Yirmidördüncü Söz
[Şu Söz «Beş Dal»dır. Dördüncü Dal'a
dikkat et. Beşinci Dal'a yapış çık. Meyvelerini kopar al.]
بِسْمِ اللَّهِ
الرّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَللَّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ هُوَ
لَهُ اْلاَسْمَاءُ
الْحُسْنَى
Şu âyet-i celilenin şecere-i nurâniyesinin çok
hakikatlarından bir hakikatının beş dalına işaret ederiz.
BİRİNCİ DAL: Nasılki bir sultanın kendi hükûmetinin
dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve
vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır.
Meselâ: Adliye dairesinde «hâkim-i âdil»ve mülkiyede «sultan»ve askeriyede «kumandan-ı âzâm» ve ilmiyede «halife»Daha buna kıyasen sâir
isim ve ünvanlarını bilsen anlarsın ki; birtek padişah, saltanatının
dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sahib
olabilir. Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve
telefonuyla mevcûd ve hâzırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla,
nizâmıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır, görünür, görür. Ve herbir mertebede
perde arkasında, hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare
eder, bakar. Öyle de:
sh: » (S: 347)
Ezel Ebed Sultanı olan Rabb-ül Âlemîn için, Rubûbiyetinin
mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve namları ve
Uluhiyyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve
nişanları ve haşmet-nümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül
ve cilveleri ve kudretinin tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas
eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka, fakat birbirini
gösterir mukaddes zuhûratı var. Ve ef'alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat
birbirini ikmâl eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san'atında ve
mütenevvi' masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa eder haşmetli
Rubûbiyeti vardır. Bununla beraber kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde,
Esmâ-i Hüsnâdan bir ismin ünvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka
isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar. Hem mahlukatın
herbir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm herbirisinde has bir
tecelli, has bir Rububiyyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yâni, o isim
herşeye muhit ve âmm olduğu halde öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye
teveccüh eder; güya o isim yalnız o şeye hastır. Hem bununla beraber Hâlık-ı
Zülcelâl, herşeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri
vardır. Meselâ: Sana tecelli eden Hâlık isminin mahlukıyetindeki cüz'î
mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı
âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin.
Demek bütün kâinatı
arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına
yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın. Mâdem, perdelerin birbirine temaşa eder
pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuunat, bibirine
bakar. Ve temessülât, birbiri içine girer. Ve ünvanlar, birbirini ihsas eder.
Ve zuhurat, birbirine benzer. Ve tasarrufat, birbirine yardım edip itmam eder.
Ve Rububiyyetin mütenevvi terbiyeleri, birbirine imdad edip muavenet eder.
Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakk'ı bir isimle, bir ünvan ile, bir Rububiyyetle
ve hâkezâ.. tanısa, başka ünvanları, Rububiyyetleri, şe'nleri, içinde inkâr
etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sâir Esmâya intikal etmezse zarar
eder. Meselâ: Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet
ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, daima
karşısında هُوَ هُوَ اللَّهُ okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden
sh: » (S: 348)
قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ dinlesin, işitsin. Onun lisanı لآَ
اِلهَ اِلآّ هُوَ
بَرَابَرْ مِيزَنَدْ
عَالَمْ
desin, ilân etsin. İşte Kur'an-ı Mübin اْلاَسْمَآءُ
الْحُسْنَى اَللَّهُ
لآَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ لَهُ fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlara işaret
eder.
Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen,
git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. «Ne diyorsunuz?»de. Elbette «Yâ Celil, Yâ Celil, Yâ
Aziz, Yâ Cebbar»dediklerini işiteceksin.
Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük
hayvanattan ve yavrulardan sor. «Ne diyorsunuz?» de. Elbette «Ya Cemil, Ya Cemil, Ya
Rahîm, Ya Rahîm» diyecekler (Haşiye).
Semâyı dinle. Nasıl «Ya Celil-i Zülcemâl»diyor. Ve arza kulak
ver. Nasıl «Ya Cemîl-i Zülcelâl»diyor. Ve hayvanlara
dikkat et. Nasıl «Ya Rahman, Ya Rezzak» diyorlar. Bahardan sor.
