Fihrist
Âyât-ı Kur'aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur
eczalarından "Sözler Mecmuası"nın mücmel bir fihristesidir.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ in çok esrar-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile
tefsir eder. Ve "Bismillah" ne kadar kıymettar bir şeair-i İslâmiye
olduğunu gösteriyor.
ONDÖRDÜNCÜ LEM'ANIN İKİNCİ MAKAMI
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ in en mühim beş-altı sırlarını tefsir ediyor. Ve بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ Kur'anın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu
gösterdiği gibi, arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsiye-i nurânî olmakla
beraber saadet-i ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyz ve
bereket veren bir menba'-ı envar olduğunu Beyân eder. Bu İkinci Makam, en
birinci risale olan Birinci Söz'e bakar. Âdetâ Risale-i Nur eczaları, bir daire
hükmünde olup, müntehâsı ibtidasına بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ hatt-ı mübârekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda altı sır
yerine, otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gâyet büyük
hakaikı tâzammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ne kadar kıymettar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ meâlinde ve îman
hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gâyet makbul bir temsil ile tefsir
eder.
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetinin meâlinde ve
îman hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatını, mantıkî bir temsil ile tefsir
ediyor.
اِنَّ الصّلَوةَ
كَانَتْ عَلَى
الْمُؤْمِنِينَ
كِتَابًا مَوْقُوتًا âyetinin meâlinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir
sırrını, gâyet mâkul ve mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor. Zerre miktar
insafı bulunanı teslime mecbûr ediyor.
اِنَّ اللّهَ
مَعَ الَّذِينَ
اتَّقَوْا وَالَّذِينَ
هُمْ مُحْسِنُوَن âyetinin mealinde ve takvâ ve ubûdiyet hakkındaki âyetlerin ve
vazife-i ubûdiyet ve takvânın mühim bir sırrını gâyet güzel bir temsil ile
tefsir ediyor. O tefsir herkesi ikna ediyor.
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ اْلمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ âyetinin meâlinde ve nefis ve malını Cenâb-ı Hakk'a satmak
hakkındaki âyetlerin gâyet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve
malını Cenâb-ı Hakk'a satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş
derece hasâret içinde hasâret kazandıklarını, gâyet mukni' bir temsil ile
tefsir ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.
يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَ الْيَوْمِ اْلاَخِرِ
اِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقّ ٌفَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّهِ الْغَرُورُ âyetinin mealinde ve "İmân-ı Billâh vel-yevm-il-âhir"
ve hayat-ı dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gâyet mâkul bir
temsil ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın ne kadar
dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müdhiş; ve acz ve fakr, ne kadar elîm
olduğunu ve ehl-i hidâyet hakkında hayat-ı dünyeviyenin iç yüzü, ne kadar
güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve fakr, nasıl birer vesile-i saadet bulunduğunu
gâyet kat'î bir tarz ile isbat eder. Saadet-i Dâreyne giden yolu gösterir.
اَللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ هُوَ
اْلحَىُّ الْقَيُّومُ ve اِنَّ الدِّينَ
عِنْدَ اللّهِ
اْلاِسْلاَمُ âyetlerinin meâlinde mahiyet-i dünya ve dünyada mahiyet-i insan
ve insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhûf-u İbrâhim'de
aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil ile
tefsir etmekle beraber, dünyanın mahiyetini ve dünyadaki ruh-u insanı ve
insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht mahlûk
olduğunu isbat etmekle ve şu âlemin tılsımını açan ve ruh-u beşeri zulmetten
kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gâyet lâtif ve güzel bir müvazene
ile; fâsık olan bedbaht adamın müdhiş vaziyetini, sâlih olan bahtiyar adamın
saadetli vaziyetini gösteriyor.
فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ âyetinin meâlinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gâyet
mühim bir sırrını "Beş Nükte" ile tefsir etmekle beraber, mâlûm olan
beş vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini o kadar güzel ve şirin bir
tarzda Beyân ediyor ki: Zerre miktar şuuru bulunan bir insan, bu câzibedâr
hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur olur. Ve cesed-i insan; havaya,
suya, gıdâya muhtaç olduğu gibi, ruh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gâyet
kat'î bir Sûrette Beyân eder.
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ âyetinin meâlinde ve Haşir ve Âhiret hakkındaki âyâtın mühim
bir hakikatını, oniki mantıkî ve mâkul Sûret-i temsîliye ile ve oniki hakaik-i
katıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, îmân-ı bil-âhireti o kadar kuvvetli
bir Sûrette isbat eder ki: Bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı
sönmemiş bir insan, o isbata karşı teslim olur. İzn-i İlâhî ile îmânâ gelir.
İmânâ gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbûr olur.
وَالشَّمْسِ
وَضُحَيهَا { وَالْقَمَرِ
اِذَا تَلَيهَا
{
وَالنَّهَارِ
اِذَا جَلَّيهَا
{
وَ الَّيْلِ
اِذَا يَغْشَيهَا
{
وَ السَّمَاءِ
وَمَا بَنَيهَا
{
وَ اْلاَرْضِ
وَمَا طَحَيهَا
{
وَ نَفْسٍ
وَمَا سَوَّيهَا
{
فَاَلْهَمَهَا
فُجُورَهَا وَ
تَقْوَيهَا { قَدْ
اَفْلَحَ مَنْ
زَكَّيهَا { وَ
قَدْ خَابَ مَنْ
دَسَّيهَا { وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatını Sûre-i Şems'in
mu'cizâne işaret ettiğini ve kâinatı muntâzam bir saray sûretinde gösterdiğini,
ulvî ve vüs'atli bir temsil ile tefsir etmekle beraber, mahiyet-i insâniyedeki
vezâif-i ubûdiyet ve cihâzât-ı insâniyeyi ve rubûbiyet-i İlâhiyenin envâ'-ı
tecelliyâtına karşı ubûdiyet-i insâniyenin mukabelelerini o kadar güzel bir
sûrette isbat ediyor ki: Sûre-i Veşşems'in mu'cizâne olan işaretini hârika bir
sûrette ve en azîm bir dairede âzam bir rubûbiyeti, ekmel bir ubûdiyetle
karşılaştırıyor.
وَمَنْ يُؤْتَ
اْلحِكْمَةَ فَقَدْ
اُوتِىَ خَيْرًا
كَثِيرًا { وَ بِالْحَقِّ
اَنْزَلْنَاهُ
وَ بِالْحَقِّ
نَزَلَ
âyetlerinin meâlinde ve hikmet-i Kur'aniyenin fazileti hakkında yüzer âyâtın
mühim bir hakikatını, hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin müvazenesi
sûretinde gâyet parlak bir temsil ile tefsir etmekle Kur'anın bir mu'cizesini
ve i'câzını ve onun karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukutunu hârika
bir sûrette isbat eder, körlere de gösterir. Bu söz, Onbirinci Söz gibi gâyet
mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.
"İki Makam"dır.
BİRİNCİ
MAKAM:
وَنُنَزِّلُ
مِنَ الْقُرْآنِ
مَا هُوَ شِفَاءٌ
وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ âyetiyle, وَمَا
عَلَّمْنَاهُ
الشِّعْرَ وَمَا
يَنْبَغِى لَهُ âyetinin meâlinde ve hikmet-i Kur'aniyenin kudsiyeti ve vüs'ati
ve şiirden istiğnası hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir etmekle
beraber, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın yüksek mu'cizâne hikmetini, felsefenin
aşağı ve dar hikmeti ile müvazene ediyor. Hikmet-i Kur'aniyedeki kesret ve
vüs'ati ve felsefenin fakr ve iflâsını muhtasar Beyân etmekle beraber, Kur'anın
şiirden istiğnâsının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakaik-i Kur'aniyenin
yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil ile bir nevi
i'câz-ı Kur'aniyeyi Beyân eder.
İKİNCİ MAKAM
Gençliği, dalâlet ve sefâhet uçurumuna düşmekten kurtaran
ve îmanda, bu dünyada dahi hakikî bir cennet lezzeti ve dalalette ise cehennemî
bir azab ve sıkıntı bulunduğunu misâllerle izah ve isbat eden bir derstir.
İKİNCİ MAKAMIN HAŞİYESİ
Mahpuslara teselli hakkında dört mektubdur.
İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ
(Leyle-i Kadir'de ihtar edilen bir mes'ele-i mühimmedir.)
MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MES'ELE
HÜVE NÜKTESİ
Dar
akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-i Kur'aniyeyi göze görünen
emsâl ve nazîreleriyle fehme takrib ediyor. Meselâ:
خَلَقَ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ فِى
سِتَّةِ اَيَّامٍ
{
وَلاَ رَطْبٍ
وَلاَ يَابِسٍٍ
اِلاَّ فِى كِتَابٍ
مُبِينٍٍ { وَ السَّموَاتُ
مَطْوِيَّاتٌ
بِيَمِينِهِ { اِنمَّاَ
اَمْرُهُ اِذَا
اَرَادَ شَيْئًا
اَنْ يَقُولَ لَهُ
كُنْ فَيَكُونُ
{
وَمَا اَمْرُ
السَّاعَةِ اِلاَّ
كَلَمْحِ الْبَصَرِ
âyetlerinin gâyet yüksek
ve gâyet geniş hakikatlerini temsil ve tanzir ile akla kabûl ettirir ve kalbi
iknâ eder bir tarzda Beyân ediyor.
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ'ÜN HÂTİMESİ
Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.
Âhirinde, nefs-i emmâreye müessir bir sille-i îkaz var.
Nefse esir olan onu okusa ve kabûl etse, esaretten kurtulur.
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ'ÜN ZEYLİ
Zelzele hakkında ehemmiyetli altı suale cevabdır.
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا ِبمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ âyetinin meâlinde ve Melâike ile şeytanların mübarezeleri
hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir
sırrını, "Yedi Basamak" namıyla yedi muhkem hüccet ve metin bir
mukaddeme ile tefsir ediyor. Ve şu âyetin semâsından evhâm-ı şeytâniyeyi recmedip
tardeder.
ONBEŞİNCİ SÖZ'ÜN ZEYLİ
Kur'anın Kelâmullah ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) Allah'ın
Resulü olduğunu muknî' delillerle isbat eden, münazara tarzında yazılmış belîğ
bir risaledir.
اِنمَّاَ اَمْرُهُ
اِذَا اَرَادَ
شَيْئًا اَنْ يَقُولَ
لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
{
فَسُبْحَانَ
الَّذِى بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın ifade ettiği:
"Ehadiyet-i zâtiyesi ile külliyet-i ef'al; ve vahdet-i şahsiyesiyle
muinsiz umumiyet-i rubûbiyet ve ferdâniyetiyle şeriksiz şümûl-ü tasarrufat; ve
mekândan münezzehiyetiyle her yerde hâzır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle
herşeye yakın olması; ve birtek zât-ı ehadî olmakla her şeyi bizzât elinde
tutmak" olan hakaik-i âliye-i Kur'aniyenin "Dört Şua" namıyla
gâyet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakaikı müstakim akıllara ve selim
kalblere teslim ettiriyor.
اِنَّا جَعَلْنَا
مَا عَلَى اْلاَرْضِ
زِينَةً لَهَا
ِلنَبْلُوَهُمْ
اَيُّهُمْ اَحْسَنُ
عَمَلاً { وَاِنَّا
َلجَاعِلُونَ
مَا عَلَيْهَا
صَعِيدًا جُرُزًا
{
وَمَا اْلحَيَاةُ
الدُّنْيَا اِلاَّ
لَعِبٌ وَلَهْوٌ
âyetlerinin meâllerinde:
Lezzet-i hayat içinde elem-i mevt ve sürur ve visâl içinde elem-i zeval
hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i Kahhar'a karşı Rahman isminin
cilvesini gâyet güzel bir Sûretle gösterip tefsir ediyor. Ve ehl-i îman için
dünyanın mahiyetini, seyyar bir ticaretgâh ve muvakkat bir misafirhâne ve
birkaç günlük bir teşhirgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz
u i'tâ için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah
ve âhiret tarafına insan seyahatını sevdirir, ve dehşetini izâle eder. Ve bu
sözün âhirinde Bâzı nüshalarda "Siyah Dutun Meyvesi" namıyla
kıymetdar ve câzibedâr ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat var.
Kalbe Fârisî olarak tahattur eden bir münâcat
EHL-İ GAFLET DÜNYASININ HAKİKATINI TASVİR EDEN BİRİNCİ
LEVHA
EHL-İ HİDAYET VE HUZURUN HAKİKAT-I DÜNYALARINA İŞARET EDEN
İKİNCİ LEVHA
BARLA
YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİ
YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME
Bu söz, "İki Makam"dır.
İkinci Makamı: Yazılmamış.
Birinci Makamı: Üç noktadır.
Birincisi: اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ nın çirkin ve bahsi
hilaf-ı edeb görünen şeylerin güzel cihetlerini gösteren bir sırrını,
İkincisi: اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ
âyetinin Risâlet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair ince fakat kuvvetli
bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.
Üçüncüsü: لاَ َتحْسَبَنَّ
الَّذِينَ يَفْرَحُونَ
ِبمَا اَتَوْا
وَيُحِبُّونَ
اَنْ يُحْمَدُوا
ِبمَا لَمْ يَفْعَلُوا âyetinin: Fahre meftun,
şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbin nefs-i emmârenin kafasına sille-i te'dibi
vuran bir sırrını tefsir eder.
يس وَالْقُرْآنِ
اْلحَكِيمِ اِنَّكَ
َلمِنَ اْلمُرْسَلِينَ âyetinin mealindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatları olan risalet-i
Ahmediyeyi (A.S.M.) "Ondört Reşha" namıyla ondört kat'î ve parlak ve
muhkem bürhânlarla tefsir ve isbat ediyor. Ve en muannid bir hasmı dahi ilzam
eder. Güneş gibi Risâlet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) izhar ediyor.
"İki Makam"dır.
Birinci Makamı: Sûre-i Bakara'nın başında: Hazret-i Âdem'e
meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç
mühim âyete karşı şeytanın gâyet müdhiş üç şübhesini öyle bir tarzda reddedip
mahveder ki: Şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desiselerden perişan edip
vazgeçiriyor. Çünki onlar, tenkid ve itirazlarıyla lemeât-ı i'câziyenin
kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem'a-i i'câziye göründü.
İkinci Makamı: Mu'cizât-ı Enbiya (Aleyhimüsselâm) yüzünde
parlayan bir mu'cize-i Kur'aniyeyi göstermekle beraber, mu'cizât-ı Enbiyaya
dair âyât-ı Kur'aniyenin ne kadar mânidar ve hikmettar olduklarını gösterir. Ve
Kur'anda kapalı kalmış çok defineler bulunduğunu ihtar eder.
İki Makamdır.
Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini
ve faidesini gösterir ki, en tenbel ve en fâsık adama dahi namaza karşı bir
iştiyak verir ve gayrete getirir.
İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği mühim
desiselerini ibtal ediyor. Ve vesvesesi ile mü'minlerin kalbinde açtığı
yaraların beşine, güzel merhemler târif ediyor.
فَاعْلَمْ
اَنَّهُ لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ
{ اَللّهُ خَالِقُ
كُلِّ شَيْءٍ mealinde ve tevhid-i hakikî hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir
hakikatını "İki Makam" ile tefsir eder.
Birinci Makam: Gâyet güzel ve parlak ve muhkem bir hikâye-i
temsiliye ile oniki basamak hükmünde "Oniki Bürhân" ile vahdâniyet-i
İlahiyeyi, o kadar kat'î bir Sûrette isbat eder ki: En mütemerrid müşrikleri de
tevhide mecbûr ediyor. Ve kolay fakat kuvvetli ve basit fakat parlak bir
sûrette Vâcib-ül Vücud'un vücudunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve
esmâsıyla isbat eder.
İkinci Makamı ise: Hakikat-ı tevhidi ve tevhid-i hakikîyi,
"Oniki Lem'a" namıyla hikâye-i temsiliyenin perdesi altında oniki
bürhân-ı bâhire ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbat etmekle beraber, evsâf-ı
celâliye ve cemâliye ve kemâliyesini vahdâniyet içinde isbat ediyor. O
Lem'alardaki deliller o kadar kat'îdir ki, hiçbir şübhe yeri kalmıyor. Ve o
kadar küllîdirler ki, mevcûdât adedince, belki zerrat sayısınca mârifetullaha
pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcib-ül Vücud'un vücudunu, umum sıfât ve
esmâsıyla en muannidlere karşı isbat ediyor.
