Yirmiyedinci Söz
İçtihad Risalesi
Beş-altı sene mukaddem, Arabî bir risalede, içtihada dair yazdığım bir mes'ele, iki kardeşimin arzularıyla, o mes'eleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu söz, o mes'ele-i içtihadiyeye dair yazıldı.
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَلَوْ رَدُّوهُ
اِلَى الرَّسُولِ
وَاِلَى اُولِى
اْلاَمْرِ مِنْهُمْ
لَعَلِمَهُ الَّذِينَ
يَسْتَنْبِطُونَهُ
مِنْهُمْ
İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye
"altı mâni" vardır.
Birincisi: Nasılki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir
vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle
kâr-ı akıl değil. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda
delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı
ecânibin istilâsı anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbatı
hengâmında, içtihad namıyla,
sh: » (S: 507)
kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp,
duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet'e
cinâyettir.
İkincisi: Dinin zaruriyâ tı ki, içtihad onlara giremez.
Çünki kat'î ve muayyendirler. Hem o zaruriyâ t, kut ve gıda hükmündedirler. Şu
zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti,
onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lâzım gelirken, İslâmiyet'in nazariyât
kısmında ve selefin içtihadat-ı sâfiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların
hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârane yeni
içtihadlar yapmak, bid'akârane bir hıyanettir.
Üçüncüsü: Nasılki çarşıda mevsimlere göre, birer metâ
mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem
meşherinde, içtimaiyat-ı insâniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her
asırda birer metâ mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yâni çarşısında teşhir
ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona
müncezib oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin
temini ve felsefenin revaçları gibi... Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman
çarşısında en mergub metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arz'ın marziyatlarını ve bizden
arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'an ile,
kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak
vesâilini elde etmek idi.
İşte o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün
kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyatını anlamağa müteveccih
olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları,
ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir
istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir ders-i
mârifet alır. O zamanda cereyan eden ahvâl ve vukuat ve muhâverattan taallüm
ediyordu. Güya herbir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve
istidadına, içtihada bir istidad-ihzârını telkin ediyordu. Hattâ o derece şu
fıtrî ders tenvir ediyordu ki; yakın idi ki, kesbsiz içtihada kabiliyeti ola,
ateşsiz nurlana... İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada
çalışmağa başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, "nûrun alâ
nûr" sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.
sh: » (S: 508)
Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle,
felsefe-i tâbiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin
ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir.
Zihinler mâneviyata karşı yabanileşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda
birisi; dört yaşında Kur'an'ı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i
Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan'ın içtihadı kazandığı
zamânâ nisbeten, on defa daha fazla zamânâ muhtaçtır. Süfyan, on senede
içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin.
Çünki Süfyan'ın ibtida-i tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar.
Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, herşeyden ders alır, kibrit
hükmüne geçer. Amma onun nazîri, şu zamanda çünki zihni felsefede boğulmuş,
aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı
içtihaddan uzaklaşmış, elbette fünun-u hâzırada tevaggulü derecesinde istidadı
içtihad-ı şer'î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü
derecesinde içtihadın kabûlünden geri kalmıştır. Onun için "Ben de onun
gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?" diyemez ve demeye hakkı yoktur ve
yetişemez.
Dördüncüsü: Nasılki bir cisimde, neşv ü nema için tevessü'
meyli bulunur. O meyl-i tevessü' ise, -çünki dâhildendir- vücud ve cisim için
bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte tevsi' için bir meyl ise, o vücudun cildini
yırtmaktır, tahrib etmektir; tevsi' değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine
selef-i sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyâ t-ı diniyenin
imtisâli tarîkıyla dâhil olanlarda meyl-üt tevessü' ve irade-i içtihad bulunsa;
o Kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyâ tı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi
hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o
meyl-üt tevsi' ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrib ve boynundaki
şer'î zincirini çıkarmağa vesiledir.
Beşincisi: Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye
yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki Şeriat semâviyedir ve içtihadat-ı
Şer'iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhar ettiğinden semâviyedirler.
Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır.
Hikmet ve maslahat ise; tercihe sebebdir, îcaba icada medâr değildir. İllet
ise, vücuduna medârdır. Meselâ: Seferde namaz kasredilir, iki
sh: » (S: 509)
rek'at kılınır. Şu ruhsat-ı şer'iyenin illeti
seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz
kasredilir. Çünki illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa,
namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatın aksine olarak, şu
zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre
hükmediyor. Elbette böyle içtihadat arziyedir, semâvî değildir.
İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i
dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki Şeriatın nazarı
ise, evvelâ ve bizzât saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede -âhirete
vesile olmak dolayısıyla- dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın
nazarı, ruh-u Şeriattan yabanidir. Öyle ise, Şeriat namına içtihad edemez.
Üçüncüsü: اِنَّ الضَّرُورَاتِ
تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yâni "Zaruret, haramı helâl derecesine
getirir." İşte şu kaide ise, küllî değil. Zaruret eğer haram yoluyla
olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû'-i ihtiyarıyla,
gayr-ı meşru sebeblerle zaruret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı
ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ: Bir adam sû'-i ihtiyarıyla,
haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı, ülemâ-i Şeriatça aleyhinde
câridir, mâzur sayılmaz. Tatlîk etse, talâkı vâki olur. Bir cinâyet etse, ceza
görür. Fakat sû'-i ihtiyarıyla olmazsa, talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem
meselâ, bir içki mübtelâsı zaruret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez ki:
"Zarurettir, bana helâldir."
İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları
mübtelâ eden bir beliyye-i âmme Sûretine giren çok umûrlar vardır ki; sû'-i
ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd
ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr
olamazlar. Halbuki şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye
medâr yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir, semâvî
olamaz, şer'î değil. Halbuki semâvat va arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlahiyesinde
tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa; o
tasarruf o müdahale merduddur. Meselâ: Bâzı gafiller, hutbe gibi
sh: » (S: 510)
bâzı şeâir-i İslâmiyeyi, Arabîden çıkarıp her
milletin lisanıyla söylemeyi, iki sebeb için istihsan ediyorlar.
Birincisi: "Tâ, siyaset-i hâzıra avâm-ı müslimîne de o
Sûretle tefhim edilsin." Halbuki siyaset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve
hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir. Halbuki
minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı
yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin .
İkinci sebeb: "Hutbe, Bâzı suver-i Kur'aniyenin
nasihatları anlaşılmak içindir." Evet eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin
zaruriyâ tı ve müsellemâtı ve mâlûm olan ahkâmını, ekseriyet itibariyle imtisâl
edip yerine getirseydi, o vakit nazariyâ t-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve
nasâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisan ile hutbe okunması ve suver-i
Kur'aniyenin -eğer mümkün olsaydı- tercümesi (Haşiye) belki müstahsen olurdu.
Fakat namaz, zekat, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi
mâlûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nas, onların
vücubunu ve haramiyetini ders almağa muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile
o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve îmân hissini tahrik
etmekle imtisâllerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki bir âmi
ne kadar câhil dahi olsa, Kur'an'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meal-i icmâliyeyi
anlar ki: "Herkese ve bana mâlûm olan îmânın rükünlerini ve İslâmiyet'in
umdelerini hatib ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor" der;
kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tâbirat var
ki; arş-ı âzamdan gelen Kur'an-ı Hakîm'in i'câzkârane, müfehhîmâne ihtarlarına,
tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin!
Altıncısı: Selef-i Sâlihînin müçtehidîn-i izâmı, asr-ı nur
ve asr-ı hakikat olan asr-ı sahabeye yakın olduklarından, safi bir nur alıp,
hâlis bir içtihad edebilirlerdi. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar
perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakikat kitabına bakar ki, en vâzıh bir
harfini de zor ile görebilirler.
Eğer desen: "Sahabeler de insandırlar,
hatâdan, hilâftan hâlî olmazlar. Halbuki içtihadatın ve ahkâm-ı şeriatın
medârı, sahabe
___________________________
(Haşiye): İ'câza dair olan Yirmibeşinci Söz, Kur'anın
hakikî tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.
sh: » (S: 511)
lerin
adâlet i ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet
"Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler" diye ittifak etmişler.
Elcevab: Evet sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle
hakka aşık, sıdka müştak, adâlet e hahişgerdirler. Çünki yalanın ve kizbin çirkinliği,
bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o
asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesâfe Arşdan Ferşe kadar
açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden â'lâ-yı
illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı
kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet Müseylime'yi esfel-i safilîne düşüren kizb
olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ'yı illiyyîne çıkaran
sıdktır ve doğruluktur.
İşte, hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye
perestiş eden ve Şems-i Nübüvvetin ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o
derece çirkin ve sukuta sebeb ve Müseylime'nin maskara-âlûd müzahrafat
dükkânındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri
gibi küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr-ı fahr
ve mübahat ve mi'rac-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risâlet'in hazine-i âliyesinde
en revaçlı bulunan ve şaşaa-i cemâliyle içtimaat-ı insâniyeyi nurlandıran
sıdkavedoğruluğave hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iyye rivayetinde ve tebliğinde- elbette
ellerinden geldiği kadar talib ve muvafık ve âşık olmaları kat'îdir, zarurîdir,
şübhesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesâfe o kadar
kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay
gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih
ediliyor. İşte en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir
fiatla satılsa; elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak
pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz.
* * *
sh: » (S:512)
Hâtime
Asırlara göre Şeriatlar değişir. Belki bir asırda,
kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir.
Hâtem-ül Enbiya'dan sonra Şeriat-ı kübrâsı, her asırda, her kavme kâfi
geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta, bir
derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır. Evet nasılki mevsimlerin
değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar tebeddül eder. Öyle de,
asırlara göre Şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül
eder. Çünki: Ahkâm-ı Şer'iyenin teferruat kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakar. Ona
göre gelir, ilâç olur. Enbiya-yı salife zamanında, tabakat-ı beşeriyye
birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca
ibtidaî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki Şeriatlar, onların haline
muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ bir kıt'ada bir asırda, ayrı ayrı
peygamberler ve Şeriatlar bulunurmuş. Sonra âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle,
insanlar güya ibtidaî derecesinden, idadiye derecesine terakki ettiğinden, çok
inkılâbat ve ihtilâtat ile akvam-ı beşeriyye birtek ders alacak, birtek
muallimi dinleyecek, birtek Şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı
ayrı Şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.
Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyede
gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası
bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir
seviyeye girse; o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem, o
hâle müsaade etmediği gibi, mezahib de bir olmaz.
Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki
mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?
Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl
beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır,
tıbben vacibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona
haramdır. Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer
birisine,zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne
zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada
taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: "Su yalnız ilâçtır,
yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur."
sh: » (S: 513)
İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlahiye mezheblere hikmet-i
İlahiyenin sevkiyle ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve
herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlahiyenin tensibiyle
İmam-ı Şafiî'ye ittiba eden, ekseriyet itibariyle hânefîlere nisbeten köylülüğe
ve bedevîliğe daha yakın olup Cemâatı birtek vücud hükmüne getiren hayat-ı
içtimaiye de nâkıs olduğundan, herbiri bizzât dergâh-ı Kadıyy-ül Hâcâtta kendi
derdini söylemek ve hususî matlubunu istemek için, imam arkasında Fatihayı
birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmam-ı Azam'a ittiba
edenler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserisi, o
mezhebi iltizâm etmesiyle medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı
içtimaiyeye müstaid olduğundan; bir Cemâat, bir şahıs hükmüne girip, birtek
adam umum namına söyler; umum kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip, onun sözü
umumun sözü hükmüne geçtiğinden, hânefî Mezhebi'ne göre imam arkasında Fatiha
okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şeriat, tabiatın tecavüzatına sed
çekmekle onu tadil edip nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı,
köylü ve nim-bedevî ve amelelikle meşgul olan Şafiî Mezhebi'ne göre:
"Kadına temas ile abdest bozulur, az bir necaset zarar verir."
Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimaiyeye giren, nim-medenî şeklini alan
insanlar, ittiba ettikleri mezheb-i hânefîye göre "Mess-i nisvan abdesti
bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetva var."
İşte bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele,
tarz-ı maişet itibariyle ecnebi kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında
oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san'at ve
maişet itibariyle, tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup tecavüz
edebilir. Onun için, Şeriat onların hakkında, o tecavüzata sed çekmek için,
"Abdest bozulur, temas etme; namazını ibtal eder, bulaşma" mânevî
kulağında bir sada-yı semâvî çınlattırır. Amma o efendi, namuslu olmak şartıyla
âdât-ı içtimaiyesi itibariyle, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebi kadınlara temasa
mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezafet-i medeniye namına kendini o kadar
bulaştırmaz. Onun için Şeriat, mezheb-i hânefî namıyla ona şiddet ve azimet
göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. "Elin dokunmuş
ise, abdestin bozulmaz; hicab edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin
zararı yoktur.
sh: » (S: 514)
Bir dirhem kadar fetva vardır." der, onu
vesveseden kurtarır. İşte denizden iki katre sana misâl.. onlara kıyas et.
Mizân-ı Şârânî mizanıyla, Şeriat mizanlarını bu Sûretle müvazene edebilirsen
et.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى مَنْ تَمَثَّلَ
فِيهِ اَنْوَارُ
مُحَبَّتِكَ لِجَمَالِ
صِفَاتِكَ وَ اَسْمَائِكَ
بِكَوْنِهِ مِرْآةً
جَامِعَةً لِتَجَلِّيَاتِ
اَسْمَائِكَ الْحُسْنَى
وَ مَنْ تَمَرْكَزَ
فِيهِ شُعَاعَاتُ
مَحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ
فِى مَصْنُوعَاتِكَ
بِكَوْنِهِ اَكْمَلَ
وَ اَبْدَعَ مَصْنُوعَاتِكَ
وَ صَيْرُورَتِهِ
اَنْمُوذَجَ كَمَالاَتِ
صَنْعَتِكَ وَ
فِهْرِسْتَةَ
مَحَاسِنِ نُقُوشِكَ
وَ مَنْ تَظَاهَرَ
فِيهِ لَطَائِفُ
مَحَبَّتِكَ وَ
رَغْبَتِكَ ِلاِسْتِحْسَانِ
صَنْعَتِكَ بِكَوْنِهِ
اَعْلَى دَلاَّلِى
مَحَاسِنِ صَنْعَتِكَ
وَ اَرْفَعَ الْمُسْتَحْسِنِينَ
صَوْتًا فِى اِعْلاَنِ
حُسْنِى نُقُوشِكَ
وَ اَبْدَعِهِمْ
نَعْتًا لِكَمَالاَتِ
صَنْعَتِكَ وَ
مَنْ تَجَمَّعَ
فِيهِ اَقْسَامُ
مَحَبَّتِكَ وَ
اِسْتِحْسَانِكَ
لِمَحَاسِنِ اَخْلاَقِ
مَخْلُو قَاتِكَ
وَلَطَاءِفِ اَوْصَافِ
مَصْنُو عَاتِكَ
بِكَونَهِ جَمِعًالَمِحَاسِنِ
الاخلاق كَافَّةً
بِاِحْسَانِكَ
وَ لِلَطَائِفِ
اْلاَوْصَافِ
قَاطِبَةً بِفَضْلِكَ
وَ مَنْ صَارَ
مِصْدَاقًا صَادِقًا
وَ مِقْيَاسًا
فَائِقًا لِجَمِيعِ
مَنْ ذَكَرْتَ
فِى فُرْقَانِكَ
اِنَّكَ تُحِبُّهُمْ
مِنَ الْمُحْسِنِينَ
وَ الصَّابِرِينَ
وَ الْمُؤْمِنِينَ
وَ الْمُتَّقِينَ
وَ التَّوَّابِينَ
وَ اْلاَوَّابِينَ
وَ جَمِيعِ اْلاَصْنَافِ
الَّذِينَ اَحْبَبْتَهُمْ
وَ شَرَفْتَهُمْ
لِمَحَبَّتِكَ
فِى فُرْقَانِكَ
حَتَّى صَارَ اِمَامَ
الْحَبِيبِينَ
لَكَ وَ سَيِّدَ
الْمَحْبُوبِينَ
لَكَ وَ رَئِيسَ
اَوِدَّائِكَ
وَ عَلَى آلِهِ
وَ اَصْحَابِهِ
وَ اِخْوَانِهِ
اَجْمَعِينَ آمِينَ
بِرَحْمَتِكَ
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.
* * *
sh: » (S:515)
Yirmiyedinci Söz'ün
Zeyli
Sahabeler hakkındadır
Mevlâna Câmî'nin dediği
gibi derim:
يا رسول اللّه ه باشد ون سكِ اصحابِ
كهف
داخلِ جنّت
شَوَمْ دَرْ زمرهء
اصحابِ تو
او رَوَدْ دَرْ
جنّت من دَرْ جهنّم
كى رَوَاست
او سكِ اصحابِ
كهف من سكِ اصحابِ
تو
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
مُحَمّدٌ رَسُولُ
اللّهِ وَالّذِينَ
مَعَهُ اَشِدّاءُ
عَلَى الْكُفّارِ
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ ilâ âhir-i âyet...