Bak nasıl «Ya Hannan, Ya Rahman, Ya
Rahîm, Ya Kerim, Ya Lâtif, Ya Atûf, Ya Mûsavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya Mü-
______________________
(Haşiye): Hattâ bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini
yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: «Nasıl bu vazifesiz
canavarcıklara mübarek denilir?» Sonra gece yatmak için
uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma
getirdi. Sarih bir Sûrette «Ya Rahîm, Ya Rahîm, Ya
Rahîm, Ya Rahîm»diyerek güya hatırıma
gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi: «Acaba şu zikir bu ferde
mi mahsustur? Yoksa taifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız
bir muterize mi münhasırdır? Yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?» Sonra sabahleyin başka
kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarih değil, fakat mütefâvit derecede aynı
zikri tekrar ediyorlar. Bidâyette hırhırları arkasında «Ya Rahîm» farkedilir. Git gide
hırhırları, mırmırları, aynı «Ya Rahîm»olur. Mahreçsiz, fasih
bir zikr-i hazîn olur. Ağzını kapar, güzel «Ya Rahîm»çeker. Yanıma gelen
ihvanlara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, «Bir derece işitiyoruz» dediler. Sonra kalbime
geldi: «Acaba şu ismin vech-i tahsisi nedir? Ve ne
için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisanıyla etmiyorlar?» Kalbime geldi: Şu
hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nazik ve insana karışık bir arkadaş
olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına
giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilafına
olarak esbabı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetini kendi âleminde
ilân ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve «Ya Rahîm»nidasıyla: Kimden meded
gelir ve kimden rahmet beklenir, esbabperestlere ihtar ediyorlar.
sh: » (S: 349)
zeyyin» gibi çok Esmâyı
işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı
okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat,
azîm bir musika-i zikriyyedir. En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla,
haşmetli bir letafet veriyor. Ve hâkezâ kıyas et. Fakat çendan insan bütün
esmâya mazhardır, fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını
intac eden tenevvü-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebeb
olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şeriatleri, evliyanın başka başka tarîkatları,
Asfiyanın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir. Meselâ: İsa
Aleyhisselâm, sâir Esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha galibdir. Ehl-i aşkta
Vedud ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyade hâkimdir.
İşte nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zabit, hem adliye
kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa; onun herbir dairede birer nisbeti, birer
vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes'uliyeti, birer terakkiyatı ve
muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakibleri oluyor. Ve padişaha karşı
çok ünvanlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisanlarla ondan meded ister. Ve
âmirinin çok ünvanlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak
için, muavenetini çok Sûretlerle taleb eder. Öyle de: Çok Esmâya mazhar ve çok
vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan, münacatında,
istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasılki nev-i insanın medâr-ı fahri ve
elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm,
Cevşen-ül Kebir namındaki münacatında binbir ismiyle dua ediyor; ateşten
istiaze ediyor.
İşte şu sırdandır ki
Sûre-i قُلْ
اَعُوذُ بِرَبِّ
النَّاسِ مَلِكِ
النَّاسِ اِلهِ
النَّاسِ مِنْ
شَرِّ الْوَسْوَاسِ
اْلخَنَّاسِ de üç ünvan ile istiazeyi emrediyor ve بِسْمِ
اللَّهِ الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ de üç ismiyle istianeyi gösteriyor.
İKİNCİ DAL: Çok esrarın anahtarlarını tâzammun eden iki
sırrı Beyân eder.
Birinci Sır: «Evliya niçin usûl-i
îmâniyede ittifak ettikleri halde, meşhûdatlarında, keşfiyyatlarında çok
tehâlüf ediyorlar. Şuhud derecesinde olan keşifleri bâzan hilaf-ı vâki ve
muhalif-i hak
sh: » (S: 350)
çıkıyor? Hem niçin ehl-i
fikir ve nazar, herbiri kat'î bürhân ile hak telakki ettikleri efkârlarında,
birbirine mütenakız bir Sûrette hakikatı görüyorlar ve gösteriyorlar. Bir
hakikat niçin çok renklere giriyor?»
İkinci Sır: «Enbiya-yı sâlife, niçin
Haşr-i Cismanî gibi bir kısım erkân-ı imâniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar,
Kur'an gibi tafsilât vermemişler. Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o
mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakikî ârif olan
Evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler. Hattâ derece-i
Hakkalyâkîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imâniye onların
meşreblerinde pek az ve mücmel bir Sûrette görünüyor. Hattâ onun içindir ki,
onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imâniyyeye lâzım olan ehemmiyeti
vermemişler. Hattâ bazıları sapmışlar. Mâdem bütün erkân-ı imâniyyenin
inkişafıyla hakikî Kemâl bulunur. Niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve
bir kısmında çok geri kalmışlar. Halbuki bütün Esmânın mertebe-i âzamlarının
mazharı ve bütün enbiyânın serveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve
bütün kütüb-ü mukaddesenin Reis-i Enveri olan Kur'an-ı Hakîm, bütün erkân-ı
îmâniyeyi vâzıh bir Sûrette, pek ciddî bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil
etmişlerdir?»
Evet çünki hakikatta hakikî kemâl-i etem öyledir. İşte şu
esrarın hikmeti şudur ki: İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta
müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları
mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder.
Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor.
Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bâzıların
kabiliyeti, bâzı erkân-ı îmâniyenin inkişafına menşe' olamıyor. Hem esmânın
cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bâzı
mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve
cüz'iyyet ve zılliyyet ve asliyet itibariyle cilve-i Esmâ, başka başka Sûret
alıyor. Bâzı istidad, cüz'iyyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada
göre bâzan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidadda
onun hükmü hükümran oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı,
geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile Bâzı işaretler ederiz.
sh: » (S: 351)
Meselâ: Zehre namıyla nakışlı bir çiçek ve Kamer'e âşık hayatlı
bir katre ve Güneşe bakan safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki, herbirisinin
bir şuuru, bir kemâli var. Ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor. Şu üç şeyde çok
hakikatlara işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret
eder. Ve üç tabaka ehl-i hakikata misâldir. (Haşiye)
Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin
işâratıdır.
İkincisi: Cismanî cihazat ile Kemâline sa'yedip hakikate
gidenleri...
Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede
etmekle hakikate gidenleri...
Ve kalbin tasfiyesiyle ve îman ve teslimiyetle hakikate
gidenlerin misâlleridir.
Üçüncüsü: Enâniyyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız
istidlaliyle hakikata giden.. ve ilim ve hikmetle ve akıl ve mârifetle hakikatı
aramaya giden.. ve îmân ve Kur'an ile, fakr ve ubûdiyyetle hakikata çabuk giden
ayrı ayrı istidadda bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden
temsillerdir.
İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş
hikmeti; «Zehre» «Katre» , «Reşha» ünvanları altında bir
temsil ile bir derece göstereceğiz. Meselâ: Güneş'in kendi Hâlıkının izniyle ve
emriyle üç çeşit tecellisi ve in'ikâsı ve ifazâsı var: Birisi çiçeklere, birisi
Kamer'e ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı
in'ikâslarıdır.
Birincisi üç tarzdadır:
Biri: Küllî ve umumî bir tecelli ve in'ikasıdır ki, bütün
çiçeklere birden ifâzâsıdır.
Biri de: Has bir tecellidir ki, herbir nev'e göre bir
hususî in'ikâsı vardır.
Biri de: Cüz'î bir tecellidir ki, herbir çiçeğin
şahsiyyetine göre bir ifazasıdır. Şu temsilimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin
süslü renkleri, Güneş'in ziyasındaki yedi rengin istihale-i in'ikasiyesinden
neş'et ediyor. Ve bu kavle göre çiçekler dahi Güneş'in bir çeşit âyineleridir.
____________________
(Haşiye): Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç
misâl, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar. Yoksa üç
tabakaya değil.
sh: » (S: 352)
İkincisi: Güneş'in Kamer'e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm'in
izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra Kamer,
o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş'ten küllî bir Sûrette istifade
eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir
Sûret-i cüz'iyyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine
ifâde ve ifâzâsıdır.
