Yirmidokuzuncu
Mektub
[Yirmidokuzuncu
Mektub "Dokuz Kısım"dır. Bu kısım, Birinci Kısımdır; "Dokuz
Nükte"dir.]
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
وَ
اِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur'aniyede
pek ciddî bir arkadaşım!
Bu defaki mektubunda, vaktim ve halim müsaade
etmediği mühim bir mes'eleye dair cevab istiyorsun.
Kardeşim, bu sene elhamdülillah risaleleri
yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih bana geliyor. Sabahtan akşama kadar
sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor ve bu
vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan Şaban ve Ramazanda, akıldan ziyade kalb
hissedardır, ruh hareket eder. Şu mes'ele-i azîmeyi başka vakte ta'lik edip, ne
vakit Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden kalbe sünuhat gelse, tedricen size yazılır.
Şimdilik "Üç Nükte"yi (Hâşiye) beyan edeceğim:
Birinci Nükte: "Kur'an-ı Hakîm'in esrarı
bilinmiyor, müfessirler hakikatını anlamamışlar." diye beyan olunan fikrin
iki yüzü var ve onu diyen, iki taifedir.
Birincisi: Ehl-i hak ve ehl-i tedkiktir.
Derler ki: "Kur'an, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır nusus ve
muhkematını teslim ve kabul ile beraber, tetimmat kabilinden hakaik-i
hafiyesinden dahi hissesini alır; başkasının gizli kalmış hissesine
ilişmez." Evet zaman geçtikçe, Kur'an-ı Hakîm'in daha ziyade hakaiki
inkişaf eder demektir. Yoksa hâşâ ve kellâ selef-i sâlihînin beyan ettikleri
hakaik-i zâhiriye-i Kur'aniyeye şüphe getirmek değil. Çünki onlara îman
lâzımdır. Onlar nasstır, kat'îdir,
________________________________
(Hâşiye): Bilâhare Dokuz Nükteye
tamamlanmıştır.
sh: » (M: 415)
esastırlar,
temeldirler. Kur'an عَرَبِىّ
ٌ مُبِينٌ
fermanıyla mânası vazıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitab-ı İlâhî, o mânalar
üzerine döner, takviye eder, bedahet derecesine getirir. O mensus mânaları
kabul etmemekten, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb-ı Hakk'ı tekzib ve Hazret-i Risalet'in
fehmini tezyif etmek çıkar. Demek maânî-i mensusa, müteselsilen menba'-ı
Risaletten alınmıştır. Hattâ İbn-i Cerir-i Taberî bütün maânî-i Kur'anı muan'an
sened ile müteselsilen menba'-ı Risalete îsal etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük
tefsirini yazmış.
İkinci Taife: Ya akılsız bir dosttur, kaş
yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, ahkâm-ı
İslâmiye ve hakaik-i îmaniyeye karşı gelmek istiyor. Kur'an-ı Hakîm'in -senin
tabirinle- birer polat kal'ası hükmünde olan surlu sureleri içinde yol bulmak
istiyor. Böyleler, hâşâ hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyeye şüphe îras etmek için
bu nevi sözleri işaa ediyorlar.
İkinci Nükte: Cenâb-ı Hak, Kur'anda çok
şeylere kasem etmiş. Kasemat-ı Kur'aniyede çok büyük nükteler var, çok sırlar
var.
Meselâ: وَالشَّمْسِ وَضُحَيهَا da kasem, Onbirinci Söz'deki muhteşem temsilin
esasına işaret eder. Kâinatı bir saray ve bir şehir suretinde gösterir.
Hem يس* وَالْقُرْآنِ اْلحَكِيمِ deki kasem ile,
i'cazat-ı Kur'aniyenin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece-i hürmette
olduğunu ihtar eder.
وَ
النّجْمِ
اِذَا هَوَى * فَلاَ
اُقْسِمُ
ِبمَوَاقِعِ
النُّجُومِ *وَاِنَّهُ
لَقَسَمٌ
لَوْ
تَعْلَمُونَ
عَظِيمٌ
deki kasem;
yıldızların sukutuyla vahye şüphe îrâs etmemek için cin ve şeytanların gaybî
haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işaret etmekle beraber; yıldızları
dehşetli azametleriyle ve kemal-i intizam ile yerlerine yerleştirmek ve
seyyaratları hayret-engiz bir surette döndürmekteki azamet-i kudret ve kemal-i
hikmeti, o kasem ile ihtar ediyor.
وَالذَّارِيَاتِ
* وَالْمُرْسَلاَتِ
sh: » (M: 416)
daki kasemde;
havanın temevvücatı ve tasrifatı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için,
rüzgârlara memur melâikelere kasem ile nazar-ı dikkati celbediyor ki, tesadüfî
zannolunan unsurlar, çok nazik
hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar. Ve hâkeza... Herbir mevkiin,
ayrı ayrı nüktesi ve faidesi vardır. Vakit müsaid olmadığı için, yalnız icmalen
وَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işaret
edeceğiz. Şöyle ki:
Cenâb-ı Hak, tîn ve zeytin ile kasem
vasıtasıyla, azamet-i kudretini ve kemal-i rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar
ederek, esfel-i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür
ve fikir ve îman ve amel-i sâlih ile tâ a'lâ-yı illiyyîne kadar terakkiyat-ı
maneviyeye mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde tîn ve zeytinin
tahsisinin sebebi; o iki meyvenin çok mübarek ve nâfi' olması ve hilkatlerinde
de, medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünki hayat-ı içtimaiye ve
ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil
ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının
cihazatını saklayıp dercetmek gibi, bir hârika mu'cize-i kudreti gösterdiği
gibi; taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha
sair menafiindeki nimet-i İlâhiyeyi kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil,
insanı îman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir
ders veriyor.
Üçüncü Nükte: Surelerin başlarındaki huruf-u
mukattaa İlâhî bir şifredir. Has abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor.
O şifrenin miftahı, o abd-i hastadır, hem onun veresesindedir. Kur'an-ı Hakîm
mâdem her zaman ve her taifeye hitab ediyor; her asrın her tabakasının
hissesini câmi' çok mütenevvi' vücuhları, manaları olabilir. Selef-i Sâlihîn
ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyan etmişler. Ehl-i velayet ve tahkik,
seyr ü sülûk-u ruhaniyeye ait çok muamelât-ı gaybiye işaratını onlarda
bulmuşlar. İşarat-ül İ'caz Tefsirinde, "El-Bakara" Suresinin başında,
i'caz-ı belâgat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.
Dördüncü Nükte: Kur'an-ı Hakîm'in hakikî
tercümesi kabil
sh: » (M: 417)
olmadığını
Yirmibeşinci Söz isbat etmiştir. Hem manevî i'cazındaki ulviyet-i üslûb ise,
tercümeye gelmez. Manevî i'cazında olan ulviyet-i üslûb cihetinden gelen zevk
ve hakikatı beyan ve ifham etmek pek müşkil. Fakat yolu göstermek için bir-iki
cihete işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan
وَمِنْ
آيَاتِهِ
خَلْقُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
وَالسَّموَاتُ
مَطْوِيَّاتٌ
بِيَمِينِهِ * يَخْلُقُكُمْ
فِى بُطُونِ
اُمَّهَاتِكُمْ
خَلْقًا مِنْ
بَعْدِ
خَلْقٍ فِى
ظُلُمَاتٍ
ثَلَثٍ * خَلَقَ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ
فِى سِتَّةِ
اَيَّامٍ * يَحُولُ
بَيْنَ
اْلمَرْءِ
وَقَلْبِهِ * لاَ
يَعْزُبُ
عَنْهُ
مِثْقَالُ
ذَرَّةٍ * يُولِجُ
الّيْلَ فِى
النّهَارِ
وَيُولِجُ النّهَارَ
فِى الّيْلِ
وَ هُوَ
عَلِيمٌ بِذَاتِ
الصُّدُورِ
gibi âyetlerle, o
derece hârika bir ulviyet-i üslûb ve i'cazkârane bir cem'iyet içinde
hallakıyetin hakikatını hayale tasvir ediyor, gösteriyor ki: "Sâni'-i Âlem
olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer'i hangi çekiç ile
yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı anda zerreleri yerlerine -meselâ
zîhayatların gözbebeklerinde- yerleştiriyor. Semavatı hangi ölçü ile, hangi
manevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı anda, aynı tertib ile gözün
perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni'-i Zülcelâl manevî
kudretin hangi manevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o manevî
çekiç ile, beşerin sîmasındaki hadsiz alâmet-i farika noktalarını ve zâhirî ve
bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor" diye ifade eder. Demek o Sâni'-i
Zülcelal iş başında... İşlerini hem göze, hem kulağa göstermek için, âyât-ı
Kur'aniye ile, bir çekici zerreye vuruyor; aynı âyetin diğer kelimesiyle, o
çekici Şems'e vuruyor; merkezine çakar gibi ulvî üslûb ile vahdaniyeti ayn-ı
ehadiyet içinde ve nihayet celâli nihayet cemal içinde ve nihayet azameti
nihayet hafâ içinde ve nihayet vüs'ati nihayet dikkat içinde ve nihayet haşmeti
nihayet rahmet içinde ve nihayet bu'diyeti nihayet kurbiyet içinde gösterir.
Muhal telakki edilen cem'-i ezdadın en uzak mertebesini, vâcib derecesindeki bir
suretini
sh: » (M: 418)
ifade eder, isbat edip gösterir. İşte bu tarz
ifadesi ve üslûbudur ki; en hârika edibleri, belâgatına secde ettiriyor.
Hem meselâ وَمِنْ
آيَاتِهِ
اَنْ تَقُومَ
السّمَاءُ وَاْلاَرْضُ
بِاَمْرِهِ
ثُمَّ اِذَا
دَعَاكُمْ
دَعْوَةً
مِنَ اْلاَرْضِ
اِذَا
اَنْتُمْ
تَخْرُجُونَ âyetiyle, şöyle bir üslûb-u âlî ile saltanat-ı
rububiyetindeki haşmeti gösterir. Şöyle ki:
"Gökler ve zemin; iki muti' kışla
hükmünde ve iki muntazam ordu merkezi suretinde tek bir emirle veya boru gibi
bir işaretle, o iki kışlada fena ve adem perdesinde yatan mevcudat, o emre
kemal-i sür'atle ve itaatle "Lebbeyk!" deyip, meydan-ı haşir ve
imtihana çıkarlar."
İşte haşir ve kıyameti ne kadar mu'cizane bir
üslûb-u âlî ile ifade edip ve o davanın içinde bir delil-i iknaîye işaret
ediyor ki: Bilmüşahede nasılki zeminin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki
tohumlar ve cevv-i semada, ademde ve küre-i havaiyede dağılmış, saklanmış
katreler; nasıl kemal-i intizam ve sür'atle haşrolup her baharda meydan-ı
tecrübe ve imtihana çıkıyorlar; zeminde hububat, semada katarat her vakit bir
mahşer-nümun suretini alırlar; öyle de, haşr-i ekber dahi öyle kolay zuhur
eder. Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkeza... Şu
âyetlere, sair âyâttaki derece-i belâgatı kıyas edebilirsiniz. Acaba, şu
tarzdaki âyâtın hakikî tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir! Olsa olsa, ya
kısa bir meal-i icmalî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir
yazmak lâzım gelir.
Beşinci Nükte: Meselâ
"Elhamdülillah" bir cümle-i Kur'aniyedir. Bunun en kısa mânası, ilm-i
Nahiv ve Beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur:
كُلُّ
فَرْدٍ مِنْ
اَفْرَادِ
الْحَمْدِ
مِنْ اَىِّ
حَامِدٍ
صَدَرَ
وَعَلَى
اَىِّ مَحْمُودٍ
وَقَعَ مِنَ
اْلاَزَلِ
اِلَى اْلاَبَدِ
خَاصٌّ
وَمُسْتَحِقٌّ
لِلذَّاتِ
الْوَاجِبِ
الْوُجُودِ
الْمُسَمّىَ
بِاللّهِ
sh: » (M: 419)
Yani: "Ne
kadar hamd ve medh varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar
hastır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a ki, Allah denilir." İşte
"ne kadar hamd varsa", "el-i istiğrak"tan çıkıyor.
"Her kimden gelse" kaydı ise, "hamd" masdar olup fâili terk
edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder. Hem mef'ulün terkinde, yine
makam-ı hitabîde külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için, "her kime karşı
olsa" kaydını ifade ediyor. "Ezelden ebede kadar" kaydı ise;
fi'lî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delalet
ettiği için, o manayı ifade ediyor. "Has ve müstehak" manasını
"Lillah"taki "lâm-ı cer" ifade ediyor. Çünki o
"lâm", ihtisas ve istihkak içindir. "Zât-ı Vâcib-ül Vücud"
kaydı ise; vücub-u vücud, Ulûhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zât-ı Zülcelâl'e karşı
bir ünvan-ı mülahaza olduğundan, "Lafzullah" sair esmâ ve sıfâta
câmiiyeti ve ism-i azam olduğu itibariyle, delalet-i iltizamiye ile delalet
ettiği gibi; Vâcib-ül Vücud ünvanına dahi, o delalet-i iltizamiye ile delalet
ediyor.
İşte, "Elhamdülillah" cümlesinin en
kısa ve ulema-yı Arabiyece müttefek-un aleyh bir manâ-yı zâhirîsi şöyle olursa,
başka bir lisana o i'caz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
Hem elsine-i âlem içinde lisan-ı nahvî
Arabî'den başka birtek lisan var; o da hiçbir vakit Arab lisanının câmiiyetine
yetişemez. Acaba o câmi' ve i'cazdarane olan lisan-ı nahvî ile mu'cizekârane
bir surette ve her ciheti birden bilir, irade eder bir ilm-i muhit içinde zuhur
eden kelimat-ı Kur'aniye; sair elsine-i terkibiye ve tasrifiye vasıtasıyla,
zihni cüz'î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların
kelimat-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? Hattâ
diyebilirim ve belki isbat edebilirim ki: Herbir harf-i Kur'an, bir hakaik
hazinesi hükmüne geçer; bazan birtek harf, bir sahife kadar hakikatları ders
verir.
Altıncı Nükte: Bu manayı tenvir için, kendi
başımdan geçmiş nurlu bir hali ve hakikatlı bir hayali söylüyorum. Şöyle ki:
Bir vakit اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ deki nun-u mütekellim-i maalgayrı düşündüm ve
mütekellim-i vahde sîgasından "Na'büdü" sîgasına intikalin sebebini
kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf
etti.
sh: » (M: 420)
Gördüm ki: Namaz kıldığım o Bayezid
Câmiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve
kıraatımda izhar ettiğim hükümlere ve davalara birer şahid ve birer müeyyid
gördüm. Nâkıs ubudiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibadatı içinde dergâh-ı
İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden bir perde daha inkişaf etti: Yani
İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peyda etti. O şehir, o Bayezid Câmii
hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi
mazhariyet hissettim. Onda dahi; rûy-i zemin mescidinde, Kâ'be-i Mükerreme
etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim
namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Mâdem hayalen
bu perde açıldı; Kâ'be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan
istifade ederek o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّهِ olan îmanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved'e
tevdi' edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm
ki: Dâhil olduğum cemaat üç daireye ayrıldı:
Birinci Daire: Rûy-i zeminde mü'minler ve
muvahhidîndeki cemaat-ı uzma.
İkinci Daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı
kübrada, bir tesbihat-ı uzmada, her taife kendine mahsus salavat ve tesbihat
ile meşgul bir cemaat içindeyim. "Vezaif-i Eşya" tabir edilen
hidemat-ı meşhude, onların ubudiyetlerinin ünvanlarıdır. O halde "Allahü
Ekber" deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz zâhiren
ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemmiyeten büyük, bir küçük
âlemi gördüm ki zerrat-ı vücudiyemden tâ havass-ı zâhiriyeme kadar, taife taife
vazife-i ubudiyetle ve şükraniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede,
kalbimdeki latife-i Rabbaniyem, اِيّاكَ
نَعْبُدُ
وَاِيّاكَ
نَسْتَعِينُ o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de
lisanım, o iki cemaat-ı uzmâyı niyet ederek demişti.
sh: » (M: 421)
Elhâsıl: "Na'büdü" nun'u, şu üç
cemaate işaret ediyor. İşte bu halette iken birden Kur'an-ı Hakîm'in tercümanı
ve mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, Medine-i Münevvere
denilen manevî minberinde, şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek, يَا اَيُّهَا النّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitabını, mânen herkes gibi ben de işitip; o üç
cemaatte herkes benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukabele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhatab
ittihaz edip, umum mevcudatla konuşur ve şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, o hitab-ı izzeti, nev'-i beşere belki umum zîruha ve zîşuura tebliğ
ediyor. İşte bütün mazi ve müstakbel, zaman-ı hazır hükmüne geçti; bütün nev'-i
beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemaat şeklinde olarak; o hitab, o
suretle onlara ediliyor. O vakit herbir âyât-ı Kur'aniye; gayet haşmetli ve
vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhatabından,
nihayetsiz azamet ve celâl sahibi Mütekellim-i Ezelî'den ve makam-ı
mahbubiyet-i uzma sahibi Tercüman-ı Âlîşanından aldığı bir kuvvet-i ulviyet,
cezalet ve belâgat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur-u i'cazı içinde
gördüm. O vakit, değil umum Kur'an; ya bir sure, yahut bir âyet, belki herbir
kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti: "Elhamdülillahi alâ nûr-il îman ve-l
Kur'an" dedim. O ayn-ı hakikat olan hayalden "Na'büdü" nûn'una
girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'anın değil âyetleri, kelimeleri, belki
Nun-u Na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatların nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayal, o Nûn-u Na'büdü'den çıktıktan
sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: "Ben de hisse isterim. Sizin gibi
uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı نَعْبُدُ ve نَسْتَعِينُ de, Mabud ve Müsteân olan Hâlık'a giden yolu
göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim." O vakit kalbe şöyle geldi
ki: De o mütehayyir akla:
sh: » (M: 422)
Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun,
camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var.
Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizamperverane
ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bilhak ve bir Âmir-i
Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak, bütün mevcudata, hususan zîhayat
olanlara.. herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacatı var ve
vücud ve bekasına lâzım pek kesretli, muhtelif matlubları var; en küçüğüne
elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez. Halbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden,
vakt-i münasipte, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşahede
görünüyor.
İşte şu mevcudatın bu hadsiz fakr ve
ihtiyacatı ve bu fevkalâde iânât-ı gaybiye ve imdâdât-ı Rahmaniye bilbedahe
gösterir ki: Bir Ganiyy-i Mutlak ve Kerim-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan bir
hâmi ve râzıkları vardır ki, herşey ve her zîhayat ondan istiane eder, meded
bekliyor. Manen اِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ der. O vakit akıl, "Âmennâ ve saddaknâ"
dedi.
Yedinci Nükte: Sonra o halde اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dediğim vakit, baktım ki: Mazi tarafına göçüp giden
kafile-i beşer içinde gayet nuranî, parlak enbiya, sıddıkîn, şüheda, evliya,
sâlihîn kafilelerini gördüm ki, istikbal zulümatını dağıtıp, ebede giden yolda
bir cadde-i kübra-yı müstakimde gidiyorlar. Bu kelime beni o kafileye iltihak
etmek için yol gösteriyor, belki iltihak ettiriyor. Birden, fesübhanallah
dedim. Zulümat-ı istikbali tenvir eden ve kemal-i selâmetle giden bu nuranî
kafile-i uzmaya iltihak etmemek, ne kadar hasaret ve helâket olduğunu zerre
mikdar şuuru olan bilmesi lâzım. Acaba bid'aları icad etmekle o kafile-i
uzmadan inhiraf eden; nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir? Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz ferman etmiş ki: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ Acaba bu ferman-ı kat'îye karşı ulema-üs sû' tabirine
lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvayı veriyorlar ki;
lüzumsuz, zararlı bir
sh: » (M: 423)
surette şeâir-i
İslâmiyenin bedihiyyatına karşı geliyorlar; tebdili kabil görüyorlar? Olsa
olsa, muvakkat bir cilve-i manadan gelen bir intibah-ı muvakkat, o ulema-i sû'u
aldatmıştır. Meselâ: Nasılki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa,
muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel
meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün
eder. Öyle de şeair-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayatdar ve
sevabdar bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet,
muvakkaten çıplak -bir derece- görünür; fakat cildden cüda olmuş bir meyve
gibi, o mübarek mânaların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî
postunu bırakıp gider.. nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise...
Sekizinci Nükte: Buna dair bir düstur-u
hakikatı beyan etmek lâzım. Şöyle ki:
Nasıl "hukuk-u şahsiye" ve bir nevi
hukukullah sayılan "hukuk-u umumiye" namıyla iki nevi hukuk var; öyle
de: Mesail-i şer'iyede bir kısım mesail, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma,
umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeair-i İslâmiye" tabir
edilir. Bu şeairin umuma taalluk cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası
olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz'îsi
(sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı
ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı
Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri
koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki,
ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa,
titresinler!..