Sual ediyorsunuz: Bâzı rivayetlerde vardır ki;
"Bid'aların revacı hengâmında ehl-i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ,
sahabe derecesinde veya daha ziyade efdal olabilir" diye rivayetler
vardır. Bu rivayetler sahih midir? Sahih ise, hakikatları nedir?
sh: » (S: 516)
Elcevab: Enbiyadan sonra nev'-i beşerin en efdali sahabe
olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemâatın icmâı bir hüccet-i katıadır ki, o rivayetlerin
sahih kısmı, fazilet-i cüz'iye hakkındadır. Çünki cüz'î fazilette ve hususî bir
Kemâlde, mercuh râcihe tereccuh edebilir. Yoksa Sûre-i Feth'in âhirinde
sitayişkârane tavsifat-ı Rabbâniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur'anın medh
ü senasına mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında
yetişilemez. Şu hakikatın pekçok esbab ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi
tâzammun eden üç hikmeti Beyân edeceğiz:
Birinci Hikmet: Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki, bir
dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukabil, hakikatın
envarına mazhar olur. Çünki: Sohbette insibağ ve in'ikâs vardır. Mâlûmdur ki:
İn'ikâs ve tebaiyetle, o Nur-u âzam-ı Nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye
çıkabilir. Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyeti ile öyle bir
mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler
sahabe derecesine çıkamıyorlar. Hattâ Celâleddin-i Süyutî gibi, uyanık iken çok
defa sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (A.S.M.) ile
yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine sahabeye
yetişemiyorlar. Çünki Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.)
nûruyla, yâni Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyalar ise, vefat-ı
Nebevîden sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmeleri, velâyet-i
Ahmediye (A.S.M.) nuruyla sohbettir. Demek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velâyet-i Ahmediye
(A.S.M.) cihetindedir; nübüvvet itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet
derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece
tefavüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksîr-i nûrani
olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek
derecede bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i
Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i
rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye
mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin
kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i Kemâlât olurdu.
İkinci Sebeb: Yirmiyedinci Söz'deki içtihad bahsinde Beyân
ve isbat edildiği gibi; sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle kema
sh: » (S: 517)
lât-ı insâniyenin en
a'lâ derecesindedirler. Çünki o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i
İslâmîde hayır ve hak
bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten
hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mabeyninde
öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet
kadar beynleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümunesi olan
Müseylime-i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat-ı
ulviye sahibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve mübahatâ meyyal olan
sahabeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime
derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümunesi olan
Habibullah'ın (A.S.M.) a'lâ-yı illiyyîn-i Kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün
kuvvet ve himmetleriyle, o tarafa koşmak mukteza-yı seciyeleridir. Meselâ:
Nasılki zaman oluyor; medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimaiye-i
insâniye dükkânında, Bâzı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri
zehr-i katil gibi herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret
edip kaçar ve Bâzı şeylerin ve mânevî metâ'ların verdikleri güzel neticeler ve
kıymetdar eserler, bir tiryak-ı nâfi' ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar-ı
rağbetini kendine celbeder. Herkes elinden geldiği kadar onları satın almağa
çalışır. Öyle de, Asr-ı Saadette hayat-ı içtimaiye-i insâniyenin çarşısında, kizb
ve şer ve küfür gibi maddeler, şekavet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i
Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secaya-yı âliye ve hubb-u
maâlîye meftun olan sahabelerin zehr-i katilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve
nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nuranî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve
imânâ en nâfi' bir tiryak, en kıymetdar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve
seciyeleri sâmiye olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve
letâifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarurîdir. Halbuki o zamandan
sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala,
omuz-omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı
içtimaiye bozuldu. Propaganda-i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın
müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı
zamanda, kimin haddi var ki, sahabenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkaniyet
hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derece
sh: » (S: 518)
lerinden geçsin. Geçen
mes'eleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir halimi Beyân ediyorum.
Şöyle ki:
Bir zaman kalbime geldi,
niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar sahabelere yetişemiyorlar? Sonra
namaz içinde سُبْحَانَ
رَبِّىَ اْلاَعْلَى derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti.
Tam mânâsıyla değil,
fakat bir parça hakikatı göründü. Kalben dedim: Keşki, birtek namaza bu kelime
gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi. Namazdan sonra anladım
ki, o hatıra ve o hal, sahabelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir
irşaddır. Evet Kur'an-ı Hakîm'in envârıyla hasıl olan o inkılâb-ı azîm-i
içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevabiiyle, zulümatıyla
ve teferruatıyla ve hayır ve Kemâlât bütün envarıyla ve netâiciyle karşı
karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih,
bütün mânâsının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir Sûrette
ifade ettiği gibi; o inkılab-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün
hissiyatını, letâif-i mâneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayal ve sır gibi
duygular hüşyar ve müteyakkız bir Sûrette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddid
mânâları kendi zevklerine göre alır.. emer. İşte, şu hikmete binaen bütün
hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı îmâniye ve
tesbihiyeyi câmi' olan kelimât-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün
mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı. Halbuki o infilâk ve
inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havas o hakaik noktasında gaflete
düşüp, o kelimât-ı mübareke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letafetini
ve taravetini kaybeder. Âdeta sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık
kalıyor ki; kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hali iade
edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahabenin kazandığı fazilete
ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.
Üçüncü Sebeb: Onikinci ve Yirmidördüncü ve Yirmibeşinci
Sözlerde isbat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, Güneşin ayn-ı
zâtıyla, âyinelerde görülen Güneşin misâli gibidir. İşte daire-i nübüvvet,
daire-i velâyetten ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o
güneşin yıldızları olan sahabeler dahi, daire-i velâyetteki sulehâya o derece
tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hattâ velâ
sh: » (S: 519)
yet-i kübrâ olan
veraset-i nübüvvet ve sıddîkıyet ki, sahabelerin velâyetidir; bir veli kazansa,
yine saff-ı evvel olan sahabelerin makamına yetişmez. Şu üçüncü sebebin
müteaddid vücuhundan üç vechini Beyân ederiz:
Birinci Vecih: İçtihadda yâni istinbat-ı ahkâmda, yâni
Cenâb-ı Hakk'ın marziyâtını kelâmından anlamakta, sahabelere yetişilmez. Çünki
o zamandaki o büyük inkılâb-ı İlâhî, marziyât-ı Rabbâniyeyi ve ahkâm-ı
İlâhiyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan, istinbat-ı ahkâma müteveccih idi.
Bütün kalbler, "Rabbimizin bizden istediği nedir!" diye merak ederdi.
Ahvâl-i zaman, bu hâli işmam ve ihsas edecek bir tarzda cereyan ediyordu.
Muhâverat, bu mânâları tâzammun ederek vuku buluyordu.
İşte bunun için herşey ve her hâl ve muhavereler ve
sohbetler ve hikâyeler, bütün o mânâları bir derece ders verecek bir tarzda
cereyan ettiğinden; sahabenin istidadını tekmil ve fikirlerini tenvir
ettiğinden; içtihad ve istinbatta istidadı kibrit derecesinde nurlanmaya hâzır
olduğundan; bir günde veya bir ayda kazandığı mertebe-i istinbat ve içtihadı, o
sahabenin derece-i zekâvetinde ve istidadında olan bir adam, şu zamanda on
senede, belki yüz senede kazanmayacaktır. Çünki: Şimdi saadet-i ebediyeye
bedel, saadet-i dünyeviye medâr-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka
maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik
ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhit-i içtimaîsi,
o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi,
teşettüt veriyor.. dağıtıyor. Yirmiyedinci Söz'ün içtihad bahsinde, Süfyan
İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin müvazenesinde isbat etmişiz
ki; Süfyan'ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.
İkinci Vecih: Sahabelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki
makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünki Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve
herşeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini
kazanmak iki Sûretle olur. Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki
kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra
mazhardırlar. İkinci Sûret: Bu'diyetimiz noktasında kat'-ı merâtib edip bir
derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-ü velâyet ona göre ve
seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu Sûretle cereyan ediyor. İşte birinci Sûret
sırf vehbîdir, kesbî değil, incizab
sh: » (S: 520)
dır, cezb-i Rahmânîdir
ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir
ve gölgesizdir. Diğeri; kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib hârikaları çok ise
de; kıymetçe kurbiyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ: Nasılki dünkü güne,
bugün yetişmek için iki yol var. Birincisi: Zamanın cereyanına tabi olmıyarak,
bir kuvvet-i kudsiye ile; fevk-az zaman çıkıp, dünü bugün gibi hâzır görmektir.
İkincisi: Bir sene kat'-ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat,
yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikata geçmek
iki Sûretledir. Biri: Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarîkat
berzahına girmeden, hakikatı ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi: Çok
merâtibden seyr-ü sülûk Sûretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse
muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar.
Çünki sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin
mahiyetindeki cihazat-ı kesîre ile, ubûdiyetin enva'ına ve şükür ve hamdin
aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubûdiyet-i evliya
besatet peyda eder.
Üçüncü Vecih: Fazilet-i
a'mâl ve sevab-ı ef'âl ve fazilet-i uhreviye cihetinde sahabelere yetişilmez.
