Otuzikinci Söz
Şu söz üç mevkıftır.
[Yirmiikinci Söz'ün Sekizinci Lem'asını izah eden bir
zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehadet ettikleri ellibeş lisandan (ki Katre
Risalesi'nde onlara işaret edilmiş) birinci lisanına bir tefsirdir. Ve لَوْ
كَانَ فِيهِمَآ
اَلِهَةٌ اِلاَّ
اللَّهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakaikından, temsil libası giydirilmiş bir
hakikattır.]
Birinci Mevkıf
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
لَوْ كَانَ
فِيهِمَآ اَلِهَةٌ
اِلاَّ اللَّهُ
لَفَسَدَتَا لآَ
اِلهَ اِلاَّ اللَّهُ
وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ
لَهُ لَهُ الْمُلْكُ
وَ لَهُ الْحَمْدُ
يُحْيِى وَ يُمِيتُ
وَ هُوَ حَىٌّ
لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ
الْخَيْرُ وَ هُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ
الْمَصِيرُ
Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhidînin onbir
cümlesinin herbirinde birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o
mertebelerden yalnız لاَ شَرِيكَ
لَهُ deki mânâyı, basit
avâmın fehmine gelecek bir muhavere-i temsiliye ve bir münazara-i faraziye
tarzında ve lisan-ı hali, lisan-ı kal Sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden
kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine
o muhavereyi yazıyorum. Şöyle ki:
sh: » (S: 628) Bütün
tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi umum enva'-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve
dalaletin tevehhüm ettikleri şeriklerin namına bir şahıs farzediyoruz ki: O
şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakikî mâlik
olmak dâva etmektedir.
İşte o
müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona Rab ve
hakikî mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisanıyla, felsefe diliyle
söyler. O zerre dahi, hakikat lisanıyla ve hikmet-i Rabbanî diliyle der ki:
"Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum,
bütün o vezaifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa.. hem, benim gibi
hadd ü hesaba gelmeyen zerrat içinde beraber gezip (Haşiye) iş görüyoruz. Eğer
bütün emsalim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar
sende varsa.. hem Kemâl-i intizâm ile cüz olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki
küreyvat-ı hamraya hakikî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana Rab olmak dâva
et; beni, Cenâb-ı Hak'tan başkasına isnad et. Yoksa sus! Hem bana Rab
olamadığın gibi, müdahale dahi edemezsin. Çünki vezaifimizde ve harekâtımızda o
kadar mükemmel bir intizâm var ki; nihayetsiz bir hikmet ve muhit bir ilim
sahibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki
senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün
elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz."
O müddeî,
Maddiyyunların dedikleri gibi dedi ki: "Öyle ise sen kendi kendine mâlik
ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?" Zerre ona cevaben
der: "Eğer, güneş gibi bir dimağım ve ziyası gibi ihâtalı bir ilmim ve
harareti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyasındaki yedi renk gibi muhit
duygularım ve gez-
_____________________________
(Haşiye):
Evet müteharrik herbir şey, zerrattan seyyarata kadar, kendilerinde olan
sikke-i Samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi, harekâtlarıyla dahi,
gezdikleri bütün yerleri vahdet namına zabtederler. Kendi mâlikinin mülküne
idhal ederler. Hareket etmeyen masnuat ise, nebâtattan nücum-u sevabite kadar,
birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki; bulunduğu mekânı, kendi Sâniinin
mektubu olduğunu gösterirler.
- Demek
herbir nebat, herbir meyve, birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler
ki; mekânlarını ve vatanlarını, vahdet namına Sâni'lerinin mektubu olduğunu
gösterirler.
Elhasıl:
Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet namına zabteder. Demek bütün
yıldızları elinde tutmayan, birtek zerreye Rab olamaz.
sh: » (S: 629)
diğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer
yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi
ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu dâva ederdim. Haydi def'ol git, sen
benden iş bulamazsın!"
İşte
şeriklerin vekili, zerreden me'yus olunca, küreyvat-ı hamradan iş bulacağım
diye, kandaki bir küreyvat-ı hamraya rast gelir. Ona esbab namına ve tabiat ve
felsefe lisanıyla der ki: "Ben sana Rab ve mâlikim." O küreyvat-ı
hamra, yâni yuvarlak kırmızı mevcûd, ona hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlahiye
dili ile der: "Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve
nizâmatımız bir olan kan ordusundaki bütün emsalime mâlik olabilirsen, hem
gezdiğimiz ve Kemâl-i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrat-ı bedene
mâlik olacak bir dakik hikmet ve azîm kudret, sende varsa göster ve
gösterebilirsen belki senin dâvanda bir mânâ bulunabilir. Halbuki senin gibi
sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak belki
zerre miktar karışamazsın. Çünki bizdeki intizâm o kadar mükemmeldir ki, ancak
herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise
sus! Vazifem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin
böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok" der, onu tardeder.
Sonra onu
kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe
rast gelir. Felsefe ve tabiat lisanıyla der: "Zerreye ve küreyvat-ı
hamraya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünki sen, gâyet küçük
bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim. Sen
benim masnuum ve hakikî mülküm ol." der. O hüceyre ona cevaben, hikmet ve
hakikat lisanıyla der ki:
"Ben
çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münasebetlerim
ve bedenin bütün hüceyratına ve heyet-i mecmuasına bağlı alâkalarım var.
Ezcümle: Evride ve şerayin damarlarına ve hassase ve muharrike asablarına ve
cazibe, dafia, müvellide, Mûsavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel
vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve asab ve kuvveleri teşkil ve
tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsalim ve
san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrat-ı bedeniyeye
tasarruf edecek nafiz bir kudret, şamil bir hikmet, sende varsa göster, sonra
ben se-
sh: » (S: 630)
ni yapabilirim diye dâva et. Yoksa haydi git! Küreyvat-ı
hamra, bana erzak getiriyorlar. Küreyvat-ı beyza da, bana hücum eden
hastalıklara mukabele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi
âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünki bizde o
derece ince ve nazik ve mükemmel bir intizâm (Haşiye) var ki; eğer bize
hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Ka
_______________________________
(Haşiye):
Sâni'-i Hakîm, beden-i insanı gâyet muntâzam bir şehir hükmünde halketmiştir.
Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da
çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelanına medârdırlar. Kan
ise içinde iki kısım küreyvat halkedilmiş. Bir kısmı küreyvat-ı hamra tâbir
edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlahî ile hüceyrelere
erzak yetiştiriyor (tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvat-ı
beyzadırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi
düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevî
gibi iki hareket-i devriye ile süratli bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın
heyet-i mecmuası ise; iki vazife-i umumiyesi var: Biri: Bedendeki hüceyratın
tahribatını tamir etmek. Diğeri: Hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni
temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki: Biri safi
kanı getirir, dağıtır, safi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı; enkazı toplayan
bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı "Ree" denilen nefesin
geldiği yere getirirler.
Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot,
biri müvellid-ül humuza. Müvellid-ül humuza ise nefes içinde kana temas ettiği
vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker.
İkisi imtizac eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye
inkılab ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder.
Çünki Sâni'-i Hakîm, fenn-i Kimya'da aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münasebet-i
şedideyi müvellid-ül humuza ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın
olduğu vakit, o kanun-u İlahî ile o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir
ki; imtizacdan hararet hasıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu
sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı
hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yâni onun zerresi bunun
zerresiyle imtizac eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak
kalır. Çünki imtizacdan evvel iki hareket idi; şimdi iki zerre bir oldu, her
iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm'in
bir kanunu ile hararete inkılab eder. Zâten "hareket, harareti tevlid
eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki
hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi, kandaki
karbon alındığı için kan dahi safi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit,
vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı
vakit ağızda mu'cizât-ı kudret-i İlahiye olan kelime meyvelerini veriyor.
فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ
فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ
sh: » (S: 631)
dîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız
bozulur, nizâmımız karışır.
"Sonra o müddeî, onda da me'yus oldu. Bir insanın
bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisanı ile Tabiiyyunun
dedikleri gibi der ki: "Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem
var." Cevaben o beden-i insanî, hakikat ve hikmet diliyle ve intizâmının
lisan-ı haliyle der ki: "Eğer bütün emsalim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret
ve turra-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakikî mutasarrıf
olacak bir kudret ve ilim sende varsa, hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtat ve
hayvanata kadar benim erzakımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir
hâkimiyetin varsa, hem ben kılıf olduğum gâyet geniş ve yüksek olan ruh, kalb,
akıl gibi letâif-i mâneviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek,
Kemâl-i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihayetsiz bir kudret,
hadsiz bir hikmet varsa göster, sonra "Ben seni yaptım" de. Yoksa
sus! Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehadetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin
delaletiyle, benim Sâniim herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi
işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı, onun san'atına karışamaz.
Zerre miktar müdahale edemez."
O
şeriklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider, insanın
nev'ine rast gelir. Kalbinden der ki: "Belki bu dağınık, karmakarışık olan
Cemâat içinde; şeytan, onların ef'al-i ihtiyariye ve içtimaiyelerine karıştığı
gibi, belki ben de ahvâl-i vücudiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak
karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden bedene ve
beden hüceyresine hükmümü icra ederim." Onun için beşerin nev'ine, yine
sağır tabiat ve sersem felsefe lisanıyla der ki: "Siz çok karışık birşey
görünüyorsunuz. Ben size Rab ve mâlikim veyahut hissedârım." der. O vakit
nev'-i insan, hak ve hakikat lisanıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:
"Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve
nebâtatın yüzler bin enva'ından, rengârenk atkı ve iplerden Kemâl-i hikmetle
dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat enva'ından
nescolunan ve gâyet nakışlı bir Sûrette icad edilen haliçeyi yapacak ve her
vakit Kemâl-i hikmetle tecdid edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende
varsa, hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âleme
tasarruf ede-
sh: » (S: 632)
cek ve hayatımıza lâzım maddeleri mizan-ı hikmetle
aktar-ı âlemden bize gönderecek bir muhit kudret ve şamil bir hikmet sende
varsa, ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek
emsalimizi icad edecek bir iktidar sende varsa; belki bana rubûbiyet dâva
edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp parmak
karıştırabilirim deme. Çünki intizâm mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin
vaziyetler, kudretin kader kitabına göre Kemâl-i intizâm ile bir istinsahtır.
Çünki bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezaretimizde bulunan hayvanat ve
nebâtatın Kemâl-i intizâmları gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nevi
kitabettir.
Hiç mümkün
müdür ki: Bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârane
yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi,
ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icad eden, çekirdekli cismin
sâniinden başkası olsun. Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu'cizât-ı kudreti,
mahiyetimizdeki havarik-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen, anlarsın ki: Benim
Sâniim öyle bir zâttır ki, hiçbir şey ondan gizlenemez, hiçbir şey ona nazlanıp
ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek
kadar sühuletle icad eder. Koca kâinatın fihristesini, Kemâl-i intizâmla benim
mahiyetimde derceden bir zâttır. Böyle bir zâtın san'atına senin gibi câmid,
âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise, sus! Def'ol git!"
der onu tardeder.
Sonra o
müddeî gider zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gâyet
müzeyyen ve münakkaş gömleğe esbab namına ve tabiat lisanıyla ve felsefe
diliyle der ki: "Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende
hissem var" diye dâva eder. O vakit o gömlek, (Haşiye) o haliçe, hak ve
hakikat namına, lisan-ı hikmetle o müddeîye der ki: "Eğer seneler, karnlar
adedince yere giydirilip sonra intizâm ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine
asılan ve yeniden giydirilecek ve Kemâl-i intizâm ile kader dairesinde
proğramları ve biçimleri çizilen ve tâyin olunan ve gelecek zamanın şeridine
takılan ve intizâmlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri,
haliçeleri dokuyacak, icad ede-
_________________________
(Haşiye): Fakat şu haliçe hem
hayattardır, hem intizâmlı bir ihtizazdadır. Her vakit nakışları Kemâl-i hikmet
ve intizâm ile tebeddül eder. Tâ ki nessacının muhtelif cilve-i Esmâsını ayrı
ayrı göstersin.
sh: » (S: 633)
cek kudret ve san'at sende varsa, hem hilkat-i arzdan tâ
harab-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki
mânevî elin varsa ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icad edecek Kemâl-i
intizâm ve hikmetle tamir ve tecdid edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa,
hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i
arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet dâva et. Yoksa haydi
dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet ve öyle
bir turra-i ehadiyet vardır ki, bütün kâinat kabza-i tasarrufunda olmayan ve
bütün eşyayı, bütün şuunatıyla birden görmeyen ve nihayetsiz işleri beraber
yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan
ve nihayetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sahib olamaz ve müdahale
edemez."
Sonra o
müddeî gider. "Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum" der.
Gider, küre-i arza (Haşiye-1) yine esbab namına ve tabiat lisanıyla der ki:
"Böyle serseri gezdiğinden, sahipsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen
benim olabilirsin." O vakit küre-i arz, hak namına ve hakikat diliyle, gök
gürültüsü gibi bir sada ile ona der ki: "Haltetme... Ben, nasıl serseri,
sahipsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı,
bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana
sahipsiz, serseri dersin. Eğer hareket-i seneviyem ile takriben yirmibeş bin
senelik (Haşiye-2) bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve Kemâl-i mizan ve
hikmetle vazife-i hizmetimi gördüğüm o daire-i azîmeye hakikî mâlik olabilirsen
ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyareye ve gezdikleri bütün
dairelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve cazibe-i rahmetle ona ta
_________________________
(Haşiye-1):
Elhasıl: Zerre, o müddeîyi küreyvat-ı hamraya havale eder. Küreyvat-ı hamra onu
hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev-i insana, nev-i
insan onu zîhayat enva'ından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i
arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havale eder. Herbiri
der: "Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen sonra gel benim zabtıma
çalış. Eğer onu mağlub etmezsen, beni ele geçiremezsin."
Demek,
bütün yıldızlara sözünü geçiremiyen, birtek zerreye rubûbiyetini dinletemez.
(Haşiye-2):
Bir dairenin takriben nısf-ı kutru, yüzseksen milyon kilometre olsa; o daire
(kendisi) takriben yirmibeş bin senelik mesâfe olur
sh: » (S: 634)
kılı olduğumuz güneşi icad edip, yerleştirecek ve sapan
taşı gibi beni ve seyyarat yıldızları ona bağlayacak ve Kemâl-i intizâm ve
hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihayetsiz hikmet ve nihayetsiz kudret
sende varsa, bana rubûbiyet dâva et, yoksa haydi cehennem ol, git! Benim işim
var. Vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizâmat ve dehşetli harekât
ve hikmetli teshirat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki; bütün
mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona
muti' ve müsahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyin ettiği gibi,
kolayca güneşi, seyyaratla tanzim eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i
Mutlak'tır."
Sonra o
müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe. Kalbinden der ki: "Bu çok
büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup, bir yol açarım. Yeri de
müsahhar ederim." Güneşe şirk namına ve şeytanlaşmış felsefe lisanıyla,
mecusîlerin dedikleri gibi der ki: "Sen bir sultansın, kendi kendine
mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin." Güneş ise, Hak namına ve
hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlahiye diliyle ona der: "Hâşâ yüzbin defa
hâşâ ve kellâ!.. Ben müsahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhanesinde bir
mumdarım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakikî mâlik olamam.
Çünki sineğin vücudunda öyle mânevî cevherler ve göz, kulak gibi antika
san'atlar var ki; benim dükkânımda yok. Daire-i iktidarımın haricindedir."
der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o
müddeî döner, firavunlaşmış felsefe lisanıyla der ki: "Mâdem kendine mâlik
ve sahib değilsin, bir hizmetkârsın; esbab namına benimsin." der. O vakit
güneş, hak ve hakikat namına ve ubûdiyet lisanıyla der ki: "Ben öyle
birinin olabilirim ki; bütün emsalim olan ulvî yıldızları icad eden ve
semâvatında Kemâl-i hikmetle yerleştiren ve Kemâl-i haşmetle döndüren ve
Kemâl-i zînetle süslendiren bir zât olabilir."
Sonra o
müddeî, kalbinden der ki: "Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık,
karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim namına birşey
kazanırım." der. Onların içine girer. Onlara esbab namına, şerikleri
hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisanıyla, nücumperest olan sabiiyyunların dedikleri
gibi der ki: "Sizler, pekçok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin
taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz." O vakit yıldızlar namına bir yıl
sh: » (S: 635)
dız der ki: "Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve
gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti
görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve bizim nizâmat-ı âliyemizi ve kavanin-i
ubûdiyetimizi bilmiyorsun. Bizi intizâmsız zannediyorsun. Bizler öyle bir zâtın
san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz olan semâvatı ve şeceremiz
olan kâinatı ve mesiregâhımız olan nihayetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i
tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad'dir. Bizler donanma elektrik lâmbaları
gibi, onun Kemâl-i rubûbiyetini gösteren nurani şahidleriz ve saltanat-ı
rubûbiyetini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir taifemiz onun daire-i
saltanatında ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i
saltanatını gösteren ve ziya veren nurani hizmetkârlarız.
Evet
herbirimiz kudret-i Vâhid-i Ehad'in birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin birer
muntâzam meyvesi ve vahdâniyetin birer münevver bürhânı ve Melâikelerin birer
menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avalim-i ulviyenin birer lâmbası,
birer güneşi ve saltanat-ı rubûbiyetin birer şahidi ve fezâ-yı âlemin birer
zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurani balığı ve
gökyüzünün birer güzel gözü (Haşiye) olduğumuz gibi, heyet-i mecmuamızda
sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir
zînet ve intizâm içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzuniyet içinde bir Kemâl-i
san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâlimizi, nihayetsiz diller ile vahdetini,
ehadiyetini, samediyetini ve evsaf-ı cemâl ve celal ve Kemâlini bütün kâinata
ilân ettiğimiz halde, bizim gibi nihayet derecede safi, temiz, muti', müsahhar
hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizâmsızlık ve vazifesizlik hattâ
sahibsizlik ile ittiham ettiğinden tokata müstehaksın." der. O müddeînin
yüzüne recm-i şeytan gibi, bir yıldız öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ
cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde
_______________________________
(Haşiye):
Cenâb-ı Hakk'ın acaib-i masnuatına bakıp, temaşa edip ve ettiren işaretleriz.
Yâni: Semâvat, hadsiz gözlerle zemindeki acaib-i san'at-ı İlahiyeyi temaşa eder
gibi görünüyor. Semânın Melâikeleri gibi, yıldızlar dahi mahşer-i acaib ve
garâib olan arza bakıyorlar ve zîşuurları dikkatle baktırıyorlar, demektir.
sh: » (S: 636)
olan tabiatı (Haşiye) evham derelerine ve tesadüfü adem
kuyusuna ve şerikleri, imtina' ve muhaliyet zulümatına ve din aleyhindeki
felsefeyi, esfel-i safilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o
yıldız لَوْ
كَانَ فِيهِمَا
آلِهَةٌ اِلاَّ
اللّهُ لَفَسَدَتَا ferman-ı kudsîsini okuyorlar. Ve "Sinek kanadından tut, tâ
semâvat kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak
karıştırsın" diye ilân ederler.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ سِرَاجِ
وَحْدَتِكَ فِى
كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ
وَ دَلاَّلِ وَحْدَانِيَّتِكَ
فِى مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ
وَ عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
* * *
__________________________
(Haşiye):
Fakat sukuttan sonra tabiat tövbe etti. Hakikî vazifesi, tesir ve fiil
olmadığını, belki kabûl ve infial olduğunu anladı. Ve kendisi kader-i İlahînin
bir nevi defteri -fakat tebeddül ve tegayyüre kabil bir defteri- ve kudret-i
Rabbâniyenin bir nevi proğramı ve Kadîr-i Zülcelâl'in bir nevi fıtrî şeriatı ve
bir nevi mecmua-i kavanini olduğunu bildi. Kemâl-i acz ve inkıyad ile vazife-i
ubûdiyetini takındı. Ve fıtrat-ı İlahiye ve san'at-ı Rabbâniye ismini aldı.
sh: » (S: 637)
بِسْمِ
اللَّهِ الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
فَانْظُرْ
اِلَى اَثَارِ
رَحْمَةِ اللَّهِ
كَيْفَ يُحْيِى
اْلاَرْضَ بَعْدَ
مَوْتِهَا
âyetinin ezelî bağından, bir çiçeğine işaret eden Arabî
fıkralardır.
حَتَّى
كَاَنَّ الشَّجَرَ
الْمُزَهَّرَةَ قَصِيدَةٌ
مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ
..
وَ
تُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ
الْمَدَائِحَ
الْمُبَهَّرَةَ اَوْ
فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ
عُيُونُهَا الْمُبَصَّرَةَ
.. لِتُنْظِرَ
للِصَّانِعِ الْعَجَائِبَ
الْمُنَشَّرَةَ اَوْ
زَيَّنَتْ لِعِيدِِهَا
اَعْضَائَهَا
الْمُخَضَّرَةِ..
لِيَشْهَدَ
سُلْطَانُهَا
آثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ وَ تُشْهِرَ
فِى الْمَحْضَرَةِ
مُرَصَّعَاتِ
الْجَوْهَرِ
وَ
تُعْلِنَ لِلْبَشَرِ
حِكْمَةَ خَلْقِ
الشَّجَرِ بِكَنْزِهَا
الْمُدَخَّرِ
مِنْ جُودِ رَبِّ
الثَّمَرِ.. سُبْحَانَهُ
مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ مَا اَزْيَنَ
بُرْهَانَهُ مَا
اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ..
خَيَالْ
بِينَدْ اَزِينْ
اَشْجَارْ مَلاَئِكْ
رَا جَسَدْ آمَدْ
سَمَاوِى بَا هَزَارَانْ
نَىْ .. اَزِينْ
نَيْهَا شُنِيدَتْ
هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ
ذَاتِ حَىْ .. وَرَقْهَا
رَازَبَانْ دَارَنْد
هَمَه هُو هُوذِكْرْ
آرَنْدْ بَدَرْ
مَعْنَاىِ حَىُّ
حَىْ .. ُو لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُو بَرَابَرْ
مِيزَنْدْ هَرْشَىْ
..دَمَا دَمْ جُويَدَنْدْ
يَا حَقْ سَرَاسَرْ
كُويَدَنْدْ يَا
حَىْ بَرَابَرْ
مِيزَانَنْدْ
اَللّهْ
sh: » (S: 638)
وَ
نَزّلْنَا مِنَ
السّمَاءِ مَاءً
مُبَارَكًا
Arabî
fıkranın tercümesi :
Yâni: Güya
çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki; o kaside
Fâtır-ı Zülcelâl'in medâyih-i bâhiresini inşad edip, şâirane lisan-ı hal ile
söylüyor. Veyahut o çiçek açmış herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini
açmış, tâ Sâni'-i Zücelal'in neşir ve teşhir olunan acaib-i san'atını bir-iki
gözle değil, belki binler gözlerle baksın; tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın.
Veyahut o çiçek açan herbir ağaç, umumî bayram olan baharın içindeki hususî
bayramında ve resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş a'zalarını en süslü
müzeyyenatla süslemiş. Tâ ki, onun Sultan-ı Zülcelâl'i, ona ihsan ettiği
hedâyayı ve letâifi ve âsâr-ı nuraniyesini müşahede etsin. Hem meşher-i
san'at-ı İlahiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaat-ı
rahmetini enzar-ı halka teşhir etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere ilân
etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsanat-ı
Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle
Kemâl-i kudret-i İlahiyeyi göstersin.
* * *
sh: » (S: 639)
BİRİNCİ MEVKIF'IN KÜÇÜK BİR ZEYLİ
فَاسْتَمِعْ
آيَةَ :
اَفَلَمْ
يَنْظُرُوا اِلَى
السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ
كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
وَ زَيَّنَّاهَا...الخ.
ثُمَّ
انْظُرْ اِلَى
وَجْهِ السَّمَاءِ
كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا
فِى سُكُونَةٍ
حَرَكَةً
فِى حِكْمَةٍ
تَلَئْلاُءً
فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا
فِى زِينَةٍ
مَعَ
اِنْتظَامِ الْخِلْقَةِ
مَعَ اِتِّزَانِ
الصَّنْعَةِ
تَشَعْشُعُ
سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ
مِصْبَاحِهَا
تَلئْلُؤُ نُجُومِهَا
تُعْلِنُ ِلاَهْلِ
النُّهَا سَلْطَنَةً
بِلاَ اِنْتِهَاءٍ
اَفَلَمْ
يَنْظُرُوا اِلَى
السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ
كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
وَ زَيَّنَّاهَا...الخ.Bu âyetin bir nevi tercümesi olan ثُمَّ
انْظُرْ اِلَى
وَجْهِ السَّمَاءِ
كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا
فِى سُكُونَةٍ tercümesidir. Yâni âyet-i kerime nazar-ı dikkati semânın
zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde
fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak'ın emir ve
teshiriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri
içinde o dehşetli hadsiz ecram, o gâyet büyük küreler ve gâyet sür'atli
hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinatın kulağını
sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı
ki, kâinatı dağıtacaktı. Yirmi
sh: » (S: 640)
camus, birbiri
içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği
mâlûm. Halbuki Küre-i Arz'dan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa
sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya
söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-u ecramdan Sâni'-i Zülcelâl'in ve Kadîr-i
ZülKemâl'in derece-i kudret ve teshirini ve nücumun ona derece-i inkıyad ve
itaatini anla.
حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍ Hem semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet
emrediyor. Evet gâyet acib ve azîm o harekât, gâyet dakik ve geniş hikmet
içindedir. Nasılki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde
çeviren bir san'atkâr, fabrikanın âzamet ve intizâmı derecesinde derece-i
san'at ve meharetini gösterir. Öyle de: Koca Güneşe, seyyarat ile beraber
fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve
fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl'in derece-i
kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezahür eder.
تََلََئْلاُءً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ Yâni: Hem semâvat yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak
ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'-i Zülcelâl'in ne kadar muazzam
bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde
kesretli elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkiyat-ı medeniyede
derece-i Kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvat o haşmetli, zînetli
yıldızlarıyla Sâni'-i Zülcelâl'in Kemâl-i sanltanatını ve cemâl-i san'atını,
öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
مَعَ اِنْتظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlukatın intizâmını, dakik
mizanlar içinde masnuatın mevzuniyetini gör ve anla ki: Onların Sânii ne kadar
Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet muhtelif ve küçük cirimleri veyahut
hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mizan-ı mahsus ile,
herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir zâtın derece-i iktidar ve hikmetini ve
hareket eden cirimlerin ona derece-i itaat ve müsahhariyetlerini gösterdikleri
gibi, koca semâvat o dehşetli âzametiyle hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da
dehşetli
sh: » (S: 641)
büyüklükleriyle ve gâyet şiddetli hareketleriyle beraber,
zerre miktar ve bir saniyecik kadar hududlarından tecavüz etmemeleri, bir
âşire-i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'-i Zülcelâllerinin
ne kadar dakik bir mizan-ı mahsus ile rubûbiyetini icra ettiğini nazar-ı
dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi Sûre-i Amme'de ve sâir âyetlerde Beyân
olunan teshir-i Şems ve Kamer ve nücumla işaret ettiği gibi:
تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ ِلاَهْلِ النُّهَا سَلْطَنَةً بِلاَ اِنْتِهَاءٍ Yâni: Semânın müzeyyen
tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece gündüz
hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde mektûbât-ı Samedâniyeyi yazmasına bir nur
hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatların
parlayan akrebleri misillü, kubbe-i semâda Kameri, zamanın saat-ı kübrâsına bir
akreb yapmak; mütefavit çok hilâller Sûretinde her geceye güya ayrı bir hilâl
bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde Kemâl-i mizanla, dakik
hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla,
göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rubûbiyetin
şeairidir. Zîşuura, onu iş'ar eden muhteşem bir ulûhiyetin işaratıdır. Ehl-i
fikri, imânâ ve tevhide davet eder.
Bak
kitab-ı kâinatın safha-i rengînine
Hâme-i
zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış
bir nokta-i muzlim, çeşm-i dil erbabına
Sanki
âyâtın Huda, nur ile tahrir eylemiş.
Bak, ne
mu'ciz-i hikmet, iz'anrubâ-yı kâinat;
Bak, ne
âlî bir temaşadır fezâ-yı kâinat;
Dinle de
yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Name-i
nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep
beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir
Kadîr-i Zülcelâl'in haşmet-i sultanına
Birer
bürhân-ı nur-efşanız vücub-u Sânia, hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz.
Şu zeminin
yüzünü yaldızlayan nazenin mu'cizâtı çün melek seyranına
sh: » (S: 642)
Bu semânın
arza bakan, Cennet'e dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ-yı
hilkatten semâvat şıkkına, hep kehkeşan ağsanına
Bir
Cemil-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.
Şu semâvat
ehline birer mescid-i seyyar, birer hâne-i devvar, birer ulvî aşiyane,
Birer
misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer tayyareyiz biz.
Bir
Kadîr-i ZülKemâl'in, bir Hakîm-i Zülcelâl'in, birer mu'cize-i kudret, birer
hârika-i san'at-ı Hâlıkane,
Birer
nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle
yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz, işittiririz insan olan insana,
Kör olası
dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz
biz.
Sikkemiz
bir, turramız bir, Rabbimize müsahharız, müsebbihiz abîdane
Zikrederiz,
kehkeşanın halka-i kübrâsına mensub birer meczublarız biz...
* * *
sh: » (S: 643)
İKİNCİ MEVKIF
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
قُلْ هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ اَللّهُ
الصَّمَدُ
Şu
mevkıfın üç maksadı var:
BİRİNCİ MAKSAD
(Bir
yıldızın tokatıyla yere sukut eden ehl-i şirk ve dalaletin vekili, zerrelerden
yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki
dâvadan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikat yapmak için üç mühim
sual ile, ehadiyete ve vahdete dair ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi.)
BİRİNCİ
SUAL: Zındıka lisanıyla diyor ki: "Ey ehl-i Tevhid! Ben, kendi
müekkillerim namına bir şey bulamadım, mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım,
mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile nihayetsiz bir kudret sahibi bir
Vâhid-i Ehad'i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller
karışmasını kabil görmüyorsunuz?"
ELCEVAB:
Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edilmiş ki; bütün mevcûdât, bütün zerrat, bütün
yıldızlar, herbiri Vâcib-ül Vücud'un ve Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücuduna
birer bürhân-ı neyyirdir. Bütün kâinattaki silsilelerin herbiri, onun
vahdâniyetine birer delil-i kat'îdir. Kur'an-ı Hakîm hadsiz bürhânlarında isbat
ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhânları daha ziyade zikreder. Ezcümle:
وَلَئِنْ
سَاََلْتَهُمْ
مَنْ خَلَقَ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ
اللّهُ { وَمِنْ
آيَاتِهِ خَلْقُ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
gibi pekçok âyâtla, Kur'an-ı Hakîm; hilkat-ı arz ve
semâvatı, vah-
sh: » (S: 644)
daniyete bedâhet derecesinde bir bürhân gösteriyor ki,
ister istemez zîşuur olan her adam, hilkat-ı arz ve semâvatta bizzarure Hâlık-ı
Zülcelâlini tasdik etmeğe mecburdur ki, لَيَقُولُنَّ اللّهُ der.
Birinci
Mevkıf'ta nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvata kadar sikke-i
tevhidi gösterdik. Kur'an-ı Hakîm şu nevi âyâtla, yıldızlardan ve semâvattan
tutup, tâ zerrelere kadar, şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve mânen der:
Semâvat ve
arzı böyle muntâzam halkeden bir Kadîr-i Mutlak'ın, elbette devair-i
masnuatından olan manzume-i şemsiye bilbedâhe onun kabza-i tasarrufundadır.
Mâdem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyaratıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve
tanzim ve teshir ve tedvir ediyor. Elbette o manzume-i şemsiyenin bir cüz'ü ve
şems ile bağlanan küre-i arz dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve
tedvirindedir. Mâdem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve
tedvirindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve icad edilen ve yerin
meyveleri ve gayâtı hükmünde olan masnuat dahi, onun kabza-i rubûbiyetinde ve
terbiyesindedir. Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü
yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin
onlarla dolup boşalan umum masnuat, kabza-i kudret ve ilmindedir ve adl ü
hikmetinin mizanıyla ölçülüp ve tanzim edilir. Mâdem bütün enva', onun kabza-i
kudretindedir. Elbette o enva'ın muntâzam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük
misâl-i Mûsaggarları ve enva'-ı kâinatın blançoları ve kitab-ı âlemin küçücük
fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe onun kabza-i rubûbiyetinde
ve icadındadır ve tedvir ve terbiyesindedir. Mâdem herbir zîhayat, kabza-i
tedbir ve terbiyesindedir. Elbette o zîhayatın vücudunu teşkil eden hüceyrat ve
küreyvat ve a'za ve asab; bilbedâhe onun kabza-i ilim ve kudretindedir. Mâdem
herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvat, onun taht-ı emrindedir ve daire-i
tasarrufundadır ve onun kanunuyla hareket ederler. Elbette bütün bunların
madde-i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san'ata ve nesc-i nakşa mekikler ve
yaylar hükmünde olan zerrat dahi bizzarure onun kabza-i kudretinde ve daire-i ilmindedir
ve onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntâzam harekât yapar, mükemmel vezaif
görürler. Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi, onun kanunuyla,
izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusat-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten
onu temyiz edecek birer
sh: » (S: 645)
alâmet-i farika bulunması ve sîmalar gibi seslerde,
dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir.
İşte şu silsileye mebde' ve müntehayı zikrederek işaret eden şu âyete bak:
وَمِنْ اَيَاتِهِ
خَلْقُ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
اِنَّ فِى ذلِكَ
َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ
Şimdi
deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinat kadar kuvvetli bürhânlar,
meslek-i tevhidi isbat eder. Ve bir Kadîr-i Mutlak'ı gösterir. Mâdem hilkat-ı
semâvat ve arz, bir Sâni'-i Kadîr'i ve o Sâni'-i Kadîr'in nihayetsiz bir
kudretini ve o nihayetsiz bir kudretin, nihayetsiz bir Kemâlde olduğunu
gösterir. Elbette şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yâni, hiçbir cihette
şeriklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte
gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz? Hem de şürekaya hiçbir
ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-i mutlak oldukları halde, şerik-i
ulûhiyet gibi, rubûbiyet ve icad şerikleri dahi mümteni'dirler, vücudları
muhaldir. Çünki semâvat ve arzın Sâniindeki kudret hem nihayet Kemâlde, hem
nihayetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenahî diğer bir kudret,
o nihayetsiz ve gâyet Kemâldeki kudreti mağlub edip, bir kısım yer zabtetmek ve
ona nihayet vermek ve mânen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdid etmek ve
hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenahî şey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz
olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenahî yapmak lâzımgelir ki; bu,
muhalatın en gayr-ı makulü ve mümteniatın en katmerlisidir.
Hem
şerikler "müstağniyetün anha" ve "mümteniatün bizzât" yâni
hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücudları muhal oldukları halde onları dâva
etmek, sırf tahakkümîdir. Yâni aklen, mantıkan, fikren o dâvayı ettirecek bir
sebeb olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedir. İlm-i Usûlce
"tahakkümî" tâbir edilir. Yâni mânâsız dâva-yı mücerreddir. İlm-i
Kelâm ve İlm-i Usûl'ün düsturlarındandır ki, denilir:
لاَ عِبْرَةَ
لِْلاِحْتَِمَالِ
الْغَيْرِ النَّاشِى
عَنْ دَلِيلٍ وَ لاَ يُنَافِى
اْلاِمْكَانُ
الذَّاتِىُّ الْيَقِينَ
الْعِلْمِيَّ
Yâni: Bir
delilden, bir emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin
sh: » (S: 646)
ehemmiyeti yok. Kat'î ilme şek katmaz. Yakîn-i hükmîyi
sarsmaz." Meselâ; zâtında Barla denizi, (yâni Eğirdir Gölü) imkân ve
ihtimal var ki, pekmez olsun; yağa inkılab etmiş olsun. Fakat mâdem bir
emâreden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücuduna ve su olduğuna,
kat'î ilmimize, tesir etmez, şek ve vesvese vermez.
İşte bunun
gibi, mevcûdâtın her tarafından, kâinatın her köşesinden sorduk: Birinci
Mevkıf'ta gösterildiği gibi, zerrattan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıf'ta
görüldüğü gibi; hilkat-ı semâvat ve arzdan, tâ sîmalardaki teşahhusata kadar
hangi şeyden soruldu ise, lisan-ı hal ile vahdâniyete şehadet ve sikke-i
tevhidi gösterdi. Sen de gördün... Öyle ise; kâinatın mevcûdâtında bir emâre
yok ki, bir şirk ihtimali ona bina edilsin. Demek dâva-yı şirk, sırf tahakkümî
ve mânâsız söz ve dâva-yı mücerred olduğundan; şirki iddia etmek, mahz-ı
cehâlet, ayn-ı belahettir.
İşte ehl-i
dalaletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: "Şirke
emâre, kâinattaki tertib-i esbabdır. Herşeyin bir sebeble bağlı olduğudur.
Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa, şerik
olabilirler?"
Elcevab:
Meşiet ve hikmet-i İlahiyenin muktezasıyla ve çok Esmânın tezahür etmek
istemesiyle; müsebbebat, esbaba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış.
Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözlerde kat'î isbat etmişiz ki: "Esbabda
hakikî tesir-i icadî yok." Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbab içinde,
bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en vasi', insandır.
İnsanın dahi en zâhir ef'al-i ihtiyariyesi içinde en zâhiri; ekl ve kelâm ve
fikirdir. Yâni: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise
gâyet muntâzam, acib, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz'ünden,
insanın dest-i ihtiyarına verilen ancak bir cüz'üdür. Meselâ: Yemekten, bedenin
tegaddi-i hüceyratından tut, tâ semeratın teşekkülüne kadar olan silsile-i
ef'al içinde, insanın dest-i ihtiyarına verilen yalnız ağızdaki dişlerin
değirmenini tahrik edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden yalnız
meharic-i huruf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Halbuki ağzında birtek
kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar
aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer.
Bu misâlî sünbüle, insandaki hayalin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık
eli, nasıl yetişir?
sh: » (S: 647)
Mâdem esbab içinde en eşrefi ve en ziyade ihtiyar sahibi
olan insan, böyle hakikî icaddan eli bağlansa, sâir cemadat ve behimat ve
anasır ve tabiat; nasıl hakikî mutasarrıf olabilirler? Yalnız o esbab, birer
zarftır ve masnuat-ı Rabbâniyeye bir kılıftırlar ve hedâya-yı Rahmâniyeye birer
tablacıdırlar. Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan
mendil veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına
şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de
esbab-ı zâhiriye ve vesait-i suriyenin, rubûbiyet-i İlahiyeden hiçbir cihette
hisseleri olamaz. Hizmet-i ubûdiyetten başka nasibleri yoktur.
İKİNCİ MAKSAD
Ehl-i
şirkin vekili, meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun
isbatından me'yus kaldığından; ehl-i tevhidin mesleğini, teşkikatıyla ve
şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden; şöyle ikinci bir sual ediyor.
Diyor ki:
Ey ehl-i tevhid! Siz diyorsunuz ki: قُلْ هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ اَللّهُ
الصَّمَدُ Hâlık-ı âlem birdir; Ehaddir, Sameddir. Hem, herşeyin Hâlıkı
odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini onun
elinde; herşeyin anahtarı kabzasında, herşeyin nasiyesini tutuyor; bir iş bir
işe mâni olmuyor. Bütün eşyada, bütün ahvâliyle bir anda tasarruf
edebilir." Böyle acib bir hakikata nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek
zât, nihayetsiz yerlerde, nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?
ELCEVAB:
Şu suale, gâyet derin ve ince ve gâyet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı Ehadiyet
ve Samediyetin Beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise o sırra, ancak bir
temsil dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk'ın zât ve
sıfâtında misil ve misâli yok. Fakat mesel ve temsil ile bir derece şuunatına
bakılabilir. İşte biz de, temsilât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.
Birinci Temsil:
Şöyle ki: Onaltıncı Söz'de isbat edildiği gibi: Birtek zât-ı müşahhas, muhtelif
âyineler vasıtasıyla külliyet kesbeder. Bir cüz'i-yi hakikî iken, şuunat-ı
kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet nasıl cismanî şeylere cam ve su
gibi maddeler âyine olup, cismanî birtek şey, o âyinelerde bir külliyet
kesbeder. Öyle de: Nurani şeylere ve ruhaniyata dahi, hava ve esîr
sh: » (S: 648)
ve âlem-i misâlin Bâzı mevcûdâtı, âyineler hükmünde ve
berk ve hayal sür'atinde birer vasıta-i seyr ü seyahat Sûretine geçerler ki, o
nuraniler ve o ruhânîler, hayal sür'atiy le o meraya-yı nazifede ve o menazil-i
lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her âyinede, nurani
oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için,
cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesif
cismânilerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynları olmadığı gibi,
hâsiyetine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar. Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz'î
olduğu halde, parlak eşya vasıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki
bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer
aksini, bir misâlî güneşi, onların kabiliyetine göre verir. Güneşin hararet ve
ziyası ve ziyasındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi misâli, herbir parlak
cisimde bulunur. Faraza güneşin ilmi, şuuru bulunsa idi; her âyine onun bir
nevi menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder,
her zîşuurla âyineleri vasıtasıyla, hattâ gözbebeğiyle birer telefon hükmünde
muhabere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni olmazdı. Bir muhabere, bir
muhabereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba: Bir
zâtın binbir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir âyinesi
hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere
mazhar olsa; o Zât-ı Zülcelâl, ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri
bir anda yapamaz mı?
İkinci
Temsil: Kâinat bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinatın
hakaikına misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam
çınar ağacını, kâinata bir misâl-i Mûsaggar hükmünde tutup, kâinattaki cilve-i
ehadiyeti onun ile göstereceğiz. Şöyle ki:
Şu ağacın,
lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği
var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek; bir anda, beraber bir san'at ve
icada mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve
gövdesinde, cüz'î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tâbir edilen bir cilve-i
irade-i İlahiye ve bir nüve-i emr-i Rabbanî ile, şu ağacın kavanin-i
teşkiliyesinin merkeziyeti; her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir
çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin bir şeyini, noksan
sh: » (S: 649)
bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak; onunla yapılır.
Ve o birtek cilve-i irade ve o kanun-u emrî; ziya, hararet, hava gibi dağılıp
her yere gitmiyor. Çünki gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve
muhtelif masnularda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar
ile olsa idi; izi ve eseri görülecekti. Belki bizzât, tecezzi ve intişar
etmeden her birisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine o küllî
işler, münafî olmuyor. Hattâ denilebilir ki: O cilve-i irade, o kanun-u emrî, o
ukde-i hayatiye; herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu
muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun-u emrînin birer gözü,
birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun-u emrînin duygularının
birer merkezi hükmündedir ki; uzun vasıtaları perde olup bir mâni teşkil etmek
değil, belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshil ve takrib olur. En
uzak, en yakın gibidir.
Mâdem
bilmüşahede Zât-ı Ehad-i Samed'in, irade gibi bir sıfatının birtek cilve-i
cüz'îsi, bilmüşahede milyon yerde, milyonlar işe vasıtasız medâr olur. Elbette
Zât-ı Zülcelâl'in tecelli-i kudret ve iradesiyle, şecere-i hilkatı bütün ecza
ve zerratıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhud derecesinde yakîn etmek
lâzımgelir.
Onaltıncı
Söz'de isbat ve izah edildiği gibi deriz ki: Madem, güneş gibi âciz ve müsahhar
mahluklar ve ruhânî gibi madde ile mukayyed nim-nuranî masnular ve şu çınar
ağacının mânevî nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatiyesi ve merkez-i
tasarrufu olan emrî kanunlar ve iradevî cilveler, nuraniyet sırrıyla bir yerde
iken ve birtek müşahhas cüz'î oldukları halde, pekçok yerlerde ve pekçok
işlerde bilmüşahede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz'î oldukları
halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda bir cüz'-i ihtiyârî ile,
pekçok muhtelif işleri bilmüşahede kesbederler. Sen de görüyorsun ve inkâr
edemezsin.
Acaba:
Maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zulmetinden
münezzeh ve müberra, hem şu umum envar ve şu bütün nuraniyat onun envar-ı
kudsiye-i Esmâiyesinin kesif bir gölgesi ve zılali, hem umum vücud ve bütün
hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i berzah ve âlem-i misâl nim-şeffaf birer âyine-i
cemâli, hem sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan birtek Zât-ı Akdes'in irade-i
külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhit ile zâhir olan tecelli-i sıfâtı ve
cilve-i ef'ali içindeki teveccüh-ü eha
sh: » (S: 650)
diyetinden hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır
gelebilir? Hangi yer ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi
şahıs külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir? Hiç eşya ondan gizlenebilir mi? Hiç
bir iş, bir işe mâni olur mu? Hiçbir yer, onun huzurundan hâlî kalır mı? İbn-i
Abbas Radıyallahü Anh'ın dediği gibi: "Herbir mevcûda bakar birer mânevî
basarı ve işitir birer mânevî sem'i" bulunmaz mı? Silsile-i eşya, onun evâmir
ve kanunlarının sür'atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez
mi? Mevani' ve avaik, onun tasarrufuna vesâil ve vesait olamaz mı? Esbab ve
vesait, sırf zâhirî bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde, her
yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve
küçüklük ve tabakat-ı vücudun perdeleri, onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve
şuhuduna mâni olabilir mi? Hem hiç maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin,
kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdudların hassaları ve maddenin ve imkânın ve
kesafetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdudiyetin mahsus ve münhasır
lâzımları olan tegayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzi gibi emirler; maddeden
mücerred ve Vâcib-ül Vücud ve Nur-ul Envar ve Vâhid-i Ehad ve kuyuddan münezzeh
ve hududdan müberra ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdes'e
lâhik olabilir mi? Acz, hiç ona yakışır mı? Kusur, hiç onun damen-i izzetine
yanaşır mı?
İKİNCİ MAKSAD'IN HÂTİMESİ
Bir zaman
ehadiyete dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının
meyvelerine baktım: Arabiyy-ül ibare bir silsile-i tefekkür kalbe geldi. Nasıl
gelmiş ise, öyle arabî olarak yazıp, sonra kısa bir mealini söyleyeceğim. İşte:
نَعَمْ فَاْلاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَاءُ الرَّحْمَةِ بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ بَشَائِرُ لُطْفِهِ فِى دَارِ اْلآخِرَةِ شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلاَّقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ بِكُلِّ شَيْءٍ ع