Otuzikinci Söz
Şu söz üç mevkıftır.
[Yirmiikinci Söz'ün Sekizinci Lem'asını izah eden bir
zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehadet ettikleri ellibeş lisandan (ki Katre
Risalesi'nde onlara işaret edilmiş) birinci lisanına bir tefsirdir. Ve لَوْ
كَانَ فِيهِمَآ
اَلِهَةٌ اِلاَّ
اللَّهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakaikından, temsil libası giydirilmiş bir
hakikattır.]
Birinci Mevkıf
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
لَوْ كَانَ
فِيهِمَآ اَلِهَةٌ
اِلاَّ اللَّهُ
لَفَسَدَتَا لآَ
اِلهَ اِلاَّ اللَّهُ
وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ
لَهُ لَهُ الْمُلْكُ
وَ لَهُ الْحَمْدُ
يُحْيِى وَ يُمِيتُ
وَ هُوَ حَىٌّ
لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ
الْخَيْرُ وَ هُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ
الْمَصِيرُ
Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhidînin onbir
cümlesinin herbirinde birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o
mertebelerden yalnız لاَ شَرِيكَ
لَهُ deki mânâyı, basit
avâmın fehmine gelecek bir muhavere-i temsiliye ve bir münazara-i faraziye
tarzında ve lisan-ı hali, lisan-ı kal Sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden
kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine
o muhavereyi yazıyorum. Şöyle ki:
sh: » (S: 628) Bütün
tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi umum enva'-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve
dalaletin tevehhüm ettikleri şeriklerin namına bir şahıs farzediyoruz ki: O
şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakikî mâlik
olmak dâva etmektedir.
İşte o
müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona Rab ve
hakikî mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisanıyla, felsefe diliyle
söyler. O zerre dahi, hakikat lisanıyla ve hikmet-i Rabbanî diliyle der ki:
"Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum,
bütün o vezaifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa.. hem, benim gibi
hadd ü hesaba gelmeyen zerrat içinde beraber gezip (Haşiye) iş görüyoruz. Eğer
bütün emsalim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar
sende varsa.. hem Kemâl-i intizâm ile cüz olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki
küreyvat-ı hamraya hakikî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana Rab olmak dâva
et; beni, Cenâb-ı Hak'tan başkasına isnad et. Yoksa sus! Hem bana Rab
olamadığın gibi, müdahale dahi edemezsin. Çünki vezaifimizde ve harekâtımızda o
kadar mükemmel bir intizâm var ki; nihayetsiz bir hikmet ve muhit bir ilim
sahibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki
senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün
elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz."
O müddeî,
Maddiyyunların dedikleri gibi dedi ki: "Öyle ise sen kendi kendine mâlik
ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?" Zerre ona cevaben
der: "Eğer, güneş gibi bir dimağım ve ziyası gibi ihâtalı bir ilmim ve
harareti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyasındaki yedi renk gibi muhit
duygularım ve gez-
_____________________________
(Haşiye):
Evet müteharrik herbir şey, zerrattan seyyarata kadar, kendilerinde olan
sikke-i Samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi, harekâtlarıyla dahi,
gezdikleri bütün yerleri vahdet namına zabtederler. Kendi mâlikinin mülküne
idhal ederler. Hareket etmeyen masnuat ise, nebâtattan nücum-u sevabite kadar,
birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki; bulunduğu mekânı, kendi Sâniinin
mektubu olduğunu gösterirler.
- Demek
herbir nebat, herbir meyve, birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler
ki; mekânlarını ve vatanlarını, vahdet namına Sâni'lerinin mektubu olduğunu
gösterirler.
Elhasıl:
Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet namına zabteder. Demek bütün
yıldızları elinde tutmayan, birtek zerreye Rab olamaz.
sh: » (S: 629)
diğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer
yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi
ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu dâva ederdim. Haydi def'ol git, sen
benden iş bulamazsın!"
İşte
şeriklerin vekili, zerreden me'yus olunca, küreyvat-ı hamradan iş bulacağım
diye, kandaki bir küreyvat-ı hamraya rast gelir. Ona esbab namına ve tabiat ve
felsefe lisanıyla der ki: "Ben sana Rab ve mâlikim." O küreyvat-ı
hamra, yâni yuvarlak kırmızı mevcûd, ona hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlahiye
dili ile der: "Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve
nizâmatımız bir olan kan ordusundaki bütün emsalime mâlik olabilirsen, hem
gezdiğimiz ve Kemâl-i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrat-ı bedene
mâlik olacak bir dakik hikmet ve azîm kudret, sende varsa göster ve
gösterebilirsen belki senin dâvanda bir mânâ bulunabilir. Halbuki senin gibi
sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak belki
zerre miktar karışamazsın. Çünki bizdeki intizâm o kadar mükemmeldir ki, ancak
herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise
sus! Vazifem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin
böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok" der, onu tardeder.
Sonra onu
kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe
rast gelir. Felsefe ve tabiat lisanıyla der: "Zerreye ve küreyvat-ı
hamraya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünki sen, gâyet küçük
bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim. Sen
benim masnuum ve hakikî mülküm ol." der. O hüceyre ona cevaben, hikmet ve
hakikat lisanıyla der ki:
"Ben
çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münasebetlerim
ve bedenin bütün hüceyratına ve heyet-i mecmuasına bağlı alâkalarım var.
Ezcümle: Evride ve şerayin damarlarına ve hassase ve muharrike asablarına ve
cazibe, dafia, müvellide, Mûsavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel
vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve asab ve kuvveleri teşkil ve
tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsalim ve
san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrat-ı bedeniyeye
tasarruf edecek nafiz bir kudret, şamil bir hikmet, sende varsa göster, sonra
ben se-
sh: » (S: 630)
ni yapabilirim diye dâva et. Yoksa haydi git! Küreyvat-ı
hamra, bana erzak getiriyorlar. Küreyvat-ı beyza da, bana hücum eden
hastalıklara mukabele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi
âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünki bizde o
derece ince ve nazik ve mükemmel bir intizâm (Haşiye) var ki; eğer bize
hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Ka
_______________________________
(Haşiye):
Sâni'-i Hakîm, beden-i insanı gâyet muntâzam bir şehir hükmünde halketmiştir.
Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da
çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelanına medârdırlar. Kan
ise içinde iki kısım küreyvat halkedilmiş. Bir kısmı küreyvat-ı hamra tâbir
edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlahî ile hüceyrelere
erzak yetiştiriyor (tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvat-ı
beyzadırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi
düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevî
gibi iki hareket-i devriye ile süratli bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın
heyet-i mecmuası ise; iki vazife-i umumiyesi var: Biri: Bedendeki hüceyratın
tahribatını tamir etmek. Diğeri: Hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni
temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki: Biri safi
kanı getirir, dağıtır, safi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı; enkazı toplayan
bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı "Ree" denilen nefesin
geldiği yere getirirler.
Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot,
biri müvellid-ül humuza. Müvellid-ül humuza ise nefes içinde kana temas ettiği
vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker.
İkisi imtizac eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye
inkılab ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder.
Çünki Sâni'-i Hakîm, fenn-i Kimya'da aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münasebet-i
şedideyi müvellid-ül humuza ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın
olduğu vakit, o kanun-u İlahî ile o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir
ki; imtizacdan hararet hasıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu
sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı
hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yâni onun zerresi bunun
zerresiyle imtizac eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak
kalır. Çünki imtizacdan evvel iki hareket idi; şimdi iki zerre bir oldu, her
iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm'in
bir kanunu ile hararete inkılab eder. Zâten "hareket, harareti tevlid
eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki
hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi, kandaki
karbon alındığı için kan dahi safi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit,
vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı
vakit ağızda mu'cizât-ı kudret-i İlahiye olan kelime meyvelerini veriyor.
فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ
فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
sh: » (S: 631)
dîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız
bozulur, nizâmımız karışır.
"Sonra o müddeî, onda da me'yus oldu. Bir insanın
bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisanı ile Tabiiyyunun
dedikleri gibi der ki: "Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem
var." Cevaben o beden-i insanî, hakikat ve hikmet diliyle ve intizâmının
lisan-ı haliyle der ki: "Eğer bütün emsalim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret
ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakikî mutasarrıf
olacak bir kudret ve ilim sende varsa, hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtat ve
hayvanata kadar benim erzakımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir
hâkimiyetin varsa, hem ben kılıf olduğum gâyet geniş ve yüksek olan ruh, kalb,
akıl gibi letâif-i mâneviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek,
Kemâl-i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihayetsiz bir kudret,
hadsiz bir hikmet varsa göster, sonra "Ben seni yaptım" de. Yoksa
sus! Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehadetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin
delaletiyle, benim Sâniim herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi
işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı, onun san'atına karışamaz.
Zerre miktar müdahale edemez."
O
şeriklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider, insanın
nev'ine rast gelir. Kalbinden der ki: "Belki bu dağınık, karmakarışık olan
Cemâat içinde; şeytan, onların ef'al-i ihtiyariye ve içtimaiyelerine karıştığı
gibi, belki ben de ahvâl-i vücudiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak
karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden bedene ve
beden hüceyresine hükmümü icra ederim." Onun için beşerin nev'ine, yine
sağır tabiat ve sersem felsefe lisanıyla der ki: "Siz çok karışık birşey
görünüyorsunuz. Ben size Rab ve mâlikim veyahut hissedârım." der. O vakit
nev'-i insan, hak ve hakikat lisanıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:
"Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve
nebâtatın yüzler bin enva'ından, rengârenk atkı ve iplerden Kemâl-i hikmetle
dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat enva'ından
nescolunan ve gâyet nakışlı bir Sûrette icad edilen haliçeyi yapacak ve her
vakit Kemâl-i hikmetle tecdid edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende
varsa, hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âleme
tasarruf ede-
sh: » (S: 632)
cek ve hayatımıza lâzım maddeleri mizan-ı hikmetle
aktar-ı âlemden bize gönderecek bir muhit kudret ve şamil bir hikmet sende
varsa, ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek
emsalimizi icad edecek bir iktidar sende varsa; belki bana rubûbiyet dâva
edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp parmak
karıştırabilirim deme. Çünki intizâm mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin
vaziyetler, kudretin kader kitabına göre Kemâl-i intizâm ile bir istinsahtır.
Çünki bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezaretimizde bulunan hayvanat ve
nebâtatın Kemâl-i intizâmları gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nevi
kitabettir.
Hiç mümkün
müdür ki: Bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârane
yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi,
ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icad eden, çekirdekli cismin
sâniinden başkası olsun. Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu'cizât-ı kudreti,
mahiyetimizdeki havarik-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen, anlarsın ki: Benim
Sâniim öyle bir zâttır ki, hiçbir şey ondan gizlenemez, hiçbir şey ona nazlanıp
ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek
kadar sühuletle icad eder. Koca kâinatın fihristesini, Kemâl-i intizâmla benim
mahiyetimde derceden bir zâttır. Böyle bir zâtın san'atına senin gibi câmid,
âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise, sus! Def'ol git!"
der onu tardeder.
Sonra o
müddeî gider zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gâyet
müzeyyen ve münakkaş gömleğe esbab namına ve tabiat lisanıyla ve felsefe
diliyle der ki: "Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende
hissem var" diye dâva eder. O vakit o gömlek, (Haşiye) o haliçe, hak ve
hakikat namına, lisan-ı hikmetle o müddeîye der ki: "Eğer seneler, karnlar
adedince yere giydirilip sonra intizâm ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine
asılan ve yeniden giydirilecek ve Kemâl-i intizâm ile kader dairesinde
proğramları ve biçimleri çizilen ve tâyin olunan ve gelecek zamanın şeridine
takılan ve intizâmlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri,
haliçeleri dokuyacak, icad ede-
_________________________
(Haşiye): Fakat şu haliçe hem
hayattardır, hem intizâmlı bir ihtizazdadır. Her vakit nakışları Kemâl-i hikmet
ve intizâm ile tebeddül eder. Tâ ki nessacının muhtelif cilve-i Esmâsını ayrı
ayrı göstersin.
sh: » (S: 633)
cek kudret ve san'at sende varsa, hem hilkat-i arzdan tâ
harab-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki
mânevî elin varsa ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icad edecek Kemâl-i
intizâm ve hikmetle tamir ve tecdid edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa,
hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i
arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet dâva et. Yoksa haydi
dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet ve öyle
bir turra-i ehadiyet vardır ki, bütün kâinat kabza-i tasarrufunda olmayan ve
bütün eşyayı, bütün şuunatıyla birden görmeyen ve nihayetsiz işleri beraber
yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan
ve nihayetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sahib olamaz ve müdahale
edemez."
Sonra o
müddeî gider. "Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum" der.
Gider, küre-i arza (Haşiye-1) yine esbab namına ve tabiat lisanıyla der ki:
"Böyle serseri gezdiğinden, sahipsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen
benim olabilirsin." O vakit küre-i arz, hak namına ve hakikat diliyle, gök
gürültüsü gibi bir sada ile ona der ki: "Haltetme... Ben, nasıl serseri,
sahipsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı,
bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana
sahipsiz, serseri dersin. Eğer hareket-i seneviyem ile takriben yirmibeş bin
senelik (Haşiye-2) bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve Kemâl-i mizan ve
hikmetle vazife-i hizmetimi gördüğüm o daire-i azîmeye hakikî mâlik olabilirsen
ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyareye ve gezdikleri bütün
dairelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve cazibe-i rahmetle ona ta
_________________________
(Haşiye-1):
Elhasıl: Zerre, o müddeîyi küreyvat-ı hamraya havale eder. Küreyvat-ı hamra onu
hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev-i insana, nev-i
insan onu zîhayat enva'ından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i
arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havale eder. Herbiri
der: "Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen sonra gel benim zabtıma
çalış. Eğer onu mağlub etmezsen, beni ele geçiremezsin."
Demek,
bütün yıldızlara sözünü geçiremiyen, birtek zerreye rubûbiyetini dinletemez.
(Haşiye-2):
Bir dairenin takriben nısf-ı kutru, yüzseksen milyon kilometre olsa; o daire
(kendisi) takriben yirmibeş bin senelik mesâfe olur
sh: » (S: 634)
kılı olduğumuz güneşi icad edip, yerleştirecek ve sapan
taşı gibi beni ve seyyarat yıldızları ona bağlayacak ve Kemâl-i intizâm ve
hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihayetsiz hikmet ve nihayetsiz kudret
sende varsa, bana rubûbiyet dâva et, yoksa haydi cehennem ol, git! Benim işim
var. Vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizâmat ve dehşetli harekât
ve hikmetli teshirat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki; bütün
mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona
muti' ve müsahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyin ettiği gibi,
kolayca güneşi, seyyaratla tanzim eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i
Mutlak'tır."
Sonra o
müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe. Kalbinden der ki: "Bu çok
büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup, bir yol açarım. Yeri de
müsahhar ederim." Güneşe şirk namına ve şeytanlaşmış felsefe lisanıyla,
mecusîlerin dedikleri gibi der ki: "Sen bir sultansın, kendi kendine
mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin." Güneş ise, Hak namına ve
hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlahiye diliyle ona der: "Hâşâ yüzbin defa
hâşâ ve kellâ!.. Ben müsahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhanesinde bir
mumdarım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakikî mâlik olamam.
Çünki sineğin vücudunda öyle mânevî cevherler ve göz, kulak gibi antika
san'atlar var ki; benim dükkânımda yok. Daire-i iktidarımın haricindedir."
der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o
müddeî döner, firavunlaşmış felsefe lisanıyla der ki: "Mâdem kendine mâlik
ve sahib değilsin, bir hizmetkârsın; esbab namına benimsin." der. O vakit
güneş, hak ve hakikat namına ve ubûdiyet lisanıyla der ki: "Ben öyle
birinin olabilirim ki; bütün emsalim olan ulvî yıldızları icad eden ve
semâvatında Kemâl-i hikmetle yerleştiren ve Kemâl-i haşmetle döndüren ve
Kemâl-i zînetle süslendiren bir zât olabilir."
Sonra o
müddeî, kalbinden der ki: "Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık,
karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim namına birşey
kazanırım." der. Onların içine girer. Onlara esbab namına, şerikleri
hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisanıyla, nücumperest olan sabiiyyunların dedikleri
gibi der ki: "Sizler, pekçok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin
taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz." O vakit yıldızlar namına bir yıl
sh: » (S: 635)
dız der ki: "Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve
gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti
görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizâmat-ı âliyemizi ve kavanin-i
ubûdiyetimizi bilmiyorsun. Bizi intizâmsız zannediyorsun. Bizler öyle bir zâtın
san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvatı ve şeceremiz
olan kâinatı ve mesiregâhımız olan nihayetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i
tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad'dir. Bizler donanma elektrik lâmbaları
gibi, onun Kemâl-i rubûbiyetini gösteren nurani şahidleriz ve saltanat-ı
rubûbiyetini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir taifemiz onun daire-i
saltanatında ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i
saltanatını gösteren ve ziya veren nurani hizmetkârlarız.
Evet
herbirimiz kudret-i Vâhid-i Ehad'in birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin birer
muntâzam meyvesi ve vahdâniyetin birer münevver bürhânı ve Melâikelerin birer
menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avalim-i ulviyenin birer lâmbası,
birer güneşi ve saltanat-ı rubûbiyetin birer şahidi ve fezâ-yı âlemin birer
zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurani balığı ve
gökyüzünün birer güzel gözü (Haşiye) olduğumuz gibi, heyet-i mecmuamızda
sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir
zînet ve intizâm içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzuniyet içinde bir Kemâl-i
san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâlimizi, nihayetsiz diller ile vahdetini,
ehadiyetini, samediyetini ve evsaf-ı cemâl ve celal ve Kemâlini bütün kâinata
ilân ettiğimiz halde, bizim gibi nihayet derecede safi, temiz, muti', müsahhar
hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizâmsızlık ve vazifesizlik hattâ
sahibsizlik ile ittiham ettiğinden tokata müstehaksın." der. O müddeînin
yüzüne recm-i şeytan gibi, bir yıldız öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ
cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde
_______________________________
(Haşiye):
Cenâb-ı Hakk'ın acaib-i masnuatına bakıp, temaşa edip ve ettiren işaretleriz.
Yâni: Semâvat, hadsiz gözlerle zemindeki acaib-i san'at-ı İlahiyeyi temaşa eder
gibi görünüyor. Semânın Melâikeleri gibi, yıldızlar dahi mahşer-i acaib ve
garâib olan arza bakıyorlar ve zîşuurları dikkatle baktırıyorlar, demektir.
sh: » (S: 636)
olan tabiatı (Haşiye) evham derelerine ve tesadüfü adem
kuyusuna ve şerikleri, imtina' ve muhaliyet zulümatına ve din aleyhindeki
felsefeyi, esfel-i safilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o
yıldız لَوْ
كَانَ فِيهِمَا
آلِهَةٌ اِلاَّ
اللّهُ لَفَسَدَتَا ferman-ı kudsîsini okuyorlar. Ve "Sinek kanadından tut, tâ
semâvat kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak
karıştırsın" diye ilân ederler.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ سِرَاجِ
وَحْدَتِكَ فِى
كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ
وَ دَلاَّلِ وَحْدَانِيَّتِكَ
فِى مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ
وَ عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
* * *
__________________________
(Haşiye):
Fakat sukuttan sonra tabiat tövbe etti. Hakikî vazifesi, tesir ve fiil
olmadığını, belki kabûl ve infial olduğunu anladı. Ve kendisi kader-i İlahînin
bir nevi defteri -fakat tebeddül ve tegayyüre kabil bir defteri- ve kudret-i
Rabbâniyenin bir nevi proğramı ve Kadîr-i Zülcelâl'in bir nevi fıtrî şeriatı ve
bir nevi mecmua-i kavanini olduğunu bildi. Kemâl-i acz ve inkıyad ile vazife-i
ubûdiyetini takındı. Ve fıtrat-ı İlahiye ve san'at-ı Rabbâniye ismini aldı.
sh: » (S: 637)
بِسْمِ
اللَّهِ الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
فَانْظُرْ
اِلَى اَثَارِ
رَحْمَةِ اللَّهِ
كَيْفَ يُحْيِى
اْلاَرْضَ بَعْدَ
مَوْتِهَا
âyetinin ezelî bağından, bir çiçeğine işaret eden Arabî
fıkralardır.
حَتَّى
كَاَنَّ الشَّجَرَ
الْمُزَهَّرَةَ قَصِيدَةٌ
مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ
..
وَ
تُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ
الْمَدَائِحَ
الْمُبَهَّرَةَ اَوْ
فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ
عُيُونُهَا الْمُبَصَّرَةَ
.. لِتُنْظِرَ
للِصَّانِعِ الْعَجَائِبَ
الْمُنَشَّرَةَ اَوْ
زَيَّنَتْ لِعِيدِِهَا
اَعْضَائَهَا
الْمُخَضَّرَةِ..
لِيَشْهَدَ
سُلْطَانُهَا
آثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ وَ تُشْهِرَ
فِى الْمَحْضَرَةِ
مُرَصَّعَاتِ
الْجَوْهَرِ
وَ
تُعْلِنَ لِلْبَشَرِ
حِكْمَةَ خَلْقِ
الشَّجَرِ بِكَنْزِهَا
الْمُدَخَّرِ
مِنْ جُودِ رَبِّ
الثَّمَرِ.. سُبْحَانَهُ
مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ مَا اَزْيَنَ
بُرْهَانَهُ مَا
اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ..
خَيَالْ
بِينَدْ اَزِينْ
اَشْجَارْ مَلاَئِكْ
رَا جَسَدْ آمَدْ
سَمَاوِى بَا هَزَارَانْ
نَىْ .. اَزِينْ
نَيْهَا شُنِيدَتْ
هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ
ذَاتِ حَىْ .. وَرَقْهَا
رَازَبَانْ دَارَنْد
هَمَه هُو هُوذِكْرْ
آرَنْدْ بَدَرْ
مَعْنَاىِ حَىُّ
حَىْ .. ُو لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُو بَرَابَرْ
مِيزَنْدْ هَرْشَىْ
..دَمَا دَمْ جُويَدَنْدْ
يَا حَقْ سَرَاسَرْ
كُويَدَنْدْ يَا
حَىْ بَرَابَرْ
مِيزَانَنْدْ
اَللّهْ
sh: » (S: 638)
وَ
نَزّلْنَا مِنَ
السّمَاءِ مَاءً
مُبَارَكًا
Arabî
fıkranın tercümesi :
Yâni: Güya
çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki; o kaside
Fâtır-ı Zülcelâl'in medâyih-i bâhiresini inşad edip, şâirane lisan-ı hal ile
söylüyor. Veyahut o çiçek açmış herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini
açmış, tâ Sâni'-i Zücelal'in neşir ve teşhir olunan acaib-i san'atını bir-iki
gözle değil, belki binler gözlerle baksın; tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın.
Veyahut o çiçek açan herbir ağaç, umumî bayram olan baharın içindeki hususî
bayramında ve resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş a'zalarını en süslü
müzeyyenatla süslemiş. Tâ ki, onun Sultan-ı Zülcelâl'i, ona ihsan ettiği
hedâyayı ve letâifi ve âsâr-ı nuraniyesini müşahede etsin. Hem meşher-i
san'at-ı İlahiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaat-ı
rahmetini enzar-ı halka teşhir etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere ilân
etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsanat-ı
Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle
Kemâl-i kudret-i İlahiyeyi göstersin.
* * *
sh: » (S: 639)
BİRİNCİ MEVKIF'IN KÜÇÜK BİR ZEYLİ
فَاسْتَمِعْ
آيَةَ :
اَفَلَمْ
يَنْظُرُوا اِلَى
السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ
كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
وَ زَيَّنَّاهَا...الخ.
ثُمَّ
انْظُرْ اِلَى
وَجْهِ السَّمَاءِ
كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا
فِى سُكُونَةٍ
حَرَكَةً
فِى حِكْمَةٍ
تَلَئْلاُءً
فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا
فِى زِينَةٍ
مَعَ
اِنْتظَامِ الْخِلْقَةِ
مَعَ اِتِّزَانِ
الصَّنْعَةِ
تَشَعْشُعُ
سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ
مِصْبَاحِهَا
تَلئْلُؤُ نُجُومِهَا
تُعْلِنُ ِلاَهْلِ
النُّهَا سَلْطَنَةً
بِلاَ اِنْتِهَاءٍ
اَفَلَمْ
يَنْظُرُوا اِلَى
السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ
كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
وَ زَيَّنَّاهَا...الخ.Bu âyetin bir nevi tercümesi olan ثُمَّ
انْظُرْ اِلَى
وَجْهِ السَّمَاءِ
كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا
فِى سُكُونَةٍ tercümesidir. Yâni âyet-i kerime nazar-ı dikkati semânın
zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde
fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak'ın emir ve
teshiriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri
içinde o dehşetli hadsiz ecram, o gâyet büyük küreler ve gâyet sür'atli
hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinatın kulağını
sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı
ki, kâinatı dağıtacaktı. Yirmi
sh: » (S: 640)
camus, birbiri
içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği
mâlûm. Halbuki Küre-i Arz'dan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa
sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya
söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-u ecramdan Sâni'-i Zülcelâl'in ve Kadîr-i
ZülKemâl'in derece-i kudret ve teshirini ve nücumun ona derece-i inkıyad ve
itaatini anla.
حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍ Hem semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet
emrediyor. Evet gâyet acib ve azîm o harekât, gâyet dakik ve geniş hikmet
içindedir. Nasılki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde
çeviren bir san'atkâr, fabrikanın âzamet ve intizâmı derecesinde derece-i
san'at ve meharetini gösterir. Öyle de: Koca Güneşe, seyyarat ile beraber
fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve
fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl'in derece-i
kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezahür eder.
تََلََئْلاُءً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ Yâni: Hem semâvat yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak
ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'-i Zülcelâl'in ne kadar muazzam
bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde
kesretli elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkiyat-ı medeniyede
derece-i Kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvat o haşmetli, zînetli
yıldızlarıyla Sâni'-i Zülcelâl'in Kemâl-i sanltanatını ve cemâl-i san'atını,
öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
مَعَ اِنْتظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlukatın intizâmını, dakik
mizanlar içinde masnuatın mevzuniyetini gör ve anla ki: Onların Sânii ne kadar
Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet muhtelif ve küçük cirimleri veyahut
hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mizan-ı mahsus ile,
herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir zâtın derece-i iktidar ve hikmetini ve
hareket eden cirimlerin ona derece-i itaat ve müsahhariyetlerini gösterdikleri
gibi, koca semâvat o dehşetli âzametiyle hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da
dehşetli
sh: » (S: 641)
büyüklükleriyle ve gâyet şiddetli hareketleriyle beraber,
zerre miktar ve bir saniyecik kadar hududlarından tecavüz etmemeleri, bir
âşire-i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'-i Zülcelâllerinin
ne kadar dakik bir mizan-ı mahsus ile rubûbiyetini icra ettiğini nazar-ı
dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi Sûre-i Amme'de ve sâir âyetlerde Beyân
olunan teshir-i Şems ve Kamer ve nücumla işaret ettiği gibi:
تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ ِلاَهْلِ النُّهَا سَلْطَنَةً بِلاَ اِنْتِهَاءٍ Yâni: Semânın müzeyyen
tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece gündüz
hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde mektûbât-ı Samedâniyeyi yazmasına bir nur
hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatların
parlayan akrebleri misillü, kubbe-i semâda Kameri, zamanın saat-ı kübrâsına bir
akreb yapmak; mütefavit çok hilâller Sûretinde her geceye güya ayrı bir hilâl
bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde Kemâl-i mizanla, dakik
hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla,
göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin
şeairidir. Zîşuura, onu iş'ar eden muhteşem bir ulûhiyetin işaratıdır. Ehl-i
fikri, imânâ ve tevhide davet eder.
Bak
kitab-ı kâinatın safha-i rengînine
Hâme-i
zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış
bir nokta-i muzlim, çeşm-i dil erbabına
Sanki
âyâtın Huda, nur ile tahrir eylemiş.
Bak, ne
mu'ciz-i hikmet, iz'anrubâ-yı kâinat;
Bak, ne
âlî bir temaşadır fezâ-yı kâinat;
Dinle de
yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Name-i
nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep
beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir
Kadîr-i Zülcelâl'in haşmet-i sultanına
Birer
bürhân-ı nur-efşanız vücub-u Sânia, hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz.
Şu zeminin
yüzünü yaldızlayan nazenin mu'cizâtı çün melek seyranına
sh: » (S: 642)
Bu semânın
arza bakan, Cennet'e dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ-yı
hilkatten semâvat şıkkına, hep kehkeşan ağsanına
Bir
Cemil-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.
Şu semâvat
ehline birer mescid-i seyyar, birer hâne-i devvar, birer ulvî aşiyane,
Birer
misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer tayyareyiz biz.
Bir
Kadîr-i ZülKemâl'in, bir Hakîm-i Zülcelâl'in, birer mu'cize-i kudret, birer
hârika-i san'at-ı Hâlıkane,
Birer
nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle
yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz, işittiririz insan olan insana,
Kör olası
dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz
biz.
Sikkemiz
bir, turramız bir, Rabbimize müsahharız, müsebbihiz abîdane
Zikrederiz,
kehkeşanın halka-i kübrâsına mensub birer meczublarız biz...
* * *
sh: » (S: 643)
İKİNCİ MEVKIF
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
قُلْ هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ اَللّهُ
الصَّمَدُ
Şu
mevkıfın üç maksadı var:
BİRİNCİ MAKSAD
(Bir
yıldızın tokatıyla yere sukut eden ehl-i şirk ve dalaletin vekili, zerrelerden
yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki
dâvadan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikat yapmak için üç mühim
sual ile, ehadiyete ve vahdete dair ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi.)
BİRİNCİ
SUAL: Zındıka lisanıyla diyor ki: "Ey ehl-i Tevhid! Ben, kendi
müekkillerim namına bir şey bulamadım, mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım,
mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile nihayetsiz bir kudret sahibi bir
Vâhid-i Ehad'i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller
karışmasını kabil görmüyorsunuz?"
ELCEVAB:
Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edilmiş ki; bütün mevcûdât, bütün zerrat, bütün
yıldızlar, herbiri Vâcib-ül Vücud'un ve Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücuduna
birer bürhân-ı neyyirdir. Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri, onun
vahdâniyetine birer delil-i kat'îdir. Kur'an-ı Hakîm hadsiz bürhânlarında isbat
ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhânları daha ziyade zikreder. Ezcümle:
وَلَئِنْ
سَاََلْتَهُمْ
مَنْ خَلَقَ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ
اللّهُ { وَمِنْ
آيَاتِهِ خَلْقُ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
gibi pekçok âyâtla, Kur'an-ı Hakîm; hilkat-ı arz ve
semâvatı, vah-
sh: » (S: 644)
daniyete bedâhet derecesinde bir bürhân gösteriyor ki,
ister istemez zîşuur olan her adam, hilkat-ı arz ve semâvatta bizzarure Hâlık-ı
Zülcelâlini tasdik etmeğe mecburdur ki, لَيَقُولُنَّ اللّهُ der.
Birinci
Mevkıf'ta nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvata kadar sikke-i
tevhidi gösterdik. Kur'an-ı Hakîm şu nevi âyâtla, yıldızlardan ve semâvattan
tutup, tâ zerrelere kadar, şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve mânen der:
Semâvat ve
arzı böyle muntâzam halkeden bir Kadîr-i Mutlak'ın, elbette devair-i
masnuatından olan manzume-i şemsiye bilbedâhe onun kabza-i tasarrufundadır.
Mâdem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyaratıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve
tanzim ve teshir ve tedvir ediyor. Elbette o manzume-i şemsiyenin bir cüz'ü ve
şems ile bağlanan küre-i arz dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve
tedvirindedir. Mâdem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve
tedvirindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve icad edilen ve yerin
meyveleri ve gayâtı hükmünde olan masnuat dahi, onun kabza-i rubûbiyetinde ve
terbiyesindedir. Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü
yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin
onlarla dolup boşalan umum masnuat, kabza-i kudret ve ilmindedir ve adl ü
hikmetinin mizanıyla ölçülüp ve tanzim edilir. Mâdem bütün enva', onun kabza-i
kudretindedir. Elbette o enva'ın muntâzam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük
misâl-i Mûsaggarları ve enva'-ı kâinatın blançoları ve kitab-ı âlemin küçücük
fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe onun kabza-i rubûbiyetinde
ve icadındadır ve tedvir ve terbiyesindedir. Mâdem herbir zîhayat, kabza-i
tedbir ve terbiyesindedir. Elbette o zîhayatın vücudunu teşkil eden hüceyrat ve
küreyvat ve a'za ve asab; bilbedâhe onun kabza-i ilim ve kudretindedir. Mâdem
herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvat, onun taht-ı emrindedir ve daire-i
tasarrufundadır ve onun kanunuyla hareket ederler. Elbette bütün bunların
madde-i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san'ata ve nesc-i nakşa mekikler ve
yaylar hükmünde olan zerrat dahi bizzarure onun kabza-i kudretinde ve daire-i ilmindedir
ve onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntâzam harekât yapar, mükemmel vezaif
görürler. Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi, onun kanunuyla,
izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusat-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten
onu temyiz edecek birer
sh: » (S: 645)
alâmet-i farika bulunması ve sîmalar gibi seslerde,
dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir.
İşte şu silsileye mebde' ve müntehayı zikrederek işaret eden şu âyete bak:
وَمِنْ اَيَاتِهِ
خَلْقُ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
اِنَّ فِى ذلِكَ
َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ
Şimdi
deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinat kadar kuvvetli bürhânlar,
meslek-i tevhidi isbat eder. Ve bir Kadîr-i Mutlak'ı gösterir. Mâdem hilkat-ı
semâvat ve arz, bir Sâni'-i Kadîr'i ve o Sâni'-i Kadîr'in nihayetsiz bir
kudretini ve o nihayetsiz bir kudretin, nihayetsiz bir Kemâlde olduğunu
gösterir. Elbette şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yâni, hiçbir cihette
şeriklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte
gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz? Hem de şürekaya hiçbir
ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-i mutlak oldukları halde, şerik-i
ulûhiyet gibi, rubûbiyet ve icad şerikleri dahi mümteni'dirler, vücudları
muhaldir. Çünki semâvat ve arzın Sâniindeki kudret hem nihayet Kemâlde, hem
nihayetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenahî diğer bir kudret,
o nihayetsiz ve gâyet Kemâldeki kudreti mağlub edip, bir kısım yer zabtetmek ve
ona nihayet vermek ve mânen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdid etmek ve
hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenahî şey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz
olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenahî yapmak lâzımgelir ki; bu,
muhalatın en gayr-ı makulü ve mümteniatın en katmerlisidir.
Hem
şerikler "müstağniyetün anha" ve "mümteniatün bizzât" yâni
hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücudları muhal oldukları halde onları dâva
etmek, sırf tahakkümîdir. Yâni aklen, mantıkan, fikren o dâvayı ettirecek bir
sebeb olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedir. İlm-i Usûlce
"tahakkümî" tâbir edilir. Yâni mânâsız dâva-yı mücerreddir. İlm-i
Kelâm ve İlm-i Usûl'ün düsturlarındandır ki, denilir:
لاَ عِبْرَةَ
لِْلاِحْتَِمَالِ
الْغَيْرِ النَّاشِى
عَنْ دَلِيلٍ وَ لاَ يُنَافِى
اْلاِمْكَانُ
الذَّاتِىُّ الْيَقِينَ
الْعِلْمِيَّ
Yâni: Bir
delilden, bir emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin
sh: » (S: 646)
ehemmiyeti yok. Kat'î ilme şek katmaz. Yakîn-i hükmîyi
sarsmaz." Meselâ; zâtında Barla denizi, (yâni Eğirdir Gölü) imkân ve
ihtimal var ki, pekmez olsun; yağa inkılab etmiş olsun. Fakat mâdem bir
emâreden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücuduna ve su olduğuna,
kat'î ilmimize, tesir etmez, şek ve vesvese vermez.
İşte bunun
gibi, mevcûdâtın her tarafından, kâinatın her köşesinden sorduk: Birinci
Mevkıf'ta gösterildiği gibi, zerrattan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıf'ta
görüldüğü gibi; hilkat-ı semâvat ve arzdan, tâ sîmalardaki teşahhusata kadar
hangi şeyden soruldu ise, lisan-ı hal ile vahdâniyete şehadet ve sikke-i
tevhidi gösterdi. Sen de gördün... Öyle ise; kâinatın mevcûdâtında bir emâre
yok ki, bir şirk ihtimali ona bina edilsin. Demek dâva-yı şirk, sırf tahakkümî
ve mânâsız söz ve dâva-yı mücerred olduğundan; şirki iddia etmek, mahz-ı
cehâlet, ayn-ı belahettir.
İşte ehl-i
dalaletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: "Şirke
emâre, kâinattaki tertib-i esbabdır. Herşeyin bir sebeble bağlı olduğudur.
Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa, şerik
olabilirler?"
Elcevab:
Meşiet ve hikmet-i İlahiyenin muktezasıyla ve çok Esmânın tezahür etmek
istemesiyle; müsebbebat, esbaba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış.
Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözlerde kat'î isbat etmişiz ki: "Esbabda
hakikî tesir-i icadî yok." Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbab içinde,
bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vasi', insandır.
İnsanın dahi en zâhir ef'al-i ihtiyariyesi içinde en zâhiri; ekl ve kelâm ve
fikirdir. Yâni: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise
gâyet muntâzam, acib, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz'ünden,
insanın dest-i ihtiyarına verilen ancak bir cüz'üdür. Meselâ: Yemekten, bedenin
tegaddi-i hüceyratından tut, tâ semeratın teşekkülüne kadar olan silsile-i
ef'al içinde, insanın dest-i ihtiyarına verilen yalnız ağızdaki dişlerin
değirmenini tahrik edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden yalnız
meharic-i huruf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Halbuki ağzında birtek
kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar
aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer.
Bu misâlî sünbüle, insandaki hayalin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık
eli, nasıl yetişir?
sh: » (S: 647)
Mâdem esbab içinde en eşrefi ve en ziyade ihtiyar sahibi
olan insan, böyle hakikî icaddan eli bağlansa, sâir cemadat ve behimat ve
anasır ve tabiat; nasıl hakikî mutasarrıf olabilirler? Yalnız o esbab, birer
zarftır ve masnuat-ı Rabbâniyeye bir kılıftırlar ve hedâya-yı Rahmâniyeye birer
tablacıdırlar. Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan
mendil veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına
şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de
esbab-ı zâhiriye ve vesait-i suriyenin, rubûbiyet-i İlahiyeden hiçbir cihette
hisseleri olamaz. Hizmet-i ubûdiyetten başka nasibleri yoktur.
İKİNCİ MAKSAD
Ehl-i
şirkin vekili, meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun
isbatından me'yus kaldığından; ehl-i tevhidin mesleğini, teşkikatıyla ve
şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden; şöyle ikinci bir sual ediyor.
Diyor ki:
Ey ehl-i tevhid! Siz diyorsunuz ki: قُلْ هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ اَللّهُ
الصَّمَدُ Hâlık-ı âlem birdir; Ehaddir, Sameddir. Hem, herşeyin Hâlıkı
odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini onun
elinde; herşeyin anahtarı kabzasında, herşeyin nasiyesini tutuyor; bir iş bir
işe mâni olmuyor. Bütün eşyada, bütün ahvâliyle bir anda tasarruf
edebilir." Böyle acib bir hakikata nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek
zât, nihayetsiz yerlerde, nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?
ELCEVAB:
Şu suale, gâyet derin ve ince ve gâyet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı Ehadiyet
ve Samediyetin Beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise o sırra, ancak bir
temsil dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk'ın zât ve
sıfâtında misil ve misâli yok. Fakat mesel ve temsil ile bir derece şuunatına
bakılabilir. İşte biz de, temsilât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.
Birinci Temsil:
Şöyle ki: Onaltıncı Söz'de isbat edildiği gibi: Birtek zât-ı müşahhas, muhtelif
âyineler vasıtasıyla külliyet kesbeder. Bir cüz'i-yi hakikî iken, şuunat-ı
kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet nasıl cismanî şeylere cam ve su
gibi maddeler âyine olup, cismanî birtek şey, o âyinelerde bir külliyet
kesbeder. Öyle de: Nurani şeylere ve ruhaniyata dahi, hava ve esîr
sh: » (S: 648)
ve âlem-i misâlin Bâzı mevcûdâtı, âyineler hükmünde ve
berk ve hayal sür'atinde birer vasıta-i seyr ü seyahat Sûretine geçerler ki, o
nuraniler ve o ruhânîler, hayal sür'atiy le o meraya-yı nazifede ve o menazil-i
lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her âyinede, nurani
oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için,
cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesif
cismânilerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynları olmadığı gibi,
hâsiyetine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar. Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz'î
olduğu halde, parlak eşya vasıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki
bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer
aksini, bir misâlî güneşi, onların kabiliyetine göre verir. Güneşin hararet ve
ziyası ve ziyasındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi misâli, herbir parlak
cisimde bulunur. Faraza güneşin ilmi, şuuru bulunsa idi; her âyine onun bir
nevi menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder,
her zîşuurla âyineleri vasıtasıyla, hattâ gözbebeğiyle birer telefon hükmünde
muhabere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni olmazdı. Bir muhabere, bir
muhabereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba: Bir
zâtın binbir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir âyinesi
hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere
mazhar olsa; o Zât-ı Zülcelâl, ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri
bir anda yapamaz mı?
İkinci
Temsil: Kâinat bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinatın
hakaikına misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam
çınar ağacını, kâinata bir misâl-i Mûsaggar hükmünde tutup, kâinattaki cilve-i
ehadiyeti onun ile göstereceğiz. Şöyle ki:
Şu ağacın,
lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği
var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek; bir anda, beraber bir san'at ve
icada mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve
gövdesinde, cüz'î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tâbir edilen bir cilve-i
irade-i İlahiye ve bir nüve-i emr-i Rabbanî ile, şu ağacın kavanin-i
teşkiliyesinin merkeziyeti; her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir
çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin bir şeyini, noksan
sh: » (S: 649)
bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak; onunla yapılır.
Ve o birtek cilve-i irade ve o kanun-u emrî; ziya, hararet, hava gibi dağılıp
her yere gitmiyor. Çünki gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve
muhtelif masnularda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar
ile olsa idi; izi ve eseri görülecekti. Belki bizzât, tecezzi ve intişar
etmeden her birisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine o küllî
işler, münafî olmuyor. Hattâ denilebilir ki: O cilve-i irade, o kanun-u emrî, o
ukde-i hayatiye; herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu
muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun-u emrînin birer gözü,
birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun-u emrînin duygularının
birer merkezi hükmündedir ki; uzun vasıtaları perde olup bir mâni teşkil etmek
değil, belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshil ve takrib olur. En
uzak, en yakın gibidir.
Mâdem
bilmüşahede Zât-ı Ehad-i Samed'in, irade gibi bir sıfatının birtek cilve-i
cüz'îsi, bilmüşahede milyon yerde, milyonlar işe vasıtasız medâr olur. Elbette
Zât-ı Zülcelâl'in tecelli-i kudret ve iradesiyle, şecere-i hilkatı bütün ecza
ve zerratıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhud derecesinde yakîn etmek
lâzımgelir.
Onaltıncı
Söz'de isbat ve izah edildiği gibi deriz ki: Madem, güneş gibi âciz ve müsahhar
mahluklar ve ruhânî gibi madde ile mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar
ağacının mânevî nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatiyesi ve merkez-i
tasarrufu olan emrî kanunlar ve iradevî cilveler, nuraniyet sırrıyla bir yerde
iken ve birtek müşahhas cüz'î oldukları halde, pekçok yerlerde ve pekçok
işlerde bilmüşahede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz'î oldukları
halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda bir cüz'-i ihtiyârî ile,
pekçok muhtelif işleri bilmüşahede kesbederler. Sen de görüyorsun ve inkâr
edemezsin.
Acaba:
Maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zulmetinden
münezzeh ve müberra, hem şu umum envar ve şu bütün nuraniyat onun envar-ı
kudsiye-i Esmâiyesinin kesif bir gölgesi ve zılali, hem umum vücud ve bütün
hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i berzah ve âlem-i misâl nim-şeffaf birer âyine-i
cemâli, hem sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan birtek Zât-ı Akdes'in irade-i
külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhit ile zâhir olan tecelli-i sıfâtı ve
cilve-i ef'ali içindeki teveccüh-ü eha
sh: » (S: 650)
diyetinden hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır
gelebilir? Hangi yer ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi
şahıs külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? Hiç eşya ondan gizlenebilir mi? Hiç
bir iş, bir işe mâni olur mu? Hiçbir yer, onun huzurundan hâlî kalır mı? İbn-i
Abbas Radıyallahü Anh'ın dediği gibi: "Herbir mevcûda bakar birer mânevî
basarı ve işitir birer mânevî sem'i" bulunmaz mı? Silsile-i eşya, onun evâmir
ve kanunlarının sür'atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez
mi? Mevani' ve avaik, onun tasarrufuna vesâil ve vesait olamaz mı? Esbab ve
vesait, sırf zâhirî bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde, her
yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve
küçüklük ve tabakat-ı vücudun perdeleri, onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve
şuhuduna mâni olabilir mi? Hem hiç maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin,
kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdudların hassaları ve maddenin ve imkânın ve
kesafetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdudiyetin mahsus ve münhasır
lâzımları olan tegayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzi gibi emirler; maddeden
mücerred ve Vâcib-ül Vücud ve Nur-ul Envar ve Vâhid-i Ehad ve kuyuddan münezzeh
ve hududdan müberra ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdes'e
lâhik olabilir mi? Acz, hiç ona yakışır mı? Kusur, hiç onun damen-i izzetine
yanaşır mı?
İKİNCİ MAKSAD'IN HÂTİMESİ
Bir zaman
ehadiyete dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının
meyvelerine baktım: Arabiyy-ül ibare bir silsile-i tefekkür kalbe geldi. Nasıl
gelmiş ise, öyle arabî olarak yazıp, sonra kısa bir mealini söyleyeceğim. İşte:
نَعَمْ فَاْلاَثْمَارُ
وَالْبُذُورُ
مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ
خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ
هَدَايَاءُ الرَّحْمَةِ
بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ
بَشَائِرُ لُطْفِهِ
فِى دَارِ اْلآخِرَةِ
شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ
بِاَنَّ خَلاَّقَهَا
لِكُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ بِكُلِّ
شَيْءٍ عَلِيمٌ
كُلُّ اْلاَثْمَارِ
وَالْبُذُورِ
مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ
فِى اَطْرَافِ
الْكَثْرَةِ اِشَارَاتُ
الْقَدَرِ رُمُوزَاتُ
الْقُدْرَةِ بِاَنَّ
تَاكَ الْكَثْرَةَ
مِنْ مَنْبَعِ
الْوَحْدَةِ تَصْدُرُ
شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ
الْفَاطِرِ فِى
الصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ
ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ
تَنْتَهِى ذَاكِرَةً
لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ
فِى الْخَلْقِ
وَالتَّدْبِيرِ
وَكَذَاهُنَّ
تَلْوِيحَاتُ
الْحِكْمَةِ بِاَنَّ
صَانِعَ الْكُلِّ
بِكُلِّيَّةِ
النَّظَرِ اِلَى
الْجُزْئِىِّ
يَنْظُرُ ثُمَّ
اِلَى جُزْئِهِ
sh: » (S: 651)
اِذْ اِنْ كَانَ
ثَمَرًا فَهُوَ
الْمَقْصُودُ
اْلاَظْهَرُ مِنْ
خَلْقِ هذَا الشَّجَرِ
فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ
لِهذِهِ الْكَائِنَاتِ
فَهُوَ الْمَطْلُوبُ
اْلاَظْهَرُ لِخَالِقِ
الْمَوْجُودَاتِ
وَالْقَلْبُ كَالنَّوَاةِ
فَهُوَ الْمِرْآةُ
اْلاَنْوَرُ لِصَانِعِ
الْكَائِنَاتِ
مِنْ هذِهِ الْحِكْمَةِ
صَارَ اْلاِنْسَانُ
اْلاَصْغَرُ فِى
هذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ
هُوَ الْمَدَارُ
اْلاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ
وَالْمَحْشَرِ
فِى هذِهِ الْمَوْجُودَاتِ
وَالتَّخْرِيبِ
وَالتَّبْدِيلِ
لِهذِهِ الْكَائِنَاتِ
Bu arabî
fıkranın mebdei şudur:
فَسُبْحَانَ
مَنْ جَعَلَ حَدِيقَةَ
اَرْضِهِ مَشْهَرَ
صَنْعَتِهِ مَحْشَرَ
حِكْمَتِهِ مَظْهَرَ
قُدْرَتِهِ مَزْهَرَ
رَحْمَتِهِ مَزْرَعَ
جَنَّتِهِ مَمَرَّ
الْمَخْلُوقَاتِ
مَسِيلَ الْمَوْجُودَاتِ
مَكِيلَ الْمَصْنُوعَاتِ
فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ
مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ
مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ
مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ
مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ
خَوَارِقُ صُنْعِهِ
هَدَايَاءُ جُودِهِ
بَشَائِرُ لُطْفِهِ
تَبَسُّمُ اْلاَزْهَارِ
مِنْ زِينَةِ اْلاَثْمَارِ
تَسَجُّعُ اْلاَطْيَارِ
فِى نَسْمَةِ اْلاَسْحَارِ
تَهَزُّجُ اْلاَمْطَارِ
عَلَى خُدُودِ
اْلاَزْهَارِتَرَحُّمُ
الْوَالِدَاتِ
عَلَى اْلاَطْفَالِ
الصِّغَارِ تَعَرُّفُ
وَدُودٍ تَوَدُّدُ
رَحْمَانٍ تَرَحُّمُ
حَنَّانٍ تَحَنُّنُ
مَنَّانٍ لِلْجِنِّ
وَ اْلاِنْسَانِ
وَ الرُّوحِ وَ
الْحَيْوَانِ
وَ الْمَلَكِ وَ
الْجَانِّ
İşte bu arabî tefekkürün kısa bir meali şudur ki:
Bütün
meyveler ve içindeki tohumcuklar; hikmet-i Rabbâniyenin birer mu'cizesi.. san'at-ı
İlahiyenin birer hârikası.. rahmet-i İlahiyenin birer hediyesi.. vahdet-i
İlahiyenin birer bürhân-ı maddîsi.. âhirette eltaf-ı İlahiyenin birer
müjdecisi.. kudretinin ihâtasına ve ilminin şümûlüne birer şahid-i sadık
oldukları gibi; şunlar, âlem-i kesretin aktarında ve şu ağaç gibi tekessür
etmiş bir nevi âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzarı, kesretten
vahdete çeviriyorlar. Lisan-ı hal ile herbirisi der: "Dal budak salmış şu
koca ağacın içinde dağılma, boğulma, bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti,
vahdetimizde dâhildir." Hattâ her meyvenin kalbi hükmünde olan herbir
çekirdek dahi, vahdetin birer maddî âyine
sh: » (S: 652)
si oldukları gibi; zikr-i kalbi-yi hafî ile koca ağacın
zikr-i cehrî Sûretiyle çektiği ve okuduğu bütün Esmâyı zikreder, okur. Hem o
meyveler, tohumlar; vahdetin âyineleri oldukları gibi, kaderin meşhud işaratı
ve kudretin mücessem rumuzatıdır ki; kader onlar ile işaret eder ve kudret o
kelimeler ile remzen der: "Nasılki şu ağacın kesretli dal ve budakları, birtek
çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san'atkârının icad ve tasvirde vahdetini
gösteriyor. Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten
sonra, bütün hakikatını bir meyvede toplar. Bütün mânâsını bir çekirdekte
derceder. Onunla Hâlık-ı Zülcelâlinin halk ve tedbirindeki hikmetini
gösterir."
Öyle de:
Şu şecere-i kâinat, bir menba-ı vahdetten vücud alır, terbiye görür. Ve o
kâinatın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcûdât içinde, vahdeti gösterdiği
gibi; kalbi dahi, îmân gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.
Hem o
meyveler ve tohumlar, hikmet-i Rabbâniyenin telvihatıdır. Hikmet onlarla ehl-i
şuura şöyle ifade ediyor ve diyor ki: "Nasıl şu ağaca müteveccih küllî
nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle birtek meyveye bakar. Çünki o
meyve, o ağaca bir misâl-i Mûsaggardır. Hem o ağaçtan maksud, odur. Hem o küllî
nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde herbir çekirdeğe dahi nazar eder.
Çünki çekirdek, umum ağacın mânâsını, fihristesini taşıyor. Demek ağacın
tedbirini gören zât, o tedbir ile alâkadar bütün Esmâsıyla, ağacın vücudundan
maksud ve icadının gayesi olan herbir semereye müteveccihtir. Hem şu koca ağaç,
o küçük meyveler için bâzan budanır, kesilir, tecdid için Bâzı cihetleri tahrib
edilir. Daha güzel, bâki meyveler vermek için, aşılanır.
Öyle de:
Şu şecere-i kâinatın semeresi olan beşer; kâinatın vücudundan ve icadından
maksud odur ve icad-ı mevcûdâtın gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeği olan
insanın kalbi dahi, Sâni'-i Kâinat'ın en münevver ve en câmi' bir âyinesidir.
İşte şu hikmettendir ki: Şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam
inkılablara medâr olmuş. Kâinatın tahrib ve tebdiline sebeb olur. Onun
muhakemesi için dünya kapısı kapanıp, âhiret kapısı açılır.
Mâdem
haşrin bahsi geldi. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın haşrin
sh: » (S: 653)
isbatına dair cezâlet-i Beyânını ve kuvvet-i ifadesini
gösteren bir nükte-i hakikatını Beyân etmeğe münasebet geldi. Şöyle ki:
Şu
tefekkür neticesi gösteriyor ki: Beşerin muhakemesi ve saadet-i ebediye
kazanması için lüzum olsa bütün kâinat tahrib edilir ve tahrib ve tebdil edecek
bir kudret görünüyor ve vardır. Fakat haşrin merâtibi var. Bir kısmına îmân
farzdır. mârifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyat-ı ruhiye ve fikriyenin
derecatına göre görünür. Ve ilim ve mârifeti lâzım olur. Kur'an-ı Hakîm, en
basit ve kolay olan mertebeyi kat'î ve kuvvetli isbat için en geniş ve en büyük
bir daire-i haşri açacak bir kudreti gösteriyor. İşte umuma îmân lâzım olan
haşrin mertebesi şudur ki: İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara
gider. Cesedleri çürüyor. Fakat insanın cesedinden, bir çekirdek, bir tohum
hükmünde olacak "acb-üz zeneb" tâbir edilen küçük bir cüz'ü bâki
kalıp Cenâb-ı Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halkeder, onun ruhunu
ona gönderir. İşte bu mertebe o kadar kolaydır ki; her baharda milyonlarla
misâli görülüyor. İşte bâzan şu mertebeyi isbat için âyât-ı Kur'aniye öyle bir
daireyi gösteriyor ki: Bütün zerratı haşr ü neşredecek bir kudretin
tasarrufatını gösterir. Bâzan da bütün mahlukatı fenaya gönderip, yeniden getirecek
bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir. Bazı, yıldızları dağıtıp, semâvatı
parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufatını ve âsârını gösterir. Bazı,
bütün zîhayatı öldürecek, yeniden def'aten bir sayha ile diriltecek bir kudret
ve hikmetin tasarrufatını ve tecelliyatını gösterir. Bazı, bütün rûy-i zeminde
zîhayat olanları ayrı ayrı haşr ve neşredecek bir kudret ve hikmetin
tecelliyatını gösterir. Bâzan, küre-i arzı bütün bütün dağıtacak, dağları
uçuracak, düzeltip daha güzel bir Sûrete çevirecek bir kudret ve hikmetin
âsârını gösterir. Demek, herkese îmânı ve mârifeti farz olan haşirden başka,
çok mertebe-i haşirleri dahi o kudret ve hikmetle yapabilir. Hikmet-i Rabbâniye
iktiza etmiş ise, elbette haşr ü neşr-i insanî ile beraber umum onları dahi
yapacak veyahut Bâzı mühimlerini yapar.
BİR SUAL:
Diyorsunuz ki: "Sen Sözler'de kıyas-ı temsili çok istimal ediyorsun.
Halbuki Fenn-i Mantıkça kıyas-ı temsilî, yakîni ifade etmiyor. Mesâil-i
yakîniyede bürhân-ı mantıkî lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, Usûl-ü Fıkıh ülemâsınca
zann-ı galib kâfi olan metâlibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı Bâzı
hikâyeler Sûretin
sh: » (S: 654)
de zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakikî olmaz, vakıa
muhalif olur?"
ELCEVAB:
İlm-i Mantıkça çendan "Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat'î ifade etmiyor"
denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev'i var ki; mantıkın yakînî
bürhânından çok kuvvetlidir ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha
yakînîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz'î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin
ucunu gösterip, hükmü o hakikata bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî
maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz'î maddeler, ona irca'
edilsin. Meselâ: "Güneş nuraniyet vasıtasıyla, birtek zât iken her parlak
şeyin yanında bulunuyor." temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki,
nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur.
Mekân onu zabtedemez.
Hem
meselâ: "Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve
mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri"
bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O
hakikat ve o hakikatın kanununu gâyet kat'î bir Sûrette isbat eder ki, o koca
kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı ehadiyetin bir
mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.
İşte bütün
Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyeler bu çeşittirler ki, bürhân-ı kat'î-yi
mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.
İKİNCİ
SUALE CEVAB: Mâlûmdur ki: Fenn-i Belâgatta bir lafzın, bir kelâmın mânâ-yı
hakikîsi, başka bir maksud mânâya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona
"lafz-ı kinaî" denilir. Ve "kinaî" tâbir edilen bir kelâmın
mânâ-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinaî mânâsıdır ki,
medâr-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinaî mânâ doğru ise, o kelâm sadıktır.
Mânâ-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mânâ-yı kinaî doğru değilse;
mânâ-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinaî misâllerinden:
(Filânün tavîl-ün necad) denilir. Yâni: "Kılıncının kayışı, bendi uzundur."
Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise,
kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa de, yine bu kelâm sadıktır, doğrudur. Eğer o
adamın boyu uzun olmazsa; çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun
bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki mânâ-yı aslîsi, maksud değil.
sh: » (S: 655)
İşte
Onuncu Söz'ün ve Yirmiikinci Söz'ün hikâyeleri gibi, sâir Sözlerin hikâyeleri,
kinaiyat kısmındandırlar ki, begâyet doğru ve gâyet sadık ve mutabık-ı vâki
olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatlar, o hikâyelerin mânâ-yı kinaiyeleridir.
Mânâ-yı asliyeleri, bir temsil-i dürbünîdir. Nasıl olursa olsun, sıdkına ve
hakkaniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsildirler. Yalnız umuma
tefhim için lisan-ı hal, lisan-ı kal Sûretinde ve şahs-ı mânevî, bir şahs-ı
maddî şeklinde gösterilmiştir.
ÜÇÜNCÜ MAKSAD
Umum ehl-i
dalaletin vekili, İkinci Sualine (Haşiye) karşı, kat'î ve mukni' ve mülzim
cevabı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir sual ediyor, diyor ki: Kur'anda: "
اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ " " اَرْحَمُ الرّاحِمِينَ " gibi kelimât, başka hâlıklar, râhimler bulunduğunu iş'ar
eder. Hem diyorsunuz ki: "Hâlık-ı Âlem'in nihayetsiz Kemâlâtı var. Bütün
enva'-ı Kemâlâtın en nihayet mertebelerini câmi'dir." Halbuki eşyanın
Kemâlâtı, ezdad ile bilinir; elem olmazsa lezzet bir Kemâl olmaz, zulmet
olmazsa ziya tahakkuk etmez, firak olmazsa visal lezzet vermez ve hakeza?
Elcevab:
Birinci şıkka "beş işaret" ile cevab veririz:
BİRİNCİ
İŞARET: Kur'an baştan başa tevhidi isbat ettiği ve gösterdiği için, bir delil-i
kat'îdir ki; Kur'an-ı Hakîm'in o nevi kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi
değildir. Belki اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ demesi, "Hâlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir"
demektir ki, başka Hâlık bulunduğuna hiç delaleti yok. Belki Hâlıkıyetin sâir
sıfatlar gibi çok merâtibi var. اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ demek, "Merâtib-i Hâlıkıyetin en güzel, en münteha
mertebesinde bir Hâlık-ı Zülcelâl'dir" demektir.
İKİNCİ
İŞARET: اَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ gibi tâbirler, Hâlıkların taaddüdüne bakmıyor. Belki mahlukıyetin
enva’ına bakıyor. Yâni “herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir
mertebede halkeder bir Hâlıktır.” Nasılki şu mânâyı اَحْسَنَ
كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler ifade eder.
___________________________
(Haşiye):
İkinci Maksad'ın başındaki sual demektir. Yoksa, hâtimenin âhirindeki bu
küçücük sual değildir.
sh: » (S: 656)
ÜÇÜNCÜ
İŞARET: " اَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ " " اَللّهُ
اَكْبَرُ
" " خَيْرُ
الْفَاصِلِينَ " " خَيْرُ
الْمُحْسِنِينَ " gibi tâbirattaki müvazene, Cenâb-ı Hakk'ın vakideki
sıfât ve ef'ali, sâir o sıfât ve ef'alin nümunelerine mâlik olanlarla müvazene
ve tafdil değildir. Çünki bütün kâinatta cin ve ins ve melekte olan Kemâlât,
onun Kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl müvazeneye gelebilir? Belki
müvazene, insanların ve bâhusus ehl-i gafletin nazarına göredir. Meselâ:
Nasılki bir nefer, onbaşısına karşı Kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün
iyilikleri ondan görüyor; padişahı az düşünür. Onu düşünse de yine
teşekküratını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir:
"Yahu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür
et." Şimdi şu söz, vakideki padişahın haşmetli hakikî kumandanlığıyla,
onbaşısının cüz'î, sûrî kumandanlığını müvazene değil; çünki o müvazene ve
tafdil, mânâsızdır. Belki neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibatına göredir ki,
onbaşısını tercih eder, teşekküratını ona verir, yalnız onu sever.
İşte bunun
gibi, Hâlık ve Mün'im tevehhüm olunan zâhirî esbab, ehl-i gafletin nazarında
Mün'im-i Hakikî'ye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, nimet ve ihsanı,
onlardan bilir. Medih ve senalarını, onlara verir. Kur'an der ki: "Cenâb-ı
Hak daha büyüktür, daha güzel bir Hâlıktır, daha iyi bir Muhsindir. Ona
bakınız, ona teşekkür ediniz."
DÖRDÜNCÜ
İŞARET: Müvazene ve tafdil, vâki mevcûdlar içinde olduğu gibi; imkânî, hattâ
farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasılki ekser mahiyetlerde, müteaddid
merâtib bulunur. Öyle de: Esmâ-i İlahiye ve sıfât-ı kudsiyenin mahiyetlerinde
de, akıl itibariyle hadsiz merâtib bulunabilir. Halbuki Cenâb-ı Hak, o sıfât ve
Esmânın mümkün ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir.
Bütün kâinat, Kemâlâtıyla bu hakikata şahiddir. "Lehül Esmâ-ül Hüsnâ"
bütün Esmâsını ahseniyet ile tavsif, şu mânâyı ifade ediyor.
BEŞİNCİ
İŞARET: Şu müvazene ve müfadale; Cenâb-ı Hakk'ın masivaya mukabil değil, belki
iki nevi tecelliyat ve sıfâtı var.
Biri:
Vâhidiyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî
Sûretinde tasarrufatıdır.
İkincisi:
Ehadiyet sırrıyla; perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccüh ile
tasarruftur. İşte ehadiyet sırrıyla, doğrudan
sh: » (S: 657)
doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâ sı ise; vesait ve
esbabın mezahiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâ sından daha
büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir. Meselâ nasıl bir padişahın, -fakat
veli bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup,
bütün hüküm ve icraat onun elinde farzediyoruz. O padişahın tasarrufat ve
icraatı iki çeşittir. Birisi: Umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların
Sûretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği
icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde
yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanat-ı şahanesi ve icraatı daha güzel, daha
yüksek denilebilir. Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hâlık-ı Kâinat, çendan
vesait ve esbabı icraatına perde yapmış, haşmet-i rubûbiyetini göstermiş. Fakat
ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, esbabı arkada bırakıp,
doğrudan doğruya ona teveccüh etmek için, ubûdiyet-i hâssa ile mükellef
edip اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ deyiniz diye, kâinattan yüzlerini kendine çevirir.
İşte " اَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ " " اَرْحَمُ
الرّاحِمِينَ " " اَللّهُ
اَكْبَرُ
" meânîsi, şu mânâya da bakıyor.
Vekilin
ikinci şık sualine "Beş Remiz" ile cevabdır:
BİRİNCİ
REMİZ: Sualde diyor ki: "Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl Kemâli
olabilir?
ELCEVAB:
Şu sual sahibi, hakikî Kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir Kemâl zannediyor.
Halbuki gayra bakan ve gayra nisbeten hasıl olan meziyetler, faziletler,
tefevvuklar; hakikî değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr, nazardan
sâkıt olsalar; onlar da sukut ederler. Meselâ: Sıcaklığın nisbî lezzeti ve
fazileti, soğuğun tesiri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin tesiri
iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır. Halbuki hakikî lezzet ve muhabbet ve
Kemâl ve fazilet odur ki; gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun
ve bizzât bir hakikat-ı mukarrere olsun. "Lezzet-i vücud ve lezzet-i hayat
ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i mârifet ve lezzet-i îmân ve lezzet-i beka ve
lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü
kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü Sûret ve Kemâl-i zât ve Kemâl-i
sıfât ve Kemâl-i ef'al" gibi bizzât meziyetler; gayr olsun olmasın, şu
meziyetler tebeddül etmez.
sh: » (S: 658)
İşte
Sâni'-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlık-ı ZülKemâl'in bütün Kemâlâtı
hakikiyedir, zâtiyedir; gayr ve masiva, ona tesir etmez. Yalnız mezahir
olabilirler.
İKİNCİ
REMİZ: Seyyid Şerif-i Cürcanî "Şerh-ül Mevakıf"ta demiş ki:
"Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşakelet (yâni meyl-i
cinsiyet), ya Kemâldir. Çünki Kemâl, mahbub-u lizâtihîdir." Yâni, ne şeyi
seversen ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir
müşakele-i cinsiye için, ya Kemâl olduğu için seversin. Eğer Kemâl ise, başka
bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O bizzât sevilir. Meselâ; eski zamanda
sahib-i Kemâlât insanları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı
halde istihsankârane muhabbet edilir.
İşte
Cenâb-ı Hakk'ın bütün Kemâlâtı ve Esmâ-i hüsnâsının bütün merâtibleri ve bütün
faziletleri, hakikî Kemâlât olduklarından bizzât sevilirler. "Mahbubetün
Lizâtihâ"dırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habib-i Hakikî olan Zât-ı Zülcelâl,
hakikî olan Kemâlâtını ve sıfât ve Esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir
tarzda sever, muhabbet eder. Hem o Kemâlâtın mazharları, âyineleri olan
san'atını ve masnuatını ve mahlukatının mehâsinini sever, muhabbet eder.
Enbiyasını ve evliyasını, hususan Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan
Habib-i Ekremini sever. Yâni kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan
Habibini sever. Ve kendi Esmâsını sevmesiyle, o Esmânın mazhar-ı câmii ve
zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever. Ve san'atını sevmesiyle, o san'atın
dellâl ve teşhircisi olan o Habibini ve emsalini sever. Ve masnuatını
sevmesiyle, o masnuata karşı "Mâşâallah, Bârekâllah, ne kadar güzel
yapılmışlar" diyen ve takdir eden ve istihsan eden o Habibini ve onun
arkasında olanları sever. Ve mahlukatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i
ahlâkın umumunu câmi' olan o Habib-i Ekremini ve onun etba ve ihvanını sever,
muhabbet eder.
ÜÇÜNCÜ
REMİZ: Umum kâinattaki umum Kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâl'in Kemâlinin âyâtıdır
ve cemâlinin işaratıdır. Belki hakikî Kemâline nisbeten bütün kâinattaki hüsün
ve Kemâl ve cemâl, zaîf bir gölgedir. Şu hakikatın beş hüccetine icmâlen işaret
ederiz.
Birinci
Hüccet: Nasılki mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray; mükemmel bir
ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o
dülgerlik, o nakkaşlık;
sh: » (S: 659)
bizzarure mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise
ve "nakkaş ve Mûsavvir" gibi ünvan ve isimleriyle beraber delâlet
eder. Ve mükemmel o isimler dahi, şübhesiz o ustanın mükemmel, san'atkârane
sıfatına delâlet eder. Ve o Kemâl-i san'at ve sıfat, bilbedâhe o ustanın
Kemâl-i istidadına ve kabiliyetine delâlet eder. Ve o Kemâl-i istidad ve
kabiliyet, bizzarure o ustanın Kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delâlet
eder.
Aynen öyle
de: Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe gâyet Kemâldeki
ef'ale delâlet eder. Çünki eserdeki Kemâlât, o ef'alin Kemâlâtından ileri gelir
ve onu gösterir. Kemâl-i ef'al ise, bizzarure bir fâil-i mükemmele ve o fâilin
Kemâl-i Esmâsına, yâni âsâra nisbeten müdebbir, Mûsavvir, hakîm, rahîm,
müzeyyin gibi isimlerin Kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvanların Kemâli
ise, şeksiz şübhesiz o fâilin Kemâl-i evsafına delâlet eder. Zira sıfat
mükemmel olmazsa, sıfattan neş'et eden isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o
evsafın Kemâli, bilbedâhe şuunat-ı zâtiyenin Kemâline delâlet eder. Çünki
sıfâtın mebde'leri, o şuun-u zâtiyedir. Ve şuun-u zâtiyenin Kemâli ise;
biilmelyakîn zât-ı zîşuunun Kemâline ve öyle lâyık bir Kemâline delâlet eder
ki; o Kemâlin ziyası, şuun ve sıfât ve Esmâ ve ef'al ve âsâr perdelerinden
geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve Kemâli göstermiş.
İşte şu
derece hakikî Kemâlât-ı zâtiyenin bürhân-ı kat'î ile vücudu sâbit olduktan
sonra, gayra bakan ve emsal ve ezdada tefevvuk cihetiyle olan nisbî Kemâlâtın
ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın...
İkinci
Hüccet: Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit, vicdan ve kalb bir hads-i
sadıkla hisseder ki: Şu kâinatı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve enva'-ı
mehâsin ile tezyin edenin, nihayet derecede bir cemâl ve Kemâlâtı vardır ki,
şöyle yapıyor.
Üçüncü
Hüccet: Mâlûmdur ki; mevzun ve muntâzam ve mükemmel ve güzel san'atlar, gâyet
güzel bir proğrama istinad eder. Mükemmel ve güzel bir proğram ise, mükemmel ve
güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delâlet
eder. Demek ruhun mânevî güzelliğidir ki; ilim vasıtasıyla san'atında tezahür
ediyor.
sh: » (S: 660)
İşte şu
kâinat, hadsiz mehâsin-i maddiyesiyle, bir mânevî ve ilmî mehâsinin
tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve mânevî mehâsin ve Kemâlât, elbette hadsiz bir
sermedî hüsün ve cemâlin ve Kemâlin cilveleridir.
Dördüncü
Hüccet: Mâlûmdur ki; ziyayı verenin ziyadar olması lâzım, tenvir edenin nuranî
olması gerek, ihsan gınadan gelir, lütuf lâtiften zuhur eder. Mâdem öyledir;
kâinata bu kadar hüsün ve cemâl vermek ve mevcûdâta muhtelif Kemâlât vermek;
ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir cemâl-i sermedîyi gösterirler.
Mâdem
mevcûdât, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi Kemâlâtın lem'alarıyla parlar
geçer. O nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcûdât dahi,
hüsün ve cemâl ve Kemâlin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından
gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki:
Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden
değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de: Şu
seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehâsin ve Kemâlât, bir Şems-i Sermedî'nin
lemaât-ı cemâl-i Esmâsıdır.
نَعَمْ تَفَانِى
الْمِرْآتِ زَوَالُ
الْمَوْجُودَاتِ
مَعَ تَجَلِّى
الدَّائِمِ مَعَ
الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ
مِنْ اَظْهَرِ
الظَّوَاهِرِ
اَنَّ الْجَمَالَ
الظَّاهِرَ لَيْسَ
مُلْكَ الْمَظَاهِرِ
مِنْ اَفْصَحِ
تِبْيَانٍ مِنْ
اَوْضَحِ بُرْهَانٍ
لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ
ِلْلاِحْسَانِ
الْمُجَدَّدِ
لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ
لِلْبَاقِى الْوَدُودِ
Beşinci
Hüccet: Mâlûmdur ki; üç dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi
söyleseler, yakîni ifade eden tevatür derecesinde o hâdisenin kat'î vukuuna
delâlet eder.
İşte meşrebce
ve meslekçe ve istidadca ve asırca gâyet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkikînin
muhtelif tabakatından ve evliyanın muhtelif turuklarından ve asfiyanın muhtelif
mesleklerinden ve Hükemâ-yı hakikiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün
ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede, keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak
etmişler ki: Kâinat mezahirinde ve mevcûdât âyinelerinde görülen mehâsin ve
Kemâlât, bir tek Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un tecelliyat-ı Kemâlidir ve cilve-i
cemâl-i Esmâsıdır.
sh: » (S: 661)
İşte bunların
icmâı, sarsılmaz bir hüccet-i katıadır.
Tahmin
ederim ki: Şu remizde ehl-i dalaletin vekili, işitmemek için kulağını kapayıp
kaçmağa mecburdur. Zâten zulmetli kafaları, huffaş misillü, bu nurları görmeğe
tahammül edemezler. Öyle ise bundan sonra onları, pek de nazara almayacağız.
DÖRDÜNCÜ
REMİZ: Bir şeyin lezzeti, hüsnü, cemâli, emsal ve ezdadına bakmaktan ziyade,
mazharlarına bakarlar. Meselâ: Kerem, güzel ve hoş bir sıfattır. Kerim olan
zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyeden bin defa
daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferahlarıyla
alır. Hem bir şefkat ve merhamet sahibi, şefkat ettiği mahlukların
istirahatleri derecesinde hakikî bir lezzet alır. Meselâ: Bir validenin
evlâdının mes'udiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vasıtasıyla aldığı
lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların rahatı için ruhunu fedâ eder
derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek
için arslana saldırtır.
İşte mâdem
evsaf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve Kemâl, akran ve ezdada
bakmıyor. Belki mezahir ve müteallikatına bakıyor. Elbette Hayy-ı Kayyum ve
Hannan-ı Mennan ve Rahîm ve Rahman olan Zât-ı Zülcemâl ve-l Kemâl'in
rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan
cennet-i bâkiyede nihayetsiz enva'-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların
derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre o Zât-ı
Rahmanurrahîm, ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi (ona lâyık
şuunatla tâbir edilen) ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır.
"Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i
kudsiye" tâbir edilen, izn-i şer'î olmadığından yâd edemediğimiz gâyet
münezzeh, mukaddes şuunatı vardır ki; herbiri kâinatta gördüğümüz ve mevcûdât
mabeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde
daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde
isbat etmişiz. O mânâların birer lem'asına bakmak istersen, gelecek temsilâtın
dürbünü ile bak:
Meselâ:
Nasılki sehavetli, âlîcenab, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gâyet fakir ve
aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi
de üstünde seyreder. O fukaranın minnetdarane tena'umları ve o aç olanların müteşekki
sh: » (S: 662)
rane telezzüzleri ve o muhtaç olanların senakârane
memnuniyetleri; ne derece o kerim zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun
hoşuna gider, anlarsın.
İşte
küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan
bir insanın mesruriyeti böyle ise; cin ve insi ve hayvanatı, fezâ-yı âlem
denizinde seyr ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin
üstüne bindirip, yüzünde hadsiz enva'-ı mat'umatı câmi' bir sofrayı serip,
bütün zîhayatı küçük bir kahvâltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber,
gâyet mükemmel ve bütün enva'-ı lezaizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekada
cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezaizi ve letâifi
câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak,
nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahman-ı Rahîm'e ait ve
tâbirinde âciz olduğumuz meâni-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti
kıyas edebilirsin.
Hem
meselâ: Mâhir bir san'atperver meharetini göstermeyi sever bir usta; güzel,
plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san'atı icad ettikten sonra, onu kurup
tecrübe ediyor, gösteriyor. O san'atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en
mükemmel bir tarzda gösterse; onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun
olur, ne derece hoşuna gider. Kendi kendine "Bârekâllah" der.
İşte
küçücük bir insan, icadsız, sırf sûrî bir san'atçığı ile, bir fonoğrafın güzel
işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni'-i Zülcelâl, koca kâinatı, bir
musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün
zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbanî
ve bir musika-i İlahî tarzında yapmış ki; hikmet-i beşer, o san'at karşısında
hayretinden parmağını ısırıyor.
İşte bütün
o masnuat, bütün onlardan matlub neticeleri, nihayet derecede ve gâyet güzel
bir Sûrette gösterdiklerinden ve ibâdat-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve
tahiyyat-ı muayyene ile tâbir edilen evâmir-i tekviniyeye karşı onların
itaatları ve onlardan matlub olan makasıd-ı Rabbâniyenin husulünden hasıl olan
ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tâbir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve
şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad
edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihâta edemez.
sh: » (S: 663)
Hem meselâ
adâlet perver, ihkak-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların
haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden, zalimleri tecziye etmekle
mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır. İşte
Hakîm-i Mutlak ve Âdil-i Bilhak ve Kahhar-ı Zülcelâl, değil yalnız cin ve
inste, belki bütün mevcûdâtta ihkak-ı haktan, yâni herşeye hakk-ı vücudu ve
hakk-ı hayatı vermekten ve vücud ve hayatını mütecavizlerden muhafaza etmekten
ve dehşetli mevcûdları tecavüzlerden tevkif ve durdurmaktan, hususan mahşerde
ve dâr-ı âhirette cin ve insin muhakemesinden başka bütün zîhayata karşı
tecelli-i kübrâ-yı adl ve hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi kıyas
edebilirsin.
İşte şu üç
misâl gibi, binbir Esmâ-i İlahiyenin herbirinde pek çok tabakat-ı hüsün ve
cemâl ve fazl ve Kemâl bulunduğu gibi, pek çok merâtib-i muhabbet ve iftihar ve
izzet ve kibriyâ vardır. İşte bundandır
ki: "Vedud" ismine mazhar olan muhakkikîn-i evliya; "Bütün
kâinatın mayesi, muhabbettir. Bütün mevcûdâtın harekâtı, muhabbetledir. Bütün
mevcûdâttaki incizab ve cezbe ve cazibe kanunları, muhabbettendir."
demişler. Onlardan birisi demiş:
فَلَكْ
مَسْتْ مَلَكْ
مَسْتْ نُجُومْ
مَسْتْ سَموَاتْ
مَسْتْ شَمْسْ
مَسْتْ قَمَرْ
مَسْتْ زَمِينْ
مَسْتْ عَنَاصِرْ
مَسْتْ نَبَاتْ
مَسْتْ شَجَرْ
مَسْتْ بَشَرْ
مَسْتْ سَرَاسَرْ
ذِى حَيَاتْ مَسْتْ
هَمَه زَرَّاتِ
مَوْجُودَاتْ
بَرَابَرْ مَسْتْ
دَرْمَسْتَسْتْ
Yâni:
Muhabbet-i İlahiyenin tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten herkes istidadına
göre mesttir. Mâlûmdur ki: Her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakikî Kemâle
muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat
ettiği zâtlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever. Acaba, -sâbıkan Beyân
ettiğimiz gibi- herbir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün
sevdiklerimizi ihsanatıyla mes'ud eden ve binler Kemâlâtın menbaı olan ve
binler tabakat-ı cemâlin medârı olan binbir Esmâsının müsemması olan Cemil-i
Zülcelâl, Mahbub-u ZülKemâl, ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün
kâinat,
sh: » (S: 664)
onun muhabbetiyle
mest ve sergerdan olmasının şâyeste bulunduğu anlaşılmaz mı?
İşte şu
sırdandır ki; "Vedud" ismine mazhar bir kısım evliya, "Cennet'i
istemiyoruz. Bir lem'a-i muhabbet-i İlahiye, ebeden bize kâfidir"
demişler.
Hem ondandır
ki; hadîste geldiği gibi: "Cennet'te bir dakika rü'yet-i cemâl-i İlahî,
bütün Cennet lezaizine faiktir."
İşte şu
nihayetsiz Kemâlât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde Zât-ı
Zülcelâl'in kendi Esmâ ve mahlukatıyla hasıl olur. Demek o daire haricinde
tevehhüm olunan Kemâlât, Kemâlât değildir.
BEŞİNCİ
REMİZ: Beş noktadır:
Birinci
Nokta: Ehl-i dalaletin vekili der ki: "Ehadîsinizde dünya tel'in edilmiş,
"cîfe" ismiyle yâdedilmiş. Hem bütün ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat,
dünyayı tahkir ediyorlar. "Fenadır, pistir" diyorlar. Halbuki sen,
bütün Kemâlât-ı İlahiyeye medâr ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkane ondan
bahsediyorsun?
ELCEVAB:
Dünyanın üç yüzü var:
Birinci
yüzü: Cenâb-ı Hakk'ın Esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle,
onlara âyinedârlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektûbât-ı Samedâniyedir. Bu
yüzü gâyet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci
yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennet'in mezraasıdır, rahmetin
mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil,
muhabbete lâyıktır.
Üçüncü
yüzü: İnsanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın
mel'abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânidir, zâildir,
elemlidir, aldatır. İşte hadîste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği
nefret, bu yüzdedir.
Kur'an-ı
Hakîm'in kâinattan ve mevcûdâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise;
evvelki iki yüze bakar. Sahabelerin ve sâir ehlullahın mergub dünyaları,
evvelki iki yüzdedir.
sh: » (S: 665)
Şimdi, dünyayı
tahkir edenler dört sınıftır:
Birincisi:
Ehl-i mârifettir ki, Cenâb-ı Hakk'ın mârifetine ve muhabbet ve ibâdetine sed
çektiği için tahkir eder.
İkincisi:
Ehl-i âhirettir ki; ya dünyanın zarurî işleri onları amel-i uhrevîden
men'ettiği için veyahut şuhud derecesinde îmân ile Cennet'in Kemâlât ve
mehâsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a
güzel bir adam nisbet edilse, yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar
kıymetdar mehâsini varsa, Cennet'in mehâsinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.
Üçüncüsü:
Dünyayı tahkir eder. Çünki eline geçmez. Şu tahkir, dünyanın nefretinden
gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor.
Dördüncüsü:
Dünyayı tahkir eder. Zira dünya, eline geçiyor. Fakat durmuyor, gidiyor. O da
kızıyor. Teselli bulmak için tahkir eder. "Pistir" der. Şu tahkir
ise; o da, dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Halbuki makbul tahkir odur ki,
hubb-u âhiretten ve mârifetullahın muhabbetinden ileri gelir.
Demek
makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenâb-ı Hak, bizi onlardan yapsın. Âmîn
bi-hürmeti Seyyid-il Mürselîn.
* * *
sh: » (S: 666)
ÜÇÜNCÜ MEVKIF
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَ اِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Şu üçüncü mevkıf iki noktadır. O da iki mebhastır.
BİRİNCİ MEBHAS
وَ
اِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ sırrınca: Herşeyden Cenâb-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde
çok vecihler var. Bütün mevcûdâtın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; Esmâ-i
İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok Esmâya
istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.
Hattâ hakikî fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıp
"Şâfi" ismine ve fenn-i hendese "Mukaddir" ismine ve hâkezâ
herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve
Kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insâniyenin hakikatları, Esmâ-i
İlahiyeye istinad eder. Hattâ muhakkikîn-i evliyanın bir kısmı demişler:
"Hakikî hakaik-i eşya, Esmâ-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın
gölgeleridir." Hattâ birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar
Esmâ-i İlahiyenin cilve-i nakşı görünebilir. Şu ince ve dakik ve pek büyük ve
geniş hakikatı, bir temsil ile fehme takribe çalışacağız. İki üç ayrı ayrı elek
ile elemek Sûretinde tahlil edeceğiz. Ne kadar uzun Beyân etsek yine kısadır.
Usanmamak gerek. Şöyle:
Nasılki
gâyet mâhir bir tasvirci ve heykeltraş bir zât, gâyet güzel bir çiçekle ve
insan cins-i lâtifinden gâyet güzel bir hasna'nın
sh: » (S: 667)
Sûret ve heykelini yapmak istese; evvelâ, o iki şeyin umumî
şekillerini Bâzı hatlarla tâyin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir
ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudud tâyin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir
hikmet ve ilim ile yapıldığını
gösteriyor ki, tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergeliyle dönüyor.
Öyle ise, tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet mânâları hükmediyor. Öyle
ise, ilim ve hikmet pergeli, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki, o
hududlar içinde, göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi
şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki: İçindeki pergelin harekâtıyla
tâyin edilen a'zalar, san'atkârane ve inâyetkârane düşüyor. Öyle ise o ilim ve
hikmet pergelini çeviren, arkada sun' ve inâyet mânâları var, hükmediyorlar ve
kendilerini gösterecekler. İşte ondandır ki; bir hüsün ve zînete kabiliyet
gösteriyor. Öyle ise; sun' ve inâyeti çalıştıran, irade-i tahsin ve kasd-ı
tezyindir. Öyle ise onlar hükmediyorlar ki; tezyine, tenvire başladı. Bir
tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayatdarlık heyetini verdi. Elbette şu tahsin
ve tenvir mânâsını çalıştıran, lütuf ve kerem mânâsıdır. Evet o iki mânâ, onda
o derece hükmeder ki; âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i
mütecessiddir. Şimdi bu mânâ-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden,
"teveddüd ve taarrüf" mânâlarıdır. Yâni: Kendini, hüneri ile
tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek mânâları arkada hükmediyor. Bu
tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor.
Mâdem rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin
enva'ıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin Sûretini de bir hediyeye
takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymetdar nimetler ile
doldurdu ve o çiçek Sûretini de bir mücevherata taktı. Demek bu rahmet ve
irade-i nimeti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yâni "acımak ve şefkat
etmek" mânâsı, rahmet ve nimeti tahrik ediyor. Ve o müstağni ve hiç
kimseye ihtiyacı olmayan zâtta olan terahhum ve tahannün mânâsını tahrik eden
ve izhara sevkeden, elbette o zâttaki mânevî cemâl ve Kemâldir ki, tezahür
etmek isterler. Ve o cemâlin en şirin cüz'ü olan muhabbet ve en tatlı kısmı
olan rahmet ise, san'at âyinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle
kendilerini görmek isterler. Yâni cemâl ve Kemâl, (çünki bizzât sevilirler) her
şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür, hem aşktırlar. Hüsün ve
aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemâl mâdem kendini sever, kendini âyinelerde
görmek ister. İşte
sh: » (S: 668)
heykele konulan ve Sûrete takılan sevimli
nimetler, güzel meyveler, o cemâl-i mânevînin -kendi kabiliyetlerine göre-
birer lem'asını taşıyorlar. O lem'aları hem cemâl sahibine, hem başkasına
gösteriyorlar.
Aynen öyle
de: Sâni'-i Hakîm, cenneti ve dünyayı, semâvatı ve zemini, nebâtat ve
hayvanatı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz'î bütün eşyayı;
cilve-i Esmâsıyla eşkalini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı
muayyene veriyor. Onun ile bunlara "Mukaddir, Munazzım, Mûsavvir"
isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tâyin eder ki,
"Alîm, Hakîm" ismini gösterir. Sonra ilim ve hikmet cedveliyle, o
hudud içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun' ve inâyet
mânâlarını ve "Sâni' ve Kerim" isimlerini gösteriyor. Sonra san'atın
yed-i beyzasıyla, inâyetin fırçasıyla o Sûretin, -eğer birtek insan ve birtek
çiçek ise- göz, kulak, yaprak, püskül gibi a'zalarına bir hüsün, bir zînet
renkleri veriyor. Eğer zemin ise; maadin, nebâtat ve hayvanatına bir hüsün ve
zînet renkleri veriyor. Eğer Cennet ise; bağlarına, kasırlarına, hurilerine bir
hüsün ve zînet renkleri veriyor ve hâkezâ... Başkalarını kıyas et.
Hem öyle
bir tarzda tezyin ve tenvir eder ki: Lütuf ve Kerem mânâları, onda o derece
hükmediyor ki; âdeta o mevcûd-u müzeyyen, o masnu-u münevver; bir lütf-u
mücessem, bir kerem-i mütecessid hükmüne geçer. "Lâtif ve Kerim"
ismini zikreder. Sonra o lütuf ve keremi şu cilveye sevkeden, elbette teveddüd
ve taarrüftür, yâni kendini zîhayata sevdirmek ve zîşuura bildirmek şe'nleridir
ki, "Lâtif, Kerim" isimlerinin arkalarında "Vedud ve Maruf"
isimlerini okutuyor ve masnuun lisan-ı halinden işitiliyor. Sonra o müzeyyen
mevcûdu, o güzel mahluku, leziz meyveler, sevimli neticelerle süslendirip,
zînetten nimete, lütuftan rahmete çevirir. "Mün'im ve Rahîm" ismini
okutturur ve zâhirî perdeler arkasında, o iki ismin cilvesini gösterir. Sonra
bu Rahîm ve Kerim'i, (Müstağni-i Ale-l ıtlak olan Zât'ta) bu cilveye sevkeden,
elbette bir terahhum, tahannün şe'nleridir ki; ism-i "Hannan ve
Rahman"ı okutturuyor ve gösteriyor. Şu terahhum, tahannün mânâlarını
cilveye sevkeden, elbette bir cemâl ve Kemâl-i zâtîdir ki, tezahür etmek ister.
"Cemil" ismini ve Cemil isminde münderiç olan "Vedud ve
Rahîm" isimlerini okutturuyor. Çünki cemâl, bizzât sevilir. Zîcemâl ve
cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhab-
sh: » (S: 669)
bettir. Kemâl dahi, bizzât mahbubdur, sebebsiz olarak
sevilir. Hem muhibdir, hem mahbubdur. Mâdem nihayetsiz derece-i Kemâlde bir
cemâl ve nihayetsiz derece-i cemâlde bir Kemâl; nihayet derecede sevilir,
muhabbete ve aşka lâyıktır. Elbette âyinelerde ve âyinelerin kabiliyetlerine
göre lemaâtını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezahür etmek ister. Demek
Sâni'-i Zülcelâl'in ve Hakîm-i Zülcemâl'in ve Kadîr-i ZülKemâl'in zâtındaki
cemâl-i zâtî ve Kemâlât-ı zâtiyesi, terahhum ve tahannün ister ve "Rahman
ve Hannan" isimlerini tecelliye sevkeder. Terahhum ve tahannün ise, rahmet
ve nimeti göstermekle "Rahîm ve Mün'im" isimlerini cilveye sevkeder.
Rahmet ve nimet ise; teveddüd, taarrüf şe'nlerini iktiza edip "Vedud ve
Maruf" isimlerini tecelliye sevkeder. Masnuun bir perdesinde onları
gösterir, teveddüd ve taarrüf ise; lütuf ve kerem mânâlarını tahrik eder.
"Lâtif ve Kerim" isimlerini masnuun Bâzı perdelerinde okutturuyor.
Lütuf ve kerem şe'nleri ise, tezyin ve tenvir fiillerini tahrik eder.
"Müzeyyin ve Münevvir" isimlerini masnuun hüsün ve nuraniyeti
lisanıyla okutturur. Ve o tezyin ve tahsin şe'nleri ise, sun' ve inâyet
mânâlarını iktiza eder. Ve "Sâni' ve Muhsin" isimlerini, o masnuun
güzel sîmasıyla okutturur. Ve o sun' ve inâyet ise, bir ilim ve hikmeti iktiza
eder. Ve İsm-i "Alîm ve Hakîm"i, o masnuun intizâmlı, hikmetli
a'zasıyla okutturur. O ilim ve hikmet ise tanzim, tasvir, teşkil fiillerini
iktiza ediyor. "Mûsavvir ve Mukaddir" isimlerini masnuun heyetiyle,
şekliyle okutturur, gösterir.
İşte
Sâni'-i Zülcelâl, bütün masnuatını öyle bir tarzda yapmış ki; ekserisi, hususan
zîhayat kısmı, çok Esmâ-i İlahiyeyi okutturur. Güya herbir masnuuna ayrı ayrı,
birbiri üstünde yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmış. Her gömlekte, her
perdede ayrı ayrı Esmâsını yazmış. Meselâ: Temsilde gösterildiği gibi, tek
güzel bir çiçekle, insanın kısm-ı sânisinden bir ferd-i hasnanın yalnız zâhirî
hilkatlerinde, çok sahifeler vardır. Başka büyük ve küllî masnuatı, o iki cüz'î
misâle kıyas et.
Birinci
sahife: Umumî şekil ve mikdarını gösteren heyettir ki: "Ya Mûsavvir, ya
Mukaddir, ya Munazzım" isimlerini yâdeder.
İkinci
sahife: Sûretlerinde ayrı ayrı a'zaların inkişafıyla hasıl olan çiçek ve
insanın basit heyetidir ki; o sahifede "Alîm, Hakîm" isimleri gibi
çok isimler yazılıyor.
sh: » (S: 670)
Üçüncü
sahife: O iki mahlukun ayrı ayrı a'zalarına, ayrı ayrı hüsün ve zînet vermekle,
o sahifede "Sâni' ve Bâri'" isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
Dördüncü
sahife: Öyle bir zînet ve hüsün, o iki masnua veriliyor ki; güya lütuf ve kerem
tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sahife "Ya Lâtif, Ya Kerim" gibi çok
isimleri yâdeder, okur.
Beşinci
sahife: O çiçeğe leziz meyveler, o hasnaya sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar
takmakla; o sahife "Ya Vedud, ya Rahîm, ya Mün'im" gibi isimleri
okutturuyor.
Altıncı
sahife: O in'am ve ihsan sahifesinde, "Ya Rahman, ya Hannan" gibi
isimler okunuyor.
Yedinci
sahife: O nimetlerde, o neticelerde, öyle lemaât-ı hüsün ve cemâl görünüyor ki,
hakikî bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş hâlis bir şükür ve safi bir muhabbete
lâyık olur. O sahifede "Ya Cemil-i ZülKemâl, ya Kâmil-i Zülcemâl"
isimleri yazılı okunuyor.
İşte
yalnız bir güzel çiçek ve hasna bir insan ve yalnız maddî ve zâhir Sûretinde bu
kadar Esmâyı gösterirse; acaba umum çiçekler ve bütün zîhayat ve büyük ve küllî
mevcûdât, ne derece ulvî ve küllî Esmâyı okutuyor, kıyas edebilirsin.
Hem insan
ruh, kalb, akıl cihetiyle ve hayat ve letâif sahifeleriyle "Hayy, Kayyum
ve Muhyî" gibi ne kadar Esmâ-i kudsiye-i nuraniyeyi okur ve okutturur,
kıyas edebilirsin.
İşte,
Cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. Rûy-i zemin dahi bir
çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Semâ da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin
yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin
nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasılki insan, küçük
bir âlemdir. Huriler nev'i ve ruhânîler Cemâatı ve melek cinsi ve cin taifesi
ve insan nev'i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir.
Hem herbiri külliyetiyle; hem herbir ferdi, tek başıyla Sâni'-i Zülcemâlinin
Esmâsını gösterdikleri gibi; onun cemâline, Kemâline, rahmetine ve muhabbetine
birer ayrı ayrı âyinelerdir. Ve nihayetsiz cemâl ve Kemâline ve rahmet ve
muhabbetine birer şahid-i sadıktır. Ve o cemâl ve Kemâlin ve rahmet ve
muhabbetin birer âyâtıdır, birer emaratıdır. İşte şu nihayetsiz enva'-ı
Kemâlât, daire-i vâhidi
sh: » (S: 671)
yette ve ehadiyette hasıldır. Demek o daire haricinde
tevehhüm olunan Kemâlât, Kemâlât değildir.
İşte hakaik-i eşyanın Esmâ-i İlahiyeye dayandığını ve
istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o Esmânın cilveleri olduğunu ve herşeyin
çok cihetlerle, çok dillerle Sâniini zikr ve tesbih ettiğini anla. وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ nin bir mânâsını bil ve سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفَى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ de. Ve âyetlerin âhirlerinde olan وَ
هُوَ الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ { وَ
هُوَ الْغَفُورُ
الرّحِيمُ { وَ
هُوَ الْعَلِيمُ
الْقَدِيرُ gibi zikir ve tekrarlarındaki bir sırrı fehmet.
Eğer bir
çiçekte Esmâyı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet'e bak, bahara dikkat
et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan Cennet ve bahar
ve zeminde yazılan Esmâyı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarını
anlar, görürsün.
* * *
sh: » (S: 672)
İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MEBHASI
Ehl-i
dalaletin vekili, tutunacak ve dalaletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı
ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:
"Ben,
saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve Kemâl-i
san'atı; kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allah'ı tanımamakta ve hubb-u
dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserisini
bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.
Elcevab:
Biz dahi Kur'an namına diyoruz ki: Ey bîçare insan! Aklını başına al! Ehl-i
dalaletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen hasaretin o kadar büyük olur ki,
tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:
Birisi:
Ehl-i dalaletin vekilinin gösterdiği şekavetli yoldur.
Diğeri:
Kur'an-ı Hakîm'in târif ettiği saadetli yoldur. İşte o iki yolun pekçok
müvazenelerini, çok Sözlerde, hususan Küçük Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi
makam münasebetiyle binde bir müvazenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
Şirk ve
dalaletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor.
Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir.
Çünki insan, Cenâb-ı Hakk'ı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan,
gâyet derecede âciz ve zaîf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere
maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka
peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki
kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümatına yalnız
olarak gider. Hem müddet-i hayatında gâyet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir
iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz
elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır ve hadsiz arzuların ve makasıdın
tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücudu-
sh: » (S: 673)
nu yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline
ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.
Evet şu
elîm elemi ve dehşetli mânevî azabı hissetmemek için, ehl-i dalâlet ibtal-i his
nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman
yâni kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünki Cenâb-ı Hakk'a hakikî abd
olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Halbuki o cüz'î ihtiyar, o küçük
iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücudunu idare edemiyor. Hayatına muzır
mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler taife düşmanları, hayatına karşı
tehacüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine
müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor. Hem bu vaziyette iken insâniyet
itibariyle nev'-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu halde, dünyayı ve
insanı Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerim bir zâtın tasarrufunda tasavvur
etmediği ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvali ve
insanın ahvâli onu daima iz'ac eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini
de çeker. Dünyanın zelzelesi, taunu, tufanı, kaht u galası, fena ve zevali, ona
gâyet müz'iç ve karanlıklı birer musibet Sûretinde onu tazib eder.
Hem şu
haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünki kendi kendine bu
dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz'de kuyuya girmiş iki kardeşin
müvazene-i halinde denildiği gibi; nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir
ziyafette, güzel ahbablar içinde, nezahetli, tatlı, namuslu, hoş, meşru bir
lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip, gayr-ı meşru ve mülevves bir lezzet için
çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir
yerde ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa nasıl
merhamete lâyık değil. Çünki ehl-i namus ve mübarek arkadaşlarını canavar
tasavvur eder, onlara karşı hakaret eder. Hem ziyafetteki leziz taamları ve
temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste
muhterem kitabları ve mânidar mektubları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder,
yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ... Böyle bir şahıs, nasıl merhamete
müstehak değil, belki tokata müstehaktır. Öyle de: Sû'-i ihtiyarından neş'et
eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet divaneliğiyle Sâni'-i Hakîm'in şu misafirhane-i
dünyasını, tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve-i Esmâ-i
İlahiyeyi tazelendiren masnuatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin
sh: » (S: 674)
bittiğinden
âlem-i gayba geçmelerini, adem ile îdam tasavvur ederek ve tesbihat sadalarını,
zeval ve firak-ı ebedî vaveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden ve mektûbât-ı
Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur
ettiğinden ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını zulümat-ı adem ağzı
tasavvur ettiğinden ve eceli, hakikî ahbablara visal daveti olduğu halde, bütün
ahbablardan firak nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azab-ı
elîmde bırakıyor, hem mevcûdâtı, hem Cenâb-ı Hakk'ın Esmâsını, hem mektûbâtını
inkâr ve tezyif ve tahkir ettiğinden, merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi,
şiddetli bir azaba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
İşte ey
bedbaht ehl-i dalâlet ve sefahet! Şu dehşetli sukuta karşı ve ezici me'yusiyete
mukabil; hangi tekemmülünüz, hangi fünununuz, hangi Kemâliniz, hangi
medeniyetiniz, hangi terakkiyatınız karşı gelebilir? Ruh-u beşerin eşedd-i
ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakikî teselliyi nerede bulabilirsiniz? Hem
güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlahiyeyi ve ihsanat-ı Rabbâniyeyi
onlara isnad ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbabınız, hangi şerikiniz,
hangi keşfiyatınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl Mâbudunuz, sizi sizce îdam-ı
ebedî olan mevtin zulümatından kurtarıp, kabir hududundan, berzah hududundan,
mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir, saadet-i ebediyeye
mazhar edebilir? Halbuki kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu
yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu daire-i
azîme ve bu geniş hududlar, onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır.
Hem dahi,
ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet! "Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi,
merhametsiz azab çekmektir." kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı
Hakk'ın zât ve sıfât ve Esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet istidadını ve
şükür ve ibâdat cihazatını, nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşru bir Sûrette
sarfettiğinizden, bil-istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünki Cenâb-ı Hakk'a ait
muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belasını
çekiyorsunuz. Çünki hakikî bir rahatı o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu,
hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlak'a tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, daima
elem çekiyorsunuz. Hem Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya
verdiniz ve âsâr-ı san'atını, âlemin esbabına taksim ettiniz; belasını çeki
sh: » (S: 675)
yorsunuz. Çünki o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size
Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı
sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor.
Daima hadsiz firaklardan ve ümidsiz dönmemek üzere zevallerden azab
çekiyorsunuz.
İşte ehl-i
dalaletin saadet-i hayatiye ve tekemmülât-ı insâniye ve mehâsin-i medeniyet ve
lezzet-i hürriyet dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mahiyetleri budur. Sefahet
ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. "Tuh onların
aklına!" de...
Amma
Kur'anın cadde-i nuraniyesi ise: Bütün ehl-i dalaletin çektiği yaraları,
hakaik-i îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümatı dağıtır. Bütün
dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın
za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîm'e tevekkül ile tedâvi
eder. Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine, rahmetine teslim edip; kendine
yüklemeyip belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam
bulur. Kendisinin "nâtık bir hayvan" değil, belki hakikî bir insan ve
makbul bir misafir-i Rahman olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misafirhane-i
Rahman olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ-i İlahiyenin
âyineleri olduklarını ve masnuatı ise, her vakit tazelenen mektûbât-ı
Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fena-yı dünyadan ve zeval-i eşyadan
ve hubb-u fâniyattan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhamın
zulümatından kurtarır. Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekada
olan ahbablara visal ve mülâkat mukaddemesi olarak gösterir. Ehl-i dalaletin
nazarında bütün ahbabından bir firak-ı ebedî telakki ettiği ölüm yaralarını
böylece tedâvi eder. Ve o firak, ayn-ı lika olduğunu isbat eder. Hem kabrin
âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bağistan-ı cinana ve nuristan-ı Rahman'a
açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izale edip,
en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli
ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır,
güzel bir bahçeye kapı açar. Yâni kabir ejderha ağzı olmadığını, belki
bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem
mü'mine der: "İhtiyarın cüz'î ise; kendi mâlikinin irade-i külliyesine
işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak'ın kud
sh: » (S: 676)
retine itimad et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün.
Ömrün kısa ise; ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise; Kur'anın
güneşi altına gir, îmânın nuruyla bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine
herbir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir. Hem hadsiz
emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevab ve hadsiz bir rahmet seni
bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muztarib olma.
Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de
başkadır."
Hem der:
"Ey insan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadîr,
rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelâl'in memlûküsün. Öyle ise sen, kendi
hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünki hayatı veren odur, idare eden de
odur. Hem dünya sahibsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek
ehvalini düşünüp merak etme; çünki onun sahibi Hakîm'dir, Alîm'dir. Sen de
misafirsin; fuzulî olarak karışma, karıştırma. Hem insanlar, hayvanlar gibi
mevcûdât, başı boş değilller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm-i Rahîm'in
nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlarını düşünüp, ruhuna elem çektirme.
Ve onların Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana
düşmanlık vaziyetini alan mikroptan tâ taun ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar
bütün eşyanın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm'in elindedirler. O Hakîm'dir, abes iş
yapmaz. Rahîm'dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi lütuf
var."
Hem der:
"Şu âlem çendan fânidir, fakat ebedî bir âlemin levazımatını yetiştiriyor.
Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâki meyveler veriyor, bâki bir zâtın bâki
Esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur;
fakat Rahman-ı Rahîm'in iltifatatı, zevalsiz hakikî lezzetlerdir. Elemler ise
sevab cihetiyle mânevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşru daire; ruh ve kalb ve
nefsin bütün lezzetlerine, safalarına, keyiflerine kâfidir. Gayr-ı meşru
daireye girme. Çünki o dairedeki bir lezzetin bâzan bin elemi var. Hem hakikî
ve daimî lezzet olan iltifatat-ı Rahmâniyeyi kaybetmeğe sebebdir."
Hem
dalaletin yolunda sâbıkan Beyân edildiği gibi esfel-i sâfilîne insanı öyle bir
sukut ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve
o derin zulümat kuyusundan hiçbir terakkiyat-ı beşeriye, hiçbir Kemâlât-ı
fenniye insanı çıkaramadığı halde, Kur'an-ı Hakîm îmân ve amel-i sâlih ile o
esfel-i sâfilîne sukuttan insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır ve delâil-i kat'-
sh: » (S: 677)
iye ile çıkarmasını isbat ediyor ve o derin kuyuyu
terakkiyat-ı mâneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât-ı ruhiyenin cihazatıyla
dolduruyor.
Hem
beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gâyet
derecede teshil eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir
günde kestirecek vesaiti gösterir.
Hem
Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl'i tanıttırmakla, insanı ona bir memur
abd ve bir vazifedâr misafir vaziyetini verir. Hem dünya misafirhanesinde, hem
berzahî ve uhrevî menzillerde Kemâl-i rahatla seyahatini temin eder. Nasılki
bir padişahın müstakim bir memuru, onun daire-i memleketinde, hem her vilayetin
hududlarından sühuletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vasıta-i
seyahatle gezer, geçer. Öyle de: Sultan-ı Ezelî'ye îmân ile intisab eden ve
amel-i sâlih ile itaat eden bir insan, şu misafirhane-i dünya menzillerinden ve
âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden ve hâkezâ kabirden sonraki bütün
âlemlerin geniş hududlarından berk ve burak sür'atinde geçer. Tâ saadet-i ebediyeyi
bulur. Ve şu hakikatı kat'î isbat eder ve asfiya ve evliyaya gösterir.
Hem de
Kur'anın hakikatı der ki: "Ey mü'min! Sendeki nihayetsiz muhabbet
kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmârene
verme. Onu mahbub ve onun hevasını kendine Mâbud ittihaz etme. Belki sendeki o
nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, nihayetsiz bir muhabbete lâyık, hem
nihayetsiz sana ihsan edebilen, hem istikbalde seni nihayetsiz mes'ud eden, hem
bütün alâkadar olduğun ve onların saadetleriyle mes'ud olduğun bütün zâtları,
ihsanatıyla mes'ud eden, hem nihayetsiz Kemâlâtı bulunan ve nihayetsiz derecede
kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevalsiz cemâl sahibi olan ve bütün
Esmâsı, nihayet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envar-ı hüsün ve
cemâl bulunan ve cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle, onun cemâl-i
rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki
bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve Kemâlât, onun cemâline ve Kemâline işaret
eden ve delâlet eden ve emâre olan bir zâtı, mahbub ve Mâbud ittihaz
et..."
Hem der:
"Ey insan! Onun Esmâ ve sıfâtına ait istidad-ı muhabbetini, sâir bekasız
mevcûdâta verme; faidesiz mahlukata da
sh: » (S: 678)
ğıtma. Çünki âsâr ve mahlukat fânidirler. Fakat o âsârda
ve o masnuatta nakışları, cilveleri görünen Esmâ-i hüsnâ bâkidirler,
daimîdirler. Ve Esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib-i ihsan ve cemâl ve
binler tabakat-ı Kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahman ismine bak ki: Cennet
bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızk ve nimet,
bir katresidir."
İşte şu
müvazene, ehl-i dalaletle ehl-i îmânın hayat ve vazife cihetindeki
mahiyetlerine işaret eden
لَقَدْ
خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ
فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ
اَسْفَلَ سَافِلِينَ
اِلاَّ الَّذِينَ
آمَنُوا وَ عَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ
hem netice ve akibetlerine işaret eden فَمَا بَكَتْ
عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ
وَ اْلاَرْضُ olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizane, Beyân ettiğimiz
müvazeneyi ifade ederler. Birinci âyet, Onbirinci Söz'de tafsilen o âyetin
i’câzkârane ve îcazkârane ifade ettiği hakikatı, o Sözde Beyân edildiğinden,
onu oraya havale ederiz. İkinci âyet ise, yalnız bir küçük işaretle
göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikatı ifade ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet,
mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: "Ehl-i dalaletin ölmesiyle,
semâvat ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar." Ve mefhum-u muhalif ile
delâlet ediyor ki: "Ehl-i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvat ve zemin,
onların üstünde ağlıyor." Yâni: Ehl-i dalalet, mâdem semâvat ve arzın
vazifelerini inkâr ediyor. Mânâlarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskat
ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adavet ettiğinden
elbette semâvat ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların
gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhum-u muhalif ile der: "Semâvat ve arz,
ehl-i îmânın ölmesiyle ağlarlar." Zira ehl-i îmân ise (çünki) semâvat ve
arzın vazifelerini bilir. Hakikî hakikatlarını tasdik ediyor. Ve onların ifade
ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. "Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar
güzel hizmet ediyorlar." diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram
ediyor. Cenâb-ı
sh: » (S: 679)
Hak hesabına
onlara ve onlar âyine oldukları Esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki,
semâvat ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmânın zevaline mahzun oluyorlar.
MÜHİM BİR
SUAL: Diyorsunuz ki: "Muhabbet, ihtiyârî değil. Hem ihtiyac-ı fıtrîye
binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve valide ve evlâdlarımı
severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve
evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve
dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri,
Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfât ve Esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?
Elcevab:
"Dört Nükte"yi dinle.
BİRİNCİ
NÜKTE: Muhabbet, çendan ihtiyârî değil. Fakat ihtiyar ile, muhabbetin yüzü, bir
mahbubdan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ: Bir mahbubun çirkinliğini
göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya
âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecâzî mahbubdan hakikî mahbuba
çevrilebilir.
İKİNCİ
NÜKTE: Ta'dad ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı
Hakk'ın hesabına ve onun muhabbeti namına sev, deriz. Meselâ: Leziz taamları,
güzel meyveleri, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanı ve o Rahman-ı Rahîm'in in'amı cihetinde
sevmek, "Rahman" ve "Mün'im" isimlerini sevmektir, hem
mânevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahman
namına olduğunu gösteren; meşru dairesinde kanaatkârane kazanmak ve
mütefekkirane, müteşekkirane yemektir.
Hem peder ve valideyi şefkat ile teçhiz eden ve seni
onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara
hürmet ve muhabbet, Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet,
şefkat lillah için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana
hiçbir faideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha
ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir. اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ âyeti beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı davet etmesi;
Kur'anın
sh: » (S: 680)
nazarında valideynin hukukları ne kadar ehemmiyetli ve
ukukları ne derece çirkin olduğunu gösterir. Mâdem peder; kimseyi değil, yalnız
veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi,
pedere karşı hak dâva edemez. Demek valideyn ve veled ortasında fıtraten
sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıbta ve hasedden gelir. Pederde oğluna
karşı o yok. Veya münakaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki,
pederine karşı hak dâva etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez.
Demek pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.
Ve
evlâdlarını, o Zât-ı Rahîm-i Kerim'in hediyeleri olduğu için Kemâl-i şefkat ve
merhamet ile onları sevmek ve muhafaza etmek, yine Hakk'a aittir. Ve o muhabbet
ise, Cenâb-ı Hakk'ın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise: Vefatlarında sabır
ile şükürdür, me'yusane feryad etmemektir. "Hâlıkımın benim nezaretime
verdiği sevimli bir mahluku idi, bir memlûkü idi, şimdi hikmeti iktiza etti,
benden aldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhirî hissem
varsa, hakikî bin hisse onun Hâlıkına aittir. «El-hükmü Lillah» deyip teslim olmaktır.
Hem dost
ve ahbab ise: Eğer onlar îmân ve amel-i sâlih sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın
dostları iseler, "El-hubbu Fillah" sırrınca o muhabbet dahi, Hakk'a
aittir.
Hem
refika-i hayatını, rahmet-i İlahiyenin munis, lâtif bir hediyesi olduğu
cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü Sûretine muhabbetini
bağlama. Belki kadının en cazibedâr, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir
letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin
cemâli ise; ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü
sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaîfe, lâtife mahlukun
hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa hüsn-ü Sûretin zevaliyle,
en muhtaç olduğu bir zamanda bîçare hakkını kaybeder.
Hem enbiya
ve evliyayı sevmek, Cenâb-ı Hakk'ın makbul ibâdı olmak cihetiyle, Cenâb-ı
Hakk'ın namına ve hesabınadır ve o nokta-i nazardan ona aittir.
Hem
hayatı, Cenâb-ı Hakk'ın insana ve sana verdiği en kıymetdar ve hayat-ı bâkiyeyi
kazandıracak bir sermaye ve bir define ve bâki Kemâlâtın cihazatını câmi' bir
hazine cihetiyle onu sev-
sh: » (S: 681)
mek, muhafaza etmek, Cenâb-ı Hakk'ın hizmetinde istihdam
etmek, yine o muhabbet bir cihette Mâbud'a aittir.
Hem
gençliğin letâfetini, güzelliğini, Cenâb-ı Hakk'ın lâtif, şirin, güzel bir
ni'meti nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istîmal etmek,
şâkirane bir nevi muhabbet-i meşruadır.
Hem
baharı: Cenâb-ı Hakk'ın nuranî esmâlarının en lâtif, güzel nakışlarının
sahifesi, ve Sâni-i Hakîm'in antika san'atının en müzeyyen ve şa'şaalı bir
meşher-i san'atı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenâb-ı Hakk'ın
esmâsını sevmektir.
Hem
dünyayı: âhiretin mezraası ve Esma-i İlâhiyyenin âyinesi ve Cenâb-ı Hakk'ın
mektûbâtı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek, -nefs-i emmâre
karışmamak şartıyla- Cenâb-ı Hakk'a ait olur.
Elhasıl:
Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sev. Mâna-yı ismiyle sevme. «Ne
kadar güzel yapılmış» de. «Ne kadar güzeldir» deme. Ve kalbin bâtınına, başka
muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki: Bâtın-ı kalb, âyine-i Sameddir ve
Ona mahsustur.
اَللّهُمَّ
ارْزُقْنَا حُبَّكَ
وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا
اِلَيْكَ
de.
İşte bütün
tâdad ettiğimiz muhabbetler, eğer bu sûretle olsa, hem elemsiz bir lezzet
verir, hem bir cihette zevalsiz bir visaldir. Hem muhabbet-i İlâhiyyeyi
ziyadeleştirir. Hem meşrû bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem
ayn-ı muhabbet bir fikirdir.
Meselâ:
Nasılk, bir padişah-ı âli, (Haşiye)
sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri,
elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var.
Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen
adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bâzan olur ki: padişah
o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti
dahi cüz'îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir
teessüf kalır. İkinci muhabbet ise: Elma içindeki elma ile göste-
___________________________
(Haşiye):
Bir zaman iki aşiret reisi, bir padişahın huzuruna girmişler, yazılan aynı
vaziyette bulunmuşlar.
sh: » (S: 682)
terilen iltifatat-ı şâhânedir. Güya o elma, iltifat-ı
şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini
izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin
elma lezzetinin fevkındedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet,
padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.
Aynen onun
gibi bütün ni'metlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî
lezzetleriyle gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de
geçici ve elemlidir. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının
meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir
etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem
elemsiz bir lezzettir...
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE: Cenâb-ı Hakk'ın esmâsına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan
Beyân ettiğimiz gibi; bâzan âsâra muhabbet suretiyle esmâyı sever. Bâzan
esmâyı, kemalât-ı İlâhiyyenin unvanları olduğu cihetle sever. Bâzan insan,
câmiiyyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmâya muhtaç ve
müştak olur. Ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve
fukarâ ve zaif ve muhtaç mahlûkata karşı, âcizâne istimdad ihtiyacını
hissettiğin halde biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in'am
edici ünvanı ve kerîm ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o
unvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenâb-ı Hakk'ın Rahman ve Rahîm isimlerini
düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min ve âbâ ve ecdâdını ve
akraba ve ahbabını dünyada ni'metlerin envâiyla ve Cennet'te envâ-i lezâiz ile
ve saadet-i ebediyyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle
mes'ud ettiği cihette o «Rahman» ismi ve «Rahîm» unvanı, ne kadar sevilmeğe
lâyıktırlar ve ne derece o iki isme rûh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas
edebilirsin. Ve ne derece: «'Elhamdülillâhi alâ Rahmâniyyetihî ve alâ
Rahîmiyyetihî»ِ yerindedir
anlarsın.
Hem
alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hânen
ve içindeki mevcûdât, senin o hânenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli
müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlûkatı kemâl-i hikmet ile
tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın «Hakîm» ismine ve «Mürebbî» unvanına
senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın.
Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları,
mevtleri hengâmında adem zulümatından kurta-
sh: » (S: 683)
rıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir
zâtın «Vâris, Bâis» isimlerine, «Bâki, Kerim, Muhyî ve Muhsin» unvanlarına ne
kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
İşte
insanın mahiyeti, ulviyye; fıtratı, câmia olduğundan; binler enva-ı hâcât ile
binbir Esmâ-i İlâhiyyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır.
Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi
aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, merâtib-i esmâya göre
inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -Çünki o esmâ Zât-ı Zülcelâl'in
ûnvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. Şimdi yalnız
nümune olarak binbir esmâdan yalnız «Adl» ve «Hakem» ve «Hak» ve «Rahîm»
isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi Beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Hikmet ve
adl içindeki «Rahmânirrahîm» ve «Hak» ismini âzamî bir dairede görmek istersen,
şu temsile bak: Nasılki; bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler bulunduğunu farz
ediyoruz ki, herbir taife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzâkı
ayrı, rahatla istîmal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları
ayrı oldukları halde, bütün o dörtyüz tâife, ayrı ayrı, takım, bölük tefrik
edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu halde onları kemâl-i şefkat ve
merhametinden ve hârikulâde iktidarından ve mu'cizâne ilim ve ihâtasından ve
fevkalâde adâlet ve hikmetinden, misilsiz birtek padişah onların hiçbirini
şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise,
erzak, ilâç ve silâhlarını muinsiz olarak bizzât kendisi verse, o zât acaba ne
kadar muktedir, müşfik, âdil, kerîm bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki: Bir
taburda on milletten efrad bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek,
çok müşkil olduğundan, bilmecburiye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz
edilir.
İşte öyle
de: Cenâb-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki İsm-i «Hak ve Rahmânirrahîm»in
cilvesini görmek istersen bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş,
muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtat ve hayvanat ordusuna bak ki;
bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin
libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, tâlimatı ayrı,
terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedârik edecek iktidarları ve o
metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan
ve intizâm ile «Hak» ve «Rahman», «Rezzak»
sh: » (S: 684)
ve «Rahîm», «Kerim» unvanlarını seyret, gör. Nasıl
hiçbirini şaşırmıyarak, unutmıyarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve
idare eder.
İşte,
böyle hayret verici muhit bir intizâm ve mîzan ile yapılan bir işe,
başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hakîm-i Mutlak, Kadîr-i
Külli Şey'den başka, bu san'ata, bu tedbire, bu Rubûbiyyete, bu tedvîre hangi
şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale edebilir?
DÖRDÜNCÜ
NÜKTE: Diyorsun: Benim taamlara, nefsime, refikama, valideynime, evlâdıma,
ahbabıma, evliyaya, enbiyaya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı
ayrı muhtelif muhabbetlerimin (Kur'anın emrettiği tarzda olsa) neticeleri,
faideleri nedir?
Elcevab:
Bütün neticeleri beyan etmek için büyük bir kitab yazmak lâzımgelir. Şimdilik
yalnız icmâlen bir iki neticeye işaret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel
neticeleri beyan edilecek. Sonra âhirette tezahür eden neticeleri zikredilecek.
Şöyle ki:
Sâbıkan
beyan edildiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına
olan muhabbetlerin; dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safaları,
lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ: Şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet
olur. Muhabbet, firak yüzünden belalı bir hirkat olur. Lezzet, zeval yüzünden
zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise; Cenâb-ı Hakk'ın hesabına olmadıkları
için, ya faidesizdir veya azapdır. (Eğer harama girmiş ise.)
Sual:
Enbiya ve Evliyaya muhabbet, nasıl faidesiz kalır?
Elcevab:
Ehl-i Teslis'in İsâ Aleyhisselâm'a ve Râfızîlerin Hazret-i Ali Radıyallahü
Anh'a muhabbetleri faidesiz kaldığı gibi. Eğer o muhabbetler, Kur'anın irşad
ettiği tarzda ve Cenâb-ı Hakk'ın hesabına ve muhabbet-i Rahman namına olsalar,
o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel neticeleri var. Amma dünyada ise: Leziz
taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir ni'met ve ayn-ı şükür bir
lezzettir.
Nefsine
muhabbet ise: Ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesâttan men'etmektir. O
vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin.
Onu hevâya değil, hüdâya sevkedersin.
sh: » (S: 685)
Refika-i
hayatına muhabbetin, mâdem hüsn-ü sîret ve mâden-i şefkat ve hediyye-i rahmet
olduğuna bina edilmiş. O refikaya samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da
sana ciddî hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hal ziyadeleşir,
mes'ûdane hayatını geçirirsin. Yoksa hüsn-ü Sûrete muhabbet nefsanî olsa, o
muhabbet çabuk bozulur, hüsn-ü muaşereti de bozar.
Peder ve
valideye karşı muhabbetin, Cenâb-ı Hak hesabına olduğu için hem bir ibâdet, hem
de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirirsin. En âli bir his
ile, en merdane bir himmet ile onların tûl-ü ömrünü ciddî arzu edip bekalarına
duâ etmek, tâ «onların yüzünden daha ziyade sevab kazanayım» diye samimî
hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i ruhânî almaktır. Yoksa;
nefsanî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir
vaziyete girdikleri zaman en süflî ve en alçak bir his ile vücudlarını istiskal
etmek, sebeb-i hayatın olan o muhterem zatların mevtlerini arzu etmek gibi
vahşi, kederli, ruhânî bir elemdir.
Evlâdına
muhabbet ise: Cenâb-ı Hakk'ın senin nezaretine ve terbiyene emanet ettiği
sevimli, ünsiyetli o mahluklara muhabbet ise; saadetli bir muhabbet, bir
ni'mettir. Ne musibetleriyle fazla elem çekersin, ne de ölümleriyle me'yusâne
feryad edersin. Sâbıkan geçtiği gibi «Onların Hâlıkları hem Hakîm, hem Rahîm
olduğundan, onlar hakkında o mevt bir saadettir» dersin. Senin hakkında da,
onları sana veren Zâtın rahmetini düşünürsün. Firak eleminden kurtulursun.
Ahbablara
muhabbetin ise: Mâdem «Lillah» içindir. O ahbabların firakları, hattâ ölümleri,
sohbetinize ve uhuvvetinize mâni olmadığı için, o mânevî muhabbet ve ruhanî
irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti daimî olur. «Lillah» için
olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firak elemini netice verir.
(Haşiye)
Enbiya ve
Evliyâya muhabbetin ise: Ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i
berzah, o nurânîlerin vücudlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları Sûretinde sana
göründüğü için o âleme gitmeğe tevahhuş, tedehhüş değil; belki bilakis temayül
ve iştiyak hissini verir; hayat-ı dünyeviyyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa,
onların muhabbeti, ehl-i medeniyyetin meşahir-i insâniyyeye mu-
_______________________
(Haşiye):
«Lillah» için bir saniye mülâkat, bir senedir. Dünya için olsa; bir sene, bir
saniyedir.
sh: » (S: 686)
habbeti nev'inden olsa, o kâmil insanların fena ve
zevallerini ve mâzi denilen mezâr-ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, elemli
hayatına bir keder daha ilâve eder. Yâni, «Öyle kâmilleri çürüten bir mezara,
ben de gideceğim» diye düşünür; mezaristana endişeli bir nazarla bakar. «Ah!»
çeker. Evvelki nazarda ise: Cisim libasını mâzide bırakıp, kendileri istikbal
salonu olan berzah âleminde Kemâl-i rahatla ikametlerini düşünür, mezaristana
ünsiyetkârane bakar.
Hem güzel
şeylere muhabbetin, mâdem Sâni'leri hesabınadır. «Ne güzel yapılmışlar»
tarzındadır. O muhabbetin bir leziz tefekkür olduğu halde, hüsün-perest,
cemâl-perest zevkinin nazarını daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha
güzel cemâl mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünki: O güzel
âsârdan ef'al-i İlâhiyyenin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmânın
güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelâl'in cemâl-i
bîmisâline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu Sûrette olsa, hem
lezzetlidir, hem ibâdettir ve hem tefekkürdür.
Gençliğe
muhabbetin ise: Mâdem Cenâb-ı Hakk'ın güzel bir ni'meti cihetinde sevmişsin.
Elbette onu ibâdette sarfedersin, sefahette boğdurup öldürmezsin... Öyle ise o
gençlikte kazandığın ibâdetler, o fâni gençliğin bâki meyveleridir. Sen
ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâki meyvelerini elde ettiğin halde,
gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha
ziyade ibâdete muvaffakıyet ve merhamet-i İlâhiyyeye daha ziyade liyakat
kazandığını düşünürsün. Ehl-i gaflet gibi beş-on senelik bir gençlik lezzetine
mukabil, elli senede «Eyvah gençliğim gitti» diye teessüf edip, gençliğe
ağlamayacaksın.
Nasılki, öylelerin birisi demiş: لَيْتَ
الشَّبَابَةَ
يَعُودُ يَوْمًا
فَاُخْبِرُهُ
بِمَا فَعَلَ الْمَشِيبُ Yâni: «Keşke gençliğim bir gün dönse idi; ihtiyarlık benim başıma
neler getirdiğini şekva ederek haber verecektim.»
Bahar gibi
zînetli meşherlere muhabbet ise: Mâdem san'at-ı İlâhiyyeyi seyran
itibariyledır. O baharın gitmesiyle, temâşâ lezzeti zail olmaz. Çünki bahar
yaldızlı bir mektub gibi, verdiği manaları her vakit temâşâ edebilirsin. Senin
hayâlin ve zaman, ikisi de sinema şeridleri gibi sana o temâşâ lezzetini idame
ettirmekle beraber o baharın mânalarını, güzelliklerini sana tazelendirirler.
sh: » (S: 687)
O vakit
muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz. Lezzetli, safalı olur.
Dünyaya
muhabbetin ise: Mâdem Cenâb-ı Hakk'ın namınadır. O vakit dünyanın dehşetli
mevcûdâtı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle
sevdiğin için, her şey'inde, âhirete faide verecek bir sermaye, bir meyve
alabilirsin. Ne musibetleri sana dehşet verir, ne zeval ve fenası sana sıkıntı
verir. Kemâl-i rahatla o misafirhanede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa,
ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki: Sıkıntılı, ezici,
boğucu, fenaya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur, gidersin.
İşte bâzı
mahbubların, Kur'anın irşad ettiği Sûrette olduğu vakit, herbirisinden yüzde
ancak bir letâfetini gösterdik. Kur'anın gösterdiği yolda olmazsa, yüzden bir
mazarratına işaret ettik. Şimdi şu mahbubların dâr-ı bekada, âlem-i âhirette,
Kur'an-ı Hakîm'in âyât-ı beyyinatıyla işaret ettiği neticeleri işitmek ve
anlamak istersen, işte o çeşit meşrû muhabbetlerin dâr-ı âhiretteki
neticelerini «Bir Mukaddeme» ve «Dokuz İşaret»le yüzden bir faidesini icmâlen
göstereceğiz:
MUKADDEME:
Cenâb-ı Hak celîl ulûhiyyetiyle, cemîl rahmetiyle, kebîr rubûbiyyetiyle, kerîm
re'fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu
kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif âzâ
ve âlât ile ve mütenevvi letâif ve mâneviyat ile, echiz ve tezyin etmiştir ki;
tâ, mütenevvi ve pekçok âlât ile, hadsiz envâ-ı nimetini, aksâm-ı ihsanatını,
tabakat-ı rahmetini, o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın.
Hem, tâ binbir esmâsının hadsiz envâ-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile,
bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazatın
herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti,
elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır. Meselâ: Göz, Sûretlerdeki güzelliklerini ve
âlem-i mubsıratta, güzel mu'cizât-ı kudretin envâını temaşa eder. Vazifesi,
nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem mâlûmdur,
târife hâcet yok. Meselâ: Kulak, sadaların envâ'larını, lâtif nağmelerini ve
mesmûat âleminde Cenâb-ı Hakk'ın letâif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir
ubûdiyyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfatı var. Meselâ kuvve-i şâmme,
kokular taifesindeki letâif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus bir vazife-i
şükrâniyyesi, bir
sh: » (S: 688)
lezzeti vardır. Elbette mükâfatı dahi vardır. Meselâ;
dildeki kuvve-i zâika, bütün mat'umâtın ezvâkını anlamakla gâyet mütenevvi bir
şükr-ü mânevî ile vazife görür ve hâkezâ... Bütün cihazat-ı insâniyyenin ve
kalb ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri,
lezzetleri ve elemleri vardır.
İşte
Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihazatın elbette
her birerlerine lâyık ücretlerini verecektir. O müteaddid envâ-ı muhabbetin
sâbıkan Beyân edilen dünyadaki muaccel neticelerini, herkes vicdan ile hisseder
ve bir hads-i sadık ile isbat edilir. Âhiretteki neticeleri ise: Kat'iyen
vücudları ve tahakkukları, icmâlen Onuncu Söz'ün oniki hakikat-ı katıa-i
sâtıasıyla ve Yirmidokuzuncu Söz'ün Altı Esâs-ı bâhiresiyle isbat edildiği
gibi, tafsîlen اَصْدَقُ الْكَلاَمِ وَاَبْلَغُ النِّظَامِ كَلاَمُ اللّهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ olan Kur'an-ı Hakîm'in âyât-ı beyyinâtıyla tasrih ve telvih ve
remiz ve işârâtıyla kat'iyen sabittir. Daha uzun bürhânları getirmeğe lüzum
yok. Zaten başka Sözlerde ve Cennete dair Yirmisekizinci Söz'ün arabî olan
ikinci makamında ve Yirmidokuzuncu Söz'de çok bürhânlar geçmiştir.
BİRİNCİ
İŞARET: Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruânın uhrevî
neticesi, Kur'anın nassıyla, Cennet'e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel
meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ
dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin «Elhamdülillâh» kelimesi, cennet
meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin,
orada «Elhamdülillâh» yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhîyi ve
iltifat-ı Rahmânî'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevî, Cennette gâyet leziz
bir taam sûretinde sana verileceği, hadîsin nassıyla, Kur'anın işarâtıyla ve
hikmet ve rahmetin iktizasıyla sabittir.
İKİNCİ
İŞARET: Dünyada meşrû bir Sûrette nefsine muhabbet, yâni mehâsinine bina edilen
muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmil etmeğe bina edilen şefkat
ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi, o nefse lâyık
mahbubları,
sh: » (S: 689)
Cennette veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini
Cenâb-ı Hak yolunda hüsn-ü istîmal etmiş. Cihazatını, duygularını hüsn-ü
Sûretle istihdam etmiş. Kerîm-i Mutlak, ona dünyadaki meşrû ve ubûdiyetkârane
muhabbetin neticesi olarak Cenne'te, Cennetin yetmiş ayrı ayrı envâ-ı zînet ve
letâfetinin nümuneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün
hâsseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş envâ-ı hüsün ile vücudunu
süslendirip; herbiri, ruhlu küçük birer cennet hükmünde olan hûrîleri, o dâr-ı
bekada vereceği, pekçok âyât ile tasrih ve isbat edilmiştir.
Hem
dünyada gençliğe muhabbet, yâni ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin
neticesi: Dâr-ı saadette ebedî bir gençliktir.
ÜÇÜNCÜ
İŞARET: Refika-i hayatına meşrû dairesinde, yâni, lâtif şefkatine, güzel
hasletine, hüsn-ü sîretine binaen samimî muhabbet ile, refika-i hayatını da
nâşizelikten, sâir günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyesi ise:
Rahîm-i Mutlak, o refika-i hayatı, hurîlerden daha güzel bir Sûrette ve daha
zînetli bir tarzda, daha cazibedâr bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir
refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek
ve eski hatıratı birbirine tahattur ettirecek enîs, lâtif, ebedî bir arkadaş,
bir muhib ve mahbub olarak verileceğini vâdetmiştir. Elbette vâdettiği şeyi
kat'î verecektir.
DÖRDÜNCÜ
İŞARET: Valideyn ve evlâda muhabbet-i meşrûanın neticesi: (Nass-ı Kur'an ile)
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa yine o mes'ûd
âileye sâfi olarak lezzet-i sohbeti, cennete lâyık bir hüsn-ü muaşeret
Sûretinde, dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder. Ve onbeş yaşına girmeden,
yâni hadd-i bülûğa vasıl olmadan vefat eden çocuklar, وِلْدَانٌ مُخَلّدُونَ ile tâbir edilen cennet çocukları şeklinde ve cennete lâyık bir
tarzda gâyet süslü, sevimli bir Sûrette, onları cennette dahi peder ve
validelerinin kucaklarına verir. Veledperverlik hislerini memnun eder. Ebedî o
zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden;
ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en
âlâsı cennette bulunur. Yalnız çok şirin olan veledperverlik, yâni çocuklarını
sevip okşamak zevki -cennet tenasül yeri olmadığın-
sh: » (S: 690)
dan- cennette yoktur zannedilirdi. İşte bu Sûrette o dahi
vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte kabl-el büluğ evlâdı
vefat edenlere müjde...
BEŞİNCİ İŞARET: Dünyada «El-hubbu fillâh» hükmünce sâlih
ahbablara muhabbetin neticesi: cennette عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ ile tâbir edilen: karşı karşıya kurulmuş cennet iskemlelerinde
oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir Sûrette, dünya maceralarını ve kadîm olan
hâtıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri Sûretinde; firaksız, sâfi bir
muhabbet ve sohbet Sûretinde ahbablarıyle görüştüreceği, Kur'anın nassıyla
sabittir.
ALTINCI
İŞARET: Enbiya ve evliyaya Kur'anın târif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O
enbiya ve evliyanın şefaatlarından berzahta, haşirde istifade etmekle beraber;
gâyet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzattan o muhabbet vasıtasıyla istifaza
etmektir.
Evet اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca, âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği
âlî makam bir zâtın tebaiyetiyle girebilir.
YEDİNCİ
İŞARET: Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin, yâni «ne kadar güzel
yapılmış» nazar ile, o âsârın arkasındaki ef'âlin güzelliğini ve intizâmını ve
intizâm-ı ef'al arkasındaki güzel Esmânın cilvelerini ve o güzel Esmânın
arkasında sıfâtın tecelliyatını ve hâkezâ... sevmekliğin neticesi ise: Dâr-ı
bekada o güzel gördüğü masnûattan bin def'a daha güzel bir tarzda Esmânın
cilvesini ve Esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, cennette görmektir. Hattâ İmam-ı
Rabbânî (Radıyallahü Anhü) demiş ki: «Letâif-i Cennet, cilve-i esmânın
temessülâtıdır.» Teemmel!..
SEKİZİNCİ
İŞARET: Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve Esmâ-i İlahiye âyinesi olan iki
güzel yüzüne karşı mütefekkirane muhabbetin uhrevî neticesi: Dünya kadar, fakat
fâni dünya gibi fâni değil, bâki bir cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız
zaîf gölgeleri gösterilen Esmâ, o cennetin âyinelerinde en şaşaalı bir Sûrette
gösterilecektir. Hem dünyayı, mezraa-i âhiret yüzünde sevmenin neticesi:
Dünyayı, fidanlık, yâni: Ancak fidanları bir derece
sh: » (S: 691)
yetiştiren küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir
cenneti verecek ki: Dünyada havas ve hissiyat-ı insâniye, küçük fidanlar olduğu
halde, cennette en mükemmel bir sûrette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde
olan istîdadları, envâ-ı lezâiz ve kemâlât ile sünbüllenecek sûrette ona
verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezası olduğu gibi, hadîsin nususuyla ve
Kur'anın işârâtıyle sabittir. Hem mâdem dünyanın; her hatânın başı olan mezmum
muhabbeti değil, belki Esmâya ve âhirete bakan iki yüzünü, Esmâ ve âhiret için
sevmiş ve ibâdet-i fikriyye ile o yüzleri mâmur etmiş, güya bütün dünyasıyla
ibâdet etmiş. Elbette dünya kadar bir mükâfat alması, mukteza-yı rahmet ve
hikmettir. Hem mâdem âhiretin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenâb-ı
Hakk'ın muhabbetiyle âyine-i Esmâsını sevmiş. Elbette dünya gibi bir mahbub
ister. O da, dünya kadar bir Cennet'tir.
Sual: O
kadar büyük ve hâlî bir Cennet neye yarar?
Elcevab:
Nasılki eğer mümkin olsa idi, hayal sür'atiyle zeminin aktarını ve yıldızların
ekserini gezsen, «Bütün âlem benimdir» diyebilirsin. Melâike ve insan ve
hayvanların iştirâkleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de: O cennet dahi dolu
olsa, «O cennet benimdir» diyebilirsin. Hadîste «Bâzı ehl-i cennete verilen
beşyüz senelik bir cennet» sırrı,
Yirmisekizinci Söz'de ve İhlas Lem'asında Beyân edilmiştir.
DOKUZUNCU
İŞARET: İman ve muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif ve tahkîkin ittifakıyla;
dünyanın bin sene hayat-ı mes'ûdânesi, bir saatine değmeyen cennet hayatı.. ve
cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh
cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâl'in müşahedesi, rü'yetidir ki:
(Haşiye) hadîs-i kat'î ile ve Kur'anın nassıyle sabittir. Hazret-i Süleyman
Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemâl ile meşhur bir zâtın rü'yetine iştiyaklı
bir merak, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtaz bir zâtın
şuhuduna meraklı bir iştiyak; herkes vicdanen hisseder. Acaba dünyanın bütün
mehâsin ve Kemâlâtından binler derece yüksek olan cennetin bütün me-
________________________
(Haşiye):
Hadîsin nassıyla «O şuhud, bütün lezâiz-i cennet'in o derece fevkindedir ki,
onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece
fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zor ile
onları tanıyabilirler» hadîste vârid olmuştur.
sh: » (S: 692)
hasin ve kemalâtı, bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir
zâtın rü'yeti, ne kadar mergûb, merak-âver ve şuhudu ne derece matlub ve
iştiyak-âver olduğunu kıyas edebilirsen et...
اَللَّهُمَّ
ارْزُقْنَا فِى
الدُّنْيَا حُبَّكَ
وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَآ
اِلَيْكَ وَ اْلاِسْتِقَامَةَ
كَمَآ اَمَرْتَ
وَ فِى اْلاَخِرَةِ
رَحْمَتَكَ وَ
رُؤْيَتَكَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَآ
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللَّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
وَ عَلَى اَلِهِ
وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
آمِينَ
TENBİH
Şu sözün
âhirinde uzun tafsilâtı uzun görme; ehemmiyetine nisbeten kısadır, daha uzun
ister.
Bütün
Sözlerde konuşan ben değilim. Belki,«İŞÂRÂT-I KUR'ANİYYE» namına hakikattır.
Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak
biliniz ki: Haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş.
* * *
sh: » (S: 693)
MÜNÂCÂT
Yâ Rab!
Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın
kapısını, diğer makbûl bir zâtın sarayca me'nus sadasıyla çalar; tâ ona
açılsın... Öyle de: Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin
olan Üveys-el Karanî'nin nidasıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını
ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç. Ekûllü Kemâ Kâle:
اَقُولُ
كَمَا قَالَ :
اِلهِى
اَنْتَ رَبِّى
وَ اَنَا الْعَبْدُ وَ
اَنْتَ الْخَالِقُ
وَ انَا الْمَخْلُوقُ
وَ
اَنْتَ الرَّزَّاقُ
وَ اَنَا الْمَرْزُوقُ وَ اَنْتَ
الْمَالِكُ وَ
اَنَا الْمَمْلُوكُ
وَ
اَنْتَ الْعَزِيزُ
وَ اَنَا الذَّلِيلُ
وَ اَنْتَ الْغَنِىُّ
وَ اَنَا الْفَقِيرُ
وَ
اَنْتَ الْحَىُّ
وَ اَنَا الْمَيِّتُ وَ اَنْتَ
الْبَاقِى وَ اَنَا
الْفَانِى وَ اَنْتَ
الْكَرِيمُ وَ
اَنَا اللَّئِيمُ
وَ اَنْتَ الْمُحْسِنُ
وَ اَنَا الْمُسِئُ
وَ
اَنْتَ الْغَفُورُ
وَ اَنَا الْمُذْنِبُ وَ اَنْتَ
الْعَظِيمُ وَ
اَنَا الْحَقِيرُ وَ اَنْتَ
الْقَوِىُّ وَ
اَنَا الضَّعِيفُ
وَ اَنْتَ الْمُعْطِى
وَ اَنَا السَّائِلُ
وَ
اَنْتَ اْلاَمِينُ
وَ اَنَا الْخَا
ئِفُ
وَ اَنْتَ
الْجَوَّادُ وَ
اَنَا الْمِسْكِينُ
وَ
اَنْتَ الْمُجِيبُ
وَ اَنَا الدَّاعِى
وَ اَنْتَ الشَّافِى
وَ اَنَا الْمَرِيضُ
فَاغْفِرْلِى
ذُنُوبِى وَ تَجَاوَزْ
عَنِّى وَ اشْفِ
اَمْرَاضِى يَا
اَللَّهُ يَا كَافِى
يَا
رَبُّ يَا وَافِى يَا رَحِيمُ
يَا شَافِى يَا كَرِيمُ
يَا مُعَافِى
فَاعْفُ
عَنِّى مِنْ كُلِّ
ذَنْبٍ وَ عَافِنِى
مِنْ كُلِّ دَآءٍ
وَارْضَ عَنِّى
اَبَدًا بِرَحْمَتِكَ
يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
وَ
اَخِرُ دَعْوَيهُمْ
اَنِ الْحَمْدُ
لِلَّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