Onaltıncı Söz
بِسْمِ
اللَّهِ الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اِنَّمَآ
اَمْرُهُ اِذَآ
اَرَادَ شَيْئًا
اَنْ يَقُولَ لَهُ
كُنْ فَيَكُونُ.
فَسُبْحَانَ الَّذِى
بِيَدِهِ مَلَكُوتُ
كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
(İtminan-ı nefsime medâr olacak,
zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan dört şuaı göstermekle kör nefsime bir
basîret vermek için yazılmıştır.)
BİRİNCİ ŞUA: Ey nefs-i nâdan! Diyorsun ki: "Ehadiyet-i
Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef'âli ve vahdet-i şahsiyyesiyle muinsiz
umumiyet-i rububiyyeti ve ferdâniyyeti ile şeriksiz şümûl-ü tasarrufatı ve
mekândan münezzehiyyetiyle her yerde hâzır bulunması ve nihayetsiz ulviyyetiyle
herşeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzât elinde tutması; hakaik-i
Kur'aniyyedendir. Kur'an ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri
akla tahmil etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfatı görüyor. Aklı teslime
sevkedecek bir izah isterim."
Elcevab: Mâdem öyledir, itminan için istersen, biz de Kur'an'ın
feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur, çok müşkilâtımızı halletmiş; inşâallah
bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile
İmam-ı Rabbânî (R.A.) gibi deriz:
نَه شَبَمْ
نَه شَ َرَسْتَمْ
مَنْ غُلاَمِ
شَمْسَمْ اَزْ
شَمْسِ مِى ُويَمْ خَبَرْ
Temsil, i'câz-ı
Kur'an'ın en parlak bir âyinesi olduğundan, biz dahi bir temsil ile şu sırra
bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zât, muhtelif merâya vasıtasıyla külliyet kesbeder.
Cüz'î-yi hakikî iken, umumî şuunata mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems
bir cüz'î-yi müşahhas iken, eşya-yı şeffafe vasıtasıyla
sh: » (S: 202)
öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rûy-i zemini
timsalleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince
cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyanın içinde olan yedi
renkli elvan-ı seb'ası, herbirisi mukabilindeki eşyaya muhit, âmm ve şâmil
oldukları halde; herbir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti,
hem ziyayı, hem elvan-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor. Ve sâfi kalbini ona bir
taht yapıyor. Demek Şems, vâhidiyyet haysiyyetiyle ona mukabil umum eşyaya
muhit olduğu gibi, ehadiyyet cihetiyle herbir şeyde Güneş çok vasıflarıyla
beraber bir nevi cilve-i zâtıyla bulunur. Mâdem temsilden temessül bahsine
geçtik. Temessülün çok enva'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işaret
ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem
gayrdır, ayn değil. Hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir
hâsiyete mâlik değil. Meselâ: sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler
Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hassaları
onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nuranînin akisleridir. Şu akis ayn değil,
fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor, fakat o nuranînin ekser hasiyetlerine
mâliktir. Onun gibi hay sayılıyor. Meselâ: Şems dünyaya girdi. Herbir âyinede
aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, Güneş'in hassaları hükmünde olan ziya
ve ziyadaki elvan-ı seb'a bulunuyor. Eğer faraza Güneş zîşuur olsa idi,
harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvan-ı seb'ası sıfat-ı seb'ası olsa
idi; o vakit o tek ve yekta bir güneş, bir anda herbir âyinede bulunur,
herbirisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni
olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken,
o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem haydır hem
ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun
mahiyet-i nefs-ül emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail
Aleyhisselâm, Dıhye Sûretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, Huzur-u
İlahîde haşmetli kanatlarıyla Arş-ı âzam'ın önünde secdeye gider. Hem o anda
hesabsız yerlerde bulunur, Evâmir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe
mâni olmazdı. İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin
salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür.
Birbirisine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyade nura-
sh: » (S: 203)
niyyet kesbeden ve adâl
denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zât,
ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet nasıl cismâniyata cam ve su gibi şeyler
âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misâlin Bâzı
mevcûdâtı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr ve
seyahat Sûretine geçerler ve o ruhânîler hayal sür'atiyle o merâya-yı nazîfede,
o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Mâdem Güneş
gibi âciz ve müsahhar mahlûklar ve ruhânî gibi madde ile mukayyed nim-nuranî
masnu'lar, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pekçok yerlerde bulunabilirler.
Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir
ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.
Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayd ve
zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra ve şu umum envar ve bütün nuraniyyat
Onun envar-ı kudsiye-i Esmâsının bir kesif zılali ve umum vücud ve bütün hayat
ve âlem-i ervah ve âlem-i misâl nim-şeffaf bir âyine-i cemâli ve sıfâtı muhîta;
ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka
ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki Teveccüh-ü
Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir... hangi iş ağır gelebilir... hangi şey
gizlenebilir... hangi ferd uzak kalabilir... hangi şahsiyet külliyet
kesbetmeden ona yanaşabilir?
Evet nasıl Güneş; kayıdsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla
sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu halde; sen mukayyed olduğun için
ondan gâyet uzaksın. Ona yanaşmak için, çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok
merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta mânen yer kadar büyüyüp, Kamer
kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya Güneşin mertebe-i asliyesine bir derece
yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de: Celil-i Zülcemâl, Cemil-i
ZülKemâl sana gâyet yakındır, sen ondan gâyet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın
ulviyeti varsa; temsildeki noktaları, hakikata tatbike çalış.
İKİNCİ ŞUA: Ey nefs-i
bîhuş! Diyorsun ki: اِنَّمَآ اَمْرُهُ
اِذَآ اَرَادَ
شَيْئًا اَنْ يَقُولَ
لَهُ كُنْ فَيَكُونُ hem
اِنْ كَانَتْ
اِلاَّ صَيْحَةً
وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ
جَمِيعٌ لَدَيْنَا
مُحْضَرُونَ
sh: » (S: 204)
gibi âyetler, vücud-u
eşya, sırf bir emr ile ve def'î olduğunu ve صُنْعَ اللَّهِ الَّذِى اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ hem اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler; vücud-u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle,
hikmet içinde dakik bir san'atla tedricî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki
nedir?
Elcevab: Kur'anın feyzine istinaden deriz: Evvelâ, münâfat
yoktur. Bir kısım öyledir: İbtidadaki îcad gibi. Bir kısmı böyledir: Mislini
iade gibi...
Sâniyen: Mevcûdatta meşhud olan sühûlet ve sür'at ve kesret
ve vüs'at içinde nihayet intizâm, gâyet ittikan ve hüsn-ü san'at ve kemâl-i
hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücud-u hakikatlarına kat'iyen şehadet eder.
Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medâr-ı bahs olması lüzumsuzdur. Belki
yalnız "sırr-ı hikmeti nedir? denilebilir. Öyle ise, biz dahi: bir kıyas-ı
temsilî ile şu hikmete işaret ederiz. Meselâ: Nasılki terzi gibi bir san'atçı,
birçok külfetler, meharetlerle Mûsanna birşey'i îcad eder ve ona bir model
yapar. Sonra onun emsalini külfetsiz çabuk yapabilir. Hattâ bâzan öyle bir
derece sühûlet peyda eder ki, güya emreder yapılır ve öyle kuvvetli bir intizâm
kesbeder; (saat gibi) güya bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler. Öyle de:
Sâni'-i Hakîm ve Nakkaş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedi'
bir Sûrette yaptıktan sonra cüz'î ve küllî, cüz ve küll herşey'e bir model
hükmünde bir nizâm-ı kaderî ile bir mikdâr-ı muayyen vermiştir. İşte bak o
Nakkaş-ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu'cizât-ı kudreti ile murassa,
taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyas ederek, hâvârik-ı
rahmetiyle Mûsanna, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Herbir günü bir
satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.
Hem o Kadîr-i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı
gibi, rûy-i zemini, herbir dağ ve sahrayı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer
model yapmıştır. Vakit-bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer
yeni dünyayı îcad ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntâzam bir âlemi
getiriyor. Mevsim be-mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu'cizât-ı kudretini
ve hedâya-yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab-ı hikmet-nümâ yazıyor. Taze
taze birer matbaha-i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle-i san'at-nümâ
giydiriyor. Her bahar-
sh: » (S: 205)
da, herbir ağaca
sündüs-misâl taze bir çarşaf giydiriyor. Lü'lü-misâl yeni bir murassaatla
süslendiriyor. Yıldız-misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor. İşte şu
işleri nihayet hüsn-ü san'at ve Kemâl-i intizâm ile yapan ve şu birbiri
arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri, nihayet hikmet ve
inâyet ve Kemâl-i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gâyet Kadîr ve
Hakîm'dir. Nihayet derecede Basîr ve Alîm'dir. Tesadüf onun işine karışamaz.
İşte o Zât-ı Zülcelâl'dir ki, şöyle ferman ediyor:
اِنَّمَآ
اَمْرُهُ اِذَآ
اَرَادَ شَيْئًا
اَنْ يَقُولَ لَهُ
كُنْ فَيَكُونُ
وَمَآ اَمْرُ
السَّاعَةِ اِلاَّ
كَلَمْحِ الْبَصَرِ
اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
deyip, hem Kemâl-i
kudretini ilân, hem kudretine nisbeten Haşir ve Kıyâmet gâyet sehl ve külfetsiz
olduğunu Beyân ediyor. Emr-i tekvinîsi, kudret ve iradeyi tâzammun ettiğini ve
bütün eşya, evâmirine gâyet müsahhar ve münkad olduklarını ve mübaşeretsiz,
muâlecesiz halkettiği için icadındaki sühulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir
emirle işler yaptığını, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân ile ferman ediyor.
Hasıl-ı kelâm: Bir kısım âyetler eşyada hususan bidâyet-i
icadında gâyet derecede hüsn-ü san'atı ve nihayet derecede kemâl-i hikmeti ilân
ediyor. Diğer kısmı; eşyada, hususan tekrar icadında ve iadesinde gâyet
derecede sühulet ve sür'atini nihayet derecede inkıyad ve külfetsizliğini Beyân
eder.
ÜÇÜNCÜ ŞUA: Ey haddinden
tecavüz etmiş nefs-i pürvesvas! Diyorsun ki:
بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
مَا مِنْ دَآبَّةٍ
اِلاَّ هُوَ اَخِذٌ
بِنَاصِيَتِهَا
وَ نَحْنُ اَقْرَبُ
اِلَيْهِ مِنْ
حَبْلِ الْوَرِيدِ gibi âyetler, nihayet derecede kurbiyet-i İlâhiyyeyi
gösteriyor. وَ اِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ تَعْرُجُ
اْلمَلاَئِكَةُ
وَالرُّوحُ اِلَيْهِ
فِى يَوْمٍ كَانَ
مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ
اَلْفَ سَنَةٍ ve hadîste vârid olan: "Cenâb-ı Hak yetmiş bin hicab
arkasında-
sh: » (S: 206)
dır" ve Mi'rac gibi
hakikatler, nihayet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gamızı fehme
takrib edecek bir izah isterim?"
Elcevab: Öyle ise dinle:
Evvelâ, Birinci Şua'nın âhirinde demiştik: Nasılki Güneş,
kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin ruhun penceresi ve
onun âyinesi olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde; sen, mukayyed ve
maddede mahpus olduğun için ondan gâyet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım
akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin ve bir nevi cilveleriyle ve cüz'î
tecellileriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına
ve bir taife isimleri hükmünde olan şualarına ve mazharlarına yanaşabilirsin.
Eğer, Güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzât doğrudan doğruya güneşin
zâtı ile görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve
pek çor merâtib-i külliyetten geçmekliğin lâzımgelir. Âdeta sen, mânen tecerrüd
cihetiyle Küre-i Arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve Kamer kadar
yükselip, Bedir gibi mukabil geldikten sonra bizzât perdesiz onunla görüşüp,
bir derece yanaşmak dâva edebilirsin. Öyle de: O Celil-i PürKemâl, o Cemil-i
Bîmisâl, o Vâcib-ül Vücud, o Mûcid-i Küll-i Mevcûd, o Şems-i Sermed, o Sultan-ı
Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, Ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin
varsa, temsildeki dekaikı tatbik et...
Sâniyen: Meselâ: وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Bir padişahın çok isimleri içinde "kumandan" ismi çok
mütedâhil dairelerde tezahür eder. Serasker daire-i külliyesinden tut,
müşiriyyet ve ferikiyyet, tâ yüzbaşı, tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve
cüz'î dairelerde de zuhur ve tecellisi vardır. Şimdi, bir nefer hizmet-i
askeriyesinde onbaşı makamında tezahür eden cüz'î kumandanlık noktasını mercî
tutar, kumandan-ı âzamına şu cüz'î cilve-i ismiyle temas eder ve münasebettar olur.
Eğer asıl ismiyle temas etmek, ona o ünvan ile görüşmek istese, onbaşılıktan tâ
serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzımgelir. Demek padişah, o nefere
ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o
padişah, evliya-i abdaliyyeden nuranî olsa, bizzât huzuruyla gâyet yakındır.
Hiçbir şey mâni olup, hâil olamaz. Halbuki o nefer, gâyet uzaktır. Binler
mertebeler hâil, binler hicablar fâsıldır. Fakat bâzan merhamet eder, hilaf-ı
âdet; bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder... Öyle de:
sh: » (S: 207)
Emr-i كُنْ فَيَكُونُ e mâlik; güneşler ve yıldızlar, emirber nefer hükmünde olan
Zât-ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyade yakın olduğu halde, herşey Ondan
nihayetsiz uzaktır. Onun huzur-u Kibriyâ sına perdesiz girmek istenilse,
zulmanî ve nuranî, yâni maddî ve ekvanî ve Esmâî ve sıfatî yetmiş binler
hicabdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât-ı tecellisinden
çıkmak, gâyet yüksek tabakat-ı sıfatında mürur edip tâ ism-i âzamına mazhar
olan arş-ı âzamına uruc etmek; eğer cezb ve lütuf olmazsa, binler seneler
çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir. Meselâ: Sen, Ona Hâlık ismiyle
yanaşmak istersen; senin Hâlıkın
hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlıkı cihetiyle, sonra bütün
zîhayatların Hâlıkı ünvanıyla, sonra bütün mevcûdâtın Hâlıkı ismiyle
münasebettarlık lâzım gelir. Yoksa zılde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi
bulursun.
Bir ihtar: Temsildeki
padişah, aczi için, kumandanlık isminin merâtibinde müşir ve ferik gibi
vasıtalar koymuştur. Fakat بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
olan Kadîr-i Mutlak, vasıtalardan müstağnidir. Vasıtalar, sırf zâhirîdirler;
perde-i izzet ve âzamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikar içinde
saltanat-ı Rubûbiyetine dellâldırlar, temaşâgerdirler. Muini değiller, şerik-i
saltanat-ı Rubûbiyet olamazlar.
DÖRDÜNCÜ ŞUA: İşte ey
tenbel nefsim! Bir nevi Mi'rac hükmünde olan namazın hakikatı; sâbık temsilde
bir nefer, mahz-ı lütuf olarak Huzur-u şâhâneye kabûlü gibi; mahz-ı rahmet
olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Mâbud-u Cemil-i Zülcelâl'in huzuruna
kabûlündür. "Allahü Ekber" deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki
cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i
ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir Sûretine çıkıp, bir nevi huzura
müşerref olup, اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i
azîmedir. Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla "Allahu Ekber"
"Allahu Ekber" demekle kat-ı merâtib ve terakkiyat-ı mâneviyeye ve
cüz'iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz
haricindeki kemâlât-ı kibriyâ sının mücmel bir ünvanıdır. Güya herbir
"Allahü
sh: » (S: 208)
Ekber" bir basamak-ı mi'raciyeyi kat'ına
işarettir. İşte şu hakikat-ı salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya
hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi, büyük bir saadettir. İşte
Hacda pek kesretli "Allahü Ekber" denilmesi, şu sırdandır. Çünki:
Hacc-ı Şerif bil'asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir.
Nasılki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik
gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir Hacı, ne
kadar ami de olsa, kat'-ı merâtib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı
Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir.
Elbette hac miftahıyla açılan merâtib-i külliye-i Rubûbiyet ve dürbünüyle
nazarına görünen âfâk-ı âzamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayaline
gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve merâtib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği hararet,
hayret ve dehşet ve heybet-i Rubûbiyet "Allahü Ekber"
"Allahü Ekber"
ile teskin edilebilir ve onunla o merâtib-i münkeşife-i meşhude veya
mutasavvire ilân edilebilir. Hacdan sonra şu mânâyı, ulvî ve küllî muhtelif
derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, Cemâatle
kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslâmiyenin velev sünnet kabilinden dahi
olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
سُبْحَانَ
مَنْ جَعَلَ خَزَآئِنُهُ
بَيْنَ الْكَافِ
وَ النُّونِ
فَسُبْحَانَ
الَّذِى بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَآ
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبَّنَا
لاَ تُؤَاخِذْنَآ
اِنْ نَسِينَآ
اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا
لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا
بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا
وَهَبْ لَنَا مِنْ
لَدُنْكَ رَحْمَةً
اِنَّكَ اَنْتَ
الْوَهَّابُ وَصَلِّ
وَ سَلِّمْ عَلَى
رَسُولِكَ اْلاَكْرَمِ
مَظْهَرِ اِسْمِكَ
اْلاَعْظَمِ وَ
عَلَى اَلِهِ وَ
اَصْحَابِهِ وَ
اِخْوَانِهِ وَ
اَتْبَاعِهِ آمِينَ
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
* * *
sh: » (S: 209)
KÜÇÜK BIR ZEYL
Kadîr-i Alîm ve Sâni'-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki
âdâtının gösterdiği nizâm ve intizâmla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir
tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şuzûzat-ı kanuniye ile, âdetinin
hârikalarıyla, tegayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve
nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve
ihtiyarını ve hiçbir kayıd altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini
yırtarak ve herşey, her anda, her şe'nde, her şeyinde Ona muhtaç ve
Rubûbiyyetine münkad olduğunu i'lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinnin
nazarlarını esbabdan Müsebbib-ül esbâb'a çevirir. Kur'anın Beyânâtı şu esâsa
bakıyor.
Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedâr ağaçlar bir sene
meyve verir, yâni rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene,
bütün esbâb-ı zâhiriyye hâzırken meyveyi alıp vermiyor. Hem meselâ: Sâir umûr-u
lâzımeye muhalif olarak yağmurun evkat-ı nüzûlü o kadar mütehavvildir ki,
mugâyyebat-ı hamsede dâhil olmuştur. Çünki: Vücudda en mühim mevki, hayat ve
rahmetindir. Yağmur ise, menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için elbette o
âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicab olan yeknesak kaidesine
girmeyecek, belki doğrudan doğruya Cenâb-ı Mün'im-i Muhyî ve Rahman ve Rahîm
olan Zât-ı Zülcelâl perdesiz, elinde tutacak; tâ her vakit dua ve şükür
kapılarını açık bırakacak. Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîma vermek,
birer ihsân-ı mahsus eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir
Sûrette meşîet ve ihtiyar-ı Rabbâniyyeyi gösteriyor. Daha tasrîf-i hava ve
teshîr-i sehab gibi Şuûnat-ı İlâhiyeyi bunlara kıyas et...
* * *