Ondördüncü Söz
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
آلرَ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ
[Kur'an-ı
Hakîm'in ve Kur'anın müfessir-i hakikîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî
hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek
basamaklar hükmünde o hakikatların bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz ve
hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet Beyân edilecek. O
hakikatlardan Haşir ve Kıyametin nazîreleri, Onuncu Söz'de, bilhassa Dokuzuncu
Hakikatında zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sâir hakikatlardan
nümune olarak "Beş Mes'ele" zikrederiz.]
Birincisi: Meselâ: خَلَقَ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ فِى
سِتَّةِ اَيَّامٍ
"Altı günde gökleri ve yerleri yarattık" demek
olan; hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan eyyâm-ı
Kur'aniyye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşıyacağına işaret
eden hakikat-ı ulviyyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir
asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâl'in halkettiği seyyal
âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları; nazar-ı şuhûdâ gösteriyoruz.
Evet güyâ insanlar gibi dünyalar dahi, birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı
Zülcelâl'in emriyle âlem dolar, boşanır.
sh: » (S: 171)
İkincisi: Meselâ: وَلاَ
رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ
اِلاَّ فِى كِتَابٍ
مُبِينٍ وَكُلَّ شَيْءٍ
اَحْصَيْنَاهُ
فِى اِمَامٍ مُبِينٍ لاَ يَعْزُبُ
عَنْهُ مِثْقَالُ
ذَرَّةٍ فِى السَّموَاتِ
وَلاَ فِى اْلاَرْضِ
وَلآَ اَصْغَرُ
مِنْ ذلِكَ وَلآَ
اَكْبَرُ اِلاَّ
فِى كِتَابٍ مُبِينٍ
gibi âyetlerin ifade
ettikleri ki: "Bütün eşya, bütün ahvâliyle vücuda gelmeden ve geldikten
sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor." demek olan
hakikat-ı âliyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelâl, rûy-i zeminin
sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntâzam
mahlûkatın fihriste-i vücudlarını, tarihçe-i hayatlarını, desâtir-i
hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde mânevî bir Sûrette
derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i
kaderiyle, mânevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici
baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan
tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl-i intizâm ile muhafaza ettiğini nazar-ı
şuhuda gösteriyoruz. Güya her bir bahar, birtek çiçek gibi, gâyet muntâzam ve
mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemil ve Celil'in eliyle takılıp koparılıyor;
konup kaldırılıyor. Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki:
Kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuz'un yalnız bir cilve-i aksi olarak,
fihriste-i san'at-ı Rabbâniyye olup, ehl-i gafletin lisanında tabiat denilen bu
kitabet-i fıtriyyeyi, bu nakş-ı san'atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, tabiat-ı
müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir. اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا Hakikat nerede... Ehl-i gafletin telâkkileri nerede...
Üçüncüsü: Meselâ, hamele-i arş ve yer ve göklerin melâike-i
müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık'ın tasvir
ettiği, meselâ: kırkbinler başlı, herbir başta kırkbinler lisan ve her lisanda
kırkbinler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizâm ve külliyet ve vüs'at-i
ubûdiyyetlerini ifâde eden hakikata çıkmak için, şuna dikkat et ki:
Zât-ı Zülcelâl تُسَبِّحُ
لَهُ السَّموَاتُ
السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ فِيهِنَّ وَ سَخَّرْنَا
اْلجِبَالَ مَعَهُيُسَبِّحْنَ
sh: » (S: 172)
اِنَّا عَرَضْنَا
اْلاَمَانَةَ
عَلَى السَّمَوَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاْلجِبَالِ
-gibi âyetlerle tasrih
ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve
âzametine münâsib bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Evet bir bahr-ı müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbihiyyesi; güneşler,
aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi
elfâz-ı tahmîdiyyesi; hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın,
herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin herbir
kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrının da ve göklerin
herbir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır. Şu
binler başları olan zeminin her başında yüzbinler lisanlar bulunan ve her
lisanda yüzbin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i
misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek,
ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.
Evet müteaddid eşya bir
Cemâat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç
edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi
ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbîhîyyesini görecek bir melek-i müekkeli
olacaktır. İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir
muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın şu üç
başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde bak, kaç yüz mevzun ve
muntâzam meyve kelimeleri var ve her meyvede dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzun
tohumcuk harfleri, Emr-i كُنْ فَيَكُونُ e mâlik Sâni'-i Zülcelâl'ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh
bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre
âlem-i mânâda müteaddid diller ile tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle
olmak gerektir.
Dördüncüsü: Meselâ: اِنَّمَآ
اَمْرُهُ اِذَا
اَرَادَ شَيْئًا
اَنْ يَقُولَ لَهُ
كُنْ فَيَكُونُ وَمَآ اَمْرُ
السَّاعَةِ اِلاَّ
كَلَمْحِ الْبَصَرِ وَ نَحْنُ
اَقْرَبُ اِلَيْهِ
مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
sh: » (S: 173)
تَعْرُجُ اْلمَلاَئِكَةُ
وَالرُّوحُ اِلَيْهِ
فِى يَوْمٍ كَانَ
مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ
اَلْفَ سَنَةٍ
gibi âyetlerin ifade
ettikleri hakikat-ı ulviyyesine ki, Kadîr-i Mutlak o derece sühûlet ve sür'atle
ve mualecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad
eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni'-i Kadîr nihayet derecede
masnûata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede ondan baîddir. Hem
nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gâyet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle
tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor. İşte bu hakikat-ı Kur'aniyyenin
vücuduna, mevcûdâtta meşhud sühûlet-i mutlak içinde intizâm-ı ekmel şehadet
ettiği gibi, gelecek temsil dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ:وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Sâni'-i Zülcelâl'in Esmâ-i Hüsnâsından Nur isminin bir kesif
âyinesi hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve teshir-i İlâhî ile mazhar
olduğu vazifeler, şu hakikatı fehme takrib eder. Şöyle ki:
Güneş ulviyyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere
nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu,
cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir
ettiği halde; o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir
vecihle müteessir edemezler; kurbiyet dâva edemezler. Hem o Güneş, her şeffaf
zerreye, hattâ ziyası nereye girmiş ise orada hâzır ve nâzır gibi olduğu, o
zerrenin kabiliyet ve rengine göre Güneşin aksi ve bir nevi timsâli görünmesiyle
anlaşılır. Hem Güneşin âzamet-i nûraniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu
ziyâdeleşir. Nûrâniyyet âzametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip
kaçamazlar. Demek âzamet-i kibrîyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nuraniyyet
sırrıyla harice atmak değil; bilâkis daire-i ihâtasına alıyor. Hem güneşi,
mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak fâil-i muhtar
farzetsek, o derece sühulet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden katreden deniz
yüzünden seyyârata kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar,
tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsavâdirler. Deniz yüzüne
verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemâl-i intizâm ile verir. İşte,
semâ denizinin yüzünde ziyâdar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak'ın Nûr isminin
cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu haki-
sh: » (S: 174)
katın üç esâsının
nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti, ilim
ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, نُورَ النُّورِ مُنَوِّرَالنُّورِ مُقَدِّرَالنُّورِ olan Zât-ı Zülcelâl, herşey'e, ilim ve kudretiyle nihayetsiz
yakın ve hâzır ve nâzır ve eşya Ondan gâyet uzak olduğuna, hem o derece
külfetsiz, muâlecesiz, sühuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür'at ve
sühûletiyle îcad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î-küllî,
küçük-büyük, daire-i kudretinden hârice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine
şuhud derecesinde bir yakîn-i îmanî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.
Beşincisi: وَمَا
قَدَرُوا اللَّهَ
حَقَّ قَدْرِهِ
وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا
قَبْضَتُهُ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ
وَالسَّموَاتُ
مَطْوِيَّاتٌ
بِيَمِينِهِ
den tut, tâ وَاعْلَمُوآ
اَنَّ اللَّهَ
يَحُولُ بَيْنَ
اْلمَرْءِ وَقَلْبِهِ ye kadar.. hem اَللَّهُ
خَالِقُ كُلِّ
شَيْءٍ وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
وَكِيلٌ
den tut, tâ يَعْلَمُ
مَا يُسِرُّونَ
وَمَا يُعْلِنُونَ e kadar.. hem خَلَقَ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ dan tut, tâ خَلَقَكُمْ
وَمَا تَعْمَلُونَ e kadar.. hem مَا شَآءَ اللَّهُ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللَّهِ den tut, tâ وَمَا تَشَآؤُنَ اِلآَّ اَنْ يَشَآءَ اللَّهُ ya kadar hudud-u âzamet-i rubûbiyyeti ve kibriyâ-i ulûhiyyeti
tutmuş olan Ezel ve Ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zaîf ve nihayetsiz
fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile icada kabiliyeti
olmayan zaîf bir kisb ile mücehhez benî-âdeme karşı şedid şikâyat-ı
Kur'aniyyesi ve azîm tehdidatı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne
vecihle tevfik edilir?. Ne Sûretle münâsib düşer?. demek olan derin ve yüksek
hakikata kanaat getirmek için şu gelecek iki temsile bak:
sh: » (S: 175)
Birinci Temsil: Meselâ; şâhane bir bağ var ki, nihayetsiz
meyvedâr ve çiçekdar masnu'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek
çok hademeler tâyin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa
yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır ve şu
hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne
halel geldi veyahut kurudu. O vakit Hâlık'ın san'at-ı Rabbâniyyesinden ve
Sultân'ın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i
bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvaya hakları vardır.
Zira hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.
İkinci Temsil: Meselâ; cesîm bir sefine-i Sultaniyyede, âdi
bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic-i
hidematına halel getirdiğinden ve Bâzı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar
nâmına gemi sahibi ondan şedid şikâyet eder. Kusur sahibi ise, diyemez ki:
"Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değildim."
Çünki tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder. Fakat vücud kendine göre semere
verir. Çünki bir şeyin vücudu, bütün şerâit ve esbâbın vücuduna mütevakkıf
olduğu halde; o şeyin ademi, intifası, tek bir şartın intifâsıyla ve tek bir
cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: "Tahrib,
tamirden pek çok defa eshel olduğu" bir düstur-u müteârife hükmüne
geçmiştir. Mâdem küfür ve dâlâlet, tuğyan ve mâsiyet esâsları, inkârdır ve
reddir, terktir ve adem-i kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve
vücudlu görünse de, hakikatta intifadır, ademdir. Öyle ise cinâyet-i sâriyedir.
Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine halel verdiği gibi Esmâ-i İlâhiyyenin
cilve-i cemâllerine perde çeker.
İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdat namına o
mevcûdatın sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder ve etmesi, ayn-ı
hikmettir ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstehaktır ve dehşetli
vaîdlere, bilâşübhe sezâdır.
* * *
sh: » (S: 176)
Hâtime
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَمَا اْلحَيَاةُ
الدُّنْيَا اِلاَّ
مَتَاعُ الْغُرُورِ
[Gafil
kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.]
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti
unutup, dünyaya talib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve
kuşuna... Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin.
Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.
Ey nefis! Şu temsile bak gör: Nasıl dünyaya hasr-ı nazar,
aziz bir lezzeti, elîm bir eleme kalb eder.
Meselâ; şu karyede (yâni Barla'da) iki adam bulunur.
Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar.
Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam
İstanbul'a müştaktır, orayı düşünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona
denilse "Oraya git", sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde
doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı, ne
görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler, zanneder. Şu
bîçare adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misafire ünsiyyet edip teselli
bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür
tarafındadırlar.
Burada kalan bir-iki
tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme.
Merdane kabre bak,
sh: » (S: 177)
dinle
ne taleb eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. Sakın gafil olup
ikinci adama benzeme.
Ey nefsim! Deme: "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış,
herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur."
Çünki: Ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî,
fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at
peyda ediyor.
Hem deme: "Ben de herkes gibiyim." Çünki herkes
sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak
demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esâssızdır. Hem kendini
başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir
şey'i nizâmsız gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin?
Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisat-ı kevniyye, tesadüf oyuncağı değiller.
Meselâ: Zemine nebâtat ve hayvanat enva'ından giydirilen birbiri üstünde,
birbiri içinde, gâyet muntâzam ve gâyet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar
gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gâyet âlî
gayeler içinde kemâl-i intizâm ile meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini
bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın benî-Âdemden, bâhusus ehl-i
îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyyesinden omuz
silkmeye benzeyen zelzele gibi (Haşiye) mevt-âlûd hâdisat-ı hayâtiyyesini; bir
mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek bütün musibetzedelerin
elîm zâyiatını bedelsiz hebâen-mensur gösterip, müdhiş bir ye'se atarlar. Hem
büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i
Rahîm'in emriyle ehl-i îmânın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir
ve küfran-ı nimetten gelen günahlara keffarettir. Nasılki bir gün gelecek, şu
müsahhar zemin yüzünün zîneti olan âsâr-ı beşeriyyeyi şirk-âlûd, şükürsüz
görüp, çirkin bulur. Hâlık'ın emriyle büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler,
temizler. Allah'ın emriyle ehl-i şirki Cehennem'e döker. Ehl-i şükre "Haydi, Cennet'e buyurun" der.
(Haşiye): İzmir'in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.
* * *
sh: » (S: 178)
Ondördüncü Sözün Zeyli
بِسْمِ اللَّهِ
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اِذَا زُلْزِلَتِ
اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَآ
وَاَخْرَجَتِ
اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا
وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ
مَالَهَا يَوْمَئِذٍ
تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا
بِاَنَّ رَبَّكَ
اَوْحَى لَهَا الخ...
Şu sûre kat'iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve
zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bâzan da
titriyor.
[Mânevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele
münâsebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı yine mânevî ihtar yardımıyla
cevabları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç def'a niyyet ettimse de izin
verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.]
Birinci Sual: Bu
zelzelenin maddî musibetinden daha elîm mânevî bir musibeti olarak, şu
zelzelenin devamından gelen korku ve me'yusiyet ekser halkın ekser memlekette
gece istirahatını selbederek dehşetli bir azab vermesi nedendir?
Yine mânevî cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerifin
teravih vaktinde Kemâl-i neş'e ve sürur ile sarhoşçasına gâyet heveskârane
şarkıları ve bâzan kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i
İslâmiyetin her köşesinde câzibedârane işittirilmesi, bu korku azabını netice
verdi.
İkinci Sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî
tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçare müslümanlara iniyor?
Elcevab: Büyük hatâlar ve cinâyetler te'hir ile büyük
merkezlerde ve küçücük cinâyetler tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi;
mühim bir hikmete binâen ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı âzamı, Mahkeme-i
Kübrâ-yı Haşre te'hir edilerek ehl-i îmanın hatâları, kısmen bu dünyada cezası
verilir.(Haşiye)
(Haşiye): Hem Rus gibi olanlar, mensuh ve tahrif edilmiş
bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet
etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp,
bunlara hiddet ediyor.
sh: » (S: 179)
Üçüncü Sual: Bâzı eşhasın hatâsından gelen bu musibet bir
derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatâsından ileri
gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zâlim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizâmen
veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirâk eder, musibet-i âmmeye
sebebiyet verir.
Dördüncü Sual: Mâdem bu zelzele musibeti, hatâların
neticesi ve keffaret-üz zünûbdur. Mâsumların ve hatâsızların o musibet içinde
yanması nedendir? Adâlet ullah nasıl müsaade eder?
Yine mânevî canibden elcevab: Bu mes'ele sırr-ı kadere
taallûk ettiği için, Risâle-i Kader'e havale edip yalnız burada bu kadar
denildi:
وَاتَّقُوا
فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ
الَّذِينَ ظَلَمُوا
مِنْكُمْ خَآصَّةً Yâni: "Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği
vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp mâsumları da yakar."
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve
imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktizâ ederler ki,
hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler â'lâ-yı
illiyyîne çıksınlar ve Ebûcehiller esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar
böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebûcehiller aynen Ebubekirler gibi
teslim olup, mücahede ile mânevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif
bozulacaktı.
Mâdem mazlum, zâlim ile beraber musîbete düşmek, hikmet-i
İlâhîce lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri
nedir?
Bu suale karşı cevaben denildi ki: O
musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o
mâsumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne
geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir
nev'i şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan
büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab
içinde bir rahmettir.
Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî
hatâlara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru Mûsallat eder. Bu hal cemâl-i
rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvafık düşer?
sh: » (S: 180)
Elcevab: Kadîr-i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler
vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek
vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel
neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice
vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse;
o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir ve lüzumlu bir hayrı
yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ
birtek şer gelmesin gibi; gâyet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir
kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.
Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete
getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli
tecavüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir
unsura, küllî vazifesi içinde "Onları terbiye et" diye emir verilmesi
ayn-ı hikmettir ve adâlet tir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
Altıncı Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbat-ı
mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî
ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbabını ve
neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği
maddenin bir hakikatı var mıdır?
Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikatı yoktur. Çünki her
sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntâzam gömlekleri giyen ve değiştiren
küre-i arzın üstünde binler envâ'ın birtek nev'i olan, meselâ sinek taifesinden
hadsiz efradından birtek ferdin yüzer a'zâsından birtek uzvu olan kanadının
kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması
ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve
mercii ve hamisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'al ve ahvâli belki
hiçbir şeyi, -cüz'î olsun küllî olsun- irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlahî
hâricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zâhir esbabı
tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bâzan da bir madeni
harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir
ve hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile
birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması
noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne
derece belâhet ve divâneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelâl'in müsahhar bir
memuru, belki bir gemisi, bir tayya-
sh: » (S: 181)
resi olan Küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde
ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için
"ateşlendir" diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak,
hamakatın en eşneidir.
Altıncı Sualin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalâlet ve
ilhad, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibahlarına mukabele ve mümânâat
etmek için, o derece garib bir temerrüd ve acîb bir hamakat gösteriyorlar ki,
insanı insâniyetten pişman eder. Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet
şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyânından, kâinat ve anâsır-ı külliye
kızdıklarından ve Hâlık-ı Arz ve Semâvat dahi, değil hususî bir rubûbiyet,
belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve
geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rubûbiyetin daire-i
külliyesinde nev'-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve
tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen
bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve
dehşetli âfâtı nev'-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini,
adâletini, kayyumiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir Sûrette
gösterdiği halde; insan Sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî
işârât-ı Rabbâniyyeye ve terbiye-i İlâhiyyeye karşı eblehane bir temerrüd ile
mukabele edip diyorlar ki: "Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesadüfîdir.
Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş saat bütün
makinaları durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı
kızartmış, yangın Sûretini vermiş" diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir
temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbab yalnız birer bahanedirler, birer
perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için
bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: "İşte
bu ağaç bundan çıkmış" diye Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı
inkâr eder misillü Bâzı zâhirî sebebleri irae eder. Hâlık'ın ihtiyar ve hikmet
ile işlenen pek büyük bir fiil-i Rubûbiyetini hiçe indirir. Bâzan gâyet derin
ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikata fennî
bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız
kaldı.
İşte gel! Belâhet ve hamakatın nihayetsiz derecelerine bak
ki: Yüz sahife ile târif edilse ve hikmetleri Beyân edilse ancak tama-
sh: » (S: 182)
mıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-ı meçhuleye bir
nam takar; mâlûm bir şey gibi: "Bu budur" der. Meselâ: "Güneşin
bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem birer irade-i külliye ve birer
ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyyet-i nev'iyyenin ünvanları bulunan ve
«âdetullah» namıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir
hâdise-i rubûbiyyeti irca' eder. O irca' ile, onun nisbetini irade-i
ihtiyariyyeden keser; sonra tutar tesadüfe, tabiata havale eder. Ebûcehil'den
ziyade muzaaf bir eçheliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli
harbini bir nizâm ve kanun-u askeriyeye isnad edip; kumandanından,
padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü âsi bir
divane olur. Hem meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten icâdı gibi, bir tırnak
kadar bir odun parçasından çok mu'cizâtlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları,
yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese:
"Bu işler, tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş." O ustanın hârika
san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamakattır. Aynen öyle
de...
Yedinci Sual: Bu hâdise-i arziyye, bu memleketin ahâli-i
İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden
Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?
Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı
gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete
mahsus olması; hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri
uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle bu
hâdise ehl-i îmanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için
sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyade
sarsmasının iki vechi var:
Biri: Hatâları az olmak cihetiyle temizlemek için tâcil
edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı îmân
muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mâğlub olmak fırsatıyla, ehl-i
zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel
oraları tokatladı, ihtimali var.
لاَ يَعْلَمُ
الْغَيْبَ اِلاَّ
اللَّهُ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَآ
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *