Otuzüçüncü Söz
Otuzüç Penceredir
[Bir cihette Otuzüçüncü
Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
سَنُرِيهِمْ
اَيَاتِنَا فِى
اْلاَفَاقِ وَفِى
اَنْفُسِهِمْ
حَتَّى يَتَبَيَّنَ
لَهُمْ اَنَّهُ
اْلحَقُّ اَوَلَمْ
يَكْفِ بِرَبِّكَ
اَنَّهُ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Sual: Şu iki âyet-i
câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiyye ve evsaf ve şuûnat-ı
Rabbâniyyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i
delaletlerini, mücmel ve kısa bir Sûrette Beyânlarını isteriz. Çünki münkirler
pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ
هُوَ عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ قَدِيرٌ deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar. Elcevab: Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin
denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız,
cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına
işaret nev'inden şöyle deriz ki:
sh: » (S: 695)
Meselâ: Nasılki bir zât-ı mu'ciznümâ, büyük bir saray
yapmak istese: Evvelâ temellerini, esâslarını muntâzaman hikmetle vaz'eder ve
ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertib eder. Sonra
menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o menzilleri
tanzim ve tertib ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik
lâmbalarıyla tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda meharetini,
ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller,
tahviller yapıyor. Sonra herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon
rabtedip birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür.
Aynen öyle de: وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Sâni'-i Zülcelâl; Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem gibi binbir
Esmâ-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisâl, şu âlem-i ekber olan kâinat
sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o
şecerenin esâsâtını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz'etti.
Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile
tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını
sun' ve inâyet düsturu ile tanzim etti. Sonra herşeyi, herbir âlemi; ona lâyık
bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi,
süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye
meydanlarında Esmâlarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin
tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir Sûrette
imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsanatı,
hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için
ondan istimdad eder, ona bakabilir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her
âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yâni vücudunu
ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış.
Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse
girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı
Kur'aniyenin lemaâtı olan otuzüç pencereyi Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü
Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i mübarekine muvafık olmak
için otuzüç pencereye icmâlî ve muhtasar bir Sûrette işaret edip, izahını sâir
Sözler'e havale ederiz...
sh: » (S: 696)
Birinci Pencere
Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat
olanların pekçok muhtelif hâcâtı ve pekçok mütenevvi metâlibi vardır. O
matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden
münasib
ve lâyık bir vakitte
onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en
küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak:
Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne
kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar,
birer birer, vücud-u Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi,
heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu
keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem
gâyet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.
Şimdi ey münkir-i câhil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i
hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmâneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı,
kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz câmid esbabla mı izah
edebilirsin?...
İkinci Pencere
Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat
yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir Sûrette iken, birdenbire
gâyet muntâzam, hakîmane öyle bir teşahhus vechî veriliyor ki, meselâ: Her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı
cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve
zâhir ve bâtın duygularıyla Kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz
gâyet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle
bir Sâni'-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün
yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına
mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu
sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale
edebilirsin?...
sh: » (S: 697)
Üçüncü Pencere
Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden (Haşiye)
ibaret olan
(Haşiye): Hattâ o
taifelerden bir kısım var ki: Bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem'den kıyamete
kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir. bütün hayvanat ve nebâtat
enva'ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, Sûretleri, silâhları,
libasları, tâlimatları, terhisatları kemâl-i mizan ve intizâmla hiçbir şey
unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir Sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle
bir sikkedir ki: Hiçbir şübhe kabûl etmez,
güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz bir kudret ve
muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o
hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünki: Şu birbiri içinde
girift olan enva'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen,
onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki: فَارْجِعِ
الْبَصَرَ هَلْ
تَرَى مِنْ فُطُورٍ sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir
parmak karışamıyor.
Dördüncü Pencere
İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı
fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün
muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.
İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabûl ve icabeti,
herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir
mikyasta bilbedâhe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb'e delâlet eder ve
baktırır.
Beşinci Pencere
Görüyoruz ki: Eşya, hususan zîhayat olanlar, def'î gibi âni
bir zamanda vücuda gelir. Halbuki: Def'î ve âni bir surette basit bir maddeden
çıkan şeyler, gâyet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım
sh: » (S: 698)
gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-ü
san'atta, çok zamânâ muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç
acib san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir Sûrette halk olunuyorlar.
İşte bu def'î ve âni bir Sûrette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i
Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i Rubûbiyyetine işaret ettikleri
gibi mecmuu gâyet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir
Vâcib-ül Vücud'u gösterir.
Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin! Senin
gibi sersem, âciz, câhil tabiatla mı! Veyahut hadsiz derece hatâ ederek o
Sâni'-i Mukaddes'e «Tabiat» ismini verip onun mu'cizât-ı kudretini, o tesmiye
bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb etmek mi
istersin!
Altıncı Pencere
اِنَّ فِى خَلْقِ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفِ
اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ
وَالْفُلْكِ الَّتِى
َتجْرِى فِى الْبَحْرِ
ِبمَا يَنْفَعُ
النَّاسَ وَمَا
اَنْزَلَ اللّهُ
مِنَ السَّمَاءِ
مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا
بِهِ اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
وَبَثَّ فِيهَا
مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ
وَالسَّحَابِ
اْلمُسَخَّرِ
بَيْنَ السَّمَاءِ
وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ
لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi, bir ism-i âzamı
gösteren gâyet büyük bir penceredir.
İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî
ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla birtek neticeyi, yâni
birtek Sâni'-i Hakîm'in Rububiyyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl, göklerde
(hattâ Kozmoğrafyanın îtirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntâzam
hareketler, bir Kadîr-i Zülcelâl'in vücud ve vahdetini ve kemal-i Rububiyyetini
gösterir. Öyle de: Zeminde bilmüşahede (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve
ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gâyet muntâzam
tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelâlin vücub-u vahdetini ve ke-
sh: » (S: 699)
mâl-i Rububiyyetini
gösterir. Hem nasıl berr'de ve bahr'de kemâl-i rahmet ile rızıkları verilen ve
kemâl-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemâl-i Rububiyyetle türlü
türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i
Zülcelâl'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i
mecmuasıyla gâyet geniş bir mikyasta âzamet-i Uluhiyyetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bağlardaki muntâzam nebâtat ve nebâtatın
gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve
meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni-i Hakîm'in
vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle gâyet
şa'şaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem
nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu
faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler
adedince yine o Sâni-i Hakîm'in vücubunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. Öyle de: Zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı
ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddiharları,
dağ metânetinde bir kuvvetle yine o Sâni-i Hakîm'in vücub ve vahdetini ve
kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük
tepelerin türlü türlü muntâzam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni-i
Hakîm'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla
haşmet-i Saltanatını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bütün otlarda
ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntâzamaları ve ayrı ayrı
vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o
Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntâzaman
hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere
şuurkârane teveccühleri, herbiri ferden-ferda yine o Sâni-i Hakîm'in vücub-u
vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gâyet büyük
bir mikyasta ihâta-i kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i san'atını ve
kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bütün hayvanî cesedlerde kemâl-i
hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemâl-i
intizâm ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek,
hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u
vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla ga-
sh: » (S: 700)
yet parlak bir Sûrette
cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl bütün kalblere,
insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi
hacetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiyye, bir Rabb-ı Rahîm'in
vücudunu ihsas eder ve Rububiyyetine işaret eder. Öyle de: Gözlere kâinat
bostanındaki mânevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî ve bâtınî
bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o
Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim'in vücub-u
vücudunu ve Vahdet ve Ehadiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini güneş gibi
gösterir.
İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki
vecihten bir pencere-i âzam açılıyor ki: Oniki renkli bir ziya-yı hakikat ile
Cenâb-ı Hakk'ın Ehadiyyetini ve Vahdâniyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir.
İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medâr-ı
senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Ve güneş gibi
parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin !ve hangi perde-i gaflette
saklayabilirsin!...
Yedinci Pencere
Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizâmları ve
kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve
birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki, bir Sâni-i
Hakîm'in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gâyet geniş bir
mikyasta gösteriyorlar. Öyle de: Câmid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı
ayrı ve muntâzam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni'-i
Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i
mecmuasıyla gâyet parlak bir tarzda kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği
gibi terkibat-ı mevcûdât tâbir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde
nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve
tefrik ile, meselâ: Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde
hiç şaşırmayarak, bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik
etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik
etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî madde-
sh: » (S: 701)
leri kemâl-i hikmetle ve
kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak
ve o Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini
gösterdiği gibi; zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip,
her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan
almak ve o câmide, âcize, câhile olan zerrata gâyet şuurkârane ve gâyet
hakîmane ve muktedirane hadsiz muntâzam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i
Zülcelâl'in ve o Sâni-i Zülkemâl'in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve
âzamet-i Rububiyyetini ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir.
İşte bu dört yol ile büyük bir pencere mârifetullaha
açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni-i Hakîm'i akla gösterir.
Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak
istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul...
Sekizinci Pencere
Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashâbı olan Enbiyalar
(Aleyhimüsselâm), bâhir ve zâhir mu'cizâtlarına istinad ederek ve bütün kulûb-u
münevvere aktabı olan evliyalar, keşf ve kerametlerine itimad ederek ve bütün
ukûl-ü nurâniyye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek, birtek
Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli Şey'in vücub-u vücuduna ve
vahdetine ve kemâl-i Rububiyyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir
penceredir. Hem her vakit o makam-ı Rububiyyeti göstermektedir.
Ey bîçâre münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları
dinlemiyorsun! Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu
zannediyorsun!
Dokuzuncu Pencere
Kâinattaki ibâdat-ı umumiye, bilbedâhe bir Mâbud-u Mutlak'ı
gösteriyor. Evet âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhânî ve meleklerle görüşen
zâtların şehadetleriyle sâbit olan umum ruhânî ve melâikelerin kemâl-i imtisâl
ile ubûdiyyetleri ve bilmüşahede: Bütün zîhayatların kemâl-i intizâmla
ubûdiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede; anasır gibi bütün cemadatın
kemâl-i itâatla
sh: » (S: 702)
ubûdiyetkârane
hizmetleri, bir Mâbud-u Bilhakk'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği
gibi, herbir taifesi icmâ' ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin
hakikatlı mârifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredâr şükürleri ve bütün
zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve
bütün muvahhidlerin bürhânlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin
hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve
bütün münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine; Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud,
Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mâbud-u Ezelî'nin vücub-u vücudunu ve
kemâl-i Rububiyyetini ve vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insanlardaki bütün
makbul ibâdatın ve o makbul ibâdatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve
münacat, müşahedât ve keşfiyat, yine o Mevcûd-u Lemyezel ve o Mâbud-u
Lâyezal'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir.
İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdâniyete açılır.
Onuncu Pencere
وَاَنْزَلَ
مِنَ السَّمَاءِ
مَاءً فَاَخْرَجَ
بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ
رِزْقًا لَكُمْ
وَسَخَّرَ لَكُمُ
الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ
فِى الْبَحْرِ
بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ
لَكُمُ اْلاَنْهَارَوَسَخَّرَ
لَكُمُ الشَّمْسَ
وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ
وَسَخَّرَ لَكُمُ
اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ
وَآتَيكُمْ مِنْ
كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ
وَاِنْ تَعُدُّوا
نِعْمَتَ اللّهِ
لاَ ُتحْصُوهَا
Şu kâinattaki mevcûdâtın birbirine teavünü, tecavübü,
tesanüdü gösterir ki; umum mahlukat, birtek Mürebbi'nin terbiyesindedirler.
Birtek Müdebbir'in idaresindedirler. Birtek Mutasarrıf'ın taht-ı
tasarrufundadırlar. Birtek Seyyid'in hizmetkârlarıdırlar. Çünki: Zemindeki
zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneş'ten ve
takvimcilik eden Kamer'den tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların
imdadına koşmalarına, ve nebâtatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve
hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına; hattâ a'za-yı bedenin birbirinin
muavenetine
sh: » (S: 703)
koşmalarına ve hattâ
gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir
düstur-u teavün ile, câmid ve şuursuz olan o mevcûdât-ı müteavine, bir kanun-u
kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gâyet hakîmane, kerîmâne
birbirine yardım etmek, birbirinin sada-yı hacetine cevab vermek, birbirini
takviye etmek, elbette bilbedâhe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed,
Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı
Vâcib-ül Vücud'un hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir.
İşte ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne
diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi!...
Onbirinci Pencere
اَلاَ بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ Bütün ervah ve kulûbün dalaletten neş'et eden ızdırabat ve
keşmekeş; ve ızdırabattan neş'et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek
Hâlık'ı tanımakla olur. Bütün mevcûdâtı, birtek Sâni'a vermekle necat
buluyorlar, birtek Allah'ın zikriyle mutmain olurlar. Çünki: Hadsiz mevcûdât
birtek zâta verilmezse (Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edildiği gibi) o zaman
her birtek şey'i, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek
şey'in vücudu, umum mevcûdât kadar müşkil olur. Çünki: Allah'a verse, hadsiz
eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım
gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder; belki daha ziyade
müşkil olur. Çünki; nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz
müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde
kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin îcadında ittifakları,
yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok eşyanın îcadı, birtek zâta verilse yüz
derece kolay olur. İşte mahiyet-i insâniyyedeki merak ve taleb-i hakikat
cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve
mârifet-i İlahiyyedir. Mâdem küfürde, ve şirkte nihayetsiz müşkilât ve
ızdırabat var. Elbette o yol muhaldir, hakikatı yoktur. Mâdem tevhidde,
mevcûdâtın yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-ü
sh: » (S: 704)
san'ata muvafık olarak
nihayetsiz sühulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattır.
İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet! Bak: Dalâlet yolu ne kadar
karanlıklı ve elemli!. Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve
tevhid yolu ne kadar kolay ve safâlı.. Oraya gir, kurtul...
Onikinci Pencere
سَبِّحِ اسْمَ
رَبِّكَ اْلاَعْلَى
اَلَّذِى خَلَقَ
فَسَوَّى وَالَّذِى
قَدَّرَ فَهَدَى
sırrınca: Umum eşyada
hususan zîhayat masnûlarda hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi her şeye bir
miktar-ı muntâzam ve bir suret, hikmetle verildiği ve o suret ve o miktarda
maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i
hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere,
maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen mânevî
ve muntâzam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedâhe gösterir ki: Bir
Kadîr-i Zülcelâl'in ve bir Hakîm-i Zülkemâl'in kader dairesinde suretleri ve
biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz
masnûat, o zâtın vücub-u vücuduna delâlet ve vahdetine ve kemâl-i kudretine
hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve â'zalarına ve onlardaki
eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemâl-i hikmet içinde
kemâl-i kudreti gör.
Onüçüncü Pencere
وَ اِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca: Herşey lisan-ı mahsusu ile Hâlıkını yâdeder, takdis
eder. Evet bütün mevcûdatın lisan-ı hal ve kal ile ettiği tesbihat, birtek
Zât-ı Mukaddes'in vücudunu gösteriyor. Evet fıtratın şehadeti reddedilmez.
Delâlet-i hal ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez. Bak hadsiz
fıtrî şehadeti tâzammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delâlet
eden ve mütedâhil daireler gibi birtek merkeze bakan şu mev-
sh: » (S: 705)
cudatın muntâzam
Sûretleri, herbiri birer dildir. Ve mevzun heyetleri, herbiri birer lisan-ı
şehadettir. Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisan-ı tesbihtir ki,
Yirmidördüncü Söz'de kat'î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zâhir
bir Sûrette tesbihatları ve tahiyyatları ve birtek mukaddes zâta şehadetleri,
ziya güneşi gösterdiği gibi bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud'u gösterir. Ve kemâl-i
ulûhiyyetine delâlet eder.
Ondördüncü Pencere
قُلْ مَنْ بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ عِنْدَنَا
خَزَآئِنُهُ مَا مِنْ
دَآبَّةٍ اِلاَّ
هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّىِ
عَلَى كُلّ ِشَيْءٍ
حَفِيظٌ
sırlarınca: Herşey,
herşey'inde ve her şe'ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâl'e muhtaçtır. Evet
kâinattaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki: Za'f-ı mutlak içinde bir
kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın
âsârı görünüyor. Meselâ; nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i
hayatiyyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.
Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var.
(Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şa'şaalı
servet ve gınâları gibi.) Hem cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın
tereşşuhatı görünüyor. Anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.)
Hem bir cehl-i mutlak içinde muhit bir şuûrun tezahüratı
görünüyor. (Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmat-ı âleme
ve mesalih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvafık bir tarzda hareket etmeleri ve
şuurkârane vaziyetleri gibi.) İşte bu acz içindeki kudret; ve za'f içindeki
kuvvet; ve fakr içindeki servet ve gına; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve
şuur; bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i
Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir zâtın vücub-u vücuduna ve
vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Hey'et-i mecmuası ile büyük bir
mikyasta bir cadde-i nuraniyyeyi gösterir. İşte ey tabiat bataklığına düşen
gafil! Eğer tabiatı bırakıp Kudret-i İlâ-
sh: » (S: 706)
hiyyeyi tanımazsan;
herbir şey'e, hattâ herbir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz
bir hikmet ve meharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir
iktidar, herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.
Onbeşinci Pencere
اَلَّذِى اَحْسَنَ
كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ
sırrınca: Herşey'e, o şey'in kabiliyet-i
mahiyetine göre kemâl-i mizan ve intizâm ile biçilip hüsn-ü san'at ile tertib
edilip, en kısa yolda, en güzel bir Sûrette, en hafif bir tarzda, istimalce en
kolay bir şekilde, (meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca
oynatmalarına ve istimâl etmelerine bak) hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud
vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u
vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak'a işaret ederler.
Onaltıncı Pencere
Rûy-i zeminde mevsim-bemevsim tazelenen mahlûkatın îcad ve
tedbirlerindeki intizâmat ve tanzimat, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir.
Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarure bir Hakîm'i
gösterir. Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat, bilbedâhe bir inâyet-i
tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet-i tâmme, bizzarure inâyetkâr bir Hâlık-ı Kerim'i
gösterir. Ve o perde-i inâyette umuma şâmil bir taltifat ve ihsanat, bilbedâhe
bir rahmet-i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahman-ı
Rahîm'i gösterir. Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç
zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri ve erzakları, bilbedâhe
terbiyekârane bir Rezzâkıyet ve şefkatkârane bir Rububiyyeti gösterir. Ve o
terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim'i gösterir. Evet zeminin yüzünde
kemâl-i hikmetle terbiye edilen ve kemâl-i înayetle tezyin edilen ve kemâl-i
rahmetle taltif edilen ve kemâl-i şefkatle iaşe edilen bütün mahlûkat, birer birer
bir Sâni'-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak'ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret
ettikleri gibi, yeryüzünün mecmuunda tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd
ve iradeyi bilbedâhe gösteren
sh: » (S: 707)
hikmet-i âmme; ve
hikmeti dahi tâzammun eden umum masnûata şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet ve
hikmeti tâzammun eden ve umum mevcûdât-ı arziyeye şamil olan rahmet-i vâsia; ve
rahmet ve hikmet ve inâyeti de tâzammun eden umum zîhayata şamil bir surette ve
gâyet kerîmane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak!
Nasılki; elvan-ı seb'a, ziyayı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziya,
nasıl şübhesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet
içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî, nihayet derecede Hakîm, Kerîm,
Rahîm, Rezzak bir Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini büyük bir
mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir.
İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane,
kerîmane, rahîmâne, rezzakane terbiyeti ve bu acîb ve hârika ve mu'cize
keyfiyeti ne ile îzah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin
gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz,
câmid, câhil esbabla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve
müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi', Basîr olan Zât-ı
Zülcelâl'e nihayetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan
«tabiat» namını verip nihayetsiz hatâ işlemek mi istersin! Hem güneş gibi
parlak şu hakikatı, hangi kuvvet ile söndürebilirsin! Hangi perde-i gaflet
altında saklayabilirsin!
"Onyedinci Pencere
اِنَّ فِى السَموَاتِ
وَاْلاَرْضِ َلاَيَاتٍ
لِلْمُؤْمِنِينَ
Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşa edip görüyoruz ki:
Îcad-ı eşyada müşevveşiyyeti iktiza eden ve intizâmsızlığa sebeb olan
nihayetsiz sehavet ve bir cûd-u mutlak, gâyet derecede bir insicam ve intizâm
içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebâtatı gör. Hem
mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki sür'at-i mutlaka dahi
kemâl-i mevzuniyyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün
meyvelere bak. Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i
mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san'at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü
yaldızlayan bütün çiçeklere bak! Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden
îcad-ı
sh: » (S: 708)
eşyadaki sühulet-i
mutlaka dahi, nihayetsiz derecede san'atkârlık ve meharet ve ihtimamkârlık
içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebâtat cihazatının sandukçaları ve
proğramları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün
tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak. Hem ihtilaf ve ayrılığı iktiza eden
uzaklık ve bu'd-u mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün
aktâr-ı zeminde zer'edilen her nevi' hububata bak. Hem karışmayı ve bulaşmayı
iktiza eden kemâl-i ihtilât, bilâkis kemâl-i imtiyaz ve tefrik içinde
görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine
benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyazları ve ağaçlara giren
muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyaz ile tefrikleri
ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif â'za ve hüceyrâta göre kemâl-i
imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör. Hem
ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gâyet derecede mebzuliyyet ve
nihayet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça, san'atça nihayet derecede
kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acaib-i san'at
içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan
dutların nevilerine bak! Kemâl-i rahmeti, kemâl-i san'at içinde gör. İşte bütün
rûy-i zeminde gâyet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk
içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve
hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gâyet uzaklık ile beraber son derecede
muvafakat ve benzeyiş, ve son derece benzemek içinde gâyet derecede sühulet ve
kolaylık ile beraber gâyet derecede ihtimamkârane yapılış; ve gâyet derecede
güzel yapılış içerisinde sür'at-i mutlaka ve çabuklukla beraber gâyet derecede
mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gâyet derecede israfsızlık içinde son
derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-ü san'at; ve son derece
hüsn-ü san'at içinde nihayet derecede sehavet ile beraber intizâm-ı mutlak..
elbette gündüz, ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl'in,
bir Hakîm-i Zülkemâl'in, bir Rahîm-i Zülcemâl'in vücub-u vücuduna ve kemâl-i
kudretine ve cemâl-i Rububiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehadet
ederler. لَهُ اْلاَسْمَآءُ الْحُسْنَى sırrını gösterirler.
Şimdi ey bîçâre câhil, gafil, muannid, muattıl! Bu
hakikat-ı uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin! Bu nihayet derecede mu'cize ve hâri
sh: » (S: 709)
ka keyfiyeti ne ile îzah
edebilirsin! Bu hadsiz derecede acib şu san'atları neye isnad edebilirsin! Bu,
yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp
kapatabilirsin! Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz
yoldaşın ve dalâlette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün
karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin
tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu!
Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şey'in içinde o şeyden
yapılan, eşya adedince mânevî makine ve matbaaları mı var!..
Onsekizinci Pencere
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا
فِى مَلَكُوتِ
السَّموَاتِ وَ
اْلاَرْضِ
Yirmiikinci Söz'de izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl
mükemmel, muntâzam, san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe muntâzam bir fiile
delâlet eder. Yâni bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntâzam
bir fiil, bizzarure mükemmel bir fâile ve mâhir bir ustaya, bir dülgere delâlet
eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe mükemmel bir sıfata, yâni
san'at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i
san'at, bilbedâhe mükemmel bir istîdadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir
istîdad ise, âlî bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder.
Öyle de: Zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid
eserler, bilbedâhe gâyet derece-i kemâlde bulunan ef'âli gösteriyor. Ve şu
nihayet derecedeki intizâm ve hikmet dairesindeki ef'al, bilbedâhe ünvanları ve
isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünki; muntâzam, hakîmane fiiller,
fâilsiz olmadığı, kat'iyen mâlûm. Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin son
derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünki fenn-i sarfça nasıl ism-i
fâil, masdardan yapılır. Öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi masdarları ve
menşe'leri, sıfatlardır. Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şübhesiz son derece
mükemmel olan şuûnat-ı zâtiyeye delâlet eder. Ve kabiliyet-i zâtiye (tâbir
edemediğimiz) o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkalyakîn hadsiz derece-i Kemâlde
olan bir zâta delâlet eder.
İşte bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat,
herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme;
sh: » (S: 710)
isim ise, vasfa ve vasıf
ise, şe'ne ve şe'n ise, zâta şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek
Sâni'-i Zülcelâl'in vücub-u vücuduna şehadet ve Ehadiyyetine işaret ettikleri
gibi; heyet-i mecmuası ile, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir
mi'rac-ı mârifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir
bürhân-ı hakikattır.
Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar
kuvvetli şu bürhânı ne ile kırabilirsin! Şu masnuat adedince hakikatın şuâını
gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Hangi
perde-i gafleti üstüne çekebilirsin!..
Ondokuzuncu Pencere
تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca: Sâni'-i Zülcelâl, semâvatın ecramına o kadar
hikmetler, mânalar takmış ki; güya celâl ve cemâlini ifade etmek için semâvatı;
güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semâda dahi
olan mevcûdâta öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki; güya o cevv-i
semâyı berkler, şimşekler, raadlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve
kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl zemin kafasını,
hayvanat ve nebâtat denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı
san'atını kâinata gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları
ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine
kemâl-i san'atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan
çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı
san'atını ve kemâl-i Rububiyyetini ehl-i şuûra tâlim ediyor. İşte bu hadsiz
kelimât-ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı
ifadesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz.
Evet herbir nebat, herbir ağaç, pekçok lisan ile
Sâni'lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve
bakanlara «Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!» dedirtirler.
Evet, herbir nebatın çiçek açması zamanında ve sünbül
vermesi ânında, tebessümkârane mânevî tekellümleri hengâmındaki tes-
sh: » (S: 711)
bihleri, kendileri gibi
güzel ve zâhirdir. Çünki: Herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntâzam sünbülün
lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntâzam habbelerin kelimâtıyla hikmeti
gösteren o nizâm, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan
ise, meharet-i san'atı gösteren bir nakş-ı san'at içindedir ve o nakş-ı san'at,
lûtuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir. Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı
gösteren lâtif kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar
keyfiyetler, öyle bir lisan-ı şehadettir ki: Hem Sâni'-i Zülcemâl'ini Esmâsıyla
târif eder, hem evsafıyla tavsif eder, hem cilve-i Esmâsını tefsir eder, hem
teveddüd ve taarrüfünü, yâni sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.
İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba
zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek
bir kuvvetle Sâni'-i Zülcelâl'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini
işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi! Eğer kalsa, sana
insan ve zîşuur denilebilir mi!.
Gel şimdi bir ağaca
dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntâzaman çıkması, çiçeklerin
mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların
ellerinde, mâsum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki lâtif
ağzını gör. Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir
neş'e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet ile
gülen meyvelerin kelimâtı ile ifade edilen hikmetli nizâm içindeki adilli
mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar ve
meharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı
tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu'cize-i
kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gâyet zâhir bir Sûrette bir Sâni'-i Hakîm,
Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün'im, Mücemmil, Mufaddıl'ın vücub-u vücudunu ve
vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. İşte eğer
bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen, يُسَبِّحُ ِللّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin,
anlayacaksın.
İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht
gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren
sh: » (S: 712)
ve sevdiren bir Kerîm-i
Zülcemâl, tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı. Mademki susturulmaz,
dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünki: Sen kulağını
kapamakla kâinat sükût etmez; mevcudat susmaz; Vahdâniyyet şahidleri seslerini
kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler...
