Onbeşinci Söz
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ زَيَّنَّا
السَّمَآءَ الدُّنْيَا
ِبمَصَابِيحَ
وَجَعَلْنَاهَا
رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ
Ey kozmoğrafyanın ruhsuz
mes'eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin âzametli
sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi! Şu âyetin
semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak: Hakikat ve hikmet ister ki: Zemin gibi,
semâvatın da kendine münâsib sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer'îde o ecnâs-ı
muhtelifeye, melâike ve ruhaniyyat tesmiye edilir. Evet, hakikat öyle iktiza
eder. Zira zemin küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur
mahlûklardan doldurulması ve arasıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla
şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi,
müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvat dahi, zîşuur ve zevil-idrâk mahlûklarla
doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat
kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyyetin dellâllarıdırlar. Çünki
kâinatı hadd ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip
tezyin etmesi; bilbedâhe mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir
edicilerin enzârını ister. Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç
olana verilir. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete
ve şu vüs'atli ubûdiyyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu
nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibâdata, nihayetsiz Melâike enva'ı ve
Ruhâniyyat ecnâsı lâzımdır. Bâzı rivayatın işârâtıyla ve intizâm-ı âlemin
hikmetiyle denilebilir ki: Bir kısım ecsam-ı seyyare, seyyarattan tut tâ
katarata kadar, bir kısım Melâikenin merakibidirler. Onlar bunlara izn-i İlahî
ile binerler, âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım
ecsam-ı hayvâniyye, Hadîste "Tuyurun Hudrun" tesmiye edilen cennet
kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervahın tayyareleridirler. Onlar,
bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyatı seyran edip o cesedlerdeki
hasselerin
sh: » (S: 184)
pencereleriyle, cismanî
mu'cizât-ı fıtratı temâşa ederler. Elbette kesafetli topraktan ve küdûretli
sudan mütemadiyen letâfetli hayatı ve nuraniyyetli zevil-idrâki halkeden
Hâlık'ın, elbette ruha ve hayata münâsib şu nur denizinden ve hattâ zulmet
bahrinden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır.
Melâike ve ruhâniyatın vücudlarına dâir "Nokta" namında bir risalemde
ve Yirmidokuzuncu Söz'de iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbat
edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.
İkinci Basamak: Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki
memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve
mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet
gibi şeyler semâdan geliyor, yâni gönderiliyor. Vahye istinad eden bütün
Edyan-ı Semâviyyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin
tevatürüyle, Melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar. Bundan, hisse karib
bir hads-i kat'î ile bilinir ki: Sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol
vardır. Evet nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider.
Öyle de: Ağırlıklarını bırakan ervah-ı enbiya ve evliya veya cesedlerini
çıkaran ervah-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Mâdem hiffet ve letâfet
bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misâlî giyen ve ervah gibi hafif ve
lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.
Üçüncü Basamak: Semânın sükût ve sükûneti ve intizâm ve
ıttıradı ve vüs'at ve nuraniyeti gösterir ki: Sekenesi, zeminin sekenesi gibi
değiller; belki bütün ahalisi mutî'dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâhame
ve münâkaşayı îcab edecek bir sebeb yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları
safi, kendileri masum, makamları sabittir. Evet zeminde ezdad içtimâ etmiş, eşrar
ahyara karışmış, içlerinde münâkaşat başlamış; o sebebden ihtilafat ve
ızdırabat düşmüş ve ondan imtihânat ve müsabakat teklif edilmiş ve ondan
terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatın hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir.
Mâlûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cem'iyetli, en nâzik, en
ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için semere-i âlem olan insan en câmi', en
bedi', en âciz, en zaîf ve en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşiği ve
meskeni olan zemin, âsumânâ nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle
beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mu'cizât-ı
san'atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i
mihrakıyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve ma'kesi ve hadsiz
Hallâkıyet-i
sh: » (S: 185)
İlâhiyenin, hususan
nebâtat ve hayvanâtın kesretli enva'-i sağîresinde, cevâdâne îcadın medâr ve
çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümûnegâhı
ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menaâzır-ı sermediyenin
sür'atle değişen taklidgâhı ve besatîn-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle
sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte arzın
(Haşiye) bu âzamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki,
Kur'an-ı Hakîm, semâvata nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde
olan arzı, bütün semâvata denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir
kefede koyuyor. Mükerreren رَبُّ
السَّمَوَاتِ
وَ اْلاَرْضِ der. Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et eden sür'atli
tahavvülü ve devamlı tegayyürü iktiza eder ki; sekenesi de ona göre mazhar-ı
tahavvülat olsun. Hem şu mahdud arz, hadsiz mu'cizât-ı kudrete mazhar
olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvalarına, sâir zîhayatlar
gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihayetsiz terakki ve
nihayetsiz tedenniye mazhar olmuştur. Enbiyadan, evliyadan tut, tâ nemrudlara,
tâ şeytanlara kadar uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Mâdem
öyledir, elbette firâvunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline
taş atacaklar...
Dördüncü Basamak: Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve
Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâl'in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları
ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ: Ashâb-ı Nebi safın-
___________________
(Haşiye): Evet, küre-i
arz küçüklüğüyle beraber semâvata karşı gelebilir. Çünki nasılki dâimî bir
çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçek ile
bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş
çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir
cisimle o ölçek müvaâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de: Küre-i arz, Cenâb-ı Hak
onu san'atına bir meşher ve îcadına bir mahşer ve hikmetine medâr ve kudretine mazhar
ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat
âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde
îcad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnuattan dokunmuş
gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine
döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddid gömleklerini nazara al;
yâni, bütün mâzisini hâzır farzet. Sonra yeknesak ve bir derece basit semâvata
karşı müvazene et. Göreceksin ki: Arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte رَبُّ السَّمَوَاتِ
وَ اْلاَرْضِ sırrını anla.
sh: » (S: 186)
da küffara karşı
muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan
ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtîn ortasında muharebe
bulunsun ve ahyar-ı semâviyyîn ve eşrar-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun.
Evet küffârın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir
emir ile, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm
ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor. Temsilde hatâ
olmasın, görüyoruz ki: Nasılki bir padişahın daire-i hükûmeti itibariyle ayrı
ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ: Daire-i adliye onu
"Hâkim-i Âdil" nâmıyla yâd eder. Dâire-i askeriye onu
"Kumandan-ı A'zam" nâmıyla bilir. Daire-i meşihat onu
"Halife" ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu "Sultan"
nâmıyla tanır. Muti' ahali ona "Merhametkâr Padişah" derler. Âsi
insanlar ona "Kahhar Hâkim" derler. Daha bunlara kıyas et. İşte Bâzı
vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âlî; âciz, zelil bir
âsiyi bir emir ile idam etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye
gönderir. Hem muktedir, hem sadık bir memurunu taltife liyâkatını biliyor.
Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet-i
saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için
bir meydan-ı müsabaka açar; vezirine emreder, ahaliyi temaşaya dâvet eder. Bir
istikbâl-i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı
âlîde onu taltif eder. Liyakatını ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas
et.
İşte وَلِلَّهِ
اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى ezel ve ebed sultanının pek çok Esmâ-i hüsnâsı vardır.
Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuunatı ve ünvanları
vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennem'in vücudunu iktiza eden
isim ve ünvan ve şe'n ise; kanun-u tenâsül, kanun-u müsabaka, kanun-u teavün
gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini
isterler... Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübarezelerinden tut, tâ
semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine kadar o kanunun şümûlünü
iktiza eder.
Beşinci Basamak: Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var.
Semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levazımat-ı arziye, oradan
gönderiliyor ve mâdem ervah-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervah-ı
habîse dahi, ahyârı taklîden semâvat memleke-
sh: » (S: 187)
tine gitmeğe teşebbüs
edecekler. Çünki vücutça letâfet ve hiffetleri var. Hem şübhesiz tard ve
ref'edilecekler. Çünki mahiyetçe şeraret ve nühusetleri vardır. Hem bilâşek
velâ şübhe, şu muamele-i mühimmenin ve şu mübareze-i mâneviyenin âlem-i
şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünki Saltanat-ı Rubûbiyetin
hikmeti iktiza eder ki: Zîşuur için, bâhusus en mühim vazifesi müşahede ve
şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin
mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasılki nihayetsiz bahar
mu'cizâtına yağmuru işaret koymuş ve havârik-ı san'atına esbab-ı zâhiriyeyi
alâmet etmiş. Tâ, âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acib temaşaya,
umum ehl-i semâvat ve sekene-i arzın enzar-ı dikkatlerini celbetsin. Yâni o
koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir
kal'a hükmünde, bir şehir Sûretinde gösterip haşmet-i Rubûbiyetini tefekkür
ettirsin. Mâdem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona
bir işaret vardır. Halbuki hâdisat-ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna
münasib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira yüksek
kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen
şu hâdisat-ı necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten
anlaşılır. Halbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münasib
bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı
Âdem'den beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.
Altıncı Basamak: Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda
müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte
bunun için Kur'an-ı Kerim, öyle i'câzkâr bir belâgatla ve öyle âlî ve bâhir
üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan
ve tuğyandan zecreder ki; kâinatı titretir. Meselâ:
Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız, meseline işaret eden
يَا مَعْشَرَ
اْلجِنِّ وَاْلاِنْسِ
اِنِ اسْتَطَعْتُمْ
اَنْ تَنْفُذُوا
مِنْ اَقْطَارِ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
فَانْفُذُوا لاَ
تَنْفُذُونَ اِلاَّ
بِسُلْطَانٍ فَبِاَىِّ
اَلآَءِ رَبِّكُمَا
تُكَذِّبَانِ
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا
شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ
وَ نُحَاسٌ فَلاَ
تَنْتَصِرَانِ
sh: » (S: 188)
âyetindeki âzametli
inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl, ins ve cinnin gâyet mağrurane temerrüdlerini, gâyet
mu'cizane bir belâgatla kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rubûbiyetin
genişliği ve âzameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir.
Gûya şu âyetle, hem وَجَعَلْنَاهَا
رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ âyetiyle böyle diyor ki:
"Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey za'f ve
fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki
isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşan'ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki;
yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem
tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl'e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle
âzametli muti' askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ
gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in
memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki,
değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz
büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde
yıldızları, ateşli demirleri, şüvazlı nühasları size atabilirler, sizi
dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır,
eğer lüzum olsa, arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü
yıldızları üstünüze yağdırabilirler."
Evet Kur'anda Bâzı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların
kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin
teşhiri gibi sebeblerden ileri geliyor. Hem bâzan Kemâl-i intizâmı ve nihayet
adli ve gâyet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli
esbabı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar;
düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak: وَاِنْ
تَظَاهَرَا عَلَيْهِ
فَاِنَّ اللَّهَ
هُوَ مَوْلاَهُ
وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ
اْلمُؤْمِنِينَ
وَاْلمَلاَئِكَةُ
بَعْدَ ذَلِكَ
ظَهِيرٌ Ne
kadar Nebi hakkına hürmet ve ne kadar ezvacın hukukuna merhamet var. Şu mühim
tahşidat, yalnız hürmet-i Nebinin âzametini ve iki zaîfenin şekvalarının
ehemmiyetini ve haklarının riayetini, rahîmâne ifade etmek içindir.
Yedinci Basamak: Melekler ve semekler gibi, yıldızların
dahi
sh: » (S: 189)
gâyet muhtelif efradları
vardır. Bir kısmı nihayet küçük, bir kısmı gâyet büyüktür. Hattâ gök yüzünde
her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev'i de, nâzenin
semâ yüzünün murassa zînetleri ve o ağacın
münevv'er meyveleri ve o
denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni'-i Zülcemâl onları
yaratmış ve meleklerine mesîreler, binekler, menziller yapmıştır ve yıldızların
küçük bir nev'ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm-i şeyatîn için
atılan şahabların üç mânâsı olabilir:
Birincisi: Kanun-u mübareze, en geniş dairede dahi cereyan
ettiğine remz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvatta hüşyar nöbettarlar, mutî' sekeneler
var. Arzlı şerirlerin ihtilatından ve istima'larından hoşlanmayan cünudullah
bulunduğuna ilân ve işarettir.
Üçüncüsü: Müzahrafat-ı arziyenin mümessilât-ı habiseleri
olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvis etmemek
ve nüfus-u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz casusları
korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları
ebvâb-ı semâdan o şahablarla red ve tarddır.
İşte yıldız böceği
hükmünde olan kafa fenerine îtimad eden ve Kur'an güneşinden gözünü yuman
kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işaret edilen hakikatlara birden
bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'câz ışığı içinde şu âyetin
mânâsını gör!. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki
şeytana at, kendi şeytanını recmet!.. Biz dahi etmeliyiz ve رَبِّ اَعُوذُ
بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ
الشَّيَاطِينِ beraber demeliyiz.
فَلِلَّهِ
اْلحُجَّةُ الْبَالِغَةُ
وَ الْحِكْمَةُ
الْقَاطِعَةُ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَآ
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *
sh: » (S: 190)
Onbeşinci Sözün Zeyli
( Yirmialtıncı
Mektub'un Birinci Mebhası)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
وَاِمَّا
يَنْزَغَنَّكَ
مِنَ
الشَّيْطَانِ
نَزْغٌ
فَاسْتَعِذْ
بِاللَّهِ
اِنَّهُ هُوَ
السَّمِيعُ
الْعَلِيمُ
Hüccet-ül
Kur'an Aleşşeytan ve Hizbihî... İblisi ilzam, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı
iskât eden «Birinci Mebhas:» bîtarâfâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir
desisesini kat'î bir Sûrette reddeden bir vakıadır. O vakıanın mücmel bir
kısmını on sene evvel lemaât'ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel Ramazan-ı Şerifte
İstanbul'da Bayezid Câmi-i Şerifinde hâfızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim,
fakat mânevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayalen
dinledim, baktım ki bana der:
-«Sen Kur'anı pek âlî, çok
parlak görüyorsun. Bîtarâfâne muhakeme et, öyle bak. Yâni bir beşer kelâmı
farzet bak... Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?» dedi. Hakikaten
ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl
Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle
de o farz ile Kur'anın parlak ışıkları gizlenmeğe
sh: » (S: 191)
başladı. O vakit anladım
ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'andan
istimdad ettim. Birden bir nur kalbime geldi. Müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi.
O vakit şöylece şeytana karşı münazara başladı. Dedim:
-Ey şeytan! Bîtarâfâne muhakeme, iki taraf ortasında bir
vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz
bîtarâfâne muhakeme ise; taraf-ı muhalifi iltizâmdır, bîtaraflık değildir.
Muvakkaten bir dinsizliktir. Çünki: Kur'ana kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle
muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizâmdır, bîtarâfâne
muhakeme değildir, belki bâtıla tarafgirliktir. Şeytan dedi ki:
-Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme.
Ortada farzet, bak.Ben dedim:
-O da olamaz. Çünki münâzaun-fîh bir mal bulunsa, eğer iki
müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden
başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir Sûrette bir yere
bırakılacak. Hangisi isbat etse o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gâyet
uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten sahib-ül yed kim ise
onun elinde bırakılacaktır. Çünki ortada bırakmak kabil değildir. İşte Kur'an
kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakk'ın kelâmından ne kadar uzaksa,
o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, seradan süreyyaya
kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem
ortası yoktur. Çünki vücud ve adem gibi ve
iki nakızeyn gibi iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise, Kur'an için
sahib-ül yed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, onun elinde kabûl edilip, öylece
delâil-i isbata bakılacak. Eğer öteki taraf onun Kelâmullah olduğuna dair bütün
bürhânları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhat!
Binler berahin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı âzam'a çakılan bu muazzam
pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip onu düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin rağmına ehl-i hak ve insaf bu
Sûretteki hakikatlı muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde
dahi Kur'ana karşı îmanını ziyadeleştirirler. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği
yol ise: Bir kere beşer kelâmı farzedilse, yâni Arş'a bağlanan o muazzam
pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde
birtek bürhân lâzım ki, onu yer-
sh: » (S: 192)
den kaldırıp arş-ı
mânevîye çaksın... Tâ küfrün zulümatından kurtulup, îmanın envarına erişsin.
Halbuki buna
muvaffak olmak pek güçtür. Onun için senin desisen ile şu zamanda, bîtarâfâne
muhakeme Sûreti altında çokları îmanını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: Kur'an beşer kelâmına benziyor.
Onların muhaveresi tarzındadır. Demek, beşer kelâmıdır. Eğer Allah'ın kelâmı
olsa; ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san'atı
nasıl beşer san'atına benzemiyor, kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
-Nasılki Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve
hasaisinden başka, ef'al ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi
âdet-i İlâhiyyeye ve evâmir-i tekviniyesine münkad ve mutî' olmuş. O da soğuk
çeker, elem çeker ve hâkezâ... Herbir ahvâl ve etvârında hârikulâde bir vaziyet
verilmemiş. Tâ ki ümmetine ef'aliyle îmam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum
harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hârikulâde olsa idi, bizzât her
cihetçe imam olamazdı. Herkese mürşid-i mutlak olamazdı. Bütün ahvâliyle
Rahmeten lil-âlemîn olamazdı. Aynen öyle de: Kur'an-ı Hakîm ehl-i şuura
îmamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikata
muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâveratı ve üslûbu tarzında olmak zarurî ve
kat'îdir. Çünki cin ve ins münacatını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor,
mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor ve
hâkezâ... Herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'ın
Tur-i Sina'da işittiği Kelâmullah tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte,
işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi
bir ulül-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm
demiş: اَهَكَذَا
كَلاَمُكَ
قَالَ
اللَّهُ لِى
قُوَّةُ
جَمِيعِ
اْلاَلْسِنَةِ
Şeytan döndü, yine dedi ki:
Kur'anın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes'eleleri din
namına söylüyorlar. Onun için, bir beşer, din namına böyle bir şey yapmak
mümkün değil mi?
sh: » (S: 193)
Cevaben Kur'anın nuruyla dedim ki:
Evvelâ, dindar bir adam
din muhabbeti için "Hak böyledir. Hakikat budur. Allah'ın emri
böyledir" der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece
haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, onun yerinde konuşmaz. فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ düsturundan titrer.
Ve sâniyen, bir beşer kendi başına böyle yapması ve
muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir. Belki, yüz derece muhaldir.
Çünki birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler. Bir cinsten olanlar,
birbirinin Sûretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın zatlar birbirini
taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler, fakat daimî iğfal
edemezler. Çünki ehl-i dikkat nazarında alâküllihal etvâr ve ahvâli içindeki
tasannuatlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam
etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan; ötekinden gâyet uzaksa, meselâ
âdi bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir
çoban bir padişahın vaziyetini takınsa elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki
kendi maskara olacak. Herbir hali bağıracak ki: Bu sahtekârdır. İşte, hâşâ
yüzbin defa hâşâ!.. Kur'an, beşer kelâmı farzedildiği vakit: Nasıl bir yıldız
böceği bin sene tekellüfsüz hakikî bir yıldız olarak rasad ehline görünsün..
hem bir sinek bir sene tamamen tavus Sûretini tasannu'suz, temaşa ehline
göstersin.. hem sahtekâr, âmi bir nefer; namdar, âlî bir müşirin tavrını
takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin..
hem müfteri, itikadsız bir adam; müddet-i ömründe daima en sâdık, en emin, en
mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı
telaşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın? Bu ise yüz derece
muhaldir, ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek dahi, bedihî
bir muhali vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur'anı kelâm-ı beşer farzetmek; lâzım gelir
ki: Âlem-i İslâm'ın semâsında bilmüşahede pek parlak ve daima envar-ı hakaiki
neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i Kemâlât telakki edilen Kitab-ı
Mübin'in mahiyeti; hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin
hurafatlı bir düzmesi olsun ve en ya-
sh: » (S: 194)
kınında olanlar ve
dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın ve onu daima âlî ve menba-ı hakaik
bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey şeytan yüz
derece şeytaniyette ileri gitsen buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir
aklı kandıramazsın! Yalnız mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun! Yıldızı,
yıldız böceği gibi böyle küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'anı beşer kelâmı farzetmek, lâzımgelir ki;
âsârıyla, tesiratıyla, netâiciyle âlem-i insâniyetin bilmüşahede en ruhlu ve
hayat-feşan, en hakikatlı ve saadet-resan, en cem'iyetli ve mu'cizBeyân, âlî
meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan'ın gizli hakikatı; hâşâ muavenetsiz, ilimsiz
birtek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasannuatı olsun ve yakınında onu temaşa
eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehalar onda hiçbir zaman
hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin.. daima ciddiyeti,
samimiyeti, ihlası bulsun! Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, bütün
ahvâliyle, akvaliyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, îmanı, emniyeti,
ihlası, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren
en yüksek, en parlak, en âlî haslet telakki edilen ve kabûl edilen bir zâtı; en
emniyetsiz, en ihlassız, en itikadsız farzetmekle, muzaaf bir muhali vâki
görmek gibi şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir. Çünki şu mes'elenin
ortası yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur'an Kelâmullah olmazsa, arştan ferşe
düşer gibi sukut eder. Ortada kalmaz. Mecma-i hakaik iken, menba-ı hurafat olur
ve o hârika fermanı gösteren zât, hâşâ sümme hâşâ eğer Resulullah olmazsa;
a'lâ-yı illiyyînden esfel-i safilîne sukut etmek ve menba-ı Kemâlât
derecesinden maden-i desais makamına düşmek lâzımgelir. Ortada kalamaz. Zira
Allah namına iftira eden, yalan söyleyen en edna bir dereceye düşer. Bir
sineği, daimî bir Sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsafını onda her vakit
müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mes'ele de öyle muhaldir. Fıtraten
akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki, buna ihtimal versin.
Râbian: Hem Kur'anı kelâm-ı beşer farzetmek lâzımgelir ki;
Benî Âdem'in en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.)
mukaddes kumandanı olan Kur'an, bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı
düsturlarıyla, nafiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir
derecede bir intizâm verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî-mânevî
teçhiz ettiği ve
sh: » (S: 195)
umum o efradın derecatına göre akıllarını
tâlim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve vicdanlarını tathir, âza ve cevarihlerini istimal ve
istihdam ettiği halde; hâşâ, yüzbin defa hâşâ kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir
düzme farzedip yüz derece muhali kabûl etmek lâzım gelmekle beraber.. müddet-i
hayatında ciddî harekâtıyla Hakk'ın kanunlarını Benî Âdem'e ders veren ve
samimî ef'aliyle hakikatın düsturlarını beşere tâlim eden ve hâlis ve makul
akvaliyle istikametin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün
tarihçe-i hayatının şehadetiyle Allah'ın azabından çok havf eden ve herkesten
ziyade Allah'ı bilen ve bildiren ve nev'-i beşerin beşten birisine ve küre-i
arzın yarısına bin üçyüzelli sene Kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı
velveleye veren ve şöhretşiar şuunatıyla nev'-i beşerin belki kâinatın elhak
medâr-ı fahri olan bir zâtı; hâşâ yüzbin defa hâşâ sahtekâr, Allah'tan korkmaz
ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyyetin âdi derecesinde farzetmekle yüz
derece muhali birden irtikâb etmek lâzım gelir. Çünki şu mes'elenin ortası
yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur'an Kelâmullah olmazsa; arştan düşse, orta
yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzımgelir.
Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan bozulmamış hiçbir
aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi:
Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur
âkıllerine Kur'anı ve Muhammed'i inkâr ettirdim.
Elcevap: Evvelâ, gâyet uzak mesâfeden bakılsa, en büyük
şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gâyet
muhal bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini
görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı Ay zannetmiş.
"Ay'ı gördüm" demiş. İşte muhaldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun.
Fakat kasden ve bizzât Ay'a baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede
göründüğü için o muhali mümkün telakki etmiş.
Sâlisen: Hem kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır.
Adem-i kabûl bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilane bir
hükümsüzlüktür. Bu Sûrette çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı
onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem-i
sh: » (S: 196)
kabûl değil, belki o
kabûl-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde
senin gibi bir şeytan onun aklını elinden alır. Sonra inkârı ona yutturur. Hem
ey şeytan! Bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve
inad ve muğalata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle, çok
muhalâtı intaç eden inkâr ve küfrü o bedbaht insan Sûretindeki hayvanlara
yutturmuşsun.
Râbian: Hem Kur'anı kelâm-ı beşer farzetmek, lâzımgelir ki:
Âlem-i insâniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere,
aktablara bilmüşahede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemadiyen hakk ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakatı, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i Kemâle tâlim eden ve erkân-ı
îmâniyenin hakaikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desatiriyle iki cihanın saadetini
temin eden ve bu icraatının şehadetiyle bizzarure hak hâlis ve sâfi hakikat ve
gâyet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı; kendi evsafının ve
tesiratının ve envarının zıddıyla muttasıf tasavvur edip, -hâşâ sümme hâşâ- bir
sahtekârın tasniat ve iftiraların mecmuası nazarıyla bakmak; Sofestaîleri ve
şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî' bir hezeyan-ı küfrî olmakla
beraber; izhar ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehadetiyle ve müddet-i
hayatında gösterdiği bilittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve safi
ubûdiyetinin delaletiyle ve bilittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin
iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatın ve sahib-i Kemâlâtın
tasdikiyle en mu'tekid, en metin, en emin, en sadık bir zâtı; -hâşâ sümme hâşâ,
yüzbin kerre hâşâ- itikadsız, en emniyetsiz, Allah'tan korkmaz, bir vaziyette
farzetmek, muhalâtın en çirkin ve menfur bir Sûretini ve dalaletin en zulümlü
ve zulümatlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.
Elhasıl: Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde
denildiği gibi; nasıl kulaklı âmi tabakası i’câz-ı Kur'an fehminde demiş:
Kur'an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitablara kıyas edilse, hiçbirisine
benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur'an, umumun
altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise,
muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez.
Öyle ise Kur'an, umum kitabların fevkindedir. Öyle ise mu'cizedir.
Aynen öyle de, biz
de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebr
ve tak-
sh: » (S: 197)
sim denilen en kat'î bir
hüccetle deriz: Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'an, ya arş-ı âzamdan
ve ism-i âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut -hâşâ sümme hâşâ, yüzbin
kerre hâşâ- yerde sahtekâr Allah'tan korkmaz ve Allah'ı bilmez, itikadsız bir
beşerin düzmesidir. Bu ise ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı bunu sen diþyemedin ve diyemezsin ve
diyemeyeceksin. Öyle ise bizzarure ve bilâ-şübhe Kur'an, Hâlık-ı Kâinat'ın
kelâmıdır. Çünki ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz. Nasılki kat'î bir Sûrette
isbat ettik, sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, ya Resulullahtır ve
bütün Resullerin ekmeli ve bütün mahlukatın efdalidir veyahut -hâşâ yüzbin defa
hâşâ- Allah'a iftira ettiği ve Allah'ı bilmediği ve azabına inanmadığı için
itikadsız, esfel-i safilîne sukut etmiş bir beşer farzetmek (Haşiye)
lâzımgelir. Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya
münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve
dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünki bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek
dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o
münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: "Muhammed-i Arabî (A.S.M.)
çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi." Mâdem şu mes'ele iki şıkka
münhasırdır ve mâdem ikinci şıkk muhaldir ve hiçbir kimse buna sahib çıkmıyor
ve mâdem kat'î hüccetlerle isbat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarure
senin ve hizb-üş şeytanın rağmına olarak bilbedâhe ve bihakkalyakîn, Muhammed-i
Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resulullahtır ve bütün Resullerin ekmelidir ve
bütün mahlukatın efdalidir.
عَلَيْهِ
الصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
بِعَدَدِ
الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ
وَالْجَآنِّ
_____________________
(Haşiye): Kur'an-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyâ tlarını ve
galiz tâbiratlarını ibtal etmek için zikrettiğine istinaden, ehl-i dalaletin
fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhaliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek
için şu tâbiratı farz-ı muhal Sûretinde titreyerek kullanmağa mecbur oldum.
sh: » (S: 198)
ŞEYTANIN İKİNCİ KÜÇÜK BİR İTİRAZI
Sûre-i ق وَ
الْقُرْاَنِ
الْمَجِيدِ i okurken
مَا
يَلْفِظُ
مِنْ قَوْلٍ
اِلاَّ
لَدَيْهِ رَقِيبٌ
عَتِيدٌ
وَجَآءَتْ
سَكْرَةُ الْمَوْتِ
بِالْحَقِّ
ذَلِكَ مَا
كُنْتَ
مِنْهُ
تَحِيدُ وَ
نُفِخَ فِى
الصُّورِ
ذَلِكَ
يَوْمُ
الْوَعِيدِ
وَ جَآءَتْ
كُلُّ نَفْسٍ
مَعَهَا
سَآئِقٌ وَ
شَهِيدٌ
لَقَدْ كُنْتَ
فِى غَفْلَةٍ
مِنْ هذَا
فَكَشَفْنَا
عَنْكَ
غِطَآءَكَ
فَبَصَرُكَ
الْيَوْمَ
حَدِيدٌ وَ
قَالَ قَرِينُهُ
هَذَا مَا
لَدَىَّ
عَتِيدٌ اَلْقِيَا
فِى
جَهَنَّمَ
كُلَّ
كَفَّارٍ
عَنِيدٍ
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: "Kur'anın en mühim
fesahatını, siz onun selasetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki şu âyette
nereden nereye atlıyor? Sekerattan tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i Sur'dan
muhasebenin hitamına intikal ediyor ve ondan Cehennem'e idhali zikrediyor. Bu
acib atlamaklar içinde hangi selaset kalır? Kur'anın ekser yerlerinde, böyle
birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle
selaset, fesahat nerede kalır?"
Elcevap: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın esâs-ı i’câzı, en
mühimlerinden belâgatından sonra îcazdır. Îcaz, i’câz-ı Kur'anın en metin ve en
mühim bir esâsıdır. Kur'an-ı Hakîm'de şu mu'cizane îcaz,
sh: » (S: 199)
o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl-i
tedkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ:
وَ قِيلَ
يَآ اَرْضُ
ابْلَعِى
مَآءَ كِ
وَيَا سَمَآءُ
اَقْلِعِى
وَغِيضَ
اْلمَآءُ
وَقُضِىَ
اْلاَمْرُ
وَاسْتَوَتْ
عَلَى اْلجُودِىِّ
وَقِيلَ
بُعْدًا
لِلْقَوْمِ
الظَّاِلمِينَ
Kısa birkaç cümle ile, Tufan hâdise-i azîmesini netâiciyle
öyle îcazkârane ve mu'cizane Beyân ediyor ki; çok ehl-i belâgatı, belâgatına
secde ettirmiş.
Hem meselâ:
كَذَّبَتْ
ثَمُودُ
بِطَغْوَيهَا
اِذِ انْبَعَثَ
اَشْقَيهَا
فَقَالَ
لَهُمْ
رَسُولُ اللَّهِ
نَاقَةَ اللَّهِ
وَسُقْيَيهَافَكَذَّبُوهُ
فَعَقَرُوهَا
فَدَمْدَمَ
عَلَيْهِمْ
رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ
فَسَوَّيهَا
وَلاَ
يَخَافُ عُقْبَيهَا
İşte Kavm-i Semud'un acib ve mühim hâdisatını ve netâicini
ve sû'-i akibetlerini, böyle kısa birkaç cümle ile î'caz içinde bir icâz ile
selasetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda Beyân ediyor.
Hem meselâ:
وَذَا
النُّونِ
اِذْ ذَهَبَ
مُغَاضِبًا
فَظَنَّ اَنْ
لَنْ
نَقْدِرَ
عَلَيْهِ
فَنَادَى فِى
الظُّلُمَاتِ
اَنْ لآَ
اِلهَ اِلآَّ
اَنْتَ
سُبْحَانَكَ
اِنِّى
كُنْتُ مِنَ
الظَّاِلمِينَ
İşte اَنْ لَنْ
نَقْدِرَعَلَيْهِ cümlesinden فَنَادَى
فِى
الظُّلُمَاتِ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan
cümleler, fehmi ihlâl etmiyor, selasete zarar vermiyor. Hazret-i Yûnus
Aleyhisselâm'ın kıssasından mühim esâsları zikreder. Mütebâkisini akla havale
eder.
Hem meselâ: Sûre-i
Yûsuf'a اَرِْلُونِ kelimesinden
sh: » (S: 200)
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ ortasında yedi-sekiz cümle îcaz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi
ihlâl etmiyor, selasetine zarar vermiyor. Bu çeşit mu'cizane îcazlar Kur'anda
pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre-i Kaf'ın âyeti ise, ondaki îcaz pek acib ve
mu'cizanedir. Çünki kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene
olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılabatında kâfirin başına gelecek
elîm ve mühim hâdisata birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar
üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hâzır bir sahife gibi nazara
gösterir. Zikredilmeyen hâdisatı hayale havale edip, âli bir selasetle Beyân
eder.
وَاِذَا
قُرِئَ
الْقُرْآنُ
فَاسْتَمِعُوا
لَهُ
وَاَنْصِتُوا
لَعَلَّكُمْ
تُرْحَمُونَ
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa söyle...
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar ve insan Sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar ve feylesoflardan çok firavunlar var, enaniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslim-i silâh etmem!
* * *