Onüçüncü Söz
بِسْمِ اللّهِ
الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَنُنَزِّلُ
مِنَ الْقُرْآنِ
مَا هُوَ شِفَاءٌ
وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
{ وَمَا عَلَّمْنَاهُ
الشِّعْرَ وَمَا
يَنْبَغِى لَهُ
Kur'an-ı
Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i
ilimlerini müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın bütün kâinattaki âdiyat
nâmıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki
âdet ve ülfet perdesini keskin Beyânâtıyla yırtıp, o hakaik-i acîbeyi zîşuura
açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu'cizât-ı
kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız
hârikulâdelikten düşen ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan
sukut eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet
diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi' bir mu'cize-i kudret olan insanın
hilkatini âdi deyip lâyakdlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden hurûc
etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı
ibrete teşhir eder. Meselâ: En lâtif ve umumî bir mu'cize-i rahmet olan bütün
yavruların hazine-i gaybdan muntâzam iâşelerini âdi görüp, küfran
sh: » (S: 144)
perdesini
üstüne çeker. Fakat intizâmdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş,
yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil
yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hâzır balıkçıları
ağlatmak ister (Hâşiye). İşte Kur'an-ı Kerim'in ilim ve hikmet ve mârifet-i
İlâhiyye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve mârifet-i
Sâni' cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!
İşte bu sırdandır ki:
Kur'an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi' olduğundan, şiirin
hayâlâtından müstağnidir. Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın i’câz derecesindeki
Kemâl-i nizâm ve intizâmı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san'atı, muntâzam
üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de
budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser
âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd
münâsebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o dâire-i muhita içindeki âyetlere
birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere
bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'an içinde binler Kur'an
bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir. Nasılki Yirmibeşinci Söz'de
Beyân edildiği gibi; Sûre-i İhlâs içinde otuzaltı Sûre-i İhlâs mikdarınca
herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i
ilm-i tevhid bulunur ve tâzammun ediyor. Evet nasılki semâda olan intizâmsız
yıldızların sûreten adem-i intizâmı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına
girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i
muhîtasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcûdat beynindeki nisbet-i
hafiyyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek
yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer
yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde kemâl-i intizâmı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ
الشِّعْرَ وَمَا
يَنْبَغِى لَهُ nün bir sırrını bil! Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük
hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki
Kur'anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, par-
_______________________________________
(Haşiye): Amerika'da aynen bu vâkıa olmuştur.
sh: » (S: 145)
lak ve revnakdardır ki,
en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gâyet küçük ve sönük
kalır. Meselâ: يَوْمَ
نَطْوِى السَّمَاءَ
كَطَىِّ السِّجِلِّ
لِلْكُتُبِ { يُغْشِى
اللَّيْلَ النَّهَارَ
يَطْلُبُهُ حَثِيثًا
اِنْ كَانَتْ
اِلاَّ صَيْحَةً
وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ
جَمِيعٌ لَدَيْنَا
مُحْضَرُونَ gibi hadsiz hakikatları buna şahiddir. Kur'anın herbir âyeti,
birer necm-i sâkıb gibi, i’câz ve hidâyet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını
nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr-ı câhiliyette ve o
sahrâ-yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i
cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur'anın lisan-ı
ulviyesinden يُسَبِحُ ِللّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ اْلمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ اْلحَكِيمِ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât-ı âlem يُسَبِحُsadasıyla işitenlerin
zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o
karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan
mahlûkât, تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ sayhasıyla işitenlerin nazarında; gökyüzü bir ağız, bütün
yıldızlar birer kelime-i hikmet-nümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa;
berr ve bahr birer lisan; ve bütün hayvanat ve nebâtat birer kelime-i
tesbih-feşan Sûretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamânâ
bakmakla, mezkûr zevkin dekaikını göremezsin. Evet o zamandan beri nurunu
neşreden ve mürur-u zaman ile ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirat-ı
İslâmiye ile parlayan ve Kur'anın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile
yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne
kadar tatlı bir zemzeme-i i'câz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla
göremezsin ve bir çok enva'-ı i'câzı içinde bu nev-i i'câzını zevk edemezsin.
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın en yüksek bir derece-i i'câzına bakmak istersen, şu
temsili dinle, bak. Şöyle ki:
sh: » (S: 146)
Gâyet yüksek ve garib ve gayetle yayılmış acib bir ağaç
farzedelim ki; o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde
saklanmış. Mâlûmdur ki: Bir ağacın, insanın a'zaları gibi; onun dalları,
meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet,
bir tenâsüb, bir müvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mahiyetine göre bir
şekil alır, bir Sûret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o
ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir a'zâsına mukabil birer
resim çekse, birer hudud çizse, dalından meyveye, meyveden yaprağa, bir
tenâsüble bir Sûret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde ve
müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve Sûretini gösterecek muvafık
tersîmatla doldursa; elbette şübhe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşina
nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın dahi,
hakikat-ı mümkinata dair (ki o hakikat; dünyanın ibtidasından tut, tâ âhiretin
en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış
olan şecere-i hilkatin hakikatına dair) Beyânât-ı Furkaniyesi, o kadar tenâsübü
muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer Sûret vermiştir ki; bütün
muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur'anın tasvirine «Mâşâallah, Bârekâllah»
deyip, «Tılsım-ı kâinatı ve muammayı hilkatı keşf ve fetheden yalnız sensin ey
Kur'an-ı Hakîm!» demişler.
وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى -temsilde kusur yok- Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiyyeyi, şuun ve
ef'âl-i Rabbâniyyeyi, bir şecere-i tûba-i nur hükmünde temsil edelim ki; o
şecere-i nuraniyenin daire-i âzameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u
kibriyâsı, gayr-ı mütenahî fezâ-yı ıtlakta yayılıp îhatâ ediyor.
Hudud-u icraatı, يَحُولُ بَيْنَ
اْلمَرْءِ وَقَلْبِهِ
{
فَالِقُ
اْلحَبِّ وَالنَّوَى
{
هُوَ الَّذِى
يُصَوِّرُكُمْ
فِى اْلاَرْحَامِ
كَيْفَ يَشَاءُ hududundan tut tâ وَالسَّموَاتُ
مَطْوِيَّاتٌ
بِيَمِينِهِ { خَلَقَ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ
فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ
{
وَ سَخَّرَ
الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ hududuna kadar uzanmış o hakikat-ı nurani-
sh: » (S: 147)
yeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gayât ve meyveleriyle o
kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak,
birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir Sûrette o
hakaik-i esmâ ve sıfâtı ve şuun ve ef'âli Beyân etmiştir ki, bütün ehl-i keşf
ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelan eden bütün ashâb-ı irfan ve hikmet, o
Beyânât-ı Furkaniyeye karşı «Sübhânallah» deyip, «Ne kadar doğru, ne kadar
mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık» diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ: Bütün daire-i imkân
ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan
îmanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve
çiçekler aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir
müvazenet Sûretinde târif eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhar eder ki,
akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne hayran kalır. Ve o îmân dalının bir
budağı hükmünde olan İslâmiyet'in erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en
ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemîyâtı ve
en cüz'î semeratına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve Kemâl-i
münasebet ve tam bir müvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur'an-ı câmiin
nusus ve vücuhundan ve îşârat ve rumuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin
kemâl-i intizâmı ve müvazeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resaneti; cerhedilmez bir
şahîd-i âdil, şübhe getirmez bir bürhân-ı katı'dır. Demek oluyor ki; Beyânât-ı
Kur'aniye, beşerin ilm-i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz.
Belki bir ilm-i muhita istinad ediyor ve cemi' eşyayı birden görebilir, ezel
ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. َاْلحَمْدُ
ِللّهِ الَّذِى
اَنْزَلَ عَلَى
عَبْدِهِ الْكِتَابَ
وَلَمْ يَجْعَلْ
لَهُ عِوَجًا bu hakikata işaret eder.
اَللّهُمَّ يَا مُنْزِلَ
الْقُرْآنِ بِحَقِّ
الْقُرْآنِ وَ
بِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ
عَلَيْهِ الْقُرْآنُ
نَوِّرْ قُلُوبَنَا
وَ قُبُورَنَا
بِنُورِ اْلاِيمَانِ
وَ الْقُرْآنِ
آمِينَ يَا مُسْتَعَانُ
* *
*
Onüçüncü Sözün İkinci
Makamı
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
(Câzibedâr
bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen Bâzı gençlerle bir
muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve câzibedâr
lehviyat ve hevesâtın hücumları karşısında «Âhiretimizi ne Sûretle
kurtaracağız» diye, Risale-i Nur'dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur'un
şahs-ı mânevîsi nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez.
Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda «Üç
Yol»dan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i îmân için bu dünyadan daha
güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette
gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i
münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve îtikad ettiği ve
inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için
bir idam-ı ebedî kapısı... Yâni: Hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam
edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki
şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür. Mâdem ecel gizlidir; her vakit
ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette
daima gözü önünde öyle büyük
sh: » (S: 149)
dehşetli bir mes'ele
karşısında bîçare insan; o îdam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i
münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir
saadet-i ebediyyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek
hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun
da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sâdık,
ellerinde nişâne-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların
haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza
basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba
gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri
aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde(*) isbat ettikleri ve yüzde
doksandokuz ihtimal-i kat'î ile «İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu
saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itaat iledir...» diye ittifakan
haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike
yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü
dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî, onun
yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve Mûsaddak muhbirlerin
yüzde yüz ihtimal ile, dalâlet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve
ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb olduğunu ve îman, ubûdiyyet; yüzde yüz
ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki
kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor
diye ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acîb ve
garib ve dehşetli ve âzametli mes'ele karşısında bulunan bîçare insan ve
bâhusus müslüman: Eğer îmân ve ubûdiyyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve
lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya
çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi
kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta
vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i
dalâlet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem
kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten
hissettirmez.
____________________________
(*) Onlardan birisi Risale-i Nur'dur. Meydandadır.
sh: » (S: 150)
Mâdem ehl-i îmân ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir
hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu
ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altun ve elmasları kazandıracak
bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit «Gel biletini al!» diye
beklemesinden derin, esâslı, hakikî lezzet ve zevk-i mânevî öyle bir lezzettir
ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet
hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla,
o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihane ve heveskârane
muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı
düşer. Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler,
diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler.
Allah'ı bilmeseler de kemâlâta medâr olacak Bâzı güzel hasletler bulunabilir.
Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün Kemâlâtı Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve
zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz.
Ve ruhunda Kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esâsâtı bilemez. Çünki
peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti, umum nev'-i beşere
baktığı için ve mu'cizâtça ve dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün
hakaikte üstadlık edip, ondört asırda parlak bir Sûrette isbat eden ve nev'-i
beşerin medâr-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esâsiyelerini ve usûl-ü dînini
terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir Kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka
mahkûmdur.
İşte ey hayat-ı dünyeviyyenin zevkine mübtelâ ve endişe-i
istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın
lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe
iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir
lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık Beyânâtta elbette anladınız. Eğer mâzi,
yâni geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihâzırda gösterdikleri gibi;
istikbaldeki ahvâl dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile
gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret
edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îmân
dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
* * *
sh: » (S: 151)
BİRKAÇ BİÇARE GENÇLERE
VERİLEN BİR TENBİH, BİR DERS, BİR İHTARDIR
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve
gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir
ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen
gençlere dediğim gibi dedim ki: Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz
daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi' olup başınıza hem dünyada, hem
kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler
getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür
olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik mânen bâki kalacak
ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyahut isyan ile o îmân tesir
etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o
zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki insanda akıl
ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hâzır zamanla beraber geçmiş ve
gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem
lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hâzır lezzetini, geçmişten
gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise,
eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hâzır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve
gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor.
Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek
hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i
dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bulunduğu gündür.
Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında madumdur, ölmüştür.
Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise,
îtikadsızlığı cihetiyle yine madumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar,
mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer Îman hayata
hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem ge-
sh: » (S: 152)
lecek zamanlar îmânın
nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hâzır gibi ruh ve kalbine îmân
noktasında ulvî ve mânevî ezvakı ve envar-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatın,
«İhtiyar Risâlesinde» e Yedinci Rica'da izahı var. Ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini
isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve
günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit
vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise, size; -başka gençlere
söylediğim gibi- bir temsil ile Beyân ediyorum:
Meselâ, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun
yanında bir piyango (fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren) dairesi var.
Biz buradaki on kişi alâküllihal, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya
davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her
dakika, yâ «Gel idam biletini al, darağacına çık!» veyahut «Gel, milyonlar
altun kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!..» Demelerini
beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir
kadın, elinde zâhiren gâyet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek
istiyor. Diğer biri de: aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının
arkasından girdi. Dedi ki: «Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız,
o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile emsalsiz
ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz
ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın
zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini
alanlar çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları
görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine
girmek için basamak yaptıklarını milyonlar şahidler var, haber veriyorlar. İşte
pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar
yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki; o darağacına gidenleri
aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar
aldıklarını hiç şek ve şübhesiz gündüz gibi kat'î biliniz.» dedi.
İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı
meşrû dairedeki gençliğin sefahetkârane zevkleri, hazine-i ebediyyenin ve
saadet-i sermediyyenin bileti ve vesikası olan îmânı kaybettiği için, darağacı
hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin
sh: » (S: 153 )
musibetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer ve ecel
gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını
kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-ı
meşruayı terkedip, tılsım-ı Kur'anî olan îman ve feraizi elde etmekle ve
fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebedîyye hazinesi
biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü
hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar: ve
âsârını gösteriyorlar.
Elhâsıl, gençlik
gidecek. Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler
netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle suiistimal ile, israfat ile gelen
evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya
sefalethanelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere
düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve
kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden,
gençlik sâikasıyla israfat ve suiistimalden gelen hastalıktan eninler, eyvâhlar
işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık
sâikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin
teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için
kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedâtıyla ve
bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i
istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev'-i insanın ekseriyetini
teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka
ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâdiheva, belki zararlı
zayi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler. Çünki, beş-on
senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve
berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en
acınacak bir halde olduğu halde اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla
girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın
cazibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn...
* * *
sh: » (S: 154)
RİSALE-İ NUR
MİZANLARINDAN ONÜÇÜNCÜ SÖZ'ÜN İKİNCİ MAKAMININ HAŞİYESİDİR
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Risale-i Nur'daki
hakikî teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yeyip,
taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.
Evet gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler... His ve heves ise
kördür. Âkibeti görmez. Bir dirhem hâzır lezzeti, ileride bir batman lezzete
tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder. Seksen bin saat hapis
elemlerini çeker ve bir saat sefahet keyfiyle bir namus mes'elesinde- binler
gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti
mahvolur. Bunlara kıyasen bîçare gençlerin çok vartaları var ki: En tatlı
hayatını en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar ve bilhassa şimalde koca
bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor.
Çünki: Âkibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun
güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki hamamlarında erkek kadın
beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik
eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki: Bütün
beşer bu musibete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramânâne davranıp
iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur'un Meyve ve Gençlik
Rehberi gibi keskin kılınçlariyle mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare
genç, hem dünya istikbalini, hem mes'ud hayatını, hem âhiretteki saadetini ve
hayat-ı bâkiyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve sû-i istimâl ve
sefahetle hastahanelere ve hissiyat taşkınlıklariyle hapishanelere düşer.
Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur'aniye ve
Nur'un hakikatleriyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve
mükemmel bir insan ve mes'ud bir Müslüman ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir
nevi sultan olur.
sh: » (S: 155)
Evet bir genç, hapiste yirmidört saat her günkü ömründen
tek bir saatini beş farz namazına sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni
olduğu gibi o musibete sebebiyet veren hatâdan dahi tövbe edip sâir zararlı,
elemli günahlardan çekilse hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem
milletine, hem akrabasına büyük faidesi olması gibi o on-onbeş senelik fâni
gençlikle ebedî parlak bir gençliği kazanacağını, başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyân, bütün Kütüb ve Suhuf-u Semâviyye kat'î haber verip müjde ediyor.
Evet o şirin, güzel gençlik ni'metine istikametle, tâatle
şükretse; hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı
olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem
milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise, farz namazını kılmak
şartiyle, herbir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğu gibi, o hapis onun
hakkında bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibâdet eden
münzevî sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îmân
hakikatlarına müştak ise; farzını yapmak ve tövbe etmek şartiyle herbir
saatleri dahi yirmişer saat ibâdet olup hapis ona bir istirahathane ve
merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir
dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla haricindeki müşevveş, her tarafta
günahların hücumuna mâruz serbestiyetten daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam
terbiye alır. Çıktığı zaman bir kàtil, bir müntakim olarak
değil, belki tövbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar.
Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az bir zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü
ahlâk dersini alanlarını gören Bâzı alâkadar zâtlar demişler ki: «Terbiye için
onbeş sene hapse atmaktansa, onbeş hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha
ziyade onları ıslah eder.»
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir; her vakit gelebilir ve
mâdem kabir kapanmıyor; kafile kafile arkasında gelenler oraya girip
kayboluyorlar ve mâdem ölüm, ehl-i îmân hakkında idam-ı ebedîden terhis
tezkeresine çevrildiğini, hakikat-ı Kur'aniye ile Risale-i Nur güneş gibi
göstermiş ve ehl-i dalâlet ve sefahet hakkında göz ile göründüğü gibi bir
idam-ı ebedîdir; bütün mahbubatından ve mevcûdâttan bir firak-ı lâyezâlîdir:
Elbette ve elbette hiç bir şübhe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki; sabır içinde
şükredip hapis müddetinden tam istifade ederek,
sh: » (S: 156)
Nurlar dersini alarak, istikamet dairesinde
îmanına ve Kur'ana hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmiş yaşımda binler
tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk ve
elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmândadır ve îmân
hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir
üzüm tanesini yedirir on tokat vurur, hayatın lezzetini kaçırır.
Ey hapis musibetine düşen bîçareler! Mâdem dünyanız ağlıyor
ve tatlı hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı
bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bâzan ağır
şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne
geçebilir. Öyle de, sizin ağır şerait altında herbir saat ibâdet zahmeti; çok
saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.
* * *
باِسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَ مُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُاللّهِ
وَبَرَكَا
تُُه
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Hapis musibetine düşenlere merhametkârane, sadâkatla,
hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi
«Üç Noktada» Beyân edeceğim.
Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on
gün kadar bir ibâdet kazandırabilir ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen
bâki saatlere çevirebilir ve beş-on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i
ebedîden kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl-i îmân için bu pek büyük ve çok
kıymetdar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren
günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten hapis çok günahlara
mânidir, meydan vermiyor.
İkinci Nokta: Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem
dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse; teessüf
ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip «Eyvah!» der ve geçmiş musibetli, elemli
günlerini tahattur etse; zevalinden bir mânevî
sh: » (S: 157)
lezzet hisseder ki:
«Elhamdülillah şükür, o bela sevabını bıraktı gitti" der. Ferah ile
teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, zevaliyle ruhta bir mânevî lezzet
bırakır ve lezzetli saat, bilakis elem bırakır. Mâdem hakikat budur ve mâdem
geçmiş musibet saatleri, elemleri ile beraber madum ve yok olmuş ve gelecek
bela günleri şimdi madum ve yoktur ve yoktan elem yok ve madumdan elem gelmez.
Meselâ, birkaç gün evvel aç ve susuz olmasından, bir-iki gün sonra aç ve susuz
olmak ihtimalinden, bugün onlar niyetiyle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne
derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç
ve madum ve yok olmuşlar- şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu
nefsini bırakıp, Allah'tan şekva etmek gibi «oof! of!» demek divaneliktir. Eğer
sağa-sola yâni geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hâzır saate
ve o güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva
olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde
görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nur'un
hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni
ezdiği sırada, inâyet-i İlahiye bu mezkûr hakikatı gösterdi. Ben de sıkıntılı
hastalığımdan, hapsimden razı oldum. Çünki: « benim gibi kabir kapısında bir
bîçareye, gafletle geçebilir bir saati, on saat ibâdet saatleri yapmak büyük
bir kârdır» diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Şefkatkârane hizmetiyle yardım etmek ve
muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellilerle
merhem sürmek, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen
yemeklerini onlara vermek, aynı yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber
dâhilde ve hariçte bîçare mahpuslara çalışanlara -bir sadaka hükmünde- defter-i
hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya
garib olsa, o sadaka-i mâneviyenin sevabını çok ziyadeleştirir. İşte bu
kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki o hizmeti, lillah için
olsun. Hem bir şartı da sadakat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda
yardımlarına koşmaktır.
* * *
sh: » (S: 158)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!
Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak
bir hakikatı Beyân etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ: Birisi birisinin kardeşini veya akrabasını
öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem
hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve
karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini
kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da,
Kur'anın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insâniyet ve İslâmiyet
iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve Mûsalaha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki: Ecel birdir,
değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha dünyada kalmayacaktı. O
katil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da
daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, «Üç günden fazla bir
mü'min diğer bir mü'mine küsmemek» İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir
adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile
olmuş ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam
eder. Eğer barışsalar ve öldüren tövbe etse ve maktule her vakit dua etse, o
halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar
kardeşleri kazanır. Kazâ ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını afveder ve
bilhassa mâdem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde bulunan
bütün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve umumiye
iktiza ediyorlar.
sh: » (S: 159)
Nasılki Denizli
hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş
oldular ve bizim beraetimize bir sebeb olup (hattâ dinsizlere, serserilere de)
o mahpuslar hakkında "Maşâallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar
tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam
sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Merd, vicdanlı
bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imânâ
vermez. Eğer hatâ etse verse, çabuk tövbe etmek lâzımdır.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Aziz
yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!
Benim kat'î kanaatım gelmiş ki; buraya girmemizin inâyet-i
İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yâni sizi, Nurlar
tesellileriyle ve îmanın hakikatlariyle sizi bu hapis musibetinin
sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile
giden hayatınızı faidesizlikten, bâdiheva zâyi' olmasından ve dünyanızın
ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.
Mâdem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri
gibi birbirinize karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak
içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız
ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatla hizmet eden
gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz,
gûya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi
fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir
kahramanlık ile heyet'e deyiniz ki: «Değil elimize bıçak, belki mavzer ve
rovelver verilse, hem emir de verilse, biz bu bîçâre ve bizim gibi musibetzede
arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa
da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza, Kur'anın ve îmânın
ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik.»
diyerek, bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.
* * *
sh:» (S: 160)
LEYLE-İ KADİRDE İHTAR
EDİLEN BİR
MES'ELE-İ MÜHİMME
Onüçüncü Sözün İkinci
Makamının Zeyli
Leyle-i Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir
hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev'-i beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve
eşedd-i istibdadı ile ve merhametsiz tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden
yüzer mâsumu perişan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yusiyetleriyle ve
galiblerin dehşetli telâş ve hâkimiyyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını
tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablariyle ve dünya hayatının
bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve
uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyyedeki yüksek istidadatın
ve mahiyet-i insâniyyesinin umumî bir Sûrette dehşetli yaralanmasiyle ve gaflet
ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın,
Kur'anın elmas kılıncı altında parçalanmasiyle ve gaflet ve dalâletin en
boğucu, aldatıcı ve en geniş perdesi olan siyaset-i ruy-i zeminin pek çirkin,
pek gaddarâne hakikî Sûreti görünmesiyle elbette ve elbette hiç şüphe yok ki:
Şimalde, Garpta, Amerika'da emâreleri göründüğüne binaen nev-i beşerin mâşuk-u
mecâzîsi olan hayat-ı dünyeviyye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı
beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkıyyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve
elbette hiç şüphe yok ki: Bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüzelli milyon
şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvasına milyonlar ehl-i hakikakt tasdik ile
imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyyet ile bulunup
lisanlariyle beşere ders veren ve hiç bir kitafta emsali bulunmıyan bir tarzda,
beşer için hayat-ı bâkıyeyi ve saadet-i ebediyyeyi müjde veren ve bütün beşerin
yaralarını tedâvi eden Kur'an-ı Mu'cizül-Beyânın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı
binler âyâtiyle, belki sarihan ve işareten onbinler defa dâva edip haber veren
ve sarsılmaz kat'î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüc-
sh:» (S: 161)
cetleriyle hayat-ı
bâkıyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi ders vermesi, elbette nev-i
beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddi veya mânevî bir kıyamet başlarına
kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'anı kabûl etmeğe
çalışan meşhur hatipleri ve Amerikanın dîn-i hakkı arayan ehemmiyetli
cem'iyyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükümetleri Kur'an-ı
Mu'cizül-Beyânı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u
canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'anın misli
yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.
Sâniyen: Mâdem Risale-i Nur, bu mu'cize-i kübrânın elinde
bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime
mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve
ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur'aniyyenin dellâllığını yapan ve
Ondan başka me'hazı ve mercii olmayan ve bir mu'cize-i mâneviyyesi bulunan
Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve
gâyet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi
olan tabiatı, «Tabiat Risalesi» yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve
boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde «Asâ-yı Mûsa»
daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle
gâyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.
* * *
sh:» (S: 162)
Meyve Risalesinden Altıncı Mes'ele
Risale-i Nur'un çok yerlerinde izahı ve kat'î hadsiz
hüccetleri bulunan îmân-ı billah rüknünün binler küllî bürhânlarından birtek
bürhâna kısaca bir işarettir.
Kastamonu'da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler.
"Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar"
dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı
mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri
değil, onları dinleyiniz.
Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda
hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var.
Şübhesiz gâyet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de,
küre-i arz eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtat ve hayvanat
kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki
eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz
fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrâsının eczacısı olan Hakîm-i
Zülcelâl'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit
kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir
makinisti tanıttırır. Öyle de, küre-i arz denilen yüzbinler başlı, her başında
yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye, ne derece bu
insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla
küre-i arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasılki gâyet mükemmel binbir çeşit erzak
etrafından celbedip içinde muntâzaman istif ve ihzâr edilmiş depo ve iaşe
anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve
memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede
muntâzaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine
alan ve seyahatıyla mevsimlere uğrayıp,
sh:» (S: 163)
baharı bir büyük vagon
gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen bîçare
zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmanî iaşe anbarı ve bir
sefine-i Sübhaniye ve binbir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri
taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel
ise; okuduğunuz ve okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat'iyette ve o
derecede küre-i arz deposunun sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini, bildirir,
tanıttırır, sevdirir.
Hem nasılki: Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her
milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi
ayrı ve tâlimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir
kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve
çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini
unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve ordugâh, şübhesiz bedâhetle
o hârika kumandanı gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin
yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni
ordu-yu Sübhanîde, nebâtat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit
çeşit elbise, erzak, esliha, tâlim, terhisleri gâyet mükemmel ve muntâzam ve
hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı âzam tarafından verilen
küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük
ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla, dikkatli ve aklı
başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve
Kumandan-ı Akdes'ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle
sevdirir.
Hem nasılki: Bir hârika şehirde milyonlar elektrik
lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir
tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedâhetle elektriği idare
eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren
bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve
tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem
şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın
dediğine bakılsa- küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa
sür'atli hareket ettikleri halde, intizâmını bozmuyor, birbirine çarpmıyor,
sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre,
küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade
sh:» (S: 164)
büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve
bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının
devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar
kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun
gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve
beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve
saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya
sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha
mükemmeldir, o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik
mikyasıyla bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini,
Sâniini, o nuranî yıldızları şahid göstererek tanıttırır. Tesbihatla,
takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında bir
kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre-i Kur'aniye
yazılmış, gâyet mânidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini
ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua,
şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve Mûsannifini Kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir,
tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de,
bu kâinat kitab-ı kebiri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek
forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî
ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız hatâsız,
karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntâzam ve bazen ağaç gibi bir
kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir
fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz
mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu
mücessem Kur'an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misâldeki kitabdan ne derece büyük ve
mükemmel ve mânidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya ve
mektebde bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş
mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini
hadsiz Kemâlâtıyla tanıttırır. Allahü Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhanallah
takdisiyle târif eder, Elhamdülillah senalarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniş
mikyasıyla ve hususî aynasıyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu
kâinatın Hâlık-ı Zülcelâl'ini Esmâsıyla bildirir; sıfâtını, Kemâlâtını
tanıttırır.
sh:» (S: 165)
İşte bu muhteşem ve
parlak bir bürhân-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki;
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân çok tekrar ile en ziyade رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ve خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli
gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek: "Hadsiz
şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah
senden razı olsun." dediler. Ben de dedim:
İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi
lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gâyet derece acziyle
beraber hadsiz maddî, mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz
zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını
yiyen bir bîçare mahluk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Padişah-ı
Zülcelâl'e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün
hâcâtına medâr bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin
şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm
bir padişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin idam
ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdar
ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.
O mektebli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da
tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu
unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum
idam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben idam olmuyorum. Belki terhis
ile saadete gidiyorum. Fakat ben, de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden
sizden tam intikamımı alıyorum." Lâ ilahe illallah diyerek sürur ile
teslim-i ruh eder.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
sh: » (S: 166)
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ * وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Çok aziz ve sıddık kardeşlerim;
Kardeşlerim, لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