Çünki nasıl bir asker bâzı şerait dâhilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir
saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir
kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi
bir makama çıkıyor. Öyle de, sahabelerin tesis-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı
Kur'aniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harb etmeleri o
kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ
denilebilir ki; bütün dakikaları, -o hizmet-i kudsiyede- o şehid olan neferin
dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan
fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet sahabeler mâdem İslâmiyetin tesisinde ve envar-ı Kur'aniyenin neşrinde,
saff-ı evvel teşkil ediyorlar. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetin hasenatından onlara hisse çıkar. Ümmetin
اَللّهُمَّ
صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَعَلَى
آلِهِ وَاَصْحَابِهِ demesiyle;
sh: » (S: 521)
sahabelerin, bütün
ümmetin hasenatından hissedârlıklarını gösteriyor. Hem nasılki bir ağacın
kökündeki küçük bir meziyet; ağacın dallarında büyük bir Sûret alır, büyük bir
daldan daha büyüktür. Hem nasılki mebde'de küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn
teşkil eder. Hem nasılki nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir
ziyadelik; daire-i muhîtada, bâzan bir metre 0kadar ziyadeye mukabil geliyor.
Aynen şu dört misâl gibi, sahabeler, İslâmiyetin şecere-i nûraniyesinin
köklerinden, esâslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u
nurâniyesinin mebde'inde, hem Cemâat-ı İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin
evvellerinde, hem Şems-i Nübüvvet ve Sirac-ı Hakikat'ın merkezine yakın
olduklarından; az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. onlara yetişmek
için, hakikî sahabe olmak lâzım geliyor.
اَللّهُمَّ
صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ الَّذِى
قَالَ اَصْحَابِى
كَا لنُّجُومِ
بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ
اِهْتَدَيْتُمْ
وَ خَيْرُ الْقُرُونِ
قَرْنِى وَ عَلَى
آلِهِ وَ صَحْبِهِ
وَ سَلِّمْ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
sh: » (S: 522)
Sual: Deniliyor ki: Sahabeler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı
gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız
daha kavîdir. Hem, kuvvet-i îmânımıza delâlet eden rivayet var?
Elcevab: Sahabeler o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem hakaik-i
İslâmiyeye muârız ve muhalif iken; -sahabeler- yalnız Sûret-i insâniyede
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görüp, bâzan mu'cizesiz olarak, öyle bir
îmân getirmişler ki; bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların îmalarını sarsmıyordu.
Şübhe değil, bâzısına vesvese de vermezdi. Sizler iseniz kendi îmânınızı,
sahabelerin îmânlarıyla müvazene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye,
îmânınıza kuvvet ve sened olduğu halde; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve Sûret-i cismâniyesini
değil, belki umum envar-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'aniye ile nurani muhteşem
şahs-ı mânevîsini bin mu'cizât ile muhat olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde,
bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede!
Bütün âlem-i küfrün ve Nasara ve Yehûd'un ve feylesofların hücumlarına karşı
sarsılmayan sahabelerin îmânları nerede! Hem, sahabelerin kuvvet-i îmânlarını
gösteren ve îmânlarının tereşşuhatı olan şiddet-i takvâları ve Kemâl-i
salâhatları nerede! Ey müddei! Senin şiddet-i za'fından, ferâizi tamamıyla
senden göstermeyen sönük îmânın nerede! Amma hadîste varid olan ki,
"Âhirzamanda beni görmeyen ve îmân getiren, daha ziyade makbûldür"
meâlindeki rivayet, hususî fazilete dairdir. Has Bâzı eşhas hakkındadır.
Bahsimiz ise, fazilet-i külliye ve ekseriyet itibariyledir.
İkinci Sual: Diyorlar ki: Ehl-i velâyet ve ashâb-ı Kemâlât,
dünyayı terketmişler. Hattâ hadîste var ki: "Dünya muhabbeti bütün
hatâların başıdır." Halbuki, sahabeler dünyaya pek çok girmişler; terk-i
dünya değil, belki bir kısım sahabe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri
gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle sahabelerin en ednâsına, en büyük bir veli
kadar kıymeti var, diyorsunuz?
sh: » (S: 523)
Elcevab: Otuzikinci Söz'ün İkinci ve Üçüncü Mevkıflarında
gâyet kat'î isbat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, Esmâ-i
İlâhiyeye mukabil olan yüzünü sevmek; sebeb-i noksaniyet değil, belki medâr-ı
Kemâldir ve o iki yüzde ne kadar ileri gitse, daha ziyade ibâdet ve
mârifetullahta ileri gider. Sahabelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir.
Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı, Esmâ-i İlâhiyenin
âyinesi görüp, müştakane temaşa edip bakmışlar. Fena-i dünya ise, fâni yüzüdür
ki, insanın hevesâtına bakar.
Üçüncü Sual: Tarîkatlar, hakikatların yollarıdır.
Tarîkatların içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübrâ iddia olunan
tarîk-ı Nakşbendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imamlarından
bâzıları esâsını böyle târif etmişler. Demişler ki:
دَرْ طَرِيقِ
نَقْشِبَنْدِى
لاَزِمْ آمَدْ َارِ تَرْكْ
تَرْكِ دُنْيَا
تَرْكِ عُقْبَى
تَرْكِ هَسْتِى
تَرْكِ تَرْكْ
Yâni, tarîk-ı Nakşîde
dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u
hakikî yapmamak; hem vücudunu unutmak, hem ucbe, fahre girmemek için bu
terkleri düşünmemektir. Demek hakikî mârifetullah ve Kemâlât-ı insâniye terk-i
mâsiva ile olur?
Elcevab: Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı;
bütün mâsivayı terk, hattâ Esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk'ın
zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis
gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki:
Bütün o letâifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette, hakikat
canibine sevketmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir Sûrette.. kalb
bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramânâne maksada yürüsün. Yoksa kalb,
yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr-ı
iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.
Dördüncü Sual: Sahabelere karşı iddia-yı rüchan nereden
çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda, bu mes'eleyi medâr-ı bahsetmek nedendir?
Hem müçtehidîn-i İzâma karşı müsavat dâva etmek neden ileri geliyor?
sh: » (S: 524)
Elcevab: Şu mes'eleyi söyleyen iki kısımdır: Bir kısmı,
sâfi ehl-i diyanet ve ehl-i ilimdir ki; Bâzı ehadîsi görmüşler, şu zamanda
ehl-i takvâ ve salâhatı teşvik ve tergib için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu
kısma karşı sözümüz yok. Zâten onlar azdırlar, çabuk da intibaha gelirler.
Diğer kısım ise gâyet müdhiş mağrur insanlardır ki; mezhebsizliklerini, müçtehidîn-i
İzâma müsâvat dâvası altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahabeye
karşı müsavat dâvası altında icra etmek istiyorlar. Çünki evvelen: O ehl-i
dalâlet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş; sefahete mâni olan tekâlif-i
Şer'iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: "Şu mesâil,
içtihadiyedirler. O mesâilde, mezhebler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da
bizim gibi insanlardır; hatâ edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad
ederiz, istediğimiz gibi ibâdetimizi yaparız. Onlara tâbi olmaya ne
mecburiyetimiz var?" İşte bu bedbahtlar, bu desise-i şeytâniye ile,
başlarını mezahibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu dâvaları ne kadar
çürük, ne kadar esâssız olduğu Yirmiyedinci Söz'de kat'î bir Sûrette
gösterildiğinden ona havale ederiz.
Sâniyen; o kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, müçtehidînlerde
iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki yalnız nazariyâ t-ı diniyedir. Halbuki bu
kısım ehl-i dalâlet, zaruriyâ t-ı dîniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar.
"Onlardan daha iyiyiz" deseler, mes'eleleri tamam olmuyor. Çünki;
müçtehidîn, nazariyâ ta ve kat'î olmayan teferruata karışabilirler. Halbuki bu
mezhebsiz ehl-i dâlalet, zaruriyâ t-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve
kabil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat'î erkân-ı İslâmiyeye karşı
gelmek istediklerinden; elbette zaruriyâ t-ı diniyenin hameleleri ve direkleri
olan sahabelere ilişecekler. Heyhat! Değil bunlar gibi insan Sûretindeki
hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri olan
evliyanın büyükleri; sahabenin küçüklerine karşı müsavat dâvasını
kazanamadıkları, gâyet kat'î bir Sûrette Yirmiyedinci Söz'de isbat edilmiştir.
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى رَسُولِكَ
الَّذِى قَالَ
لاَتَسُبّوُا
اَصْحَابِى.. لَوْ
اَنْفَقَ اَحَدُكُمْ
مِثْلَ اُحُدٍ
ذَهَبًا مَا بَلَغَ
نِصْفَ مُدٍّ مِنْ
اَصْحَابِى صَدَقَ
رَسُولُ اللّهِ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *