Lemaât
مِنْ بَيْنِ
هِلاَلِ الصَّوْمِ
وَ هِلاَلِ الْعِيدِ
Çekirdekler Çiçekleri
Risale-i Nur
şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir divandır.
Müellifi:
Bediüzzaman
SAİD NURSÎ
TENBİH
Bu «Lemeât» nâmındaki
eserin sâir dîvanlar gibi bir tarzda bir-iki mevzû ile gitmediğinin sebebi:
Eski eserlerinden «Hakikat Çekirdekleri» nâmındaki kısacık vecîzeleri bir
derece îzah etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir dîvanlar gibi
hayâlâta, mizansız hissiyâta girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile
hakaik-i Kur'aniyye ve îmâniyye olarak, yanında bulunan birâderzadesi gibi bâzı
talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i îmânî ve Kur'anîdir.
Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki: Nazma ve
şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrının bir nümunesini gösteriyor.
Bu eser, birçok meşâgil ve Dâr-ül Hikmet'teki vazîfe içinde
yirmi gün Ramazanda, günde iki veya ikibuçuk saat çalışmak su
sh: » (S: 736)
retiyle manzum gibi
yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda,
manzum bir sahife on sahife kadar müşkil olduğu cihetle, birden
dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale-i Nur
hesabına bir hârikadır. Hiçbir nazımlı dîvan, bunun gibi tekellüfsüz, nesren
okunabilir görülmüyor. İnşâallah bu eser bir zaman Risale-i Nur şâkirdlerine
bir nevi mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve
yirmiüç senede tamamlanan Risale-i Nur'un mühim eczalarına bir işâret-i gaybiye
nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.
Risale-i Nur
şâkirdlerinden
Sungur, Mehmed Feyzi,
Hüsrev
***
İHTAR
اَلْمَرْءُ عَدُوّ ٌلِمَا جَهِلَ kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet
vermezdim. Sâfiyeyi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatın Sûretini nazmın
keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitabda en âlî
hakikatlere, en müşevveş bir libas giydirdim. Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim.
Yalnız mânayı düşünüyordum. Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen
şuarâya tenkidimi göstermek istedim. Sâlisen: Ramazanda kalb ile beraber nefsi
dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi.
Fakat ey kari'! Ben hatâ ettim, itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme! Yırtık
üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..
İFADE-İ MERAM
Ey kari'! Peşinen bunu
itiraf ederim ki: San'at-ı hat ve nazımda istîdadımdan çok müştekîyim. Hattâ
şimdi ismimi de düzgün yâzamıyorum. Nazım, vezin ise; ömrümde bir fıkra
yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrane bir arzu geldi. Sahabelerin
gazevatına dair kürdçe قَوْلِ نَوَالاَسِيسَبَانْ nâmında bir destan vardı. Onun ilâhî tarzındaki tabiî nazmına
ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim.
Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyen tekellüf yapmadım.
İsteyen
sh: » (S: 737)
adam, nazmı hâtıra getirmeden zahmetsiz,
nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı.. tâ mâna anlaşılsın. Her kıt'ada
ittisal-i mâna vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur; vezin
de kafiyesiz olur; nazım da kaidesiz olur. Zannımca lâfz ve nazım, san'atça
cazibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânadan çevirmemek için
perişan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım: Kur'andır. Kitabım: Hayattır.
Muhatâbım: Yine benim. Sen ise ey kàri! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı
yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübarek
Ramazanın feyzi (*) olduğundan, ümid ederim ki: İnşâallah din kardeşimin
kalbine tesir eder de lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha
okur.
«EDDAλ
(*) Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said'den yetmiş dokuz emvat (**) bâ-âsam âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor (***) hüsrân-ı İslâm'a.
Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezârımla
Revânım sâha-i ukba-yı ferdâma.
Yakînim var ki: İstikbal semâvatı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm'a.
Zira yemin-i yümn-i îmandır
Verir emn-ü eman ile enâma...
_________________________________
(*) Hattâ, tarihi نَجْمُ اَدَبٍ
وُلِدَ لِهِلاَلَىْ
رَمَضَانَ çıkmış. Yâni: «Ramazanın iki hilâlinden doğmuş bir edeb
yıldızıdır.» (Bin üçyüz otuzyedi eder.)
(*) Bu kıt'a, Onun imzasıdır.
(**) Her senede iki defa cisim tazelendiği için iki Said
ölmüş demektir. Hem bu sene Said yetmişdokuz senesindedir. Herbir senede bir
Said ölmüş demektir ki, bu tarihe kadar Said yaşayacak.
(***) Yirmi sene sonraki bu şimdiki hâli, hiss-i
kablelvuku' ile hissetmiş.
sh: » (S: 738)
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
علَى سَىِّدِ الْمُرْسَلىِنَ
مُحَمَّدٍ وَ علَى
آلِهِ وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ«Tevhidin İki Bürhân-ı Muazzamı»
Şu kâinat tamamıyla bir bürhân-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb,
şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet tevhid-i Rahman'la, büyük bir sesle
zâkirdir ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bütün zerrat hüceyratı, bütün erkân u â'zası birer lisan-ı
zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir
noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün
eczası, zerratı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor Aşrı, şu Kur'an
maşrık-ı nûru. Bütün zîruh eder fikri ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bu Furkan-ı Celîlüşşân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât
sâdık lisan. Şuâât-barika-i îman. Beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkan'ın sinesine, derinden tâ
derine, sarihan işitirsin semâvî bir sada der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
sh: » (S: 739)
O sestir gayeten ulvî, nihayet derece ciddî, hakikî pek
samimî, hem nihayet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Şu bürhân-ı münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki, üstünde
münakkaştır müzehher sikke-i i'câz. İçinde parlayan nur-u hidâyet der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında
aklı istintak; mürefref her taraf, ezhan «Sadakte» der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Yemîn olan şimalinde, eder vicdanı istişhad. Emâmında
hüsn-ü hayırdır, hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Emam olan verâsında ona mesned semâvîdir ki, vahy-i mahz-ı
Rabbânî. Bu şeş cihet ziyadardır; bürucunda tecellidar ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Evet vesvese-i sârık, bâvehm-i şübhe-i târık, ne haddi var
ki o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki, sur sûreler şâhik, her
kelime bir melek-i nâtık ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O Kur'an-ı Azîmüşşân nasıl bir bahr-ı tevhiddir. Birtek
katre, misâl için birtek Sûre-i İhlâs.. fakat kısa birtek remzi, nihayetsiz
rumuzundan. Bütün envâ-ı şirki reddeder, hem de yedi envâ-ı tevhidi eder isbat;
üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden...
Birinci cümle: قُلْ هُوَ karinesiz işarettir. Demek ıtlakla tâyindir. O tayinde taayyün
var. Ey
LÂ HÜVE İLLÂ HÛ...
Şu tevhid-i şuhûda bir işarettir. Hakikat-bîn nazar tevhide
müstağrak olursa der ki:
LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ...
İkinci cümle: اَللّهُ اَحَدٌ dir ki, tevhid-i Ulûhiyyete tasrihtir. Hakikat, hak lisanı der
ki:
LÂ MÂBÛDE İLLÂ HÛ...
sh: » (S: 740)
Üçüncü cümle: اَللّهُ الصَّمَدُ dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i
Rububiyyet. Evet nizâm-ı kevn lisanı der ki:
LÂ HÂLİKA İLLÂ HÛ...
İkinci dürrü: Tevhid-i Kayyûmiyyet. Evet seraser kâinatta,
vücud ve hem bekada, müessire ihtiyaç lisanı der ki:
LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ...
Dördüncü: لَمْ يَلِدْ dir. Bir tevhid-i celâlî müstetirdir; envâ-ı şirki reddeder,
küfrü keser bîiştibah.
Yâni tegayyür, ya tenasül, ya tecezzi eden elbet; ne
Hâlık'tır, ne Kayyûm'dur, ne İlah...
Veled fikri, tevellüd
küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer
ekserisi gümrah...
Ki İsa (A.S.) ya Üzeyr'in, ya melâik, ya ukûlün tevellüd
şirki meydan alıyor nev-i beşerde gâh bâ-gâh...
Beşincisi: وَلَمْ يُولَدْ Bir tevhid-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî
olmazsa, olmaz İlâh...
Yâni: Ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir
asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah...
Esbab-perestî, nücum-perestlik, sanem-perestî,
tabiat-perestlik şirkin birer nev'idir; dalalette birer çâh...
Altıncı: وَلَمْ يَكُنْ Bir Tevhid-i câmi'dir. Ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki,
ne sıfâtında şebîhi لَمْ lâfzına nazargâh...
Şu altı cümle mânen birbirine netice, hem birbirinin
bürhânı, müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu surede karargâh...
sh: » (S: 741)
Demek şu Sûre-i İhlâs'ta, kendi mikdar-ı kametinde
müselsel, hem müretteb otuz sûre münderiç; bu bunlara sehergâh...
لاَ يَعْلَمُ
الْغَيْبَ اِلاَّ
اللّهُ
* * *
SEBEB SIRF ZAHİRİDİR
İzzet-i âzamet ister ki; esbab-ı tabiî, perdedâr-ı dest-i
kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki: Esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i
hakikî ola (*) kudret eserinde.
* * *
Vücud, Alem-i cismânîde
Münhasır Değil
Vücudun hasra gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz,
sıkışmaz şu şehadet âleminde.
Âlem-i cismânî bir tenteneli perde gibi, şu'le-feşân gaybî
avalim üzerinde.
* * *
Kalem-i Kudrette
İttihad, Tevhidi İlân Eder
Eser-i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe
reddeder esbâbının îcadını.
Nakş-ı kilkî ayn-ı kudret; hilkatın her noktasında
bizzarure reddeder vesaitin vücudunu.
* * *
Bir şey, Her şey'siz
Olmaz
Kâinatta serbeser sırr-ı tesanüd müstetir, hem münteşir.
Hem cevanibde tecavüb, hem teâvün gösterir.
Ki yalnız bir kudret-i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her
nisbetiyle halkedip yerleştirir.
______________________________________
(*) Hakikî tesirden elini çeksin, icada karışmasın,
demektir.
sh: » (S: 742)
Kitab-ı âlemin her
satırıyla her harfi hay.. ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.
Her nereden gelirse gelsin nida-i hacete lebbeyk-zendir,
sırr-ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü,
hem de nâzır birer gözü baktırır.
* * *
Güneşin Hareketi Câzibe İçindir, Câzibe İstikrâr-ı
Manzumesi İçindir
Güneş bir meyvedârdır; silkinir; tâ düşmesin müncezib
seyyar olan yemişleri.
Ger sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezâda
muntâzam meczubları.
* * *
Küçük Şeyler Büyük
Şeylerle Merbuttur
Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneşi hem
kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin mîdesini tanzim edendir mutlaka, manzume-i
şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, mîdede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, semâ
gözüne ziya sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.
* * *
Kâinatın Nazmında Büyük
Bir İ'caz Var
Kâinatın gör ki te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbab-ı
tabiiye bilfarz-ıl muhal
Ola herbiri muktedir bir fâil-i muhtar. O i'câza karşı
nihayet acz ile bil-imtisâl
Ederek secde ki سُبْحَانَكَ
لاَ قُدْرَةَ فِينَا
رَبَّنَا اَنْتَ
الْقَدِيرُ اْلاَزَلِىُّ
ذُوالْجَلاَلِ
* * *
sh: » (S: 743)
Kudrete Nisbet Her Şey
Müsavidir
مَا خَلْقُكُمْ
وَلاَ بَعْثُكُمْ
اِلاَّ كَنَفْسٍ
وَاحِدَةٍ
Bir kudret-i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevani' tedâhül edemez. İsterse küll,
isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünki her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan bir
şeyi de yapamaz.
* * *
Kâinatı Elinde
Tutamayan, Zerreyi Halkedemez
Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu,
nücumu, hasra gelmez
Şu fezânın başına hem sinesine takacak öyle kuvvetli ele
bir kimse mâlik olmasa
Dünyada hiçbir şeyde dâva-yı halk edip, iddia-yı îcad
edemez.
* * *
İhya-yı Nev', İhya-yı
Ferd Gibidir
Mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun
ihyası kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyası da öyledir. Bütün zîruh ihyası
onda fazla nazlanmaz.
* * *
Tabiat, Bir San'at-ı
İlâhiyyedir
Değil tâbi' tabiat, belki matba'. Değil nakkaş, o belki bir
nakıştır.
Değil fâil, o kabildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır.
Değil kudret, o kanundur. İradî bir şeriattır, değil
hâric-i hakikatdar,
* * *
sh: » (S: 744)
Vicdan, Cezbesi İle
Allah'ı Tanır
Vicdanda mündemiçtir, bir incizab ve cezbe. Bir câzibin
cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuur, ger Zülcemâl görünse. Etse tecelli daim
pürşa'şaa bîhicab.
Bir Vâcib-ül Vücud'a, Sahib-i Celâl ve Cemâl; şu fıtrat-ı
zîşuur kat'î şehadet-meab.
Bir şahidi o cezbe, hem diğeri incizab.
* * *
Fıtratın Şehadeti
Sadıkadır
Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin
lisanı,
Meyl-i nümuv der: «Ben, sünbüllenip meyvedâr...» Doğru
çıkar Beyânı:
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı..
Ki: «Ben piliç olurum, izn-i İlahî ola.» Sadık olur lisanı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse
incimad. Bürudetin zamanı
İçindeki inbisat meyli der: «Genişlen, bana lâzım fazla
yer.» Bir emr-i bîemanî..
Metin demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda
doğruluk, hem de sıdk-ı cenanî
O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvînî,
birer hükm-ü Yezdânî.
Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrâde-i İlâhî,
idare-i ekvânî
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer
imtisâl, evâmir-i Rabbânî.
Vicdandaki tecelli aynen böyle cilvedir; ki incizab ve
cezbe iki Mûsaffâ cânı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl-i Lâyezâlî, hem de
nur-u îmânî.
* * *
sh: » (S: 745)
Nübüvvet Beşerde
Zaruriyyedir
Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan kudret-i
ezeliyye; elbette
Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizâm-ı âlem,
böyle ister elbette.
* * *
Meleklerde Mi'rac,
İnsanlarda Şakk-ı Kamer Gibidir
Bir mi'racî kerametle melekler, gördüler elhak! Ki müsellem
bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O parlak Zât, burâka binmiş de berk olmuş. Kamervârî
serâser, âlem-i nuru da görmüştür.
Şu şehadet âleminde
münteşir insanlara hissî büyük bir mu'cize nasılki اِنْشَقّ الْقَمَرُ dir.
Bu mi'racdır, âlem-i ervahdaki sâkinlere en büyük bir
mu'cize ki,
سُبْحَانَ
الَّذِى اَسْرَى dır.
* * *
Kelime-i Şehadetin
Bürhân'ı İçindedir
Kelime-i şehadet.. vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir,
hem delil ve bürhândır.
Birincisi, sâniye bir bürhân-ı limmîdir. İkincisi, evvele
bir bürhân-ı innîdir.
* * *
Hayat Bir Çeşit
Tecelli-i Vahdettir
Hayat bir nur-u vahdettir. Şu kesrette eder tevhid tecelli.
Evet, bir cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ve yekta.
Hayat bir şeyi herşeye eder mâlik. Hayatsız şey.. ona
nisbet ademdir cümle eşya.
* * *
sh: » (S: 746)
Ruh, Vücud-u Hâricî
Giydirilmiş Bir Kanundur
Ruh bir nuranî kanundur, vücud-u haricî giymiş bir
namustur; şuuru başına takmış.
Bu mevcûd ruh, şu mâkul kanuna olmuş iki kardeş, iki
yoldaş.
Sabit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i
emir, hem irade vasfından gelir.
Kudret vücud-u hissî giydirir, şuuru başına takar, bir
seyyâle-i lâtifeyi o cevhere sadef eder.
Eğer enva'daki kanunlara kudret-i Hâlık vücud-u haricî giydirirse,
herbiri bir ruh olur.
Ger vücudu ruh çıkarsa, başından şuuru indirirse, yine
lâyemut kanun olur.
* * *
Hayatsız Vücud, Adem
Gibidir
Ziya ile hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşafıdır. Bak:
Nur-u hayat olmazsa,
Vücud, adem-âlûddur; belki adem gibidir. Evet garib,
yetimdir; hayatsız ger Kamer'se...
* * *
Hayat Sebebiyle Karınca
Küreden Büyük Olur
Ger mîzan-ül vücudla karıncayı tartarsan, ondan çıkan
kâinat Küremize sıkışmaz.
Bence küre hayevandır, başkaların zannınca meyyit olan
Küreyi ger getirip koyarsan
Karıncanın karşısına, o zîşuur başının nısfı bile olamaz.
* * *
Nasrâniyet İslâmiyete
Teslim Olacak
Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı
teslim olup terk-i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi
ona salâh verecek.
sh: » (S: 747)
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin,
Bâzı yakınlaştı Tevhide; onda felâh görecek.
Hâzırlanır şimdiden (*) yırtılmaya başlıyor. Sönmezse
safvet bulup İslâma mal olacak.
Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işaret; Fahr-i Rusül
demiştir: «İsa, Şer'im ile amel edip ümmetimden olacak.»
* * *
Tebaî Nazar, Muhali
Mümkin Görür
Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı Cemâat-ı kesîre. Kimse
bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemin etti ki: «Gördüm.» Halbuki
gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede! Hilâl olmuş
Kamer nerede! Ger anladın şu remzi:
Zerrattaki harekât; kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı
zulmettar.. kör etmiş maddî gözü.
Teşkil-i cümle enva' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede! Nazzam-ı kevn nerede! Onu ona vehmetmek,
muhal ender muhal!..
* * *
Kur'an Âyine İster,
Vekil İstemez
Ümmetteki cumhuru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyade
me'hazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevkeder imtisâle.
Şeriat yüzde doksanı; müsellemât-ı şer'î, zaruriyâ t-ı dinî
birer elmas sütundur.
İçtihadî, hilafî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur.
Doksan elmas sütunu, on altının sahibi
Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni:
Kur'an ve hem Hadîstir. Onun malı.. oradan, her zaman istemeli.
Kitablar, içtihadlar Kur'anın âyinesi, yahut dürbin olmalı.
Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'cizbeyân.
_________________________________
(*) Bu dehşetli Harb-i Umumî neticesindeki vaziyete işaret
eder. Belki, İkinci Harb-i Umumîden tam haber verir.
* * *
sh: » (S: 748)
Mübtıl, Bâtılı Hak
Nazarıyla Alır
İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor.
Bâzan gelir eline, bâtılı hak zanneder; koynunda saklıyor...
Hakikatı kazarken ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına;
hakikattır zanneder, kafasına geçirir.
* * *
Kudretin Âyineleri
Çoktur
Kudret-i Zülcelâl'in pekçoktur mir'atleri. Herbiri
ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misâle,
misâlden tâ ervaha, ervahtan tâ zamana, zamandan tâ hayale,
Hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler, daima temsil eder
şuûnat-ı seyyâle. Kulağınla nazar et âyine-i havaya: Kelime-i vâhide, olur
milyon kelimât!
Acib istinsah eder o kudretin kalemi.. şu sırr-ı
tenâsülât...
* * *
Temessülün Aksamı
Muhtelifedir
Âyinede temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet;
ya beraber hâsiyet; ya hüviyet hem şû'le-i mahiyet; ya mahiyet, hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem
kelime. Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir ruh-u nuranînin, kendi mir'atlarında timsalleri oluyor
birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp
Birer nur-u münbasit. Ger şems hayvan olaydı; olur harareti
hayatı, ziya onun şuuru.. şu havassa mâliktir âyinede timsali.
İşte budur şu esrarın miftahı: Cebrail hem Sidre'de, hem
Sûret-i Dıhye'de meclis-i Nebevî'de,
Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrail'in bir anda Allah bilir
kaç yerde, ruhları kabzediyor. Peygamber'in bir anda,
Hem keşf-i evliyada, hem sâdık rü'yalarda ümmetine görünür,
hem Haşirde umum ile şefaatle görüşür.
Velilerin ebdâlı, çok yerlerde bir anda zuhur eder,
görünür.
* * *
sh: » (S: 749)
Müstaid, Müçtehid
Olabilir; Müşerri' Olamaz
İçtihadın şartını haiz olan her müstaid, ediyor nefsi için,
nass olmıyanda içtihad; Ona lâzım, gayre ilzam edemez.
Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi, şeriattan olur; lâkin
şeriat olamaz. Müçtehid olabilir; fakat müşerri' olamaz.
İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre dâvet
etmek; zann-ı kabûl-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.
Yoksa, dâvet bid'attır; reddedilir. Ağzına tıkılır; onda
daha çıkamaz...
* * *
Nur-u Akıl, Kalbden
Gelir
Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz
olmaz nur-u fikir münevver.
O nur ile bu ziya meczolmazsa zulmettir; zulüm ve cehli
fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehar var; lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir
sevad var, ki bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sende birşey
göremez. Basiretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveyda-i kalb olmazsa, halita-i
dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.
* * *
Dimağda Merâtib-i İlim
Muhtelifedir, Mültebise
Dimağda merâtib var birbiriyle mültebis, ahkâmları
muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir,
Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an
oluyor, sonra gelir iltizâm, sonra îtikad gelir.
İtikadın başkadır, iltizâmın başkadır. Herbirinden çıkar
bir hâlet; Salâbet îtikaddan,
Taassub iltizâmdan, imtisâl iz'andan, tasdikten iltizâm,
taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda,
sh: » (S: 750)
Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.
Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde. Sâfi olan zihinleri cerhdir, hem
idlâli...
* * *
Hazmolmayan İlim, Telkin
Edilmemeli
Hakikî mürşid-i âlim; koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir
ilmini.
Koyun verir kuzusuna hazmolmuş Mûsaffâ sütünü.
Kuş veriyor ferhine lûab-âlûd kayyını.
* * *
Tahrib Esheldir; Zaîf,
Tahribci Olur.
Vücud-u cümle ecza, şart-ı vücud-u külldür. Adem ise,
oluyor bir cüzün ademiyle; tahrib eshel oluyor.
