Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı
(Makam münasebetiyle
buraya alınmıştır)
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.
İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota Sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
"Ey insan!" dediğim vakit nefsimi murâd ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhan benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle, Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
قَالَتْ يَا
اَيُّهَا اْلَمَلاُ
اِنِّى اُلْقِىَ
اِلَىَّ كِتَابٌ
كَرِيمٌ اِنَّهُ
مِنْ سُلَيْمنَ
وَ اِنَّهُ بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
BİRİNCİ SIR: "Bismillâhirrahmânirrahîm"in bir
cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat sîmâsında, arz sîmâsında ve insan sîmâsında
birbiri içinde birbirnin numinesini gösteren üç sikke-i rubibyet var.
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesânüd,
teanuk, tecâvübden tezahür eden sikke-i kübrâ-i ulûhiyettir ki,
"Bismillah" ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz sîmasında nebâtat ve hayvanâtın tedbir
ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenâsüb, intizâm, insicam, lütuf ve
sh: » (S: 9)
merhametten tezahür eden
Sikke-i Kübrâ-i Rahmâniyettir ki, "Bismillâhirrahman" ona bakıyor.
Sonra insanın mahiyet-i câmiasının sîmasındaki letâif-i
re'fet ve dekaik-ı şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezahür eden sikke-i
ulya-i rahîmiyettir ki, "Bismillâhirrahmânirrahîm"deki "Er-Rahîm"
ona bakıyor.
Demek "Bismillâhirrahmânirrahîm" sahife-i âlemde
bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır. Ve
kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yâni
"Bismillâhirrahmânirrahîm" yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve
âlemin nüsha-i Mûsağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsânî
arşa çıkmağa bir yol olur.
İKİNCİ SIR: Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü
boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yâni,
meselâ: Nasılki Güneş, ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmu-i
ziyâsındaki Güneşin zâtını mülahaza etmek için gâyet geniş bir tasavvur ve
ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan; Güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak
şeyde Güneşin zâtını aksi vasıtasıyla gösteriyor ve her parlak şey, kendi
kabiliyetince Güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyası, harâreti gibi
hassalarını gösteriyor ve her parlak şey Güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine
göre gösterdiği gibi; Güneşin ziyâ ve hararet ve ziyâdaki elvan-ı seb'a gibi
keyfiyatlarının her birisi dahi, umum mukabilindeki şeyleri ihâta ediyor. Öyle
de: وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى -temsilde hatâ olmasın- ehadiyet ve samediyet-i İlâhiyye,
herbir şeyde, husûsan zîhayatta, husâsan insanın mâhiyet âyinesinde bütün
Esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcûdât
ile alâkadar herbir ismi bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte vâhidiyet içinde
ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes'i unutmamak için, daima vâhidiyetteki
Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden
"Bismillâhirrahmânirrahîm"dir.
ÜÇÜNCÜ SIR: Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede
rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine rahmettir. Ve
bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye
sh: » (S: 10)
eden, bilbedâhe yine
Rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi,
bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine
koşturan, bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi
dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede rahmettir. Ve bu fâni insanı
ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatâb ve dost yapan, bilbedâhe
rahmettir.
Ey insan, mâdem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedâr ve
sevimli ve mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir.
"Bismillâhirrahmânirrahîm" de, o hakikata yapış ve vahşet-i
mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı Ezel ve
Ebed'in tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatıyle ve şefeatıyla ve şuââtıyla o
Sultan'a muhatâb ve halîl ve dost ol!
Evet kâinatın enva'ını hikmet dairesinde insanın etrafında
toplayıp bütün hâcâtına Kemâl-i intizâm ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe iki
hâletten birisidir: Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona
itaat ediyor, muavenetine koşuyor. -Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi,
çok muhâlâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir
Sultan-ı Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor.- Veyahut bu kâinatın perdesi
arkasında bir Kadîr-i Mutlak'ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın
enva'ı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir
zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün
envâ'-ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin
hâcetlerine "Lebbeyk!" dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin,
tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen
de onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki: Senin gibi zaîf-i
mutlak, âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı
müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve
kudreti tâzammun eden hakikat-ı rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden
küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün
ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan
"Bismillâhirrahmânirrahîm"i de. O ahmetin vusulüne vesile ve o
Rahmân'ın dergâhında şefâatçı yap.
Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, Güneş kadar zâhirdir.
sh: » (S: 11)
Çünki nasıl merkezî bir nakış, her taraftan
gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de: Bu
kâinatın daire-i kübrâsında binbir İsm-i İlahî'nin cilvesinden uzanan nuranî
atkılar, kâinat sîmasında öyle bir sikke-i Rahmet içinde bir hâtem-i
Rahîmîyyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti
nescediyor ki, Güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet Şems ve Kamer'i, anâsır ve maadini, nebâtat ve
hayvanatı; bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi o binbir isimlerin şuâlarıyla
tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan umum vâlidelerin
gâyet şirin ve fedâkârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı
hayat-ı insâniyeye müsahhar eden ve ondan rubûbiyyet-i İlahiyenin gâyet güzel
ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak
rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-i mutlakına
karşı, rahmetini ihtiyâc-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir
şefaatçi yapmış.
Ey insan, eğer insan isen
"Bismillâhirrahmânirrahîm" de. O şefaatçiyi bul!
Evet zeminde dörtyüzbin muhtelif ayrı ayrı nebâtatın ve
hayvanatın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine
kemâl-i intizâm ile hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın
sîmâsında hâtem-i ehadiyeti vaz'eden; bilbedâhe belki bilmüşâhede rahmettir ve
o rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücudları kadar kat'î
olduğu gibi, o mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var. Evet zeminin
yüzünde öyle bir hâtem-i Rahmet ve sikke-i Ehadiyet bulunduğu gibi, insanın
mâhiyet-i mâneviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki,
küre-i arz sîmasındaki sikke-i merhamet ve kâinat sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı
rahmetten daha aşağı değil. Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta-i
mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmâyı veren, o
sîmâda böyle bir sikke-i Rahmeti ve bir hâtem-i Ehadiyeti vaz'eden zât, seni
başı boş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin;
sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini
meyvesi çürük, bozuk
ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiç
bir
sh: » (S: 12)
vechile noksaniyyeti
olmıyan, Güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr
ettirsin. Hâşâ!..
Ey insan! Bil ki: O Rahmetin arşına yetişmek için bir
mi'rac var. O mi'rac: "Bismillâhirrahmânirrahîm"dir. Ve bu mi'rac ne
kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın
yüzondört Sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitabların ibtidalarına ve
umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmele'nin âzamet-i kadrine en kat'î
bir hüccet şudur ki: İmam-ı Şafiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler:
"Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur'anda yüzondört defa nâzil
olmuştur."
DÖRDÜNCÜ SIR: Hadsiz kesret içinde vâhidiyyet tecellisi,
hitab-ı "İyyâke Na'büdü " ve demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor.
Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip"İyyâke Na'büdü
ve İyyâke Nestaîn" demeğe küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım
geliyor. Ve bu sırra binâen cüz'iyyatta zâhir bir Sûrette sikke-i ehadiyyeti
gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i
ehadiyyeti göstermek ve Zât-ı Ehad'i mülâhaza ettirmek için hâtem-i Rahmâniyyet
içinde bir sikke-i Ehadiyeti gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede
"İyyâke Na'büdü ve İyyâke Nestaîn"deyip doğrudan doğruya Zât-ı
Akdes'e hitab ederek müteveccih olsun.
İşte Kur'an-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki,
kâinatın daire-i âzamında, meselâ semâvat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit
birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir
bir Sûrette hâtem-i Ehadiyyeti göstersin. Meselâ: Hilkat-ı semâvat ve arzdan
bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmasındaki dekaik-ı
ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh
Mâbudunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ:
وَمِنْ
آيَاتِهِ خَلْقُ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
âyeti mezkûr hakikatı
mû'cizâne bir Sûrette gösteriyor.
Evet, hadsiz
mahlûkatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi
en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır. Fakat o
vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir. Hakikî hitabı tam temin
edemiyor. Onun
sh: » (S: 13)
için, vahdet arkasında
Ehadiyyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan
doğruya Zât-ı Akdes'e karşı kalbe yol açsın. Hem Sikke-i Ehadiyyete nazarları
çevirmek ve kalbleri celbetmek için o sikke-i Ehadiyyet üstünde gâyet cazibedâr
bir nakış ve gâyet parlak bir nur ve gâyet şirin bir halâvet ve gâyet sevimli
bir cemâl ve gâyet kuvvetli bir hakikat olan Rahmet sikkesini ve Rahîmiyyet
hâtemini koymuştur. Evet o Rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını
celbeder, kendine çeker ve Ehadiyyet Sikkesine îsal eder. Ve Zât-ı Ehadiyeyi
mülâhaza ettirir ve ondan "İyyâke Na'büdü ve İyyâke Nestaîn"deki
hakikî hitaba mazhar eder. İşte "Bismillahirrahmânirrahîm" Fatiha'nın
fihristesi ve Kur'anın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle bu mezkûr sırr-ı
azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş. Bu ünvanı eline alan, rahmetin tabakatında
gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envar-ı
rahîmiyeti ve şefkati görür.
BEŞİNCİ SIR: Bir hadîs-i şerifte varid olmuş ki:
اِنَّ اللّهَ
خَلَقَ اْلاِنْسَانَ
عَلَى صُورَةِ
الرَّحْمنِ -ev kemâ kal-
Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i îmâniyeye
münasib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım
ehl-i aşk, insanın simâ-yı mânevîsine bir Sûret-i Rahman nazarıyla bakmışlar.
Ehl-i tarîkatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas
olduğundan, hakikata muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı
başında olanlar, fikren onların esâs-ı akaide münafî olan mânâlarını kabûl
edemez. Etse hatâ eder.
Evet bütün kâinatı bir
saray, bir ev gibi muntâzam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve
kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntâzam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı
Akdes-i İlahî'nin şeriki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi,لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ sırrıyle Sûreti, misli, misâli, şebihi dahi olamaz. Fakat,
وَلَهُ اْلمَثَلُ
اْلاَعْلَى فِى
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَهُوَ الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ sırrıyle,ve temsîliyþþþlþe, şuûnatına ve sıfât ve esmâsına bakılır.
Demek
sh: » (S: 14)
mesel ve temsil, şuûnat nokta-i nazarında
vardır. Şu mezkûr Hadîs-i Şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan,
ism-i Rahmân'ı tamamıyla gösterir bir Sûrettedir. Evet, sâbıkan Beyân ettiğimiz
gibi, kâinatın sîmasında binbir ismin şuâlarından tezahür eden İsm-i Rahman
göründüğü gibi, zemin yüzünün simâsında Rubûbiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz
cilveleriyle tezâhür eden İsm-i Rahman gösterildiği gibi, insanın Sûret-i
câmiasında küçük bir mikyasta zeminin sîması ve kâinatın sîması gibi yine o
ism-i Rahman'ın cilve-i etemmini gösterir demektir. Hem işarettir ki: Zât-ı
Rahmânirrahîm'in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o
kadar o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a delaletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki,
Güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin
vuzuhuna işareten "O âyine Güneştir" denildiği vakit, "İnsanda
Sûret-i Rahman var" vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten
denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdet-ül Vücûdun mûtedil kısmı "Lâ Mevcûde
illâ hû" bu sırra binaen bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin Kemâline
bir ünvan olarak demişler.
اََللّهُمَّ يَا رَحْمنُ
يَا رَحِيمُ بِحَقِّ
بِسْمِ اللّهِ
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اِرْحَمْنَا كَمَا
يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ
وَ فَهِّمْنَا
اَسْرَارَ بِسْمِ
اللّهِ الرَّحْمنَ
الرَّحِيمِ كَمَا
يَلِيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ
آمِينَ
ALTINCI SIR: Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde
yuvarlanan biçâre insan! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesîle ve ne kadar
makbûl bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan-ı
Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak Kemâl-i intizâm ve
itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelâl'in ve o
Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğna-i Zâtîsi var. Ve istiğna-i mutlak içindedir.
Hiçbir cihetle kâinata ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i
alel-ıtlak'tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve âzameti
altında nihayet itâatte, Celâline karşı tezellüldedir. İşte Rahmet seni, ey
insan! O Müstağni-i Alelıtlakın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve ona
dost yapar ve ona muhatâb eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl
sen Güneşe yetişemiyorsun; çok uzaksın; hiçbir ci-
sh: » (S: 15)
hetle yanaşamıyorsun;
fakat Güneşin ziyâsı Güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin
eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdese ve O Şemsi Ezel ve Ebede biz çendan
nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti onu bize yakın
ediyor.
İşte ey insan! Bu Rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir
hazîne-i nur buluyor. O hazîneyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir
misâli ve mümessili ve o Rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve
Rahmetenlil-âlemîn ünvânıyla Kur'anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmetenlil-âlemîn
olan Rahmet-i mücessemeye vesîle ise: salâvattır. Evet Salâvatın mânâsı Rahmettir.
Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duası olan Salâvat ise, o
Rahmetenlil-âlemînin vüsûlüne vesiledir. Öyle ise sen Salâvatı kendine, o
Rahmetenlil-âlemîne vesile yap ve o Zâtı da Rahmet-i Rahman'a vesîle ittihaz
et. Umum ümmetin Rahmetenlil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz
bir kesretle Rahmet mânâsiyla Salâvat getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymettar
bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir Sûrette
isbat eder.
Elhâsıl: Hazîne-i Rahmetin en kıymettar pırlantası ve
kapıcısı Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci
anahtarı dahi: "Bismillahirrahmânirrahîm"dir. Ve en kolay bir
anahtarı da Salavattır.
اَللّهُمَّ
بِحَقِّ اَسْرَارِ
بِسْمِ اللّهِ
الرَحْمنِ الرَّحِيمِ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
مَنْ اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
كَمَا يَلِيقُ
بِرَحْمَتِكَ
وَ بِحُرْمَتِهِ
وَ عَلَى الِهِ
وَ اَصْحَابِهِ
اَجْمَعِينَ وَ
ارْحَمْنَا رَحْمَةً
تُغْنِينَا بِهَا
عَنْ رَحْمَةِ
مَنْ سِوَاكَ مِنْ
خَلْقِكَ آمِينَ.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* *
*