Dokuzuncu Nükte: Mesail-i şeriattan bir
kısmına "taabbüdî" denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir;
emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.
Bir kısmına "Mâkul-ül mâna" tabir
edilir. Yani: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih
olmuş; fakat sebeb ve illet değil. Çünki hakikî illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.
Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu
tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin
maslahat gelse onu tağyir edemez. Öyle de: "Şeairin faidesi, yalnız malûm
mesalihtir" denilmez ve öyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar
sh: » (M: 424)
ise, çok
hikmetlerinden bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: "Ezanın hikmeti,
müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir."
Halbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır.
Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'-i beşer namına, yahut o şehir
ahalisi namına, hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nev'-i beşerin netice-i
hilkatı olan ilân-ı tevhid ve Rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete
vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?
Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler
var ki, bütün kuvvetiyle "Yaşasın Cehennem!" der. Cennet dahi ucuz
değildir, mühim fiat ister. لاَ
يَسْتَوِى
اَصْحَابُ
النَّارِ
وَاَصْحَابُ
اْلجَنَّةِ
اَصْحَابُ
الْجَنَّةِ
هُمُ
الْفَائِزُونَ ilh...
* * *
sh: » (M: 425)
İkinci Risale olan
İkinci Kısım
Ramazan-ı Şerife
dairdir
[Birinci kısmın âhirinde şeair-i İslâmiyeden
bir nebze bahsedildiğinden şeairin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı
Şerife dair olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.
Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok
hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden "Dokuz Nükte"dir.]
بِسْمِ اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
شَهْرُ
رَمَضَانَ
الَّذِى
اُنْزِلَ
فِيهِ الْقُرْآنُ
هُدًى
لِلنَّاسِ وَ
بَيِّنَاتٍ مِنَ
الْهُدَى وَ
الْفُرْقَانِ
Birinci Nükte: Ramazan-ı Şerifteki savm,
İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin
âzamlarındandır.
İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok
hikmetleri; hem Cenâb-ı Hakk'ın Rububiyetine, hem insanın hayat-ı
içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı
İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.
Cenâb-ı Hakk'ın Rububiyeti noktasında orucun
çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb-ı Hak, zemin
yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halkettiği ve bütün enva'-ı nimeti o sofrada
مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i
Rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar
sh: » (M: 426)
gaflet perdesi
altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor,
bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i îman birden muntazam bir ordu
hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî'nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama
yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane
göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs'atli
ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî
ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar insan ismine lâyık
mıdırlar?
İkinci Nükte: Ramazan-ı Mübareğin savmı,
Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir
hikmeti şudur ki: Birinci Söz'de denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir
tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde,
çok kıymetdar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in'am edeni tanımamak
nihayet derecede bir belahet olduğu gibi, Cenâb-ı Hak hadsiz enva'-ı nimetini
nev'-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak,
şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O
tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnetdar oluyoruz; hattâ müstehak
olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün'im-i
Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona
teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin
kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
İşte Ramazan-ı Şerif'teki oruç, hakikî ve
hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünki sair vakitlerde
mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri
zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan
adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki
iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i
İlâhiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar
herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü
manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnuiyeti cihetiyle; "O
nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim; demek
başkasının malıdır ve in'amıdır. Onun emrini bekliyorum." diye nimeti
nimet bilir; bir şükr-ü manevî eder. İşte bu suretle oruç, çok ci-
sh: » (M: 427)
hetlerle hakikî
vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
Üçüncü Nükte: Oruç, hayat-ı içtimaiye-i
insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: İnsanlar,
maişet cihetinde muhtelif bir surette halkedilmişler. Cenâb-ı Hak o ihtilafa
binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki zenginler,
fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam
hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki,
açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak
edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir
esasıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir.
Ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti
olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı
yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünki hakikî o haleti kendi nefsinde hissetmiyor.
Dördüncü Nükte: Ramazan-ı Şerifteki oruç,
nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hattâ mevhum bir
Rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle
terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan dünyada servet ve iktidarı da
varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i
İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.
İşte Ramazan-ı Şerifte en zenginden en fakire
kadar herkesin nefsi anlar ki: Kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil,
abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz
diye mevhum Rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre
girer.
Beşinci Nükte: Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin
tehzib-i ahlâkına ve serkeşane muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı
noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Nefs-i insaniye gafletle
kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki
kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zaîf ve zevale maruz ve
musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret
olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtane kendini ebedî
tahayyül eder gibi dünyaya saldırır.
sh: » (M: 428)
Şedid bir hırs ve
tama' ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve
menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını
unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie
içinde yuvarlanır.
İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç; en gafillere ve
mütemerridlere, za'fını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla
midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zaîf vücudu, ne derece çürük
olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder.
Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaa
bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa
hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise...
Altıncı Nükte: Ramazan-ı Şerifin sıyamı,
Kur'an-ı Hakîm'in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur'an-ı
Hakîm'in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi
şudur ki: Kur'an-ı Hakîm, mâdem Şehr-i Ramazan'da nüzul etmiş; o Kur'anın
zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için
Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd
ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet
vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur'anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve
dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlâhiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve
o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i
Cebrâil'den, belki Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar
olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'anın hikmet-i
nüzulünü bir derece göstermektir.
Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir
mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i
ekberin kûşelerinde o Kur'anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her
Ramazan شَهْرُ
رَمَضَانَ
الَّذِى
اُنْزِلَ
فِيهِ الْقُرْآنُ âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor.
Ramazan, Kur'an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın sair efradları,
bazıları huşu' ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar.
Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tabi
olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o
mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne
sh: » (M: 429)
kadar hedef ise;
öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o
âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.
Yedinci Nükte: Ramazanın sıyamı, dünyada
âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev'-i insanın kazancına baktığı
cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazan-ı Şerifte sevab-ı
a'mal, bire bindir. Kur'an-ı Hakîm'in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on
sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte
herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler
ve Ramazan-ı Şerifin Cum'alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir'de otuzbin
hasene sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur'an-ı Hakîm,
öyle bir nuranî şecere-i tuba hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri,
Ramazan-ı Şerif'te mü'minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete
bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece
hadsiz bir hasarette olduğunu anla!
İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti
için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit
bir zemindir. Ve neşvünema-i a'mal için, bahardaki mâh-i Nisandır. Saltanat-ı
Rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en
parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi
nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata
girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp
melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hacatını
muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh
vaziyetine girerek; savmı ile, Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet
Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir
ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.
Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür
semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'an ile bin aydan daha
hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır. Evet nasılki bir padişah,
müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayûn namıyla veyahut
başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar.
Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve
perdesiz hu-
sh: » (M: 430)
zuruna ve has
iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sâdık milletini,
has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin
âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı
âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o
Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i
ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Mâdem Ramazan o bayramdır; elbette
bir derece, süflî ve hayvanî meşâğilden insanları çekmek için oruca
emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı,
kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır.
Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete
sevketmektir. Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla
ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur'an ve zikir ve tesbih ve salavat
ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek... Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve
kulağını fena şeyleri işitmekten men'edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve
Kur'an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır.
Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta'til-i eşgal
ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.
Sekizinci Nükte: Ramazan-ı Şerif, insanın
hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur
ki:
İnsana en mühim bir ilâç nev'inden maddî ve
manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir ki: İnsanın nefsi, yemek içmek
hususunda keyfemayeşa hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar
verdiği gibi; hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî
hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir.
Serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.
Ramazan-ı Şerifte oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır; riyazete çalışır ve
emir dinlemeyi öğrenir. Bîçare zaîf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek
üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vasıtasıyla helâli
terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri
dinlemeğe kabiliyet peyda eder. Hayat-ı maneviyeyi bozmamağa çalışır.
Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok
defa mübtela
sh: » (M: 431)
olur. Sabır ve
tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki
oruç onbeş saat, sahursuz ise yirmidört saat devam eden bir müddet-i açlığa
sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini
ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.
Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var.
Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın
gündüz zamanında ta'til-i eşgal etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o
cihazatın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü
altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o manevî fabrika çarklarının
gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı dikkatlerini daima kendine
celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok
ehl-i velayet, tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeğe kendilerini
alıştırmışlar. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar
ki; sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî
eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz
ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki; Ramazan-ı Şerifte
mü'minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara
mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç
vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen,
onlar masumane gülüyorlar.
Dokuzuncu Nükte: Ramazan-ı Şerifin orucu,
doğrudan doğruya nefsin mevhum Rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle
ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis Rabbisini tanımak istemiyor, firavunane
kendi Rububiyet istiyor. Ne kadar azablar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat
açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin
firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, za'fını, fakrını gösterir. Abd
olduğunu bildirir.
Hadîsin rivayetlerinde vardır ki: Cenab-ı Hak
nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?" Nefis demiş: "Ben benim,
sen sensin!" Azab vermiş, Cehennem'e atmış, yine sormuş. Yine demiş:
"Ene ene, ente ente." Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten
sh: » (M: 432)
vazgeçmemiş. Sonra
açlık ile azab vermiş, yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene vema
ente?" Nefis demiş: اَنْتَ
رَبِّى
الرَّحِيمُ
وَاَنَا
عَبْدُكَ
الْعَاجِزُ Yani: "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben senin
âciz bir abdinim."
اَللّهُمَّ
صَلِّ
وَسَلِّمْ
عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
صَلَةً
تَكُونُ لَكَ
رِضَاءً وَ
لِحَقِّهِ
اَدَاءً
بِعَدَدِ
ثَوَابِ قِرَائَةِ
حُرُوفِ
الْقُرْآنِ
فِى شَهْرِ رَمَضَانَ
وَ عَلَى
آلِهِ وَ
صَحْبِهِ وَ
سَلِّمْ
سُبْحَانَ
رَبِّكَ
رَبِّ
الْعِزَّةِ
عَمَّا
يَصِفُونَ
*وَسَلاَمٌ
عَلَى
الْمُرْسَلِينَ
*وَ الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
آمِينَ
* * *
İtizar: Şu ikinci kısım, kırk dakikada
sür'atle yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtib ikimiz de hasta
olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve kusur bulunacaktır. Nazar-ı
müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımızdan bekleriz. Münasib gördüklerini tashih
edebilirler.
sh: » (M: 433)
Üçüncü Risale olan
Üçüncü Kısım
[Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ikiyüz aksam-ı
i'caziyesinden nakşî bir kısmını gösterecek bir tarzda, Kur'an-ı Azîmüşşan'ı,
Hâfız Osman hattıyla taayyün eden ve Âyet-i Müdayene mikyas tutulan sahifeleri
ve Sure-i İhlas vâhid-i kıyasî tutulan satırları muhafaza etmekle beraber, o
nakş-ı i'cazı göstermek tarzında bir Kur'an yazmağa dair mühim bir niyetimi;
hizmet-i Kur'andaki kardeşlerimin nazarlarına arzedip meşveret etmek ve onların
fikirlerini istimzac etmek ve beni ikaz etmek için şu kısmı yazdım, onlara
müracaat ediyorum. Şu üçüncü kısım "Dokuz Mes'ele"dir.]
Birinci Mes'ele: Kur'an-ı Azîmüşşan'ın enva'-ı
i'cazı kırka baliğ olduğu, İ'caz-ı Kur'an namındaki Yirmibeşinci Söz'de
bürhanlarıyla isbat edilmiş. Bazı enva'ı tafsilen, bir kısmı icmalen
muannidlere karşı dahi gösterilmiş.
Hem Kur'anın i'cazı, tabakat-ı insaniyede kırk
tabakaya karşı ayrı ayrı i'cazını gösterdiği, Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci
İşaretinde beyan edilmiş ve o tabakatın on kısmının ayrı ayrı hisse-i
i'caziyelerini isbat etmiş. Sair otuz tabaka-i âher, ehl-i velayetin muhtelif
meşrebler ashabına ve ulûm-u mütenevvianın ayrı ayrı ashablarına ayrı ayrı
i'cazını gösterdiğini, onların ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn derecesinde
Kur'an hak Kelâmullah olduğunu, îman-ı tahkikîleri göstermişler. Demek herbiri,
ayrı ayrı bir tarzda bir vech-i i'cazını görmüşler. Evet ehl-i marifet bir
velinin fehmettiği i'caz ile, ehl-i aşk bir velinin müşahede ettiği cemâl-i
i'caz bir olmadığı gibi; muhtelif meşaribe göre cemâl-i i'cazın cilveleri
değişir. Bir İlm-i Usûl-üd Din allâmesinin ve bir imamının gördüğü vech-i i'caz
ile füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü vech-i i'caz bir değil ve
hâkeza... Bunların tafsilen ayrı ayrı vücuh-u i'cazını göstermek elimden
gelmiyor. Havsalam dardır, ihata edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun
için yalnız on tabaka beyan edilmiş, mütebâkisi icmalen işaret edilmiş. Şimdi o
tabakalardan iki tabaka, Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde çok izaha muhtaç iken,
o vakit pek noksan kalmıştı.
sh: » (M: 434)
Birinci Tabaka: "Kulaklı tabaka"
tabir ettiğimiz âmî avam; yalnız kulak ile Kur'anı dinler, kulak vasıtasıyla
i'cazını anlar. Yani der: "Bu işittiğim Kur'an, başka kitablara benzemez.
Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkınde olacak. Umumunun altındaki
şık ise kimse diyemez ve dememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umumun
fevkındedir." İşte bu kadar icmal ile Onsekizinci İşaret'te yazılmıştı.
Sonra onu izah için Yirmialtıncı Mektub'un "Hüccet-ül Kur'an Alâ Hizb-iş
Şeytan" namındaki Birinci Mebhası, o tabakanın i'cazdaki fehmini tasvir ve
isbat eder.
İkinci Tabaka: Gözlü tabakasıdır. Yani: Âmi
avamdan veyahut aklı gözüne inmiş maddiyyunlar tabakasına karşı, Kur'anın göz
ile görünecek bir işaret-i i'caziyesi bulunduğu, Onsekizinci İşaret'te dava
edilmiş. Ve o davayı tenvir ve isbat etmek için, çok izaha lüzum vardı. Şimdi anladığımız
mühim bir hikmet-i Rabbaniye cihetiyle o izah verilmedi. Pek cüz'î birkaç
cüz'iyatına işaret edilmişti. Şimdi o hikmetin sırrı anlaşıldı ve te'hiri daha
evlâ olduğuna kat'î kanaatımız geldi. Şimdi o tabakanın fehmini ve zevkini
teshil etmek için; kırk vücuh-u i'cazdan göz ile görülen bir vechini, bir
Kur'anı yazdırdık ki o yüzü göstersin.
(Bu üçüncü kısmın mütebâki mes'eleleri ile
Dördüncü Kısım tevafukata dair olduğu için; tevafukata dair olan fihriste ile
iktifa edilerek, burada yazılmamışlardır. Yalnız Dördüncü Kısma ait bir ihtar
ile Üçüncü Nükte yazılmıştır.)
İHTAR: Lafz-ı Resuldeki nükte-i azîmenin
beyanında yüzaltmış âyet yazıldı. İşbu âyetlerin hasiyeti pek azîm olmakla
beraber; mana cihetiyle birbirini isbat ve tekmil ettiğinden, çok manidar
olduğu için, muhtelif âyâtı hıfzetmek veya okumak arzusunda bulunanlara bir
hizb-i Kur'anî olduğu gibi; Kur'an kelimesindeki nükte-i azîmenin beyanında,
altmışdokuz âyât-ı azîmenin derece-i belâgatı pek fevkalâde ve kuvvet-i
cezaleti pek ulvîdir. Bu da ikinci bir hizb-i Kur'anî olarak ihvana tavsiye
edilir. Yalnız Kur'an kelimesi, yedi silsile-i Kur'anda mevcud olup, umum o
kelimeyi tutmuş, hariç iki kalmış. O iki de kıraet manasında olduğundan; o
huruc, nükteye kuvvet vermiştir. Resul lafzı ise o kelime ile en ziyade
münasebetdar sureler içinde Sure-i Muhammed ile Sure-i Fetih olduğundan, o iki
sureden
sh: » (M: 435)
çıkan silsilelere
hasrettiğimizden, hariç kalan Resul lafzı şimdilik dercedilmemiştir. Vakit
müsaade etse, bundaki esrar yazılacaktır inşâallah.
Üçüncü Nükte: "Dört Nükte"dir.
Birinci Nükte: Lafzullah, mecmu'-u Kur'anda
ikibin sekizyüz altı defa zikredilmiştir. Bismillah'takilerle beraber Lafz-ı
Rahman, yüz ellidokuz defa; Lafz-ı Rahîm, ikiyüz yirmi; Lafz-ı Gafûr,
altmışbir; Lafz-ı Rab, sekizyüz kırkaltı; Lafz-ı Hakîm, seksenaltı; Lafz-ı
Alîm, yüzyirmialtı; Lafz-ı Kadîr, otuzbir; Lâ İlâhe İllâ Hû'daki Hû, yirmialtı
defa zikredilmiştir. (Hâşiye) Lafzullah adedinde çok esrar ve nükteler var.
Ezcümle: Lafzullah ve Rab'dan sonra en ziyade zikredilen Rahman, Rahîm, Gafûr
ve Hakîm ile beraber Lafzullah, Kur'an âyetlerinin nısfıdır. Hem Lafzullah ve
Allah lafzı yerinde zikredilen Lafz-ı Rab ile beraber, yine nısfıdır. Çendan
Rab lafzı sekizyüz kırkaltı defa zikredilmiş, fakat dikkat edilse, beşyüz
küsuru Allah lafzı yerinde zikredilmiş, ikiyüz küsuru öyle değildir.
Hem Allah, Rahman, Rahîm, Alîm ve Lâ İlâhe
İllâ Hû'daki Hû adediyle beraber yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür. Ve Hû
yerinde Kadîr ile beraber, yine mecmu'-u âyâtın nısfıdır. Fark dokuzdur. Lafz-ı
Celâl'in mecmuundaki nükteler çoktur. Yalnız şimdilik bu nükte ile iktifa
ediyoruz.
İkinci Nükte: Sureler itibariyledir. Onun dahi
çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd ve bir iradeyi gösterir bir tarzda
tevafukatı vardır.
Sure-i Bakara'da, âyâtın adediyle Lafz-ı
Celâl'in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lafzı yerinde dört Hû lafzı var.
Meselâ: Lâ İlâhe İllâ Hû'daki Hû gibi. Onunla muvafakat tamam olur. Âl-i
İmran'da yine âyâtıyla Lafz-ı Celâl tevafuktadır, müsavidirler. Yalnız Lafz-ı Celâl,
ikiyüz dokuzdur, âyet ikiyüzdür. Fark dokuzdur. Böyle meziyyat-ı kelâmiyede ve
belâgat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez, takribî tevafukat kâfidir.
Sure-i Nisa, Maide, En'am üçünün mecmu'-u âyetleri, mecmuundaki Lafz-ı Celâl'in
__________________________
(Hâşiye): Kur'andaki âyâtın mecmu'-u adedi,
altıbin altıyüz altmışaltı olması.. ve şu geçen seksendokuzuncu sahifede,
mezkûr Esmâ-i Hüsnânın adedi, altı rakamıyla alâkadar bulunması ehemmiyetli bir
sırra işaret ediyor. Şimdilik mühmel kaldı.
sh: » (M: 436)
adedine
tevafuktadır. Âyetlerin adedi dörtyüz altmışdört, Lafz-ı Celâ'in adedi dörtyüz
altmışbir; Bismillah'taki Lafzullah ile beraber tam tevafuktadır. Hem meselâ:
Baştaki beş surenin Lafz-ı Celâ adedi; Sure-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Hud'daki
Lafz-ı Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin
nısfıdır. Sonra gelen Sure-i Yûsuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl surelerindeki
Lafz-ı Celâl adedi, o nısfın nısfıdır. Sonra Sure-i İsra, Kehf, Meryem, Tâhâ,
Enbiya,Hacc; (Hâşiye) o nısfın nısfının nısfıdır. Sonra gelen beşer beşer,
takriben o nisbetle gidiyor; yalnız bazı küsuratla fark var. Öyle farklar,
böyle makam-ı hitabîde zarar vermez. Meselâ: Bir kısım yüz yirmibir, bir kısmı
yüz yirmibeş, bir kısmı yüz ellidört, bir kısmı yüz ellidokuzdur. Sonra Sure-i
Zuhruf'tan başlayan beş sure; o nısf-ı nısf-ı nısfın nısfına iniyor. Sure-i
Necm'den başlayan beş; o nısf-ı nısf-ı nısf-ı nısfın nısfıdır; fakat
takribîdir. Küçük küsuratın farkları, böyle makamat-ı hitabiyede zarar vermez. Sonra
gelen küçük beşler içinde, üç beşlerin yalnız üçer aded Lafz-ı Celâl'i var.
İşte bu vaziyet gösteriyor ki: Lafz-ı Celâl'in adedine tesadüf karışmamış, bir
hikmet ve intizam ile adedleri tayin edilmiş.
Lafzullah'ın Üçüncü Nüktesi: Sahifeler
nisbetine bakar. Şöyle ki:
Bir sahifede olan Lafz-ı Celâl adedi, o
sahifenin sağ yüzü ve o yüze karşıki sahifeye ve bazan soldaki karşıki sahife
ve karşının arka yüzüne bakar. Ben kendi nüsha-i Kur'aniyemde bu tevafuku
tedkik ettim. Ekseriyetle gayet güzel bir nisbet-i adediye ile bir tevafuk
gördüm. Nüshama da işaretler koydum. Çok defa müsavi olur. Bazan nısıf veyahud
sülüs oluyor. Bir hikmet ve intizamı ihsas eden bir vaziyeti vardır.
Dördüncü Nükte: Sahife-i vâhiddeki
tevafukattır. Kardeşlerimle üç-dört ayrı ayrı nüshaları mukabele ettik.
Umumunda tevafukat matlub olduğuna kanaatımız geldi. Yalnız, matbaa
müstensihleri başka maksadları takib ettiklerinden, bir derece tevafukatta
intizamsızlık düşmüş. Tanzim edilse, pek nadir istisna ile, mecmu'-u Kur'anda
ikibin sekizyüz altı Lafz-ı Celâl'in ade-
__________________________
(Hâşiye): Bu beşer taksimat üzere bir sır
inkişaf etmişti. Hiçbirimizin haberi olmadan şuradaki altı sure kaydolmuş.
Şüphemiz kalmadı ki; gaibden, ihtiyarımızın haricinde altıncısı girmiş; tâ bu
nısfiyet sırr-ı mühimmi kaybolmasın.
sh: » (M: 437)
dinde tevafukat
görünecektir. Ve bunda bir şu'le-i i'caz parlıyor. Çünki fikr-i beşer, bu pek
geniş sahifeyi ihata edemez ve karışamaz. Tesadüfün ise, bu manidar ve
hikmetdar vaziyete eli ulaşamaz.
Dördüncü Nükte'yi bir derece göstermek için,
yeni bir Mushaf yazdırıyoruz ki; en münteşir Mushafların aynı sahife, aynı
satırlarını muhafaza etmekle beraber, san'atkârların lâkaydlığı te'siriyle
adem-i intizama maruz kalan yerleri tanzim edip, tevafukatın hakikî intizamı
inşâallah gösterilecektir.. ve gösterildi.
اَللّهُمَّ
يَا مُنْزِلَ
الْقُرْآنِ
بِحَقِّ
الْقُرْآنِ
فَهِّمْنَا
اَسْرَارَ
الْقُرْآنِ
مَادَارَ
الْقَمَرَانِ
وَ صَلِّ وَ سَلِّمْ
عَلَى مَنْ
اَنْزَلْتَ
عَلَيْهِ الْقُرْآنَ
وَ عَلَى
آلِهِ وَ
صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
آمِينَ
sh: » (M: 438)
Beşinci Risale
olan Beşinci Kısım
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَللّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ...الخ
âyet-i pür-envarının çok envar-ı esrarından bir nurunu, Ramazan-ı Şerif'te
bir halet-i ruhaniyede hissettim, hayal-meyal gördüm. Şöyle ki:
Üveys-i Karanî'nin:
اِلهِى
اَنْتَ
رَبِّى وَ
اَنَا
الْعَبْدُ * وَ اَنْتَ
الْخَالِقُ
وَ انَا
الْمَخْلُوقُ
* وَ
اَنْتَ
الرَّزَّاقُ
وَ اَنَا
الْمَرْزُوقُ
* الخ...
münacat-ı
meşhuresi nev'inden, bütün mevcudat-ı zevilhayat, Cenâb-ı Hakk'a karşı aynı
münacatı ettiklerini ve onsekiz bin âlemin herbirinin ışığı, birer ism-i İlâhî
olduğunu bana kanaat verecek bir vakıa-ı kalbiye-i hayaliyeyi gördüm. Şöyle ki:
Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası
gibi, şu âlem binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri
bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça, diğer bir âlemi görüyordum. O
âlem ise, âyet-i Nur'un arkasındaki
اَوْ
كَظُلُمَاتٍ
فِى بَحْرٍ
ُلجِّيٍّ يَغْشَاهُ
مَوْجٌ مِنْ
فَوْقِهِ
مَوْجٌ مِنْ
فَوْقِهِ
سَحَابٌ
ظُلُمَاتٌ
بَعْضُهَا
فَوْقَ بَعْضٍ
اِذَا
اَخْرَجَ
يَدَهُ لَمْ
يَكَدْ يَرَيهَا
وَمَنْ لَمْ
يَجْعَلِ
اللّهُ لَهُ
نُورًا فَمَا
لَهُ مِنْ
نُورٍ
âyeti tasvir
ettiği gibi; bir zulümat, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana
görünüyordu. Birden bir ism-i İlâhînin cilvesi, bir nur-u azîm gibi görünüp
ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem
fakat gafletle karanlıklı bir âlem görünüyorken, güneş gibi bir ism-i İlâhî
tecelli eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkeza... Bu seyr-i kalbî ve
seyahat-ı hayaliye çok devam etti. Ezcümle:
Hayvanat âlemini gördüğüm vakit, hadsiz
ihtiyacat ve şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o âlemi bana çok
karanlıklı ve hazîn gösterdi. Birden Rahman ismi, Rezzak burcunda (yani
sh: » (M: 439)
mânasında) bir
şems-i tâban gibi tulû' etti; o âlemi baştan başa rahmet ziyasıyla yaldızladı.
Sonra o âlem-i hayvanat içinde, etfal ve
yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazîn ve herkesi
rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden Rahîm ismi
şefkat burcunda tulû' etti, o kadar güzel ve şirin bir surette o âlemi
ışıklandırdı ki; şekva ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarını, ferah ve
sürura ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha
açıldı, âlem-i insanî bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar
zulümatlı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryad ettim, "Eyvah!"
dedim. Çünki gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve
kâinatı ihata eden tasavvurat ve efkârları ve ebedî beka ve saadet-i ebediyeyi
ve Cennet'i gayet ciddî isteyen himmetleri ve istidadları ve hadsiz makasıda ve
metalibe müteveccih fakr ve ihtiyacatları ve za'f ve acziyle beraber,
hücuma maruz kaldıkları hadsiz musibet ve a'dâlarıyla beraber; gayet kısa bir
ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perişan bir maişet içinde, kalbe en elîm
ve en müdhiş halet olan mütemadî zeval ve firak belası içinde, ehl-i gaflet
için zulümat-ı ebedî kapısı suretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar,
birer birer ve taife taife o zulümat kuyusuna atılıyorlar. İşte bu âlemi bu
zulümat içinde gördüğüm anda, kalb ve ruh ve aklımla beraber bütün letaif-i
insaniyem, belki bütün zerrat-ı vücudum feryad ile ağlamaya hazır iken; birden
Cenâb-ı Hakk'ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahman ismi Kerim burcunda, Rahîm
ismi Gafur burcunda (yani mânasında), Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi
Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem-i insanî
içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nuranî âhiret
âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.
Sonra muazzam bir perde daha açıldı, âlem-i
Arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavanin-i ilmiyeleri, hayale dehşetli bir
âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle,
yirmibeşbin sene mesafeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmağa ve
parçalanmağa müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı Küre-i Arz içinde,
âlemin hadsiz fezasında seyahat eden bîçare nev'-i insan vaziyeti, bana
vahşetli bir karanlık içinde göründü.
sh: » (M: 440)
Başım döndü, gözüm karardı. Birden Hâlık-ı Arz
ve Semavat'ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabb-üs- Semavati Vel-Arz ve
Müsahhir-üş -Şemsi Vel-Kamer isimleri; Rahmet, Azamet, Rububiyet burcunda tulû'
ettiler. O âlemi öyle nurlandırdılar ki; o halette bana Küre-i Arz gayet
muntazam, müsahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi tenezzüh ve
keyf ve ticaret için müheyya edilmiş bir şekilde gördüm.
Elhasıl: Binbir ism-i İlâhînin, kâinata
müteveccih olan o esmâdan herbiri bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir
eden bir güneş hükmünde ve sırr-ı ehadiyet cihetiyle, herbir ismin cilvesi
içinde sair isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu. Sonra kalb, her
zulümat arkasında ayrı ayrı bir nuru gördüğü için, seyahata iştihası
açılıyordu. Hayale binip, semaya çıkmak istedi. O vakit, gayet geniş bir perde
daha açıldı. Kalb, semavat âlemine girdi gördü ki: O nuranî tebessüm eden
suretinde görülen yıldızlar, Küre-i Arz'dan daha büyük ve ondan daha sür'atli
bir surette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu
şaşırtsa, başkasıyla müsademe edecek, öyle bir patlak verecek ki, kâinatın ödü
patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessümle değil, vahşetle
bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş hâlî, boş, dehşet, hayret zulümatı içinde
semavatı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum. Birden
رَبُّ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ * رَبُّ
الْمَلاَئِكَةِ
وَ الرُّوحِ
un esmâ-i hüsnâsı,
وَلَقَدْ
زَيَّنَّا
السَّمَاءَ
الدُّنْيَا
ِبمَصَابِيحَ
* وَ
سَخَّرَ
الشّمْسَ وَ
الْقَمَرَ burcunda cilveleriyle zuhur ettiler. O mâna
cihetiyle, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envar-ı azîmeden birer
lem'a alıp, yıldızlar adedince elektrik lâmbaları yakılmış gibi, o âlem-i semavat
nurlandı. O boş ve hâlî tevehhüm edilen semavat dahi melâikelerle, ruhanîlerle
doldu, şenlendi. Sultan-ı Ezel ve Ebed'in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde
hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra-i ulvî yapıyorlar tarzında, o
Sultan-ı Zülcelâl'in haşmetini ve şaşaa-i Rububiyetini gösteriyorlar gibi
gördüm. Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerratımla ve beni
dinleselerdi bütün mahlukatın lisanlarıyla diyecektim, hem umum onların namına
dedim:
sh: » (M: 441)
اَللّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
مَثَلُ
نُورِهِ
كَمِشْكَاةٍ فِيهَا
مِصْبَاحٌ
َاْلمِصْبَاحُ
فِى زُجَاجَةٍ
اَلزُّجَاجَةُ
كَاَنَّهَا
كَوْكَبٌ
دُرِّىٌّ
يُوقَدُ مِنْ
شَجَرَةٍ
مُبَارَكَةٍ
زَيْتُونَةٍ
لاَ
شَرْقِيَّةٍ
وَلاَ غَرْبِيَّةٍ
يَكَادُ
زَيْتُهَا
يُضِيءُ وَلَوْ
لَمْ
َتمْسَسْهُ نَارٌ
نُورٌ عَلَى
نُورٍ
يَهْدِى
اللّهُ لِنُورِهِ
مَنْ يَشَاءُ
âyetini okudum;
döndüm, indim, ayıldım; "Elhamdülillahi alâ nur-il iman ve-l Kur'an"
dedim.
sh: » (M: 442)
Altıncı Risale
olan Altıncı Kısım
[Kur'an-ı Hakîm'in
tilmizlerini ve hâdimlerini ikaz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır.]
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
وَلاَ
تَرْكَنُوا
اِلَى
الَّذِينَ
ظَلَمُوا
فَتَمَسَّكُمُ
النَّارُ
Şu Altıncı Kısım, ins ve cin şeytanlarının altı desiselerini
inşâallah akîm bırakır ve hücum yollarının altısını seddeder.
Birinci Desise: Şeytan-ı ins, şeytan-ı
cinnîden aldığı derse binaen; hizb-ül Kur'anın fedakâr hâdimlerini hubb-u câh
vasıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o manevî ulvî cihaddan vazgeçirmek
istiyorlar. Şöyle ki:
İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh
denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârane halklara
görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde
cüz'î-küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde
şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet
tehlikelidir, ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır; çok ahlâk-ı seyyienin de
menşeidir ve insanların da en zaîf damarıdır. Yani: Bir insanı yakalamak ve
kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu
mağlub eder. Kardeşlerim hakkında en ziyade korktuğum, bunların bu zaîf
damarından ehl-i ilhadın istifade etmek ihtimalidir. Bu hal beni çok
düşündürüyor. Hakikî olmayan bazı bîçare dostlarımı o suretle çektiler, manen
onları tehlikeye attılar.(Hâşiye)
Ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'anda
arkadaşlarım! Bu hubb-u câh cihetinden gelen dessas ehl-i dünyanın hafiyelerine
________________________
(Hâşiye): O bîçareler, "Kalbimiz Üstad
ile beraberdir" fikriyle kendilerini tehlikesiz zannederler. Halbuki ehl-i
ilhadın cereyanına kuvvet veren ve propagandalarına kapılan, belki bilmeyerek
hafiyelikte istimal edilmek tehlikesi bulunan bir adamın, "Kalbim safidir.
Üstadımın mesleğine sâdıktır." demesi, bu misale benzer ki: Birisi namaz
kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor; hades vuku buluyor. Ona
"Namazın bozuldu" denildiği vakit, o diyor: "Neden namazım
bozulsun, kalbim safidir."
sh: » (M: 443)
veya ehl-i
dalaletin propagandacılarına veya şeytanın şakirdlerine deyiniz ki: "Evvelâ
rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki;
insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer
teveccüh-ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü; o teveccüh-ü rahmetin
in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür, yoksa arzu edilecek bir şey
değildir.. çünki kabir kapısında söner, beş para etmez!"
Hubb-u câh hissi eğer susturulmazsa ve izale
edilmezse, yüzünü başka cihete çevirmek lâzımdır. Şöyle ki:
Sevab-ı uhrevî için, dualarını kazanmak
niyetiyle ve hizmetin hüsn-ü tesiri noktasında gelecek temsildeki sırra binaen,
belki o hissin meşru bir ciheti bulunur. Meselâ: Ayasofya Câmii, ehl-i fazl
ve kemalden mübarek ve muhterem
zâtlarla dolu olduğu bir zamanda, tek-tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve
serseri ahlâksızlar bulunup câmiin pencerelerinin üstünde ve yakınında
ecnebilerin eğlenceperest seyircileri bulunsa, bir adam o câmi içine girip ve o
cemaat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sada ile şirin bir tarzda Kur'andan bir
aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatın nazarları ona döner, hüsn-ü
teveccühle, manevî bir duâ ile, o adama bir sevab kazandırırlar. Yalnız, haylaz
çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek-tük ecnebilerin hoşuna gitmeyecek.
Eğer o mübarek câmiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit, süfli ve
edebsizce fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa; o vakit o
haylaz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyata teşvik ettiği
için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan
ecnebilerin istihzakârane tebessümlerini celbedecek. Fakat umum o muazzam ve
mübarek cemaatın bütün efradından, bir nazar-ı nefret ve tahkir celbedecektir.
Esfel-i sâfilîne sukut derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.
İşte aynen bu misal gibi; âlem-i İslâm ve
Asya, muazzam bir câmidir. Ve içinde ehl-i îman ve ehl-i hakikat, o câmideki
muhterem cemaattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O
serseri ahlâksızlar; firenkmeşreb, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebi
seyircileri ise, ecnebilerin naşir-i efkârı olan gazetecilerdir. Herbir
müslüman, hususan ehl-i fazl ve kemâl
ise; bu câmide derecesine göre bir mevkii olur, görünür, nazar-ı dikkat ona
çevrilir. Eğer İslâmiyetin bir sırr-ı esası olan ihlas ve rıza-yı İlâhî
cihetinde, Kur'an-ı Hakîm'in ders verdiği ahkâm ve hakaik-i kudsiyeye
sh: » (M: 444)
dair harekât ve
a'mal ondan sudûr etse, lisan-ı hali mânen âyât-ı Kur'aniyeyi okusa; o vakit
manen âlem-i İslâmın herbir ferdinin vird-i zebanı olan اَللّهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ duâsında dâhil olup hissedar olur ve umumu ile
uhuvvetkârane alâkadar olur. Yalnız hayvanat-ı muzırra nev'inden bazı ehl-i
dalaletin ve sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmakların nazarlarında kıymeti
görünmez. Eğer o adam, medar-ı şeref tanıdığı bütün ecdadını ve medar-ı iftihar
bildiği bütün geçmişlerini ve ruhen nokta-i istinad telakki ettiği selef-i
sâlihînin cadde-i nuranîlerini terkedip heveskârane, hevaperestane, riyakârane,
şöhretperverane, bid'akârane işlerde ve harekâtta bulunsa; mânen bütün ehl-i
hakikat ve ehl-i îmanın nazarında en alçak mevkie düşer. اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّهِ sırrına göre; ehl-i îman ne kadar âmi ve cahil de
olsa, aklı derketmediği halde, kalbi öyle hodfüruş adamları görse; soğuk görür,
manen nefret eder.
İşte hubb-u câha meftun ve şöhretperestliğe
mübtela adam -ikinci adam-, hadsiz bir cemaatin nazarında esfel-i sâfilîne
düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında,
muvakkat ve menhus bir mevki kazanır. َاْلاَخِلاَّءُ
يَوْمَئِذٍ
بَعْضُهُمْ
لِبَعْضٍ
عَدُوّ
ٌاِلاَّ
اْلمُتَّقِينَ sırrına göre; dünyada zarar, berzahta azab, âhirette
düşman bazı yalancı dostları bulur.
Birinci suretteki adam, faraza hubb-u câhı
kalbinden çıkarmazsa, fakat ihlası ve rıza-yı İlâhîyi esas tutmak ve hubb-u
câhı hedef ittihaz etmemek şartıyla; bir nevi meşru makam-ı manevî, hem
muhteşem bir makam kazanır ki, o hubb-u câh damarını kemaliyle tatmin eder. Bu
adam az, hem pek az ve ehemmiyetsiz bir şey kaybeder; ona mukabil, çok hem pek
çok kıymetdar, zararsız şeyleri bulur. Belki birkaç yılanı kendinden kaçırır;
ona bedel, çok mübarek mahlukları arkadaş bulur, onlarla ünsiyet eder. Veya
ısırıcı yabani eşek arılarını kaçırıp, mübarek rahmet şerbetçileri olan arıları
kendine celbeder. Onların ellerinden bal yer gibi, öyle dostlar bulur ki; daima
dualarıyla âb-ı kevser gibi feyizler, âlem-i İslâmın etrafından onun ruhuna
içirilir ve
sh: » (M: 445)
defter-i a'maline
geçirilir.
Bir zaman, dünyanın bir büyük makamını işgal
eden küçük bir insan, şöhretperestlik yolunda büyük bir kabahat işlemekle,
âlem-i İslâmın nazarında maskara olduğu vakit, geçen temsilin mealini ona ders
verdim; başına vurdum. İyi sarstı, fakat kendimi hubb-u câhtan kurtaramadığım
için, o ikazım dahi onu uyandırmadı.
İkinci Desise: İnsanda en mühim ve esaslı bir
his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade
etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri
ve ehl-i dalaletin propagandacıları, avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından
çok istifade ediyorlar. Korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar. Meselâ:
Nasılki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamlının
nazarında zararlı görünen bir şey'i gösterip, vehmini tahrik edip, kova kova tâ
damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi; çok
ehemmiyetsiz evham ile, çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hattâ bir
sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.
Bir zaman -Allah rahmet etsin- mühim bir zât
kayığa binmekten korkuyordu. Onun ile beraber bir akşam vakti, İstanbul'dan
köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyyüb'e gitmeğe
mecburuz. Israr ettim. Dedi: "Korkuyorum, belki batacağız!" Ona
dedim: "Bu Haliç'te tahminen kaç kayık var?" Dedi: "Belki bin
var." Dedim: "Senede kaç kayık garkolur." Dedi: "Bir-iki
tane, bazı sene de hiç batmaz." Dedim: "Sene kaç gündür?" Dedi:
"Üçyüzaltmış gündür." Dedim: "Senin vehmine ilişen ve korkuna
dokunan batmak ihtimali, üçyüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. Böyle
bir ihtimalden korkan; insan değil, hayvan da olamaz!" Hem ona dedim:
"Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?" Dedi: "Ben
ihtiyarım, belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır." Dedim: "Ecel
gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var; öyle ise üçbin altıyüz günde
hergün vefatın muhtemel. İşte kayık gibi üçyüzbinden bir ihtimal değil, belki
üçbinden bir ihtimal ile bugün ölümün muhtemeldir, titre ve ağla, vasiyet
et!" dedim. Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde
ona dedim: "Cenâb-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı
tahrib için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elîm ve azab yapmak için
vermemiştir.
sh: » (M: 446)
Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa..
hattâ beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârane bir havf meşru olabilir.
Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı
azaba çevirir."
İşte ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhadın
dalkavukları, sizi korkutmak ile kudsî cihad-ı manevînizden vazgeçirmek için
size hücum etseler; onlara deyiniz: "Biz hizb-ül Kur'anız. اِنّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ اِنّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla, Kur'anın kal'asındayız.
حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler
ihtimalden bir ihtimal ile, şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi
korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz binler zarar verecek bir yola, bizi
ihtiyarımızla sevkedemezsiniz!" Ve deyiniz: "Acaba hizmet-i
Kur'aniyede arkadaşımız ve o hizmet-i kudsiyenin tedbirinde üstadımız ve
ustabaşımız olan Said Nursî'nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan
ehl-i haktan kim zarar görmüş? Ve onun has talebelerinden kim bela görmüş ki,
biz de göreceğiz ve o görmek ihtimali ile telaş edeceğiz? Bu kardeşimizin
binler uhrevî dostları ve kardeşleri var. Yirmi otuz senedir dünya hayat-ı
içtimaiyesine tesirli bir surette karıştığı halde, onun yüzünden bir kardeşinin
zarar gördüğünü işitmedik. Hususan o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o
topuz yerine nur-u hakikat var. Eskiden 31 Mart hâdisesinde çendan onu da
karıştırdılar, bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki,
mes'ele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun
düşmanları yüzünden bela gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı. Buna
binaen; bin değil, binler ihtimalden bir tek ihtimal-i tehlike korkusuyla, bir
hazine-i ebediyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hatırına
gelmemeli!" deyip ehl-i dalaletin dalkavuklarının ağzına vurup tardetmelisiniz.
Hem o dalkavuklara deyiniz ki:
"Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil,
yüzden yüz ihtimal ile bir helâket gelse; zerre kadar aklımız varsa, korkup,
onu bırakıp kaçmayacağız!" Çünki mükerrer tecrübelerle görülmüş ve
görülüyor ki: Büyük kardeşine veyahut üstadına tehlike zamanında ihanet
edenlerin, gelen bela en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine
onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla
sh: » (M: 447)
bakılmış. Hem
cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde manen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde
bir merhamet hissetmezler. Çünki derler: "Bunlar mâdem kendilerine sâdık
ve müşfik üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil
tahkire lâyıktırlar."
Mâdem hakikat budur. Hem mâdem bir zalim ve
vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir
surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse; o zillet
vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı
gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar vicdansız zalime karşı
za'f göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci' eder. Eğer ayağı altındaki mazlum
adam, o zalimin yüzüne tükürse; kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i
mazlum olur. Evet tükürün zalimlerin hayasız yüzlerine!..
Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı'nın
toplarını tahrib ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda; o devletin en büyük
daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi'nin başpapazı tarafından Meşihat-ı
İslâmiyeden dinî altı sual soruldu. Ben de o zaman Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'nin
âzası idim. Bana dediler: "Bir cevap ver." Onlar altı suallerine,
altı yüz kelime ile cevap istiyorlar. Ben dedim: "Altıyüz kelime ile
değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil; belki bir
tükürük ile cevap veriyorum! Çünki o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını
boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına
karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz
yüzüne!.." demiştim. Şimdi diyorum:
Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbar bir
hükûmetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisanıyla onlara mukabele
etmek, tehlike yüzde yüz iken, hıfz-ı Kur'anî bana kâfi geldiği halde; size de,
yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı,
elbette yüz derece daha kâfidir.
Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik
etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden
işitsinler ki: "En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En
az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!."
قُلْ
اِنَّ
اْلمَوْتَ
الَّذِى
تَفِرُّونَ مِنْهُ
فَاِنَّهُ
مُلاَقِيكُمْ mana-yı işarîsiyle gösteri-
sh: » (M: 448)
yor ki:
"Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!"
Üçüncü Desise-i Şeytaniye: Tama' yüzünden
çoklarını avlıyorlar.
Kur'an-ı Hakîm'in âyât ve
beyyinatından istifaza ettiğimiz kat'î bürhanlarla çok risalelerde isbat
etmişiz ki: "Meşru rızk, iktidar ve ihtiyarın derecesine göre değil; belki
acz ve iftikarın nisbetinde geliyor." Bu hakikatı gösteren hadsiz
işaretler, emareler, deliller vardır. Ezcümle:
Bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan eşcar
yerinde durup, onların rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanat hırs ile
rızıklarının peşinde koştuklarından, ağaçlar gibi mükemmel beslenmiyorlar.
Hem hayvanat nev'inden balıkların en aptal,
iktidarsız ve kum içinde bulunduğu halde mükemmel beslenmesi ve umumiyetle
semiz olarak görünmesi; maymun ve tilki gibi zeki ve muktedir hayvanat, sû'-i
maişetinden alîz ve zaîf olması, gösteriyor ki: Vasıta-i rızk; iktidar değil,
iftikardır.
Hem insanî olsun hayvanî olsun bütün
yavruların hüsn-ü maişeti ve süt gibi hazine-i rahmetin en latif bir hediyesi,
umulmadık bir tarzda onlara za'f
ve aczlerine şefkaten ihsan edilmesi
ve vahşi canavarların dîk-ı maişetleri dahi gösteriyor ki: Vesile-i rızk-ı
helâl; acz ve iftikardır, zekâ ve iktidar değildir.
Hem dünyada, milletler içinde şiddet-i hırs
ile meşhur olan Yahudi Milletinden daha ziyade rızk peşinde koşan olmuyor.
Halbuki zillet ve sefalet içinde en ziyade sû'-i maişete onlar maruz oluyorlar.
Onların zenginleri dahi süflî yaşıyorlar. Zâten riba gibi gayr-ı meşru yollarla
kazandıkları mal, rızk-ı helâl değil ki mes'elemizi cerhetsin.
Hem çok ediblerin ve çok ulemanın fakr-ı hali
ve çok aptalların servet ve gınası dahi gösteriyor ki: Celb-i rızkın medarı,
zekâ ve iktidar değildir; belki acz ve iftikardır, tevekkülvari bir teslimdir
ve lisan-ı kal ve lisan-ı hal ve lisan-ı fiil ile bir duâdır.
İşte bu hakikatı ilân eden اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ âyeti, bu davamıza o kadar kavî ve metin bir
bürhandır ki; bütün nebatat ve hayvanat ve etfal lisanıyla okunuyor. Ve rızk
isteyen her
sh: » (M: 449)
taife, şu âyeti
lisan-ı hal ile okuyor.
Mâdem rızk mukadderdir ve ihsan ediliyor ve
veren de Cenâb-ı Hak'tır; o hem Rahîm, hem Kerim'dir. Onun rahmetini ittiham
etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir surette gayr-ı meşru bir tarzda
yüz suyu dökmekle; vicdanını belki bazı mukaddesatını rüşvet verip, menhus,
bereketsiz bir mal-i haramı kabul eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir
divaneliktir.
Evet ehl-i dünya, hususan ehl-i dalalet;
parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir
derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrib
etmeye bazan vesile olur. O pis hırs ile gazab-ı İlâhîyi kendine celbeder ve
ehl-i dalaletin rızasını celbe çalışır.
Ey kardeşlerim! Eğer ehl-i dünyanın
dalkavukları ve ehl-i dalaletin münafıkları, sizi insaniyetin şu zaîf damarı
olan tama' yüzünden yakalasalar; geçen hakikatı düşünüp, bu fakir kardeşinizi
nümune-i imtisal ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki: Kanaat ve
iktisad; maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder. Bahusus
size verilen o gayr-ı meşru para, sizden ona mukabil bin kat fazla fiat
isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan hizmet-i
Kur'aniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki;
her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.
İHTAR: Ehl-i dalalet, Kur'an-ı Hakîm'den alıp
neşrettiğimiz hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyeye karşı müdafaa ve mukabele elinden
gelmediği için, münafıkane ve desisekârane iğfal ve hile dâmını (tuzağını)
istimal ediyor. Dostlarımı hubb-u câh, tama' ve havf ile aldatmak ve beni bazı
isnadat ile çürütmek istiyorlar. Biz, kudsî hizmetimizde daima müsbet hareket
ediyoruz. Fakat maatteessüf herbir emr-i hayırda bulunan manileri def'etmek
vazifesi, bizi bazan menfî harekete sevkediyor.
İşte bunun içindir ki, ehl-i nifakın
hilekârane propagandasına karşı, kardeşlerimi sâbık üç nokta ile ikaz ediyorum.
Onlara gelen hücumu def'e çalışıyorum.
Şimdi en mühim bir hücum benim şahsımadır.
Diyorlar ki: "Said Kürddür, neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz,
arkasına düşüyorsunuz?"
İşte bilmecburiye böyle herifleri susturmak
için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisanıyla
zikredeceğim.
sh: » (M: 450)
Dördüncü Desise-i Şeytaniye: Şeytanın telkini
ile ve ehl-i dalaletin ilkaatıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve
mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i
milliyelerini tahrik etmek için diyorlar ki: "Siz Türksünüz. Mâşâallah
Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürddür.
Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesaî etmek hamiyet-i milliyeye
münafîdir?"
Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben Felillahilhamd
müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üçyüz elli milyon efradı vardır.
Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde
Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve
menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd
namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz
bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum!.. Ey mülhid!
Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve
firenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini
kazanmak için; üçyüz elli milyon hakikî, nuranî menfaatdar bir cemaatin bâki
uhuvvetlerini terketsin. Yirmialtıncı Mektub'un Üçüncü Mes'elesinde,
delilleriyle menfî milliyetin mahiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden ona
havale edip, yalnız o Üçüncü Mes'elenin âhirinde icmal edilen bir hakikatı
burada bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki:
O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten
Türk düşmanı olan hamiyet-füruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milletiyle
ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i îmanıyla şiddetli
ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'anın bayrağını cihanın
cihat-ı sittesinin etrafında galibane gezdiren bu vatan evlâdlarına, İslâmiyet
hesabına müftehirane ve tarafdarane muhabbetdarım. Sen ise ey hamiyet-füruş
sahtekâr! Türk'ün mefahir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette
mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârane bir uhuvvetin var. Senden
soruyorum: Türk Milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve
heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında
hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren
ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyata teşci eden firenk-meşrebane terbiyede
midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir?
Eğer hamiyet-i milliye
sh: » (M: 451)
bunlardan ibaret
ise ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise; evet sen böyle Türkçü isen ve böyle
milliyetperver isen; ben o Türkçülükten kaçıyorum, sen de benden kaçabilirsin!
Eğer zerre miktar hamiyet ve şuurun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak,
cevab ver. Şöyle ki:
Türk Milleti denilen şu vatan evlâdı altı
kısımdır. Birinci kısmı, ehl-i salahat ve takvadır. İkinci kısmı, musibetzede
ve hastalar taifesidir. Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır. Dördüncü kısmı,
çocuklar taifesidir. Beşinci kısmı, fakirler ve zaîfler taifesidir. Altıncı
kısmı, gençlerdir. Acaba bütün evvelki beş taife Türk değiller mi? Hamiyet-i
milliyeden hisseleri yok mu? Acaba altıncı taifeye sarhoşcasına bir keyf vermek
yolunda, o beş taifeyi incitmek, keyfini kaçırmak, tesellilerini kırmak;
hamiyet-i milliye midir, yoksa o millete düşmanlık mıdır? "Elhükmü
lil'ekser" sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır; dost değildir!
Senden soruyorum: Birinci kısım olan ehl-i
îman ve ehl-i takvanın en büyük menfaati, firenk-meşrebane bir medeniyette
midir? Yoksa hakaik-i îmaniyenin nurlarıyla saadet-i ebediyeyi düşünüp, müştak
ve âşık oldukları tarîk-i hakta sülûk etmek ve hakikî teselli bulmakta mıdır?
Senin gibi dalalet-pişe hamiyet-füruşların tuttuğu meslek; müttaki ehl-i imanın
manevî nurlarını söndürüyor ve hakikî tesellilerini bozuyor ve ölümü idam-ı
ebedî ve kabri daimî bir firak-ı lâyezalî kapısı olduğunu gösteriyor.
İkinci kısım olan musibetzede ve hastaların ve
hayatından me'yus olanların menfaati; firenk-meşrebane, dinsizcesine medeniyet
terbiyesinde midir? Halbuki o bîçareler bir nur isterler, bir teselli isterler.
Musibetlerine karşı bir mükâfat isterler. Ve onlara zulmedenlerden
intikamlarını almak isterler. Ve yakınlaştıkları kabir kapısındaki dehşeti
def'etmek istiyorlar. Sizin gibilerin sahtekâr hamiyetiyle, pek çok şefkate ve okşamaya
ve tımar etmeye çok lâyık ve muhtaç o bîçare musibetzedelerin kalblerine iğne
sokuyorsunuz, başlarına tokmak vuruyorsunuz! Merhametsizcesine ümidlerini
kırıyorsunuz, ye's-i mutlaka düşürüyorsunuz! Hamiyet-i milliye bu mudur? Böyle
mi millete menfaat dokunduruyorsunuz?
Üçüncü taife olan ihtiyarlar, bir sülüs teşkil
ediyor. Bunlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan
uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve te-
sh: » (M: 452)
sellisi, Hülâgu ve
Cengiz gibi zalimlerin gaddarane sergüzeştlerini dinlemesinde midir? Ve âhireti
unutturacak, dünyaya bağlandıracak, neticesiz, manen sukut, zâhiren terakki
denilen şimdiki nevi hareketinizde midir? Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve
hakikî teselli, tiyatroda mıdır? Bu bîçare ihtiyarlar hamiyetten hürmet
isterlerken, manevî bıçakla o bîçareleri kesmek hükmünde ve "idam-ı
ebedîye sevkediliyorsunuz" fikrini vermek ve rahmet kapısı tasavvur
ettikleri kabir kapısını ejderha ağzına çevirmek, "Sen oraya gideceksin"
diye manevî kulağına üflemek; hamiyet-i milliye ise, böyle hamiyetten yüzbin
defa el'iyazübillah!..
Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar,
hamiyet-i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da za'f ve
acz ve iktidarsızlık noktasında; merhametkâr, kudretli bir Hâlıkı
bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidadları mes'udane inkişaf edebilir.
İleride, dünyadaki müdhiş ehval ve ahvale karşı gelebilecek bir tevekkül-ü
îmanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata müştakane bakabilirler.
Acaba alâkaları pek az olduğu terakkiyat-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i
maneviyesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz sırf maddî felsefî
düsturların taliminde midir? Eğer insan bir cesed-i hayvanîden ibaret olsaydı
ve kafasında akıl olmasaydı; belki bu masum çocukları muvakkaten eğlendirecek
terbiye-i medeniye tabir ettiğiniz ve terbiye-i milliye süsü verdiğiniz bu
firengî usûl, onlara çocukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaatı
verebilirdi. Mâdemki o masumlar hayatın dağdağalarına atılacaklar, mâdemki
insandırlar; elbette küçük kalblerinde çok uzun arzuları olacak ve küçük
kafalarında büyük maksadlar tevellüd edecek. Mâdem hakikat böyledir; onlara
şefkatin muktezası, gayet derecede fakr ve
aczinde, gayet kuvvetli bir nokta-i istinadı ve tükenmez bir nokta-i
istimdadı; kalblerinde îman-ı billah ve îman-ı bil-âhiret suretiyle
yerleştirmek lâzımdır. Onlara şefkat ve merhamet bununla olur. Yoksa, divane
bir validenin, veledini bıçakla kesmesi gibi, hamiyet-i milliye sarhoşluğuyla,
o bîçare masumları manen boğazlamaktır. Cesedini beslemek için, beynini ve
kalbini çıkarıp ona yedirmek nev'inden, vahşiyane bir gadirdir, bir zulümdür.
Beşinci taife, fakirler ve zaîfler taifesidir.
Acaba, hayatın ağır tekâlifini fakirlik vasıtasıyla elîm bir tarzda çeken
fakirlerin ve hayatın müdhiş dağdağalarına karşı çok müteessir olan zaîflerin,
hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mudur? Bu bîçarelerin ye'sini
sh: » (M: 453)
ve elemini artıran
ve sefih bir kısım zenginlerin mel'abe-i hevesatı ve zalim bir kısım kavîlerin
vesile-i şöhret ve şekaveti olan firenk-meşrebane ve perde-birunane ve
firavunane medeniyetperverlik namı altında yaptığınız harekâtta mıdır? Bu
bîçare fukaraların fakirlik yarasına merhem ise; unsuriyet fikrinden değil,
belki İslâmiyetin eczahane-i kudsiyesinden çıkabilir. Zaîflerin kuvveti ve
mukavemeti, karanlık ve tesadüfe bağlı, şuursuz, tabiî felsefeden alınmaz;
belki hamiyet-i İslâmiye ve kudsî İslâmiyet milliyetinden alınır!..
Altıncı taife gençlerdir. Bu gençlerin
gençlikleri eğer daimî olsaydı; menfî milliyetle onlara içirdiğiniz şarabın
muvakkat bir menfaatı, bir faidesi olurdu. Fakat o gençliğin lezzetli
sarhoşluğu; ihtiyarlıkla elemle ayılması ve o tatlı uykunun ihtiyarlık
sabahında esefle uyanmasıyla, o şarabın humarı ve sıkıntısı onu çok
ağlattıracak ve o lezzetli rü'yanın zevalindeki elem, ona çok hazîn teessüf
ettirecek. "Eyvah! Hem gençlik gitti, hem ömür gitti, hem müflis olarak
kabre gidiyorum; keşki aklımı başıma alsaydım." dedirecek. Acaba bu
taifenin hamiyet-i milliyeden hissesi, az bir zamanda muvakkat bir keyf görmek
için, pek uzun bir zamanda teessüfle ağlattırmak mıdır? Yoksa onların saadet-i
dünyeviyeleri ve lezzet-i hayatiyeleri; o güzel, şirin gençlik nimetinin
şükrünü vermek suretinde, o nimeti sefahet yolunda değil, belki istikamet
yolunda sarfetmekle; o fâni gençliği, ibadetle manen ibka etmek ve o gençliğin
istikametiyle Dâr-ı Saadette ebedî bir gençlik kazanmakta mıdır? Zerre miktar
şuurun varsa söyle!..
Elhasıl: Eğer Türk Milleti, yalnız altıncı
taife olan gençlerden ibaret olsa ve gençlikleri daimî kalsa ve dünyadan başka
yerleri bulunmasa, sizin Türkçülük perdesi altındaki firenk-meşrebane
harekâtınız, hamiyet-i milliyeden sayılabilirdi. Benim gibi hayat-ı dünyeviyeye
az ehemmiyet veren ve unsuriyet fikrini firengi illeti gibi bir maraz telakki
eden ve gençleri nâ-meşru keyf ve hevesattan men'e çalışan ve başka memlekette
dünyaya gelen bir adama, "O Kürddür, arkasına düşmeyiniz."
diyebilirdiniz ve demeye bir hak kazanabilirdiniz. Fakat mâdemki Türk namı
altında olan şu vatan evlâdı, sâbıkan beyan edildiği gibi altı kısımdır. Beş
kısma zarar vermek ve keyflerini kaçırmak, yalnız birtek kısma muvakkat ve
dünyevî ve akibeti meş'um bir keyf vermek, belki sarhoş etmek; elbette o Türk
Milletine dostluk değil,
sh: » (M: 454)
düşmanlıktır. Evet
ben unsurca Türk sayılmıyorum; fakat Türklerin ehl-i takva taifesine ve
musibetzedeler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar taifesine ve zaîfler
ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve kemal-i iştiyakla müşfikane ve
uhuvvetkârane çalışmışım ve çalışıyorum. Altıncı taife olan gençleri dahi,
hayat-ı dünyeviyesini zehirlettirecek ve hayat-ı uhreviyesini mahvedecek ve bir
saat gülmeye bedel, bir sene ağlamayı netice veren harekât-ı nâmeşruadan
vazgeçirmek istiyorum. Yalnız bu altı-yedi sene değil, belki yirmi senedir
Kur'andan ahzedip Türkçe lisanıyla neşrettiğim âsâr meydandadır. Evet
Lillahilhamd, Kur'an-ı Hakîm'in maden-i envarından iktibas edilen âsâr ile,
ihtiyar taifesinin en ziyade istedikleri nur gösteriliyor. Musibetzedelerin ve
hastaların tiryak gibi en nâfi' ilâçları, eczahane-i kudsiye-i Kur'aniyede
gösteriliyor. Ve ihtiyarları en ziyade düşündüren kabir kapısı, rahmet kapısı
olduğu ve idam kapısı olmadığı, o envar-ı Kur'aniye ile gösterildi. Ve
çocukların nazik kalblerinde hadsiz mesaib ve muzır eşyaya karşı gayet kuvvetli
bir nokta-i istinad ve hadsiz âmâl ve arzularına medar bir nokta-i istimdad
Kur'an-ı Hakîm'in madeninden çıkarıldı ve gösterildi ve bilfiil istifade
ettirildi. Ve fukaralar ve zuafalar kısmını en ziyade ezen ve müteessir eden
hayatın ağır tekâlifi, Kur'an-ı Hakîm'in hakaik-i îmaniyesiyle hafifleştirildi.
İşte bu beş taife ki, Türk Milletinin altı
kısmından beş kısmıdır; menfaatlerine çalışıyoruz. Altıncı kısım ki,
gençlerdir. Onların iyilerine karşı ciddî uhuvvetimiz var. Senin gibi
mülhidlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok! Çünki ilhada giren ve Türkün
hakikî bütün mefahir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak
isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş firenk telakki
ediyoruz! Çünki yüzbin defa Türkçüyüz deyip dava etseler, ehl-i hakikatı
kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların davalarını tekzib ediyor.
İşte ey firenk-meşrebler ve propagandanızla
hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! Bu millete menfaatiniz
nedir? Birinci taife olan ehl-i takva ve salahatın nurunu söndürüyorsunuz.
Merhamete ve tımar etmeye şayan ikinci taifesinin yaralarına zehir
serpiyorsunuz. Ve hürmete çok lâyık olan üçüncü taifenin tesellisini
kırıyorsunuz, ye's-i mutlaka atıyorsunuz. Ve şefkate çok muhtaç olan dördüncü
taifenin bütün bütün kuvve-i maneviyesini kırıyorsunuz ve hakikî insaniyetini
söndürüyorsunuz. Ve muavenet ve yardıma ve teselliye çok
sh: » (M: 455)
muhtaç olan
beşinci taifenin ümidlerini, istimdadlarını akîm bırakıp, onların nazarında
hayatı, mevtten daha ziyade dehşetli bir surete çeviriyorsunuz. İkaza ve
ayılmağa çok muhtaç olan altıncı taifesine, gençlik uykusu içinde öyle bir
şarab içiriyorsunuz ki; o şarabın humarı pek elîm, pek dehşetlidir. Acaba bu
mudur hamiyet-i milliyeniz ki, o hamiyet-i milliye uğrunda çok mukaddesatı feda
ediyorsunuz. O Türkçülük menfaati, Türklere bu suretle midir? Yüz bin defa
el'iyazübillah.
Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında
mağlub olduğunuz zaman, kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak
kuvvette olmadığı sırrıyla; dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye
feda olan bu baş size eğilmeyecektir. Hem size bunu da haber veriyorum ki:
Değil sizler gibi mahdud, manen millet nazarında menfur bir kısım adamlar,
belki binler sizler gibi bana maddî düşmanlık etseler, ehemmiyet vermeyeceğim
ve bir kısım muzır hayvanattan fazla kıymet vermeyeceğim. Çünki bana karşı ne
yapacaksınız? Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak
suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok. Hayatın başına gelen
ecel ise, şuhud derecesinde kat'î îman etmişim ki; tegayyür etmiyor,
mukadderdir. Mâdem böyledir; Hak yolunda şehadet ile ölsem, çekinmek değil,
iştiyak ile bekliyorum. Bahusus ben ihtiyar oldum, bir seneden fazla yaşamayı
zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz bir
ömr-ü bâkiye tebdil etmek; benim gibilerin en âlî bir maksadı, bir gayesi olur.
Amma hizmet ise, felillahilhamd hizmet-i Kur'aniye ve îmaniyede Cenâb-ı Hak
rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki; vefatım ile, o hizmet bir merkezde
yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa;
pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame
ederler. Hattâ diyebilirim: Nasılki bir tane tohum toprak altına girip
ölmesiyle bir sünbül hayatını netice verir; bir taneye bedel, yüz tane vazife
başına geçer. Öyle de; mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini
besliyorum!..
Beşinci Desise-i Şeytaniye: Ehl-i dalaletin
tarafgirleri, enaniyetten istifade edip, kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar.
Hakikaten insanda en tehlikeli damar, enaniyettir ve en zaîf damarı da odur.
Onu okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler. Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz;
sizi enaniyette vurmasınlar, onun-
sh: » (M: 456)
la sizi
avlamasınlar. Hem biliniz ki: Şu asırda ehl-i dalalet eneye binmiş, dalalet
vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye eneyi terketmekle hakka hizmet
edebilir. Ene'nin istimalinde haklı dahi olsa; mâdemki ötekilere benzer ve
onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı
bir haksızlıktır. Bununla beraber etrafına toplandığımız hizmet-i Kur'aniye,
ene'yi kabul etmiyor. "Nahnü" istiyor. "Ben demeyiniz, biz
deyiniz" diyor. Elbette kanaatınız gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz ene ile
meydana çıkmamış. Sizi enesine hâdim yapmıyor. Belki, enesiz bir hâdim-i
Kur'anî olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve enesine
tarafdar olmamayı meslek ittihaz etmiş. Bununla beraber, kat'î deliller ile
sizlere isbat etmiştir ki: Meydan-ı istifadeye vaz'edilen eserler, mîrî
malıdır; yani Kur'an-ı Hakîm'in tereşşuhatıdır. Hiç kimse, enesiyle onlara
temellük edemez! Haydi farz-ı muhal olarak ben enemle o eserlere sahib çıkıyorum,
benim bir kardeşimin dediği gibi: Mâdem bu Kur'anî hakikat kapısı açıldı, benim
noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda
bulunmaktan çekinmemeli ve istiğna etmemelidirler. Selef-i sâlihînin ve
muhakkikîn-i ulemanın âsârları, çendan her derde kâfi ve vâfi bir hazine-i
azîmedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyade
ehemmiyetli olur. Çünki hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri
açabilir. Zannederim ki, o enaniyet-i ilmiyeyi fazla taşıyan zâtlar da
anladılar ki: Neşrolunan Sözler, hakaik-i Kur'aniyenin birer anahtarı ve o
hakaiki inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılınçtır. O ehl-i
fazl ve kemal ve kuvvetli enaniyet-i
ilmiyeyi taşıyan zâtlar bilsinler ki; bana değil, Kur'an-ı Hakîm'e talebe ve
şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım. Haydi farz-ı muhal
olarak ben üstadlık dava etsem, mâdem şimdi ehl-i îmanın tabakatını, avamdan
havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk;
o ulema ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi iltizam edip
ders versinler, tarafdar olsunlar. Ulema-üs sû' hakkında bir tehdid-i azîm var.
Bu zamanda ehl-i ilim ziyade dikkat etmeli. Haydi farzetseniz ki,
düşmanlarımızın zannı gibi ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum.
Acaba dünyevî ve millî bir maksad için, çok zâtlar enaniyeti terkedip,
firavun-meşreb bir adamın kemâl-i sadakatla etrafına toplanıp, şiddetli bir
tesanüdle iş gördükleri halde; acaba bu kardeşiniz, hakikat-ı
sh: » (M: 457)
Kur'aniye ve
hakaik-i îmaniye etrafında, kendi enaniyetini setretmekle beraber, o dünyevî
komitenin onbaşıları gibi, terk-i enaniyetle hakaik-i Kur'aniye etrafında bir
tesanüdü sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük âlimleriniz de, ona
"Lebbeyk" dememesinde haksız değil midirler?
Kardeşlerim, enaniyetin işimizde en tehlikeli
ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf lillah için olmazsa, kıskançlık müdahale eder,
bozar. Nasılki bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü, kulağına hased
etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de: Bu heyetimizin şahs-ı manevîsinde
herbiriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil,
bilakis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i
vicdaniyenizdir.
Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki:
İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı
bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir
kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette
enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da;
nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ
yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı
istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen
kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözler'in kıymetlerinin
tenzilini arzu eder tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar
gibi satılsın. Halbuki bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:
"Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde
olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u îmaniye
cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya
tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u îmaniyedeki fetva
vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i
ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir
muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve
emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır;
bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı
hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.."
Altıncı Desise-i Şeytaniye şudur ki: İnsandaki
tenbellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade eder. Evet
sh: » (M: 458)
şeytan-ı ins ve
cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalbli, sâdakatı
kuvvetli, niyeti ihlaslı, himmeti âlî gördükleri vakit başka noktalardan hücum
ederler. Şöyle ki:
İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek
için, onların tenbelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından
istifade ederler. Onlar, öyle desiselerle onları hizmet-i Kur'aniyeden
alıkoyuyorlar ki; haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, tâ ki
hizmet-i Kur'aniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da, dünyanın cazibedar
şeylerini gösteriyorlar ki; hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin ve
hâkeza...
Bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa
keserek, dikkatli fehminize havale ederiz.
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz: Vazifeniz
kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne
geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!...
يَا
اَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُوا
اصْبِرُوا وَصَابِرُوا
وَرَابِطُوا
وَاتَّقُوا
اللّهَ
لَعَلَّكُمْ
تُفْلِحُونَ { وَلاَ
تَشْتَرُوا
بِآيَاتِى
ثَمَنًا قَلِيلاً
سُبْحَانَ
رَبِّكَ
رَبِّ
الْعِزَّةِ
عَمَّا
يَصِفُونَ
وَسَلاَمٌ
عَلَى
الْمُرْسَلِينَ
وَ الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
النَّبِىِّ
اْلاُمِّىِّ
الْحَبِيبِ
الْعَالِى
الْقَدْرِ
الْعَظِيمِ
الْجَاهِ وَ
عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ
وَ سَلِّمْ
آمِينَ
* * *
sh: » (M: 459)
Kudsî Bir Tarihçe
Kur'an-ı Hakîm'in mühim bir sırr-ı i'cazîsinin
zuhur ettiği senenin tarihi, yine lafz-ı Kur'andadır. Şöyle ki:
Kur'an kelimesi, ebced hesabıyla üçyüz
ellibirdir. İçinde iki elif var; mahfî elif "Elfün" okunsa, bin
manasındaki "Elfün"dür.(Hâşiye) Demek 1351 senesine, Sene-i Kur'aniye
tabir edilebilir. Çünki Lafz-ı Kur'andaki tevafukatın sırr-ı acibi, Kur'anın
tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında o sene göründü. Ve Kur'andaki Lafz-ı
Celâl'in i'cazkârane sırr-ı tevafuku, aynı senede tezahür etti. Ve bir nakş-ı
i'cazîyi gösterecek bir Kur'anın yeni bir tarzda yazılması, aynı senede oluyor.
Ve hatt-ı Kur'anın tebdiline karşı, Kur'an şakirdlerinin bütün kuvvetleriyle
hatt-ı Kur'anîyi muhafazaya çalışması aynı senededir. Ve Kur'anın mühim ezvak-ı
i'caziyesi, aynı senede tezahür ediyor. Hem aynı senede Kur'an ile çok
münasebetdar hâdisat olmuş ve olacak gibi...
* * *
_______________________________
(Hâşiye): İlm-i Sarf kaidesince: feilün,
fe'lün okunur. Ketifün, ketfün okunması gibi. Buna binaen elifün, elfün okunur.
O halde, bin üçyüz ellibir olur.
* * *
sh: » (M: 460)
Altıncı Risale
olan Altıncı Kısmın Zeyli
Es'ile-i Sitte
[İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden
sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yani "Tuh o asrın gayretsiz
adamlarına!" denildiği zaman, yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahud
silmek için yazılmıştır.
Avrupa'nın insaniyetperver maskesi altında
vahşi reislerinin sağır kulakları çınlasın!.. Ve bu vicdansız gaddarları bize
musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda,
yüzbin cihette "Yaşasın Cehennem" dedirten mimsiz
medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhaldir.]
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
وَمَا
لَنَا اَلاَّ
نَتَوَكَّلَ
عَلَى اللّهِ
وَقَدْ
هَدَينَا
سُبُلَنَا
وَلَنَصْبِرَنَّ
عَلَى مَا
آذَيْتُمُونَا
وَعَلَى
اللّهِ
فَلْيَتَوَكَّلِ
اْلمُتَوَكِّلُونَ
Bu yakınlarda ehl-i ilhadın perde altında
tecavüzleri gayet çirkin bir suret aldığından; çok bîçare ehl-i îmana ettikleri
zalimane ve dinsizcesine tecavüz nev'inden; bana, hususî ve gayr-ı resmî,
kendim tamir ettiğim bir mabedimde, hususî bir-iki kardeşimle hususî
ibadetimde, gizli ezan ve kametimize müdahale edildi. "Ne için Arabça
kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?" denildi. Sükûtta sabrım
tükendi. Kabil-i hitab olmayan öyle vicdansız alçaklara değil; belki milletin
mukadderatıyla, keyfî istibdad ile oynayan firavun-meşreb komitenin başlarına
derim ki: Ey ehl-i bid'a ve ilhad!.. Altı sualime cevab isterim.
Birincisi: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her
kavmin,
sh: » (M: 461)
hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ
vahşi canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz
hangi usûlle bu acib tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz! Yoksa bazı
alçak memurların keyiflerini, kanun mu kabul ediyorsunuz? Çünki böyle hususî
ibadatta kanun yapılmaz ve kanun olamaz!
İkincisi: Nev'-i beşerde, hususan bu asr-ı
hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde hemen umumiyetle hüküm-ferma
"hürriyet-i vicdan" düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla
nev'-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür'etinizle, hangi
kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize
"lâdinî" ismi vermekle, ne dine ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân
ettiğiniz halde; dinsizliği mutaassıbane kendine bir din ittihaz etmek
tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak! Sizden
sorulacak!.. Ne cevab vereceksiniz? Yirmi hükûmetin en küçüğünün itirazına
karşı dayanamadığınız halde, nasıl yirmi hükûmetin birden itirazını hiçe sayar gibi,
hürriyet-i vicdaniyeyi cebrî bir surette bozmağa çalışıyorsunuz.
Üçüncüsü: Mezheb-i Hanefî'nin ulviyetine ve
safiyetine münafî bir surette, vicdanını dünyaya satan bir kısım ulema-üs sû'un
yanlış fetvalarıyla, benim gibi Şâfi-ül Mezheb adamlara, hangi usûl ile teklif
ediyorsunuz? Bu meslekte milyonlar etbaı bulunan Şafiî Mezhebini kaldırıp,
bütün Şafiîleri Hanefîleştirdikten sonra, bana zulüm suretinde cebren teklif
edilse, sizin gibi dinsizlerin bir usûlüdür denilebilir. Yoksa, keyfî bir
alçaklıktır! Öylelerin keyfine tabi değiliz ve tanımayız!
Dördüncüsü: İslâmiyet ile eskiden beri imtizaç
ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine
bütün bütün zıd bir surette, firenklik mânasında Türkçülük namıyla,
tahrifdarane ve bid'akârane bir fetva ile "Türkçe kamet et!" diye
benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usûlledir? Evet hakikî
Türklere pek hakikî dostane ve uhuvvetkârane münasebetdar olduğum halde, böyle
sizin gibi firenk-meşreblerin Türkçülüğü ile hiçbir cihette münasebetim yoktur.
Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile? Eğer milyonlarla efradı bulunan
ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî
bir vatandaşı ve eskiden beri
sh: » (M: 462)
cihad arkadaşı
olan Kürdlerin milliyetini kaldırıp, onların dilini onlara unutturduktan sonra;
belki bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usûl-ü
vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve
etmeyiz!
Beşincisi: Bir hükûmet, kendi raiyetine ve
raiyet kabul ettiği adamlara herbir kanununu tatbik etse de; raiyet kabul
etmediği adamlara, kanununu tatbik edemez. Çünki onlar diyebilirler ki:
"Mâdem biz raiyetiniz değiliz, siz de bizim hükûmetimiz değilsiniz!"
Hem hiçbir hükûmet, iki cezayı birden vermez.
Bir katili, ya hapse atar veyahud idam eder. Hem hapisle ceza, hem idamla ceza
bir yerde vermek, hiçbir usûlde yoktur!
İşte mâdem vatana ve millete hiçbir zararım
dokunmadığı halde; beni sekiz senedir, en yabani ve hariç bir milletten cani
bir adama dahi yapılmayan bir esaret altına aldınız. Canileri afvettiğiniz
halde, hürriyetimi selbedip, hukuk-u medeniyeden iskat ederek muamele ettiniz.
"Bu da vatan evlâdıdır." demediğiniz halde; hangi usûl ile, hangi
kanun ile bîçare milletinize rızaları hilafına olarak tatbik ettiğiniz bu
hürriyet-şiken usûlünüzü, benim gibi her cihetle size yabancı bir adama teklif
ediyorsunuz? Mâdem Harb-i Umumî'de ordu kumandanlarının şehadetiyle, vasıta
olduğumuz çok fedakârlıkları ve vatan uğrunda cansiperane mücahedeleri cinayet
saydınız. Ve bîçare milletin hüsn-ü ahlâkını muhafaza ve saadet-i dünyeviye ve
uhreviyelerinin teminine pek ciddî ve tesirli çalışmayı hıyanet saydınız. Ve
manen menfaatsiz, zararlı, hatarlı, keyfî, küfrî firenk usûlünü kendinde kabul etmeyen
bir adama sekiz sene ceza verdiniz. (Şimdi ceza yirmisekiz sene oldu.) Ceza bir
olur. Tatbikini kabul etmedim, cezayı çektirdiniz. İkinci bir cezayı cebren
tatbik etmek, hangi usûl iledir?
Altıncısı: Mâdem sizlerle, itikadınızca ve
bana edilen muameleye nazaran, küllî bir muhalefetimiz var. Siz dininizi ve
âhiretinizi, dünyanız uğrunda feda ediyorsunuz. Elbette mabeynimizde
-tahmininizce- bulunan muhalefet sırrıyla, biz dahi hilafınıza olarak;
dünyamızı, dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit feda etmeye hazırız. Sizin
zalimane ve vahşiyane hükmünüz altında bir-iki sene zelilane geçecek
hayatımızı, kudsî bir şehadeti kazanmak için feda etmek; bize âb-ı
sh: » (M: 463)
kevser hükmüne
geçer. Fakat Kur'an-ı Hakîm'in feyzine ve işaratına istinaden, sizi titretmek
için, size kat'î haber veriyorum ki:
Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız!
Kahhar bir el ile, cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tardedilip ebedî
zulümata çabuk atılacaksınız! Arkamdan, pek çabuk sizin Nemrudlaşmış
reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur-u İlahîde
yakalarını tutacağım. Adalet-i İlâhiye, onları esfel-i sâfilîne atmakla
intikamımı alacağım!
Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar!
Yaşamanızı isterseniz, bana ilişmeyiniz! İlişseniz, intikamım muzaaf bir
surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlâhîden ümid
ederim ki: Mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda
bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız
varsa, göreceğiniz de var! Ben bütün tehdidatınıza karşı, bütün kuvvetimle bu
âyeti okuyorum:
اَلَّذِينَ
قَالَ لَهُمُ
النَّاسُ
اِنَّ النَّاسَ
قَدْ
جَمَعُوا
لَكُمْ
فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ
اِيمَانًا وَ
قَالُوا حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
* * *
sh: » (M: 464)
Yedinci Kısım
İşarat-ı Seb'a
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
فَآمِنُوا
بِاللّهِ
وَرَسُولِهِ
النَّبِىِّ
اْلاُمِّىِّ
الَّذِى
يُؤْمِنُ
بِاللّهِ
وَكَلِمَاتِهِ
وَاتَّبِعُوهُ
لَعَلَّكُمْ
تَهْتَدُونَ { يُرِيدُونَ
اَنْ
يُطْفِئُوا
نُورَ اللّهِ ِباَفْوَاهِهِمْ
وَيَاْبَى
اللّهُ
اِلاَّ اَنْ
يُتِمَّ
نُورَهُ
وَلَوْ
كَرِهَ
الْكَافِرُونَ
[Üç sualin cevabı
olarak "Yedi İşaret"tir. Birinci sual, dört işarettir.]
Birinci İşaret: Şeair-i İslâmiyeyi tağyire
teşebbüs edenlerin senedleri ve hüccetleri, yine her fena şeylerde olduğu gibi,
ecnebileri körükörüne taklidcilik yüzünden geliyor. Diyorlar ki:
"Londra'da ihtida edenler ve ecnebilerden
îmana gelenler; memleketlerinde ezan ve kamet gibi çok şeyleri kendi
lisanlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem-i İslâm onlara karşı sükût
ediyor, itiraz etmiyor. Demek bir cevaz-ı şer'î var ki, sükût ediliyor?"
Elcevap: Bu kıyasın o kadar zâhir bir farkı
var ki, hiçbir cihette onlara kıyas etmek ve onları taklid etmek zîşuurun kârı
değildir. Çünki ecnebi diyarına, lisan-ı şeriatta "Dâr-ı Harb"
denilir. Dâr-ı Harbde çok şeylere cevaz olabilir ki, "Diyar-ı
İslâm"da mesağ olamaz.
Hem Firengistan diyarı, Hıristiyan şevketi
dairesidir. Istılahat-ı
sh: » (M: 465)
şer'iyenin
maânîsini ve kelimat-ı mukaddesenin mefahimini lisan-ı hal ile telkin edecek ve
ihsas edecek bir muhit olmadığından; bilmecburiye kudsî maânî, mukaddes elfaza
tercih edilmiş; maânî için elfaz terkedilmiş,ehvenüşşer ihtiyar edilmiş.
Diyar-ı İslâmda ise; muhit, o kelimat-ı mukaddesenin meal-i icmalîsini ehl-i
İslâma lisan-ı hal ile ders veriyor. An'ane-i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum
şeair-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhaverat-ı ehl-i İslâm, o
kelimat-ı mukaddesenin mücmel meâllerini, mütemadiyen ehl-i îmana telkin
ediyorlar. Hattâ şu memleketin maabid ve medaris-i diniyesinden başka
makberistanın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir
ki; o maânî-i mukaddeseyi, ehl-i îmana ihtar ediyorlar. Acaba kendine müslüman
diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime Firengî
lügatından taallüm ettiği halde; elli senede ve her günde elli defa tekrar
ettiği Sübhanallah, Elhamdülillah ve Lâilahe İllâllah ve Allahü Ekber gibi
mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle
hayvanlar için, bu kelimat-ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir
edilmezler! Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir;
bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir.
Ehl-i ilhada kapılan ulema-üs sû', milleti
aldatmak için diyorlar ki: İmam-ı Azam, sair imamlara muhalif olarak demiş ki:
"İhtiyaç olsa, diyar-ı baidede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine
göre; Fatiha yerine Farisî tercümesi cevazı var." Öyle ise, biz de
muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?
Elcevap: İmam-ı A'zam'ın bu fetvasına karşı,
başta azamî imamların en mühimleri ve sair oniki eimme-i müçtehidîn, o fetvanın
aksine fetva veriyorlar. Âlem-i İslâmın cadde-i kübrası, o umum eimmenin
caddesidir. Mu'zam-ı Ümmet, cadde-i kübrada gidebilir. Başka hususî ve dar
caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmam-ı A'zam'ın fetvası, beş cihette
hususîdir:
Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı
âherde bulunanlara aittir.
İkincisi: İhtiyac-ı hakikîye binaendir.
Üçüncüsü: Bir rivayette, lisan-ı ehl-i
Cennet'ten sayılan Farisî li-
sh: » (M: 466)
sanıyla tercümeye
mahsustur.
Dördüncüsü: Fatiha'ya mahsus olarak cevaz
verilmiş, tâ Fatiha'yı bilmeyen namazı terketmesin.
Beşincisi: Kuvvet-i îmandan gelen bir
hamiyet-i İslâmiye ile, maânî-i mukaddesenin, avamın tefehhümüne medar olmak
için cevaz gösterilmiş. Halbuki za'f-ı îmandan gelen ve menfî fikr-i
milliyetten çıkan ve lisan-ı Arabîye karşı nefret ve za'f-ı îmandan tevellüd
eden meyl-i tahrib saikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir!
İkinci İşaret: Şeair-i İslâmiyeyi tağyir eden
ehl-i bid'a, evvelâ ulema-üs sû'dan fetva istediler. Sâbıkan beş vecihle hususî
olduğunu gösterdiğimiz fetvayı gösterdiler. Sâniyen: Ehl-i bid'a, ecnebi
inkılabcılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebini
beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılabcılar ve feylesoflar olarak -Katolik
mezhebine göre ehl-i bid'a ve Mu'tezile telakki edilen Protestanlık Mezhebini
iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebirinden istifade ederek, Katolik
Mezhebini kısmen tahrib edip, Protestanlığı ilân ettiler.
İşte körükörüne taklidciliğe alışan buradaki
hamiyet-füruşlar diyorlar ki: "Mâdem Hıristiyan dininde böyle bir inkılab
oldu; bidayette inkılabcılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine
kabul edildi. Öyle ise, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılab olabilir?"
Elcevap: Bu kıyasın, Birinci İşaret'teki
kıyastan daha ziyade farkı zâhirdir. Çünki Din-i Îsevî'de yalnız esasat-ı
diniye Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'dan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı
şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından
teşkil edildi. Kısm-ı azamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i Îsâ
Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavanin-i umumiye-i
içtimaiyeye merci' olmadığından; esasat-ı diniyesi, hariçten bir libas
giydirilmiş gibi, şeriat-ı Hıristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar
alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas
değiştirilse, yine Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın esas dini bâki kalabilir.
Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ı inkâr ve tekzib çıkmaz. Halbuki din ve şeriat-ı
İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı,
şark ve garb ve Endülüs
sh: » (M: 467)
ve Hind, birer
taht-ı saltanatı olduğundan; Din-i İslâm'ın esasatını bizzât kendisi gösterdiği
gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzât
o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek füruat-ı İslâmiye,
değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas-ı din
bâki kalabilsin. Belki esas-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla
imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek,
doğrudan doğruya sahib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar.
Mezahibin ihtilafı ise: Sahib-i şeriatın
gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir.
"Zaruriyat-ı Diniye" denilen ve kabil-i te'vil olmayan ve
"Muhkemat" denilen düsturları ise, hiç bir cihette kabil-i tebdil
değildir ve medar-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden
çıkarıyor; يَمْرُقُونَ
مِنَ
الدِّينِ
كَمَا
يَمْرُقُ السَّهْمُ
مِنَ
الْقَوْسِ kaidesine dâhil oluyor.
Ehl-i bid'a, dinsizliklerine ve ilhadlarına
şöyle bir bahane buluyorlar. Diyorlar ki: "Âlem-i insaniyetin müteselsil
hâdisatına sebeb olan Fransız İhtilâl-i Kebirinde, papazlara ve rüesa-yı
ruhaniyeye ve onların mezheb-i hâssı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve
tahrib edildi. Sonra çokları tarafından tasvib edildi. Firenkler dahi, ondan
sonra daha ziyade terakki ettiler?"
Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar
gibi farkı zâhirdir. Çünki Fransızlarda, havas ve hükûmet adamları elinde çok
zaman Din-i Hıristiyanî, bahusus Katolik Mezhebi; bir vasıta-i tahakküm ve
istibdad olmuştu. Havas, o vasıta ile nüfuzlarını avam üzerinde idame
ediyorlardı. Ve "serseri" tabir ettikleri avam tabakasında intibaha
gelen hamiyetperverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden
hürriyetperverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz
seneye yakın Firengistanda ihtilâller ile istirahat-ı beşeriyeyi bozmağa ve
hayat-ı içtimaiyeyi zîr ve zeber etmeye bir sebeb telakki edildiğinden;
o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi
namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adâvet
hasıl olmuştu ki; malûm hâdise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki Din-i
Muhammedî (A.S.M.) ve şeriat-ı İslâmiyeye karşı; hiçbir
sh: » (M: 468)
mazlumun, hiçbir
mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekva etsin. Çünki onları küstürmüyor,
onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır. İslâmlar içinde bir-iki
vukuattan başka dâhilî muharebe-i diniye olmamış. Katolik Mezhebi ise, dörtyüz
sene ihtilâlât-ı dâhiliyeye sebeb olmuş.
Hem İslâmiyet,
havastan ziyade avamın tahassüngâhı olmuştur. Vücub-u zekat ve hurmet-i riba
ile; havassı, avamın üstünde müstebid yapmak değil, bir cihette hâdim yapıyor.
سَيِّدُ
الْقَوْمِ
خَادِمُهُمْ
*خَيْرُ النَّاسِ
مَنْ
يَنْفَعُ
النَّاسَ
diyor.
Hem Kur'an-ı Hakîm lisanıyla
اَفَلاَ
تَعْقِلُونَ *
اَفَلاَ
يَتَدَبَّرُونَ
* اَفَلاَ يَتَفَكَّرُونَ
gibi kudsî
havaleler ile, aklı istişhad ediyor ve ikaz ediyor ve akla havale ediyor,
tahkike sevkediyor. Onun ile, ehl-i ilim ve ashab-ı akla din namına makam
veriyor, ehemmiyet veriyor. Katolik mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i
tefekkürü susturmuyor, körükörüne taklid istemiyor.
Hakikî Hıristiyanlık değil, belki şimdiki
Hıristiyan dininin esasıyla İslâmiyetin esası mühim bir noktadan ayrıldığından;
sâbık farklar gibi çok cihetlerle ayrı ayrı gidiyorlar. O mühim nokta şudur:
İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki;
vasıtaları, esbabları iskat ediyor. Enaniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa te'sis
ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat'ediyor,
reddediyor. Bu sır içindir ki; havastan bir büyük insan tam dindar olsa,
enaniyeti terketmeye mecbur olur. Enaniyeti terketmeyen, salabet-i diniyeyi ve
kısmen de dinini terkeder.
Şimdiki Hıristiyanlık dini ise;
"Velediyet Akidesi"ni kabul ettiği için vesait ve esbaba tesir-i
hakikî verir. Din namına enaniyeti kırmaz, belki Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın
bir mukaddes vekili diye o enaniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en
büyük makam işgal eden Hıristiyan havasları, tam dindar olabilirler. Hattâ
Amerika'nın esbak Reis-i Cumhuru Wilson ve İngiliz'in esbak Reis-i Vükelası
Loid George gibi çoklar var ki, mutaassıb birer papaz hükmünde dindar oldular.
Müslümanlarda ise öyle makamlara girenler, nâdiren tam dindar ve salabetli
sh: » (M: 469)
kalırlar. Çünki
gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar. Takva-yı hakikî ise, gurur ve enaniyetle
içtima edemiyor.
Evet nasılki Hıristiyan havassının taassubu,
müslüman havaslarının adem-i salabeti mühim bir farkı gösteriyor; öyle de:
Hıristiyandan çıkan feylesoflar, dinlerine karşı lâkayd veya muarız vaziyeti alması
ve İslâmdan çıkan hükemaların kısm-ı azamı, hikmetlerini esasat-ı İslâmiyeye
bina etmesi; yine mühim bir farkı gösteriyor.
Hem ekseriyetle zindanlara ve musibetlere
düşen âmi Hıristiyanlar, dinden meded beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz
oluyordular. Hattâ Fransa'nın İhtilâl-i Kebirini çıkaran ve "Serseri
Dinsiz" tabir edilen tarihçe meşhur inkılabcılar, o musibetzede avam
kısmıdır. İslâmiyette ise, ekseriyet-i mutlaka ile hapse ve musibete düşenler,
dinden meded beklerler ve dindar oluyorlar. İşte bu hal dahi mühim bir farkı
gösteriyor.
Üçüncü İşaret: Ehl-i bid'a diyorlar ki:
"Bu taassub-u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu
bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki etti?"
Elcevap: Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya
aldatıyorsunuz. Çünki Avrupa, dinine mutaassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar'a veya
bir nefer-i İngiliz'e veya bir serseri Fransız'a "Sarık sar. Sarmazsan
hapse atılacaksın!" denilse, taassubları muktezasınca diyecek: "Hapse
değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım!"
Hem tarih şahiddir ki: Ehl-i İslâm ne vakit
dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakki etmiş. Ne vakit
salabeti terketmişse, tedenni etmiş. Hıristiyanlık ise, bilakistir. Bu da,
mühim bir fark-ı esasîden neş'et etmiş.
Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir
müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul
edemez; belki Cenâb-ı Hakk'ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey'i
tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh
eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte
olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur.
Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı
içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki
sh: » (M: 470)
Hıristiyanın bir
dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi' bir vaziyette kalabilir. Bazı
mukaddesatı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakk'ı bir
cihette tasdik edebilir.
Acaba bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhad,
bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa;
Allah'ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin
ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle
dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler.
Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar,
meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz
serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim
bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: "Biz, Allah Allah diye diye geri
kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti."
"Cevab-ül ahmak-is sükût"
kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında
bedbaht âkıller bulunduğundan deriz ki:
Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her
günde otuzbin şahid, cenazeleriyle "El-mevtü hak" hükmünü imza
ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu
şahidleri tekzib edebilir misiniz? Mâdem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah
dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz,
zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye's-i mutlakını ümid-i
mutlaka çevirebilir? Mâdem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki
bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım
gelir. Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahü Ekber diye
bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.
Dördüncü İşaret: Tahribatçı ehl-i bid'a iki
kısımdır.
Bir kısmı -güya din hesabına, İslâmiyete
sâdakat namına- güya dini milliyetle takviye etmek için, "Za'fa düşmüş din
şecere-i nuraniyesini, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek
istiyoruz." diye, dine taraftar vaziyeti gösteriyorlar.
İkinci kısım; millet namına, milliyet
hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binaen, "Milleti, İslâmiyetle
aşılamak istiyoruz." diye, bid'aları îcad ediyorlar.
sh: » (M: 471)
Birinci kısma deriz ki: Ey "sâdık
ahmak" ıtlakına mâsadak bîçare ulema-üs sû' veya meczub, akılsız, cahil
sofîler! Hakikat-ı kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler
salmış olan Şecere-i Tûba-i İslâmiyet; mevhum, muvakkat, cüz'î, hususî, menfî,
belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmanî unsuriyet toprağına dikilmez! Onu
oraya dikmeye çalışmak, ahmakane ve tahribkârane, bid'akârane bir teşebbüstür.
İkinci kısım milliyetçilere deriz ki: Ey
sarhoş hamiyet-füruşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır
unsuriyet asrı değil! Bolşevizm, sosyalizm mes'eleleri istilâ ediyor; unsuriyet
fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor. Ebedî ve daimî olan İslâmiyet
milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz. Ve aşılamak
olsa da; İslâm milletini ifsad ettiği gibi, unsuriyet milliyetini dahi ıslah
edemez, ibka edemez. Evet muvakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet
görünüyor, fakat pek muvakkat ve akibeti hatarlıdır.
Hem Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam
olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık, bir
şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın
iki gözünde bulunsa; bir batman kuvvet, o iki kuvvet ile oynayabilir; yukarı
kaldırır, aşağı indirir.
İkinci Sual, iki işarettir:
Birinci İşaret ki: "Beşinci
İşaret"tir. Mühim bir sualin gayet muhtasar bir cevabıdır.
Sual: Âhirzamanda Hazret-i Mehdi geleceğine ve
fesada girmiş âlemi ıslah edeceğine dair müteaddid rivayat-ı sahiha var.
Halbuki şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil! Şahıs ne kadar dâhî ve
hattâ yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemaatın mümessili olmazsa, bir cemaatin
şahs-ı manevîsini temsil etmezse; muhalif bir cemaatın şahs-ı manevîsine karşı
mağlubdur. Şu zamanda -kuvvet-i velayeti ne kadar yüksek olursa olsun- böyle bir
cemaat-ı beşeriyenin ifsadat-ı azîmesi içinde nasıl ıslah eder? Eğer Mehdi'nin
bütün işleri hârika olsa, şu dünyadaki hikmet-i İlâhiyeye ve kavanin-i
âdetullaha muhalif düşer. Bu Mehdi mes'elesinin sırrını anlamak istiyoruz?
Elcevap: Cenâb-ı Hak kemal-i rahmetinden,
şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı
sh: » (M: 472)
ümmet zamanında
bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u azam veya
bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş;
fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (A.S.M.) muhafaza etmiş.
Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette
en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem
mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i
Beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema
vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin
fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini
ve yazda bir saatte kış fırtınasını îcad eden Kadîr-i Zülcelâl; Mehdi ile de
âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve va'detmiştir, va'dini elbette
yapacaktır. Kudret-i İlâhiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i
esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua
lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık'tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak
lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder. Şöyle ki: Felillahilhamd
للّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَى
سَيِّدِِنَا
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى آلِ
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
كَمَا
صَلَّيْتَ
عَلَى
اِبْرَاهِيمَ
وَ عَلَى آلِ
اِبْرَاهِيمَ
فِى
الْعَالَمِينَ
اِنَّكَ
حَمِيدٌ
مَجِيدٌ
duâsı -umum ümmet,
umum namazında, günde beş defa tekrar ettikleri bu duâ- bilmüşahede kabul
olmuştur ki; Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm
gibi öyle bir vaziyet almış ki; umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar
ve a'sarın mecma'larında o nuranî zâtlar kumandanlık ediyorlar.(Hâşiye) Ve öyle
bir kesrettedirlerki; o kumandanların mecmu'u, muazzam bir ordu teşkil
ediyorlar. Eğer maddî şekle girse ve bir tesanüd ile bir fırka vaziyetini
alsalar, İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i ittifak ve
intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz! İşte o pek
____________________________________
(Hâşiye): Hattâ onlardan bir tanesi olan
Seyyid Ahmed-üs Sünusî, milyonlar müride kumandanlık ediyor. Seyyid İdris gibi
diğer bir zât, yüzbinden fazla müslümanlara kumandanlık ediyor. Seyyid Yahya
gibi bir başka seyyid, yüzbinler adamlara emirlik ediyor ve hâkeza... Bu
seyyidler kabilesinin efradlarında böyle zâhirî kahramanlar çok olduğu gibi;
Seyyid Abdülkadir-i Geylanî, Seyyid Ebulhasen-i Şazelî, Seyyid Ahmed-i Bedevî
gibi manevî kahramanların kahramanları dahi varlarmış...
sh: » (M: 473)
kesretli o
muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır ve Hazret-i Mehdi'nin
en has ordusudur.
Evet bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere
ile ve senedlerle ve an'ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âlî
haseb ve asil neseb ile mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beyt'ten gelen
seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri
bütün ehl-i hakikatın fırkaları başında onlar ve ehl-i kemalin namdar reisleri
yine onlardır. Şimdi de, kemmiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir.
Mütenebbih ve kalbleri îmanlı ve muhabbet-i Nebevî ile dolu ve cihandeğer
şeref-i intisabıyla serfirazdırlar. Böyle bir cemaat-ı azîme içindeki mukaddes kuvveti
tehyic edecek ve uyandıracak hâdisat-ı azîme vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i
azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdi başına geçip,
tarîk-ı hak ve hakikata sevkedecek. Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan
sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlâhiyeden bekleriz ve
beklemekte haklıyız.
İkinci İşaret, yani Altıncı İşaret: Hazret-i
Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i
bid'akâranesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i
İslâmiyette Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle Şeriat-ı Ahmediyeyi
(A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin
mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.
Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı Ulûhiyet
niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal
komitesini, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin
hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı
altında ve "Müslüman Îsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal
komitesini, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve
dağıtacak; beşeri, inkâr-ı Ulûhiyetten kurtaracak.
Şu mühim sır pek uzundur. Başka yerlerde bir
nebze bahsettiğimizden burada bu kısa işaretle iktifa ediyoruz.
Yedinci İşaret yani Üçüncü Sual: Diyorlar ki:
"Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedatın,
şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa'ya karşı İslâmiyet'i müdafaa eden mütefekkirîn
tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziye-
sh: » (M: 474)
tini değiştirdin?
Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?
Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı,
felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip,
onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabul
ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel
teslim ediyorlar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta
kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar,
güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini
bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim
ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esasları
onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektub,
Yirmidokuzuncu Söz bu hakikatı bürhanlarıyla isbat ederek göstermiştir. Eski
meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telakki edip
felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu.
Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin?
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
َاْلحَمْدُ
لِلّهِ
الَّذِى
هَدَينَا
لِهذَا وَمَا
كُنَّا لِنَهْتَدِىَ
لَوْلاَ اَنْ
هَدَينَا
اللّهُ لَقَدْ
جَاءَتْ
رُسُلُ
رَبِّنَا
بِاْلحَقِّ
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَ
عَلَى آلِ
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
كَمَا
صَلَّيْتَ
عَلَى
سَيِّدِنَا اِبْرَاهِيمَ
وَ عَلَى آلِ
اِبْرَاهِيمَ
فِى
الْعَالَمِينَ
اِنَّكَ
حَمِيدٌ
مَجِيدٌ
* * *
Sekizinci Kısım
olan Rumuzat-ı Semaniye
"Sekiz Remiz"dir, yani sekiz küçük
risaledir. Şu remizlerin esası, İlm-i Cifr'in mühim bir düsturu ve ulûm-u
hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur'aniyenin mühim
bir miftahı olan tevafuktur.
İleride müstakillen neşredileceğinden buraya
dercedilmedi.
* * *
sh: » (M: 475)
Dokuzuncu Kısım
Telvihat-ı Tis'a
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَلاَ
اِنَّ
اَوْلِيَاءَ
اللّهِ لاَ
خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
وَلاَهُمْ
يَحْزَنُونَ
[Şu kısım, turuk-u
velayet hakkında olup "Dokuz Telvih"tir.]
BİRİNCİ TELVİH: "Tasavvuf",
"tarîkat", "velayet", "seyr ü sülûk" namları
altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye vardır ki; o
hakikat-ı kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitab ehl-i
zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler. جَزَاهُمُ اللّهُ خَيْرًا كَثِيرًا Biz, o muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç
reşhalarını şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.
Sual: Tarîkat nedir?
Elcevap: Tarîkatın gaye-i maksadı, mârifet ve
inkişaf-ı hakaik-i îmaniye olarak, Mi'raç-ı Ahmedî'nin (A.S.M.) gölgesinde ve
sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, halî
ve bir derece şuhudî hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyeye mazhariyet;
"tarîkat", "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir
kemâl-i beşerîdir.
Evet şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia
olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi hükmündedir. Evet
insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral
denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i manevîsi olduğunu gösteren
hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi,
hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu; hadd ve hesaba gel-
Sh: » (M: 476)
meyen ehl-i
velayetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitablar gösteriyorlar.
İşte mâdem kalb ve dimağ-ı insanî bu
merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder
ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde
dercedilmiştir. Elbette ve her halde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve
bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini
irade etmiş ki, öyle yapmış. Mâdem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi
işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet meratibinde
zikr-i İlâhî ile tarîkat yolunda hakaik-i îmaniyeye teveccüh etmektir.
İKİNCİ TELVİH: Bu seyr ü sülûk-u kalbînin ve
hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlâhî ve tefekkürdür. Bu
zikir ve fikrin mehasini, ta'dad ile bitmez. Hadsiz fevaid-i uhreviyeden ve
kemalât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait
cüz'î bir faidesi şudur ki: Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır
tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir teselli
ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri eder.
Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimaat-ı ünsiyetkârane, on insanda bir
ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârane ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir
ülfet ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid
yaşıyor, ya derd-i maişet onu hücra köşelere sevkediyor, ya musibetler ve
ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların
cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet verip
teselli etmez.
İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî
ünsiyeti ve tatlı zevki; zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o hücra
köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup
"Allah!" diyerek kalbi ile ünsiyet edip, o ünsiyet ile, etrafında
vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârane tebessüm vaziyetinde düşünüp,
"Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibadı her tarafta bulunduğu gibi, bu
vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş manasızdır."
diyerek, îmanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye
mânasını anlar, Allah'a şükreder.
ÜÇÜNCÜ TELVİH: Velayet, bir hüccet-i
risalettir; tarîkat, bir bürhan-ı şeriattır. Çünki risaletin tebliğ ettiği
hakaik-i
sh: » (M: 477)
îmaniyeyi, velayet
bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakîn derecesinde görür,
tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine kat'î bir hüccettir. Şeriat
ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarîkat zevkiyle, keşfiyle ve ondan
istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak'tan
geldiğine bir bürhan-ı bâhirdir. Evet nasılki velayet ve tarîkat, risalet ve
şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de İslâmiyetin bir sırr-ı kemali ve medar-ı
envarı ve insaniyetin İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyatı ve bir menba-ı
tefeyyüzatıdır.
İşte bu sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle
beraber, bazı fırak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum
kaldıkları o envardan, başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar. En ziyade
medar-ı teessüf şudur ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zâhirî uleması ve
Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i
tarîkatın içinde gördükleri bazı sû'-i istimalâtı ve bir kısım hatiatı bahane
ederek, o hazine-i uzmayı kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nevi âb-ı hayatı
dağıtan o kevser menba'ını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz
ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal bazı
kusurlar ve sû'-i istimalât olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler,
elbette sû'-i istimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal
düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın müvazenesiyle gösteriyor.
Yani hasenat racih ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih
gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi, kemmiyete
bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiata tereccuh eder,
afvettirir. Mâdem adalet-i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak
görür; tarîkat, yani Sünnet-i Seniye dairesinde tarîkatın hasenatı, seyyiatına
kat'iyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarîkat, ehl-i dalaletin hücumu
zamanında îmanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarîkat; sûrî,
zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarîkat
vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle îmanını kurtarır. Kebairle fâsık
olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedid bir muhabbet ve
metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında
hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan
itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi
harekete
sh: » (M: 478)
gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa,
şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi
müşkilleşmiştir.
Birşey daha var ki: Daire-i takvadan hariç,
belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarîkat
namını haksız olarak kendine takanların seyyiatıyla, tarîkat mahkûm olamaz.
Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı
nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına
ve inbisatına en birinci, te'irli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi;
âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için
müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyeden bir
kal'asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u beşyüz elli sene bütün âlem-i
Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran
envar-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i îmanın mühim bir nokta-i
istinadı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde "Allah Allah!"
diyenlerin kuvvet-i îmaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i
ruhanî ile cûş u huruşlarıdır.
İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr
milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek
hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?
DÖRDÜNCÜ TELVİH: Meslek-i velayet çok kolay
olmakla beraber çok müşkilâtlıdır, çok kısa olmakla beraber çok uzundur, çok
kıymetdar olmakla beraber çok hatarlıdır, çok geniş olmakla beraber çok dardır.
İşte bu sırlar içindir ki; o yolda sülûk
edenler bazan boğulur, bazan zararlı düşer, bazan döner başkalarını yoldan
çıkarır.
Ezcümle: Tarîkatta "seyr-i enfüsî"
ve "seyr-i âfâkî" tabirleri altında iki meşreb var.
Birinci meşreb, enfüsî meşrebidir; nefisten
başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden
yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nuranî görür. Çabuk
o seyri bitirir. Enfüsî dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da
görür. Turuk-u hafiyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası;
enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.
sh: » (M: 479)
İkinci meşreb; âfâktan başlar, o daire-i
kübranın mezahirinde cilve-i esmâ ve sıfâtı seyredip, sonra daire-i enfüsiyeye
girer. Küçük bir mikyasta, daire-i kalbinde o envarı müşahede edip, onda en
yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl
olur.
İşte birinci meşrebde sülûk eden insanlar
nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevayı terkedip enaniyeti
kırmazsa; şükür makamından, fahr makamına düşer.. fahirden gurura sukut eder.
Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabdan gelen bir nevi sekir beraber
bulunsa, "şatahat" namıyla haddinden çok fazla davalar ondan sudûr
eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. Meselâ: Nasılki
bir mülâzım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neşesiyle gururlansa,
kendini bir müşir zanneder. Küçücük dairesini, o küllî daire ile iltibas eder.
Ve bir küçük âyinede görünen bir Güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi
görünen Güneşle bir cihet-i müşabehetle iltibasa sebeb olur; öyle de: Çok ehl-i
velayet var ki; bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece
büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşahede ediyor, kendini haklı
buluyor. Hattâ ben gördüm ki: Yalnız kalbi intibaha gelmiş uzaktan uzağa
velayetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini kutb-u azam telakki edip o tavrı
takınıyordu. Ben dedim: "Kardeşim! Nasılki kanun-u saltanatın, sadrazam
dairesinden tâ nahiye müdürü dairesine kadar bir tarzda cüz'î-küllî cilveleri
var; öyle de velayetin ve kutbiyetin dahi, öyle muhtelif daire ve cilveleri
var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrazam-misal
kutbiyetin azam cilvesini, bir müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende o
cilveyi görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir
sineğe bir kap su, bir küçük denizdir." O zât şu cevabımdan inşâallah
ayıldı ve o vartadan kurtuldu.
Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir
nevi Mehdi kendilerini biliyorlardı ve "Mehdi olacağım" diyorlardı.
Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini,
hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasılki tecelliyatı, Arş-ı Azam
dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de, o
nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmâdan ibaret olan meratib-i
velayet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:
sh: » (M: 480)
Makamat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdi
vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u azama has bir nisbeti göründüğü ve
Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hâssası olduğu gibi, bazı meşahirle
münasebetdar bazı makamat var. Hattâ o makamlara "Makam-ı Hızır",
"Makam-ı Üveys", "Makam-ı Mehdiyet" tabir edilir.
İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın
cüz'î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has
münasebetdar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telakki eder veya Mehdi
itikad eder veya kutb-u azam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha talib enaniyeti
yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla davaları, şatahat sayılır.
Onunla belki mes'ul olmaz. Eğer enaniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih
ise; o zât enaniyete mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden git gide
gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarîk-ı haktan sapar.
Çünki büyük evliyayı, kendi gibi telakki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı
kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derkeder. O
büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar
hakkında da hürmeti noksanlaşır.
İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı
elde tutmak ve Usûl-üd Din ulemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek
ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyanın talimatlarını
rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve
fakrdan başka nefsin eline vermemektir. Bu meşrebdeki şatahat, hubb-u nefisten
neş'et ediyor. Çünki muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o
kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas
zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki; kalbine ilhamî bir
tarzda gelen cüz'î manaları "Kelâmullah" tahayyül edip, âyet tabir
etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik
gelir. Evet bal arısının ve hayvanatın ilhamatından tut, tâ avam-ı nâsın ve
havass-ı beşeriyenin ilhamatına kadar ve avam-ı melâikenin ilhamatından, tâ
havass-ı kerrûbiyyunun ilhamatına kadar bütün ilhamat, bir nevi kelimat-ı
Rabbaniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı
Rabbanî; yetmiş bin perdede telemmu' eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbanîdir.
sh: » (M: 481)
Amma vahiy ve kelâmullahın ism-i hassı ve onun
en bâhir misal-i müşahhası olan Kur'anın necimlerine ism-i has olan
"âyet" namı öyle ilhamata verilmesi, hata-yı mahzdır. Onikinci ve
Yirmibeşinci ve Otuzbirinci Sözlerde beyan ve isbat edildiği gibi, elimizdeki
boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli Güneşin misali, semadaki
Güneşe ne nisbeti varsa; öyle de o müddeilerin kalbindeki ilham dahi, doğrudan
doğruya kelâm-ı İlâhî olan Kur'an Güneşinin âyetlerine nisbeti, o derecededir.
Evet herbir âyinede görünen güneşin misalleri, güneşindir ve onunla
münasebetdardır denilse, haktır; fakat o Güneşçiklerin âyinesine Küre-i Arz
takılmaz ve onun cazibesiyle bağlanmaz!
BEŞİNCİ TELVİH: Tarîkatın gayet mühim bir
meşrebi olan "Vahdet-ül Vücud" namı altındaki Vahdet-üş Şuhud, yani
Vâcib-ül Vücud'un vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı, o vücud-u Vâcib'e
nisbeten o kadar zaîf ve gölge görür ki, vücud ismine lâyık olmadığını
hükmedip, hayal perdesine sarıp, terk-i masiva makamında onları hiç saymak,
hattâ madum tasavvur etmek, yalnız cilve-i esmâ-i İlâhiyeye hayalî bir âyine
vaziyeti vermek kadar ileri gider.
İşte bu meşrebin ehemmiyetli bir hakikatı var
ki: Vâcib-ül Vücud'un vücudu, iman kuvvetiyle ve yüksek bir velayetin
hakkalyakîn derecesinde inkişafıyla, vücud-u mümkinat o derece aşağıya düşer
ki, hayal ve ademden başka onun nazarında makamları kalmaz; âdeta Vâcib-ül
Vücud'un hesabına kâinatı inkâr eder.
Fakat bu meşrebin tehlikeleri var. En
birincisi şudur ki: Erkân-ı îmaniye altıýdır. Îman-ı billahtan başka,
îman-ı bilyevmil'âhir gibi rükünler var. Bu rükünler ise, mümkinatın
vücudlarını ister. O muhkem erkân-ı imaniye, hayal üstünde bina edilmez! Onun
için, o meşreb sahibi, âlem-i istiğrak ve sekirden âlem-i sahve girdiği vakit,
o meşrebi beraber almamak gerektir ve o meşrebin muktezasıyla amel etmemek
lâzımdır. Hem kalbî ve halî ve zevkî olan bu meşrebi, aklî ve kavlî ve ilmî
suretine çevirmemektir. Çünki Kitab ve Sünnetten gelen desatir-i akliye ve
kavanin-i ilmiye ve usûl-ü kelâmiye o meşrebi kaldıramıyor; kabil-i tatbik
olamıyor. Onun için, Hulefa-yı Raşidînden ve Eimme-i Müçtehidînden ve selef-i
sâlihînin büyüklerinden, o meşreb sarihan görünmüyor. Demek, en âlî bir
sh: » (M: 482)
meşreb değil.
Belki yüksek, fakat nâkıs. Çok ehemmiyetli, fakat çok hatarlı. Çok ağır, fakat
çok zevklidir. O zevk için ona girenler, ondan çıkmak istemiyorlar, hodgâmlık
ile en yüksek mertebe zannediyorlar. Bu meşrebin esasını ve mahiyetini, Nokta
Risalesinde ve bir kısım Sözlerde ve Mektubatta bir derece beyan ettiğimizden,
onlara iktifaen, şurada o mühim meşrebin ehemmiyetli bir vartasını beyan
edeceğiz. Şöyle ki:
O meşreb, daire-i esbabdan geçip, terk-i
masiva sırrıyla mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak
haletinde mazhar olduğu sâlih bir meşrebdir. Şu meşrebi, esbab içinde
boğulanların ve dünyaya âşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata
saplananların nazarına ilmî bir surette telkin etmek, tabiat ve maddede onları
boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyeden uzaklaştırmaktır. Çünki dünyaya âşık ve
daire-i esbaba bağlı bir nazar, bu fâni dünyaya bir nevi beka vermek ister. O
dünya mahbubunu elinden kaçırmak istemiyor; vahdet-ül vücud bahanesiyle ona bir
bâki vücud tevehhüm eder, o mahbubu olan dünya hesabına ve beka ve ebediyeti
ona tam mal etmesine binaen, bir mabudiyet derecesine çıkarır. -Neûzübillah-
Allah'ı inkâr etmek vartasına yol açar. Şu asırda maddiyyunluk fikri o derece
istilâ etmiş ki, maddiyatı herşey'e merci' biliyorlar. Böyle bir asırda has
ehl-i îman, maddiyatı idam eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden;
Vahdet-ül Vücud meşrebi ortaya atılsa belki maddiyyunlar sahib çıkacaklar,
"Biz de böyle diyoruz" diyecekler. Halbuki dünyada meşarib içinde,
maddiyyunların ve tabiatperestlerin mesleğinden en uzak meşreb, Vahdet-ül Vücud
meşrebidir. Çünki ehl-i Vahdet-ül Vücud, o kadar vücud-u İlâhîye kuvvet-i îman
ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar. Maddiyyunlar
ise, o kadar mevcudata ehemmiyet veriyorlar ki; kâinat hesabına, Allah'ı inkâr
ediyorlar. İşte bunlar nerede? Ötekiler nerede?
ALTINCI TELVİH: "Üç Nokta"dır.
Birinci Nokta: Velayet yolları içinde en
güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır.
Yani: A'mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tabi olmak ve taklid
etmek ve muamelât ve ef'alinde ahkâm-ı şer'iyeyi düşünüp rehber ittihaz
etmektir.
İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi
ahvali ve örfî muamele
sh: » (M: 483)
leri ve fıtrî
hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o
ittiba' noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer'î veriyor. O
tahattur ise, sahib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakk'ı
hatıra getiriyor. O hâtıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür
dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i
kübra, velayet-i kübra olan ehl-i veraset-i Nübüvvet olan Sahabe ve selef-i
sâlihînin caddesidir.
İkinci Nokta: Velayet yollarının ve tarîkat
şubelerinin en mühim esası, ihlastır. Çünki ihlas ile hafî şirklerden halas
olur. İhlası kazanmayan, o yollarda gezemez. Ve o yolların en keskin kuvveti,
muhabbettir. Evet muhabbet, mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek
istemez. Ve kemaline delalet eden zaîf emareleri, kavî hüccetler hükmünde
görür. Daima mahbubuna tarafdardır.
İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağıyla
marifetullaha teveccüh eden zâtlar; şübehata ve itirazata kulak vermezler, ucuz
kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların mahbub-u hakikîsinin kemaline
işaret eden bir emareyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa,
o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve haricî şeytanların ettikleri itirazat içinde
çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i îman ve dikkat-i nazar
lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.
İşte bu sırra binaendir ki; umum meratib-i
velayette marifetullahtan gelen muhabbet, en mühim maye ve iksirdir. Fakat
muhabbetin bir vartası var ki: Ubudiyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten naza
ve davaya atlar, mizansız hareket eder. Masiva-yı İlâhiyeye teveccühü
hengâmında, mâna-yı harfîden mâna-yı ismîye geçmesiyle; tiryak iken zehir olur.
Yani; gayrullahı sevdiği vakit, Cenâb-ı Hak hesabına ve onun namına, onun bir
âyine-i esmâsı olmak cihetiyle rabt-ı kalb etmek lâzımken; bazan o zâtı, o zât
hesabına, kendi kemalât-ı şahsiyesi ve cemal-i zâtîsi namına düşünüp, mana-yı
ismiyle sever. Allah'ı ve peygamberi düşünmeden yine onları sevebilir. Bu
muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mâna-yı harfî ile olsa,
muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir.
Üçüncü Nokta: Bu dünya, dâr-ül hikmettir,
dâr-ül hizmettir; dâr-ül ücret ve mükâfat değil. Buradaki a'mal ve hizmetlerin
sh: » (M: 484)
ücretleri berzahta
ve âhirettedir. Buradaki a'mal, berzahta ve âhirette meyve verir. Mâdem hakikat
budur, a'mal-i uhreviyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de
memnunane değil, mahzunane kabul etmek lâzımdır. Çünki Cennet'in meyveleri
gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâki hükmünde olan amel-i uhrevî
meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâki bir
lâmbayı, bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek gibidir.
İşte bu sırra binaen; ehl-i velayet, hizmet ve
meşakkat ve musibet ve külfeti hoş görüyorlar, nazlanmıyorlar, şekva
etmiyorlar. "Elhamdülillahi alâküllihal" diyorlar. Keşf ve keramet, ezvak ve envar verildiği vakit, bir iltifat-ı İlâhî nev'inden kabul edip
setrine çalışıyorlar. Fahre değil, belki şükre, ubudiyete daha ziyade
giriyorlar. Çokları o ahvalin istitar ve inkıtaını istemişler, tâ ki
amellerindeki ihlas zedelenmesin. Evet makbul bir insan hakkında en mühim bir
ihsan-ı İlâhî, ihsanını ona ihsas etmemektir; tâ niyazdan naza ve şükürden
fahre girmesin.
İşte bu hakikata binaendir ki, velayeti ve
tarîkatı isteyenler; eğer velayetin bazı tereşşuhatı olan ezvak ve keramatı
isterlerse ve onlara müteveccih ise ve onlardan hoşlansa; bâki uhrevî
meyveleri, fâni dünyada, fâni bir surette yemek kabilinden olmakla beraber;
velayetin mayesi olan ihlası kaybedip, velayetin kaçmasına meydan açar.
YEDİNCİ TELVİH: "Dört Nükte"dir.
Birinci Nükte: Şeriat doğrudan doğruya,
gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehadiyet ile Rububiyet-i mutlaka noktasında hitab-ı
İlâhînin neticesidir. Tarîkatın ve hakikatın en yüksek mertebeleri, şeriatın
cüzleri hükmüne geçer. Yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler.
Neticeleri, şeriatın muhkematıdır. Yani: Hakaik-i şeriata yetişmek için,
tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir. Git
gide en yüksek mertebede, nefs-i şeriatta bulunan mana-yı hakikat ve sırr-ı
tarîkata inkılab ederler. O vakit, şeriat-ı kübranın cüzleri oluyorlar. Yoksa
bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zâhirî bir kışır, hakikatı
onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir. Evet şeriatın,
tabakat-ı nâsa göre inkişafatı ayrı ayrıdır. Avam-ı nâsa göre zâhir-i şeriatı,
hakikat-ı
sh: » (M: 485)
şeriat zannedip,
havassa münkeşif olan şeriatın mertebesine "hakikat ve tarîkat" namı
vermek yanlıştır. Şeriatın umum tabakata bakacak meratibi var.
İşte bu sırra binaendir ki: Ehl-i tarîkat ve
ashab-ı hakikat ileri gittikçe, hakaik-i şeriata karşı incizabları,
iştiyakları, ittibaları ziyadeleşiyor. En küçük bir Sünnet-i Seniyeyi, en büyük
bir maksad gibi telakki edip, onun ittibaına çalışıyorlar, onu taklid
ediyorlar. Çünki vahiy ne kadar ilhamdan yüksek ise; semere-i vahiy olan âdâb-ı
şer'iye, o derece semere-i ilham olan âdâb-ı tarîkattan yüksek ve
ehemmiyetlidir. Onun için, tarîkatın en mühim esası, Sünnet-i Seniyeye ittiba'
etmektir.
İkinci Nükte: Tarîkat ve hakikat, vesilelikten
çıkmamak gerektir. Eğer maksud-u bizzât hükmüne geçseler; o vakit şeriatın
muhkematı ve ameliyatı ve Sünnet-i Seniyeye ittiba', resmî hükmünde kalır; kalb
öteki tarafa müteveccih olur. Yani: Namazdan ziyade halka-i zikri düşünür;
feraizden ziyade, evradına müncezib olur; kebairden kaçmaktan ziyade, âdâb-ı
tarîkatın muhalefetinden kaçar. Halbuki muhkemat-ı şeriat olan farzların bir
tanesine, evrad-ı tarîkat mukabil gelemez; yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarîkat ve
evrad-ı tasavvuf, o feraizin içindeki hakikî zevke medar-ı teselli olmalı,
menşe olmamalı. Yani: Tekyesi, câmideki namazın zevkine ve ta'dil-i erkânına
vesile olmalı; yoksa câmideki namazı çabuk resmî kılıp, hakikî zevkini ve
kemalini tekyede bulmayı düşünen, hakikattan uzaklaşıyor.
Üçüncü Nükte: "Sünnet-i Seniye ve ahkâm-ı
şeriat haricinde tarîkat olabilir mi?" diye sual ediliyor.
Elcevap: Hem var, hem yok. Vardır, çünki bazı
evliya-yı kâmilîn, şeriat kılıncıyla idam edilmişler. Hem yoktur, çünki
muhakkikîn-i evliya, Sa'dî-i Şirazî'nin bu düsturunda ittifak etmişler:
مُحَالَسْتْ
سَعْدِى
بَرَاهِ
صَفَا * ظَفَرْ
بُرْدَنْ
جُزْدَرْ َىِ
مُصْطَفَى
Yani: Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen
muhaldir ki; hakikî envar-ı hakikata vâsıl olabilsin." Bu mes'elenin sırrı
şudur ki: Mâdem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtem-ül Enbiya'dır ve
umum
sh: » (M: 486)
nev'-i beşer namına
muhatab-ı İlâhîdir; elbette nev'-i beşer, onun caddesi haricinde gidemez ve
bayrağı altında bulunmak zarurîdir. Ve mâdem ehl-i cezbe ve ehl-i istiğrak,
muhalefetlerinden mes'ul olamazlar; ve mâdem insanda bazı letaif var ki, teklif
altına giremez; o latife hâkim olduğu vakit, tekâlif-i şer'iyeye muhalefetiyle
mes'ul tutulmaz; ve mâdem insanda bazı letaif var ki, teklif altına girmediği
gibi, ihtiyar altına da girmez; hattâ aklın tedbiri altına da girmez, o latife,
kalbi ve aklı dinlemez; elbette o latife bir insanda hâkim olduğu zaman -fakat
o zamana mahsus olarak- o zât, şeriata muhalefette velayet derecesinden sukut
etmez, mazur sayılır. Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavaid-i
îmaniyeye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da,
ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa o hale mağlub olup, neûzübillah, o hakaik-i
muhkemeye karşı inkâr ve tekzibi işmam edecek bir vaziyet, alâmet-i sukuttur!
Elhasıl: Daire-i şeriatın haricinde bulunan
ehl-i tarîkat iki kısımdır:
Bir kısmı: -Sâbıkan geçtiği gibi- ya hale,
istiğraka, cezbeye ve sekre mağlub olup veya teklifi dinlemeyen veya ihtiyarı
işitmeyen latifelerin mahkûmu olup, daire-i şeriatın haricine çıkıyor. Fakat o
çıkmak, ahkâm-ı şeriatı beğenmemekten veya istememekten değil; belki
mecburiyetle ihtiyarsız terkediyor. Bu kısım ehl-i velayet var. Hem mühim
veliler, bunların içinde muvakkaten bulunmuş. Hattâ bu neviden; değil yalnız
daire-i şeriattan, belki daire-i İslâmiyet haricinde bulunduğunu bazı
muhakkikîn-i evliya hükmetmişler. Fakat bir şartla: Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın getirdiği ahkâmın hiçbirini tekzib etmemektir. Belki, ya düşünmüyor
veya müteveccih olamıyor veyahut bilemiyor ve bilmiyor. Bilse, kabul etmese
olmaz!
İkinci kısım ise: Tarîkat ve hakikatın parlak
ezvaklarına kapılıp, mezâkından çok yüksek olan hakaik-i şeriatın derece-i
zevkine yetişemediği için; zevksiz, resmî birşey telakki edip, ona karşı lâkayd
kalır. Gitgide, şeriatı zâhirî bir kışır zanneder. Bulduğu hakikatı, esas ve
maksud telakki eder. "Ben onu buldum, o bana yeter." der, ahkâm-ı
şeriata muhalif hareket eder. Bu kısımdan aklı başında olanlar mes'uldürler,
sukut ediyorlar, belki kısmen şeytana maskara oluyorlar.
Dördüncü Nükte: Ehl-i dalalet ve bid'at
fırkalarından bir
sh: » (M: 487)
kısım zâtlar,
ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zâtlar var; zâhirî hiçbir
fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ: Mu'tezile
mezhebinde Zemahşerî gibi, İtizal'de en mutaassıb bir ferd olduğu halde,
muhakkikîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedid itirazatına karşı onu tekfir ve tadlil
etmiyorlar, belki bir râh-ı necat onun için arıyorlar. Zemahşerî'nin derece-i
şiddetinden çok aşağı Ebu Ali Cübbaî gibi mu'tezile imamlarını, merdud ve
matrud sayıyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf-u
İlâhî ile anladım ki: Zemahşerî'nin Ehl-i Sünnet'e itirazatı, hak zannettiği
mesleğindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yani, meselâ: Tenzih-i hakikî;
onun nazarında, hayvanlar kendi ef'aline hâlık olmasıyla oluyor. Onun için Cenâb-ı
Hakk'ı tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnet'in halk-ı ef'al mes'elesinde
düsturunu kabul etmiyor. Merdud olan sair Mu'tezile imamları muhabbet-i haktan
ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve
geniş kavanin-i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr
ettiklerinden merduddurlar. Aynen bu İlm-i Kelâm'daki Ehl-i İtizal'in Ehl-i
Sünnet ve Cemaat'a muhalefeti olduğu gibi, Sünnet-i Seniye haricindeki bir
kısım ehl-i tarîkatın muhalefeti dahi iki cihetledir:
Biri: Zemahşerî gibi; haline, meşrebine
meftuniyet cihetinde daha derece-i zevkine yetişemediği âdâb-ı şeriata karşı
bir derece lâkayd kalır.
Diğer kısmı ise: Hâşâ âdâb-ı şeriata,
desatir-i tarîkata nisbeten ehemmiyetsiz bakar. Çünki dar havsalası, o geniş
ezvakı ihata edemiyor ve kısa makamı, o yüksek âdâba yetişemiyor.
SEKİZİNCİ TELVİH: Sekiz vartayı beyan eder:
Birincisi: Sünnet-i Seniyeye tamam ittibaı
riayet etmeyen bir kısım ehl-i sülûk; velayeti, nübüvvete tercih etmekle
vartaya düşer. Yirmidördüncü ve Otuzbirinci Sözler'de, nübüvvet ne kadar yüksek
olduğu ve velayet ona nisbeten ne kadar sönük olduğu isbat edilmiştir.
İkincisi: Ehl-i tarîkatın bir kısım müfrit
evliyasını Sahabeye tercih, hattâ Enbiya derecesinde görmekle vartaya düşer. Onikinci
ve Yirmiyedinci Sözler'de ve Sahabeler hakkındaki zeylinde kat'î isbat
edilmiştir ki: Sahabelerde öyle bir hâssa-i sohbet var ki,
sh: » (M: 488)
velayet ile
yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk edilmez ve Enbiyaya hiçbir vakit evliya
yetişmez.
Üçüncüsü: İfrat ile tarîkat taassubu
taşıyanların bir kısmı, âdâb ve evrad-ı tarîkatı Sünnet-i Seniyeye tercih
etmekle Sünnete muhalefet edip, Sünneti terkeder, fakat virdini bırakmaz. O
suretle âdâb-ı şer'iyeye bir lâkaydlık vaziyeti gelir, vartaya düşer.
Çok Sözlerde isbat edildiği gibi ve İmam-ı
Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i ehl-i tarîkat derler ki: "Birtek
Sünnet-i Seniyeye ittiba' noktasında hasıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve
nevafil-i hususiyeden gelemez. Bir farz, bin Sünnete müreccah olduğu gibi; bir
Sünnet-i Seniye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır." demişler.
Dördüncüsü: Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf;
ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı, vahiy nev'inden telakki eder, vartaya
düşer. Vahyin derecesi ne kadar yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhamat ona
nisbeten ne derece cüz'î ve sönük olduğu, Onikinci Söz'de ve i'caz-ı Kur'ana
dair Yirmibeşinci Söz'de ve sair risalelerde gayet kat'î isbat edilmiştir.
Beşincisi: Sırr-ı tarîkatı anlamayan bir kısım
mutasavvife, zaîfleri takviye etmek ve gevşekleri teşci' etmek ve şiddet-i
hizmetten gelen usanç ve meşakkati tahfif etmek için, istenilmeyerek verilen
ezvak ve envar ve keramatı hoş görüp meftun olur; ibadata, hidemata ve evrada
tercih etmekle vartaya düşer. Şu risalenin Altıncı Telvihinin Üçüncü Noktasında
icmalen beyan olunduğu ve sair Sözlerde kat'iyen isbat edilmiştir ki: Bu dâr-ı
dünya, dâr-ül hizmettir, dâr-ül ücret değil! Burada ücretini isteyenler; bâki,
daimî meyveleri, fâni ve muvakkat bir surete çevirmekle beraber, dünyadaki beka
hoşuna geliyor, müştakane berzaha bakamıyor; âdeta bir cihette dünya hayatını
sever, çünki içinde bir nevi âhireti bulur.
Altıncısı: Ehl-i hakikat olmayan bir kısım
ehl-i sülûk, makamat-ı velayetin gölgelerini ve zıllerini ve cüz'î
nümunelerini, makamat-ı asliye-i külliye ile iltibas etmekle vartaya düşer.
Yirmidördüncü Söz'ün İkinci Dalı'nda ve sair Sözlerde kat'iyen isbat edilmiştir
ki: Nasıl Güneş, âyineler vasıtasıyla taaddüd ediyor; binler misalî Güneş, aynı
Güneş gibi ziya ve hararet sahibi olur. Fakat o misalî Güneşler, hakikî Güneşe
nisbeten çok zaîftir-
sh: » (M: 489)
ler. Aynen onun
gibi: Makamat-ı Enbiya ve eazım-ı evliyanın makamatının bazı gölgeleri ve
zılleri var. Ehl-i sülûk onlara girer; kendini, o evliya-yı azîmeden daha azîm
görür; belki Enbiyadan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer. Fakat bu geçmiş
umum vartalardan zarar görmemek için, usûl-ü îmaniyeyi ve esasat-ı şeriatı
daima rehber ve esas tutmak ve meşhudunu ve zevkini onlara karşı muhalefetinde
ittiham etmekledir.
Yedincisi: Bir kısım ehl-i zevk ve şevk,
sülûkünde fahrı, nazı, şatahatı, teveccüh-ü nâsı ve merciiyeti; şükre, niyaza,
tazarruata ve nâstan istiğnaya tercih etmekle vartaya düşer. Halbuki en yüksek
mertebe ise, ubudiyet-i Muhammediyedir ki, "Mahbubiyet" ünvanıyla
tabir edilir. Ubudiyetin ise sırr-ı esası; niyaz, şükür, tazarru', huşu', acz,
fakr, halktan istiğna cihetiyle o hakikatın kemaline mazhar olur. Bazı
evliya-yı azîme, fahr ve naz ve şatahata muvakkaten, ihtiyarsız girmişler;
fakat o noktada, ihtiyaren onlara iktida edilmez; hâdîdirler, mühdî
değillerdir; arkalarından gidilmez!
Sekizinci Varta: Hodgâm, aceleci bir kısım
ehl-i sülûk; âhirette alınacak ve koparılacak velayet meyvelerini, dünyada
yemesini ister ve sülûkunda onları istemekle vartaya düşer. Halbuki وَمَا اْلحَيَوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ gibi âyetlerle ilân edildiği gibi, çok Sözlerde
kat'iyen isbat edilmiştir ki: Âlem-i bekada birtek meyve, fâni dünyanın bin
bahçesine müreccahtır. Onun için, o mübarek meyveleri burada yememeli. Eğer istenilmeyerek
yedirilse şükredilmeli; mükâfat için değil, belki teşvik için bir ihsan-ı İlâhî
olarak telakki edilmeli.
DOKUZUNCU TELVİH: Tarîkatın pek çok
semeratından ve faidelerinden yalnız burada "Dokuz Adedi"ni icmalen
beyan edeceğiz:
Birincisi: İstikametli tarîkat vasıtasıyla,
saadet-i ebediyedeki ebedî hazinelerin anahtarları ve menşe'leri ve madenleri
olan hakaik-i îmaniyenin inkişafı ve vuzuhu ve aynelyakîn derecesinde
zuhurlarıdır.
İkincisi: Makine-i insaniyenin merkezi ve
zenbereği olan kalbi, tarîkat vasıta olup işletmesiyle ve o işletmekle, sair
letaif-i insaniyeyi harekete getirip, netice-i fıtratlarına sevkederek hakikî
sh: » (M: 490)
insan olmaktır.
Üçüncüsü: Âlem-i berzah ve âhiret seferinde,
tarîkat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile-i nuraniye ile
ebed-ül âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve
onlarla, dünyada ve berzahta manen ünsiyet etmek ve evham ve şübehatın
hücumlarına karşı, onların icmaına ve ittifakına istinad edip, herbir üstadını kavî
bir sened ve kuvvetli bir bürhan derecesinde görüp, onlarla o hatıra gelen
dalalet ve şübehatı def'etmektir.
Dördüncüsü: Îmandaki marifetullah ve o
marifetteki muhabbetullahın zevkini, sâfi tarîkat vasıtasıyla anlamak ve o
anlamakla dünyanın vahşet-i mutlakasından ve insanın kâinattaki gurbet-i
mutlakasından kurtulmaktır. Çok Sözlerde isbat etmişiz ki: Saadet-i dâreyn ve
elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet ve hakikî zevk ve ciddî saadet, îman ve
İslâmiyetin hakikatındadır. İkinci Söz'de beyan edildiği gibi: Îman, şecere-i
tûba-i Cennet'in bir çekirdeğini taşıyor. İşte tarîkatın terbiyesiyle, o
çekirdek neşvünema bulur, inkişaf eder.
Beşincisi: Tekâlif-i şer'iyedeki hakaik-i
latifeyi, tarîkattan ve zikr-i İlâhîden gelen bir intibah-ı kalbî vasıtasıyla
hissetmek, takdir etmek... O vakit taate, suhre gibi değil, belki iştiyakla
itaat edip ubudiyeti îfa eder.
Altıncısı: Hakikî zevke ve ciddî teselliye ve
kedersiz lezzete ve vahşetsiz ünsiyete, hakikî medar ve vasıta olan tevekkül
makamını ve teslim rütbesini ve rıza derecesini kazanmaktır.
Yedincisi: Sülûk-u tarîkatın en mühim şartı,
en ehemmiyetli neticesi olan ihlas vasıtasıyla, şirk-i hafîden ve riya ve
tasannu' gibi rezailden halâs olmak ve tarîkatın mahiyet-i ameliyesi olan
tezkiye-i nefs vasıtasıyla, nefs-i emmarenin ve enaniyetin tehlikelerinden
kurtulmaktır.
Sekizincisi: Tarîkatta, zikr-i kalbî ile ve
tefekkür-ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler
vasıtasıyla, âdetlerini ibadet hükmüne çevirmek ve muamelât-ı dünyeviyesini,
a'mal-i uhreviye hükmüne getirip sermaye-i ömrünü hüsn-ü istimal etmek
cihetiyle, ömrünün dakikalarını
sh: » (M: 491)
hayat-ı ebediyenin
sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.
Dokuzuncusu: Seyr-i sülûk-u kalbî ile ve
mücahede-i ruhî ile ve terakkiyat-ı maneviye ile, insan-ı kâmil olmak için
çalışmak; yani hakikî mü'min ve tam bir müslüman olmak; yani yalnız sûrî değil,
belki hakikat-ı îmanı ve hakikat-ı İslâmı kazanmak; yani şu kâinat içinde ve
bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı
Zülcelâline abd olmak ve muhatab olmak ve dost olmak ve halil olmak ve âyine
olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî-Âdemin melâikeye
rüchaniyetini isbat etmek ve şeriatın îmanî ve amelî cenahlarıyla makamat-ı
âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete
girmektir.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَى
الْغَوْثِ
اْلاَكْبَرِ
فِى كُلِّ
الْعُصُورِ
وَ الْقُطْبِ
اْلاَعْظَمِ
فِى كُلِّ
الدُّهُورِ
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
الَّذِى
تَظَاهَرِتْ
حِشْمَةُ وَ
لاَيَتِهِ وَ
مَقَامُ
مَحْبُوبِيَّتِهِ
فِى
مِعْرَاجِهِ
وَ
اِنْدَرَجَ
كُلُّ الْوَلاَيَاتِ
فِى ظِلِّ
مِعْرَاجِهِ
وَ عَلَى
آلِهِ وَ
صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
آمِينَ وَ
الْحَمْدُ
ِاللّهِ
رَبِّ
الْعَالَمِينَ
* * *
sh: » (M: 492)
Zeyl
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
[Bu küçücük zeylin
büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.]
Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek
çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı,
bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler
içinde, kasır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat
ve tefekkür" tarîkıdır. Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir
tarîktir ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi, Rahman
ismine îsal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir
tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha
zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder. Şu
tarîk, hafî tarîkler misillü, "Letaif-i Aşere" gibi on hatve değil ve
tarîk-ı cehriye gibi "Nüfus-u Seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar
değil, belki "Dört Hatve"den ibarettir. Tarîkattan ziyade hakikattır,
şeriattır. Yanlış anlaşılmasın: Acz ve fakr ve kusurunu, Cenab-ı Hakk'a karşı
görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir. Şu
kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir.
Ve bilhassa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı
yapmaktır.
Birinci Hatveye: فَلاَ
تُزَكّوُا
اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ediyor.
İkinci Hatveye: وَلاَ
تَكُونُوا
كَالَّذِينَ
نَسُوا اللّهَ
فَاَنْسَيهُمْ
اَنْفُسَهُمْ âyeti işaret ediyor.
Üçüncü Hatveye: مَا
اَصَابَكَ
مِنْ حَسَنَةٍ
فَمِنَ
اللّهِ وَمَا
اَصَابَكَ مِنْ
سَيِّئَةٍ
فَمِنْ
نَفْسِكَ
âyeti işaret ediyor.
sh: » (S: 493)
Dördüncü Hatveye: كُلُّ
شَيْءٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ
âyeti işaret ediyor. Şu dört hatvenin kısa bir izahı şudur ki:
Birinci Hatvede: فَلاَ تُزَكّوُا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ettiği gibi: Tezkiye-i nefs etmemek.
Zira insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelâ ve
bizzât yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine feda eder. Mabud'a lâyık bir
tarzda nefsini medheder. Mabud'a lâyık bir tenzih ile nefsini meayibden tenzih
ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul
etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında
tevdi edilen ve Mabud-u Hakikî'nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve
istidadı, kendi nefsine sarfederek مَنِ اتَّخَذَ اِلهَهُ هَوَيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir,
kendini beğenir. İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri: Onu tezkiye
etmemek, tebrie etmemektir.
İkinci Hatvede: وَلاَ
تَكُونُوا
كَالَّذِينَ
نَسُوا اللّهَ
فَاََنْسَيهُمْ
اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi: Kendini unutmuş, kendinden
haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fena ve zevali görse, kendine almaz
ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i
huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin
muktezasıdır. Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi; şu haletin aksidir.
Yani nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak
ve mevtte ve hizmette düşünmek.
Üçüncü Hatvede: مَا
اَصَابَكَ
مِنْ
حَسَنَةٍ
فَمِنَ
اللّهِ وَمَا
اَصَابَكَ
مِنْ
سَيِّئَةٍ
فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi: Nefsin muktezası, daima iyiliği
kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede: Nefsinde yalnız kusuru ve naksı
ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal
tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde
sh: » (S:494)
şükür ve temeddüh
yerinde hamdetmektir. Şu mertebede tezkiyesi, قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّيَهَا sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini
aczde, gınasını fakrda bilmektir.
Dördüncü Hatvede: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ dersini verdiği gibi: Nefs, kendini serbest ve
müstakil ve bizzât mevcud bilir. Ondan bir nevi rububiyet dava eder. Mabuduna
karşı adâvetkârane bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikatı derketmekle ondan
kurtulur. Hakikat şöyledir ki: Herşey nefsinde mana-yı ismiyle fânidir,
mefkuddur, hâdistir, madumdur. Fakat mana-yı harfiyle ve Sâni'-i Zülcelal'in
esmasına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibariyle şahiddir, meşhuddur,
vâciddir, mevcuddur. Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem,
ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse; kâinat kadar bir
zulümat-ı adem içindedir. Yani vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikî'den
gaflet etse; yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümat-ı
adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzât nefsi
hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikî'nin bir âyine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü
vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat,
esmasının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud'u bulan, herşeyi bulur.
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkındaki
dört hatvenin izahatı; hakikatın ilmine, şeriatın hakikatına, Kur'anın
hikmetine dair olan yirmialtı aded Sözler'de geçmiştir. Yalnız şurada bir-iki
noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Evet şu tarîk daha kısadır. Çünki dört
hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal'e verir.
Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefisten elini çeker, fakat maşuk-u mecazîye
yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbub-u Hakikî'ye gider. Hem şu tarîk
daha eslemdir. Çünki nefsin şatahat ve bâlâ-pervazane davaları bulunmaz. Çünki
acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
Hem, bu tarîk daha umumî ve cadde-i kübradır. Çünki kâinatı ehl-i vahdet-ül
vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için îdama
sh: » (S: 495)
mahkûm zannedip,
"Lâ mevcûde illâ Hû" hükmetmeye veyahut ehl-i vahdet-üş şuhud gibi,
huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip,
"Lâ meşhûde illâ Hû" demeye mecbur olmuyor. Belki idamdan ve hapisten
gayet zâhir olarak Kur'an afvettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı
kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelal hesabına istihdam edip,
esma-i hüsnasının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek mana-yı
harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye
girmektir; herşeyde Cenab-ı Hakk'a bir yol bulmaktır.
Elhasıl: Mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten
azlederek, mana-yı ismiyle bakmamaktır.
* * *