Onyedinci Söz
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّا جَعَلْنَا
مَا عَلَى اْلاَرْضِ
زِينَةً لَهَا
ِلنَبْلُوَهُمْ
اَيُّهُمْ اَحْسَنُ
عَمَلاً وَاِنَّا َلجَاعِلُونَ
مَا عَلَيْهَا
صَعِيدًا جُرُزًا وَمَا اْلحَيَاةُ
الدُّنْيَآ اِلاَّ
لَعِبٌ وَلَهْوٌ
(Bu
söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.)
Hâlık-ı
Rahîm ve Rezzak-ı Kerim ve Sâni'-i Hakîm; şu dünyayı, Âlem-i Ervah ve
ruhâniyyat için bir bayram, bir şehrâyin Sûretinde yapıp bütün esmâsının
garâib-i nukuşuyla süslendirip küçük-büyük, ulvî-süflî herbir ruha, ona münasib
ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in'amattan istifade etmeğe
muvafık ve havas ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücud-u cismanî verir,
bir defa o temâşâgâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o
bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek
herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü,
herbir kıt'ayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resm-i
geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır ve bilhassa rûy-i zemin, hususan bahar
ve yaz zamanında masnuat-ı sagîrenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri
arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhâniyyatı ve melâikeleri ve
sekene-i semâvatı seyre celbedecek bir cazibedârlık görünüyor ve ehl-i tefekkür
için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki, akıl târifinden âcizdir. Fakat bu
ziyafet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbaniyyedeki İsm-i Rahmân ve Muhyî'nin
tecellilerine mukabil İsm-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına
çıkıyorlar. Şu ise: رَحْمَتِى
وَسِعَتْ كُلَّ
شَيْءٍ
rahmetinin vüs'at-i şümûlüne zâhiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç
cihet-i muvafakatı var-
sh: » (S: 211)
dır. Bir ciheti şudur
ki:
Sâni'-i Kerîm, Fâtır-ı
Rahîm, herbir taifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten
maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyyet itibariyle dünyadan,
merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor, istirahatâ bir meyil ve
başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis
edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında
uyandırıyor. Hem o Rahman'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife
uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve
kurban olarak kesilen bir koyuna, Âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek
Sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle
mükâfatlandırıyor. Öyle de, sâir zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus
vazife-i fıtriyye-i Rabbâniyyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyyenin itaatlerinde
telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit
mükâfat-ı ruhaniyye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i mâneviyye, o
tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden
pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ Lâkin zîruhların en
eşrefi ve şu bayramlarda kemmiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden
insan, dünyaya pek çok meftun ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve
âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir hâlet verir.
Kendi insâniyyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifade eder. Rahat-ı
kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intac eden vecihlerden, nümune olarak
''Beşini'' Beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve
cazibedâr şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı mânâsını göstererek o
insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbablardan
yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî
muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve
eceli mesrurane karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz zaîflik ve âcizliği, Bâzı
şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu
anlattırıp, istirahatâ ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir
şevk veriyor.
sh: » (S: 212)
Dördüncüsü: İnsan-ı mü'mine nur-u îmân ile gösterir ki:
Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil;
nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten
bir zindan hükmündedir. Elbette; zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve
müz'iç dağdağa-i hayat-ı cismâniyyeden âlem-i rahatâ ve meydan-ı tayeran-ı
ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Huzur-u Rahman'a
gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur'anı dinleyen insana, Kur'andaki ilm-i
hakikatı ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk
ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yâni, insana der ve isbat eder ki:
"Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil,
belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını
bil al, nukuşunu bırak git...
Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et;
müzahrafatını at, ehemmiyet verme...
Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler
mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda
tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve
kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes...
Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap,
gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude
koşma, yorulma.
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle
bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki'ye bakan gizli, güzel
yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları
irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi
ağlama, merak etme...
Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı
Kerim'in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et.
Sonra arkana bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir Sûrette karışma. Senden
ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine
bağlanıp boğulma..." gibi zâhir hakikatlarla dünyanın iç yüzündeki esrarı
gösterip dünyadan müfarakatı gâyet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara
sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur'an şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı
Kur'aniye işaret ediyor.
Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya...
* * *
sh: » (S: 213)
ONYEDİNCİ SÖZ'ÜN İKİNCİ
MAKAMI
(Hâşiye)
Bırak bîçare feryadı, beladan gel tevekkül kıl!
Zira feryad, belâ-ender, hatâ-ender beladır bil!
Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır bil!
Bırak feryadı, şükür kıl mânend-i belâbil, dema keyfinden
güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fena-ender hebadır
bil!
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir
belâdan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hudabîn isen, o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya
aleyhinde.
Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Huda mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta...
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talib isen, çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında...
* * *
_____________________
(Hâşiye): Bu ikinci
makamdaki parçalar şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler.
Belki hakikatların Kemâl-i intizâmı cihetinde, bir derece manzum Sûretini
almışlar...
sh: » (S: 214)
SİYAH DUTUN BİR MEYVESİ
[O mübarek dut başında
Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.]
Muhatâbım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'an namına kalbimdir.
Geçen sözler hakikattır, sakın şaşma, hududundan hazer
aşma,
Ecânib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet
seni nâdim.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın,
O hayretten der daim: "Eyvah, kimden kime şekva edeyim
ben dahi şaştım!"
Kur'an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan Ona şekva ederim sen gibi şaşmam
Hak'tan Hakk'a feryad ederim, sen gibi aşmam,
Yerden göğe dâva ederim, sen gibi kaçmam.
Ki, Kur'anda hep dâva nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur'andadır hak hikmet, isbat ederim, muhalif felsefeyi beş
paraya saymam.
Furkan'dadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk'a seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
sh: » (S: 215)
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, Nur kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri
çekilmem.
Bismillah diyerek çalıyorum, (Haşiye-1) arkama bakmam,
dehşet de almam.
Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti
çekmem, vahşette kalmam.
Allahü Ekber diyerek Ezan-ı Haşri işitip kalkacağım,
(Haşiye-2) mahşer-i ekberden çekinmem, Mescid-i Âzamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdan, nur-u Kur'an, Feyz-i İman sayesinde hiç
üzülmem.
Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahmân zılline uçacağım, sen gibi
şaşmam inşâallah.
* * *
_________________________________
(Haşiye-1): Eyvah diyerek kaçmıyorum.
(Haşiye-2): İsrafil'in ezanını fecr-i haşirde işitip Allahü
Ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı Kübrâdan çekilmem, Mecma-ı Ekberden
çekinmem...
sh: » (S: 216)
KALBE FÂRİSÎ OLARAK
TAHATTUR EDEN BİR MÜNÂCÂT
هَذِهِ الْمُنَاجَاةُ
تَخَطَّرَتْ فِى
الْقَلْبِ هَكَذَا
بِالْبَيَانِ
الْفَارِسِى
[Yâni bu münacât, kalbe
Farisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu olan
"Hubab Risalesi"nde dercedilmişti.]
يَارَبْ بَشَشْ
جِهَتْ نَظَرْ
مِيكَرْدَمْ دَرْدِ
خُودْرَا دَرْمَانْ
نَمِى دِيدَمْ
Ya Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma
dayanıp derdime derman aramak için cihat-ı sitte denilen altı cihette nazar
gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Mânen bana denildi ki:
"Yetmez mi derd, derman sana."
دَرْرَاسْت
مِى دِيدَمْ كِه
دِى رُوزْ مَزَارِ َدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için
baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdadımın
bir mezar-ı ekberi Sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi:(Hâşiye-3)
(Hâşiye-3) (İman, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir
meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbab gösterir.)
وَ رَاهِ اَبَدْ
بَدُورِ دِرَازْ
بَدِيدَا رَسْتْ
وَدَرْحَندِيدَمْكِفَرْدَاقَبْرمَتَسْت
Sonra soldaki istikbale baktım. Derman bulamadım. Belki
yarınki gün, benim kabrim ve istikbal ise, emsalimin ve nesl-i âtinin bir
kabr-i ekberi Sûretinde görünüp ünsiyyet değil, belki vahşet verdi.(Hâşiye-4)
(Hâşiye-4) (Îman ve huzur-u îmân, o dehşetli kabr-i ekberi
sevimli saadet saraylarında bir dâvet-i Rahmâniye gösterir.)
و اِيمْرُوزْ
تَابُوتِ جِسْمِ ُرْ اِضْطِرَابِ
مَنَسْت
Soldan dahi hayır
görünmediği için, hâzır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güya bir tabuttur.
Hareket-i mezbuhanede olan cismimin cenazesini taşıyor.(Hâşþiye -5)
(Hâşþiye -5)(İman,
o tabutu, bir ticaretgâh ve şaşaalı bir misafirhane gösterir.)
sh: » (S: 217)
بَرْسَرِ عُمُزِ
جَنَازَهءِ مَنْ
ايسْتَادَه اسْت
İşbu cihetten dahi deva bulamadım. Sonra başımı kaldırıp,
şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi, benim
cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor.(Hâşiye- 6)
(Hâşiye-6) (İman, o ağacın meyvesini cenaze değil, belki
ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzed olan ruhumun eskimiş yuvasından
yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.)
دَز قَدَمْ
آبِ خَاكِ خِلْقَتِ
منْ و خَاكِسْتَرِ
عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yus olup başımı aşağıya eğdim. Baktım
ki: Aşağıda ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin toprağı
birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı.(Hâşiye-7)
(Hâşiye-7) (İman, o toprağı rahmet kapısı ve Cennet salonunun
perdesi olduğunu gösterir.)
نْ دَرْ سَسْ مِينِكَرَمْ
بِينَمْ اِينْ
دُنْيَاءِ بِى
بُنْيَادْ هِيحْ
ْ دَرْ هِيحَسْت حُو
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki:
Esâssız, fâni bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor.
Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti.(Hâşiye-8)
(Hâşiye-8) (İman o zulümatta yuvarlanan dünyayı, vazifesi
bitmiş, manâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda bırakmış
mektûbat-ı Samedâniyye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.)
وَ دَرْ ِييشْ اَنْدَازَهءِ
نَظَرْ مِيكُنَمْ
دَرِقَبِرْ كُشَادَه
اَسْت
وَرَاهِ اَبَدْبَدُورِوِزازْبَدِيدَاارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye
nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp; onun
arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor.(Hâşiye-9)
(Hâşiye-9)(İman, o kabir kapısını, âlem-i nur kapısı ve o
yol dahi, saadet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden dertlerime hem derman,
hem merhem olur.)
sh: » (S: 218)
مَرَا جُزْ
جُزْءِ اِخْتِيَارِى حِيزِى نِيسْت
دَرْدَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyyet ve teselli değil, belki
dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil benim elimde bir cüz'-i ihtiyârîden
başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim.(Hâşiye-10)
(Hâşiye-10) (İman, o cüz'-i lâyetecezza hükmündeki cüz'-i
ihtiyârî yerine, ayr-ı mütenahî bir kudrete istinad etmek için bir vesika
verir; ve belki îmân bir vesikadır.)
كِه اُو جُزْءْ
هَمْ عَجِزْ هَمْ
كُوتَاهْ هَمْ
كَمْ عَيَارَسْت
Halbuki o cüz'-i ihtiyârî denilen silâh-ı insanî hem âciz,
hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez, kesbden başka hiçbir şey elinden
gelmez.(Hâşiye-11)
(Hâşiye-11) (İman, o cüz'-i ihtiyârîyi, Allah namına
istimal ettirip, her şey'e karşı kâfi getirir. Bir askerin cüz'î kuvvetini
devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi
gibi.)
نَه دَرْ مَاضِى
مَجَالِ حُلُولْ
نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ
مَدَارِ نُفُوذَاسْت
Ne geçmiş zamânâ hulûl edebilir, ne de gelecek zamânâ nüfuz
edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime faidesi
yoktur.(Hâşiye-12)
(Hâşiye-12)(İman, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp
kalbe, ruha teslim ettiği için; mâziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir.
Çünki kalb ve ruhun daire-i hayatı geniştir.)
مَيْدَانِ
اُواِينْ زَمَانِ
حَالْ وَ يَكْآنِ
سَيَّالَسْت
O cüz'-i ihtiyârînin meydan-ı cevelânı, kısacık şu zaman-ı
hâzır ve bir ân-ı seyyaldir.
بَا اِينْ هَمَه
فَقْرَهَا وَ ضَعْفَهَا
قَلَمِ قُدْرَتِ
تُو آشِكَارَه
نُوِشْتَه
اَسْت , دَرْفِطْرَتِ
مَا مَيْلِ اَبَدْ
وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve
aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir hal-
sh: » (S: 219)
de iken; Kalem-i
Kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller
aşikâre bir Sûrette yazılmıştır, mahiyetimde dercedilmiştir.
بَلْكِه هَرْ
حِم هَسْتْ , هَسْتْ
Belki dünyada ne varsa, nümûneleri fıtratımda vardır. Umum
onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَآئِرَهءِ
اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ
دَائِرَهءِ مَدِّ
نَظَرْ بُزُرْ
كَىِ دَارَسْتْ
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ
رَسَدْ اِحْتِيَاجْ
نِيزْرَسَدْ
دَرْ دَسْت
هَرحِي نِيسْتْ
دَرْاِحْتِيَاجْ
هَسْتْ
Hattâ hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider.
Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde
olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir.
دَآئِرَهءِ
اِقْتِدَارْ هَمْ
حُو دَآئِرَهءِ
دَسْتِ كُوتَاهِ
كُوتَاهَسْت
Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve
dardır.
َينْ فَقْرُ
و حَاجَاتِ مَا
بَقَدَرِ جِهَانَسْت
Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
سَرْمَايَهءِ
مَا هَمْ ُحو جُزْءِ لاَيَتَجَزَّا
اَسْت
Sermayem ise, cüz'-i lâyetecezza gibi cüz'î bir şeydir.
اِينْ جُزْءِ
كُدَامْ وَ اِينْ
كَآئِنَاتِ حَاجَاتِ
كُدَامَسْت
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen
hâcet nerede...
Ve bu beş paralık cüz'-i
ihtiyârî nerede... Bununla onların mübayaasına gidilmez. Bununla onlar
kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.
َيسْ دَرْرَاهِ
تُوَازْ اِينْجُزُءْ
نِيزْنَازْمِىَكُذَشْتَنْ َحارَهءِ
مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O cüz'-i ihtiyârîden dahi vazgeçip,
İrade-i İlahiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Ce
sh: » (S:220)
nâb-ı Hakk'ın havl ve
kuvvetine iltica ederek hakikat-ı tevekküle yapışmaktır. ''Ya Rab! Mâdem çare-î
necat budur. Senin yolunda o cüz'-i ihtiyârîden vazgeçiyorum ve enaniyyetimden
teberri diyorum.
تَا عِنَايَتِ
تُودَسْتْ ِكير مَنْ
شَوَدْ رَحْمَتِ
بِى نِهَايَتِ
تُو َينَاهِ
مَنْ اَسْت
Tâ senin inâyetin, acz ve za'fıma merhameten elimi tutsun.
Hem tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh
olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
آنْ كََسْ كِه
بَحْرِ بِى نِهَايَتْ
رَحْمَتْ يَافْتَ
اسْتْ تَكْيَه
نَه كُنَدْ بَرْ
اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى
كِه يَكْ قَطْرَه
سَرَا بَسْت
Evet, herkim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette
bir katre serab hükmünde olan cüz'-i ihtiyarına îtimad etmez; rahmeti bırakıp
ona müracaat etmez...
اَيْوَاهْ
اِيْنْ زِنْدِ
كَانِى هَمْ ُحوخَابَسْت
وِينْ عُمْرِ
بِى بُنْيَادْ
هَمْ ُحوبَادَسْت
Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O
zan sebebiyle bütün bütün zâyi' ettik. Evet şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir
rü'ya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider...
اِنْسَانْ
بَزَوَالْ دُنْيَا
بَفَنَا اَسْتْ
آمَالْ بِى بَقَا
آلاَمْ بَبَقَااَسْتْ
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan, zevale
mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. Hâne-i insan olan dünya ise, zulümat-ı ademe sukut
eder. Emeller bekasız, elemler ruhta bâki kalır.
بِيَا اَىْ
نَفْسِ نَافَرْجَامْ
وُجُودِ فَانِى
خُودْرَا فَدَا
كُنْ
خَالِقِ خُدْرَا
كِه اِينْ هَستِى
وَدِيعَه هَسْتْ
sh: » (S: 221)
Mâdem hakikat böyledir; gel ey hayata çok müştak ve ömre
çok talib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ
bedbaht nefsim! Uyan aklını başına al! Nasılki yıldız böceği, kendi ışıkçığına
îtimad eder. Gecenin hadsiz zulümatında kalır. Bal arısı, kendine güvenmediği
için, gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, Güneşin ziyasıyla
yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de: Kendine, vücuduna ve enâniyetine dayansan;
yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen, fâni vücudunu, o vücudu sana veren
Hâlıkın yolunda fedâ etsen, bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücud
bulursun. Hem fedâ et. Çünki Şu vücud, sende vedia ve emanettir.
وَ مُلْكِ اُو
وَ اُودَادَهِ
فَنَاكُنْ تَا
بَقَايَابَدْ
اَزْآنْ سِرِّى
كِه ; نَفْىِ نَفْىْ
اِثْبَاتَسْتْ
Hem Onun mülküdür. Hem O vermiştir. Öyle ise, minnet
etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, fedâ et; tâ beka bulsun. Çünki: Nefy-i nefy,
isbattır. Yâni: Yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
خُدَاىِ ُيرْكَرَمْ
خُودْ مُلْكِ خُودْرَا
مِى خَرَدْ اَزْتُو
بَهَاىِ نِىِ كَرَانْ
دَادَه بَرَاىِ
تُو نِكَاَهْ دَارَسْتْ
Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet
gibi büyük bir fiatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor.
Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana, hem bâki, hem mükemmel bir Sûrette
verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu
ticareti yap. Tâ beş hasâretten kurtulup, beş rıbhi birden kazanasın.
* * *
sh: » (S: 222)
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَلَمَّآاَفَلَ
قَالَ لآَاُحِبُّ
اْلآفِلِينَ
لَقَدْ اَبْكَانِى
نَعْىُ ( لآَ اُحِبُّ
اْلآفِلِينَ )
مِنْ خَلِيلِ اللَّهِ
İbrahim Aleyhisselâm'dan
sudûr ile, kâinatın zeval ve ölümünü ilân eden na'y-i لآَاُحِبُّ
اْلاَفِلِينَ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ
عَيْنُ قَلْبِى
قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ
مِنْ شُئُونِ اللَّهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü.
Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da, o kadar hazîndir.
Ağlattırıyor, güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek fârisî fıkralardır.
لِتَفْسِيرِ
كَلاَمٍ مِنْ حَكِيمِ
اَىْ نَبِىِّ فِى
كَلامِ اللَّهِ
İşte o damlalar ise, Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i
İlâhî'nin Kelâmullah içinde bulunan bir kelâmının bir nevi tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْتْ
اُفُولْدَ هَ كُمْ
شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünki: Zevale
mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı Ebedî için yaratılan ve âyine-i Sâmed olan
kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ
غُرُوبْدَه غَيْبْ
شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlub ki, gurubda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin
sh: » (S: 223)
alâkasına, fikrin
merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf
etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın
kalsın.
نَمِى خَوَاهَمْ
فَنَادَهَ مَحْوْ
شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksud ki, fenada mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünki,
fâniyim, fâni olanı istemem; neyleyeyim?..
نَمِى خَوَانَمْ
زَوَالْدَه دَفْنْ
شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir Mâbud ki, zevalde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica
etmem. Çünki nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük
derdlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini
kurtaramayan nasıl mâbud olur?
عَقْلْ فَرْيَادْمِى
دَارَدْ نِدَاءِ
( لآَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ
)مِى زَنْدْ رُوحَ
Evet zâhire mübtelâ olan
akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevalini görmek ile
me'yûsâne feryad eder ve bâki bir mahbubu arayan ruh dahi لآَاُحِبُّ اْلاَفِلِينَ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَوَا
هَمْ نَمِى خَوَانَمْ
نَمِى تَابَمْ
فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, takat getirmem müfarakati...
نَمِى اَرْزَدْ
مَرَاقَه اِينْ
زَوَالْ دَرْ َسْ
تَلاَقِى
Der-akab zeval ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka
değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünki: Zeval-i lezzet, elem olduğu gibi;
zeval-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların divanları,
yâni aşknameleri olan manzum kitabları, şu tasavvur-u zevalden gelen elemden
birer feryaddır. Herbirinin, bütün divan-ı eş'ârının ruhunu eğer sıksan,
elemkârane birer feryad damlar.
اَزْ آنْ دَرْدِ ِكرِينْ
(لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ
) مِيزَنْدْ قَلْبَمْ
İşte o zeval-âlûd mülâkatlar, o elemli mecâzî muhabbetler
der-
sh: » (S: 224)
dinden ve belasındandır
ki, kalbim İbrahimvari لآَاُحِبُّ
اْلاَفِلِينَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
دَرْ اِينْ
فَانِى بَقَا خَازِى
بَقَا خِيزَدْ
فَنَادَنْ
Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan; beka, fenadan
çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fena bul ki, bâki olasın.
فَنَا شُدْ
هَمْ فَدَا كُنْ
هَمْ عَدَمْ بِينْ
كِه اَزْ دُنْيَا
بَقَايَه رَاهْ
فَنَادَنْ
Dünyaperestlik esâsâtı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et.
Fâni ol! Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbub-u Hakikî yolunda fedâ et.
Mevcûdatın adem-nümâ akibetlerini gör. Çünki. Şu dünyadan bekaya giden yol,
fenadan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارِْمِى
دَارَدْ اَنِينْ
( لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ
) مِى زَنْدْ وِجْدَانْ
Esbab içine dalan fikr-i
insanî, şu zelzele-i zeval-i dünyadan hayrette kalıp, me'yûsâne fîzar ediyor.
Vücud-u hakikî isteyen vicdan, İbrahimvari لاَاُحِبُّ اْلآفِلِينَ enîniyle mahbûbat-ı mecaziyyeden ve mevcûdât-ı zâileden kat-ı
alâka edip, Mevcûd-u Hakikî'ye ve Mahbub-u Sermedi'ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ
نَفْسِ نَادَانَمْ
كِه دَرْ هَمْ
فَرْدَازْ فَانِى
دُورَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى
دُوسِرِّ خَانْ
جَانَانى
Ey nâdan nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânidir.
Fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan
olan Mahbub-u Lâyezal'in tecelli-i Cemâlinden iki lem'ayı, iki sırrı
görebilirsin. An şart ki: Sûret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen...
كِه دَرْ نِعْمَتْهَا
اِنْعَامْ هَسْتْ
وَ َسْ آثَارَهَا
اَسْمَا بِ ِكيرْ
مَغْزِى وَ مِيزَنْ
دَرْ فَنَا آنْ
قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, nimet içinde in'am görünür; Rahman'ın iltifatı
hissedilir.
sh: » (S: 225)
Nimetten in'ama geçsen, Mün'im'i bulursun.
Hem her eser-i Samedânî, bir mektub gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl'in esmâsını
bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, Esmâ yoluyla Müsemmayı bulursun. Mâdem şu
masnuat-ı fâniyyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu
kışrını, acımadan fena seyline atabilirsin.
بَلِى آثَارَهَا
كُويَنْدْ زِاَسْمَا
لَفْظِ
ُرْ مَعْنَا بِخَانْ
مَعْنَا وَ مِيزَنْ
دَرْ هَوَا آنْ
لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet masnuatta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz-ı
mücessem olmasın, Sâni'-i Zülcelâl'in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu
masnuat, elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız
kalan elfâzı, bilâperva zevalin havasına at. Arkalarından alâkadarane bakıp
meşgul olma.
عَقْل فَرْيَادْ
مِى دَارَدْ غِيَاثِ
( لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ
) مِيزَنْ اَىْ
نَفْسَمْ
İşte zâhirperest ve
sermayesi âfâkî mâlûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî böyle silsile-i efkârı,
hiçe ve ademe incirar ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yusane feryad
ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zeval
bulanlardan ruh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbublardan vazgeçti. Vicdan
dahi fânilerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçare nefsim, İbrahimvari لآَاُحِبُّ
اْلاَفِلِينَ gıyasını çek, kurtul.
ِه خُوشْ كُويَدْ
اُوشَيْدَا جَامِى
عَشْقِى خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan
Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş:
يَكِى خَواهْ يَ