وَ
التَّجَرُّدِ
وَ مُبَايَنَةِ
الْمَاهِيَّةِ
وَ بِسِرِّ
عَدَمِ
التَّقَيُّدِ
وَ عَدَمِ
التَّحَيُّزِ
وَ عَدَمِ
التَّجَزِّى
وَ بِسِرِّ
اِنْقِلاَبِ
الْعَوَائِقِ
وَ الْمَوَانِعِ
اِلَى حُكْمِ
الْوَسَائِلِ
الْمُسَهِّلاَتِ
وَ بِسِرِّ
اَنَّ الذَرَّةَ
وَ الْجُزْءَ
وَ
الْجُزْئِىَّ
وَ النَّوَاةَ
وَ
اْلاِنْسَانَ
لَيْسَتْ
بِاَقَلَّ
صَنْعَةً وَ
جَزَالَةً
مِنَ
النَّجْمِ وَ الْكُلِّ
وَ الْكُلِّىِّ
وَ الشَّجَرِ
وَ
الْعَالَمِ
فَخَالِقُهَا
هُوَ خَالِقُ
هذِهِ
بِالْحَدْسِ الشُّهُودِىِّ
وَ بِسِرِّ
اَنَّ
الْمُحَاطَ
وَ
الْجُزْئِيَّاتِ
كَاْلاَمْثِلَةِ
الْمَكْتُوبَةِ
الْمُسَغَّرَةِ
اَوْ كَا لنُّقَطِ
الْمَحْلُوبَةِ
الْمُعَصَّرَةِ
فَلاَ بُدَّ
اَنْ يَكُونَ
الْمُحِيطُ
وَ
الْكُلِّيَّاتُ
فِى قَبْضَةِ
خَالِقِ
الْمُحَاطِ
وَ
الْجُزْئِيَّاتِ
لِيُدْرِجَ
مِثَالَهَا
فِيهَا بِمَوَازِينِ
عِلْمِهِ
اَوْ
يُعَصِّرَ
هَا مِنْهَا
بِدَسَاتِيرِ
حِكْمَتِهِ
وَ بِسِرِّ كَمَا
اَنَّ
قُرْآنَ
الْعِزَّةَ
الْمَكْتُوبَ
عَلَى
الذَّرَّةِ
الْمُسَمَّاةِ
بِالْجَوْهَرِ
الْفَرْدِ
بِذَرَّاتِ
اْلاَثِيرِ
لَيْسَ
باَقَلَّ جَزَالَةً
وَ
sh: » (Ş:532)
خَارِقِيَّةَ
صَنْعَةٍ
مِنْ قُرْآنِ
الْعَظَمَةِ
الْمَكْتُوبِ
عَلَى
صَحِيفَةِ
السَّمَاءِ
بِمِدَادِ
النُّجُومِ
وَ الشُّمُوسِ
كَذلِكَ
اِنَّ وَرْدَ
الزَّهْرَةِ
لَيْسَتْ
بِاَقَلَّ
جَزَالَةً وَ
صَنْعَةً
مِنْ
دُرِّىِّ
نَجْمِ
الزُّهْرَةِ
وَ لاَ
النَّمْلَةُ
مِنَ
الْفِيلَةِ
وَ لاَ مِكْرُوبُ
مِنَ
الْكَرْكَدَانِ
وَ لاَ النَّحْلَةُ
مِنَ
النَّخْلَةِ
بِالنِّسْبَةِ
اِلَى
قُدْرَةِ
خَالقِ
الْكَائِنَاتِ
فَكَمَا
اَنَّ غَايَةَ
كَمَالِ
السُّرْعَةِ
وَ
السُّهُولَةِ
فِى اِيجَادِ
اْلاَشْيَاءِ
اَوْ قَعَتْ
اَهْلَ
الضَّلاَلةِ
فِى
اِلْتِبَاسِ
التَّشْكِيلِ
بِالتَّشَكُّلِ
الْمُستَلْزِمِ
لِمُحَالاَتٍ
غَيْرِ
مَحْدُودَةٍ
تَمُجُّهَا
اْلاَوْهَامُ
كَذلِكَ
اثْبَتَتْ
ِلاَ هْلِ
الْهِدَايَةِ
تَسَاوِىَ
النُّجُومِ
مَعَ
الذَّرَّاتِ
بِالنِّسْبَةِ
اِلَى
قُدْرَةِ
خَالِقِ
الْكَائِنَاتِ
جَلَّ
جَلاَلُهُ وَ
لاَ اِلهَ
ِالاَّ
هُوَاللَّهُ
اَكْبَرُ
Bu
pek azîm mes'ele-i kudrete dair Arabî fıkranın kısaca mealinin bir nevi
tercümesinden evvel, kalbe ihtar edilen bir hakikatı beyan ederiz. Şöyle ki:
Kudretin
vücudu, kâinatın vücudundan daha ziyade kat'îdir. Belki bütün mahlukat, herbiri
hem beraber o kudretin mücessem kelimatıdır. Onun aynelyakîn vücudunu
gösterirler. Onun mevsufu olan Kadîr-i Mutlak'a adedlerince şehadetler ederler.
Daha hüccetlerle o kudretin isbatına ihtiyaç yoktur. Belki îmanda en
ehemmiyetli bir esas, haşr neşrin en
kuvvetli bir temel taşı ve çok mesail-i îmaniye ve hakaik-i Kur'aniyeye en
lüzumlu bir medar olan ve مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
sh: » (Ş:533)
âyetinin dava ettiği ve bütün akıllar ona
yol bulamadıklarından, hayrette, acizde, bir kısmı inkârda kaldıkları kudrete
ait bir dehşetli hakikatın isbatı lâzımdır.
İşte
o esas, o temel, o medar, o dava, o hakikat ise mezkûr âyetin mealidir. Yani:
"Ey cinn ve ins! Bütün sizlerin yaratılmanız, icadınız ve haşirde ihyanız,
diriltilmeniz; birtek nefsin icadı gibi kudretime kolaydır." Bir baharı,
tek bir çiçek misillü sühuletle icad eder. Cüz'î, küllî, küçük, büyük, az, çok;
o kudrete nisbeten farkları yoktur. Seyyareleri, zerreler gibi kolay döndürür.
İşte
mezkûr arabî fıkra, yalnız bu dehşetli mes'eleye "Dokuz Basamak" ile
pek kat'î ve kuvvetli bir hücceti beyan eder. Gayet kısa bir meali şudur:
Basamağın esasına işaret eden:
اِذْ
هُوَ
الْقَدِيرُ
عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ
مُطْلَقَةٍ
مُحِيطَةٍ
ضَرُورِيَّةٍ
نَاشِئَةٍ
لاَزِمَةٍ
ذَاتِيَةٍ
لِلذَّاتِ
اْلاَقْدَسِيَّةِ
فَمُحَالٌ
تَدَاخُلُ
ضِدِّهَا
فَلاَ مَرَاتِبَ
فِيهَا
فَتَتَسَاوى
بِانِّسْبَةِ
اِلَيْهَا
الذَّرَّاتُ
وَ
النُّجُومُ
وَ
الْجُزْءُ وَ
الْكُلُّ وَ
الْجُزْئِىُّ
وَ
الْكُلِّىُّ
وَ
النَّوَاةُ
وَ الشَّجَرُ
وَ
الْعَالَمُ وَ
اْلاِنْسَانُ
Yani:
Herşeye kadir öyle bir kudreti var ki; bütün eşyayı ihata etmiş ve Zât-ı
Vâcib-ül Vücud'a lüzum-u zâtî ile ve fenn-i mantık tabirince zaruriyet-i nâşie
ile lâzımdır, vâcibdir, infikâki muhaldir, imkânı yoktur. Madem böyle bir
lüzumla böyle bir kudret Zât-ı Akdes'tedir, elbette onun zıddı olan acz hiçbir
cihetle içine giremez. Zât-ı Kadîr'e ârız olamaz. Madem birşeyde mertebelerin
bulunması, onun zıddı içine girmesi iledir. Meselâ; hararetin derece ve
mertebeleri soğuğun girmesi ve güzelliğin ise çirkinliğin müdahalesi ile olması
ve bu zâtî kudrete zıd olan acz, ona yanaşması hiçbir cihetle imkânı yok.
Elbette o kudret-i mutlakada mertebeler bulunmaz. Madem mertebeler onda
bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsavi ve cüz' ve küll
ve bir ferd ve bütün nevi o kudrete karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve
koca ağacı ve kâinat ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde bütün
zîruhların ihyası, o kudrete nisbeten müsavidirler
sh: » (Ş:534)
ve kolaydır. Büyük-küçük, az-çok; farkı
yoktur. Bu hakikata kat'î şahid, hilkat-ı eşyada gördüğümüz kemal-i san'at,
nizam, mizan, temyiz, kesret, sür'at-i mutlakada sühulet-i mutlaka ve tam
kolaylıktır.
Birinci
Basamak olan:
بِسِرِّ
مُشَاهَدَةِ
غَايَةِ
كَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ
اْلاِتِّزَانِ
اْلاِمْتِيَازِ
اْلاِتِّقَانِ
الْمُطْلَقَتِ
مَعَ السُّهُولَةِ
اْلمُطْلَقَةِ
فِى
الْكَثْرَةِ وَ
السُّرْعَةِ
وَ
الْخِلْطَةِ
meali,
bu mezkûr hakikattır.
İkinci
Basamak: وَبِسِرِّ
النُّورَانِيَّةِ
وَ الشَّفَّافِيَّةِ
وَ
الْمُقَابَلَةِ
وَ
الْمُوَازَنَةِ
وَ
اْلاِنْتِظَامِ
وَ
اْلاِمْتِثَالِ
dir.
Bunun
izah ve tafsilâtını, Onuncu Söz'ün âhirine ve Yirmidokuzuncu Söz'e ve Yirminci Mektub'a
havale edip kısaca bir işaret ederiz. Evet nasılki nuraniyet cihetiyle güneşin
ziyası ve aksi, kudret-i Rabbaniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcıklarına
girmesi, birtek cam parçasına girmesi gibi kolaydır, ikisi müsavidir. Öyle de
Zât-ı Nur-ul Envar'ın nuranî kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması,
döndürmesi; sineklerin, zerrelerin icadı ve döndürmesi gibi ona kolaydır, ağır
gelmez.
Hem
nasılki şeffafiyet hassasıyla birtek âyinecikte ve bir göz bebeğinde güneşin
misalî sureti kudret-i İlahiye ile bulunur, aynı kolaylıkla bütün parlak
şeylere ve katrelere ve şeffaf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ışığı emr-i İlahî ile
verilir. Aynen öyle de; masnuatın melekûtiyet ve mahiyet yüzleri şeffaf ve
parlak olmasından, kudret-i mutlakanın cilvesi, tesiri birtek nefsin icadında
bulunması kolaylığı
derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az-çok, büyük-küçük, fark yok.
Hem
nasılki dağları tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir teraziye iki
müsavi ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevi-
sh: » (Ş:535)
ze ilâve edilse, terazinin bir gözü dağ
başına, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki
müsavi dağ mizanın iki gözüne konulsa birisine bir ceviz ilâvesiyle bir dağı
göklere kaldırır, bir dağı derelere indirir. Aynen öyle de; ilm-i Kelâm'ın
tabirince "İmkân, müsavi-üt tarafeyn"dir. Yani, vâcib ve mümteni
olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb
bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu imkân ve müsavatta az-çok, büyük-küçük
birdirler. İşte mahlukat mümkündürler ve imkân dairesinde vücud ve ademleri
müsavi olmasından, Vâcib-ül Vücud'un hadsiz kudret-i ezeliyesi birtek mümküne
vücud vermesi kolaylığında
bütün mümkinatın vücudu, ademin müvazenesini bozar, herşeye lâyık bir vücudu
giydirir. Ve vazifesi bitmiş ise, zâhirî vücud libasını çıkarıyor, sureta
ademe, belki daire-i ilimdeki manevî vücuda gönderir. Demek eşya, Kadîr-i
Mutlak'a verilse; bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları bir
nefis kadar kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve
bir sinek bütün hayvanat kadar müşkilâtlı olur.
Hem
nasılki intizam sırrıyla, bir koca sefine veya tayyareyi bir parmağı düğmesine
dokunmak ile harekete getirmesi, bir saatin zenbereğine anahtarla parmak
dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır. Aynen öyle de;
ilm-i ezelînin düsturlarıyla ve hikmet-i sermediyenin kanunlarıyla ve irade-i
Rabbaniyenin küllî cilveleri ve muayyen usûlleriyle herşeye küllî ve cüz'î,
büyük-küçük, az-çok bir manevî kalıp, bir hususî mikdar, bir hâlis hudud
verildiğinden, tam intizam-ı ilmî ve irade kanunu içindedirler. Elbette Kadîr-i
Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini
medar-ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı hamra ve
beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde
sühuletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinat sisteminde hârika cihazlarıyla bir
katre sudan birden zahmetsiz yaratır. Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad
edilse; bu kâinatın icadı, bir insanın icadı kadar sühulet peyda eder, kolay
olur. Eğer ona verilmezse; birtek insanı, acib cihazları ve duygularıyla
yaratmak, kâinat kadar müşkilâtlı olur.
Hem
nasılki itaat ve imtisal ve emir dinlemek sırrıyla; bir kumandan bir arş
emriyle bir neferi hücuma sevkettiği gibi.. aynı emirle koca bir muti' orduyu
dahi kolayca hücuma tahrik eder. Aynen öyle de: İrade-i İlahî kanunlarına
kemal-i itaate ve tekvinî emr-i Rabbanînin işaretine emirber nefer ve emir kulu
misillü fıtrî meyil ve şevk içinde ve ilm-i ezelî ve hikmetin tayin ettikleri
hatt-ı
sh: » (Ş:536)
hareket düsturları dairesinde ve ordu neferlerinden bin derece
ziyade itaatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnuat, hususan
zîhayatlardan birtek ferdi, "Ademden haydi vücuda çık, vazife başına
gir!" diye emr-i Rabbanî ile ve ilmin tayin ettiği tarzda ve iradenin
tahsis eylediği surette kudret ona mahsus bir vücud giydirip, elini tutup,
meydana çıkarmak kolaylığında
bahardaki zîhayatın ordusunu aynı kuvvet ve kudretle icad eder, vazifeler
verir. Demek herşey o kudrete isnad edilse; bütün zerrat ordusunun ve yıldızlar
fırkalarının icadı, bir zerre bir tek yıldız kadar kolay ve sühuletli olur.
Eğer esbaba isnad edilse bir zîhayatın gözbebeğinde ve dimağındaki zerrenin
acib vazifelerini yerine getirecek bir kabiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu
kadar müşkilâtlı ve zahmetli olur.
Üçüncü
Basamak:
وَبِسرِّ
اِمْدَادِ
الْوَاحِدِيَّةِ
وَ يُسْرِ
الْوَحْدَةِ
وَ تَجَلِّى
اْلاَحَدِيَّةِ
dir. Kısacık işaretlerle mealine bakacağız. Yani, nasılki bir padişah ve
kumandan-ı azam, hâkimiyetinin vâhidiyeti ve bütün raiyeti yalnız onun
emirlerine göre hareketi cihetiyle; o hâkim-i azam, koca memleketi ve büyük
milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünki
hükümde vâhidiyet itibariyle; efrad-ı millet aynen asker neferatı gibi
teshilâta vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif
hâkimlere bırakılsa; çok keşmekeşe düşmesiyle beraber, birtek köyün belki bir
hanenin o memleket kadar idaresi müşkil olur. Hem o itaatlı millet, birtek
kumandana bağlanması haysiyetiyle; herbir ferd-i nefer gibi, o kumandanın
kuvvetine ve cihazat depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvet ile bir şahı esir edebilir,
bin derece şahsî kuvvetinden ziyade iş görebilir. Onun o padişaha intisabı
hadsiz bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar. Eğer o intisab
kesilse; o büyük kuvvet gider, kendi bileğindeki cüz'î kuvvetiyle ve belindeki
az cephane ve fişekleri mikdarınca iş görebilir. Yoksa intisab kuvvetine
dayanan mezkûr askerin gördüğü bütün işler ondan istenilse, bileğinde bir ordu
kuvveti ve belinde padişahın cephaneler anbarı bulunmak gerektir. Aynen öyle
de: Sultan-ı Ezel ve Ebed, Sâni'-i Kadîr, vâhidiyet-i saltanat ve hâkimiyet-i mutlaka
cihetiyle, kâinatı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir bahçe sühuletinde ve
haşirde bütün ölmüşleri ihya etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek,
meyvelerini gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar. Ve kolayca bir sineği, koca kartal
kuşu sisteminde yaratır. Ve sühuletle bir insanı bir küçük kâinat hükmüne
sh: » (Ş:537)
getirir. Eğer esbaba verilse; bir mikrop bin gergedan, bir meyve
bir büyük ağaç kadar müşkilâtlı olur. Ve belki zîhayatın bedeninde acib
vazifeleri gören herbir zerreye herşeyi görecek bir göz ve herşeyi bilecek bir
ilim verilmek lâzımdır ki, o ince ve mükemmel vazife-i hayatiyeyi yapabilsin.
Hem vahdette yüsr ve sühulet ve
kolaylık o dereceye gelir. Nasılki bir ordu teçhizatı bir tek elden, birtek
fabrikadan gelmesiyle, birtek neferin teçhizat-ı askeriyesi gibi kolaylaşır,
eğer ayrı ayrı eller karışsa ve muhtelif cihazat herbiri başka fabrikadan
alınsa, o vakit birtek nefer teçhizatı, kemmiyet noktasında bin müşkilâtla
tedarik edilebilir, müteaddid âmir ve zabitler karıştığı cihetiyle bin nefer kadar suubet peyda
eder. Hem bin neferin idaresi ve kumandanlığı birtek zabite verilse, bir cihette bir
nefer kadar kolay olur, eğer on zabite veya neferlere bırakılsa, pek karışık ve
müşkil düşer. Aynen öyle de; herşey Vâhid-i Ehad'e verilse, birtek şey gibi
kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, birtek zîhayat, zemin kadar müşkil, belki
imkânsız olur. Demek vahdette kolaylık, vücub ve lüzum derecesine gelir. Ve
kesretli eller karışmakta suubet, imkânsızlık derecesine düşer.
Risâle-i
Nur Mektûbat'ında denildiği gibi, eğer gece-gündüzdeki tebeddülâtı ve
yıldızların harekâtı ve senedeki güz, kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin
tahavvülâtı birtek müdebbire ve âmire bırakılsa; o kumandan-ı azam, bir neferi
olan küre-i arza emreder ki: "Kalk, dön, gez!" O da, o iltifat ve
emrin neş'e ve sevincinden meczub mevlevî gibi iki hareketiyle yevmî ve senevî
tahavvülâta ve yıldızların zâhirî ve hayalî hareketlerine gayet kolayca bir
vesile olup vahdetteki tam sühulet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek âmire değil, belki
esbaba ve yıldızların keyiflerine bırakılsa ve arza "Sen dur, gezme"
denilse; o halde, arzdan binler derece büyük, binler yıldızlar ve güneşler, her
gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesafeleri kesmek ve gezmekle
mevsimler ve gece gündüz gibi o vaziyet-i arziye ve semaviye husul bulabilir.
Ve imkânsızlık ve muhaliyet derecesinde müşkil ve suubetli düşer.
Üçüncü Basamaktaki وَتَجَلِّى
اْلاَحَدِيَّةِ
kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin
ve gayet geniş bir hakikata işaret eder. Onun izah ve isbatını Risâle-i Nur'a
havale edip, gayet kısa bir temsil ile birtek nüktesini beyan edeceğiz.
Evet
nasılki güneş, ziyasıyla umum zemini ışıklandırıp vâhidiyete bir misal olduğu
gibi, âyine gibi mukabilindeki her şeffaf
sh: » (Ş:538)
şeyde timsali ve aksi ve yedi renkli
ziyasıyla ve zâtının suretiyle bulunup ehadiyete dahi bir misal teşkil eder.
Eğer güneşin ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsa idi ve cam parçalarının ve içinde
güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların kabiliyetleri bulunsa idi;
irade-i İlahiyenin kanunuyla herbirisinde ve yanında timsaliyle ve sıfatlarıyla
tam bir güneş bulunup, sair yerlerde bulunması onun tasarrufatına hiç noksan
vermeyerek kudret-i Rabbaniyenin emriyle, tesiriyle, hükmüyle pek büyük
zuhurata sebeb olarak, ehadiyetteki fevkalâde kolaylık ve sühuleti gösterir.
Aynen öyle de; Sâni'-i Zülcelal, vâhidiyet itibariyle bütün eşyayı ihata eden
ilim ve iradesi ve kudretiyle bakar ve hazır ve nâzır olduğu gibi, ehadiyet
cihetiyle ve tecellisiyle herşeyin, hususan zîhayatın yanında isimleri ve
sıfatlarıyla bulunur ki; kolayca, bir anda sineği kartal sisteminde, bir insanı
küçük bir kâinat sisteminde icad eder. Ve zîhayatı öyle mu'cizatlı bir şekilde
yaratır ki; eğer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve
bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir ve bir insanı halk eden,
ancak kâinatı icad eden zâttır.
Dördüncü
ve Beşinci Basamak:
وَ
بِسِرِّ
الْوُجُوبِ
وَ
التَّجَرُّدِ
وَ مُبَايَنَةِ
الْمَاهِيَّةِ
وَ بِسِرِّ
عَدَمِ
التَّقَيُّدِ
وَ عَدَمِ التَّحَيُّزِ
وَ عَدَمِ
التَّجَزِّى
Bu iki basamağın hakikatını umuma ifade
etmek çok müşkil olmasından, yalnız kısacık bir-iki nüktesi ve muhtasar meali
beyan edilecek. Yani, vücud mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz olan vücub
mertebesinde ve ezelî ve ebedî derecesinde bir vücud sahibi ve maddiyattan
münezzeh ve mücerred ve bütün mahiyetlere mübayin bir mahiyet-i mukaddeseyi
taşıyan bir Kadîr-i Mutlak'ın kudretine nisbeten, yıldızlar zerreler gibi ve
haşir bir bahar misillü ve haşirde bütün insanları diriltmesi bir nefsin ihyası
dercesinde kolaydır. Çünki vücud tabakalarından kuvvetli bir nev'in bir
tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını eline alır, çevirir. Meselâ; kuvvetli
vücud-u haricîden bir âyine ve kuvve-i hâfıza, zaîf ve hafif olan vücud-u
misalî ve manevîden yüz dağı ve bin kitabı içine alırlar ve çevirebilirler.
İşte vücud-u misalî ne derece kuvvetçe vücud-u haricîden aşağı ise, müm-
sh: » (Ş:539)
kinatın hâdis ve ârızî vücudları dahi
ezelî, sermedî, vâcib bir vücuddan binler derece daha aşağı ve hafiftir ki, o
mukaddes vücud, bir zerre tecellisiyle, mümkinatın bir âlemini çevirir.
Maatteessüf şimdilik semli hastalık gibi üç ehemmiyetli sebeb müsaade
etmediklerinden, bu pek uzun hakikatı ve nüktelerini Risâle-i Nur'a ve başka
zamana havale ederiz.
Altıncı
Basamak:
وَ
بِسِرِّ
اِنْقِلاَبِ
الْعَوَائِقِ
وَ الْمَوَانِعِ
اِلَى حُكْمِ
الْوَسَائِلِ
الْمُسَهِّلاَتِ
Yani: Nasılki fennin tabirince ukde-i
hayatiye namında bir cilve-i irade-i İlahiyenin ve emr-i tekvinînin bir kanunu
ile ve o emir ve iradenin teveccühleriyle koca bir ağacın şuursuz dal ve sert
budakları, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zenbereği ve midesi hükmündeki
o ukde-i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzaklara avaik ve mevani'
ve sed olmazlar, belki teshilâta vesile oluyorlar; aynen öyle de: Kâinat ve
bütün mahlukatın icadında bütün maniler bir cilve-i irade ve teveccüh-ü emr-i
Rabbanîye karşı mümanaatı bırakıp kolaylığa âlet olmasından, kudret-i sermediye o tek ağacı
icad kolaylığında,
kâinatı ve zemindeki enva'-ı mahlukatı icad eder, hiçbirşey ona ağır gelmez.
Eğer bütün icadlar o kudrete verilmezse; o vakit o tek ağacın inşa ve idaresi,
bütün ağaçlar, belki zeminin icadı ve idaresi kadar müşkil olacak. Çünki o
zaman herşey mani' ve sed olur. O halde bütün esbab toplansa; bir ağacın
emirden, iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zenbereğinden intizam ile
meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzım erzak ve cihazatı gönderemezler. İllâ ki,
ağacın herbir cüz'üne, hattâ herbir zerresine bütün ağacı ve eczasını ve
zerratını görecek ve bilecek ve yardım edecek bir göz, bir ihatalı ilim, bir
hârika kudret ve fevkalâde muavenet verilsin.
İşte
bu beş aded basamaklardan çık, bak. Küfür ve şirkte ne derece müşkilât, belki
muhalât bulunduğunu ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni' olduğunu;
ve îmanda ve Kur'an yolunda ne kadar sühulet ve vücub derecesinde kolaylık ve
ne kadar makul ve makbul ve lüzum derecesinde kat'î ve rahat bir hak ve hakikat
bulunduğunu gör, bil. اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَي نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ de.
(Rahatsızlık
ve sıkıntılar, bu ehemmiyetli basamağın bâki kısmını te'hire sebeb oldular.)
sh: » (Ş:540)
Yedinci
Basamak:
وَ
بِسِرِّ
اَنَّ
الذَرَّةَ وَ
الْجُزْءَ وَ الْجُزْئِىَّ
وَ
النَّوَاةَ
وَ اْلاِنْسَانَ
لَيْسَتْ
بِاَقَلَّ
صَنْعَةً وَ
جَزَالَةً
مِنَ النَّجْمِ
وَ الْكُلِّ
وَ
الْكُلِّىِّ
وَ الشَّجَرِ
وَ
الْعَالَمِ
Bir
İhtar: Bu dokuz basamakların hakikatlarının esası ve madeni ve güneşi, Sûre-i
İhlâs'tan قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ
âyetleridir. Sırr-ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem'alara kısa
işaretlerdir. Bu yedincinin mealine bir-iki nükte ile gayet muhtasar bakıp,
tafsilini Risâle-i Nur'a havale ederiz. Yani; göz ve beyindeki acib vazifeleri
gören bir zerre, bir yıldızdan ve bir cüz', küll mecmuundan.. meselâ; dimağ ve
göz, insanın tamamından ve cüz'î bir ferd, hüsn-ü san'atça ve garabet-i
hilkatça umum bir neviden ve bir insan, acib cihazlarıyla küllî cins hayvandan
ve bir fihriste ve program ve kuvve-i hâfıza hükmünde olan bir çekirdek,
mükemmel masnuiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından ve bir küçük kâinat olan bir
insan, kemal-i hilkati ve cem'iyetli hârika cihazlarının binler acib vazifeleri
görecek bir tarzda mahlukiyeti kâinattan aşağı değiller. Demek zerreyi icad
eden, yıldızın icadından âciz kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halkeden, elbette
insanı kolayca halkeder. Ve birtek insanı böyle mükemmel yaratan, herhalde
bütün hayvanatı kemal-i sühuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor. Ve
çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter-i kavanin-i emriye, bir ukde-i
hayatiye mahiyetinde yaratan, elbette bütün ağaçların hâlıkı olabilir. Ve
âlemin bir nevi manevî çekirdeği ve cem'iyetli meyvesi olan insanı halk edip
bütün esma-i İlahiyeye mazhar ve âyine ve bütün kâinatla alâkadar ve zeminin
halifesi yapan zâtın, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kâinatı
insan icadının kolaylığı ve
sühuleti derecesinde halkedip tanzim eder. Öyle ise; zerrenin ve cüz' ve cüz'î
ve çekirdek ve bir insanın hâlıkı, sânii, rabbi kim ise; elbette bedahetle
yıldızların ve nevilerin ve küll ve külliyatların ve ağaçların ve bütün
kâinatın hâlıkı, sânii, rabbi aynen odur. Başka olması muhal ve mümteni'dir.
sh: » (Ş:541)
Sekizinci
Basamak:
وَبِسِرِّ
اَنَّ
الْمُحَاطَ
وَ
الْجُزْئِيَّاتِ
كَاْلاَمْثِلَةِ
الْمَكْتُوبَةِ
الْمُسَغَّرَةِ
اَوْ كَا
لنُّقَطِ
الْمَحْلُوبَةِ
الْمُعَصَّرَةِ
فَلاَ بُدَّ
اَنْ يَكُونَ
الْمُحِيطُ
وَ
الْكُلِّيَّاتُ
فِى قَبْضَةِ
خَالِقِ
الْمُحَاطِ
وَ
الْجُزْئِيَّاتِ
لِيُدْرِجَ
مِثَالَهَا
فِيهَا
بِمَوَازِينِ
عِلْمِهِ
اَوْ
يُعَصِّرَ هَا
مِنْهَا
بِدَسَاتِيرِ
حِكْمَتِهِ
Yani:
İhata edilen cüz'iyat ve küll ve külliyatın içinde bulunan ferdler ve tohumlar
ve çekirdeklerin, ihata eden büyük külliyata nisbetleri; güya küçücük nümune ve
gayet ince yazı ile çok küçük kıt'ada yazılmış aynı küll ve külliyatın
nüshaları, misalleridir. Öyle ise, ihata eden külliyat, o cüz'iyat Hâlıkının
kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak lâzımdır. Tâ ilminin mizanlarıyla
ve ince kalemleriyle o büyük muhitin kitabını, o çok küçücük yüzer kıt'alarda,
defterlerde dercedebilsin. Hem ihata edilen ecza ve cüz'iyatın muhit ile
nisbetleri, temsilleri, güya süt gibi muhitlikten sağılmış katreler.. veya biri
o muhiti sıkmış, o noktalar ondan akmış. Meselâ; kavun çekirdeği, onun umum
etrafından sağılmış bir katre veya o kitab tamamen içinde yazılmış bir noktadır
ki; fihristesini, listesini, programını taşıyor.
Madem böyledir, elbette o cüz'iyat ve
katreler ve noktalar ve ferdler Sâniinin elinde, o muhit küll ve külliyat
bulunmak elzemdir. Tâ hikmetinin hassas düsturlarıyla o ferdleri, katreleri,
noktaları ondan sağsın. Demek birtek tohumu, birtek ferdi yaratan, elbette o
büyük küll ve külliyatı ve onları ihata eden ve onlardan çok büyük olan diğer
külliyatları ve cinsleri yaratan yine odur, başka olamaz. Öyle ise, birtek
nefsi yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve birtek ölüyü dirilten, haşirde
bütün cin ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek. İşte مَا
خَلْقُكُمْ
وَلاَ
بَعْثُكُمْ
اِلاَّ كَنَفْسٍ
وَاحِدَةٍ
âyetinin hükmü ve davası gayet kat'î ve parlak bir surette hak ve ayn-ı hakikat
olduğunu gör.
sh: » (Ş:542)
Dokuzuncu
Basamak:
وَ
بِسِرِّ
كَمَا اَنَّ
قُرْآنَ
الْعِزَّةِ الْمَكْتُوبَ
عَلَى
الذَّرَّةِ
الْمُسَمَّاةِ
بِالْجَوْهَرِ
الْفَرْدِ
بِذَرَّاتِ
اْلاَثِيرِ
لَيْسَ
بِاَقَلَّ
جَزَالَةً وَ
خَارِقِيَّةَ
صَنْعَةٍ
مِنْ قُرْآنِ
الْعَظَمَةِ
الْمَكْتُوبِ
عَلَى
صَحِيفَةِ
السَّمَاءِ
بِمِدَادِ
النُّجُومِ
وَ
الشُّمُوسِ
كَذلِكَ اَنَّ
وَرْدَ
الزَّهْرَةِ
لَيْسَتْ
بِاَقَلَّ جَزَالَةً
وَ صَنْعَةً
مِنْ
دُرِّىِّ
نَجْمِ
الزُّهْرَةِ
وَ لاَ
النَّمْلَةُ
مِنَ الْفِيلَةِ
وَ لاَ اْلمِكْرُوبِ
مِنَ الْكَرْ
كَدَانِ وَ
لاَ النَّحْلَةُ
مِنَ
النَّخْلَةِ
بِالنِّسْبَةِ
اِلَى
قُدْرَةِ
خَالقِ
الْكَائِنَاتِ
فَكَمَا
اَنَّ
غَايَةَ
كَمَالِ
السُّرْعَةِ
وَ
السُّهُولَةِ
فِى اِيجَادِ
اْلاَشْيَاءِ
اَوْ قَعَتْ
اَهْلَ
الضَّلاَلةِ
فِى اِلْتِبَاسِ
التَّشْكِيلِ
بِالتَّشَكُّلِ
الْمُستَلْزِمِ
لِمُحَالاَتٍ
غَيْرِ
مَحْدُودَةٍ
تَمُجُّهَا
اْلاَوْهَامُ
كَذلِكَ
اثْبَتَتْ
ِلاَ هْلِ
الْهِدَايَةِ
تَسَاوِىَ
النُّجُومُ مَعَ
الذَّرَّاتِ
بِالنِّسْبَةِ
اِلَى قُدْرَةِخَالِقِ
الْكَائِنَاتِ
جَلَّ جَلاَلُهُ
وَ لاَ اِلهَ
ِالاَّ
هُوَاللّهُ
اَكْبَرُ
[Bu
son basamağın uzun bir beyanla mealini söylemek isterdim. Fakat maatteessüf
keyfî tahakküm ve tazyiklerden gelen şiddetli sıkıntılar ve tesemmümden gelen
za'fiyet ve elîm hastalıklar mani' olmasından, mealine yalnız pek kısa bir işaretle
iktifaya mecbur oldum.]
sh: » (Ş:543)
Yani:
Nasılki faraza kabil-i inkısam olmayan ve ilm-i Kelâm ve felsefede cevher-i
ferd namını alan bir zerrede, ondan daha küçücük olan madde-i esîriye
zerreleriyle bir Kur'an-ı Azîmüşşan yazılsa ve semavat sahifelerinde dahi
yıldızlar ve güneşlerle diğer bir Kur'an-ı Kebir yazılsa, ikisi müvazene
edilse; elbette cevher-i ferd zerresinden yazılan hurdebinî Kur'an, gökler
yüzlerini yaldızlayan Kur'an-ı Azîm ve Kebir'den acaibce ve san'atın i'cazında
geri değil, belki bir cihette ileri olduğu gibi; aynen öyle de: Hâlık-ı
Kâinat'ın kudretine nisbeten masnuiyetindeki garabet ve cezalet noktasında
zühre çiçeği, Zühre yıldızından geri değil ve karınca, filden aşağı olmaz ve
mikrop, gergedandan hilkatça daha acib ve arı sineği, hurma ağacından fıtrat-ı
acibesiyle daha ileridir. Demek bir arıyı yaratan, bütün hayvanları
yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haşirde bütün insanları ihya edip haşir
meydanında toplayabilir ve toplayacak. Hiçbir şey ona ağır gelmez ki; gözümüz önünde
gayet çabuk ve kolaylıkla her baharda haşrin yüzbin nümunelerini yaratıyor.
Son
cümle-i Arabiyenin gayet kısacık meali şudur: Yani; ehl-i dalalet, mezkûr
basamakların sarsılmaz hakikatlarını bilmediklerinden ve gayet çabuk ve gayet
kolaylıkla birden mahlukat vücuda geldiklerinden, teşkili ve bir Sâniin hadsiz
kudretiyle icadı, teşekkül ve kendi kendilerine vücud bulmak tevehhüm edip;
hiçbir zihin, hattâ vehim dahi kabul etmediği ve her cihetle muhal ve imkânsız
hurafelerin kapısını kendilerine açmışlar. Meselâ; o halde zîhayatın herbir
zerresine hadsiz bir kudret, bir ilim, herşeyi görecek bir göz ve her san'atı
yapabilecek bir iktidar vermek lâzım gelir. Birtek ilahı kabul etmemekle,
zerreler adedince ilaheleri mezheblerince kabul etmeğe mecbur olarak
Cehennem'in esfel-i sâfilînine girmeğe müstehak düşerler.
Amma
ehl-i hidayet ise, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatlar ve sarsılmaz
hüccetler, selim kalblerine ve müstakim akıllarına gayet kat'î kanaat ve
kuvvetli îman ve aynelyakîn bir tasdik vermiş ki, şüphesiz ve vesvesesiz
itminan-ı kalb ile itikad ederler ki; yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük;
kudret-i İlahîye nisbeten farkları yoktur ki, gözümüz önünde bu acaibler
oluyor. Ve herbir acibe-i san'at مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
âyetinin davasını tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve hakikat olduğuna şehadet
ederler, lisan-ı hal ile Allahü Ekber derler. Biz dahi onların adedince Al-
sh: » (Ş:544)
lahü Ekber deriz. Ve şu âyetin davasını
bütün kuvvet ve kanaatimizle tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve nefs-i hakikat
olduğuna hadsiz hüccetlerle şehadet ederiz.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ
وَسَلِّمْ
عَلَى مَنْ
اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً
لِلْعَالَمِينَ
وَ الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
[Risâle-i
Nur nedir ve hakikatlar müvacehesinde Risâle-i Nur ve Tercümanı ne
mahiyettedirler diye bir takriznamedir]
Her
asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde
mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas
etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i
Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyen ittiba' yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin
hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebatılı
sh: » (Ş:545)
ref' ve
ibtal ve dine vâki tecavüzleri redd ü imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame
ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak tavr-ı
esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın
fehmine uygun yeni ikna' usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile îfa-i
vazife ederler.
Bu
memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin
musaddıkı olurlar. Salabet-i îmaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzât îfa ederler.
Mertebe-i îmanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (A.S.M.)
tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (A.S.M.) ve hilye-i Nebeviyenin (A.S.M.)
hakikî lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i
Nebeviyeye (A.S.M.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed'e (A.S.M.)
tam bir hüsn-ü misal olurlar ve nümune-i iktida teşkil ederler. Bunların
Kitabullah'ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve
mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi
tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve
irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan
Zât-ı Pâk-i Risalet'in (A.S.M.) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve
Mesnevî-i Şerif ve Fütuh-ul Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı
kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı
mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir
hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye, o mananın mazharı, mir'atı ve
ma'kesi hükmündedirler.
Risâle-i
Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline
rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve
hiçbir eserin nail olmadığı bir
şekilde meş'ale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i
Kur'anın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı
Kur'an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedîyi
(A.S.M.) hâmil bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risalet'in ondaki hisse ve alâkası ve
tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve
tercümanı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve
emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattır.
Evet
o zât daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere
üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve
hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki,
şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyaya kimse nail olmamıştır. Bu hârika-i il-
sh: » (Ş:546)
miyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç
şübhe edilemez ki; Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve
şecaat-ı hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i
ahlâkiyesi ile bizzât bir mu'cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir
ve bir mevhibe-i mutlakadır.
O
zât-ı zîhavarık daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün
cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş,
her nerede olursa olsun vâki' olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ
tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini
taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki
incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki
derin feraset ve basiret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla
"Bediüzzaman" ünvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve
fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) neşrinde ve isbatında bir
kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zât elbette Seyyid-ül Enbiya
Hazretlerinin (A.S.M.) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve
himmetine naildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes'in (A.S.M.) emr ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket
eden ve onun envar ve hakaikına vâris ve ma'kes olan bir zât-ı kerim-üs
sıfattır.
Envar-ı
Muhammediyeyi (A.S.M.) ve maarif-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ve füyuzat-ı şem'-i
İlahîyi en müşa'şa bir şekilde parlatması ve Kur'anî ve hadîsî olan işarat-ı
riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (A.S.M.) ifade
eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması
delaletleriyle, o zât hizmet-i îmaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı
mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin
irsiyet noktasında son dehan-ı hakikatı ve şem'-i İlahînin hizmet-i îmaniye
cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.
Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Elhüccetüzzehra
ve Zühretünnur olan tek dersini dinleyen Nur Şakirdleri namına
Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin,
Zübeyr, Ceylân, Sungur, Tabancalı
Benim
hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiblerinin
hatırlarını kırmağa cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risâle-i Nur
şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.
Said Nursî
* * *
sh: »
(Ş:547)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Çok
Sevgili, Çok Mübarek, Çok Kıymetdar, Çok Müşfik üstadımız Efendimiz
Hazretlerine!
Ey
irade-i cüz'iyesini tamamıyla terk edip her umûrunu irade-i Rabbaniyeye bırakan
ve her zâhirî musibet ve sıkıntıda kader-i İlahînin merhamet ve hikmetini görüp
kemal-i tevekkül ve teslimiyetle o cilve-i Rabbaniyenin dahi netaicini sabır
ile bekleyen muhterem üstad! Bazı yerlerde, ehl-i îmanın nokta-i istinadının
yıkılmağa başladığı ve
bir kısım esbab ve neşriyat, îmanın erkânına karşı muhalif cephe alıp, Allah'ı
inkâr eden insanlar alenen ve tefahurla dolaştığı ve Kur'anın evamirine muhalif hareket
etmek ve manevî kuvvetlere inanmamak, icad ve tasni' hakkını şuursuz, kör,
sağır tabiata vermek bir şiar-ı medeniyet ve irfan ve münevverlik telakki
edildiği yürekler titreten şu dehşetli asırda, Kur'anın bir mu'cize-i
maneviyesi olan Risâle-i Nur'u te'lif ederek muzdarib ve îman âb-ı hayatına
muhtaç pekçok bîçare gönüllere panzehir hükmünde olan devalarını vererek onlara
saadet-i ebediyeyi müjdeleyen ve davalarını gayet kat'î bürhan ve hüccetlerle
isbat eden, hakikat cadde-i kübrasında kudsî ve muazzez rehberimiz ve اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ
sırrıyla Risâle-i Nur ile îmanlarını kurtaran yüzbinler Nur talebesinin
hasenatının bir misli defter-i a'maline geçen faziletmeab efendimiz!
Nasılki
Cenab-ı Hak, Denizli hapsinin sıkıntılarını hiçe indirecek derecede şifa-bahş
olan Meyve Risalesi'ni orada ihsan etmiş ve gülün çiçeğindeki gayet şirin
rayihası, dikeninin acısını hiçe bıraktığı gibi, fâni sıkıntılarınızı izale etmişti; aynen
öyle de, yine kerim olan Rahîm-i Zülcemal Hazretleri, Denizli hapsinin bir
sh: » (Ş:548)
aylık sıkıntısına bir günlük maddî ızdırabı mukabil gelen bu Afyon
hapishanesinde siz sevgili üstadımız eliyle tiryak ve panzehir hükmünde tevhid,
tahmid ve istiane ve risalet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) tasdik ve muazzam
hüccetlerini ihsan etmiş bulunuyor. Okumak ve yazmayı Risâle-i Nur'un feyziyle
öğrenen çok kusurlu talebeleriniz bizler, bu üç küçük risaleyi -çam
çekirdeğinin koca çam ağacının fihristesini, proğramını içinde sakladığı misillü- hem Risâle-i
Nur'un hakkaniyetinin kat'î bir hücceti, hem bir nevi hülâsat-ül hülâsası
olarak telakki ettik.
Fezailini
tariften âciz bulunduğumuz, fakat okuması ruhumuzda pek büyük bir inşiraha
vesile olan ve maddî elemlerimizi sürura kalbeden ve îman bahçesinden hadsiz
meyveleri getiren bu üç küçük risaleden birisi, zamanımızdaki mevcud küfür,
dalalet, tabiat karanlıklarını dağıtacak ve izale edecek onbir hüccet-i
tevhidi; ikincisi; Risâle-i Nur'un bütün müvazenelerinin menbaı ve esası ve
üstadı içinde bulunan Fatiha-i Şerife'nin îmanî ve kudsî hüccetlerini hâvi bir
şirin tefsirini; üçüncüsü, yine Afyon Medrese-i Yusufiyesinde siz sevgili
üstadımızın kalb-i mübareklerine hutur eden risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) dair
kısmının gayet parlak ve tam bir itminan temin eden bir mükemmel tercümesini
beyan buyuruyordu.
Hiçbir
cihette hiçbir şeye liyakatımız olmayan bizler, bütün kuvvetimizle neşrine
çalışacağımız bu mahiyetteki eserlerinizi aldık. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür
ederek "Ya Erhamerrâhimîn! üstadımızdan ebediyen razı ol!" diye dua
ettik.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Risâle-i Nur Talebeleri namına
Zübeyr, Ceylân, Sungur, İbrahim
* * *
sh: » (Ş:
549)
ELHUBET-ÜŞ-ŞÂMİYE Namındaki Arabî Dersin
Tercümesinden Mukaddimesidir.
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُ
اللّهِ
وَبَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz,
Sıddık Kardeşlerim!
(Kırk sene evvel Şam'daki Câmi-i Emevî'de
Şam ulemasının ısrariyla içinde yüz
ehl-i ilim bulunan onbin adama yakın bir azîm cemaate verilen bu Arabî ders
risalesindeki hakikatları bir hiss-i kablelvuku ile Eski Said hissetmiş,
kemal-i kat'iyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatlar
görünecek zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene bir istibdad-ı
mutlak, o hiss-i kablelvukuun kırk elli sene te'hirine sebeb olmuş; ve şimdi o
zamandaki verdiği haberlerin aynen tezahürleri Âlem-i İslâmiyette başlamış.
Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki
doğrudan doğruya 1327'ye bedel, 1371'de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i İslâm
câmiinde üçyüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî
ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim.)
Gayet
mühim bir suale verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münasebet
geldi. Çünki kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss-i kablelvuku ile
Risâle-i Nur'un hârika derslerini ve tesiratını görmüş gibi bahsediyor. Onun
için o sual ve cevabı yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar
tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime sual etmişler ve ediyorlar ki:
"Neden
bu kadar muarızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalalete mukabil
Risâle-i Nur mağlub olmuyor? Milyonlar kıymettar hakikî kütüb-ü îmaniye ve
İslâmiyenin
sh: » (Ş:
550)
intişarlarına bir derece sed çektikleri halde; sefahet ve hayat-ı
dünyeviyenin lezzetleriyle çok bîçare gençleri ve insanları hakaik-i îmaniyeden
mahrum bıraktıkları halde; en şiddetli hücum ve en gaddarane muamele ve en
ziyade yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risâle-i Nur'u kırmak,
insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye çalıştıkları halde; hiçbir eserde
görülmediği bir tarzda Risâle-i Nur'un intişarı, hattâ çoğu el yazması ile
altıyüz bin nüsha risalelerinden kemal-i iştiyak ile perde altında intişar
etmesi ve dâhil ve hariçte kemal-i iştiyak ile kendini okutturması hikmeti
nedir? Sebebi nedir?" diye bu mealde çok suallere karşı
"Elcevap" deriz ki:
Kur'an-ı
Hakîm'in sırr-ı i'cazıyla hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nur; bu dünyada bir
manevî cehennemi, dalalette gösterdiği gibi; îmanda dahi bu dünyada manevî bir
cennet bulunduğunu isbat ediyor. Ve günahların ve fenalıkların ve haram
lezzetlerin içinde, manevî elîm elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde
ve hakaik-i şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu
isbat ediyor. Sefahet ehlini ve dalalete düşenlerini -o cihetle- aklı başında
olanlarını kurtarıyor. Çünki bu zamanda iki dehşetli hal var:
Birincisi:
âkibeti görmiyen ve bir dirhem hazır
lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve
fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetinden kurtarmanın çare-i
yegânesi; aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlub etmektir. Ve يَسْتَحِبّوُنَ اْلحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ آ âyetinin
işaretiyle; bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği
halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl-i îman iken
ehl-i dalalete o hubb-u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden
kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabını ve elemlerini
göstermekle olur ki; Risâle-i Nur o meslekten gidiyor.
Yoksa
bu zamandaki küfr-ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefahetten gelen
tiryakiliğin inadı karşısında, Cenab-ı Hakk'ı tanıttırdıktan sonra ve
Cehennem'in vücudunu isbat ile ve onun azâbı ile insanları fenalıktan,
seyyiattan vazgeçirmek; ondan, belki yirmiden birisi ders alabilir. Ders
aldıktan sonra da, "Cenab-ı Hak Gafur-ur Rahîm'dir, hem Cehennem pek
uzaktır" der, sefahetine devam edebilir. Kalbi, ruhu hissiyatına mağlub
olur. İşte Risâle-i Nur'daki ekser müvazeneler küfür ve dalâletin dünyadaki
elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları
dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden
sh: » (Ş:
551)
bir nefret verip aklı başında olanları
tevbeye sevkeder. O müvazenelerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözlerdeki küçük
müvazeneler ve Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfı'ndaki uzun müvazene; en sefih
ve dalalette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabul ettiriyor. Meselâ: Âyet-i
Nur'daki seyahat-ı hayaliye ile hakikat olarak gördüğü vaziyetleri gayet kısaca
işaret edeceğiz. Tafsilini isteyen Sikke-i Gaybiye'nin âhirindeki 256'dan
259'uncu sahifeye kadar baksın.
Ezcümle: O seyahat-ı hayaliyede, rızka muhtaç
hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım. Hadsiz ihtiyacat ve
şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok
acıklı ve elîm gösterdi. Ehl-i dalalet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryad
eyledim. Birden hikmet-i Kur'aniye ve îmanın dürbünü ile gördüm:Rahman ismi
Rezzak burcunda, parlak bir güneş gibi tulû' etti. O aç, bîçare zîhayat âlemini
rahmet ışığıyla yaldızladı. Sonra hayvanat âlemi içinde, yavruların za'f ve acz
ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve elîm ve herkesi rikkat ve acımağa
getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl-i dalâletin nazarıyla
baktığıma eyvah dedim. Birden îman bana bir gözlük verdi, gördüm ki: Rahîm ismi
şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir surette o acı âlemi
sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekva ve acımak ve hüzünden gelen göz
yaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra
sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl-i dalâletin dürbünü ile
baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; en derin kalbimden
feryad ettim. "Eyvah!" dedim. Çünki insanlarda ebede uzanıp giden
arzuları, emelleri ve kâinatı ihata eden tasavvurat ve efkârları ve ebedî beka
ve saadet-i ebediyeyi ve Cennet'i gayet ciddî isteyen himmetleri ve fıtrî
istidadları ve fıtrî had konulmayan, serbest bırakılan kuvveleri ve hadsiz
maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber hücumlarına
maruz kaldıkları hadsiz musibet ve a'daları ile beraber gayet kısa bir ömür,
hergün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı bir hayat, yaşamak
için gayet perişan bir maişet içinde kalbe, vicdana en elîm ve en müdhiş halet
olan mütemadî zeval ve firak belasını çekmek içinde ehl-i gaflet için zulümat-ı
ebediye kapısı suretinde görülen kabre
ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve taife taife o zulümat kuyusuna
atılıyorlar.
İşte
bu insan âlemini bu zulümat içinde gördüğüm anda, kalb ve ruh ve aklımla, bütün
letaif-i insaniyem, belki bütün zerrat-ı vücudum feryad ile ağlamağa hazır
iken, birden Kur'an'dan gelen Nur ve kuvvet-i îman o dalâlet gözlüğünü kırdı,
kafama bir göz verdi. Gördüm ki:
Cenab-ı
Hakk'ın Âdil ismi Hakîm
sh: » (Ş:
552)
burcunda, Rahman ismi Kerim burcunda,
Rahîm ismi Gafur, burcunda -yani manasında-
Bâis ismi, Vâris burcunda, Muhyî
ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû' ettiler. O
karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar,
şenlendirdiler. Cehennemî haletleri dağıtıp, nuranî âhiret âleminden pencereler
açıp o perişan insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrat-ı kâinat adedince,
"Elhamdülillah, Eşşükrülillah" dedim. Ve aynelyakîn gördüm ki; îmanda
manevî bir cennet ve dalâlette manevî bir cehennem bu dünyada da vardır,
yakînen bildim.
Sonra
küre-i arzın âlemi göründü. O seyahat-ı hayaliyemde dine itaat etmeyen
felsefenin karanlıklı kavanin-i ilmiyeleri, hayalime dehşetli bir âlem
gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli hareketiyle, yirmibeş bin
sene mesafeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmaya
müstaid ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı Küre-i Arz içinde ve o
dehşetli gemi üstünde kâinatın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçare nev'-i
insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm
karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden hikmet-i Kur'aniye
ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki:
Hâlık-ı
Arz ve Semavat'ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve (Rabb-üs Semavati ve-l Arz) ve
(Müsahhir-üş Şemsi ve-l Kamer) isimleri Rahmet, Azamet, Rubûbiyet Burçlarında
güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle
ışıklandırdılar ki; o halette, benim îmanlı gözüme küre-i arz gayet muntazam,
müsahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzakı içinde bir seyahat gemisi
ve tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyya edilmiş ve zîruhları güneşin
etrafında, memleket-i Rabbaniyede gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün
mahsulatını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir
şimendifer hükmünde gördüm. Küre-i arzın zerratı adedince "Elhamdülillahi
alâ nimet-il îman" dedim.
İşte
buna kıyasen Risâle-i Nur'da pekçok müvazenelerle ehl-i sefahet ve dalâlet,
dünyada dahi bir manevî cehennem içinde azab çektiklerini ve ehl-i îman ve
salahat, dünyada dahi bir manevî cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet
midesiyle ve îmanın tecelliyatıyle ve cilveleriyle, manevî cennet lezzetleri
tadabilirler. Belki derece-i îmanlarına göre istifade edebilirler. Fakat, bu
fırtınalı zamanın hissi iptal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan
cereyanlar, iptal-i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalalet manevî
azabını muvakkaten tam
sh: » (Ş: 553)
hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet
basıyor, hakikî lezzetini takdir edemiyor.
Bu
asırda ikinci dehşetli hâl: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen
dalaletler ve küfr-ü inadîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı. Onun
için eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi
olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah'a îman umumî olduğundan,
Allah'ı tanıttırmakla ve Cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden,
dalaletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir
kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve
ilim ile dalalete girip inad ve temerrüd ile hakaik-i îmana karşı çıkana
nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş. Bu mütemerrid inadçılar, firavunluk
derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalaletleriyle hakaik-i îmaniyeye karşı
muaraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi -bu dünyada
onların temellerini parça parça edecek- bir hakikat-ı kudsiye lâzımdır ki;
onların tecavüzatını durdursun ve bir kısmını îmana getirsin.
İşte
Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükürler olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryak
olarak Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bir mu'cize-i maneviyesi ve lemaatı bulunan
Risâle-i Nur pekçok müvazenelerle, en dehşetli muannid mütemerridleri,
Kur'an'ın elmas kılıncı ile kırıyor. Ve kâinat zerreleri adedince vahdaniyet-i
İlahiyeye ve îmanın hakikatlarına hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeş
seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.
Evet
Risâle-i Nur'da îman ve küfür müvazeneleri ve hidayet ve dalâlet mukayeseleri,
bu mezkûr hakikatı bilmüşahede isbat ediyor. Meselâ: Yirmiikinci Söz'ün İki
Makamının Bürhanları ve Lem'alarına.. ve Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfı'na
ve Otuzüçüncü Mektub'un Pencerelerine ve Asâ-yı Musa'nın onbir Hüccetine, sair
müvazeneler kıyas edilse ve dikkat edilse, anlaşılır ki; bu zamanda küfr-ü
mutlakı ve mütemerrid dalâletin inadını kıracak, parçalayacak Risâle-i Nur'da
tecelli eden hakikat-ı Kur'aniyedir.
İnşâallah
nasıl Tılsımlar Mecmuası'nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat-ı âlemin
muammalarını keşfeden parçalar, o mecmuada toplanmış. Aynen öyle de, ehl-i
dalâletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl-i hidayetin dünyada dahi lezaiz-i cennetlerini gösteren ve îman
Cennet'in bir manevî çekirdeği ve küfür ise Cehennem zakkumunun bir tohumu
olduğunu gösteren Nur'un o gibi parçaları, kısacık bir tarzda bir mecmuacık
olarak yazılacak ve İnşâallah neşredilecek.
Said Nursi.
sh: »
(Ş:554)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Aziz,
Sıddık, Sarsılmaz, Sebatkâr, Fedakâr, Vefadâr Kardeşlerim!
Bilirsiniz
ki Ankara ehl-i vukufu Risâle-i Nur'a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri
inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde hissedar zannedip
itiraz ederek, "Böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi, keramet izhar
edilmez." diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatımda onlara cevaben
demiştim ki:
Onlar
bana ait değil ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil. Belki Kur'anın
mu'cize-i maneviyesinin tereşşuhatı ve lem'alarıdır ki hakikî bir tefsiri olan
Risâle-i Nur'da kerametler şeklini alarak, şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini
takviye etmek için ikramat-ı İlahiye nev'indendir. İkram ise, izharı bir
şükürdür, caizdir, hem makbuldür.
Şimdi
ehemmiyetli bir sebebe binaen cevabı bir parça izah edeceğim. Ve "ne için
izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum ve ne için
birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektublar o keramete
bakıyor?" diye sual edildi.
Elcevap:
Risâle-i Nur'un hizmet-i îmaniyesinde bu zamanda binler tahribatçılara mukabil
yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı
bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i
idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i
îmaniye hayat-ı bâkiyeye baktığı için hayat-ı fâniyenin meşgalelerine ve
faidelerine tercih etmek ehl-i îmana vâcib iken, kendimi misal alarak derim ki:
Beni herşeyden ve temastan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde
olanlar bü-
sh: »
(Ş:555)
tün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i
maneviyelerini kırmak ve benden ve Risâle-i Nur'dan soğutmak ve benim gibi
ihtiyar, hasta, zaîf, garib, kimsesiz bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi
(başına) yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde maddî bir hastalık nev'inde
insanlar ile temas ve ihtilattan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece tesirli
bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve
sebebleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o manilere karşı Risâle-i Nur
şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi
beyan ederek Risâle-i Nur etrafında manevî bir tahşidat yaptırmak ve Risâle-i
Nur kendi kendine, tek başıyla (başkalarına muhtaç olmayarak) bir ordu kadar
kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa,
hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek
ise; Risâle-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır.
İnşâallah Risâle-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini
tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe
vesile olacaktır. Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin, hâssaten duaları makbul
ve mübarek masumlar taifesi ve muhterem ihtiyarlar cemaatinden herbirerlerine
binler selâm ve dua ederek Ramazan-ı Şeriflerini tebrik ederiz, dualarını rica
ederiz.
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu
âciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere
beyan ediyorum ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın feyziyle Yeni Said hakaik-i
îmaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki; değil
müslüman uleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur
ediyor ve etmektedir. Amma Risâle-i Nur'un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve
remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı Azam'ın (R.A.) ihbaratı
nev'inden, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi
olan Risâle-i Nur'a nazar-ı dikkati celbetmesine mana-yı işarî tabakasından
rumuz ve imaları, i'cazının şe'nindendir. Ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı
mu'cizekâranesinin muktezasıdır.
Evet
Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye çok muhtaç
olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: "Risâle-i Nur'un makbuliyetine
eski evliyalardan şahid getiriyorsun. Halbuki وَلاَ
رَطْبٍ وَلاَ
يَابِسٍ اِلاَّ فِى
كِتَابٍ
مُبِينٍ sırrıyla en
ziyade bu mes'elede söz sahibi Kur'andır. Acaba Risâle-i
sh: »
(Ş:556)
Nur'u Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla
bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur'andan istimdad
eyledim. Birden otuzüç âyetin mana-yı sarihinin teferruatı nev'indeki
tabakattan mana-yı işarî tabakasından (ve o mana-yı işarî külliyetinde dâhil)
bir ferdi Risâle-i Nur olduğunu ve dühûlüne ve medar-ı imtiyazına birer
kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir
derece izahlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatıma hiçbir şek ve şüphe ve
vehim ve vesvese kalmadı. Ve ben de ehl-i îmanın îmanını Risâle-i Nur ile
takviye etmek niyetiyle o kat'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem
tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın mana-yı sarihi
budur. Tâ hocalar فِيهِ
نَظَرٌ desin. Hem dememişiz
ki mana-yı işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mana-yı sarihinin
tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işarî ve remzîdir. Ve
o mana-yı işarî de bir küllîdir, her asırda cüz'iyatları var. Ve Risâle-i Nur
dahi bu asırda o mana-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferddir ve o ferdin
kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden
beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler
gösterilmiş iken, Kur'anın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i'caz
ve belâgatına hizmet ediyor. Bu nevi işarat-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i
hakikatın nihayetsiz işarat-ı Kur'aniyeden had
ve hesaba gelmeyen istihraclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli
ve edemez.
Amma
benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur
etmesini istiğrab ve istib'ad edip böyle itiraz eden zât, eğer buğday tanesi
kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i
İlahiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi âciz-i mutlak ve fakir-i
mutlakta böyle ihtiyac-ı şedid zamanında böyle bir eser zuhuru, vüs'at-i
rahmet-i İlahiyeye delildir demeye mecbur olur. Ben sizi ve mu'terizleri
Risâle-i Nur'un şeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu işaretler ve
evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve
kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte ve hiçbir dakika nefs-i
emmareme medar-ı fahr ve gurur olacak
bir enaniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde
tereşşuhatıyla isbat ediyorum. Evet bu hakikatla beraber insan kusurdan,
nisyandan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim
karışmış, risalelerde bazı hatalar olmuş. Fakat Kur'an'ın
sh: »
(Ş:557)
hurufat-ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi
altında, noksan huruflarla yeni hat altında tahrifkârane ehl-i dalaletin
te'vilat-ı fasideleri âyâtın sarahatını incitmelerine bakmıyor gibi, bîçare
mazlum bir adamın kardeşlerinin îmanını kuvvetlendirmek için bir nükte-i
i'caziyeyi beyan ettiği için hizmet-i îmaniyesine fütur verecek derecede
itiraz, elbette değil ehl-i hakikat zâtlar belki zerre mikdar insafı bulunan
itiraz edemez.
Bunu
da ilâveten beyan ediyorum. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla
fedakârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalalet
hücumuna karşı zâhiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmî ve
kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş,
müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek
vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan
Risâle-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar
edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i
maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler
arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci
tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risâle-i
Nur'da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir
saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum
ki, Eski Said'in (R.A.) (Haşiyecik) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla
o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki
gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan
Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o
tahkikatı yapamazlar ve hâkeza...
Demek
biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve
bir hizmetçisi olmuşuz. Cenab-ı Hak fazl
ve keremiyle şu hizmette
hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risâle-i Nur talebelerini daim ve muvaffak
eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyid-il Mürselîn.
Said Nursî
--------------------------
(Haşiyecik):
Bazı müstensihler, bu bîçare Said hakkında (R.A.) kelimesini bir dua niyetiyle
yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki: "Allah razı olsun"
manasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım.