MESNEVÎ-İ NURİYE
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’TİZAR
Risale-i
Nur Külliyatı'ndan “El-Mesneviyy-ül Arabî” ile muanven büyük Üstad'ın cihanbaha
pek kıymetdar şu eserini de Allah'ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye
çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki
ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha
hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım. Tercüme lisanı
da, fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur'anî
hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve
ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan bu kadarını da
müellif-i muhterem Bediüzzaman'ın manevî yardımları ile dokuyabildim.
Evet
bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez.
Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. (Pek kısa bir meal,
bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş.) Çok yerlerde yalnız mealini aldım.
Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak aslındaki hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren
küçük bir âyinedir...
Risale-i Nur müellifinin neseben küçük
kardeşi ve onbeş sene ondan ders alan
Abdülmecid Nursî
sh: » (Ms: 6)
RİSALE-İ NUR'UN BİR NEVİ ARABİ MESNEVİ-İ ŞERİF’İ
HÜKMÜNDE OLAN BU MECMUANIN MUKADDEMESİ “BEŞ NOKTA”DIR.
BİRİNCİ
NOKTA: Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede
hareket ettiği için, hakikat-ül hakaika karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat
gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat
edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi
lâzımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın
arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hassası
var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Râbbanî de ona
gaybî bir tarzda “Tevhid-i kıble et!” demiş; yani “Yalnız bir üstadın
arkasından git!” O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki:
“Üstad-ı
hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.” diye, yalnız o üstad-ı
kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke
başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî
mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazalî (R.A.),
Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri
açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü
açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle,
irşadıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ وَ فِى كُلِّ
شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ وَاحِدٌ
hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla göstermiş.
İKİNCİ
NOKTA: Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) ve İmam-ı Gazalî
(R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve
ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını te'mine çalışıp,
lillahilhamd Eski Said Yeni Said'e inkılab etmiş. Aslı Farisî sonra Türkçe olan
Mesnevî-i Şerif gibi o da Arabça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe,
Zühre, Zerre, Şemme, Şu'le, Lem'alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sâir dersleri
ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemaat'ı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat
buldukça da tab'etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat
dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve
dalalette giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler
hükmüne geçti.
sh: » (Ms: 8)
ÜÇÜNCÜ
NOKTA: O Yeni Said'in münazarasıyla, nefis ve şeytanın tam mağlub edilmesi ve
susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmış tâlib-i hakikatı kısa bir
zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve dalaleti de tam ilzam ve iskât
ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmuası, Risale-i Nur'un bir nevi çekirdeği ve
fidanlığı hükmündedir. Bu Mecmuanın yalnız dâhilî nefis ve şeytanla mücadelesi,
nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla
kurtarıyor. Ve o mâlûmat ise, meşhûdat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn
derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.
DÖRDÜNCÜ
NOKTA: Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakikatın çok derin mes'eleleriyle
meşgul olması ve büyük ülemalarla derin mes'eleler üzerinde münazarası ve
medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine
göre yazması ve Eski Said'in de terakkiyat-ı fikriye ve kalbiyesinde, yalnız
kendisi anlayacak bir surette, gayet kısa cümlelerle ve gayet muhtasar bir
ifade ile uzun hakikatlara kısa kelimelerle işaretler nev'inde o mecmuayı
yazdığı için, bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam
izah olsa idi, Risale-i Nur'un mühim bir vazifesini görecekti. Demek o fidanlık
Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve ruh
içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem
ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi afakî ve haricî daireye bakıp
marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta Musa Aleyhisselâm'ın asâsı
gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış...
Hem
Risale-i Nur, hükemâ ve ülemanın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı
mânevîsiyle, her şeyde bir pencere-i mârifet açmış;bir senelik işi bir saatte
görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz
ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.
BEŞİNCİ
NOKTA: Eski Said'in Yeni Said'e inkılâb etmesi zamanında, yüzer ilimlerle
alâkadar binler hakikatlar, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette
iken, o Said te'lif ederken, mes'elelerin başında “İ’lem, İ’lem, İ’lem”lerle,
her bir hakikatı-ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken- birkaç
satırda, bazan bir sahifede, bazan bir-iki satırda zikrediyorlar. Âdeta her bir
“İ’lem”, bir risalenin şifresidir.
Hem
“İ’lem”ler, birbirine bakmayarak muhtelif ilimlerin ve hakikatların
fihristeleri hükmünde yazıldığından, o mecmuayı okuyanlar, bu noktaları nazara
alıp itiraz etmesinler.
SAİD NURSİ
LEM'ALAR
(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı
mealdedir)
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَللّهُ
خَالِقُ كُلِّ
شَيْءٍ وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
وَكِيلٌ* لَهُ
مَقَالِيدُ السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ
* فَسُبْحَانَ
الَّذِى بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ عِنْدَنَا
خَزَائِنُهُ *مَا
مِنْ دَابَّةٍ
اِلاَّ هُوَ آخِذٌ
بِنَاصِيَتِهَا
Ey
daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal
sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların
arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî
te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin
kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden
yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi
şirketi reddeder, te'siri esbaba vermiyor.
Evet
Sultan-ı Ezelî'nin memurları vardır amma, icrâatçıları değillerdir ki, saltanat
ve Rubûbiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki,
kudretin icrâatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki,
gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile
istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbâb, ancak ve ancak
kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhar için vaz'edilmiş bir takım
vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı
değillerdir.
Beşer
sh: » (Ms: 10)
sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def'
için tâyinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh
Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil
ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri
göremediklerinden, Cenab-ı Hakk'tan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o
şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz'edilmiştir. Çünki
kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra
bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:
Hazret-i
Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk'a demiş ki:
-Kabz-ı
ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.
Cenab-ı
Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki:
-Senin
ile ibadımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ
şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.
Evet
nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler.
Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın
vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir.
Kabz-ı ervahta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasib
düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i
İlâhiyeye bir perdedir.
Evet
izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında;
tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden...
TENBİH
Arkadaş!
Tevhid iki çeşit olur:
Birisi
âmiyâne tevhiddir ki: “Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür.” der. Bu
kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi
hakikî tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey
Onundur.” der; lâyetezelzel bir itikada sahibdirler. Bu kısım tevhid sahibleri,
her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her şeyin cebhesinde
bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki
olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.
Kur'an-ı
Hakîm'den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç
lem'a zımnında izah edeceğiz:
sh: » (Ms: 11)
BİRİNCİ
LEM'A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her
şeyi halkeden Hâlık'a mahsustur. Ve her bir mahlukun cephesinde öyle bir hâtem
vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni'den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve
kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil
olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'e hastır. O gibi
sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'caza bakınız ki; hayat ile
bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir
şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken
pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve
mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir
cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
İşte
kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden
çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her
şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni'a mahsus bir sikkedir.
İKİNCİ
LEM'A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz'edilen hayat hâtemine bakınız!
Evet canlı bir mahlûk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir,
şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki,
Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o
zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sağılmış bir
katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinatı
yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiç bir şeye isnad edilemez.
Evet
aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını
pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın
mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve
insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i
hâfızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her
şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül
Âlemîn'e mahsus bir hâtemdir.
ÜÇÜNCÜ
LEM'A: Cenab-ı Hakk'ın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî
nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz.
Şöyle ki:
Nasıl
ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar
şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden
sh: » (Ms: 12)
şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik Şems-i
Ezelî'nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir
tecelli-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları
farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne
müçtemian yapmaktan âcizdirler. Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller
şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in'ikas etmiş olduklarına
hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde (her birisinde)
hakikî bir şemsin maddesiyle mevcud bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
Kezalik
Şems-i Ezelî'nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i
merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî'ye isnad edilmediği takdirde, bir sins,
bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir
ilim, mutlak bir irade gibi Vâcib-ül Vücud'dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün
olmayan sair sıfatların mevcud olmasına cahilane, ahmakane, gülünç bir bâtıl
hüküm lâzımgelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hüküm ile her bir zerreye ve her
bir sebebe bir uluhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız şerikleri isbat etmek
mecburiyeti hasıl olur.
Maahaza
tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete
bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münasebetdar olduğu gibi,
nev'iyle yani ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri
vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o
tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak'tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad
edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, her şeyi
görecek bir gözün ve her şeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım
gelir. Bu ise, sâbık temsilde her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu
iddia etmek gibi gülünç bir hamakattır.
DÖRDÜNCÜ
LEM'A: Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç
vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler
lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve
mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik şu kitab-ı kâinatta yazılı
satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad'in kalem-i kudretiyle
yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola
sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden
herifler, imtina ve muhalin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş
olurlar. Çünki bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab' ve bastırılma
sh: » (Ms: 13)
sı için ekser kâinatın tab'ını lâzım olan techizat
lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.
Ve
keza toprağın, suyun, havanın her bir cüz'ünde nebatat adedince mânevî gizli
matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve
çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyahut o nebatatı o kadar zînet ve
intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz'ünde bütün
ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını ve mîzanlarını
bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünki bu üç unsurun her bir
cüz'ü, her bir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir. Evet bir saksıdaki
toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir
nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh ikinci yola
zehab edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların
vücudu lâzımgelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar.
BEŞİNCİ
LEM'A: Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve
kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını
tarif eder.
Kezalik
kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca
kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni'ini
gösterir, esmasını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta
Sâniini medh için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi
ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir.
ALTINCI
LEM'A: Cenab-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll
ve küllîlerde has hâtemini vaz'ettiği gibi, aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i
vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke
ve hâtemlerden, meselâ فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى
اْلمَوْتَى وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ âyetinin işaret ettiği ihya ve
nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhî-ye bakınız ki, pek çok garib garib
haşirleri, acib acib neşirleri göresiniz!
Evet
bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen
mahlukatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin, bilinmez bir hikmete
binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserisinde iâde edilen emsal aralarındaki
misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, he
sh: » (Ms: 14)
men hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne
gayrıdır, denilebilir. Her ne ise misliyet, ayniyet mevzuubahis değildir. Her
nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühulet-i haşrine delalet
ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler.
İşte
birbirine muhalif nihayet derecede karışık olan o enva'-ı kesireyi kemal-i
imtiyaz ile ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazane iade
etmek nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme sahib olan Zât-ı Zülcelal'in
hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır.
Ve
keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç
yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her
şeyin iç yüzü, her şeyin kilidi onun elindedir. Ve hiç bir şey onun teveccühünü
başkasından çevirip kendisine hasredemez.
Hülâsa:
Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve
neşirlerde görünen Rubûbiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince
nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlûkatın icadında görünen şu intizamlar,
sühuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana
geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne
faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyat,
kemal-i sür'atle, sühuletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür.
İşte,
bu hârikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiç bir mekânda olmadığı
halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırdır.
YEDİNCİ
LEM'A: Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i Ehadiyet
göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek
vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir.
Evet
bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir
şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve enva'ı, âlât ve edevatı
arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak
ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür'atle pek
uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal
imdadına yetişir, ihtiyacını defeder. Evet semadaki ecram ve yıldızların
birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair
yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza bulut ile arz arasında cereyan eden su
alış-verişine bakınız ki, arz suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da ken
sh: » (Ms: 15)
di fabrikalarında lâzımgelen ameliyatı yaptıktan
sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirmler, lisan-ı
halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç
ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle
zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir
Müdebbir'in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.
Evet
şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış
taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren
nebatat izn-i İlâhî ile meydana gelir. Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin
ihtiyacatını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları
yardımlar, bu dâvayı isbat eder.
Evet
bu gibi eşya-yı camidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek aşikâr bir
delildir ki, onlar kerim bir Müdebbir'in hademesi ve amelesi olup onun emri
ile, izni ile iş görürler.
SEKİZİNCİ
LEM'A: Gıda olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat
lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir.
Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır.
İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler,
ancak her şeyin mürebbîsi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshîrinde
bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir.
DOKUZUNCU
LEM'A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz'iyat üstünde hâtem-i Ehadiyet bulunduğu
gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i Ehadiyet
bulunur.
Evet
bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür.
Ve o tohum da, o tarla sahibinin malıdır. Yani o buna, bu da ona şehadet
ediyorlar.
Kezalik
kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki
tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır,
yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni'-i Vâhid'in yed-i
tasarrufundadır. Demek edna bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zaîf bir
mevcuda edilen tevcih-i Rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan
Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün
hayvanat ve nebatatı kabza-i Rubûbiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta
mahsustur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer bir şeye temellük etmeğe
niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz'î
bir ferd, “Ancak nev'imi yaratan beni yaratabilir.” diyor.
sh: » (Ms: 16)
اünki efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her
tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nev', “Beni yaratabilen
ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza
bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni
halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır.” diyor. Çünki aralarında
tesanüd vardır.
ONUNCU
LEM'A: Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz' ve cüz'îye ve her
bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid
hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı. Şimdi dinle!
Enva' ve külliyat üstüne vaz'edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi
zikredeceğiz. Şöyle ki:
Tek
bir semere ile semeredar şecerenin yaradılışlarındaki suûbet ve sühûlet birdir.
Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri
birdir. Mâlûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti
sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki,
pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da
eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühûletçe
bir olur. Ve aralarında yaradılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan
bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir
adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen
o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir. Meselâ:
Bir
ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine
lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır. Ve keza
bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek
bir nüshanın tab'ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyasen, bir
matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin
verilmesi lâzımgelir. Evet kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti
kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur. Demek, dağınık bir nev'in
icadındaki sühûlet-i hârika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.
ONBİRİNCİ
LEM'A: Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva'ı
arasında âza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin
vahdetine delalet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevafık ve
müteşabihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i
san'atıdır.
Kezalik
inşa ve icadlarda görünen şu sühûlet-i mutlaka, bütün mev
sh: » (Ms: 17)
cudatın bir Sâni'-i Vâhid'in eseri olduğunu, vücub
derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i
imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda
çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın zâtında şeriki
olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki
yoktur. Çünkü suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.
ONİKİNCİ
LEM'A: Arkadaş! Hayat, Hâlık'ın Ehadiyetine bürhan olduğu gibi, mevt de devam
ve bekasına bir delildir. Evet nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin
kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini
göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffaflar
ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin
ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o
şuaat, celevat ve timsallerin bir Şems-i Vâhid'in eseri olduklarına şehadet
ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücudlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve
ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delalet ediyorlar.
Kezalik
mevcudat, vücuduyla “Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle,
teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni'in ezelî ve ebedî
vâhidiyetine şehadet ediyorlar.
Evet
leyl ve neharın ihtilâfı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü
hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu lâtif masnuatta devamla
cereyan eden mübâdele ve devr ü teslim muamelesi kat'î bir şehadetle, sermedî,
âlî, dâim-üt tecellî bir Sahib-i Cemal'in vücuduna ve bekasına ve vahdetine
şehadet eden kat'î bir bürhandır.
Ve
keza senevî inkılâblarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve
sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnû
ve mahlûklardan olduğuna delalet ettiği gibi; bu masnuat ve mevcudatın, bir
Zât-ı Vâhid'in müteceddid bir san'atı olduğuna da şehadet eder.
ONÜÇÜNCÜ
LEM'A: Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere
varıncaya kadar her şey, zâtında, hakikatında sabit olan “acz ve fakr”ın
lisan-ı hâliyle Sâniin vücub-u vücudunu ilân eder.
Ve
keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acib
ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine dela
sh: » (Ms: 18)
let eder. Binaenaleyh Sâni'in vâcib ve vâhid
olduğuna her şeyde iki şahid olduğu gibi, Hâlıkın Ehad ve Samed olduğuna da her
bir zîhayatta iki âyet vardır. (*)
ONDÖRDÜNCÜ
LEM'A: Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet
ettiği gibi, celâlî, cemalî, kemalî olan cemi' sıfâtına da delalet etmekle
Hâlık'ın zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuunatında, sıfâtında ve esmâsında
ve ef'alinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor.
Zira,
eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin
kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i
yakînle şuûnatın kemaline delalet eder. Şe'nin kemali ise, hakkalyakîn bir
suretle Zâtın kemalini gösterir.
Binaenaleyh
bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni' ve
mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef'alin
mükemmeliyetine delâlet eder.
Ef'alin mükemmeliyeti dahi, o Sâniin
taktığı isim ve lâkabların mükemmeliyetini gösterir. Esmanın mükemmeliyeti,
sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti, şuûnatın
mükemmeliyetini tasrih eder. Şuûnatın mükemmeliyeti dahi o nakkaşın
mükemmeliyet-i zâtına delalet eder.
Kezalik kâinatta görünen âsârın
kemali, hadsî bir müşahede ile ef'alin mükemmeliyetine, ef'alin kemali de
fâilin kemal-i esmâsına, esmânın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali
şuunat-ı âtiyenin kemaline, şuunatın kemali Zât-ı Zülcelal'in kemaline delalet
eder.
_______________________________
(*) İhtar:
Kâinatın eczasından her bir cüz'ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcib-ül
Vücud'u ilân etmekte olduğunu, Kur'anın feyzinden fehmedip, icmâlen “Katre”
namındaki eserimde beyan etmişimdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.
sh: »
(Ms:19)
Reşhalar
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
TENBİH
Hâlık-ı
Âlem'i bize tarif ve ilân eden deliller ve bürhanlar, lâyüadd ve lâyuhsadır. O
delillerin en büyükleri üçtür:
Birincisi:
Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu “kitab-ı kebir-i kâinat”tır.
İkincisi:
Bu kitabın âyet-ül kübrası ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin
miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Üçüncüsü:
Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlukata karşı Allah'ın hücceti olan Kur'an'dır.
Şimdi,
birkaç reşha zımnında ikinci bürhanı tariften sonra sözlerini dinleyeceğiz.
BİRİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Hâlıkımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye
mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki:
Hazret-i
Muhammed (A.S.M.) öyle bir zâttır ki, azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı
arz, o zâtın Mescid-i Aksa'sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i
Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-ı mü'minîne en son ve en âlî
imam ve nev'-i beşerin hatib-i şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve
bütün enbiyanın
sh: » (Ms: 20)
reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünki
dini bütün dinlerin esasatına câmi'dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i
risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
O
zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde
bulunan bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun gelmesine müttefik ve
kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve
kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i
ilhamiyesidir.
Bu
itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün enbiya mu'cizelerine
istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir.
Evet bütün davalarının tasdiklerini iş'ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve
mühürleri vardır. Ezcümle:
O
zâtın (A.S.M.) davalarından biri “Tevhid”dir. Bu davayı tasrih ve ifade eden لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ kelime-i
mübarekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar
o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü iman ve vird-i zeban etmişlerdir. Demek, o
davanın hak ve hakikat olduğuna kanaat ve itminan ve iz'anları hasıl olmuş ki,
zaman ve mekâna şamil bir tarzda, o kelime-i mübareke, meşrebleri, meslekleri,
an'aneleri mütehalif, mütebayin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semavî
deveran ve cevelan ediyor.
Binaenaleyh
gayr-ı mütenahî şahidlerin tasdikiyle hak ve hakkaniyeti tahakkuk eden bir
davaya, hiç bir vehmin haddi değildir ki, ona dest-i itirazı uzatabilsin!
İKİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Tevhidi isbat ve nev'-i beşeri irşad eden o nuranî bürhan; biri
sağında, diğeri solunda, biri mütevatir, diğeri mecma-i aleyh bulunan nübüvvet
ve velayetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhasat denilen kabl-en nübüvvet
kendisinden zuhur eden hârika hallerin rumuzatıyla ve kütüb-ü semaviyenin
beşaratıyla ve hevatif denilen -gaybdan verilen- tebşirat-ı müteaddide ile
musaddaktır.
Ve keza o bürhan-ı nuranîden zuhur eden
inşikak-ı Kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların onun davetine
icabetleri, duasının akabinde yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten çokların
yiyip doymaları ve kurt, ceylân, deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi
mu'cizelerinin delalet ve şehadetiyle tasdik edilmiş bir zâttır. (A.S.M.)
Ve
keza dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı,
nübüvvetini tasdik ve isbata kâfidir. Geçen derslerde, şems-i şeriatından bazı
şuaları gördük. Tatvil-i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.
sh: » (Ms: 21)
ÜÇÜNCÜ
REŞHA: Arkadaş! O zât (A.S.M.), delail-i âfâkıye denilen haricî deliller ile
musaddak olduğu gibi, delail-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil
ve işaretler ile dahi musaddaktır. Çünki O zât şems gibidir; zâtını zâtı ile
ziyalandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta
içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih hasletleri ve
huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna
icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve
ubudiyeti şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza
siyer-i Nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti
ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve
hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet yaprakların
yeşilliği, çiçeklerin taravet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın
canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahiddirler.
DÖRDÜNCÜ
REŞHA: Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu'd-i mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri
çoktur. Maahaza, لَيْسَ الْخَبَرُ
كَالْعَيَانِ düsturuna
ittibaen, şu zaman ve muhitin hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile,
hayalen Ceziret-ül Arab'a gidelim ve Medine-i Münevvere'de nuranî ve yüksek
minber-i saadetine çıkmış, nev'-i beşere hitaben irşadatta bulunan o zât-ı
muallâyı bizzât görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte
hayalen oraya gittik. Bak hârika bir surette hüsn-ü suretle hüsn-ü sîreti
cem'eden o Mürşid-i Umumî, o Hatib-i Kudsî cevahir dolu bir kitab-ı mu'ciz-ül
beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i
ezeliyeyi okuyor. Ve bütün Benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet
pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor.
Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin,
nev'-i beşere “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? diye
irad ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevab veriyor.
BEŞİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Şu zât-ı nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın
ziyasıyla, nev'-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde
yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur.
Evet o zâtın nuranî güzelliğiyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir matem-i umumî
içinde görünecekti. Bütün mevcudat
sh: » (Ms: 22)
birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda
bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam
gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata,
harekâtıyla, tenevvüüyle ve tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir
oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı,
zelil ve hakir olacaklardı.
İşte,
O Zât'ın telkin ettiği îman nazarıyla kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat
böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin
gözüyle ve îman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı,
sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.
Evet
kâinat îman nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür
olmuştur. Birbirine düşman telakki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş
olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer hayatdar
ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar memuru şekline
giriyorlar. Aًlayan, müteşekki ve eytam kıyafetinde görünen insan,
ibadetinde zâkir, Hâlık'ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât,
tenevvüat, tegayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbanî mektublar,
âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esma-i İlahiyeye âyineler suretine inkılab
ederler.
Hülâsa:
İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki: “Hikmet-i Samedaniye Kitabı” namını
alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za'fının
kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyla,
aklının haşmet-i imaniyesiyle hilafet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir.
Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine
sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı
mazi, enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar.
Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'anın ziyasıyla tenevvür eder.
Cennet'in bostanları şekline girer. Buna binaen, O zât-ı nuranî olmasa idi
kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne
ehemmiyeti kalırdı.
Binaenaleyh
bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle tarifat ve teşrifatçı bir
mürşid-i hârika lâzımdır. “Eğer bu zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı.”
mealinde, لَوْلاَكَ
لَوْلاَكَ لَمَا
خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ olan
hadîs-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.
ALTINCI
REŞHA: Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâina
sh: » (Ms: 23)
tın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i
ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor.
Saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı ve esma-i İlahiyenin gizli
definelerinin keşşafıdır.
Evet!
O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhanı, hakikatın ziyası, hidayetin
güneşi, saadetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i
Rahmaniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, hakikat-ı insaniyenin
şerefi, şecere-i hilkatin en kıymettar ve kıymetli bahadar bir semeresidir.
Tebliğ ettiği dini de hârika bir sür'atle şark ve garbı ihata etmiş, nev'-i
beşerin beşte biri kabul etmiştir. Acaba böyle bir zâtın davalarında, nefis ve
şeytanın münakaşa ve itirazlarına bir imkân var mıdır?
YEDİNCİ
REŞHA: Arkadaş! O zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak
bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhassa Ceziret-ül Arab'da yaptığı inkılab ve
icraata bak!..
O
sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde
fevkalâde inadçı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri
diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi
kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı
seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı
mürşidin (A.S.M.) telkin ettiği îman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan
âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad
oldular. O zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zâhirî bir
saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır
ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün ruhları
ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir
edici ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
SEKİZİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi
tiryakisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim
ile küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta
rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı
kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek,
nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet
Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın İslâmiyetten evvel ve
sonraki halleri bu mes'eleye güzel bir misaldir. Bu
sh: » (Ms: 24)
nun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar
vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce
feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o
vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu
kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..
DOKUZUNCU
REŞHA: Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münazaralı davalarda yalan
söyleyemez. Çünki bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve
keza bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübali bir tarzda
söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. -Velev âdi bir mes'ele,
küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.-
Acaba
büyük bir vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir şeref ve
haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedid hasımların karşısında
iddia ettiği bir davada yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir mi?
İşte
o zât-ı nuranî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne
tereddüdü var ne hicabı, ne korkusu var ne teessürü... Hem samimî bir safa-i
kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere
akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle
bir davada, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu
mes'eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, اِنْ هُوَ
اِلاَّ وَحْىٌ
يُوحَى Evet hak hileye muhtaç değil,
hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar halkı
iğfal etmez, hilaf-ı hakikat söylemez, hayal ile hakikatı temyiz eder;
aralarında iltibas olamaz.
ONUNCU
REŞHA: Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev'-i beşeri korkutmak için pek müdhiş
hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşir için, kalbleri cezb ve akılları
celbeden mes'elelerden haber veriyor.
Yahu!
Hakaik ve garaibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki,
garib bir hakikati keşif yolunda canlarını, mallarını feda ediyorlar. Bu Zât'ın
(A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakaika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Halbuki
bütün enbiya ve evliya ve sıddıkîn gibi ehl-i şuhud ve ashab-ı ihtisas,
bilittifak o zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu
zât (A.S.M.), öyle bir sultanın şuunundan bahsediyor ki, kamer
sh: » (Ms: 25)
Onun mülkünde bir sinek gibidir. Acib hârikalardan
bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılablardan da haber veriyor. Bakınız!
O hutbe-i ezeliyede
اِذَا
الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
{ اِذَا السَّمَاءُ
انْفَطَرَتْ { اِذَا زُلْزِلَتِ
اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا gibi
tilavet ettiği âyetlere dikkat ediniz!
Ve
beşer için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten
bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri
ona nazaran rü'yalar gibi olur. Evet bu kâinatın perdesi altında çok acaib
şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binaenaleyh
o acaibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir insan
lâzımdır ki, o hârika garaibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
Ve
keza o zât, Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok
hakikatlerden, mes'elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya
acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak
tıkıyorlar?.
ONBİRİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Şu minber-i âlîde Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i
maneviyesiyle bizlere meşhud ve yüksek şuunatıyla âlemde meşhur olan Zât-ı
Nuranî (A.S.M.), vahdaniyet-i İlahiyeye bir bürhan-ı sadık-ı nâtık ve tevhidin
hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine
kat'î bir delil ve zâhir bir bürhandır.
Ve
keza o zât, insanları hidayete davet etmekle saadet-i ebediyenin (husulüne
sebeb olduğu gibi), vusulüne de sebebdir.
Ve
keza o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir.
Evet bak! O zât, nev'-i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab değildir,
küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem
zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar
safları onun arkasında, onun duasına “Âmîn” diyorlar.
Bilhassa
o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek şedid bir ihtiyac-ı azîm
için dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve
bütün mevcudat “Âmîn” söyler. Yani “Ya Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de
o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
Bilhassa
o cemaat-ı uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru' ve tezellül ile,
öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua
sh: » (Ms: 26)
eder ki, kâinat bile heyecana gelir; O Zât'ın
duasına iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz eder ki, eğer o maksad
husule gelmezse, yalnız mahlukat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i
safilîne düşer. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat yüksek kemalâta erişir. Acaba
o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir zâttan talebeder ki, en gizli ve
en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptığı duayı
işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve
keza en edna bir emeli, en edna bir gaye için en edna bir zîhayatta görür ve
onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duaların neticesinde yapılan
terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak
bir Semi' ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm'den olduğuna şübhe bırakmaz.
Acaba
o zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı dua ile ne
istiyor ki bütün mahlukat “Âmîn” söylüyor?
Evet
o zât, Cenab-ı Hakk'ın rızasını ve Cennet'te mülâkat ve rü'yetiyle saadet-i
ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi
sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nuranînin tek duası ve tazarru' ile
niyaz etmesi, Cennet'in icadına ve îtasına kâfidir. Binaenaleyh o zât'ın
risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, o
zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücazat için dâr-ı âhiretin icadına
sebeb olur.
Evet
bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san'at ve kusursuz cemal ile zulüm
ve çirkinlik arasında tezad vardır. İçtimaları mümkün değildir.
Evet
edna bir sesi, edna bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabul etmekle; en
yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh
ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünki hüsn-ü zâtî,
kubh-u zâtîye inkılab eder. İnkılab-ı hakaik ise muhaldir.
ONİKİNCİ
REŞHA: Arkadaş! O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünki ahvalini
tamamıyla ihata etmek mümkün değildir. Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o
zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün
bu asırlar, o Asr-ı Saadet'in güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i
Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i
Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi
binlerlce nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.
sh: » (Ms: 27)
Meşhudatımızın
tafsilâtını başka vakte te'hir ederek mu'cizat sahibi o zât-ı nuranî
Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir salât ü selâm getirelim.
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى هذَا الذَّاتِ
النُّورَانِىِّ
الَّذِى اُنْزِلَ
عَلَيْهِ الْقُرْآنُ
الْحَكِيمُ مِنَ
الرَّحْمنِ الرَّهِيمِ
مِنَ الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ اَعْنِى
سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
اَلْفُ اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ اَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ
بِعَدَدِ حَسَنَاتِ
اُمَّتِهِ عَلَى
مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ
التَّوْرَيةُ
وَ اْلاِنْجِيلُ
وَ الزَّبُورُ
وَ بَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ
اْلاِرْهَاصَاتُ
وَ هَوَا تِفُ
الْجِنِّ وَ اَوْلِيَاءُ
اْلاِنْسِ وَ كَوَاهِنُ
الْبَشَرِ وَانْشَقَّ
بِاِشَارَتِهِ
الْقَمَرُ سَيِّدِنَا
وَ مَوْلاَنَا
مُحَمَّدٍ اَلْفُ
اَلْفِ صَلاَةٍ
وَ اَلْفُ الْفِ
سَلاَمٍ بِعَدَدِ
اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ
عَلَى مَنْ جَائَتْ
لِدَعْوَتِهِ
الشَّجَرُ وَ نَزَلَ
سُرْعَةً بِدُعَائِهِ
الْمَطَرُ وَ اظَلَّتْهُ
الْغَمَامَةُ
مِنَ الْحَرِّ
وَ شَبَعَ مِنْ
صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ
مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ
وَ نَبَعَ الْمَاءُ
مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ
ثَلاَثَ مَرَّاتٍ
كَالْكَوْثَرِ
وَ سَبَّحَ فِى
كَفّيْهِ الْحَصَاةُ
وَ الْمَدَرُ وَ
اَنْطَقَ اللّهُ
لَهُ الضَّبَّ
وَ الظَّبْىَ وَ
الذِّئْبَ وَ الْجِذْعَ
وَ الذِّرَاعَ
وَ الْجَمَلَ
وَ
الْجَبَلَ وَ الْحَجَرَ
وَ الشَّجَرَ صَاحِبُ
الْمِعْرَاجِ
وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ
سَيِّدِنَا
وَ
مَوْلاَنَا وَ
شَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ
اَلْفُ اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ اَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ
بِعَدَدِ كُلِّ
الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ
فِى الْكَلِمَاتِ
الْمُتَمَثِّلَةِ
بِاِذْنِ الرَّحْمنِ
فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ
الْهَوَاءِ عِنْدَ
قِرَائَةِ كُلِّ
كَلِمَةٍ مِنَ
مِنْ
كُلِّ قَارِءٍ
مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ
اِلَى آخِرِ الزَّمَانِ
وَ اغْفِرْلَنَا
وَارْحَمْنَا
يَا اِلهَنَا بِكُلِّ
صَلاَةٍ مِنْهَا
آمِينَ آمِينَ
آمِينَ
Arkadaş!
Risalet-i Ahmediye'yi isbat eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor.
Ondokuzuncu Söz namındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O
zâtın izhar ettiği bine yakın mu'cizeleriyle Yirmibeşinci Söz namındaki
eserimde tafsil edilen kırk vech-i i'caza baliğ olan Kur'an, risalet-i
Ahmediyeye (A.S.M.) şehadet ettiği gibi, bu kâinat da -âyâtıyla- o zâtın
nübüvvetine delalet eder. Evet kâinatta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehad'in
vahdaniyetine şehadet ettikleri gibi risalet-i Ahmediyeye de (A.S.M.) delalet
ve şehadet ederler.
Ezcümle:
Kâinatta görünen hüsn-ü san'at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve
şehadet eden kat'î bir delildir. Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü
san'at ve zîneti izhar eder. San'at ve suretin güzelliği, Sâni'de
güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder.
Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâniin san'atına olan muhabbetine
delalet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir.
Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı insandır. İnsan dahi masnuatın en câmi' ve
en garibi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere
gibi olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en câmi' ve baid bir cüz'dür.
İnsan zîşuur ve câmi' olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm
olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî olduğundan Sâni'in
makasıdını bilir. Öyle ise, insan Sâni'in muhatab-ı hâssıdır.
Evet
âmm ve şümullü olan nazar ve şuurunu Sâni'in ibadetine ve muhabbetine sarf ve
san'atını istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve nimetlerinin şükrüne istimal
eden bir ferd, verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlukatı
ibadete, şükre davet eden Sâniin has muhatab ve habibidir.
Ey
insanlar! Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan Hazret-i Muhammed'in
(A.S.M.) Sâni'in o ferd-i ferîd dediğimiz muhatab-ı hâssı olmamasına imkân var
mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev'-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu
makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?
Ey
gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki
daire ve iki levha vardır:
Birinci
daire: Rububiyet dairesidir.
İkinci
daire: Ubudiyet dairesidir.
Birinci
levha: Hüsn-ü san'attır.
İkinci
levha ise: Tefekkür ve istihsandır.
Bu
iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki: Ubudiyet dairesi bütün
kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan
levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor. Bu
hakikatı gözün ile gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri
arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve
Sâniin makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni' ile
azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki daire
reisleri arasında bir muarefe ve mükâleme ve alış-verişin olmamasına ihtimal
var mıdır? Öyle ise bilbedahe tahakkuk etti ki; ubudiyet reisi, rububiyetin has
mahbub ve makbulüdür.
Ey
insan! Bu süslü masnuatı enva'-ı mehasinle tezyin eden ve bütün zîhayat
olanların zevklerine, iştihalarına göre bu kadar nimetleri in'am eden Sâni'in
en kâmil, en cemil ve ibadetine kemal-i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni'in
mehasin-i san'atına takdir ve istihsanatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye
getiren ve Sâni'in ihsanatına yaptığı teşekkürat ve tekbirat ile berr ve bahri
cezbeye getiren şu güzel mahluk ve masnuuna iltifat edip sözünü nazar-ı itibara
almaması ve teşekküratına mukabele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle
konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlukata bir imam ve mürşid yapmaması
imkânı var mıdır?
Lâsiyyemalar
[Onuncu Söz'ün bir cihette esası ve Yirmisekizinci
Söz'ün Arabî ikinci makamıdır.]
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Kâinatın
bütün zerratı -müctemian ve münferiden- lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud
ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni'-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun.
Ve kâinatın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resûlü ile âl ü ashabına
ve sâir enbiyâ ve mürselîn ihvanına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun...
Arkadaş!
Tabiat ve esbab, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını
açmıştır. Halbuki, şirkin temeli sayısız muhalâttan kurulmuş olduğundan
haberleri yok. O muhalâttan bir taneyi beyan edeyim ki, şirkin ne kadar fena
bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk
sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o
küfrü îmân ve iz'an edebilmek için, bir zerre-i vâhideye bir ton ağırlığında
bir yük yükletmeğe ve her zerrede sayısız matbaaları îcad edip tabiat ve
esbabın eline vermeğe ve bütün masnuatta bütün san'at inceliklerini tabiata
ders vermeğe muztar ve mecbur olur. Zira hava unsurundan (meselâ) her bir zerre
bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini
yapmak salahiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup
Cenâb-ı Hakk'ın emir ve iradesine tâbi oldukları kâfirane inkâr edilirse, o
zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihazatını, keyfiyetiyle
teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir
îtikad edebilir.
Maahaza
bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o
semeredeki
çekirdek, o şecerenin defter-i a'malidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte
yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin
nev'ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyle ise, bir semerenin san'atındaki
azamet-i maneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san'atça havi
olduğu o azamet-i maneviye ile bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz
olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve
zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş!
Her bir şey için iki suret ve şekil vardır:
Biri:
Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, her şeyin vücuduna göre kaderin
takdiriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir.
Diğeri:
Mâkuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr-u zamanla değiştirdiği
muhtelif maddî suretlerin içtimâından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir.
Bir
ateşin sür'atle tedvirinden hâsıl olan daire-i vehmiye gibi, her şeyin tarih-i
hayatını bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı eşya denilen şu ikinci
suret, mâkuledir. Suret-i maddiye itibariyle her şeyin bir nihayeti, bir gayesi
olduğu gibi, suret-i maneviye itibariyle da bir nihayeti ve gizli bazı
hikmetler için bir gayesi de vardır. Binaenaleyh her şeyin suret-i maddiyesinde
kudret-i Rabbanî ustadır, kader mühendistir. Suret-i mâneviyesinde ise, kader
mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer, kudret masdardır, yani o
çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.
Ey
kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını
öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine Hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab,
her şeyin muhtelif ve mütenevvi' suretlerini biçip dikmesine kudretleri var
mıdır?
Bak,
ey gözden mahrum kâfir! Şecere-i hilkatın semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca
esbabtan üstün olan insan, terziliğin bütün kabiliyetlerini, bilgilerini
cem'edip dikenli bir şecerenin âzalarına uygun bir gömleği dikemez. Halbuki,
Sâni'-i Hakîm her şeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedid ve taze taze
gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemal-i sür'at ve sühuletle yapar,
giydirir. Fesübhânallah!...
Evet
münezzehtir, her şeyin vücudu emrine bağlı olan Allah münezzehtir.
Her şeyin iç yüzü elinde bulunan Sâni' münezzehtir.
Bütün mahlukata merci' olan Sâni' münezzehtir.
Arkadaş!
Her bir mevcudun üstünde, Sâni'-i Ehad ve Samed'in bir sikkesi, bir hâtemi
olup, o mevcudun Sâni'-i Ehad ve Samed'in mülkü ve eser-i san'atı olduğuna
şehadet ediyorlar. Evet gayr-ı mütenahî
sh: » (Ms: 32)
Ehadiyet
sikkelerinden ve Samedâniyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife-i
arza darbedilen sikkeye bak ki; şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o
sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhar ediyorlar.
Evet
sahife-i arzda pek garib, hakîmane bir îcad görünüyor. Bu görünen îcadın
gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen şu gelen fıkralara dikkat et!
1-
O îcad fiili, pek azîm ve geniş bir sehâvet-i mutlakadan geliyor.
2- Bir
sühûlet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.
3-
Mutlak bir intizamla, sür'at-i mutlakada meydana geliyor.
4-
Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs'at-i mutlakada bulunuyor.
5-
Güzel bir eser-i san'at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6-
Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak
ve adem-i iltibas ile yapılıyor.
7-
Mahall-i taalluku gayr-ı mütenahî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik
görünmez, ahsen şekilde husule gelir.
8-
Efrad ve enva' arasında, bu'd-u mutlak ile beraber, tevâfuk-u mutlak var.
Arkadaş!
Bu fıkraların her birisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir. Bakınız,
en hârika bir sehâvetle en hârika bir hüsn-ü san'at, muhit bir kudretin
hassasıdır. Ve intizamla beraber hârika bir sühûlet hiç bir şeyden âciz olmayan
muhit bir ilim sahibine mahsustur. Tartılmış gibi gayet mizanlı olmakla
beraber, mu'cizane bir sür'at-i mutlaka, her şeyi emrine ve kudretine teshir
eden zâta mahsustur. Nevilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir
tasarruf ile hârika bir hüsn-ü san'at ilim ve kudretiyle her şeyin yanında
bulunan zâta hastır. Kesret ve mebzuliyet ile beraber her ferdin san'at
itibariyle kıymetdar olması, sonsuz bir zenginlikle gayr-ı mütenahî hazinelere
mâlik olan zâta mahsustur. Efradın ziyadesiyle karışık olmasıyla beraber
iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, her şeye basîr
ve her şeye şehîd ve her bir fiili kendisini diğer bir fiilden menetmeyen zâta
mahsustur.
Ve
keza arzda dağınık bulunan efrad arasındaki uzaklıkla beraber suretçe, vücudca,
teşkilâtça aralarında husule gelen tevafuk, küre-i arz yed-i tasarrufunda,
ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan zâta mahsustur.
Ve
keza nev'in kesret-i efradıyla beraber her ferdin hârikulâde
sh: » (Ms: 33)
bir hüsn-ü
hilkate mâlik olması, Kadîr-i Mutlak'a hastır ki, az-çok, küçük ve büyük her
şey ona nisbeten birdir.
Geçen
fıkraların her birisinde, her şeyin tek bir Sâni'in sun'u ve san'atı olduğuna delalet
eden başka bir âyet daha vardır. Evet sehavet ile kuvve-i iktisadiye arasında
ve sür'at ile mizanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve
karışık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezad vardır. Bu zıdları bir fiilinde
cem etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'-i Kadîr'e mahsustur.
Hülâsa:
Herbir fıkra, tek başına hâtem-i ehadiyeti izhara kâfi olduğu takdirde,
fıkraların heyet-i içtimaiyesi pek zâhir bir tarîk-i evlâ ile hâtem-i ehadiyeti
gösterir. İşte bu izahtan, وَلَئِنْ
سَاََلْتَهُمْ
مَنْ خَلَقَ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ
اللّهُ âyet-i kerimesinin sırrı zâhir
oldu. Yani, o inadlı münkire “Hâlık-ı Semavat ve Arz kimdir?” diye sorulduğu
zaman çar ü nâçar “Allah'tır” diyecektir.
Arkadaş!
Uluhiyet, risalet, âhiret, kâinat arasında hakikatta telazum vardır. Yani,
bunlardan birisinin vücud ve sübutu, ötekisinin de vücud ve sübutunu istilzam
eder. Birisine îman, ötekisine de îmanı îcabettirir. Evet meselâ, her bir
kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın,
kâtibsiz vücudu mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelî'nin vücub-u
vücuduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkaş-ı Ezelî'ye îman etmekle
kitab-ı kâinata şahid olabilirler.
Ve
keza pek çok san'at hârikalarına ve nakış ve zînetlerin garaibine müştemil olan
bir binanın bâni ve sâni'siz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücudu da
Sâni'in vücuduna tâbidir. Dalalet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz
tasdik edemezler.
Ve
keza deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki
güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı
bozuk olmayanlar için, kemal-i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu
kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâni'in vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünki
şu muhteşem kâinatı, meşiet ve hikmetiyle te'sis ve kaza ve kaderinin
düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin
namuslarıyla tezyin ve esma ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve
ancak Bâni ve Sâni'dir. Evet Hâlık-ı Vâhid kabul edilmediği takdirde, kâinatın
zerrât ve
sh: » (Ms: 34)
mürekkebatı adedince sonsuz ilahların kabulüne
mecburiyet hasıl olur. Ve aynı zamanda, her bir ilahın şu kâinatı halketmeğe
kadir olması lâzımdır. Çünki zîhayatın her bir cüz'îsi zevilhayatın küllüne
(yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden küllîyi de halketmeğe kadir
olmalıdır...
Ve
keza ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, uluhiyet de tezahürsüz
olamaz. Tezahürü ise, irsal-i rusül ile olur. Ve keza hadd-i kemale baliğ olan
en yüksek bir cemalin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi
lâzımdır.
Ve
keza kemal-i cemale baliğ olan kemal-i hüsn-ü san'at, resullerin delaletiyle
olur.
Ve
keza rububiyet-i âmme, ubudiyet-i küllîye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin
vahdet-i İlahiyeyi halka ilân etmeleri ile mümkün olur.
Ve
keza bir hüsn sahibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve tarif edici bir
şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir.
Bu da ancak resuller vasıtasıyla olur. Çünki resul, ubudiyetiyle Hâlık'ın
hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhar ve ilân eder.
Ve
keza bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka
göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek
için ancak o zâtın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur
lâzımdır. İşte o me'mur resûldür.
Arkadaş!
Bu sıfatları haiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil,
en fâzıl o zâttır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden o
zâttır.
Aziz
arkadaş! “İman-ı Billah” ile “Âhiret imanı” arasındaki telazuma geldik. Hazır
ol, dinle!
Bir
sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse, saltanatı
inhidama yüz çevirir. Ve keza bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda
kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücazatı
ister. Mükâfat ve mücazat menzilleri âhirettir.
Ve keza
yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan saltanatının şânını kusurdan
saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini
göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı
âhirette olur.
sh: » (Ms: 35)
Ve
keza lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahib olan bir sultan
için umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç
sahiblerinin devam ve bekalarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve
keza bir cemal sahibi, daima hüsn ve cemalini görmek ve göstermek ister. Bu
ise, âhiretin vücudunu ister. Çünki daimî bir cemal, zâil ve muvakkat bir
müştaka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve
keza yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevab vermek hususunda, pek
rahîmane bir şefkat sahibi olan bir sultan -ki edna bir mahlukun edna bir
isteğini derhal yapar, verir- elbette bütün mahlukatın en büyük bir ihtiyacını
kemal-i sühuletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve keza
icraatından, faaliyetinden anlaşılan pek hârika bir ihtişam içinde bir
saltanatı varken, milletinin içtimaları için yalnız dar bir misafirhane
yapılmış; daimî olarak milleti istiab edemez, daima dolar boşalır. Ve bir
imtihan meydanı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve sultanın bazı âsâr-ı
san'atına ve ihsanatına bazı nümuneler göstermek için meclisleri var; zaman
zaman tahavvül eder.
Bu
vaziyet, bu dar menzil ve meydan ve meşherden sonra daimî bir menzil, sabit
saraylar, açık hazineler bulunup ve sâkinleri sabit ve daimî kalacaklarına
bilbedahe delalet eder.
Ve
keza dikkat sahibi bir sultan ki, milletinin bütün a'mallerini, ef'allerini,
hizmetlerini, hacetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden
her bir hâdise ve her bir vakıanın suretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve
hıfzederse, elbette bu vaziyet, bir muhasebenin, bir muhakemenin, bir mükâfat
ve mücazatın vukua geleceğine kat'î bir surette delalet eder.
Ve
keza mükâfat ve mücazat hakkında tekrar ile pek çok va'dleri ve tehdidleri
olursa ve o va'd ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler
raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilaf
olmayacaktır. Çünki hulf-ül va'd, kudretin izzetine zıddır.
Ve
keza hadd-i tevatüre baliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmalarına göre, o
muhteşem ve azîm saltanatın medarı ve cevelangâhı ancak âhiret memleketidir. Bu
küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünki bu gibi
zâil, mütebeddil şeyler, o müstakar saltanata makarr olamaz.
sh: » (Ms: 36)
Evet
o sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimaları, iftirakları
gösteriyor. Fakat, bizzât maksad o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydan-ı
ekberinde vukua gelecek hallerin, emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünki o
mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük nümunelere göre cereyan
edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller o âlemde bâki ve
daimî semereler verecektir.
Evet
o sultanın şu fâni menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdiği hikmet, inayet,
adalet, rahmet ve şefkatin fevkinde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir.
Elbette bu kadar yüksek ve geniş hârika san'atlar, daimî mekânları, sabit
meskenleri ve zevalsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adaletin
hakikatlarına mazhar olsunlar. Ve illâ şu görünen hikmet, inayet, merhametin
inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inayetinden zuhur
eden fiiller sahibinin -hâşâ- zalim, gaddar, sefih olduğuna zehab edilir. Bu
ise, inkılab-ı hakaiki istilzam eder.
Ve
keza âlemde görünen tasarrufattan anlaşılıyor ki, Sâni'-i Âlem'in pek yüksek,
celalli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubudiyetle Sâni'i tazim etmeyenlerin
veya istihfaf edenlerin te'diblerini te'hir ve imhal etse bile ihmal etmez.
Ve
keza o sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp îmân ile imtisal
etmeyenler ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükran ile hürmette
bulunmayanlar için rububiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfat ve
mücazat olacaktır.
sh: » (Ms: 37)
Ve
keza bütün mahlukatta görünen hüsn-ü san'atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve
her şeyde takib edilmekte olan maslahat ve faidelerden anlaşılıyor ki; kâinat
taht-ı tasarrufunda bulunan Sâni-i Zülcelal'de pek büyük bir hikmet-i âmme
vardır ki, itaat ile iltica edenlerin büyük taltif ve in'amlara mazhar
olacakları o hikmet-i âmmenin iktizasındandır.
Ve
keza görünüyor ki, her şey lâyık mevkiine vaz'ediliyor. Ve her hak, hak
sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin haceti, istediği gibi yapılır. Ve
her sual edenlerin matlubları -bilhassa istidad lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî
lisanıyla veya ızdırar ve zaruret lisanıyla olsun- cevablandırılıyor. Böyle
eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübra lâzımdır ki, Rûbubiyetin
hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünki fâni olan şu dünya menzili,
o büyük adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, o büyük Sultan-ı Âdil için
bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i daime lâzımdır.
Ve
keza görünüyor ki, bu âlemin sahibi -yaptığı şu kadar fiillerin delaletiyle-
hârika bir sehavete sahib olduğu gibi, nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve
ve semereler ile hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır.
Binaenaleyh bu ebedî sehavet, tükenmez servet ebedî bir ziyafetgâhı ister ve
devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder. Zira nihayet bir
sehavet, hârika bir kerem, daima halka ihsan ve in'am etmek iktiza eder. Bu
ise, ihsan ve in'amlara minnettar ve muhtaç olanların devam-ı vücudlarını ister.
Ve
keza şu mu'cizeli ve hikmetli ef'al-i kerimanenin tezahüratından anlaşılıyor
ki, Sâni'-i Fâil'in pek gizli kemalâtı vardır. Ve daima o kemalâtı, enzar-ı
âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünki daimî bir kemal, daimî bir tezahür ile
takdir edicilerin devam-ı vücudlarını iktiza eder. Çünki adem-i mutlaka namzed
olan insan, kemalâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve
tahkir eder.
Ve
keza bu güzel, müzeyyen, münevver masnuatın Sânii için mücerred manevî bir
cemal vardır. Ve Onun, o mahfî hüsn ü cemal için pek çok mehasin ve letaifi
vardır ki, kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemalin kesif
âyinelerinden biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her
vakitte daima tecelli etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhir, tavsif,
ilân ve izhar eder.
Ve
keza hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemal sahibi bizzât kendi gözüyle ve bilvasıta
başkasının gözüyle, cemalini ve cemalinin inceliklerini görmek istiyor.
Binaenaleyh cemal sermedî ve daim olur
sh: » (Ms: 38)
sa, behemehal onun inceliklerini gösteren
âyinelerinin de ebedî ve daimî olması zarurîdir. Çünki bâki bir hüsn, fâni bir
müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna
muhabbeti adavete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel bir
şeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla bu âlem Sâni'i istilzam
ettiği gibi, Sâni' de âlem-i âhireti istilzam eder.
Ve
keza bu âlemin Sâniinde pek rahîmane bir şefkat vardır. Zira görüyoruz ki: Bu
âlemde yardım isteyen bir musibetzedeye kemal-i sür'atle yardım ediliyor.
Dergâh-ı izzete iltica eden kurtuluyor. Sual eden sâillerin istekleri veriliyor.
En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve haceti kabul ediliyor. İşte böyle bir
şefkat sahibi, nev'-i beşerin en büyük, en lâzım, en zarurî, şedid bir haceti
hakkında, bütün insanlar namına yaptığı duada istediği Cennet'i ve saadet-i
ebediyeyi ve ba'sü ba'delmevt'i yapacaktır. Bilhassa o reis-i muhteremin şu
umumî duasına, bütün zevilhayat, bütün mahlukat “Âmîn! Âmîn!” diyorlar.
Bak,
o zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı
ve bütün mahlukatı, esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan,
kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete,
bekaya, ulvî vazifeye, mektubat-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor. Bak,
hem öyle yüksek bir fizar-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir
niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavata, arşa
işittirip, vecde getirip, duasına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.
Acaba
bütün benî Âdem'i arkasına alıp, şu arz üstünde durup, arş-ı azama müteveccihen
el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi' hakikat-ı ubudiyet-i
Ahmediye (A.S.M.) içinde dua eden şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü
zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine
saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat
âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber
istiyor; o esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.
Eğer,
âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın
tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm'in kudretine hafif gelen şu
Cennet'in binasına sebebiyet verecekti. Demek nasılki o zâtın risaleti, şu
dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاَكَ
لَوْلاَكَ لَمَا
خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ sırrına
mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına
sebebiyet verdi.
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى ذَلِكَ الْحَبِيبُ
الَّذِى هُوَ سَيِّدُ
الْكَوْنَيْنِ
وَ فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ
وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ
وَ وَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ
وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ
وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ
وَ عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
وَ عَلَى اِخْوَانِهِ
مِنَ النَّبِيِّنَ
وَ الْمُرْسَلِينَ
آمِينَ
Ve
keza bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlukatın bir hedefe sevkinde ve semavî,
süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve müsahhar olmasında pek büyük bir
saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden
Sâni'in azîm rububiyetinde hârika bir saltanatı vardır. Halbuki bu dünya
menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır
ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde
oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'-i âlemin garib ve acib san'atlarının
nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâlî kalmayan bir meşherdir. Bu
itibarla o handa ve o meşherde içtima eden insanlar sabit kalacak değiller.
Çünki meskenleri sabit değildir.
İşte
bu hal ve şu vaziyet, bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh
olmak üzere, sabit, bâki, ebedî, sermedî saadetlerin, cennetlerin ve sarayların
olacağına kat'î bir delaletle şehadet eder. Çünki fâni, bâkiye makam ve medar
olamaz. Evet bir melikin gelip giden misafirleri için yolda yaptığı şu menzile
ve o menzilde oturan misafirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lira
ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki zînetler, kıymetli
şeyler, hep sûret ve örneklerdir. Ve misafirler o nefis taam ve yemeklerin
yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve her bir
misafir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve
melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef'al ve muamelelerini
yazıyorlar.
Ve
o melik, her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek
misafirler için tahrib ve tecdid ediyor.
Ve
hâkeza pek çok garib ve acib şeyler görünüyor. İşte bu vaziyet gösterir ki, o
muvakkat menzil sahibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, daireleri ve ebedî,
sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, haller misafirleri
ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümunelerdir.
Kezalik
bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline
dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî
kalmak için yaratılmış, bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakk'ın ebedî ve
sermedî olan “Dâr-üs selâm” menziline dâvetlisi olan mahlûkatın içtimâları için
bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler,
lezzet ve zevk için değildir. Çünki visallerinin lezzeti, firaklarının elemine
mukabil gelmez.
Maahazâ
o lezzetlerden hiç kimse tam mânasıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin
ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak,
o lezzetler ve o nefis şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünki onlar Cenab-ı
Hakk'ın ehl-i iman için cennetlerde ihzar ettiği hakikî nimetlere nümunelerdir.
Ve o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fena ve adem için değildir. Ancak, onların
suretleri ve misalleri, mânaları, neticeleri alınır; âlem-i bekada, ehl-i beka
için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni'-i
Ebedî istediği şekillere sokar. Çünki o masnûat, beka içindir. Onların o zâhirî
ölüm ve fenaları; vazifelerinden terhistir, îdam değildir.
Evet
onların ölümleri fena olsa bile, yalnız bir cihetten fenaya gider, çok
cihetlerden bâki kalır. Meselâ, Kudret-i Ezeliyenin yarattığı şu gül çiçeğine
bak! Evet nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zâhiren fenaya giderse de,
Allah'ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitablarda milyonlarca timsalleri
kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince manaları kalır.
Kezalik
o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu
gören bütün insanların kuvve-i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan
tohumlarında suretleri, manaları bâkidir. Demek o gülün tohumu olsun, kuvve-i
hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin suretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki
birer fotoğraf ve bekası için birer menzildir.
Ey
arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahibsiz bir hayvan değildir. Ancak onun da
bütün harekât ve ef'ali yazılıyor, tesbit ediliyor ve a'malinin neticeleri
hıfzediliyor ki, muhasebe-i kübrada ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz
mevsiminde yapılan tahribat, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misafirler
için yer tedarik etmek ve bir nevi terhis ve izinlerdir.
sh: » (Ms: 41)
lunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i
vücuddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini “Levh-i Mahfuz”larda
tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok
gaybî âyinelerde ibka eder. Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi,
tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcud olduğu
gibi, tohumunda da semere mevcuddur. Ve keza vücuddan çıkmış pek çok şeyler,
insanın kuvve-i hâfızasında mevcud kalır.
İşte
bu misallerden, hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihatalı olduğu anlaşıldı.
Evet bu mevcudatın sahibi pek büyük bir ihtimam ile mülkünde cereyan eden her
şeyi taht-ı hıfz ve muhafazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhafazası için
sonsuz bir dikkati vardır. Ve rububiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır
ki, edna bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır. İşte bu derece
ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir
divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada câri olduğu gibi,
mahlukatın en eşrefi olan insana da şamildir. Çünki insan Cenab-ı Hakk'ın
rububiyetine ait şuunat ve ahvaline şâhittir. Ve mahlukatın cemaatleri içinde
Allah'ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahid ve hilafet-i
kübra ile tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nâil olduğu
halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes'ul zannetmesin. Onun da divan-ı
muhasebatta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu
yere gidecektir.
Evet
kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın
gelmesi gibidir. Evet nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır.
Evet geçmiş zamanda vukua gelmiş olan mu'cizat-ı kudret, Sâni'in bütün imkânat-ı
istikbaliyeye kadir olduğuna kat'î şahid ve bürhanlardır.
Ve
keza bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibadına
fevkalâde mühim ve pek şedid-ül ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar va'dinde
bulunmuştur. Malûmdur ki, hulf-ül va'd kudretin izzetine, rububiyetin
merhametine zıddır. Zira va'din hilafını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir.
Bu ise Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir.
Maahaza,
insanların haşri nebatatın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder?
Haşrin icadına olan va'di ise, bütün enbiyanın tevatürüyle ve büyük insanların
icmaiyle sabit olduğu gibi Kur'an-ı Kerim'in lisanıyla da sabittir.
sh: » (Ms: 42)
Ezcümle:
اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ
اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ
لاَ رَيْبَ فِيهِ
وَ مَنْ اَصْدَقُ
مِنَ اللّهِ حَدِيثًا olan
âyet-i kerime, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icadına söz veriyor. Fakat,
bazı insan pek nankördür ki; bütün mevcudat, sıdkına ve hak olduğuna delalet
ettiği o Mâlik-ül Mülk'ün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve
ahmaklığına itimad eder.
Ve
keza bu âlemde pek ihtişamlı bir rububiyet âsârıyla şa'şalı bir saltanatın
şuaları görünmektedir. Evet görüyoruz ki: Koca arz -sekenesiyle beraber- ehlî,
zelil, muti bir hayvan gibi o rububiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi,
baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sair bütün işleri o
emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyaratıyla tanzim ve teshiri ve sair
vaziyetleri o emre bağlıdır. Halbuki, azametli şu rububiyet-i sermediye ve bu
saltanat-ı ebediye şöyle zaîf, zâil, muvakkat temeller ve esaslar üzerine bina
edilemez. Ve bu mütebeddil, belalı, kederli, fâni dünya üzerine kaim olamaz.
Ancak, bu dünya o azametli rububiyetin pek azîm ve geniş dairesi içinde
insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu'cizelerini teşhir ve ilân için
kurulmuş muvakkat bir menzildir ki, tahrib edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve
bâki bir âleme cüz' olmak için tebdil edilecektir. Binaenaleyh bu tebeddülât
ma'rezi olan âlemin Sâni'i için diğer tegayyürsüz, sabit bir âlemin vücudu
zarurîdir.
Maahaza,
zâhirden hakikata geçen ervah-ı neyyire ashabı ve kulûb-ü münevvere aktabı ve
ukûl-ü nuraniye erbabı ve kurb-u huzur-u İlahîde dâhil olanlar, o Zât-ı Zülcelal'in
mutîler için bir dâr-ı mükâfat ve âsiler için bir dâr-ı mücazat ihzar ettiğini
ve pek metin va'dler ile şedid tehdidleri olduğunu kat'î ihbar ediyorlar.
Malûmdur ki, va'dleri îfa etmemek bir zülldür. Hâlık-ı Âlem züll ve
zilletlerden münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikatı ihbar eden ehl-i hakikat
ve enbiya ve evliya ve asfiya cemaatlerine kâinat bütün âyâtıyla, kelimatıyla
zâhir olarak ihbarlarını teyid ve takviye ediyor. Ey insan! Bu haberden daha
doğru bir haber ve bu sözden daha doğru bir söz var mıdır?
Ve
keza bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydanında, âlem-i âhiretin
büyük meydanının çok misallerini, nümunelerini her vakit gösteriyor.
Ezcümle:
Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebatî ha
sh: » (Ms: 43)
şirlere dikkat lâzımdır. Evet altı gün zarfında, o
karışık nebatatın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesedleri
galatsız, haltsız kema-fi-s sâbık inşa ve iade etmekle, arz meydanında nebatî
haşirleri yapan kudret, semavat ve arzı altı günde halketmesinden âciz
değildir. Ve o kudrete nazaran göz işareti kadar kolay olan haşr-i insanîyi
yapmamak imkânı var mıdır? Evet haşr-i nebatîde kelimeleri, yazıları tamamen
silinmiş üçyüz bin kadar sahifeleri, birlikte, bilâ-halt ve bilâ-galat kısa bir
zamanda eski yazılarını iade eden bir kudrete, tek bir sahifeden ibaret bulunan
haşr-i insanî ağır gelir mi? Hâşâ!
İşte
o kudret sahibi, lisan-ı Kur'an ile emrettiği
فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى
اْلمَوْتَى وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ âyet-i kerimesi bu mes'elenin
hakikat olduğuna sarahat ile şehadet ediyor.
Ey
aziz arkadaş! Cenab-ı Hakk'ın şu tasarrufatından ve şuunatından anlaşıldı ki,
arz meydanında yapılan nebatî haşirler ve neşirler ve sair içtima ve
iftiraklar maksud-u bizzât değildir. Çünki öteki âlemin meydan-ı kebirinde
yapılan o büyük ve mühim ihtifaller ile kısa bir zamanda yapılan şu cüz'î
gayr-ı sabit bu semereler arasında münasebet yoktur. Ancak bu cüz'î semereler,
bir takım misal ve nümunelerdir ki, bunların suret ve neticelerine o mecma-i
kebirde muameleler tatbik ve icra edilsin. Demek bu fâni şeylerin suretleri o
âlemde bâki semereleri meyve verecektir.
Ve
keza görüyoruz ki: Sâni'-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal
menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bâhirenin ve bir
inayet-i zâhirenin ve bir adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını
izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile
anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen
inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve emaratı görünen adaletten daha
ecell bir adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir
merhamet tasavvur edilemez. Öyle ise, o sultanın memleketinde daimî mekânlar,
sabit meskenler, daimî ve mukim sâkinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet,
merhamet ve adaletin, kalb ve fikir sahiblerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı
zamanda o ef'al-i hakîmane sahibinin, -hâşâ- sefih, zalim
sh: » (Ms: 44)
olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikatı zıddına
kalbeden bir muhaldir.
Ey
sözlerimi dinleyen arkadaş! Haşrin vücuduna ve vukuuna dair delillerin, şu
zikredilen kısma, emarelere münhasır olduğunu zannetme. Kur'an-ı Kerim'in
gösterdiği gayr-ı mütenahî emarelerden istihrac edilen hakikat şudur ki:
Hâlıkımız, şu muvakkat dünya meşherlerinde daimî olan rububiyetinin sabit
karargâhına bizleri nakledecektir. Ve bu seyyal memleketi sermedî bir memlekete
tebdil edecektir. Ve yine zannetme ki, haşir ve âhireti iktiza eden, esma-i
hüsnadan yalnız “Hakîm, Kerim, Rahîm, Âdil, Hafîz” isimleridir. Belki kâinatın
tedbiriyle alâkadar olan her bir isim, âhiret ve haşri iktiza eder.
Hülâsa:
Haşir mes'elesi öyle bir hakikattır ki, celaliyle, cemaliyle, esmasıyla Hâlık-ı
Zîşan, bütün kütüb-ü semaviye ile enbiya ve evliya ve asfiyanın icmalarını
tazammun eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Fahr-i Kâinat Hazret-i Muhammed
(A.S.M.) -ekmel-ül halk ve eşref-ül insan- haşrin geleceğine ittifakla
hükmettikleri gibi, şu kâinat dahi, bütün âyâtıyla ve kelimatıyla haşrin vücud
ve icadına şehadet ediyor. Hattâ her bir cüz'ün, cüz'î olsun küllî olsun, cüz'
olsun küll olsun, iki vechi vardır. Bir vecihle Hâlıka bakar, vahdaniyete
delalet eder. Diğer vecihle de âhirete nâzırdır ki, haşrin, âhiretin
vücudlarını ister.
Meselâ:
Bir insan kendi vücuduyla, hüsn-ü san'atıyla Sâni'in vücub-u vücuduna ve
vahdetine delalet ettiği gibi; âmâl ve istidadları ebede kadar uzandığı halde
pek sür'atle ölüm ve zevali, âhiretin vücuduna delalet eder. Bütün mevcudatta
görünen intizam-ı hikmet, tezyin-i inayet, taltif-i rahmet, tevzin-i adalet,
Sâni'-i Hakîm'in vücud ve vahdetine şahid oldukları gibi, âhiretin ve saadet-i
ebediyenin de icad ve vücudlarına delalet ederler.
اَللّهُمَّ
اجْعَلْنَا مِنْ
اهْلِ السَّعَادَةِ
وَاحْشُرْنَا
فِى زُمْرَةِ السُّعَدَاءِ
وَ اَدْخِلْنَا
الْجَنَّةَ مَعَ
السُّعَدَاءِ
بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ
الْمُخْتَارِ
فَصَلِّ وَسَلِّمْ
عَلَيْهِ وَعَلَى
آلِهِ كَمَا يَلِيقُ
بِرَحْمَتِكَ
وَ بِحُرْمَتِهِ
آمِينَ آمِينَ
آمِينَ.
Katre
(Tevhid Denizinden)
İFADE-İ MERAM
Malûmdur
ki insan, hasb-el kader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve
düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da bazan da boğulur. Ben de kader-i
İlahînin sevkiyle pek acib bir yola girmiştim. Ve pek çok belalara ve
düşmanlara tesadüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica
ettim. İnayet-i ezeliye beni Kur'ana teslim edip Kur'anı bana muallim yaptı.
İşte Kur'andan aldığım dersler sayesinde o belalardan halâs olduğum gibi nefis
ve şeytan ile yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i
dalaletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsademe, سُبْحَانَ
اللّهِ وَ الْحَمْدُ
ِللّهِ وَ لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ
وَ اللّهُ اَكْبَرَ
وَ لاَ حَوْلَ
وَ لاَ قُوَّةَ
اِلاَّ بِاللّهِ kelimelerinde
vuku buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla
münakaşalara giriştim. Her bir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua
geldi. Bu risalede yazılan her bir kelime, her bir kayıd, kazandığım bir
muzafferiyete işarettir.
Bu
risalede yazılan hakikatler, zıdlarına bir imkân-ı vehmî kalmayacak derecede
yazılmıştır. Uzun bir hakikate (delili ile beraber) bir kayıd veya bir sıfatla
işaret yapılıyor...(*)
(*)
İhtar: Bu zamanın cereyanı, benim gibi çoklarını vehmî tehlikelere atmıştır. İnşâallah,
bu eser Allah'ın izniyle onları kurtaracak ümidindeyim.
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ وَ الصَّلاَةُ
عَلَى نَبِيِّهِ
(Bu risale, dört Bab ile bir Hâtime ve bir Mukaddeme
üzerine tertib edilmiştir.)
Mukaddeme
Kırk
sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim;
tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir.
Kelimelerden maksad: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:
Cenab-ı
Hakk'ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak
lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.
Evet
her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Diğer ciheti de halka
bakar. Halka bakan cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf
bir cam parçası gibi, altında Hakk'a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde
gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün'im, san'ata bakıldığı
zaman Sâni', esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.
Ve
keza nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağrir eder. Günahı sevaba, sevabı
günaha kalbeder. Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için
yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir.
Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlahiyedir.
Birinci
Kelâm: اِنِّى
لَسْتُ مَالِكِى Ben
kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim kâinatın mâlikidir. Fakat kendime mâlik
naza
sh: » (Ms: 47)
rıyla bakıyorum ki, Mâlik-i Hakikî'nin sıfâtını ve
sıfatların bir derece mahiyetini ve hududunu bileyim. Evet mevhum, mütenahî
hududum ile Mâlik-i Hakikî'nin sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenahî
hududunu bildim.
İkinci
Kelâm: اَلْمَوْتُ
حَقٌّ Ölüm haktır. Evet bu hayat ve
bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve
taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif şeylerden terekküb
etmiş. Kısa bir zamanda tevafukları, içtimaları varsa da, iftirakları ve
dağılmaları her vakit melhuzdur.
Üçüncü
Kelâm: رَبِّى
وَاحِدٌ Rabbim birdir. Evet herkesin
bütün saadetleri, bir Rabb-ı Rahîm'e olan teslimiyete bağlıdır. Aksi takdirde
pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insan, câmiiyeti itibariyle bütün eşyaya
ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve her şeye karşı (hissederek veya etmeyerek) teessürü
elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir halettir. Fakat erbab tevehhüm
edilen esbab yed-i kudretine bir perde olan Rabb-ı Vâhid'e teslimiyet, firdevsî
bir vaziyettir.
Dördüncü
Kelâm: اَنَا ile tabir
edilen benlik, yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki; bu ene,
Cenab-ı Hakk'ın sıfâtını, şuunatını bilmek için bir santral ve bir vâhid-i
kıyasîdir.
Birinci Bab
لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ
beyanındadır.
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
عَلَى سَيِّدِ
الْمُرْسَلِينَ
مُحَمَّدٍ وَعَلَى
آلِهِ وَصَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
Allah'tan
başka hak bir Allah'ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime,
bütün gören ve görünen eşyayı şahid gösteriyorum.
Öyle
bir Allah ki, vücub-u vücuduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazret-i
Muhammed (A.S.M.) bir şahid-i sadık ve bir bürhan-ı nâtıktır.
Öyle
Muhammed (A.S.M.) ki, icma ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiya ve mürselîne
siyadet ünvanını; ve ittifak ve tahkiklerini almakla, imam-ül evliya ve'l-ülema
lâkabını almıştır. Ve öyle Muhammed (A.S.M.) ki, âyât-ı bâhire, mu'cizat-ı
katıa ve secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlahî
olmuştur. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ki, âlem-i gayb ve melekûtu seyr ve
ziyaret etmekle, ervahı müşahede ve melaike ile musahabe, cin ve insanlara
irşad vazifesini almıştır. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.)dır ki, şahsiyet-i
maneviyesiyle kâinatın kemaline bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve
medeniyetlerin düsturlarını havi bir şeriata sahibdir. Ve öyle bir Muhammed
(A.S.M.)dır ki, âlem-i şehadette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve
nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemal-i ciddiyetle ve vüsuk ile, itminan ile
yüksek bir iman ile nev'-i beşere karşı “Tevhid Dini”ni لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ ile ilân
ve ilâm ediyor.
Ve
keza öyle bir Allah ki, vücub ve vücuduna, celal ve cemaline, Vâhid-i Ehad
olduğuna şehadet edenlerden birisi de “Furkan-ı Hakîm”dir.
Ve
öyle bir Furkan-ı Hakîm'dir ki, bütün enbiya kitablarının tasdik
lerine mazhardır. Ve öyle bir Furkan-ı Hakîm'dir ki,
bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabul ve tasdike icma ettikleri ve
cihat-ı sittesinden nur-efşan bir kitabdır.
Ve
öyle bir Furkan-ı Hakîm'dir ki, mazhar-ı vahy olan resullerce, mahz-ı vahydir.
Ehl-i keşf ve ilhamca ayn-ı hidayettir. Maden-i iman ve mecma-i hakaiktir.
Hükümleri delail-i akliye ile müeyyed ve fıtrat-ı selimenin şehadetiyle
musaddaktır. Lisan-ül gayb olup, âlem-i şehadette nev'-i beşeri فَاعْلَمْ
اَنَّهُ لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ ile
tevhide emir ve davet ediyor.
Öyle
bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, şu kitab-ı kebir denilen âlem, bütün
yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle,
harfleriyle şehadet ettiği gibi; şu insan-ı kebir denilen kâinat da, bütün
azâsıyla, cevarihiyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla, ahvaliyle delalet
eder. Yani bu kâinat, ihtiva ettiği bütün enva'ıyla لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ ve o
âlemlerin erkânıyla لاَ خَالِقَ
اِلاَّ هُوَ ve o
erkânın azâsıyla لاَ صَانِعَ
اِلاَّ هُوَ ve o
azânın eczasıyla لاَ مُدَبِّرَ
اِلاَّ هُوَ ve o
eczanın cüz'iyatıyla لاَ مُرَبِّىَ
اِلاَّ هُوَ ve o
cüz'iyatın hüceyratıyla لاَ مُتَصَرِّفَ
اِلاَّ هُوَ ve o
hüceyratın zerratıyla لاَ خَالِقَ
اِلاَّ هُوَ ve o zerratın tarlası olan esîriyle لاَ
اِلهَ اِلاَّ هُوَ
söyleyerek; bütün enva'ıyla, erkânıyla, azâsıyla, eczasıyla, hüceyratıyla,
zerratıyla, esîriyle (ellibeş lisan ile) vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ve
delalet eder. Şu lisanların tafsili gelecektir. Şimdi icmal ile zikredeceğim.
Şöyle ki:
Kâinat
terkiblerindeki intizam, cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet,
nakışlarındaki zînet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhalefet ve mümaselet,
camidattaki muavenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme,
inayet-i tâmme, rahmet-i vasia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvil, tağrir,
tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za'f, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve
hâkeza pek çok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîr'in vücub ve vücuduna
ve evsaf-ı kemaliyesine şehadet ettikleri gibi; esma-i hüsnayı tilavet ederek,
Cenab-ı Hakk'a tesbih ve Kur'an-ı Hakîm'i tefsir ve Resul-i Ekrem'in (A.S.M.)
ihbaratını tasdik ediyorlar.
Geçen
lisanların tafsiline geçiyoruz. Şöyle ki:
Kâinatta
görünen tanzimat, nizamat, muvazenat kabza-i tasarrufunda bir mizan ve nizam
bulunan Hâlık'ın vücub-u vücuduna delalet etmekle اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ cümlesini okur.
Ve
keza kâinatta intizam ve ıttırad hüküm-fermadır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın
vahdetine ve bir olduğuna şehadet etmekle اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ hakikatini ilân ediyor.
Ve
keza semavat sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla
karıncanın sahifelerini hüceyrat ve zerrat ile yazan kudret bir olduğundan اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile (mes'elenin ilânıyla)
Hâlıkın bir olduğuna delalet ve şehadet eder.
Ve
keza meselâ bulut ile arz gibi camid ve mütehalif şeylerde tecavüb ve muavenet,
yani birbirinin hacetine cevab vermek ve seyyarat gibi şemsten pek uzak olan
yıldızların şemse veya birbirine tesanüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin
idaresinde bulunduğuna şehadet ederek اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile ilân eder.
Ve
keza semavatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşabehet ve arzın birbirine
benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlıkın bir olduğuna delaletle
şehadetini اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile ilân eder.
Ve
keza her bir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Meselâ, bir
zîhayat vücuda geldiğinde Bari isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir
sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine; hastalıktan
şifa bulduğunda, Şâ fi isminin tecellisine ve hakeza tesirde mütesanid, âsârda
mütehalif, çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin
hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmaları da bir olur. İşte her bir
zîhayat, şu mazhariyetle Hâlık'ın bir olduğuna dair olan şehadetini اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile ilân eder.
Ve
keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve
keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaş'ın nakşı olduğuna olan
delaletlerini اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile ilâm ediyorlar.
Ve
keza zerrat arasındaki cazibenin, güneş ve yıldızlar arasında
sh: » (Ms: 51)
bulunan
cazibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem-i vâhidin yazısı olduğunu اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile izhar ediyorlar.
Ve
keza terkib ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin,
lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Binaenaleyh o zerreleri,
aralarındaki münasebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek,
ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir kudret sahibine hastır. İşte
zerrattaki intizam ve şu vaziyetin lisanıyla Allahüekber diyerek اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ yu okur.
Ve
keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve
taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev'-i beşerin, meselâ efradının
nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünki bir ferd,
alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad
hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması
ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hâlıkı bir
nev'in Hâlıkı olacaktır.
Ve
keza bir nev'e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En
nihayet iş اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ da nihayet bulur.
Ve
keza hilkat ve yaratılışın Vâcib-ül Vücud'a isnad edilmesini, nazarları çok
kısa olanlar, baid, garib, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehab
ediyorlar. Halbuki esbaba isnad edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd,
garabet, külfet kat kat muzaaf olarak hakikate inkılab eder. Çünki vâcibe daha
kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin
sudûrundan daha ehvendir. Meselâ bal arısının hilkati, kudret-i İlahiyeye isnad
edilmezse nihayetsiz müşkilât olur.
Maahazâ,
vâhidin kesrete yaptığı vaziyet ve maslahatı, kesret çok meşakkatlerden sonra
yapabilir. Meselâ, bir kumandanın pek çok neferlere verdiği intizam vaziyeti, o
neferlere verilse sühuletle yapamazlar. Demek Hâlık-ı Vâhid'e yapılan isnadda,
zâhiren bu'd ve garabet varsa da esbab ve kesrete edilen isnadda, muzaaf olarak
müteselsil muhaller vardır. Şöyle ki:
Her
bir zerrede, Vâcib-ül Vücud'un sıfatlarını farzetmek lâzım geliyor. Çünki
nakıştaki kemal, san'attaki hüsün o sıfatları ister. Hem şirketi kabul etmeyen
vücub hakkında, gayr-ı mütenahî şeriklerin far
sh: » (Ms: 52)
zı lâzımdır. Hem her bir zerrenin, bütün zerrelere
hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olması lâzım geliyor. Çünki nizam ve
intizam öyle ister. Hem her bir zerrede, ihatalı bir şuur, tam bir ilim
lâzımdır. Çünki zerreler arasında tesanüd ve müvazene vardır. Bu tesanüd ve
müvazene ise ilim ile olur.
İşte,
eşyayı esbaba isnad etmekte bu kadar muhaller vardır. Amma sahib-i hakikî olan
Vâcib-ül Vücud'a isnad edildiği vakit, o zerreler şöyle bir vaziyete girerler
ki, şemsin cilvelerine, timsallerine, lem'alarına mazhar olan su katreleri
gibi; kudret-i ezeliyenin nuranî tecellisine, cilvelerine, lem'alarına o
zerreler de mazhar olup, sahib-i kudretin izniyle, gayr-ı mütenahî olan ilim ve
iradesiyle, o zerrelerde teşekkülât ve terkibat yapılır. Binaenaleyh kudret-i
ezeliyenin bir lem'ası kudretin hâsiyetine mâlik olduğundan, esbabın binler
lem'asından ve esbabın sultanından daha tesirlidir. Çünki bunda tecezzi ve
inkısam vardır, kudret-i ezeliyede ise yoktur.
Ve
keza külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünki kudret Sâni'in zâtına zâtîdir, arazî
değildir. Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem'asına zerreler,
şemsler mütesavidir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir. Ve keza hayat,
vücud, nur gibi şeylerin zâhir ve bâtınları şeffaf olduğundan, icadları
zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür. Evet hayatın
vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse, kudretin tasarrufu görünür.
Meselâ:
Bir salkım üzümün yapılması için ince, camid bir dal ve bir cam parçasında
şemsin timsalini tersim için küçük bir delikten ziyanın geçmesi ve bir evi
tenvir için bir kibrit tavassut ediyor. Ve bu gibi basit esbab altında yapılan
o azîm ve garib işlerde kudretin tasarrufu gündüz gibi görünmesi aşikârdır.
Ve
keza eşyanın esbaba isnadındaki istib'addan ve istiğrabdan hasıl olan inkârdan
neş'et eden dalaletlerden hasıl olan ızdırabat, bütün akılları, ruhları
Vâcib-ül Vücud'a firar ve iltica etmeye mecbur eder. Çünki ancak Onun
kudretiyle, iradesiyle her müşkil hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve Onun
zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh necat ve halas ancak Allah'a
iltica ile olur. فَفِرّوُا
اِلَى اللّهِ * اَلاَ بِذِكْرِ
اللّهِ تَطْمَئِنُّ
الْقُلُوبُ İşte
kâinat şu hakikatın lisanıyla اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ yu söylüyor.
Ve keza
esbab-ı zâhiriye pek basit, mahdud, fakir, camid, şuursuz,
sh: » (Ms: 53)
iradesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhum
şeylerdir. Müsebbebatta bulunan hârika nakışlar, zînetler, garib ve acib
san'atların o gibi kıymetsiz esbab ile kat'iyen münasebetleri yoktur.
Binaenaleyh meselâ bedenin hüceyratındaki nizamlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek
yemesine; ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdud muntazam nakışları,
kulaktaki ve baştaki telafife; ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin
teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husulüne, lisan ve zihnin hareketleri gibi
esbaba isnadları ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebat, gayr-ı
mütenahî bir kudret ile bir ilim ve bir iradeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate
binaen sabittir ki, kevn ve vücudda müessir-i hakikî, ancak kudreti gayr-ı
mütenahî bir Hâlık-ı Kadîr'dir. Esbab ise bahanelerdir, vesait de perdelerdir.
Havas
ve hâsiyetler dahi kudretin tecelliyatına ve lem'alarına isim ve ünvanlardır.
Hem
kanunlar ve nevamis denilen şeyler, ancak ilim ile irade ve emrin enva'a olan
tecellilerinin isimleridir. Evet kanun emirdendir, namus iradedendir. İşte
kâinat müsebbebatın lisanıyla اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile Hâlık-ı Hakikî'yi ilân
ediyor.
Ve
keza kâinat sahifesinde pek büyük bir itina ve ihtimam ile hârika bir tarzda
yazılan nakışlar, münferiden ve müçtemian, gayr-ı mütenahî bir kudreti iktiza
ettiklerinden, kâinat da bir Vâcib-ül Vücud, bir Hâlık-ı Kadîr'in vücuduna
bizzarure delalet eder ki, o Hâlık'ın tesir-i kudretine nihayet olmadığından,
şeriklerden bilbedahe müstağnidir, şerike ihtiyacı yoktur.
Maahaza,
şerik hadd-i zâtında mümteni'dir. Bir ferdinin vücudu mümkün değildir. Çünki
kudret-i kâmilenin tesiri gayr-ı mütenahîdir. Şerik olduğu takdirde, kudretin
tesiri mahdud olur. Mütenahî olmadığı halde mütenahî olur, inkıtaa uğrar. Bu
ise, birkaç cihetten muhaldir. Öyle ise istiklal ve infirad, uluhiyet için zâtî
hassalardır.
Maahaza
şerike bir mahal, bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur. Ve şerikin vücudu
hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş'et eden bir ihtimal ve ne de
bir emare ve kâinatın hiç bir cihetinde şerike bir mevzi yoktur. Bilakis hangi
şeye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür. Demek müessir-i hakikî
ancak ve ancak Allah'tır.
Evet
insan kâinatın en eşrefi ve esbab içinde ihtiyarı en geniş olduğu halde,
ef'al-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz
cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana ait olabilir. Esbabın sultanı olan insan,
böyle eli bağlı, tesirsiz olursa öteki esbab-ı camide ne halt edebilir?
sh: » (Ms: 54)
İşte
kâinat şu hakikatten tebarüz eden vücud ve vahdet lisanıyla اَللّهُ
لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ yu tilavet eder.
Ve
keza kâinatın bütün ecza ve zerratına tecelli eden esma-i İlahiye arasındaki
tesanüd, yani birbirine dayanarak tecelli ettikleri bir temazüç, yani elvan-ı
seb'a gibi birbiriyle memzuc olarak eşyayı cilvelendirdikleri eserleri bir
olduğu gibi, müsemmalarının da vâhid, ehad olduğuna şehadet eder. Ve bu şehadet
lisanıyla, kâinat اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ diyerek ilân ediyor.
Ve
keza kâinatın -küllî ve cüz'î- ihtiva ettiği bütün eczasını istilâ eden bir
hikmet-i âmme görünür. Ve bu hikmet-i âmme, kasd, şuur, irade, ihtiyar
sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Hakîm-i Mutlak'ın vücub-u
vücuduna delalet eder. Çünki kâinat mef'ul ve münfaildir. Mef'ul fâilsiz
olamadığı gibi, mef'ulün camid bir cüz'ü de fâil olamaz.
Ve
keza kâinat sahifesinde bir inayet-i tâmme parlıyor. Bu inayet, tazammun ettiği
hikmet, lütuf, tahsin sıfatlarıyla bir Hâlık-ı Kerim'in vücub-u vücuduna
delalet eder. Çünki in'am ve ihsan, mün'im ve muhsinsiz olamaz.
Ve
keza kâinatı müştemilâtıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet
görünüyor. Bu merhamet, rahmet, hikmet, inayet, in'am gibi çok sıfatları
tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Rahman-ı Rahîm'in vücub-u vücuduna şehadet
eder. Çünki sıfat mevsufsuz olamaz.
Ve
keza zevilhayat ve canlı mahlukata tevzi edilen bir rızk-ı âmm vardır. Ve bu
rızk sıfatı, geçen sıfatları istilzam etmekle bir Rezzak-ı Rahîm'in vücuduna
delalet eder. Çünki fiil fâilsiz olamaz.
Ve
keza bütün kâinatta intişar eden bir hayat vardır. Bu hayat sıfatı dahi, geçen
sıfatları iktiza etmekle bir Hayy-ı Kayyum, bir Muhyî ve Mümit Hâlık'ın vücub-u
vücuduna delalet eder. Arkadaş! Elvan-ı seb'a gibi memzuc olan şu beş hakikat,
kâinata bir Rab, Kadîr, Alîm, Hakîm, Kadîm, Rahîm, Rahman, Rezzak, Hayy-ı
Kayyum zarurî olduğuna bilbedahe delalet ve şehadet eder. Ve kâinat bu
şehadetlerini اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile ilân eder.
Ve
keza kâinat yüzünde hüsn-ü zâtîyi gösteren bir hüsn-ü arazî ve bir cemal-i
mücerredi gösteren bir cemal-i hazîn ve mahbub-u hakikîye işaret eden bir aşk-ı
sadık ve bütün esrarı cezbeden bir hakikat-ı cazibeye işaret eden bir cezbe ve
bir incizab vardır. Bu hakikatler, kâinata
sh: » (Ms: 55)
bir Rabb-i
Vâcib-ül Vücud lâzım ve zarurî olduğuna şehadet ettiklerini, kâinat اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile talim ve ilâm ediyor.
Ve
keza bütün enva'ın cüz'iyatında bir tasarruf var. Bu tasarruf, faideli iş ve maslahatlar
içindir. Ve nebatat ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok
menfaatler içindir. Küre-i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tağrir var. Bu
dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinatta hükümferma olan nizam ve intizamla
beraber, faaliyet hususunda elvan-ı seb'a gibi tebarüz eden şu hakikatler,
bilbedahe bir mutasarrıf-ı hakîm, kadîr, fâil-i muhtar gibi bütün evsaf-ı
kemaliye ile muttasıf bir Hâlık'ın vücub-u vücuduna yaptıkları delaleti, kâinat
اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ile tebliğ ediyor.
Ve
keza kâinatın ihtiva ettiği bütün enva' ve ecza ve zerratı istilâ eden hudûs,
bir muhdis ve bir mûcidi iktiza eder.
Ve
keza kâinat bütün eczasıyla beraber gayr-ı mütenahî eşkal ve vaziyetlere
kabiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl-i hazıra girmesi, elbette bir
Hâlık-ı Vâcib-ül Vücud'un ihtiyar, irade ve tercihiyle olmuştur.
Ve
keza büyük bir fakr u ihtiyaçta bulunan kâinatın enva' ve eczasına lâzım olan
işlerini, hacetlerini evkat-ı münasibde مِنْ حَيْثُ
لاَ يَحْتَسِبُ îfa ve
is'af etmek, bir Rezzak-ı Kerim'in vücub-u vücuduna delalet eder.
Ve
keza kâinat, umumî ve hususî, maddî ve manevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir.
Gerek vücuduna ve gerek bekasına lâzım şeyleri, işleri görmekten âcizdir. Bu
gibi matlublarının şuuru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahman-ı Rahîm
ve Vâcib-ül Vücud bir Sâni'-i Hakîm tarafındandır.
Ve
keza kevn ve vücudda, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. İmkân
mertebesi, vücub mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi,
vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfial mertebesi, fâiliyet
mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam, bizzarure vâcib,
vâhid, fa'al bir Hâlık'ı iktiza ve istilzam eder.
Ve
keza bakıyoruz ki, kâinatta herhangi bir şey, hadd-i kemale vâsıl olmayınca
hareket etmekten durmuyor. Kemaline vâsıl olduğu zaman hareketi terk edip
sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücud kemali ister, kemal de sübutu
iktiza eder. Öyle ise, vücudun vücudu kemal iledir. Kemalin kemali de devam ile
olur. Öyle ise, bir Vâcib-i Sermedî, Kâmil-i Mutlak var ki, mümkinatın bütün
kemalâtı, O'nun
sh: » (Ms: 56)
nur-u kemalinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise
Cenab-ı Hak zâtında, sıfatında, ef'alinde kâmil-i mutlaktır.
Ve
keza her şeyin bâtını zâhirinden daha latif, daha şeffaftır. Bu ise, Sâni'in o
şeyden hariç ve baid olmamasına delalet eder. O şeyin sair eşya ile nizam ve
müvazenesinin Sânii tarafından temin edildiği cihetle de, Sâniin o şeyde dâhil
olmamasını iktiza eder. Öyle ise, bir masnuun zâtına bakılırsa, Sâniin ilim ve
hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâniin fevk-al küll bir sem' ve
basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki: Sâni'-i Âlem, âlemde
dâhil olmadığı gibi âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudreti ile herşeyin
içinde olduğu gibi, her şeyin fevkindedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı
da beraber görür.
Bu
hakikatler, kavs-i kuzeh renkleri gibi macun, bir takım nuranî âyetlerdir.
Kâinat bütün evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Hâlık'ın vücub-u vücud ve
vahdetine delalet eder. Evet kâinat o Hâlık'ın nurunun gölgesi, esmasının
tecelliyatı, ef'alinin âsârıdır.
Arkadaş!
Kâinatın şu geçen hakikatların lisanıyla söylediği اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ delailiyle لاَ
حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ
اِلاَّ بِاللّهِ ı isbat
eder. Ve keza فَاعْلَمْ
اَنَّهُ لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ hakikatı مُحَمَّدٌ
رَسُولُ اللّهِ ı
istilzam ediyor. مُحَمَّدٌ
رَسُولُ اللّهِ da,
imanın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfat-ı rububiyete de mazhar ve
mir'attır. Bu sırra binaendir ki, مُحَمَّدٌ
رَسُولُ اللّهِ imanın mizan ve terazisinde لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ ile karin
ve müvazi olmuştur. Nübüvvet, sıfat-ı rububiyete nâzır ve mazhar olduğundan,
umumî bir câmiiyete mâliktir. Velayet ise, hususî ve cüz'îdir. Aralarındaki
nisbet رَبُّ
الْعَالَمِينَ ile رَبِّى arasındaki
nisbet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan
arşa olan mi'racla secdedeki mi'rac arasında veya arş ile kalb arasındaki
nisbet gibidir.
Arkadaş!
Şu yüksek olan matluba zikrettiğimiz bürhanlar, matlubu ihata eden bir
dairedir. Matlub olan vücub-u vücud ve vahdet o dairenin merkezindedir. Daireyi
teşkil eden bürhanların her birisi, parmağı
sh: » (Ms: 57)
nı uzatıp, matlubun hak ve sâdık olduğuna imza
atıyorlar. O bürhanlardan zayıf olanların aralarında tesanüd vardır. Yani,
birbirini teyid ve takviye etmekle, zayıf bürhanların za'fiyeti zâil olur. Zâil
olmasa bile itibardan düşmez. İtibardan düşse bile, dairenin bozulmasına sebeb
olmaz. Ancak daire küçülür.
Maahazâ
bürhanların heyet-i mecmuasına terettüb eden matlubun kuvvet ve vuzuhunu her
ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz'iyetine
işaret olup, matlubu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binaenaleyh bir
bürhana bakıldığı zaman za'fiyetten dolayı vehimler başgösterirse, öteki bürhanlardan
süzülen kuvvet ile ortada za'fiyet kalmaz, vehimler de dağılır.
Maahazâ
bazı bürhanlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya
gibidir. Binaenaleyh bu gibi bürhanları gayet latif ve dikkatli ince bir fikir
ile arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın!..
TAKRİZ
(Fâzıl-ı
muhterem Meclis-i Mesahif ve Tedkik-i Müellefat-ı Şer'iye Reis-i Âlîsi Şeyh
Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir.)
Cenab-ı
Hakk'a hamd ve kendisine Kur'an nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını
tahkim ve temhid eden âl ü ashabına salât ü selâm olsun!
Tevhid
Denizinden Bir Katre namındaki risale gözüme tecelli etti. O denizle bu katre
arasında bir fark göremedim. Çünki o katre hakikatte o denizden geliyor ve o
denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden
süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursî'nin sa'yinden dolayı
Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükürler olsun!
El-fakir, türab-u akdam-ul ülema
SAFVET
(Rahmetullâhi Aleyh)
Hâtime
(Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder. Ve
tedavi çarelerini gösterir.)
Birinci
Hastalık: “Ye's”tir.
Arkadaş!
Amele ve tâate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise düşer. Böyle bir me'yusun
gözüne, dinî mes'elelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan
görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin saikasıyla
ilân-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.
Binaenaleyh a'male muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu âyete müracaat
etsin:
قُلْ
يَا عِبَادِىَ
الَّذِينَ اَسْرَفُوا
عَلَى اَنْفُسِهِمْ
لاَ تَقْنَطُوا
مِنْ رَحْمَةِ
اللّهِ اِنَّ اللّهَ
يَغْفِرُ الذُّنُوبَ
جَمِيعًا اِنَّهُ
هُوَ الْغَفُورُ
الرَّحِيمُ
İkinci
Hastalık: “Ucb”dur.
Arkadaş!
Yeise düşen adam, azabdan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya
başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemalâtı var, hemen o kemalâtına bel
bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemalât beni kurtarır, yeter” diye bir derece
rahat eder. Halbuki a'male güvenmek ucbdur. İnsanı dalalete atar. Çünki insanın
yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.
Hem
insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünki kendisinin eser-i san'atı
değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakita olarak temellük de etmiş değildir.
Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir.
Ancak o vücud hâvi olduğu garib san'at, acib nakışların şehadetiyle, bir
Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o
hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane
insana aittir.
Ve
keza esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken,
ef'al-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef'alin ekl, şürb gibi en
âdi bir fiilin husulünde, yüz
sh: » (Ms: 60)
cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir.
Ve
keza insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havassının en genişi hayal olduğu
halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük
iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?
Ve
keza şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir.
O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taalluk etmediğinden sabit olur ki, o
fiillerin fâili bir Sâni'-i Zîşuur'dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın...
Binaenaleyh mâlikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve kemalâta masdar
olduğunu zannetme. Ve kat'iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur
vardır. Çünki sû'-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağrir ediyorsun.
Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir;
seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh لَهُ الْمُلْكُ
وَلَهُ الْحَمْدُ
وَلاَ حَوْلَ وَلاَ
قُوَّةَ اِلاَّ
بِاللّهِ de.
Üçüncü
Hastalık: “Gurur”dur.
Evet
gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur
saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve
yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını
daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum
kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki
eslaf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede
bulamazlar.
Dördüncü
Hastalık: “Sû'-i zan”dır.
Evet
insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir.
Kendisinde bulunan sû'-i ahlâkı, sû'-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin.
Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh
eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû'-i zandır.
Sû'-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.
Arkadaş!
Taht-el arz yaptığım hayalî bir seyahatta gördüğüm bazı hakikatları
zikredeceğim:
Birinci
Hakikat: Arkadaş! Mâlik-i Hakikî'den gaflet, nefsin firavunluğuna sebeb olur.
Evet taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik-i Hakikîsini unutan,
kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve
başkaları da, bilhassa esbabı kendisine kıyas ile, hâkim ve mâlik defterine
kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah'ın
sh: » (Ms: 61)
mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı
İlahiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.
Halbuki
Cenab-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet
sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görüyor. Maalesef
sû'-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklaliyete âlet ederek tam bir firavun olur.
Arkadaş!
Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile
tenebbüt eden benlik, Hâlık'ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid-i kıyastır.
Çünki insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsiller ile bilirler. Meselâ:
Bir adam Cenab-ı Hakk'ın kudretini anlamak için bir taksimat yapar: “Buradan
buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir” diye vehmî bir
çizgi çizmekle mes'eleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim
eder. Çünki nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi cismine de mâlik değildir.
Cismi, ancak acib bir makine-i İlahiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i
ezeliye (bir cilveciği) o makinede çalışıyor. Binaenaleyh insan o firavunluk
davasından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin!
Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah'ın mülkünü esbab-ı camideye
taksim etmiş olacaktır.
İkinci
Hakikat: Ey nefs-i emmare, katiyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir
dünyan vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En
büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o
direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır.
Daima harab olmağa hazırdır.
Evet
bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil.. ancak et ve kemikten
ibaret bir şeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak
zaman-ı mazi senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal
zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın;
artık sen bilirsin!...
Arkadaş!
Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir.
Çünki her insanın tam manasıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman
dünyası yıkılır, kıyameti kopar.
Üçüncü
Hakikat: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, safalarıyla pek
ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fasid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o
ağır yükün altına giremez. Çünki bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve her
şeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç
etmektense, bir Rabb-ı Vâhid, Semi' ve Basîr'e iltica etmek daha rahat ve daha
kârlı değil midir?
Dördüncü
Hakikat: Ey nefis (*) Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâni'in isbatına deliller
toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun
cisim kafesine bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden,
hilkatin mu'cizelerinden ve hârika san'atlarından, kulübeden harice uzatılan
ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah!, Oh!” ve enînler lisan-ı
haliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla
beraber yaratan Hâlık'ın o âh u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir,
hacat ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zira sineğin kafasındaki o küçük
küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk” söyleyen o Sâni'-i Semi' ve Basîr'in, senin
dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevablar vermemesi imkân ve ihtimali
var mıdır?
Binaenaleyh
ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve “ene” ile tabir edilen hüceyre-i kübra! O
kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hârika icadlarını gör, imana gel!
Ve: Yâ İlahî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ men lehülmülkü
velhamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan şu kulübecikte misafirim,
mâlik değilim.” de; o bâtıl temellük davasından vazgeç! Çünki o temellük
davası, insanı pek elîm elemlere maruz bırakır. (**)
Nükte
Arkadaş!
İman bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad
rabıtalarını tesis eder.
Küfür
ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi
nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet
yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda
hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve
________________________________________
(*)(Müellif-i
muhterem, kendi nefsine tasrihen, başkalara da ta'rizen söylüyor.)
(**)
(Mütercimin bir itizarı)
Mesnevî-i
Nuriye'nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhanallah,
Elhamdülillah ve Allahuekber'e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı,
üslûbunu ve fesahatını muhafaza edememek ve evrad makamında okunabilen o
hakikatları Türkçeye çevirmekle, kıymet-i asliyesini haleldar etmek endişesiyle
tercüme etmedim. Karilerden özür diler, rahmet ve hayır dualarını beklerim
Mütercim
ABDÜLMECİD
Bunun
için dünya kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine cehennemdir (yani
saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade
mes'uddur, denilmiştir.
Ve
keza iman, insanı ebediyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise
ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünki iman, kabuğunun
içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu
aynen lübb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.
Nokta
Arkadaş!
Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade
olur. O hastalık marazı da, ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek
manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve
akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtela olur.
Ve
keza dünyanın iki yüzünü gördüm:
Bir
yüzü: Az çok zâhirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî
bir vahşet ile doludur.
İkinci
yüzü: Filcümle zâhiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur.
Kur'an-ı Azîmüşşan, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veche tevcih
eder. Birinci vecih ise âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.
Ve
keza mümkinatın da iki vechi vardır:
Birisi:
Enaniyet ile vücuddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.
İkincisi:
Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcib-ül Vücud'a bakar bir vücud kazanır.
Binaenaleyh vücud istersen, mün'adim ol ki vücudu bulasın!..
Nükte
(Mukaddemede zikredilen dört kelimeden, niyet
hakkındadır.)
Arkadaş!
Bu niyet mes'elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet niyet öyle
bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acib bir
iksir ve bir mâyedir.
Ve
keza niyet, ölü ve meyyit olan haletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere
çeviren bir ruhtur.
Ve
keza niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata
tahvil eder. Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır. Öyle ise necat,
halas ancak ihlas iledir. İşte bu hâsiyete binaendir ki; az bir zamanda çok
ameller husule gelir. Buna binaendir ki; az bir ömürde, Cennet bütün lezaiz ve
mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, daimî bir şâkir olur, şükür sevabını
kazanır.
Ve
keza dünyadaki lezzet ve nimetlere iki cihetle bakılır:
Bir
cihette, o nimetlerin bir mün'im tarafından verildiği düşünülür. Ve nazar, o
lezzetten in'am edene döner; onu düşünür. Mün'imi düşünmek lezzeti, nimeti
düşünmekten daha lezizdir.
İkinci
cihet, nimeti görür görmez nazarını ona hasrederek, o nimeti ganîmet telakki
ederek minnetsiz yer. Halbuki birinci cihette lezzet, zeval ile zâil olsa bile
ruhu bâkidir. Çünki Mün'im'i düşünür. Mün'im ise merhametlidir, daima bu
nimetleri bana verir diye ümidvar olur. İkinci cihette, nimetin zevali ölüm
değildir ki, ruhu kalsın. Ruhu da söner, ancak dumanı kalır. Musibetlerin ise;
zevalinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevalinden sonra
kalan dumanları, günahlarıdır.
Arkadaş!
Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, iman ile bakılırsa, bunlarda bir
hareket-i devriye görülür ki; emsaller birbirini takib eder. Biri gider, yerine
onun misli gelir. Bu sayede o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı
cüz'iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki; lezaiz-i imaniye,
firak ve iftirak ile müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, her
bir lezzetin zevali var. Ve o zeval hadd-i zâtında elem olduğu gibi, düşünmesi
de elemdir. Çünki bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakimdir.
Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur...
Nokta
Arkadaş!
Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebeb olur.
Meselâ: Kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır
ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ sadakat ve vefadarlığı darb-ı mesel
olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir
hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet
değil necis-ül ayn addedilmiştir.
sh: » (Ms: 65)
Tavuk,
inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı
şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler.
Bunun esbabı ise, kelbde hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle
bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikî'den bütün bütün gafletine
sebeb olur. Binaenaleyh vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikî'den yaptığı
gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tahir olsun. Çünki hükümler,
hadler günahları afveder. Ve beynennas tahkir darbesini, gaflete keffaret
olarak yemiştir.
Öteki
hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar.
Meselâ: Kedi seni sever, tazarru' eder, senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı
aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muarefe yokmuş ve
kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakikî'ye şükran
hisleri vardır. Çünki fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini
yaparlar. Şuur olsun olmasın...
Evet
kedinin “mır-mır”ları “Ya Rahîm! Ya Rahîm! Ya Rahîm”dir.
Nükte
Yine
gördüm ki: Eğer her şey Cenab-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir ân-ı vâhidde,
gayr-ı mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir. Ve bütün zerrât-ı kâinattan daha
çok olan şu ilahların her birisi, bütün ilahlara hem zıd, hem misil olması
lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, her birisi, bütün kâinata elini uzatmış
tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım geliyor. Meselâ: Bal
arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata câri ve nafiz
olması lâzımdır. Zira, o bal arısı kâinatın unsurlarına nümunedir, eczasını
kâinattan alıyor. Halbuki vücud sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız
Vâcib-ül Ehad'a mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, her bir
zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği
takdirde, her bir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın
Sânia olan delaleti, kendi nefsine olan delaletinden daha vâzıh, daha zâhir,
daha evlâdır.
Öyle
ise, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâni'in inkârı mümkün değildir...
Nokta
Gafletten
neş'et eden dalalet, pek garib ve acibdir. Mukareneti illiyete kalbeder. İki
şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima be
raber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi
o dalaletin şe'nindendir. Halbuki devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.
Nükte
Arkadaş!
نَعْبُدُ deki (ن)un ifade
ettiği cem' ve cemaat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı
arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş, şarktan
garba kadar dizilmiş safları hâvi o cemaat-ı kübra içinde namaz kıldığını ihtar
ettirir.
Ve
keza لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban
ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle o halkanın sağ tarafı
olan mazi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın
oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de o cemaat-ı uzma içinde bulunarak
şu kubbe-i minayı dolduran yüksek İlahî ve tatlı sadalarına iştirak ettiğini
tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde
bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı
velvelelendiren o sadaları dinlesin.
Nokta
Cenab-ı
Hakk'ın masivasına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi, yukarıdan aşağıya
nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:
Bir
insan en evvel muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın
sevdiği herşeyi sever ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah'a olan
muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.
İkinci
kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevmeğe vesile
yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da
kavî bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder,
helâkete sebeb olur. Şâ yet Allah'a vâsıl olsa da, vusulü nâkıs olur...
Nükte
وَمَا
مِنْ دَابَّةٍ
فِى اْلاَرْضِ
اِلاَّ عَلَى اللّهِ
رِزْقُهَا âyet-i
kerimesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki
kısımdır: Hakikî rızk, mecazî rızk. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.
Âyetle
taahhüd altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet hayatı koruyacak derecede gıda
veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve za'fiyeti, rızkın çok ve az olduğuna
bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şahiddir. Mecazî olan rızk
ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır.
Nokta
Arkadaş!
Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin
anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin
düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki,
aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his,
istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik
ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği
öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş
olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu
musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan
şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu
parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte
hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibete
maruz kalır.
***
____________________________________
İhtar:
Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları
öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.
İ’TİZAR
Arkadaş!
Bu risale, Kur'anın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi
tefsirdir. Ve hâvi olduğu mesail, Furkan-ı Hakîm'in cennetlerinden koparılmış
bir takım gül ve çiçekleridir. Fakat ibaresindeki işkal ve îcazdan tevahhuş
edip, mütalaasından vazgeçme... Mütalaasına tekrar ile devam edilirse, me'luf
ve me'nus bir şekil alır. Kezalik nefsin temerrüdünden de korkma. Çünki benim
nefs-i emmarem bu risalenin satvetine dayanamıyarak inkıyada mecbur olduğu
gibi, şeytanım da اَيْنَ الْمَفَرُّ diye
bağırdı. Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsi, daha
tâgî, daha şakî değiller.
Kezalik
Birinci Bab'da tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları,
faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet
hatt-ı harbde siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş
siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette
bir ihtiyaca binaendir.
Kezalik
bu risalelerin ibarelerindeki işkal ve iğlakın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış
olduğunu zannetme. Çünki bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna
karşı yapılan âni ve irticalî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücadele
esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nurun
karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeğe başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh
minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünki takib
ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan
kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur
bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o nurların üstüne
bıraktığım kelime taşları, delalet için değildi. Ancak kaybolmamak için birer
nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde
bana yardım eden o nurlar, Kur'an güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi.
اَللّهُمَّ
اجْعَلِ الْقُرْآنَ
نُورًا لِعُقُولِنَا
وَ قُلُوبِنَا
وَ اَرْوَاحِنَا
وَ مُرْشِدًا ِلاَنْفُسِنَا
آمِينَ آمِينَ
آمِينَ.
Katre'nin Zeyli
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَعَلَى
آلِهِ وَصَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
Remz
Arkadaş!
Vaktin evvelinde, Kâ'be'yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki,
birbirine giren daireler gibi Beyt'in etrafında teşekkül eden safları görmekle,
yakın saflar Beyt'i ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâmı
ihata etmiş olduğunu hayal ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmaya
dâhil olsun ki, o cemaatın icma ve tevatürü, onun namazda söylediği her davaya
ve her bir sözüne bir hüccet ve bir bürhan olsun.
Meselâ:
Namaz kılan اَلْحَمْدُ
لِلّهِ dediği zaman, sanki o cemaat-ı
uzmayı teşkil eden bütün mü'minler “Evet doğru söyledin” diye onun o sözünü
tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evham ve vesveselere karşı manevî
bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hasseleri, latifeleri,
duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâ'be'ye olan
şu hayalî nazarı, kasdî değil tebeî bir şuurdan ibaret bulunmalıdır.
_____________________________
İhtar:
Sath-ı Arz mescidini mütehalif ve muntazam harekâtıyla tezyin eden o cemaat-ı
uzmanın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhafaza edilmek üzere,
âlem-i misal sahifesinde kalem-i kader ile, İlahî bir fotoğrafla tersim ve
terkim edilmekte olduğu ihtimal ve imkândan halî değildir.
Arkadaş!
Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.)
sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir
sünnet veya bir hadd-i şer'î, zulmetli dalalet yollarında güneş gibi parlıyor.
O yollarda insan, zerre-miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse;
şeytanlara mel'ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar
ağır yüklere matiyye olacaktır.
Ve
keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki,
onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla
dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatında bulunan Firavun
gibi bir firavun olur...
Remz
Arkadaş!
Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden
tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder. Meselâ güneşin eli
sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat senin elin ona yetişemez ve senin
keyfin üzerine hareket etmez. Demek şemsin sana karşı iki ciheti vardır: Biri
kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana tesir edemez”
ve onun sana karib olduğu cihetle “Ona tesir edebilirim” desen, cehlini ilân
etmiş olursun.
Kezalik
Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hâlıkındır, bu'd
nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enaniyet ile Hâlıka bakıp, “Bana tesir
edemez” diye bir ahmaklıkta bulunursa dalalete düşer. Ve keza nefis mükâfatı
gördüğü zaman “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücazatın
şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder.
Ey
ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef'ali sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar.
Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-ı âlemde şahid
tutmamıştır. İmam-ı Rabbanî'nin (R.A.) dediği gibi: “Melikin atiyyelerini,
ancak matiyyeleri taşıyabilir.”
Remz
Arkadaş!
Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi
duaların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye müsahhar ve mutî olur.
Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası
hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara
cevab veren Zât, bütün mahlukata hâkimdir. Öyle ise, bütün mahlukata dahi
Hâlıktır.
Remz
Kardeşlerim!
Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki; küllü cüz'de, büyüğü küçükte görmek
istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta,
güneşin tamamıyla tecelliyatını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki
cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Halbuki şemsin vahdeti, tecelliyatının
da vahdetini istilzam etmez.
Ve
keza delalet etmek tazammun etmeği iktiza etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güneşin
cilvesi güneşin vücuduna delalet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine
alamaz. Ve keza bir şeyi bir şeyle tavsif edenin, o şeyle muttasıf olması lâzım
gelmez. Meselâ, şeffaf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Bal
arısı Sâni'-i Hakîm'i vasıflandırır, amma Sâni' olamaz...
Arkadaş!
Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha
tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek
kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihat-ı sittesini
güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her
tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baideden celb ile
gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir.
İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual:
Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde ne için kâfirler kabul ediyorlar?
Cevab:
Kasden ve bizzât kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk heva-i nefislerine yapışır.
Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkilleşir. İman
ise, kasden ve bizzât takib ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.
Remz
Arkadaş!
Bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda
da -Kudret-i Ezeliyeye nisbeten- bir şey, bin şey birdir. Nev' ile ferd
arasında fark yoktur.
Remz
Arkadaş!
Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin için
nâzil olan Kur'anın hârikulâde haiz olduğu câ
miiyet ve vüs'at ile beraber, tabakat-ı beşerin
hissiyatına yaptığı müraat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden
avam-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitab esnasında yaptığı tenezzülât,
Kur'anın kemal-i belâgatına delil ve bâhir bir bürhan olduğu halde, hasta olan
nefislerin dalaletine sebeb olmuştur. Çünki zamanların ihtiyaçları
mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisce, zekâca, gabavetçe bir değildir. Kur'an
mürşiddir, irşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'an'ın ifadeleri zamanların
ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatabların vaziyetlerine göre ayrı ayrı
olmuştur. Hakikat-ı hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini
Kur'anın herbir ifadesinde aramak hata olduğu gibi; muhatabın hissine, fehmine
uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla mütekellime bakan elbette dalalete
düşer.
Remz
Arkadaş!
Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi:
Âhirete bakar. Çünki onun mezraasıdır.
İkincisi:
Esma-i hüsnaya bakar. Çünki onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü:
Kasden ve bizzât kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesatına,
keyiflerine ve bu fâni hayatın tekâlifine medar olur. Nur-u imanla dünyanın
evvelki iki vechine bakmak, manevî bir cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise,
dünyanın fena yüzüdür ki zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur...
Remz
Arkadaş!
İnsanın vücudu, bedeni, emval-i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan
gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeğe ve hizmetine mükellef olduğu gibi, insan
da o vücudu beslemeğe mükelleftir.
Aziz
kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münakaşamdır.
Şöyle ki:
Mehasiniyle
mağrur olan nefsime dedim ki:
-
Sen bir şeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?
Dedi
ki:
-
Madem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.
Dedim
ki:
-Yahu
bu sineğe bak! Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler
süpürür. Her işini görür. sen de lâakal onun kadar vü
cuduna hizmet etmelisin, diye ikna ettim. Takdis
ederiz o zâtı ki, bu sineğe nezafeti ilhamen öğretir, bana da üstad yapar. Ben
de onun ile nefsimi ikna ve ilzam ederim.
Remz
İnsanı
dalaletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i
Bâtın'ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci'lerini
kaybetmek mahzurludur.
Kezalik
kudretin levazımı ile hikmetin levazımı bir değildir. Birisine ait levazımatı
ötekisinden taleb etmek hatadır.
Ve
keza daire-i esbabın iktizası ile daire-i itikad ve tevhid'in iktizası bir
değildir. Onu bundan istememeli.
Ve keza
kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sâir sıfatın tecelliyatı
ayrıdır. Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücudun tedricîdir.
Berzahî âyinelerde âni ve def'îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır.
Remz
Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir
rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünki
İslâmiyet'in telkinatıyla küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak; şek ve tereddüde
inkılab etmiştir. O telkinâtın kâfirlerde de yaptığı in'ikas ve te'sirat sayesinde,
kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümidleri vardır. Bu sayede, dünya
lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler
elemlere inkılab etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki
tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam manasıyla ne kuş olur ve ne de deve olur.
Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.
Remz
Arkadaş!
Nefis, tenbellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden tesettür etmek
istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor.
Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temenni eder. Sonra mülahaza
eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden
çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes'uliyetler altında ne gibi
zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhal tövbe ile
vazifesine avdet eder.
sh: » (Ms: 74)
Remz
Arkadaş!
Her bir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının
tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ: Büyük
bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şâhın yapamadığı bir işi yapar. Çünki
nokta-i istinadı şahtan büyüktür. Evet kudret-i ezeliye tarafından memur edilen
baûda yani sivrisineğin Nemrud'a olan galebesi; ve bir çekirdeğin “Fâlik-ul
Habbi Ve-n Neva” tarafından verilen izin ve kuvvete binaen koca bir ağacın
cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikatı tenvir
eden birer hakikattır.
Remz
Arkadaş!
“Katre” namındaki eserimde Kur'an'dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar
ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:
Kur'andan
tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, manevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu
asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat
çıkar. Çünki müessir ancak eserde görünebilir.
Manevî
asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşkildir.
Vesaite
lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve
o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup
caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu
şaşırtmasınlar.
Kur'an
ise, bize asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş
üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine
giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için
muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet
وَ
فِى كُلِّ شَيْءٍ
لَهُ اَيَةٌ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ وَاحِدٌ beytiyle,
bu hakikat hakikatıyla tebârüz eder (*)
Remz
Arkadaş!
Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça
hakikat güneşinin görünmesine mâni' bir hicab
______________________________________
(*)İhtar:
Kur'anın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce
tarif etmek için, “Risale-i Nur Külliyatı” güzel bir tarifçidir...
olur. Evet
müşahedemle sabittir ki; kat'î, yakînî bürhanlar ile deliller dolu olan büyük
bir kalede, küçük bir taşta bir zafiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi
tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu
gibi insafsızca tahribattan anlaşılır.
Remz
Ey
insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i
ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlik-ül Mülk'e
aittir. Binaenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl
kadar bir şuur ile, büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikinin
izni olmaksızın Onun mülküne el uzatma. Binaenaleyh gafletle, kendi hesabına bir
iş yaptığın zaman, haddini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa istediğin
şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşîet ve emri dâiresinde olmak şartıyla. İzin ve
meşîetini de şeriatından öğrenirsin.
Remz
Ey
şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret
ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve
köle yapar. O bela ve musibete düşersen اِنَّا
لِلّهِ وَاِنَّا
اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, o
belâdan kurtul...
Hubab
(Kur'an-ı Hakîm'in ummanından)
خُدَاىِ ُرْ كَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَامِى خِرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُونِ َهْ دََارَدْ بَهَاىِ بِى رَانْ دَادَه
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَعَلَى
آلِهِ وَصَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
İ’lem
ey zikreden ve namaz kılan kardeş!
اَشْهَدُ
اَنْ لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ ve مُحَمَّدٌ
رَسُولُ اللّهِ ve اَلْحَمْدُ
لِلّهِ gibi mübarek kelimeler ile
ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir dava ve işhad ettiğin bir îtikad,
lisanından çıkar-çıkmaz milyonlarca mü'minlerin tasdik ve şehadetlerine iktiran
eder.
Ve
keza İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sadık
olduklarına delalet eden bütün deliller, şahidler, bürhanlar, senin o davanın
ve îtikadının hak olduğuna delâlet ederler.
Ve
keza söylediğin o mübarek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve
berekât-ı İlahiye terettüb eder.
Ve
keza cumhur-u mü'minîn ve muvahhidînin o kelimat-ı mübarekeden kalben zevkettikleri
mâ-i hayatı ve şerab-ı cenneti, sen de o mukaddes maşrapalardan içersin...
İ’lem!
Kavaid-i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbat edenin sözü nefyedenin
sözüne müreccahtır. Çünki isbat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur.
Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin
adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbat ederse, isbat
edenlerin her birisi bin olur. Çünki hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya
parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini
takviye etmek yoktur, her birisi tek kalır.
Meselâ:
Bin pencereden bir yıldızı görüp isbat eden bin adamın her birisi ötekisine
yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünki o bin adam, parmakla işaret eder
gibi, o şeyi isbat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünki nefy için sebeb
lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi “Gözümde za'fiyet var,
göremedim”, ötekisi “Evimizde pencere yok”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp
bakamadım” der. Ve hâkeza... Her birisi nefyine, müddeasına ayrı bir sebeb
gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefs-ül emirde de yıldızın
bulunmamasına delâlet etmez ki birbirine yardımcı olsun.
Binaenaleyh
bir mes'ele-i îmaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i
vâhid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesail-i îmaniyede olan
sözleri, her birisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! (=Ey aziz kardeşim bil ki) Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz'ü de
o şeye muhtaçtır. Meselâ: Bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise, bir
semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyle ise, semerenin Hâlıkı, şecerenin de Hâlıkı
o oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatin de Hâlıkı, O Hâlık olacaktır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes'ele var ki, her bir
tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiş; ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir
mes'ele üzerine, şükûk ve evhamın konmaması lâzımdır. Çünki bir çekirdek diğer
bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas
edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün
meyveler senin aleyhinde şehadet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye
tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzib ederler. Elma ağacına inkılab
etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farzetmek sana müyesser olmaz.
Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla
mümkündür ki, bu da muhaldir.
sh: » (Ms: 78)
Binaenaleyh
nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: İslâmiyet şeceresi bütün semeratıyla,
çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur'an dahi, seyyar yıldızları ismar eden
şems gibi, İslâmiyetin onbir rüknünü intac etmiştir. Acaba, bu cihan-baha
semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı?
Hâşâ...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül
eder, semalarda tayarana başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde
kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemalâtını, terakkiyatını
arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur. Binaenaleyh
tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.) bidayet-i hayatına maddî,
sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez
ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidayet-i hayatına ve levazım-ı
beşeriyetine ve ahval-i zâhiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla
bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûba gibi şecere-i
Muhammediye (A.S.M.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlahî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî
ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan'ın (A.S.M.) mebde-i hayatına
ait ahval-i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı;
derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahaza
mebde-i hayatına şek ve şübhe ile bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba'
ile makes, zâtî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şübheye
düşer. Evet Nebiyy-i Zîşan (A.S.M.) tecelliyat-ı İlahiyeye mazhar ve ma'kestir;
masdar ve menba' değildir. Çünki o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten
ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyat, kemalât onun zâtî malı değildir.
Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîm'in tecellileridir. Evvelce beyan edildiği
gibi, hiç bir şey, bir zerreye bile, mana-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir
zerre, mana-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o
zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san'at-ı İlahiyeyi tağutî bir
tabiata malederler.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına nümunedir. Tevhid ve ibadette
lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini
Cenâb-ı Hak işitir” deyip Kadir olduğuna itikad etmelidir. Bu itikad, Allah'ın
her şeyi bilir ve herşeye kadir olduğunu istilzam eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gö
sh: » (Ms: 79)
züne tecelli ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve
ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünki gözü
patlatır.
Kezalik
bir zerre, Şems-i Ezelî'nin tecellisine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikî'ye
zarf olamaz...
İ’lem
ey mağrur, mütekebbir, mütemerrid nefis! Sen öyle bir za'fiyet, acz, fakirlik,
miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten
sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer,
öldürür...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i
hâfızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya
inkılab eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki
meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın
nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği daire nasıldır? Aklı da
dünyayı yutar. Fesübhanallah! Cenab-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı
da akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemaatin
mesaîsine terettüb eden hasenatı intac eden semeratı, bir şahsa isnad ve ona
malederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünki bir cemaatin cüz'-i
ihtiyarîsiyle kesbettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın icad
derecesinde hârikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delalet eder. Hattâ eski
Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilaheleri, böyle zalimane tasavvurat-ı şeytaniyenin
mahsulüdür.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latifeleri
vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani
şuurlara tâbi değildir. مِنْ حَيْثُ
لاَ يَشْعُرُ husule
gelir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkibde halketmiştir. Kesret
içinde vahdeti, terkib içinde besateti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva
ettiği âza, havass ve letaifin her birisi için müstakil lezzetler, elemler
olduğu gibi; aralarında görülen sür'at-i teavün ve imdaddan anlaşıldığı üzere,
her birisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu
hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse; bütün lezzet, nimet,
kemalât nevilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şayandır. Ve keza eğer
enaniyet yolunu takib ederse, çeşit çeşit elem ve azablara da mahal olmaya
müstehaktır.
sh: » (Ms: 80)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kelime-i Tevhid'in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok
şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede
sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zâkir olan
zâtta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu
gibi; onların da onlara münasib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fatiha-i Şerife'den
hasıl olan sevabda istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki ağızdan
çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir ferd bir olur. Çünki latif
şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.
Ve
keza nuranî şeylerde vahdet ile beraber tekessür olduğuna, yani bir nuranî
şeyde bin sevab bulunduğuna bir işarettir...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Nebiyy-i Zîşan'ın (A.S.M.) Makam-ı Mahmud'u İlahî bir maide ve
Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet tevzi' edilen lütuflar, feyizler, nimetler
o sofradan akıyor. Resul-i Zîşan'a (A.S.M.) okunan salavat-ı şerife, o sofraya
edilen davete icabettir.
Ve
keza salavat-ı şerifeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi (A.S.M.) bir sıfatla
tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be
tekrar salavat getirmeye müşevviki olsun.
İ’lem
ey din âlimi! (*) Ücretim az, ilmime rağbet yok, diye mahzun olma. Çünki
mükâfat-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye
ise mükâfat-ı uhreviyeye nâzırdır.
Öyle ise,
zâtî olan meziyetini mükâfat-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metaına
satma.
İ’lem
ey hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen,
kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın
var. Fakat şeair-i İslâmiyeye zıd ve muhalif olan herzeler ile İslâmiyeti
lekelendirmeğe kat'iyen hakkın yoktur.
Seni
kim tevkil etmiştir? Fetvayı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin
namına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalaletini
neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalaletini
kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir.
Cumhur-u mü'minînin kabul
sh: » (Ms: 81)
__________________________
(*)
Ehemmiyetlidir
etmediği bir
şeyin gazete ile ilânı, milleti dalalete davettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür.
Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin
belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını
kapat!..
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur'ana düşman olmaları küfrün
iktizasındandır. Çünki küfür imana zıddır. Maahaza Kur'an, kâfirleri ve âba ve
ecdadlarını idam-ı ebedî ile mahkûm etmiştir.
Binaenaleyh
müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa
gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez.
Ancak حَسْبُنَا
اللّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ diye
Cenab-ı Hakk'a iltica etmek lâzımdır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kâfirlerin medeniyeti ile mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi,
medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da
yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti menus sîreti makûs bir şeytandır...
İkincisi,
bâtını nur zâhiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti
şefkat, cazibedar bir melektir.
Evet
mü'min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet
nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları
birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünki iman bütün mü'minleri bir
babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür
ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün
eşyada bir nevi' ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.
Evet
hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır. Ve ezelî, ebedî
iftirak ve firak ile muttasıl ve mahduddur. Amma kâfirlerin medeniyetinde
görülen mehasin ve yüksek terakkiyat-ı sanayi, (bunlar) tamamen medeniyet-i
İslâmiyeden, Kur'anın irşadatından, edyan-ı semaviyeden in'ikas ve iktibas
edildiği “Lemaat” ile “Sünuhat” eserlerimde istenildiği gibi izah ve isbat
edilmiştir...
رَاجِعْهُمَا
تَرَى اَمْرًا
عَظِيمًا غَفَلَ
عَنهُ النَّاسُ
sh: » (Ms: 82)
İ’lem!
Mesail-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeğe
altı mani vardır...
Birincisi:
Nasılki kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi
seddedilir; yeni kapılar açmak hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki
büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa
vesiledir. Öyle de: Şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecanibin istilâsı ânında ve
bid'aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, içtihad nâmıyla
kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp duvarlarında muharriblerin girmesine
vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir...
İkincisi:
Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünki kat'î ve muayyendirler. Hem o
zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler; şu zamanda terke uğruyorlar ve
tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyasına
sarfetmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı
safiyane ve hâlisanesiyle bütün zamanların hacatına dar gelmeyen efkârları
olduğu halde, onları bırakıp, heveskârane yeni içtihadlar yapmak; bid'atkârane
bir hıyanettir.
Üçüncüsü:
Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden cazibedar bir
meta mergubdur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal
ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında
en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz'ın marziyatlarını ve bizden arzularını
kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'an ile kapatılmayacak
derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesailini
elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar
marziyat-ı İlahiyeyi bilmek ve öğrenmeğe müteveccih idi. Bunun için, istidad ve
iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan
ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidadlar vücuda gelirdi.
Şimdi
ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inayet ve himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset
ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri yüzünden, bütün istidadlar fünun-u hazıra ve
hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarfedilecek müstakim bir
içtihad yoktur.
Dördüncüsü:
İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesailini genişlendirmeğe meyleden adamın
maksadı, zaruriyata imtisal ile takva ve kemale mazhariyet ise güzeldir. Amma
zaruriyatı terk ve hayat-ı
sh: » (Ms: 83)
dünyeviyeyi, hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam
ise, onun içtihada meyli, meyl-üt tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir
yol bulmaktır.
Beşincisi:
Her şeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir
maslahata dahi tabidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir
hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzât saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın
nazarı ise, bizzât saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da
nâzırdır. Çünki dünya âhirete vesiledir.
Umumî
bir beliyye olan ve nâsın ona mübtela olduğu çok işler vardır ki zaruriyattan
olmuştur. O gibi işler sû'-i ihtiyar ile gayr-ı meşru meyillerden doğmuş
olduklarından, mahzuratı ibahe eden zaruriyattan değildir. Ve ruhsat ve
müsaade-i şer'iyenin şümulüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam sû'-i
ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hal-i sekirde yaptığı
tasarrufatta mazur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, semavî değil ancak
arzî içtihadlardır.
Meselâ:
Bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa
siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan,
hileden, şeytanî fikirlerden hâlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı
İlahiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.
Sual:
Avam-ı nâs Arabîden haberdar değildir, fehmedemez?
Cevab:
Avam-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu
gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen
değilse de icmalen avam-ı nâsa malûm ve maruftur. Maahaza lisan-ı Arabda
bulunan şehamet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur...
İ’lem
ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar!
Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının
ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:
Eşyanın
icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu
da red ve inkârı îcab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı
ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebeb olur. Bu da ruhları ve akılları firar
ettirmekle Vâcib-ül Vücud'a iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkilat, Onun
kudretiyle hallolur. Ve açıl
sh: » (Ms: 84)
maz düğümler, Onun iradesiyle açılır. Ve kalbler
Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikatı şöyle bir müvazene ile izah edeceğim.
Şöyle ki:
Mevcudatın
fâili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vâcib ve vâhiddir veyahut da mümkin ve
kesirdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garabet
var. Olsa bile vehmî olur. Esbaba isnad edildiği takdirde, külfet ve garabet
vehmîlikten çıkar; kat'î ve hakikî bir şekilde tahakkuk eder. Çünki kusur ve
za'fiyetten hâlî olmayan esbab-ı kesîreden hiç bir sebeb, bir müsebbebi omuzuna
kaldıramaz. Ve bir şeyin icadında gayr-ı mütenahî esbabın iştiraki lâzımdır. Meselâ:
Bal arısı her şeyle alâkadar olduğundan, eğer icadı esbaba isnad edilirse,
semavat ve arzın iştirakleri lâzımdır.
Maahaza,
kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha
kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrad-ı kesîreye verdiği intizam ve yaptırdığı
işleri, o efrad-ı kesîre, kendi başlarına büyük bir müşkilattan sonra
yapabilirler.
Maahaza,
icadın esbaba isnadında lâyüadd külfet, garabet olmakla beraber pek çok
muhalata zemin teşkil ediyor.
1-
Her bir zerrede Vâcib-ül Vücud'un sıfatlarının farzı lâzımdır.
2-
Uluhiyette gayr-ı mütenahî şeriklerin iştiraki lâzım gelir.
3-
Her bir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda
birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.
4-
Şuur, irade ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünki
hüsn-ü san'at bu sıfatları iktiza eder. Şu hakikati izah için birkaç misal
söyleyeceğiz:
Birincisi:
Şems şeffafiyet sırrına binaen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semanın
seyyarelerinde müsavat üzerine tecelli eder.
İkincisi:
Mukabele sırrına binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi teşkil eden âyinelere
nisbet-i in'ikası birdir.
Üçüncüsü:
Nurdan veya nuranî bir şeyden tenevvür etmek ve ziya almak hususunda, bir ile
bin birdir. Nuranînin iktizası öyledir.
Dördüncüsü:
Müvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde iki ceviz veyahut
iki güneş bulunsa; hangi kefesine bir şey ilâve edilirse, o aşağı iner; ötekisi
havaya kalkar.
Beşincisi:
Büyük bir sefine ile gayet küçük bir sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark
yoktur. -Kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun- çünki intizam vardır.
Altıncısı:
Hayvan-ı nâtık gibi bir mahiyet-i mücerredenin küçük ve büyük efradına nisbeti,
birdir.
Hülâsa:
Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında bir şey-i vâhide isnadlarında tefavüt
olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misaller ile tavazzuh etti. Binaenaleyh
eşyada bulunan intizam, müvazene, evamir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat,
kudret-i ezeliyenin nuraniyeti,
eşyanın iç yüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan
dolayı; bir sinekle arzın ihyası, bir ağaç ile semavatın icadı, bir zerre ile
güneşin yaratılışı Vâcib-ül Vücud'a nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve
adem-i tefavütü göz ile görünür. Bak! Mahiyeti meçhul, mu'cizatıyla malûm olan
kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san'atları,
esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.
Elhasıl:
Hayatî, vücudî, nuranî şeylerin icadında üç nokta var:
Birinci
Nokta: Kudretin umûr-u hasise ile zâhiren mübaşereti görünmemek için perde
olmak üzere esbab vaz'edilmiştir.
İkinci
Nokta: Hayat, vücud ve nurun, dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesif
perdeler hükmünde olan esbab vaz'edilmemiştir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri
andıran vesait varsa da altında dest-i kudret görünür.
Üçüncü
Nokta: Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasniinde külfet yoktur. Evet bir incir
çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu
bağlayıp çıkaran kudrete hiç bir şey ağır gelmez. Şöyle mu'cizatıyla malûm olan
kudret sahibinin vücudu, zuhuru; kâinatın vücudundan, zuhurundan daha zâhirdir.
Çünki her bir masnu, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delalet eder. Fakat
Sâniine, hem aynen, hem aklen çok vecihler ile delaletleri vardır. Ve hangi bir
masnuun vücudu esbabdan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları
olsa bile, o masnuun benzerini yapamazlar...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs'attedir ki, ihatası
mümkün değildir; ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet bazan zerre
içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan de,
âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında
misafir eder. Bazan de o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki; Vâcib-ül
Vücud'u görmeğe çalışır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semavat
kadar büyür. Bazan da bir katreye girer. Bazan da fıtrat ve hilkati içine
alır...
sh: » (Ms: 86)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun ister
enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ: Ziya,
hava, gıda, savt ve sada gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak
göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın
halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti
açmaktır.
Binaenaleyh
o nimetleri yolda bulmuş gibi sahibsiz, hesabsız olduğunu zannetmesin. Ancak
Mün'im-i Hakikî'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca
göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden
aşağı olmadığı gibi; zâhiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel
değildir. Öyle ise eşyanın iç yüzlerini ve nihayetlerini sahibsiz zannedip,
tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san'at ve
hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nakşından aşağı
değildir. Binaenaleyh Sâni'-i Zülcelal hem evveldir hem âhir, hem zâhirdir hem
bâtın... وَ
هُوَ السّمِيعُ
الْعَلِيمُ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'anın i'cazı tahrifine bir seddir. Evet madem Kur'an
mu'cizedir, beşer onun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlar ile tebdil
edilmekle tahrif ve tağriri mümkün değildir. Çünki müfessir, müellif, mütercim,
muharref üslûblarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler.
Âyetlerde i'caz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet
addedilemez. Öyle ise i'caz, tahrif ve tağriri kabul etmez.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim nimetleri, âyetleri, delilleri ta'dad ederken فَبِاَىِّ
آلاَءِ رَبِّكُمَا
تُكَذِّبَانِ âyet-i
celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve
insin en çok isyanlarını, en şedid tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid
eden şöyle bir vaziyetleridir ki; nimet içinde in'amı görmüyorlar. İn'amı
görmediklerinden Mün'im-i Hakikî'den gaflet ederler. Mün'imden gafletleri
saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allah'tan o
nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde,
mü'min olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Allah'tan olduğunu
kasdetmekle, kendisi ancak Allah'ın
ismiyle, Allah'ın
hesabına aldığını bilerek, Allah'a minnet ve
şükranla mukabelede bulunsun.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman,
bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi
tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe,
akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin def'iyle uğraşan
adam, o vesveselere mağlub olur. Ancak onları mağlub edip kaçırmak çaresi,
müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar
hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder,
giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin
kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş
ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik
ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez. (Haşiye)
(Haşiye):
O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan
müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor.
Meselâ: Sen namazda, Kâ'be karşısında, huzur-u İlahîde âyâtı tefekkürde olduğun
bir halde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder.
Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve
necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez.
İ’lem
Eyyühe's-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu
istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir
zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şu'le kaldı. Ömrün geçti, şuurun
söndü, bir lem'a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı...
Zamanın
geçti kabirden başka mekânın var mı? Bîçare! Aczine ve fakrına bir had var mı?
Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet böyle acz ve fakrınla iktidar ve
ihtiyardan hâlî bir insanın ne olacak hali? Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı
Rahman-ür Rahîm'e, böyle bir acz ile itimad etmek lâzımdır. Odur herkese
nokta-i istinad. Odur her zaîfe cihet-i istimdad...
هذِهِ
الْمُنَاجَاةُ
تَخَطَّرَتْ فِى
الْقَلْبِ هكَذَا
بِالْبَيَانِ
الْفَارِسِى
يَارَبْ
بَشَشْ جِهَتْ
نَظَرْ مِيكَرْدَمْ
دَرْدِ خُودْرَا
دَرْمَانْ نَمِى
دِيدَمْ
دَرْرَاسْتْ
مِى دِيدَمْ كِه
دِى رُوزْ مَزَارِ َدَرِ مَنَسْتْ
وَ
دَرْ َ ْ
دِيدَمْ كِه فَرْدَا
قَبْرِ مَنَسْتْ
وَ
ايمْرُوزْ تَابُوتِ
جِسْمِ
ُرْ اِضْطِرَابِ
مَنَسْتْ
بَرْسَرِ
عُمْرِ جَنَازَهءِ
مَنْ اِيسْتَادَه
اَسْتْ
دَرْ
قَدَمْ آبِ خَاكِ
خِلْقَتِ مَنْ
وَ خَاكِسْتَرِ
عِظَامِ مَنَسْتْ
ُنْ
دَرْ َسْ
مِينِكَرَمْ بِينََمْ
اِينْ دُنْيَاءِ
بِى بُنْيَادْ
هِ ْ دَرْ هِي َسْتْ
وَ
دَرْ ِيشْ
اَنْدَازَهءِ
نَظَرْ مِيكُنَمْ
دَرِقَبِرْ كُشَادَه
اَسْتْ
وَ
رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ
دِرَازْ بَدِيدَا
رَسْتْ
مَرَا
جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى ِيزِى نِيسْتْ
دَرْدَسْتْ
كِه
اُو جُزْءْ هَمْ
عَجِزْ هَمْ كُوتَاهُ
وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْتْ
نَه
دَرْ مَاضِى مَجَالِ
حُلُولْ نَه دَرْ
مُسْتَقْبَلْ
مَدَارِ نُفُوذَاسْتْ
مَيْدَانِ
اُواِينْ زَمَانِ
حَالْ وَ يَكْ
آنِ سَيَّالَسْتْ
بَا
اِينْ هَمَه فَقْرَهَا
وَ ضَعْفَهَا قَلَمِ
قُدْرَتِ تُو آشِكَارَه
نُوِشْتَه
اَسْت , دَرْفِطْرَتِ
مَا مَيْلِ اَبَدْ
وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
بَلْكِه
هَرْ ِه هَسْتْ
, هَسْتْ
دَائِرَهءِ
اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ
دَائِرَهءِ مَدِّ
نَظَرْ بُزُرْ ِى دَارَسْتْ
sh: » (Ms: 89)
خَيَالْ
كُدَامْ رَسَدْ
اِحْتِيَاجْ نِيزْرَسَدْ
دَائِرَهءِ
اِقْتِدَارْ هَمْ
ُو دَائِرَهءِ
دَسْتِ كُوتَاهِ
كُوتَاهَسْتْ
َسْ
فَقْرُ و حَاجَاتِ
مَا بَقَدَرِ جِهَانَسْتْ
وَ
سَرْمَايَهءِ
مَا هَمْ ُو جُزْءِ لاَيَتَجَزَّا
اَسْتْ
اِينْ
جُزْءِ كُدَامْ
وَ اِينْ كَائِنَاتِ
حَاجَاتِ كُدَامَسْتْ
َسْ
دَرْرَاهِ تُوَازْ
اِينْ نِيزْنَازْمِى ُذَشْتَنْ َارَهءِ
مَنْ اَسْتْ
تَا
عِنَايَتِ تُودَسْتْ ِيرِ مَنْ
شَوَدْ رَحْمَتِ
بِى نِهَايَتِ
تُو َنَاهِ
مَنْ اَسْتْ
آنْ
كََسْ كِه بَحْرِ
بِى نِهَايَتْ
رَحْمَتْ يَافْتَ
اسْتْ تَكْيَه
نَه كُنَدْ بَرْ
اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى
كِه يَكْ قَطْرَه
سَرَا بَسْتْ
اَيْوَاهْ
اِيْنْ زِنْدِ
َانِى هَمْ ُوخَابَسْتْ
وِينْ
عُمْرِ بِى بُنْيَادْ
هَمْ ُبَادَسْتْ
اِنْسَانْ
بَزَوَالْ دُنْيَا
بَفَنَا اَسْتْ
آمَالْ بِى بَقَا
آلاَمْ بَبَقَااَسْتْ
بِيَا
اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ
وُجُودِ فَانِى
خُودْرَا فَدَا
كُنْ
خَالِقِ
خُدْرَا كِه اِينْ
هَستِى وَدِيعَه
هَسْتْ
وَ
مُلْكِ اُو وَ
اُودَادَهِ فَنَاكُنْ
تَا بَقَايَابَدْ
اَزْآنْ
سِرِّى كِه ; نَفْىِ
نَفْىْ اِثْبَاتَسْتْ
خُدَاىِ ُرْكَرَمْ
خُودْ مُلْكِ خُودْرَا
مِى خِرَدْ اَزْتُو
بَهَاىِ
بِى ِرَانْ
دَادَه بَرَاىِ
تُو نِ َاهْ دَارَسْتْ
(Bu kısım, müellifin kendi Türkçesidir)
BİN ÜÇYÜZOTUZDOKUZ TARİHİNDE, MECLİS-İ MEB'USANA
HİTABEN YAZDIĞIM BİR HUTBENİN SURETİDİR
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اِنَّ
الصّلَوةَ كَانَتْ
عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
كِتَابًا مَوْقُوتًا
Ey
mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akid! Bu fakirin bir mes'elede on sözünü,
birkaç nasihatını dinlemenizi rica ediyorum.
Evvelâ:
Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin,
ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Mademki Kur'an'ı, Allah'ın
tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur'anın en sarih ve en kat'î emri
olan Salât gibi feraizi imtisal etmeniz lâzımdır. Tâ onun feyzi böyle hârika
suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.
Sâniyen:
Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o
teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira,
Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.
Sâlisen:
Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz.
Kur'an'ın evamir-i kat'iyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nuranî güruha
refik olmağa çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe'nidir. Yoksa, burada
kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeğe muztar kalacaksınız. Bu
dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları
işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzât olsun.
Râbian:
Bu millet-i İslâmın cemaatleri -çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa
yine- başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan'da umum
memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?”
derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa
nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beyt-üş Şebab aşairinde isyan vardı. Ben
gittim, sordum: “Sebeb nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı
içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de
namazsız, hem de eşkıya idiler.
sh: » (Ms: 91)
Hâmisen:
Enbiya'nın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garbda gelmesi kader-i ezelînin
bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil.
Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa,
sa'yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır...
Sâdisen:
Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan firenkler dindeki lâkaydlığınızdan pek fazla
istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma
zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye
ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a'male tebdil etmeniz gerektir.
Görülmüyor mu ki, İttihadcılar o kadar hârika azm ü sebat ve fedakârlıklarıyla,
hattâ İslâm'ın şu intibahına da bir sebeb oldukları halde, bir derece dinde
lâübalilik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif
gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti
verdiler.
Sâbian:
Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla,
misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe
ettiği halde, -âlem-i İslâma- dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı
dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı;
ve İslâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir
zamanda, lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı
bid'atkârane, sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve
inkılabvari bir iş görmek, İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka
olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş...
Sâminen:
Za'f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmağa yüz tuttuğu bir
zamanda ve medeniyet-i Kur'anın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydane ve
ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahribkârane iş ise, bu kadar rahnelere
maruz kalan İslâm zâten muhtaç değildir.
Tâsian:
Sizin bu “İstiklal Harbi”ndeki muzafferiyetinizi ve âlî hizmetinizi takdir eden
ve sizi can u dilden seven, cumhur-u mü'minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki
sağlam müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve
fedakârlığınızı takdir ederler. Ve, intibaha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir
kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal ile onlara
ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa,
İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk
mukallidleri,
sh: » (Ms: 92)
avam-ı
müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafî olduğundan, âlem-i İslâm
nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek...
Âşiren:
Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatından
vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört
saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde
doksandokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tenbellik haysiyetiyle, bir
ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksandokuz
ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalalete istinad, tek bir ihtimal-i necat
olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane
bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?
Bahusus
bu güruh-u mücahidîn ve bu yüksek meclisin ef'ali taklid edilir. Kusurlarını
millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda
hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun
eden hadsiz ihbaratı ve delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i
şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî iş görülmez.
Şu
inkılab-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlînin şahsiyet-i
maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmiştir.
Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti
dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç fakat an'ane-i
müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve
lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı
diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul
ettiğiniz isme ve lafza verecek. O manayı idame etmek için kuvveti dahi
verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan böyle bir
kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise, وَ
اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ
اللّهِ جَمِيعًا âyetine
zıddır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir
ve tenfiz-i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak
ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer
müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur.
Ferdin, iyiliği de fenalığı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı mahduddur. Harice
karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki ebedî
düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeai
sh: » (Ms:93)
rini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz,
şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana
yardımdır. Şeairde tehavün, za'f-ı milliyeti gösterir. Za'f ise düşmanı tevkif
etmez, teşci' eder...
حَسْبُنَا
اللّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ * نِعْمَ اْلمُوْلَى
وَنِعْمَ النَّصِيرُ
* * *
İ’lem eyyühel-aziz!
(Ey aziz kardeşim bil ki!)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hakaik-i imaniyeyi isbat için îrad edilen bürhan ve delilleri tedkik
ederken, şu kocaman neticeyi bu zaîf, nahif delil intac edemez diye tenkidatta
bulunma. Zira za'fiyetiyle ittiham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan
takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek çoktur. Evet İslâmiyet'in sıdkına delalet
eden şahidlerden, şehîdlerden, bürhanlardan, delillerden, emarelerden her
birisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu
imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i
vukuf olur. Çünki hakaik-i imaniyede hedef sübuttur, nefy değildir. Sabit olan
bir şeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zira sübutta gösterenlerin gösterme
tarzları birbirine uygun ve muvafık olduğundan, her birisi ötekileri tezkiye ve
tasdik etmiş olur. Nefy cihetinde, nefyedenlerin şehadetlerinde tevafuk yoktur.
Nefylerine mütehalif esbab gösterirler. Bunun için, şehadetleri birbirinin
sıhhatine delil olamaz. Çünki tevafuk yok.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bazan bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebeb olur. Ve
keza şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebeb olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemiç ve dâhil olduğu
gibi, Cehennem'in de küfür ve dalalet tohumunda müstetir bulunduğunu, şuhudî
bir yakîn ile müşahede ettim. Ve keza nasılki hurmanın çekirdeği, hurma ağacına
hâmiledir. Aynen öyle de, iman habbesinde de Cennet'in mevcud olduğunu hads-i
kat'î ile gördüm. Çünki o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve inkılabları garib
olmadığı
sh: » (Ms:94)
gibi, küfür ve dalalet manası da tazib edici bir Cehennem'i,
iman ve hidayet de bir Cennet'i intac edeceğinde istib'ad yoktur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman,
elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir
edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp
delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz'a isyan
edemez. O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur.
İşte
Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin
fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeğe ve şeytanın emirberi olan nefs-i
emmarenin başını kırmağa muvaffak olmuşlardır. Kezalik Kadirîler de zikr-i
cehrî sayesinde tabiat tagutlarını tar ü mar etmişlerdir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak,
en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri
görülmektedir. Evet kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın
sahife-i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile
pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malûmdur ki, insanın
şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u
insanîde bulunan manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında
kader tarafından yazılan mektublara da işaretleri vardır. Arkadaş, insanın
geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın dühûlüne bir
menfez bırakmamıştır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle mübtela olan bazı insanlar, o
hayatın vücuda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın
bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani Fâtır-ı Hakîm'in zevilhayatta
ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihazat-ı acibe ve
techizat-ı hârikanın, seri-üz zeval olan şu hayatın hıfzı ile bekası için
verildiğini zannediyorlar. Halbuki kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki
gayr-ı mütenahî nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet,
inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhanların, makûse olarak abesiyete,
israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve bürhan olmaları lâzım
gelecektir.
Arkadaş!
Şu dünyevî hayatın faideleri pek çoktur. O faidelerden, hayat sahibine
-tasarruf ve hizmeti nisbetinde- bir hisse ayrıldıktan sonra bâki kalan
gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm'e raci'dir. Evet insan ve insanın hayatı
esma-i İlahiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve
sh: » (Ms:95)
Cennet'te rahmet-i İlahiyenin enva'ının
cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin hârika ve gayr-ı mütenahî
semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir. Demek insan bir sefine
kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdud faidelerinden, kaptanın alâka ve
hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâki kalan kısmı sultana raci'dir. İnsan
da, sefine-i vücuduyla alâkası derecesinde o vücudun hayatdar semeratından
hissesini alır. Mütebâkisi, Sultan-ı Ezelî'ye aittir...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlıkımızı,
Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir.
Evet öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa şefkatin ateşini söndürecek,
marifetullahtan başka bir şey var mıdır? Evet marifetullah olduktan sonra,
dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi Cennet'e bile iştiyak geri kalır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki vechi
vardır. Biri âhirete bakar ki, nefs-ül emirde en sabit, en ağır bu vecihdir.
İkincisi dünyaya, nefsine ve hevaya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve
zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırabına,
düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffaf bir zerrede şemsin
timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellisini görse; şemsin o timsal
ve tecellisinden, hakikî şemsin bütün levazımatını, hattâ âleme merkez olmasını
ve seyyarata olan cezbini taleb edip isterler. Maahaza, o zerrede veya o
çiçekte gördüğü timsal ve tecellinin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman,
basar ve basiretinin körlüğü dolayısıyla hakikî şemsin inkârına zehab ederler.
Ve keza o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakikî ve
aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde
şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin hararetini, ziyasını ve
sair hususiyatını da istemeye başlarlar.
Ve
keza o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda
pek yüksek bir eser-i san'at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni' bunlara pek fazla
ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara,
külfetlere mahal olsun?”
Arkadaş!
Bu gibi eblehleri ikna' ve işkallerini def' için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.
sh: » (Ms: 96)
Birincisi:
Cenab-ı Hakk'ın rububiyetinin kemaliyle alâkadar olan her şey Onu tavsif eder.
Fakat o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemalinin de mahall-i
tecellisi olur. Fakat, o kemal ile muttasıf olamaz.
İkincisi:
Her şeyden Cenab-ı Hakk'ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin
kapanması, gayr-ı mütenahî sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat,
hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür.
Üçüncüsü:
İlm-i muhitten in'ikas eden kader, her şeyde esma-i nuriyeden bir hisse tersim
etmiştir.
Dördüncüsü:
اِنمَّاَ
اَمْرُهُ اِذَا
اَرَادَ شَيْئًا
اَنْ يَقُولَ لَهُ
كُنْ فَيَكُونُ
* مَا خَلْقُكُمْ
وَلاَ بَعْثُكُمْ
اِلاَّ كَنَفْسٍ
وَاحِدَةٍ
Bu
âyetlerin sarahatine göre, her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün
eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir.
Demek icad Cenab-ı Hakk'a isnad edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma
esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve
eblehlerin hükümlerinden neş'et eden muhalâtı kabul etmeleri lâzım gelir...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan
ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünki insan mülk cihetiyle kalbe
zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.
Bu
kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş; Zâhir, Bâtın,
Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dâhil olan İsm-i
Zâhir itibariyle arş, mülk; kevn, melekût olur. İsm-i Bâtın itibariyle arş,
melekût; kevn, mülk olur. Demek arşa ism-i Zâhir nazarı ile bakılırsa; kendisi
zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü
sh: » (Ms: 97)
ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve
keza ism-i Evvel itibariyle وَكَانَ
عَرْشُهُ عَلَى
الْمَاءِ âyetinin
işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibariyle سَقْفُ الْجَنَّةِ
عَرْشُ الرَّحْمَنِ hadîs-i şerifinin ima ettiği kevnin
nihayetini içine alıyor.
Demek
Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun
sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır.
Feya
Rabbî, ya Hâlıkî, ya Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim hacetimdir. Sana yaptığım
dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem
aczimdir. Re's-ül malım, emellerimdir. Şefiim, Habibin (Aleyhissalâtü Vesselâm)
ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah yâ Rahman yâ
Rahîm! Âmîn!
Zeyl-ül Hubab
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Öyle
bir Allah'a hamd, medh ü senalar ederiz ki, şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve
insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşâsı, diğeri binasıdır.
Biri san'atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri zînetidir. Biri rahmeti,
diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri
rububiyetidir. Biri mahluku, diğeri masnuudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür.
Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah'ın
mülkü ve malı olduğu, i'câzvari sikke ve mühürleriyle sabittir...
اَللّهُمَّ
يَا قَيُّومَ اْلاَرْضِ
وَ السَّمَاءِ
اِنَّا نُشْهِدُكَ
وَ جَمِيعَ مَصْنُوعَاتِكَ
وَ جَمِيعَ خَلْقِكَ
بِاَنَّكَ اَنْتَ
اللّهُ لاَ اِلهَ
اِلاَّ اَنْتَ
وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ
لَكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ
وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ
وَ نَشْهَدُ اَنَّ
مُحَمَّدًا عَبْدُكَ
وَ رَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
اَللّهُمَّ صَلِّ
وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ
كَمَا يُنَاسِبُ
حُرْمَتَهُ وَ
كَمَا يَلِيقُ
بِرَحْمَتِكَ
وَ عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her kim kendisini Allah'a mal ederse, bütün eşya onun lehinde
olur. Ve kim Allah'a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah'a mal
olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin ondan olduğunu ve ona rücu ettiğini
bilmekle olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın sana in'am ettiği vücud ile vücuda lâzım olan
şeyler, temlik suretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin
gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak o gibi nimetlerde, Allah'ın rızasına
muvafık tasarruf edilebilir.
sh: » (Ms: 99)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen
gayr-ı mahdud hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde,
kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek
açıp, semere veren ağaçlarda her sene icad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini
gördükten sonra haşr-i umumîyi istib'ad eden sıkılmaz mı? Eğer onlar şuhudî bir
yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, -akıllarını da beraber bulundurmak
şartıyla- yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından
sallanan o tatlı, ballı, nazif, latif kudret mu'cizeleri o mahlukat-ı latife,
evvelkisinin yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir?
Eğer
insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsa idi, geçmiş
ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadığı için
aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr
keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören haşri istib'ad edebilir
mi?
Ve
keza manevî asansörler ile lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına
çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru
ve camid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acib bir vaziyete ve
hayatdar antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi?
Hâşâ! Bu latif, nâzik masnuatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiç bir şey
ağır gelmez. Bu bedihî bir mes'eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın her bir suresi, bütün Kur'anın
münderecatını icmâlen ihtiva ettiği gibi, sair surelerde zikredilen makasıd ve
mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur'an'ı tamamen okumaya
vakti müsaid olmayan veya ancak bir kısmını veya bir sûresini okuyabilen
insanlar, Kur'anın hepsini okumaktan hasıl olan sevabdan mahrum kalmamasıdır.
Evet
mükellefîn arasında bulunan ümmîler ancak bir sureyi okuyabilirler. İ’caz-ı
Kur'an onları da tam sevab kazanmaktan mahrum etmemek için, bu nükte-i
i'caziyeyi tâkib ederek bir sureyi tam Kur'an hükmünde kılmıştır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebâyin olan bir
çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisiyle bizzât mübaşeret ve
mualecesi lâzım değildir.
Evet
asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufâtı, tanzimâtı, ancak emir ve
iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri
sh: » (Ms:100)
ve işleri neferata havale edilirse, her bir neferin
bizzât mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle
vücud bulacaktır.
Binaenaleyh
Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur.
Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! (*) İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen
veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
(*)Ehemmiyetli.
Evet
hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel
dolaplarını sür'atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de, sür'atle giderken تَمُرُّ
مَرَّ السَّحَابِ âyetini
okuyor. Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine
uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh o zehirli
dünya oklarına bakıp el uzatma. Firakın elemi, telaki lezzetinden ağırdır.
Ey
nefs-i emmarem! Sana tabi değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin
şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana
müsahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelal'e abd olurum.
Ve
keza kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan
uhdud ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek,
ebed-ül âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına
sevkeden Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm'den meded istiyorum.
Ve
keza hiç bir şeyi dualarıma, istigaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem.
Ancak küre-i arzı harekete getiren felek çarklarını durdurmağa ve şems ve
kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeğe ve vücudun
şahikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmağa kadir olan kudreti
nihayetsiz Rabb-i Zülcelal'e dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum.
Çünki her şeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır.
Ve
keza kalbime vâki olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyul
ve emellerini tatmin ettiği gibi; akıl ve hayalimin de temenni ettikleri
saadet-i ebediyeyi vermeğe kadir olan Zât-ı Akdes'ten maada kimseye ibadet
etmiyorum. Evet dünyayı âhirete kalbetmekle kıyameti koparan kudret
muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems,
büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet onun marifetiyle
elemler lezzetlere inkılab eder.
sh: » (Ms: 101)
Evet Onun mârifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül
eder. Hikmetler illet ve belalara tebeddül eder. Vücud ademe inkılab eder.
Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezaiz günahlara tahavvül eder. Evet Onun
mârifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'da ve düşman olurlar.
Beka bela olur, kemal heba olur, ömür heva olur. Hayat azab olur, akıl ikab
olur. Âmâl, âlâma inkılab eder.
Evet
Allah'a abd ve hizmetkâr olana her şey hizmetkâr olur. Bu da, her şey Allah'ın
mülk ve malı olduğuna iman ve iz'an ile olur.
Evet
kudret, insanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve
en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir
iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde
insanın vazifesi, yalnız duadır.
Evet
قُلْ
مَا يَعْبَؤُا
بِكُمْ رَبِّى
لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ âyet-i
kerimesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyle ise, çocuğun eli
yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve
fakrıyla Rabbına iltica eder ve Hâlıkından ister.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Eşyada görünen nev'î ve ferdî vahdetler, Sâni'deki sırr-ı
vahdetten neş'et etmiştir. Çünki kuvvet dağılmıyor. Bir kısmına çok, bir kısmına
az sarfedilmekle kudrette, kuvvetin tecezzi ve inkısamı olmuyor. Eğer vahdet
olmasa idi, kudretin yaptığı sarfiyatta tefâvüt olsa idi, masnûatta da tefavüt
ve intizamsızlık olurdu. Demek kudretin vahdetle beraber masnûata yaptığı
tasarrufu, şemsin tenviri gibidir ki, bir şems-i vâhid, cüz' ve küllü
bilâ-tefâvüt her şeyi ziyalandırdığı gibi, tecellisiyle de her şeyin yanında
mevcuddur. Binaenaleyh mümkinat dairesi efradından tavzif edilen miskin, camid,
meyyit ve ism-i Nur'a mazhar Şems'te sırr-ı vahdet sayesinde bu kadar intizamlı
tasarruf olursa; Şems-i Ezelî, Sultan-ı Ebedî, Kayyum-u Sermedî, Vâcib-ül
Vücud, Vâhid-i Ehad'in masnûata tasarrufu nasıl olacaktır?
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sâni'in vahdetine en sadık şahidlerden birincisi: Cüz'î ve küllî
eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünki herhangi bir şey zerreden âleme kadar
vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sâni'de de vahdet var. Öyle ise,
Sâni' ehaddir.
İkincisi:
Her şeyde kabiliyetinin liyakatına göre bir kemal-i ittikan vardır. En âdi, küçük
nebatî ve hayvanî bir şeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i
san'at vardır ki, insanları hayrette bırakır.
sh: » (Ms: 102)
Üçüncüsü:
Herşeyin icad ve inşasındaki sühulettir. Gözle görünen san'attaki sühulet
isbata, delile muhtaç değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Küre-i arz mağazasından me'kulât ve meşrubat ve libas ve sâir
ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlahî hazineden
almayıp birer birer esbaba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne
kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız? Çünki o nar, bütün
eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân
haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, râyiha, tat ve koku
gibi latif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnuudur
ki, icadında külfet ve mübâşeret yoktur.
Mes'ele
böyle olduğu halde, haşeratın zevk ve heveslerini tatmin için her bir
noktasında bin türlü i'caz nükteleri bulunan o küre-i arz mağazasındaki eşyanın
Sâni'i ya şuursuz, hissiz, iradesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemalsizdir ki, bu
kadar bol zîkıymet antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbata
muhtaç olmayan bedihî bir hakikattir. Veya o hazine sahibi o hazineyi âhirete
gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara İlahî ve Rahmanî bir sofra olarak
yaratmıştır. O hazine-i gaybda eşyanın icadı “Kün” emri ile bağlıdır.
Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm,
Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcib-ül Vücud'un yed-i kudretindedir.
Maahaza
o İlahî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerinin
tatmini için değildir. Her bir ferd-i müstehlikte zevilhayata ait cüz'î
faidelerden başka esma-i İlahiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve
şuûnatına ait gayr-ı mütenâhî hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyafet-i
âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş'et etmesi ve bu eşyanın semerâtı
sel gibi akıp ittifakı ve tesâdüfün eline havâlesi muhaldir. Çünki o eşyanın
intizamlı hakîmane teşahhusatı ve şuurkârane muhkem hususiyatı kör tesadüf ve
ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve
çokluk o eşyanın bir Cevvad-ı Mutlak'tan, bir Hakîm-i Mutlak'tan, bir Kadîr-i
Mutlak'tan geldiğini gösteren şahidlerdir.
İ’lem
ey esbaba mübtela insan! Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve
müsebbebin vücuduna lâzım olan şeylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve
şemsler müsavi olan Zât'ın “Kün” emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay,
daha ekmel, daha a'lâ değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede
edilen ademler, idamlar, tebeddül ve teceddüd-ü
sh: » (Ms: 103)
emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval
ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl
oluyor. Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki,
selâmette kalasın.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet,
dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Bunun için milliyetçiler,
milliyeti mabud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan
in'ikas edip dalgalanan bir ziyadır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallidleriyle münazara ile
iştigal edenler büyük bir tehlikeye maruzdurlar. Çünki nefisleri tezkiyesiz ve
emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlub olur ki, bîtarafane
muhakeme denilen münsifane münazarada nefs-i emmareye emniyet edilemez. Çünki
insaflı bir münazır, hayalî bir münazara sahasında, arasıra hasmının libasını
giyer, ona bir dâva vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin
tekrarıyla, dimağında bir tenkid lekesinin husule geleceğinden, zarar verir.
Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete
düşen bir adamın çare-i necatı, tazarru' ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi
izale edebilir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir.
Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve
tezyinatında çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip
misafirhanenin bir mu'cize ve hârika olduğuna ve insanların da âciz, fakir,
muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahib ve sâni' olacak
bir iktidarda değildir, ancak böyle hârika bir masnuun sânii de mu'ciznüma
olduğuna kat'iyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî'nin
makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu
binadan bir şeye mâlik ve sahib olmadıklarına tekraren hükmedecektir. Ve keza o
çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve
tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm-i Kerim tarafından misafirlerine
hizmetle muvazzaf bir takım hedaya ve behayadır ki, Sâni' ile masnu arasında
bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun.
Eyyühen-nefs!
Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan
manaları zihnî manalarda arıyorsun. Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın
şuaatını görmek istiyorsun. Her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin
zevklerini zevketmek istiyorsun. Her bir hisse tâbi olan işleri ve hacetleri
îfa ederken, bütün hislerinin işle
sh: » (Ms: 104)
rini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhama
maruz kalıyorsun.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir nimetin umumî ve herkese şamil olması, kıymetinin azlığına ve
ehemmiyetsizliğine delalet etmez. Ve o nimetin bir kasd ve iradeden gelmemesine
emare olamaz. Meselâ: Göz nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze
olan şiddet-i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de
sebeb olamaz. Ve keza hususî ve tek bir nimetin tesadüfü mümkün olsa bile,
umumî bir nimet behemehal bir mün'imin eser-i kasd ve iradesidir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her bir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenahî gayeler vardır. Bu
gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâki kalan gayeler, gayr-ı mütenahî
olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icad eden zâta aittir. Öyle ise, büyük bir
mahlukun küçük bir mahluka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran
abesiyet de yoktur. Çünki bir hayatın bütün faideleri, bir zîhayata ait
değildir ki, abes olsun. Evet sath-ı arzda her sene yapılan ziyafet-i âmme-i
İlahiye nev'-i beşere halife olduğu münasebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi
onun istifadesi için değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın zihnine bazan şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de âdi
ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semavat
ve arzı yed-i kudretine alan Hâlık-ı Zülcelal'e karşı ne meziyetin ve ne gibi
bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun? Bu vesveseye karşı şöyle bir
hakikatı düşünmek lâzım:
1-
İnsan gayr-ı mütenahî acz ve fakrıyla beraber Cenab-ı Hakk'a imanıyla, kudret
ve gına ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı insan,
hayvaniyetten terakki edip halife-i zemin olmuştur.
2-
Cenab-ı Hak ihata-i kudret ve azemetiyle insanın duasını işitir, hacatını
görür. Ve semavat ve arzın tedbiri o insanı da düşünmeye mani değildir.
Sual:
Cenab-ı Hakk'ın cüz'iyat ve hasis emirler ile iştigali azametine münafîdir?
Elcevab:
O iştigal, azametine münafî değildir. Bilakis, adem-i iştigali azamet-i
rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ: Şemsin ziyasından bazı şeylerin mahrum ve
hariç kalması, şemse bir nakîse olur. Maahaza bütün şeffaf şeylerde görünen
şemsin timsallerinin her birisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems
bendedir.” diyebilir. Ve zerreler ile şems arasında müzahame yoktur. Bütün
mahlukat -bilhassa insanlarda ferdî olsun, nev'î olsun, şerif olsun hasis
olsun- ilim, irade, kudret itibariyle Cenab-ı Hakk'ın tecellisine mazhardır.
Herbir şey, herbir in
sh: » (Ms: 105)
san, “Allah yanımdadır” diyebilir. Bilhassa insanın
za'fı, fakrı, aczi nisbetinde Cenab-ı Hakk'ın kurbiyeti ve her bir şeyin
Cenab-ı Hak'la münasebeti olmakla beraber, o da münasebetdardır. Ve gayr-ı
mütenahî acz ve fakrı olan insan, gayr-ı mütenahî kudret ve gına ve azameti
olan Cenab-ı Hak'la münasebeti ne kadar latiftir.
Takdis
ederiz o zâtı ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek şefkati en yüksek
ceberuta idhal ettiği gibi, nihayetsiz kurbu nihayetsiz bu'd ile cem'edip,
zerreler ile şemsler arasında uhuvveti tesis etmiştir. Birbirine zıd olan bu
şeyleri cem'etmekle derece-i azametini bir derece göstermiştir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i
sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle,
hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî
bilgiler, san'at ve terakkiyata ait ise, lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.
اَللّهُمَّ
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
وَ ارْحَمْ اُمَّةَ
مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ
الصَّلاَتُ وَ
السَّلاَمُ وَ
نَوِّرْ قُلُوبَ
اُمَّةِ مُحَمَّدٍ
عَلَيْهِ الصَّلاَةُ
وَ السَّلاَمُ
بِنُورِ اْلاِيمَانِ
وَ الْقُرْآنِ
وَ نَوِّرْ بُرْهَانَ
الْقُرْآنِ وَ
عَظِّمْ شَرِيعَةَ
اْلاِسْلاَمِ
آمِينَ
Habbe
(Cennet-i Kur'aniyenin semeratından bir semerenin
ihtiva ettiği)
حَبَّ
مِى ُويَدْ
مَنْ
شَاخِ دِرَخْتَمْ ُرْ اَزْ
مَيْوَهءِ تَوْحِيدْ
يَكْ شَبْنَمَمْ
اَزْ يَمْ ُرْ اَزْ
لُؤْلُؤِ تَمْجِيدْ
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ عَلَى دِينِ
اْلاِسْلاَمِ
وَ كَمَالِ اْلاِيمَانِ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
عَلَى مُحَمَّدٍ
الَّذِى هُوَ مَرْكَزُ
دَائِرَةِ اْلاِسْلاَمِ
وَ مَنْبَعُ اَنْوَارِ
اْلاِيمَانِ وَعَلَى
آلِهِ وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ مَا
دَامَ الْمَلَوَانِ
وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa,
Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o
âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem
semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu
olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek
güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun
andelibi olur. Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o
Sultan-ı Ezelîn makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle
âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur.
Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları,
hârikaları ve mu'cizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine îmân
etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.
sh: » (Ms: 107)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün
eczanın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczanın hâsiyetlerini,
meziyetlerini hâvidir. Ve keza hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan
çekirdeği yine insandır.
Sonra,
o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek
ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem
esasıdır, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacat
saikasıyla âlemin enva'ıyla, eczasıyla pek çok alâkaları vardır. Esma-i
hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin
hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı
Hakikî ile itmi'nan edebilir.
Ve
keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi
bütün âlemi temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad'den başka merkezinde bir şeyi kabul
etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada bir şeye razı olmuyor.
İnsanın
çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslâmiyet ile iska edilmekle
imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir
şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o
kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura
inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve
keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin
hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve
seyrangâh olur. Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal -meselâ- en zaîf, en
kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan sahibini bütün dünyada
gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacer-ül Esved'in
altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacer-ül Esved'e muhafaza için tevdi ettirir.
Madem
benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye
neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh haşir meydanı da
bir harmandır. Kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu
hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir.
Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin
sahibinde olup letaifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu,
ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet âyinede irtisam eden
bir bahçe hare
sh: » (Ms: 108)
ket, tegayyür ve sair ahvalinde âyineye tâbi olduğu
gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misal gibi.
Binaenaleyh
cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünki kalbin kasavetinden
bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Otuz seneden beri iki tagut ile mücadelem vardır. Biri
insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “Ene”dir, diğeri “Tabiat”tır. Birinci tağutu
gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine gibi gördüm. Fakat o tagutu kasden veya
bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firâvun olurlar.
İkinci
tağut ise, onu İlahî bir san'at, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya
şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve
maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahaza o tabiat zannedilen şey, İlahî bir
san'attır. Cenab-ı Hakk'a hamd ve şükürler olsun ki, Kur'anın feyziyle, mezkûr
mücadelem her iki tagutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet
Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab Risalelerimde isbat ve izah edildiği
gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i
İlahiye ve san'at-ı şuuriye-i Rahmaniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza
firâvunluğa delalet eden “Ene”den Sâni'-i Zülcelal'e raci' olan “Hüve” tebarüz
etti.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mahiyetlerinden ve
ne akibetlerinden haberin olmuyor. Biri, ceseddir. Evet cesedin genç iken
latif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş
kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
Biri
de, hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.
Biri
de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddittir. Daim-i Bâki'nin
zikri ile muhafazası lâzımdır.
Biri
de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri
bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz,
takatinden hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme!
Biri
de, vücuddur. Vücud zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlik-ül
Mülk'tür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh Mâlik-i
Hakikî'nin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş
olursun. (Ümidsizliği intaç eden hırs gibi.)
Biri
de bela ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri
düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir.
sh: » (Ms: 109)
Biri
de, sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan
kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden
ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da
çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et.
Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i
heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.
Eğer
vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud
bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde
ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde
kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan vücudun tam manasıyla nurlar içinde
kalır.
Biri
de dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve
sür'at-i zevali itibariyle aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın
akibeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki akibetin ya
saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve
idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk
ve lezzet alabilir mi? Dünyasının akibetini küfür saikasıyla adem-i mutlak
olduğunu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezaiz evlâdır. Çünki o lezaizin
zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm
elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı
taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle: “Biz çobanın emri altındayız. O
bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.” diye
kendisi döner, sürü de döner.
Ey
nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir
musibet taşına maruz kaldığın zaman, اِنَّا
لِلّهِ وَ اِنَّا
اِلَيْهِ رَاجِعُونَ söyle ve
Merci-i Hakikî'ye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade
düşünür.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış
olmadığı şöylece izah edilebilir:
Görüyoruz
ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye
bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla onun
ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en
büyük ve en devamlı şeylerin pe
sh: » (Ms: 110)
şindedir, talebindedir. Halbuki umûr-u dünyeviyeden
herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır.
Demek kalb, ebed-ül âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fâni dünyaya
razı değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an, semadan nâzil olmuştur. Ve Onun nüzuluyla semavî bir
maide ve bir sofra-i İlahiye de nâzil olmuştur. Bu maide, tabakat-ı beşerin
iştiha ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvidir. O maidenin sathında,
yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avama aittir. Meselâ: اَنَّ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ
كَانَتَا رَتْقًا
فَفَتَقْنَاهُمَا âyet-i
kerimesi, beşerin birinci tabakasına şu manayı ifham ve ifade ediyor:
Semavat,
ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kabiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru,
nebatatı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de yapışıklıklarını
izale ve fetk ettik. Birisinden sular inmeğe, ötekisinden nebatat çıkmağa
başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu manaya delalet eden وَ
جَعَلْنَاَ مِنَ
الْمَاءِ كُلَّ
شَيْءٍ حَىٍّ âyet-i
kerimesidir. Çünki hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan gıdalar ancak arz
ve semanın izdivacından tevellüd edebilir.
Mezkûr
âyetin tabaka-i avama ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki:
Nur-u Muhammediye'den (A.S.M.) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile
şemsin o nurun macun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı
delaletiyle teyid eden اَوَّلُ
مَا خَلَقَ اللّهُ
نُورِى olan hadîs-i şerifidir.
İkinci
misal: اَفَعَيِينَا
بِالْخَلْقِ اْلاَوَّلِ
بَلْ هُمْ فِى
لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ
جَدِيدٍ olan âyet-i kerimenin tabaka-i
avama ait safhasında şu mana vardır.
“Onlar,
daha acib olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha
ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın
arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir bürhan
vardır.
Ey
haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun.
Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her senede bir defa tamamıyla
cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her
günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yeri
sh: » (Ms: 111)
ne emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünki
kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua
gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Nefsin belahet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm
tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm'in memlûk ve masnuu olduğunu
bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, enva', ecnasta câri olmakla
mes'elenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla
bir nevi icma ve fiilî bir tasdika mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur
şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve
itmi'nan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyat-ı esmayı
-kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i
ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvalini kontrol eden kimse
yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir “Hu” gibi
görüyor. Tecelliyatın genişliğini imtinaa, büyüklüğünü ademe hamletmekle
şeytanı bile yaptığı mugalatadan utandırıyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Nefis daima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup
tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü Kadere razı olmuyor. Halbuki şemsin tulû' ve
gurubu mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve gurubu ve sair
mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun
ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!
Ve
illâ muhakkak bilsin ki: Semavat ve Arz'ın haricine kaçıp kurtulamayan insan,
Hâlık-ı Külli Şey'in rububiyetine muhabbetle rıza-dâde olmalıdır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir şeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir
münasebet lâzımdır. Ve masnuatın adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise
muhaldir. Öyle ise sâni', masnu içinde olamaz. Meselâ: Matbaa ile teksir edilen
bir kitab, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri;
kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san'atı içinde değildir. Ve illâ,
intizamdan çıkar. Öyle ise, masnuun nakışları kendisinden değildir. Ancak,
kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Aklın pek garib bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir
ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar,
en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir
zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza hangi şeyde fena ve
kaybolursa, bütün varlığı o
sh: » (Ms: 112)
şeye
münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce gِtürmek isteğindedir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise
taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima
rahatsız olursun. Çünki noksanları tedarik, mevcudları telef olmaktan muhafaza
ile daima evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler,
Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin onun sofra-i ihsanından yeyip
içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini
arttırır. Çünki şükür, nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek, nimetin
zevalinden hasıl olan elemi def'eder. Zira nimet zâil olduğundan, Mün'im-i
Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet
alırsın.
Evet وَ آخِرُ
دَعْوَيهُمْ اَنِ
الْحَمْدُ لِلّهِ
رَبِّ الْعَالَمِينَ olan âyet-i
kerime, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delalet eder. Çünki hamd, in'am
şeceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesile ile zeval-i nimetin
tasavvurundan hasıl olan elem zâil olur. Çünki şecerede çok semere vardır, biri
giderse ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve
vesveselerden hâlî olamıyor. Amma bizzât vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve
dâhilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden
muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile
gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve
keza beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların
kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile, yani in'ikas itibariyle
istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzât yani hacimleri
itibariyle içine alamaz. Binaenaleyh yağmurun şemsin timsaline ma'kes olan
katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid
kudret-i nuraniye-i ezeliyenin -tecelli ve in'ikas itibariyle- lem'alarına
mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi, “asab, evride,
şerayin”de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu acib
san'at, muntazam nakış, ince
sh: » (Ms: 113)
hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi,
herbir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar
olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî'nin tecelliyat
lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci
şıkta kâinatın zerratı adedince muhalât vardır. Binaenaleyh her bir zerre o
büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik,
Kayyum ancak Allah'tır” diye şehadetini ilân eder. Ve keza her bir zerre, her
bir mürekkebat, muhtelif lisan ve delaletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar:
عِبَارَاتُنَا
شَتَّى وَ حُسْنُكَ
وَاحِدٌ وَ كُلٌّ
اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ
يُشِيرُ
Evet
her bir harf kendi vücuduna bir vecihle delalet eder. Amma kâtibinin, sâniinin
vücuduna çok vecihlerle delalet eder. Evet...
مِنَ
اْلمَلأِ اْلاَعْلَى
اِلَيْكَ رَسَائِلُ * تَأَمَّلْ
سُطُورَ الْكَائِنَاتِ
فَاِنَّهَا
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesaire
gibi, tecelli-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır.
Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünki
asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar.
Nuranîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine
mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak şemsin hararetini
hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin
elindeki âyinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünki o,
timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat
bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle
olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem
(A.S.M.) kendisine okunan bütün salavat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri, Cenab-ı Hakk'ı Celal ve
Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. “Celal” sıfatını tazammun eden
“Sübhanallah”, abdin ve mahlukun Allah'tan baid olduklarına nâzırdır.
Cemal
sıfatını içine alan “Elhamdülillah”, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve
mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere
bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor.
Bu'd cihetiyle insanların mazarrat
sh: » (Ms: 114)
larından tahir ve safi kalıyor. Bu itibarla insan şemse
karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
Kezalik
-bilâ teşbih- Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona
hamdediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle O'nu tesbih ediyoruz.
Binaenaleyh rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken,
tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma ve her iki nazarı birleştirme ki,
hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her
iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'edebilirsin. Evet “Sübhanallahi
ve bihamdihi” her iki makamı cem'eden bir cümledir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır:
1-
Dünyanın ömrü kısa olup, sür'atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle,
visalin lezzeti zeval buluyor.
2-
Dünyanın lezaizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3-
Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona doğru gitmekte olduğun “kabir”,
dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünki dünya
ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4-
Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler
meclisinde senelerce durmak arasındaki müvazene, kabir ile dünya arasındaki
aynı müvazenedir. Maahaza, Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye davet
ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıdlı ve
kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et.
Fesübhanallah,
Cenab-ı Hakk'ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedia
olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye
eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah'a satmazsa, büyük bir belaya düşer.
Çünki o malı uhdesine almış oluyor. Halbuki, kudreti taahhüde kâfi gelmiyor.
Çünki arkasına alırsa, beli kırılır; eli ile tutarsa, kaçar, tutulmaz. En
nihayet meccanen fena olur gider, yalnız günahları miras kalır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi, ancak
ihtiyarlık sabahıyla uyandım, mealinde olan:
وَ
لَمْ تَنْتَبِهْ
اِلاَّ بِصُبْحِ
مَشِيبٍ وَ عَيْنِى
قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ
شَبِيبَتِى *
şiirin şümulüne dâhilim. Çünki gençliğimde en yüksek
bir intibah şa
sh: » (Ms: 115)
hikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o
intibah intibah değilmiş. Ancak uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret
imiş. Binaenaleyh medenîlerin iftihar ile dem vurdukları tenevvür-ü
intibahları, benim gençlik zamanımdaki intibah kabilesinden olsa gerektir.
Onların
misali, rü'yasında güya uyanıp, rü'yasını halka hikâye eden naim meselidir.
Halbuki rü'yasında onun o intibahı, uykunun hafif perdesinden derin ve kalın
bir perdeye intikal ettiğine işarettir. Böyle bir naim ölü gibidir. Yarıbuçuk
uykuda bulunan insanları nasıl ikaz edebilir?
Ey
uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya
teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup
hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya
dalalete düşer boğulursunuz.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Masiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu
vardır. Çünki o masiyete devam eden, ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve
mübtela olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin
ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür
tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dâr-ül ikabı
inkâra sebeb olur.
Ve
keza masiyete terettüb eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadığını
iddia etmekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ
şiddet-i hacaletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder.
Şâyet
yevm-i hesabı nefyeden edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan
addeder. En nihayet nedamet edip terketmeyenlerin kalbi küsufa tutulur,
mahvolur gider. -El'iyazübillah-
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz ve belâgatına dair Lemaat
namındaki eserimde izah edilen bazı lem'aları dinleyeceksin:
1-
Kur'anın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez.
2-
Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir.
3-
Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri
birbirine dayanarak bünye-i Kur'aniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.
4-
Büyük bir tenasüb, tecavüb, teavün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebi
olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevab veriyor.
sh: » (Ms: 116)
5-
Parça, parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde şiddet-i tenâsübden sanki
bir defada nâzil olmuştur.
6-
Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin olduğu halde, şiddet-i tesanüdden sanki
sebeb birdir.
7-
Mükerrer mütefavit suallere cevab olduğu halde, şiddet-i imtizac ve ittihaddan
sanki sual birdir.
8-
Müteaddid, mütegayir hâdisata beyan olduğu halde, kemal-i intizamdan sanki
hâdise birdir ve bir hâdiseye cevabdır.
9-
“Tenezzülât-ı İlahiye” ile tabir edilen muhatabların fehimlerine yakın ve
münasib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.
10-
Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcih-i kelâm ettiği halde,
sühulet-i beyandan dolayı sanki muhatab birdir.
11-
İrşadın gayelerine îsal için tekrarları tahkik ve takriri ifade eder. Maahaza,
tekrarları halel vermez. İadesi, zevki izale etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi
kokar.
12-
Kur'an kalblere kuvvet ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kuvveti
artırır. Tekrar etmekle daha me'luf ve me'nus olduğundan lezzeti artar.
13-
İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün
gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür
olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi
cihetiyle Kur'anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda
muhtaçtır. “Hüvallah” gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her
vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına
binaen Kur'an tekrarlar yapıyor. Meselâ: “Bismillah”, hava-i nesîmî gibi kalbi
ve ruhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binaen Kur'anda çok tekrar
edilmiştir.
14-
Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir
düsturu tazammun ettiğine işarettir.
Hülâsa:
Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir,
hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü'minlere hüda ve rahmettir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Fıtrat-ı insaniyenin garib bir hali, gaflet zamanında letaif ile
havassın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El
ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir
mecnun, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatıyor. El gözün
komşusu olduğu münasebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder.
sh: » (Ms: 117)
Kezalik
insan-ı gafil, kendi şahsına ait edna, cüz'î bir tanzimden âciz olduğu halde
gururuyla, hayaliyle Cenab-ı Hakk'ın ef'aline tahakküm ile el uzatıyor.
Yine
insanın fıtratında acib bir hal: İnsanın efradı arasında cismen ve sureten
ayrılık varsa da pek azdır. Amma manen ve ruhen, aralarında zerre ile şems
arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sair hayvanat öyle değildir.
Meselâ balık ile kuş, kıymet-i ruhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en
büyüğü gibidir. Çünki insanın kuvve-i ruhiyesi tahdid edilmemiştir. Enaniyet
ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsavi olur. Ubudiyet ile de o kadar
yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur. -Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm gibi.-
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz
kelimat, elfaz, tasavvurat gibi seri-üz zeval olan bazı şeyler de ademe
gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek zevalden masun kalıp
bazı yerlerde tahassunla adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i
cedide, bu sırra vâkıf olmuş ise de, vuzuhuyla vâkıf olamamıştır. Ve aynı
zamanda “Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilal vardır” diye
ifrat ve hata etmiştir. Çünki âlemde Cenab-ı Hakk'ın sun'uyla terkib vardır.
Allah'ın izniyle tahlil vardır. Allah'ın emriyle icad ve idam vardır.
يَفْعَلُ
اللَّهُ مَا يَشَاءُ
وَ يَحْكُمُ مَا
يُرِيدُ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir,
ön ciheti ise azabdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde
duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları
ziyaret etmeğe iştiyakın yok mudur? Evet vakit yaklaştı. Dünya kazuratından
temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah
edeceklerdir.
Eğer
İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir
davet vuku' bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine
gideceğim. Binaenaleyh İncil'de “Ahmed”, Tevrat'ta “Ahyed” Kur'anda “Muhammed”
ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî
Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye
acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.
sh: » (Ms: 118)
Şu
esasata dikkat lâzımdır:
1-
Allah'a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.
2-
Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.
3-
Mülk Allah'ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için
muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.
4-
Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın
dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar saniye ve
dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.
5-
Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın
eserlere de kıymet verme.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahü Ekber” bu üç mukaddes
cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:
1-
Kalbinde hayat bulunan bir insan kâinata, âleme bakarken idrakinden âciz
bilhassa şu boşlukta yapılan İlahî manevraları görmekle hayretler içinde kalır.
İşte bu gibi hayret ve dehşetengiz vaziyetleri ancak “Sübhanallah” cümlesinden
nebean eden mâ-i zülal içmekle o hayret ateşi söner.
2-
Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, “Hamd”
ünvanı altında in'amı nimette ve mün'imi in'amda görmekle idame-i nimet ve
tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdülillah” cümlesiyle nimetler
definesini bulan adam gibi nefes alıyor.
3-
Aynı o insan, mahlukat-ı acibe ve harekât-ı garibeden aklının tartamadığı ve
zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahü Ekber” demekle rahat
bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri
kendisine ağır değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan seyyiatıyla, Allah'a zarar vermiş olmuyor. Ancak nefsine
zarar eder. Meselâ: Hariçte, vâkide ve hakikatte Allah'ın şeriki yoktur ki,
onun hizbine girmekle Cenab-ı Hakk'ın mülküne ve âsârına müdahale edebilsin.
Ancak, şeriki zihninde düşünür, boş kafasında yerleştirir. Çünki hariçte
şerikin yeri yoktur. O halde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, kâmil-i mutlak
olduğundan lizâtihi mahbubdur. Allah mûcid, vâcib-ül vücud olduğundan
kurbiyetinde vücud nurları, bu'diyetinde adem zul
sh: » (Ms: 119)
metleri vardır. Allah melce ve mencedir. Kâinattan
küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence
odur. Allah bâkidir, âlemin bekası ancak onun bekasıyladır. Allah mâliktir,
sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah ganiyy-i mugnidir, her
şeyin anahtarı ondadır. Bir insan Allah'a hâlis bir abd olursa, Allah'ın mülkü
olan kâinat, onun mülkü gibi olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve
ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da
beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde
tulû' etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda
tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî
ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde
sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm
sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul
ve menkûr olur. Çünki bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır.
Hakikatı i'lam edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvan ile fehme gelen
mana, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak Zât-ı Akdes'i
mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk'a mevcud-u meçhul ünvanıyla
bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden
sıfat-ı mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû' etmesi ağır gelmez.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder.
(Ziyanın elvan-ı seb'ayı tazammun ettiği gibi). Ve keza her birisi ötekilere
delil olduğu gibi, onların her birisine de netice olur. Demek esma-i hüsna
mir'at ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binaenaleyh neticeleri beraber
mezkûr kıyaslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.
***
sh: » (Ms:
120)
TAZARRU' VE NİYAZ
اِلَهِى
لاَزِمٌ عَلَىَّ
اَنْ لاَاُبَالِىَ
وَ لَوْ فَاتَ
مِنِّى حَيَاتُ
الدَّارَيْنِ
وَ عَادَتْنِى
الْكَائِنَاتُ
بِتَمَامِهَا
اِذْ اَنْتَ رَبِّى
وَ خَالِقِى وَ
اِلَهِى اِذْ اَنَا
مَخْلُوقُكَ وَ
مَصْنُوعُكَ لِى
جِهَةُ تَعَلُّقٍ
وَ اِنْتِسَابٍ
مَعَ قَطْعِ نِهَايَةِ
عِصْيَانِى وَ
غَايَةِ بُعْدِى
لِسَائِرِ رَوَابِطِ
الْكَرَامَةِ
فَاَتَضَرَّعُ
بِلِسَانِ مَخْلُوقِيَّتِى
يَا خَالِقِى * يَا رَبِّى
يَا رَازِقِى يَا
مَالِكِى يَا مُصَوِّرِى
* يَا اِلهِى
اَسْئَلُكَ بِاَسْمَائِكَ
الْحُسْنَى وَ
بِاِسْمِكَ اْلاَعْظَمِ
وَ بِفُرْقَانِكَ
الْحَكِيمِ وَ
بِحَبِيبِكَ اْلاَكْرَمِ
وَ بِكَلاَمِكَ
الْقَدِيمِ وَ
بِعَرْشِكَ اْلاَعْظَمِ
وَ بِاَلْفِ اَلْفِ
قُلْ هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ اِرْحَمْنِى
يَا اَللّهُ يَا
رَحْمنُ يَا حَنَّانُ
يَا مَنَّانُ يَا
دَيَّانُ اِغْفِرْلِى
يَا غَفَّارُ يَا
سَتَّارُ يَا تَوَّابُ
يَا وَهَّابُ اِعْفُ
عَنِّى يَا وَدُودُ
يَا رَؤُفُ يَا
عَفُوُّ يَا غَفُورُ.. اُلْطُفْ
بِى يَا لَطِيفُ
يَا خَبِيرُ يَا
سَمِيعُ يَا بَصِيرُ
وَ تَجَاوَزْ عَنِّى
يَا حَلِيمُ يَا
عَلِيمُ يَا كَرِيمُ
يَا رَحِيمُ اِهْدِنَا
الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
يَا رَبِّ يَا
صَمَدُ يَا هَادِى
جُدْ عَلَىَّ بِفَضْلِكَ
يَا بَدِيعُ يَا
بَاقِى يَا عَدْلُ
يَا هُوَ اَحْىِ
قَلْبِى وَ قَبْرِى
بِنُورِ اْلاِيمَانِ
وَ الْقُرْآنِ
يَا نُورُ يَا
حَقُّ يَا حَىُّ
يَا قَيُّومُ يَا
مَالِكَ الْمُلْكِ
يَا ذَا الْجَلاَلِ
وَ اْلاِكْرَامِ
يَا اَوَّلُ يَا
آخِرُ يَا ظَاهِرُ
يَا بَاطِنُ يَا
sh:
» (Ms: 121)
قَوِىُّ
يَا قَادِرُ يَا
مَوْلاَىَ يَا
غَافِرُ يَا اَرْحَمَ
الرَّاحِمِينَ
اَسْئَلُكَ بِاِسْمِكَ
اْلاَعْظَمِ فِى
الْقُرْآنِ وَ
بِمُحَمَّدٍ عَلَيْهِ
الصَّلاَةُ وَ
السَّلاَمُ اَلَّذِى
هُوَ سِرُّكَ اْلاَعْظَمُ
فِى كِتَابِ الْعَالَمِ
اَنْ تَفْتَحَ
مِنْ هَذِهِ اْلاَسْمَاءِ
الْحُسْنَى كُوَاةً
مُفِيضَةً اَنْوَارَ
اْلاِسْمِ اْلاَعْظَمِ
اِلَى قَلْبِى
فِى قَالِبِى وَ
اِلَى رُوحِى فِى
قَبْرِى فَتَصِيرَ
هَذِهِ الصَّحِيفَةُ
كَسَقْفِ قَبْرِى
وَ هَذِهِ اْلاَسْمَاءُ
كَكُوَاتٍ تُفِيضُ
اَشِعَّةَ شَمْسِ
الْحَقِيقَةِ
اِلَى رُوحِى اِلَهِى
اَتَمَنَّى اَنْ
يَكُونَ لِى لِسَانٌ
اَبَدِىٌّ يُنَادِى
بِهذِهِ اْلاَسْمَاءِ
اِلَى قِيَامِ
السَّاعَةِ فَاَقْبَلْ
هذِهِ النُّقُوشَ
الْبَاقِيَةَ
بَعْدِى نَائِبًا
عَنْ لِسَانِىَ
الزَّائِلِ {
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ صَلاَةً
تُنْجِينَا بِهَا
مِنْ جَمِيعِ اْلاَهْوَالِ
وَ اْلافَاتِ وَ
تَقْضِى لَنَا
بِهَا جَمِيعَ
الْحَاجَاتِ وَ
تُطَهِّرُ نَا
بِهَا مِنْ جَمِيعِ
السَّيِّئَاتِ
وَ تَغْفِرَ لَنَا
بِهَا جَمِيعَ
الذُّنُوبِ وَ
الْخَطِيئَاتِ
يَا اَللّهُ يَا
مُجِيبَ الدّعَوَاتِ
اِجْعَلْ لِى فِى
مُدَّةِ حَيَاتِى
وَ بَعْدَ مَمَاتِى
فِى كُلِّ آنٍ
اَضْعَافَ اَضْعَافِ
ذلِكَ اَلْفُ اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ سَلاَمٍ
مَضْرُبِينَ فِى
مِثْلِ ذلِكَ وَ
اَمْثَالِ اَمْثَالِ
ذلِكَ عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَ عَلَى
آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ
وَ اَنْصَارِهِ
وَ اَتْبَاعِهِ
وَاجْعَلْ كُلَّ
صَلاَةٍ مِنْ كُلِّ
ذلِكَ تَزِيدُ
عَلَى اَنْفَاسِىَ
الْعَاصِيَةِ
فِى مُدَّةِ عُمْرِى
وَ اغْفِرْلِى
وَ ارْحَمْنِى
بِكُلِّ صَلاَةٍ
مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
آمِينَ
ZEYL-ÜL HABBE
Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin
etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf
edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.
لاَ
حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ
اِلاَّ بِاللّهِ
* حَسْبُنَا
اللّهُ وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ * نِعْمَ الْمَوْلَى
وَ نِعْمَ النّصِيرُ
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ عَلَى نِعْمَةِ
اْلاِيمَانِ وَاْلاِسْلاَمِ
بِعَدَدِ قَطَرَاتِ
اْلاَمْطَارِ
وَاَمْوَاجِ الْبِحَارِ
وَثَمَرَاتِ اْلاَشْجَارِ
وَنُقُوشِ اْلاَزْهَارِ
وَنَغَمَاتِ اْلاَطْيَارِ
وَلَمَعَاتِ اْلاَنْوَارِ
وَالشُّكْرُ لَهُ
عَلَى كُلِّ مِنْ
نِعَمِهِ فِى اْلاَطْوَارِ
بِعَدَدِ كُلِّ
نِعَمِهِ فِى اْلاَدْوَارِ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَم عَلَى سَيِّدِ
اْلاَبْرَارِ
وَاْلاَخْيَارِ
مُحَمَّدٍ الْم
خْتَارِ وَعَلَى
آلِهِ اْلاَطْهَارِ
وَاَصْحَابِهِ
نُجُومِ الْهِدَايَةِ
ذَوِى اْلاَنْوَارِ
مَادَامَ الَّيْل وَالنَّهَار
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere uğrar,
Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezalik
Allah'ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere
rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler
vardır. Bu şartları ve perdeleri,birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış
hareket eder. Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir
sarayda andelibin teren
sh: » (Ms: 123)
nümünü, güzel sadasını işitir. Eğer o terennüm ile
atın kişnemesini farketmeyip andelibden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle
mugalata etmiş olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya âyinesinde
temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli
timsalleridir. Evet müstakbel mazinin âyinesidir. Mazi berzaha, yani öteki
âleme intikal ve inkılab ettiğinde suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal
âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan manevî ve
hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ: Arkadaşlarının ve
akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir âyineyi yolunda bulan
bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak
etmek için çalışmayıp da, o âyinenin içindeki timsaller ile uğraşır, muhabbet
eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: “Eyvah, ne ediyorum! Bunlar şarab
değil serabdır. Bunlar ile uğraşmak azb değil azabdır.” der, arkadaşlarına
yetişmek üzere şark seferine tedarikatta bulunmaya başlar.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hak ve hakikat olduğuna en sadık
deliller:
1-
Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.
2-
Esma-i hüsnanın tenasüb ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlahiyedeki
müvazeneyi müraat etmesidir.
3-
Rububiyet ve uluhiyete ait şuunatı kemal-i müvazene ile cem'etmesidir.
Kur'anın
bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliya
ve sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın
bâtınında dalmış olan İşrakiyyun ve âlem-i gayba nüfuz eden Ruhaniyyun dahi,
Kur'anın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zira onların nazarları mukayyed
olduğundan hakikat-ı mutlakayı ihata edemez. Bunlar ancak hakikatın bir
tarafını bulur ve ifrat-tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenasübü
bozup, müvazeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ:
Enva'-ı cevahiri hâvi zînetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç
adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin
eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi
elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit
cevherin bahsini işittiğinde onların
sh: » (Ms: 124)
buldukları
cevahirin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri
kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve
hâkeza her birisi definenin esas müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret
olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevaid ve
teferruatından olduğunu itikad eder. Mes'ele bu şekle girmekle müvazene kayıp
ve tenasüb zâil olur. Sonra mes'elenin hakikatını keşf ve izah için te'vilat ve
tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehab eden olur.
Evet
sünnet-i seniye ile müvazene yapılmazdan evvel, hemen meşhudatına itimad eden
İşrakiyyun ile mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime
hak verir. Bilâtereddüd kabul ederler.
Arkadaş!
Kur'an da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur'anın gözü
açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihata ile görmüştür. Ve hakikata uygun bir
tarzda tenasüb ve müvazeneye riayet ederek kemal-i intizam ve ıttırad ile
hakikatı izhar etmiştir.
Arkadaş!
Nev'-i beşerde envaen dalalete düşen fırkaların sebeb-i dalaletleri,
imamlarının kusurudur. Evet imamları bâtından bahsetmişlerse de, meşhudatlarına
itimad ve iktifa ederek esnâ-i tarîkten dönmüşlerdir. Ve حَفَظْتَ
شَيْئًا وَ غَابَتْ
عَنْكَ اَشْيَاء kavline mâsadak olmuşlardır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkal ve
vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i
hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve
etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu
itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş,
tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste şeklini veriyor.
Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde
ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: “Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile
müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünki vukua
gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi
değildir. Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud
mes'uldür, adem ise mes'ul değildir. Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin
nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanı havalandırıp başaşağı felâkete atan şöyle bir hal var:
İstihkak
nazara alınmayarak, Hakk'ın takdiri hakkında tefrit veya
ifrat
yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına
alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme veya
kizbe sevkeder.
Meselâ:
Bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir
katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en
yüksek bir insafsızlıktır. Çünki vasıf ile ittisaf arasında fark vardır.
Meselâ: Katredeki timsal, şemsin evsafını gösterir. Amma o evsaf ile muttasıf
olamaz.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Vücud nev'inde tezahüm yoktur. Yani, pek çok âlemler, haller,
vücud sahnesinde içtima eder, birleşirler. Meselâ: Gece zamanı duvarları camdan
olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem-i misale bir pencere
hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri, odaları göreceksin.
Sâniyen:
Odada otururken, kemal-i sühuletle o misalî odalarda her çeşit tebdil, tağrir,
tasarruf edebilirsin.
Sâlisen:
Odadaki elektrik, elektrik misallerinin en uzağına en yakındır. Çünki o misalî
misallerin kayyumu odur.
Râbian:
Bu maddî vücudun bir habbesi, bir parçası, o misalî vücudun bir âlemini içine
alabilir. Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem-i mümkinat arasında da câridir. Çünki
mümkinatın vücudu, Vâcib'in nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir
mertebededir. Vâcib'in emriyle vücud-u hariciyeye girer. Sabit ve müstekar
kalır. Demek mümkinatın vücudu bizzât hakikî bir vücud-u haricî olmadığı gibi,
vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcib-ül Vücud'un icadıyla bir
vücuddur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi,
kendisini insanlara bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Çünki insan mâlikin
kemalâtına delalet eden âlemin hüsnünü görüyor; ve kendisine beşik olarak
yaratılan Küre-i Arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ sema-i
dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, za'fiyetiyle beraber hârika
tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlukat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü
ihtiyarî bulunduğundan bütün esbab içerisinde en geniş bir salahiyet sahibidir.
Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî'nin rusül vasıtasıyla böyle yüksek fakat gafil abdlerine
kendisini bildirip tarif etmesi zarurîdir ki, o Mâlikin evamirine ve
marziyatına vâkıf olsunlar.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün
hâssaları bilâhare rücu edip bil-ittifak Hakk'a iltica
ettiklerini ve bâtıla hiç bir ihtimal ve imkânın
kalmadığını ve kâinatın ancak ve ancak Kur'anın izah ettiği şekilde bulunduğunu
gördüm.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i
elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler
arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilâlsiz,
müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.
Kezalik
pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları, mümkündür. Evet hava,
su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuaın röntgen vasıtasıyla kesif
cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin
akmasına, elektriğin cereyanına bir mani yoktur.
Kezalik
bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları
cereyandan, melekleri seyerandan men'edecek bir mani yoktur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Göz, lâmba, şems gibi nur ve nuranî şeylerde cüz'î küllî, cüz
küll, bir bin müsavidir. Evet şemse bak! Onun timsalleriyle seyyarat, denizler
ve havuzlar, katre, kabarcıklar gibi bütün şeffaf şeyler, kemal-i sühuletle
temessül ediyorlar. Kezalik Şems-i Ezelî şu kâinat kitabında bütün babları,
fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten bilâ-külfet yazıyor. Ve
ba'sü ba'delmevtte dahi aynı bu sühulet vardır. “Hilkatiniz ve ba'siniz, bir
nefsin hilkat ve ba'si gibidir.” diye Kur'an-ı Kerim emrediyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine
kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki:
Her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir
hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men'ediyor. o bekçi ise, muhit bir
ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba
tahavvül eder. Demek, her şey içerisindeki zerrata bir kalıbtır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'anın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu kitab-ı âlemin
de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor. Meselâ: Maddiyat âlemi Cenab-ı
Hakk'ın envar-ı nimetini cezbetmek için hakikî bir ihtiyaç ile şemse muhtaç
olduğu gibi, âlem-i maneviyat dahi rahmet-i İlahiyenin ziyalarını almak için
şems-i nübüvvete muhtaçtır. Binaenaleyh Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) nübüvveti,
şemsin kat'iyet ve vuzuhu derecesinde kat'î ve vâzıhtır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Zîhayatın vücuduna terettüb eden semereler, yalnız kendisine,
menfaatına, bekasına, kemaline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse
kendisine aittir. Bâki kalan kısm-ı azamı Hâlıka raci'dir. Zîhayata ait uzun
bir zaman sonra husule gelir. Hâlık'a raci' kısım ise, bir anda husule gelir.
Meselâ: O zîhayat, esma-i hüsnanın tecelliyatına mazhariyetle Hâlıkı, evsaf-ı
kemaliye ile tavsif ve lisan-ı haliyle hamdetmiş oluyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin
vüs'atiyle bir nevi külliyet kesbeder. Ve keza insanın bir ferdi, hilafet
hususunda âlemin eczasıyla şuurca alâkadar olduğundan nebatî olsun hayvanî
olsun pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nev'i gibidir. Ve bu
itibarla insanın bir ferdi nevi'ler sırasına geçer. Binaenaleyh gerek
hayvanatın, gerek semeratın nevi'lerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevam
ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da her bir ferdinde
câridir.
Hülâsa:
Kur'anın âyetleriyle ebna-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat'î
delaletler olduğu gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle, de kıyamet-i
kübraya pek kat'î delaletler ve işaretler vardır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim okunurken istimaında bulunduğun zaman muhtelif
şekillerde dinleyebilirsin:
1-
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev'-i beşere
hitaben Kur'anın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen
dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi
dinlemiş olursun.
2-
Veya Cebrail (A.S.) Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki
Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3-
Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî'nin
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir
vaziyete gir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Senin şuur ve ilminin sana taalluku, ahval ve levazımat-ı
ihtiyacatın nisbetindedir. Çünki sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında
münasebet lâzımdır. Fazla noksan olmamalıdır. Senin sana olan şuur ve ilminin
nisbeti, Hâlıkın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir.
Binaenaleyh pek cüz'î olan ilim ve şuurunla, Şems-i Ezelî'nin ilim ve nazarına
mukabele etmekle gündüz ortasın
da güneşin altında, güneşin ziyasıyla mübarezeye
çıkan ateş böceği gibi olma!
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın ef'ali birbirine münasib, âsarı birbirine
müşabih, esması birbirine âyine ve ma'kes, sıfatı birbirine mütedâhil, şuunatı
memzuc ise de, herbirisi için hususî bir tavır, bir hal vardır ki, maksud-u
bizzât o hususî tavırdır. Sair tavırlar ise, tebeîdirler. Binaenaleyh meselâ
Hâlık'ın âsârından cemadata baktığın zaman azamet ve kudreti, kasdına hedef
yap. Başka isimlerin tecelliyatını teb'an düşün. Hayvanata bakarken merhamet
kasdıyla bak. Sair tecelliyata tebeî bir nazar ile bak.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim bütün insanlara rahmettir. Çünki herbir insanın şu
hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi
meşrebine göre Kur'andan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine has bir
Kur'an vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder.
Ve
keza Kur'an-ı Kerim'in bir meziyeti şudur ki: Bütün ülema ve ehl-i meşreb gibi
herkes hidayeti için, şifası için müteaddid surelerden ayrı ayrı âyetleri
ahzedebilir. Çünki bir âyetin sair âyât-ı Kur'aniye ile pek ince münasebetleri,
ittisal cihetleri vardır. Aralarından vahşet yoktur. Bu itibar ile müteaddid
surelerden alınan âyetler küçük bir Kur'an hükmünde olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! لاَ
حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ
اِلاَّ بِاللّهِ cümle-i
mukaddesesi, insanın zerre vaziyetinden, insan-ı mü'min suretine gelinceye
kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve
ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letaifi pek çok elem ve emellere
maruzdur. Maahaza havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak
bırakılmıştır. Binaenaleyh bu cümle, teselli-bahş olup şümulü dâhilinde olan
makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:
1- لاَ
حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ
وَ لاَ قُوَّةَ
عَلَى الْوُجُودِ Ademden
çıkıp vücuda gelmek.
2- لاَ
حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ
وَ لاَ قُوَّةَ
عَلَى الْبَقَاءِ Zevale
gitmeyip bekada kalmak.
sh: » (Ms: 129)
3- لاَ
حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ
وَ لاَ قُوَّةَ
عَلَى النَّفْعِ Mazarratı
def', menfaati celb.
4- لاَ
حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ
وَ لاَ قُوَّةَ
عَلَى الْمَطَالِبِ
Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.
5- لاَ
حَوْلَ عَنِ الْمَعَاصِى
وَ لاَ قُوَّةَ
عَلَى الْعِبَادَةِ Maâsiye
düşmemek, ibadete devam etmek.
6- لاَ
حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ
وَ لاَ قُوَّةَ
عَلَى النِّعْمَةِ Azaba
maruz kalmamak,
nimete mazhar olmak.
7- لاَ
حَوْلَ عَنِ الظّ
لْمَةِ وَ لاَ
قُوَّةَ عَلَى
النُّورِ Zulmete
düşmemek, nur ile tenevvür etmek.
Ve hâkeza
her bir makamda insanın letaifine göre takyid ve tefsir edilebilir.
***
sh: » (Ms:
130)
ZEYL-ÜZ ZEYL
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bazı insanların ağzından kemmiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç
kelime dolaşmaktadır:
Birincisi:
Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir.
İkincisi:
Mûcid ve müessir esbabdır.
Üçüncüsü:
Tabiat iktiza etti.
Bu
üç kelimatın pek çok muhalâta zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle:
İnsan
mevcuddur. Bu mevcud insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnû.
İkinci
kelimeye göre, esbabın te'siriyle vücuda gelmiştir.
Üçüncü
kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir.
Dördüncü
cihet ise, hak ve hakikatın istilzam ettiği gibi Allah'ın masnûudur.
Evvelki
kelimenin gayr-ı mahsur muhalâtı:
1-
O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin her birisinde hem
insanın içini, hem kâinatı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sair sıfat-ı
lâzimenin bulunması lâzımdır.
2-
İnsanın bedeninde zerrattan teşekkül eden mütehalif mürekkebat adedince
-matbaalarda hurufatı tertib etmek için kullanılan kalıblar gibi- kalıblar
lâzımdır.
3-
Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim, hem
mahkûm olması lâzım gelir. Ve keza her birisi, ötekilere hem zıd, hem misil,
hem mutlak, hem mukayyed olması lâzımdır.
İkinci
Kelimenin muhalâtı:
1-
İnsanın me'hazi, yani insanı teşkil eden maddeler eczahanelerde bulunan
ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebayin ilâçlar gibi maddelerdir.
Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemal-i intizam ve müvazene
ile o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir macun vaziyetine
gelmesi mümkün ise, insanın da sâni'siz esbab ve mevadd-ı camideden sudûru
mümkündür diyebilir.
2-
Bir şeyin kemal-i intizam ile gayr-ı mahdud, kör, sağır, camid, şuursuz
esbabdan sudûrunun muhaliyeti nisbetinde sâni'siz insanın da o maddelerden
yapılması muhaldir. Maahaza, maddî esbabın yalnız zâhire taalluku vardır.
Bâtındaki latif, ince, garib nakışlara, san'atlara nüfuzu yoktur.
3-
O kelimenin iktizasına göre kemal-i ittifak ve intizam ile ihtiyacat nisbetinde
gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu
içtima, âlemin ecza ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip
içtima etmeleri demektir.
Çünki
insanın ustası esbab olduğu takdirde, âlemin bütün ecza ve erkânı insanla
alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım
gelir. Bir usta yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. o halde,
insanın bir hüceyresinde âlemin eczası ictima edebilir. Bu öyle bir muhaldir
ki, muhallerin en mümteniidir.
Üçüncü
kelimenin muhal ve butlanı ise:
Evet
tabiatın iki ciheti vardır. Biri zâhiridir ki, ehl-i gaflet ve dalaletçe
hakikat zannedilmiştir. Diğeri bâtınıdır ki, san'at-ı İlahiye ve sıbga-i
Rahmaniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hâlık-ı Hakîm-i Alîm'in
cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni' olarak telakki ettikleri tabiata,
cenah olarak yapıştırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalaletten neş'et eden
ızdırar neticesinde şeytanların ihtira ettikleri hezeyanlardır. Çünki müteaddid
eserlerimde kat'î bir surette isbat edildiği gibi, hârikaların hârikası olan şu
san'at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîrin
yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, camid, mukayyed, miskin, mümkinin
eliyle mi şu kâinata giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen
şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa mı yapmıştır? Hâşâ,
sümme hâşâ!...
Evet
insanda, her şeyde Sâni'-i Ezelî'nin masnuu olduklarına mevcudatın adedince
şahidler vardır. Meselâ:
1-
Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva ettiği bütün zerrat ve mürekkebatın her birisi
elli beş lisan ile şehadet etmektedir.
2-
Kur'andır. Evet Kur'an, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitablarıyla,
sahife-i kevn ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın
hallakıyetine âdil şahidlerdir.
3-
Mahlukatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melaike ile birlikte her
şeyin sânii Allah olduğuna ilân-ı şehadet ediyorlar.
4-
İns ve cin taifeleri envaen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle şahiddirler.
5-
Uluhiyet ve Hallakıyetin Allah'a mahsus ve münhasır olduğuna Allah da şehadet
ediyor.
Arkadaş!
San'atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam
ettiğine nazaran Vâcib'e olan isnadı mes'elesi; semeredar bir ağaç mes'elesi
gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşv ü
nema kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evamir-i
tekviniyeyi temessülden, evamir-i tekviniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi
Vâhid-i Vâcib'den sâdır olmuştur.
O
vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle
yaratılış kolaylığında bir semere-i vâhide hükmünde olur. Çünki vahdete
nisbeten küçük bir semere ağacıyla pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında
fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette sühuletle yüsr, kesrette suubetle usrün
bulunduğundan neş'et etmiştir.
Eğer
kesrete isnad edilirse, her bir semere, her bir çiçek, herbir yaprak, herbir
dal; tam ağacının vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihazat, esbab
vesaireye ihtiyaç gösterecektir. Çünki küll cüz'de dâhildir. Ona ne lâzımsa
buna da lâzımdır. Mes'ele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcib, diğeri
mümteni'dir.
Hülâsa:
Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine isnad edilirse, kâinata muhit olan
sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbaba isnad edilirse, âlemdeki bütün esbabın o
hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Halbuki sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre,
iki ilahın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!..
Maahaza
hüceyreden tut, âleme kadar her bir şeyin bir nevi vahdeti vardır. Öyle ise,
Sâni' de vâhid olacaktır. Çünki vâhid ancak vâhidden sudûr eder. Ve keza bir habbe
şemsi ziyasıyla, rengiyle (tecelli suretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet
itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve keza
vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden
bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezalik vücud-u vücubî;
daha
sh: » (Ms: 133)
kavî, daha rasih, daha sabittir. Belki de vücud-u
hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir.
Binaenaleyh
ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücudlar, vücud-u vücubînin
tecelliyat-ı nuriyelerine âyine ve ma'kestirler. Öyle ise ilm-i ezelî, imkânî
vücudlara âyine olduğu gibi, imkânî vücudlar da vücud-u vücubîye âyinedir.
Sonra o imkânî vücudlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de,
vücud-u hakikî mertebesine vâsıl olmamışlardır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kevn ve vücud sahasında durup, ahval-i âleme dikkat eden adam,
hadsî bir sür'atle anlar ki: Tesir ve fâiliyet; latif, nuranî, mücerred olan
şeylerin şe'ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî
şeylerin hassasıdır. Evet misal olarak semadaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa
bak. O nur semada iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise,
azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir
fiili var.
Ve
keza eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latif,
nuranî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de
infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı
zâhiriyenin Hâlıkıyla, müsebbebatın mûcidi, ancak ve ancak Nur-ul Envar,
Sâni'-i Ezelî'dir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını
dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman
derinden derine tafsilât ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvalâta
teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünki icmalde,
fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür,
dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma boğulursun.
Arkadaş!
Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmalî yaparsan, vahdete
takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır, evham seni
havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder.
İşte dalalete îsal eden kesret yolu budur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış,
nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle
zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet
sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti
terkediyor.
Halbuki
insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir
sh: » (Ms: 134)
işde onda
bir zarar ihtimali varsa içtinab eder. Âhiret işi olursa onda dokuz zarar
ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. İşte cehalet bu kadar olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı
mütenahî elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdud
âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalaletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat,
gayr-ı mütenahî elemleri tazammun ediyor. Binaenaleyh “Ben neyim? Ne kıymetim
var ki, benim için kıyamet kopsun, mizan vaz'edilsin, hesab görülsün?” demeye
hakkın yoktur.
Ey
kemal-i gurur ile dalalet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o
hayat, bir mugalata ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve
fenanın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saadet-i ebediye ihtimaline kaçar,
tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu
mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır,
hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci
ihtimal yükünü tahfif eder.
Ve
keza “Musibet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim.” diye
yine yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm olduğundan, elemi muzaaf olur, kat
kat ziyade olur. Çünki kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musibete dâhildir.
Çünki insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o
kadar da elemi fazla olur.
Ey
şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahata çekilen bîçare! Gaflet
serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az
bir zaman sonra cehennemî bir azaba inkılab edecektir. Eğer âlâmın lezaize,
nârın nura inkılab etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rüku ve sücud
kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta
tefekkür ile taate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalalât
acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.
İ’lem Eyyühel-Aziz! Ubudiyette ancak
teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünki seyyid, efendi; abdini,
hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd seyyidini imtihan etmek
salahiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.
Sh: » (Ms:
135)
Zühre (*)
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Mukaddime
Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel
(Hâşiye) inayet-i Rabbaniye ile, marifet-i
İlahiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-ı kalbiye ve bir inkişafat-ı
ruhiyede tezahür eden bazı lemaat-ı tevhidiyeyi Arabî olarak Notalar suretinde
Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun
bir hakikatın yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuaını
irae etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hatıra ve birer
ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdud kalmıştı. Hususan en
mümtaz ve en has kardeşlerimin kısm-ı azamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı
ve ilhahıyla o Notaların, o Lem'aların kısmen izahlı ve kısmen kısa bir mealini
Türkçe olarak yazmağa mecbur oldum. Şu Notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said'in
en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud suretinde gördüğü için tağrir
edilmeden mealleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sair Sözlerde de
zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor; ve bir kısmı gayet mücmel olmakla
beraber izah edilmiyor, tâ letafet-i asliyesini kaybetmesin.
_____________
(*) (Bu
Zühre Risalesi Mesnevî-yi Arabî'nin çok mühim bir risalesidir. Her ne kadar
tercüme etmeye çalışmış isem de, müellifinin vaktiyle Nur Şakirdlerinin
ricakârane ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen dercetmeyi daha münasib
gördüm. Risale-i Nur'un Onyedinci Lem'ası namını alan bu risale ile Arabî Zühre
arasında, bir icmal tafsil ve takdim te'hir farkı vardır.)
(Hâşiye)
Şimdi kırk sene oldu.
ABDÜLMECİD
sh: » (Ms:
136)
BİRİNCİ
NOTA: Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki: Şu âlemin
fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat
eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının
inkırazıyla seni terkedip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık
etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi' etmeyen, hususan bir iki
sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan,
hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terkeden fâni şeylerle kalbini
bağlamak, kâr-ı akıl değildir. Eğer aklın varsa; uhrevî inkılabatında, berzahî
etvarında ve dünyevî inkılabatının müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî
seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların
zevalinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin latifelerin içinde
öyle bir latife var ki, ebedden ve ebedî zâttan başkasına razı olamaz. Ondan
başkasına teveccüh edemiyor, masivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona
versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve
latifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm'in emrine muti' olan o sultanına itaat
et, kurtul!..
İKİNCİ
NOTA: Hakikatdar bir rü'yada gördüm ki, insanlara diyordum: “Ey insan! Kur'anın
desatirindendir ki, Cenab-ı Hakk'ın masivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek
bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür
edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlukat, mabudiyetten uzaklık noktasında
müsavi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler.”
ÜÇÜNCÜ
NOTA: Ey gafil Said! Bil ki: Galat-ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı
lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece
sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telakki
ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin
kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al.
Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fena darbesine maruzsunuz. Senin bu
galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki:
Bir
adam elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı
tutsa; misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Edna bir
hareket ve küçük bir tegayyür âyinenin başına gelse, o hâyalî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve
karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekası sana
faide vermez.
sh: » (Ms:
137)
Çünki
senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana
verdiği mikyas ve mizân iledir. Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin
dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada
o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harab olması muhtemel olduğundan,
her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir.
Madem öyledir; sen, bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları
yükleri yükletme!..
DÖRDÜNCÜ
NOTA: Bil ki: Ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm'in âdetidir, ehemmiyetli ve kıymetdar
şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yâni, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi,
mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdar ehemmiyetli
şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu
kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor. İşte bu sâbit kaideye binaen
deriz: Madem fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en
mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve
mevcudat içinde en kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın
bir nev'i hükmündedir. Elbette kat'î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve
neşr-i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde
edilecektir.
BEŞİNCİ
NOTA: Şu notada Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said'in fikrinde bir derece
yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa'nın
fünûn ve medeniyeti, o seyahat-ı kalbiyede emraz-ı kalbiyeye inkılâb ederek
ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye Yeni Said zihnini silkeleyip,
müzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa'nın
lehinde şehadet eden hissiyat-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa'nın şahs-ı
manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye
mecbur olmuştur.
Yanlış
anlaşılmasın, Avrupa ikidir:
Birisi: İsevînin din-i hakikinden ve İslâmyetten aldığı feyz ile hayat-ı
içtimaiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden
fünunları takib eden Avrupa'ya hitab
etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını
mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalalete sevkeden bozulmuş ikinci
Avrupa'ya hitab ediyorum. Şöyle ki:
sh: » (Ms:
138)
O
zaman, o seyahat-ı ruhiyede, mehasin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan
malayani ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan
Avrupa'nın şahs-ı manevîsine karşı demiştim:
Bil
ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle
sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi
iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin.
Ey
küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda, hem
vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibet-zede olmuş
ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zâhirî bir surette aldatıcı bir zînet ve
servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ud denilebilir
mi? Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz'î bir emirden me'yus olması ve vehmî
bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması
sebebiyle tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazib ediyor,
dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki senin şeametinle, kalbinin en
derin kِşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalalet darbesini
yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri
ondan neş'et eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil,
yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azab çeken bir
insana mes'ud denilebilir mi? İşte sen bîçare beşeri böyle baştan çıkardın,
yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azab çektiriyorsun.
Ey
nev'-i beşerin nefs-i emmaresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevkettiğini bil.
Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım
başında bîçare âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını
gasbederek kulübeciğini harab ediyorlar, bazan da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda
ki, acınacak haline sema ağlıyor. Nereye bakılsa hal bu minval üzere gidiyor. O
yolda işitilen sesler, zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan
umumî bir matem, o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle
müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu
derece teellüme tahammül edemediğinden; o yolda giden, iki şeyden birisine
mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihayetsiz vahşeti iltizam ederek
öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu
müteessir etmesin veyahud kalb ve aklın muktezasını ibtal etsin.
Ey
sefahet ve dalalette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış
sh: » (Ms:
139)
Avrupa!
Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere bu cehennemî haleti
hediye ettin! Sonra anladın ki: Bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ-yı
illiyyînden, esfel-i safilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir.
Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar
oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin
başını yesin ve yiyecek! İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saadet, bu misale
benzer.
İkinci
yol ki: Kur'an-ı Hakîm, hidayetiyle beşere hediye etmiştir. Şöyledir:
Görüyoruz ki o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir
Sultan-ı Âdil'in müstakim askerleri her tarafta bulunuyor, geziyorlar. Arasıra
o Sultan'ın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını,
atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar.
O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim
alınmasından zâhiren mahzun oluyorlar. Fakat hakikat noktasında terhisle
müferrah olup, Sultan'ın ziyaretine ve padişahın payitahtına dönmesi ve
padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazan terhis
memurları acemi bir nefere rastgeliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını
teslim et!” diyorlar. Nefer diyor: “Ben padişahın askeriyim, onun
hizmetindeyim; sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun
izin ve rızasıyla gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz, emrini gösteriniz;
yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi
olsanız, yine sizinle döğüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünki nefsim benim
değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin
emanetidir. Emaneti muhafaza ve Sultanımın haysiyetini himaye ve izzetini vikaye
için size baş eğmeyeceğim!
İşte
o ikinci yoldaki medar-ı sürur ve saadet olan binler ahvalden bu hal bir
nümunedir. Sair ahvali sen kıyas et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdat
namında sevinç ve şenlikle bir tahşidat ve sevkiyat-ı askeriye var ve vefiyat
namında sürur ve muzıka ile terhisat-ı askeriye görünüyor. İşte Kur'an-ı Hakîm
beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki
cihanın saadetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun ve ne
de gelecek şeyden havf eder.
Ey
ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki:
“En büyük melekten en küçük semeğe kadar her bir zîhayat kendi nefsine mâliktir
ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti
sh: » (Ms: 140)
için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i
himmeti ve hedef-i maksadı, yaşamak ve bekasını temin etmektir.” diyorsun. Ve
Hâlık-ı Kerim'in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemal-i itaatla
imtisal edilen düstur-u teavünle, nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat
insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmane,
kerimane cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye ahmakane
hükmetmişsin. Acaba o düstur-u teavünün cilvesinden olan zerrat-ı taamiyenin,
kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl
cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdad ve o koşmak, Kerim bir Rabb'in
emriyle bir teavündür. Hem çürük bir esasın: “Herşey kendi nefsine mâliktir”
diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki:
Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır.
Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'al-i
ihtiyariyesinden yüz cüz'ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i
iktidarına giren yalnız meşkuk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz
cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en
eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî tasarruftan ve temellükten eli
bağlanmış bulunsa; “Sair hayvanat ve cemadat
kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemadattan daha
ziyade camid ve şuursuz olduğunu isbat eder.
Seni
bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehandır. Yani hârika, menhus
zekândır. O kör dehan ile, herşeyin Hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir
tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mabud olan
tagutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehan nazarında her zîhayat, herbir
insan, tek başıyla hadsiz a'daya karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz hacatın
tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir
ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuur, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk
geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'daya ve hacata karşı dayanmaya
mecbur oluyor. Halbuki o bîçare zîhayatın sermayesi, binler matlublarından
birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman; sağır, kör esbabdan
başka derdine derman beklemiyor, وَمَا دُعَاءُ
الْكَافِرِينَ
اِلاَّ فِى ضَلاَلٍ sırrına
mazhar oluyor.
Senin
karanlıklı dehan, nev-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı,
zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için; yalancı,
sh: » (Ms: 141)
muvakkat
lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürur ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyor.
Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehane gülmesine, o ışıklar
müstehziyane gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat senin şakirdlerin nazarında
zalimlerin hücumuna maruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir
matemhane-i umumiyedir. Dünyadaki sadalar ölümlerden, elemlerden gelen
vaveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis
şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi, kendine rab telakki eden bir
firavun-u zelildir. Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için
nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için
şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. Hem cebbardır fakat kalbinde
bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbar-ı
hodfüruştur. O şakirdin gaye-i himmeti, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hamiyet
ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-ı nefsini arayan ve hırs ve
gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak
hiçbir şeyi sevmiyor. Herşeyi nefsine feda ediyor. Amma Kur'anın hâlis ve tam
şakirdi ise, bir abddir. Fakat azam-ı mahlukata karşı da ubudiyete tenezzül
etmez ve Cennet gibi en büyük ve azam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir
abd-i azizdir. Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelalinden başkasına, izni
ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halim-i âlîhimmettir. Hem fakirdir
fakat onun Mâlik-i Kerim'i ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakir-i
müstağnidir. Hem zaîftir fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine
istinad eden bir zaîf-i kavîdir ki, Kur'an hakikî bir şakirdine cennet-i
ebediyeyi dahi gaye-i maksad yaptırmadığı halde; bu zâil fâni dünyayı ona
gaye-i maksad hiç yapar mı? İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece
birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem
felsefe-i sakîmenin şakirdleriyle Kur'an-ı Hakîm'in tilmizlerinin hamiyetkârlık
ve fedakârlıklarını bununla müvazene edebilirsiniz. Şöyle ki:
Felsefenin
şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kur'anın
şakirdi ise, semavat ve arzdaki umum sâlih ibadı kendine kardeş telakki ederek,
gayet samimî bir surette onlara dua eder ve saadetleriyle mes'ud oluyor ve
ruhunda şedid bir alâkayı onlara karşı
sh: » (Ms : 142)
hisseder.
Hem en büyük şey olan Arş ve Şems'i, müsahhar birer memur ve kendi gibi bir
abd, bir mahluk telakki eder.
Hem
iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur'an, kendi
şakirdlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli
tesbihe bedel, doksan dokuz Esma-i İlahiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz
âlemlerin zerratını, birer tesbih taneleri olarak şakirdlerinin ellerine verir.
“Evradlarınızı bununla okuyunuz.” der. İşte Kur'anın tilmizlerinden Şah-ı
Geylanî, Rufaî, Şazelî (R.A.) gibi şakirdleri, virdlerini okudukları vakit
dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerratı, katarat adedlerini, mahlukatın aded-i
enfasını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar. Cenab-ı Hakk'ı zikir ve
tesbih ediyorlar. İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın mu'cizane terbiyesine bak
ki: Nasıl edna bir kederle ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük
bir mikroba mağlub olan bu küçük insan, terbiye-i Kur'aniye ile ne kadar teâli
ediyor. Ve ne derece letaifi inbisat eder ki: Koca dünya mevcudatını, virdine
tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cennet'i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü
halde, kendi nefsini Cenab-ı Hakk'ın edna bir mahlukunun üstünde büyük
tutmuyor. Nihayet izzet içinde, nihayet tevazuu cem'ediyor. Felsefe
şakirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyas edebilirsin.
İşte
felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan dehasının yanlış gördüğü
hakikatları; iki cihana bakan, gayb-aşina parlak iki gözü ile iki âleme nazar
eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret eden hüda-yı Kur'anî der ki: “Ey
insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana
emanettir. O emanetin mâliki, herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i
Kerim'dir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için
muhafaza etsin, zayi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen
muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur
ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin takatın
yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi; o
Mâlik'in esmasına ve şuunatına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği
vakit, de: اِنَّا
لِلّهِ وَاِنَّا
اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani: Ben
mâlikimin hizmetindeyim. Ey
musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise,
merhaba, safa geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna
gideceğiz ve ona müştakız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden
âzad edecektir. Haydi ey musibet! O terhis ve o âzad etmek, senin elinle olsun,
razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe
suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve
rızası olmazsa; benim takâtım yettikçe, emin olmayana Mâlikimin emanetini
teslim etmem!” der.
İşte
binden bir nümune olarak, deha-yı felsefînin ve hüda-yı Kur'anînin verdikleri
derslerin derecelerine bak. Evet iki tarafın hakikat-ı hali sâbıkan beyan
edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalalette insanların dereceleri
mütefavittir. Gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu
hakikatı tamamıyla hissedemez. Çünki gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda
öyle bir derecede ibtal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet
hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuzbin
cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin
tagutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körükörüne
taklid edip ittiba edenlere binler nefrin ve teessüfler!
Ey
bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa'nın size
ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve
bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid
edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi
kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. آgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe,
hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki şu surette ittibaınız,
milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..
هَدَينَا
اللّهُ وَ اِيَّاكُمْ
اِلَى الصِّرَاطِ
الْمُسْتَقِيمِ
ALTINCI
NOTA: Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin
inkârındaki ittifaklarından telaşa düşen ve itikadını bozan bîçare insan! Bil
ki: Kıymet ve ehemmiyet, kemmiyette ve aded çokluğunda değil. Çünki insan eğer
insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılab eder. İnsan, bazı firenkler ve
firenk-meşrebler gibi ihtirasat-ı hayvaniyede terakki ettikçe, daha şiddetli
bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki; hayvanatın kemmiyet ve aded
itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum
enva'-ı
sh: » (Ms: 144)
hayvanat
üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur. İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin
yolunda giden sefihler, Cenab-ı Hakk'ın hayvanatından bir nevi habislerdir ki,
Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imareti için halketmiştir. Mü'min ibadına ettiği
nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp,
âkibette müstehak oldukları Cehennem'e teslim eder.
İşte
küffarın ve ehl-i dalaletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde
kuvvet yoktur. Çünki nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler,
birtek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi, Ramazanın başında ay'ı
görmediğinden nefyetse, iki şahidin isbatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve
ittifakı sukut eder. Madem küfrün ve dalaletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır,
cehildir ve ademdir, küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl-i
hakkın, hak ve sabit ve sübutu isbat olunan mesail-i imaniyede şuhuda istinad
eden iki mü'minin hükmü, hadsiz ehl-i
dalaletin ittifakına racih olur, galebe eder. Bu hakikatın sırrı şudur ki:
Nefyedenlerin davaları sureten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihad
edemez ki kuvvetlensin. İsbat edicilerin davaları ittihad ediyor, birbirinden
kuvvet alır. Çünki gökteki hilâl-i Ramazanı görmeyen der ki: “Benim nazarımda
ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da, “Nazarımda yoktur” der. Daha
başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında “yoktur” der. Herbirinin nazarları
ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, davaları
da ayrı ayrı olur; birbirine kuvvet veremez. Fakat isbat edenler demiyor ki:
“Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefs-ül emirde, göğün yüzünde
hilâl vardır, görünür” der. Görenler bütün aynı davayı ve “nefs-ül emirde
vardır” der. Demek bütün davalar birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı
olduğundan, davaları da ayrı ayrı olur. Nefs-ül emre hükmedemiyorlar. Çünki
nefs-ül emirde nefiy isbat edilmez. Çünki ihata lâzımdır. وَ
الْعَدَمُ الْمُطْلَقُ
لاَ يُثْبِتُ اِلاَّ
بِمُشْكِلاتٍ
عَظِيمَةٍ bir
kaide-i usûldür. Evet birşeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfi
gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki,
tâ o nefiy isbat edilsin.
İşte
bu sırra binaen; ehl-i küfrün bir hakikatı nefyetmesi ise, bir mes'eleyi halletmek
veyahud dar bir delikten geçmek veyahud bir hendekten atlamak misalindedir ki;
bin de, bir de, birdir. Çünki birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbat edenler
nefs-ül emirde hakikat-ı hale baktıkları
sh: » (Ms: 145)
için,
müddeaları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın
kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyade kaldırması kolay
olur ve birbirinden kuvvet alır.
YEDİNCİ
NOTA: Ey müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyat-ı
ecnebiyeye cebr ile sevkeden bedbaht hamiyet-füruş! Dikkat et, bu milletin
bazılarının din ile bağlandıkları rabıtalar kopmasın! Eğer böyle ahmakane
körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit
hayat-ı içtimaiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar verecekler.
Çünki mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur.
Ondandır ki, ilm-i usûlde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa
veya musalaha etse, hakk-ı hayatı var” diye usûl-i Şeriatın bir düsturudur. Hem
mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür. Fakat
fâsık merdud-üş şehadettir, çünki haindir.
Ey
bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı
benimle beraberdir” deme! Çünki fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzât taleb
edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih
olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin.
İllâ ki, el'iyazübillah irtidad ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten
lezzet alsın.
Ey
divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki, “Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar
veyahud düşünmüyorlar ki, fakr-ı hale düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar; tâ ki dünyadan
hissesini unutmasınlar.” Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs
şiddetlenmiş, onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünki mü'minde hırs, sebeb-i
hasarettir ve sefalettir. اَلْحَرِيصُ
خَائِبٌ خَاسِرٌ durub-u emsal
hükmüne geçmiştir. Evet insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur. Başta
nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî
tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Halbuki bâki
olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre
mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun
yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir.
Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun.
Âyâ
zanneder misin ki; bu milletin fakr-ı hali, dinden gelen bir
sh: » (Ms: 146)
zühd ve
terk-i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor. Bu zanda hata ediyorsun.
Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hind'deki Mecusî ve Berahime ve Afrika'daki
zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu altına giren milletler bizden daha
fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade müslümanların elinde
bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya
çalar veya gasbediyor.
Sizin
cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer
memlekette asayiş ve emniyeti te'min ve kolayca idare etmek ise, kat'iyen
biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz. Çünki itikadı sarsılmış,
ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i
salahatın idaresinden daha müşkildir.
İşte bu
esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye
muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki
mesaîlerinin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün
düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle
ve takva ve salabet-i diniye ile olur.
SEKİZİNCİ
NOTA: Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki:
Cenab-ı
Hak, kemal-i kereminden, hizmetin mükâfatını, hizmet içinde dercetmiştir.
Amelin ücretini, nefs-i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat
hattâ bir nokta-i nazarda camidat dahi, evamir-i tekviniye tabir edilen hususî
vazifelerinde, kemal-i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evamir-i Rabbaniyeyi
imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut; tâ Şems ve Kamer'e kadar her
şey kemal-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet
var ki, akılları olmadığından akibeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel
vazifelerini îfa ediyorlar.
Eğer
desen: Zîhayatta lezzet kabildir, cemadatta nasıl şevk ve lezzet olabilir?
sh: » (L: 147)
ehemmiyetsiz iken, sâfi kalbiyle Güneş'e yüzünü
çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyasız katre ve cam parçası, Güneş'in bir
nevi arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder.
İşte bu misal gibi, zerrat ve mevcudat,
cemal-i mutlak ve kemal-i mutlak sahibi olan Zât-ı Zülcelal'in isimlerine
vazifeperverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi
gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece-i zuhura ve tenevvüre çıkıyorlar.
Madem vazife cihetinde gayet nuranî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet
mümkün ve kabil ise, yani hayat-ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o
vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede
lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil, sen kendi âza ve duygularının
hizmetlerine bak. Herbiri beka-i şahsî ve beka-i nev'î için ettikleri
hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz
hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terketmek, o uzvun bir nevi azabıdır.
Hem
en zâhir bir delil dahi, horoz veya yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde
gösterdikleri fedakârane ve merdane vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu halde
tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara
yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü, görünür.
Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
Hem
küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu
feda eder, ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle
bir lezzet alır ki; açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir.
Hayvanî valideler yavrularını, küçük iken vazifeleri bulunduğundan lezzetle
himayeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider.
Yavrusunu döver, elinden taneyi alır. Yalnız, insan nev'indeki validelerin
vazifeleri bir derece devam eder. Çünki insanlarda za'f u acz itibariyle daima
bir nevi çocukluk var, her vakit de şefkate muhtaçtır. İşte umum hayvanatın
horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi validelerine bak, anla ki;
bunlar kendi hesabına ve kendileri namına, kendi kemalleri için o vazifeyi
görmüyorlar. Çünki hayatını, vazifede lâzım gelse feda ediyorlar. Belki
vazifeleri, onları o vazife ile tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir
lezzet derceden Mün'im-i Kerim'in hesabına ve Fâtır-ı Zülcelal'in namına
görüyorlar.
Hem
nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebatat ve eşcar, bir
şevk u lezzeti ihsas eden bir tavır ile Fâtır-ı Zülcelal'in
sh: » (L: 148)
emirlerini imtisal ediyorlar. Çünki dağıttığı güzel
kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve
sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini feda etmeleri, ehl-i
dikkate gösterir ki: Onların, emr-i İlahînin imtisalinden öyle bir lezzetleri var
ki; nefsini mahvedip çürütüyor.
Bak,
başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar
ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı
ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi bir çamur yer. Nar ağacı sâfi bir
şarabı, hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi çamurlu ve bulanık
bir suya kanaat eder.
Hattâ
hububatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasılki dar
bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana, geniş bir yere çıkmayı müştakane
ister. Öyle de: Hububatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürurlu bir vaziyet,
bir iştiyak görünüyor. İşte “Sünnetullah” tabir edilen, kâinatta cereyan eden
bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatla yaşayan ve rahat
döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'yeden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve
sıkıntı çeker. Çünki daima işsizler ömründen şikayet eder; eğlence ile çabuk
geçmesini ister. Sa'yeden ve çalışan ise; şâkirdir, hamdeder, ömrün geçmesini
istemez. اَلْمُسْتَرِيحُ
الْعَاطِلُ شَاكٍ
مِنْ عُمْرِهِ
وَ السَّاعِىُ
الْعَامِلُ شَاكِرٌ küllî
düsturdur. Hem o sır iledir ki: “Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır” cümlesi
darb-ı mesel olmuştur. Evet cemadata dikkatle nazar edilse: Bilkuvve yalnız
istidad ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir
içtihad ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde,
mezkûr sünnet-i İlahiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işaret eder
ki: O vazife-i fıtriyede bir şevk ve o mes'elede bir lezzet vardır. Eğer o
camidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o camidi
temsil eden, nezaret eden şeye aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir:
Latif, nazik su incimad emrini aldığı vakit,
öyle şiddetli bir şevk ile o emre imtisal eder ki, demiri şakk eder, parçalar.
Demek bürudet ve taht-es sıfır soğuğun lisanıyla ağzı kapalı demir kaptaki suya
“Genişlen!” emr-i Rabbanîsini tebliğinde, şiddet-i şevk ile kabını parçalar,
demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkeza.. herşeyi buna kıyas et ki, güneşlerin
deveranından ve seyr ü seyahatlarından tut, tâ zerrelerin
sh: » (L: 149)
mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve
ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa'y ü hareket, kanun-u kader-i İlahî
üzerine cereyan ediyor. Ve dest-i kudret-i İlahîden sudûr eden ve irade ve emir
ve ilmi tazammun eden emr-i tekvinî ile zuhur eder. Hattâ herbir zerre, herbir
mevcud, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki; orduda muhtelif dairelerde,
o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi; herbir zerre, herbir
zîhayatın dahi öyledir.
Meselâ:
Senin gözünde bir zerre, gözün hüceyresinde ve gözde ve asab-ı vechiyede ve
bedenin şerayin tabir edilen damarlarında, birer nisbeti ve o nisbete göre
birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faidesi vardır. Ve hâkeza herşeyi ona
kıyas et. Buna binaen herbir şey, bir Kadîr-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna iki
cihetle şehadet eder:
Biri:
Tâkatının binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o
Kadîr'in vücuduna şehadet eder.
İkincisi:
Herbir şey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve müvazene-i mevcudatı idame
eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle, o Alîm-i Kadîr'e şehadet eder.
Çünki
zerre gibi bir camid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübin'in mühim ve ince
mes'eleleri olan nizam ve mizanı bilmez. Camid bir zerre, arı gibi küçük bir
hayvan nerede? Semavat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp
toplayan Zât-ı Zülcelal'in elindeki Kitab-ı Mübin'in mühim ince mes'elelerini
okumak nerede? Eğer sen divanelik edip; zerrede, o kitabın ince hurufatını
okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen; o vakit o zerrenin
şehadetini redde çalışabilirsin. Evet Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübin'in
düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette
ve mahsus bir ihtiyaçta icmal edip derceder. Herşey öyle has bir lezzet ve
mahsus bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab-ı Mübin'in düsturlarını bilmeyerek
imtisal eder.
Meselâ: Hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada
hanesinden çıkar; durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur,
âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harb gibi meharet
gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahluka bu san'atı ve
bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş ve nerede öğrenmiş? Ben,
yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde
olsaydım; bu san'atı, bu kerr u fer harbini ve su çıkarmak
sh: » (L: 150)
hizmetini
çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.
İşte
ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi
hayvanatı bu sineğe kıyas et. Hattâ nebatatı da aynen hayvanata kıyas
edebilirsin. Evet Cevvad-ı Mutlak (Celle Celaluhu), her ferd-i zîhayatın eline
lezzet midadıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş. Onunla
evamir-i tekviniyenin proğramını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi' etmiştir.
Bak o Hakîm-i Zülcelal'e; nasıl Kitab-ı Mübin'in düsturlarından arı vazifesine
ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O
sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla
sandukçayı açar, proğramını okur, emri anlar, hareket eder. وَ
اَوْحَى رَبُّكَ
اِلَى النَّحْلِ âyetinin sırrını
izhar eder. İşte eğer bu Sekizinci Nota'yı tamam işittin ve tam anladınsa, bir
hads-i imanî ile وَسِعَتْ
رَحْمَتُهُ كُلَّ
شَيْءٍ nin bir sırrını, وَ
اِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ nin bir
hakikatını, اِنمَّاَ
اَمْرُهُ اِذَا
اَرَادَ شَيْئًا
اَنْ يَقُولَ لَهُ
كُنْ فَيَكُونُ nun bir
düsturunu, فَسُبْحَانَ
الَّذِى بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ nun bir
nüktesini anlarsın.
DOKUZUNCU
NOTA: Bil ki: Nev'-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi
ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve
mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zâhir
bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir
ve Nebiler elindedir. Dalalet, şerr ve hasaret; onun muhalifindedir.
Mehasin-i
ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki: Nebi Aleyhisselâm, ubudiyet
cihetiyle muvahhidînin kalblerini îd ve cuma ve cemaat namazlarında ittihad
ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem' ediyor. Öyle bir surette ki: Şu insan,
Mabud-u Ezelî'nin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan
sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler
birbirine tesanüd ederek ve birbirine
yardım edip
ittifak ederek öyle geniş bir surette Mabud-u Ezelî'nin uluhiyetine karşı bir
ubudiyet gösteriyor ki; güya Küre-i Arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı
ediyor ve aktarıyla namaz kılıyor ve etrafıyla semavatın fevkinde izzet ve
azametle nâzil olan اَقِيمُوا
الصَّلوَةَ emrini,
Küre-i Arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi
zaîf, küçük bir mahluk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz
ve Semavat'ın mahbub bir abdi ve Arz'ın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi
ve hilkat-ı kâinatın neticesi ve gayesi oluyor. Evet eğer namazların arkasında
hususan bayram namazlarında bir anda Allahü Ekber diyen yüzer milyon insanların
sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle
ittihad edip içtima etse, Küre-i Arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine
nisbeten büyük bir sada ile söylediği Allahü Ekber'e müsavi geldiğinden, o
muvahhidînin ittihadı ile bir anda Allahü Ekber demeleri, Küre-i Arz'ın büyük
bir Allahü Ekber'i hükmüne geçiyor. Âdeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın
zikr ü tesbihiyle zemin zelzele-i kübraya mazhar olup, aktar u etrafıyla Allahü
Ekber deyip, kıblesi olan Kâ'be-i Mükerreme'nin samimî kalbiyle niyet edip,
Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahü Ekber diyerek, o tek kelime etraf-ı
Arz'daki umum mü'minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor.
Birtek Allahü Ekber kelimesinin aks-i sadasıyla hadsiz Allahü Ekber vuku
bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah
âlemlerine de temevvüc ederek sada veriyor. İşte bu Arz'ı böyle kendine sâcid
ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir
eden Zât-ı Zülcelal'e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve
mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki; bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ına ümmet eylemiş.
ONUNCU
NOTA: Bil ey gafil, müşevveş Said! Cenab-ı Hakk'ın nur-u marifetine yetişmek ve
bakmak ve âyât ve şahidlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berahin ve
deliller mesamatıyla temaşa etmek iktiza ediyor ki; senin üstünden geçen,
kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkid parmaklarıyla yoklama ve
tereddüd eliyle tenkid etme! Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma;
belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünki ben
müşahede ettim ki: Marifetullahın şahidleri, bürhanları üç çeşittir.
Bir
kısmı: Su gibidir; görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz.
sh: » (L: 152)
Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek,
külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkid parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse
akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.
İkinci
kısım: Hava gibidir; hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen
yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesimine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut,
tenkid elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüd eliyle baksan,
tenkid ile el atsan, o yürür gider; senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı
olmaz.
Üçüncü
kısım ise: Nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise
kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona
tevcih et, bekle; belki kendi kendine gelir. Çünki nur; el ile tutulmaz,
parmaklar ile avlanmaz, belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer harîs
ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünki
öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda da giremez, kesifi kendine
mâlik ve seyyid kabul etmez.
ONBİRİNCİ
NOTA: Bil ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ifadesinde çok şefkat ve merhamet
var. Çünki muhatabların ekserisi, cumhur-u avamdır. Onların zihinleri basittir.
Nazarları dahi dakik şeyleri görmediğinden, onların besatet-i efkârını okşamak
için tekrar ile, semavat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O
büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ: Semavat ve arzın hilkati ve
semadan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedahe okunan ve
görünen âyetleri ders veriyor. O huruf-u kebire içinde küçük harflerle yazılan
ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler. Hem üslûb-u Kur'anîde
öyle bir cezalet ve selaset ve fıtrîlik var ki: Güya Kur'an bir hâfızdır;
kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur'an, kâinat
kitabının kıraatıdır ve nizamatının tilavetidir ve Nakkaş-ı Ezelîsinin şuunatını
okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezalet-i beyaniyeyi görmek istersen, hüşyar
ve müdakkik bir kalb ile, Sure-i Amme ve قُلِ اللّهُمَّ
مَالِكَ اْلمُلْكِ âyetleri
gibi fermanları dinle!..
ONİKİNCİ
NOTA: Ey bu Notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki; ben hilaf-ı âdet olarak,
gizlemesi lâzım gelen Rabbime karşı kalbimin tazarru' ve niyaz ve münacatını
bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu
zamanlarda,
dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlahiyeden rica etmektir.
Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffaret olacak, muvakkat lisanımın
tövbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabın
lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte onüç sene (Haşiye) evvel, dağdağalı bir
fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri, Yeni Said'in ağlamalarına
inkılab edeceği hengâmda; gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla
uyandığım bir anda, şu münacat ve niyaz Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe
meali şudur ki:
(Haşiye):
Bu risalenin te'lifinden onüç sene evvel.
Ey
Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim
zayi' olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem
verici günahlar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve
bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum.
Bilmüşahede göre göre gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek,
ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir
kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebed-ül âbâd
yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım
ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat'î bir yakîn ile anladım ki; hêliktir gider
ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından
kafile kafile gِçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i
emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin
elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey
Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! كُلُّ آتٍ
قَرِيبٌ sırrıyla ben şimdiden
görüyorum ki: Yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim,
dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı
rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kaliyle bağırarak derim:
El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar!
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan
cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle
feryad edip nida ediyorum:
El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni
günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle!
sh: » (L: 154)
İşte
kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyi'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv
ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce' ve
mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve o
mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip diyorum:
El-Aman,
el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın
arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir. İlahî! Senin rahmetin melceimdir
ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib'in senin rahmetine yetişmek için vesilemdir.
Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum. Ey Hâlık-ı
Kerimim ve ey Rabb-ı Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin
hem âsî, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi', hem
müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra
nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica
ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü
illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru' ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle
onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zâten o senin şânındır. Çünki
Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya
gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden
başka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!..”
الْكَلاَمِ
فِى الدُّنْيَا
وَ اَوَّلُ الْكَلاَمِ
فِى اْلآخِرَةِ لاَ
شَرِيكَ لَكَ آخِرُ لاَاِلهَ
اِلاَّ اَنْتَ
وَحْدَكَ
وَفِى
الْقَبْرِ اَشْهَدُ
اَنْ لاَ اِلهَ
اِلاَّ اللّهُ
وَ اَشْهَدُ اَنَّ
مُحَمَّدًا رَسُولُ
اللّهِ صَلَّى
اللّهُ تَعَالَى
عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ
ONÜÇÜNCÜ
NOTA: Medar-ı iltibas olmuş olan beş mes'eledir.
Birincisi:
Tarîk-ı hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek
lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk'a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek
hataya düşerler. Edeb-üd Din Ve-d Dünya Risalesi'nde vardır ki: Bir zaman
şeytan, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey
kader-i İlahî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret-i İsa Aleyhisselâm demiş ki:
sh: » (L: 155)
اِنَّ
لِلّهَ اَنْ يَخْتَبِرَ
عَبْدَهُ وَ لَيْسَ
لِلْعَبْدِ اَنْ
يَخْتَبِرَ رَبَّهُ Yani:
“Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle
yaparım, göreyim seni yapabilir misin? diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok
ve haddi değil ki, Cenab-ı Hakk'ı tecrübe etsin ve desin: Ben böyle işlesem,
sen böyle işler misin? diye tecrübevari bir surette Cenab-ı Hakk'ın
rububiyetine karşı imtihan tarzı sû-i edebdir, ubudiyete münafîdir.”
Madem
hakikat budur, insan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk'ın vazifesine
karışmamalı.
Meşhurdur
ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddid defa
mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona
demişler: “Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek.” O demiş:
“Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı
Hakk'ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlub etmek onun
vazifesidir.” İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir surette
çok defa muzaffer olmuştur.
Evet
insanın elindeki cüz'-i ihtiyarî ile işledikleri ef'allerinde, Cenab-ı Hakk'a
ait netaici düşünmemek gerektir. Meselâ: Kardeşlerimizden bir kısım zâtlar,
halkların Risale-i Nur'a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete
getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve-i maneviyeleri kırılıyor,
şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i
Ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, وَمَا عَلَى
الرَّسُولِ اِلاَّ
الْبَلاَغُ olan ferman-ı
İlahîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve
dinlememesiyle daha ziyade sa'y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünki اِنَّكَ
لاَ تَهْدِى مَنْ
اَحْبَبْتَ وَلكِنَّ
اللّهَ يَهْدِى
مَنْ يَشَاءُ sırrıyla
anlamış ki: İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk'ın
vazifesidir. Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmazdı.
Öyle
ise; işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina
etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!
sh: » (L: 156)
İkinci
Mes'ele: Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi
emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir.
Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait
faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler,
ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne
geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya
o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki
o hasiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar,
meselâ yüz hasiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî'yi
veya bin hasiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o faidelerin bazılarını maksud-u
bizzât niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve
görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve
ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o
hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece
bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki;
böyle hasiyetli evradı okumak için zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe
muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için,
âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından;
çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan faideleri görmediklerinden
şübheye düşer, hattâ inkâr da eder.
Üçüncü
Mes'ele: طُوبَى
لِمَنْ عَرَفَ
حَدَّهُ وَلَمْ
يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ Yani: “Ne
mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre
camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin
cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve
haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneş'in bir aksi bende
vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez. Öyle de: Esma-i
İlahiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamat-ı evliyada öyle meratib var.
Esma-i İlahiyenin herbirisinin bir güneş gibi kalbden Arş'a kadar cilveleri
var. Kalb de bir Arş'tır, fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez. İşte ubudiyetin
esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı
uluhiyete karşı secde etmeye bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik
kalbini Arş'a müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın
makamatıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamata
sh: » (L: 157)
yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için
tasannuata, tekellüfata, manasız hodfüruşluğa ve birçok müşkilâta düşer.
Elhasıl:
Hadîste vardır ki:
هَلَكَ
النَّاسُ اِلاَّ
الْعَالِمُونَ
وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ
اِلاَّ الْعَامِلُونَ
وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ
اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ
وَالْمُخْلِصُونَ
عَلَى خَطَرٍ عَظِيمٍ.
Yani:
Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır. İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir
zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlası kazandıran
harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı İlahî olduğunu
düşünmeli ve vazife-i İlahiyeye karışmamalı. Herşeyde bir ihlas var. Hattâ
muhabbetin de ihlas ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete
tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlaslı muhabbeti böyle tabir etmiş:
وَ
مَا اَنَا بِالْبَاغِى
عَلَى الْحُبِّ
رِشْوَةً * ضَعِيفٌ
هَوًى يُبْغَى
عَلَيْهِ ثَوَابٌ
Yani: “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret,
bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünki mukabilinde bir mükâfat, bir sevab
istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır.” Hattâ hâlis muhabbet, fıtrat-ı
insaniyede ve umum validelerde dercedilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam
manasıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler o sırr-ı şefkat ile,
evlâdlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve
taleb etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için
feda etmeleridir. Tavuğun bütün sermayesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin
ağzından kurtarmak için -Hüsrev'in müşahedesiyle- kafasını ite kaptırır.
Dördüncü
Mes'ele: Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak
gerektir. Eğer o sebeb ihtiyar sahibi değilse -meselâ hayvan ve ağaç gibi-
doğrudan doğruya o nimeti Cenab-ı Hak hesabına verir. Madem o,
lisan-ı hal ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak
Bismillah de, al. Eğer o sebeb ihtiyar sahibi ise; o Bismillah demeli, sonra
ondan al, yoksa alma. Çünki وَلاَ تَاْكُلُوا
ِممَّا لَمْ يُذْكَرِ
اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ âyetinin
mana-yı
sh: » (L: 158)
sarihinden başka bir mana-yı işarîsi şudur ki:
“Mün'im-i Hakikî'yi hatıra getirmeyen ve onun namıyla verilmeyen nimeti
yemeyiniz!” demektir. O halde hem veren Bismillah demeli, hem alan Bismillah
demeli. Eğer o Bismillah demiyor fakat sen de almaya muhtaç isen; sen Bismillah
de, onun başı üstünde rahmet-i İlahiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al.
Yani nimetten in'ama bak, in'amdan Mün'im-i Hakikî'yi düşün. Bu düşünmek bir
şükürdür. Sonra o zâhirî vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle
size gönderildi.
Esbab-ı
zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya
bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem
bir şeyin ademi, bir nimetin madum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki:
O şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnetdarlığını o
şeye verir, hataya düşer. Çünki bir nimetin vücudu, o nimetin umum
mukaddematına ve şeraitine terettüb eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek
şartın ademiyle oluyor. Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan
adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebeb ve illet oluyor.
Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer
şeraitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbaniye
ile vücuda gelir. İşte bu mağlatanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve
esbab-perestlerin ne kadar hata ettiklerini bil!
Evet
iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor; fakat bir insanın sana
karşı ihsan niyeti, o nimete mukarin olmuş; fakat illet olmamış. İllet,
rahmet-i İlahiyedir. Evet o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi, o nimet sana
gelmezdi. Nimetin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye binaen; o meyl-i
ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şeraitin bir şartı olabilir. Meselâ:
Risale-i Nur'un şakirdleri içinde Cenab-ı Hakk'ın nimetlerine mazhar bazı
zâtlar (Hüsrev, Re'fet gibi), iktiranı illetle iltibas etmişler; Üstadına fazla
minnetdarlık gösteriyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak onlara ders-i Kur'anîde
verdiği nimet-i istifade ile, Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber
kılmış, mukarenet vermiş. Onlar derler ki:
“Eğer
Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifadesi,
istifademize illettir.” Ben de derim:
“Ey
kardeşlerim! Cenab-ı Hakk'ın bana da sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş,
iki nimetin illeti de rahmet-i İlahiyedir. Ben de sizin gibi iktiranı illetle
iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur'un sizler gibi
sh: » (L: 159)
elmas
kalemli yüzer şakirdlerine çok minnetdarlık hissediyordum. Ve diyordum ki:
Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir bîçare nasıl hizmet edecekti? Sonra
anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsi nimetten sonra, bana da bu
hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş, birbirinin illeti
olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana
minnetdarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz.”
Bu
dördüncü mes'elede, gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.
Beşinci
Mes'ele: Nasılki bir cemaatın malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaata
ait vakıfları bir adam zabtetse zulmeder. Öyle de: Cemaatın sa'yleriyle hasıl
olan bir neticeyi veya cemaatın haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir
fazileti, o cemaatın reisine veya üstadına vermek; hem cemaata, hem de o üstad
veya reise zulümdür. Çünki enaniyeti okşar, gurura sevkeder. Kendini kapıcı
iken, padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir nevi şirk-i
hafîye yol açar. Evet bir kal'ayı fetheden bir taburun ganîmetini ve
muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet üstad ve mürşid, masdar ve
menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını bilmek
lâzımdır. Meselâ: Hararet ve ziya, sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Senden Güneş'e
karşı minnetdar olmaya bedel, âyineyi masdar telakki edip, Güneş'i unutup, ona
minnetdar olmak, divaneliktir. Evet âyine muhafaza edilmeli, çünki mazhardır.
İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenab-ı Hak'tan gelen feyze ma'kes
olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz
noktasında makam verilmemek lâzımdır. Hattâ bazı olur ki, masdar telakki edilen
bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlasıyla ve
kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile o mürid başka yolda aldığı
füyuzatı, üstadının mir'at-ı ruhundan gelmiş görüyor.
Nasılki
bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı
hayalinde bir pencere açılır. O âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki
âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla âyinenin haricinde
hayaline bir pencere açılmış görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir şeyhin
hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir ve döner şeyhini irşad eder
ve şeyhinin şeyhi olur.
sh: » (L: 160)
ONDÖRDÜNCÜ
NOTA: Tevhide dair dört küçük remizdir.
Birinci
Remiz: Ey esbabperest insan! Acaba garib cevherlerden yapılmış bir acib kasrı
görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız
Çin'de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı
Sibirya'dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında aynı günde
şark, şimal, garb, cenubdan o cevherli taşlar kolaylıkla celbolup yapıldığını
görsen; hiç şübhen kalır mı ki; o kasrı yapan usta, bütün Küre-i Arz'a hükmeden
bir hâkim-i mu'cizekârdır.
İşte
herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlahîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli
ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı
âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz'dan ve diğer bir
kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hacatı
ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş, rabıtaları,
alâkaları dünya ve âhiret edvarında dağılmış bir saray-ı acib ve bir kasr-ı
garibdir.
İşte
ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o
zât olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel
ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir. Öyle ise
insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o olabilir ki; arz ve semaya hükmeder,
dünya ve ukba dizginlerine mâliktir.
İkinci
Remiz: Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi
görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedid bir his ile onun muhafazasına çalışır. Tâ
ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh; güneş, âyinenin ölmesiyle
ölmediğini ve kırılmasıyla fena bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki
güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görülen güneş; âyineye tâbi değil,
bekası ona mütevakkıf değil.. belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve
onun parlamasına ve nuruna meded veriyor. Güneşin bekası onunla değil; belki
âyinenin hayatdar parlamasının bekası, güneşin cilvesine tâbidir.
Ey
insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin, bir âyinedir. Senin fıtratında ve
kalbinde bulunan şedid bir muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve
mahiyetin için değil.. belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâki-i
Zülcelal'in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belahet yüzünden o muhabbetin
yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir. “Ya Bâki Ente-l Bâki” de. Yani madem sen
varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..
sh: » (L: 161)
Üçüncü
Remiz: Ey insan! Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet
şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi
“of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir
iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen
kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o
hatıracıkta dolaşıyorsun.
Hem
senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latifeler vermiş ki; bazıları dünyayı
yutsa tok olmaz. Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş, bir batman
taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç
kadar bir sıkleti, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete
dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas,
batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir
öpmekte batma! Dünyayı yutan bütün letaiflerini onda batırma. Çünki çok küçük
şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında;
gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i
hâfızanda, senin sahife-i a'malin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği
gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab
eder.
Dördüncü
Remiz: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir
kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu
için birbiri içinde in'ikas edip göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar
iken, bir şehir kadar geniş görünür.
Çünki
o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi
madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in'ikas edip gayet kısa
ve dar olan hazır zamanın kanadlarını açarlar. Hakikat hayale karışır, madum
bir dünyayı mevcud zannedersin. Nasıl bir hat, sür'at-i hareketle bir satıh
gibi geniş görünürken, hakikat-ı vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de
dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok
genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok
uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O
vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz.
Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli
akar.
Madem
dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir;
sh: » (Ms: 162)
hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i
hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir
âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet
sırlarını ifade eden “Lâ İlahe İllallah” kelime-i kudsiyesiyle kalbi
söylettirmek, ruhu işlettirmektir.
ONBEŞİNCİ
NOTA: Üç mes'eledir.
Birinci
Mes'ele: İsm-i Hafîz'in tecelli-i etemmine işaret eden فَمَنْ
يَعْمَلْ مِثْقَالَ
ذَرّةٍ خَيْرًا
يَرَهُ وَمَنْ
يَعْمَلْ مِثْقَالَ
ذَرَّةٍ شَرًّا
يَرَهُ âyetidir. Kur'an-ı Hakîm'in bu
hakikatına delil istersen, Kitab-ı Mübin'in mistarı üstünde yazılan şu kâinat
kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i azamını ve bu âyet-i
kerimenin bir hakikat-ı kübrasının nazîresini çok cihetlerle görebilirsin.
Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif
ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden
başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı
karanlıkta ve karanlık ve basit ve camid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra
mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su
ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak!
İsrafil-vari melek-i ra'd; baharda nefh-i sur nev'inden yağmura bağırması, yer
altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki,
o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i
Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den
gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket
ediyorlar ki; onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir
irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünki görüyorsun
ki; o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor.
Meselâ bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakîm'in nimetlerini
başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere
uzatıyor. İşte, ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki
çiçek ile, hercaî menekşe gibi çiçekler
verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere
sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi ve
sünbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp,
kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar.
sh: » (Ms: 163)
Ve
kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden,
hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza.. kıyas et. Öyle bir
surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve
mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur
yok. فَارْجِعِ
الْبَصَرَ هَلْ
تَرَى مِنْ فُطُورٍ sırrını
gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsanıyla ona pederinin ve
aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip
gösteriyor. İşte bu hadsiz hârika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve
haşirde hafîziyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat'î bir işarettir. Evet
bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet
cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan
emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al, âsâr ve
akvalleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir,
muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!..
Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye
namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya
tokat yiyecek. İşte hafîziyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına
şahidler hadd ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şahid; denizden
bir katre, dağdan bir zerredir.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Zerre
(Hidâyet-i Kur'aniyenin Şuâından)
بِسْمِ
اللَّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin
tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi
bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek,
cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir
karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın
ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli
gibidir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Herşeyin bâtını zâhirinden daha âlî, daha kâmil, daha latif, daha
güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve
zâhirde görünen hayat, şuur, kemal ve saire ancak bâtından zâhire süzülen zaîf
bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya
vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur.
Evet
karnın (miden) evinden; cildin, gömleğinden ve kuvve-i hâfızan, senin
kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i
melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha
yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefs ile baktığı için zâhirî hayatlı,
ünsiyetli bir perde gibi, meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın
üstüne serilmiş olduğunu görüyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve
gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan
ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün
insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak
üzere iki cihet vardır. Tehalüf
sh: » (Ms: 165)
ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise
Sâniin Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd'ın
kasdıyla, bir Muhtar'ın ihtiyarıyla, bir Mürîd'in iradesi ile, bir Alîm'in
ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün
o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile
okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.
İnsan
nev'inde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki
tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi aşikârdır. Mademki kesretin
böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân
yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîm'in kasdı ve bir
Muhtar'ın ihtiyarı ve Semi', Basîr bir Mürîd'in iradesinin daire-i
tasarrufundadır.
“Tesadüf,
şirk ve tabiat”tan teşekkül eden fesad şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve
ihracına, Risale-i Nur'ca verilen karar infaz edilmiştir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri:
“Yahu,
şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî'nin nakşı, mülkü olmuş olsa idi;
bu kadar miskin bîçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr,
Mürîd bir Sâniin kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar cahil, yetim, miskin
olmazlardı.” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî! Cenab-ı
Hak, her şeye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in'amı bu
kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından
daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve
iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek her şeyin bir
haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir.
Kader,
her şeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıb vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak'tan
aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malûmdur ki, dâhilden harice
süzülen cüz-ü ihtiyarî mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesi
ile hâkimiyet-i esmanın nizam
ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahaza, şemsin
azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. Ve Sâniin gayet hakîm
olduğuna, yaptığı vuzuh-u delalet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir.
Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu
gibi öyle bir fiilin mahsülüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine
veriyor. Öyle bir in'am ve ihsanın ke
sh: » (Ms: 166)
sifidir ki, bütün hacatına vâkıftır. Öyle bir
kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasib şeyleri
bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik'inden nasıl tegafül eder; ve
bütün cinayetlerini bilen, hacatını gören, vaveylâlarını işiten Semi', Basîr,
Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakib'in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?
Ey
nefs-i emmare! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evamire imtisal
dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeğe
mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek “Zalim-i Alelküll” olacaksın. Bu yük
ağırdır, taşıyamıyacaksın. En iyisi, ecnebi olan şirki terk ile mülküllahın
dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan
ebleh adam gibi olacaksın.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir insanı yaratan Hâlık'ın, âlemi müştemilâtıyla beraber
yaratmasında bir bu'd, bir garabet yoktur. Zira bir insanın yaratılışı,
içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi, âlemin de
yaratılışı müştemilâtının yaratılışından ibarettir. Ve keza insan, âleme bir
enmuzec ve küçük bir fihristedir. Çünki kavunun hâlıkı, çekirdeğinin hâlıkından
başkası olması mümteni'dir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdud, ömrünün günleri
ma'dud ve her şeyin fânidir. Öyle ise, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere
sarfetme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarfet ki, bâki kalsın.
Evet
yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene
ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farzedelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza
edilirse, ilâ-mâşâallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe
atıp yakmaktan başka bir istifadeyi te'min etmez. Kezalik senin o yüz senelik
ömrün de, şeriat suyu ile iska ve âhirete sarfedilirse, âlem-i bekada ilelebed
semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh semeredar yüz tane hurma ağacını
terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, Hutame'ye
(cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Evham, şübehat, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biri: Nefis,
kendisini kader ve sıfât-ı İlahiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder.
Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farzeder.
Onda fena olur. Sonra başlar bazı teviller ile o şeyi de Allah'ın mülkünden,
tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve
şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o mâsuma da aksettirir.
sh: » (Ms: 167)
Hülâsa:
Nefs-i emmare, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya sofestaî
gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Taâruzan, tesakutan
kabilinden: “Hiç birisi de hak değildir” diye hükmeder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Gâfil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir
menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval
ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümidvar olur. Âhiret
için lâzım olan a'mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da
kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak
sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme
o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir
desisesi de vardır ki: “Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da, esasları
âhiret ile muttasıl ve âhirette faideleri vardır” diye müteselli oluyor.
Meselâ: İlim gibi, “Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faidesi vardır” diye
iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
Hülâsa:
Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan sofestaî, heva da bektaşîdir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sâdık olmadığı takdirde
“sâlibe-i külliye” sâdık olur. Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah'tır veya
Allah hiç bir şeyin hâlıkı değildir. Çünki eşyanın arasında muntazam tesanüd
ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir külldür, bâziyet yoktur. Ya
mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok.
Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok.
Binaenaleyh edna bir şeyde Hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada
tahakkuk eder.
Ve
keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira Sâni' vâhid-i
hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-ı mütenâhîdir.
Maahaza
nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, îcab ettirenin vücubsuz olması
muhaldir.
Ve
keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı
verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil
olduğunu telakki etmek muhaldir.
Ve
keza aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu
düşünmek, ancâk basar ve basiretten mahrum olan adamın
sh: » (Ms: 168)
işidir.
Maahâza masnâdaki kemalât, tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat
kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman “Bu
kuş değildir.” der. Çünki sinekteki şeyler onda yoktur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî
bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise ey devamı
isteyen nefis! Daimî olan bir Zât'ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın.
Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın.
Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayatdar olasın. Esma-i İlahiyeden birisinin
hayt-ı şuaıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin.
Ey
nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyum'a dayan. Senin
mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde
yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat
olasın.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kadir değilsin. Ve elin onu icad
etmekten kasırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kasırdırlar. İstersen tecrübe
et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak
santralı olarak bir ağızı yap. Elbette yapamayacaksın.
Öyle ise Allah'a şirk yapma! اِنَّ
الشِّرْكَ لَظُلْمٌ
عَظِيمٌ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu görünen âlem, İlahî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde
envaen türlü türlü mensucat kumaşlar, me'kulât yemekler, meşrubat şerbetler
vardır. Bir kısmı kesif bir kısmı latif, bir kısmı zâil, bir kısmı daimî, bir
kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi ve hâkeza her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı
icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyata bir nakıştır. Felasifenin
dalaletince, icad ile nakış birdir. Ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzâttır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Enaniyetten neş'et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman, esbab
şirkine inkılab eder. Bu da devam ederse, küfre tahavvül eder. Bu dahi devam
ederse, ta'tile yani hâlıksızlığa incirar eder. El'iyazübillah!..
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın hilkatinden maksad, mahfî hazine-i
sh: » (Ms: 169)
İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî'ye
bir bürhan, bir delil, bir ma'kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin tecellisi
için şeffaf bir mir'at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin
hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan hamlettiği cihetle cilâlanmış,
cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünki o emanetin mazmunlarından biri de insanın
sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir.
İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde
olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve
ışığı neşr iken söndürüyor. Allah'ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza
nur-u imanla Allah'a bakıp mülkü ona teslim etmekle -itikaden- mükellef iken,
“Ene” rasadıyla halka bakarak Allah'ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
لَظَلُومٌ جَهُولٌ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen,
halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına
rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şâ yet onlarınki dünya hesabına olursa
kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahâza ikinci şıkkı
takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir
maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür.
Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni
lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Vâcib-ül Vücud zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi,
ef'alinde de benzemiyor. Çünki Vâcib-ül Vücud'un kudretine nisbeten yakın-uzak,
az-çok, küçük-büyük, ferd-nev', cüz'-küll aralarında fark yoktur. Ve keza onun
fiilinde bizzât mübaşeret yoktur. Fakat mümkinin kudreti bu derece değildir.
Bunun için nefis, Vâcib-ül Vücud'un ef'alini fiillerine benzetemiyor.
Hakikatını fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve
parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letafetine
dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik insanın da
istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi;
ruhanî ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en
evvel insan bu âlemden daha
sh: » (Ms: 170)
latif bir âlemde ruhen yaratılmış da, teçhizat almak
üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.
Ve
keza insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek
var ki, Cenab-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek
de ancak ve ancak bütün ehl-i kemalin ve belki nev'-i beşerin nısfının
ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enam Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm'dır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imame ile küre-i arzın
kafasını saran semavat ve arzın nâzım ve hâlıkı olan Allah'ın Uluhiyetine lâyık
mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi' ve tefviz etsin.
Arşın sahibinden maada, arşın altındaki şeylere bizzât tasarruf eden imkân
dairesinde kimse var mıdır! Kellâ. Çünki o kudret kısa ve kasır olmayıp muhit
bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale
etsin. Maahaza ceberutiyet ve istiklaliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve
tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibadullahın enzarını
kendine celbeden ismî bir vasıta bulunsun. Maahaza küll ile cüz'de, nev' ile
ferdde yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesanid
olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir. Meselâ:
Âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın tedbirinde
insanın da tedbiri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka
nevilerin de şuunatına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi
yaratılıyor. Ve hâkeza bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudretle
yapılır. Nasılki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiç bir
şey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor.
Kezalik
bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye aittir. Başka bir şeyin müdahalesi yoktur.
Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.
Hülâsa:
Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden zât, senin ef'al ve a'malini
mühmel, başıboş, hesabsız, kitabsız bırakmayarak “İmam-ı Mübin”de yazar. Ona
göre muhaseben olacaktır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her bir masnuda, her bir zerrede görünen tasarruf-u mutlak,
kudret-i muhita ve hikmet-i basîrenin delalet ve şehadetleriyle sabittir ki,
bütün eşyanın Sânii, vâhiddir, şeriki yoktur. Ne kudretinde inkısam var, ne
iktidar ve ihtiyarında tecezzi vardır. Binaenaleyh Sâni' ancak Vâcib-ül Vücud
olacaktır ki, kaderin mizanıyla yürüyen kudretine bir nihayet yoktur.
sh: » (Ms: 171)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fil, camus, deve gibi
büyük hayvanlardan daha zeki, hilkatçe daha güzel, san'atça daha tam oldukları
halde, bunların ömrü kısa onlarınki uzun, bunların zâhiren menfaatleri yok,
onlarınki var. İşte bu hal, hilkat-i eşyada Sâniin külfeti olmadığına ve her
şeyin vücuda gelmesi ancak “Kün” emriyle olduğuna bâhir bir bürhandır. يَفْعَل اللّه مَا يَشَاء لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! وَ
اللّه مِنْ
وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ Evet
Allah ilmi, iradesi, kudreti ve sair sıfatıyla muhittir. Daire-i ihatasından hariç
bir şey yoktur. Fakat insan cüz'î ve kısa zihniyle Allah'ın azametine ve şemsin
etrafında seyyaratı tedvir ettiğine bakarken, meselâ arı gibi, küçük hayvanlar
ile iştigal etmesini uzak görüyor. Çünki Vâcib-ül Vücud'u, mümkine kıyas
ediyor. Halbuki bu kıyasa göre küçük hayvanlara büyük bir zulüm olur. Çünki
onlar da وَ
اِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
kaziyesince Hâlıklarını tesbih etmekle, Allah'tan maada kimseyi Rab
tanımıyorlar. Binaenaleyh büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Umumî olan bir in'am ile inayet-i şahsiye arasında münafat yok.
Meselâ: Bir ziyafete yapılan umumî bir davet altında şahıslar da davet edilmiş
olur. Yani, bu ziyafet umumî olduğundan davet umumiyette kalır, şahıslar nazara
alınmıyor, denilemez. Binaenaleyh Allah'ın nimetleri vakıf malı veya nehir suyu
gibi umumî olup, in'amında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umumiyette
hususiyet de maksuddur. Binaenaleyh eşhas o umumî in'amda kasdedilmediklerinden
o nimetlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehab etmek hatadır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Yarın seni zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terkedecek olan
dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terkedersen pek aziz ve
yüksek olursun. Çünki o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını
alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma'kuse olursa, kaziye de ma'kuse
olur.
sh: » (Ms: 172)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile
telvis ediyor. Ezcümle: Riyayı şan ve şeref ile iltibas etmiş. İnsanları da o
pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyaya öyle alışmışlar ki,
şahıslara yaptıkları gibi milletlere hattâ unsurlara bile yapıyorlar.
Gazeteleri o riyaya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî
hayatlar “Hamiyet-i cahiliye” ünvanı altında unsurî hayatlara feda edilmektedir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) isbat eden delillerden biri de
tevhiddir. Evet meratibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde
dikmiş olan ve enzar-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden
ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaikı tafsilâtıyla beyan eden ve açıklayan
ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Binaenaleyh
tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) hak ve
hakikattır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlahîde teşhir edilen
tezyinata, kemalâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle uluhiyetin
azametine bir müşahid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır
ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hârika
nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'in
celaline, Mâlikinin iktidar ve kemalâtına intikal ile Onun azametine secde-i
hayret etsin. Bu vazifeyi îfa edecek insandır. Çünki insan gerçi cahil,
zulmetli bir şeydir amma, öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzec ve bir
nümune olmaya liyakatı vardır. Hem o insanda öyle bir emanet vedia
bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki
kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen küllî bir nevi
şuur sahibi olur ki, Sultan-ı Ezel'in azamet ve haşmetinin şaşaasını idrak
ediyor.
Evet
maşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelî'nin
rububiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve
tahsinlerde bulunsun.
Evet
gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan,
bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin. Ve güzellerin güzel yüzlerinde
güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.
Kezalik
bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyin eden Mâlik-ül Mülk, elbette
ve elbette o hârika, antika, mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden,
müşahidlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır.
İşte câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil,
sh: » (Ms: 173)
halk-ı
eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Eşya arasındaki tevafuk, Sâniin Vâhid, Ehad olduğuna delâlet
ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam tehalüf de, Sâniin Muhtar ve Hakîm
olduğuna şehadet eder. Meselâ: Hayvanların bilhassa insanların esas
a'zalarındaki tevafuk, bilhassa çift a'zalardaki temasül, Hâlıkın vahdetine
bürhan olduğu gibi, keyfiyetler ve şekillerdeki tehalüf de Hâlıkın ihtiyar ve
hikmetine delâlet eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Mahlukatın en zalimi insandır. İnsan, kendi nefsine olan şiddet-i
muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem
kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi
halde ne sever ve ne kıymet verir. Ve keza hayatın icadında ille-i gaiyenin
yalnız hayat olduğunu bilir. Cenab-ı Hakk'ın icad ettiği “Hayy”larda hedef
ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden
hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı hârika daha garib, daha hârika ve
daha mu'cize melekûtî, berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar
olmasın?
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hak kâinatı teşkil eden zerratı, şeriat-ı fıtriyesine
müsahhar ve muti' ve evamir-i tekviniyesine de münkad ve mümessil kılmıştır.
Bir arı, “Kün” emrine imtisalen matlub bir şekle girdiği gibi, herhangi bir
hayvan da aynı emre imtisalen irade edilen vaziyetlere girer.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecramı kabzasında tutan kudret, o
ecramı öyle bir sühuletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe
dizen adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç
olmuştur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünki ikisi de
sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünki ikisinin de menşe'leri semadır. Ve
keza bir küçük balık balina balığı ile müttehiddir. Çünki ünvanları birdir.
Kezalik esma-i İlahiyeden bir hüceyreye veya bir mikroba tecelli eden bir isim,
kâinatı ihata eden isim ile müttehiddir. Çünki müsemmaları birdir. Meselâ:
Bütün kâinata taalluk ve tecelli eden Alîm ismiyle bir zerreye taalluk eden
Hâlık ismi, müsemmada müttehiddirler. Hurma ağacına taalluk eden Musavvir
ismiyle de, semeresine taalluk ve tecelli eden Münşi ismi, müsemma
sh: » (Ms: 174)
da müttehiddirler. Zâten en büyük şeye tecelli eden
isim ile en küçük bir şeye tecelli etmemesi muhaldir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Mümkin ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tegayyür var. Yani
keyfiyetleri, halleri değişir. Binaenaleyh mümkin olan bir şeyin daima bir
halde tevakkuf ve sükût etmekle atalette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri
için bir nevi ademdir. Çünki o şeyin istikbal halleri ademde kalır, yol bulup
vücuda gelemez. Adem ise büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binaenaleyh
faaliyette lezzet olduğu gibi, ahval ve şuunatta da bir tebeddül olup, bu
tahavvül ve tebeddülden neş'et eden teessürat, teellümat, bir cihetten çirkin
ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet bir şeyin şekillerinde vukua gelen
devir ve teslim sırasında gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu
sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücud da teceddüd eder.
Şemme
(Hidayet-i Kur'aniyenin Nesîminden)
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْد لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
عَلَى رَحْمَتِهِ
عَلَى الْعَالَمِينَ
بِرِسَالَةِ سَيِّدِ
الْمُرْسَلِينَ
مُحَمَّدٍ صَلَّى
اللّه عَلَيْهِ
وَعَلَى آلِهِ
وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva'ıyla “Lâ
İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor. Çünki aralarındaki tesanüd böyle
iktiza ediyor. Ve o tabakatla enva', bütün erkânıyla “Lâ Rabbe İllâ Hu” diye
ilân-ı şehadet ediyor. Çünki aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân
bütün a'zasıyla “Lâ Mâlike İllâ Hu” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünki
aralarındaki temasül böyle iktiza eder. Ve o a'za bütün eczasıyla “Lâ Müdebbire
İllâ Hu” diye şehadet eder. Çünki aralarında teavün ve tedahül vardır. Ve o
ecza bütün cüz'iyatıyla “Lâ Mürebbiye İllâ Hu” diye olan şehadetini ilân eder.
Çünki aralarındaki tevafuk, kalemin bir olduğuna delalet ediyor. O cüz'iyat
bütün hüceyratıyla “Lâ Mutasarrıfe Fil-Hakikati İllâ Hu” diye şehadet eder. Ve
o hüceyrat bütün zerratıyla “Lâ Nâzıme İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet eder. Çünki
cevahir-i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat
bütün esîriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünki esîrin
besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür'at-i imtisali, böyle iktiza eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hiç bir insanın Cenab-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve
şekva ve şikayete de haddi yoktur. Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini
iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet
sh: » (Ms:
176)
vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı
vardır. Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez.
وَ
لَوِ اتَّبَعَ
الْحَقّ اَهْوَاءَهُمْ
لَفَسَدَتِ السَّموَات وَ اْلاَرْض
Eğer
her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada
gider.
Ey
müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı
kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine
mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet
olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini
tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!..
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel
cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünki küllün nakışlarıyla, ahvaliyle
cüz'ün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyle ise, cüzde tasarruf, Hâlık-ı
Küll'ün emri altındadır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve
nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle
hıfzeden Sâni'-i Hakîm'in hâfiziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren
ağaçlara çekirdek olacak a'malinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki sen
hâmil-i emanet, halife-i arzsın.
Evet
her bir zîhayatta bulunan hıfz-ul hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya İsm-i
Hayy, Hafîz, Bâki'nin tecellisiyle incirar edeceğine delalet eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire
himaye eden, inhilâlden vikaye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına
lâzım olan esasları kemal-i ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette,
halife-i arz ünvanını alan nev'-i beşerin a'malini ihmal etmez, hıfzeder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk
parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, bâki
kalır. Cesed ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet
genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma, vâhid-i ferd bâki kalır. Kesret
bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir. Binaenaleyh ömrün b idayetinden sonuna kadar devam eden mana,
çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devir
sh: » (Ms: 177)
den devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını
muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam
edecektir.
Maahaza
her vakit “Fenaya hazır ol” emrini intizar eden zâil ve bekasız maddiyatta, şu
hıfz ve muhafaza düsturu beka ile çok münasebetdar olan ruh ve manada da
câridir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin, -küçük
olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun- taht-ı tasarrufunda bulunduğunu
istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, onun tasarrufundan hariç kalmasına
sebeb olamaz. Çünki senin ondan bu'dun varsa da onun senden bu'du yoktur. Veya
senin bir sıfatının hakareti vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk
cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez.
Ve keza Hâlık'ın azameti, çirkin şeylerin tasarrufundan çıkmasını istilzam
etmez. Bilakis azamet-i hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle
de ihatayı iktiza eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve
onları idraktan kasırdır. Fakat nur ve nuranî şeyler, ne kadar nuraniyette
terakki ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve
keza ne kadar latif olursa, o derecede maddiyatın içlerini keşfeder (Rِntgen şuaı gibi). Mümkinatta mes'ele bu Merkezde
ise; Vâcib, Vâhid olan Nur-ul Envar ne derece نَافِذ الّخَفَايَا
عَالِمٌ بِاّلاَسْرَارِ olacağı,
bir derece anlaşıldı. Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, şümulü
iktiza ve istilzam eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur'anca
o kadar müraat edilmiştir ki, birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir
mes'elede avamın fehimlerine en me'nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh,
en zâhir dereceyi söylüyor. Çünki öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması
lâzımgelir. Kur'an'ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlık'ın sıfatlarını isbat ve
izah içindir. Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa, irşada daha
lâyık ve daha muvafık olur. Meselâ: Hâlık'ın tasarrufatına delalet eden
âyetlerden en zâhir, en aşikâr olan tabakayı
sh: » (Ms: 178)
وَمِنْ
آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ âyetiyle
zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat
tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha
yakındır. Ve keza en aşikâr dereceyi اِنَّ فِى
خَلْقِ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ
اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle
zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i
İlahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lâkin bu derece, evvelki
dereceden bir derece mahfî olduğundan terkedilmiştir.
Ve
keza وَ
جَعَلْنَا الْجِبَالَ
اَوْتَادًا
cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Halbuki bu sahifenin arkasında
“Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi, arz da
içerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak
için dağlar ile kazıklanmıştır” sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avam-ı
nâsça o kadar okunaklı olmadığından terkedilmiştir. Ve bu sahifenin altında da
şöyle bir haşiye vardır:
Hayatı
besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünki dağlar suların
mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin
istilâsından vikaye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.
Bu
sırra binaendir ki, şeriatça hilâlin tulû' ve gurubu nazara alınmıştır. Çünki
bu ise, ayları günleri hesab etmekten avamca daha kolaydır. Ve yine o sırra
binaendir ki, ezhan-ı avamda tesbit ve takrir için Kur'anda tekrarlar vukua
gelmiştir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri
hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir.
Hem de, âyetler, sahibinin şuunat ve ef'alinden bahseder. Şiir ise, fuzulî
olarak gayrdan bahseder. Hem de filcümle âdi şeylerden bahsi hârikulâdedir.
Şiirin hârikulâdelerden bahsi, alelekser âdidir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hâlıkın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan
sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine
dâhil olmuşlardır. Binaenaleyh bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu,
hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde
görünmemesini istilzam etmez.
sh: » (Ms: 179)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan
satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün
olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı
yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabb-ül Âlemîn'in gayrısı olması
muhaldir.
Rububiyet-i
âmmenin işaretlerindendir ki, kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o
harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir
kısmında bir kitab yazılıdır. Meselâ: O kitabda bahr, şecer, arz birer harf
makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı,
üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin Suresi
yazıldığı gibi, bazı masnuatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnuun
suresi ve kitabı yazılmıştır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Yıldızlar, şemsler arasında mümaselet olduğu gibi filcümle
müsavat da vardır. Binaenaleyh onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine
Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve keza her şeye de Rab olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet her
bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir.
Meselâ, her bir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması
dalalettir. Meselâ, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı
için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet
secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanları fikren dalalete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim
telakki etmeleridir. Yani melufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler.
Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki
ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer
mu'cize-i kudret oldukları halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle, dikkate
almıyorlar; tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im'an-ı nazar
edebilsinler. Bunların meseli deniz kenarında durup, denizin içerisindeki
hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husule gelen
dalgalara ve şemsin şuaatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlik-ül
Bihar olan Allah'ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete
mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkeb üstüne seril
sh: » (Ms: 180)
miş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri
ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur'an âyetleriyle insanların nazarını
melufatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini
deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki
havarik-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin,
birbirine müşabih veya müsavi olmasını istilzam etmez. Meselâ: Yağmurun bir
katresi veya semerenin bir çiçeğinin, -küçüklüğüyle beraber- şems ile
münasebeti ve muamelesi vardır.
Binaenaleyh
ey insan! Senin hakaretin, seni Hallak-ı Âlem'in nazar-ı inayetinden setredecek
bir sebeb olamaz.
İ’lem Eyyühel-Aziz! Denizlerde vukua gelen medd ü cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman, (Haşiye) tayy-ı mekân mes'elesi şöhret bulmuştur. Ezcümle Kitab-ı Yevakit'in rivayetine göre, İmam-ı Şa'ranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir. Bu gibi vukuat, istiğrab ile inkâr edilmesin. Zira bu gibi garib mes'eleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Meselâ rü'yada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur'an okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu halet evliya için halet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mes'ele ruhun daire-
______________________________
(Haşiye):
Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı
Mi'rac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor.
Mi'racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihatası ve
uzunluğu vardır. Çünki Mi'rac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç
dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem bu hakikata binaen
bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir
senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur'aniyeyi
okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur'un te'lifinde de bu bast-ı zaman hakikatı
çok defa vukua gelmiş. Ezcümle:
Ondokuzuncu
Mektub yüzelli sahifedir. Üçyüzden fazla mu'cizatı, kitablara müracaat edilmeden
ezber olarak daً, bağ kِşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul
olmakla mecmuu oniki saatte telif edilmesi.. Ramazan Risalesi, kırk dakikada
telif edilmesi.. Yirmisekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi.. bast-ı
zamanın vukuunu isbat etmiştir.
قَالَ
قَآئِلٌ مِنْكُمْ
كَمْ لَبِثْتُمْ
قَالُوالَبِثْنَايَوْمًا
اَوْبَعْضَ يَوْمٍ
ayeti tayy-ı zaman gösterdiği
gibi, وَاِنَّ
يَوْمًا عِنْدَ
رَبِّكَ كَاَلْفِ
سَنَةٍ مِمَّا
تَعُدُّونَ âyeti
de bast-ı zamanı gösterir.
sh: » (Ms: 181)
sine yaklaşır. Ruh zâten zaman ile mukayyed
değildir. Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri sür'at-ı ruh
mizanıyla cereyan eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar
isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar veya bozuk hayalleri tahammül
edemez. Bu hale karşı o kat'î, sahih bürhanı reddetmek üzere “Bu neticeyi, bu
kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez.” diye bahaneler ile kabul etmez.
O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyumu İmandır. Bürhan, ancak onu görmek için
bir menfezdir veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahaza
bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır.
Fesübhanallah!
Mülk ile melekût arasındaki hicab ne
kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret
arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki
hicab ne kadar latif ve ne kadar kalındır. İman ile küfür arasındaki berzah ne
kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir. İbadetle masiyet arasındaki mesafe ne kadar
kısadır. Halbuki araları Cennet ile Nâr'ın araları kadardır. Hayat ne kadar
kısa, emel ne kadar uzundur. Evet hal ile mazi arasında öyle ince bir perde
vardır ki, ruhun mazi cihetine geçmesine mani değildir. Cesede nisbeten bitmez
bir mesafedir.
Kezalik
mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i heva
için kesif ince bir perde vardır. Kezalik gece ile gündüz arasında latif bir
perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi;
nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır; gözü
maneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.
Kezalik
Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer
gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.
Kezalik
İman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde
görecektir.
Kezalik
ef'al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah'ın hesabına olursa,
tecelliyata ma'kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli
bir manzarayı göstermiş olur.
Kezalik
hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar. Diğeri şeffaf, âhirete
nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffaf veche terettüb eden saadet-i
ebediyeyi ister.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları
açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi
açan “Ene” namında bir miftahı insanın eline
sh: » (Ms: 182)
vermiştir.
Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da
kapıları açılıyor.
Evet
Cenab-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenab-ı Hakk'ın
rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın.
Mahiyet-i
beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir
elif kıymetinde ve miktarında olan “Ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar.
Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer vechi ise şerre bakar.
Bu vecihle kendisini fâil bilir.
Ene'nin
mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir. Vücudu bir şeye hâmil olamaz. Ancak
mizan-ül hararet gibi, Vâcib-ül Vücud'un rububiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i
muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.
Eğer
insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfâkî
malûmatı kendi malûmatı ile, tasarrufat ve sıfât-ı İlahiyeyi de kendi sıfâtıyla
tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sayede قَدْ اَفْلَحَ
مَنْ زَكّيَهَا daki( مَنْ) şümulüne
dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmiş olur. Fakat kendisine müstakil
nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse قَدْ خَابَ
مَنْ دَسّيَهَا nın
şümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmiş olur. Zira semavat ve arzın,
hamlinden korkarak imtina' ettikleri cihet “Ene”nin bu cihetidir. Çünki
dalaletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “Ene”nin
şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücudunu yutar.
Eğer
milletin de enaniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam
manasıyla bir şeytan olur. Sonra halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o
kıyasa dâhil eder, büyük bir şirke düşer. -El'iyazübillah...-
Mühim
bir Mes'ele: “Ene”nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir
vechini de felsefe almıştır.
Birinci
vecih ubudiyet-i mahzaya menşe'dir. Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir.
Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakikî değildir.
Vazifesi Hâlık'ın sıfatını fehmetmek için bir mizan ve bir mikyas olmaktır.
Enbiya (Aleyhimüsselâm) enaniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah'a
teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde şeriki olmadığına
hükmetmişlerdir. Ene'nin bu vechinden Cenab-ı Hak şecere-i tuba-i ubudiyeti
inbat
sh: » (Ms: 183)
edip dal ve
budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddıkîn gibi mübarek semereleri
vermiştir.
İkinci
vechi alan felsefe, ene'nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i
hakikî olduğunu zu'metmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü
hayattır. Ene'nin bu siyah yüzünden envaen şirkler, dalaletler çıkmıştır.
Ezcümle: Kuvve-i behimiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gazabiye
gusnundan firavunlar, nemrudlar çıkmıştır. Kuvve-i akliyeden dehriyyun,
maddiyyun, felasife çıkmışlardır ki, Vâcib-ül Vücud'a bir mahluk-u vâhidi
verir. Bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler.
Hülâsa:
Ene, haddizâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi
haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle
kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlık'ın
evamirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda ene, büyük insanda yani
kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tagutlardandır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucb, riya ve
gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzât hissedilen
vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıta' bulur.
Nasılki
amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin
ölümüdür. Meselâ: Tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder,
feraha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkeza kıyas
et.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat
yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu
semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyid-ül Enbiya
Ve-l Mürselîn, İmam-ül Müttakin, Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Muhammed'dir.
عَلَيْهِ
اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ
مَادَامَتِ اْلاَرْضُ وَ السَّمَوَاتُ
sh: » (Ms:
184)
اِلهِي
الذُّنُوبِ اَخْرَسَتْنِي
وَ كَثْرَة الْمَعَاصِى
اَخْجَلَتْنِي
وَ شِدَّة الْغَفْلَةِ
اَخْفَتَتْ صَوْتِي
فَاَدُقَّ بَابَ رَحْمَتِكَ
وَاُنَادِى فِى
بَابِ مَغْفِرَتِكَ
بِصَوْتِ سَيِّدِى
وَ سَنَدِى الشَّيْخِ
عَبْدِ الْقَادِرِ
الْكَيْلاَنِى
وَ نِدَائِهِ الْمَقْبُولِ
الْمَاْنُوسِ
عِنْدَ الْبَوَّابِ
بِيَا مَنْ وَسِعَتْ
رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ
وَ يَا مَنْ بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
وَ يَا مَنْ لاَ
يَضُرُّ هُ شَيْءٌ وَ
لاَ يَنْفَعُهُ شَيْءٌ وَ
لاَيَغْلِبُهُ شَيْءٌ وَ
لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ شَيْءٌ وَ
لاَ يَؤُدُهُ شَيْءٌ وَ
لايَسْتَعِينُ بِشَيْءٍ
وَ لاَيُشْغِلُهُ شَيْءٌ عَنْ
شَيْءٍ وَ لاَ
يُشْبِهُهُ شَيْءٌ وَ
لاَ يُعْجِزُهُ شَيْءٌ اِغْفِرْلِى
كُلَّ شَيْءٍ حَتّى
لاَتَسْئَلَنِى
مِنْ شَيْءٍ
يَا
مَنْ هُوَ آخِذٌ
بِنَاصِيَةِ كُلِّ
شَيْءٍ وَ بِيَدِهِ
مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ
وَ يَا مَنْ هُوَ اْلاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ
شَيْءٍ
وَاْلآخِرُ بَعْدَ كُلِّ
شَيْءٍ وَ الظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ
شَيْءٍ وَ الْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ
شَيْءٍ
وَ
الْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ
شَيْءٍ اِغْفِرْلِى
كُلَّ شَيْءٍ اِنَّكَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ يَا
عَلِيمًابِكُلِّ
شَيْءٍ وَ مُحِيطًا
بِكُلِّ شَيْءٍ
وَ بَصِيرًا بِكُلِّ
شَيْءٍ وَ يَا
شَهِيدًا عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ وَ
رَقِيبًا عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ وَ
لَطِيفًا بِكُلِّ
شَيْءٍ وَ خَبِيرًا
بِكُلِّ شَيْءٍ
اِغْفِرْلِى كُلَّ
شَيْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ
وَ الْخَطِيئَاتِ حَتّى
لاَ تَسْئَلَنِى
عَنْ شَيْءٍ اِنَّكَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
اَللّهُمَّ
اِنِّى اَعُوذُ بِعِزَّةِ
جَلاَلِكَ وَ بِجَلاَلِ
عِزَّتِكَ وَ بِقُدْرَةِ
سُلْطَانِكَ وَ
بِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ
مِنَ الْقَطِيعَةِ
وَ اْلاَهْوَاءِ
الرَّدِّيَّةِ
يَا جَارَ الْمُسْتَجِرِينَ
اَجِرْنِى مِنَ
الشَّهَوَاتِ
الشَّيْطَانِيَّةِ
وَطَهِّرْنِى
مِنَ الْقَاذُورَاتِ
الْبَشَرِيَّةِ
وَ صَفِّنِى بِحُبِّ
نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ
صَلَّى اللّه عَلَيْهِ
وَ
سَلَّمَ بِالْمُحَبَّةِ
الصِّدِّقِيَّةِ
مِنْ صَدَاءِ الْغَفْلَةِ
وَ اَوْهَامِ الْجَهْلِ
حَتّى تَفْنَى
اْلاَنَانِيَّةُ
وَ يَبْقَى
الْكُلِّ ِللّهِ وَ
بِاللّهِ وَ اِلَى
اللّهِ وَ مِنَ
اللّهِ غَرْقًا
بِنِعْمَةِ اللّهِ
فِى بَحْرِ مِنَّةِ
اللّهِ مَنْصُورِينَ
بِسَيْفِ اللّهِ
مَحْظُ وظِينَ
بِعِنَايَةِ اللّهِ
مَحْفُ وظِينَ
بِحِمَايَةِ اللّهِ
عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ
يَشْغِلُ عَنِ اللّهِ
فَيَا نُورَ اْلاَنْوَارِ
وَ يَا عَالِمَ
اْلاَسْرَارِ
وَ يَا مُدَبِّرَ
الَّيْلِ وَ النَّهَارِ
يَا مَلِكُ يَا عَزِيزُ يَا قَهَّارُ يَا رَحِيمُ
يَا وَدُودُ يَا غَفَّارُ يَا عَلاَّمَ
الْغُيُوبِ يَا
مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ
وَ اْلاَبْصَارِ
يَا سَتَّارَ الْغُيُوبِ
يَا غَفَّارَ الذُّ
نُوبِ اِغْفِرْلِى
ذُنُوبِي وَارْحَمْ
مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ
اْلاَسْبَابُ وَ غُلِّقَتْ
دُونَهُ اْلاَبْوَابُ وَ تَعَسَّرَ
عَلَيْهِ سُلُوكُ طَرِيقِ
اَهْلِ الصَّوَابِ
وَاِنْصَرَمَتْ
اَيَّامُهُ وَ نَفْسُهُ رَاتِعَةٌ
فِى مَيَادِينِ
الْغَفْلَةِ وَ
الْمَعْصِيَّةِ
وَ دَنِىِّ اْلاِكْتِسَابِ
فَيَا
اِلهِى
اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثِّ وَ
حُزْنِى وَ شِكَايَتِي
اِلهِى حُجَّتِى
حَاجَتِى وَ عُدَّتِى
فَاقَتِى وَ انْقِطَاعُ حِيلَتِي
اِلهِى قَطْرَةٌ
مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْنِينِى
وَ ذَرَّةٌ مِنْ
تَيَّارِ عَفْوِكَ
تَكْفِينِى يَا
وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا ذَ ا
الْعَرْشِ الْمَجِيدُ يَا مُبْدِئُ يَا مُعِيدُ يَا فَعَّالاً
لِمَا يُرِيدُ اَسْئَلُكَ
بِنُورِ وَجْهِكَ
الَّذِى َمَلأَ
اَرْكَانَ عَرْشِكَ
وَ اَسْئَلُكَ
بِقُدْرَتِكَ
الَّتِى قَدَرْتَ
بِهَا عَلَى جَمِيعِ
خَلْقِكَ وَ بِرَحْمَتِكَ
الَّتِى وَسِعَتْ
كُلَّ شَيْئٍ لاَ
اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ
يَا مُغِيثُ اَغِثْنَا
وَا غْفِرْ جَمِيعَ
ذُنُوبِى وَ سَقَطَاتِ
لِسَانِى فِى جَمِيعِ
عُمْرِى بِرَحْمَتِكَ
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
آمِينَ
آمِينَ آمِينَ وَ الْحَمدُ
لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَجَعَلْنَاهَا
رُِجُومًا لِلشّيَاطِينِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Şu âyet-i kerimenin yüksek semasına çıkıp sırrını fehmetmek için
yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci
basamak: Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasib sâkinleri vardır. Çünki
küre-i arzın semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile
dolu olması, semavatın o müzeyyen burçları zevil-idrak ile dolu olmasını tasrih
ediyor. Ve keza semavatın bu kadar zînetlerle tezyin edilmesi, behemehal
zevil-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir.
Çünki hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara
yapılır. Maahaza ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi değillerdir. Ancak gayr-ı
mahdud oraya münasib melaike ve ruhanîler o vazifeyi îfa edebilir.
İkinci
basamak: Arzın semavatla alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat
vardır. Evet arza gelen ziya, hararet, bereket vesaire, semavattan geliyor.
Arzdan da semaya dualar, ibadetler, ruhlar gidiyor. Demek aralarında cereyan
eden ticarî muameleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semaya çıkmaya bir
yol vardır ki, enbiya, evliya, ervah cesedlerinden tecerrüd ile semavata uruc
ederler.
Üçüncü
basamak: Semavatta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizam, intizam,
ıttıraddan hissedildiğine nazaran, semavat ehli, arz sâkinleri gibi
değildirler. Evet arzda bulunan nifak, şikak, ihtilaf, ezdadın içtimaı, hayır
ve şerrin ihtilatı gibi şeyler, semavatta yoktur. Bu sayede semavatta nizam ve
intizamı bozacak bir hal yoktur. Sâkinleri verilen emirlere kemal-i itaatle
imtisal ediyorlar.
sh: » (Ms: 187)
Dördüncü
basamak: Cenab-ı Hakk'ın iktizaları, hükümleri mütegayir bazı esmaları vardır.
Meselâ: Bedir gibi bazı gazalarda Ashab-ı Kiram'a yardım etmek üzere küffar ile
muharebe etmek için melaikenin semadan inzâlini iktiza eden ismi, melaike ile
şeyatîn -yani semavî olan ahyar ile arzî eşrar- arasında muharebenin vukuunu
istib'ad değil, iktiza eder. Evet Cenab-ı Hak melaikeye bildirmeksizin
şeytanları def' veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası
üzerine bu kabil mücazatın müstehaklarına ilân ve teşhiri, azametine lâyıktır.
Beşinci
basamak: Ruhanîlerin ahyarı, semada bulunduklarından, eşrarı da letafetlerine
güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i sema, onları
şeraretleri için kabul etmeyerek def'ediyorlar. Maahaza, bu gibi manevî
mübarezeleri âlem-i şehadete, bilhassa vazifesi şehadet ve müşahede olan insana
ilân ve teşhirine recm-i nücum alâmet ve nişan kılınmıştır.
Altıncı
basamak: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, nev'-i beşeri itaate irşad, isyandan zecr ve
men'etmek üzere kullandığı üslûb-u âlîsine bak:
يَا
مَعْشَرَ اْلجِنِّ
وَاْلاِنْسِ اِنِ
اسْتَطَعْتُمْ
اَنْ تَنْفُذوا
مِنْ اَقْطَارِ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
فَانْفُذُوا لاَ
تَنْفُذُونَ اِلاَّ
بِسُلْطَانٍ
Yani:
“Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için
semavat ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir
sultanla çıkarsınız.”
Kur'an-ı
Kerim bu âyet ile pek geniş saltanat-ı rububiyete karşı ins ve cinnin aczlerini
ilân zımnında nida ediyor: “Ey insan-ı hakir, sagir, âciz! Ne suretle,
şeytanları recmeden melaike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itaat
ettikleri Sultan-ı Ezel'e isyan ediyorsun! Nasıl kocaman yıldızları mermi,
kurşun yerinde kullanabilen bir askere sahib olan bir sultana karşı isyan
etmeye cesaret ediyorsun!”
Yedinci
basamak: Yıldızların pek küçük efradı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır.
Semanın vechini, yüzünü ziyalandıran her şey yıldızdır. Bu neviden bir kısmı,
semaya zînet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semavî
mancınıklardır. Semada yapılan bu recm, sema gibi en vâsi dairelerde bile vukua
gelen mübareze hâdisesini insanlara göstermekle insanların mutîlerini âsilerle
mübarezeye teşvik ile alıştırmaktır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
sh: » (Ms: 188)
Biri,
mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın
düşünecek bir idrake mâlik değildir.
İkincisi,
gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idrâki,
küllî ve umumîdir.
Üçüncüsü,
inşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin
yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri
ihzar ve tertib etmek gibi.
Binaenaleyh
insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve
istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde
veya haricinde görmekte olduğu in'amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta
oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sânii hamd ü sena etmektir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ,
kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.
Meselâ:
Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ
demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir. Evet
yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun
kat'iyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazâya
nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümulünden
ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihrâcıdır. Bu hakikate vâkıf
olan ârif:
“Ya
İlahî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atân
olmasa idi, helâk olurdum” der.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Esma-i hüsnayı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime
verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bazan âyât-ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra
içerisinden esmayı çıkarır. Bazan mensucat toplar gibi açar dağıtır. Sonra toplar,
esmada tayyeder. Bâzan da ef'alini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal
eder. Bazan da halkın a'malini tehdidane söyler. Sonra rahmete işaret eden
isimler ile teselli eder. Bazan da bazı makasıd-ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra
o makasıdı takdir ve isbat için bürhan olarak kavaid-i külliye hükmünde olan
isimleri zikrediyor. Bazan da maddî cüz'iyatı zikreder. Sonra esma-i külliye
ile icmal eder ve hâkeza...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Acz de aşk gibi Allah'a îsal eden yollardan biridir. Amma acz
yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.
Ehl-i
sülûk, tarîk-ı hafada letaif-i aşere üzerine, tarîk-i cehrde nüfus-u seb'a
üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir, âciz ise dört hatveden
sh: » (Ms: 189)
ibaret; hem kısa, hem sehl bir tarîkı, Kur'anın
feyzinden istifade etmiştir.
Birinci
hatve: فَلاَ
تُزََكُّوا اَنْفُسَكُمْ âyetinden,
İkinci
hatveyi: وَلاَ
تَكُونُوا كَالَّذِينَ
نَسُوا اللّهَ
فَاََنْسَيهُمْ
اَنْفُسَهُمْ âyetinden;
Üçüncü
hatveyi: مَا
اَصَابَكَ مِنْ
حَسَنَةٍ فَمِنَ
اللّهِ وَمَا اَصَابَكَ
مِنْ سَيِّئَةٍ
فَمِنْ نَفْسِكَ âyetinden;
Dördüncü
hatveyi كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ
اِلاَّ وَجْهَهُ âyetinden ahzetmiştir. Bunların izahı:
Birinci
Hatve: Evet insan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ
bizzât nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Mabuda lâyık
senalar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzih etmekle,
-haklı olsun haksız olsun- kemal-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenab-ı
Hakk'ı hamd ve sena için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ü
sena için sarfediyor ve مَنِ اتَّخَذَ
اِلهَهُ هَوَيهُ deki( مَنْ) şümulüne
dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.
İkinci
Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum
ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe,
hizmete ileriye sevkedilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü
Hatve: Kendi nefsinde, tobasında, kusur, naks, acz, fakr'dan maada bir şeyi
bırakmamalıdır. Bütün mehasin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in'am edilen
nimetler olup hamdi iktiza eder. Fahrı istilzam etmediklerini itikad ve telakki
edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi; kemalinin adem-i kemalinde,
kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.
sh: » (Ms: 190)
Dördüncü
Hatve: Kendisi istiklaliyet halinde fâni, hâdis, madum olduğunu ve esma-i
İlahiyeye âyinedarlık ettiği halde şahid, meşhud, mevcud olduğunu bilmekten
ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi; vücudunda ademini, ademinde vücudunu
bilmekle لَهُ االْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ yü kendisine vird ittihaz etmektir.
Ve
keza Vahdet-ül Vücud ehli, kâinatı nefyetmekle idam ediyorlar. Vahdet-üş Şühud
halkı ise, bütün mevcudatı, -kürek cezalıları gibi- nisyan zindanında ebedî
hapse mahkûm ediyorlar.
Kur'anın
ifham ettiği tarîk, kâinatı, mevcudatı hem idamdan, hem hapisten kurtarır.
Esma-i hüsnaya mazhariyetle âyinedarlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor.
Fakat kâinatı, istiklaliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.
Ve
keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünki hem nebatîdir, hem
hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i
imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat
zarfında her dört tabakada muamele vâki olur. İnsanı hata ve galata atan, bu
dört tabakadaki farkı riayet etmemektir. خَلَقَ
لَنَا مَا فِى
اْلاَرْضِ جَمِيعًا ya
istinaden insaniyetin mide-i hayvaniye ve nebatiyeye münhasır olduğunun
zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasrıyla
galat ediyor.
Sonra,
her şeyin kıymeti menfaatı nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ
Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünki kendisine menfaatı
dokunmuyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Ubudiyet, sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek
bir nimetin mükâfat mukaddemesi ve vesilesi değildir. Meselâ: İnsanın en güzel
bir surette yaratılışı, ubudiyeti iktiza eden sâbık bir nimet olduğu ve sonra
da, İmanın i'tasıyla kendisini sana tarif etmesi, ubudiyeti iktiza eden sâbık
nimetlerdir. Evet nasılki midenin i'tasıyla bütün mat'umat i'ta edilmiş gibi
telakki ediliyor; hayatın i'tasıyla da, âlem-i şehadet müştemil bulunduğu
nimetler ile beraber i'ta edilmiş gibi telakki ediliyor.
Ve
keza nefs-i insanînin i'tasıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri nimetler
sofrası gibi kılınmıştır. Kezalik İmanın i'tasıyla, mezkûr sofralar ile
beraber, esma-i hüsnada iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş
oluyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülâzım olmak
lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen nimetler mahza onun fazlındandır.
sh: » (Ms: 191)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Enva'ın efradında, bilhassa haşerat ve hevam kısmında görünen
fevkalâde çoklukta müşahede edilen hârikulâde gayr-ı mütenahî bir cûd u sehavet
vardır. Kemal-i ittikan ve intizam ile bütün enva'da bulunan şu kesret-i efrad,
tecelliyat-ı İlahiyenin gayr-ı mütenahî olduğuna ve Cenab-ı Hakk'ın mahiyeti
her şeye mübayin olduğuna ve bütün eşya onun kudretine nisbeten mütesavi
olduğuna sarahaten delalet eder.
Evet
bu cûd-u icad Sâniin vücubundandır. Nevide celalîdir, ferdde cemalîdir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın yaptığı san'atların sühulet ve suubet dereceleri, onun
ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda bilhassa ince ve latif cihazatta
ilmî mehareti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet
olur. Binaenaleyh eşyanın hilkatinde sür'at-i mutlaka ile vüs'at-i mutlaka
içinde görünen sühulet-i mutlaka, Sâniin ilmine nihayet olmadığına hads-i kat'î
ile delalet eder.
وَمَا
اَمْرُنَا اِلاَّ
وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ
بِالْبَصَرِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acaibindendir ki:
Sâni'-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdud enva'-ı rahmeti tartmak için
gayr-ı ma'dud mizanlar vaz'etmiştir. Ve esma-i hüsnanın gayr-ı mütenahî mahfî
definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihazat ve âlât yaratmıştır. Meselâ:
Mesmuat, mubsırat, me'kulât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâni'in
sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuunatını fehmetmek içindir.
Ve
keza hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir latife-i müdrike
bırakılmıştır ki o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o latife daimî seyr
ve cevelan etmekte ise de sahiline vâsıl olamaz. Maahaza, bazan bu büyük âlem o
latifeye o kadar darlaşır ki, âlem o latifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve
o latifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalaa ettiği kitablarıyla o hardale
dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz.
İşte,
insanın mütefavit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.
Evet
bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da,
kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar
fakat içinde boğulur. Sahil-i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur. Demek,
insanın seyr-i ruhanîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur
u tevhid pek sühuletle nasib ve müyesser olur. Bir tabakasına da, gaflet ve
evham öyle istilâ eder ki,
sh: » (Ms: 192)
kesret
içinde garkolmakla tam manasıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suud, tedenniyi
terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm
eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i
İmaniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İsm-i Celal, alelekser nevilerde, külliyatta tecelli eder. İsm-i
Cemal ise mevcudatın cüz'iyatına tecelli eder. Bu itibarla nevilerdeki cûd-u
mutlak, celalin tecellisidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri
cemalin tecelliyatındandır.
Ve
keza celal, vâhidiyetin tecellisinden, cemal dahi ehadiyetin tecellisinden
zâhir olur. Bazan da cemal, celalden tecelli eder. Evet cemalin gözünde celal
ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Basar masnuatı görüp de, basiret Sânii görmezse çok garib ve pek
çirkin düşer. Çünki o halde Sâniin manen, kalben görünmemesi, ya basiretin
fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek dar olduğundan
mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan'dır. Ve illâ Sâniin
inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir tarlaya zer'edilen bir tohum, manevî bir sur ve bir duvardır.
O tarlayı tohum sahibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mani olur. Kezalik
küre-i arz tarlasına zer'edilen nebatat, hayvanat tohumları manevî bir sur ve
bir seddir ki, şirketi men'ediyor; gayrı, müdahaleden tardeder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tabiatları latif, ince ve latif san'atlara meftun bazı insanlar,
bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları,
havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara
verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin
kaya, kaba, gayr-ı muntazam -mağara ve dağ heykelleri gibi- şeyleri de ilâve
ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği,
letafeti fazlaca parlasın. Çünki اِنَّمَا
اْلاَشْيَاءُ تُعْرَف بِاَضْدَادِهَا Lâkin
müdakkik bir kimse, o ezdadı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar
ki, o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letafet
artsın. Zira güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek
bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i
intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.
sh: » (Ms: 193)
Kezalik
dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat
arasında -hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin,
intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya
bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'-i Hakîm
tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirane bir hayal ile
dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir.
Maahâza,
o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet
tehalüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmaca muhalefeti
buna delildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin
meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhib-ül Hayat'a olan tahiyye ve
tesbihlerini fehmetmektir. Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, İman
kulağıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder.
Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün
mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini
fehmeder. Binaenaleyh herşeyin kıymeti, kendisine göre cüz'îdir. İnsanın
kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nevi gibi olur.
وَاللَّهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Zâhir ile bâtın arasında müşabehet varsa da, hakikate bakılırsa
aralarında büyük uzaklık vardır.
Meselâ:
Âmiyane olan tevhid-i zâhirî, hiçbir şeyi Allah'ın gayrisine isnad etmemekten
ibarettir. Böyle bir nefiy, sehl ve basittir. Ehl-i hakikatın hakikî tevhidleri
ise, her şeyi Cenab-ı Hakk'a isnad etmekle beraber her şeyin üstünde bulunan
mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu, huzuru isbat, gafleti
nefyeder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip bağlanan
kâfirin, imhâl-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakıyetindeki
hikmet nedir?
Evet
o kâfir, kendi terkibiyle, sıfatıyla Cenab-ı Hak'ça nev'-i beşere takdir edilen
nimetlerin tezahürüne -şuuru olmaksızın- hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı
İlahiyenin mehasinini bilâ-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla
garabet-i san'at-ı İlahiyeye nazarları cel
sh: » (Ms: 194)
bediyor. Ne faide ki farkında değildir. Demek o
kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma vakitleri bildirmek
gibi nev-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada
mükâfatını görür.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden
zâhirden hakikate geçebilir. Evet Kur'andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız-
feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan
ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum.
Seri-üs
seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i
hâkimenin şânındandır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah'a ubudiyetine mani olan, cüz'î
nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet cüz'iyat içerisine düşüp cüz'îlere
hasr-ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma
başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, edna bir cüz'înin en büyük bir
sebebden sudûruna cevaz veremez. Meselâ: Cüz'î rızkını bazı esbaba isnad
edebilir. Fakat menşe-i rızık olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç
olduğuna, bahar mevsiminde rızk ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle
bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah'dan maada kendi rızkını verecek bir
şey bulunmadığına kanaatı hasıl olur. Ve keza evindeki küçük bir ışığı veya
kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnad edebilirsin. Amma, o ışığın,
şemsin ziyasıyla, o nurun da Menbâ-ül Envarın nuruyla muttasıl olduğuna vâkıf
olduğun zaman anlarsın ki; kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden ancak
leyl ve neharı birbirine kalbeden Fâtır-ı Hakîmdir.
Ve
keza senin vücudunun zuhur ve vuzuhca Hâlık'ın vücuduna nisbeti, Hâlık'ın
vücuduna delalet edenlerin nisbeti gibidir. Çünki sen bir vecihle kendi
vücuduna delalet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün
zerratıyla delalet ediyor. Öyle ise onun vücudu senin vücudundan âlemin zerratı
adedince zuhur dereceleri vardır.
Ve
keza seni nefsini sevmeye sevkeden esbab:
1-
Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir;
2-
Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir;
3-
İnsana en karib -yakın- nefistir, diyorsun. Pekâlâ. Fakat o fâni lezzetlere mukabil,
lezaiz-i bâkiyeyi veren Hâlıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir?
Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o
vücudun kayyumu olan Hâ
sh: » (Ms: 195)
lık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz
mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu, sebeb-i muhabbet olursa, bütün
hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi', Bâki ve daha karib
olan, daha ziyade muhabbete lâyık değil midir? Binaenaleyh bütün mevcudata
inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetin ile beraber mahbub-u hakikî olan
Fâtır-ı Hakîm'e ihda etmek lâzımdır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı
ihtiyata, ihtimama mecbur eder.
Birisi:
Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
İkincisi:
Dehşetli korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü:
Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi
elîm elemlere maruz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu
gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni
görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilat-ı fâniyeye ihtimam ve
bâkiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a hamdler, şükürler olsun ki; mesail-i nahviyeden
“isim” ile “harf” arasındaki manevî fark ile çok mühim mes'eleleri bana
öğretmiştir. Şöyle ki:
Harf,
gayrın manasını izah için bir âlet, bir hâdim olduğu gibi; şu mevcudat da,
esma-i hüsnanın tecelliyatını izhar, ifham, izah için bir takım İlahî
mektublardır ki, içlerinde yazılı delail, berahin, havarık mu'cize-i kudrettir.
Mevcudat bu vecihle nazara alınması; ilim, iman, hikmettir. Şâ yet isim gibi
müstakil ve maksud-u bizzât cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkeb olur.
Ve
keza mesail-i mantıkiyeden “küllî” ile “küll” arasındaki fark ile rububiyete
dair çok mes'eleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemal ile Ehadiyet كُ
لِّىٌّ
ذُو جُزْئِيَّاتٍ şümulüne
dâhildir. Celal ve Vâhidiyet كُلٌّ ذُو اَجْزَاءٍ ünvanına
dâhildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede
âlem-i âhiretin mühim mes'elelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan
rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri
ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda
sh: » (Ms: 196)
yaratılan
havass, hissiyat, cihazat, a'za gibi âlât ve edevatından anlaşılır ki, âlem-i
âhirette de تَجْرِى
مِنْ تَحْتِهَا
اْلاَنْهَار kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî
ziyafetler olacaktır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf
bir bela, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam,
ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin
şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh havfın
ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcih et
ki, havfın Onun merhamet kucağına -çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz
bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin.
Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüzsün. Lâkin Sâni'-i Hakîm lütfuyla,
latif san'atıyla seni cüzlükten küllüğe çıkartmıştır.
Evet
cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde
cevelan etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza insaniyet
i'tasıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve keza İman ve İslâmiyet ihsanıyla
bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve keza marifet ve muhabbetin in'amıyla muhit bir
nur olmuşsun.
Binaenaleyh
dünyaya ve cismanî lezaize meyledersen, âciz, zelil bir cüz'î olursun. Eğer
cihazatını insaniyet-i kübra denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir küllî
ve bir küll olursun.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara maruz kalmakla çektiğin
elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünki o muhabbetleri gayr yerinde
sarfediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem' edip Vâhid-i Ehad'e tevcih ve Onun
hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbubların ile beraber bir anda birleşip
sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet
bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, her şeyle alâkadar, her mekânda
herkesle muhaberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece
alâkadar olabilir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Meselâ: Kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair i'ta-i
malûmat eden adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma kamer
daire-i mülkünde bir arı hükmünde olan Hâlıktan haber getiren ve ezel, ebede,
hayat-ı ebediyeye, Hâ-
sh: » (Ms: 197)
kaik-i esasiyeye, azîm mes'elelere dair malûmat i'ta
eden ve seni manevî perişaniyetlerden, dalaletlerden kurtarıp kesretten vahdete
doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye îmanla mâ-ül hayatı sana içirtmekle firak
ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran; ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif
eden ve Sultan-ı Ezel, Ebed'in muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahman'ı
dinlemeye ve o Muhbir-i Sadık'a îman ile teslim olmaya mani olan nefsin heva ve
hevesini terketmiyorsun!..
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Görüyoruz ki: Sâni'-i Hakîm, kemal-i hikmetiyle pek âdi şeylerden
pek hârika mu'cize-i mensucat yapıyor. Ve keza abesiyet ve israfa mahal
bırakılmamak üzere, bir ferdi envaen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın
başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer
tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması îcabetseydi, bir başın Cebel-i Tur
büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezaife yer olsun.
Ve
keza lisan sair vezaifiyle beraber erzak hazinesine ve kudretin matbahında
pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden,
bilen bir ehl-i vukuftur.
İşte
bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılıyor ki; zamanın seyliyle beraber gelip geçen
eşya-yı seyyaleden ve geçen günlerden senelerden, asırlardan, leyl ve neharın
takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet âlemin
fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikatı tanvir
eder. Öyle ise, bu fâni dünyada mevt, fena, devair-i gaybiyede safi bir bekaya
intikal ederek bâki kalır. Evet rivayetlerde vardır ki; insanın ömür dakikaları
insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzie
ile avdet ederler.”
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Görüyoruz ki: Sâni'-i Hakîmin, efrad ve cüz'iyatın tasvirinde
büyük büyük tefennünleri vardır. Evet hayvanların pek büyük ve pek küçükleri
olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sair ecramda, âlemlerde dahi
pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır. Cenab-ı Hakk'ın şu tefennünde takib
ettiği hikmet:
1-
Tefekkür ve irşad için bir lütuf, bir teshilattır.
2-
Kudret mektubları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.
3-
Kudretin kemalini izhar etmektir.
4-
Celalî ve cemalî her iki nevi san'atı ibraz etmektir.
Maahaza,
pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihataya
alınamaz. İşte irşadı teshil ve tâmim için bir kısmı
sh: » (Ms: 198)
nı küçük harfler ile, bir kısmını da büyük harflerle
yazmakla irşadın iktizası yerine getirilmiştir.
Amma
şeytanın talebesi olan nefs-i emmare, cismin küçüklüğünü san'atın küçüklüğüne
atf etmekle, esbabdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmet
ile yaratılmamış iddiasında bulunarak bir nevi abesiyete isnad ediyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Gerek cûdda, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır.
Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet eğer yaratılan şey bir
gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh bir
gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmuuna nazaran ayn-ı
hikmet ve ayn-ı adalettir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın san'atıyla Hâlıkın san'atı arasındaki fark: İnsan kendi
san'atının arkasında görünebilir, amma Hâlık'ın masnuu arkasında yetmişbin
perde vardır. Fakat, Hâlıkın bütün masnuatı def'aten bir nazarda görünebilirse,
siyah perdeler ortadan kalkar, nuranîler kalır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hayvanattan olsun nebatattan olsun tevellüd ile tenasül şümulüne
dâhil olan her ferd vech-i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı
kendisine ve zürriyetine has ve hâlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîm'in
esma-i hüsnasını izhar ile Hâlıkına gayr-ı mütenahî bir ibadette bulunsun.
Evet
kuşların, balıkların, karıncaların yumurtalarında, eşcar ve sebzevatın
semeratında ve o semeratın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o
vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin
Allâm-ül Guyub'un ilminde mevcud olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkmayan
onların ibadetleri kabul edilmiştir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim, bâzan bir şeyin müteaddid gayelerinden insanlara
ait bir gayeyi zikre tahsis eder. Bu ihtar içindir, inhisar için değildir.
Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin
nizam ve intizam ve sair faydalarına insanın nazar-ı dikkatini celbetmek için
insanlara raci' o faideyi zikrediyor. Meselâ:
لِتَعْلَم
وا عَدَدَ السِّنِينَ
وَاْلحِسَابَ * وَالْقَمَرَ
قَدَّرْنَاه مَنَازِل âyet-i kerime ile zikredilen faide, takdir-i
kamerin binlerce faidelerinden biridir. Yoksa, takdir-i kamer bu faideye
münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun
gayelerinden biridir.
sh: » (Ms: 199)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a mahsus taklidi mümkün olmayan en bâhir tevhid
sikke ve mühürlerinden biri, gayr-ı ma'dud muhtelif eşyayı basit bir şeyden
halketmektir. Evet pek basit olan şu topraktan binlerce enva', muhtelif
nebatat, gayr-ı mütenahî bir kudret ile, bir ilim ile, pek büyük bir ittikan,
bir sühuletle yaratılmakta olduğu tevhidin öyle bir bürhanıdır ki; hem taklidi,
hem tenkidi imkân haricidir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Hayat-ı insaniyenin vezaifinden biri de kendi cüz'î sıfatlarını
şuunatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuunatını fehmetmek için bir mikyas
yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette haşirdeki şuunat-ı azîmesini ve kıyamette
emvatın ihyasıyla ahval-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin
kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrada Hâlık'ın şuunatına
mikyas olabilir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına
davet etmekle, Cenab-ı Hakk'ın helâl ettiği tayyibat dairesinden, haram ettiği
habisat mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki:
Parçalayıcı
arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacı ile
jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz
edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor.
Esna-yı
irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan
duruyor. ضn tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki
yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve
lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifayab olur. Ve o
arslan, ata inkılab eder; burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da; daima
teceddüd etmekte olan ahval-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeğe âlet ve
vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: “Yahu nedir o
ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at keyfine bak.”
Adamcağız:
“Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta
olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü
öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın
maruz kaldığı fena ve zeval yaraları
sh: » (Ms: 200)
nı bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi
edebilirsen, pekâlâ seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden
def'ol git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş
değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünki
حَسْبُنَا
اللّه وَنِعْمَ
الْوَكِيل * نِعْمَ
اْلمَوْلَى وَنِعْمَ
النَّصِير bana yeter.”
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, müslümanları ecnebi
âdetlerine ittiba ile şeair-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur'an
Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve
insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk
ediniz, şeairi de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız
arkamızda pençlerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer İman
kulağıyla Kur'anın sadasını dinleyecek olursan o ecel arslanı bir burak olur.
Bizleri rahmet-i Rahmana ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir havan gibi
bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve
keza önümüzde Îdam sehbaları kurulmuştur. Eğer İman, îkanla Kur'anın irşadını
dinlersen, o sehba ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani
âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.
Ve
keza sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, za'f cerihası vardır. Eğer
Kur'anın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmanın ziyafetine şevk
u iştiyaka inkılab edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr-i Mutlak'ın dergâh-ı
izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur.
Ve
keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed
memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak
lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur'an'ın güneşinden, Rahman'ın
hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir
çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz, Kur'anı dinleyelim bakalım ne
emrediyor:
فَلاَ
تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَوةَ الدُّ نْيَا
وَلاَيَغِرَّنَّكُمْ
بِاللّهِ الْغَرُورُ
sh: » (Ms: 201)
ne tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen
darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaktır.
Ve
keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtela ve meşgul değildir. Belki
müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine maruzdur.
Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'anın şu beşaretini
dinlesin:
اَلاَ
اِنَّ اَوْلِيَاءَ
اللّهِ لاَ خَوْفٌ
عَلَيْهِمْ وَلاَهُمْ
يَحْزَنُونَ اَلَّذِينَ
آمَنُوا وَكَانُوا
يَتَّقُونَ لَهُمْ الْبُشْرَى
فِى اْلحَيَوةِ
الدّ نْيَا وَفِى
اْلآخِرَةِ لاَ
تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ
اللّهِ ذلِكَهُ
وَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
***
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
وَ
التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ
وَ طُورِ سِينِينَ
ilâ âhiri Sure...
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her bir masnû'da tahakkuk eden kemal-i san'at, Sâniin her mekânda
ve her masnuun yanında bulunmasına delalet ettiği gibi; hiç bir mekânda ve hiç
bir masnûun yanında bulunmamasına da delalet eder.
Ve
keza insan, her bir şeye muhtaç olduğu cihetle her şeyin melekûtu elinde ve her
şeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesden maada kimseye ibadet edemez.
Ve
keza insan vücud, icad, hayır, ef'al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla
karıncadan, arıdan edna, örümcekten daha zaîftir. Fakat adem, tahrib, şer, infial
cihetiyle semavat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ: Hasenat yaptığı zaman,
habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet meselâ küfür
seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.
Ve
keza insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şua
kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz'î bir cüz kadar mevcudiyeti varsa
da, diğer cihetle hadsiz bir acz ve fakrı da vardır. Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i
Mutlakın tecelliyatına geniş bir ma'kes olur.
Ve
keza insan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve
sünbüller vermek için kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı maddeleri elde
etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarfeder,
faidesiz tefessüh eder. Ve hayat-ı maneviye cihetiyle emelleri ebede kadar
uzanan bir şecere-i bâkiyedir.
Ve
keza insan fiil ve sa'yi cihetiyle zaîf bir hayvan olup daire-i sa'yi pek
dardır. İnfial, sual, dua cihetiyle Rahman-ı Rahîm'in aziz bir misafiridir.
Dairesi hayal kadar geniştir.
Ve
keza insanın hayat-ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar
değildir. Çünki insanda hüzün, keder, korku var, on
sh: » (Ms: 203)
da yoktur. Fakat cihazat, hissiyat, duygular,
istidadlar itibariyle hayvanların en a'lâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu
vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki: Bu kadar cihazat, bu hayat için
olmayıp, ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmiştir.
Ve
keza insan saltanat-ı rubûbiyetin mehasinine nâzır ve esma-i kudsiyenin
cilvelerine dellâl ve kalem-i kudretle yazılan mektubat-ı İlahiyeyi mütalaa ile
mütefekkir olduğu cihetle, eşref-i mahlukat ve halife-i arz olmuştur.
* * *
يَا
اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ اِلَى اللّهِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da
nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz
ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır.
İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz,
kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hacat, enva'-ı niam ve
ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet
ise, dergâh-ı izzetine kusurlarına “Estağfirullah” ve “Sübhanallah” ile ilân
etmektir.
* * *
اِنَّ
اْلاَبْرَارَ
لَفِى نَعِيمٍ
وَاِنَّ الْفُجَّارَ
لَفِى جَحِيمٍ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Her bir insan için hayat seferinde iki yol vardır. Bu iki yolun
uzunluğu kısalığı birdir. Amma birisinde ehl-i şuhud ve ehl-i vukufun şehadet
ve tasdikleriyle onda dokuz menfaat ihtimali var. İkinci yolda mes'ele
ma'kûsedir. Onda dokuz zarar ihtimali vardır. İkinci yol ile gidenin ne silâhı
var, ne zahîresi. Tabiî yolda pek çok korkulara maruz kalacağı gibi
ihtiyaçlarını def' için çoklara minnet altında kalır. Fakat birinci yola sülûk edenin,
hem silâhı, hem erzakı beraberdir. Pek serbestane gider. Birinci yol Kur'an
yoludur, ikinci yol ise dalalet yoludur.
Evet
ehl-i şuhudun, ehl-i vukufun tasdik ve şehadetleriyle sabittir ki, iman
yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhare merkez-i hükûmete
ulaştığında onda dokuzu büyük mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalalet
zulümatı içinde yürüyenler esna-yı seferde korkudan, açlıktan her şeye ve
herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda onda dokuzu
ya idam veya ebedî hapse mah
sh: » (Ms: 204)
kûm olacaklardır. Binaenaleyh aklı olan, zararlı bir
şeyi, dünyevî, edna bir hiffet için tercih etmez.
Ehl-i
şuhud dediğimizden maksad, evliyaullahtır. Zira velayet sahibi, avamın itikad ettiği
şeyleri gözle müşahede ediyor. Kur'an yolu ile gidenlerin silâh ve zahîreleri
ise; Kadîr-i Mutlak'a, Ganiyy-i Kerim'e olan tevekkül onları temin eder. Zira
tevekkül, istinad ve istimdad noktalarını tazammun ediyor. Bu noktalar da
kelime-i tevhidi istilzam ediyor. Kelime-i tevhid de namazı iktiza ediyor.
Namaz dahi ubudiyetin esas bir rüknüdür. Ubudiyeti emreden tekliftir.
Mükellefiyetini îfa edenin, mükellefiyet müddetince, mükellefiyet-i askeriye
gibi yemekleri, libasları ve sair hayat lâzımeleri hazine-i Rahmandan verilir.
Mükellefiyet-i askeriye iki buçuk senedir. Amma mükellefiyet-i ubudiyet,
müddet-i ömürdür.
* * *
وَمَا
هذِهِ الْحَيَوةُ الدُّ نْيَا
اِلاَّ لَهْوٌ
وَلَعِبٌ وَاِنَّ
الدَّارَ اْلآخِرَةَ
لَهِىَ الْحَيَوَانُ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa,
ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.
Her iki hayatın levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o
levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Halbuki, o
levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek
gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah
alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki
yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan kendisine
akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde
etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek
suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı
da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada
paşa, âhirette geda olmasın!
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah'ın vazifesiyle
meşgul olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan
ubudiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin
altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatını kaybetmekle âsi,
şakî, hâin adamların partisine dâhil olur.
Evet
insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazi
sh: » (Ms: 205)
fesi başkadır. Askerlik vazifesi talim, cihad gibi
din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını,
silâhını vermektir. Binaenaleyh erzakını temin için askerliğe ait vazifesini
terk edip ticaretle -meselâ- iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu
itibarla insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebair takvasıdır.
Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
Amma
gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek
Allah'ın vazifesidir. Evet madem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak
levazımatı da o verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem'ettiği
erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği
gibi, Cenab-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde
yaratıp cem'ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana
yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, betalet
azabından kurtulsun.
Ey
insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir
vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta
kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda
yaratılan enva'-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına
getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan
o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!
Hülâsa:
Allah'ı ittiham etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki nankör âsiler
defterine kaydolmayasın.
* * *
اُ
دْعُونِى اَسْتَجِبْ
لَكُمْ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bazı dualar icabete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünki
dua bir ibadettir. İbâdetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise,
namaz vakitleri gibi, dualar ibâdeti için birer vakittirler. Duaların semeresi
değillerdir. Meselâ: Şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur
namazına birer vakittir.
Ve
keza zalimlerin tasallutu ve belaların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu
vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde
dünyevî maksadlar hasıl olursa, zâten nurun alâ nur. Ve illâ, icabet duaya
iktiran etmedi, diyemezsin. Ancak, henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam
lâzımdır, diyebilirsin. Çünki o maksadlar duaların mukaddemesidir, neticesi
değillerdir. Cenab-ı Hakk'ın duaların icabetine va'detmesi ise, icabet ayn-ı
kabul değildir. Yani, ica
sh: » (Ms: 206)
bet kabulü istilzam etmez. Duaya her halde cevab
verilir. Cevabsız bırakılmaz. Matluba olan is'af ise, Mucîbin hikmetine
tâbidir. Meselâ: Doktoru çağırdığın zaman, herhalde: “Ne istersin” diye cevab
verir. Fakat: “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir,
bazan hastalığına, mizacına mülayim olmadığından vermez.
Adem-i
kabul esbabından biri de, duayı ibâdet kasdıyla yapmayıp, matlubun tahsiline
tahsis ettiğinden aks-ül âmel olur. O dua ibâdetinde ihlas kırılır, makbul
olmaz.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnkılablar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş
dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler
lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin
inkılabat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi
olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah,
dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismanî ile
âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi
köprüdür. Kıyamette ise, inkılab bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar
olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın ba'delmevt Hâlık-ı Rahman ve Rahîm'e rücuu hakkında
ilânat yapan şu
وَ
اِلَيْهِ الْمَصِير
* وَ اِلَيْهِ مَآبِ
وَ
اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
* اِلَيْهِ
مَرْجِعُكُمْ
* gibi âyetlerde büyük bir beşaret ve teselli olduğu gibi, ehl-i
isyana da büyük tehdidleri imâ vardır.
Evet
bu âyetlerin sarahatine göre: Ölüm; zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu
olmayıp; ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'in huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu
beşaretin işaretiyle kalb adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet
küfrün tazammun ettiği cehennem-i maneviyeye bak! اَنَا عِنْدَ
ظَنِّ عَبْدِى
بِى Hadîs-i Kudsîsi sırrınca, Cenâb-ı
Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, İman ve
yakîn ile, Cenâb-ı Hakk'ın likasından sonra, rızasından sonra, rü'yetinden
sonra mü'minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak! Hattâ cehennem-i
cismanî, ârif olan mü'min için, âsiye kâfirin cehennem-i manevîsine nisbeten
cennet gibidir.
Arkadaş!
Âlem-i bekaya delalet eden berahinden maada, arkasında saflar teşkil edip
dualarına bir ağızdan “Amin! Amin!” söyleyen enbiyâ, evliyâ, sıddîkîn imamları,
Mahbub-u Ezelî'nin Habib-i Ekremi Mu
sh: » (Ms: 207)
hammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tazarruatı,
duâları, âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük bürhan ve kâfi bir vesiledir.
Çünki; kâinatı serapa istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemaller, kemaller;
o Habib'in tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih,
kusur, naks addedilecek bir şeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten,
çirkin şeylerden münezzeh, müberra değil midir? Elbette münezzehtir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenâb-ı Hakk'ın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet
etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kasdıyla da o nimetleri
ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyhv ifrat ve tefritten kurtulmak için
istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:
Her
bir nimetin iki vechi vardır. Bir vechi insana aittir ki insanı tezyin eder,
medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebeb olur. Mucib-i fahr olur,
sarhoş olur. Mâlik-i Hakikî'yi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna
düşürtür.
İkinci
vechi ise, in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân,
in'amını ifşa, esmasına şehadet eder. Binaenaleyh tevazu, ancak birinci vecihle
tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi,
ikinci vecihle manevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa kibir ve gururu
tazammun ettiğinden mezmundur. Tevazu ile tahdis-i nimet şöylece bir içtimaları
var:
Bir
adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama başka bir
adam “Ne kadar güzel oldun.” dediğine karşı “Güzellik paltonundur.” dediği
zaman, tevazu ile tahdis-i nîmeti cem'etmiş olur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet,
kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun
haberi olmuyor. Hattâ tenbel olan adam çalışkanı sever. Zaîf olan kavîyi takdir
ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun.
Dünya
da umûr-u diniyeye ve a'mal-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu
cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki
âlemde göründüğüne nazaran ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde
ihlası kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî
bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlas
ile ibtal eder. Çünki sevab i'tasında ve ücret aldığında, nâsı Rabb-i Nâs'a
şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.
sh: » (Ms: 208)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Keramet ile istidrac mânen birbirine mübayindir. Zira keramet,
mu'cize gibi Allah'ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametin Allah'tan
olduğunu bilir ve Allah'ın kendisine hâmi ve rakîb olduğunu da bilir. Tevekkül
ü yakîni de fazlalaşır. Lâkin bazan Allah'ın izniyle kerametlerine şuuru olur,
bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.
İstidrac
ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garib fiilleri izhar
etmekten ibarettir. Fakat bu istidrac sahibi, nefsine istinad ve iktidarına
isnad etmekle enâniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki اِنَّمَا
اوُتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ okumaya başlar. Lâkin o inkişaf, tasfiye-i
nefs ve tenevvür-ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidrac ile ehl-i
keramet arasında tabaka-i ûlâda fark yoktur. Tam manasıyla fenaya mazhar
olanlar ise, onlara da Allah'ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar
da, o eşyayı fenâ fillâh olan havaslarıyla görürler. Bunun istidracdan farkı
pek zâhirdir. Zira zâhire çıkan bâtınlarının nuraniyeti, mürâîlerin zulümatıyla
iltibas olmaz.
* * *
وَ
اِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tesbihat, ibâdât, gayr-ı mahdud envâ'larıyla her şeyde vardır.
Fakat, her şeyin kendi tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini daima bilip şuur
edinmesi lâzım değildir. Çünki husul huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibâdet
edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih veya sıfatı malûm bir
ibâdet olduğunu bilirlerse kâfidir. Zâten Mabud-u Mutlak'ın ilmi kâfidir.
İnsandan mâada mahlukatta teklif olmadığından, onlara niyet lâzım değildir. Ve
keza amellerinin sıfatını bilmek de lâzım değildir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan-ı mü'minin kıymeti, ihtiva ettiği san'at-ı âliye ile esmâ-i
hüsnadan in'ikas eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin
kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür.
Kezalik bu âlem de, eğer Kur'anın tarif ettiği gibi mana-yı harfiyle, yani
Cenâb-ı Hakk'ın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymettar
olur. Eğer felsefenin dediği gibi, mana-yı ismiyle yani hiç bir fâil, Hâlık ile
bağlı olmayıp müstakill-i bizzât nazarıyla bakılırsa, kıymeti camid, mütegayyir
maddesinde mün
sh: » (Ms: 209)
hasır kalır. Kur'andan istifade edilen ilmin felsefe
ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebarüz eder: وَجَعَلَ
الشَّمْسَ سِرَاجًا Bu hükm-ü
Kur'anî esma-i hüsnanın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:
Ey
insan! Bu şems, azametiyle beraber size müsahhardır. Meskenlerinize nur
veriyor. Yemeklerinizi hararetiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir
Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup misafirhanesinde sâkin
misafirlerini ziyalandırıyor.
Felsefenin
hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. arz ile seyyarat, ondan
uçan parçalardır. Cazibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket
ediyorlar.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsanın Cenâb-ı Hak'tan hiç bir hakkı taleb etmeye hakkı yoktur.
Bilakis daima ona şükretmeye medyundur. Çünki mülk onundur. İnsan onun
memlûküdür.
MU'CİZE-İ KÜBRADAN BİRKAÇ KATREYİ TAZAMMUN EDEN ONDÖRDÜNCÜ REŞHA
BİRİNCİ
KATRE: Nübüvvet-i Ahmediye'yi (A.S.M.) isbat eden deliller ne ta'dad ve ne
tahdid edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan
tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuaat” adlı eserimde o şemsin bazı
şuaları beyan edildiği gibi, “Lemaat” adlı ikinci bir eserimde Kur'anın i'caz
dereceleri, kırka iblağ edilmiştir. Ve o vücuh-u i'cazdan belâgat-ı nazmiyeye
ait bir vecih de İşârât-ül İ’caz nam eserimde beyan edilmiştir. İştihası
olanlara o üç kitabı tavsiye ediyorum.
İKİNCİ
KATRE: Geçen derslerden anlaşıldığı üzere Hâlık-ı arz ve semavatın, nev'-i
beşerin ıslah ve terbiyesi için inzâl ettiği Kur'anın pek çok vazife ve
makamları vardır.
Evet
Kur'an kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla
okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu kitab-ı âlemin tefsiri
olduğu gibi; arz, semavat sahifelerinde müstetir esma-i hüsnanın definelerini
keşşaftır. Ve şu âlem-i şehadete âlem-i gaybdan bir lisandır. Ve âlem-i İslâmın
güneşi olduğu gibi, âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenab-ı Hakk'ın zâtına,
sıfâtına, esmasına, şuunatına bir bürhan ve bir tercümandır. Ve keza nev'-i
beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, dua kitabı, davet kitabı, ibadet kitabı,
emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zâhiren bir kitab şeklinde ise
de, ihtiva ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitab hükmündedir.
ÜÇÜNCÜ
KATRE: Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında “Altı
Nokta”dan ibarettir.
Birinci
Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir dua kitabı, bir davet kitabı olduğuna
nazaran, surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı
hikmettir. Çünki zikir ve duadan maksad sevabdır ve merhamet-i İlahiyeyi
celbetmektir. Malûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o
nisbette sevab kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi
tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde
tesiri, te'kidi vardır.
İkinci
Nokta: Kur'an bütün beşerin tabakatına hitab ve de
sh: » (Ms: 211)
va olduğu için, zeki-gabî, takî-şakî, zâhid gayr-ı
zâhid, bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlahiyeye mazhar ve bu eczahane-i
Rahmaniyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve daima
okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler
bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki her bir sure hemen hemen bir küçük
Kur'an hükmünde olsun ki herkes sühuletle istediği vakit istediği sureyi
okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet وَلَقَدْ
يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ
لِلذِّكْرِ olan
âyet-i kerime bu hakikatı isbat ediyor.
Üçüncü
Nokta: Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilaflarıyla tebeddül eder. Noksan ve
fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç,
midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hacet, her günde olur. Ziyaya
olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza...
Kezalik
manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda “Allah”
kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit “Besmele”ye her saatte “Lâ ilahe illallah”a
ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...
Binaenaleyh;
âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza
o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.
Dördüncü
Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an bu metin din-i azîmin esasatını ve İslâmiyetin
erkânını tesis ettiği gibi, içtimaat-ı beşeriyeyi tebdil eden bir kitabdır.
Malûmdur ki: Müessis olan zât, vaz'ettiği esasları güzelce yerleştirmek için
tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sabit kalır, takarrur
eder, unutulmaz.
Ve
keza Kur'an beşerin muhtelif tabakalarından kâlî veya hâlî yapılan suallere
lâzım olan cevabları veren umumî bir mürşid-i mücibdir. Malûm ya, sual tekerrür
ederse cevab da tekerrür eder.
Beşinci
Nokta: Bilirsiniz ki, Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri îman
ve tasdike dâvet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları;
marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikın,
kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü
üslûblarla tekrara ihtiyaç vardır.
Altıncı
Nokta: Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var,
bir muttala' var. Ve her bir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar
vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet her yerde öbür münasib bir vecih için, bir
faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatte
tekrar değildir.
sh: » (Ms: 212)
DÖRDÜNCÜ
KATRE: Kur'anın felsefî mesail-i kevniyenin bir kısmında ihmal ile, bir
kısmında ibham ile, öteki kısmında icmal ile işaret ettiği derece-i i'cazı
“Altı Nükte” zımnında izah ediyoruz.
Birinci
Nükte: S: Ne için Kur'an da, hikmet ve felsefe gibi kâinattan bahsetmiyor?
C:
Felsefe hakikattan udûl etmiş, kâinata mana-yı ismiyle bakarak, kâinatı kâinat
hesabına istihdam ediyor. Kur'an ise, Haktan hak ile nâzil olmuş, hakikata
gidiyor. Mevcudata mana-yı harfiyle bakarak Hâlıkının hesabına istihdam ediyor.
S:
Ulvî ve süflî ecramın mahiyetleri, şekilleri, hareketleri hakkında fennin
verdiği beyanat gibi beyan lâzım iken, mübhem bırakılmıştır?
C:
Bu gibi mes'elelerde ibham daha mühimdir. Ve icmal daha cemil ve güzeldir.
Çünki Kur'an, istitradî ve tebeî olarak Cenab-ı Hakk'ın zâtına, sıfatına
istidlâl için kâinattan bahsediyor. İstidlâlin birinci şartı, delilin neticeden
daha zâhir ve malûm olması lâzımdır. Eğer fencilerin iştihası gibi “Şemsin
sükûnuna, arzın hareketine bakmakla Allah'ın azametini anlayınız.” demiş
olsaydı, delil müddeadan daha hafî olurdu. Ve insanların ekserisi, ekser
zamanlarda fehmedemediklerinden inkâra zehab ederlerdi. Halbuki, irşad ve
hidayet zamanlarında cumhurun derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz
söylemek îcabeder. Maahaza ekseriyete yapılan müraattan, ekalliyette kalanın
mahrumiyeti neş'et etmez. Çünki onlar da istifade ediyorlar. Amma mes'ele
makûse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünki fehimleri
kasırdır.
Ve
sâniyen: Belâgat-ı irşadiyenin şe'nindendir ki, avamın nazarına, âmmenin
hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki; nazarları tevahhuş,
fikirleri kabulden imtina' etmesin. Binaenaleyh cumhura olan hitabın en belîği
zâhir, basit, sehl olmasıdır ki âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl
olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.
Ve
sâlisen: Kur'an mevcudatın ahvalinden ancak Hâlıkları için bahseder. Mevcudatın
zâtlarına ait değildir. Bu itibarla Kur'anca en mühim, kâinatın Hâlık'a nâzır
olan ahvalidir. Fen ise, Hâlık'ı işe katmıyor. Kâinatın ahvalinden bizâtiha
bahsediyor. Ve keza Kur'an bütün insanlara hitab eder. Ve ekseriyetin fehmini
müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız fenciler
ile konuşur. Avamı nazara almıyor. Avam taklidde kalıyor. Bu itibarla fennin
tafsilâtını ihmal veya ibham, maslahat-ı âmme ve menfaat-i umumiyeye nazaran,
ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir.
sh: » (Ms: 213)
Ve
râbian: Kur'an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir
kitabdır. Bu itibarla irşadın belâgatı îcabınca, ekseriyeti, nazarlarında
bedihî olan mes'elelere karşı mükâbereye, mugalataya îka' ve icbar etmemek
lâzımdır. Ve onlarca mahsus, meşhud, maruf olan bir şeyi lüzumsuz yerde tağrir
etmemek lâzımdır. Ve keza vazife-i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin
ihmal veya icmali lâzımdır. Mes'ele, şemsin zâtından, mahiyetinden bahsetmek
değildir. Ancak, âlemi tenvir etmekle, hilkatin nizam merkezi ve âleme mihver
olması gibi hârika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hâlıkın
azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmektir.
İkinci
Nükte: وَجَعَلْنَا
الشَّمْسَ سِرَاجًا
S:
Ne için şems “sirac”la tavsif edilmiştir. Halbuki ehl-i fence, şems arza tâbi
değildir ki ona sirac olsun. Belki arz ile seyyarat kendisine tâbi olan bir
merkezdir?
C:
“Sirac” tabiri şöyle bir tasvire işarettir ki: Âlem bir saray gibidir.
Mevcudatı, o sarayın müştemilâtı, tezyinatı makamında olduğu gibi, şems de, o
saray halkını tenvir eden İlahî bir lüküstür. Ve keza “sirac” tabiri Cenâb-ı
Hakk'ın rubûbiyetinden doğan vüs'at-ı rahmetine ve o rahmet içinde derece-i
in'am ve ihsanına bir ihtar ve azamet-i saltanatı içinde vahdaniyetine bir
ilândır ki, müşriklerin mabud ittihaz ettikleri kocaman şems, âlem sarayında
lüküs vazifesiyle muvazzaf müsahhar bir memur ve bir hizmetkârdır. Malûmdur ki,
lâmba hizmetini gören camid bir şeyin ibadete, yani mabud olmaya hiç liyakatı
var mıdır?
Üçüncü
Nükte: Kur'an'ın takib ettiği makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye: Ubudiyetle
tevhid, risalet, haşir, adalet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği mes'eleler
ancak bu maksadlara vesilelerdir. Bu itibarla vesilelerde yapılacak tafsilât,
ol babdaki kavaide muhaliftir. Çünki malayani ile iştigal, maksadı geri
bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesail-i kevniyede Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan
ihmal veya ibham veya icmal yapmıştır. Ve keza Kur'anın muhatablarından kısm-ı
ekseri avâmdır. Avâm sınıfının hakaik-i İlahiyenin ince ve müşkil kısmına
fehimleri kadir değildir. Ancak temsil ve icmaller ile fehimlerine
yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki Kur'an, kesret ile temsilleri
zikrediyor. Ve istikbalde keşfedilecek bazı mesailde de icmal yapıyor.
Dördüncü
Nükte: Bu Nükte mütercim tarafından tayyedilmiştir.
sh: » (Ms: 214)
Beşinci
Nükte: Müellif-i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.
ALTINCI
KATRE: Kur'an başka kelâmlar ile mukayese edilmez. Aralarında münasebet yoktur.
Evet kelâmın ulviyetine, kuvvetine, hüsnüne, cemaline kuvvet veren mütekellim,
muhatab, maksad, makam olmak üzere dört şeydir. Ediblerin zannettikleri gibi
yalnız makam değildir. Demek, bir kelâmın derece-i kuvvetini anlamak istediğin
zaman; fâiline, muhatabına, gayesine, mevzuuna bak. Bunların dereceleri
nisbetinde kelâmın derecesi anlaşılır.
Evet
meselâ: O kelâm emir veya nehiy olursa, irade ve kudreti tazammun ettiğinden
derecesine göre tezauf ediyor. Meselâ: Kur'anın يَا اَرْض ابْلَعِى
مَاءَ كِ وَيَا
سَمَاءُ اَقْلِعِى âyetiyle,
sema ve arza verdiği emrin tazammun ettiği yüksek ve kat'î irade ve kudret ile
derhal semaî sehab çekilir, arz da suyunu yutar. Ve keza arz ve semaya اِئْتِيَا
طَوْعًا اَوْ كَرْهًا âyetiyle
verilen emri itaatla kabul etmelerinden, o emirdeki irade ve kudretin derece-i
kuvveti ve dolayısıyla kelâmın derece-i ulviyeti tebarüz eder. Fakat,
insanların camidata verdikleri emirler, mütekellimindeki irâde ve kudretin
za'fiyeti nisbetinde ruhsuz, hayalî hezeyanlardan farkları yoktur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenâb-ı Hakk'ın “A'lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esmâ ve sıfât
ve ef'alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir. Çünki maksad, bizzât
ve hakikî bir mevsufu gayr-ı hakikî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir
mevsufla tafdil etmektir.
Ve
keza izzet-i İlâhiyeye de münafî değildir. Çünki maksad, sıfat ve ahval-i
İlahiye ile mahlukatın sıfat ve ef'ali arasında bir müvazene yapmak değildir.
Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki,
sıfat-ı İlâhiyeye bir naks olsun.
Evet
masnuattaki kemalât, Cenab-ı Hakk'ın kemalinden in'ikas eden bir gölge olduğuna
nazaran, masnuat, sıfât-ı İlâhiye ile müvazene hakkına mâlik değildir.
Şu'le
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bütün esma-i hüsnanın ifade ettiği manalar ile bütün sıfat-ı
kemaliyeye Lâfza-i Celâl olan “Allah” bil'iltizam delalet eder. Sair ism-i
haslar yalnız müsemmalarına delalet eder. Sıfatlara delaletleri yoktur. Çünki
sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur.
Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delaletleri yoktur. Amma
Lâfza-i Celâl bil-mutabakat Zât-ı Akdes'e delalet eder. Zât-ı Akdes ile sıfat-ı
kemaliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan sıfatlara da bil-iltizam delalet
eder. Ve keza uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has
olan “Allah”ın da o sıfatı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza “Allah”
kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh “Lâ
ilahe illallah” kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu
itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir
kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hâlıka illallah”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ
Kayyume illallah” gibi... Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu
kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Mademki her şeyin Allah'tan olduğunu bilirsin ve ona iz'anın
vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek
lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zâhiriye
vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinat hâdiselerinden insanın
heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. Eğer
heva sahibi, bu esbab-ı zâhiriyeyi görüp Müsebbib-ül Esbab'dan gaflet etmese,
itirazlarını tamamen Allah'a tevcih eder.
sh: » (Ms: 216)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Dualar üç kısımdır.
Birisi:
İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadalı hayvanatın, -meselâ-
acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadalar dahi kavlî
dualardandır.
İkinci
Kısım: Nebatat, eşcarın bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları
ihtiyacî dualardır.
Üçüncüsü:
Tahavvül, tekemmül şe'ninde olan şeylerin, lisan-ı istidad ile hissedilen
istidadî dualarıdır. Evet her şey Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ettiği gibi lisanıyla,
ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah'a dua eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! اekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan
evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve
binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken; o eğri-büğrü ihtimaller,
yollar içinden çekilip doğru ve müstakim müntec bir şekle, bir vaziyete
sevkedilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâm-ül Guyub'un
terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret
kitablarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir,
ilm-i ezelîden alınmıştır. Yahut Kader kitablarından yazılmış bazı düsturlardır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Mü'min olan zât, mâna-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir
âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mâna-yı ismiyle, yâni müstakil bir
“Ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır.
Bir ciheti, kendi zât ve sıfatından ibarettir. Diğer ciheti, Sânia ve esmâ-i
hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar.
İkinci
cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına
bir harf miktarı -o da bir vecihle- delâlet eder. Kâtibine çok vecihler ile
delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.
Kezalik
Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve
bir vecihle delâlet eder. Amma Nakkaş-ı Ezelî'ye pek çok vücuhla delâlet eder.
Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi inşad eder. Kavaid-i
mukarreredendir ki: “Mâna-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o
mâna-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mâna-yı ismî, sadık,
kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mâna-yı ismî ile kâinata
bakan felasifenin kitablarında kâinata ait hükümler, nefs-ül emirde örümceğin
nescinden zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünüyor.
sh: » (Ms: 217)
Ehl-i
kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm-u kevniyeye mâna-yı harfiyle, istidlal için
tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibalin
evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını isbata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın
re'yleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık
olmasa bile onların müddeasına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar.
Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re'yleri mesail-i felsefiyede edna ve zaîf
görünür. Amma mesail-i İlahiyede demirden daha metindir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Cenâb-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tazib etmesi
adldir. Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i
istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı
takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Masiyet ile azab arasında kavî bir
münasebet vardır. Hattâ ehl-i i'tizâl, masiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile
masiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tazibin de
vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, Rahmet-i
İlahiyeye münafî değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır. Nisyanın en
kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında
nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler
görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir. Bu
itibarla ehl-i dalâl ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler. Evet
dâll olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak
firavunlaşır. Lâkin mükâfatın, menfaatın tevziinde bir zerreyi bile terketmez.
Amma nefsini unutan ehl-i kemal sa'y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden
evvel nefsini ileri sürüyor; fakat neticelerde, faidelerde, menfaatlerde
nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Mü'minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle
kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki; her bir ferd,
kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevab cemaatten kazanıyor.
Ve her bir ferd ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma... Ve keza her bir ferd arkadaşlarının
saadetinden zevk alır ve Hallâk-ı kâinata ubâdiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye
namzed olur.
İşte
mü'minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvî, manevî teavün ve
birbirine yardımlaşmak ile hilafete haml, emanete
sh: » (Ms: 218)
mazhar olmakla beraber mahlukat içerisinde mükerrem
ünvanını almıştır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi
göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu
zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta
şiddet-i tevaggulden dolayı îman, İslâm ve Kur'anın hakaikından pek uzak
mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye
vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de
benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri
keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur'an nurlarını da keşfedebilirler
diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez.
Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında
çürütmüştür.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sem', basar, hava, su gibi umumî nî'metler daha ehemmiyetli, daha
kıymetli olduklarına nazaran, hususî şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak
ve liyakatları vardır.
Binaenaleyh
o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfrân-ı
nîmet sayılır. Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî
nimetlere karşı Allah'a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümulü
yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki en büyük nîmet, âmm ve dâimî
olan nîmetlerdir. Umumiyet kemâl ve ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da
ulviyet ve kıymete delâlet eder.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza
eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur'an,
hakikat ve şeriat, hikmet ve mârifet kitabı olduğu gibi; zikir, dua ve davetin
de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette te'kid lâzımdır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'anın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait
bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor.
Cüz'iyatın bahislerinden sonra rubûbiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfat-ı
kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin,
âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere
neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki sâmiin zihni âyetlerde
zikredilen cüz'iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini
unutmasın ki, ubûdiyet-i fikriyesine halel gelmesin.
sh: » (Ms: 219)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Velilerin himmetleri, imdadları, mânevî fiilleriyle feyiz
vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır. Hâdi, Mugis, Muîn ancak Allah'dır. Fakat
insanda öyle bir lâtife, öyle bir halet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne
sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o
matlubu yerine getirir. O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis
edemedim.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi
altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap:
Silsile-i
nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra mevcudat-ı
maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da
peyderpey vücuda çıkan evlâd ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice
bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnuu olduğu gibi, ikinci kısım
da aynen o Sâni'in masnuu olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve
müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evlâdının icadından
daha garib değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayaseden anlaşıldı ki:
Vukuat-ı maziye, Sâni'in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna şehadet
eden bir takım mu'cizelerdir.
Evet
kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının her şeye Kadîr ve
her şeye Alîm olduğuna delâlet eden hârikalardır.
Kezalik
nebatat ve hayvanat, enva'ıyla, efradıyla, Sâni'lerinin her şeye kadir olduğuna
şehadet eden san'at hârikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrat ile şümus
mütesavi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza
ağaçların çürümüş dağılmış yapraklarının iadeten ihyası arasında fark yoktur.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihya-yı
arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz
damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir.
Ve tevâzu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır.
Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı Semavat'a daha yakın bir yoldur.
Zira kâinatta tecelli-i rubûbiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve
Hayy, Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır. Nasılki arş-ı rahmet su
üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve
cilvelere en yüksek bir âyinedir. Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar lâtif
olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nuranî ve latif bir şeyin de
âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmanın cilvelerini
sh: » (Ms: 220)
cilâlı
gösterir. Meselâ hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyası görünür. Su
âyinesinde şems, ziyasıyla görünürse de elvan-ı seb'ası görünmüyor. Fakat
toprak âyinesi, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyasındaki yedi rengi de
gösterir. اَقْرَبُ مَا يَكُونُ
ا الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ
وَ هُوَ سَاجِدٌ olan
hadîs-i şerif, bu sırra işareten şehadet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve
toprağa inkılâb etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Aklım yürüyüş yaparken, bâzen kalbimle arkadaş olur. Kalb
zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mûtad bürhan şeklinde bir
temsil ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır-ı Hakîm'in kâinattan sonsuz bir uzaklığı
olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet ilim ve kudretiyle bâtınların
en bâtınında bulunduğu gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde
dâhil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir. Evet âsâr-ı rahmetine
mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf
olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garpta iki
şeyi bir anda yaratan Sâniin, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar
uzaklığı lâzımdır. Ve keza her şeyin kayyûmu olduğu cihetle de, her şeyin
nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd
ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail
arasındaki mübâyenet-i lâzımesidir. Meselâ: Şems timsallerine kayyûm olduğu
için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semada
bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu'diyeti vardır.
***
sh: » (Ms:
221)
Şu'le'nin Zeyli
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiç bir şey gizlenemez. Ve
gayr-ı mütenahî bir daire-i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr-ı
mütenahînin tenahisi lâzım gelir. Ve keza hikmet-i İlahiye her şeye değeri
nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve
keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm'in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan
teveccühüne mani olamaz. Ve keza maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhit
bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev bir ferdini gizletemez. Ve
keza küçük olan bir şey mazhar ve mahal olduğu san'at nisbetinde büyür. Ve
küçük şeylerin nevileri büyük olurlar. Ve keza azamet-i mutlaka şirketi aslâ
kabul etmez. Ve keza fevkalâde bir sühuletle, hârika bir sür'atle, mu'ciz bir
ittikan ve intizamla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi
en küçük ve daha küçük havaî, maî, türabî hayvanlar boş zannedilen âlemin
yerlerini doldurmuşlardır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Nefsine olan muhabbeti îcab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti
ise, Hâlıkına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünki nefsinden o daha karibdir.
Evet senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlıkın
nazarı ve ilmi altındadır.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Âlemde tesadüf yoktur. Evet bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz
bahçesinde, bütün ağaçların dallarında çiçeklerin yapraklarında, mezruatın
sünbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tanaggum ve terennüm ile
inşad ettikleri iman kulağıyla, basiret gözüyle dinlenilirse, tesadüf
şeytanları bile kabul ile hayran olurlar.
sh: » (Ms: 222)
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad'e isnad etmediğin takdirde,
âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlahiye adedince
ilahları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet gözünü şemsden yumduğun ve
timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine ma'kes olan şeylerin
adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun.
İ’lem
Eyyühel-Aziz! Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahman-ı
Rahîm ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın senin bekan için kâfidir.
Yahu,
her şeyi sahib-i hakikîsine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat
edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin
edecek o kadar ilahları kabule muztar kalacaksın.
Nokta
مِنْ
نُورِ مَعْرِفَةِ
اللّهِ جَلَّ جَلاَلُهُ
(Kırkbeş Sene Evvel Te'lif Edilmiş Bir Risalenin Bir
Kısmıdır.)
İFADE-İ MERAM
Bir
bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü,
yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhatablarımı da öyle arzu ederim.
Derler:
–
Sözlerin iyi anlaşılmıyor?
Bilirim
ki kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyliyeyim zuhurat öyle.
“Şuaat” ve şu kitabda mütekellim âciz kalbimdir. Muhatab âsi nefsimdir.
Müstemi' müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayet-ül
gayat olan Marifetullahın bir bürhanı olan marifet-ün Nebi'yi “Şuaat”ta bir
nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzât olan tevhidin lâyuhad berahininden
yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i
kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek
imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kasırımla göstermek
isterim.
آمَنْت بِاللّهِ
وَ مَلئِكَتِهِ
وَ كُتُبِهِ وَ
رُسُلِهِ وَ الْيَوْمِ
اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ
خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ
مِنَ اللّهِ تَعَالَى
وَ الْبَعْث بَعْدَ الْمَوْتِ
حَقٌّ اَشْهَد اَنْ لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّه وَ اَشْهَد اَنَّ مُحَمَّدً
رَسُولَ اللّهِ
Said Nursî
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْد لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَة وَالسَّلاَم عَلَى مُحَمَّدٍ
خَاتَمِ النَّبِيِّنَ
وَ عَلَى آلِهِ
وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
اَللّه لاَ اِلهَ
اِلاّ هُوَ اْلحَىّ الْقَيُّومُ maksudumuzdur, matlubumuzdur.
Gayr-ı
mütenahî berahininden dört bürhan-ı küllîyi irad ediyoruz.
Birinci
Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuaat'ta
tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır.
İkinci
Bürhan: Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır.
Üçüncü
Bürhan: Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan, Kelâm-ı Akdes'tir.
Dördüncü
Bürhan: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden
birbirine gelen seyyaratın mültekası vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet
fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.
BİRİNCİ
BÜRHAN: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “hakikat-ı Muhammediye”dir ki,
risalet noktasında en muazzam icma ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden
mecmu-u enbiyanın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye
istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte
bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün
edyanın tasdikiyle ve bütün mu'cizatının te'yidiyle musaddak olan bütün akvaliyle,
vücud ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek şu davada ittihad etmiş bütün
efazıl-ı beşer namına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdiklere mazhar,
büyük, derin, durbîn, safi, keskin, hakaik-aşina bir gözün gördüğü hakikat,
hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
İKİNCİ
BÜRHAN: Kâinat kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları,
efraden ve terekküben Zât-ı Zülcelal'in vücud ve vahdetini, elsine-i
mahsusaları kıraat ile وَ اِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ tilavet
sh: » (Ms: 225)
ediyorlar.
Cemi' zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfat ve saire vücuh ile hadsiz
imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir
sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşa hikemi intac
ettiğinden, Sâniin vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan
latife-i Rabbaniye içinde ilân-ı Sâni' eden misbah-ı îmanı ışıklandırıyorlar.
Evet bir nefer, nefsinde ve takımında ve bِlükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de,
kendi başıyla zât, sıfat, keyfiyetindeki imkânat cihetiyle Sânii ilân ettiği
gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i
kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir
zerre, müvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her
takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikmeti intaç ettiklerinden Sâniin kasd ve
hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için Sâni'-i
Zülcelal'in berahini, zerrattan kat kat ziyade olur. Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللّهِ
بِعَدَدِ اَنْفَاسِ
الْخَلاَئِقِ
hakikattir mübalağa değil; belki nâkıstır.
S:
Neden aklıyla herkes göremiyor?
C:
Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.
تَأَمَّلْ
سُطُورَ الْكَائِنَاتِ
فَاِنَّهَا * مِنَ اْلمَلأِ
اْلاَعْلَى اِلَيْكَ
رَسَائِل
Yani:
“Sahife-i âlemin eb'ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî'nin yazdığı silsile-i
hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki
mele-i a'lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a'lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın.”
Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nezzamı güneş gibi
içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan bu
kitab-ı kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye,
farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile
o i'caza karşı secde ederek
سُبْحَانَكَ
لاَ قُدْرَةَ لَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَزِيز الْحَكِيم diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün
kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bahusus zîhayat bir harfi, bütün
cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın
öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad
etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Demek
sivrisineğin gözünü halkeden, gü
sh: » (Ms: 226)
neşi dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim
eden manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. Sünuhat'ın dokuzuncu sahifesinde
مَا
خَلْقَكُمْ وَلاَ
بَعْثُكُمْ اِلاَّ
كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrına
müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl
şehd-i şehadet o mu'cize-i kudretin lisanından akıyor. Veyahut şu kitabın bir
noktası olan hurdebinî bir huveynat ki, çok defa büyülttükten sonra görünür.
Dikkat et! Nasıl mu'ciznüma, hayret-feza bir misal-i musaggar-ı kâinattır.
Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi, cezaletli, mûciz bir
nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmıştır. Eğer insaf ile
dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i
dakika-i bedia-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan
ve imkânatından evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden
husulünü, muhal-ender muhal göreceksin.
Eğer
her bir zerrede hükema şuuru, etibba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve
her bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen,
belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zîhayat
makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet vardır ki, ancak
bütün kâinatı, bütün şuunatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun'u
olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabiîden
olamaz. Bahusus o esbab-ı tabiiyenin üss-ül esası hükmünde olan cüz-ü
lâyetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın içtimalarının hortumu
üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası
zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın
kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten
haricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla
kabul ederiz.
S:
Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü enva' gibi umûr-u bâtılaya
neden ihtimal veriliyor?
C:
Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esas-ı
fasidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini ikna
etmek suretinde kasden ve bizzât ona müteveccih olursa muhaliyetine ve makul
olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni' sebebiyle
hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir. Dalalet ne kadar acibdir. Zât-ı
Zülcelal'in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı aklına
sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor.
sh: » (Ms: 227)
Evet
meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât
yemin etti: “Hilâli gördüm.” Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin takavvus etmiş
beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i
teşkil-i enva' nerede?
İnsan
fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir. Hak
zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalalet başına düşer;
hakikat zannederek başına giydiriyor.
S:
Nedir şu tabiat, kavanin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
C:
Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a'zasının ef'alini
intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı
fıtriyedir ki, sünnetullah ve tabiat ile müsemmadır. Hilkat-ı kâinatta câri
olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir. Kuva
dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin dedikleri şey,
her biri şu şeriatın birer mes'elesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak
istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı
hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine
girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren nüfusun istidad-ı
şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Halbuki kör, şuursuz tabiat,
kat'iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona
ünsiyet edecek hiç bir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya
kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ızdırar ile
veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan
sudûru tahayyül edilmiş.
Halbuki
tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir,
fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret
değil; şeriat-ı irâdiyedir, hakikat-ı hariciye değil. Meselâ: Yirmi yaşında bir
adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhteşem ve sanayi-i nefisenin
âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyen hariçten gelme hiç
bir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken
tanziminin kavaninini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes-i şuur olduğundan, bir
fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder. İşte Sâni'-i Zülcelal'den tegafül
sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla
kendilerini aldatmışlar.
Şeriat-ı
İlahiye ikidir:
Biri:
Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim
eder.
sh: » (Ms: 228)
İkincisi:
Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir
ki, bütün kâinatta câri olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir.
Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci
şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası
olan te'sir ve icâdâ mâlik değillerdir.
Sâbıkan
sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her
şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi
yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.
Şu
ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddid, hem birbirinden
haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i
avrânın eline vermiştir.
قُلِ
اللّه ثُمَّ
ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ
يَلْعَبُونَ
Elhasıl:
İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve
te'lifindeki i'caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir
ilm-i lâyetenâha, bir irade-i ezeliyenin eserleridir.
S:
Nazm ve nizam-ı tamme ne ile sabittir?
Elcevab:
Nev'-i beşerin havas ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-ı tamme
ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünki; her bir nev'e dair bir fen ya teşekkül
etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi
nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavaid-i külliye
desatirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i
fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her
bir şey, hikmet üzere vaz' edilmiştir. Faidesiz abes yoktur. Şu (*) bürhanımız
değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer
lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sada-yı bülendine iştirak ederek
“Lâ İlahe İllallah” diye zikrediyorlar.
ÜÇÜNCÜ
BÜRHAN: Kur'an-ı Azîmüşşan'dır. Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını
yapıştırsan işiteceksin: “Allahü Lâ İlahe İlla Hu”yu tekrar ediyor. Hem gayet
mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa
veya kökü bozuksa, semere ver
_________________________________
(*)
Delaletçe sîması bir “Hu” lafzına benzer ki, o “Hu”nun her bir cüz'ü küçük
“Hu”lardan, her bir küçük “Hu” da küçücük “Hu”lardan teşekkül etmiştir.
sh: » (Ms: 229)
mez. Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat
o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki cürsûmesinde olan
mes'ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve
hakikatı tazammun ediyor. Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş
olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure
âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı (ağaç dalı) yine
sabit hakaik ile meyvedardır.
Hem
derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan
mes'ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiç bir şaibe-i tereddüd hiç bir
tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaika esas addederek
müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona
giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı gibi o şedid kuvvet,
sun'î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i'caz her ihbarını tasdik eder.
Tezkiyeden müstağni kılar.
Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır. Evet
şu bürhan-ı münevverenin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i'caz; altında
mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde
hedefinde hayır ve saadet; nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var
ki girebilsin.
Marifet-i
Sâni' denilen kemalât arşına uzanan mi'racların usûlü dörttür.
Birincisi:
Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.
İkincisi:
İmkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır.
Bu
iki asıl, çendan Kur'andan teşaub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete
ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masun kalmamışlar.
Üçüncüsü:
Şübehat-âlûd hükema mesleğidir.
Dördüncüsü
ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'aniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber,
cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh
cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'rac-ı Kur'anîdir. Hem o arşa çıkmak
için dört vesile vardır: İlham, talim, tasfiye, nazar-ı fikrî.
Tarîk-ı
Kur'anî iki nevidir:
Birincisi:
Delil-i inâyet ve gayettir ki, menafi-i eşyayı ta'dad eden bütün âyât-ı Kur'aniye
bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın
nizam-ı ekmelinde ittikan-ı san'at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise
Sâniin kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira
ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan,
mevcudatın silsilelerindeki halka
sh: » (Ms: 230)
lardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılâbat-ı
ahvalin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle,
Sâniin kasd ve hikmetine kat'î şehadet ediyorlar. Ezcümle:
Fenn-i
hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva'ın büyük peder ve âdemleri
hükmünde olan mebde'lerinin her birinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve
itibarî olan kavanin, kör ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise bu kadar
hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen
dehşet-engiz birer makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i
kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd, her bir nevi müstakillen Sâni'-i Hakîm'in
dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.
Kur'an-ı
Kerim فَارْجِعِ
الْبَصَرَ هَلْ
تَرَى مِنْ فُطُورٍ der.
Kur'anda delil-i inayet vücuh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor.
Kur'an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta'dad
eden âyâtın fevasıl ve hâtimelerinde galiben akla havale ve vicdanla müşaverete
sevketmek için
اَوَلاَ
يَعْلَمُونَ, اَفَلاَ
يَعْقِلُونَ, اَفَلاَ
يَتَذَكَّرُ ونَ,
فَاعْتَبِرُوا gibi, o
bürhan-ı inâyeti ezhanda tesbit ediyor.
İkinci
Delil-i Kur'anî: “Delîl-i İhtirâ”dır. Hülâsası:
Mahlukatın
her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını
müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Hiç bir nevi'
müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz.
Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikın
gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı
mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve
suretler, a'raziyetleri cihetiyle enva'daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil
edemez. A'raz cevher olamaz. Demek enva'ının fasîleleri ve umum a'razının
havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede
tenasül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.
Feya
acaba! Vâcib-ül Vücud'un lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti
zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete münafî
olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u
kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik
zerratların (Öyle dehşetli salabet bul
sh: » (Ms: 231)
muş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i idamına karşı
dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibda ve icadı,
hiç bir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?
İşte
Kur'an-ı Kerim şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim
ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah'tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur.
Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zâhirîsinde,
dest-i kudret umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin. Bir şeyde iki cihet var:
Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdad ona varid oluyor. Çirkin olur,
şer olur, hakir olur, azîm olur... ilh. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet
ve izzet-i kudret öyle ister.
İkinci
cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde
güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve
ruh ve nur ve vücud, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan mülken ve
melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
DÖRDÜNCÜ
BÜRHAN: Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Şu bürhanda dört nükteyi
nazar-ı dikkate al:
Birincisi:
Fıtrat yalan söylemez. Meselâ, bir çekirdekte meyelan-ı nümuvv der ki: “Sünbülleneceğim,
meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der:
“Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Meselâ bir avuç su, incimad
ile meyelan-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan
çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte bu meyelanlar, irâde-i
İlâhiyeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellileridir, cilveleridir.
İkincisi:
Beşerin havass-ül hams-ı zâhire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan
pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş'ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia,
bâsıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka olan saika vardır. Hem
bir hiss-i sâbia-i bârika olan şaika var. O şevk ve sevk yalan söylemez, yanlış
gidemez.
Üçüncüsü:
Mevhum bir şey hakikat-ı hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i
istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en
mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süfli, en berbad bir mahluk
olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder.
Dördüncüsü:
Akıl tâ'til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi
nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir. Hads ki,
şimşek gibi sür'at-i intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham,
onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak
ve onun mu
sh: » (Ms: 232)
zaafı olan aşk-ı İlahî, onu daima marifet-i
Zülcelal'e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın
cezbiyledir.
Bu nükteleri
bildikten sonra şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki,
kalb bedenin aktarına, neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan
marifet-i Sâni'dir ki, istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan
âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet
verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad.
Ve
kavga ve müzahemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin,
binlerce musibet ve müzahamelere karşı yegâne nokta-i istinad yine marifet-i
Sâni'dir.
Evet
her şeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'-i Hakîme itikad etmezse ve
alelamyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin
adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş, havftan
mürekkeb bir halet-i cehennemnümun ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise eşref ve
ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin her şeyden ziyade perişan olduğunu
istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor.
Şu nokta-i istimdad ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde
hüküm-fermalık, hakikat-ı nefs-ül emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için,
her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni'-i Zülcelâl mârifetini
kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü
daima açıktır. Sâni'-i Zülcelâl bu dört bürhan-ı azîmin kat'î şehadetleriyle
Vâcib-ül Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi',
Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi bütün evsaf-ı celâliye ve cemaliye
ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnûdaki feyz-i kemâl Sâniin zıll-i
tecellisinden muktebesdir. Demek, kâinatta ne kadar hüsn-ü cemal, kemal varsa,
umumundan lâyühad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile
Sâni'-i Zülcelâl muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun,
tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinattaki bütün
kemal ve cemal, Sâni'-i Zülcelalin kemal ve cemaline bir zıll-ı zalîldir ve
bürhanıdır.
Hem
de Sâni'-i Zülcelâl cemî nekaisten münezzehtir. Zira nevakıs mahiyet-i
maddiyatın istidadsızlığından neş'et eder. Zât-ı Zülcelâl maddiyattan
mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş'et eden
evsaf ve levazımatından mukaddestir.
لَيْسَ
كَمِثْلِهِ شَيْءٌ
جَلَّ جَلاَلُهُ سُبْحَانَ
مَنِ اخْتَفَى
لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ
سُبْحَانَ مَنِ
اسْتَتَرَ لِعَدَمِ
ضِدِّهِ سُبْحَانَ
مَنِ احْتَجَبَ
بِاْلاَسْبَابِ
لِعِزَّتِهِ
sh: » (Ms: 233)
Sual: Vahdet-ül vücudu nasıl görüyorsun?
Elcevab: Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir
tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i rubûbiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra
tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret yani لاَ
مُؤَثِّرَ فِى
الْكَوْنِ اِلاَّ
اللّه sonra vahdet-i idare, sonra vahdet-üş şuhud, sonra vahdet-ül
vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer
oluyor. Muhakkikîn-i Sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlâl
edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh,
vahdet-ül vücuddan dem vursa, haddini tecavüz eder. Dem vuranlar, Vâcib-ül
Vücud'a o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek,
yalnız bir vücudu belki bir mevcudu görmüşler. Evet delil içinde neticeyi
görmek, âlemde Sânii müşahede etmek, tarîk-ı istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil-i
ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı
füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken
anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve
hayat-ı sâriye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın
mekayisine sıkıştırdığından çok evham-ı bâtılaya menşe oldu. Maddeperver hükema
ve zaîf-ül itikad ehl-i nazarın vahdet-ül vücudu ile evliyanın vahdet-ül
vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:
Birincisi:
Muhakkikîn-i Sofiye, Vâcib-ül Vücud'a o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak
olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinatın vücudunu inkâr
etmişler. Hükemâ ve zaîf-ül îtikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar
etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i ulûhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece
maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek hattâ ulûhiyeti onda
mezcetmek, hattâ kâinat hesabına ulûhiyetten istiğna etmek derecede tarîk-ı
müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi:
Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu vahdet-üş şühudu tazammun eder.
İkincilerin vahdet-ül mevcudu tazammun eder.
Üçüncüsü:
Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.
Dördüncüsü:
Birinciler evvelen ve bizzât Hakk'a, nazar-ı tebeî olarak halka bakarlar.
İkinciler, evvelen ve bizzât halka bakarlar.
Beşincisi:
Birinciler, Hüdaperesttirler. İkinciler, hodperesttirler.
اَيْنَ
الثَّرَا مِنَ
الثُّرَيَّا وَ
اَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ
الدَّامِسَةِ
sh:
» (Ms: 234)
TENVİR
Meselâ:
Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa,
her biri başka hasiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsden bir
feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır.
Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb'asının tesaviri ve güneşin tecellisi
olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı faraza lisana gelseler, herbiri
“Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir.
آنْ
خَيَالاَتِى كِه
دَامِ اَوْلِيَاستْ
* عَكْسِ
مَهْرُ ويَانِ
بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ Fakat
ehl-i vahdet-üş şühudun meşrebi, fark ve sahvdır. Ehl-i vahdet-ül vücudun
meşrebi mahv ve sekirdir. Safi meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.
تَفَكَّرُ
وا فِى آلاَءِ
اللّهِ وَ لاَ
تَفَكَّرُ وا فِى
ذَاتِهِ فَاِنَّكُمْ
لَنْ تَقْدِرُوا {
حَقِيقَة الْمَرْءِ
لَيْسَ الْمَرْء يُدْرِكُهَا
فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ
ذِى الْقِدَمِ {
هُوَ
الَّذِى اَبْدَعَ
اْلاَشْيَاءَ
وَ اَنْشَاَهَا
فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
“NOKTA”nın
ikinci kısmı, haşir ve melâike ve beka-yı ruha âit olduğundan ve bu hakikatları
kerametli “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Onuncu Söz” gayet parlak bir surette izah
ettiğinden onlara havale edilerek buraya dercedilmedi. Üçüncü kısım ise, Ondört
Ders'ten ibaret “Nur'un İlk Kapısı” namıyla ayrıca neşredildi.
Said Nursî
sh: » (Ms:
235)
MÜNDERECAT HAKKINDA
Bu
mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem”de:
“Bu
Risale, bazı âyât-ı Kur'aniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki mes'eleler
Kur'an-ı Hakîm'in bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki
icmal ve îcaz ve fehmindeki zâhirî müşkilât, sana tevahhuş vermesin. Tekrar
tekrar mütalaa et, tâ ki لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ
وَ اْلاَرْضِ ve emsali
tekrarat-ı Kur'aniyenin sırrı sana açılsın.
Ey
kari! Bu mecmuadaki tevhidin bürhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç
bırakmıyor zannetme. Çünki ben her bir bürhana her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç
hissettim. Harekât-ı cihadiyem beni öyle bir mevkie ilca ediyordu ki, o
mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünki o dehşetli anda diğer
açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim
nurlara delalet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan
büyük bir nura bir işaret koyuyordum... “İlââhir” diye ne kadar güzel bir
mukaddemeyi ve bir hülâsayı -bu mecmua- âdeta şifre gibi bir anahtarı
karilerine takdim ediyor.
* * *
Bu
Mesnevî-i Nuriye'deki risalelerin isimleri “Reşhalar, Katre, Hubab, Habbe”
şeklinde gidiyor. Eğer Katre Risalesi'nin âhirinde merhum Şeyh Safvet
Efendi'nin yazdığı gibi, her bir risaleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun
“Bu bir katre değil bir bahrdır” dediği gibi biz de derdik:
“O
bir lem'a değil bir şemstir. O bir reşha değil bir bahrdır. O bir zühre değil
bir cinandır. O bir hubab değil bir ummandır.”
Fihrist
MUKADDEME
...........................................................................................7-9
1-
LEM'ALAR.............................................................................................10-20
Tevhide
dair olup Risale-i Nur'daki Yirmiikinci Söz'ün esası ve bir cihette
Arabçasıdır. Ondört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlarını, en mufassal bir
surette
وَ
فِى كُلِّ شَيْءٍ
لَهُ آيَةٌ
تَدُ لّ
عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ
hakikatına mazhar edecek bir silsile-i delail ve şehadeti ibraz eden çok
kıymetdar ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir.
Nur'un
Mesnevîsinin başında derc edilen “Lâsiyyemalar”, “Lem'alar”, “Reşhalar”
isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik mes'elelerden bahis
değildir. Aynı mevzu üzerinde gidiyorlar.
2-
REŞHALAR....................................................................................................21-32
Bu
Reşhalar risalesi, îmanın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatını ve
nübüvvet-i Ahmediye'yi (A.S.M.) gayet kat'î ve parlak bürhanlarla isbat ediyor.
Şems nasıl ziya vermemesi mümkün değildir. Aynen öyle de: Ulûhiyet de risaletsiz
mümkün olmadığını isbat ediyor. Ve nübüvvetin hakikatını güneş gibi gösteriyor.
Kâinatı mücessem bir Kur'an-ı kebîr olarak temsil edip, Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm onun âyet-ül kübrası olduğunu, gözünde perde ve kalbinde
pas olmayanlara irâe ediyor.
Bu
hârika risale “Onbir Reşha”dır. Onbirinci Reşha'da, yirmibir mu'cizat-ı
Ahmediyeye (A.S.M.) işaret eden bir salavat-ı şerifeyi o Nebiyy-i Zîşan
Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize getiriyor.
Onbirinci
Reşha'dan sonra uzun bir İ’lem'de, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) -başka bir
tarzda- görülmemiş delilleri gösteriyor.
Bu
risalenin Türkçesi, Risale-i Nur'daki Ondokuzuncu Söz'dedir.
Mesnevî'nin
başındaki bu üç risale “Eski Said”in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın
tabiriyle, “Yeni Said”in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale-i
Nur'a girenler olduğu gibi; Risale-i Nur'u te'lifi zamanında yazdığı Arabça
eserleri de, bu suretle Mesnevî-i Arabiyeye idhal olunmuştur.
3-
LآSİYYEMALAR .........................................................................................33-49
Îmân-ı
Haşre dair olan bu risale Risale-i Nur'daki Onuncu Söz'ün esası olup Barla'da,
Üstadımızın -bir bahar gününde- rahmet-i İlahiyenin âsârını bağ ve bahçelerde
müşahedesinden ve ihtiyarsız olarak فَانْظ رْ
اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
اِنَّ ذلِكَ َلم
حْيِى اْلمَوْتَى
وَهُوَ عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ قَدِيرٌ âyet-i
kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû' etmiş gayet kıymettar ve bu
zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkuresini köküyle kesip İbn-i Sina gibi
acib bir dâhînin “Haşir bir mes'ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez” dediği
haşri en basit fehme de kabul ettiren; ve haşrin binler nümunelerini arz
yüzünde gösteren; ve haşri iktiza eden pek çok esmâ-i İlâhiyeden tut, tâ
mahiyet-i insaniyede dahi haşri isbat eden bir risaledir.
Bir
kaide-i hasenenin tezahürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu
risalenin başında da Cenab-ı Hakk'a tahmidat ve Nebiyy-i Zîşan'a salât ü selâm
vardır. İmân-ı Billâh, îmân-ı bi'n-nebî, îman-ı bil'haşir ve şuhud-u kâinat
mabeyninde bir irtibat-ı tâmme ve telâzum-u kat'iye olduğundan, bu risale
kısaca olarak “Tevhid ve Risalet” hakikatlarından bahsederek esas mes'ele olan
mes'ele-i haşriyeye Lâsiyyemâlarla geçmiştir. Risale-i Nur'un Yirmisekizinci
Söz'ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni
geçmiştir.
4-
KATRE
..........................................................................................................50-63
Bu
Katre risalesi, bir mukaddeme, bir hâtime ve dört babdan ibarettir. Mukaddemede
Üstadımız, kırk sene ömründe, te'lif eylediği seneye nisbetle otuz senelik ilim
seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri “Mâna-yı
Harfî”, ikincisi “Mâna-yı İsmî”, üçüncüsü “Niyet”, dördüncüsü “Nazar”
olduğunu.. dört kelâm ise, biri “Ben kendi kendime mâlik değilim”, ikincisi
“El-mevtü hakkun”, üçüncüsü “Rabbî vâhidün”, dördüncüsü “Ene'nin bir nokta-i
sevda ve bir vâhid-i kıyâsî” olduğunu söylüyor. Bu Risale اَشْهَد اَنْ لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّه
hakikatını, Birinci Bab olarak, kâi
sh: » (Ms: 239)
nat erkânından her bir rükn ellibeş küllî ve gayet
zâhir lisanla isbat ediyor.
TAKRİZ.............................................................................................................64
KATRE'NİN
HATİMESİ
.....................................................................................65-75
Müteferrik
ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlardan bahseder. Başında “yeis, ucb,
gurur, sû'-i zan” gibi nefsin dört hastalığını; sonra dört hakikatı ve daha
sonra da “Katre”de zikredilen Birinci Bab'daki “Lâ ilahe illallah” hakikatını
ve devamı olarak Bâb-ı Sâni'de “Sübhanallah”; Bâb-ı Sâlis'te “Elhamdülillâh”;
Bâb-ı Râbi'de “Allahü Ekber” mertebelerini beyan ettikten sonra, Nokta ve Nükte
başlıklarıyla mevzu itibariyle birbirinden farklı İ’lemlere geçer.
KATRENİN
ZEYLİ.............................................................................76-83
“Remz”ler
ve “İ’lem”ler ünvanı altında, her birisi bir risaleye mevzu olacak kıymette
hakikatlardan ibarettir. Başında salât ü selâmdan sonra birinci “İ’lem” namazda
evvel vakte riayet etmenin ve hayalen Kâ'be'ye mütevveccih olmanın faziletini
ve evham ve vesvese-i şeytaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallînin bütün
letaif ve havassının nasıl feyizlendiğini beyan eder.
Bu
geçen risaleler aynı zamanada erkân-ı îmaniyeden bahsetmekle hem îman, hem
ilim, hem mârifetullah, hem zikir olduğundan okuması dahi bir nevi ibadettir.
5-
HUBAB
.................................................................................................84-96
Biri
Türkçe diğeri Arabça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın “Hutuvat-ı
Sitte”yi neşri münasebetiyle taltif için Ankara'ya çağrıldığında, Ankara'da
İslâm ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i îmanın kuvvetli efkârı
içine gayet müdhiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için
dessasâne çalıştığını gördüğü hengâmda te'lif ettiği iki eserden birisidir.
Bu
risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî-i
Nuriyenin fevkalâde olan ve hiç bir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir
parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâgatlı
bir beyan tarzına sahib oluşudur. Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam
mecmuada hem zikir, hem îman, hem tefekkür, hem ilmi bir arada bulmak daima
mümkündür. Meselâ: Salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda
onda bir îman inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min-i musalliyi
evham ve şübehattan kurtaran hakikatları serd ederek lâakal üç mana mertebesini
beyan ediyor.
sh: » (Ms: 240)
karyesindeki Seydâ'nın meclisine git bak: Orada
fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir
sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir,
göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini
almışlar ilâ âhir” diyerek daha başka cihetteki farklarını “Lemaat” ve
“Sünuhat”a havale eder.
Başka
bir “İ’lem”de, Risale-i Nur'da Yirmiyedinci Söz namını alan İçtihad Risalesi'ni
dört sahifede hülâsa ediyor.
HUBAB'IN
BİRİNCİ
ZEYLİ.....................................................................................97-106
Farisî
bir münacatla başlar. Bu münacatın Türkçesi Yedinci Rica'da ve Onyedinci Söz'ün
zeylinde vardır.
ـstadımız hiç Farisî tahsil etmediği halde o kadar
mükemmel Farisî bir lisan ile te'lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan Sefiri bu
eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan'a göndermiştir. Bu Farisî münacatın
akabinde: “Ey Mücahidîn-i İslâm” başlığı altında Türkçe olarak meb'usana on
maddelik bir hitab vardır. Bu hitabın tesiriyle Meclis-i Meb'usanda küçük bir
oda olan mescid, büyük bir salona tebdil edilmiştir.
ZEYL-ÜL
HUBAB
.........................................................................................107-115
Hubab'ın
İkinci Zeyli de çok mühim hakikatları ihtiva etmektedir.
6-
HABBE ............................................
.........................................................116-133
İki
zeyli vardır. Bu risalenin birinci “İ’lem”i, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.)
âlemin hem sebeb-i hilkati, hem çekirdeği, hem meyvesi, hem netice-i hilkat-i
âlem olduğunu gayet edibane bir üslûb ile beyan ediyor. Diyor ki: Eğer âlemi
bir kitab-ı kebir olarak görsen, kâtibinin kaleminin mürekkebi Nur-u Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir şecere suretinde görsen, evvelâ
çekirdeği, sonra meyvesi yine Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Eğer
âlemi bir zîhayat libasını giymiş görsen, Onun ruhu Nur-u Muhammedî
Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen onun
andelib-i zîşanı yine Nur-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.”
Risalenin
sonunda gayet güzel bir tazarru' ve niyaz ve istiğfar vardır.
Habbenin
Birinci Zeyli'nin âhirlerinde,
حَسْبُنَا
اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * لاَ
حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ
اِلاَّ بِاللَّهِ
الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ
mertebelerinin Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'ye nisbeten kısa ve gayet güzel
beyanları mündericdir.
sh: » (Ms: 241)
ZEYL-ÜZ
ZEYL ............................................ ....................................................143-148
Habbe'nin
ikinci zeylinde, gayet mühim bir risale olan hem Arabca, hem Türkçe olarak
kesretle intişar eden Asâ-yı Musa mecmuasında Yirmiüçüncü Lem'a namındaki
“Tabiat Risalesi”nin muhtasar kısa Arabçası da vardır.
Bu
risale, Ankara'da te'lif edildiği zaman bir matbaada tab'edilmiştir. İnsanların
ağzından çıkan dehşetli üç kelimenin butlanını isbat ederek tabiat bataklığında
boğulanları kurtarıyor.
7-
ZÜHRE .................................................................................149-179
Uzun
bir hakikatın yalnız ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuaını irae
etmek maksadıyla yazılan bu çok mühim risale, gayet ehemmiyetli hakikatları
ihtiva ettiğinden en mümtaz Nur şakirdlerinin musırrane talebleri üzerine
-ekserisi Arabça bilmeyen o şakirdlerin istifadelerine medar olmak için- kısmen
izahlı, kısmen kısa bir meali Üstadımız tarafından Türkçeye çevrilmiş ve
Onyedinci Lem'a namıyla Onbeş Nota olarak Risale-i Nur Külliyatının Lem'alar
kısmına ilhak edilmiştir.
Zühre
şöyle bir hakikatla başlar: Dünyadaki her zîhayat, mâlikinin ismiyle, namıyla
hesabıyla çalışan muvazzaf bir asker gibidir. Kim kendini kendine mâlik
zannetse o kimse hâliktir.
Sonra
uzun ve muhit bir salât ü selâmı müteakib her biri bir risalenin güya hülâsası
ve çekirdeği mahiyetindeki şümullü “İ’lem”lere geçer. “İ’lem”lerin birisinde,
Kur'an tilmizi ile felsefe tilmizini içtimaî ve şahsî cihetlerden mukayese
ederek felsefenin sakîm ve muzır kısmının bâtıl hükümlerini çürütür. Son “İ’lem”i
de, gayet güzel ve hazîn bir münacat ihtiva etmektedir. daha fazla malûmatı
Türkçe olan Notalar Risalesi'ne havale ederiz.
Bu
Mesnevî-i Nuriye'nin fihristesinde, o kıymettar hârika risalelerdeki yüzer
hakikatlerden yalnız bir ikisini nâkıs fehmimizle ve kasır ifademizle
göstermeğe çalıştık. Yoksa gösterdiğimiz misaller, o hârika-i ilm ü irfanın ne
en canlı noktaları olabilir ve ne de en kıymetli cevherleri olabilir. Belki o
şemsin cüz'î bir şuaı ve o bahrın küçük bir katresidir.
8-
ZERRE ..........................................
.........................................................180-191
Şeytanın
ve ehl-i ilhadın bazı vesveselerini tard eden müteferrik mes'elelerden bahseden
hârika ve fevkalâde bir risale olup iki kısımdan ibarettir.
İman
ve ahlâkiyatı ve vesveselerin izalesini ve insandaki teşahhusat-ı vechiyenin
hikmetini beyan eden İ’lem'ler bu risalenin münderecatındadır. Bir İ’leminde
وَمِنْ
آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمُوَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ âyetinde zikredilen
semavat ve arzın hilkati ve beşerin lisan ve
sh: » (Ms: 242)
renklerinin ihtilafı Cenâb-ı Hâlık-ı Zülcelâl'in
âyetlerinden olduğunun hakikatını gayet güzel bir tarzda beyan ediyor. Diyor ki:
“Bütün
beşerin esasat-ı azada ittifakı, Sâniin vahdetine; teşahhusat-ı vechiyede
temayüzü, Sâni'in muhtar ve hakîm olduğuna gayet bâhir ve zâhir delildir” der
ve isbat eder. Beşerin birbirinden teşahhusça farklarının hikmetini ve diğer
mahlukatta bu temayüzün ferden ferda olmayıp nevi nevi oluşu hikmetin öyle
iktiza ettiğini izah ediyor.
Başka
bir İ’lemde, şeytan-ı insî ve cinnînin, bakaranın bâtınen gayet mükemmel,
zâhiren miskin oluşu hakkındaki bir vesvesesini tardeder ve der ki: “Ey
şeytan-ı cinnîye üstad olan şeytan-ı insî! Eğer her şey, her şeyi maslahat
miktarıyla ve lâyık-ı vechile yapan Kadîr-i Ezelî'nin san'atı olmasa idi, senin
eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha hâzık olması
lâzım gelirdi.” diye insî ve cinnî şeytanların vesveseleri yüzlerine
çarpılarak; bakaranın yani ineğin dâhilinin mutlak olduğunun ve haricinin
mukayyed oluşunun hikmetini aklen ve ilmen gayet mukni bir surette beyan eder.
Ahlâka
dair bir İ’lem'inde der ki: “Ey fâsık! Bil ki medeniyet-i sefihe öyle müdhiş
bir riyayı ibraz etmiş ve meydana çıkarmış ki, ehl-i medeniyetin ondan
kurtulması mümkün değildir. Çünki ehl-i medeniyet o riyaya şan ü şeref namını
vermiş. İnsanı şahıslara karşı riyakârlığa bedel unsurlara ve milletlere ve
devletlere karşı riyakârlığa teşvik etmiş ve tarihi onlara müşevvik ve alkışçı
ve cerideleri de, yani gazeteleri de dellâl yapmış. Ölümü unutturup (güya)
unsurları içinde bir hayatları var diye zaman-ı cahiliyetteki gaddar zalimlerin
desiseleri nev'inden bir desise ile beşeri tasannu ve riyakârlığa sevk
etmiştir.” Ne kadar okunsa okunmağa lâyık olan bu risale dahi, bir istiğfar ve
Hazret-i Mevlâna'nın bir beytiyle nihayet bulmuştur.
9-
ŞEMME.............................................................................................................192-203
Kâinatın
mecmmundan tâ zerreye kadar mütenâzilen her bir mevcudun, pek çok esma-i
İlahiyeden Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbi, Mutasarrıf ve Nâzım isimlerine
şehadet ettiklerini isbat eder. Başka bir İ’lem'inde, hiç bir kimsenin Sâni'-i
Âlem'den şikayet hakkı olmadığını gösterir. Diğer bir İ’lem'inde Kur'an-ı
Hakîm'in ilk ve ekser muhatabı olan cumhur-u avamın fehimlerini nasıl
okşadığını ve onların idraklerine nasıl müraat ettiğini uzun bir hakikatle
beyan eder. Hem tayy-ı mekân ve bast-ı zaman ve ene'nin mahiyeti ve iki vechi
gibi pek çok ince hakaikı beyan eden müteferrik mevzulardan müteşekkil bir
kıymettar risaledir.
Bu
risale:
Meded
ey kafile-salar-ı rusül huz biyedî,
Sensin
ey nur-u kerem cümlemizin mu'temedi
İntisâbım
sanadır işte dilimde senedi:
Lâilâhe
illâllah Muhammedün Resûlullah.
sh: » (Ms: 243)
diye bir manzum kıt'adan sonra uzun ve muhit bir
istiğfar ve duaya geçerek hitama erer.
ONUNCU
RİSALE:...............................................................................................204-229
Diğerlerine
nisbetle büyük olan bu risalede, Sözler'den bazılarının hülâsalarıyla,
müteferrik ve muhtelif mevzulardan ibaret İ’lemler vardır.
Birinci
İ’lem'inde وَجَعَلْنَاهَا
رُجُومًا لِلشّيَاطِينِ âyet-i
kerimesinin tefsirini, semavata çıkmak isteyen şeytanların recmedilmelerini
Yedi Basamak ile beyan eder.
Birinci
basamağında: Semadaki sükûnet ve sükûta ve intizama işaretle der ki: “Sema
ehli, arz ehli gibi hayırların ve şerlerin karışmasından ve zıdların
içtimaından meydana gelen münakaşa ve ihtilafat ve tezebzüb içinde değillerdir.
Belki onlar, kendilerine Hâlıkları tarafından emredilen şeyleri kemal-i itaatla
yapan mutîlerdir.”
Şeytanların
recmedilmelerini beyan ve isbattan sonra başka bir İ’lemde (Üstadımız)
Kur'andan istifade ettiği dört tarîkı dört hatve ile gayet veciz bir tarzda
izah eder. Risale-i Nur'un Sözler kısmında mufassal izahı bulunan bu İ’lem çok
mühimdir.
Diğer
bir “İ’lem”inde, ubûdiyetin mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, netice-i
nimet-i sâbıka olduğunu beyandan sonra çok hakikatlı ve geniş manadaki
İ’lemlere geçerek Nur'un İlk Kapısı'nda ve Küçük Sözler'de bir derece mealleri
bulunan hakikatların izahiyle bu kıymetdar ve mühim risale hitama erer. Bu
kıymetdar risalenin münderecatından şems gibi nurlu kamer gibi parlak bir
misali şudur: Kur'an-ı Hakîm kâinatdaki insana raci ve menfaatli olan eşyayı
ihtar için zikrediyor. Yoksa Kur'an-ı Hakîm'in o beyanatı yalnız o faidesine
inhisar etmiyor. Çünki insan kendisiyle alâkası olan ve faidesi dokunan bir
zerreye, kendisi ile alâkası olmayan bir şems'den ziyade ehemmiyet verir.
Meselâ:
وَالْقَمَرَ
قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا
عَدَدَ السِّنِينَ
وَاْلحِسَابَ Yani,
kamerin küre-i arz etrafında devrinin Cenab-ı Hak tarafından takdir edilmesinin
pek çok hikmetlerinden bir hikmeti de beşerin günlerini, aylarını, senelerini
hesab etmesi, bilmesidir. Yoksa kamerin takdiri, bizce çok lüzumlu bulunan bu
faidesine inhisar etmez. Hâlık-ı Zülcelâl'in esmâsına âyinedarlık eden binler
hikmetleri daha var.
Bu
kıymettar risalenin âhirinde, altı katrede İ’caz-ı Kur'anı hülâsa eden küçük
fakat o nisbette şümullü bir risale vardır.
MU'CİZE-İ
KÜBRADAN BİRKAÇ KATREYİ TAZAMMUN EDEN ONDÖRDÜNCÜ REŞHA
Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletinin hakkaniyetine bir delil de Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan'dır... Kur'an-ı Hakîm'in kırka yakın vech-i i'cazı, Lemaat ve
İşârât-ül İ’caz tef
sh: » (Ms: 244)
sirinde beyan edildiğinden onlara havale ederek
Birinci Katre nihayet bulur.
İkinci
Katre'de: Yirmibeşinci Söz'de zikredilen “Kur'an Nedir?” diye olan tarifin kısa
bir Arabcası vardır.
Üçüncü
Katre: Altı Noktadır. Üçüncü Noktasında: Nasılki insan muhtelif hacat-ı
cismaniyeye muhtelif vakitlerde muhtaçtır... Meselâ: Havaya her an, hararete,
suya her vakit, gıdaya her gün, ziyaya her hafta muhtaçtır. Öyle de hacat-ı
maneviye-i insaniye de muhteliftir. Bir kısmına her an muhtaçtır. Lafzullah
gibi. Bir kısmına her vakit muhtaçtır. Bismillah gibi. Bir kısmına her saat
muhtaçtır. “Lâ İlâhe İllâllah” gibi. Ve hâkeza kıyas et.
Dördüncü
Katre: Altı Nüktedir. Beşinci Nüktesinde çok âyet-i kerime bulunmasından; ve
orası da izah makamı olmadığından Mu'cizat-ı Kur'aniyeye havale edilerek o
nükte tayyedilmiştir. Bazan bir harf-i Kur'anîde, Kur'an'ın i'cazını isbat eden
bu risale ve arkadaşları olan “İşârat-ül İ’caz” ve “Mu'cizat-ı Kur'aniye”
risaleleri Kur'an-ı Hakîm'in birer elmas kılıncıdırlar.
Altıncı
Katre: Belâgat-ı Kur'aniyenin bir sırrını keşfederek; ediblerin “Unzur ilâ men
kale” yani “kim söylemiş” demelerine mukabil “Unzur ilâ men kale ve limen kale
ve limâ kale ve fimâ kale” diyerek i'caz-ı Kur'aniyeyi parlattırıyor. Bu
Altıncı Katre, belâgat-ı Kur'aniye için mühim bir anahtardır.
10-
ŞU'LE.................................................................................................236-244
İki
sahifelik bir zeyli olan küçük hacimde bir risaledir
11-
NOKTA...............................................................................................245-258
Çok
muhtasar olduğu için özetlenmedi.
اَللّهُمَّ
اخْتِمْ لَنَا
بِالسَّعَادَةِ
وَالشَّهَادَةِ
وَالْكَرَامَةِ
وَالْبُ شْرَى
آمِينَ آمِينَ
آمِينَ
İ’TİZAR
Fihristi
hitama eren Mesnevî-i Nuriye, hayatın hayatı ve gayesi ve en yüksek hakikat
olan îmanı taklidden tahkike, tahkikten ilmelyakîn mertebesine, ilmelyakîn
mertebesinden aynelyakîn derecesine ve daha sonra da hakkalyakîne ulaştıran
muazzam ve muhteşem ve pek çok risaleleri tazammun eden muhit ve hârika bir
eserdir.
Bu
eserin hakikî kıymetini tebarüz ettirecek en hakikî fihristi, yine onun aziz ve
muhterem müellifi üstadımız yapabilirdi. Bizim çok kısa anlayışımız ve zayıf
idrakimiz ve kasır fehmimiz ve Arabcaya olan vukufsuzluğumuz, ülema-i
mütebahhirînin katresine bahr dedikleri bu emsalsiz eserin fihristini karilere
pek noksan olarak takdim etmemizin âmilleri olmuştur.
Muhterem
kari! Bu fihriste bakıp da tılsım-ı kâinatın keşşafı, hakaik-i eşyanın miftahı,
hikmet-i hilkatin dellâlı olan bu manevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mizan
ile tartma. Çünki bizdeki acz ve noksanlık o mecmuanın kıymetiyle mebsûten
değil, mâkûsen mütenasibdir. Güneşin bir zerre cam parçasındaki timsaline bakıp
da “Güneş de bu kadardır” deme. Çünki o zerre, kabiliyeti kadar o güneşten feyz
alır. Sen ise âyinenin büyüklüğü nisbetinde o mânevî şemsten feyz alacaksın.
Hem
bu mecmuada bulunan yüzlerce İ’lemlerden yalnız pek az bir kısmının pek cüz'î
bir manası yalnız işaret için zikredilmiş. Yoksa her bir risale, hattâ her bir
İ’lem için bu Mesnevî fihristinin mecmuu kadar bir fihrist yapmak lâzım
gelirdi. Buna da ne bizim iktidar-ı ilmimiz ve ne de makam ve ne de zaman
müsaid değildir.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ لَنَا
اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيم الْحَكِيم
رَبَّنَا
لاَ تُؤَاخِذْنَا
اِنْ نَسِينَا
اَوْ اَخْطَاْنَا
رَبَّنَا
تَقَبَّلْ مِنَّا
بِاَحْسَنِ قَبُولٍ
هَذِهِ الْفِهْرِسْتَةَ
النَّاقِصَةَ
بِحُرْمَةِ سَيِّدِ
الْمُرْسَلِينَ
وَ آلِهِ وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ آمِينَ
وَالْحَمْد لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