لَقَدْ خَلَقْنَا
اْلاِنْسَانَ
فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ
اَسْفَلَ سَافِلِينَ
اِلاَّ الَّذِينَ
آمَنُوا وَ عَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın îmânâ dair ve terakkiyat ve
tedenniyat-ı insâniyyeye medâr hakikatlerini "Beş Nokta" ile ve
"Beş Nükte" içinde herkese taallûk eden ve herkes ona muhtaç olan on
mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İstidâdât-ı insâniye ile vezâif-i
insâniyeyi, gâyet mâkul ve mâkbul bir Sûrette Beyân eder.
Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten
kurtardığı gibi, çoklarını da îmânâ getirmiş gâyet kıymettar ve yüksek olmakla
beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor...
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى âyetinin meâlinde ve esmâ-i hüsnânın cilveleri hakkındaki çok
âyâtın muazzam bir hakîkatını beş dal nâmıyla mebâhis-i azîme ile tefsir
ediyor. Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın muhtasar bir hazinesidir.
Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı oniki kaide ile reddeder. Evhamın esâslarını
keser. Dördüncü Dal, kâinat sarayında istihdam olunan nebâtat ve hayvanat ve
insan ve melâike taifelerinin sırr-ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubûdiyet
ve tesbihlerini ve haşmet-i rubûbiyet-i İlahiyeyi cazibedâr bir tarzda Beyân
eder. Beşinci Dal, اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى âyetinin şecere-i nûrâniyesinin hadsiz meyvelerinden beş
meyvesini gâyet parlak ve güzel bir sûrette gösteriyor. Bu beş meyve ve
Otuzbirinci Söz'ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler
onları alsın okusun.
قُلْ لَئِنِ
اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ
وَاْلجِنُّ عَلَى
اَنْ يَاْتُوا
ِبمِثْلِ هذَا
اْلقُرْآنِ لاَ
يَاْتُونَ ِبمِثْلِهِ
وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ
لِبَعْضٍ ظَهِيرًا âyetinin hakikatını teyid eden yüzer âyâtın en mühim bir
hakikatı olan i'câz-ı Kur'anîyi tefsir eder. Üç Şua içinde kırk vücuh-u
i'câziyeyi Beyân ve tefsir ediyor ki; Kur'an, kelâmullah olduğunu; gündüzdeki
ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi, öylece gösterir ve isbat eder. Nısf-ı
evvel çendan sür'atli te'lif edilmiş, fakat istirahat-ı kalb ile yazıldığı için
îzahlıdır. Nısf-ı âhir Bâzı esbâb-ı mühimmeye binâen muhtasar ve mücmel
kalmıştır. Fakat bununla beraber her tâifeye göre (ve ne fikirde bulunursa
bulunsun) bu mübârek Söz, i'câz-ı Kur'anı ona gösterir ve isbat eder. Bu söz
şimdiye kadar i'câz-ı Kur'ana karşı çok muannidleri serfüru ettirerek secdeye
getirmiş...
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ
وَمَا نُنَزِّلُهُ
اِلاَّ بِقَدَرٍ
مَعْلُومٍ { وَ
كُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ
فِى اِمَامٍ مُبِينٍ
meâlindeki âyâtın sırr-ı
kadere ait ve "İman-ı bilkader" "Hayrihî ve şerrihî minallahi
teâlâ"nın isbatına medâr mühim bir hakikatını dört mebhas ile öyle bir
Sûrette tefsir eder ki: Havassın fikirleri yetişmediği esrâr-ı kaderiyeyi,
basit avâmların zihinlerine takrib edip anlattırıyor. Hâtimesinde: En kısa ve
en selim ve en müstakim bir tarîkın esâsını "Dört Hatve" nâmîyla
tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medârı olan dört mühim dersi veriyor. Ve
hâtimenin hâtimesinde mesâil-i müteferrikadan altı mes'ele var ki, birisi
Sûre-i Feth'in âhirindeki âyetin bir sırr-ı i'câziyesini açıyor.
وَلَوْ رَدُّوهُ
اِلَى الرَّسُولِ
وَاِلَى اُولِى
اْلاَمْرِ مِنْهُمْ
لَعَلِمَهُ الَّذِينَ
يَسْتَنْبِطُونَهُ
مِنْهُمْ وَ لَوْلاَ
فَضْلُ اللّهِ
عَلَيْكُمْ وَ
رَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ
الشَّيْطَانَ
اِلاَّ قَلِيلاً
âyetinin meâlindeki âyâtın içtihada dair mühim bir
hakikatını tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz edip içtihaddan dem
vuranların haddini bildirip, ihtilâf-ı mezâhibin sırrını güzel Beyân eder.
"Bu zamanda eski zaman gibi içtihad edebiliriz" diyenlerin ne kadar
yanlış hatâ ettiklerini isbat eder. Bu sözün zeylinde Sahabe-i Güzîn'in
evliyadan yüksek olan mertebelerini gâyet parlak bir Sûrette ve kat'î bir tarzda
isbat etmekle beraber, Sahabelerin nev'-i beşer içinde Enbiyadan sonra en
mümtaz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat'î bir Sûrette
isbat eder.
وَبَشِّرِ
الَّذِينَ آمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّاِلحَاتِ
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ
َتجْرِى مِنْ َتحْتِهَا
اْلاَنْهَارُ
كُلَّمَا رُزِقُوا
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ
رِزْقًا قَالُوا
هذَا الَّذِى رُزِقْنَا
مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا
بِهِ مُتَشَابِهًا
وَلَهُمْ فِيهَا
اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ
وَهُمْ فِيهَا
خَالِدُونَ
âyetinin Cennet'e ve saadet-i ebediyeye dair hakikatını
teyid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatını iki makamla tefsir eder. Birinci
Makam: "Beş Sual ve Cevab" namıyla Cennet'in lezâiz-i cismâniyesine
ve hurîler hakkında medâr-ı tenkid olmuş mes'eleleri öyle güzel bir sûrette
Beyân eder ki, herkesi ikna eder. İkinci Makam: Arabiyy-ül ibare olarak oniki
lâsiyyema kelimesiyle başlar ve gâyet kuvvetli ve kat'î ve hiç bir cihette
sarsılmaz, haşre dair, Cennet ve Cehennem'in hakkaniyetine medâr binler bürhânı
tâzammun eden bir bürhân-ı bâhirdir ki; o bürhân, Onuncu Söz'ün menşe'i ve
esâsı ve hülâsasıdır.
قُلِ الرُّوحُ
مِنْ اَمْرِ رَبِّى
{ وَ
الْمُؤْمِنُونَ
يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ
وَ مَلئِكَتِهِ
{ وَ
مَا اَمْرُ السَّاعَةِ
اِلاَّ كَلَمْحِ
الْبَصَرِ اَوْ
هُوَ اَقْرَبُ
{ مَا
خَلْقُكُمْ وَلاَ
بَعْثُكُمْ اِلاَّ
كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
âyetlerinin meâlindeki yüzer âyâtın haşir ve beka-i ruha ve
melâikeye dair üç mühim hakikatını tefsir eder. Beka-i ruhu o kadar güzel isbat
eder ki: Cesedin vücudu gibi, ruhun bekasını gösterir. Ve melâikenin
vücudlarını, Amerika insanlarının vücudları gibi isbat eder. Ve Haşir
sh: » (S: 841)
ve Kıyâmetin vücud ve tahakkuklarını o kadar
mantıkî ve aklî bir Sûrette isbat eder ki: Hiçbir feylesof, hiçbir münkir
îtiraza mecal bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem olur. Hususan âhirindeki
"Remizli Nüktenin Sırrı" namıyla haşr-i ekberin esbâb-ı mûcîbesini ve
hikmetlerini öyle bir tarzda Beyân eder ki; tılsım-ı kâinatın üç muammasından
bir muammasını gâyet parlak bir Sûrette halleder. (Haşiye)
قَدْ اَفْلَحَ
مَنْ زَكّيَهَا
وَ قَدْ خَابَ
مَنْ دَسّيَهَا
{ عَالِمِ
الْغَيْبِ لاَ
يَعْزُبُ عَنْهُ
مِثْقَالُ ذَرَّةٍ
فِى السَّموَاتِ
وَلاَ فِى اْلاَرْضِ
وَلاَ اَصْغَرُ
مِنْ ذلِكَ وَلاَ
اَكْبَرُ اِلاَّ
فِى كِتَابٍ مُبِينٍ
âyetlerinin enâniyet-i
insâniye ve tahavvülât-ı zerrat hakkındaki hakikata dair gelen âyâtın iki mühim
sırrını iki maksad ile Beyân eder. Birinci Maksad, enâniyet-i insâniyenin
muammâ-yı acîbesini hallederek silsile-i diyânet ile silsile-i felsefenin
menşe'lerini gâyet parlak bir tarzda gösterir. İkinci Maksad, tahavvülât-ı
zerrâtın tılsımını keşfediyor. Zerrâtın harekâtını, o derece hikmetli ve
muntâzam gösteriyor ki: O umum zerreler, Sultân-ı Ezelî'nin muhteşem ve muazzam
bir ordusu ve mutî' ve müsahhar memurları olduğunu kat'î delillerle isbat eder.
Yirmidokuzuncu Söz nasılki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini
keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları
sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir.
Hususan hâtimesinde: Yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i âzamın
tecellisini göstermekle; tahavvülât-ı zerrâtın hikmetini gâyet kat'î ve parlak
bir Sûrette gösterdiği gibi, zîhayat cisimlerini, o zerrâtın seyr ü seferine
bir misafirhane ve bir kışla ve bir mekteb hükmünde gösterir, isbat eder.
________________________________
(Hâşiye): Yirmidokuzuncu Söz'ün göz ile görünen bir
kerâmeti var. Ezcümle, onaltı sahifesinde ihtiyarsız, tasannu'suz her sahifenin
satırlarının başlarında onaltı elif gelmesidir. Bu tevâfuku görmek isteyenler,
eski harfli nüshasına müracaat etsinler.
سُبْحَانَ
الَّذِى اَسْرَى
بِعَبْدِهِ لَيْلاً
مِنَ اْلمَسْجِدِ
اْلحَرَامِ اِلَى
اْلمَسْجِدِ اْلاَقْصَى
الَّذِى { وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى âyetlerinin hakikatını teyid eden âyâtın en mühim bir hakikatı
olan Mi'râc-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) ve o mi'rac içinde kemâlât-ı Muhammediyeyi
(A.S.M.) ve o Kemâlât içinde Risâlet-i Ahmediye'yi (A.S.M.) ve o Risâlet içinde
çok esrâr-ı rubûbiyeti tefsir eder. Ve kat'î delillerle isbat eder bir
risaledir. Muhtelif tabakattan olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse,
karşısında hayran olup, akıldan uzak mes'ele-i mi'racı en zâhir ve vâcib ve
lâzım bir tarzda gösterdiğini kabûl ediyorlar. Hususan o şecere-i nuraniye-i
mi'râcın âhirlerinde beşyüz meyveden "Beş Meyve"sini o kadar güzel
tasvir eder ki; zerre mikdar zevki, şuuru bulunan onlara meftun olur.
Zeyl: Şakk-ı Kamer mu'cizesine bu zaman feylesoflarının
ettikleri îtirazlarını "Beş Nokta" ile gâyet kat'î bir Sûrette
reddedip, inşikak-ı Kamer'in vukuuna hiçbir mâni bulunmadığını gösterir. Ve
âhirinde de "beş icmâ" ile şakk-ı Kamer'in vuku bulduğunu gâyet
muhtasar bir Sûrette isbat eder. Şakk-ı Kamer mu'cize-i Ahmediyesini güneş gibi
gösterir.
Üç Mevkıftır.
Birinci Mevkıf: لَوْ
كَانَ فِيهِمَا
آلِهَةٌ اِلاَّ
اللّهُ لَفَسَدَتَا
{
قُلْ هُوَ
اللّهُ اَحَدٌ
اَللّهُ الصَّمَدُ âyetinin meâlindeki yüzer âyâtın vahdâniyete dâir en mühim
hakikatını öyle bir Sûrette isbat eder ki; şirk ve küfür yolunu muhal ve
mümteni' gösterir. Kâinatın etrafından küfür ve şirki tardeder. Zerrat adedince
vahdâniyetin delilleri bulunduğunu Beyân eder. Gâyet lâtif ve yüksek ve mantıkî
bir muhâvere-i temsižliye Sûretinde, hadsiz geniş mesâili o temsil içinde
dercedip gösterir. Ve zeylinde gâyet lâtif birkaç mes'ele var ki; hakikat
oldukları halde şiirin en parlak ve geniş hayâlinden daha parlak, daha
geniştir.
İkinci mevkıf: قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ in hakîkatına dâir sırr-ı ehadiyete ve vahdete gelen teşkîkat
ve evhâmı izâle eder. Ehl-i dalaletin ehl-i tevhide karşı ettikleri îtîrazâtı
kat'î bir Sûrette reddediyor. Birinci Mevkıf'tan daha kuvvetli, âyât-ı
Kur'aniyenin vahdâniyete dair mu'cizane isbatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zâtiye
ile bütün eşyayı birden bir anda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-ı
muazzama-i Kur'aniyeyi gâyet güzel ve vâzıh bir temsil ile isbat eder. Aklı
ikna ve kalbi teslime mecbur eder.
Ve bilhassa bu İkinci Mevkıf'ın hâtimesinden evvel ikinci
temsîlin neticesinde Zât-ı Akdes-i İlâhiye'den hiçbir şey saklanmadığını ve
hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir ferd ondan uzak kalmadığını hiçbir
şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden ona yanaşamadığını ve rubûbiyetinde ve
tasarrufunda bir iş, bir işe mâni olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî
kalmadığını, herşeyde bakar ve işitir sem' ve basarının cilvesi bulunduğunu,
silsile-i eşya emirlerinin sür'at-i cereyanlarına birer tel, birer damar
hükmüne geçtiğini, esbab ve vesâit sırf zâhirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde
bulunmadığı halde her yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve
temekküne muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücûdun perdeleri
onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve
şuhûduna mâni olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin,
mahdudların hâssaları onun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve tegayyür ve
tebeddül ve tahayyüz ve tecezzi gibi emirlerden mücerred, münezzeh, müberra ve
mukaddes olduğunu gâyet güzel bir Sûrette isbat eder. Bu İkinci Mevkıf'ın
hâtimesinde sırr-ı ehadiyete dair arabiyy-ül ibâre gâyet mühim bir parça
tercümesiyle beraber gâyet parlak bir Sûrette çok mesâil-i mühimmeyi ifâde
eder. Hususan insanın muhasebe-i a'mâli için haşir ve neşri yapmak, koca
kâinatı tağyir ve tebdil ve tahrib ve tâmir etmek sırrını Beyân eder.
Üçüncü Mevkıf:
بِسْمِ اللَّهِ
الَّحْمَن الرَّحِيمِ
وَمَا اْلحَيَاةُ
الدُّنْيَا اِلاَّ
مَتَاعُ الْغُرُورِ
اِنَّ الدَّارَ
اْلآخِرَةَ لَهِىَ
الْحَيَوَانُ
âyetlerin meâlindeki
yüzer âyâtın mühim bir hakîkatını gâyet mühim bir müvazene ile Beyân eder.
Ehl-i dalâlet hakkında hayât-ı dünyeviye ne kadar müdhiş neticeler getirdiğini
ve ehl-i hidâyet hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini
gösterir. Husûsan, muhabbet hakkındaki semerât-ı dünyeviye ve uhreviye; ehl-i
dalâlet için ne kadar elîm, ehl-i hidâyet için ne kadar hoş olduğunu gösterir.
Bu Üçüncü Mevkıf hakkında Bâzı müdakkik kardeşlerimiz demişler ki: "Sâir
risaleler yıldızlar olsa, bu güneştir."
Diğer biri ona mukabil
demiş: "Herbir risale, kendi âleminde ve kendine mahsus semâ-i hakikatta
birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler."
سَنُرِيهِمْ
آيَاتِنَا فِى
اْلآفَاقِ وَفِى
اَنْفُسِهِمْ
حَتَّى يَتَبَيَّنَ
لَهُمْ اَنَّهُ
اْلحَقُّ اَوَلَمْ
يَكْفِ بِرَبِّكَ
اَنَّهُ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Otuzüç âyetin birer hakîkatlarını tefsir eden otuzüç
penceredir. Otuzüç risâle olmağa lâyık iken gâyet müstâcel bir zamanda
yazıldığığı için, bir veya yarım sahifelik pencereleri birer risâle kuvvetinde
ve birer risaleyi tâzammun eden mâhiyetinde olduğunu gösterir. Fakat
maatteessüf baştaki pencereler gâyet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe
inbisat ederek nısf-ı âhirdeki pencereler vâzıh düşmüştür.
Risale-i Nur şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir
divandır.