Üçüncüsü: Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve
denizlerin yüzlerini birer âyine ederek sâfi ve küllî ve gölgesiz bir in'ikâsı
var. Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın
reşhalarına ve kar'ın şişeciklerine, herbirine birer cüz'î aksi, birer küçük
timsalini veriyor.
İşte Güneş'in herbir çiçeğe ve Kamer'e mukabil herbir
katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzâsı
var:
Birinci Tarîk: Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız,
hicabsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder.
İkinci Yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların
kabiliyetleri, Şems'in cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet
mesleğini temsil eder.
İşte «Zehre», «Katre», «Reşha» herbirisi evvelki yolda
diyebilirler ki: «Ben umum âlem Güneşinin
bir âyinesiyim.» Fakat ikinci yolda öyle
diyemez. Belki «Ben kendi güneşimin
âyinesiyim, veyahut nev'ime tecelli eden güneşin âyinesiyim» der. Çünki Güneş'i öyle
tanıyor. Bütün âleme bakar bir Güneş'i göremiyor. Halbuki o şahsın veyahut
nev'inin veya cinsinin Güneşi, dar berzah içinde mahdud bir kayıd altında ona
görünüyor. Halbuki kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş'in âsârını o mukayyed
Güneş'e veremiyor. Çünki bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebâtat,
hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve seyyaratı etrafında döndürmek gibi
haşmet-nümâ eserleri; o dar kayıd ve mahdud berzah içinde gördüğü Güneş'e,
şuhud-u kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuurlu
farzettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü Güneş'e verse de; sırf aklî ve
îmânî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyyet ile
verebilir. Fakat o, insan gibi akıllı farzettiğimiz «Zehre»,«Katre», «Reşha» şu hükümleri, yâni pek
büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil. Belki bâzan
hükm-ü îmânîleri, şuhud-u kevniyyelerine müsademe eder. Pek güçlükle
inanabilirler.
İşte hakikata dar gelen ve Bâzı köşelerinde hakikatın
âzaları görünen ve hakikatla karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz.
sh: » (S: 353)
Üçümüz de kendimizi
«Zehre»,«Katre», «Reşha» farzedeceğiz. Zira
onlarda farzettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız.
Yâni onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de mânevî
güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden
ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen «Zehre» ol. Nasılki o «Zehre» çiçeği,
Ziyâ-yı Şems'ten inhilâl etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde Şems'in
timsalini karıştırıp kendine zînetli bir Sûret giydiriyor. Zira senin istidadın
dahi ona benzer. Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise,
Kamer'e âşık olan«Katre» olsun ki; Kamer, Güneş'ten aldığı ziya zıllini ona
verir ve onun gözbebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o«Katre»
o nur ile yalnız Kamer'i görür. Güneş'i göremez, belki imânıyla görebilir. Hem
şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak'tan bilir, esbabı bir perde telâkki
eder fakir adam, o da «Reşha» olsun. Öyle bir «Reşha»ki, kendi zâtında
fâkirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp «Zehre» gibi kendine güvensin. Hiçbir
rengi yok ki, onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh
etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya Güneş'in timsalini
gözbebeğinde saklıyor. Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize
bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?
İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gâyet
derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş
eder. Perestişe lâyık olana, kurbiyyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise,
herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz. Ey
zehremisâl! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakkâ ede
ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Gûya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin.
Halbuki zehre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar
eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak
olamazsın. Çünki kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor,
gösteremiyor. Sen şu halde Sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş'et
eden firaktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi
nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsini ile
telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş'in yüzüne atasın.
Hem başaşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems'e
çeviresin. Çün-
sh: » (S: 354)
ki sen, onun âyinesisin.
Vazifen, âyinedârlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak
tarafından senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in küçücük bir
âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî'nin «NUR» isminden tecelli eden
bir lem'anın katre-misâl bir âyinesidir. Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir
Güneş'in âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini
bulursun. Fakat Güneş'i, nefs-ül emirde nasıl ise öyle göremezsin. O hakikatı,
çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve
kesafetli dürbünün bir Sûret takar. Ve kayıdlı kabiliyetin bir kayıd altına
alır.
Şimdi sen dahi ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin
Katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ Kamer'e kadar terakki
ettin, Kamer'e girdin. Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne
ziyası var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti. Sen ye'sin
zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habisenin iz'acatından ve
o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini
terkedip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece
nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra,
sen Kemâlini bulursun. Fakir ve karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş'i
bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş'i safi göremezsin. Belki
senin aklın ve felsefen ünsiyyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim
ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk
içinde görebilirsin.
İşte Reşha-misâl üçüncü arkadaşınız ki, hem fâkirdir, hem
renksizdir. Güneş'in hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyyetini bırakır,
buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır,
ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır.
Ey Reşha-misâl! Mâdem doğrudan doğruya Güneş'e âyinedârlık ediyorsun, sen hangi
mertebede bulunsan bulun, ayn-ı Şems'e karşı aynelyakîn bir tarzda, sâfi
bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o Şems'in âsâr-ı acîbesini ona
vermekte müşkilat çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsafını tereddüdsüz
verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey
senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne
kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilâf-ı hakikate
sevketmez. Çünki sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın
ki, mazharlarda görü-
sh: » (S: 355)
nen ve âyinelerde
müşahede olunan Güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli
akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır, fakat bütün âsâr-ı haşmetini
gösteremiyorlar.
İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç
tarîk ile Kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun
tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz'an ve hakikatı
tasdikte ittifak ederler. İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç Güneş'i görmemiş.
Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneş'e mahsus haşmetli ziyayı,
dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklid
ediyor. Öyle de: Veraset-i Ahmediye (A.S.M.) ile Kadir ve Muhyî gibi isimlerin
mertebe-i uzmasına yetişmeyen, Haşr-i âzamı ve Kıyamet-i Kübrâyı taklidî olarak
kabûl eder, «Aklî bir mes'ele
değildir»der. Çünki Hakikat-ı Haşir ve kıyamet, İsm-i
âzamın ve Bâzı Esmânın derece-i âzamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya
çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, Haşir ve Kıyameti, gece
gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalb ile kabûl eder.
İşte şu sırdandır ki: Haşir ve Kıyameti en âzam mertebede,
en ekmel tafsîlâtla Kur'an zikrediyor ve İsm-i âzamın mazharı olan
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise,
hikmet-i irşâdın iktizasıyla, bir derece basit ve ibtidâî bir halde olan
ümmetlerine, Haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders
vermemişler. Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet Bâzı erkân-ı
îmâniyyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu
sırdandır ki, mârifetullahta derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor. Daha bunlar
gibi çok esrar şu hakikattan inkişaf eder. Şimdi şu temsil, hem bir derece
hakikatı ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz
dahi temsil ile iktifa ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrârâ
girişmeyeceğiz.
ÜÇÜNCÜ DAL: Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından
ve Bâzı a'malin fazilet ve sevablarından bahseden Ehâdîs-i Şerife güzelce
anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına
zaîf veya mevzu demişler. İmânı zaîf ve enaniyyeti kavî bir kısım da, inkâra
kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız «Oniki Aslı» Beyân ederiz.
Birinci Asıl: Yirminci Söz'ün âhirindeki sual ve cevabda
îzah ettiğimiz mes'eledir. İcmali şudur ki: Din bir imtihandır, bir tecrü-
sh: » (S: 356)
bedir. Ervah-ı âliyeyi,
ervah-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek
vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de
bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak,
ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i
Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad,
elmas gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan
zâyî' olur. İşte bunun için, Mehdi ve Süfyan mes'eleleri gibi çok mes'elelerde
çok ihtilaf olmuş. Hem rivâyat dahi çok muhteliftir, birbirine zıd hükümler
olmuş.
İkinci Asıl: Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri
bürhân-ı kat'î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası yalnız
bir kabûl-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı îmâniyyeden
olmayan mesâil-i fer'iye veya vukuat-ı zamâniyyenin herbirinde bir iz'an-ı
yakîn ile bir bürhân-ı kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve
teslimiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nasara
ülemâlarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski mâlûmatları dahi onlarla beraber
müslüman oldu. Bâzı hilâf-ı vâki mâlûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak
tevehhüm edildi.
Dördüncü Asıl: Ehadîs-i Şerife râvilerinin Bâzı kavilleri
veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu.
Halbuki insan hatâdan hâlî olmadığı için, hilaf-ı vâki Bâzı istinbatları veya
kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş.
Beşinci Asıl: اِنَّ فِى اُمَّتِى مُحَدَّثُونَ yâni مُلْهَمُونَ sırrınca Bâzı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddîsîn-i
muhaddesûn ilhamlarıyla gelen Bâzı maânî, hadîs telakki edilmiş. Halbuki
ilhâm-ı evliya -Bâzı arızalarla- hatâ olabilir. İşte bu neviden bir kısım
hilâf-ı hakikat çıkabilîr.
Altıncı Asıl: Beyn-en nas iştihar bulmuş Bâzı hikâyeler
bulunuyor ki, durûb-u emsal hükmüne geçer. Hakikî mânâsına bakılmaz. Ne maksad
için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu neviden beyn-en nâs teârüf etmiş Bâzı
kıssa ve hikâyatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî
için, temsil ve kinâye nev'inden zik-
sh: » (S: 357)
redivermiş. Şu nevi
mes'elelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nasa aittir ve
teârüf ve tesamu'-u umumîye raci'dir.
Yedinci Asıl: Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor ki,
mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye
telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: «Sevr» ve «Hut» isminde ve âlem-i
misâlde sevr ve hut timsalinde berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki
Melâiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek Hadîse
ilişilmiş. Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: «Bu gürültü, yetmiş
senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem'in dibine düşen bir taşın
gürültüsüdür.» İşte bu hadîsi işiten,
hakikata vâsıl olmayan inkâra sapar. Halbuki yirmi dakika o Hadîsten sonra
kat'iyen sabittir ki; biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi
ki: «Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü.» Yetmiş yaşına giren o
münafık Cehennem'in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide, esfel-i
sâfilîne küfre sukuttan ibaret olduğunu gâyet belîgane bir Sûrette Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Beyân etmiştir. Cenâb-ı Hak o vefat dakikasında o
sesi işittirip, ona alâmet etmiştir.
Sekizinci Asıl: Cenâb-ı
Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri,
kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar
bağlıdır. Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı icâbe-i duayı, Cum'â
gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin
vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış. Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı
ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi
bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya müvazenesini muhafaza etmek ve her
vakit havf u reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem
ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir
ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır. İşte kıyâmet dahi şu insan-ı ekber
olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ
gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan
nasıl hayat-ı şahsiyyesiyle hânesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır. Öyle
de; hayat-ı içtimaiyye ve nev'iyyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla
alâkadardır. Kur'an اِقْتَرَبَتِ
السَّاعَةُ der. "Kıyamet
sh: » (S: 358)
yakındır" ferman ediyor. Bin bu kadar
sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet,
dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye
nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Saat-ı Kıyamet yalnız
insâniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun
içindir ki, Hakîm-i Mutlak, Kıyâmeti mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde
saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan
Asr-ı Saâdet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları, «Şerâiti hemen hemen
çıkmış»demişler.
İşte bu hakikatı bilmeyen insafsız insanlar derler ki: «Âhiretin tafsilâtını
ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin
bin sene hakikattan uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl-i dünyevîde bin
dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikatı asırlarında karîb zannetmişler?»
Elcevab: Çünki Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten
herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyâmetin
ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak ecel-i şahsî gibi dünyanın
eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî
çalışmışlar. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm «Kıyameti bekleyiniz,
intizar ediniz»tekrar etmesi, şu
hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir
vahyin hükmüyle değildir ki, hakikattan uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet
ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bu nevi sözleri hikmet-i
ibhamdan ileri geliyor. Hem şu sırdandır ki; Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda
gelecek eşhasları çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler,
yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ Bâzı ehl-i velâyet «Onlar geçmiş» demişler. İşte bu da,
kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünki
her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten
kurtaracak «Mehdi» mânâsına muhtaçtır. Bu
mânâda, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara
uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek
müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tâyin edilseydi,
maslahat-ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu.
Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve
sırrı şudur ki: Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve
istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya
Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat
civarında olan Bas-
sh: » (S: 359)
ra, Kûfe, Şam gibi
yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı
mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın
zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları
vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki demiştik:
Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz.
Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ
kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o
eşhas-ı âhirzaman tanılabilir.
Alâmet-i Kıyametten olan
Deccal hakkında Hadîs-i Şerifte «Birinci günü bir sene,
ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire gibidir.
Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.» rivayet ediliyor.
İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler. Hâşâ şu rivayetin inkâr ve
ibtaline gitmişler. Halbuki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ hakikatı şu olmak
gerektir ki: Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyûnun fikr-i
küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyyeti inkâr
edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir
remz-i hikmet vardır ki; kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir
gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. «Deccal'ın bir günü bir
senedir.» O daire yakınında zuhuruna işarettir. «İkinci günü bir aydır» demekten murad,
şimalden bu tarafa geldikçe bâzan olur yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu
dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyyet tarafına tecavüzüne işarettir.
Günü Deccal'a isnad etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir
haftada güneş gurub etmiyor. Daha gele gele tulû' ve gurub ortasında üç saat
devam ediyor. Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın,
bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. «Deccal'ın çıktığı vakit,
umum dünya işitecek» olan kaydı, telgraf ve
radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare
halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler, şimdi âdi
görüyorlar!..
Alâmet-i kıyametten olan Ye'cüc ve Me'cüce ve Sedde dair,
bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu
deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı
sh: » (S: 360)
beşeriyyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve
Sedd-i Çinî'nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik
gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde
vardır. Bâzı mülhidler derler: «Bu kadar acaibi yapan ve
yapacak taifeler nerede...»
Elcevab: Çekirge gibi
bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi
fesada veren kesretli o tâifelerin hakikatları, mahdud Bâzı ferdlerde
saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr-i İlâhî ile o mahdud ferdlerden gâyet
kesretli aynı fesad yine başlar. Gûyâ onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor,
kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor. Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı
herc ü merc eden o taifeler, izn-i İlahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o
tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri
başka bir Sûrette tezâhür eder. لاَ يَعْلَمُ
الْغَيْبَ اِلاَّ
اللّهُ
Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu
mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete
bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair Ehâdîs-i şerifenin bir kısmı tergib
ve terhibe münasib bir tesir vermek için belâgatlı bir üslûbda geldiğinden,
dikkatsiz insanlar onları mübalağalı zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı
hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücazefe ve mübalağa, içlerinde yoktur.
Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu Hadîstir ki:
لَوْ وُزِنَتِ
الدُّنْيَا عِنْدَ
اللَّهِ جَنَاحَ
بَعُوضَةٍ مَا
شَرِبَ الْكَافِرُ
مِنْهَا جُرْعَةَ
مَاءٍ
-ev kema kal- meâl-i
şerifi: «Dünyanın Cenâb-ı Hakk'ın yanında bir sinek
kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.» Hakikatı şudur ki: عِنْدَ اللّهِ tâbiri, âlem-i bekadan
demektir. Evet âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir,
yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir
sinek kanadıyla müvazene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî
dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve
sh: » (S: 361)
bir ihsan-ı İlahîye müvazeneye gelmediği
demektir. Hem dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var. Biri, Cenâb-ı Hakk'ın
esmâsının âyineleridir. Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır. Diğeri,
fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-yi İlahî olmayan ehl-i dalâletin
dünyasıdır. Demek Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektûbât-ı Samedâniye ve
âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın
menşeî ve beliyyâtın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının âlem-i âhirette
ehl-i îmânâ verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir. İşte en doğru
ve ciddî şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mânâ
nerede... O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa, en mücazefe zannettikleri mânâ
nerede...
Hem meselâ: İnsafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağâ ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bâzı Sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ: «