MESNEVÎ-İ NURİYE
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’TİZAR
Risale-i
Nur Külliyatı'ndan “El-Mesneviyy-ül Arabî” ile muanven büyük Üstad'ın cihanbaha
pek kıymetdar şu eserini de Allah'ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye
çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki
ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha
hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım. Tercüme lisanı
da, fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur'anî
hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve
ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan bu kadarını da
müellif-i muhterem Bediüzzaman'ın manevî yardımları ile dokuyabildim.
Evet
bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez.
Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. (Pek kısa bir meal,
bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş.) Çok yerlerde yalnız mealini aldım.
Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak aslındaki hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren
küçük bir âyinedir...
Risale-i Nur müellifinin neseben küçük
kardeşi ve onbeş sene ondan ders alan
Abdülmecid Nursî
sh: » (Ms: 6)
RİSALE-İ NUR'UN BİR NEVİ ARABİ MESNEVİ-İ ŞERİF’İ
HÜKMÜNDE OLAN BU MECMUANIN MUKADDEMESİ “BEŞ NOKTA”DIR.
BİRİNCİ
NOKTA: Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede
hareket ettiği için, hakikat-ül hakaika karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat
gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat
edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi
lâzımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın
arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hassası
var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Râbbanî de ona
gaybî bir tarzda “Tevhid-i kıble et!” demiş; yani “Yalnız bir üstadın
arkasından git!” O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki:
“Üstad-ı
hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.” diye, yalnız o üstad-ı
kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke
başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî
mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazalî (R.A.),
Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri
açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü
açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle,
irşadıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ وَ فِى كُلِّ
شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ وَاحِدٌ
hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla göstermiş.
İKİNCİ
NOKTA: Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) ve İmam-ı Gazalî
(R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve
ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını te'mine çalışıp,
lillahilhamd Eski Said Yeni Said'e inkılab etmiş. Aslı Farisî sonra Türkçe olan
Mesnevî-i Şerif gibi o da Arabça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe,
Zühre, Zerre, Şemme, Şu'le, Lem'alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sâir dersleri
ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemaat'ı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat
buldukça da tab'etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat
dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve
dalalette giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler
hükmüne geçti.
sh: » (Ms: 8)
ÜÇÜNCÜ
NOKTA: O Yeni Said'in münazarasıyla, nefis ve şeytanın tam mağlub edilmesi ve
susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmış tâlib-i hakikatı kısa bir
zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve dalaleti de tam ilzam ve iskât
ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmuası, Risale-i Nur'un bir nevi çekirdeği ve
fidanlığı hükmündedir. Bu Mecmuanın yalnız dâhilî nefis ve şeytanla mücadelesi,
nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla
kurtarıyor. Ve o mâlûmat ise, meşhûdat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn
derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.
DÖRDÜNCÜ
NOKTA: Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakikatın çok derin mes'eleleriyle
meşgul olması ve büyük ülemalarla derin mes'eleler üzerinde münazarası ve
medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine
göre yazması ve Eski Said'in de terakkiyat-ı fikriye ve kalbiyesinde, yalnız
kendisi anlayacak bir surette, gayet kısa cümlelerle ve gayet muhtasar bir
ifade ile uzun hakikatlara kısa kelimelerle işaretler nev'inde o mecmuayı
yazdığı için, bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam
izah olsa idi, Risale-i Nur'un mühim bir vazifesini görecekti. Demek o fidanlık
Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve ruh
içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem
ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi afakî ve haricî daireye bakıp
marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta Musa Aleyhisselâm'ın asâsı
gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış...
Hem
Risale-i Nur, hükemâ ve ülemanın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı
mânevîsiyle, her şeyde bir pencere-i mârifet açmış;bir senelik işi bir saatte
görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz
ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.
BEŞİNCİ
NOKTA: Eski Said'in Yeni Said'e inkılâb etmesi zamanında, yüzer ilimlerle
alâkadar binler hakikatlar, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette
iken, o Said te'lif ederken, mes'elelerin başında “İ’lem, İ’lem, İ’lem”lerle,
her bir hakikatı-ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken- birkaç
satırda, bazan bir sahifede, bazan bir-iki satırda zikrediyorlar. Âdeta her bir
“İ’lem”, bir risalenin şifresidir.
Hem
“İ’lem”ler, birbirine bakmayarak muhtelif ilimlerin ve hakikatların
fihristeleri hükmünde yazıldığından, o mecmuayı okuyanlar, bu noktaları nazara
alıp itiraz etmesinler.
SAİD NURSİ
LEM'ALAR
(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı
mealdedir)
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَللّهُ
خَالِقُ كُلِّ
شَيْءٍ وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
وَكِيلٌ* لَهُ
مَقَالِيدُ السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ
* فَسُبْحَانَ
الَّذِى بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ عِنْدَنَا
خَزَائِنُهُ *مَا
مِنْ دَابَّةٍ
اِلاَّ هُوَ آخِذٌ
بِنَاصِيَتِهَا
Ey
daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal
sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların
arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî
te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin
kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden
yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi
şirketi reddeder, te'siri esbaba vermiyor.
Evet
Sultan-ı Ezelî'nin memurları vardır amma, icrâatçıları değillerdir ki, saltanat
ve Rubûbiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki,
kudretin icrâatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki,
gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile
istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbâb, ancak ve ancak
kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhar için vaz'edilmiş bir takım
vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı
değillerdir.
Beşer
sh: » (Ms: 10)
sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def'
için tâyinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh
Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil
ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri
göremediklerinden, Cenab-ı Hakk'tan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o
şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz'edilmiştir. Çünki
kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra
bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:
Hazret-i
Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk'a demiş ki:
-Kabz-ı
ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.
Cenab-ı
Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki:
-Senin
ile ibadımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ
şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.
Evet
nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler.
Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın
vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir.
Kabz-ı ervahta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasib
düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i
İlâhiyeye bir perdedir.
Evet
izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında;
tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden...
TENBİH
Arkadaş!
Tevhid iki çeşit olur:
Birisi
âmiyâne tevhiddir ki: “Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür.” der. Bu
kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi
hakikî tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey
Onundur.” der; lâyetezelzel bir itikada sahibdirler. Bu kısım tevhid sahibleri,
her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her şeyin cebhesinde
bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki
olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.
Kur'an-ı
Hakîm'den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç
lem'a zımnında izah edeceğiz:
sh: » (Ms: 11)
BİRİNCİ
LEM'A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her
şeyi halkeden Hâlık'a mahsustur. Ve her bir mahlukun cephesinde öyle bir hâtem
vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni'den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve
kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil
olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'e hastır. O gibi
sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'caza bakınız ki; hayat ile
bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir
şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken
pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve
mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir
cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
İşte
kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden
çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her
şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni'a mahsus bir sikkedir.
İKİNCİ
LEM'A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz'edilen hayat hâtemine bakınız!
Evet canlı bir mahlûk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir,
şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki,
Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o
zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sağılmış bir
katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinatı
yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiç bir şeye isnad edilemez.
Evet
aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını
pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın
mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve
insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i
hâfızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her
şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül
Âlemîn'e mahsus bir hâtemdir.
ÜÇÜNCÜ
LEM'A: Cenab-ı Hakk'ın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî
nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz.
Şöyle ki:
Nasıl
ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar
şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden
sh: » (Ms: 12)
şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik Şems-i
Ezelî'nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir
tecelli-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları
farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne
müçtemian yapmaktan âcizdirler. Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller
şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in'ikas etmiş olduklarına
hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde (her birisinde)
hakikî bir şemsin maddesiyle mevcud bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
Kezalik
Şems-i Ezelî'nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i
merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî'ye isnad edilmediği takdirde, bir sins,
bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir
ilim, mutlak bir irade gibi Vâcib-ül Vücud'dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün
olmayan sair sıfatların mevcud olmasına cahilane, ahmakane, gülünç bir bâtıl
hüküm lâzımgelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hüküm ile her bir zerreye ve her
bir sebebe bir uluhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız şerikleri isbat etmek
mecburiyeti hasıl olur.
Maahaza
tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete
bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münasebetdar olduğu gibi,
nev'iyle yani ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri
vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o
tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak'tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad
edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, her şeyi
görecek bir gözün ve her şeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım
gelir. Bu ise, sâbık temsilde her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu
iddia etmek gibi gülünç bir hamakattır.
DÖRDÜNCÜ
LEM'A: Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç
vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler
lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve
mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik şu kitab-ı kâinatta yazılı
satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad'in kalem-i kudretiyle
yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola
sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden
herifler, imtina ve muhalin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş
olurlar. Çünki bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab' ve bastırılma
sh: » (Ms: 13)
sı için ekser kâinatın tab'ını lâzım olan techizat
lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.
Ve
keza toprağın, suyun, havanın her bir cüz'ünde nebatat adedince mânevî gizli
matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve
çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyahut o nebatatı o kadar zînet ve
intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz'ünde bütün
ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını ve mîzanlarını
bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünki bu üç unsurun her bir
cüz'ü, her bir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir. Evet bir saksıdaki
toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir
nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh ikinci yola
zehab edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların
vücudu lâzımgelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar.
BEŞİNCİ
LEM'A: Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve
kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını
tarif eder.
Kezalik
kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca
kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni'ini
gösterir, esmasını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta
Sâniini medh için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi
ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir.
ALTINCI
LEM'A: Cenab-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll
ve küllîlerde has hâtemini vaz'ettiği gibi, aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i
vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke
ve hâtemlerden, meselâ فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى
اْلمَوْتَى وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ âyetinin işaret ettiği ihya ve
nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhî-ye bakınız ki, pek çok garib garib
haşirleri, acib acib neşirleri göresiniz!
Evet
bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen
mahlukatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin, bilinmez bir hikmete
binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserisinde iâde edilen emsal aralarındaki
misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, he
sh: » (Ms: 14)
men hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne
gayrıdır, denilebilir. Her ne ise misliyet, ayniyet mevzuubahis değildir. Her
nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühulet-i haşrine delalet
ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler.
İşte
birbirine muhalif nihayet derecede karışık olan o enva'-ı kesireyi kemal-i
imtiyaz ile ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazane iade
etmek nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme sahib olan Zât-ı Zülcelal'in
hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır.
Ve
keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç
yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her
şeyin iç yüzü, her şeyin kilidi onun elindedir. Ve hiç bir şey onun teveccühünü
başkasından çevirip kendisine hasredemez.
Hülâsa:
Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve
neşirlerde görünen Rubûbiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince
nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlûkatın icadında görünen şu intizamlar,
sühuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana
geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne
faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyat,
kemal-i sür'atle, sühuletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür.
İşte,
bu hârikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiç bir mekânda olmadığı
halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırdır.
YEDİNCİ
LEM'A: Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i Ehadiyet
göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek
vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir.
Evet
bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir
şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve enva'ı, âlât ve edevatı
arasında hakîmâne bir muarefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak
ve pek kerîmâne bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür'atle pek
uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal
imdadına yetişir, ihtiyacını defeder. Evet semadaki ecram ve yıldızların
birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair
yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza bulut ile arz arasında cereyan eden su
alış-verişine bakınız ki, arz suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da ken
sh: » (Ms: 15)
di fabrikalarında lâzımgelen ameliyatı yaptıktan
sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirmler, lisan-ı
halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç
ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle
zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir
Müdebbir'in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.
Evet
şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış
taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren
nebatat izn-i İlâhî ile meydana gelir. Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin
ihtiyacatını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları
yardımlar, bu dâvayı isbat eder.
Evet
bu gibi eşya-yı camidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek aşikâr bir
delildir ki, onlar kerim bir Müdebbir'in hademesi ve amelesi olup onun emri
ile, izni ile iş görürler.
SEKİZİNCİ
LEM'A: Gıda olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat
lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir.
Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır.
İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler,
ancak her şeyin mürebbîsi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshîrinde
bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir.
DOKUZUNCU
LEM'A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz'iyat üstünde hâtem-i Ehadiyet bulunduğu
gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i Ehadiyet
bulunur.
Evet
bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür.
Ve o tohum da, o tarla sahibinin malıdır. Yani o buna, bu da ona şehadet
ediyorlar.
Kezalik
kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki
tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır,
yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni'-i Vâhid'in yed-i
tasarrufundadır. Demek edna bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakikî ve zaîf bir
mevcuda edilen tevcih-i Rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan
Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün
hayvanat ve nebatatı kabza-i Rubûbiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta
mahsustur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer bir şeye temellük etmeğe
niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz'î
bir ferd, “Ancak nev'imi yaratan beni yaratabilir.” diyor.
sh: » (Ms: 16)
اünki efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her
tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nev', “Beni yaratabilen
ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza
bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni
halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır.” diyor. Çünki aralarında
tesanüd vardır.
ONUNCU
LEM'A: Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz' ve cüz'îye ve her
bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid
hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı. Şimdi dinle!
Enva' ve külliyat üstüne vaz'edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi
zikredeceğiz. Şöyle ki:
Tek
bir semere ile semeredar şecerenin yaradılışlarındaki suûbet ve sühûlet birdir.
Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri
birdir. Mâlûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti
sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki,
pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da
eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühûletçe
bir olur. Ve aralarında yaradılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan
bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir
adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen
o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir. Meselâ:
Bir
ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine
lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır. Ve keza
bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek
bir nüshanın tab'ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyasen, bir
matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin
verilmesi lâzımgelir. Evet kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti
kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur. Demek, dağınık bir nev'in
icadındaki sühûlet-i hârika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.
ONBİRİNCİ
LEM'A: Arkadaş! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva'ı
arasında âza-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin
vahdetine delalet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevafık ve
müteşabihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid'in eser-i
san'atıdır.
Kezalik
inşa ve icadlarda görünen şu sühûlet-i mutlaka, bütün mev
sh: » (Ms: 17)
cudatın bir Sâni'-i Vâhid'in eseri olduğunu, vücub
derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i
imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda
çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın zâtında şeriki
olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki
yoktur. Çünkü suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.
ONİKİNCİ
LEM'A: Arkadaş! Hayat, Hâlık'ın Ehadiyetine bürhan olduğu gibi, mevt de devam
ve bekasına bir delildir. Evet nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin
kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini
göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffaflar
ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin
ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o
şuaat, celevat ve timsallerin bir Şems-i Vâhid'in eseri olduklarına şehadet
ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücudlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve
ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delalet ediyorlar.
Kezalik
mevcudat, vücuduyla “Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle,
teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni'in ezelî ve ebedî
vâhidiyetine şehadet ediyorlar.
Evet
leyl ve neharın ihtilâfı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü
hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu lâtif masnuatta devamla
cereyan eden mübâdele ve devr ü teslim muamelesi kat'î bir şehadetle, sermedî,
âlî, dâim-üt tecellî bir Sahib-i Cemal'in vücuduna ve bekasına ve vahdetine
şehadet eden kat'î bir bürhandır.
Ve
keza senevî inkılâblarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve
sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnû
ve mahlûklardan olduğuna delalet ettiği gibi; bu masnuat ve mevcudatın, bir
Zât-ı Vâhid'in müteceddid bir san'atı olduğuna da şehadet eder.
ONÜÇÜNCÜ
LEM'A: Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere
varıncaya kadar her şey, zâtında, hakikatında sabit olan “acz ve fakr”ın
lisan-ı hâliyle Sâniin vücub-u vücudunu ilân eder.
Ve
keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acib
ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine dela
sh: » (Ms: 18)
let eder. Binaenaleyh Sâni'in vâcib ve vâhid
olduğuna her şeyde iki şahid olduğu gibi, Hâlıkın Ehad ve Samed olduğuna da her
bir zîhayatta iki âyet vardır. (*)
ONDÖRDÜNCÜ
LEM'A: Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet
ettiği gibi, celâlî, cemalî, kemalî olan cemi' sıfâtına da delalet etmekle
Hâlık'ın zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuunatında, sıfâtında ve esmâsında
ve ef'alinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor.
Zira,
eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin
kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i
yakînle şuûnatın kemaline delalet eder. Şe'nin kemali ise, hakkalyakîn bir
suretle Zâtın kemalini gösterir.
Binaenaleyh
bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni' ve
mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef'alin
mükemmeliyetine delâlet eder.
Ef'alin mükemmeliyeti dahi, o Sâniin
taktığı isim ve lâkabların mükemmeliyetini gösterir. Esmanın mükemmeliyeti,
sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti, şuûnatın
mükemmeliyetini tasrih eder. Şuûnatın mükemmeliyeti dahi o nakkaşın
mükemmeliyet-i zâtına delalet eder.
Kezalik kâinatta görünen âsârın
kemali, hadsî bir müşahede ile ef'alin mükemmeliyetine, ef'alin kemali de
fâilin kemal-i esmâsına, esmânın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali
şuunat-ı âtiyenin kemaline, şuunatın kemali Zât-ı Zülcelal'in kemaline delalet
eder.
_______________________________
(*) İhtar:
Kâinatın eczasından her bir cüz'ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcib-ül
Vücud'u ilân etmekte olduğunu, Kur'anın feyzinden fehmedip, icmâlen “Katre”
namındaki eserimde beyan etmişimdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.
sh: »
(Ms:19)
Reşhalar
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
TENBİH
Hâlık-ı
Âlem'i bize tarif ve ilân eden deliller ve bürhanlar, lâyüadd ve lâyuhsadır. O
delillerin en büyükleri üçtür:
Birincisi:
Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu “kitab-ı kebir-i kâinat”tır.
İkincisi:
Bu kitabın âyet-ül kübrası ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin
miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Üçüncüsü:
Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlukata karşı Allah'ın hücceti olan Kur'an'dır.
Şimdi,
birkaç reşha zımnında ikinci bürhanı tariften sonra sözlerini dinleyeceğiz.
BİRİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Hâlıkımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye
mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki:
Hazret-i
Muhammed (A.S.M.) öyle bir zâttır ki, azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı
arz, o zâtın Mescid-i Aksa'sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i
Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-ı mü'minîne en son ve en âlî
imam ve nev'-i beşerin hatib-i şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve
bütün enbiyanın
sh: » (Ms: 20)
reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünki
dini bütün dinlerin esasatına câmi'dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i
risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
O
zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde
bulunan bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun gelmesine müttefik ve
kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve
kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i
ilhamiyesidir.
Bu
itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün enbiya mu'cizelerine
istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir.
Evet bütün davalarının tasdiklerini iş'ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve
mühürleri vardır. Ezcümle:
O
zâtın (A.S.M.) davalarından biri “Tevhid”dir. Bu davayı tasrih ve ifade eden لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ kelime-i
mübarekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar
o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü iman ve vird-i zeban etmişlerdir. Demek, o
davanın hak ve hakikat olduğuna kanaat ve itminan ve iz'anları hasıl olmuş ki,
zaman ve mekâna şamil bir tarzda, o kelime-i mübareke, meşrebleri, meslekleri,
an'aneleri mütehalif, mütebayin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semavî
deveran ve cevelan ediyor.
Binaenaleyh
gayr-ı mütenahî şahidlerin tasdikiyle hak ve hakkaniyeti tahakkuk eden bir
davaya, hiç bir vehmin haddi değildir ki, ona dest-i itirazı uzatabilsin!
İKİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Tevhidi isbat ve nev'-i beşeri irşad eden o nuranî bürhan; biri
sağında, diğeri solunda, biri mütevatir, diğeri mecma-i aleyh bulunan nübüvvet
ve velayetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhasat denilen kabl-en nübüvvet
kendisinden zuhur eden hârika hallerin rumuzatıyla ve kütüb-ü semaviyenin
beşaratıyla ve hevatif denilen -gaybdan verilen- tebşirat-ı müteaddide ile
musaddaktır.
Ve keza o bürhan-ı nuranîden zuhur eden
inşikak-ı Kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların onun davetine
icabetleri, duasının akabinde yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten çokların
yiyip doymaları ve kurt, ceylân, deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi
mu'cizelerinin delalet ve şehadetiyle tasdik edilmiş bir zâttır. (A.S.M.)
Ve
keza dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı,
nübüvvetini tasdik ve isbata kâfidir. Geçen derslerde, şems-i şeriatından bazı
şuaları gördük. Tatvil-i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.
sh: » (Ms: 21)
ÜÇÜNCÜ
REŞHA: Arkadaş! O zât (A.S.M.), delail-i âfâkıye denilen haricî deliller ile
musaddak olduğu gibi, delail-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil
ve işaretler ile dahi musaddaktır. Çünki O zât şems gibidir; zâtını zâtı ile
ziyalandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta
içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih hasletleri ve
huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna
icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve
ubudiyeti şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza
siyer-i Nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti
ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve
hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet yaprakların
yeşilliği, çiçeklerin taravet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın
canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahiddirler.
DÖRDÜNCÜ
REŞHA: Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu'd-i mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri
çoktur. Maahaza, لَيْسَ الْخَبَرُ
كَالْعَيَانِ düsturuna
ittibaen, şu zaman ve muhitin hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile,
hayalen Ceziret-ül Arab'a gidelim ve Medine-i Münevvere'de nuranî ve yüksek
minber-i saadetine çıkmış, nev'-i beşere hitaben irşadatta bulunan o zât-ı
muallâyı bizzât görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte
hayalen oraya gittik. Bak hârika bir surette hüsn-ü suretle hüsn-ü sîreti
cem'eden o Mürşid-i Umumî, o Hatib-i Kudsî cevahir dolu bir kitab-ı mu'ciz-ül
beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i
ezeliyeyi okuyor. Ve bütün Benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet
pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor.
Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin,
nev'-i beşere “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? diye
irad ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevab veriyor.
BEŞİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Şu zât-ı nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın
ziyasıyla, nev'-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde
yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur.
Evet o zâtın nuranî güzelliğiyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir matem-i umumî
içinde görünecekti. Bütün mevcudat
sh: » (Ms: 22)
birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda
bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam
gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata,
harekâtıyla, tenevvüüyle ve tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir
oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı,
zelil ve hakir olacaklardı.
İşte,
O Zât'ın telkin ettiği îman nazarıyla kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat
böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin
gözüyle ve îman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı,
sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.
Evet
kâinat îman nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür
olmuştur. Birbirine düşman telakki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş
olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer hayatdar
ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar memuru şekline
giriyorlar. Aًlayan, müteşekki ve eytam kıyafetinde görünen insan,
ibadetinde zâkir, Hâlık'ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât,
tenevvüat, tegayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbanî mektublar,
âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esma-i İlahiyeye âyineler suretine inkılab
ederler.
Hülâsa:
İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki: “Hikmet-i Samedaniye Kitabı” namını
alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za'fının
kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyla,
aklının haşmet-i imaniyesiyle hilafet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir.
Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine
sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı
mazi, enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar.
Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'anın ziyasıyla tenevvür eder.
Cennet'in bostanları şekline girer. Buna binaen, O zât-ı nuranî olmasa idi
kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne
ehemmiyeti kalırdı.
Binaenaleyh
bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle tarifat ve teşrifatçı bir
mürşid-i hârika lâzımdır. “Eğer bu zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı.”
mealinde, لَوْلاَكَ
لَوْلاَكَ لَمَا
خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ olan
hadîs-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.
ALTINCI
REŞHA: Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâina
sh: » (Ms: 23)
tın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i
ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor.
Saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı ve esma-i İlahiyenin gizli
definelerinin keşşafıdır.
Evet!
O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhanı, hakikatın ziyası, hidayetin
güneşi, saadetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i
Rahmaniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, hakikat-ı insaniyenin
şerefi, şecere-i hilkatin en kıymettar ve kıymetli bahadar bir semeresidir.
Tebliğ ettiği dini de hârika bir sür'atle şark ve garbı ihata etmiş, nev'-i
beşerin beşte biri kabul etmiştir. Acaba böyle bir zâtın davalarında, nefis ve
şeytanın münakaşa ve itirazlarına bir imkân var mıdır?
YEDİNCİ
REŞHA: Arkadaş! O zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak
bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhassa Ceziret-ül Arab'da yaptığı inkılab ve
icraata bak!..
O
sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde
fevkalâde inadçı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri
diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi
kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı
seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı
mürşidin (A.S.M.) telkin ettiği îman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan
âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad
oldular. O zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zâhirî bir
saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır
ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün ruhları
ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir
edici ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
SEKİZİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi
tiryakisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim
ile küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta
rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı
kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek,
nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet
Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın İslâmiyetten evvel ve
sonraki halleri bu mes'eleye güzel bir misaldir. Bu
sh: » (Ms: 24)
nun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar
vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce
feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o
vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu
kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..
DOKUZUNCU
REŞHA: Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münazaralı davalarda yalan
söyleyemez. Çünki bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve
keza bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübali bir tarzda
söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. -Velev âdi bir mes'ele,
küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.-
Acaba
büyük bir vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir şeref ve
haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedid hasımların karşısında
iddia ettiği bir davada yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir mi?
İşte
o zât-ı nuranî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne
tereddüdü var ne hicabı, ne korkusu var ne teessürü... Hem samimî bir safa-i
kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere
akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle
bir davada, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu
mes'eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, اِنْ هُوَ
اِلاَّ وَحْىٌ
يُوحَى Evet hak hileye muhtaç değil,
hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar halkı
iğfal etmez, hilaf-ı hakikat söylemez, hayal ile hakikatı temyiz eder;
aralarında iltibas olamaz.
ONUNCU
REŞHA: Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev'-i beşeri korkutmak için pek müdhiş
hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşir için, kalbleri cezb ve akılları
celbeden mes'elelerden haber veriyor.
Yahu!
Hakaik ve garaibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki,
garib bir hakikati keşif yolunda canlarını, mallarını feda ediyorlar. Bu Zât'ın
(A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakaika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Halbuki
bütün enbiya ve evliya ve sıddıkîn gibi ehl-i şuhud ve ashab-ı ihtisas,
bilittifak o zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu
zât (A.S.M.), öyle bir sultanın şuunundan bahsediyor ki, kamer
sh: » (Ms: 25)
Onun mülkünde bir sinek gibidir. Acib hârikalardan
bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılablardan da haber veriyor. Bakınız!
O hutbe-i ezeliyede
اِذَا
الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
{ اِذَا السَّمَاءُ
انْفَطَرَتْ { اِذَا زُلْزِلَتِ
اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا gibi
tilavet ettiği âyetlere dikkat ediniz!
Ve
beşer için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten
bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri
ona nazaran rü'yalar gibi olur. Evet bu kâinatın perdesi altında çok acaib
şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binaenaleyh
o acaibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir insan
lâzımdır ki, o hârika garaibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
Ve
keza o zât, Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok
hakikatlerden, mes'elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya
acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak
tıkıyorlar?.
ONBİRİNCİ
REŞHA: Arkadaş! Şu minber-i âlîde Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i
maneviyesiyle bizlere meşhud ve yüksek şuunatıyla âlemde meşhur olan Zât-ı
Nuranî (A.S.M.), vahdaniyet-i İlahiyeye bir bürhan-ı sadık-ı nâtık ve tevhidin
hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine
kat'î bir delil ve zâhir bir bürhandır.
Ve
keza o zât, insanları hidayete davet etmekle saadet-i ebediyenin (husulüne
sebeb olduğu gibi), vusulüne de sebebdir.
Ve
keza o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir.
Evet bak! O zât, nev'-i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab değildir,
küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem
zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar
safları onun arkasında, onun duasına “Âmîn” diyorlar.
Bilhassa
o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek şedid bir ihtiyac-ı azîm
için dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve
bütün mevcudat “Âmîn” söyler. Yani “Ya Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de
o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
Bilhassa
o cemaat-ı uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru' ve tezellül ile,
öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua
sh: » (Ms: 26)
eder ki, kâinat bile heyecana gelir; O Zât'ın
duasına iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz eder ki, eğer o maksad
husule gelmezse, yalnız mahlukat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i
safilîne düşer. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat yüksek kemalâta erişir. Acaba
o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir zâttan talebeder ki, en gizli ve
en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptığı duayı
işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve
keza en edna bir emeli, en edna bir gaye için en edna bir zîhayatta görür ve
onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duaların neticesinde yapılan
terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak
bir Semi' ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm'den olduğuna şübhe bırakmaz.
Acaba
o zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı dua ile ne
istiyor ki bütün mahlukat “Âmîn” söylüyor?
Evet
o zât, Cenab-ı Hakk'ın rızasını ve Cennet'te mülâkat ve rü'yetiyle saadet-i
ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi
sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nuranînin tek duası ve tazarru' ile
niyaz etmesi, Cennet'in icadına ve îtasına kâfidir. Binaenaleyh o zât'ın
risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, o
zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücazat için dâr-ı âhiretin icadına
sebeb olur.
Evet
bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san'at ve kusursuz cemal ile zulüm
ve çirkinlik arasında tezad vardır. İçtimaları mümkün değildir.
Evet
edna bir sesi, edna bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabul etmekle; en
yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh
ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünki hüsn-ü zâtî,
kubh-u zâtîye inkılab eder. İnkılab-ı hakaik ise muhaldir.
ONİKİNCİ
REŞHA: Arkadaş! O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünki ahvalini
tamamıyla ihata etmek mümkün değildir. Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o
zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün
bu asırlar, o Asr-ı Saadet'in güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i
Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i
Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi
binlerlce nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.
sh: » (Ms: 27)
Meşhudatımızın
tafsilâtını başka vakte te'hir ederek mu'cizat sahibi o zât-ı nuranî
Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir salât ü selâm getirelim.
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى هذَا الذَّاتِ
النُّورَانِىِّ
الَّذِى اُنْزِلَ
عَلَيْهِ الْقُرْآنُ
الْحَكِيمُ مِنَ
الرَّحْمنِ الرَّهِيمِ
مِنَ الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ اَعْنِى
سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
اَلْفُ اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ اَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ
بِعَدَدِ حَسَنَاتِ
اُمَّتِهِ عَلَى
مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ
التَّوْرَيةُ
وَ اْلاِنْجِيلُ
وَ الزَّبُورُ
وَ بَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ
اْلاِرْهَاصَاتُ
وَ هَوَا تِفُ
الْجِنِّ وَ اَوْلِيَاءُ
اْلاِنْسِ وَ كَوَاهِنُ
الْبَشَرِ وَانْشَقَّ
بِاِشَارَتِهِ
الْقَمَرُ سَيِّدِنَا
وَ مَوْلاَنَا
مُحَمَّدٍ اَلْفُ
اَلْفِ صَلاَةٍ
وَ اَلْفُ الْفِ
سَلاَمٍ بِعَدَدِ
اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ
عَلَى مَنْ جَائَتْ
لِدَعْوَتِهِ
الشَّجَرُ وَ نَزَلَ
سُرْعَةً بِدُعَائِهِ
الْمَطَرُ وَ اظَلَّتْهُ
الْغَمَامَةُ
مِنَ الْحَرِّ
وَ شَبَعَ مِنْ
صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ
مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ
وَ نَبَعَ الْمَاءُ
مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ
ثَلاَثَ مَرَّاتٍ
كَالْكَوْثَرِ
وَ سَبَّحَ فِى
كَفّيْهِ الْحَصَاةُ
وَ الْمَدَرُ وَ
اَنْطَقَ اللّهُ
لَهُ الضَّبَّ
وَ الظَّبْىَ وَ
الذِّئْبَ وَ الْجِذْعَ
وَ الذِّرَاعَ
وَ الْجَمَلَ
وَ
الْجَبَلَ وَ الْحَجَرَ
وَ الشَّجَرَ صَاحِبُ
الْمِعْرَاجِ
وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ
سَيِّدِنَا
وَ
مَوْلاَنَا وَ
شَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ
اَلْفُ اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ اَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ
بِعَدَدِ كُلِّ
الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ
فِى الْكَلِمَاتِ
الْمُتَمَثِّلَةِ
بِاِذْنِ الرَّحْمنِ
فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ
الْهَوَاءِ عِنْدَ
قِرَائَةِ كُلِّ
كَلِمَةٍ مِنَ
مِنْ
كُلِّ قَارِءٍ
مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ
اِلَى آخِرِ الزَّمَانِ
وَ اغْفِرْلَنَا
وَارْحَمْنَا
يَا اِلهَنَا بِكُلِّ
صَلاَةٍ مِنْهَا
آمِينَ آمِينَ
آمِينَ
Arkadaş!
Risalet-i Ahmediye'yi isbat eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor.
Ondokuzuncu Söz namındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O
zâtın izhar ettiği bine yakın mu'cizeleriyle Yirmibeşinci Söz namındaki
eserimde tafsil edilen kırk vech-i i'caza baliğ olan Kur'an, risalet-i
Ahmediyeye (A.S.M.) şehadet ettiği gibi, bu kâinat da -âyâtıyla- o zâtın
nübüvvetine delalet eder. Evet kâinatta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehad'in
vahdaniyetine şehadet ettikleri gibi risalet-i Ahmediyeye de (A.S.M.) delalet
ve şehadet ederler.
Ezcümle: Kâinatta görünen hüsn-ü san'at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat'î bir delildir. Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san'at ve zîneti izhar eder. San'at ve suretin güzelliği, Sâni'de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâniin san'atına olan muhabbetine delalet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı insandır. İnsan dahi m