[Otuzbeş sene
evvel tab'edilen "Hakikat Çekirdekleri" namındaki risaleden
vecizelerdir.]
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
وَ الصَّلاَةُ
وَ
السَّلاَمُ
عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
1- Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl
bir uzvun reçetesi; ittiba'-ı Kur'andır.
2- Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı
tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı
İslâmdır.
3- Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih
taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse,
kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.
4- Haşirde bütün zev-il-ervahın ihyası;
mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından
kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz
tahallül edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten
birdir.
5- Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi
O halketmiştir.
6- Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i
Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
7- Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki;
bütün esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar,
yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek
sh: » (M: 503)
سُبْحَانَكَ
لاَ قُدْرَةَ
لَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ diyeceklerdir.
8- Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve
celâl öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde olmuştur,
izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zâhirde, dest-i kudret mülk cihetindeki
umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin.
9- Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet
ciheti şeffaftır, nezihtir.
10- Âlem-i şehadet, avalim-ül guyub üstünde
tenteneli bir perdedir.
11- Bir noktayı tam yerinde îcad etmek için,
bütün kâinatı îcad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu
kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin,
herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12- Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı.
Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek "Hilâli gördüm."
dedi. Halbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı
idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva'
nerede?
13- Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil;
nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır,
nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye
değil.
14- Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve
cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbesiyledir.
15- Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki
meyelan-ı nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru
söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım."
Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der:
"Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün
doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin
tecellileridir, cilveleridir.
16- Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz
bırakmayan Kudret-i Eze-
sh: » (M: 504)
liyye; elbette
beşeri nebisiz bırakmaz. Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir
mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem-i melekûttaki melâike
ve ruhaniyata karşı bir mu'cize-i kübra-yı Ahmediyedir ki; nübüvvetinin
velayeti bu kerâmet-i bâhire ile isbat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve
Kamer gibi melekûtta şu'le-feşan olmuştur.
17- Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine
şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı
innîdir.
18- Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i
vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19- Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir
namus-u zîşuurdur. Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden,
sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i
latifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi
hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nevilerdeki kanunlara
kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu
çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.
20- Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile
mevcudatın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.
21- Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip
İslâmiyet'e karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı,
protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar
yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifa bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin
esasını câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.
İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki: "Hazret-i Îsâ nâzil olup
gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir."
22- Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade,
me'hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder.
23- Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve
müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye,
yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine veril-
sh: » (M: 505)
mez. Kitaplar ve
içtihadlar Kur'ana dürbin olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
24- Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir,
teşri' edemez.
25- Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın
kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.
26- İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı
arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı
kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek kafasına
giydiriyor.
27- Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok
âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i
misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde
bir kelime milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü pek acib
istinsah ediyor. İn'ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin
timsalleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde
olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28- Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse,
meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.
29- Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp
mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzii
(Hâşiye) leyle-i süveyda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada
süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.
30- İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir.
İltizam başka, itikad başkadır.
31- Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri
idlâldir.
32- Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı.
Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33- Bir şey'in vücudu, bütün eczasının
vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam,
iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfîce
hareket ediyor.
______________________________
(Hâşiye): Meâli: Gözün gündüze benzeyen
beyazı, geceye benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz olmaz.
sh: » (M: 506)
34- Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle;
kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir
olamaz.
35- Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş;
hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bagy ismi takılmış, esarete hürriyet
namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.
36- Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37- Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini
değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
38- Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil,
Cehennem dahi lüzumsuz değil.
39- Dünyaca havas tanınan insanlardaki
meziyet, sebeb-i tevazu' ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb
olmuştur. Fukaranın aczi, avamın fakrı sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret
ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40- Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça,
havassa peşkeş ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.
41- Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya
tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.
42- Bütün ihtilâlât ve fesadın asıl madeni ve
bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: "Ben tok olsam, başkası
açlıktan ölse bana ne!"
İkinci Kelime: "İstirahatim için zahmet
çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir
devası var ki, o da vücub-u zekattır.
İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır.
Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup, ribaya "Yasaktır, girmeye hakkın
yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini
yemeden, dinlemeli!..
43- Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı
beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi,
ecîr olmak da istemez.
sh: » (M: 507)
44- Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib
eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür, Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı
meşru muhabbetin akibetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adâvetidir.
45- Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve
müstakbele, measîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada
barışırlar.
46- Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi
bulunmayan şeyde ceza'a iltica etmemek gerektir.
47- Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i
İslâmiyenin ve namusun ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.
48- Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu
batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Hâşiye) Öyle şerait tahtında
olur ki;
küçük bir hareket,
insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı
esfel-i safilîne indirir.
49- Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar.
Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.
لاَ
يَلْزَمُ
مِنْ لُزُومِ
صِدْقِ كُلِّ
قَوْلٍ
قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu
söylemek, doğru değil.
50- Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen,
hayatından lezzet alır.
51- İnsanları canlandıran emeldir; öldüren
ye'stir.
52- Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve
beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini,
yek-vücud olan âlem-i İslâm'a fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüş
olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi; âlem-i İslâmın saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle
telafi edilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız olan uhuvvet-i
İslâmiyenin inkişafını hârikulâde tacil etti.
53- Hıristiyanlığın malı olmayan mehasin-i
medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedenniyi ona dost
göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
__________________
(Hâşiye): Sırp bir neferin Avusturya
Veliahdine attığı bir tek gülle; eski harb-i umumîyi patlattırdı, otuz milyon
nüfusun mahvına sebeb oldu.
sh: » (M: 508)
54- Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella
cama müreccahtır.
55- Herşeyi maddede arayanların akılları
gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.
56- Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse,
hakikata inkılab eder; hurafata kapı açar.
57- İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan
değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58- Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana
maleder.
59- Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i
hakikattır.
60- İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı
din, nur-u hayattır.
61- Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an; ancak umumun,
lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.
Medeniyet-i hazıra, beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir:
1- Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe'ni
tecavüzdür.
2- Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe'ni
tezahümdür.
3- Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni,
tenazu'dur.
4- Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri
yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş
tesadümdür.
5- Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve
arzularını tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine sebebdir.
Şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği
ve emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni,
adalet ve tevazündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet
ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî
ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin
tecavüzüne karşı, yalnız tedafü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u
teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki; şe'ni,
insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür.
Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten
elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62- Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından
terettüb eder. Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.
sh: » (M: 509)
63- Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği
hayatı, sekeratı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha
nezih olarak buluyor.
64- Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun
hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı
kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan
olur ki; ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve
nev'-i beşeri mahvetmek ister.
65- Havf ve za'f, te'sirat-ı hariciyeyi teşci'
eder.
66- Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda
edilmez.
67- Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol
hastalığı gibi bir hastalıktır.
68- Deli adama "iyisin, iyisin"
denilse iyileşmesi, iyi adama "fenasın, fenasın" denilse fenalaşması
nâdir değildir.
69- Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur;
düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70- İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse;
"Melektir" der, rahmet okur; muhalifinde melek görse, "libasını
değiştirmiş şeytandır." der, lanet eder.
71- Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir
olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.
72- اَلْجَمْعِيَّةُ
الَّتِى
فِيهَا
التَّسَانُدُ
آلَةٌ
خُلِقَتْ
لِتَحْرِيكِ
السَّكَنَاتِ
وَالْجَمَاعَةُ
الَّتِى
فِيهَا التَّحَاسُدُ
آلَةٌ
خُلِقَتْ
لِتَسْكِينِ
الْحَرَكَاتِ
73- Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve
zamm, kesir darbı gibi küçültür. (Hâşiye)
74- Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas
olunur. Adem-i kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem,
delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
__________________________________
(Hâşiye): Hesabta malûmdur ki; darb ve cem',
ziyadeleştirir. Dört kerre dört, onaltı olur. Fakat kesirlerde darb ve cem',
bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile darbetmek, tüsü' olur; yani, dokuzda bir olur.
Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa;
ziyadeleşmekle küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.
sh: » (M: 510)
75- Îmanî mes'elelerde şüphe, bir delili,
hattâ yüz delili atsa da; medlûle îras-ı zarar edemez. Çünki binler delil var.
76- Sevad-ı a'zama ittiba edilmeli. Ekseriyete
ve sevad-ı a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet
cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salabetli Alevîlik, en nihayet az bir
kısmı Râfızîliğe dayandı.
77- Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan;
bazan hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine
"Hüve hak" demeli, "Hüve-l hak" dememeli. Veyahut
"Hüve hasen" demeli, "Hüve-l hasen" dememeli.
78- Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez.
79- Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'an gençleşiyor;
rumuzu tavazzuh ediyor. Nur, nâr göründüğü gibi; bazan şiddet-i belâgat dahi,
mübalağa görünür.
80- Hararetteki meratib, bürûdetin tahallülü
iledir; hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir. Kudret-i Ezeliye zâtiyedir,
lâzımedir, zaruriyedir; acz tahallül edemez, meratib olamaz, herşey ona
nisbeten müsavidir.
81- Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali,
denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82- Hayat, cilve-i tevhiddendir, müntehası da
vahdet kesbediyor.
83- İnsanlarda veli, Cum'ada dakika-i icâbe,
Ramazanda Leyle-i Kadir, Esmâ-i Hüsnâda İsm-i A'zam, ömürde ecel meçhul
kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem
bir ömür, nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84- Dünyada masiyetin akibeti, ikab-ı uhrevîye
delildir.
85- Rızk, hayat kadar kudret nazarında
ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Hayat;
muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür.
Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda
bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür;
rızıksızlık değil.
86- Âkil-ül lahm vahşilerin helâl rızıkları,
hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rûy-i zemini temizliyorlar, hem
sh: » (M: 511)
rızıklarını
buluyorlar.
87- Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on
kuruşa. Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler. Yalnız, birkaç
saniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve
memnun etmek için birden ona gitmek, israfın en sefihidir.
88- Lezaiz çağırdıkça, sanki yedim demeli.
Sanki yedimi düstur yapan; "Sanki yedim" namındaki bir mescidi
yiyebilirdi, yemedi.
89- Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe
ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90- Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme
tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir.
"Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş âlâm, "Oh!"
dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.
91- Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün
âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.
92- Derece-i hararet gibi, her musibette bir
derece-i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i ni'meti
görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense, şişer; merak edilse,
ikileşir; kalbdeki misali, hayali, hakikata inkılab eder.. o da kalbi döver.
93- Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek
ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i
kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden
aşağı ise, tevazu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün ve
görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu'dur. Küçüklüğün
mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94- Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde
tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevazu'u, zaîfte tezellül olur. Bir
ulülemrin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.. hanesindeki
ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevazu'dur. Ferd mütekellim-i vahde olsa,
müsamahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maalgayr olsa,
hıyanettir, amel-i talihtir. Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur
edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs
sh: » (M: 512)
edemez.
95- Tertib-i mukaddematta "tefviz"
tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine ve kısmetine
rıza; kanaattır, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.
96- Evamir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan
olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde
mükâfat ve mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ:
Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı
servettir, sebatın mükâfatı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.
97- Temasül tezadın sebebidir, tenasüb
tesanüdün esasıdır, sıgar-ı nefs tekebbürün menba'ıdır, za'f gururun madenidir,
acz muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır.
98- Kudret-i Fâtıra ihtiyaç ile, hususan açlık
ihtiyacıyla; başta insan bütün hayvanatı gemlendirip, nizama sokmuş. Hem âlemi
herc ü mercden halas edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyatı
temin etmiştir.
99- Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's,
dalalet-i fikrin; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menba'ıdır.
100- اِذَا
تَاَنَّثَ
الرِّجَالُ
بِالتَّهَوُّسِ
تَرَجَّلَ
النِّسَاءِ
بِالتَّوَقُّحِ Bir meclis-i ihvana güzel bir karı girdikçe; riya,
rekabet, hased damarı intibah eder. Demek inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde
ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.
101- Beşerin şimdiki seyyiat-âlûd hırçın
ruhunda, mütebessim küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102- Memnu' heykel; ya bir zulm-ü mütehaccir,
ya bir heves-i mütecessim veya bir riya-yı mütecessiddir.
103- İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal
ettiği cihetle bihakkın daire-i dâhiline girmiş zâtta; meyl-üt tevsi' meyl-üt
tekemmüldür. Lâkaydlık ile haricde sayılan zâtta meyl-üt tevsi', meyl-üt
tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil içtihad kapısını açmak, belki
pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz;
azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.
104- Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde
kıymetsiz olur.
sh: » (M: 513)
105- Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat
gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya
bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, ruhu da
vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferdiye
hükmüne geçse; o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok
hayvanları var.
106- Şeriat ikidir:
Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef'al ve
ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.
İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve
sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki;
bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melâike bir ümmet-i azîmedir ki,
sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin
hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.
107- اِذَا
وَازَنْتَ
بَيْنَ
حَوَاسِّ
حُوَيْنَةٍ
خُرْدَبِينِيَّةٍ
وَحَوَاسِّ
اْلاِنْسَانِ
تَرَى سِرَّا
عَجِيبًا
اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
كَصُورَةِ يس
كُتِبَ
فِيهَا
سُورَةِ يس
108- Maddiyyunluk mânevî tâundur ki, beşere şu
müdhiş sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlahîye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti
tevessü' ettikçe, o taun da tevessü' eder.
109- En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı;
işsiz adamdır. Zira atalet ademin biraderzadesidir; sa'y, vücudun hayatı ve
hayatın yakazasıdır.
110- Ribanın kap ve kapıları olan bankaların
nef'i; beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zalimlerine ve bunların en
sefihlerinedir. Âlem-i İslâma zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refahı nazara
alınmaz. Zira gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir.
111- Cum'ada hutbe; zaruriyat ve müsellematı
tezkirdir, nazariyatı talim değildir. İbare-i Arabiye daha ulvî ihtar eder.
Hadîs ile âyet müvazene edilse, görünür ki; beşerin en belîği dahi, âyetin
belâgatına yetişemez, ona benzemez.
Said Nursî