Yirminci Pencere
(Hâşiye)
فَسُبْحَانَ
الَّذِى بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَىْءٍ
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ
اِلاَّ عِنْدَنَا
خَزَآئِنُهُ وَمَا
نُنَزِّلُهُ اِلاَّ
بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ وَ اَرْسَلْنَا
الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ
فَاَنْزَلْنَا
مِنَ السَّمَآءِ
مَآءً مُبَارَكًا
فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ
وَ مَآ اَنْتُمْ
بِخَازِنِينَ
Nasıl cüz'iyat ve neticelerde ve teferruatta kemâl-i hikmet
ve
_____________________________
(Haşiye): Şu Yirminci Pencere'nin
hakikatı, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti:
تَلَءْلَءَ
الضِّيَآءِ مِنْ
تَنْوِيرِكَ تَشْهِيرِكَ تَمَوُّجُ
اْلاَعْصَارِ
مِنْ تَصْرِيفِكَ
تَوْظِيفِكَ
سُبْحَانَكَ
مَآ اَعْظَمَ سُلْطَانَكَ تَفَجُّرُ
اْلاَنْهَارِ
مِنْ تَدْخِيرِكَ
تَسْخِيرِكَ
تَزَيُّنُ
اْلاَحْجَارُ
مِنْ تَدْبِيرِكَ سُبْحَانَكَ
مَآ اَبْدَعَ حِكْمَتِكَ
تَبَسَّمَ
اْلاَزْهَارِ
مِنْ تَزْيِينِكَ
تَحْسِينِكَ تَبَرُّجُ اْلاَثْمَارُ
مِنْ اِنْعَامِكَ
اِكْرَامِكَ
سُبْحَانَكَ
مَآ اَحْسَنَ صَنْعَتِكَ تَسَجَّعَ
اْلاَطْيَارُ
مِنْ اِنْطَاقِكَ
اِرْفَاقِكَ
تَهَزَّجَ
اْلاَمْطَارِ
مِنْ اِنْزَالِكَ
اِفْضَالِكَ سُبْحَانَكَ
مَآ اَوْسَعَ رَحْمَتِكَ
تَحَرُّكَ اْلاَقْمَارُ
مِنْ تَقْدِيرِكَ
تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ
تَنْوِيرِكَ سُبْحَانَكَ
مَآ اَنْوَرَ بُرْهَانِكَ
اَبْهَرَ سُلْطَانِكَ
sh: » (S: 713)
cemâl-i san'at
görünüyor. Öyle de: Tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük
mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile
vaziyetler alıyorlar. İşte ziyanın parlaması, sair hikmetli hidematının
delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlâhiyyeyi izn-i Rabbânî ile teşhir ve ilân
etmektir. Demek bir Sâni-i Hakîm tarafından ziya istihdam ediliyor. Çarşı-yı âlem
sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irâe ediyor. Şimdi rüzgârlara bak
ki: Sâir hakîmane, kerîmane faidelerinin ve vazifelerinin şehadetiyle gâyet
mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir Sâni-i Hakîm
tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise,
emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara.. Yerden, dağlardan
kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki: Onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan
faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlar da bir mîzan-ı hâcetle
iddiharlarının ifadesi ile ve bir mîzan-ı hikmetle gönderilmelerinin
delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm'in teshiriyle ve iddiharıyladır.
Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisâl etmeleridir.
Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevâhirlerin ve mâdenlerin
envâ'ına bak. Bunların tezyinatları ve menfaatlı hâsiyetleri bir Sâni'-i
Hakîm'in tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu, onlara
müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiyye ve levâzımât-ı insâniyye ve
hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzârları gösteriyor.
Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve
tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'-i Kerîm'in,
bir Mün'im-i Rahîm'in sofrasında birer târife, birer dâvetname hükmünde olarak
muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev'e ayrı ayrı târife ve dâvetname
olarak verilmiştir.
Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları,
bir Sâni'-i Hakîm'in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î ise, hayret
verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifade-i maksad
etmeleridir.
Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, mânasız bir ses
olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil
ise, hâlî bir boşlukta o acaibi îcad etmek ve onlardan
sh: » (S: 714)
âb-ı hayat hükmündeki
damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek,
gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü, gâyet mânidar ve hikmettardır ki: bir
Rabb-i Kerîm'in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki: «Sizlere müjde,
geliyoruz!..» mânasını ifade ederler.
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamere
dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle olduğu, ona müteallik ve
yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde Beyân ettiğimizden kısa
kesiyoruz.
İşte ziyadan tut, tâ Kamer'e kadar saydığımız küllî
unsurlar gâyet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir
Vâcib-ül Vücud'un vahdetini ve Kemâl-i kudretini ve âzamet-i saltanatını
gösterir, ilân ederler.
İşte ey gafil! Eğer bu
gök gürlemesi gibi bu sadayı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o
ziyayı söndürebilirsen, Allah'ı unut! Yoksa aklını başına al! Sübhane Men:
سُبْحَانَ
مَنْ تُسَبِّحُ
لَهُ السَّموَاتُ
السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ فِيهِنَّ de.
Yirmibirinci Pencere
وَ الشَّمْسُ
َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ
لَهَا ذلِكَ تَقْدِيرُ
الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve
vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nuranî bir penceredir. Evet, manzume-i
şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: cirmleri, küçüklük-büyüklük
itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık-yakınlık noktasında pekçok
mütefâvit ve sür'at-i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu halde kemâl-i intizâm
ve hikmet ile ve kemâl-i mîzan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri
ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlahî ile
bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir âzamet-i
kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir. Çünki: O câmid
cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizâm ve mizan-ı hikmet
içinde muhtelif
sh: » (S: 715)
şekillerde ve muhtelif
mesâfelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir
kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre
mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki:
Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet
verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i Arzdan bin defa büyük
cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.
Manzume-i şemsiyyenin, yâni şemsin me'mumları ve meyveleri
olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhît-i İlahîye havale edip, yalnız
gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu
seyyaremiz, bir âzamet-i şevket-i rubûbiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyyeti
ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i
Rabbânî ile (Üçüncü Mektub'da Beyân edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için
bir uzun seyr ü seyahat, ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniyye olarak
acâib-i masnûat-ı İlâhiyye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi,
bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat
akrebi gibi Kamer dahi dakik hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o
Kamer'e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş. İşte bu mübarek
seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i
Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz
böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem, Şemse, kendi mihveri
üstünde cazibe denilen mânevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde
olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevî
iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş
saatlik bir mesâfeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre «Herkül
Burcu» tarafına veya Şems-üş Şümûs cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed
sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i
Rubûbiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i
şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.
Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere
karışabilir! Hangi esbabın eli buna ulaşabilir! Hangi kuvvet buna yanaşabilir!.
Haydi sen söyle. Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne
başkasını karıştırır mı! Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası
olan zîhayatları, başka ellere verir mi! Baş
sh: » (S: 716)
kasını müdahale ettirir
mi! Bâhusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin
halîfesi ve o sultanın âyinedâr bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı!
Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi!
Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?
Yirmiikinci Pencere
اَلَمْ نَجْعَلِ
اْلاَرْضَ مِهَادًا
وَ الْجِبَالَ
اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ
اَزْوَاجًا
فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
Küre-i Arz, bir kafadır ki; yüzbin ağzı vardır. Herbir
ağzında, yüzbin lisanı vardır. Her lisanında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri
çok cihetle Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad, herşeye, kadîr, herşey'e alîm bir
Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine ve
esmâ-i hüsnâsına şehadet ederler. Evet arzın evvel-i hilkatına bakıyoruz ki:
Mâyi haline gelen bir madde-i seyyâleden taş; ve taştan toprak halkedilmiş.
Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı. O mâyi taş olduktan sonra, demir gibi
sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin
hâcetlerini gören bir Sâni-i Hakîm'in hikmetidir. Sonra tabaka-i turâbiye,
dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılâblardan gelen
zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden
şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların
levâzımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazat-ı
muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip
iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sâir madenlere menşe' ve medâr olsun.
İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm'in
vücub-u vücuduna ve vahdetine gâyet kat'î ve kuvvetli şehadet eder.
Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile îzah edersin? Hangi
tesadüf şu acaib-i masnûat ile dolu sefine-i Rabbâniyyeyi bir meşher-i acaib
yaparak yirmidörtbin sene bir mesâfede, bir senede sür'atle çevirip, onun
yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin.
sh: » (S: 717)
Hem zeminin yüzündeki acîb san'atlara bak. Anâsırlar, ne
derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle zemin yüzündeki
Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar. Hizmetlerine koşuyorlar.
Hem acîb ve garib san'atlar içinde rengârenk acib hikmetli
zemin yüzünün sîmasındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl; sekenelerine enhar
ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve
ibâdına lâyık birer mesken ve vesait-i nakliye yapmış. Sonra yüzbinler ecnâs-ı
nebâtat ve envâ-ı hayvanatı ile kemâl-i hikmet ve intizâm ile doldurup hayat
vererek şenlendirmek, vakit-bevakit muntâzaman mevt ile terhis ederek boşaltıp
yine muntâzaman «Ba'sü ba'delmevt» suretinde doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelâl'in
ve bir Hakîm-i Zülkemâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine yüzbinler lisanlarla
şehadet ederler.
Elhasıl: Yüzü, acaib-i san'ata bir meşher ve garâib-i
mahlûkata bir mahşer ve kafile-i mevcûdâta bir memer ve sufûf-u ibâdına bir
mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat
kadar nur-u vahdâniyyeti gösterir.
İşte ey coğrafyacı
efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisan ile Allah'ı
tanıttırsa ve sen Onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece-i
kabahatını düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl
ve başını bataklıktan çıkar. آمَنْتُ
بِاللّهِ الَّذِى
بِيَدِهِ مَلَكُوتُ
كُلِّ شَيْءٍ de.
Yirmiüçüncü Pencere
اَلَّذِى خَلَقَ
اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ
Hayat, kudret-i Rabbâniyye mu'cizâtının en nuranîsidir, en
güzelidir. Ve vahdâniyyet bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve
tecelliyat-ı Samedaniyye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır. Evet, hayat
tek ba-
sh: » (S: 718)
şıyla bir Hayy-ı Kayyûm'u bütün esmâ ve şuunâtı ile bildirir. Çünki hayat, pekçok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır. Elvan-ı seb'a, ziyada; ve muhtelif edviyeler, tiryakta nasılki mümtezicen bulunur. Öyle de: Hayat dahi, pekçok sıfâttan yapılmış bir hakikattır. O hakikattaki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek inkişaf edip ayrılırlar. Kısm-ı ekseri ise hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler. Ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler. Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan rızk ve rahmet ve inâ