Bundandır ki: Âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbete
hiç yanaşmaz. Menfice müteharrik, dâim tahribkâr olur.
* * *
Kuvvet Hakka Hizmetkâr
Olmalı.
Hikmetteki desâtir, hükümette nevâmis, hakta olan kavânîn,
kuvvetteki
kavâid birbiriyle
olmazsa müstenid ve müstemid:
Cumhur-u Nasda olmaz, ne müsmir ve müessir. Şeriatte şeâir;
kalır mühmel, muattal. Umur-u nâsda olmaz, müstenid ve mu'temid.
* * *
Bâzan Zıd, Zıddını
Tâzammun Eder
Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz,
mânanın zıddıdır. Adâlet külahını (*)
Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz
giymiş.
Cihad ve hem gazâya, bâğî ismi takılmış. Esaret-i hayvânî,
istibdâd-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde
tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî.
_____________________
(*) Bu zamanı tam görmüş gibi bahseder.
* * *
sh: » (S: 751)
Menfaatı Esâs Tutan
Siyaset Canavardır
Menfaat üzere çarhı kurulmuş olan siyaset-i hâzıra;
müfteristir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen merhametini değil,
iştihasını açar.
Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını
senden ister.
* * *
Kuva-yı İnsâniyye Tahdid
Edilmediğinden Cinâyeti Büyük Olur
Hayvanın hilâfına, insandaki kuvveler, fıtrî tahdid
olmamış. Onda çıkan hayr ü şer, lâyetenâhî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbinlik, gurur, inad
birleşse; öyle günah oluyor (*) ki beşer şimdiye kadar Ona isim bulmamış.
Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Hem meselâ: Bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek
için, İslâm'ın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz
değildir.
* * *
Bâzan Hayır, Şerre
Vasıta Olur
Havastaki meziyet filhakika sebebdir tevazu', mahviyete;
olmuş maatteessüf sebeb tahakküme,
Tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi; âmîlerdeki fakrı
filhakika sebebdir ihsan ve merhamete.
Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esarete.
Bir şeyde hasıl olan mehâsin ve şerefse;
Havas ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden
seyyiat ve şer ise; efrad ve hem avâma
Taksim, tevzi' edilir. .
Aşiret-i galibde hasıl olan şerefse: «Hasan
Ağa, âferin!» Hasıl olan şer ise,
Efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazîn!..
_______________________________
(*) Bunda da bir işaret-i gaybiye var
* * *
sh: » (S: 752)
Gaye-i Hayâl Olmazsa,
Enâniyet Kuvvetleşir
Bir gaye-i hayâl olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsi
edilse; elbette zihinler enelere dönerler,
Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bâzan sinirleniyor.
Delinmez, tâ «nahnü» olsun. Enesini sevenler, başkaları
sevmezler.
* * *
Hayat-ı İhtilâl; Mevt-i
Zekat, Hayat-ı Ribâdan Çıkmış
Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesadat; hem asıl, hem
mâdeni.. rezâil ve seyyiat, bütün fâsid hasletler,
Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek.. yahut iki kelâmdır.
Birincisi şudur ki: «Ben tok olsam, başkalar Acından ölse neme lâzım!..»
İkincisi: «Rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek,
senden emekler!»
Birinci kelimede olan semm-i katili, hem kökünü kesecek,
şâfi deva olacak tek bir devası vardır.
O da zekât-ı şer'î ki, bir rükn-ü İslâmdır. İkinci
kelimede, zakkum-şecer münderic. Onun ırkını kesecek, ribanın hurmetidir.
Beşer salâh isterse, hayatını severse; zekâtı vaz' etmeli,
ribayı kaldırmalı.
* * *
Beşer Hayatını İsterse,
Envâ-ı Ribayı Öldürmeli
Tabaka-i havastan tabaka-i avâma sıla-i rahm kopmuştur.
Aşağıdan fırlıyor
Sada-yı ihtilâlî, vaveylâ-yı intikamî, kin ü hased enîni...
Yukarıdan iniyor
Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm
sâıkası... Aşağıdan çıkmalı
Tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisâl. Fakat merhamet ve
ihsan yukarıdan inmeli,
Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı
zekâta, ribayı tardetmeli.
sh: » (S: 753)
Kur'anın adâlet i bâb-ı âlemde durup ribaya der: «Yasaktır!
Hakkın yoktur, dönmeli!»
Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. (*) Müdhişini
yemeden bu emri dinlemeli.
.
* * *
Beşer Esirliği
Parçaladığı Gibi, Ecîrliği de Parçalayacaktır
Bir rü'yada demiştim: Devletler, milletlerin hafif
muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor.
Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı.
Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.
Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve
bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor.
* * *
Gayr-ı Meşru Tarîk,
Zıdd-ı Maksuda Gider
اَلْقَاتِلُ لاَ يَرِثُ bir düstur-u azîmdir: "Gayr-ı meşru tarîk ile bir maksada
giden zât, galiben maksudunun zıddıyla görür mücâzat.»
Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşru muhabbet, hem taklid ve hem
ülfet.
Âkibeti mükâfat: Mahbubun gaddârane adâveti, cinâyât...
Fâsık-ı mahrum bulmaz, ne lezzet ve ne necat.
* * *
Cebr ve İtizalde Birer
Dâne-i Hakikat Bulunur
Ey tâlib-i hakikat! Mâziye, hem musibet; müstakbel ve
masiyet ayrı görür şeriat. Mâziye, mesâibe nâzar olur kadere.
_________________________________________
(*) Kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir. Evet beşer dinlemedi,
ikinci harb-i umumî ile bu dehşetli silleyi de yedi
sh: » (S: 754)
Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsî nazar olur teklife,
söz olur İtizâle. İtizâl ile Cebr
Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i
hakikat mevcûd münderiçtir; mahsus mahalli vardır; bâtıl olan ta'mimdir.
* * *
Acz ve Cez' Bîçarelerin
Kârıdır
Ger istersen hayatı, çaresi bulunan şeyde acze yapışma.
Ger istersen rahatı, çareleri bulunmayan şeyde ceza'a
sarılma.
* * *
Bâzan Küçük Bir Şey,
Büyük Bir İş Yapar
Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini
çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor
tâ esfel-i sâfilîn...
* * *
Bâzılara Bir An, Bir
Senedir
Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor. Bir kısmı
tedricîdir, şey'en şey'en kalkıyor. Tabiat-ı insanî ikisine de benziyor.
Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bâzan tedricî gider.
Bâzan dahi oluyor barut gibi zulmânî, birdenbire fışkırıyor.
Nûrânî bir nar olur. Bâzı olur bir nazar, fahmi elmas
ediyor. Bâzı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber,
Birdenbire kalbeder; bir bedevî-i câhil, bir ârif-i
münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer...
Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten
verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber...
Ceziret-ül Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti
elmaslara... Birdenbire serâser...
Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u
münevver.
* * *
sh: » (S: 755)
Yalan, Bir Lâfz-ı
Kâfirdir
Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat,
yıkar kasr-ı hayâli. Sıdk büyük esâstır, bir cevher-i ziyalı.
Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç
yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı.
Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi
bilmeli. «'Huz mâ safâ da' mâ keder» kendine düstur etmeli.
Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil,
hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı.
Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla
yeistir: Saâdet muharribi, hem de hayatın katili.
* * *
Bir Meclis-i Misâlîde
Şeriatla medeniyet-i
hâzıra, dehâ-i fennî ile hüdâ-yı şer'î müvazeneleri
Birinci Harbin Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir
rü'yâ-yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde, benden suâl ettiler:
«Mağlûbiyet sonunda İslâm'ın âleminde ne hal peyda olacak»
Asr-ı hâzır meb'usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler:
Eski zamandan beri istiklâl-i İslâm'ın bekası, hem
Kelimetullah'ın i'lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı; o lâzime-i diyanet
Deruhde ile, kendini yekvücud-u vahdânî, İslâm'ın âlemine
fedâya vazifedâr, hilâfete bayrakdar görmüş olan bu devlet,
Şu millet-i İslâm'ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet
İslâm'ın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musibet,
İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor
elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet...
Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet,
tesânüd-ü İslâmî hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet
Tesri-i ihtizazı. Tahrib-i medeniyet, deniyet-i hâzıra
sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit,
sh: » (S: 756)
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel
girecek. Müvazene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet
Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet
esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet.
Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel
kuvvettir.
Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve taâruz; bundan çıkar
hıyânet.
Hedef-i kasdı, fazilet bedeline hasis bir menfaattır.
Menfaatın şe'nidir tezahüm ve tehasum; bundan çıkar cinâyet.
Hayattaki kanunu, teâvün bedeline bir düstur-u cidâldir.
Cidâlin şe'ni budur: Tenâzü' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet..
Akvamların beyninde râbıta-i esâsı: Âherin zararına
müntebih unsuriyyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet-i menfîye, unsuriyyet, milliyet; şe'ni olur daima
böyle müdhiş tesadüm, böyle feci' telâtum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki: Câzibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci',
teshil; hevesâtı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O heva, hem heves, şe'ni budur daima: İnsanı memsuh eder,
sîreti değiştirir. Mânevî meshediyor, değişir insâniyet.
Şu medenîlerden çoğunun, eğer içini dışına çevirirsen, görürsün:
Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır. Sîreti olur Sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla
görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevâzin mizanıdır şeriat...
Şeriattaki rahmet, semâ-i Kur'andandır. Medeniyet-i Kur'an
esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh-ı saadet.
Nokta-i istinadı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim
şe'nidir adâlet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet.
Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir
muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu, cidal kıtâl yerine, düstur-u teâvündür.
O düsturun şe'nidir ittihad ve tesanüd; hayatlanır cemâat.
Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-yı hidâyettir. O
hüdânın şe'nidir: İnsana lâyık tarzda terakki ve refahet.
Ruha lâzım Sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde
cihet-ül vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
sh: » (S: 757)
Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir,
alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu rabıtanın şe'nidir; samimî bir uhuvvet,
Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedâfü'.
İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarıyla girmemiş, şu medeniyet-i
hâzıra.
Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı
esâret.
Belki nev'-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde
seksenini atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış müzahraf bir saâdet!
Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zâlim ekallin olmuş
gelen rıbh-i ticaret. Lâkin saadet odur: Külle ola saâdet.
Lâakal ekseriyete olsa medâr-ı necat. Nev'-i beşere rahmet
nâzil olan şu Kur'an, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı medeniyet;
Umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz-ı hâzır,
heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî
hâcatı hevâic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzâle etti rahat...
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz
şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu
noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi
çoktur.
Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinâyet, hem gadr ve hem
hıyânet
Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi (*) daha
bulanır.
Âlem-i İslâm'daki istinkâf-ı mânidar hem de bir cây-ı
dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şeriat-ı
Garra'da olan nur-u İlâhî, hassa-i mümtazıdır: İstiğnâ, istiklâliyet.
______________________________
(*) Demek daha dehşetli kusacak. Evet iki harb-i umumî ile
öyle kustu ki: Hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi...
sh: » (S: 758)
O hâssadır bırakmaz ki o
nur-u hidâyet, şu medeniyet ruhu olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan
hidâyet,
Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi'
olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat izzet-i îman, beslediği şeriat Kur'an-ı
Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakaik-i şeriat.
O yemin-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsâ'dır. Sehhar medeniyet,
istikbalde edecek ona secde-i hayret...
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan'ın iki dehâsı vardı;
bir asıldan tev'emdi, biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti.
Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi,
medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de
olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'an âdeta
o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş, Alman Fransız oldu.
Güya bir nevi tenasüh başlarından geçmişti. Ey birader-i
misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi reddetti
Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Mâdem onlar
tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü.
Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki aslı, hem madeni, matlaı
başka çeşit olmuştu. Kur'anda olan nûru, şeriat hidâyeti...
***
Şu Medeniyetin Ruhu Olan Roma Dehası, Birbiriyle Barışır
Hem Mezc-i İttihadı
O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi,
dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ ruhu eder
tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İstîdad-ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar
hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîma ediyor insan-ı himmetperver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor,
nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsânî neşvünema buluyor.
Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmasını
beşerde gösteriyor.
Hüdâ, hayateyne saâdet veriyor. Dâreyne ziyâ neşrediyor.
İnsanı yükseltiyor.
Deccal-misâl (*) dehâ-i a'ver, bir dar ile bir hayatı
anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.
_____________________________
(*) Bunda da bir ince işaret var.
sh: » (S: 759)
Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber.
Fakat hüdâ, şuurlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran
perdesi çeker. Hüdâ, şükran nûrunu serper.
Bu sırdandır: Dehâ, a'mâ-i asamm; hüdâ, semî-i basîr.
Dehânın nazarında, zemindeki nimetler sahibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his
verir. Hüdânın nazarında; zeminin sinesinde kâinatın yüzünde
Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı. Her nimetin altında
bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem: Medeniyette vardır mehâsin-i kesîre..
lâkin onlar değildir ne Nasraniyyet malı, ne Avrupa îcadı,
Ne şu asrın san'atı.. Belki umum malıdır: Telâhuk-u
efkârdan, semâvî şerayi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, hususî şer'-i Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır. Kimse temellük
etmez.
Misâlîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu; hem dedi:
«Musibet olur her dem hıyanet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı!
Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı
Hangi ef'âlinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz
ki, kazâ-i İlâhî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ-yı ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye.»
Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrudane inadı,
Firavunane gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvata.
Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvattan indirdi
Tûfan, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı
semâvî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi,
Nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyyunluktan
gelen dâlalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın istibdadı...
Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi.
Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi,
Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için
emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima
tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı.
sh: » (S: 760)
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi.
Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekât
istedi.
Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla
vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı.
Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyârî, biri menfî ızdırarî. Bütün âlâm,
mesâib, a'mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî. Hadîs teselli verdi.
Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe
etti. Mükâfat-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
Derece-i velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi,
günahı sildi. Bu meclis-i âlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence
yakaza rü'yadır,
Rü'ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i
Nursî...
* * *
Cehil, Mecazı Eline Alsa
Hakikat Yapar
İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılâb
hakikata, hem açar hurafata kapılar.
Küçüklüğümde gördüm ki hasf olmuştu Kamer. Sordum ben
vâlidemden. Dedi: «Yılan yutmuştur.» Dedim: «Neden görünür?»
Dedi: «Orada yılanlar böyle nim-şeffaf olur.» İşte böyle
bir mecaz hakikat zannedilmiş: Medâr-ı Şems ve Kamer
Tekatu' noktaları olan re's ve zenebde Arz'ın hayluletiyle
bir Emr-i İlahiyle münhasif olur Kamer.
İki kavs-i mevhume tinnineyn yâdedilmiş, hayâlî bir teşbih
ile isim, müsemma olmuş. Tinnin ise yılandır.
* *
*
Mübalağa Zemm-i Zımnîdir
Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalâğası
bence zemm-i zımnîdir.
İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir...
* * *
sh: » (S: 761)
Şöhret Zalimedir
Şöhret bir müstebiddir, sahibine mal eder başkasının
malını.
Meşhur Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı -yâni, onda
biri onundur- asıl malı...
Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şanı garet etti bir asır
mefâhir-i İranı. Gasb ve garetle şişti o namdar hayali..
Hurafata karıştı, attı nev'-i insanı..
* * *
Din İle Hayat Kabil-i
Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler
Şu jön-türkün hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esâsı.
Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı
içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,
Medeniyet sistemi (*) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i
kat'iye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esâsı. İhyâ-yı din ile
olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı...
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten
milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihî bir
hakikat, ondan olmuş tenâsi...
* * *
Mevt, Tevehhüm Edildiği
Gibi Dehşetli Değil
Dalâlet vehmidir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i
câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.
Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına
Kur'an işaret eder. Sekeratı tatmamış herbir şehid, kendini
Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih
buluyor.
Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et şuna
benzer:
İki adam, rü'yâda lezâiz enva'ına câmi' güzel bahçede ikisi
geziyorlar. Biri rü'yâ olduğunu bilir; lezzet almıyor.
________________________________
(*) Tam bir işaret-i gaybiyedir. Sekeratta olan dinsiz
zalim medeniyete bakıyor.
sh: » (S: 762)
Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü; biliyor ki
âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.
Rü'yâ misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur.
Ondan onların düsturları birbirine benziyor.
* * *
Siyaset, Efkârın
Aleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!
Siyaset-i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki
ekall-i zâlim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı.
Adâlet-i Kur'anî; tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez,
onu fedâ edemez değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu...
Âyet-i مَنْ قَتَلَ
نَفْسًا بِغَيْرِ
نَفْسٍ
iki sırr-ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri: Mahz-ı adâlet. Bu düstur-u azîmi
Ki ferd ile Cemâat, şahıs ile nev'-i beşer, kudret nasıl
bir görür; adâlet-i İlâhî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i dâimî.
Şahs-ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ
edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal-i hakkı, hem iraka-i demi,
Hem zevâl-i ismeti: İbtâl-i hakk-ı nev'in hem ismet-i
beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir adamı
Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden
gelse, hevesine mâni ise harab eder dünyayı, imha eder benî-âdemi.
* *
*
Zaaf, Hasmı Teşci Eder.
Allah Abdini Tecrübe Eder. Abd Allahını Tecrübe Edemez.
Ey hâif ve hem zaîf! Havf ve za'fın beyhude, hem senin
aleyhinde; tesirat-ı hâricî teşci' eder, celbeder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı
mevhume için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket, netice Allah'ındır.
İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana.
«Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım ben» der.
sh: » (S: 763)
Abd ise hiç yapamaz Allah'ını tecrübe. «Rabbim muvaffak
etsin, ben de bunu işlerim» dese, tecavüz eder.
İsa'ya demiş Şeytan: «Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir,
değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?»
İsâ dedi: «Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve
imtihan!.»
* * *
Beğendiğin Şeyde İfrat
Etme
Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir
olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür.
* *
*
İnadın Gözü, Meleği
Şeytan Görür
İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine «melek»
der, rahmeti de okutur.
Muhalif tarafında eğer meleği görse; libasını değişmiş, onu
şeytan zanneder, adâvet lânet eder.
* * *
Hakkı Bulduktan Sonra
Ehak İçin İhtilâfı Çıkarma
Ey talib-i hakikat, mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır.
Bâzan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.
* * *
İslâmiyet, Selm ve
Müsâlemettir; Dâhilde Niza ve Husumet İstemez
Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen
düsturun bu olmalı:
«HÜVEL HAKKU» yerine
«HÜVE HAKKUN» olmalı. «HÜVEL HASEN» yerine «HÜVEL AHSEN» olmalı...
Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: «İşte bu haktır;
başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.»
Dememeli: «Budur hak, başkaları battaldır. Yalnız
benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.»
sh: » (S: 764)
Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz
oluyor, niza ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar
Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin
tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder.
İstîdad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür
eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizaca göre mesâil-i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî
ve mürekkeb, mükellefîn mizaclar
Ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb,
her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca;
taassub-u mezhebî tâmime sebeb olur.
Tâmimin iltizâmı sebeb olur nizaa. İslâmiyet'ten evvel
tabakat-ı beşerde derin uçurumlar,
Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya,
tenevvü-ü şerâyi', müteaddid mezhebler.
Beşerde bir inkılab İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti,
Şer' etti ittihad, vâhid oldu Peygamber.
Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide
kâfi geldiği zaman, ittihad eder mezhebler...
* * *
İcad ve Cem'-i Ezdadda
Büyük Bir Hikmet Var. Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir
Ey birader-i kalbhüşyar! Ezdâdın cem'indendir tecellî-i
iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,
Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde
nıkmet, nûrun içinde nârı bilir misin ki sırrı?
Hakaik-i nisbiye, sübut takarrür etsin, birşeyde çok şey
olsun, bulsun vücud, görünsün. Sür'at-i hareketle bir nokta bir hat olur.
Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a-i nur, daire-i nuranî.
Hakaik-i nisbiye vazifesi, dünyada taneler sünbül olur.
Kâinatın çamuru, revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur
teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur.
Hararette merâtib, ona olmuştur sebeb tahallül-ü bürudet.
Hüsündeki derecat kubhun tedâhülüdür. Sebeb, illet oluyor.
sh: » (S: 765)
Ziya zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız
olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherîrsiz olmuyor... Ger
zemherir olmazsa, o da ihrak edemez.
O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini
gösterdi. Haşmeti etti zuhur...
O Kadîr-i Lâyezal, cem'-i ezdad içinde iktidarı gösterdi. âzamet
etti zuhur. Mâdem o kudret-i İlahî lâzıme-i zâtî olur
O Zât-ı Ezelî'ye, hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz,
acz tahallül edemez, onda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir, hiç bir şey ağır
olmuyor.
O kudretin ziyasına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın
nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'at olmuştur.
Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi çin-i cebînindeki
katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında,
kudreti tanzir eder; şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir
nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semâvat bir denizdir; bir nefes-i Rahman'la çin-i
cebînlerinde mevcelenip, katarat ki nücum ve hem şümustur.
Kudret tecelli etti, o katarata serpti nurânî lemaâtı.
Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsaldir.
O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misâl
güneş. Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri-misâl parlıyor
O şebnem-misâl yıldız lâtif gözü içinde, bir yer yapar
lem'aya, lem'a olur bir sirac, gözü olur zücâce, misbahı nurlanıyor.
* * *
Meziyetin Varsa Hafa
Türâbında Kalsın; Tâ Neşvünema Bulsun
Ey zîhassa-i meşhure! Taayyünle zulmetme, ger perde-i
hafânın altında sen kalırsan, ihvanına verirsin ihsan ve bereketi.
Herbir ihvanın altında sen çıkması, hem de o sen olması
imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti.
sh: » (S: 766)
Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken
altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.
İhvanını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün
ve teşahhus, zâlim birer emirdir, sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kesb-i teşahhus-u şöhret? İşte bir
sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen
Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde
çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misâli: İnsan içinde veli, ömür içinde ecel,
olmuş meçhul ve mühmel. Cum'ada müstetirdir bir saat, kabûl olur duâ edersen.
Ramazanda münteşir bir leyle-i zû-kadir, esmâ-ül hüsnâda
muzmer iksîr-i ism-i âzam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen
İbhamda izhar eder, ihfâda isbat eder. Meselâ: Ecelin
ibhamında bir müvazene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Kefeteyn-i havf u reca, hizmet-i ukbâ, dünya; tevehhüm-ü
bekaî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa ahsen
Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre. Zira nısfı geçerse,
her saati geldikçe güya adım atarak dar ağacına gidersin.
Şey'en şey'en üzülmek.. vehm de teselli vermez, sen de
rahat etmezsin...
* * *
Allah'ın Rahmet ve
Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır
Allah'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah'ın
gadabından fazla gadab edilmez.
Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm'e. Fazla şefkat elemdir,
fazla gadab zemîme...
* * *
sh: » (S: 767)
İsraf Sefahetin, Sefahet
Sefaletin Kapısıdır
Ey müsrifli kardeşim! Tegaddi noktasında bir iken iki
lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsavi bir
olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede bîhûşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zâika,
bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.
Onun tesiri menfî, müsbet değil! Vazife yalnız kapıcıyı
taltif ve memnun etmek? Nûş verirsin o bîhûşe
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine
onbir kuruşu vermek, olur şeytânî pişe.
İsrâfın en sefîhi, tebzirin en sakîmi, bir tarzdır bir
çeşidi; heves etme bu işe...
* * *
Zâika Telgrafçıdır,
Telziz İle Baştan Çıkarma
(*) Rubûbiyyet-i İlâh hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla
iki merkezi teşkil eylemiştir, içinde hudud karakolu, hem
Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sagîrde damarları telefon,
a'sabları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
Telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk-ı Hakikî, erzak
üstüne koymuş rahmetten bir târife; taam ve levn ve hem
Rayiha. İşte şu havass-ı selâse, o Rezzak cânibinden birer
ilânnamesi, birer dâvetnamesi, bir izinnamesi, hem
Bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb
olur. Mürtezik hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem
Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; havaî gönülleri
avutup, lâkaydları tehyic ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem
Ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor
bedenin aktarına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem
Çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı
mürtezik, ona göre davranır, ona da hâzırlanır ya cevab-ı red gelir. Hem
______________________________
(*) İktisad Risalesi'nin çekirdeğidir. Belki on sahife olan
İktisad Risalesini kabl-el-vücud on satırda okumuş.
sh: » (S: 768)
Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnayet tarafından
mâdem buna memurdur; zevkle baştan çıkarma. Hem
Telziz ile aldatma. Sonra o da unutur doğru iştiha nedir,
bir iştiha-yı kâzib gelir; başına çatar. Hâtası, maraz ile hem
İlletlerle cezalar gelir. Hakikî lezzet hakikî iştihadan
çıkar, doğru iştiha sadık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet-i kâfide, şah hem
Gedâ beraber. Hem bahemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet
berhem-zened eleme olur merhem.
* *
*
Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar
Dahi Adeti İbâdete Çevirir
Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübah âdât,
ibâdât... Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlâhî...
Tedkik dahi tefekkür, yâni ger harfî nazarla, hem san'at
noktasında «ne güzeldir» yerine «ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhi»
Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel,
nizâm ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm-u kâinat, maârif-i İlâhî. Eğer mâna-yı ismiyle,
tabiat noktasında, «zâtında nasıl olmuş» eğer etsen nigâhı,
Bakarsan kâinata, dâire-i fünunun daire-i cehl olur. Bîçare
hakikatlar, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvahı...
* *
*
Böyle Zamanda Tereffühte
İzn-i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz
Lezâiz çağırdıkça «Sanki yedim» demeli. Sanki yedim düstur
eden, bir mescidi yemedi. (*)
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma ihtiyar
bir derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar,
izn-i Şer'î kalmadı.
Sevâd-ı âzam, hem ekseriyet-i mâsumun maişeti basittir.
Tegaddi besatetiyle onlara tâbi olmak
________________________________
(*) İstanbul'da Sanki Yedim namında bir mescid var. «Sanki
Yedim» diyen adam, hevesinden kurtardığı paralarla bina etmiş.
sh: » (S: 769)
Bin kerre müreccahtır,
ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tegaddide tereffüh noktasında
benzemek...
* * *
Zaman Olur ki, Adem-i
Nimet Nimettir
Hâfıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda musibet
zamanında nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir,
müterâkim olmuş âlâmı unutturur.
* * *
Her Musibette, Bir
Cihet-i Nimet Var
Ey musibetzede! Musibetin içinde bir nimet münderiçtir. Dikkat
et de onu gör. Nasıl her şeyde vardır
Bir derece-i hararet, her musibette vardır bir derece-i
nimet. Daha büyüğü düşün. Küçükteki nimetin
Dereceyi görerek Allah'a çok şükür et. Yoksa isti'zamla
ürkersen, «of of»la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken
ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur;
Hakikattan ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini
tokatlıyor...
* * *
Büyük Görünme Küçülürsün
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her
adam için elbet cem'iyet-i beşerde, içtimaî binada,
Görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var.
Ger pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle
tetâvül edecek, uzanacak. Ger pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu'la
tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda,
küçüklük mizanıdır büyüklük...
* * *
sh: » (S: 770)
Hasletlerin Yerleri
Değişse, Mahiyetleri Değişir
Bir haslet.. yer ayrı, sîma bir. Kâh dev, kâh melek, kâh
sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger
olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevazuu sayılan bir sıfatı, ger
olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.
Bir ulülemr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır;
mahviyeti, zillettir.
Hanesinde bulunsa mahviyeti tevazu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsamaha, hamiyet.
Fedâkârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta: Müsamaha, hıyanet.
Fedâkârlık; bir sıfat, bir amel-i tâlihtir.
Tertib-i mebâdide tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice
noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer'îdir.
Semere-i sa'yine, kısmetine rıza ise, memduh bir kanaattır,
meyl-i sa'ye kuvvettir.
Mevcûd mala iktifa, mergub kanaat değil; belki
dûn-himmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur'an mutlak zikreder, sâlihat ve takvâyı. İbhamında remz
eder makamatın tesiri. Îcâzı bir tafsildir. Sükûtu geniş sözdür.
* * *
«El-hakku Ya'lû» Bizzât,
Hem Akibet Muraddır
Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: «Mâdem El-Hakku Ya'lû
haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?»
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur. Birinci
nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım
değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galibdir.
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlubdur. Muvakkaten,
bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzât, hem dâima değildir.
Lâkin âkibet-ül âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir
hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
sh: » (S: 771)
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her
dem vâki, sâbit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen
neş'et etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek,
öyle de her dem sâbit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki
lâmeşru' vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.
Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i
âmmenin bir cilve-i mânîdar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâl'in iki vasf-ı kemâlden
iki Şer'î tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşîetle takdirdir,
O da şer'-i tekvinî... Vasf-ı Kelâm'dan gelen şeriat-ı
meşhure. Teşriî evâmire kaşı itâat, isyan
Nasıl olur. Öyle de
tekvinî evâmire itaat ve isyan olur. Birincisi galiba dâr-ı uhrâda görür,
Mücâzâtı, sevabı. İkincisi ağleba dâr-ı dünyada çeker,
mükâfat ve ikabı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfatı zaferdir;
Atâletin mücâzatı sefalet. Öyle de, sa'yin sevabı olur
servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz, panzehirin
sevabı bir sıhhattır.
Bâzan iki şeriat evâmiri, bir şeyde beraber müctemî'dir.
Her birine bir cihet... Demek tekvinî emre itâat ki bir haktır.
İtâat galib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır.
Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâki galib olsa
Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir
hakkın bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir.
Demek «El-hakku ya'lû» bizzât demektir. Hem âkibet
muraddır, kayd-ı haysiyyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya
mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım
gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için, muvakkat bâtıl ona
Mûsallat, tâ ki sebike-i hak ne miktar lüzum vardır
Tâ mahz ve hâlis çıksın. Mebâdide, dünyada bâtıl etse
galebe,
sh: » (S: 772)
fakat kazanmaz harbi. «Âkibet-ül müttakîn»
ona vurur bir darbe!
İşte bâtıl mağlubdur. «El-hakku ya'lû» sırrı onu çarpar
ikaba; işte hak da galibdir.
* * *
Bir Kısım Desatir-i
İçtimaâye
İçtimaî heyette düsturları istersen: Müsavatsız adâlet,
önce adâlet değil. Temâsülse, tezadın mühim bir sebebidir.
Tenâsübse tesanüdün esâsı. Sıgar-ı nefistir tekebbürün
menbaı. Za'f-ı kalbdir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhalefet menşei. Meraksa
ilme hocadır.
İhtiyaçtır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i
sefahet. Demek sefahetin menbaı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise mâdeni: Yeisle sû'-i
zandır,
Dalâlet-i fikrîdir, zulümat-ı kalbîdir, israf-ı cesedîdir.
* * *
Kadınlar Yuvalarından
Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış; Yuvalarına Dönmeli
اِذَا تَاَنَّثَ
الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ
بِالْهَوَسَاتِ
{
اِذًا ترَجَّلَ
النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ
بِالْوَقَاحَاتِ
Mimsiz medeniyet,
tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış.
Şer'-i İslâm onları
Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada,
rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri.
Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lûtf-u cemâli, ismet; hüsn-ü
kemâli, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir-sebat kararı
Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı
girdikçe riyâ ile rekabet, hased ile
hodgâmlık debretir damarları!
Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife-i nisada
serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu Sûretler
_____________________________
(*) Tesettür Risalesi'nin esâsıdır. Yirmi sene sonra
müellifinin mahkûmiyetine sebeb gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini
ebedî mahkûm ve mahcûb eylemiş.
sh: » (S: 773)
denilen küçük
cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müdhiştir te'siri.
(*)
Memnu' heykel, Sûretler: Ya zulm-ü mütehaccir, ya
mütecessid riyâ , ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır: Celbeder o habis
ervahları.
* * *
Tasarruf-u Kudretin
Vüs'ati, Vesâit ve Muinleri Reddeder
O Kadîr-i Zülcelâl; tasarruf-u kudreti tevessü-ü tesiri
noktasında oluyor şemsimiz zerre-misâl
Nev-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi mesâfesi vâsi'dir. İki
zerre beyninde câzibeyi ele al;
Git de tâ Şemsüşşümûs ve Kehkeşan beynindeki câzibenin
yanında koy. Yükü bir kar danesi bir melek, şemsi ele almış bir şems-misâl
meleğin yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O
Kadîr-i Ezelî-i Zülcelâl
Tecellî-i vâsii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli
birden tasavvura al. Câzibe ve nevamis, vesâil-i pür-seyyal
Gibi örfî emirler; tecelli-i kudrete, tasarruf-u hikmete
birer isim olması.. odur yalnız meâl.
Başka meâli olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin
bizzarure ki: Esbab-ı hakikî, vesâit-i zî-misâl,
Muinler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i
muhal, o kudret nazarında. Hayat vücuda Kemâl,
Makamı büyük, mühimdir; buna binaen derim: Küremiz,
âlemimiz neden mutî, müsahhar olmasın hayvan-misâl.
O Sultan-ı Ezel'in bu tarz hayvan tuyûru kesretle
münteşirdir şu meydan-ı fezâda, muhteşem ve pür-cemâl.
Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor, onlardaki
nağamat, bunlardaki harekât; tesbihattır o akval,
İbadettir o ahvâl, Kadîm-i Lemyezel'e, Hakîm-i Lâyezâl'e.
Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar
küçülse bilfarzılmuhal,
_____________________________
(*) Nasıl meyyite bir karıya nefsanî nazarla bakmak nefsin
dehşetle alçaklığını gösterir. Öyle de, rahmete muhtaç bir bîçare meyyitenin
güzel tasvirine müştehiyane bir nazarla bakmak, ruhun hissiyat-ı ulviyyesini
söndürür.
sh: » (S: 774)
Minimini bir hayvan olması pek muhtemel: Yuvarlak bir
huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karib bir ihtimal.
Âlemimiz insan kadar küçülse; yıldızları, zerreler Sûretine
dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi câiz olur, akıl da bulur mecâl.
Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer muti'
müsahhar Hâlık-ı Lemyezel'e, Kadîr-i Lâyezâl'e.
Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım
gelmez; zira daha cezâletlidir saat-ı hardal-misâl,
Bir saattan ki timsâli Ayasofya kadardır. Bir sineğin
hilkati hayretfezâdır filden, o mahlûk-û bîfasal.
Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevâhir-i
ferdiyle yazılsa bir Kur'an ki, sıgar-ı sahife nisbeti, bir kibr-i san'at-meal
Sahife-i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur'an-ı Kerîm'e
cezâletle müsâvi. Nakkaş-ı Ezelî'nin san'atı her tarafta pürcemâl ve pürkemâl.
Her tarafta böyledir. Derece-i Kemâlde kalemdeki ittihad,
tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meâl; iyi bir dikkate al!
* * *
Melâike Bir Ümmettir;
Şeriat-ı Fıtriye İle Memurdur
Şeriat-ı İlahî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş, iki insan
muhatâb, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-i tekvinî.
İnsan-ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını ki
ihtiyârî değil, tanzim eden şer'dir. O meşiet-i Rabbanî
Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından
gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanın ef'âlini,
Ki ihtiyârî olmuş, tanzim eden şer'dir. İki şer' bir yerde
bâzan eder içtima'. Melâike-î İlâhî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhânî
Birinci, şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil.
Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın
mukarrebîni.
* * *
sh: » (S: 775)
Madde Rikkat Peyda
Ettikçe, Hayat Şiddet Peyda Eder
Hayat asıl, esâstır; madde ona tâbidir, hem de onunla
kaimdir.
Bir hurdebinî huveyn havass-ı hamsesiyle, insanın havassını
müvazene edersen, görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havassı o derece
onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini.
Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse, havassı
hayret-fezâ; hayatı şu'le-feşan; rü'yeti de berk-âsâ bir nur-u âsumânî.
İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de
milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî.
اِنَّ اْلاِنْسَانَ
كَصُورَةِ (يس)
كُتِبَتْ فِيهَا
سُورَةُ (يس)
فَتَبَارَكَ
اللّهُ اَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ
* * *
Maddiyyunluk, Bir Tâun-u
Mânevîdir
Maddiyyunluk bir tâun-u mânevî, beşere de tutturdu şu
müdhiş bir sıtmayı (*). Hem de âni çarptırdı bir gazab-ı İlâhî, telkin hem de
taklid.
Tenkide kabiliyet-i tevessüü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü'
ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış.
* * *
Vücudda Atâlet Yok.
İşsiz Adam, Vücudda Adem Hesabına İşler
En bedbaht sıkıntılı muzdarib, işsiz olan adamdır; zira ki
atâlet: Vücud içinde adem, hayat içinde mevttir. Sa'y ise:
Vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!
* * *
________________________
(*) Eski harb-i umumîye işaret eder.
sh: » (S: 776)
Riba, İslâm'a Zarar-ı
Mutlaktır
Riba atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları
hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef'i ise, beşerin en fena
kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fena kısmınadır; onlar
da zalimler.
Her dem zâlimlerdeki nef'i en fena kısmınadır, onlar da
sefihlerdir. Âlem-î İslâm'a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer her dem refahı
nazar-ı şer'îde yoktur; zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi
hederdir... Her de............m.
* * *
(*) Kur'an, Kendi ;Kendini Himaye Edip Hâkimiyetini İdame
Eder
Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtelâ, bedbinlikle hasta idi.
Dedi: ülemâ azaldı, kemmiyet keyfiyeti. Korkarız dinimiz sönecek de bir zaman..
Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, îmân-ı İslâmî de
sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an
Olan Îslâmî şeâir, dinî minarat, İlâhî maâbid, şer'î maâlim
itfa olmazsa, Îslâmiyet parlayacak an be-an!..
Her bir mâbed bir muallim olmuş tab'ıyla tabayie ders
verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hali eder telkin-i
dinî; hatâsız, hem bînisyan.
Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır, ruh-u Îslâmı daim enzâra
ders veriyor. Mürur-u a'sâr ile sebeb-i istimrar-ı zaman.
Güya tecessüm etmiş envar-ı İslâmiyet, şeairi içinde. Güya
tasallüb etmiş zülâl-i İslâmiyet, maâbidi içinde. Birer sütun-u îmân.
Güya tecessüd etmiş ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güya
tahaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet, avalimi içinde. Birer sütun-u elmas. Onunla
murtabıttır zemin ile âsumân.
___________________________
(*) Otuzbeş sene evvel yazılan bu makam, bu sene yazılmış
tarzını gösteriyor. Demek Ramazan bereketiyle yazdırılmış bir nevi ihbar-ı
gaybîdir.
sh: » (S: 777)
Lâsiyyema: Bu Kur'an-ı hatib-i mu'ciz-Beyân; dâima tekrar
eder bir hutbe-i ezelî, aktar-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç
bir mekân:
Nutkunu dinlemesin,
tâlimi işitmesin. اِنّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise,
ibâdet-i ins ü cân.
Onun içinde tâlim, hem müsellemâtı tezkir. Tekerrür-ü
zamanla nazariyâ t, kalbolur müsellemâta hem döner bedihiyata. İstemez daha
Beyân.
Zaruriyâ t-ı dinî, nazariyâ ttan çıkıp zaruriyâ t olmuştur.
Tezkir ise kâfidir. İhtar ise vâfidir. Şâfidir her dem Kur'an.
İhtara, hem tezkire, şu intibah-ı İslâm, hem içtimaî yakaza
her birine veriyor: Umuma ait olan delâil ve hem mizan.
Mâdem içtimaî hayat İslâmda başlamıştır; her birinin îmânı
kendine mahsus olan delile münhasıran değil; müstenid vicdan.
Belki cemâatın kalbinde gayr-ı mahdud esbaba dahi eder
istinad.
Hattâ cây-ı dikkattir: Bir mezheb-i zaîfi, mürur ettikçe
zaman, ibtali müşkil olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki
metin esâsa hem istinad etmiştir; hem bu kadar a'sarda nâfizane hükümran!..
Râsih esâslarıyla, bâhir eserleriyle kürenin yarısıyla
iltiham peyda etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş; nasıl küsufa girer.. küsuftan
çıkmış el'ân!
Fakat maatteessüf, bâzı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu
kasr-ı âlînin metin esâslarına ilişir buldukça imkân.
Onları deprettirir. Esâslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz,
sussun şimdi dinsizlik! İflâs etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan.
Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakolu şu
dârülfünun idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan
Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti,
millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinan.
En mütesallib olmalı. En müteyakkız olmalı yahut o dar ol
sh: » (S: 778)
mamalı, Îslâmı
aldatmamalı. İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes-i nur-u îman.
Bâzan da mücahiddir, bâzan süpürgecidir, dimağda
vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz îman, vicdan.
Yoksa bâzıların zannınca îmân dimağda olsa; ruh-u îman olan
hakkalyakîne, ihtimalât-ı kesîre olur birer hasm-i bîeman.
Kalb ile vicdan, mahall-i îman. Hads ile ilham, delîl-i
îman.
Bir hiss-i sâdis; tarîk-ı îmân... Fikr ile dimağ, bekçî-i
îman.
***
Tâlim-i Nazariyâttan
Ziyade, Tezkir-i Müsellemâta İhtiyaç Var
Zaruriyâ t-ı dinî, müsellemât-ı Şer'î; kulûblerde hasıldır,
ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru.
Matlub da hâsıl olur. İbâre-i Arabî (*) daha ulvî ediyor
tezkiri, hem ihtarı.
Onun için Cum'ada hutbe-i Arabiye, zaruriyâ tı ihtar,
müsellemâtı tezkir, maalkifaye olur onun tarz-ı tezkiri.
Nazariyâtı tâlim onda maksud değildir; hem İslâmın vahdanî
sîmasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabûl etmez teksiri.
* * *
Hadîs Der Ayete: Sana
Yetişmek Muhal!
Hadîs ile âyeti müvazene edersen, bilbedâhe görürsün
beşerin en belîği, vahyin de mübelliği, o dahi bâliğ olmaz
Belâgat-ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki: Lisan-ı(
Ahmedî)'den gelen herbir kelâm her dem onun olamaz.
* * *
Îcaz İle Beyân İ'caz-ı
Kur'an
Bir zaman rü'yada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden o
dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.
___________________________
(*) On sene sonra gelen bir hâdiseyi hissetmiş, mukabeleye
çalışmış.
sh: » (S: 779)
Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile
Beyân et, icmâl ile îcaz et, bildiğin envâ-i i’câz-ı Kur'anı!
Daha rü'yada iken tâbirini düşündüm, dedim, şuradaki
infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise elbet hüda-yı Furkanî,
Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyânı,
zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'caz-ı Kur'anî,
Yedi menabi-i külliyeden tecelli, hem yedi anâsırdan
terekküb eder. Birinci Menba': Lâfzın fesâhatından selâset-i lisanı;
Nazmın cezâletinden, mâna belâgatından, mefhumların
bedâatından, mazmunların beraatından, üslûbların garâbetinden birden tevellüd
eden bârika-i beyânı.
Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'câzında acib bir nakş-ı
Beyân, garib bir san'at-ı lisani. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.
İkinci Unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî
hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsûmânî.
Mâzide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir
kalmış olan ahvâlden birden tâzammun eden bir ilm-ül guyûb hızanı,
Âlem-ül guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı,
rumûz ile Beyânı, hedef nev-i insanî, i’câzın bir lem'a-i nuranî...
Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır.
Lâfzında, mânasında, ahkâmda, hem ilminde, makasıdın mizânı.
Lafzı tâzammun eder pek vasi' ihtimâlât; hem vücuh-u kesîre
ki, her biri nazar-ı belâğatta müstahsen, arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık
görüyor ânı.
Mânasında: Meşârib-i evliya, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i
sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükemâ, o i'caz-ı Beyânı
Birden ihâta etmiş, hem de tâzammun etmiş. Delâletinde
vüs'at, mânasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir
meydanı!..
Ahkâmdaki istiâb: Şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat,
saadet-i dâreynin bütün desâtirini, bütün esbab-ı emni.
sh: » (S: 780)
İçtimaî hayatın bütün revâbıtını, vesâil-i terbiye,
hakaik-i ahvâli birden tâzammun etmiş onun tarz-ı beyânı...
İlmindeki istiğrak: Hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhî,
onda merâtib-i delâlât, rumuz ile işarat, sûreler surlarında cem'etmiştir
cinânı.
Makasıd ve gayâtta: Müvâzenet, ıttırad, fıtrat desatirine
mutâbakat, ittihad; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı.
İşte lâfzın ihâtasında, mânanın vüs'atında, hükmün
istiâbında, ilmin istiğrakında, müvazene-i gayâtta câmiiyet-i pürşânı!..
Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî
rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istîdad, rütbe-i kabiliyet
nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî.
Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her
demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmânî.
İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem
tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitâb-ı Yezdânî.
Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet
perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate dâvet eder, o
nazar-ı insanı.
Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzât odur konuşur.
Şu unsurdan bu çıkar hârika tazeliği bir ihâta-i ummânî!
Te'nîs-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât.
Tenzil'in üslûbunda tenevvü-ü mûnisliğidir mahbub-u ins ü cânı.
Beşinci Menba' ise: Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sâdıkada
esasî noktalardan hâzır müşahid gibi bir üslûb-u bedi-i pür-maânî
Naklederek, beşeri onunla îkaz eder. Menkulâtı şunlardır:
İhbar-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinânı.
Hakaik-i gaybiye, hem esrar-ı şehadet, serâir-i İlâhî,
revâbıt-ı kevnîye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî
Ki ne vâki reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık
kabûl etmezse red de bile edemez. Semâvî kitabların ki matmah-ı cihanî.
İttifakî noktalarda Mûsaddıkane nakleder. İhtilâfî
yerlerinde
sh: » (S: 781)
mûsahhihane bahseder.
Böyle naklî umûrlar bir «Ümmî» den sudûru hârika-i zamanî...
Altıncı Unsur ise: Mutâzammın ve müessis olmuş Dîn-i
İslâma. İslâmiyet misline ne mâzi muktedirdir, ne müstakbel muktedir;
araştırsan zaman ile mekânı!..
Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semâvîdir;
tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor
isyanı.
Yedinci Menba' ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr-ı sitte,
birden eder imtizac. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta-i
nurânî.
Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'câz bilinir, tâbirine
lisanımız yetişmez. Fikir dahi kasırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumânî.
Onüç asır müddette meyl-üt tahaddî varmış Kur'anın
a'dâsında, şevk-i taklid uyanmış Kur'anın ahbabında. İşte i'câzın bir
bürhânı...
Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır meydanda, milyonlarla
kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütübhane-i vücuda. Onlar ile Tenzil'i düşerse bir
mizanı
Müvâzene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam,
göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî!
Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz.
Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise, bilbedâhe mâlûm olmuş butlanı.
Öyle ise, umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda,
kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine dâvet etmiş ervah ile ezhanı!
Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları
ile yine Kur'ana karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı.
Sâir kitablara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi
sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü; müteferrik mütekatı', bir
hikmet-i Rabbânî.
Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile
mütekerrir, mütefâvit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif,
mütefârık nüzulünün ezmanı.
sh: » (S: 782)
Hâlât-ı telâkkisi: Mütenevvi', mütehâlif. Aksam-ı muhatâbı:
Müteaddid, mütebâid. Gayât-ı irşâdında: Mütederric, mütefâvit. Şu esâslara
müstenid binâî, hem Beyanî,
Cevabî, hem hitâbî. Bununla da beraber selâset ve selâmet,
tenâsüb ve tesanüd, Kemâlini göstermiş; işte onun şâhidi: Fenn-i Beyân-ı Maânî.
Kur'anda bir hassa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı
işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb:
Âyine-i insanî.
Ey sâil-i misâlî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim.
Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumânı.
Zira o kırk envâ-ı i'câzından yalnız bir tekini ki,
cezâlet-i nazmıdır;
İşârât-ül İ'cazda
sıkışmadı tibyanı.
Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhânî
ilhamları ziyade. Ben istiyorum senden tafsil ile Beyânı!
اولاشماز دست
أدب غرب هوسبار
هواكار دهادار
دأب أدب أبد
مدت قرآن ضيابار
شفاكار هدادار
Kâmilîn insanların zevk-i meâlîsini hoşnud eden bir hâlet,
çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih,
hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez.
Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hâzır edebiyat romanvârî
nazarla, Kur'anda olan letâif-i ulviyyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem
tadamaz.
Kendindeki miheki ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç
meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:
Ya aşkla hüsündür, ya hâmaset ve şehâmet, ya tasvir-i
hakikat. İşte yabanî edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez.
Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla
kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî
bilmez.
sh: » (S: 783)
Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i
hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlâhî Sûretinde bakmaz,
Bir sıbga-i Rahmânî Sûretinde göremez. Belki tabiat
noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi,
kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ızdırabatına
o edebsizlenmiş edeb (müsekkin hem münevvim); hakikî fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir
hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenasühvâri, mâzi denilen geniş kabrin
hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne
fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred
tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi karie ihtar
eder. Zâhiren der: «Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.»
Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefâhete öyle
müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz
dinlemez. Kur'andaki edebse hevayı karıştırmaz.
Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâlperestlik
zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz.
Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir san'at-ı
İlâhî, bir sıbga-i Rahmânî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz.
Mârifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini
gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez.
Avrupazade edebse fakd-ül ahbabdan, sahibsizlikten neş'et
eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez.
Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane
aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit
göstermez.
O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahibsiz de
olarak yabanîler içinde koyar, hiçbir ümid bırakmaz.
sh: » (S: 784)
Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada kadar
gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez.
Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane
hüzündür, yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir, fakd-ül ahbabdan gelmez.
Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine şuurlu, hem rahmetli bir
san'at-ı İlâhî onun medâr-ı bahsi, tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî
ona medâr-ı Beyân. Onun için kâinat, vahşetzar Sûret giymez.
Belki muhatâb-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem'iyet-i
ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.
Her köşede istînas, o cem'iyet içinde mahzunu vaz'ediyor
bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.
İkisi birer şevki de verir: O yabanî edebin verdiği bir
şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez.
Kur'anın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i meâlî verir.
İşte bu sırra binaen, Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M) lehviyatı istemez.
Bâzı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin
verip.. Demek hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez.
Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsanî verse, âlet
haramdır. Değişir eşhasa göre, herkes birbirine benzemez.
* * *
Dallar Semeratı Rahmet
Namına Takdim Ediyor
Şecere-i hilkatın dalları her tarafta semerat-ı niamı
zîruhun ellerine zâhiren uzatıyor.
Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki, o
semeratı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.
O yed-i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest-i kudreti
de minnetle takdis ediniz...
*
* *
sh: » (S: 785)
Fatihanın Âhirinde
İşaret Olunan Üç Yolun Beyanı
Ey birader-i pür emel! Hayâlini ele al, benimle beraber
gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız; kimse de görmez bizi.
Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı
bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü.
Müncemid bir sakf olmuş, fakat altı yüzü açıkmış, o yüz
güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi.
Sıkıntı da boğuyor; havasızlık öldürür. Şimdi bize üç yol
var: Bir âlem-i ziyadar, bir kerre seyrettimdi bu zemin-i mecâzî.
Evet bir kerre buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı
gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider; o da devr-i âlemdir,
seyahatâ çeker bizi.
İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahranın
kum deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!
Bak şu deryanın dağvâri emvâcına! O da bize kızıyor. İşte
Elhamdülillah öteki yüze çıktık; görürüz güneş yüzü.
Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of! tekrar
buraya döndük şu zemin-i vahşetzâr, bulut damı zulmettar. Bize lâzım: Revnakdar
eder kalbdeki gözü
Bir âlem-i ziyadar. Fevkalâde eğer bir cesaretin var;
gireriz de beraber, bu yol-u pür-hatârkâr. İkinci yolumuzu:
Tabiat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz. Ya fıtrî bir
tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-nâz ve
pür-niyazî.
Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde
var idi elimde. Üçüncü yolun o delil-i mu'cizi
Kur'an onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç
de korkma! Bak hâ şurada tünelvâri mağaralar, tahtel'arz akıntılar beklerler
ikimizi.
Bizi geçirecekler. Tabiat da şu müdhiş cümûdiyeleri de seni
hiç korkutmasın. Zira bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü
yüzü.
sh: » (S: 786)
Radyumvari o madde-i Kur'anı ışığıyla sezmiştim. İşte,
gözüne aydın! Ziyadar âleme çıktık, bak şu zemin-i pür-nâzı
Bu fezâ-yı lâtif, şirin. Yahu başını kaldır! Bak semâvata
ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış. Dâvet ediyor bizi.
Şu şecere-i tûba, meğer o Kur'an imiş. Dalları her tarafa
uzanmış. Tedelli eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.
O şecere-i semâvî; bir timsali zeminde olmuş şer'-i enveri.
Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyaya, sıkmadan zahmet
bizi.
Mâdem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu
buluruz. Bak, üçüncü yolumuz; şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzi
Hem de bütün cihana okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i âzama,
Muhammed-ül Hâşimî (A.S.M.) dâvet eder insanı âlem-i nur-u envere. İlzam eder
niyaz ile namazı.
Bulutları da yırtmış, bak bu hüda dağlarına. Semâvata ser
çekmiş, bak şeriat cibâline. Nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü.
İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle. Ziya, nesim
orada, nur u cemâl orada. İşte buradadır Uhud-u Tevhid, o cebel-i azizi.
İşte şuradadır Cûdi-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte
Cebel-ül Kamer olan Kur'an-ı Ezher, zülâl-i Nil akıyor o muhteşem menba'dan. İç
o âb-ı lezizi!..
فَتَبَارَكَ
اللّهُ اَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ
وَ آخِرُ دَعْوَينَا
اَنِ الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ey arkadaş! Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir!
Evvelki iki yolun mağdub ve dâllîn yolu; hatârları pek çoktur, kıştır dâim güz
yazı...
Yüzde biri kurtulur; Eflâtun, Sokrat gibi. Üçüncü yol;
sehildir, hem karib-i müstakimdir. Zaif, kavi müsavi. Herkes o yoldan gider. En
rahatı budur ki: Şehid olmak ya gazî.
İşte neticeye gireriz. Evet dehâ-yı fennî: Evvelki iki
yoldur
sh: » (S: 787)
ona meslek ve mezheb.
Fakat hüda-yı Kur'anî: Üçüncü yoldur, onun sırat-ı müstakîmi îsal eder o bizi.
اَللّهُمَّ
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ
اْلمُسْتَقِيمَ
صِرَاطَ الّذِينَ
اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ
عَلَيْهِمْ وَ
لاَالضَّالِّينَ
آمِينَ
* * *
Hakikî Bütün Elem
Dalalette, Bütün Lezzet İmândadır
Hayal Libâsını Giymiş
Muazzam Bir Hakikat
Ey yoldaş-ı hüşdâr! Sırât-ı müstakimin o meslek-i nuranî,
mağdub ve dâllînin o tarîk-ı zulmanî, tam farklarını görmek eğer istersen ey
aziz,
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle
gideriz zulümat-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvâtı bir ziyaret
ederiz.
Bir Kadîr-i Ezelî, kendi dest-i kudretle bu zulümat
kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücuda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr-i
bî-lezâiz.
İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücuda, o sahra-yı hâile.
Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel istîtafkârane önümüze bakarız.
Lâkin beliyyeler, elemler önümüzde düşmanlar gibi tehacüm
eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır-ı tabâyia bakarız, ondan meded
bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kasiyye,
merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne naz dinler, ne niyaz!
Muztar adamlar gibi me'yusane nazarı yukarıya kaldırdık.
Hem istimdadkârane ecrâm-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güya birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem
etraf-ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
sh: » (S: 788)
Ger birisi yolunu kazara bir şaşırtsa, el'iyâzübillâh, şu
âlem-i şehâdet ödü de patlayacak. Tesadüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yusâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük.
Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız. Mütalaa ederiz.
İşte işitiyoruz: Zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin
sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor. Teselliyi beklerken
tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticakârane vicdanımıza
girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvah! Yine bulmayız; biz meded
vermeliyiz.
Zira onda görünür binlerle emelleri, galeyanlı arzular,
heyecanlı hissiyat, kâinata uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar vücud-adem içinde; bir tarafı ezele, bir
tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atları var; ger dünyayı yutarsa o
vicdan da tok olmaz.
İşte bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ
bulduk. Zira mağdub ve dâllîn yolları böyle olur. Tesadüf ve dalâlet, o yolda
nazar-endaz.
O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi
halimiz ki mebde' ve meadi, hem Sâni' ve hem haşri muvakkat unutmuşuz.
Cehennem'den beterdir, ondan daha muhriktir, ruhumuzu
eziyor. Zira o şeş cihetten ki onlara baş vurduk. Öyle hâlet almışız.
Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile
ra'şetten, hem kalâk ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkeb vicdan-sûz.
Şimdi her cihete mukabil bir cepheyi alırız, def'ine
çalışırız. Evvel, kudretimize müracaat ederiz, vâesefâ görürüz.
Ki âcize zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına
teveccüh ediyoruz. Vâesefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdadkârane, bir halaskârı için bağırır,
çağırırız, ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garib. Hiçbirşey
kal
sh: » (S: 789)
bimize bir teselli
vermiyor; hiç emniyet bahşetmez, hakikî zevki vermez.
Râbian: Biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir
bir havf ile dehşeti. Hem vicdanın müz'ici bir tevahhuş geliyor: Akıl-sûz,
evham-sâz!
İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mahiyeti şöyledir.
Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe
döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kerre tarîkımız sırât-ı
müstakimdir, hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'andır,
şehbâz-ı edvar-pervaz.
İşte Sultan-ı Ezel'in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi,
kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun-u meşîete: Etvâr üstünde
perdaz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at-ı vücudu,
emanet rütbesini bize tevcih eyledi. Nişanı niyaz ve namaz.
Şu edvar ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil-i
nazdır. Yolumuzda teshilât içindir ki, kaderden bir emirname vermiş, sahifede
cephemiz.
Her nereye geliriz, herhangi taifeye misafir oluyoruz, pek
uhuvvetkârane istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle
süslerler, hem de teşyi' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız işitiyoruz
avaz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehadet âlemine:
Şehr-âyîne-i Rahman, gürültühane-i insan. Hiçbir şey bilmeyiz, delil ve
imamımız meşîet-i Rahman'dır. Vekil-i delilimiz, nâzenin gözlerimiz.
Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hatırına gelir mi evvelki gelişimiz?
Garib, yetim olmuştuk; düşmanlarımız çoktu, bilmezdik
hâmimizi. Şimdi nur-u îman ile o düşmanlara karşı bir rükn-ü metînimiz
İstinâdî noktamız, hem himayetkârımız def'eder düşmanları.
O îman-ı billâhtır ki ziyâ-i ruhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de ruh-u
ruhumuz.
sh: » (S: 790)
İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman
tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdana girdik; işittik ondan binlerle feryad
u fîzar ve âvâz.
Ondan belâya düştük. Zira âmâl, arzular, istîdad ve
hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik, bizden yol bilmemezlik, onda
fîzar ve niyâz.
Fakat elhamdülillâh, şimdi gelişimizde bulduk nokta-i
istimdad, ki dâim hayat verir o istîdad, âmâle; tâ ebed-ül-âbâda onları eder
pervaz.
Onlara yol gösterir, o noktadan istîdad hem istimdad
ediyor, hem âb-ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor; o nokta-i istimdad, o
şevk-engiz remz ü nâz.
İkinci kutb-u îman ki: Tasdik-i haşirdir, saâdet-i ebedî; o
sadefin cevheri îmân, bürhânı Kur'an. Vicdan, insanî bir râz.
Şimdi başını kaldır, şu kâinata bir bak, onun ile bir
konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim her tarafa
gülüyor, nâzenînane niyaz ve âvâz.
Görmez misin: Gözümüz arı-misâl olmuştur; her tarafa
uçuyor. Kâinat bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona
bir âb-ı lezîz.
Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir;
şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrar-engiz şehbaz.
Harekât-ı ecrâma, ya nücum, ya şümûsa nazarımız kondukça,
ellerine verirler Hâlıkın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti
alır ediyor pervaz.
Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor: Der: «Ey kardeşlerimiz!
Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil
sizin; ben bir mumdar-ı şehnaz.
Ben de sizin gibiyim; fakat sâfi isyansız, mutî bir
hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni
müsahhar-ı pürnur etmiş. Benden hararet, ziyâ; sizden namaz ve niyaz.»
Yahu, bakın Kamer'e! Yıldızlarla denizler herbiri de
kendine mahsus birer lisanla: «Ehlen sehlen merhaba!» derler. «Hoş geldiniz,
bizi tanımaz mısınız?»
Sırr-ı teâvünle bak, remz-i nizâmla dinle. Herbirisi
söylüyor:
sh: » (S: 791)
«Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelâl'in
birer âyinedârıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız.»
Zelzele na'raları, hâdisat sayhaları sizi hiç korkutmasın,
vesvese de vermesin. Zira onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i
tesbih, velvele-i nâz u niyaz.
Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur
bunların dizginlerini. İman gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, herbiri birer
âvâz.
Ey mü'min-i kalbi hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça
dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmanın mübarek eline teslim
ederiz, dünyaya göndeririz. Dinlesin leziz bir sâz.
Evvelki yolumuzda bir matem-i umumî, hem vaveylâ-yı mevtî
zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevaz u namaz, birer âvâz u niyâz,
birer tesbihe âğâz.
Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki
zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer
mânidar nevâz...
Terennümât-ı hava, naarat-ı ra'diye, nağamat-ı emvâc, birer
zikr-i âzamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet,
hakikata bir mecâz.
Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: Ben de varım
derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: «Bizi câmid zannetme, ey
insan-ı boşboğaz!.»
Tuyurları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nüzul-ü
rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet
üstünde iner, şükür ile eder pervâz.
Remzen onlar derler: «Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir
hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz, Hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle fezâya
saçıyorlar birer âvâz-ı pür-nâz.
Güya bütün kâinat ulvî bir musikîdir, îman nuru işitir
ezkâr ve tesbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüf vücudunu, nizâm ise tardeder
ittifâk-ı evham-sâz.
Ey yoldaş! Şimdi şu âlem-i misâlîden çıkarız, hayâlî
vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz, mizana çekeriz, ederiz yolları
ber-endâz.
Evvelki elîm yolumuz mağdub ve dâllîn yolu, o yol verir vic
sh: » (S: 792)
dana, tâ en derin yerine
hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedid elemi. Şuur onu gösterir. Şuura zıd
olmuşuz.
Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız; ya o teskin
edilsin, ya ihsas da olmasın; yoksa dayanamayız, feryad u fîzar dinlenmez.
Hüdâ ise şifadır; heva, ibtal-i histir. Bu da teselli
ister, bu da tegafül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister. Hevesât-ı
sihirbaz.
Tâ vicdanı aldatsın, ruhu tenvim edilsin, tâ elem
hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdanı ihrak eder; fîzara dayanılmaz, elem-i
ye's çekilmez.
Demek sırât-ı müstakimden ne kadar uzak düşse, o derece
nisbeten şu hâlet tesir eder, vicdanı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi
var, birer iz.
Demek heves, heva, eğlence, sefâhetten memzuc olan şaşaa-i
medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu
zehir-bâz.
Ey aziz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nuranî tarikte bir
hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, mâden-i lezzet. Âlâm, olur lezâiz.
Onunla bunu bildik ki mütefâvit derecede, kuvvet-i îman
nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed ruhla mültezdir, ruh vicdanla
mütelezziz.
Bir saâdet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i
mânevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.
Şimdi ne kadar kalb îkaz edilirse, vicdan tahrik edilse,
ruha ihsas verilse; lezzet ziyade olur, hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz.
Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir
cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervâz u perdâz, olur şehbâz u şehnâz, yelpez
namaz u niyaz.
Ey aziz yoldaşım! Şimdi Allah'a ısmarladık. Gel, beraber
bir dua ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız...
اَللَّهُمَّ
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ
اْلمُسْتَقِيمَ
آمِينَ
* * *
sh: » (S: 793)
Anglikan Kilisesine
Cevab
Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas,
yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle hem inkâr
Sûretinde,
Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde pek
şematetkârane bir istifham ile dört şey sordu bizden.
Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı: Yüzüne
"tuh!" demek. Desisesine karşı: Küsmekle sükût etmek, inkârına karşı
da:
Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatâb
etmem. Bir hak-perest adama böyle cevabımız var. O dedi birincide:
"Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?"
Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i îman, erkân-ı hamse-i İslâm, esâs
maksad-ı Kur'an. Der ikincisinde:
"Fikir ve hayata ne
vermiş?" Dedim: "Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim: فَاسْتَقِمْ
كَمَآ اُمِرْتَ
قُلْ هُوَ
اللَّهُ اَحَدٌ
Der üçüncüsünde:
"Mezâhim-i hâzıra nasıl tedâvi eder? " Derim: "Hurmet-i ribâ,
hem vücub-u zekâtla. Buna dâir şâhidim: يَمْحَقُ
اللَّهُ الرِّبَوا da. وَاَحَلَّ
اللَّهُ الْبَيْعَ
وَحَرَّمَ الرِّبَوا وَاَقِيمُوا
الصَّلوَةَ وَاَتُوا
الزَكَوةَ
Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla
bakıyor?" Derim: Sa'y, asıl esâs
sh: » (S: 794)
tır. Servet-i insâniye,
zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.
Buna dair şahidim:
لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ
اِلاَّ مَا سَعَى وَالَّذِينَ
يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ
وَالْفِضَّةَ
وَلاَ يُنْفِقُونَهَا
فِى سَبِيلِ اللَّهِ
فَبَشِّرْهُمْ
بِعَذَابٍ اَلِيمٍ
* * *
Yüz mâşâallah bu cevaba.