Fihriste-i Mektûbat
Dört sualin cevabıdır.
BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır'ın hayatı hakkında ve o münasebetle
hayatın beş mertebesini gayet güzel ve mukni' bir tarzda beyan eder.
İKİNCİ SUAL: اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ âyetindeki
mevti, nimet suretinde ve mahlûk olduğunun sırrını gayet güzel bir surette
isbat eder ki, mevt dahi hayat gibi bir nimet ve hayat gibi mahlûktur.
ÜÇÜNCÜ SUAL: "Cehennem nerededir?" cevabında, gayet makul
bir surette yerini beyan eder ve gösterir. Cehennem-i Suğra ve Kübra'yı
tefrik edip, fennî bir tarzda ve mantıkî bir surette isbat etmekle beraber;
âhirette gayet muhteşem ve parlak bir surette azamet ve rububiyet-i İlâhiyenin
bir sırr-ı azîmini ve Cehennem-i Kübra'nın bir hikmet-i hilkatini gösterdiği
gibi; Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatin iki meyvesi ve silsile-i kâinatın
iki neticesi ve seyl-i şuûnatın ve mahsulât-ı maneviye-i Arziyenin iki
mahzeni, lütuf ve kahrın iki tecelligâhı olduğunu gösterir.
DÖRDÜNCÜ SUAL'in cevabında; mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı
hakikîye inkılab ettiği gibi, koca dünyaya karşı insanın aşk-ı mecazîsi
dahi, sırr-ı îman ile makbul bir aşk-ı hakikîye inkılab edebildiğini
gayet güzel ve mukni' bir surette isbat eder.
Bu zamanda zaruret olmadan, irşad-ı nâsa ve neşr-i
فَلاَ اُقْسِمُ بِاْلخُنَّسِ *َاْلجَوَارِ الْكُنَّسِ
kaseminde ve yeminindeki ulvî bir nur-u i'cazîyi ve وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ âyetinin
teşbihindeki parlak bir lem'a-i i'caziyeyi ve هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا âyetinde,
Küre-i Arzı, feza-yı kâinatta yüzen bir sefine-i Rabbaniye olduğunu gösteren
parlak bir hakikatı tasvir ederek, Küre-i Arz'dan Cehennem'e göçmek için
ehl-i dalaletin seyahatini ve bütün eşya birtek zâta isnad edilse, vücub
derecesinde sühulet ve kolaylık olduğunu; eşyanın icadı müteaddid
esbablara isnad edilse, imtina' derecesinde bir suubet ve müşkilât olduğunu
gayet güzel ve mukni' ve muhtasar bir surette beyaniyla iki nükte-i mühimme-i
i'caziyeyi tefsir eder.
وَمَنْ
يُؤْتَ
اْلحِكْمَةَ
فَقَدْ
اُوتِىَ
خَيْرًا
كَثِيرًا âyetinin bir
Hem:
"Der Tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:
Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk"
düsturuna
mukabil, acz-mendî tarîkında pek mühim bir düsturu beyan eder.
Hem اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا âyetinin
bir sırrını; şiire benzer fakat şiir olmayan, muntazam fakat manzum
olmayan, gayet parlak fakat hayal olmayan, yıldızları konuşturan bir yıldızname
ile tefsir eder.
Şeriatın bir hâdimi ve bir vesilesi olan tarîkata mensub bazı zâtların,
tarîkata fazla ehemmiyet verip ona kanaat ederek hakaik-i imaniyenin neşrinde
tenbellik ve lâkaydlık gösterdikleri münasebetiyle yazılmış. Ve velayetin
üç kısmını beyan edip, en mühim tarîkat olan velayet-i kübra, sırr-ı
verasetle Sünnet-i Seniyeye ittiba' ve neşr-i hakaik-i îmaniyede ihtimam olduğunu
isbat eder. Ve tarîkatların en mühim gayesi ve faidesi ve müntehası olan
inkişaf-ı hakaik-i îmaniye, Risale-i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale-i
Nur'un eczaları o vazifeyi, tarîkat gibi fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü
gösteriyor.
حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ *
فَاِنْ
تَوَلَّوْا
فَقُلْ
حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
âyetlerinin
bir sırrını, birbiri içinde hissedilmiş beş nevi hazîn gurbetler
zulmetinde nur-u îman ve feyz-i Kur'an ve lütf-u Rahman'dan gelen bir nur-u
tesellinin beyanıyla o sırrı tefsir ediyor. Bu mektub en katı kalbi de ağlattıracak
derecede rikkatlidir. Ve en me'yus ve mükedder kalbi dahi ferahlandıracak
derecede nurludur.
Münafıkların ittihamından, beraet-i Nebeviye hakkında gelen
مَا
كَانَ
مُحَمَّدٌ
اَبَا اَحَدٍ
مِنْ
رِجَالِكُمْ
وَلكِنْ
رَسُولَ
اللّهِ وَ
خَاتَمَ
النَّبِيِّينَ
*
فَلَمَّا
قَضَى زَيْدٌ
مِنْهَا
وَطَرًا
زَوَّجْنَاكَهَا
لِكَىْ لاَ
يَكُونُ
عَلَى
اْلمُؤْمِنِينَ
حَرَجٌ فِى
اَزْوَاجِ
اَدْعِيَائِهِمْ
âyetlerinin
mühim bir sırrını tefsir ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
kesret-i izdivacı nefsanî olmadığını; belki akval ve ef'ali gibi, ahval ve
etvarından tezahür eden ahkâm-ı şeriata vasıta olmak için hususî
dairesinde ziyade şakirdleri bulunmasıdır. Ve Hazret-i Zeyneb'i tezevvücü,
sırf bir emr-i İlahî ve kader-i Rabbanî ile olduğunu beyan ediyor. Eski
zaman münafıkları gibi, yeni zaman zındıklarının tenkidlerini kat'î bir
surette kırıyor.
فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ diyen Hazret-i Yakub Aleyhisselâm'ın Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a karşı
hissiyatı aşk olmadığını, belki ulvî bir mertebe-i şefkat olduğunu ve
şefkat aşktan çok yüksek ve keskin bulunduğunu ve ism-i Rahman ve ism-i Rahîm'in
vesilesi şefkattir diye beyan ederek بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ in güzel
bir sırrını, فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ in
parlak bir nüktesini tefsir ediyor.
Kerâmet ve ikram ve inayet ve istidraca dair mühim
Hem İslâm ve îmanın mühim bir farkını beyan eder. Yani: İslâmiyet,
hakka tarafgirlik ve iltizamdır; îman ise, hakkı iz'an ve tasdiktir. Yirmi
sene evvel dinsiz bir müslüman bulunduğu gibi, şimdi de gayr-ı müslim mü'min
dahi bulunur gibi göründüğünü gösterir.
Hem Risale-i Nur eczaları ne derece şiddetli bir surette İslâmiyete
tarafgirlik hissini verdiğini ve erkân-ı îmaniyeyi ne derece kuvvetli ve
kat'î isbat ettiğini beyan eder.
İki sualin cevabıdır.
BİRİNCİSİ:
وَلاَ
اَصْغَرُ
مِنْ ذلِكَ
وَلاَ
اَكْبَرُ
اِلاَّ فِى
كِتَابٍ
مُبِينٍ * وَ
كُلَّ شَيْءٍ
اَحْصَيْنَاهُ
فِى اِمَامٍ
مُبِينٍ
âyetlerinin
bir sırrını tefsir eder. "İmam-ı Mübin", "Kitab-ı Mübin"
neden ibaret olduğunu beyan eder.
İKİNCİ SUAL: "Meydan-ı Haşir nerededir?" cevabında, gayet
makul ve mühim ve parlak bir cevab veriyor.
Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan,
bu mektub perişan görünüyor. Bu perişan mektub münasebetiyle kardeşlerime
ihtar ediyorum ki:
Bu küçük mektubları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime
yazmıştım. Büyük mektublar meydana çıktıktan sonra, küçükler de
umumun nazarına gösterilmesi lâzımgeldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir
surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım
geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz! İşte bu Onbirinci
Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir.
Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü
perişanîyi sevdikleri ve istihsan ettikleri nev'inden, bu mektub da -zülf-ü
perişan tarzında- soğuk tasannu' karışmadan, hararet ve halâvet-i
asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.
BU MEKTUBUN BİRİNCİ MEBHASI
اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا âyetinin bir sırrını tefsir ile, vesvese-i şeytana mübtela
olan adamlara mühim bir ilâç ve merhemdir.
İKİNCİ MES'ELE
Barla Yaylası, Tepelice, çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler
Mecmuasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ MES'ELELERİ
İ'caz-ı Kur'ana karşı medeniyetin aczini gösteren yüzer misallerden
iki misaldir. Kur'ana muhalif olan hukuk-u medeniyet ne kadar haksız olduğunu
isbat eden iki nümunedir.
Birinci Misal: فَلِلذَّكَرِ
مِثْلُ حَظِّ
اْلاُنْثَيَيْنِ Mahz-ı
adalet olan hükm-ü Kur'anî, kıza nısıf veriyor. Medeniyet, irsiyet
hususunda kızın hakkında fazla hak vermekle büyük haksızlık etmiş ve
merhamete muhtaç kıza zulmetmiş olduğunu kat'î bir surette isbat ediyor.
İkinci Misal: َفِلاُمِّهِ السُّدُسُ âyetinin bir sırrına dairdir ki, mimsiz medeniyet nasıl kıza hakkından
fazla hak verdiğinden haksızlık etmiş; öyle de, valide hakkında hakkını
kesmekle daha ziyade haksızlık ettiğini ve en muhterem bir hakikat olan
validelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık ve vahşetli bir hürmetsizlik
ve cinayetli bir hakaret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfran-ı nimet ve
hayat-ı içtimaiyenin tiryak gibi bir rabıta-i şefkatine bir zehir katmak hükmünde
bir hata olduğunu isbat eder.
Mütefennin bazı dostların münakaşa ettikleri üç mes'eleye dair
üç suallerine muhtasar üç cevabdır.
BİRİNCİ SUAL: "Hazret-i Âdem'in Cennet'ten ihracı ve bir kısım
Benî-Âdemin Cehennem'e idhali hikmeti nedir?" sualine, gayet kat'î bir
cevab veriyor.
İKİNCİ SUAL: "Şeytanların ve şerlerin halk ve îcadı, şer değil
mi, çirkin değil mi? Cemil-i Mutlak ve Rahîm-i Alelıtlak'ın cemâl-i
rahmeti nasıl müsaade etmiş?" sualine karşı gayet kat'î bir surette
cevab veriyor.
ÜÇÜNCÜ SUAL: "Masum insanlara ve hayvanlara musibet ve belaları
musallat etmek, zulüm değil mi? Âdil-i Mutlak'ın adaleti nasıl müsaade
ediyor?" diye sualin cevabında gayet mukni' ve kat'î bir tarzda cevab
veriyor.
Ehl-i dünya ve ehl-i siyasetin bana ettikleri zulüm ve tazyik karşısındaki
sükût ve tahammülümü merak
Serbestlik vesikası almak ve kanunsuz tazyikattan kurtulmak için adem-i
müracaatımın bir-iki mühim sebebini beyan eder. Hülâsası: Zalim insanların
mahkûmu değilim; belki ben, âdil kaderin mahkûmuyum, ona müracaat ediyorum.
Hem haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, bir nevi haksızlıktır
ve hakka karşı bir nevi hürmetsizliktir. Hem dünya siyasetinden sırr-ı içtinabımın
sebebini, mühim bir hakikatla beyan ediyor.
Te'lif edilmemiştir.
Altı mühim suale, altı ehemmiyetli cevabdır.
BİRİNCİ SUAL: "Sahabeler, velilerden büyük oldukları halde;
Sahabenin içindeki fitneyi çeviren müfsidleri neden nazar-ı velayetle keşfedemediler?
Tâ, dört Hulefa-yı Râşidînden üçünün şehadetleriyle
neticelendi?" İki mühim makamla cevab veriliyor.
İKİNCİ SUAL: "Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki muharebelerin
mahiyeti nedir? O harpte ölen ve öldürenlere ne nam verilir?" Gayet mühim
ve merak-âver bir cevab verilmiş.
ÜÇÜNCÜ SUAL: Âl-i Beytin başına gelen feci ve gaddarane muamelenin
hikmeti nedir?" Gayet mühim bir cevab veriliyor.
DÖRDÜNCÜ SUAL: "Âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) nüzulü
ve Deccal'ı öldürmesi ve insanlar umumiyetle din-i hakkı kabul etmesi ve kıyamet
vaktinde Allah Allah diyenler bulunmaması rivayet ediliyor. Böyle umumiyetle
îmana geldikten sonra nasıl küfre gidilir?" Suallerine karşı, merak-âver
ve hakikî bir mühim cevab veriliyor.
BEŞİNCİ SUAL: "Kıyametin hâdisatından ervah-ı bâkiye müteessir
olacaklar mı?" cevabında, mühim bir hakikat beyan ediliyor.
ALTINCI SUAL: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ âyetinin hükmü; âhirete, Cennet'e ve Cehennem'e ve ehillerine şümulü
var mı, yok mu? cevabında, gayet mühim ve merak-âver ve kuvvetli bir cevab
verilir. Bu risaledeki sualleri merak edenlere bu risale bir iksir-i azamdır.
اَلَّذِينَ
قَالَ لَهُمُ
النَّاسُ
اِنَّ
النَّاسَ
قَدْ
جَمَعُوا
لَكُمْ
فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ
اِيمَانًا وَ
قَالُوا
حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ âyetinin
bir sırrını, başıma gelen bir hâdise münasebetiyle "Beş Nokta"
ile tefsir ediyor.
BİRİNCİ NOKTA:
Hak ve hakikat olan hizmet-i Kur'aniye, şimdiki zamanda çoğu yalancılıktan
ibaret ve bid'a ve dalalet olan siyasetten beni kat'iyen men'ettiğine dairdir.
İKİNCİ NOKTA:
Hayat-ı ebediyeye ciddî çalışmak ve zararsız ve
ÜÇÜNCÜ NOKTA:
Başıma gelen ağır tazyikat ve musibetlere karşı tahammülümün mühim
bir sebebini iki vakıa ile beyan eder.
DÖRDÜNCÜ NOKTA:
Ehl-i dünyanın evhamlı suallerine karşı cevabdır. O cevabda
bilmecburiye hizmet-i Kur'aniyeye ait bir keramet olarak hakkımızda göz ile görülen
ve hiçbir cihette inkâr edilemeyen birkaç inayet-i İlâhiyeyi beyan ediyor.
BEŞİNCİ NOKTA:
Ehl-i dünyanın katmerli bir zulüm ile bana teklif ettikleri bid'akârane
kaidelerine karşı, onları tam susturacak bir cevabdır.
BU ONALTINCI MEKTUBUN ZEYLİ
Zalim ehl-i dünyanın ve mülhidlerin dünyalarından ve siyasetlerinden
bütün bütün çekildiğim halde, kendi hainliklerinden habbeyi kubbe yaparak
hakkımda gösterdikleri evham ve telaşa karşı Eski Said lisanıyla, izzet-i
ilmiyeyi muhafaza noktasında ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak, başlarındaki
evhamı uçurur.
Has bir kardeşime yazılmış küçük bir ta'ziyenamedir. Çendan bu
mektub sureten küçüktür; fakat faidesi büyük olup, ona karşı ihtiyaç
umumîdir. Hadd-i bülûğa ermeden çocukları vefat eden peder ve validelere mühim
bir müjdedir. Bu ta'ziye ile en me'yus ve mükedder bir kalb, hakikî bir
teselli ve ferah bulur. Küçük olarak vefat eden çocuklar, âlem-i bekada
ebedî sevimli çocuk olarak kalıp, peder ve validelerinin kucaklarına
verilmesi, وِلْدَانٌ مُخَلّدُونَ sırrıyla,
ebedî medar-ı sürurları
olduklarını isbat eder.
Üç mes'ele-i mühimmedir.
BİRİNCİSİ:
Muhakkikîn-i evliyanın keşf ile hak gördüğü ve büyük mikyasta müşahede
ettikleri hâdiseler, âlem-i şehadette bazan hilaf-ı vâki ve bazan küçük
bir mikyasta tezahür etmesinin sırrını, şirin ve güzel bir temsil ile
beyan eder.
İKİNCİ MES'ELESİ:
Vahdet-ül Vücud meşrebine dair gayet mühim bir hakikat ve güzel bir
îzahtır. Vahdet-ül Vücuddan dem vuran ve o mes'eleyi merak eden, bu İkinci
Mes'eleyi dikkatle okumalı. Çünki bu Vahdet-ül Vücud mes'elesi, medar-ı
iltibas olmuş mühim bir meşrebdir. Ve ehl-i hakikatın medar-ı ihtilafı
olmuş bir acib meslektir. Bu İkinci Mes'ele, onun mahiyetini gösterir ve
isbat eder ki; o meşreb, ehl-i sahvın meşrebi değil, hem en yüksek değil!
Ve ehl-i sahv olan Sahabe ve Sıddıkîn ve veresenin meşrebleri; Vahdet-ül Vücud
meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbul olduğunu isbat eder.
ÜÇÜNCÜ MES'ELESİ:
Tılsım-ı kâinatın üç muamma-yı mühimmesinden birisinin halline
muhtasar bir işarettir ki: O muammalardan birisi Yirmidokuzuncu Söz'de,
ikincisi Otuzuncu Söz'de, bu üçüncüsü ise Yirmidördüncü Mektub'da
Kur'an-ı Hakîm'in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muamma açılmıştır.
Mu'cizat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) dairdir. Üçyüzden fazla mu'cizatı
beyan eder. Bu risale, Risalet-i Ahmediyenin (A.S.M.) mu'cizesini beyan ettiği
gibi, kendisi de o mu'cizenin bir kerametidir ki, üç-dört nev' ile hârika
olmuştur.
Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüzelli sahifeden(Hâşiye)
fazla olduğu halde, kitablara müracaat edilmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde,
üç-dört gün zarfında, her günde iki-üç saat çalışmak şartıyla
mecmuu oniki saatte te'lif edilmesi hârika bir vakıadır ki, bu risaledeki
mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) bir şu'le-i kerâmeti olmuştur.
İkincisi: Şu risale, uzunluğuyla beraber ne yazması usanç verir ve
ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl-i kalemi öyle bir şevk u
gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında
civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları
yazıldı. O mu'cize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat
verdi.
Üçüncüsü: Acemi ve tevafuktan haberi yok ve bize daha tevafuk tezahür
etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz-ı "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm" kelimesi bütün risalelerde ve lafz-ı "Kur'an", beşinci
parçasında öyle bir tarzda tevafuk (Hâşiye*) etmeleri göründü ki; zerre
mikdar insafı olan tesadüfe veremez. Kim görmüş ise, kat'î hükmediyor ki:
"Bu sırr-ı gaybîdir, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) bir
kerametidir."
Şu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler.
Hem şu risaledeki ehadîs hemen umumen eimme-i hadîsçe makbul ve sahih
olmakla beraber, en kat'î hâdisat-ı risaleti beyan ediyorlar.
O risalenin bütün mezayasını söylemek lâzımgelse, o risale kadar
bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları onu bir kerre okumasına
havale ediyoruz.
__________________________________
(Hâşiye): Asıl nüshasına göredir.
(Hâşiye*): Asıl nüshasına göredir.
ONDOKUZUNCU MEKTUBUN BEŞİNCİ VE ALTINCI NÜKTELERİNİN FİHRİSTESİDİR:
Bu nükteler, umûr-u gaybiyeye dair hadîslerin bir
MU'CİZAT-I AHMEDİYENİN BİRİNCİ ZEYLİ:
يس
وَالْقُرْآنِ
اْلحَكِيمِ
اِنَّكَ
َلمِنَ
اْلمُرْسَلِينَ âyetinin
mealinde yüzer âyâtın en mühim hakikatları olan Risalet-i Ahmediyeyi
(A.S.M.) "Ondört Reşha" namıyla ondört kat'î ve parlak ve muhkem
bürhanlarla tefsir ve isbat ediyor. Ve en muannid hasmı dahi ilzam eder. Güneş
gibi risalet-i Ahmediyeyi izhar ediyor.
ŞAKK-I KAMER MU'CİZESİNE DAİR:
Şu risale, Şakk-ı Kamer mu'cizesine bu zaman feylesoflarının
ettikleri itirazlarını "Beş Nokta" ile gayet kat'î bir surette
reddedip inşikak-ı Kamer'in vukuuna hiçbir mani bulunmadığını gösterir.
Ve âhirinde de beş icma' ile şakk-ı Kamer'in vuku bulduğunu gayet muhtasar
bir surette isbat eder ve şakk-ı Kamer mu'cize-i Ahmediyesini (A.S.M.) Güneş
gibi gösterir.
MU'CİZAT-I AHMEDİYE ZEYLİNİN BİR PARÇASI
Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) hakkında olup, Mi'rac Risalesinin Üçüncü
Esasının nihayetindeki üç mühim müşkilden birinci müşkile ait "Şu
mi'rac-ı azîm, niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a
mahsustur?" sualine muhtasar bir fihriste suretinde verilen cevabdır.
ÂYET-ÜL KÜBRA RİSALESİNİN, RİSALET-İ AHMEDİYEDEN BAHSEDEN ONALTINCI MERTEBESİ
Kâinatın erkânından Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatından
bir parça olup, makam münasebetiyle buraya ilhak edilmiştir.
فَاعْلَمْ
اَنَّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ âyetinin
en mühim bir hakikatını bildiren ve
لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ
وَحْدَهُ لاَ
شَرِيكَ لَهُ
لَهُ
الْمُلْكُ وَ
لَهُ
الْحَمْدُ
يُحْيِى وَ
يُمِيتُ وَ
هُوَ حَىٌّ
لاَ يَمُوتُ
بِيَدِهِ
الْخَيْرُ وَ
هُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ
اِلَيْهِ
الْمَصِيرُ
kelâmının
onbir kelimesinde onbir beşaret ve onbir bürhan-ı kat'î bulunduğuna dair
bir mektubdur. Elhak merâtib-i tevhid-i hakikînin hakkında bu mektub bir
kibrit-i ahmerdir ve bir iksir-i a'zamdır. O derece parlak ve o mertebede
kuvvetli delilleri ve hüccetleri gösteriyor ki, en mütemerrid zındıkları
dahi îmana getiriyor. Ondokuzuncu Mektub olan Risale-i Ahmediye (A.S.M.)
kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّهِ hükmünü
ne derece kat'î ve kuvvetli isbat etmiştir; öyle de bu Yirminci Mektub,
kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ hükmünü,
o kat'iyet ve kuvvetle isbat ediyor. Hakikî ve kuvvetli îmanı kazanmak
isteyenler bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve
irade-i İlahiyenin isbatını çok vâzıh bir surette beyan ettiği gibi;
Onuncu Kelime bahsinde de وَ
هُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ bürhanıyla
مَا
خَلْقُكُمْ
وَلاَ
بَعْثُكُمْ
اِلاَّ
كَنَفْسٍ
وَاحِدَةٍ âyetinin
YİRMİNCİ MEKTUBUN ONUNCU KELİMESİNE ZEYL
اَلاَ
بِذِكْرِ
اللّهِ
تَطْمَئِنُّ
الْقُلُوبُ âyetiyle
ضَرَبَ
اللّهُ
مَثَلاً
رَجُلاً
فِيهِ
شُرَكَاءُ
مُتَشَاكِسُونَ
وَرَجُلاً
سَلَمًا
لِرَجُلٍ
هَلْ
يَسْتَوِيَانِ
مَثَلاً
âyetinin
en mühim ve en muazzam bir hakikatını üç temsil ile tefsir ediyor. Ve herşey
ve bütün eşya Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle olsa, birtek şey kadar kolay olduğuna
ve kudret-i İlahiyeye verilmediği vakit, birtek şey kâinat kadar müşkilâtlı
ve suubetli olduğuna dair en mühim bir sırrını ve en muğlak muammasını,
gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.
Küçük bir mektubdur; fakat gayet büyük bir âyetin büyük bir
hakikatını beyan ettiği için, ona ihtiyaç büyüktür.
اِمَّا
يَبْلُغَنَّ
عِنْدَكَ
الْكِبَرَ
اَحَدُهُمَا
اَوْ
كِلاَهُمَا
فَلاَ تَقُلْ
لَهُمَا اُفّ
ٍوَلاَ
تَنْهَرْهُمَا
وَقُلْ
لَهُمَا
قَوْلاً
كَرِيمًا
وَاخْفِضْ
لَهُمَا
جَنَاحَ
الذُّلِّ
مِنَ
الرَّحْمَةِ
وَقُلْ رَبِّ
ارْحَمْهُمَا
كَمَا
رَبَّيَانِى
صَغِيرًا*
âyeti,
beş ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne şefkati celbettiğinin sırrını gösteriyor.
Hanesinde ihtiyar valideyni veya akrabası veya müslüman kardeşleri bulunan zâtlar,
bu mektubu okumağa pek çok muhtaçtırlar.
"İki Mebhas"tır.
BİRİNCİ MEBHAS
اِنَّمَا
اْلمُؤْمِنُونَ
اِخْوَةٌ
فَاَصْلِحُوا
بَيْنَ
اَخَوَيْكُمْ
* اِدْفَعْ
بِالَّتِى
هِىَ
اَحْسَنُ
فَاِذَا
الَّذِى
بَيْنَكَ
وَبَيْنَهُ
عَدَاوَةٌ
كَاَنَّهُ
وَلِىٌّ
حَمِيمٌ * وَالْكَاظِمِينَ
الْغَيْظَ
وَالْعَافِينَ
عَنِ
النَّاسِ
وَاللّهُ
يُحِبُّ
اْلمُحْسِنِين
âyetlerinin sırrıyla; ehl-i
îmanı, uhuvvet ve muhabbete dâvet ediyor. Nifak, şikak, kin ve adâvetten
menedecek mühim esbabı gösteriyor. Kin ve adâvet; -ehl-i îman ortasında-
hem hakikatça, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslâmiyetçe, hem hayat-ı
şahsiyece, hem hayat-ı içtimaiyece, hem hayat-ı maneviyece gayet çirkin ve
merdud ve zulüm olduğunu gayet kat'î bir surette isbat edip, mezkûr âyetlerin
mühim bir sırrını tefsir eder.
İKİNCİ MEBHAS
اِنَّ
اللّهَ هُوَ
الرَّزَّاقُ
ذُو
الْقُوَّةِ
اْلمَتِينُ * وَكَاَيِّنْ
مِنْ
دَابَّةٍ لاَ
َتحْمِلُ
رِزْقَهَا
اَللّهُ
يَرْزُقُهَا
وَاِيَّاكُمْ
وَ هُوَ
السَّمِيعُ
الْعَلِيمُ
sırrıyla,
ehl-i îmanı hırstan şiddetli bir surette men'eden esbabı gösterir. Ve hırs
dahi, adâvet kadar muzır ve çirkin olduğunu kat'î delillerle isbat ederek;
şu âyet-i azîmenin mühim bir sırrını tefsir ediyor. Hırsa mübtela
adamlar, bu ikinci mebhası çok dikkatle mütalaa etmelidirler. Kin ve adâvet
marazıyla hasta olanlar, tam şifalarını birinci mebhasta bulurlar.
İkinci Mebhasın hâtimesinde, zekatın ehemmiyetini ve bir rükn-ü İslâmî
olduğunun hikmetini güzel bir surette beyan etmekle beraber; hakikatlı bir rü'yada
güzel bir hakikat beyan ediliyor.
Şu risalenin Hâtimesinde,
اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