Yirminci Söz
[İki Makamdır]
Birinci Makam
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاِذْ قُلْنَا
لِلْمَلآَئِكَةِ
اسْجُدُوا ِلاَدَمَ
فَسَجَدُوآ اِلآَّ
اِبْلِيسَ
اِنَّ اللَّهَ
يَاْمُرُكُمْ
اَنْ تَذْبَحُوا
بَقَرَةً
(ثُمَّ
قَسَتْ قُلُوبُكُمْ
مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ
فَهِىَ كَاْلحِجَارَةِ
اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً)
Bir gün şu âyetleri
okurken İblis'in ilkaatına karşı Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden üç nükte ilham
edildi. Vesvesenin Sûreti şudur:
Dedi ki: "Dersiniz: Kur'an mu'cizedir. Hem nihayetsiz
belâgattadır. Hem, umuma her vakitte hidâyettir. Halbuki, şöyle bâzı hâdisat-ı
cüz'iyeyi tarihvârî bir Sûrette musırrane tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği
kesmek gibi bir vâkıa-i cüz'iyeyi, o kadar mühim tavsifât ile böyle zikretmek,
hattâ o Sûre-i azîmeye de «El-Bakara» tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de
« Âdem'e secde' olan hâdise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz.
Kavî bir
sh: » (S: 255)
îmandan sonra teslim ve
iz'an edilebilir. Halbuki Kur'an, umum ehl-i akla ders veriyor. Çok yerlerde اَفَلاَ يَعْقِلُونَ der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan Bâzı hâlât-ı
tabiiyesini ehemmiyetle Beyân etmekte ne hidâyet var?»
İlham olunan nüktelerin Sûreti şudur:
Birinci Nükte: Kur'an-ı
Hakîm'de çok hâdisat-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u
küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasılki, عَلَّمَ اَدَمَ اْلاَسْمَآءَ كُلَّهَا Hazret-i Âdem'in melâikelere karşı kabiliyet-i hilâfet için bir
mu'cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hâdise-i cüz'iyedir. Şöyle bir düstur-u
küllînin ucudur ki: Nev-i beşere câmiiyet-i istidad cihetiyle tâlim olunan
hadsiz ulûm ve kâinatın enva'ına muhit pek çok fünun ve Hâlıkın şuunat ve
evsafına şamil kesretli mâarifin tâlimidir ki; nev'-i beşere değil yalnız
melâikelere, belki Semâvat ve Arz ve dağlara karşı Emanet-i kübrâyı haml
dâvasında bir rüchâniyet vermiş ve heyet-i mecmuasıyla arzın bir halife-i
mânevîsi olduğunu Kur'an ifham ettiği misillü; «Melâikelerin Âdem'e secdesiyle
beraber, Şeytan'ın secde etmemesi olan'» hâdise-i cüz'iye-i gaybiye, pek geniş
bir düstur-u külliye-i meşhudenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikatı ihsas
ediyor. Şöyle ki: Kur'an, şahs-ı Âdem'e Melâikelerin itaat ve inkıyâdını ve
Şeytan'ın tekebbür ve imtinâını zikretmesiyle; nev'-i beşere kâinatın ekser
maddî enva'ları ve enva'ın mânevî mümessilleri ve müekkelleri müsahhar
olduklarını ve nev'-i beşerin hassalarının bütün istifadelerine müheyya ve
münkad olduklarını ifham etmekle beraber, o nev'in istidadatını bozan ve yanlış
yollara sevkeden mevadd-ı şerîre ile onların mümessilleri ve sekene-i
habiseleri, o nev'-i beşerin tarîk-i kemâlâtında ne büyük bir engel, ne müdhiş
bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, bir tek
Âdem'le (A.S.) cüz'î hâdiseyi konuşurken bütün kâinatla ve bütün nev'-i beşerle
bir mükâleme-i ulviye ediyor.
İkinci Nükte: Mısır Kıt'ası, kumistan olan Sahra-yı
Kebîr'in bir parçası olduğundan Nil-i Mübarek'in feyziyle gâyet mahsuldâr
sh: » (S: 256)
bir tarla hükmüne
geçtiğinden, o cehennem-nümun sahra komşuluğunda şöyle cennet-misâl bir mevki-i
mübarekin bulunması, felâhat ve zirâatı ahalisinde pek mergub bir Sûrete
getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki, ziraatı kudsiye ve
vasıta-i ziraat olan «bakar»ı ve «sevri» mukaddes, belki Mâbud derecesine
çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevre, bakara ibâdet etmek
derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda benî-İsrail dahi, o kıt'ada
neş'et ediyordu ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, «İc» mes'elesinden
anlaşılıyor.
İşte Kur'an-ı Hakîm, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm'ın
Risâletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidadlarına işlemiş olan o
bakarperestlik mefkuresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile ifham
ediyor.
İşte şu hâdise-i cüz'iye ile bir düstur-u küllîyi, her
vakit, hem herkese gâyet lüzumlu bir ders-i hikmet olduğunu ulvî bir i'câz ile
Beyân eder.
Buna kıyasen bil ki: Kur'an-ı Hakîm'de Bâzı hâdisat-ı
tarihiyye Sûretinde zikredilen cüz'î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır.
Hattâ çok Sûrelerde zikr ve tekrar edilen Kıssa-i Mûsa'nın yedi cümlelerine
misâl olarak lemaât'ta İ'caz-ı Kur'an Risalesinde o cüz'î cümlelerin herbir
cüz'ünün nasıl mühim bir düstur-u küllîyi tâzammun ettiğini Beyân etmişiz.
İstersen o risaleye müracaat et.
Üçünü Nükte:
ثُمَّ قَسَتْ
قُلُوبُكُمْ مِنْ
بَعْدِ ذَلِكَ
فَهِىَ كَاْلحِجَارَةِ
اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً
وَاِنَّ مِنَ اْلحِجَارَةِ
َلمَا يَتَفَجَّرُ
مِنْهُ اْلاَنْهَارُ
وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ
يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ
مِنْهُ اْلمَآءُ
وَاِنَّ مِنْهَا
لمَاَ يَهْبِطُ
مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا
اللَّهُ بِغَافِلٍ
عَمَّا تَعْمَلُونَ
Şu âyeti okurken, müvesvis dedi ki: "Herkese mâlûm ve
âdi olan taşların şu fıtrî Bâzı hâlât-ı tabiiyesini, en mühim ve büyük
mes'eleler Sûretinde bahis ve Beyânda ne mânâ var, ne münasebet var, ne ihtiyaç
var?"
Şu vesveseye karşı feyz-i Kur'andan şöyle bir nükte ilham
edildi:
Evet, münasebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir
sh: » (S: 257)
münasebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o derece
muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur'anın îcaz-ı mu'cizi ve lütf-u
irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş. Evet i’câz-ı Kur'anın
bir esâsı olan îcaz, hem hidâyet-i Kur'anın bir nuru olan lütf-u irşad ve
hüsn-ü ifham, iktiza ediyorlar ki: Kur'anın muhatâbları içinde ekseriyeti
teşkil eden avâma karşı küllî hakikatları ve derin ve umumî düsturları, me'luf
ve cüz'î Sûretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı,
muazzam hakikatların yalnız uçları ve basit bir Sûreti gösterilsin. Hem âdet
perdesi tahtında ve zeminin altında hârikulâde olan tasarrufat-ı İlahiye,
icmâlen gösterilsin. İşte bu sırra binaendir ki, Kur'an-ı Hakîm şu âyetle
diyor:
Ey Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem! Sizlere ne olmuş ki:
Kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyade katılaşmıştır. Zira görmüyor
musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka-i azîme teşkil
eden o koca taşlar, o kadar evâmir-i İlahiyeye karşı muti' ve müsahhar ve icraat-ı
Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki, havada ağaçların teşkilinde
tasarrufat-ı İlahiye ne derece sühuletle cereyan ediyor. Öyle de; taht-ez zemin
ve o sert, sağır taşlarda o derece sühulet ve intizâm ile, hattâ damarlara
karşı kanın cevelanı gibi muntâzam su cedvelleri (Haşiye) ve su damarları,
kemâl-i hikmetle o taşlarda mukavemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada
nebâtat ve ağaçların dallarının sühuletle Sûret-i intişarı gibi; o derece
sühuletle köklerin nazik damarları, yer altındaki taşlarda mümânâat görmeyerek
evâmir-i İlahî ile muntâzam intişar ettiğini Kur'an işaret ediyor ve geniş bir
hakikatı, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile, o kasavetli kalblere bu mânâyı
veriyor ve remzen diyor:
____________________
(Haşiye): Evet, zemin denilen muhteşem ve seyyar sarayın
temel taşı olan taş tabakasının Fâtır-ı Zülcelâl tarafından tavzif edilen en
mühim üç vazifeyi Beyân etmek, ancak Kur'an'a yakışır.
İşte birinci vazifesi: Toprağın, kudret-i Rabbâniye ile
nebâtata analık edip yetiştirdiği gibi, Kudret-i İlahiye ile taş dahi toprağa
dâyelik edip yetiştiriyor.
İkinci vazifesi: Zeminin bedeninde deveran-ı dem hükmünde
olan suların muntâzam cevelânına hizmetidir.
Üçüncü Vazife-i Fıtriyesi: Çeşmelerin ve ırmakların, uyûn
ve enharın muntâzam bir mizan ile zuhur ve devamlarına hazinedârlık etmektir.
Evet taşlar, bütün kuvvetiyle ve ağızlarının dolusuyla akıttıkları âb-ı hayat
Sûretinde, Delâil-i Vahdâniyeti zemin yüzüne yazıp serpiyor.
sh: » (S: 258)
Ey Benî-İsrail ve ey benî-Âdem! Zaaf ve acziniz içinde
nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zâtın evâmirine karşı o kalb kasavetle
mukavemet ediyor. Halbuki o koca sert taşların tabaka-i muazzaması, o Zâtın
evâmiri önünde Kemâl-i inkıyadla karanlıkta nazik vazifelerini mükemmel îfâ
ediyorlar. İtaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan
bütün zevilhayata, âb-ı hayatla beraber sâir medâr-ı hayatlarına öyle bir
hazinedârlık ediyor ve öyle bir adâlet le taksimata vesiledir ve öyle bir
hikmetle tevziata vasıta oluyor ki, Hakîm-i Zülcelâl'in dest-i kudretinde,
balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukavemetsizdir ve âzamet-i
kudretine karşı secdededir. Zira toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu masnuat-ı
muntâzama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufat-ı İlâhiye misillü, zemin
altında aynen cereyan ediyor. Belki hikmeten daha acib ve intizâmca daha garib
bir Sûrette hikmet ve inâyet-i İlâhiye tecelli ediyor. Bakınız! En sert ve
hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir-i tekviniyeye karşı yumuşaklık
gösteriyorlar ve me'mur-u İlâhî olan o lâtif sulara, o nazik köklere, o ipek
gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir âşık gibi, o
lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.
Hem وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ ile şöyle bir hakikat-ı muazzamanın ucunu gösteriyor ki:
«Taleb-i Rü'yet» hâdisesinde, meşhur dağın tecelli ile parçalanması ve
taşlarının dağılması gibi; umum rûy-i zeminde aslı sudan incimad etmiş âdeta
yekpare taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya Bâzı hâdisat-ı arziye
Sûretinde tecelliyat-ı Celaliyye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet
verici tecelliyat-ı Celaliyyenin zuhuruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı
ufalanıp toprağa kalbolup, nebâtata menşe' olur. Diğer bir kısmı taş kalarak,
yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene-i zeminin meskeni gibi birçok
işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî Bâzı hikem ve menafi' için kudret ve
hikmet-i İlahiyeye secde-i itaat ederek, desâtir-i Hikmet-i Sübhaniyeye emirber
şeklini alıyor-
sh: » (S: 259)
lar. Elbette o
haşyetten, o yüksek mevkii terkedip mütevâziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve
o mühim menfaatlere sebeb olmak beyhude olmayıp, başıboş değil ve tesadüfî dahi
olmadığını, belki bir Hakîm-i Kadîr'in tasarrufat-ı Hakîmânesiyle, o
intizâmsızlık içinde zâhir nazara görünmeyen bir intizâm-ı hakîmane bulunduğuna
delil ise; o taşlara müteallik faideler, menfaatler ve onlar üstünde
yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaatıyla
münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin Kemâl-i intizâmı ve hüsn-ü san'atı;
kat'î, şübhesiz şehadet eder.
İşte şu üç âyetin, hikmet nokta-i nazarında ne kadar
kıymettar olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur'anın letafet-i Beyânına ve
i'câz-ı belâgatına; nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli
hakikatların uçlarını üç fıkra içinde üç vakıâ-yı meşhure ve meşhude ile
gösteriyor ve medâr-ı ibret üç hâdise-i uhrâyı hatırlatmakla lâtif bir irşad
yapar, mukavemetsûz bir zecreder.
Meselâ: İkinci fıkrada
der: وَاِنَّ
مِنْهَا لمَاَ
يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ
مِنْهُ اْلمَآءُ
Şu fıkra ile Hazret-i
Mûsa Aleyhisselâm'ın asâsına karşı Kemâl-i şevk ile inşikak edip oniki gözünden
oniki çeşme akıtan taşa işaret etmekle, şþþþþöyle bir
mânâyı ifham ediyor ve mânen diyor: Ey Benî-İsrail! Bir tek mu'cize-i Musâ'ya
(A.S.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürurundan
ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla bütün mu'cizât-ı
Museviyeye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz cümûd ve kalbiniz
katılık ediyor.
Hem üçüncü fıkrada der: وَاِنَّ مِنْهَا
لمَاَ يَهْبِطُ
مِنْ خَشْيَةِ
اللَّهِ
Şu fıkra ile Tûr-i Sîna'daki münacat-ı Museviyede (A.S.)
vuku bulan tecelliye-i Celâliyye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o
haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vâkıa-yı meşhûreyi ihtar ile şöyle
bir mânâyı ders veriyor ki: Ey Kavm-i Mûsa (A.S.)! Nasıl, Allah'tan
korkmuyorsunuz? Halbuki taşlardan ibaret
sh: » (S: 260)
olan dağlar, onun haşyetinden ezilip
dağılıyor ve sizden ahz-ı misak için üstünüzde Cebel-i Tûr'u tuttuğunu, hem
taleb-i rü'yet hâdisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz halde, ne
cesaretle onun haşyetinden titremeyip, kalbinizi katılık ve kasavette
bulunduruyorsunuz?
Hem birinci fıkrada
diyor: وَاِنَّ
مِنَ اْلحِجَارَةِ
لمَاَ يَتَفَجَّرُ
مِنْهُ اْلاَنْهَارُ
Bu fıkra ile dağlardan nebean eden Nil-i Mübarek, Dicle ve
Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekviniyeye karşı ne
kadar hârika-nümâ ve mu'cizevari bir Sûrette mazhar ve müsahhar olduğunu ifham
eder ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki: Şöyle azîm
ırmakların elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünki:
Faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük
nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına müvazeneyi kaybetmeden,
birkaç ay ancak dayanabilirler ve o kesretli masarife karşı galiben bir metre
kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi varidat olamaz. Demek ki, şu enhârın
nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir
Sûrette Fâtır-ı Zülcelâl, onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.
İşte bu sırra işareten bu mânâyı ifade için hadîste rivayet
ediliyor ki: «O üç nehrin herbirine Cennet'ten birer katre her vakit damlıyor
ve ondan bereketlidirler.» Hem bir rivayette denilmiş ki: «Şu üç nehrin
menbaları Cennet'tendir.G Şu rivayetin hakikatı şudur ki: Mâdem esbab-ı
maddiyye, şunların bu derece kesretli nebeanına kabil değildir. Elbette
menbaları, bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i Rahmetten gelir ki,
masarif ile varidatın müvazenesi devam eder.
İşte Kur'an-ı Hakîm, şu mânâyı ihtar ile şöyle bir ders
veriyor ki, der: Ey Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle
öyle bir Zât-ı Zülcelâl'in evâmirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir
Şems-i Sermedî'nin ziya-yı mârifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki,
Mısır'ınızı Cennet Sûretine çeviren Nil-i Mübarek gibi koca nehirleri, âdi
câmid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizât-ı kudretini, şevâhid-i
vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve ifazeleri derecesinde
kâinatın kalbine ve zeminin dima-
sh: » (S: 261)
ğına
vererek, cin ve insin kulûb ve ukûlüne isale ediyor. Hem hissiz, câmid Bâzı
taşları böyle acib bir tarzda (Haşiye) mu'cizât-ı kudretine mazhar etmesi;
Güneşin ziyası Güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı Zülcelâl'i gösterdiği halde,
nasıl Onun o nur-u mârifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
İşte şu üç hakikate nasıl bir belâgat giydirilmiş gör. Ve
belâgat-ı irşadiyeye dikkat et. Acaba hangi kasavet ve katılık vardır ki, böyle
hararetli şu belâgat-ı irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin!
İşte baştan buraya kadar anladınsa, Kur'an-ı Hakîm'in
irşadî bir lem'a-i i'câzını gör, Allah'a şükret...
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَآ
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ
اِنَّكَ اَنْتَ
االْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللَّهُمَّ
فَهِّمْنَا اَسْرَارَ
الْقُرْاَنِكَمَاتُحِبُّ
وَتَرْضَىوَ وَفِّقْنَا
لِحِزِْمَتِهِ
آمِينْ بِرَحْمَتِكَ
يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَاَللَّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى مَنْ اُنْزِلَ
عَلَيْهِ الْقُرْاَنُ
االْحَكِيمُ وَ
عَلَى اَلِهِ وَ
صَحْبِهِ اَجْمَعِينْ
* * *
________________________
(Haşiye): Nil-i Mübarek,
Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi, Dicle'nin en mühim bir şubesi, Van Vilayetinden
Müküs nahiyesinde bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir
şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı,
hilkaten bir madde-i mayiâdan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir.
Tesbihat-ı Nebeviyeden olan سُبْحَانَ
مَنْ بَسَطَ اْلاَرْضَ عَلَىَ مَآءٍ جَمَدْ kat'î delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-ı arz şöyledir ki: Su gibi
bir madde, Emr-i İlahî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlahî ile toprak
olur. Tesbihteki Arz lafzı, toprak demektir. Demek o su, çok yumuşaktır;
üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i
Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder.
sh: » (S: 262 )
Yirminci Söz'ün İkinci
Makamı
[Mu'cizât-ı Enbiyâ
yüzünde parlayan bir lem'a-i i’câz-ı Kur'an]
Âhirdeki iki sual ve iki
cevaba dikkat et.
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَلاَ وَلاَرَطْبٍ
وَلاَ يَابِسٍٍ
اِلاَّ فِى كِتَابٍ
مُبِينٍٍ
Ondört sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) şu âyetin bir
sırrına dair İşarat-ül İ'caz namındaki tefsirimde arabiyy-ül ibâre bir bahis
yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardaşım, o bahse dair
Türkçe olarak bir parça izah istediler. Ben de Cenâb-ı Hakk'ın tevfikine
itimaden ve Kur'anın feyzine istinâden diyorum ki:
Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur'andan ibarettir. Yaş ve
kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime Beyân ediyor. Öyle mi? Evet,
herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif
derecelerde bulunur. Bâzân çekirdekleri, bâzân nüveleri, bâzân icmâlleri, bâzân
düsturları, bâzân alâmetleri; ya sârâhaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhamen,
ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur'ana münasib
bir tarzda ve iktiza-yı makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade
ediliyor. Ezcümle:
sh: » (S: 263)
Beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyatlarının
neticesi olan havarik-ı san'at ve garâib-i fen olarak tayyare, elektrik,
şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde
en büyük mevki almışlar... Elbette umum nev'-i beşere hitab eden Kur'an-ı
Hakîm, şunları mühmel
bırakmaz. Evet bırakmamış. ''İki Cihet'' ile onlara da işaret etmiştir:
Birinci cihet: Mu'cizât-ı Enbiyâ Sûretiyle...
İkinci kısım şudur ki: Bâzı hâdisat-ı târihiyye Sûretinde
işaret eder. Ezcümle:
قُتِلَ اَصْحَابُ
اْلاُخْدُودِ
اَلنَّارِ ذَاتِ
االْوَقُودِ اِذْ
هُمْ عَلَيْهَا
قُعُودٌ وَهُمْ
عَلَى مَا يَفْعَلُونَ
بِاْلمُؤْمِنِينَ
شُهُودٌ وَمَا
نَقَمُوا مِنْهُمْ
اِلآَّ اَنْ يُؤْمِنُوا
بِاللِّهِ الْعَزِيزِ
اْلحَمِيدِ
(HAŞİYE-1)Keza: فِىا
الْفُلْكِ اْلمَشْحُونِ
وَخَلَقْنَا لَهُمْ
مِنْ مِثْلِهِ
مَا يَرْكَبُونَ gibi âyetlerle şimendifere işaret ettiği gibi,اَللَّهُ نُورُ
السَّمَوَاتِ
وَاْلاَرْضِ مَثَلُ
نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ
فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ
فِى زُجَاجَةٍ
اَلزُّجَاجَةُ
كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ
دُرِّىٌّ يُوقَدُ
مِنْ شَجَرَةٍ
مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ
(Haþsiye-2)
لاَ شَرْقِيَّةٍ
وَ لاَ غَرْبِيَّةٍيَكَادُ
زَيْتُهَا يُضِيءُ
وَلَوْ لَمْ َتمْسَسْهُ
نَارٌ نُورٌ عَلَى
نُورٍ يَهْدِى
اللَّهُ لِنُورِهِ
مَنْ يَشَآءُ
âyeti, pek çok envara,
esrara işaretle beraber elektriğe dahi remz ediyor.
________________________
(Haşiye-1): Şu cümle işaret ediyor ki: Şimendiferdir. Âlem-i
İslâm'ı esaret altına almıştır. Kâfirler onunla İslâm'ı mağlub etmiştir.
(Haşiye-2):يَكَادُ زَيْتُهَا
يُضِيءُ وَلَوْ
لَمْ َتمْسَسْهُ
نَارٌ نُورٌ عَلَى
نُورٍ cümlesi, o remzi ışıklandırıyor.
sh: » (S: 264)
ediyor. Şu ikinci kısım,
hem çok zâtlar onlarla uğraştığından, hem çok dikkat ve izaha muhtaç olduğundan
ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve elektriğe işaret eden şu
âyetlerle iktifa edip o kapıyı açmayacağım.
Birinci kısım ise, mu'cizât-ı Enbiyâ Sûretinde işaret
ediyor. Biz dahi o kısımdan bâzı nümuneleri misâl olarak zikredeceğiz.
MUKADDEME: İşte Kur'an-ı Hakîm; enbiyaları, insanın
Cemâatlerine terakkiyat-ı mâneviye cihetinde birer pişdâr ve imam gönderdiği
gibi; yine insanların terakkiyat-ı maddiye sûretinde dahi o enbiyanın herbirisinin
eline bâzı hârikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstâd etmiştir.
Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor. İşte enbiyaların mânevî Kemâlâtını
bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizâtlarından
bahis dahi; onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki
işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki: Mânevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve
hârikaları dahi en evvel mu'cize eli nev'-i beşere hediye etmiştir. İşte
Hazret-i Nuh'un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefine.. ve Hazret-i Yusuf'un
(Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saatı; en evvel beşere hediye eden, dest-i
mu'cizedir. Bu hakikate lâtif bir işarettir ki: San'atkârların ekseri, herbir
san'atta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i Nuh'u
(Aleyhisselâm), saatçılar Hazret-i Yusuf'u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i
İdris'i (Aleyhisselâm)...
Evet mâdem Kur'anın herbir âyeti, çok vücuh-u irşadî ve
müteaddid cihat-ı hidâyeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâgat ittifak
etmişler. Öyle ise Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın en parlak âyetleri olan
mu'cizât-ı Enbiyâ âyetleri; birer hikâye-i tarihiyye olarak değil, belki onlar
çok maânî-i irşadiyeyi tâzammun ediyorlar. Evet, mu'cizât-ı Enbiyâyı
zikretmesiyle fen ve san'at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri
gâyatına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tâyin ediyor. Beşerin arkasına
dest-i teşviki vurup o gayeye sevkediyor. Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel
tohumlarının mahzeni ve şuunatının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi mâzinin
tarlası ve ahvâlinin âyinesidir. Şimdi misâl olarak o çok vâsi' menba'dan
yalnız birkaç nümunelerini Beyân edeceğiz:
sh: » (S: 265)
Meselâ: Hazret-i
Süleyman Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesi olarak teshir-i havayı Beyân eden: وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti; «Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayeran ile iki
aylık bir mesâfeyi kat'etmiştir» der. İşte bunda işaret ediyor ki: Beşere yol
açıktır ki, havada böyle bir mesâfeyi kat'etsin. Öyle ise ey beşer! Mâdem sana
yol açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisanıyla
mânen diyor: «Ey insan! Bir abdim, hevâ-i nefsini terk ettiği için havaya
bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp bâzı kavânîn-i âdetimden güzelce
istifade etseniz, siz de binebilirsiniz...»
Hem Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesini Beyân
eden:
فَقُلْنَا
اضْرِبْ بِعَصَاكَ
االْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ
مِنْهُ اثْنَتَا
عَشْرَةَ عَيْنًا ilâ âhir... Bu âyet işaret ediyor ki: Zemin tahtında gizli olan
rahmet hazinelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir
sert yerde, bir asâ ile âb-ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile
beşere der ki: «Rahmetin en lâtif feyzi olan âb-ı hayatı, bir asâ ile
bulabilirsiniz. Öyle ise haydi çalış bul!» Cenâb-ı Hak şu âyetin lisan-ı
remziyle mânen diyor ki: «Ey insan! Mâdem bana itimad eden bir abdimin eline
öyle bir asâ veriyorum ki: Her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de
benim kavânîn-i rahmetime istinad etsen; şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir
âleti elde edebilirsin, haydi et!» İşte beşer terakkiyatının mühimlerinden
birisi; bir âletin icadıdır ki: Ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu
fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihayat ve gayât-ı hududunu çizmiştir.
Nasılki evvelki âyet, şimdiki hal-i hâzır tayyareden çok ileri nihayetlerinin
noktalarını tâyin etmiştir.
Hem meselâ: Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesine
dair:
وَاُبْرِئُ
اْلاَكْمَهَ وَاْلاَبْرَصَ
وَاُحْيِى اْلمَوْتَى
بِاِذْنِ اللَّهِ Kur'an, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nasıl ahlâk-ı ulviyyesine
ittibaa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyeye ve
tıbb-ı Rabbanîye, remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: «En
müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede
benî-Âdem! Me'yus olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun-
sh: » (S: 266)
dermanı mümkündür.
Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.»
Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen diyor ki: «Ey insan! Benim için
dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, mânevî dertlerin dermanı;
biri de, maddî dertlerin ilâcı... İşte ölmüş kalbler nûr-u hidâyetle diriliyor.
Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de benim
eczahâne-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette
ararsan bulursun.»
İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyatından çok
ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ Hazret-i Davud Aleyhisselâm hakkında:
وَاَلَنَّا
لَهُ اْلحَدِيدَ
وَاَتَيْنَاهُ
اْلحِكْمَةَ وَفَصْلَ
اْلخِطَابِ
Hazret-i Süleyman
Aleyhisselâm hakkında: وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ االْقِطْرِ âyetleri işaret ediyorlar ki: Telyin-i hadid, en büyük bir
nimet-i İlahiyedir ki; büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet
telyin-i hadid, yâni demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühası eritmek ve
mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanayi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır
ve esâsı ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: «Büyük bir resule, büyük
bir halife-i zemine, büyük bir mu'cize Sûretinde, büyük bir nimet olarak;
telyin-i hadiddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve
bakırı eritmekle ekser sanayi-i umumiyeye medâr olmaktır.» Mâdem bir resule,
hem halife yâni hem mânevî hem maddî bir hâkime, lisanına hikmet ve eline
san'at vermiş. Lisanındaki hikmete sarihan teşvik eder. Elbette elindeki
san'ata dahi tergib işareti var. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle
mânen diyor:
«Ey benî-Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itâat eden bir abdimin
lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki; Herşeyi kemâl-i vuzuh ile
fasledip hakikatını gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki; elinde
balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına mühim kuvvet
elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı
içtimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekviniyeme itâat etseniz,
o hikmet ve o san'at size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve
yanaşabilirsiniz.» İşte beşerin san'at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî
sh: » (S: 267)
kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde
etmesi; telyin-i hadîd iledir ve izabe-i nühas iledir. Âyette nühas, «kıtr» ile
tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev'-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor
ve şu hakikatın ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman
insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor...
Hem meselâ: Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm taht-ı Belkîs'i
yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: «Gözünüzü açıp
kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hâzır ederim» olan hâdise-i hârikaya
delâlet eden şu âyet:
قَالَ الَّذِى
عِنْدَهُ عِلْمٌ
مِنَ اْلكِتَابِ
اَنَا اَتِيكَ
بِهِ قَبْلَ اَنْ
يَرْتَدَّ اِلَيْكَ
طَرْفُكَ فَلَمَّا
رَاَهُ مُسْتَقِرًّا
عِنْدَهُ ilâ âhir... İşaret ediyor ki: Uzak
mesâfelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzâr etmek mümkündür. Hem vâkidir ki;
Risâletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm,
hem mâsûmiyetine, hem de adâletine medâr olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine
bizzât zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini
işitmek; bir mu'cize sûretinde Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenâb-ı Hakka
itimad edip Süleyman Aleyhisselâm'ın lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da
lisan-ı istidadıyla Cenâb-ı Hak'tan istese ve kavanin-i âdetine ve inâyetine
tevfîk-i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı
Belkıs Yemen'de iken, Şam'da aynıyla veyahut Sûretiyle hâzır olmuştur,
görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların Sûretleri ile beraber sesleri
de işitilmiştir. İşte uzak mesâfede, celb-i sûrete ve savta haşmetli bir
Sûrette işaret ediyor ve mânen diyor:
«Ey ehl-i saltanat! Adâlet -i tâmme yapmak isterseniz;
Süleymanvari, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünki bir
hâkim-i adâlet-pîşe, bir padişah-ı raiyet-perver; aktâr-ı memleketine, her
istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mes'uliyet-i mânevîyeden
kurtulur veya tam adâlet yapabilir.» Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle
mânen diyor ki: «Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde
adâlet -i tâmme yapmak için; ahvâl ve vukuat-ı zemine bizzât ıttıla veriyorum
ve mâdem herbir insana fıtraten, zemine bir halife olmak kabiliyetini ver
sh: » (S: 268)
mişim. Elbette o kabiliyete
göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidâdını dahi vermesini,
hikmetim iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev'an
yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillü, mânen erişebilir.
Öyle ise, şu azîm nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i
ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini, her tarafı
herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye
çeviriniz.
هُوَ الَّذِى
جَعَلَ لَكُمُ
اْلاَرْضَ ذَلُولاً
فَامْشُوا فِى
مَنَاكِبِهَا
وَكُلُوا مِنْ
رِزْقِهِ وَاِلَيْهِ
النُّشُورُ
deki ferman-ı Rahmanîyi
dinleyiniz.» İşte beşerin nâzik san'atlarından olan celb-i sûret ve savtların
çok ilerisindeki nihayet hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve teşviki işmam
ediyor.
Hem meselâ: Yine
Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervâh-ı habiseyi teshîr
edip, şerlerini men ve umûr-u nafiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: مُقَرَّنِينَ فِى اْلاَصْفَادِ ilâ âhir... وَمِنَ الشَّيَاطِينِ
مَنْ يَغُوصُونَ
لَهُ وَيَعْمَلُونَ
عَمَلاً دُونَ
ذَلِكَ
ilâ âhir... âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zîşuur olarak en mühim
sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir.
Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler
ki, Cenâb-ı Hakk'ın evâmirine müsahhar olan bir abdine, onları müsahhar
etmiştir. Cenâb-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: «Ey insan! Bana
itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen
de benim emrime müsahhar olsan, çok mevcûdât, hattâ cin ve şeytan dahi sana
müsahhar olabilirler.»
İşte beşerin, san'at ve fennin imtizâcından süzülen, maddî
ve mânevî fevkalâde hassasiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb-i ervah
ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli
Sûretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi; bâzan
kendine emvat namını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habîseye müsahhar
ve maskara olup oyuncak olmak
sh: » (S: 269)
değil, belki tılsımat-ı Kur'aniye ile onları
teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem temessül-ü ervâha
işaret eden Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın ifritleri celb ve teshirine dair
âyetler, hem فَاَرْسَلْنَآ اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا misillü Bâzı âyetler, ruhânîlerin temessülüne işaret etmekle
beraber celb-i ervâha dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan celb-i ervâh-ı
tayyibe ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyat Sûretinde bâzı oyuncaklara o
pek ciddî ve ciddî bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve
oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir maksad için
Muhyiddin-i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervâh ile görüşen bir kısım
ehl-i velâyet misillü onlara müncelib olup münasebet peyda etmek ve onların
yerine gidip âlemlerine bir derece takarrüb etmekle ruhâniyetlerinden mânevî
istifade etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve işaret içinde bir teşviki
ihsas ediyorlar ve bu nevi san'at ve fünûn-u hafîyenin en ileri hudûdunu
çiziyor ve en güzel Sûretini gösteriyorlar.
Hem meselâ: Hazret-i Davud Aleyhisselâm'ın mu'cizelerine
dair:
اِنَّا سَخَّرْنَا
اْلجِبَالَ مَعَهُ
يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ
وَاْلاِشْرَاق عُلِّمْنَا
مَنْطِقَ الطَّيْرِ
يَا جِبَالُ
اَوِّبِى مَعَهُ
وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا
لَهُ اْلحَدِيدَ
âyetler delâlet ediyor
ki: Cenâb-ı Hak, Hazret-i Davud Aleyhisselâm'ın tesbihâtına öyle bir kuvvet ve
yüksek bir ses ve hoş bir edâ vermiştir ki: Dağları vecde getirip birer muazzam
fonoğraf misillü ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup;
bir daire olarak tesbihat ediyorlardı. Acaba bu mümkün müdür, hakikat mıdır?
Evet hakikattır. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın
diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünki aks-i sada vasıtasıyla dağın önünde sen
«Elhamdülillah» de. Dağ da aynen senin gibi «Elhamdülillâh» diyecek. Mâdem bu
kabiliyeti, Cenâb-ı Hak dağlara ihsan etmiştir. Elbette o kabiliyet, inkişaf
ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir...
sh: » (S: 270)
İşte Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a Risâletiyle beraber
hilâfet-i rûy-i zemini müstesna bir Sûrette ona verdiğinden, o geniş Risâlet ve
muazzam saltanata lâyık bir mu'cize olarak o kabiliyet çekirdeğini öyle inkişaf
ettirmiş ki; çok büyük dağlar; birer nefer, birer şâkird, birer mürid gibi
Hazret-i Dâvud'a iktida edip onun lisanıyla, onun emriyle Hâlık-ı Zülcelâl'e
tesbihat ediyorlardı. Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm ne söylese, onlar da tekrar
ediyorlardı. Nasılki şimdi vesait-i muhabere ve vesâil-i irtibâtın kesret ve
tekemmülü sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm ordusuna bir
anda «Allahü Ekber» dedirir ve o koca dağları konuşturur, velveleye getirir.
Mâdem insanın bir kumandanı, dağları sekenelerinin lisanıyla mecâzî olarak
konuşturur. Elbette Cenâb-ı Hakk'ın haşmetli bir kumandanı, hakikî olarak
konuşturur, tesbihat yaptırır. Bununla beraber her cebelin bir şahs-ı mânevîsi
bulunduğunu ve ona münasib birer tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski
Sözlerde Beyân etmişiz. Demek her dağ, insanların lisânıyla aks-i sada sırrıyla
tesbihat yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelâl'e
tesbihatları vardır.
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً
عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ cümleleriyle Hazret-i Davud ve Süleyman Aleyhisselâm'a, kuşlar
enva'ının lisanlarını, hem istidadlarının dillerini, yâni hangi işe
yaradıklarını, onlara Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar.
Evet mâdem hakikattır. Mâdem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahman'dır. İnsanın
şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifade eden sâir hayvanat ve
tuyûrun çoğu insana müsahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasılki en küçüklerinden
bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlahî ile azîm bir istifade
yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü
kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve
etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok
taifeleri var ki; karındaşları hayvanat-ı ehliye gibi, birer mühim işde
istihdam edilebilirler. Meselâ: Çekirge âfetinin istilâsına karşı; çekirgeyi
yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne
kadar faideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan
şu nevi istifâde ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve
tuyurdan istifâde etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor. En uzak hedefini
tâyin ediyor. En haşmetli Sûretine
sh: » (S: 271)
parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik
eder. İşte Cenâb-ı Hak şu âyetlerin lisan-ı remziyle mânen diyor ki:
«Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun
nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adâletine medâr olmak için,
mülkümdeki muazzam mahlûkatı ona müsahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve
hayvanatımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem
gök ve yer ve dağlar hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrâyı tevdi etmişim,
halife-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlûkatın da dizginleri kimin
elinde ise, ona râm olmanız lâzımdır. Tâ onun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin
ve onların dizginleri elinde olan zâtın nâmına elde edebilseniz ve
istidadlarınıza lâyık makama çıksanız... Mâdem hakikat böyledir. Mânâsız bir
eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektub
postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek, en ulvî
bir eğlence-i mâsumâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf
olabilsin ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebâtattan birer tel-i
musikî gibi nağamat-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle
tesbihat yapan bir acâib-ül mahlukat mahiyetini göstersin ve ekser kuşlar,
Hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer munis arkadaş veya muti' birer hizmetkâr sûretini
giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun Kemâlâta da seni şevk ile sevk
etsin. Öteki lehviyat gibi, insâniyetin iktiza ettiği makamdan seni
düşürtmesin.
Hem meselâ: Hazret-i
İbrahim Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesi hakkında olan قُلْنَا
يَا نَارُ كُونِى
بَرْدًا وَسَلاَمًا
عَلَى اِبْرَاهِيمَ âyetinde üç işaret-i lâtife var:
Birincisi: Ateş dahi, sâir esbab-ı tabiiye gibi kendi
keyfiyle, tabiatıyla, körükörüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir
vazife yapıyor ki; Hazret-i İbrahim'i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, yakma
emrediliyor.
İkincisi: Ateşin bir
derecesi var ki, bürudetiyle ihrâk eder. Yâni ihrâk gibi bir tesir yapar.
Cenâb-ı Hak, سَلاَمًا (Haşiye) lâf-
(Haşiye): Bir tefsir
diyor: سَلاَمًا demese idi, bürudetiyle ihrak edecekti.
sh: » (S: 272)
zıyla bürudete diyor ki:
«Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme.» Demek, o mertebedeki ateş,
soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet,
hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti
etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle,
etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip, mânen bürûdetiyle ihrak eder.
İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öye ise, ateşin bütün
derecâtına ve umum envâ'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette «Zemherir» in
bulunması zarurîdir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men'edecek ve eman
verecek îmân gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü;
dünyevî ateşinin dahi tesirini men'edecek bir madde-i maddiyye vardır. Çünki
Cenâb-ı Hak, İsm-i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dâr-ül hikmet olmak hasebiyle,
esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim'in cismi gibi,
gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet hâletini vermiştir.
İbrahim'i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor. İşte bu işaretin remziyle
mânen şu âyet diyor ki: «Ey Millet-i İbrahim! İbrahimvari olunuz. Tâ maddî ve
mânevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir
zırh olsun. Ruhunuza îmânı giydirip, cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu
gibi; Cenâb-ı Hakk'ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzâr ettiği bâzı
maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız,
giyiniz.» İşte beşerin mühim terakkiyatından ve keşfiyatındandır ki, bir
maddeyi bulmuş ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise,
ona mukabil bak ne kadar ulvî, lâtif ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak
«Hanîfen Müslimen» tezgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor.
Hem meselâ: وَعَلَّمَ اَدَمَ اْلاَسْمَآءَ كُلَّهَا «Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın dâva-yı hilafet-i kübrâda
mu'cize-i kübrâsı, tâlîm-i esmâdır» diyor. İşte sâir enbiyanın mu'cizeleri,
birer hususî hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyanın pederi ve
divân-ı nübüvvetin fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi umum
Kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine
sarahate yakın işaret ediyor. Cenâb-ı Hak (Celle Celâlühü), mânen şu âyetin
lisan-ı işaretiyle diyor ki: «Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, Melâikelere karşı
hilafet dâvasında rüchaniyetine
sh: » (S: 273)
hüccet olarak, bütün
Esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi mâdem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız.
Bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı,
rüchaniyetinize liyâkatınızı göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün
mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin gibi büyük mahlûktlar size
müsahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve
birer ismime yapışınız, çıkınız. Fakat sizin pederiniz bir defa şeytana aldandı,
cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukût etti. Sakın siz de
terakkiyatınızda şeytana uyup hikmet-i İlahiyenin semâvatından, tabiat
dalaletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit be-vakit başınızı kaldırıp Esmâ-i
hüsnâma dikkat ederek, o semâvata uûuc etmek için fünununuzu ve terakkiyâtınızı
merdiven yapınız. Tâ fünun ve Kemâlâtınızın menbâları ve hakikatları olan
Esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize
bakasınız.
Bir nükte-i mühimme ve
bir sırr-ı ehem
Şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle
mazhar olduğu bütün Kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havarik-ı
sun'iyeyi «tâlim-i esmâ» ünvanıyla ifade ve tâbir etmekte şöyle lâtif bir
remz-i ulvî var ki: Herbir Kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir
fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor.
Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme
dayanmakla o fen, o Kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım
yamalak bir Sûrette nâkıs bir gölgedir.
Meselâ: Hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i
müntehâsı, Cenâb-ı Hakk'ın İsm-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese
âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.
Meselâ: Tıb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti
ve hakikatı; Hakîm-i Mutlak'ın Şâfi ismine dayanıp, eczahâne-i kübrâsı olan
rûy-i zeminde rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle tıb Kemâlâtını bulur,
hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-ı mevcûdâttan bahseden Hikmet-ül Eşya,
Cenâb-ı Hakk'ın (Celle Celalühü) «İsm-i Hakîm»inin tecelliyat-ı kübrâsını
müdebbirâne, mürebbiyâne; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve
o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu
sh: » (S: 274)
hikmet hikmet olabilir.
Yoksa, ya hurafata inkılâb eder ve malayâniyat olur veya felsefe-i tabiiye
misillü dalalete yol açar.
İşte sana üç misâl... Sâir Kemâlât ve fünunu bu üç misâle
kıyas et.
İşte Kur'an-ı Hakîm, şu âyetle beşeri, şimdiki
terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en
nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri
göstererek «Haydi arş ileri» diyor. Bu âyetin hazine-i uzmasından şimdilik bu
cevherle iktifa ederek o kapıyı kapıyoruz.
Hem meselâ: Hâtem-i divân-ı nübüvvet ve bütün enbiyanın
mu'cizeleri onun dâva-i Risâletine birtek mu'cize hükmünde olan enbiyanın
serveri ve şu kâinatın mâ-bihil iftiharı ve Hazret-i Âdem'e (Aleyhisselâm)
icmâlen tâlim olunan bütün esmânın bütün merâtibiyle tafsilen mazharı
(Aleyhissalâtü Vesselâm) yukarıya celâl ile parmağını kaldırmakla şakk-ı Kamer
eden ve aşağıya cemâl ile indirmekle yine o parmağından kevser gibi su akıtan
ve bin mu'cizât ile Mûsaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
mu'cize-i kübrâsı olan Kur'an-ı Hakîm'in vücuh-u i'câzının en parlaklarından
olan hak ve hakikata dair Beyânâtındaki cezâlet, ifadesindeki belâgat,
maânîsindeki câmiiyyet, üslûblarındaki ulviyyet ve halâveti ifade eden:
قُلْ لَئِنِ
اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ
وَاْلجِنُّ عَلَى
اَنْ يَاْتُوا
ِبمِثْلِ هَذَا
اْلقُرْاَنِ لاَ
يَاْتُونَ ِبمِثْلِهِ
وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ
لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
gibi çok âyât-ı
beyyinatla ins ve cinnin enzarını, şu mu'cize-i ebediyenin vücuh-u i’câzından
en zâhir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün ins ve cinnin damarlarına
dokunduruyor. Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip, azîm
bir teşvik ile, şiddetli bir tergib ile dost ve düşmanları onu tanzire ve
taklide, yâni nazîrini yapmak ve kelâmını ona benzetmek için sevk ediyor, hem
öyle bir Sûrette o mu'cizeyi nazargâh-ı enama koyuyor; güya insanın bu dünyaya
gelişinden gaye-i yegânesi; o mu'cizeyi hedef ve düstur ittihaz edip, ona
bakarak, netice-i hilkat-ı insâniyeye bilerek yürümektir.
Elhasıl: Sâir Enbiya Aleyhimüsselâm'ın mu'cizâtları, birer
havarik-ı san'ata işaret ediyor ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın
sh: » (S: 275)
mu'cizesi ise; esâsat-ı
san'at ile beraber, ulûm ve fünunun, havarik ve Kemâlâtının fihristesini bir
Sûret-i icmâlîde işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu'cize-i kübrâ-i
Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân ise, tâlim-i Esmânın hakikatına
mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini
ve dünyevî, uhrevî Kemâlâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm
teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor. Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder
ki; o tarz ile şöyle anlattırıyor: «Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı a'lâ;
tezahür-ü rubûbiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insâniyedir ve insanın gaye-i
aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve Kemâlât ile yetişmektir.» Hem öyle bir Sûrette
ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki: «Elbette nev'-i beşer, âhir
vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm
ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.» Hem o Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, cezâlet
ve belâgat-ı Kur'aniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki:
«Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezâlet, bütün enva'ıyla
âhirzamanda en mergub bir Sûret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini
birbirlerine kabûl ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en
keskin silâhını cezâlet-i Beyândan ve en mukavemet-sûz kuvvetini belâgât-ı
edâdan alacaktır.»