Ondokuzuncu Mektub
Bu risale, üçyüzden fazla mu'cizatı beyan
eder. Risâlet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) mu'cizesini beyan ettiği gibi, kendisi de
o mu'cizenin bir kerâmetidir. Üç-dört nev' ile hârika olmuştur:
Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber,
yüz sahifeden fazla olduğu halde, kitablara müracaat edilmeden, ezber olarak,
dağ, bağ köşelerinde, üç-dört gün zarfında hergünde iki-üç saat çalışmak
şartıyla mecmuu oniki saatte te'lif edilmesi, hârika bir vakıadır.
İkincisi: Bu risale, uzunluğu ile beraber ne
yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl-i kalemi
öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu
civarda bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mu'cize-i
Risâletin bir kerâmeti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.
Üçüncüsü: Acemi ve tevafuktan haberi yok ve
bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin
birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda; Lafz-ı Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü
Vesselâm) kelimesi bütün risalede ve Lafz-ı Kur'an beşinci parçasında öyle bir
tarzda tevafuk etmeleri göründü ki, zerre mikdar insafı olan tesadüfe vermez.
Kim görmüşse kat'î hükmediyor ki; bu bir sırr-ı gaybîdir, Mu'cize-i
Ahmediye'nin (A.S.M.) bir kerâmetidir.
Şu risalenin başındaki esaslar çok
mühimdirler. Hem şu risaledeki ehadîs, hemen umumen Eimme-i Hadîsçe makbul ve
sahih olmakla beraber, en kat'î hâdisat-ı risaleti beyan ediyorlar. O risalenin
mezayasını söylemek lâzım gelse; o risale kadar bir eser yazmak lâzım
geldiğinden, müştak olanları onu bir kere okumasına havale ediyoruz...
Said Nursî
İHTAR: Şu risalede çok ehadîs-i şerife
nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında
yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyahud "hadîs-i bilmâna"dır
denilsin. Çünki kavl-i racih odur ki: "Nakl-i hadîs-i bilmâna
caizdir." Yani: Hadîsin yalnız mânasını alıp, lafzını kendi zikreder.
Mâdem öyledir; lafzında yanlışım varsa, hadîs-i bilmâna nazarıyla bakılsın.
sh: » (M: 94)
Mu'cizat-ı
Ahmediye (A.S.M.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
هُوَ
الَّذِى
اَرْسَلَ
رَسُولَهُ
بِالْهُدَى
وَدِينِ
اْلحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ
عَلَى الدِّينِ
كُلِّهِ وَ
كَفَى
بِاللّهِ
شَهِيدًا
مُحَمَّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
ilâ âhir...
(Risâlet-i
Ahmediye'ye (A.S.M.) dair Ondokuzuncu Söz'le Otuzbirinci Söz, Nübüvvet-i
Muhammediyeyi (A.S.M.) delail-i kat'iye ile isbat ettiklerinden, isbat cihetini
onlara havale edip, yalnız onlara bir tetimme olarak ''Ondokuz Nükteli
İşaretler''le, o büyük hakikatın bazı lem'alarını göstereceğiz:)
BİRİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Şu kâinatın sahib ve
mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı
görerek tedvir ediyor ve her şey'i bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde
görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. Mâdem yapan
bilir; elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuur ve zîfikir ve
konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuurun
içinde en cem'iyetli ve şuuru küllî olan insan nev'i ile konuşacaktır. Mâdem
insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel
insan olanlarla konuşacak. Mâdem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı
ulvî ve nev'-i beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır; elbette dost ve
düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidadda ve en âlî ahlâkta ve nev'-i beşerin
humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı Arz onun hükm-ü manevîsi altına girmiş ve
istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin
nuranî kısmı ve ehl-i imanı, mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat
edip,
sh: » (M: 95)
ona dua-yı rahmet
ve saadet edip, ona medh ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev'-i beşere
rehber yapacak ve yapmıştır.
İKİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş; Kur'an-ı Azîmüşşan gibi bir
fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu'cizat-ı bâhireyi
göstermiştir. O mu'cizat, heyet-i mecmuasıyla, dava-yı nübüvvetin vukuu kadar
vücudları kat'îdir. Kur'an-ı Hakîm'in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden
naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi
mu'cizatın vücudlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini
aldatmak veya etba'larını kandırmak için, -hâşâ- sihir demişler.
Evet, mu'cizat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) yüz
tevatür kuvvetinde bir kat'iyeti vardır. Mu'cize ise; Hâlık-ı Kâinat tarafından
onun davasına bir tasdiktir, "Sadakte" hükmüne geçer. Nasılki sen bir
padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki: "Padişah beni filân
işe memur etmiş." Senden o davaya bir delil istenilse; padişah
"Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini
senin iltimasınla değiştirirse; "Evet" sözünden daha kat'î daha sağlam,
senin davanı tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dava
etmiş ki: "Ben, şu kâinat Hâlıkının meb'usuyum. Delilim de şudur ki:
Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte parmaklarıma
bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamer'e bakınız, bir
parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için
yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki-üç adama ancak
kâfi geldiği halde, işte ikiyüz-üçyüz adamı tok ediyor." Ve hakeza.. yüzer
mu'cizatı böyle göstermiştir.
Şimdi, şu zâtın delail-i sıdkı ve berahin-i
nübüvveti yalnız mu'cizatına münhasır değildir. Belki ehl-i dikkat için, hemen
umum harekâtı ve ef'ali, ahval ve akvali, ahlâk ve etvarı, sîret ve sureti,
sıdkını ve ciddiyetini isbat eder. Hattâ meşhur Ulema-i Benî İsrailiyeden
Abdullah İbn-i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın sîmasını görmekle, "Şu sîmada yalan yok, şu yüzde hile
olamaz!" diyerek îmana
sh: » (M: 96)
gelmişler.
Çendan muhakkikîn-i ülema, delail-i nübüvveti
ve mu'cizatı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delail-i
nübüvvet vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, o
zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'de kırk vech-i
i'cazdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bin bürhanını gösteriyor.
Hem mâdem nev'-i beşerde nübüvvet vardır. Ve
yüzbinler zât, nübüvvet dava edip mu'cize gösterenler, gelip geçmişler. Elbette
umumun fevkinde bir kat'iyet ile, nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünki
Îsâ Aleyhisselâm ve Mûsâ Aleyhisselâm gibi umum resullere nebi dedirten ve
risaletlerine medar olan delail ve evsaf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı
muameleler; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'da daha ekmel, daha câmi' bir
surette mevcuddur. Mâdem hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, Zât-ı Ahmedî'de
(A.S.M.) daha mükemmel mevcuddur. Elbette hükm-ü nübüvvet, umum enbiyadan daha
vâzıh bir kat'iyet ile ona sabittir.
ÜÇÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mu'cizatı çok mütenevvidir. Risaleti umumî olduğu
için, hemen ekser enva'-ı kâinattan birer mu'cizeye mazhardır. Güya nasılki bir
padişah-ı zîşanın bir yaver-i ekremi mütenevvi hediyelerle muhtelif akvamın
mecmaı olan bir şehre geldiği vakit, her taife onun istikbaline bir mümessil
gönderir; kendi taifesi lisanıyla ona "hoş-âmedî" eder, onu alkışlar.
Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed'in en büyük yaveri olan Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrif edip ve küre-i arzın ahalisi olan nev'-i
beşere meb'us olarak geldiği ve umum kâinatın Hâlıkı tarafından umum kâinatın
hakaikına karşı alâkadar olan envar-ı hakikat ve hedâyâ-yı maneviyeyi getirdiği
zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut tâ Ay'dan, Güneş'ten,
yıldızlara kadar her taife, kendi lisan-ı mahsusuyla ve ellerinde birer
mu'cizesini taşımasıyla, onun nübüvvetini alkışlamış ve hoş-âmedî demiş.
Şimdi o mu'cizatın umumunu bahsetmek için,
cildlerle yazı
sh: » (M: 97)
yazmak lâzım gelir. Muhakkikîn-i Asfiya,
delail-i nübüvvetin tafsilâtına dair çok cildler yazmışlar. Biz yalnız icmalî
işaretler nev'inden, o mu'cizatın kat'î ve manevî mütevatir olan küllî enva'ına
işaret ederiz.
İşte nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) delaili,
evvelâ iki kısımdır:
Birisi: "İrhasat" denilen nübüvvetten
evvel ve veladeti vaktinde zuhur eden hârikulâde hallerdir.
İkinci kısım: Sair delail-i nübüvvettir.
İkinci kısım da iki kısımdır. Biri: Nübüvvetinden sonra, fakat nübüvvetini
tasdikan zuhura gelen hârikalardır. İkincisi: Asr-ı Saadetinde mazhar olduğu
hârikalardır. Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır: Biri: Zâtında, sîretinde,
suretinde, ahlâkında, kemalinde zâhir olan delail-i nübüvvettir. İkincisi
âfâkî, haricî şeylerde mazhar olduğu mu'cizattır. Şu ikinci kısım dahi iki
kısımdır: Biri: Manevî ve Kur'anîdir. Diğeri: Maddî ve ekvanîdir. Şu ikinci
kısım dahi iki kısımdır. Biri: Dava-yı nübüvvet vaktinde, ehl-i küfrün inadını
kırmak veyahut ehl-i îmanın kuvvet-i îmanını ziyadeleştirmek için zuhura gelen
hârikulâde mu'cizattır. Şakk-ı Kamer ve parmağından suyun akması ve az taamla
çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nev' ve
herbir nev'i manevî tevatür derecesinde ve herbir nev'in de çok mükerrer efradı
vardır. İkinci kısım: İstikbalde ihbar ettiği hâdiselerdir ki; Cenâb-ı Hakk'ın
talimiyle o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır. İşte biz de şu
âhirki kısımdan başlayıp icmalî bir fihriste göstereceğiz. (Hâşiye)
(Hâşiye): Maatteessüf niyet ettiğim gibi
yazamadım. İhtiyarsız olarak nasıl kalbe geldi; öyle yazıldı. Şu taksimattaki
tertibi tamamıyla müraat edemedim.
DÖRDÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, Allâmülguyûbun talimiyle haber verdiği umûr-u
gaybiye, hadd ü hesaba gelmez. İ'caz-ı Kur'ana dair olan Yirmibeşinci Söz'de
enva'ına işaret ve bir derece izah ve isbat ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve
enbiya-yı sâbıkaya dair ve hakaik-i İlâhiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve hakaik-i
uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyelerini Yirmibeşinci Söz'e havale edip,
şimdilik bahsetmeyeceğiz. Yalnız, kendinden sonra Sahabe ve
sh: » (M: 98)
Âl-i Beyt'in
başına gelen ve ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisata dair pek çok ihbarat-ı
sadıka-i gaybiyesi kısmından cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz. Ve şu
hakikat tamamıyla anlaşılmak için, altı esas mukaddime olarak beyan edeceğiz:
Birinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahid
olabilir; fakat her hali, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki
Cenâb-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahval-i içtimaiyelerinde
ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a'mal ve harekâtlarında rehber
olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu'cizat-ı kudret-i İlahiye olan âdiyat
içindeki hârikulâde olan san'at-ı Rabbaniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi
göstersin. Eğer ef'alinde beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsaydı, bizzât imam
olamazdı; ef'aliyle, ahvaliyle, etvârıyla ders veremezdi. Fakat yalnız
nübüvvetini muannidlere karşı isbat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve
indelhace arasıra mu'cizatı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif olan imtihan ve
tecrübe muktezasıyla, elbette bedahet derecesinde ve ister istemez tasdike
mecbur kalacak derecede mu'cize olmazdı. Çünki sırr-ı imtihan ve hikmet-i
teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın.
Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebu Cehil
de, Ebu Bekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin faidesi kalmaz. Kömür ile
elmas bir seviyede kalırdı.
Cây-ı hayrettir ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın mübalağasız binler vecihte binler çeşit insan, herbiri birtek
mu'cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü
görmesiyle ve hakeza birer alâmetiyle îman getirdikleri halde, bütün bu binler
ayrı ayrı insanları ve müdakkik mütefekkirleri îmana getiren bütün o binler
delail-i nübüvveti, nakl-i sahih ile ve âsâr-ı kat'iye ile şimdiki bedbaht bir
kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi, dalâlete sapıyorlar.
İkinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer gibi muamele eder; hem
Resuldür, risalet itibariyle Cenâb-ı Hakk'ın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti,
vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:
Biri: "Vahy-i sarihî"dir ki, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi
yoktur. Kur'an ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi...
sh: » (M: 99)
İkinci Kısım: "Vahy-i zımnî"dir. Şu
kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve
tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen
mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan
yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan
eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasviratı, ya vazife-i risalet
noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı
âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.
İşte her hadîste bütün tafsilâtına, vahy-i
mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelâtında,
risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Mâdem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir
surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle
tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım
geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile
fehme takrib edilir. Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü
işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi
Cehennem'in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevab
geldi ki: "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp, Cehennem'e
gitti." Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın belîğ bir temsil ile
beyan ettiği hâdisenin tevilini gösterdi.
Üçüncü Esas: Naklolunan haberler eğer tevatür
suretinde olsa, kat'îdir. Tevatür iki kısımdır.(Hâşiye) Biri "sarih
tevatür", biri "manevî tevatür"dür. Manevî tevatür de iki
kısımdır: Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ: Bir cemaat
içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemaat onu
tekzib etmezse, sükût ile mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan haber
verdiği hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyya ve hatayı
kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o
hâdisenin vukuuna kuvvetli delalet eder. İkinci kısım tevatür-ü manevî şudur
ki: Bir hâdisenin vukuuna, meselâ "Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok
etmiş" denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı surette haber veriyor.
Biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder..
fakat umumen, aynı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte mutlak hâdisenin
vukuu;
____________________
(Hâşiye): Şu risalede "tevatür"
lafzı, Türkçe "şâyia" manasındaki tevatür değil, belki yakîni ifade
eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli ihbardır.
sh: » (M: 100)
mütevatir-i bil-mânadır, kat'îdir. İhtilaf-ı
suret ise, zarar vermez. Hem bazan olur ki; haber-i vâhid, bazı şerait
dâhilinde tevatür gibi kat'iyeti ifade eder. Hem bazan olur ki; haber-i vâhid
haricî emarelerle kat'iyeti ifade eder.
İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan
bize naklolunan mu'cizatı ve delail-i nübüvveti, kısm-ı azamı tevatür iledir;
ya sarihî, ya manevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendan haber-i vâhid iledir.
Fakat öyle şerait dâhilinde, nekkad-ı muhaddisîn nazarında kabule şayan
olduktan sonra, tevatür gibi kat'iyeti ifade etmek lâzım gelir. Evet
muhaddisînin muhakkikîninden "El-Hâfız" tabir ettikleri zâtlar,
lâakal yüzbin hadîsi hıfzına almış binler muhakkik muhaddisler, hem elli sene
sabah namazını işa abdestiyle kılan müttaki muhaddisler ve başta Buharî ve
Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sahibleri olan ilm-i hadîs dâhîleri,
allâmeleri tashih ve kabul ettikleri haber-i vâhid, tevatür kat'iyetinden geri
kalmaz. Evet fenn-i hadîsin muhakkikleri, nekkadları o derece hadîs ile
hususiyet peyda etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tarz-ı
ifadesine ve üslûb-u âlîsine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke
kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu'u görse, "Mevzu'dur" der.
"Bu, hadîs olmaz ve Peygamber'in sözü değildir" der, reddeder. Sarraf
gibi hadîsin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız İbn-i Cevzî
gibi bazı muhakkikler tenkidde ifrat edip, bazı ehadîs-i sahihaya da mevzu'
demişler. Fakat her mevzu' şey'in manası yanlıştır demek değildir; belki
"Bu söz hadîs değildir" demektir.
Sual: An'aneli senedin faidesi nedir ki;
lüzumsuz yerde, malûm bir vakıada "an filân, an filân, an filân"
derler?
Elcevap: Faideleri çoktur. Ezcümle, bir
faidesi şudur: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk ve
hüccetli ve sadık ehl-i hadîsin bir nevi icmaını irae eder ve o senedde dâhil
olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senedde, o an'anede
dâhil olan herbir imam, herbir allâme; hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine
dair mührünü basıyor.
Sual: Neden hâdisat-ı i'caziye sair zarurî
ahkâm-ı şer'iye gibi tevatür suretinde, pek çok tarîklerle, çok ehemmiyetli
nakledilmemiş?
Elcevap: Çünki ekser ahkâm-ı şer'iyeye, ekser
nâs, ekser evkatta
sh: » (M: 101)
muhtaçtır. Farz-ı ayn gibi, o ahkâmın her
şahsa alâkası var. Amma mu'cizat ise; herkesin herbir mu'cizeye ihtiyacı yok.
Eğer ihtiyaç olsa da, bir defa işitmek kâfi gelir. Âdeta farz-ı kifaye gibi,
bir kısım insanlar onları bilse, yeter.
İşte bunun içindir ki; bazı olur, bir
mu'cizenin vücudu ve tahakkuku, bir hükmün vücudundan on derece daha kat'î
olduğu halde, onun râvisi bir-iki olur; hükmün râvisi on-yirmi olur.
Dördüncü Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz'î birer hâdise değil;
belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz'î bir surette haber verir.
Halbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her defa bir vechini beyan eder.
Sonra râvi-i hadîs o vecihleri birleştirir, hilaf-ı vaki gibi görünür. Meselâ:
Hazret-i Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat, başka
başkadır. Halbuki Yirmidördüncü Söz'ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i
ehl-i îmanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye'se düşmemek için,
hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i îmanı
manevî rabtetmek için, Mehdi'yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi,
herbir asır Âl-i Beytten bir nevi Mehdi, belki Mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i
Beytten ma'dud olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdi'nin çok evsafına câmi'
bir Mehdi bulmuş.
İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri,
nümuneleri olan Hulefa-yı Mehdiyyîn ve Aktab-ı Mehdiyyîn evsafları, asıl
Mehdi'nin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş.
Beşinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ sırrınca kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenâb-ı
Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenâb-Hak hem Hakîm'dir, hem Rahîm'dir.
Hikmet ve rahmeti ise, umûr-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, mübhem
kalmasını istiyor. Çünki şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur.
Vukuundan evvel onları bilmek elîmdir.
İşte bu sır içindir ki: Ölüm ve ecel mübhem
bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi, perde-i gaybda kalmış.
İşte
sh: » (M: 102)
hikmet-i Rabbaniye
ve rahmet-i İlâhiye böyle iktiza ettiği için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın ümmetine karşı ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve
âl ve ashabına karşı şedid şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevî'den
sonra, âl ve ashabının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisatı, umumiyetle
ve tafsilatıyla göstermemek (Hâşiye) mukteza-yı hikmet ve rahmettir. Fakat yine
bazı hikmetler için mühim hâdisatı, -fakat dehşetli bir surette değil- ona
talim etmiş. O da ihbar etmiş. Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel, kısmen
tafsil ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de en yüksek bir derece-i
takvada ve adlde ve sıdkta çalışan ve وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّهِ âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle kaçan muhaddisîn-i
kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler.
Altıncı Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın ahvâl ve evsafı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o
evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek'in şahs-ı
manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki; Siyer ve
Tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete
muvafık düşmüyor. Çünki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca: Her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri
kadar bir azîm ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i
İlahiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidad ile mazhar olduğu
gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın
neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi
olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarihe
geçen beşerî ahval ve etvara sığışmaz.
_______________________
(Hâşiye): Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü
Vesselâm'a, Âişe-i Sıddıka'ya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide
etmemek için, Vak'a-i Cemel hâdisesinde o bulunacağı kat'î gösterilmediğine
delil ise, Ezvâc-ı Tâhirâta ferman etmiş ki: "Keşki bilseydim hanginiz o
vak'ada bulunacak?" Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki,
Hazret-i Ali'ye (R.A.) ferman etmiş: "Senin ile Âişe beyninde bir hâdise
olsa, فَارْفَقْ وَ بَلِّغْهَا مَاْمَنَهَا"
sh: » (M: 103)
Meselâ: Hazret-i Cebrail ve Mikâil, iki
muhafız yaver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek;
çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şahid
olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvarı içinde sığışmaz.
İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i
beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakikî
mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş nuranî şahsiyet-i maneviyesine bakmak
lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. Şu sırrı izah için şu
temsili dinle:
Meselâ bir hurma çekirdeği var. O hurma
çekirdeği toprak altına konup, açılarak koca meyvedar bir ağaç oldu. Hem
gittikçe tevessü' eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O
yumurtaya hararet verildi, bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her
tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha
büyür ve güzelleşir. Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya ait sıfatlar, haller var.
İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hasıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek
ve yumurtanın âdi küçük keyfiyet ve vaziyetlerine nisbeten, büyük âlî sıfatları
ve keyfiyetleri var. Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsafını, ağaç ve kuşun
evsafıyla rabtedip bahsetmekte lâzım gelir ki; her vakit akl-ı beşer, başını
çekirdekten ağaca kaldırıp baksın ve yumurtadan kuşa gözünü tevcih edip dikkat
etsin. Tâ işittiği evsafı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa "Bir dirhem
çekirdekten bin batman hurma aldım." ve "Şu yumurta, cevv-i âsumanda
kuşların sultanıdır." dese, tekzib ve inkâra sapacak.
İşte bunun gibi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın beşeriyeti; o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle
parlayan mahiyeti ise, Şecere-i Tuba gibi ve Cennet'in Tayr-ı Hümâyûnu gibidir.
Hem daima tekemmüldedir. Onun için çarşı içinde bir bedevi ile niza eden o zâtı
düşündüğü vakit; Refref'e binip, Cebrâil'i arkada bırakıp, Kâb-ı Kavseyn'e
koşup giden Zât-ı Nuranîsine, hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa
ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmaresi inanmayacak.
BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Umûr-u gaybiyeye dair
hadîslerin birkaç misalini zikrederiz:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i
sahih ile ve
sh: » (M: 104)
mütevatir bir derecede bize vâsıl olmuş ki;
minber üstünde, cemaat-ı Sahabe içinde ferman etmiş ki:
اِبْنِى
حَسَنٌ هذَا
سَيِّدٌ
سَيُصْلِحُ
اللّهُ بِهِ
بَيْنَ
فِئَتَيْنِ
عَظِيمَتَيْنِ
İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki
ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anhü, Hazret-i
Muaviye (R.A.) ile musalaha edip, cedd-i emcedinin mu'cize-i gaybiyesini tasdik
etmiştir.
İkincisi: Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali'ye
demiş:
سَتُقَاتِلُ
النَّاكِثِينَ
وَالْقَاسِطِينَ
وَالْمَارِقِينَ
Hem Vak'a-i Cemel, hem Vak'a-i Sıffin, hem
Vak'a-i Havâriç hâdiselerini haber vermiş.
Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile
seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek, fakat haksızdır."
Hem Ezvâc-ı Tâhiratına demiş: "İçinizde
birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar
katledilecek." وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلاَبُ الْحَوْئَبِ
İşte şu sahih, kat'î hadîsler; otuz sene sonra
Hazret-i Ali'nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha'ya karşı Vak'a-i Cemel'de..
ve Muaviye'ye karşı Sıffin'de.. ve Havâric'e karşı Harevra'da ve Nehrüvan'da
muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir.
Hem Hazret-i Ali'ye: "Senin sakalını
senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" ihbar etmiş. Hazret-i Ali o
adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî'dir.
Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir
adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havâriçlerin
maktulleri içinde o adam bulunmuş; Hazret-i Ali, onu hakkaniyetine hüccet
göstermiş. Hem mu'cize-i Nebeviyeyi ilân etmiş.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm;
Ümm-ü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi ile haber vermiş ki:
Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ'da katledilecektir." Elli sene sonra,
aynı vak'a-i ciğersûz vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi tasdik etmiş.
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: "Benim
Âl-i Beytim, benden sonra
يَلْقَوْنَ
قَتْلاً
وَتَشْرِيدًا yani; katle ve belaya ve nefye maruz
sh: » (M: 105)
kalacaklar." Ve bir derece izah etmiş,
aynen öyle çıkmıştır.
Şu makamda bir mühim sual vardır ki; denilir
ki: "Hazret-i Ali, o derece hilafete liyakatı olduğu ve Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'a karabeti ve hârikulâde cesaret ve ilmi ile beraber,
neden hilafette tekaddüm ettirilmedi ve neden onun hilafeti zamanında İslâm çok
keşmekeşe mazhar oldu?.."
Elcevap: Âl-i Beyt'ten bir kutb-u azam demiş
ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (R.A.)
hilafetini arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murad-ı İlâhî
başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad-ı İlâhîye tâbi' olmuş." Murad-ı
İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:
Vefat-ı Nebevî'den sonra, en ziyade ittifak ve
ittihada gelmeye muhtaç olan Sahabeler; eğer Hazret-i Ali başa geçseydi,
Hazret-i Ali'nin hilafeti zamanında zuhura gelen hâdisatın şehadetiyle ve
Hazret-i Ali'nin mümâşatsız, pervasız, zâhidane, kahramanane, müstağniyane
tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaatı itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde
rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyyen muhtemeldi.
Hem Hazret-i Ali'nin hilafetinin teehhür etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet
muhtelif akvamın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmişüç fırka efkârının esaslarını
taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali
gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi
kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı...
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi: "Ben Kur'anın
tenzili için harbettim, sen de tevili için harbedeceksin!" Hem eğer
Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan
çıkarmak muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt'i
gördükleri için, onlara karşı müvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında
mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin
umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbâları ve
taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi ve hakaik-i îmaniyeyi ve
ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i
muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyalar ve asfiyalar yetiştirdiler.
Eğer karşılarında Âl-i Beyt'in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı
olmasaydı, Abbasîlerin ve
sh: » (M: 106)
Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün
çığırdan çıkmak kaviyyen muhtemeldi.
Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye Âl-i
Beyt-i Nebevî'de takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak
onlardı?"
Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır.
Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur
idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebî gibi masum olmalı, veyahut
Hulefa-yı Râşidîn ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi
hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt
namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti ve Afrika'da Muvahhidîn
Hükûmeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Âl-i
Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara
unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette
İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler.
İşte bak! Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen
aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Azam olan Şeyh Abdülkadir-i
Geylanî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve
Câfer-i Sâdık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve
zulümatı dağıtıp, envar-ı Kur'aniyeyi ve hakaik-i îmaniyeyi neşretmişler.
Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
Eğer denilse: ''Mübarek İslâmiyet ve nuranî
Asr-ı Saâdetin başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti
nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?''
Elcevap: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir
fırtına, her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidadlarını tahrik
eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife
başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler
hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları tahrik edip kamçıladı;
"İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu,
İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre câmia-i İslâmiyetin
kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i
ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın
muhafazasına, bir kısmı hakaik-i îmaniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur'anın
muhafazasına çalıştı ve hakeza.. Herbir taife bir hizmete girdi.
sh: » (M: 107)
Vezaif-i İslâmiyette hummalı bir surette
sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i
İslâmiyetin aktarına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana
çevirdi. Fakat maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a fırkalarının
dikenleri dahi çıktı.
Gûya dest-i kudret, celal ile o asrı
çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip
elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziye ile pek çok
münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyaları,
aktabları âlem-i İslâmın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar
ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur'anın hazinelerinden istifade için gözlerini
açtırdı... Şimdi sadede geliyoruz.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, umûr-u
gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler binlerdir, pek çoktur.
Biz yalnız cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz:
İşte başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur
Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sahibleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda
müttefik ve o haberlerin çoğu manen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik
onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î denilebilir.
İşte -nakl-i sahih-i kat'î ile- ashabına haber
vermiş ki: "Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke,
hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i
Beyt-ül Makdis'e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan
İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!.."
Haber vermiş, hem "Tahminim böyle veya zannederim" dememiş. Belki
görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği
vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya
düşmandı.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- çok defa ferman
etmiş:
عَلَيْكُم بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَ عُمَرَ deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya
kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlahî ve
marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok
kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.
sh: » (M: 108)
Hem ferman etmiş ki:
زُوِيَتْ
لِىَ
اْلاَرْضُ
فَاُرِيتُ
مَشَارِقَهَا
وَمَغَارِبَهَا
وَسَيَبْلُغُ
مُلْكُ
اُمَّتِى مَا
زُوِىَ لِى
مِنْهَا
deyip:
"Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o
kadar mülk zabtetmemiş." Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Gaza-i
Bedir'den evvel ferman etmiş:
هذَا
مَصْرَعُ
اَبِى جَهْلٍ
هذَا مَصرَعُ
عُتْبَةَ
هذَا مَصرَعُ
اُمَيَّةَ هذَا
مَصرَعُ
فُلاَنٍ وَ
فُلاَنٍ
deyip, müşrik
Kureyş reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: "Ben
kendi elimle Übeyy İbn-i Halef'i öldüreceğim." Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- bir ay uzak
mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede muharebe eden
sahabelerini görür gibi ferman etmiş:
اَخَذَ
الرَّايَةَ
زَيْدٌ
فَاُصِيبَ
ثُمَّ اَخَذَهَااِبْنُ
رَوَاحَة
فَاُصِيبَ
ثُمَّ
اَخَذَهَا
جَعْفَرُ
فَاُصِيبَ
ثُمَّ اَخَذَهَا
سَيْفٌ مِنْ
سُيُوفِ
اللّهِ
deyip, birer birer
hâdisatı ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya'lâ İbn-i Münebbih
meydan-ı harbden geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sâdık (A.S.M.) harbin
tafsilâtını beyan etti. Ya'lâ kasem etti: "Dediğin gibi aynen öyle
oldu."
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:
اِنَّ
الْخِلاَفَةَ
بَعْدِى
ثَلاَثُونَ
سَنَةً ثُمَّ
تَكُونُ
مُلْكًا
عَضُودًا
وَاِنَّ هذَا
اْلاَمْرَ
بَدَأَ
نُبُوَّةً
وَرَحْمَةً
ثُمَّ
يَكُونُ
رَحْمَةً
وَخِلاَفَةً
ثُمَّ يَكُونُ
مُلْكًا
عَضُودًا ثُمَّ
يَكُونُ
عُتُوّاً وَ
جَبَرُوتًا
deyip, Hazret-i
Hasan'ın altı ay hilafetiyle; Cihar-ı Yâr-ı Güzin'in (Hulefa-yı Raşidîn'in)
zaman-ı hilafetlerini ve onlardan sonra saltanat
sh: » (M: 109)
şekline girmesini,
sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber
verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:
يُقْتَلُ
عُثْمَانُ
وَهُوَ
يَقْرَأُ ا
لْمُصْحَفَ
وَاِنَّ
اللّهَ عَسَى
اَنْ يُلْبِسَهُ
قَمِيصًا
وَاِنَّهُمْ
يُرِيدُونَ
خَلْعَهُ
deyip, Hazret-i
Osman halîfe olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'an okurken
katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- hacamat edip
mübarek kanını Abdullah İbn-i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman
etmiş:
وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ deyip, hârika bir şecaatle ümmetin başına geçeceğini
ve müdhiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli
hâdiselere giriftar olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah
İbn-i Zübeyr, Emevîler zamanında hilafeti Mekke'de ilân ederek kahramanane çok
müsademe etmiş; nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek,
şiddetli müsademeden sonra o kahraman-ı âlişan şehid edilmiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Emeviye
Devleti'nin zuhurunu ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve
içlerinde Yezid ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına
geçeceğini, وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ fermanıyla, rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve
Emeviye'den sonra
يَخْرُجُ
وَلَدُ
الْعَبَّاسِ
بِالرَّايَاتِ
السّوُدِ
وَيَمْلِكُونَ
اَضْعَافَ
مَا مَلَكُوا
deyip, Devlet-i
Abbasiye'nin zuhurunu ve uzun müddet
devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş: وَيْلٌ
لِلْعَرَبِ
مِن شَرٍّ
قَدِ
اقْتَرَبَ deyip, Cengiz ve Hülâgû'nun
sh: » (M: 110)
dehşetli
fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber
verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Sa'd İbn-i Ebî
Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş: لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّىَ يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ آخَرُونَ deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok
fütuhat yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm
olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harab olacağını haber
vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti,
Devlet-i İraniye'yi zîr ü zeber etti; çok kavimlerin daire-i İslâma ve hidayete
girmelerine sebeb oldu.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- îmana gelen
Habeş Meliki olan Necaşî, Hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün ashabına
haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki,
aynı günde vefat etmiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Cihar-ı Yâr-ı
Güzin ile beraber Uhud veya Hira Dağı'nın başında iken dağ titredi,
zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:
اُثْبُتْ
فَاِنَّمَا
عَلَيْكَ
نَبِىّ ٌوَصِدِّيقٌ
وَشَهِيدٌ deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid
olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Şimdi ey bedbaht, kalbsiz, bîçare adam!
Muhammed-i Arabî akıllı bir adam idi diye o Şems-i Hakikat'a karşı gözünü yuman
bîçare insan! Onbeş enva'-ı külliye-i mu'cizatından birtek nev'i olan umûr-u
gaybiyeden onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevatür
derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb kısmının yüzden birisini
akıl gözüyle gören bir zâta "dâhî-i azam" denilir ki, ferasetiyle
istikbali keşfediyor. Binaenaleyh senin gibi haydi deha desek; yüz dâhî-i azam
derecesinde bir deha-yı kudsiyeyi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış
haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir deha-yı âzam sahibinin
saadet-i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin
alâmetidir.
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET: -Nakl-i sahih-i kat'î
ile- Hazret-i
sh: » (M: 111)
Fatıma'ya (R.A.) ferman etmiş ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى deyip, "Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat
edip, bana iltihak edeceksin." diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği
gibi aynen zuhur etmiş.
Hem Eba Zer'e ferman etmiş: سَتَخْرُجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine'den nefyedilip, yalnız hayat geçirip
yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği
gibi çıkmış.
Hem Enes İbn-i Mâlik'in halası olan Ümm-ü
Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş: رَأَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de
onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk
sene sonra, zevci olan Ubâde İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs'ın fethine gitmiş;
Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur
etmiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş
ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفٍ كَذَّابٌ وَمُبِيرٌ yani: "Sakif Kabilesinden biri davâ-yı nübüvvet
edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur edecek." deyip, nübüvvet dava eden
meşhur Muhtar'ı ve yüzbin adam öldüren Haccac-ı Zâlim'i haber vermiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile-
سَتُفْتَحُ
الْقُسْطَنْطِنِيَّةُ
فَنِعْمَ
اْلاَمِيرُ
اَمِيرُهَا
وَنِعْمَ
الْجَيْشُ
جَيْشُهَا deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve
Hazret-i Sultan Mehmed Fâtih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber
vermiş. Haber verdiği gibi zuhur etmiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş
ki:
اِنَّ
الدِّينَ
لَوْ كَانَ
مَنُوطًا
بِالثُّرَيَّا
لَنَا لَهُ
رِجَالٌ مِنْ
اَبْنَاءِ
فَارِسَ
deyip, başta Ebu Hanife olarak İran'ın emsalsiz bir sûrette yetiştirdiği ulema
sh: » (M: 112)
ve evliyaya işaret
ediyor, haber veriyor.
Hem ferman etmiş ki: عَالِمُ
قُرَيْشٍ
يَمْلَءُ
طِبَاقَ اْلاَرْضِ
عِلْمًا
deyip, İmam-ı Şâfiî'ye işaret edip haber veriyor.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş
ki:
سَتَفْتَرِقُ
اُمَّتِى
ثَلاَثًا
وَسَبْعِينَ
فِرْقَةً
اَلنَّاجِيَةُ
وَاحِدَةٌ
مِنْهَا.
قِيلَ
مَنْهُمْ?
قَالَ مَا
اَنَا
عَلَيْهِ
وَاَصْحَابِى
deyip, ümmeti
yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i
Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.
Hem ferman etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هذِهِ اْلاُمَّةِ deyip, çok şubelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden
Kaderiye taifesini haber vermiş. Hem çok şubelere inkısam eden Râfızîleri haber
vermiş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- İmam-ı Ali'ye
(R.A.) demiş: Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider.
Birisi, ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsa'ya Nasranî
muhabbetinden hadd-i meşru'dan tecavüz ile hâşâ "İbnullah" dediler.
Yahudi, adâvetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler.
Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden
helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ demiş. Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri
gidecekler, onlar da Havariç'tir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdarlarıdır
ki, onlara Nasibe denilir.
Eğer denilse: Âl-i Beyt'e muhabbeti, Kur'an
emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O
muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir
derece ehl-i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade
etmiyorlar; belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?
Elcevap: Muhabbet iki kısımdır. Biri: Mana-yı
harfiyle, yani:
sh: » (M: 113)
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i
sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini
ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur,
ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza
etmez.
İkincisi: Mana-yı ismiyle muhabbettir. Yani
bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden
Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in
yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i
tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem
ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.
İşte işâret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali
hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i
Ömer'den teberri ettiklerinden hasarete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i
hasârettir.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile-
ferman etmiş ki:
اِذَا
مَشَوُا
المُطَيْطَاءَ
وَخَدَمَتْهُمْ
بَنَاتُ
فَارِسَ
وَالرُّومِ
رَدَّ اللّهُ
بَأْسَهُمْ
وَسَلَّطَ
شِرَارَهُمْ
عَلَى
خِيَارِهِمْ
deyip, "Ne
vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize
girecek.. harbiniz dâhilî olacak; şerirleriniz başa geçip, hayırlılar ve
iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermiş. Otuz sene sonra haber
verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş
ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلَى يَدَىْ عَلِىٍّ deyip,
"Hayber Kal'asının fethi, Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek
fevkinde ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye olarak Hayber Kal'asının kapısını
Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek, fethe muvaffak olduktan sonra
kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış; bir
rivayette kırk adam kaldıramamış.
sh: » (M: 114)
Hem ferman etmiş ki:
لاَ
تَقُومُ
السَّاعَةُ
حَتّىَ
تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ
دَعْوَاهُمَا
وَاحِدَةٌ diye, Sıffîn'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini
haber vermiş.
Hem ferman etmiş ki: اِنَّ
عَمَّارًا
تَقْتُلُهُ
الْفِئَةُ
الْبَاغِيَةُ diye, "Bâgî bir taife, Ammar'ı katledecek."
Sonra, Sıffîn Harbi'nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları
bâgî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr İbn-ül Âs dedi:
"Bâgî yalnız onun katilleridir, umumumuz değiliz."
Hem ferman etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لاَ تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيّاً diye, "Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde
fitneler zuhur etmez!" haber vermiş, öyle de olmuş.
Hem Sehl İbn-i Amr daha îmana gelmeden esir
olmuş. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a demiş ki:
"İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünki o fesahatıyla küffar-ı
Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
ferman etmiş ki: وَعَسَى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vefatı
hengâmında olan dehşet-engiz ve sabırsûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddîk
nasılki Medine-i Münevvere'de kemal-i metanetle herkese teselli verip mühim bir
hutbe ile Sahabeleri teskin etmiş.. aynen onun gibi: Şu Sehl o hengâmda,
Mekke-i Mükerreme'de aynı Ebu Bekir-is Sıddîk gibi Sahabeye teskin ve teselli
verip, malûm fesahatıyla Ebu Bekir-is Sıddîk'ın aynı hutbesinin mealinde bir
nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.
Hem Suraka'ya ferman etmiş ki: كَيْفَ
بِكَ اِذَا
اُلْبِسْتَ
سُوَارَىْ كِسْرَى diye, "Kisrâ'nın iki bileziğini giyeceksin!
Hazret-i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi, zînetleri ve şahane bilezikleri
geldi; Hazret-i Ömer Surâka'ya giydirdi. Dedi:
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ
الَّذِى
سَلَبَهُمَا
كِسْرَى
وَاَلْبَسَهُمَا
سُرَاقَةَ , ihbâr-ı Nebevîyi
sh: » (M: 115)
tasdik ettirdi.
Hem ferman etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرَى فَلاَ كِسْرَى بَعْدَهُ diye, "Kisra-yı Fars gittikten sonra, daha kisra
çıkmayacak!" haber vermiş, hem öyle olmuş.
Hem Kisrâ elçisine demiş: "Şimdi
Kisrâ'nın oğlu Şirviye Perviz, Kisra'yı öldürdü." O elçi tahkik etmiş,
aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehadîste, o elçinin adı
Firuz'dur.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Hâtıb İbn-i
Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile
Mikdad'ı göndermiş. "Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektub var.
Alınız, getiriniz!" Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı
celbetti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul
etmiş.
Hem -nakl-i sahih ile- Utbe İbn-i Ebî Leheb
hakkında ferman etmiş ki: يَاْكُلُهُ كَلبُ اللّهِ diye, Utbe'nin akibet-i feciasını haber vermiş. Sonra
Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.
Hem -nakl-i sahih ile- Feth-i Mekke vaktinde,
Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Ka'be damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten
Ebî Süfyan, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab
dedi: "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi." Haris dedi ki:
"Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin
yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi tezyif etti. Ebî Süfyan dedi: "Ben
korkarım, birşey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha'nın taşları, ona haber
verecek, o bilecek." Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile
Haris şehadet getirdiler, müslüman oldular.
İşte ey bîçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, bir
tek ihbar-ı gaybî ile îmana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî
tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu'cizatı işitiyorsun, yine kanaat-ı
tâmmen gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz.
sh: » (M: 116)
Hem -nakl-i sahih ile- Gazve-i Bedir'de,
Hazret-i Abbas Sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat
istenilmiş. O da demiş: "Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümm-ü Fadl yanında bu
kadar parayı filân yere bırakmışsın." Hazret-i Abbas tasdik edip,
"İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemal-i
îmanı kazanıp İslâm olmuş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- muzır bir sâhir
olan Lebid-i Yahudî; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı rencide etmek için
acîb ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir
yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye
ve Sahabelere ferman etmiş: "Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir
âletlerini bulup getiriniz!" Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Her
bir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından
hiffet buluyordu.
Hem -nakl-i sahih ile- Ebu Hüreyre ve Huzeyfe
gibi mühim zâtlar bulunduğu bir hey'ette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
ferman etmiş ki: ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِى النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş âkibetini haber
vermiş. Ebu Hüreyre dedi: "O hey'etten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben
korktum. Sonra öteki adam, Yemâme Harbi'nde Müseylime tarafında bulunup, mürted
olarak katledildi." İhbar-ı Nebevînin hakikatı çıktı.
Hem -nakl-i sahih ile- Umeyr ve Safvan
müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamber'in (A.S.M.) katline
karar verip; Umeyr ise Peygamber'in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine'ye
gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı.
Dedi: "Safvan ile maceranız budur!" Elini Umeyr'in göğsüne koydu;
Umeyr "Evet" dedi, müslüman oldu.
Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbârât-ı
gaybiyye vuku bulmuş. Meşhur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede zikredilmiştir
ve senedleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri,
tevatür-ü manevî hükmünde kat'îdir, yakînîdirler. Başta Buhârî ve Müslim ki,
Kur'andan sonra en sahih kitab olduklarını,
sh: » (M: 117)
ehl-i tahkik kabul
etmiş. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Dâvud ve Müsned-i Hâkim ve
Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an'anesiyle
beyan edilmiştir.
Şimdi ey mülhid-i bîhûş! "Muhammed-i
Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi" deyip geçme. Çünki şu umûr-u gaybiyeye
dair ihbârât-ı sâdıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hâlî değil; ya diyeceksin
ki: O Zât-ı Kudsî'de öyle keskin bir nazar ve geniş bir deha var ki, mazi ve
müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı
temaşa eder bir gözü.. ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı
vardır. Bu hal ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem tarafından verilmiş
bir hârika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize-i âzamdır.
Veyahut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübârek, öyle bir Zât'ın memuru ve şakirdidir
ki, herşey onun nazarında ve tasarrufundadır ve bütün envâ'-ı kâinat ve bütün
zamanlar, onun taht-ı emrindedir.. Defter-i Kebîrinde herşey yazılıdır;
istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir...
Hem -nakl-i sahih ile- Hazret-i Hâlid'i, harb
için Düvmet-ül Cendel Reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki: اِنَّكَ تَجِدُهُ يَصِيدُ الْبَقَرَ diye, bakar-ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir
edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esîr etmiş
getirmiş.
Hem -nakl-i sahih ile- Kureyş, Benî Hâşimî
aleyhinde yazdıkları ve Kâ'be'nin sakfına astıkları sahife hakkında ferman
etmiş ki: "Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esmâ-i İlâhiyeye
ilişmemişler!" haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.
Hem -nakl-i sahih ile- "Beyt-ül Makdis'in
fethinde büyük bir taun çıkacak." ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında
Beyt-ül Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çıktı ki, üç günde yetmiş bin
vefiyyat oldu.
Hem -nakl-i sahih ile- o zamanda vücudu
olmayan Basra ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin
gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletler ile
sh: » (M: 118)
Arablar muharebe
edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Arablara, Arablar
içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:
يُوشِكُ
اَنْ
يَكْثُرَ
فِيكُمُ
الْعَجَمُ يَأْكُلُونَ
فَيْئَكُمْ
وَيَضْرِبُونَ
رِقَابَكُمْ
Hem ferman etmiş ki: هلاَكُ
اُمَّتِى
عَلَى يَدِ
اُغَيْلِمَةٍ
مِنْ
قُرَيْشٍ
diye, Emeviye'nin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesâdını haber vermiş.
Hem Yemame gibi bir kısım yerlerde, irtidad
vuku bulacağını haber vermiş.
Hem Gazve-i Meşhûre-i Hendek'te ferman etmiş
ki:
اِنَّ
قُرَيْشًا
وَاْلاَحْزَابَ
لاَ يَغْزُونِى
اَبَدًا
وَاَنَا
اَغْزُوهُمْ diye, "Bundan sonra onlar bana değil, belki ben
onlara hücum edeceğim!" haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i sahih ile- vefatından bir-iki ay
evvel ferman etmiş ki:
اِنَّ
عَبْدًا
خُيِّرَ
فَاخْتَارَ
مَا عِنْدَ
اللَّهِ
diye, vefatını haber vermiş.
Hem Zeyd İbn-i Suvahân hakkında ferman etmiş
ki: يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd'den evvel, bir uzvu şehid edileceğini haber
vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend Harbi'nde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o
el şehid olup, mânen Cennet'e gitmiş.
İşte bütün bahsettiğimiz umûr-u gaybiyye, on
kısım envâ'-ı mu'cizâtından birtek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını
söylemedik. Şimdi bu kısımla beraber i'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'de,
gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin dört nev'ini icmalen beyan etmişiz. İşte
buradaki nev'i ile beraber, Kur'anın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört
büyük nev'i beraber düşün. Gör ki: Ne kadar kat'î, şübhesiz, parlak, kuvvetli,
kavî bir bürhan-ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan elbette îman
edecek ki: Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Küll-i Şey ve
Allâm-ül Guyub olan bir Zât-ı Zülcelâl'in Resulüdür ve Ondan haber alıyor.
sh: » (M: 119)
YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Mu'cizat-ı
Nebeviyyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve manen
mütevatir misâline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri
münasipdir.
Mukaddime: Şu gelecek bereketli mu'cizat
misalleri, herbiri müteaddid tarîkle, hattâ bâzıları onaltı tarîkle sahih bir
surette nakledilmiş. Ekserisi, bir cemaat-ı kesîre huzurunda vukubulmuş; o
cemaat içinde mu'teber ve sadık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler.
Meselâ: "Sa' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok
olmuşlar" naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzib etmiyor.
Demek sükût ile tasdik ediyorlar. Halbuki o asr-ı sıdk ve hakikatta ve o
hakperest ve ciddî ve doğru adam olan Sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red
ve tekzib ederler. Halbuki bahsedeceğimiz vakıaları çoklar rivayet etmiş ve
ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek herbir hâdise manen mütevatir gibi
kat'îdir. Hem sahabeler, Kur'anın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyade,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ef'al ve akvâlinin muhafazasına,
bahusus ahkâma ve mu'cizata dair ahvaline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve
sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, Tarih ve Siyer şehadet ediyor. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali
ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdîsiye şehadet
ediyor. Hem Asr-ı Saadette, mu'cizatı ve medâr-ı ahkâm ehâdîsi, kitabetle
çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb'a, kitabetle kaydettiler.
Hususan Tercüman-ül Kur'an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr
İbn-il Âs, bahusus otuz-kırk sene sonra, Tâbiînin binler muhakkikleri, ehâdîsi
ve mu'cizatı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid
ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler. Daha
Hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbûle
vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler
çıkıp; bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların
karıştırdıkları mevzu ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin
tasdikiyle; yetmiş defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip,
yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Süyutî gibi allâmeler
ve muhakkikler, ehâdîs-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan
tefrik ettiler. İşte bahsedeceğimiz hâdiseler,
sh: » (M: 120)
mu'cizeler böyle
elden ele -kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden- sağlam
olarak bize gelmiş. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
İşte buna binaen; "Bu zamana kadar uzun
mesafeden gelen şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki
karışmamış ve sâfidir" hatıra gelmemelidir.
Berekete dair mu'cizat-ı kat'iyyenin birinci
misâli: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha müttefikan haber
veriyorlar ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Hazret-i Zeyneb ile
tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes'in validesi Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç
hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes'le Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'a gönderdi. Enes'e ferman etti ki: "Filân, filânı
çağır. Hem kime tesadüf etsen davet et." Enes de kime rast geldiyse
çağırdı. Üçyüz kadar Sahâbe gelip, Suffe ve Hücre-i Saadeti doldurdular. Ferman
etti:
تَحَلَّقُوا
عَشَرَةً
عَشَرَةً
Yani: "Onlar onar halka olunuz!" Sonra mübarek elini o az taam
üzerine koydu, dua etti, buyurun dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup
kalktılar. Enes'e ferman etmiş: "Kaldır!" Enes demiş ki:
"Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım
vakit mi çoktu farkedemedim."
İkinci Misâl: Mihmandar-ı Nebevî Ebu Eyyûb-il
Ensârî hanesine teşrif-i Nebevî hengâmında Ebu Eyyûb der ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekir-i Sıddık'a kâfi gelecek iki kişilik yemek
yaptım. Ona ferman etti: اُدْعُ
ثَلَثِينَ
مِنْ
اَشْرَافِ
اْلاَنْصَارِ Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: اُدْعُ سِتِّينَ Altmış daha davet ettim; geldiler, yediler. Sonra
ferman etti: اُدْعُ سَبْعِينَ Yetmiş daha davet ettim; geldiler, yediler. Kablarda
yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyete girip, biat ettiler.
O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.
Üçüncü Misâl: Hazret-i Ömer İbn-il Hattab ve
Ebu Hüreyre
sh: » (M: 121)
ve Seleme İbn-il Ekvâ' ve Ebu Amrat-el Ensârî
gibi, müteaddid tariklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldı. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ettiler. Ferman etti ki:
"Heybelerinizde kalan bâkiye-i erzâkı toplayınız!" Herkes azar birer
parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular.
Seleme der ki: "Mecmuunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak
vardı." Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip,
ferman etti: "Herkes kabını getirsin!" Koşuştular, geldiler. O ordu
içinde hiçbir kab kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahâbeden bir
râvi demiş: "O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl-i Arz gelseydi,
onlara dahi kâfi gelecekti."
Dördüncü Misâl: Başta Buharî ve Müslim,
Kütüb-ü Sahiha beyan ediyorlar ki: Abdurrahman İbn-i Ebî Bekir-i Sıddîk der:
Biz yüzotuz Sahâbe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile
beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sa' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi
dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebab yapıldı. Kasem
ederim, o kebabdan yüzotuz Sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz
tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldı; ben fazlasını deveye yükledim.
Beşinci Misâl: Kütüb-ü Sahiha kat'iyyetle
beyan ediyorlar ki: Gazve-i Garra-i Ahzab'da, meşhur Yevm-ül Hendek'te,
Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa'
arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece
kaldı. Hazret-i Câbir der ki: "O gün yemek, hanemde pişirildi; bütün bin
adam o sa'dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor,
daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu
koyup, bereketle duâ etmişti.
İşte şu mu'cize-i bereketi, bin zâtın
huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor.
Demek şu hâdise, bin adam rivayet etmiş gibi kat'î denilebilir.
Altıncı Misâl: -Nakl-i sahih-i kat'î ile-
hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes'in amucası meşhur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm; yetmiş seksen adamı, Enes'in koltuğu altında getirdiği
az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi.
sh: » (M: 122)
"O az
ekmekleri parça parça ediniz!" emretti ve bereketle dua etti. Menzil dar
olduğundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler.
Yedinci Misâl: -Nakl-i sahih-i kat'î ile-
Şifâ-i Şerîf ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha beyan ederler ki: Hazret-i Câbir-ül
Ensârî diyor: Bir zât, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan iyali için taam
istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o
adam iyali ile ve misafirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor.
Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa
başladı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldi, vak'ayı beyan etti. Ona
cevaben ferman etti:
لَوْ لَمْ
تَكِلْهُ
َلاَكَلْتُمْ
مِنْهُ وَلَقَامَ
بِكُمْ
Yâni: "Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi."
Sekizinci Misâl: Tirmizî ve Nesaî ve Beyhakî
ve Şifâ-i Şerîf gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Semuretebn-i
Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir kâse et geldi. Sabahtan
akşama kadar fevc fevc adamlar geldiler, yediler.
İşte mukaddimede beyan ettiğimiz sırra binaen;
şu vakıa-i bereket, yalnız Semure'nin rivayeti değil, belki Semure, o yemeği
yiyen cemaatlerin mümessili gibi, onların namına ve tasdiklerine binaen ilân
ediyor.
Dokuzuncu Misâl: Şifâ-i Şerîf sahibi ve meşhur
İbn-i Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsuk ve sahih muhakkikler rivayetiyle,
Hazret-i Ebû Hüreyre der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti:
"Mescid-i Şerif'in suffesini mesken ittihaz eden yüzden ziyade fukara-yı
muhâcirîni davet et!" Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir
tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu
vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda
görünüyordu.
İşte Hazret-i Ebu Hüreyre, umum kâmilîn-i
ehl-i Suffe tasdikine istinaden, onlar namına haber verir. Demek, manen umum
Ehl-i Suffe rivayet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak
ve doğru olmasa, o sadık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzib etmesinler.
Onuncu Misâl: -Nakl-i sahih-i kat'î ile-
Hazret-i İmam-ı
sh: » (M: 123)
Ali der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, Benî Abdülmuttalib'i cem'etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan
bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Halbuki umum
onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yeyip tok oldular. Yemek eskisi
gibi kaldı. Sonra üç-dört adama ancak kâfi gelir ağaçtan bir kab içinde süt
getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâki kaldı.
İşte Hazret-i Ali'nin şecâatı ve sadâkatı
kat'iyyetinde bir mu'cize-i bereket!..
Onbirinci Misâl: -Nakl-i sahih ile- Hazret-i
Ali ve Fatımat-üz Zehra velîmesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
Bilâl-i Habeşî'ye emretti: "Dört-beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve
yavrusu kesilsin." Hazret-i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübarek elini
üstüne vurdu; sonra taife taife Sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O
yemekten bâki kalan miktara yine bereketle dua etti, bütün Ezvâc-ı Tâhirat'a
herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: "Hem yesinler, hem yanlarına
gelenlere yedirsinler."
Evet böyle mübarek bir izdivacda, elbette
böyle bir bereket lâzımdır ve vukuu kat'îdir!..
Onikinci Misâl: Hazret-i İmam-ı Câfer-i Sâdık,
pederleri İmam-ı Muhammed-ül Bâkır'dan, o da pederi İmam-ı Zeynel'âbidîn'den, o
dahi İmam-ı Ali'den nakleder ki: Fâtımat-üz Zehrâ, yalnız ikisine kâfi gelecek
bir yemek pişirdi. Sonra Ali'yi gönderdi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrif etti ve emretti ki: O yemekten her
bir ezvacına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali'ye, hem Fâtıma ve
evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fâtıma der:
"Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup taşıyordu. Meşîet-i İlahiye ile,
hayli zaman o yemekten yedik."
Acaba niçin bu nurânî, yüksek silsile-i
rivâyetten gelen şu mu'cize-i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun?
Evet buna karşı şeytan dahi bahane bulamaz.
Onüçüncü Misâl: Ebu Dâvud ve Ahmed İbn-i
Hanbel ve İmam-ı Beyhakî gibi sadûk imamlar, Dükeyn-ül Ahmesî İbn-i Said-il
Müzenî'den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve Sahabelerden olan
Nu'man İbn-i Mukarrin-il Ahmesiyy-il Müzenî'den, hem Cerir'den naklederek,
müteaddid tarîklerle
sh: » (M: 124)
Hazret-i Ömer
İbn-il Hattab'dan naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
Hazret-i Ömer'e emretti: "Ahmesî kabilesinden gelen dört yüz atlıya
yolculuk için zâd ü zahîre ver!" Hazret-i Ömer dedi: "Yâ Resulallah!
Mevcud zahîre, birkaç sa'dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır."
Ferman etti: "Git ver!" O da gitti, yarım yük hurmadan, dört yüz
süvariye kifayet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: Hiç noksan olmamış
gibi eski halinde kaldı.
İşte şu mu'cize-i bereket, dört yüz adamla ve
bahusus Hazret-i Ömer ile münasebetdar bir surette vukua gelmiştir.
Rivayetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki-üç haber-i
vâhid deyip geçme! Böyle hâdiseler haber-i vâhid dahi olsa, tevatür-ü mânevî
hükmünde kanaat verir.
Ondördüncü Misâl: Başta Buharî ve Müslim,
kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir'in pederi vefat eder; borcu
çok, ziyade medyun. Borç sahibleri de Yahudiler. Câbir, pederinin asıl malını
guremâya verdi, kabul etmediler. Halbuki bağındaki meyveleri, kaç senede
deynine kâfi gelmeyecek. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
"Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!" Öyle yaptılar. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm harman içinde gezdi, dua etti. Sonra Câbir
harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra, yine bir
senede bağdan gelen mahsulat kadar harmanda kaldı. Bir rivayette, bütün
guremâya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sahibleri olan Yahudiler, çok
taaccüb edip hayrette kaldılar.
İşte şu mu'cize-i bâhire-i bereket, yalnız
Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki mânevî tevatür
hükmünde, o hâdise ile münasebetdar, hadd-i tevatür derecesinde çok adamları
temsil ederek rivayet etmişler.
Onbeşinci Misâl: Başta Tirmizî ve İmam-ı
Beyhakî gibi muhakkikler, Hazret-i Ebu Hüreyre'den nakl-i sahih ile beraber
haber veriyorlar ki: Ebu Hüreyre demiş ki: Bir gazvede -başka bir rivayette
Gazve-i Tebük'te- ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
etti: هَلْ مِن شَيْءٍ "Bir şey var mı?" diye emretti. Ben dedim:
"Heybede bir parça hurma var." (Bir rivayette,
sh: » (M: 125)
onbeş tane imiş.) Dedi: "Getir!"
Getirdim. Mübarek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle
dua buyurdular. Sonra onar onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra ferman
etti:
خُذْ مَا
جِئْتَ بِهِ
وَاقْبِضْ
عَلَيْهِ وَلاَ
تَكُبَّهُ Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim
kadar elime geçti. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebu
Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. Başka bir tarîkte
rivayet edilmiş ki: O hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra
Hazret-i Osman'ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ü gârât edildi, gitti.
İşte Hoca-i Kâinat olan Fahr-i Âlem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffe'nin demirbaş
bir mühim talebesi ve müridi ve kuvve-i hâfızanın ziyadesi için duâ-yı
Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebu Hüreyre, Gazve-i Tebük gibi bir mecma-i
nâsta vukuunu haber verdiği şu mu'cize-i bereket; manen bir ordu sözü kadar
kat'î ve kuvvetli olmak gerektir.
Onaltıncı Misâl: Başta Buharî, kütüb-ü sahiha
-nakl-i kat'î ile- beyan ediyorlar ki: Hazret-i Ebu Hüreyre aç olmuş, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasından gidip, menzil-i saâdete gitmişler.
Bakarlar ki bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm emretti ki: "Ehl-i Suffe'yi çağır!" Ben kalbimden dedim ki:
"Bu sütün bütününü ben içebilirim. Ben daha ziyade muhtacım." Fakat
emr-i Nebevî için onları topladım, getirdim. Yüzü mütecaviz idiler. Ferman
etti: "Onlara içir!" Ben de o kadehteki sütü birer birer verdim. Her
birisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek,
bütün Ehl-i Suffe o sâfi sütten içtiler. Sonra ferman etti ki: بَقِىَ
اَنَا
وَاَنْتَ
فَاشْرَبْ Ben içtim. "İçtikçe, iç!" ferman eder; tâ
ben dedim: "Seni hak ile irsal eden Zât-ı Zülcelâl'e kasem ederim, yer
kalmadı ki içeyim." Sonra kendisi aldı. Bismillah deyip hamdederek
bâkiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.
İşte şu sâfi, hâlis, süt gibi lâtif, şüphesiz
mu'cize-i bâhire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret-i Buharî başta
olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla
beraber, Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffe'nin namdar, sâdık,
hâfız bir şakirdi olan Ebu Hüreyre'nin,
sh: » (M: 126)
umum Ehl-i
Suffe'yi mânen işhad ederek, âdeta umumunu temsil edip şu ihbarı, tevatür
derecesinde kat'î telakki etmeyenin ya kalbi bozuk veya aklı yok. Acaba
Hazret-i Ebu Hüreyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden,
وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki,
hıfzındaki ehadîs-i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şüpheye düşürüp, Ehl-i
Suffe'nin tekzibine hedef edecek muhalif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin?
Hâşâ...
Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve manevî rızkımıza
bereket ihsân et!..
Bir Nükte-i Mühimme: Malûmdur ki: zaîf şeyler
içtima' ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur.
Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş enva'-ı
mu'cizattan yalnız bereket kısmındaki mu'cizatı ve o kısmın onbeş kısmından
ancak bir kısmını, onbeş misal ile gösterdik. Herbir misal, tek başıyla,
nübüvveti isbat eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhal olarak, bunların
bir kısmını kuvvetsiz saysak da, yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünki kavî ile
ittifak eden kavîleşir.
Hem şu onbeş misalin içtimaı; kat'î şübhesiz
bir tevatür-ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize-i kübrayı gösterir. Şimdi şu
mecmu'daki mu'cize-i kübra, bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört
kısm-ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması
mümkün olmayan bir mu'cize-i ekber, içinde görünür. Sonra şu mu'cize-i ekberi,
sair ondört nevi mu'cizatın mecmuuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli,
sarsılmaz, kat'î bir bürhan-ı nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gösterir. İşte
nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) direği, şu mecmu'dan teşekkül eden dağ gibi
kuvvetli bir direktir. Şimdi cüz'iyatta ve misallerde, sû'-i fehimden gelen
şübhelerle, o metin sakf-ı muallâyı sebatsız ve kabil-i sukut görmek ne derece
akılsızlık olduğunu anladın. Evet berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki:
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, umuma rızık veren ve rızıkları
halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerim'in sevgili memurudur, pek hürmetli bir
abdidir ki; rızkın
sh: » (M: 127)
enva'ında, hilaf-ı
âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybdan ziyafetler gönderiyor. Malûmdur ki:
Ceziret-ül Arab, suyu ve ziraati az bir yerdir. Onun için ahalisi, hususan
bidayet-i İslâmdaki Sahabeler, dıyk-ı maîşete mâruzdular. Hem susuzluğa çok
defa giriftar oluyorlardı. İşte bu hikmete binaen, mu'cizat-ı bâhire-i Ahmediye
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mühimleri, taam ve su hususunda tezahür etmiş. Bu
hârikalar dava-yı nübüvvete delil ve mu'cize olmaktan ziyade, ihtiyaca binaen
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir ikram-ı İlahî, bir ihsan-ı Rabbanî,
bir ziyafet-i Rahmaniye hükmündedir. Çünki o mu'cizatı görenler, nübüvveti
tasdik etmişler. Fakat mu'cize zuhur ettikçe, iman ziyadeleşir, nûrun alâ nûr
olur.
SEKİZİNCİ İŞARET: Su hususunda tezahür eden
bir kısım mu'cizâtı beyân eder.
Mukaddime: Malûmdur ki cemaatler içinde vuku
bulan hâdiseler âhâdî bir surette nakledilse, tekzib edilmediği vakit,
doğruluğunu gösterir. Çünki insanın fıtratında yalana yalandır demeye cibillî
bir meyil vardır. Hususan her kavimden ziyade yalana karşı sükût etmez
Sahâbeler olsa.. hususan hâdiseler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
taalluk etse ve bilhassa nakleden, Meşâhir-i Sahâbeden olsa; elbette o haber-i
vâhid sahibi, o hâdiseyi gören cemaatı temsil eder hükmünde rivayet eder.
Halbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizat-ı mâiyeyi, herbir misali çok tarîklerle, çok
Sahâbelerin ellerinden, binler Tâbiînin muhakkikleri el atıp almışlar; sağlam
olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemal-i
ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabul edip, arkalarındaki asrın muhakkiklerinin
ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ
asrımıza gelmiş. Hem Asr-ı Saadette yazılan Kütüb-ü Ehadîsiyye sağlam olarak
devredilip, tâ Buharî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin dâhî imamlarının eline
geçmiş. Onlar da, kemâl-i tahkik ile merâtibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz
olanları cem'ederek bize ders vermişler, takdim etmişler.
جَزَاهُمُ
اللّهُ
خَيْرًا
كَثِيرًا
İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir.
Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir. Şu
sh: » (M: 128)
mu'cize gayet
kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma-ı azîmde tekerrür etmiş. Başta Buharî, Müslim,
İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şuayb, İmam-ı Katâde gibi pek çok ehl-i sahih bir cemaat,
Sahâbelerden, başta hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i
İbn-i Mes'ud gibi meşahir-i Sahâbenin cemaatinden, parmaklarından suyun
kesretle akması ve orduya içirmesi nakl-i sahih-i kat'î ile beyan edilmiştir.
Bu nevi mu'cize-i mâiyeden, pek çok misallerinden dokuz misali beyan edeceğiz.
Birinci Misâl: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü
sahiha Hazret-i Enes'ten nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes
diyor: Zevra nâm mahalde, üçyüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su
bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübarek ellerini içine
batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün
maiyetindeki üçyüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler. İşte şu misali
Hazret-i Enes, üçyüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o
üçyüz kişi, şu habere manen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde,
tekzib etmesinler.
İkinci Misâl: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü
sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir İbn-i Abdullah-il Ensarî beyan
ediyor: Biz bin beşyüz kişi, Gazve-i Hudeybiye'de susadık. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra
elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beşyüz
kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular. Sâlim İbn-i Ebi-l Ca'd, Câbir'den
sormuş: "Kaç kişi idiniz?" Câbir demiş ki: "Yüzbin kişi de
olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik."
İşte şu mu'cize-i bâhirenin râvileri, manen bin beşyüz kadardırlar. Çünki
fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler ise
sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve
kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde; hem
"Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini
hazırlasın!" meâlindeki hadîs-i şerîfin tehdidine karşı, yalana mukabil
sükût etmeleri mümkün değildir. Mâdem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler,
manen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir.
sh: » (M: 129)
Üçüncü Misâl: Gazve-i Buvat'da, yine Buharî,
Müslim başta, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Câbir dedi ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
نَادِ بِالْوُضُوءِ "Abdest almak için nida et" dediler.
"Su yok" denildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi:
"Bir parça su bulunuz." Gayet az su getirdik. Sonra o az su üstüne
elini kapadı, birşeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra ferman etti: رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, kafilenin büyük teştini (tekne) getir. Bana
getirildi; ben de Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın önüne koydum. O da
elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübarek eli üzerine
döküyordum. Gördüm ki, mübarek parmaklarından kesretle su aktı; sonra teşt
doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler, o sudan abdest alıp
içtiler. Ben dedim: "Daha kimse kalmadı." Elini kaldırdı, o cefne
(yani tekne) lebâleb dolu kaldı.
İşte şu mu'cize-i bâhire-i Ahmediye (A.S.M)
manen mütevatirdir. Çünki Hazret-i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz
onun hakkıdır. O, umumun namına ilân ediyor. Çünki o vakit hizmet eden o zât
idi; ilân, başta onun hakkıdır. İbn-i Mes'ud da, aynen rivayetinde diyor ki:
Ben gördüm ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın parmaklarından çeşme
gibi su akıyor. Acaba meşahir-i sıddıkîn-i Sahâbeden olan Enes, Câbir, İbn-i
Mes'ud gibi bir cemaat dese: "Ben gördüm." Görmemesi mümkün müdür?
Şimdi şu üç misali birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize-i bâhire olduğunu
gör ve şu üç tarîk birleşse, hakikî tevatür hükmünde parmaklarından su akmasını
kat'î isbat eder. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'ın taştan oniki yerde çeşme gibi
su akıtması, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın on parmağından on musluk
suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünki taştan su akması mümkündür, âdiyat
içinde nazîri bulunur. Fakat et ve kemikten âb-ı kevser gibi suyun kesretle
akmasının nazîri, âdiyat içinde yoktur.
Dördüncü Misâl: Başta İmam-ı Mâlik, Muvatta'
kitab-ı mu'teberinde, Muâz İbn-i Cebel gibi meşahir-i Sahâbeden haber veriyor
ki: Hazret-i Muâz İbn-i Cebel dedi ki: Gazve-i Tebük'te bir çeşmeye rastgeldik,
sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
emretti ki: "Bir parça o suyu toplayınız."
sh: » (M: 130)
Avuçlarında bir
parça topladılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü
yıkadı; suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle aktı;
bütün orduya kâfi geldi. Hattâ bir râvi olan İmam İbn-i İshak der ki: Gök
gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu gürültü yaparak öyle aktı.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Muâz'a ferman etti ki: يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرَى مَا ههُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا Yani: Bu eser-i mu'cize olan mübarek su devam edip,
buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin. Ve öyle olmuştur.
Beşinci Misâl: Başta Buharî Hazret-i Berâ'dan
ve Müslim Hazret-i Selemetebn-i Ekva'dan ve sair kütüb-ü sahiha başka
râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: Gazve-i Hudeybiye'de bir kuyuya
rastgeldik. Biz dört yüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare
ederdi. Biz suyu çektik, içinde birşey bırakmadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu, bir kova su istedi; getirdik. Kovanın
içine mübarek ağzının suyunu bıraktı ve dua etti, sonra o kovayı kuyuya döktü.
Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve
hayvanatı doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.
Altıncı Misâl: Yine Müslim ve İbn-i Cerir-i
Taberî gibi hadîsin dâhî imamları başta olarak, kütüb-ü sahiha nakl-i sahih ile
meşhur Ebu Katade'den haber veriyorlar ki: Ebu Katade diyor: Mûte gazve-i
meşhuresinde, reislerin şehadetleri üzerine imdada gidiyorduk. Bende bir kırba
vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana ferman et:
اِحْفَظْ
عَلَىَّ
مِيضَئَتَكَ
فَسَيَكُونُ
لَهَا نَبَاٌ
عَظِيمٌ
Yani: "Kırbanı sakla, onun büyük işi var." Sonra susuzluk başladı.
Yetmişiki kişi idik, -Taberî'nin nakline göre, üçyüz idik- susuz kaldık.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: "Kırbanı getir." Ben
getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem;
sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım,
verdiğim gibi kalmıştı.
İşte şu mu'cize-i bâhire-i Ahmediyeyi (A.S.M.)
gör,
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَيْهِ وَ
عَلَى آلِهِ بِعَدَدِ
قَطَرَاتِ
الْمَاءِ
de.
sh: » (M: 131)
Yedinci Misâl: Başta Buharî ve Müslim olarak
kütüb-ü sahiha, Hazret-i İmran İbn-i Husayn'dan haber veriyorlar ki: İmran der:
Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık.
Bana ve Ali'ye ferman etti ki: "Filân mevkide bir kadın, iki kırba suyu
hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz." Ben ve Ali beraber
gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti:
"Bir kaba bir parça su boşaltınız." Boşalttık. Bereketle duâ etti.
Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Ferman etti ki: "Herkes
gelsin, kabını doldursun." Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular,
içtiler. Sonra ferman etti: "Kadına birşeyler toplayınız." Kadının
eteğini doldurdular. İmran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki
kırba doluyor, daha ziyadeleşiyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o
kadına ferman etti ki: اِذْهَبِى
فَاِنَّا
لَمْ
نَأْخُذْ
مِنْ مَائِكِ
شَيْئًا
وَلكِنَّ
اللّهَ سَقَانَا Yani: Senin suyundan almadık, belki Cenâb-ı Hak bize
hazinesinden su içirdi.
Sekizinci Misâl: Başta meşhur İbn-i
Huzeym Sahihinde, râviler Hazret-i
Ömer'den naklediyorlar ki: Gazve-i Tebük'te susuz kaldık. Hattâ bazılar
devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebu Bekir-is Sıddîk, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a duâ etmek için rica etti. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı;
yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsus
olarak hududumuzu tecavüz etmedi. Demek tesadüf içine karışmamış, sırf bir
mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.)dir.
Dokuzuncu Misâl: Meşhur Abdullah İbn-i Amr
İbn-il Âs'ın hafîdi ve dört imamın ona îtimad edip ve ondan tahric-î hadîs
ettikleri Amr İbn-i Şuayb'dan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki, demiş:
Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebu Tâlib ile
deveye binip Arafa civarında Zilhicaz nam mevkie geldikleri vakit Ebu Tâlib
demiş: "Ben susadım." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş,
yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebu Tâlib içmiştir. Muhakkikînden birisi demiş
ki: Şu hâdise nübüvvetten evvel olduğundan, irhâsât kabilinden olmakla beraber,
bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binaen bir
kerâmet-i Ahmediye (A.S.M.) sayılabilir.
sh: » (M: 132)
İşte şu dokuz misaller gibi, doksan misal
olmasa da, belki doksan sûrette rivayetler; mu'cizat-ı maiyeyi haber vermişler.
Baştaki yedi misal, manevî tevatür gibi kat'î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki
misal, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid değil, râvileri çok
değiller. Fakat sekizinci misalde, Hazret-i Ömer'den rivayet olunan mu'cize-i
Sahâbiyeyi te'yid ve takviye eden ikinci bir mu'cize-i Sahâbiye; başta İmam-ı
Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki:
Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan yağmur duâsını niyaz
etti. Çünki ordu suya muhtaçtı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini
kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi. Ordunun ihtiyacı kadar su verdi,
gitti. Âdeta yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi
gitti. Şu hâdise, nasılki sekizinci misali teyid ve kat'î isbat eder; öyle de:
Şu hâdisede, meşhur allâmelerden ve tashihte çok müşkilpesend, hattâ çok
sahihlere mevzu' deyip kabul etmeyen İbn-i Cevzî gibi bir muhakkik der ki: Şu
hâdise Gazve-i Meşhure-i Bedir'de vuku bulmuş.
وَيُنَزِّلُ
عَلَيْكُمْ
مِنَ
السَّمَاءِ مَاءً
لِيُطَهِّرَكُمْ
بِهِ
âyet-i kerimesi, o hâdiseyi beyan edip, ifade eder. Mâdem âyet o hâdiseyi
gösterir; kat'iyetinde şüphe kalmaz. Hem dua-i Nebevî ile, birden ve sür'atle
ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir
mu'cize-i mütevatiredir. Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha
indirmeden yağmış; tevatür ile nakledilmiş.
DOKUZUNCU İŞARET : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın enva'-i mu'cizatından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini
dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize-i şeceriye,
mübarek parmaklarından suyun akması gibi, manen mütevatirdir. Müteaddid
suretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın emri için; ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan mütevatir
denilebilir. Çünki meşahir-i sıddıkîn-i Sahâbeden Hazret-i Ali, Hazret-i İbn-i
Abbas, Hazret-i İbn-i Mes'ud, Hazret-i İbn-i Ömer, Hazret-i Ya'lâ İbn-i Murre,
Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsâme Bin
Zeyd ve Hazret-i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahâbeler; herbiri kat'iyet ile, aynı
mu'cize-i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiînin yüzer imamları, mezkûr Sahâbelerden
herbir Sahâbeden ayrı bir tarîk ile, o mu'cize-i
sh: » (M: 133)
şeceriyeyi
nakletmişler. Âdeta muzaaf tevatür suretinde bize nakletmişler. İşte şu
mu'cize-i şecere, hiçbir şüphe kabul etmez bir tevatür-ü manevî-i kat'î
hükmündedir.
Şimdi o mu'cize-i kübrânın, tekerrür ettiği
halde, birkaç sahih suretlerini, birkaç misâl ile beyan edeceğiz:
Birinci Misâl: Başta İmam-ı Mâce ve Darimî ve
İmam-ı Beyhakî nakl-i sahihle Hazret-i Enes İbn-i Mâlik'ten ve Hazret-i Ali'den
ve Bezzaz ve İmam-ı Beyhakî Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki: Üç sahâbe
demişler: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzibinden müteessir
olarak mahzun idi. Dedi: يَا
رَبِّ
اَرِنِى
آيَةً لاَ
اُبَالِى
مَنْ كَذَّبَنِى
بَعْدَهَا Enes'in rivayetinde, Hazret-i Cebrâil hazır idi. Vadi
kenarında bir ağaç vardı. Hazret-i Cebrâil'in i'lamıyla, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; tâ yanına geldi. Sonra git dedi. Tekrar
gitti, yerine yerleşti.
İkinci Misâl: Allâme-i Mağrib Kadı İyaz;
Şifa-i Şerif'te ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an'ane ile, Hazret-i
Abdullah İbn-i Ömer'den haber veriyor ki: Bir seferde Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir bedevî geldi. Ferman etti: اَيْنَ تُرِيدُ Nereye gidiyorsun?" Bedevi dedi:
"Ehlime." Ferman et: هَلْ لَكَ اِلَى خَيْرٍ مِنْ ذلِكَ "Ondan daha
iyi bir hayr istemiyor musun?" Bedevî dedi: "Nedir?" Ferman
etti:
اَنْ
تَشْهَدَ
اَنْ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ وَحْدَهُ
لاَ شَرِيكَ
لَهُ وَاَنَّ
مُحَمَّدًا عَبْدُهُ
وَرَسُولُهُ Bedevî dedi: "Bu şehâdete şâhid nedir?"
Ferman etti: هذِهِ
الشَّجَرَةُ
السَّمُرَةُ "Vadi kenarındaki ağaç şahid olacak." İbn-i
Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şak etti, geldi; tâ Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına. Üç defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, o ağacı istişhâd etti. Ağaç da, sıdkına şehadet etti. Emretti yine
yerine gidip yerleşti.
Hazret-i Büreyde; İbn-i Hasib-il Eslemî
tarîkinde, nakl-i sahih ile Büreyde dedi ki: Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın yanında iken, bir seferde bir a'rabî geldi. Bir âyet, yâni bir
mu'cize
sh: » (M: 134)
istedi. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
قُلْ
لِتِلْكَ
الشَّجَرَةِ
رَسُولُ
اللّهِ يَدْعُوكِ Bir ağaca işaret etti; ağaç sağa ve sola meylederek
köklerini yerden çıkarıp, huzur-u Nebevîye geldi. اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
يَارَسُولَ
اللّهِ
dedi. Sonra a'rabî dedi: "Yine yerine gitsin." Emretti, yerine gitti.
A'rabî dedi: "İzin ver, sana secde edeyim." Dedi. "İzin yok
kimseye." Dedi: "Öyle ise, senin elini ayağını öpeceğim." İzin
verdi.
Üçüncü Misâl: Başta Sahih-i Müslim, kütüb-ü
sahiha haber veriyorlar ki, Câbir diyor: Biz bir seferde, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kazâ-yı hâcet için bir yer aradı.
Settareli bir yer yoktu. Sonra gitti, iki ağaç yanına. Bir ağacın dalını tuttu,
çekti. Ağaç itaat ederek beraber gitti, öteki ağacın yanına getirdi. Muti
devenin yularını tutup çekildikte geldiği gibi, o iki ağacı o suretle yanyana getirdi.
Sonra dedi: اِلْتَئِمَا
عَلَىَّ
بِاِذْنِ
اللّهِ
Yani: "Üstüme birleşiniz." dedi. İkisi birleşerek settare oldular.
Arkalarında kaza-yı hâcet ettikten sonra onlara emretti, yerlerine gittiler.
İkinci bir rivayette, yine Hazret-i Câbir der ki: Bana emretti ki:
يَا
جَابِرُ قُلْ
لِهذِهِ
الشَّجَرَةِ
يَقُولُ لَكِ
رَسُولُ
اللّهِ:
اِلْحَقِى
بِصَاحِبَتِكِ
حَتّىَ
اَجْلِسَ خَلْفَكُمَا
Yani: "O
ağaçlara de: Resulullah'ın haceti için birleşiniz." Ben öyle dedim, onlar
da birleştiler. Sonra ben beklerken, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
çıkageldi. Başıyla sağa sola işaret etti, o iki ağaç yerlerine gittiler.
Dördüncü Misâl: Nakl-i sahih ile, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından
olan Üsame Bin Zeyd der ki: Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
ile beraberdik. Kaza-yı hacet için hâlî, settareli bir yer bulunmuyordu. Ferman
etti ki: هَلْ
تَرَى مِن
نَخْلٍ اَوْ
حِجَارَةٍ Dedim: Evet, var. Emretti ve dedi:
sh: » (M: 135)
اِنْطَلِقْ
وَقُلْ
لَهُنَّ اِنَّ
رَسُولَ
اللّهِ
يَاْمُرُكُنَّ
اَنْ تَاْتِينَ
لِمَخْرَجِ
رَسُولِ
اللّهِ
وَقُلْ لِلْحِجَارَةِ
مِثْلَ ذلِكَ
Yani ağaçlara de
ki: "Resulullah'ın haceti için birleşiniz" ve taşlara da de:
"Duvar gibi toplanınız." Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki,
ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, hacetinden sonra yine emretti: قُلْ لَهُنَّ يَفْتَرِقْنَ Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelal'e
kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp yerlerine gittiler. Şu Hazret-i Câbir
ve Üsame'nin beyan ettiği iki hâdiseyi, aynen Ya'lâ İbn-i Murre ve Gaylan İbn-i
Selemet-is Sakafî ve Hazret-i İbn-i Mes'ud, Gazve-i Huneyn'de aynen haber
veriyorlar.
Beşinci Misâl: İmam-ı İbn-i Fûrek ki, kemal-i
içtihad ve fazlından kinaye olarak Şâfiiyy-i Sânî ünvanını alan allâme-i asr,
kat'î haber veriyor ki: Gazve-i Taif'te, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O halde iken, bir sidre ağacına
rastgeldi. Ağaç ona yol verip, atını incitmemek için, iki şakk oldu. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanımıza kadar o
ağaç, iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı.
Altıncı Misâl: Hazret-i Ya'lâ tarîkında
-nakl-i sahih ile- haber veriyor ki: Bir seferde, Talha veya Semure denilen bir
ağaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın etrafında tavaf eder gibi
döndü. Sonra yine yerine gitti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
etti ki: اِنَّهَا اِسْتَأْذَنَتْ اَنْ تُسَلِّمَ عَلَىَّ Yani: O ağaç, Cenab-ı Hak'tan istedi ki, bana selâm
etsin.
Yedinci Misâl: Muhaddisler nakl-i sahih ile
İbn-i Mes'ud'dan beyan ediyorlar ki: İbn-i Mes'ud dedi: Batn-ı Nahl denilen nâm
mevkide, Nûsaybin ecinnileri ihtida için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnilerin geldiklerini haber verdi. Hem İmam-ı
Mücâhid, o hadîste İbn-i Mes'ud'dan nakleder ki: O cinniler bir delil
istediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden
çıkıp
sh: » (M: 136)
geldi, sonra yine
yerine gitti. İşte cinn taifesine bir tek mu'cize kâfi geldi. Acaba bu mu'cize
gibi bin mu'cizat işiten bir insan îmana gelmezse, cinnilerin يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللّهِ شَطَطًا tabir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı?
Sekizinci Misâl: Sahih-i Tirmizî nakl-i sahih
ile Hazret-i İbn-i Abbas'tan haber veriyorlar ki: İbn-i Abbas dedi ki: Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir a'rabîye ferman etti:
اَرَاَيْتَ
اِنْ
دَعَوْتُ
هذَا
الْعِذْقَ مِن
هذِهِ
النَّخْلَةِ
اَتَشْهَدُ
اَنِّى رَسُولُ
اللّهِ "Ben, bu
ağacın şu dalını çağırsam, yanıma gelse, îman edecek misin?"
"Evet" dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çağırdı. O urcun,
ağacının başından kopup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına atladı,
geldi. Sonra emretti, yine yerine gitti.
İşte bu sekiz misâl gibi çok misaller var; çok
tarîklerle nakledilmişler. Malûmdur ki; yedi- sekiz urgan toplansa, kuvvetli
bir halat olur. Binaenaleyh şu en meşhur Sıddîkîn-ı Sahâbeden, böyle müteaddid
tarîklerle ihbar edilen şu mu'cize-i şeceriye, elbette tevatür-ü manevî
kuvvetindedir; belki tevatür-ü hakikîdir. Zâten Sahâbeden sonra Tâbiînin eline
geçtiği vakit, tevatür suretini alır. Hususan Buharî, Müslim, İbn-i Hibban,
Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha; tâ zaman-ı Sahâbeye kadar, o yolu o kadar sağlam
yapmışlar ve tutmuşlar ki, meselâ Buharî'de görmek, aynı Sahâbeden işitmek
gibidir.
Acaba o Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
ağaçlar, -misâllerde göründüğü gibi- onu tanıyıp, Risâletini tasdik edip, ona
selâm ederek ziyaret edip, emirlerini dinleyerek itaat ettiği halde,
kendilerine insan diyen bir kısım câmid, akılsız mahluklar; onu tanımazsa, îman
etmezse, kuru ağaçtan çok ednâ, odun parçası gibi ehemmiyetsiz, kıymetsiz
olarak ateşe lâyık olmaz mı?
ONUNCU İŞARET: Şu mu'cize-i şeceriyeyi daha
ziyade takviye eden mütevatir bir surette nakledilen, Hanin-ül Ciz'
mu'cizesidir. Evet Mescid-i Şerif-i Nebevîde kuru direğin büyük bir cemaat
sh: » (M: 137)
içinde,
muvakkaten, firak-ı Ahmedîden (A.S.M.) ağlaması; beyan ettiğimiz mu'cize-i
şeceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir. Çünki o da ağaçtır,
cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevatirdir, öteki kısımlar herbirinin nev'i
mütevatirdir. Cüz'iyatları, misâlleri çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor.
Evet Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerîf
yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye
başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu. Onunla
konuştu, teselli verdi; sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü
Vesselâm pek çok tarîklerle, tevatür derecesinde nakledilmiştir.
Evet Hanin-ül Ciz' mu'cizesi çok münteşir ve
meşhur ve hakikî mütevatirdir. Sahâbelerin bir cemaat-ı âlîsinden, onbeş tarîk
ile gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mu'cizeyi, o tarîklerle arkadaki asırlara
haber vermişler. Sahâbenin o cemaatinden ulemâ-i Sahâbe namdarları ve rivâyet-i
hadîsin reislerinden Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir
Bin Abdullah-il Ensarî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer, Hazret-i
Abdullah Bin Abbas, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebu Said-il Hudrî,
Hazret-i Übey İbn-il Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü
Seleme gibi meşâhir-i ûlema-i Sahâbe ve rivâyet-i hadîsin rüesâları gibi,
herbiri bir tarîkın başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta
Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha; arkalarındaki asırlara, o mütevatir mu'cize-i
kübrayı tarîkleriyle haber vermişler.
İşte Hazret-i Câbir tarîkında der ki: Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerifte جِذْعُ النَّخْلِ denilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber-i şerîf
yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit; direk tahammül edemeyerek, hamile
deve gibi ses verip inleyerek ağladı. Hazret-i Enes tarîkında der ki: Camus
gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi. Sehl İbn-i Sa'd tarîkında der: Hem onun
ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı. Hazret-i Übey İbn-il Kâ'b tarîkında
diyor: Hem öyle ağladı
sh: » (M: 138)
ki, inşikak etti.
Diğer bir tarîkta, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
اِنَّ هذَا
بَكَى لِمَا
فَقَدَ مِنَ
الذِّكْرِ Yani: "Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki
zikr-i İlahînin iftirakındandır ağlaması." Diğer bir tarîkte ferman etmiş:
لَوْ لَمْ
اَلْتَزِمْهُ
لَمْ يَزَلْ
هكَذَا اِلَى
يَوْمِ
الْقِيَامَةِ
تَحَزُّنًا
عَلَى
رَسُولِ
اللّهِ
Yani: "Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullah'ın iftirakından
kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti." Hazret-i Büreyde tarîkında
der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini
üstüne koyup ferman etti:
اِنْ
شِئْتَ
اَرُدُّكَ
اِلَى
الْحَائِطِ
الَّذِى
كُنْتَ فِيهِ
تَنْبُتُ
لَكَ عُرُوقُكَ
وَيَكْمُلُ
خَلْقُكَ
وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ
وَثَمَرُكَ
وَاِنْ
شِئْتَ
اَغْرِسُكَ
فِى
الْجَنَّةِ
يَاْكُلُ
اَوْلِيَاءُ
اللّهِ مِنْ
ثَمَرِكَ
Sonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz'
söyledi, arkadaki adamlar da işitti:
اِغْرِسْنِى
فِى
الْجَنَّةِ
يَاْكُلُ
مِنِّى
اَوْلِيَاءُ
اللّهِ فِى
مَكَانٍ لاَ
يَبْلَى
Yani: "Cennet'te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenâb-ı Hakk'ın sevgili
kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur."
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: قَدْ
فَعَلْتُ
Sonra ferman etti: اِخْتَارَ
دَارَ الْبَقَاءِ
عَلَى دَارِ
الْفَنَاءِ
İlm-i Kelâm'ın büyük imamlarından meşhur Ebu
İshak-ı İsferanî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin
yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti,
yerine döndü. Hazret-i Übey İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise-i hârikadan sonra
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Direk, minberin altına
konulsun." Minberin altına konuldu, tâ mescid-i şerifin tamiri için
hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übey İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye
kadar muhafaza edildi.
Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu'cizeyi
şakirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: "Ağaç, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'a meyl ve iştiyak gösteriyor.. sizler
sh: » (M: 139)
daha ziyade
iştiyâka, meyle müstehaksınız." Biz de deriz ki: Evet hem ona iştiyak ve
meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Şeriat-ı Garrâsına ittiba'
iledir.
Bir Nükte-i Mühimme: Eğer denilse: Neden
Gazve-i Hendek'te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu'cize-i taamiye ve
mübarek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar
içiren mu'cize-i mâiye, neden şu Hanin-i Ciz' mu'cizesi gibi şaşaa ile çok
kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade bir
cemaatte vuku bulmuş...
Elcevap: Zuhûr eden mu'cizeler, iki kısımdır.
Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm elinde izhar ediliyor. Hanin-i Ciz' şu nevidendir ki, sırf nübüvvetin
tasdiki için bir hüccet olarak zuhura gelmiş ki; mü'minlerin îmanını
ziyadeleştirmek ve münafıkları ihlasa ve îmana sevketmek ve küffarı îmana
getirmek için zâhir olmuş. Onun için avam ve havas herkes onu gördü, onun
neşrine fazla ihtimam edildi. Fakat şu mu'cize-i taamiye ve mu'cize-i mâiye
ise, mu'cizeden ziyade bir kerâmettir, belki kerâmetten ziyade bir ikramdır,
belki ikramdan ziyade ihtiyaca binaen bir ziyafet-i Rahmaniyedir. Onun için
çendan dava-yı nübüvvete delildir ve mu'cizedir; fakat asıl maksad: Ordu aç
kalmış; bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği gibi, Cenab-ı Hak
hazine-i gaybdan bir sa' taamdan, bin adama ziyafet veriyor. Hem susuz kalmış
mücahid bir orduya, kumandan-ı âzamın parmaklarından, âb-ı kevser gibi su
akıttırıp içiriyor. İşte şu sır içindir ki, mu'cize-i taâmiye ve mu'cize-i
mâiyenin her bir misali, Hanin-i Ciz' derecesine çıkmıyor. Fakat o iki
mu'cizenin cinsleri ve nevileri külliyet itibariyle, Hanin-i Ciz' gibi
mütevatir ve kesretlidir. Hem taâmın bereketini ve armaklarından suyun akmasını
herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes
işitiyor. Onun için fazla intişar etti.
Eğer denilse: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın her hal ve hareketini kemâl-i ihtimam ile Sahâbeler muhafaza ederek
nakletmişler. Böyle mu'cizat-ı azîme, neden on-yirmi tarîk ile geliyor? Yüz
tarîk ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok
geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?
Elcevap: Birinci şıkkın cevabı: Dördüncü
İşaretin Üçüncü
sh: » (M: 140)
Esasında geçmiş.
İkinci şıkkın cevabı ise: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe
gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele-i şer'iyye,
müftüden haber alınır ve hâkeza... Öyle de, Sahâbe içinde ehadîs-i Nebeviyyeyi
gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i Sahâbeden bir kısım, ona manen
muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu
Hüreyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle
ve hilâfet-i kübrâ ile meşgul imiş. Onun için, ehâdîsi ümmete ders vermek için,
Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az
ederdi. Hem mâdem sıddîk, sadûk, sâdık ve musaddak bir Sahâbenin meşhur bir
namdarı, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının
nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki-üç tarîk ile
geliyor.
ONBİRİNCİ İŞARET: Onuncu İşaret, nasılki şecer
tâifesindeki mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdi. Onbirinci İşaret dahi, cemâdatta
taş ve dağ tâifesinin mu'cize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine işâret edecek. İşte
biz de, o çok kesretli misâllerinden yedi-sekiz misali zikredeceğiz:
Birinci Misâl: Allâme-i Mağrib Hazret-i
Kadı-yı İyaz, Şifa-i Şerif'inde ulvî bir senedle ve Buharî sahibi gibi mühim
imamlardan nakl-i sahih ile haber veriyorlar ki: Hâdim-i Nebevî Hazret-i İbn-i
Mes'ud der ki: "Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında taam
yerken, taamın tesbihlerini işitiyorduk."
İkinci Misâl: Nakl-i sahih ile, Enes ve Ebu
Zerr'den kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî)
demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idik. Avucuna küçük
taşları aldı, mübarek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebu Bekir-is
Sıddîk'ın eline koydu, yine tesbih ettiler. Ebu Zerr-i Gıffarî tarîkında der
ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere
koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman'ın eline koydu, yine tesbihe
başladılar. Sonra Hazret-i Enes ve Ebu Zerr diyorlar ki: "Ellerimize
koydu, sustular."
Üçüncü Misâl: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir
ve Hazret-i Âişe-i Sıddîka'dan nakl-i sahih ile sabittir ki: Dağ, taş, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a "Esselâmü aleyke ya Resulallah"
diyorlardı. Hazret-i Ali'nin tarîkında diyor ki: Bidâyet-i nübüvvette,
sh: » (M: 141)
nevâhi-i Mekke'de,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa
rastgeldiğimiz vakit, "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyorlardı.
Hazret-i Câbir, tarîkında der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm taş ve
ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad edip,
"Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyordular. Câbir'in bir rivayetinde,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اِنِّى َلاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّ Bâzıları demişler ki: O, Hacer-ül Esved'e işarettir.
Hazret-i Âişe'nin tarîkında demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
etmiş:
لَمَّا
اسْتَقْبَلَنِى
جَبْرَائِيلُ
بِالرِّسَالَةِ
جَعَلْتُ لاَ
اَمُرُّ
بِحَجَرٍ
وَلاَ شَجَرٍ
اِلاَّ قَالَ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ يَا
رَسُولَ
اللّهِ
Dördüncü Misâl: Nakl-i sahih ile Hazret-i
Abbas'tan haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas'ı ve
dört oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber, mülâet denilen bir
perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi:
يَا
رَبِّ هذَا
عَمِّى وَصِنْوُ
اَبِى
وَهؤُلاَءِ
بَنُوهُ
فَاسْتُرْهُمْ
مِنَ
النَّارِ
كَسَتْرِى
اِيَّاهُمْ بِمُلاَئَتِى
deyip, dua etti.
Birden evin damı ve kapısı ve duvarları, "Âmîn, Âmîn" diyerek duâya
iştirak ettiler.
Beşinci Misâl: Başta Buhârî, İbn-i Hibbân,
Dâvud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha müttefikan Hazret-i Enes'ten, Ebu
Hüreyre'den, Osman-ı Zinnureyn'den, Aşere-i Mübeşşere'den Said İbn-i Zeyd'den
haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddîk,
Ömer-ül Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı'nın başına çıktılar. Cebel-i
Uhud ya onların mehabetlerinden veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye geldi,
kımıldandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
sh: » (M: 142)
etti ki: اُثْبُتْ
يَا اُحُدُ
فَاِنَّمَا
عَلَيْكَ نَبِىٌّ
وَ صِدِّيقٌ
وَ شَهِيدَانِ
Şu hadîs, Hazret-i Ömer ve Osman şehid
olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir. Şu misâlin tetimmesi olarak nakledilmiş ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar
takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: "Ya
Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni
tazib eder. Onun için korkarım." Cebel-i Hira çağırdı: يَا
رَسُولَ
اللّهِ
اِلَىَّ
"Bana gel." Bu sır içindir ki, ehl-i kalb, Sebir'de havf ve Hira'da
da emniyeti hissederler. Bu misâlden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer
müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardırlar. Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.
Altıncı Misâl: Nakl-i sahih ile Abdullah İbn-i
Ömer'den haber veriyorlar ki, demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
minberde hutbe okurken
وَمَا
قَدَرُوا
اللّهَ حَقَّ
قَدْرِهِ
وَاْلاَرْضُ
جَمِيعًا
قَبْضَتُهُ
يَوْمَ الْقِيَامَةِ
وَالسَّموَاتُ
مَطْوِيَّاتٌ
بِيَمِينِهِ
âyetini okudu. Ve
dedi:
اِنَّ
الْجَبَّارَ
يُعَظِّمُ
نَفْسَهُ
وَيَقُولُ
اَنَا
الْجَبَّارُ
اَنَا
الْجَبَّارُ
اَنَا
الْكَبِيرُ
الْمُتَعَالُ dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye
geldi ve titredi, korktuk ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşürecek
bir derecede sallandı.
Yedinci Misâl: Nakl-i sahih ile, Habr-ül Ümme
ve Tercüman-ül Kur'an olan Hazret-i İbn-i Abbas ve hâdim-i Nebevî ve ulema-i
azîme-i Sahâbeden olan İbn-i Mes'ud'dan haber veriyorlar ki, demişler: Feth-i
Mekke gününde, Kâ'be ve etrafında, taşta rasasla mıhlanmış üçyüz altmış sanem
vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde kavse benzer bir değnekle, o
sanemlere birer birer işaret ederek جَاءَ اْلحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
sh: » (M: 143)
deyip, hangisine
işaret etti, yere düştü. Sanemin yüzüne işaret ettiyse, arkasına düşer;
arkasına işaret ettiyse, yüz üstüne düşer ve hâkeza.. sanemler yere
yuvarlandılar.
Sekizinci Misâl: Meşhur Buheyra-yı Rahib'in
meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
amucası Ebu Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete
gidiyorlar. Buheyra-yı Rahib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular.
İnsanlar ile ihtilat etmeyen münzevi Buheyra-yı Rahib birden çıkageldi. Kafile
içinde Muhammed-ül Emin'i (A.S.M) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyid-ül
Âlemîn'dir ve Peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden
biliyorsun?" Mübarek rahib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada
üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül Emin (A.S.M.)
tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde
eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır.
İşte bu sekiz misâl gibi, belki seksen misâl
var. Bu sekiz misâl birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe
onu koparamaz ve sarsamaz. Şu cins mu'cize umumiyeti itibariyle, yani cemadatın
dava-yı nübüvvete delil olarak konuşmaları, manevî tevatür hükmünde yakîni ve
kat'iyeti ifade eder. Herbir misâl, mecmuun kuvvetinden, kendi kuvvetinden
fazla bir kuvvet daha alır. Evet zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza
geldiği vakit, muhkemleşir. Zaîf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse;
öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur.
ONİKİNCİ İŞARET: Onbirinci İşaretle alâkadar
olan üç misal, fakat gayet mühim misâllerdir.
Birinci misâl: وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى nass-ı kat'îsiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin
tahkikiyle ve umum ehl-i hadîsin ihbarıyla, Gazve-i Bedir'de, şu âyet haber
veriyor ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük
taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına
gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti.
sh: » (M: 144)
Herbiri kendi gözü
ile meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar.
Hem Gazve-i Huneyn'de, başta İmam-ı Müslim
olarak ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Gazve-i Huneyn'de -Bedir gibi- küffar,
şiddetle hücum ederken, yine bir avuç toprak atıp, شَاهَتِ الْوُجُوهُ diyerek, herbirinin kulağına bir شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi girdiği gibi; biiznillah, herbirinin yüzüne
bir avuç toprak gitti. Gözleriyle meşgul olup, kaçtılar. İşte Bedir'de ve
Huneyn'deki hârika olan şu hâdise, esbab-ı âdi ve kudret-i beşer dâhilinde
olmadığından, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى ferman eder. yani "O hâdise, kudret-i beşer
haricindedir. Kuvve-i beşeriye ile değil; belki fevkalâde bir surette, kudret-i
İlâhiye ile olmuştur."
İkinci Misâl: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü
sahiha haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de bir Yahudi kadını, bir keçiyi
biryan yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehir ile zehirlemiş. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'a göndermiş. Sahâbeler yemeye başladılar. Birden ferman
etti: اِرْفَعُوا
اَيْدِيَكُمْ
انَّهَا
اَخْبَرَتْنِى
انَّهَا
مَسْمُومَةٌ Yani, pişirilen keçi bana der ki: "Ben
zehirliyim" diye haber veriyor. Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli
zehirin tesirinden, Bişr İbn-il Berra', aldığı bir tek lokmadan vefat etti.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Ferman
etti: "Neden böyle yaptın?" O menhûse dedi: "Eğer peygamber
isen, sana zarar vermeyecek; eğer padişah isen, insanları senden kurtarmak için
yaptım." Bazı rivayette onu öldürtmemiş, bazı tarîkte öldürtmüş. Ehl-i
tahkik demiş ki: Kendi öldürtmemiş; fakat Bişr'in veresesine verilmiş, onlar
öldürmüşler. Şu vak'a-i acibedeki vech-i i'cazı gösterecek iki-üç noktayı
dinle:
Birincisi: Bir rivayette var ki, o keçinin
kavli haber verdiği vakit, bazı sahabeler de işittiler.
İkincisi: Hem bir rivayette vardır ki, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü
sh: » (M: 145)
Vesselâm haber
verdikten sonra dedi: بِسْمِ اللَّهْ deyiniz, ondan sonra yiyiniz. Zehir daha tesir
etmeyecektir." Şu rivayeti çendan İbn-i Hacer-i Askalanî kabul etmemiş,
fakat başkaları kabul etmişler.
Üçüncüsü: Hem dessas Yahudiler, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'a ve mukarrebîn-i Sahâbeye birden darbe vurmak
istedikleri halde, birden gaibden haber verilmiş gibi, hâdisenin inkişafı ve desiselerinin
akîm kalması ve o ihbarın ifade ettiği vakıa doğru çıkması ve hiçbir vakit
sahâbeleri nazarında mütehalif bir haberi görülmeyen Zât-ı Ahmediyenin "Şu
keçinin kavli bana söylüyor" demesi; herkesin kulağıyla o keçiden, o sözü
işitmesi kadar kanaat-ı kat'iyeleri olmuş.
Üçüncü Misâl: Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'ın
"yed-i beyza" ve "asâ" mu'cizesine nazîre olarak, üç
hâdisede bir mu'cize-i Ahmediye:
Birincisi: Hazret-i İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel,
Ebî Said-il Hudrî'den tahric ve tashih eder ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm Katade İbn-i Nu'man'a karanlıklı, yağmurlu bir gecede bir değnek verir
ve ferman eder ki: "Sana lâmba gibi, onar arşın her tarafta ışık verecek.
Evine gittiğin zaman, bir siyah şahıs gölge göreceksin. O, şeytandır. Onu
hanenden çıkar, tardet." Katade değneği alır, gider. Yed-i beyza gibi ışık
verir. Evine gider; o siyah şahsı görür, tardeder.
İkincisi: Bir menba'-ı garaib olan Gazve-i
Kübra-yı Bedir'de, Ukkaşe İbn-il Mihsan-il Esedî'nin müşriklerle döğüşürken
kılıncı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona kılıncına mukabil
kalınca bir değnek verdi. Dedi: "Bununla harbet." Birden değnek,
biiznillah uzun, beyaz bir kılınç oldu. Onunla harbetti. Hayatı mikdarınca, tâ
Yemame Harbi'nde şehid oluncaya kadar boynunda taşıdı. Şu hâdise kat'îdir.
Çünki Ukkaşe bütün hayatında onunla iftihar etmiş ve o kılınç
"El-Avn" namıyla meşhur olmuş. İşte Hazret-i Ukkaşe'nin iftiharı ve
kılıncın, Avn namıyla, kılınçların fevkinde iştiharı, şu hâdisenin iki
hüccetidir.
Üçüncüsü: İbn-i Abd-il Berr gibi bir allâme-i
asır ve ehl-i tahkikin büyüklerinden nakl ve tashih ediyorlar ki: Gazve-i
sh: » (M: 146)
Uhud'da Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın halazadesi olan Abdullah İbn-i Cahş harbederken
kılıncı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bir değnek verdi. O
değnek, onun elinde bir kılınç oldu. Onun ile harbetti. O eser-i mu'cize olan
kılınç, bâki kaldı. Meşhur İbn-i Seyyid-in Nas siyerinde haber veriyor ki: Bir
zaman sonra, Abdullah o kılıncı Buğay-ı Türkî namında bir adama, ikiyüz liraya
sattı. İşte bu iki kılınç Asâ-yı Mûsâ gibi birer mu'cizedir. Fakat Asâ-yı Mûsâ,
vefat-ı Mûsâ'dan sonra vech-i i'cazı kalmadı. Fakat şunlar bâki kaldılar.
ONÜÇÜNCÜ İŞARET: Mu'cizat-ı Ahmediye
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hem mütevatir, hem misâlleri pek çok bir nev'i dahi;
hastalar ve yaralılar nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mu'cize-i
Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm); nev'i itibariyle manevî mütevatirdir.
Cüz'iyatları, bir kısmı dahi manevî mütevatir hükmündedir. Diğer kısmı âhâdî
ise de, ilm-i hadîsin müdakkik imamları tashih ve tahric ettikleri için,
kanaat-ı ilmiye verir. Biz de pek çok misâllerinden, birkaç misâlini
zikredeceğiz:
Birinci Misâl: Allâme-i Mağrib Kadı-yı Iyaz,
Şifa-i Şerif'inde, ulvî bir an'ane ile ve müteaddid tarîklerle, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hâdimi ve bir kumandanı ve Hazret-i Ömer'in zamanında
ordu-yu İslâmın baş kumandanı ve İran'ın fâtihi ve Aşere-i Mübeşşere'den olan
Hazret-i Sa'd İbn-i Ebî Vakkas diyor:
Gazve-i Uhud'da ben Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idim. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o
gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu.
"At!" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları
olmayan okları verirdi. Ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım.
Kanatlı oklar gibi uçardı, küffarın cesedine yerleşirdi. O halde iken, Katade
İbn-i Nu'man'ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadakası
yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı
eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli
olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu. Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ
Katade'nin bir hafîdi, Ömer İbn-i Abd-il Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini
şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafîdiyim ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifa buldu. En
güzel göz o olmuş."
sh: » (M: 147)
diye, nazm
suretinde (Hâşiye) Hazret-i Ömer'e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış. Hem
nakl-i sahih ile haber verilmiş ki: Meşhur Ebî Katade'nin, Yevm-i Zîkarad
denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, mübarek eliyle meshetmiş. Ebî Katade der ki:
"Kat'iyen ve aslâ ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.
İkinci Misâl: Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha
haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan
çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü
gözüne sürdüğü dakikada, şifa bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber
Kal'asının pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, Kal'a-i
Hayber'i fethetti. Hem o vakıada, Seleme İbn-i Ekva'ın bacağına kılınç vurulmuş,
yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı
şifa bulmuş.
Üçüncü Misâl: Başta Nesaî olarak erbab-ı
Siyer, Osman İbn-i Huneyf'ten haber veriyorlar ki: Osman diyor ki: Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir a'mâ geldi, dedi: "Benim
gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona
ferman etti:
فَانْطَلِقْ
وَتَوَضَّاْ
ثُمَّ صَلِّ
رَكْعَتَيْنِ
وَقُلِ
اللّهُمَّ
اِنِّى
اَسْئَلُكَ
وَاَتَوَجَّهُ
اِلَيْكَ
بِنَبِىِّ مُحَمَّدٍ
نَبِىِّ
الرَّحْمَةِ
يَا
مُحَمَّدُ
اِنِّى
اَتَوَجَّهُ
بِكَ اِلَى
رَبِّكَ اَنْ
يَكْشِفَ
عَنْ بَصَرِى
اَللّهُمَّ
شَفِّعْهُ
فِىَّ
O gitti öyle
yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.
Dördüncü Misâl: Büyük bir imam olan İbn-i
Veheb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr'in ondört şehidinden birisi olan Muavviz
İbn-i Afra', Ebu Cehil ile döğüşürken; Ebu Cehil-i Lâin, o kahramanın
____________________________
(Hâşiye):
اَنَا
ابْنُ
الَّذِى
سَالَتْ
عَلَى
الْخَدِّ
عَيْنُهُ * فَرُدَّتْ
بِكَفِّ
الْمُصْطَفَى
اَحْسَنَ
الرَّدِّ
فَعَادَتْ
كَمَا
كَانَتْ
ِلاَوَّلِ
اَمْرِهَا * فَيَا
حُسْنَ مَا
عَيْنٍ وَيَا
حُسْنَ مَا رَدٍّ
sh: » (M: 148)
bir elini kesmiş.
O da öteki eliyle elini tutup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına
gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı,
tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar
harbetti. Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Veheb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb
İbn-i Yesaf'ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı ayrılmış gibi
dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu
omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş. İşte şu iki vakıa, çendan
âhâdîdir ve haber-i vâhiddir; fakat İbn-i Veheb gibi bir imam tashih etse,
Gazve-i Bedir gibi bir menba'-ı mu'cizat olan bir gazvede olsa, hem bu iki
vakıayı andıracak çok misaller bulunsa; elbette şu iki vakıa, kat'î ve vakidir
denilebilir.
İşte ehadîs-i sahiha ile sübut bulan belki bin
misâl var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli ona şifa
olmuş.
sh: » (M: 149)
BU PARÇA ALTIN VE
ELMAS İLE YAZILSA LİYAKATI VAR
Evet sâbıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük
taşların zikir ve tesbih etmesi; وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak,
düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi; وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer'i iki parça
etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya
içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek
el, ne kadar hârika bir mu'cize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir. Güya
ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar
dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'daya karşı küçücük bir
cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve
yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde
temas etse derman olur. Ve celâl ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı
Kavseyn şeklini verir; ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on
musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli,
böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat yanında ne
kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sâdık bulunduğu ve o el ile biat
edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..
sh: » (M: 150)
Bir Suâl: Deniliyor ki: Sen çok şeylere
mütevatir dersin, halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey
böyle gizli kalmaz?
Elcevap: Ulema-i Şeriat yanında çok mütevatir
ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadîs yanında
da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor ve hâkeza... Her
fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyatı, nazariyatı beyan edilir. Umum halk
ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer,
görür. Şimdi haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya manevî mütevatir veya
tevatür hükmünde kat'iyeti ifade eden vakıalar, hem ehl-i hadîs, hem ehl-i
şeriat, hem ehl-i Usûlüddin, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle
göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse,
kabahat onlara aittir.
Beşinci Misâl: İmam-ı Bagavî tahrici ve
tashihi ile haber veriyor ki: Aliyy-ibn-il Hakem'in Gazve-i Hendek'te küffarın
darbesiyle ayağı kırıldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm meshetti.
Dakikasında öyle şifa buldu ki, atından inmedi.
Altıncı Misâl: Başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i
hadîs haber veriyorlar ki: İmam-ı Ali gayet hasta idi. Izdırabından kendi
kendine duâ edip inliyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, dedi: اَللّهُمَّ اشْفِهِ Ve ayağıyla Hazret-i Ali'ye dokundu,
"Kalk!" dedi. Birden şifa buldu. İmam-ı Ali der ki: "Ondan sonra
o hastalığı hiç görmedim."
Yedinci Misâl: Şürehbil-el Cu'fî'nin meşhur
kıssasıdır ki: Avucunda etten bir ur vardı ki, kılıncı ve atın dizginini
tutamıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm avucundaki uru meshetti ve
mübarek eliyle oğdu. O urdan hiçbir eser kalmadı.
Sekizinci Misâl: Altı çocuğun herbiri ayrı
ayrı birer mu'cize-i Ahmediyeye mazhar oldu.
Birincisi: İbn-i Ebî Şeybe (muhakkik-i kâmil
ve muhaddis-i meşhur) haber veriyor ki: Bir kadın bir çocuğu, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına getirdi. O çocukta bir belâ vardı,
konuşmuyordu, aptal idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
sh: » (M: 151)
bir su ile mazmaza
etti, elini yıkadı. O suyu kadına verdi, çocuğa içirsin ferman etti. Çocuk o
suyu içtikten sonra, hastalığından ve belâsından bir şey kalmadı. Öyle bir akıl
ve kemal sahibi oldu ki, ukalâ-yı nâsın fevkine çıktı.
İkincisi: Nakl-i sahih ile, Hazret-i İbn-i
Abbas demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mecnun bir çocuk
getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu; birden çocuk istifra etti. İçinden
küçük hıyar kadar siyah bir şey çıktı, çocuk şifa bulup gitti.
Üçüncüsü: İmam-ı Beyhakî ve Nesaî nakl-i sahih
ile haber veriyorlar ki: Muhammed İbn-i Hâtib isminde bir çocuğun koluna
kaynayan tencere dökülmüş, bütün kolunu yakmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm meshedip tükürüğünü sürdü, dakikasında şifa buldu.
Dördüncüsü: Büyümüş fakat lisanı yok, büyükçe
bir çocuk Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına geldi. Çocuğa ferman
etmiş: "Ben kimim?" Hiç konuşmayan dilsiz çocuk, اَنْتَ
رَسُولُ
اللّهِ
deyip tekellüme başlamış.
Beşinci çocuk: Âlem-i yakazada Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'la mükerrer surette müşerref olan Celâleddin-i Süyutî ve
asrın imamı tahric ve tashih ile Mübarek-ül Yemame ismiyle meşhur bir zâtı,
daha yeni dünyaya geldiği vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına
getirmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona müteveccih olmuş. Çocuk
tekellüme başlamış, اَشْهَدُ
اَنَّكَ
رَسُولُ
اللّهِ
demiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Bârekâllah" demiş. Çocuk
ondan sonra büyüyünceye kadar daha konuşmamış. O çocuk, bu mu'cize-i Ahmediyeye
ve "Bârekâllah" duâ-yı Nebevîsine mazhar olduğundan, "Mübarek-ül
Yemame" ismiyle şöhret bulmuş.
Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat'edip geçtiğinden, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm اَللّهُمَّ اقْطَعْ اَثَرَهُ demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış,
hırçınlığının cezasını bulmuş.
sh: » (M: 152)
Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir
kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş.
Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet
hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının
fevkinde bir hayâ sahibi oldu.
İşte bu sekiz misâl gibi, seksen değil, belki
sekizyüz misâlleri var. Çoğu kütüb-ü Siyer ve ehadîste beyan edilmiştir. Evet
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli Hakîm-i Lokman'ın bir
eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi
Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa ve nev'-i
beşer çok musibet ve belalara giriftar olsa; elbette Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'a hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar,
mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ kırk defa
haceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm
imamlarından ve çok sahâbelerle görüşen, Taus denilen Ebu Abdurrahman-il
Yemanî, kat'iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'a ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm sinesine elini koymuş ise, kat'iyyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan
kalmamış.
İşte Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam,
böyle kat'î ve küllî hükmetmişse; elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki,
illâ şifa bulmuş. Mâdem şifa bulmuş, elbette müracaatlar binler olacaktır.
ONDÖRDÜNCÜ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın enva'-ı mu'cizatından bir nev'-i azîmi, duâsıyla zâhir olan
hârikalardır. Evet şu nevi, kat'î ve hakikî mütevatirdir. Cüz'iyat ve misâlleri
o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misâllerin çokları var ki, onlar da mütevatir
derecesine çıkmışlar. Belki tevatüre yakın meşhur olmuşlar. Bir kısmını öyle
imamlar nakletmiş ki, meşhur mütevatir gibi, kat'iyeti ifade eder. Biz şu pek
çok misâllerinden, tevatüre yakın ve meşhur derecesinde münteşir bazı
misâlleri, nümune olarak ve her misâlinde birkaç cüz'iyatını zikredeceğiz:
Birinci Misâl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın yağmur duâsı, tevatür derecesinde ve çok defa tekrar ile, daima
sür'atle kabul olması, başta İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim, Eimme-i
sh: » (M: 153)
Hadîs
nakletmişler. Hattâ bazı defa minber-i şerif üstünde, yağmur duâsı için elini
kaldırıp, indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir-iki defa ordu
susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu. Hattâ nübüvvetten evvel,
cedd-i nebî Abdülmuttalib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın küçüklük
zamanında mübarek yüzüyle yağmur duâsına giderdi. Onun yüzü hürmetine gelirdi
ki; o hâdise, Abdülmuttalib'in bir şiiri ile iştihar bulmuş. Hem vefat-ı
Nebevîden sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas'ı vesile yapıp demiş: "Yâ
Rab! Bu senin habibinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver."
Yağmur gelmiş.
Hem İmam-ı Buharî ve Müslim haber veriyorlar
ki: Yağmur için duâ taleb edildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ
etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: "Aman duâ et, kesilsin."
Duâ etti, birden kesildi.
İkinci Misâl: Tevatüre yakın meşhurdur ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Sahâbe ve îmana gelenler daha kırka vâsıl
olmadan ve gizli ibadet etmekte iken duâ etti:
اَللّهُمَّ
اَعِزَّ
اْلاِسْلاَمَ
بِعُمَرِ
ابْنِ
الْخَطَّابِ
اَوْ
بِعَمْرِو
ابْنِ الْهِشَامِ Bir-iki gün sonra, Hazret-i Ömer İbn-il Hattab îmana
geldi ve İslâmiyeti ilân ve i'zaz etmeye vesile oldu. "Faruk" ünvan-ı
âlîsini aldı.
Üçüncü Misâl: Bazı Sahâbe-i güzine, ayrı ayrı
maksadlar için duâ etmiş. Duâsı öyle parlak bir surette kabul olmuş ki, o
kerâmet-i duâiye, mu'cize derecesine çıkmış. Ezcümle, başta Buharî ve Müslim
haber veriyorlar ki: İbn-i Abbas'a şöyle duâ etmiş: اَللّهُمَّ فَقِّهْهُ فِى الدِّينِ وَعَلِّمْهُ التَّاْوِيلَ Duâsı öyle makbul olmuş ki; İbn-i Abbas, Tercüman-ül
Kur'an ünvan-ı zîşanını ve Habr-ül Ümme, yani allâme-i ümmet rütbe-i âlîsini
kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret-i Ömer, onu ulemâ ve kudemâ-yı sahâbe
meclisine alıyordu.
Hem başta İmam-ı Buharî, ehl-i kütüb-ü sahiha
haber veriyorlar ki: Enes'in validesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
niyaz etmiş ki: "Senin hâdimin olan Enes'in evlâd ve malı hakkında bereket
ile duâ et." O da duâ etmiş:
sh: » (M: 154)
اَللّهُمَّ
اكْثِرْ
مَالَهُ
وَوَلَدَهُ
وَبَارِكْ
لَهُ فِيمَا
اَعْطَيْتَهُ demiş. Hazret-i Enes âhir ömründe kasem ile ilân
ediyor ki: "Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve
servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes'ud yaşamamış. Benim malımı
görüyorsunuz ki pek çoktur. Bunlar, bütün duâ-yı Nebeviyenin
bereketindendir."
Hem başta İmam-ı Beyhakî, ehl-i hadîs haber
veriyorlar ki: Aşere-i Mübeşşere'den Abdurrahman Bin Avf'a, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm kesret-i mal ve bereketle duâ etmiş. O duânın
bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle
beraber "fîsebilillah" tasadduk etmiş. İşte duâ-yı Nebeviyenin
bereketine bakınız, "Bârekâllah" deyiniz.
Hem İmam-ı Buharî başta olarak râviler
naklediyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn-i Ebî Ca'de'ye
ticarette kâr ve kazanç için bereketle duâ etmiş. Urve diyor ki: Ben bazı Kûfe
çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum.
İmam-ı Buharî der ki: "Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç
bulurdu."
Hem Abdullah İbn-i Ca'fer'e, kesret-i mal ve
bereket için dua etmiş. Hazret-i Abdullah İbn-i Ca'fer, o derece servet
kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket-i duâ-yı Nebevî ile hasıl olan
serveti kadar, sehavetle de iştihar etmiş. Bu neviden çok misâller var. Nümune
için bu dört misâlle iktifa ediyoruz.
Hem başta İmam-ı Tirmizî, haber veriyor ki:
Sa'd İbn-i Ebî Vakkas için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etmiş: اَللّهُمَّ اَجِبْ دَعْوَتَهُ demiş. Sa'd'ın duâsının kabulü için duâ etmiş. O
asırda, Sa'd'ın bedduâsından herkes korkuyordu. Duâsının kabulü de şöhret
buldu.
Hem meşhur Ebu Katade'ye ferman etmiş:
اَفْلَحَ
اللّهُ
وَجْهَكَ
اَللّهُمَّ
بَارِكْ لَهُ
فِى شَعْرِهِ
وَ بَشَرِهِ diye, genç kalmasına dua etmiş. Ebu Katade yetmiş
yaşında vefat ettiği vakit onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl-i sahih ile
şöhret bulmuş.
sh: » (M: 155)
Hem meşhur şâir Nâbiga'nın kıssa-i meşhuresidir
ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında bir şiirini okumuş. Şu
fıkra:
بَلَغْنَا
السَّمَاءَ
مَجْدُناَ
وَسَنَائُنَا
{ وَ
اِنَّا
نُرِيدُ
فَوْقَ ذلِكَ
مَظْهَرًا
Yani:
"Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!" Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, mülâtafe suretinde ferman etti: اِلَى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلاَ Dedi:
اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّهِ Yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm lâtife
olarak dedi: "Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet
ediyorsun?" Nâbiga dedi: "Göklerin fevkinde Cennet'e gitmek
istiyoruz." Sonra bir manidar şiirini daha okudu. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti: لاَ يَفْضُضِ اللّهُ فَاكَ Yani, "Senin ağzın bozulmasın." İşte o
duâ-yı Nebevînin bereketiyle, o Nâbiga yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı.
Hattâ bâzı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.
Hem nakl-i sahih ile İmam-ı Ali için duâ etmiş
ki: اَللّهُمَّ
اكْفِهِ
الْحَرَّ
وَالْقَرَّ Yani: "Ya Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona
gösterme." İşte şu duâ bereketiyle, İmam-ı Ali kışta yaz libasını giyerdi,
yazda kış libasını giyerdi. Der idi ki: O duânın bereketiyle hiçbir soğuk ve
sıcağın zahmetini çekmiyorum.
Hem Hazret-i Fâtıma için duâ etmiş: اَللّهُمَّ لا تُجِعْهَا Yani: "Açlık elemini ona verme." Hazret-i
Fâtıma der ki: "O duâdan sonra açlık elemini görmedim."
Hem Tufeyl İbn-i Amr, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan bir mu'cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اَللّهُمَّ نَوِّرْ لَهُ demiş. İki gözü ortasında bir nur zuhur etmiş. Sonra
değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile "Zinnur" diye iştihar bulmuş. İşte
bu vakıalar, ehadîs-i meşhuredendir ki, kat'iyet peyda etmişler.
Hem Ebû Hüreyre, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'a
sh: » (M: 156)
şekva etmiş ki,
"Nisyan bana ârız oluyor." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
ferman etmiş, bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübarek avucu ile
gaibden birşey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki-üç defa öyle
yaparak Ebu Hüreyre'ye demiş: "Şimdi mendili topla." Toplamış. Bu
sırr-ı mânevî-i duâ-yı Nebevî ile Ebû Hüreyre kasem eder ki: "Ondan sonra
hiçbir şey unutmadım." İşte bu vakıalar, ehadîs-i meşhuredendirler.
Dördüncü Misâl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın bedduâsına mazhar olmuş birkaç vakıayı beyan ederiz:
Birincisi: Perviz denilen Fars padişahı,
name-i Nebeviyeyi yırtmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a haber geldi.
Şöyle bedduâ etti: اَللّهُمَّ
مَزِّقْهُ "Yâ Rab! Nasıl mektubumu paraladı, sen de onu ve
onun mülkünü parça parça et." İşte şu bedduânın tesiriyledir ki; o Kisra
Perviz'in oğlu Şirviye, hançer ile onu paraladı. Sa'd İbn-i Ebî Vakkas da,
saltanatını parça parça etti. Sasaniye Devleti'nin hiçbir yerde şevketi
kalmadı. Fakat Kayser ve sair melikler, name-i Nebeviyeye hürmet ettikleri
için, mahvolmadılar.
İkincisi: Tevatüre yakın meşhurdur ve âyât-ı
Kur'aniye işaret ediyor ki: Bidayet-i İslâmda Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm Mescid-ül Haram'da namaz kılarken; rüesa-yı Kureyş toplandılar, ona
karşı gayet bed bir muamele ettiler. O da, o vakit onlara bedduâ etti. İbn-i
Mes'ud der ki: Kasem ederim, o bed muameleyi yapan ve onun bedduâsına mazhar
olanların, Gazve-i Bedir'de birer birer lâşelerini gördüm.
Üçüncüsü: Mudariye denilen Arabın büyük bir
kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tekzib ettikleri için, onlara kaht
ile beddua etti. Yağmur kesildi, kaht u galâ başgösterdi. Sonra Mudariye
kavminden olan Kabile-i Kureyş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a iltimas
ettiler. Duâ etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vakıa tevatür derecesinde
meşhurdur.
Beşinci Misâl: Hususî adamlara bedduâsının
dehşetli kabulüdür. Bunun çok misalleri var. Kat'î üç misâli nümune olarak
beyan ederiz:
Birincisi: Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında şöyle
bedduâ etti:
اَللّهُمَّ
سَلِّطْ
عَلَيْهِ
كَلْبًا مِنْ
كِلاَبِكَ Yani: "Yâ Rab!. Ona bir
sh: » (M: 157)
itini musallat
et." Sonra Utbe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu
arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vakıa meşhurdur. Eimme-i hadîs, nakl ve tashih
etmişler.
İkincisi: Muhallim İbn-i Cüsame'dir ki, Âmir
İbn-i Azbat'ı gadr ile katletmişti. Halbuki Âmir'i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm onu cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti.
Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
yetiştiği vakit hiddet etmiş. اَللّهُمَّ لاَ تَغْفِرْ لِمُحَلِّمِ diye bedduâ buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü.
Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabul etmedi.
Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o surette
yer altında setredilmiş.
Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
görüyordu bir adam sol eliyle yemek yer. Ferman etmiş: كُلْ بِيَمِينِكَ "Sağ elinle ye." demiş. O adam demiş: لاَ اَسْتَطِيعُ "Sağ elimle yapamıyorum." Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: لاَ اسْتَطَعْتَ diye bedduâ etmiş. "Kaldıramayacaksın."
İşte ondan sonra o adam sağ elini hiç kaldıramamış.
Altıncı Misâl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın hem duâsı, hem temasından zuhur eden pek çok hârikalarından,
kat'iyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birincisi: Hazret-i Hâlid İbn-i Velid'e
(Seyfullah'a) birkaç saçını verip, nusretine duâ etmiş. Hazret-i Hâlid, o
saçları külâhında hıfzetmiş. İşte o saç ve duânın bereketi hürmetine, hiçbir
harbe girmemiş illâ muzaffer çıkmış.
İkincisi: Selman-ı Farisî, evvelce Yahudilerin
abdi imiş. Onun seyyidleri, onu âzad etmek için çok şeyler istediler.
"Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altun
vermekle âzad edilirsin" dediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
geldi, beyan-ı hâl etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kendi eliyle,
Medine civarında üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini
sh: » (M: 158)
başkası dikti. O
sene zarfında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın diktiği bütün fidanlar
meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti, o tek meyve vermedi. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti. O da meyve verdi. Hem
tavuk yumurtası kadar bir altunu, ağzının tükürüğünü ona sürdü, dua etti,
Selman'a verdi. Dedi: "Git Yahudilere ver." Selman-ı Farisî gidip o
altundan kırk okıyyeyi onlara verdi; o tavuk yumurtası kadar olan altun, eskisi
gibi bâki kaldı. İşte şu vakıa, Hazret-i Selman-ı Pâk'in sergüzeşte-i hayatının
en mühim bir hâdise-i mu'cizekâranesidir. Muteber ve mevsuk imamlar haber
vermişler.
Üçüncüsü: Ümm-ü Mâlik isminde bir sahâbiye,
"ukke" denilen küçük bir yağ tulumundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'a yağ hediye ederdi. Bir defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona
duâ edip ukkeyi vermiş; ferman etmiş ki: "Onu boşaltıp sıkmayınız."
Ümm-ü Mâlik ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket-i dua-yı
Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar,
bereket kesildi.
Yedinci Misâl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın duâsıyla ve temasıyla, suların tatlılaşması ve güzel koku
vermesinin çok hâdiseleri var. İki-üç taneyi, nümune olarak beyan ederiz:
Birincisi: İmam-ı Beyhakî başta, ehl-i hadîs
haber veriyorlar ki: Bi'r-i Kubâ denilen kuyunun suyu bâzı kesiliyordu. Yani
bitiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup duâ
ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi.
İkincisi: Başta Ebu Nuaym Delail-i
Nübüvvet'te, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Enes'in evindeki kuyuya, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükürüğünü içine atıp duâ etmiş, Medine-i
Münevvere'de en tatlı su o olmuş.
Üçüncüsü: İbn-i Mâce haber veriyor ki: Mâ-i
Zemzem'den bir kova su, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a getirdiler. Bir
parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha verdi.
Dördüncüsü: İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel haber
veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi
râyiha vermeğe başladı.
sh: » (M: 159)
Beşincisi: Ricalullahtan ve İmam-ı Müslim ve
ülema-i Mağrib'in mûtemedi ve makbûlü olan Hammad İbn-i Seleme haber veriyor
ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm deriden bir tuluğa su doldurup ağzına
üflemiş, duâ etmiş. Bağladı, bir kısım sahâbeye verdi. "Ağzını açmayınız!
Yalnız abdest aldığınız vakit açınız." demiş. Gitmişler, abdest almak
vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hâlis bir süt, ağzında da kaymak yağ.
İşte bu beş cüz'ü; bazıları meşhur, bazı da mühim imamlar naklediyorlar. Bunlar
ve burada nakledilmeyenlerle mecmuu; manevî tevatür gibi bir mu'cize-i
mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar.
Sekizinci Misâl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın mesh ve duâsıyla, sütsüz ve kısır keçilerin mübarek elinin
temasıyla ve duâsıyla sütlü, hem çok sütlü olmaları misâlleri ve cüz'iyatları
çoktur. Biz yalnız meşhur ve kat'î iki-üç misâli, nümune olarak zikrediyoruz:
Birincisi: Ehl-i Siyer'in bütün muteber
kitabları haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu
Bekir-is Sıddîk ile beraber hicret ederken, Âtiket Bint-il Huzaiyye denilen
Ümm-ü Ma'bed hanesine gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada
vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm-ü Ma'bed'e ferman etti: "Bunda
süt yok mudur?" Ümm-ü Ma'bed demiş ki: "Bunun vücudunda kan yoktur,
nereden süt verecek?" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin
beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, duâ etmiş. Sonra demiş: "Kab
getiriniz, sağınız!" Sağdılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu
Bekir-is Sıddîk ile içtikten sonra, o hane halkı da doyuncaya kadar içmişler. O
keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübarek kalmış.
İkincisi: Şât-ı İbn-i Mes'ud'un meşhur
kıssasıdır ki: İbn-i Mes'ud İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebu Bekir-is Sıddîk ile beraber, İbn-i Mes'ud'un
keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
İbn-i Mes'ud'dan süt istemiş. O da demiş: "Keçiler benim değil, başkasının
malıdırlar." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: "Kısır,
sütsüz bir keçi bana getir." O da iki senedir teke görmemiş bir keçi
getirdi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesini meshedip duâ
etmiş. Sonra sağmışlar, hâlis bir süt almışlar, içmişler. İbn-i
sh: » (M: 160)
Mes'ud bu
mu'cizeyi gördükten sonra îman etmiş.
Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın murdiası yani süt annesi olan Halime-i Sa'diye'nin keçilerinin
kıssa-i meşhuresidir ki; o kabilede bir derece kahtlık vardı. Hayvanat zaîf ve
sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun
bereketiyle, Halime-i Sa'diye'nin keçileri, akşam vakti başkalarının hilafına
olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı. İşte bunun gibi Siyer
kitablarında daha başka cüz'iyatları var; fakat bu nümuneler, asıl maksada
kâfidir.
Dokuzuncu Misâl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, bazı zâtların başını ve yüzünü mübarek eliyle meshedip duâ ettikten
sonra, zâhir olan hârikaların çok cüz'iyatından iştihar bulmuş birkaçını nümune
olarak beyan ediyoruz:
Birincisi: Ömer İbn-i Sa'd'ın başına elini
sürmüş, duâ etmiş. Seksen yaşında o adam, o duânın bereketiyle öldüğü vakit
başında beyaz yoktu.
İkincisi: Kays İbn-i Zeyd'in başına elini
koyup, meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit,
meshin tesiriyle, bütün başı beyaz, yalnız Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın elini koyduğu yer simsiyah olarak kalmış.
Üçüncüsü: Abdurrahman İbn-i Zeyd İbn-il Hattab
hem küçük, hem çirkin idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eli ile başını
meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle; kametçe en bâlâ kamet ve suretçe en
güzel bir surete girmiş.
Dördüncüsü: Âiz İbn-i Amr'ın Gazve-i Huneyn'de
yüzü yaralanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı
silmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın elinin temas ettiği yer, parlak
bir nuraniyet vermiş ki, muhaddisler كَغُرَّةِ الْفَرَسِ tabir etmişler. Yani, doru atın alnındaki beyaz gibi,
temas yeri öyle parlıyordu.
Beşincisi: Katade İbn-i Selman'ın yüzüne elini
sürmüş, duâ etmiş. Katade'nin yüzü ayna gibi parlamağa başlamış.
sh: » (M: 161)
Altıncısı: Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme'nin
kızı ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın üvey kızı Zeyneb'e, küçükken
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun yüzüne abdest suyu atıp taltif etmiş.
O suyun temasından sonra, Zeyneb'in hüsn ü cemali acib suret almış, bedi'-ül
cemal olmuş.
İşte şu cüz'iyatlar gibi daha çok misâller
var. Onların çoğunu eimme-i hadîs nakletmişler. Bu cüz'iyatın herbirini,
haber-i vâhid ve zaîf farzetsek dahi, yine mecmuu manevî bir tevatür hükmünde,
mutlak bir mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gösterir. Çünki bir
hâdise, ayrı ayrı ve çok suretlerle nakledilse, asıl hâdisenin vukuu kat'î
olur. Suretlerin herbiri zaîf dahi olsa, yine asıl hâdiseyi isbat ediyor.
Meselâ:
Bir gürültü işitildi. Bazılar dediler ki,
filân ev harab oldu; diğeri, başka ev harab oldu dedi; daha başkası, başka bir
evi söyledi ve hâkeza... Herbir rivayet, haber-i vâhid de, zaîf de, hilaf-ı
vâki de olabilir. Fakat asıl vakıa ki: Bir ev harab olmuş, o kat'îdir; onda
bütün müttefiktirler. Halbuki bahsettiğimiz şu altı cüz'iyat; hem sahihtirler,
hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar. Faraza bunların herbirini zaîf
addetsek, temsilde mutlak bir hane harab olması gibi, yine cüz'iyatın
mecmuunda, mutlak bir mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vücudunu
kat'iyen gösterir.
İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mu'cizat-ı
bâhiresi, her bir nevide kat'î olarak mevcuddur. Cüz'iyatı dahi, o küllî ve
mutlak mu'cizenin suretleri veyahut nümuneleridir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın nasılki eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü yani duâsı çok
mu'cizatın mebdei oluyor. Aynen öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın sair letaifi ve duyguları ve cihazatı, çok hârikalara medardır.
Kütüb-ü Siyer ve Tarih, o hârikaları beyan etmişler; sîret ve suret ve
duygularında, çok delail-i nübüvvet bulunduğunu göstermişler.
ONBEŞİNCİ İŞARET: Nasılki taşlar, ağaçlar,
Kamer, Güneş onu tanıyorlar; birer mu'cizesini göstermekle, nübüvvetini tasdik
ediyorlar. Öyle de: Hayvanat taifesi, ölüler taifesi, cinler taifesi,
melâikeler taifesi o Zât-ı Mübarek'i tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar
ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir taifesi, bazı mu'cizatını göstermekle
gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşaret'in
üç şu'besi var:
sh: » (M: 162)
Birinci Şu'besi: Hayvanat cinsi, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanıyorlar ve mu'cizatını da izhar ediyorlar. Şu
şu'benin çok misâlleri var. Biz yalnız burada, meşhur ve manevî tevatür
derecesinde kat'î olmuş veya muhakkikîn-i eimmenin makbulü olmuş veya ümmet
telakki-i bilkabul etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümune olarak zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Manevî tevatür derecesinde bir
şöhretle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebu Bekir-is Sıddîk ile,
küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr-ı Hira'nın kapısında,
iki nöbetçi gibi iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi,
hârika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir. Hattâ rüesa-yı
Kureyş'ten, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın eli ile Gazve-i Bedir'de
öldürülen Übeyy İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler:
"Mağaraya girelim." O demiş: "Nasıl girelim? Burada bir ağ
görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki
güvercin işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar mı?" İşte bunun
gibi, mübarek güvercin taifesi, Feth-i Mekke'de dahi Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmam-ı Celil İbn-i
Veheb naklediyor. Hem nakl-i sahih ile Hazret-i Âişe-i Sıddîka haber veriyor
ki: Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hanemizde vardı. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm hazır olsa idi hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu. Ne
vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş başlardı harekete;
giderdi gelirdi, hiç durmuyordu. Demek o kuş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı dinliyordu, huzurunda temkin ile sükût ederdi.
İkinci Hâdise: Beş-altı tarîkle manevî bir
tevatür hükmünü almış kurt hâdisesidir ki; bu kıssa-i acîbe çok tarîklerle
meşhur sahâbelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebu Said-il Hudrî ve Seleme İbn-il Ekva'
ve İbn-i Ebî Veheb ve Ebu Hüreyre ve bir vak'a sahibi çoban (Uhban) gibi
müteaddid tarîklerle haber veriyorlar ki: Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş;
çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: "Allah'tan korkmadın, benim
rızkımı elimden aldın." Çoban demiş: "Acaib, zi'b konuşur mu?"
Zi'b ona demiş: "Acib senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zât
var ki; sizi Cennet'e davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz!"
Bütün tarîkler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk
olan Ebu Hüreyre,
sh: » (M: 163)
ihbarında diyor
ki: Çoban kurda demiş: "Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime
bakacak?" Zi'b demiş: "Ben bakacağım." Çoban ise, çobanlığı
kurda devredip gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş, îman
etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi çoban bulmuş. Zayiat yok. Bir keçi ona kesmiş, çünki
ona üstadlık etmiş. Bir tarîkte: Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan ile Safvan bir
kurdu gördüler, bir ceylânı takib edip Harem-i Şerif'e girdi. Kurt dönmüş,
sonra taaccüb etmişler. Kurt konuşmuş, Risâlet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu
Süfyan, Safvan'a demiş ki: "Bu kıssayı kimseye söylemeyelim, korkarım
Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler." Elhasıl, kurt kıssası kat'î ve
manevî mütevatir gibi kanaat verir.
Üçüncü Hâdise: Beş-altı tarîkle mühim
sahâbelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle: Ebu Hüreyre ve Sa'lebe
İbn-i Mâlik ve Câbir İbn-i Abdullah ve Abdullah İbn-i Ca'fer ve Abdullah İbn-i
Ebî Evfa gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahâbeler müttefikan
haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a
tahiyye-i ikram nev'inden secde edip konuşmuş. Ve birkaç tarîkte haber
veriliyor ki: O deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş; yanına kimseyi sokmuyor,
hücum ediyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen
secde etti, yanında ıhdı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı.
Deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi: "Beni çok meşakkatli
şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için
kızdım." Deve sahibine söyledi: "Böyle midir?" "Evet"
dediler.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
Adbâ ismindeki devesi, vefat-ı Nebevîden sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ
öldü. Hem o deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim bir kıssayı
konuştuğunu, Ebu İshak-ı İsferanî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler. Hem
nakl-i sahih ile; Câbir İbn-i Abdullah'ın bir seferde devesi çok yorulmuştu,
daha yürüyemiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o deveye ufak bir
dürtmek ile dürttü. O deve, o iltifat-ı Ahmedîden o kadar bir çeviklik, bir
sevinçlik peyda etti ki; daha sür'atinden dizgini zabtedilmiyor, yolda
yetişilmiyordu. Hazret-i Câbir haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: Başta İmam-ı Buharî, eimme-i
hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa gecede, Medine-i Münevvere'nin
sh: » (M: 164)
haricinde, düşman
hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işaa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar,
gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Ferman etmiş: "Birşey yoktur." Meşhur Ebu
Talha'nın atına binip, şecaat-ı kudsiyesi muktezasınca, herkesten evvel gitmiş,
tahkik etmiş ve dönmüştü. Ebu Talha'ya ferman etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani: "Senin atın sarsmadan, gayet
çabuktur." Halbuki Ebu Talha'nın atı, katuf tabir edilen yürüyüşsüz
kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukabele
edemiyordu. Hem nakl-i sahih ile; bir defa, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: "Dur." O da
durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir âzâsını kımıldatmadı.
Beşinci Hâdise: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın hizmetkârı Sefine, Yemen Valisi Muaz İbn-i Cebel'in yanına gitmek
için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan emir alıp gitmiş. Yolda bir
arslan rast gelmiş. O Sefine, ona demiş: "Ben, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın hizmetkârıyım." Arslan ses verip ayrılmış. İlişmemiş. Diğer
bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefine döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir
arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.
Hem Hazret-i Ömer'den haber veriyorlar ki
demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir bedevi geldi. Arabça
"dabb" denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: "Eğer bu
hayvan sana şehadet etse, ben sana îman getiririm; yoksa îman getirmem."
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar fasih bir
dille, risâletine şehadet etti.
Hem Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor
ki: Bir ceylân, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risâletine
şehadet etmiş. İşte bunun gibi çok misâller var. Hem de kat'î şöhret bulmuş
birkaç nümuneyi gösterdik. Ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımayana
ve itaat etmeyene deriz:
Ey insan! İbret alınız... Kurt, arslan;
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanıyor, itaat ediyorlar. Sizlerin
hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder.
İkinci Şu'be: Cenazelerin ve cinlerin ve
melâikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımalarıdır. Bunun da
çok
sh: » (M: 165)
hâdiseleri var.
Nümune için, şöhret bulmuş ve mevsuk imamlar haber vermiş birkaç nümuneyi,
evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cinn ve melâike ise, o mütevatirdir..
onların misâlleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misâllerinden:
Birincisi şudur ki: Ülema-i zâhir ve bâtının,
Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmam-ı Ali'nin mühim ve sadık bir şakirdi
olan Hasan-ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın yanına gelerek ağlayıp sızladı. Dedi: "Benim küçük bir kızım
vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: "Gel oraya gideceğiz." Gittiler.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ölmüş kızı çağırdı: "Yâ
filane!" dedi. Birden o ölmüş kız, "Lebbeyke ve sa'deyk" dedi.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Tekrar peder ve
validenin yanına gelmeyi arzu eder misin?" O dedi: "Yok, ben onlardan
daha hayırlısını buldum."
İkincisi: İmam-ı Beyhakî ve İmam-ı İbn-i Adiyy
gibi bazı mühim imamlar, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik'ten haber veriyorlar ki:
Enes demiş: Bir ihtiyare kadının birtek oğlu vardı, birden vefat etti. O sâliha
kadın çok müteessir oldu, dedi: "Yâ Rab! Senin rızan için, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim.
Benim hayatımda istirahatımı temin edecek tek evlâdcığımı, o Resulün hürmetine
bağışla." Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.
İşte şu hâdise-i acîbeye işaret ve ifade eden,
İmam-ı Busîrî'nin Kaside-i Bürde'de şu fıkrasıdır:
لَوْ
نَاسَبَتْ
قَدْرَهُ
آيَاتُهُ
عِظَمًا { اَحْيَى
اسْمُهُ
حِينَ
يُدْعَى
دَارِسَ الرِّمَمِ
Yani: "Eğer alâmetleri, onun kadrine
muvafık derecesinde azametini ve makbuliyetini gösterse idiler; değil yeni
ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihya edilebilirdi."
Üçüncü Hâdise: Başta İmam-ı Beyhakî gibi
râviler, Abdullah İbn-i Ubeydullah-il Ensarî'den haber veriyorlar ki: Abdullah
demiş: Sabit İbn-i Kays İbn-i Şemmas'ın Yemame Harbi'nde şehid düştüğü ve kabre
koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken,
sh: » (M: 166)
birden ondan bir
ses geldi:
مُحَمَّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
وَاَبُو
بَكْرٍ الصِّدِّيقُ
وَعُمَرُ
الشَّهِيدُ
وَعُثْمَانُ
الْبَرُّ
الرَّحِيمُ dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız. İşte o vakit,
daha Hazret-i Ömer hilafete geçmeden, şehadetini haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: İmam-ı Taberanî ve Ebu Nuaym
Delail-i Nübüvvet'te Nu'man İbn-i Beşir'den haber veriyorlar ki: Zeyd İbn-i
Harice, çarşı içinde birden düşüp vefat etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı
arasında etrafında kadınlar ağlarken birden اَنْصِتُوا
اَنْصِتُوا "Susunuz!" dedi. Sonra fasih bir lisanla: مُحَمَّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ يَا
رَسُولَ
اللّهِ
diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki, cansız vefat etmiş.
İşte cansız cenazeler onun Risâletini tasdik
etse; canlı olanlar tasdik etmese; elbette o «canî» canlılar, cansızlardan daha
cansız ve ölülerden daha ölüdürler.
Amma melâikelerin, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin ona îman ve itaati, mütevatirdir.
Nass-ı Kur'an ve çok âyâtla musarrahtır. Gazve-i Bedir'de beşbin melâike,
-nass-ı Kur'an ile- önde, sahâbeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ
o melekler, melâikeler içinde, Ashab-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu
mes'elede iki cihet var:
Birisi: Cinn ve melâikenin taifeleri, hayvan
ve insanın taifeleri gibi, vücudları kat'î ve bizimle münasebetdar olduğu,
Yirmidokuzuncu Söz'de iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat'iyetle isbat
etmişiz. Onların isbatını, o Söz'e havale ederiz.
İkinci cihet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın şerefiyle, eser-i mu'cizesi olarak, efrad-ı ümmeti onları görmek ve
konuşmaktır. İşte başta Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadîs müttefikan haber
veriyorlar ki: Bir defa melek yani Hazret-i Cebrail, beyaz libaslı bir insan
suretinde gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sahabeler içinde
otururken, yanına gitmiş, demiş: مَا
اْلاِسْلاَمُ
وَمَا
اْلاِيمَانُ
وَمَا اْلاِحْسَانُ
sh: » (M: 167)
Yani: "Îman,
İslâm, İhsan nedir? Tarif et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tarif
etmiş. Oradaki cemaat-ı sahâbe hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O
zât misafir gibi görünürken, üstünde alâmet-i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı,
birden kayboldu. O vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
"Size ders vermek için Cebrail böyle yaptı." Hem haber-i sahih ile ve
haber-i kat'î ile ve manevî tevatür derecesinde, eimme-i hadîs haber veriyorlar
ki: "Hazret-i Cebrail'i çok defa, hüsn ü cemal sahibi olan Dıhye
suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında sahâbeler görüyorlardı.
Ezcümle, Hazret-i Ömer ve İbn-i Abbas ve Üsame İbn-i Zeyd ve Hâris ve Âişe-i
Sıddîka ve Ümm-ü Seleme, kat'iyen sabittir ki, bunlar kat'iyen haber veriyorlar
ki: Biz Hazret-i Cebrail'i Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın yanında çok görüyoruz. Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar,
görmeden görüyoruz desinler?
Hem nakl-i sahih-i kat'î ile, Aşere-i
Mübeşşere'den, İran fâtihi Sa'd İbn-i Ebî Vakkas haber veriyor ki:
"Gazve-i Uhud'da, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın iki tarafında,
iki beyaz libaslı, ona nöbetdar gibi muhafız suretinde gördük. İkisi de
anlaşıldı ki, meleklerdir. Ve Hazret-i Cebrail ile Mikâil olduğunu
anladık." Acaba böyle bir kahraman-ı İslâm gördük dese, görmemek mümkün
müdür?
Hem Ebu Süfyan İbn-i Hâris İbn-i Abdülmuttalib
(ammizade-i Nebevî) nakl-i sahih ile haber veriyor ki: "Gazve-i Bedir'de,
gök ile yer arasında, beyaz libaslı atlı zâtları gördük."
Hem Hazret-i Hamza Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'dan niyaz etti ki: "Ben Cebrail'i görmek istiyorum."
Kâ'be'de ona gösterdi. Dayanamadı, bîhuş oldu, yere düştü. Bu çeşit melâikeleri
görmek vukuatı çoktur. Bütün bu vukuat, bir nevi mu'cize-i Ahmediye
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gösteriyor ve delâlet ediyor ki; onun misbâh-ı
Nübüvvetine melâikeler dahi pervanelerdir.
Cinnîler ise; onlar ile görüşmek ve görmek,
değil sahâbeler, belki avam-ı ümmet dahi çokları ile görüşmeleri çok vuku
buluyor. Fakat en kat'î, en sahih haber ile eimme-i hadîs bize diyorlar ki:
İbn-i Mes'ud "Batn-ı Nahl'de ecinnilerin ihtidası gecesinde, ecinnileri
gördüm ve Sudan kabilesinden Zutt denilen uzun boylu taifeye benzettim, onlara
benziyordular."
sh: » (M: 168)
Hem meşhurdur ve hadîs imamları tahric ve
kabul ettikleri Hazret-i Hâlid İbn-i Velid vak'asıdır ki: Uzza denilen sanemi
tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye
çıktı. Hazret-i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için ferman etmiş ki: "Uzza sanemi içinde
ona ibadet ediliyordu, daha ona ibadet edilmez."
Hem Hazret-i Ömer'den meşhur bir haberdir ki,
demiş: "Biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında iken, ihtiyar
şeklinde, elinde bir asâ, "Hâme" isminde bir cinnî geldi, îman etti.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona kısa surelerden birkaç sureyi ders
verdi. Dersini aldı, gitti. Şu âhirki hâdiseye, çendan bazı hadîs imamları
ilişmişler; fakat mühim imamlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nevide
uzun söylemeye lüzum yok; misâlleri çoktur.
Hem deriz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın nuruyla, terbiyesiyle ve onun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh-i
Geylanî gibi aktablar, asfiyalar, melâikeler ve cinler ile görüşmüşler ve
konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevatür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet
ümmet-i Muhammed'in (A.S.M.) melâike ve cinlerle temasları ve tekellümleri ise,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın terbiye ve irşad-ı i'cazkâranesinin bir
eseridir.
Üçüncü Şu'be: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın hıfzı ve ismeti, bir mu'cize-i bâhiredir. وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyet-i kerimesinin hakikat-ı bâhiresi, çok mu'cizatı
gösterir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız
bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine; belki umum
padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amucası
en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız,
tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa sû'-i kasde maruz kaldığı halde,
kemal-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip, Mele-i A'lâ'ya çıkmasına kadar
hıfz u ismeti, وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ne kadar kuvvetli bir hakikatı ifade ettiğini ve ne
kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz yalnız
nümune için, kat'iyet
sh: » (M: 169)
kesbetmiş birkaç
hâdiseyi zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Ehl-i siyer ve hadîs,
müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı öldürtmek için, kat'î ittifak ettiler. Hattâ insan suretine girmiş
bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal
bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in taht-ı
hükmünde olarak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hane-i saadetini
bastılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında Hazret-i Ali vardı.
Ona dedi: "Sen bu gece benim yatağımda yat." Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hanenin etrafını
tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı. Hiç birisi onu
görmedi, içlerinden çıktı gitti. Gâr-ı Hira'da iki güvercin ve bir örümcek,
bütün Kureyş'e karşı ona nöbetdar olup, muhafaza ettiler.
İkinci Hâdise: Vakıat-ı kat'iyedendir ki,
mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesası mühim bir mal
mukabilinde, Süraka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takib edip,
onları öldürmeye çalışsın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-i
Sıddîk ile beraber gârdan çıkıp giderken gördüler ki, Süraka geliyor. Ebu
Bekir-i Sıddık telaş etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada dediği
gibi لاَ َتحْزَنْ اِنَّ اللّهَ مَعَنَا dedi. Süraka'ya bir baktı, Süraka'nın atının ayakları
yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının
ayaklarının saplandığı yerden duman gibi birşey çıkıyordu. O vakit anladı ki:
Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, ona ilişsin.
"El-Aman!" dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi.
Fakat dedi: "Git öyle yap ki, başkası gelmesin!"
Şu hâdise münasebetiyle bunu da beyan ederiz
ki: Sahih bir surette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra
Kureyş'e haber vermek için Mekke'ye gitmiş. Mekke'ye dâhil olduğu vakit, ne
için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hatırına getirememiş. Mecbur
olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.
Üçüncü Hâdise: Gazve-i Gatafan ve Enmar'da
müteaddid tarîklerle
sh: » (M: 170)
eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Gavres
isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden tam Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın başı üzerine gelerek, yalın kılınç elinde olduğu halde, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi: "Kim seni benden kurtaracak?"
Demiş: "Allah!" Sonra böyle dua etti: اَللّهُمَّ اكْفِنِيهِ بِمَا شِئْتَ Birden o Gavres, iki omuzu ortasına gaibden bir darbe
yer; o kılınç elinden düşer, yere yuvarlanır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm kılıncı eline alır, "Şimdi seni kim kurtaracak?" der, sonra
afveder. O adam gider taifesine. O pek cür'etkâr, cesur adama herkes hayrette
kalır. "Ne oldu sana, ne için bir şey yapamadın?" dediler. O dedi:
"Hâdise böyle oldu. Ben şimdi, insanların en iyisinin yanından
geliyorum."
Hem şu hâdise gibi, Gazve-i Bedir'de bir
münafık, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı bir gaflet vaktinde kimse
görmeden, tam arkasından kılınç kaldırıp vururken, birden Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm bakmış. O titreyip, kılınç elinden yere düşmüş.
Dördüncü Hâdise: Manevî tevatüre yakın bir
şöhretle ve ekser ehl-i tefsirin
اِنَّا
جَعَلْنَا
فِى
اَعْنَاقِهِمْ
اَغْلاَلاً
فَهِىَ اِلَى
اْلاَذْقَانِ
فَهُمْ مُقْمَحُونَ
* {
وَجَعَلْنَا
مِنْ بَيْنِ
اَيْدِيهِمْ
سَدّاً
وَمِنْ خَلْفِهِمْ
سَدّاً
فَاَغْشَيْنَاهُمْ
فَهُمْ لاَ
يُبْصِرُونَ
âyetinin sebeb-i
nüzulü ve ehl-i tefsir allâmeleri ve ehl-i hadîs imamları haber veriyorlar ki:
Ebu Cehil yemin etmiş ki: "Ben secdede Muhammed'i görsem, bu taşla onu
vuracağım." Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp
vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
namazı bitirdikten sonra kalkmış, Ebu Cehil'in eli çözülmüş. O ise; ya Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın müsaadesiyle veyahut ihtiyaç kalmadığından
çözülmüş.
Hem yine Ebu Cehil kabilesinden -bir tarîkte-
Velid İbn-i Mugire, yine Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı vurmak için,
büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı Mescid-i
sh: » (M: 171)
Haram'da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu, yalnız
seslerini işitiyordu. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı,
ihtiyaç kalmadığından onun gözü de açıldı.
Hem nakl-i sahih ile Ebu Bekir-i Sıddîk'tan
haber veriyorlar ki: Sure-i تَبَّتْ يَدَا اَبِى لَهَبٍ nâzil olduktan sonra, Ebu Leheb'in karısı Ümm-ü Cemil
denilen "Hammalet-el Hatab" bir taş alıp, Mescid-i Haram'a gelmiş.
Ebu Bekir ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm orada oturuyorlarmış. Gözü
Ebu Bekir-i Sıddîk'ı görüyor, soruyor: "Yâ Ebâ Bekir! Senin arkadaşın
nerede? Ben işitmişim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına
vuracağım." Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı
görmemiş. Elbette hıfz-ı İlâhîde olan bir Sultan-ı Levlâk'i, böyle bir Cehennem
oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş!..
Beşinci Hâdise: Haber-i sahih ile haber
veriliyor ki: Âmir İbn-i Tufeyl ve Erbed İbn-i Kays ikisi ittifak ederek
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gitmişler. Âmir demiş: "Ben
onu meşgul edeceğim, sen onu vuracaksın!" Sonra bakıyor ki, birşey
yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: "Neden vurmadın?" Dedi:
"Nasıl vuracağım, ne kadar niyet ettim, bakıyorum ki, ikimizin ortasına
sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?"
Altıncı Hâdise: Nakl-i sahih ile haber
veriliyor ki: Gazve-i Uhud'da veya Huneyn'de Şeybe İbn-i Osman-el Hacebî -ki,
Hazret-i Hamza, onun hem amucasını, hem pederini öldürmüştü- intikamını almak
için gizli geldi. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın arkasından yalın
kılınç kaldırdı. Birden kılınç elinden düştü. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: "O dakikada dünyada
ondan daha sevgili adam bana olmazdı." İmana geldi. Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: "Haydi git, harbet!" Şeybe dedi:
"Ben gittim, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harbettim. Eğer o
vakit pederim de rastgelseydi, vuracaktım."
Hem Feth-i Mekke gününde Fedale namında
birisi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına vurmak niyetiyle geldi.
sh: » (M: 172)
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp
tebessüm etti, "Nefsinle ne konuştun?" dedi ve Fedale için taleb-i
mağfiret etti. Fedale îmana geldi ve dedi ki: "O vakit ondan daha ziyade
dünyada sevgilim olmazdı."
Yedinci Hâdise: -Nakl-i sahih ile- Yahudiler
sû'-i kasd niyetiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın oturduğu yere
üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o
dakikada hıfz-ı İlahî ile kalkmış; o sû'-i kasd de akîm kalmış.
Bu yedi misâl gibi çok hâdiseler vardır. Başta
İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim ve eimme-i hadîs, Hazret-i Âişe'den
naklediyorlar ki: وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı muhafaza eden zâtlara ferman etti: يَا اَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَنِى رَبِّى عَزَّ وَجَلَّ Yani: "Nöbetdarlığa lüzum yok, benim Rabbim beni
hıfzediyor."
İşte şu risale de, baştan buraya kadar
gösteriyor ki: Şu kâinatın her nev'i, her âlemi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı tanır, alâkadardır. Herbir nev'-i kâinatta, onun mu'cizatı
görünüyor. Demek o Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Cenab-ı Hakk'ın -fakat kâinatın
Hâlıkı itibariyle ve bütün mahlukatın Rabbi ünvanıyla- memurudur ve resulüdür.
Evet nasılki bir padişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir daire bilir ve
tanır; hangi daireye girse, onunla münasebetdar olur. Çünki umumun padişahı
namına bir memuriyeti var. Eğer meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit
adliye dairesiyle münasebetdar olur. Başka daireler onu pek tanımaz. Ve
askeriye müfettişi olsa, mülkiye dairesi onu bilmez. Öyle de, anlaşılıyor ki;
bütün devair-i saltanat-ı İlâhiyede, melekten tut tâ sineğe ve örümceğe kadar
herbir taife onu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek Hâtem-ül Enbiya ve
Resul-i Rabb-il Âlemîn'dir. Ve umum enbiyanın fevkinde risaletinin şümulü var.
ONALTINCI İŞARET: İrhasat denilen; bi'set-i
nübüvvetten evvel fakat nübüvvetle alâkadar olarak vücuda gelen hârikalar dahi,
delâil-i nübüvvettir. Şu da üç kısımdır:
sh: » (M: 173)
BİRİNCİ KISIM: Nass-ı Kur'anla; Tevrat, İncil,
Zebur ve Suhuf-u Enbiyanın, nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a dair
verdikleri haberdir. Evet mâdem o kitablar semavîdirler ve mâdem o kitab
sahibleri enbiyadırlar; elbette ve herhalde onların dinlerini nesheden ve
kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile
ışıklandıran bir zâttan bahsetmeleri, zarurî ve kat'îdir. Evet küçük hâdiseleri
haber veren o kitablar, nev'-i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise-i
Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı haber vermemek kabil midir? İşte mâdem
bilbedahe haber verecekler, herhalde ya tekzib edecekler, tâ ki dinlerini
tahribden ve kitablarını neshden kurtarsınlar.. veya tasdik edecekler, tâ ki o
hakikatlı zât ile, dinleri hurafattan ve tahrifattan kurtulsun. Halbuki dost ve
düşmanın ittifakıyla, tekzib emaresi hiç bir kitabda yoktur. Öyle ise, tasdik
vardır. Mâdem mutlak bir surette tasdik vardır ve mâdem şu tasdikin vücudunu iktiza
eden kat'î bir illet ve esaslı bir sebeb vardır; biz dahi, o tasdikin vücuduna
delalet eden üç hüccet-i katıa ile isbat edeceğiz:
Birinci Hüccet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm Kur'anın lisanıyla onlara der ki: "Kitablarınızda, benim tasdîkim
ve evsâfım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitablarınız beni tasdik
ediyor."
قُلْ
فَاْتُوا
بِالتَّوْرَيةِ
فَاتْلُوهَا
اِنْ
كُنْتُمْ
صَادِقِينَ { قُلْ
تَعَالَوْا
نَدْعُ
اَبْنَاءَنَا
وَاَبْنَاءَكُمْ
وَنِسَاءَنَا
وَنِسَاءَكُمْ
وَاَنْفُسَنَا
وَاَنْفُسَكُمْ
ثُمَّ
نَبْتَهِلْ
فَنَجْعَلْ
لَعْنَتَ اللّهِ
عَلَى
الْكَاذِبِينَ
gibi âyetlerle,
onlara meydan okuyor. "Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz
çoluk ve çocuğumuzu alıp Cenâb-ı Hakk'ın dergâhına el açıp, yalancılar
aleyhinde lânetle duâ edeceğiz!" diye mütemadiyen onların başına vurduğu
halde, hiç Yahudi bir âlim veya Nasranî bir kıssîs, onun bir yanlışını
gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek çok kesrette bulunan ve pek çok inadlı ve
hasedli olan kâfirler ve münâfık Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta
ilân edeceklerdi. Hem demiş: "Ya yanlışımı bulunuz veyahut sizinle
mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!" Halbuki bunlar, harbi ve perişaniyeti
ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı,
onlar kurtulurlardı...
sh: » (M: 174)
İkinci Hüccet: Tevrat, İncil ve Zebur'un
ibareleri; Kur'an gibi i'cazları olmadığından, hem mütemadiyen tercüme tercüme
üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler içlerine karıştı. Hem müfessirlerin
sözleri ve yanlış tevilleri, onların âyetleriyle iltibas edildi; hem bazı
nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı da ilâve edildi. Şu surette o
kitablarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ Şeyh Rahmetullah-i Hindî (allâme-i
meşhur) kütüb-ü sâbıkanın binler yerde tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve
Nasara ûlemasına isbat ederek, iskât etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber,
şu zamanda dahi meşhur Hüseyin-i Cisrî (Rahmetullahi Aleyh) o kitablardan yüz
ondört delil nübüvvet-i Ahmediyeye dair çıkarmıştır. "Risale-i
Hamîdiye"de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı Merhum İsmail Hakkı tercüme
etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.
Hem pek çok Yahudi uleması ve Nasara uleması,
ikrar ve itiraf etmişler ki: "Kitablarımızda Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafı yazılıdır." Evet gayr-ı müslim olarak
başta meşhur Rum Meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: "Evet
Îsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan haber veriyor."
Hem Rum Meliki Mukavkis namında Mısır hâkimi
ve ulema-i Yehud'un en meşhurlarından İbn-i Suriya ve İbn-i Ahtab ve onun
kardeşi Kâ'b Bin Esed ve Zübeyr Bin Bâtıya gibi meşhur ulema ve reisler, gayr-ı
müslim kaldıkları halde ikrar etmişler ki: "Evet kitablarımızda onun
evsafı vardır, ondan bahsediyorlar."
Hem Yehud'un meşhur ulemasından ve Nasara'nın meşhur
kıssîslerinden, kütüb-ü sâbıkada evsaf-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) gördükten sonra
inadı terkedip îmana gelenler, evsafını Tevrat ve İncil'de göstermişler ve sair
Yahudi ve Nasranî ulemasını onunla ilzam etmişler. Ezcümle, meşhur Abdullah
İbn-i Selâm ve Veheb İbn-i Münebbih ve Ebî Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik-i
Yemen Tübba' zamanında idi. Tübba' nasıl gıyaben ve bi'setten evvel iman
getirmiş, Şâmul de öyle.) ve Sa'ye'nin iki oğlu olan Esid ve Sa'lebe ki; İbn-i
Heyban denilen bir ârif-i billah bi'setten evvel Benî Nadîr Kabilesine misafir
olmuş. قَرِيبٌ ظُهُورُ نَبِىٍّ هذَا دَارُ هِجْرَتِهِ demiş, orada vefat etmiş. Sonra o kabile Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile harbettikleri
sh: » (M: 175)
zaman Esid ve
Sa'lebe meydana çıktılar, o kabileye bağırdılar: وَاللّهِ هُوَ الَّذِى عَهَدَ اِلَيْكُمْ فِيهِ ابْنُ هَيْبَان Yani: "İbn-i Heyban'ın haber verdiği zât budur;
onunla harbetmeyiniz!" Fakat onlar onları dinlemediler, belâlarını
buldular.
Hem ulema-i Yehud'dan İbn-i Bünyamin ve
Muhayrık ve Kâ'b-ül Ahbar gibi çok ulema-i Yehud, evsaf-ı Nebeviyeyi
kitablarında gördüklerinden, îmana gelmişler; sair îmana gelmeyenleri de ilzam
etmişler.
Hem ulema-i Nasara'dan, bahsi geçen meşhur
Buheyra-i Rahib ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Şam tarafına amucasıyla
gittiği vakit oniki yaşında idi. Buheyra-i Rahib, onun hatırı için Kureyşîleri
davet etmiş. Baktı ki, kafileye gölge eden bir parça bulut, daha kafile yerinde
gölge ediyor. "Demek aradığım adam orada kalmış!" Sonra adam
göndermiş, onu da getirtmiş. Ebu Tâlib'e demiş: "Sen dön Mekke'ye git!
Yahudiler hasûddurlar; bunun evsafı Tevrat'ta mezkûrdur; hıyanet ederler."
Hem Nastur-ul Habeşe ve Habeş Reisi olan
Necaşî, evsaf-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) kitablarında gördükleri için, beraber
îman etmişler.
Hem Dağatır isminde meşhur bir Nasranî âlimi;
evsafını görmüş, îman etmiş; Rumlar içinde ilân etmiş, şehid edilmiş.
Hem Nasranî rüesasından Hâris İbn-i Ebî
Şümer-il Gasanî ve Şam'ın büyük dinî reisleri ve melikleri, yani Sahib-i İlya
ve Hirakl ve İbn-i Natur ve Cârud gibi meşhur zâtlar, kitablarında evsafını
görmüşler ve îman etmişler. Yalnız Hirakl, dünya saltanatı için îmanını izhar
etmemiş.
Hem bunlar gibi Selman-ül Farisî, o da evvel
nasranî idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını gördükten sonra,
onu arıyordu.
Hem Temim namında mühim bir âlim, hem meşhur
Habeş Reisi Necaşî, hem Habeş nasarası, hem Necran papazları; bütün müttefikan
haber veriyorlar ki: "Biz, evsaf-ı Nebeviyeyi kitablarımızda gördük, onun
için îmana geldik."
Üçüncü Hüccet: İşte bir nümune olarak Tevrat,
İncil, Zebur'un
sh: » (M: 176)
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait
âyetlerinin birkaç nümunesini göstereceğiz:
Birincisi: Zebur'da şöyle bir âyet var:
اَللّهُمَّ
ابْعَثْ
لَنَا
مُقِيمَ
السُّنَّةِ
بَعْدَ
الْفَتْرَةِ "Mukîm-üs Sünne" ise, ism-i Ahmedîdir.
İncil'in âyeti:
قَالَ
الْمَسِيحُ
اِنِّى
ذَاهِبٌ
اِلَى اَبِى
وَ اَبِيكُمْ
لِيَبْعَثَ
لَكُمُ
الْفَارَقْلِيطًا Yani: "Ben gidiyorum, tâ size Faraklit
gelsin!" Yani, Ahmed gelsin.
İncil'in ikinci bir âyeti: اِنِّى
اَطْلُبُ
مِنْ رَبِّى
فَارَقْلِيطًا
يَكُونُ
مَعَكُمْ
اِلَى
اْلاَبَدِ Yani: "Ben Rabbimden; hakkı bâtıldan farkeden
bir peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde bulunsun."
Faraklit, اَلْفَارِقُ
بَيْنَ
الْحَقِّ وَ
الْبَاطِلِ manasında Peygamber'in o kitablarda ismidir.
Tevrat'ın âyeti:
اِنَّ
اللّهَ قَالَ
ِلاِبْرَاهِيمَ
اِنَّ هَاجَرَ
تَلِدُ
وَيَكُونُ
مِنْ
وَلَدِهَا مَنْ
يَدُهُ
فَوْقَ
الْجَمِيعِ
وَيَدُ الْجَمِيعِ
مَبْسُوطَةٌ
اِلَيْهِ
بِالْخُشُوعِ
Yani: "Hazret-i İsmail'in validesi olan
Hacer, evlâd sahibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi çıkacak ki, o
veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşu' ve itaatle ona
açılacak."
Tevrat'ın ikinci bir âyeti:
وَقَالَ
يَا مُوسَى
اِنِّى
مُقِيمٌ
لَهُمْ نَبِيّاً
مِنْ بَنِى
اِخْوَتِهِمْ
مِثْلَكَ
وَاُجْرِى
قَوْلِى فِى
فَمِهِ
وَالرَّجُلُ
الَّذِى
لاَيَقْبَلُ
قَوْلَ
النَّبِىِّ
الَّذِى
يَتَكَلَّمُ
بِاِسْمِى
فَاَنَا
اَنْتَقِمُ
مِنْهُ
Yani: "Benî
İsrail'in kardeşleri olan Benî İsmail'den senin gibi birini göndereceğim. Ben
sözümü onun ağzına koyacağım, benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azab
vereceğim."
sh: » (M: 177)
Tevrat'ın üçüncü bir âyeti:
قَالَ
مُوسَى رَبِّ
اِنِّى
اَجِدُ فِى
التَّوْرَاةِ
اُمَّةً هُمْ
خَيْرُ
اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ
لِلنَّاسِ
يَاْمُرُونَ
بِالْمَعْرُوفِ
وَيَنْهَوْنَ
عَنِ
الْمُنْكَرِ
وَيُؤْمِنُونَ
بِاللّهِ
فَاجْعَلْهُمْ
اُمَّتِى
قَالَ تِلْكَ
اُمَّةُ
مُحَمَّدٍ
İhtar: Muhammed ismi, o kitablarda
"Müşeffah" ve "El-Münhamenna" ve "Hımyata" gibi
Süryanî isimler suretinde, "Muhammed" manasındaki İbranî isimleriyle
gelmiş. Yoksa sarih Muhammed ismi az vardı. Sarih miktarını dahi, hasûd
Yahudiler tahrif etmişler.
Zebur'un âyeti:
يَا
دَاوُدُ
يَاْتِى
بَعْدَكَ
نَبِيّ ٌيُسَمّىَ
اَحْمَدَ
وَمُحَمَّدًا
صَادِقًا سَيِّدًا
اُمَّتُهُ
مَرْحُومَةٌ
Hem Abadile-i Seb'adan ve kütüb-ü sâbıkada çok
tedkikat yapan Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs ve meşhur ulema-i Yehud'dan en
evvel İslâm'a gelen Abdullah İbn-i Selâm ve meşhur Kâ'b-ül Ahbar denilen Benî
İsrail'in allâmelerinden; o zamanda daha çok tahrifata uğramayan Tevrat'ta
aynen şu gelecek âyeti ilân ederek göstermişler. Âyetin bir parçası şudur ki:
Hz. Mûsâ ile hitabdan sonra, gelecek peygambere hitaben şöyle diyor:
يَا
اَيُّهَا
النَّبِىُّ
اِنَّا
اَرْسَلْنَاكَ
شَاهِدًا
وَمُبَشِّرًا
وَنَذِيرًا وَحِرْزًا
ِلْلاُمِّيِّينَ
اَنْتَ
عَبْدِى
سَمَّيْتُكَ
الْمُتَوَكِّلَ
لَيْسَ
بِفَظٍّ
وَلاَ
غَلِيظٍ
وَلاَ صَخَّابٍ
فِى
اْلاَسْوَاقِ
وَلاَ
يَدْفَعُ بالسَّيِّئَةِ
السَّيِّئَةَ
بَلْ يَعْفُو
وَيَغْفِرُ
وَلَنْ
يَقْبِضَهُ
اللّهُ حَتّىَ
يُقِيمَ بِهِ
الْمِلَّةَ
الْعَوْجَاءَ
بِاَنْ
يَقُولُوا
لاَ اِلهَ
اِلاَّ
اللّهُ
Tevrat'ın bir âyeti daha:
مُحَمَّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
مَوْلِدُهُ
بِمَكَّةَ
وَهِجْرَتُهُ
بِطَيْبَةَ
وَمُلْكُهُ
بِالشَّامِ
وَاُمَّتُهُ
الْحَمَّادُونَ
sh: » (M: 178)
İşte şu âyette "Muhammed" lafzı,
Muhammed manasında Süryanî bir isimle gelmiştir.
Tevrat'ın diğer bir âyeti daha:
اَنْتَ
عَبْدِى
وَرَسُولِى
سَمَّيْتُكَ
الْمُتَوَكِّلَ
İşte şu âyette,
Benî İshak'ın kardeşleri olan Benî İsmail'den ve Hazret-i Mûsâ'dan sonra gelen
peygambere hitab ediyor.
Tevrat'ın diğer bir âyeti daha: عَبْدِىَ
الْمُخْتَارُ
لَيْسَ
بِفَظٍّ وَلاَ
غَلِيظٍ
İşte "Muhtar"ın manası; "Mustafa"dır, hem ism-i Nebevîdir.
İncil'de, İsa'dan sonra gelen ve İncil'in
birkaç âyetinde "Âlem Reisi" ünvanıyla müjde verdiği Nebinin tarifine
dair: مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ يُقَاتِلُ بِهِ وَاُمَّتُهُ كَذلِكَ İşte şu âyet gösteriyor ki: "Sahib-üs seyf ve
cihada memur bir peygamber gelecektir." Kadîb-i Hadîd, kılınç demektir.
Hem ümmeti de onun gibi sahib-üs seyf, yani cihada memur olacağını, Sure-i
Feth'in âhirinde وَ
مَثَلُهُمْ
فِى
اْلاِْنجِيلِ
كَزَرْعٍ اَخْرَجَ
شَطْاَهُ
فَآزَرَهُ
فَاسْتَغْلَظَ
فَاسْتَوَى
عَلَى
سُوقِهِ
يُعْجِبُ
الزُّرَّاعَ
لِيَغِيظَ
بِهِمُ
الْكُفَّارَ âyeti, İncil'in şu âyeti gibi, başka âyetlerine
işaret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm sahib-üs seyf ve cihada memur
olduğunu İncil ile beraber ilân ediyor.
Tevrat'ın Beşinci Kitabının Otuzüçüncü Babında
şu âyet var: "Hak Teâlâ, Tur-i Sina'dan ikbal edip bize Sâîr'den tulû'
etti ve Fâran Dağlarında zâhir oldu."
İşte şu âyet nasılki "Tur-i Sina'da
ikbal-i Hak" fıkrasıyla nübüvvet-i Mûseviyeyi ve Şam Dağları'ndan ibaret
olan "Sâîr'den tulû-u Hak" fıkrasıyla, nübüvvet-i Îseviyeyi ihbar
eder. Öyle de bil'ittifak Hicaz Dağları'ndan ibaret olan Fâran Dağları'ndan
zuhur-u Hak fıkrasıyla, bizzarure Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber veriyor. Hem
Sure-i Feth'in âhirinde
sh: » (M: 179)
ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ hükmünü tasdikan, Tevrat'ta Fâran Dağları'ndan zuhur
eden peygamberin sahâbeleri hakkında şu âyet var: "Kudsîlerin bayrakları
beraberindedir ve onun sağındadır." "Kudsîler" namıyla tavsif eder.
Yani: "Onun sahâbeleri kudsî, sâlih evliyalardır."
Eş'iya Paygamber'in kitabında, Kırkikinci
Babında şu âyet vardır: "Hak Sübhanehu âhir zamanda, kendinin ıstıfagerde
ve bergüzidesi kulunu ba's edecek ve ona Ruh-ul Emîn Hazret-i Cibril'i
yollayıp, din-i İlâhîsini ona talim ettirecek. Ve o dahi, Ruh-ül Emîn'in talimi
veçhile nâsa talim eyliyecek ve beyn-en nâs hak ile hükmedecektir. O bir
nurdur, halkı zulümattan çıkaracaktır. Rabbin bana kablelvuku' bildirdiği şeyi,
ben de size bildiriyorum."
İşte şu âyet gayet sarih bir surette,
Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını beyan
ediyor.
Mişail namıyla müsemma Mihail Peygamber'in
kitabının Dördüncü Babında şu âyet var: "Âhirzamanda bir ümmet-i merhume
kaim olup, orada Hakk'a ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve
her iklimden orada birçok halk toplanıp, Rabb-ı Vâhid'e ibadet ederler. Ona
şirk etmezler."
İşte şu âyet, zâhir bir surette dünyanın en
mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir
ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhretşiar olan ümmet-i
Muhammediyeyi tarif ediyor.
Zebur'da Yetmişikinci Babında şu âyet var:
"Bahirden bahire mâlik ve nehirlerden,
Arz'ın makta' ve müntehasına kadar mâlik ola.. ve kendisine Yemen ve Cezayir
Mülûkü hediyeler götüreler.. ve padişahlar ona secde ve inkıyad edeler.. ve her
vakit ona salât ve her gün kendisine bereketle dua oluna.. ve envarı Medine'den
münevvir ola.. ve zikri ebed-ül âbâd devam ede.. onun ismi, şemsin vücudundan
evvel mevcuddur. Onun adı, güneş durdukça münteşir ola..."
İşte şu âyet, pek aşikâr bir tarzda Fahr-i
Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tavsif eder. Acaba Hazret-i Davud
Aleyhisselâm'dan
sh: » (M: 180)
sonra Muhammed-i
Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka hangi nebi gelmiş ki; şarktan garba
kadar dinini neşretmiş ve mülûkü cizyeye bağlamış ve padişahları kendine secde
eder gibi bir inkıyad altına almış ve her gün nev'-i beşerin humsunun salavat
ve dualarını kendine kazanmış ve envarı Medine'den parlamış kim var? Kim
gösterilebilir?
Hem Türkçe Yuhanna İncili'nin Ondördüncü Bab
ve otuzuncu âyeti şudur: "Artık sizinle çok söyleşmem, zira bu âlemin
reisi geliyor. Ve bende, onun nesnesi aslâ yoktur!" İşte "Âlemin
Reisi" tabiri, "Fahr-i Âlem" demektir. Fahr-i Âlem ünvanı ise,
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en meşhur ünvanıdır.
Yine İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab ve yedinci
âyeti şudur: "Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size
faidelidir. Zira ben gitmeyince, tesellici size gelmez." İşte bakınız!
Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm'dan başka kimdir? Evet Fahr-i Âlem odur ve fâni insanları idam-ı
ebedîden kurtarıp teselli veren odur.
Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab, sekizinci
âyeti: "O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salaha dair ve hükme dair
ilzam edecektir." İşte dünyanın fesadını salaha çeviren ve günahlardan ve
şirkten kurtaran ve siyaset ve hâkimiyet-i dünyayı tebdil eden Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kim gelmiş?
Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab, onbirinci
âyet: "Zira bu âlemin reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir." İşte
"Âlemin Reisi" (Hâşiye) elbette Seyyid-ül Beşer olan Ahmed-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
(Hâşiye): Evet, o Zât, öyle bir reis ve sultandır
ki; binüçyüz elli senede ve ekser asırlardan herbir asırda, lâakal üçyüz elli
milyon tebaası ve raiyeti var. Kemal-i teslim ve inkıyadla, evamirine itaat
ederler, her gün ona selâm etmekle tecdid-i biat ederler.
Hem İncil-i Yuhanna, Onikinci Bab ve onüçüncü
âyet: "Amma o Hak ruhu geldiği zaman, sizi bilcümle hakikata irşad
edecektir. Zira kendisinden söylemiyor. Bilcümle işittiğini söyleyerek, gelecek
nesnelerden size haber verecek." İşte bu âyet sarihtir. Acaba umum
insanları birden hakikata davet eden ve her haberini vahiyden veren ve
Cebrail'den işittiğini söyleyen ve kıyamet ve
sh: » (M: 181)
âhiretten tafsilen haber veren, Muhammed-i
Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kimdir ve kim olabilir?
Hem Kütüb-ü Enbiya'da, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Muhammed, Ahmed, Muhtar mânasında Süryanî ve İbranî
isimleri var. İşte Hazret-i Şuayb'ın suhufunda ismi, Muhammed mânasında
"Müşeffah"tır.
Hem Tevrat'ta yine Muhammed mânasında
"Münhamenna", hem Nebiyy-ül Haram mânasında "Hımyata".
Zebur'da "El-Muhtar" ismiyle müsemmadır. Yine Tevrat'ta
"El-Hâtem-ül Hâtem". Hem Tevrat'ta ve Zebur'da "Mukîm-üs
Sünne". Hem Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'ta "Mazmaz"dır. Hem
Tevrat'ta "Ahyed"dir.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş:
اِسْمِى
فِى
الْقُرْآنِ
مُحَمَّدٌ
وَفِى
اْلاِنْجِيلِ
اَحْمَدُ
وَفِى التَّوْراةِ
اَحْيَدُ
buyurmuştur. Hem İncil'de, Esmâ-i Nebevîden "Sahib-ül Kadîbi ve-l
Hirave" yani "seyf ve asâ sahibi." Evet sahib-üs seyf enbiyalar
içinde en büyüğü; ümmetiyle cihada memur, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'dır. Yine İncil'de "Sahib-üt Tâc"dır. Evet "Sahib-üt
Tâc" ünvanı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mahsustur. Tâc, amâme
yani sarık demektir. Eski zamanda milletler içinde, milletçe umumiyet
itibariyle sarık ve agel saran, Kavm-i Arabdır. İncil'de "Sahib-üt
Tâc", kat'î olarak "Resul-i Ekrem" (Aleyhissalâtü Vesselâm)
demektir.
Hem İncil'de "El-Baraklit" veyahut
"El-Faraklit" ki İncil tefsirlerinde, "Hak ve bâtılı birbirinden
tefrik eden hakperest" mânası verilmiş ki; sonra gelecek insanları, hakka
sevkedecek zâtın ismidir.
İncil'in bir yerinde, Îsâ Aleyhisselâm demiş:
"Ben gideceğim; tâ
sh: » (M: 182)
dünyanın reisi
gelsin." Acaba Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'dan sonra dünyanın reisi olacak
ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın yerinde
insanları irşad edecek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kim
gelmiştir? Demek Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm ümmetine daima müjde ediyor ve haber
veriyor ki: Birisi gelecek, bana ihtiyaç kalmayacak. Ben, onun bir mukaddimesiyim
ve müjdecisiyim. Nasılki şu âyet-i kerime:
َواِذْ
قَالَ عِيسَى
ابْنُ
مَرْيَمَ يَا
بَنِى
اِسْرَائِيلَ
اِنِّى
رَسُولُ
اللّهِ اِلَيْكُمْ
مُصَدِّقًا
ِلمَا بَيْنَ
يَدَىَّ مِنَ
التَّوْرَيةِ
وَمُبَشِّرًا
بِرَسُولٍ
يَاْتِى مِنْ
بَعْدِى
اسْمُهُ
اَحْمَدُ
(Hâşiye) Evet İncil'de Hazret-i Îsâ
Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reisi
geleceğini ve o zâtı da bazı isimler ile yâdediyor. O isimler, elbette Süryanî
ve İbranîdirler. Ehl-i tahkik görmüşler. O isimler, "Ahmed, Muhammed,
Fârik-un Beyn-el Hakk-ı Ve-l Bâtıl" manâsındadırlar. Demek Îsâ
Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan beşaret veriyor.
(Hâşiye): اُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ Seyyah-ı meşhur Evliya Çelebi; Hazret-i Şem'un-u
Safa'nın türbesinde, ceylân derisinde yazılı İncil-i Şerîf'te, bu gelen âyeti
okumuştur. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında nâzil olan âyet: ايتون Bir oğlan, ازربيون yani: İbrahim neslinden ola, روفتون
Peygamber ola, لوغسلين yalancı olmaya, بنت
O'nun افزولات mevlidi Mekke ola, كه كالوشير sâlihlikle gelmiş ola, تونومنين onun mübarek adı مواميت
(Bu "Mevamit" kelimesi "Memed"den ve "Memed" dahi
"Muhammed"den tahrif edilmiş.) Ahmed Muhammed ola. اسفدوس Ona uyanlar, تاكرديس bu cihan ıssı olalar. بيست بيث
dahi, ol cihan ıssı ola.
sh: » (M: 183)
Suâl: Eğer desen: "Neden Hazret-i Îsâ
Aleyhisselâm, her nebiden ziyade müjde veriyor; başkalar yalnız haber
veriyorlar, müjde sureti azdır."
Elcevap: Çünki Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm,
Îsâ Aleyhisselâm'ı Yahudilerin müdhiş tekzibinden ve müdhiş iftiralarından ve
dinini müdhiş tahrifattan kurtarmakla beraber.. Îsâ Aleyhisselâm'ı tanımayan
Benî İsrail'in suubetli şeriatına mukabil, sühuletli ve câmi' ve ahkâmca
Şeriat-ı Îseviye'nin noksanını ikmal edecek bir şeriat-ı âliyeye sahibdir. İşte
onun için çok defa, "Âlemin Reisi geliyor!" diye müjde veriyor.
İşte Tevrat, İncil, Zebur'da ve sair suhuf-u
enbiyada çok ehemmiyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var, çok
âyetler var. Nasıl bir kısım nümunelerini gösterdik. Hem çok namlar ile o
kitablarda mezkûrdur. Acaba bütün bu Kütüb-ü Enbiyada bu kadar ehemmiyetle,
mükerrer âyetlerde bahsettikleri, Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan başka kim olabilir?..
İKİNCİ KISIM: İrhâsâttan ve delâil-i
nübüvvetten maksad şudur ki: Bi'set-i Ahmediyeden evvel, zaman-ı fetrette
kâhinler, hem o zamanın bir derece evliya ve ârif-i billah olan bir kısım
insanları; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini haber vermişler
ve ihbarlarını da neşretmişler, şiirleriyle gelecek asırlara bırakmışlar. Onlar
çoktur; biz, ehl-i siyer ve tarihin nakil ve kabul ettikleri meşhur ve münteşir
olan bir kısmını zikredeceğiz. Ezcümle:
Yemen padişahlarından Tübba' isminde bir
melik, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını eski kitablarda görmüş,
îman etmiş. Şöyle bir şiirini ilân etmiş:
شَهِدْتُ
عَلَى
اَحْمَدَ
اَنَّهُ
رَسُولٌ مِنَ
اللّهِ
بَارِى
النَّسَمِ
فَلَوْ
مُدَّ
عُمْرِى
اِلَى
عُمْرِهِ
لَكُنْتُ
وَزِيرًا
لَهُ وَابْنَ
عَمٍّ
Yani: "Ben Ahmed'in (A.S.M.) Risâletini
tasdik ediyorum. Ben onun zamanına yetişseydim, ona vezir ve ammizade
olurdum." (Yani, Ali gibi ona fedai bir hâdim olurdum.)
İkincisi: Meşhur Kuss İbn-i Sâide ki, kavm-i
Arabın en meşhur
sh: » (M: 184)
ve mühim hatibi ve
muvahhid bir zât-ı ruşenzamirdir. İşte şu zât da, bi'set-i Nebevîden evvel
Risâlet-i Ahmediyeyi şu şiirle ilân ediyor:
اَرْسَلَ
فِينَا
اَحْمَدَ
خَيْرَ
نَبِىٍّ قَدْ
بُعِثَ { صَلّىَ
عَلَيْهِ
اللّهُ مَا
عَجَّلَهُ
رَكْبٌ وَ
حُثَّ
Üçüncüsü: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın ecdadından olan Kâ'b İbn-i Lüeyy, Nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.)
ilham eseri olarak şöyle ilân etmiş:
عَلَى
غَفْلَةٍ
يَاْتِى
النَّبِىُّ
مُحَمَّدٌ
فَيُخْبِرُ
اَخْبَارًا
صَدُوقًا
خَبِيرُهَا
Yani: "Füc'eten, Muhammed-ün Nebi
gelecek, doğru haberleri verecek."
Dördüncüsü: Yemen padişahlarından Seyf İbn-i
Zîyezen, kütüb-ü sâbıkada Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın evsafını
görmüş; îman etmiş, müştak olmuş idi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
ceddi Abdülmuttalib Yemen'e kafile-i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen
onları çağırmış. Onlara demiş ki:
اِذَا
وُلِدَ
بِتِهَامَةَ
وَلَدٌ
بَيْنَ كَتْفَيْهِ
شَامَةٌ
كَانَتْ لَهُ
اْلاِمَامَةُ
وَاِنَّكَ
يَا عَبْدَ
الْمُطَّلِبِ
لَجَدُّهُ
Yani: "Hicaz'da bir çocuk dünyaya gelir.
Onun iki omuzu arasında hâtem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara
imam olacak!" Sonra gizli Abdülmuttalib'i çağırmış, "O çocuğun ceddi
de sensin" diye kerâmetkârane, bi'setten evvel haber vermiş.
Beşincisi: Varaka İbn-i Nevfel (Hatice-i
Kübra'nın ammizadelerinden) bidayet-i vahiyde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm telaş etmiş. Hatice-i Kübra o hâdiseyi, meşhur Varaka İbn-i Nevfel'e
hikâye etmiş. Varaka demiş: "Onu bana gönder." Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm Varaka'nın yanına gitmiş, mebde'-i vahiydeki vaziyeti
hikâye etmiş. Varaka demiş:
بَشِّرْ
يَا
مُحَمَّدُ
اِنِّى
اَشْهَدُ اَنَّكَ
اَنْتَ
النَّبِىُّ
الْمُنْتَظَرُ
وَبَشَّرَ
بِكَ عِيسَى
Yani: "Telaş etme, o halet vahiydir. Sana
müjde! İntizar edilen Nebi sensin! Îsâ, seninle müjde vermiş.."
sh: » (M: 185)
Altıncısı: Askelân-ul Hımyerî nam ârif-i
billah, bi'setten evvel Kureyşîleri gördüğü vakit, "İçinizde dâvâ-yı
nübüvvet eden var mı?" "Yok" derlerdi. Sonra bi'set vaktinde
yine sormuş; "Evet" demişler, "Biri dâvâ-yı nübüvvet
ediyor." Demiş: "İşte âlem onu bekliyor."
Yedincisi: Nasara ulema-yı benamından İbn-ül
Alâ, bi'setten ve Peygamber'i görmeden evvel haber vermiş. Sonra gelmiş.
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş demiş:
وَالَّذِى
بَعَثَكَ
بِالْحَقِّ
لَقَدْ وَجَدْتُ
صِفَتَكَ فِى
اْلاِنْجِيلِ
وَبَشَّرَ
بِكَ ابْنُ الْبَتُولِ
Yani: "Ben
senin sıfatını İncil'de gördüm, îman ettim. İbn-i Meryem, İncil'de senin
geleceğini müjde etmiş."
Sekizincisi: Bahsi geçen Habeş padişahı Necaşî
demiş:
لَيْتَ لِى
خِدْمَتَهُ
بَدَلاً عَنْ
هذِهِ السَّلْطَنَةِ Yani: "Keşki şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanatın pek
fevkindedir."
Şimdi ilham-ı Rabbanî ile gaibden haber veren
bu âriflerden sonra; gaibden ruh ve cinn vasıtasıyla haber veren kâhinler, pek
sarih bir surette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın geleceğini ve
nübüvvetini haber vermişler. Onlar çoktur; biz, onlardan meşhurları ve manevî
tevatür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını
zikredeceğiz. Onların uzun kıssalarını ve sözlerini siyer kitablarına havale
edip, yalnız icmalen bahsedeceğiz.
Birincisi: Şıkk isminde meşhur bir kâhindir
ki; bir gözü, bir eli, bir ayağı varmış. Âdeta yarım insan... İşte o kâhin,
manevî tevatür derecesinde kat'î bir surette tarihlere geçmiş ki; Risâlet-i
Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı haber verip, mükerreren söylemiştir.
İkincisi: Meşhur Şam kâhini Satih'tir ki;
kemiksiz, âdeta âzâsız bir vücud, yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok
da yaşamış bir kâhindir. Gaibden verdiği doğru haberler, o zaman insanlarda
şöhret bulmuş. Hattâ Kisra (yani Fars padişahı) gördüğü acîb
sh: » (M: 186)
rü'yayı ve
velâdet-i Ahmediye (A.S.M.) zamanında sarayın ondört şerefesinin düşmesinin
sırrını Satih'ten sormak için, Muyzan denilen âlim bir elçisini göndermiş. Satih
demiş: "Ondört zât sizlerde hâkimiyet edecek, sonra saltanatınız
mahvolacak. Hem birisi gelecek, bir din izhar edecek. İşte o sizin din ve
devletinizi kaldıracak!" mealinde Kisra'ya haber göndermiş. İşte o Satih,
sarih bir surette, âhirzaman peygamberinin gelmesini haber vermiş.
Hem kâhinlerden Sevad İbn-i Karib-id Devsî ve
Hunâfir ve Ef'asiye Necran ve Cizl İbn-i Cizl-il Kindî ve İbn-i Halasat-ed
Devsî ve Fatıma Bint-i Nu'man-ı Neccariye gibi meşhur kâhinler, siyer ve tarih
kitablarında tafsilen beyan ettikleri vecih üzere; âhirzaman peygamberinin
geleceğini, o peygamber de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu haber
vermişler.
Hem Hazret-i Osman'ın akrabasından Sa'd İbn-i
Bint-i Küreyz kâhinlik vasıtasıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
nübüvvetini gaibden haber almış. Bidayet-i İslâmiyette Hazret-i Osman-ı
Zinnureyn'e demiş ki: "Sen git iman et." Osman bidayette gelmiş, îman
etmiş. İşte o Sa'd o vakıayı böyle bir şiir ile söylüyor:
هَدَى
اللّهُ
عُثْمَانًا
بِقَوْلِى
اِلَى الَّتِى
بِهَا رُشْدُهُ
وَ اللّهُ
يَهْدِى
اِلَى
الْحَقِّ
Hem kâhinler gibi; "hâtif" denilen,
şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın geleceğini mükerreren haber vermişler. Ezcümle:
Zeyyab İbn-ül Haris'e hâtif-i cinnî böyle bağırmış,
onun ve başkasının sebeb-i İslâmı olmuş:
يَا
ذَيَابُ يَا
ذَيَابُ يَا
ذَيَابُ
اِسْمَعِ
الْعَجَبَ
الْعُجَابَ
بُعِثَ
مُحَمَّدٌ
بِالْكِتَابِ
يَدْعُو بِمَكَّةَ
فَلاَ
يُجَابُ
Yine bir hâtif-i cinnî, Sâmia İbn-i Karret-il
Gatafanî'ye böyle bağırmış, bazılarını îmana getirmiştir: جَاءَ
الْحَقُّ
فَسَطَعَ وَ
دُمِّرَ
بَاطِلٌ
فَانْقَمَعَ
Bu hâtiflerin beşaretleri
sh: » (M: 187)
ve haber vermeleri pek meşhurdur ve çoktur.
Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler;
öyle de sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risâletini haber vermişler. Ezcümle:
Kıssa-i meşhuredendir ki: Mâzen Kabilesinin
sanemi bağırıp demiş:
هذَا
النَّبِىُّ
الْمُرْسَلُ
جَاءَ بِالْحَقِّ
الْمُنْزَلِ diyerek, Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber vermiş.
Hem Abbas İbn-i Mirdas'ın sebeb-i İslâmiyeti olan meşhur vakıa şudur ki: Dımar
namında bir sanemi varmış; o sanem, bir gün böyle bir ses vermiş:
اَوْدَى
ضَمَارُ
وَكَانَ
يُعْبَدُ
مُدَّةً قَبْلَ
الْبَيَانِ
مِنَ
النَّبِىِّ
مُحَمَّدٍ
Yani: "Muhammed gelmeden evvel bana
ibadet ediliyordu, şimdi Muhammed'in beyanı gelmiş; daha o dalalet
olamaz."
Hazret-i Ömer, İslâmiyetten evvel saneme
kesilen bir kurbandan böyle işitmiş:
يَا
آلَ
الذَّبِيحِ
اَمْرٌ
نَجِيحٌ
رَجُلٌ فَصِيحٌ
يَقُولُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ
İşte bu nümuneler gibi çok vakıalar var,
mevsuk kitablar kabul edip nakletmişler.
Nasılki kâhinler, ârif-i billahlar, hâtifler,
hattâ sanemler ve kurbanlar, Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber vermişler;
herbir hâdise dahi, bir kısım insanların îmanına sebeb olmuş. Öyle de, bazı
taşlar üstünde ve kabirlerde ve kabirlerin mezar taşlarında hatt-ı kadim ile مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَمِينٌ gibi ibareler bulunmuş; onunla bir kısım insanlar
îmana gelmişler. Evet hatt-ı kadim ile bazı taşlarda bulunan مُحَمَّدٌ مُصْلِحٌ اَمِينٌ , Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan ibarettir.
Çünki ondan evvel, zamanına pek yakın, yalnız yedi Muhammed ismi var, başka
yoktur. O yedi adamın hiçbir cihetle "Muslih-i Emîn" tabirine
liyakatları yoktur.
ÜÇÜNCÜ KISIM: İrhâsâttan Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Ves-
sh: » (M: 188)
selâm'ın veladeti
hengâmında vücuda gelen hârikalardır ve hâdiselerdir. O hâdiseler, onun
veladetiyle alâkadar bir surette vücuda gelmiş.
Hem bi'setten evvel bazı hâdiseler var ki,
doğrudan doğruya birer mu'cizesidir. Bunlar çoktur. Nümune olarak, meşhur olmuş
ve eimme-i hadîs kabul etmiş ve sıhhatleri tahakkuk etmiş birkaç nümuneyi
zikredeceğiz:
Birincisi: Veladet-i Nebevî gecesinde hem
annesi, hem annesinin yanında bulunan Osman İbn-il Âs'ın annesi, hem
Abdurrahman İbn-i Avf'ın annesinin gördükleri azîm bir nurdur ki; üçü de
demişler: "Veladeti ânında biz öyle bir nur gördük ki; o nur, maşrık ve
mağribi bize aydınlattırdı."
İkincisi: O gece Kâ'be'deki sanemlerin çoğu
başı aşağı düşmüş.
Üçüncüsü: Meşhur Kisra'nın eyvânı (yani
saray-ı meşhûresi) o gece sallanıp inşikak etmesi ve ondört şerefesinin
düşmesidir.
Dördüncüsü: Sava'nın takdis edilen küçük
denizinin o gecede yere batması ve İstahr-Âbad'da bin senedir daima iş'al
edilen, yanan ve sönmeyen, Mecusîlerin Mâbud ittihaz ettikleri ateşin, veladet
gecesinde sönmesi. İşte şu üç-dört hâdise işarettir ki: O yeni dünyaya gelen
zât; ateşperestliği kaldıracak, Fars saltanatının sarayını parçalayacak, izn-i
İlâhî ile olmayan şeylerin takdisini men'edecektir.
Beşincisi: Çendan veladet gecesinde değil,
fakat veladete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de irhasat-ı Ahmediyedir
ki (A.S.M.), Sure-i اَلَمْ تَرَ كَيْفَ de nass-ı kat'î ile beyan edilen "Vak'a-i
Fil"dir ki; Kâ'be'yi tahrib etmek için, Ebrehe namında Habeş Meliki gelip,
Fil-i Mahmudî namında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu
vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebabil kuşları onları mağlub
etmiş ve perişan etmiş, kaçmışlar. Bu kıssa-i acîbe, tarih kitablarında tafsilen
meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i
nübüvvetindendir. Çünki veladete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve
sevgili vatanı olan Kâ'be-i Mükerreme, gaybî ve hârika bir surette Ebrehe'nin
tahribinden kurtulmuştur.
sh: » (M: 189)
Altıncısı: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm küçüklüğünde Halime-i Sa'diye'nin yanında iken, Halime ve Halime'nin
zevcinin şehadetleriyle; güneşten rahatsız olmamak için, çok defa üstünde bir
bulut parçasının ona gölge ettiğini görmüşler ve halka söylemişler ve o vakıa
sıhhatle şöhret bulmuş.
Hem Şam tarafına oniki yaşında iken gittiği
vakit, Buheyra-yı Râhib'in şehadetiyle, bir parça bulut, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başına gölge ettiğini görmüş ve göstermiş.
Hem yine bi'setten evvel Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, bir defa Hatice-i Kübra'nın Meysere ismindeki
hizmetkârıyla ticaretten geldiği zaman, Hatice-i Kübra, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın başında iki meleğin bulut tarzında gölge ettiklerini
görmüş. Kendi hizmetkârı olan Meysere'ye demiş. Meysere dahi Hatice-i Kübra'ya
demiş: "Bütün seferimizde ben öyle görüyordum."
Yedincisi: Nakl-i sahih ile sabittir ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bi'setten evvel bir ağacın altında
oturdu; o yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, onun başı üzerine
eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.
Sekizincisi: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm ufak iken, Ebu Tâlib'in evinde kalıyordu. Ebu Tâlib, çoluk ve çocuğu
ile onunla beraber yerlerse, karınları doyardı. Ne vakit o zât yemekte
bulunmazsa, tok olmuyorlardı. Şu hâdise hem meşhurdur, hem kat'îdir.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
küçüklüğünde ona bakan ve hizmet eden Ümm-ü Eymen demiş: "Hiçbir vakit
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm açlık ve susuzluktan şikayet etmedi, ne
küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde."
Dokuzuncusu: Murdiası olan Halîme-i
Sa'diye'nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilafına olarak çok
bereketi ve ziyade olmasıdır. Bu vakıa hem meşhurdur, hem kat'îdir.
Hem sinek onu taciz etmezdi, onun cesed-i
mübarekine ve libasına konmazdı. Nasılki evlâdından olan Seyyid Abdülkadir-i
Geylanî (K.S.) dahi, ceddinden o hali irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.
sh: » (M: 190)
Onuncusu: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
dünyaya geldikten sonra, bahusus veladet gecesinde, yıldızların düşmesinin
çoğalmasıdır ki; şu hâdise Onbeşinci Söz'de kat'iyen bürhanlarıyla isbat
ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukutu, şeyatîn ve cinlerin gaybî haberlerden
kesilmesine alâmet ve işarettir. İşte mâdem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile
karışık, kâhinlerin ve gaibden haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına sed
çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe îras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet
bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'an nâzil olduktan sonra onlara hâtime
çekti. Hattâ çok kâhinler îmana geldiler. Çünki daha cinler taifesinden olan
muhbirlerini bulamadılar. Demek Kur'an hâtime çekmişti. İşte eski zaman
kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar suretinde yine bir nevi kâhinlik Avrupa'da
ispirtizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise...
Elhâsıl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın nübüvvetinden evvel nübüvvetini tasdik ettiren ve tasdik eden pek
çok vakıalar, pek çok zâtlar zâhir olmuşlar. Evet dünyaya manen reis olacak
(Hâşiye) ve dünyanın manevî şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa
yapacak ve dünyanın mahlukatının kıymetlerini ilân edecek ve cin ve inse
saadet-i ebediyeye yol gösterecek ve fâni cin ve insi idam-ı ebedîden
kurtaracak ve dünyanın hikmet-i hilkatini ve tılsım-ı muğlakını ve muammasını
açacak ve Hâlık-ı Kâinat'ın makasıdını bilecek ve bildirecek ve o Hâlık'ı
tanıyıp umuma tanıttıracak bir Zât; elbette o daha gelmeden herşey, her nev',
her taife onun geleceğini sevecek ve bekleyecek ve hüsn-ü istikbal edecek ve
alkışlayacak ve Hâlıkı tarafından bildirilirse, o da bildirecek. Nasılki sâbık
işaretlerde ve misâllerde gördük ki; her bir nev-i mahlukat, onu hüsn-ü
istikbal ediyor gibi mu'cizatını gösteriyorlar, mu'cize lisanıyla nübüvvetini
tasdik ediyorlar.
ONYEDİNCİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın Kur'andan sonra en büyük mu'cizesi, kendi zâtıdır. Yani onda
içtima' etmiş ahlâk-ı âliyedir ki; herbir haslette en yüksek tabaka-
________________________________
(Hâşiye): Evet Sultan-ı LEVLÂKE LEVLÂK, öyle
bir reistir ki: Bin üçyüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birinci asırdan
sonra herbir asırda lâakal üçyüz elli milyon tebaası ve raiyeti vardır. Küre-i
Arz'ın yarısını bayrağı altına almış ve tebaası, kemal-i teslimiyetle ona
hergün salât ü selâm ile tecdid-i biat ederek emirlerine itaat ederler.
sh: » (M: 191)
da olduğuna, dost
ve düşman ittifak ediyorlar. Hattâ şecaat kahramanı Hazret-i Ali, mükerreren
diyordu: "Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın arkasına iltica edip tahassun ediyorduk." Ve hâkeza... Bütün
ahlâk-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye mâlik idi. Şu
mu'cize-i ekberi, Allâme-i Mağrib Kadı Iyaz'ın Şifa-i Şerif'ine havale ediyoruz.
Elhak o zât, o mu'cize-i ahlâk-ı hamîdeyi pek güzel beyan edip isbat etmiştir.
Hem pek büyük ve dost ve düşmanla musaddak bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M)
şeriat-ı kübrasıdır ki, ne misli gelmiş ve ne de gelecek. Şu mu'cize-i âzamın
bir derece beyanını, bütün yazdığımız otuzüç Söz ve otuzüç Mektub'a ve otuzbir
Lem'aya ve onüç Şua'ya havale ediyoruz.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
mütevatir ve kat'î bir mu'cize-i kübrası, şakk-ı Kamer'dir. Evet şu inşikak-ı
Kamer; çok tarîklerle mütevatir bir surette, İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i
Ömer, İmam-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok Eâzım-ı Sahâbeden müteaddid
tarîklerle haber verilmekle beraber, nass-ı Kur'anla: اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ âyeti, o mu'cize-i kübrayı âleme ilân etmiştir. O
zamanın inadcı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile
mukabele etmemişler, belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek
kâfirlerce dahi Kamer'in inşikakı kat'îdir. Şu mu'cize-i kübrayı, şakk-ı
Kamer'e dair yazdığımız Otuzbirinci Söz'e zeyl olan Şakk-ı Kamer Risalesi'ne
havale ederiz.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
nasılki Arz ahalisine inşikak-ı Kamer mu'cizesini göstermiş; öyle de Semavat
ahalisine Mi'rac mu'cize-i ekberini göstermiştir. İşte Mi'rac denilen şu mu'cize-i
azamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesi'ne havale ederiz. Çünki o risale, o
mu'cize-i kübrayı, ne kadar nuranî ve âlî ve doğru olduğunu kat'î bürhanlarla,
hattâ mülhidlere karşı da isbat etmiştir. Yalnız mu'cize-i Mi'racın mukaddimesi
olan Beyt-ül Makdis seyahatı ve sabahleyin Kureyş kavmi, ondan Beyt-ül
Makdis'in tarifatını istemesi üzerine hasıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz.
Şöyle ki:
Mi'rac gecesinin sabahında, Mi'racını Kureyş'e
haber verdi. Kureyş tekzib etti. Dediler: "Eğer Beyt-ül Makdis'e gitmiş
isen, Beyt-ül Makdis'in kapılarını ve duvarlarını ve ahvalini bize târif
sh: » (M: 192)
et!" Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki:
فَكَرَبْتُ
كَرْبًا لَمْ
اَكْرُبْ
مِثْلَهُ
قَطُّ
فَجَلّىَ
اللّهُ لِى
بَيْتَ
الْمَقْدِسِ
وَكَشَفَ الْحُجُبَ
بَيْنِى
وَبَيْنَهُ
حَتّىَ رَاَيْتُهُ
فَنَعَتُّهُ
وَ اَنَا
اَنْظُرُ اِلَيْهِ
Yani: "Onların tekziblerinden ve
suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden
Cenab-ı Hak, Beyt-ül Makdis'i bana gösterdi; ben de Beyt-ül Makdis'e bakıyorum,
birer birer herşey'i tarif ediyordum." İşte o vakit Kureyş baktılar ki,
Beyt-ül Makdis'ten doğru ve tam haber veriyor.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
Kureyş'e demiş ki: "Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm, kafileniz yarın
filân vakitte gelecek. Sonra o vakit, kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir
saat teehhür etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarı doğru çıkmak
için, ehl-i tahkikin tasdikiyle, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yani Arz, onun
sözünü doğru çıkarmak için vazifesini, seyahatını bir saat ta'til etmiştir ve o
ta'tili, Güneş'in sükûnetiyle göstermiştir. İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın birtek sözünün tasdiki için koca Arz vazifesini terkeder, koca
Güneş şahid olur. Böyle bir zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayan, ne derece
bedbaht olduğunu ve onu tasdik edip emrine سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla,
"Elhamdülillahi ale-l îman ve-l İslâm" de.
ONSEKİZİNCİ İŞARET: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en büyük ve ebedî ve yüzer delâil-i nübüvveti câmi'
ve kırk vecihle i'cazı isbat edilmiş bir mu'cizesi dahi, Kur'an-ı Hakîm'dir.
İşte şu mu'cize-i ekberin beyanına dair Yirmibeşinci Söz takriben yüzelli
sahifede, kırk vech-i i'cazını icmalen beyan ve isbat etmiştir. Öyle ise, şu
mahzen-i mu'cizat olan mu'cize-i azamı o Söz'e havale ederek, yalnız iki-üç
nükteyi beyan edeceğiz:
BİRİNCİ NÜKTE: Eğer denilse: İ'caz-ı Kur'an
belâgattadır. Halbuki umum tabakatın hakları var ki, i'cazında hisseleri
bulunsun. Halbuki belâgattaki i'cazı, binde ancak bir muhakkik âlim
anlayabilir?
sh: » (M: 193)
Elcevap: Kur'an-ı Hakîm'in her tabakaya karşı
bir nevi i'cazı vardır. Ve bir tarzda, i'cazının vücudunu ihsas eder. Meselâ:
Ehl-i belâgat ve fesahat tabakasına karşı, hârikulâde belâgattaki i'cazını
gösterir. Ve ehl-i şiir ve hitabet tabakasına karşı; garib, güzel, yüksek
üslûb-u bediin i'cazını gösterir. O üslûb herkesin hoşuna gittiği halde, kimse
taklid edemiyor. Mürur-u zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir.
Öyle muntazam bir nesir ve mensur bir nazımdır ki; hem âlî, hem tatlıdır. Hem
kâhinler ve gaibden haber verenler tabakasına karşı, hârikulâde ihbarat-ı
gaybiyedeki i'cazını gösterir. Ve ehl-i tarih ve hâdisat-ı âlem uleması
tabakasına karşı, Kur'andaki ihbarat ve hâdisat-ı ümem-i sâlife ve ahval ve
vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'cazını gösterir. Ve
içtimaiyat-ı beşeriye uleması ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur'anın
desatir-i kudsiyesindeki i'cazını gösterir. Evet o Kur'andan çıkan Şerîat-ı
Kübrâ, o sırr-ı i'cazı gösterir. Hem maarif-i İlâhiye ve hakaik-i kevniyede
tevağğul eden tabakaya karşı, Kur'andaki hakaik-i kudsiye-i İlâhiyedeki i'cazı
gösterir veya i'cazın vücudunu ihsas eder. Ve ehl-i tarîkat ve velayete karşı,
Kur'an bir deniz gibi daima temevvücde olan âyâtının esrarındaki i'cazını
gösterir ve hâkeza... Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar,
i'cazını gösterir. Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mâna fehmeden avam
tabakasına karşı, Kur'anın okunmasıyla başka kitablara benzemediğini, kulak
sahibi tasdik eder. Ve o âmi der ki: "Ya bu Kur'an bütün dinlediğimiz
kitabların aşağısındadır. Bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece
muhaldir. Öyle ise, bütün işitilen kitabların fevkindedir. Öyle ise,
mu'cizedir." İşte bu kulaklı âminin fehmettiği i'cazı, ona yardım için bir
derece îzah edeceğiz. Şöyle ki:
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan meydana çıktığı vakit
bütün âleme meydan okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:
Birisi: Dostlarında hiss-i taklidi; yani
sevgili Kur'anın üslûbuna karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak
hissi...
İkincisi: Düşmanlarda bir hiss-i tenkid ve
muaraza; yani Kur'an üslûbuna mukabele etmekle dava-yı i'cazı kırmak hissi...
İşte bu iki hiss-i şedid ile milyonlar Arabî
kitablar yazılmışlar, meydandadır. Şimdi bütün bu kitabların en belîğleri, en
fasihleri
sh: » (M: 194)
Kur'anla beraber okunduğu vakit, her kim
dinlese, kat'iyen diyecek ki; Kur'an bunların hiç birisine benzemiyor. Demek
Kur'an, umum bu kitabların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'an
umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhal olmakla beraber, hiç kimse,
hattâ şeytan bile olsa diyemez. (Hâşiye)
Öyle ise Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, yazılan
umum kitabların fevkindedir. Hattâ mânayı da fehmetmeyen cahil âmi tabakaya
karşı da Kur'an-ı Hakîm, usandırmamak suretiyle i'cazını gösterir. Evet o âmi,
cahil adam der ki: "En güzel, en meşhur bir beyti iki-üç defa işitsem,
bana usanç veriyor. Şu Kur'an ise hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyade dinlemesi
hoşuma gidiyor. Öyle ise bu insan sözü değildir."
Hem hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı
dahi, Kur'an-ı Hakîm o nazik, zaîf, basit ve bir sahife kitabı hıfzında
tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'an ve çok yerlerinde iltibas
ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin
teşabühüyle beraber; kemal-i sühuletle, kolaylıkla o çocukların hâfızalarında
yerleşmesi suretinde, i'cazını onlara dahi gösterir.
Hattâ az sözden ve gürültüden müteessir olan
hastalara ve sekeratta olanlara karşı Kur'anın zemzemesi ve sadası; zemzem suyu
gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nevi i'cazını onlara da ihsas
eder.
Elhasıl: Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı
insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i'cazını gösterir veya i'cazının
vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan
(Hâşiye-1) kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'anın bir nevi
alâmet-i i'cazı vardır. Şöyle ki:
______________________
(Hâşiye): Yirmialtıncı Mektub'un ehemmiyetli
Birinci Mebhası, şu cümlenin Hâşiyesi ve izahıdır.
(Hâşiye-1): Yalnız gözü bulunan; kulaksız,
kalbsiz tabakasına karşı vech-i i'cazı, burada gayet mücmel ve muhtasar ve
nâkıs kalmıştır. Fakat bu vech-i i'cazı Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu Mektublarda
(Hâşiyecik) gayet parlak ve nuranî ve zâhir ve bâhir gösterilmiştir, hattâ
körler de görebilir. O vech-i i'câzı gösterecek bir Kur'an yazdırdık. İNŞÂALLAH
tab' edilecek, herkes de o güzel vechi görecektir.
(Hâşiyecik): Otuzuncu Mektub pek parlak
tasavvur ve niyet edilmişti; fakat yerini başkasına, İşârat-ül-i'câza verdi.
Kendisi meydana çıkmadı.
sh: » (M: 195)
Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ:
Sure-i Kehf'de وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ kelimesi altında yapraklar delinse; Sure-i Fâtır'daki
قِطْمِيرٍ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi
de anlaşılacak. Ve Sure-i Yâsin'de iki defa مُحْضَرُونَ birbiri üstüne; Vessâffat'taki مُحْضَرِينَ ve مُحْضَرُونَ hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse,
ötekiler az bir inhirafla görünecek. Meselâ: Sure-i Sebe'in âhirinde, Sure-i
Fâtır'ın evvelindeki iki مَثْنَى birbirine bakar. Bütün Kur'anda yalnız üç مَثْنَى dan ikisi birbirine bakmaları tesadüfî olamaz. Ve
bunların emsâli pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş-altı yerde yapraklar
arkasında, az bir inhirafla birbirine bakıyorlar. Ve Kur'anın birbirine bakan
iki sahifesinde, birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'anı
ben gördüm. "Şu vaziyet dahi, bir nevi mu'cizenin emaresidir", o
vakit dedim. Daha sonra baktım ki: Kur'anın, müteaddid yapraklar arkasında
birbirine bakar çok cümleleri var ki, manidar bir surette birbirine bakar. İşte
tertib-i Kur'an irşad-ı Nebevî ile, münteşir ve matbu' Kur'anlar da ilham-ı
İlahî ile olduğundan; Kur'an-ı Hakîm'in nakşında ve o hattında, bir nevi
alâmet-i i'caz işareti var. Çünki o vaziyet, ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i
beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam
muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.
Hem Kur'anın Medine'de nâzil olan mutavassıt
ve uzun surelerinin herbir sahifesinde "Lafzullah" pek bedi' bir
tarzda tekrar edilmiş. Ağleben ya beş, ya altı, ya yedi, ya sekiz, ya dokuz, ya
onbir aded tekrar ile beraber bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen
sahifede güzel ve manidar bir münasebet-i adediye gösterir. (Hâşiye: 1, 2, 3,
4)
_________________________
(Hâşiye-1): Hem ehl-i zikir ve münacata karşı,
Kur'anın zînetli ve kafiyeli lâfzı ve fesâhatlı, san'atlı üslûbu ve nazarı
kendine çevirecek belâgatın mezâyâsı çok olmakla beraber; ulvî ciddiyeti ve
İlâhî huzuru ve cem'iyet-i hatırı veriyor, ihlâl etmiyor. Halbuki o çeşit
mezâyâ-yı fesâhat ve san'at-ı lâfzıye ve nazm ve kafiye; ciddiyeti ihlâl eder,
zarafeti işmam ediyor, huzuru
sh: » (M: 196)
İKİNCİ NÜKTE: Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm'ın
zamanında sihrin revacı olduğundan, mühim mu'cizatı ona benzer bir tarzda
geldiği; ve Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın zamanında ilm-i tıb revaçta
olduğundan, mu'cizatının galibi o cinsten geldiği gibi, Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dahi zamanında Cezîret-ül Arab'da en ziyade revaçda
dört şey idi:
__________________________________
bozar, nazarı
dağıtır. Hattâ münacatın en latifi ve en ciddîsi ve en ulvî nazımlı ve Mısır'ın
kaht u galasının sebeb-i ref'i olan İmam-ı Şafiî'nin meşhur bir münacatını çok
defa okuyordum; gördüm ki: Nazımlı, kafiyeli olduğu için münacatın ulvî
ciddiyetini ihlâl eder. Sekiz-dokuz senedir virdimdir. Hakikî ciddiyeti, ondaki
kafiye ve nazımla birleştiremedim. Ondan anladım ki: Kur'anın has, fıtrî,
mümtaz olan kafiyelerinde nazm ve mezayasında bir nevi i'cazı var ki; hakikî
ciddiyeti ve tam huzuru muhafaza eder, ihlâl etmez. İşte ehl-i münacat ve zikr,
bu nevi i'cazı aklen fehmetmezse de kalben hisseder.
(Hâşiye-2): Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın manevî
bir sırr-ı i'cazı şudur ki: Kur'an, İsm-i A'zam'a mazhar olan Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın pek büyük ve pek parlak derece-i îmanını ifade
ediyor.
Hem mukaddes bir harita gibi âlem-i âhiretin
ve âlem-i rububiyetin yüksek hakikatlarını beyan eden, gayet büyük ve geniş ve
âlî olan hak dinin mertebe-i ulviyesini fıtrî bir tarzda ifade ediyor, ders
veriyor.
Hem Hâlık-ı Kâinat'ın umum mevcudatın Rabbi
cihetinde, hadsiz izzet ve haşmetiyle hitabını ifade ediyor. Elbette bu
suretteki ifade-i Furkan'a ve bu tarzdaki beyan-ı Kur'ana karşı, قُلْ
لَئِنِ
اجْتَمَعَتِ
اْلاِنْسُ
وَاْلجِنُّ
عَلَى اَنْ
يَاْتُوا
ِبمِثْلِ
هذَا اْلقُرْآنِ
لاَ
يَاْتُونَ
ِبمِثْلِهِ sırrıyla bütün ukûl-ü beşeriye ittihad etse, bir tek
akıl olsa dahi karşısına çıkamaz, muaraza edemez. اَيْنَ
الثَّرَا
مِنَ
الثُّرَيَّا Çünki şu üç esas nokta-i nazarında, kat'iyen kabil-i
taklid değildir ve tanzir edilmez!..
(Hâşiye-3): Kur'an-ı Hakîm'in umum sahifeleri
âhirinde âyet tamam oluyor. Güzel bir kafiye ile nihayeti hitam buluyor. Bunun
sırrı şudur ki: En büyük âyet olan Müdayene âyeti sahifeler için, Sure-i İhlas
ve Kevser satırlar için bir vâhid-i kıyasî ittihaz edildiğinden, Kur'an-ı
Hakîm'in bu güzel meziyeti ve i'caz alâmeti görülüyor.
(Hâşiye-4): Bu makamın bu mebhasında gayet
ehemmiyetli ve haşmetli ve büyük ve Risale-i Nur'un muvaffakıyeti noktasında
gayet zînetli ve sevimli ve müşevvik kerâmetin, pek az ve cüz'î vaziyet ve
kısacık nümunelerine ve küçücük emarelerine, acelelik belasıyla iktifa edilmiş.
Halbuki o büyük hakikat ve o sevimli kerâmet ise, tevafuk namıyla beş-altı
nevileri ile Risale-i Nur'un bir silsile-i kerâmetini ve Kur'anın göze görünen
bir nevi i'cazının lemaatını ve rumuzat-ı gaybiyenin bir menba-ı işaratını
teşkil ediyor. Sonradan, Kur'anda "Lafzullah"ın tevafukundan çıkan
bir lem'a-i i'cazı gösteren yaldız ile bir Kur'an yazdırıldı. Hem Rumuzât-ı
Semâniye namındaki sekiz küçük risaleler, hurufat-ı Kur'aniyenin tevafukatından
çıkan münasebet-i latife ve işarat-ı gaybiyelerinin beyanında te'lif edildi.
Hem Risale-i Nur'u tevafuk sırrıyla tasdik ve takdir ve tahsin eden Keramet-i
Gavsiye ve üç Keramet-i Aleviye ve İşarat-ı Kur'aniye namındaki beş adet
risaleler yazıldı. Demek Mu'cizat-ı Ahmediye'nin te'lifinde o büyük hakikat
icmalen hissedilmiş; fakat maatteessüf müellif yalnız bir tırnağını görüp
göstermiş, daha arkasına bakmayarak koşup gitmiş.
sh: » (M: 197)
Birincisi: Belâgat ve fesâhat.
İkincisi: Şiir ve hitabet.
Üçüncüsü: Kâhinlik ve gaibden haber vermek.
Dördüncüsü: Hâdisat-ı maziyeyi ve vakıat-ı
kevniyeyi bilmek idi.
İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan geldiği zaman,
bu dört nevi malûmat sahiblerine karşı meydan okudu:
Başta ehl-i belâgata birden diz çöktürdü.
Hayretle Kur'anı dinlediler.
İkincisi ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam
nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki,
parmaklarını ısırttı. Altun ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâ'be
duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur "Muallakat-ı Seb'a"larını
indirtti, kıymetten düşürdü.
Hem gaibden haber veren kâhinleri ve sâhirleri
susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi.
Kâhinliğe hâtime çektirdi.
Hem ümem-i salifenin vekayiine ve hâdisat-ı
âlemin ahvaline vâkıf olanları hurafattan ve yalandan kurtarıp, hakikî
hâdisat-ı maziyeyi ve nurlu olan vekayi-i âlemi onlara ders verdi.
İşte bu dört tabaka, Kur'ana karşı kemal-i
hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakird oldular. Hiçbirisi, hiçbir
vakit birtek sureyle muarazaya kalkışamadılar.
Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse
muaraza edemedi ve muaraza kabil değil?
Elcevap: Eğer muaraza mümkün olsaydı, herhalde
teşebbüs edilecekti. Çünki muarazaya ihtiyaç şedid idi. Zira dinleri, malları,
sh: » (M: 198)
canları, iyalleri
tehlikeye düşüyor. Muaraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muaraza mümkün
olsaydı, herhalde muaraza edecektiler. Eğer muaraza edilseydi, muaraza
taraftarları kâfirler, münafıklar çok, hem pek çok olduğundan herhalde
muarazaya taraftar çıkıp iltizam ederek, herkese neşredeceklerdi. -Nasıl ki
İslâmiyetin aleyhinde herşey'i neşretmişler.- Eğer neşretseydiler ve muaraza
olsaydı; her halde tarihlere, kitablara şaşaalı bir surette geçecekti. İşte
meydanda bütün tarihler, kitablar; hiçbirisinde Müseylime-i Kezzab'ın birkaç
fıkrasından başka yoktur. Halbuki Kur'an-ı Hakîm, yirmiüç sene mütemadiyen
damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu. Ve der
idi ki:
"Şu Kur'anın, Muhammed-ül Emin gibi bir
ümmîden nazîrini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmi
olmasın, gayet âlim ve kâtib olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; birtek zât
olmasın, bütün âlimleriniz, belîğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin..
hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da
yapamayacaksınız; eskiden yazılmış belîğ eserlerden de istifade edip, hattâ
gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'anın nazîrini gösteriniz, yapınız. Haydi
bunu da yapamıyorsunuz; Kur'anın mecmuuna olmasın da, yalnız on suresinin
nazîrini getiriniz. Haydi on suresine mukabil hakikî doğru olarak bir nazîre
getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız
nazmına ve belâgatına nazîre olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz;
birtek suresinin nazîrini getiriniz. Haydi sure uzun olmasın, kısa bir sure
olsun nazîrini getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette
de tehlikeye düşecektir!"
İşte sekiz tabakada, ilzam suretinde, Kur'an-ı
Hakîm yirmiüç senede değil, belki bin üçyüz senede bütün ins ü cinne karşı bu
meydanı okumuş ve okuyor. Halbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve
iyalini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyar ederek, en
kolay ve en kısa olan muaraza yolunu terkettiler. Demek muaraza yolu mümkün
değildi.
İşte hiçbir akıl, hususan o zamanda Ceziret-ül
Arabdaki adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar; birtek edibleri,
Kur'anın birtek suresine nazîre yapıp Kur'anın hücumundan kurtulmasını temin
ederek, kısa ve kolay yolu terkedip can, mal,
sh: » (M: 199)
iyalini
tehlikeye atıp en müşkilâtlı yola sülûk eder mi?
Elhasıl: Meşhur Câhız'ın dediği gibi:
"Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur
oldular..."
Eğer denilse: Bazı muhakkik ulema demişler ki:
"Kur'anın bir suresine değil; birtek âyetine, hattâ birtek cümlesine,
hattâ birtek kelimesine muaraza edilmez ve edilmemiş." Bu sözler mübalağa
görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünki beşerin sözlerinde Kur'an cümlelerine
benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir?
Elcevap: İ'caz-ı Kur'anda iki mezheb var.
Mezheb-i ekser ve racih odur ki, Kur'andaki letaif-i belâgat ve mezaya-yı
maânî, kudret-i beşerin fevkindedir.
İkinci mercuh mezheb odur ki:
Kur'anın bir suresine muaraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenâb-ı Hak,
mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men'etmiş. Nasılki bir adam ayağa
kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki: "Sen
kalkamayacaksın!" O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha,
Sarfe Mezhebi denilir. Yani Cenâb-ı Hak cinn ü insi men'etmiş ki, Kur'anın bir
suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cinn ü ins bir suresine
mukabele ederdi. İşte şu mezhebe göre, "Bir kelimesine de muaraza
edilmez" diyen ulemanın sözleri hakikattır. Çünki mâdem Cenâb-ı Hak, i'caz
için onları men'etmiş; muarazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da;
izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. Amma mezheb-i racih ve ekser olan
mezheb-i evvele göre dahi, o ulemanın beyan ettiği fikrin şöyle bir ince vechi
vardır ki: Kur'an-ı Hakîm'in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur
bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâgat, on münasebet bulunuyor.
Nasılki İşarat-ül İ'caz namındaki tefsirde, Fatiha'nın bazı cümleleri içinde ve
الم {
ذلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümuneleri
göstermişiz. Meselâ: Nasılki münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif
nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde
yerleştirmek; bütün o duvarı nukuşuyla bilmeye mütevakkıftır. Hem nasılki
insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebatını
ve vezaif-i acibesini ve gözün
sh: » (M:
200)
o vezaife karşı
vaziyetini bilmekle oluyor. Öyle de: Ehl-i hakikatın çok ileri giden bir kısmı,
Kur'anın kelimatında pek çok münasebatı ve sair âyetlerdeki cümlelere bakan
vücuhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulema-i ilm-i huruf daha ileri
gidip, bir harf-i Kur'anda, bir sahife kadar esrarı, ehline beyan ederek isbat
etmişler. Hem mâdem Hâlık-ı Külli Şey'in kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve
çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrardan müteşekkil bir cesed-i
manevîye kalb ve bir şecere-i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir.) İşte
insanın sözlerinde, Kur'anın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler
bulunabilir. Fakat Kur'anda, çok münasebat gözetilerek bir tarz ile
yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
hülâsat-ül hülâsa bir icmal-i mahiyeti için bir vakit Arabî ibare ile bir
tefekkür-ü hakikîyi, Cenâb-ı Hak benim kalbime ihsan etmişti. Şimdi aynen o
tefekkürü, Arabî olarak yazacağız, sonra manasını beyan edeceğiz. İşte:
سُبْحَانَ
مَنْ شَهِدَ
عَلَى
وَحْدَانِيَّتِهِ
وَصَرَّحَ
بِاَوْصَافِ
جَمَالِهِ وَجَلاَلِهِ
وَكَمَالِهِ
اَلْقُرْانُ
الْحَكِيمُ
الْمُنَوَّرُ
جِهَاتُهُ
السِّتُّ
اَلْحَاوِى
لِسِرِّ اِجْمَاعِ
كُلِّ كُتُبِ
اْلاَنْبِيَاءِ
وَاْلاَوْلِيَاءِ
وَالْمُوَحِّدِينَ
الْمُخْتَلِفِينَ
فِى
اْلاَعْصَارِ
وَالْمَشَارِبِ
وَالْمَسَالِكِ
الْمُتَّفِقِينَ
بِقُلُوبِهِمْ
وَعُقُولِهِمْ
عَلَى تَصْدِيقِ
اَسَاسَاتِ
الْقُرْانِ
وَكُلِّيَّاتِ
اَحْكَامِهِ
عَلَى وَجْهِ
اْلاِجْمَالِ
وَهُوَ
مَحْضُ
الْوَحْىِ بِاِجْمَاعِ
الْمُنْزِلِ
وَالْمُنْزَلِ
وَالْمُنْزَلِ
عَلَيْهِ
وَعَيْنُ
الْهِدَايَةِ
بِالْبَدَاهَةِ
وَمَعْدَنُ
اَنْوَارِ
اْلاِيمَانِ
بِالضَّرُورَةِ
وَمَجْمَعُ
الْحَقَائِقِ
بِالْيَقِينِ
وَمُوصِلٌ
اِلَى
السَّعَادَةِ
بِالْعَيَانِ
وَذُو
اْلاَثْمَارِ
الْكَامِلِينَ
بِالْمُشَاهَدَةِ
وَمَقْبُولُ
الْمَلَكِ
وَاْلاِنْسِ
وَالْجَانِّ
بِالْحَدْسِ
الصَّادِقِ
مِنْ
تَفَارِيقِ
اْلاَمَارَاتِ
sh: » (M: 201)
وَالْمُؤَيَّدُ
بِالدَّلاَئِلِ
الْعَقْلِيَّةِ
بِاِتِّفَاقِ
الْعُقَلاَءِ
الْكَامِلِينَ
وَالْمُصَدَّقُ
مِنْ جِهَةِ
الْفِطْرَةِ
السَّلِيمَةِ
بِشَهَادَةِ
اِطْمِئْنَانِ
الْوِجْدَانِ
وَالْمُعْجِزَةُ
اْلاَبَدِيَّةُ
الْبَاقِى
وَجْهُ
اِعْجَازِهِ عَلَى
مَرِّ
الزَّمَانِ
بِالْمُشَاهَدَةِ
وَالْمُنْبَسِطُ
دَائِرَةُ
اِرْشَادِهِ
مِنَ
اْلَمَلاِ
اْلاَعْلَى اِلَى
مَكْتَبِ
الصِّبْيَانِ
يَسْتَفِيدُ
مِنْ عَيْنِ
دَرْسٍ
اَلْمَلئِكَةُ
مَعَ الصَّبِيِّنَ
وَ كَذَا هُوَ
ذُو
الْبَصَرِ الْمُطْلَقِ
يَرَى
اْلاَشْيَاءَ
بِكَمَالِ
الْوُضُوحِ
وَالظُّهُورِ
وَيُحِيطُ
بِهَا
وَيُقَلِّبُ
الْعَالَمَ
فِى يَدِهِ
وَيُعَرِّفُهُ
لَنَا كَمَا
يُقَلِّبُ
صَانِعُ
السَّاعَةِ
السَّاعَةَ
فِى كَفِّهِ
وَيُعَرِّفُهَا
لِلنَّاسِ
فَهذَا
الْقُرْآنُ
الْعَظِيمُ
الشَّانِ
هُوَ الَّذِى
يَقُولُ
مُكَرَّرًا
اَللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ:
فَاعْلَمْ
اَنَّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ
İşte şu tefekkür-ü
Arabînin tercümesi ve meali şudur ki, yani: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın altı
ciheti parlaktır ve nurludur. Evham ve şübehat içine giremez. Çünki arkası
Arş'a dayanıyor; o cihette nur-u vahiy var. Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn
var. Ebede, âhirete el atmış; Cennet ve saadet nuru var. Üstünde sikke-i i'caz
parlıyor. Altında bürhan ve delil direkleri var. İçi hâlis hidayet. Sağı اَفَلاَ يَعْقِلُونَ ler ile ukûlü istintakla "Sadakte"
dedirtiyor. Solunda; kalblere ezvak-ı ruhanî vermekle, vicdanları istişhad
ederek "Bârekâllah" dediren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'a hangi köşeden,
hangi cihetten evham ve şübehatın hırsızları girebilir?
Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan asırları,
meşrebleri, meslekleri muhtelif olan enbiyanın, evliyanın, muvahhidînin
kitablarının sırr-ı icma'ını câmi'dir. Yani bütün o ehl-i kalb ve akıl,
Kur'an-ı Hakîm'in mücmel ahkâmını ve esasatını tasdik eder bir surette, o
esasatı kitablarında zikredip kabul etmişler. Demek onlar, Kur'an
sh: » (M:
202)
şecere-i semavîsinin
kökleri hükmündedirler. Hem Kur'an-ı Hakîm, vahye istinad ediyor ve vahiydir.
Çünki Kur'anı nâzil eden Zât-ı Zülcelal, mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile,
Kur'an vahiy olduğunu gösterir, isbat eder. Ve nâzil olan Kur'an dahi,
üstündeki i'caz ile gösterir ki, Arş'tan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bidayet-i vahiydeki telaşı ve nüzul-i
vahiy vaktindeki vaziyet-i bîhuşu ve herkesten ziyade Kur'ana karşı ihlas ve
hürmeti gösteriyor ki: Vahiy olup ezelden geliyor, ona misafir oluyor.
Hem o Kur'an bilbedahe mahz-ı hidayettir.
Çünki onun muhalifi, bilmüşahede küfrün dalaletidir. Hem bizzarure Kur'an
envar-ı imaniyenin madenidir. Elbette envar-ı imaniyenin aksi, zulümattır. Çok
Sözlerde bunu kat'î olarak isbat etmişiz.
Hem Kur'an bilyakîn hakaikın mecma'ıdır.
Hayalât ve hurafat, içine giremez. Teşkil ettiği hakikatlı âlem-i İslâmiyet,
izhar ettiği esaslı şeriat ve gösterdiği âlî kemalâtın şehadetiyle, âlem-i
gayba ait olan bahislerinde dahi, âlem-i şehadetteki bahisleri gibi, ayn-ı
hakaik olduğunu ve içinde hilaf bulunmadığını isbat eder.
Hem Kur'an bil'ayan ve şüphesiz, saadet-i
dâreyne îsal eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şüphesi varsa, bir defa Kur'anı
okusun ve dinlesin ne diyor? Hem Kur'anın verdiği meyveler; hem mükemmeldir,
hem hayatdardır. Öyle ise, Kur'an ağacının kökü hakikattadır, hayatdardır.
Çünki meyvenin hayatı, ağacın hayatına delalet eder. İşte bak; her asırda ne
kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînur meyveler vermiş.
Hem hadsiz müteferrik emarelerden neş'et eden
bir hads ve kanaatla, Kur'an hem ins, hem cinn, hem meleğin makbulü ve
mergubudur ki; okunduğu vakit onlar iştiyakla pervane gibi etrafına
toplanıyorlar.
Hem Kur'an vahiy olmakla beraber, delail-i
akliye ile teyid ve tahkim edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şahiddir.
Başta ulema-i ilm-i Kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi
felsefenin dâhîleri müttefikan esasat-ı Kur'aniyeyi usûlleriyle, delilleriyle
isbat etmişler. Hem Kur'an, fıtrat-ı selime cihetiyle musaddaktır. Eğer bir
ârıza ve bir maraz olmazsa; herbir fıtrat-ı selime onu tasdik eder. Çünki
itminan-ı vicdan ve istirahat-ı kalb, onun envarıyla olur. Demek fıtrat-ı
selime, vicdanın itminanı şehadetiyle, onu tasdik ediyor. Evet fıtrat, lisan-ı
sh: » (M:
203)
haliyle Kur'ana
der: "Fıtratımızın kemali sensiz olamaz!" Şu hakikatı çok yerlerde
isbat etmişiz.
Hem Kur'an bilmüşahede ve bilbedahe, ebedî ve
daimî bir mu'cizedir. Her vakit i'cazını gösterir. Sair mu'cizat gibi sönmez,
vakti bitmez, ebedîdir.
Hem Kur'anın mertebe-i irşadında öyle bir
genişlik var ki; birtek dersinde, Hazret-i Cibril (A.S.), bir tıfl-ı nevresîde
ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sina gibi en dâhî
feylesof, en âmi bir ehl-i kıraatla diz dize aynı dersi okurlar, derslerini
alırlar. Hattâ bazan olur ki; o âmi adam, kuvvet ve safvet-i iman cihetiyle,
İbn-i Sina'dan daha ziyade istifade eder.
Hem Kur'anın içinde öyle bir göz var ki; bütün
kâinatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde
tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin sanatkârı nasıl saatini
çevirir, açar, gösterir, tarif eder; Kur'an dahi, elinde kâinatı tutmuş öyle
yapıyor. İşte şöyle bir Kur'an-ı Azîmüşşan'dır ki فَاعْلَمْ
اَنَّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ
der, vahdaniyeti ilân eder.
اَللّهُمَّ
اجْعَلِ
الْقُرْآنَ
لَنَا فِى الدُّنْيَا
قَرِينَا وَ
فِى
الْقَبْرِ
مُونِسًا وَ
فِى
الْقِيَامَةِ
شَفِيعًا وَ
عَلَى
الصِّرَاطِ
نُورًا وَ
مِنَ
النَّارِ
سِتْرًا وَ
حِجَابًا وَ
فِى
الْجَنَّةِ
رَفِيقًا وَ
اِلَى الْخَيْرَاتِ
كُلِّهَا
دَلِيلاً وَ
اِمَامًا
اَللّهُمَّ
نَوِّرْ
قُلُوبَنَا
وَ قُبُورَنَا
بِنُورِ
اْلاِيمَانِ
وَ
الْقُرْآنِ
وَ نَوِّرْ
بُرْهَانَ
الْقُرْآنِ
بِحَقِّ وَ بِحُرْمَةِ
مَنْ
اُنْزِلَ
عَلَيْهِ
الْقُرْآنُ
عَلَيْهِ وَ
عَلَى آلِهِ
الصَّلاَةُ وَ
السَّلاَمُ
مِنَ
الرَّحْمنِ
الْحَنَّانِ
آمِينَ
ONDOKUZUNCU NÜKTELİ İŞARET: Sâbık işaretlerde,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenab-ı Hakk'ın resulü olduğu gayet kat'î
ve şübhesiz bir surette isbat edildi. İşte risaleti binler delail-i kat'iye ile
sabit olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdaniyet-i İlâhiyenin ve
saadet-i ebediyenin en parlak bir delili ve en kat'î bir bürhanıdır. Biz şu
işarette; o müşrık, parlak delile ve nâtık-ı sadık bürhana, hülâsat-ül hülâsa
bir icmal ile küçük bir tarif yapacağız. Çünki mâdem o delildir ve
sh: » (M:
204)
neticesi marifet-i
İlâhiyedir; elbette delili tanımak ve vech-i delaletini bilmek lâzımdır. Öyle
ise, biz de gayet muhtasar bir hülâsa ile, vech-i delaletini ve sıhhatını beyan
edeceğiz. Şöyle ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, şu
kâinatın mevcudatı gibi, Hâlık-ı Kâinat'ın vücuduna ve vahdetine kendi zâtı
delalet ettiği gibi; o kendi delalet-i zâtiyesini, bütün mevcudatın delaletiyle
beraber, lisanıyla ilân etmiştir. Mâdem delildir; biz o delilin hüccet ve
istikametine ve sıdk ve hakkaniyetine, onbeş esasta işaret ederiz:
Birinci Esas: Hem zâtıyla, hem lisanıyla, hem
delalet-i haliyle, hem kaliyle kâinatın Sâniine delalet eden şu delil; hem
hakikat-ı kâinatça musaddak, hem sadıktır. Çünki bütün mevcudatın vahdaniyete
delaletleri, elbette vahdaniyeti söyleyen zâtı tasdik hükmündedir. Demek
söylediği dava da, umum kâinatça musaddaktır. Hem beyan ettiği kemal-i mutlak
olan vahdaniyet-i İlâhiye ve hayr-ı mutlak olan saadet-i ebediye, bütün
hakaik-i âlemin hüsün ve kemaline muvafık ve mutabık olduğundan; o, davasında
elbette sâdıktır. Demek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahdaniyet-i
İlâhiyeye ve saadet-i ebediyeye bir bürhan-ı nâtık-ı sâdık ve musaddaktır.
İkinci Esas: Hem o delil-i sâdık ve musaddak,
mâdem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizat ve neshedilmeyen bir şeriat ve
umum cin ve inse şamil bir davet sahibi olduğundan, elbette umum enbiyanın
reisidir. Öyle ise, umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını
câmi'dir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icma'ı ve mu'cizatlarının şehadeti,
onun sıdk u hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. Hem onun terbiyesi
ve irşadı ve nur-u şeriatıyla kemal bulan bütün evliya ve asfiyanın sultanı ve
üstadıdır. Öyle ise, onların sırr-ı kerametlerini ve icma'kârane tasdiklerini
ve tahkiklerinin kuvvetini câmi'dir. Çünki onlar üstadlarının açtığı ve kapıyı
açık bıraktığı yolda gitmişler, hakikatı bulmuşlar. Öyle ise, onların bütün
kerametleri ve tahkikatları ve icma'ları, o mukaddes üstadlarının sıdk u
hakkaniyeti için bir nokta-i istinad temin eder. Hem o bürhan-ı vahdaniyet,
sâbık işaretlerde görüldüğü gibi; o kadar kat'î, yakînî ve bâhir mu'cizeleri ve
hârika irhasatları ve şüphesiz delail-i nübüvveti var ve o zâtı öyle bir tasdik
ediyor ki, kâinat toplansa onların tasdikini ibtal edemez!
Üçüncü Esas: Hem o mu'cizat-ı bâhire sahibi
olan
sh: » (M:
205)
vahdaniyet dellâlı
ve saadet-i ebediye müjdecisi, kendi zât-ı mübarekinde öyle ahlâk-ı âliye ve
vazife-i risâletinde öyle secaya-yı samiye ve tebliğ ettiği şeriat ve dininde
öyle hasail-i galiye vardır ki; en şedid düşman dahi onu tasdik ediyor, inkâra
mecal bulamıyor. Mâdem zâtında ve vazifesinde ve dininde, en yüksek ve güzel
ahlâkları ve en ulvî ve mükemmel seciyeleri ve en kıymetdar ve makbul hasletleri
bulunuyor; elbette o zât, mevcudattaki kemalâtın ve ahlâk-ı âliyenin misâli ve
mümessili ve timsâli ve üstadıdır. Öyle ise, zâtında ve vazifesinde ve dininde
şu kemalât ise; hakkaniyetine ve sıdkına o kadar kuvvetli bir nokta-i
istinaddır ki, hiçbir cihette sarsılmaz.
Dördüncü Esas: Hem maden-i kemalât ve
muallim-i ahlâk-ı âliye olan o dellâl-ı vahdaniyet ve saadet, kendi kendine
söylemiyor; belki söylettiriliyor. Evet Hâlık-ı Kâinat tarafından
söylettiriliyor. Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, sonra ders verir. Çünki sâbık
işaretlerde kısmen beyan edilen binler delail-i nübüvvetle; Hâlık-ı Kâinat
bütün o mu'cizatı onun elinde halketmekle gösterdi ki; o, onun hesabına
konuşuyor, onun kelâmını tebliğ ediyor. Hem ona gelen Kur'an ise içinde,
dışında kırk vech-i i'caz ile gösterir ki, o Cenâb-ı Hakk'ın tercümanıdır. Hem
o kendi zâtında bütün ihlâsıyla ve takvasıyla ve ciddiyetiyle ve emanetiyle ve
sair bütün ahval ve etvarıyla gösterir ki; o kendi namına, kendi fikriyle
demiyor.. belki Hâlıkı namına konuşuyor. Hem onu dinleyen bütün ehl-i hakikat,
keşif ve tahkik ile tasdik etmişler ve ilmelyakîn iman etmişler ki; o kendi
kendine konuşmuyor, belki Hâlık-ı Kâinat onu konuşturuyor, ders veriyor, onunla
ders verdiriyor. Öyle ise onun sıdk u hakkaniyeti, bu dört gayet kuvvetli
esasların icmaına istinad eder.
Beşinci Esas: Hem o Tercüman-ı Kelâm-ı Ezelî
ervahları görüyor, melaikelerle sohbet ediyor, cin ve insi de irşad ediyor.
Değil ins ve cin âlemi, belki âlem-i ervah ve âlem-i melaike fevkinde ders
alıyor. Ve mâverasında münasebeti var ve ıttılaı vardır. Sâbık mu'cizatı ve
tevatürle kat'î macera-yı hayatı şu hakikatı isbat etmiştir. Öyle ise kâhinler
ve sair gaibden haber verenler gibi, onun haberlerine değil cin, değil ervah,
değil melâike, belki Cibril'den başka Melâike-i Mukarrebîn dahi karışamıyor.
Hattâ ekser evkatta onun arkadaşı olan Hazret-i Cebrail'i dahi bazı geri
bırakıyor.
sh: » (M:
206)
Altıncı Esas: Hem O (melek, cin ve beşerin
seyyidi olan) zât, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve
rahmet-i İlâhiyenin timsâli ve muhabbet-i Rabbaniyenin misâli ve Hakk'ın en
münevver bürhanı ve hakikatın en parlak siracı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve
muamma-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin
dellâlı ve mehasin-i san'at-ı Rabbaniyenin vassafı ve câmiiyet-i istidad
cihetiyle o zât, mevcudattaki kemalâtın en mükemmel enmuzecidir. Öyle ise o
zâtın şu evsafı ve şahsiyet-i maneviyesi işaret eder, belki gösterir ki; o zât,
kâinatın illet-i gaiyesidir. Yani o zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı
halketmiştir. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi denilebilir.
Evet cin ve inse getirdiği hakaik-i Kur'aniye ve envar-ı îmaniye ve zâtında
görünen ahlâk-ı âliye ve kemalât-ı samiye, şu hakikata şahid-i katı'dır.
Yedinci Esas: Hem o bürhan-ı Hak ve sirac-ı
hakikat, öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki; iki cihanın saadetini temin
edecek desatiri câmi'dir. Ve câmi' olmakla beraber, kâinatın hakaikını ve
vezaifini ve Hâlık-ı Kâinat'ın esmâsını ve sıfâtını, kemal-i hakkaniyetle beyan
etmiştir. İşte o İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhit ve mükemmeldir ve
öyle bir surette kâinatı kendiyle beraber tarif eder ki, onun mahiyetine dikkat
eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinatı yapan zâtın, o kâinatı kendiyle
beraber tarif edecek bir beyannamesidir ve bir tarifesidir. Nasılki bir sarayın
ustası, o saraya münasib bir tarife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için,
bir tarife kaleme alır; öyle de: Din ve şeriat-ı Muhammediye'de (A.S.M.) öyle
bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki; kâinatı halk ve tedbir
edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinatı güzelce tanzim eden kim ise,
şu dini güzelce tanzim eden yine odur. Evet o nizam-ı ekmel, elbette bu nazm-ı
ecmeli ister.
Sekizinci Esas: İşte mezkûr sıfatlarla
muttasıf ve her cihet ile sarsılmaz kuvvetli istinad noktalarına dayanan
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i şehadete müteveccih olarak,
âlem-i gayb namına, cin ve insin başları üzerine ilân ederek; istikbalde
gelecek asırlar arkasında duran akvama ve milletlere hitab edip öyle bir nida
eder ki; umum cin ve inse, umum yerlere, umum asırlara işittiriyor. Evet,
işitiyoruz!..
Dokuzuncu Esas: Hem öyle yüksek, kuvvetli
hitab ediyor ki; bütün asırlar onu dinler. Evet aks-i sadâsını herbir asır
işitiyor...
sh: » (M:
207)
Onuncu Esas: Hem o zâtın gidişatında görünüyor
ki; görüyor, öyle haber veriyor. Çünki en tehlikeli vakitlerde, kemal-i
metanetle tereddüdsüz, telaşsız söylüyor. Bazı olur tek başıyla dünyaya meydan
okuyor...
Onbirinci Esas: Hem bütün kuvvetiyle öyle
kuvvetli davet edip çağırır ki: Yarı yeri ve nev'-i beşerin beşte birini sesine
karşı "Lebbeyk" dedirtti, سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا söylettirdi.
Onikinci Esas: Hem öyle bir ciddiyetle davet
ve öyle esaslı bir surette terbiye eder ki; düsturlarını asırların cephesinde
ve aktarın taşlarında nakşediyor ve dehirlerin yüzlerinde pâyidar ediyor...
Onüçüncü Esas: Hem tebliğ ettiği ahkâmın
sağlamlığına öyle bir vüsuk ve güvenmekle söylüyor ve davet ediyor ki; dünya
toplansa, onu bir hükmünden geri çevirip pişman edemez. Buna şahid, bütün
tarih-i hayatı ve siyer-i seniyesidir.
Ondördüncü Esas: Hem öyle bir itminan ile, bir
itimad ile davet eder, tebliğ eder ki; kimseden minnet almaz, hiçbir müşkilâta
karşı telaş etmez, tereddüdsüz, kemal-i samimiyetle ve safvetle ve herkesten
evvel kendisi amel edip kabul ederek, getirdiği ahkâmı ilân eder. Buna şahid
ise; herkesçe, dost ve düşmanca malûm olan meşhur zühdü ve istiğnası ve
dünyanın fâni müzeyyenatına adem-i tenezzülüdür.
Onbeşinci Esas: Hem getirdiği dine herkesten
ziyade itaatı ve Hâlıkına karşı herkesten ziyade ubudiyeti ve menhiyata karşı
herkesten ziyade takvası, kat'iyen gösterir ki: O, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in
mübelliğidir, elçisidir ve O, Mabud-u Bilhakk'ın en hâlis abdidir ve Kelâm-ı
Ezelî'nin tercümanıdır.
Şu onbeş aded esasların neticesi şudur ki:
Mezkûr evsaf ile muttasıf şu zât; bütün kuvvetiyle, bütün hayatında mükerreren
ve mütemadiyen فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ der, vahdaniyeti ilân eder.
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَيْهِ وَ
عَلَى آلِهِ
عَدَدَ
حَسَنَاتِ
اُمَّتِهِ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
sh: » (M: 208)
Bir İkram-ı İlâhî
ve Bir Eser-i İnayet-i Rabbaniye
وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ mazmununa mâsadak olmak emeliyle deriz: Şu risalenin
te'lifinde, Cenab-ı Hakk'ın bir eser-i inayetini ve rahmetini zikredeceğim. Tâ,
şu risaleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.
İşte şu risalenin te'lifi hiç kalbimde yoktu.
Çünki Risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair Otuzbirinci ve Ondokuzuncu Sözler
yazılmıştı. Birdenbire, şu risaleyi yazmak için mücbir bir hatıra kalbe geldi.
Hem kuvve-i hâfızam, musibetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde,
yazdığım eserlerde, nakil suretiyle ("Kale-Kıyle" suretiyle)
gitmemiştim. Hem yanımda kütüb-ü hadîsiye ve siyer kitabları yoktur. Bununla
beraber, "Tevekkeltü Alallah" diyerek başladım. Öyle bir muvaffakıyet
oldu ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızasından ziyade hâfızam yardım etti. Her
iki-üç saatte, sür'atle otuz-kırk sahife yazıldı. Birtek saatte, onbeş sahife
yazılıyordu. Ekser Buharî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifa-i Şerif, Ebu Nuaym,
Taberî gibi kitablardan naklediliyor. Halbuki bu nakilde hata olsa -hadîs
olduğu için- günah olması lâzım geldiğinden, kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı
ki inayet var ve şu risaleye ihtiyaç var. İnşâallah sahih bir surette
yazılmıştır. Şayet bazı elfaz-ı hadîsiyede veya râvilerin isminde bir yanlış
bulunsa, tashih edilerek müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımdan rica ediyorum.
Said Nursî
Evet biz müsveddeyi yazıyorduk, Üstadımız da
söylüyordu. Yanında hiç kitab yoktu; hiç müracaat da etmiyordu. Birdenbire
gayet sür'atli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki-üç saatte, otuz-kırk, daha
fazla sahife yazıyorduk. Bizim de kanaatımız geldi ki: Bu muvaffakıyet,
mu'cizat-ı Nebeviyenin bir kerametidir.
Daimî hizmetkârı:
Abdullah Çavuş
Hizmetkârı ve
müsvedde kâtibi: Süleyman Sâmi
Müsvedde kâtibi ve
âhiret kardeşi: Hâfız Hâlid
Müsvedde ve tebyiz
kâtibi: Hâfız Tevfik
sh: » (M: 209)
Mu'cizat-ı Ahmediye'nin
Birinci Zeyli
(Ondokuzuncu Söz,
Risâlet-i Ahmediyyeye (A.S.M.) ve zeyli Şakk-ı Kamer Mu'cizesine dair
olduğundan; makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.)
بسم اللّه
الرَّحمن
الرَّحيم
"Ondört Reşehat"ı tazammun eden
Ondördüncü Lem'anın:
BİRİNCİ REŞHASI: Rabbimizi bize tarif eden üç
büyük, küllî muarrif var.
Birisi: Şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze
şehadetini onüç lem'a ile arabî Nur Risalesinden Onüçüncü dersten işittik.
Birisi: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan
Hâtem-ül Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Birisi de: Kur'an-ı Azîmüşşan'dır.
Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî olan Hâtem-ül
Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı
Arz bir mescid, Mekke bir mihrab; Medine bir minber; O bürhan-ı bâhir olan
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara
hatib, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan
mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri.. Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün
evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; herbir davasını,
mu'cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün
evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira O
لاَ اِلهَ
اِلاَّ
اللّهُ
der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan
o
sh: » (M: 210)
nuranî zâkirler,
aynı kelimeyi tekrar ederek, icma' ile manen "Sadakte ve bil-hakkı
natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla
te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın.
İKİNCİ REŞHA: O nurani bürhan-ı tevhid,
nasılki iki cenahın icma' ve tevatürüyle teyid ediliyor. Öyle de, Tevrat ve
İncil gibi Kütüb-ü Semaviyenin (Hâşiye) yüzler işaratı ve irhasatın binler
rumuzatı ve hatiflerin meşhur beşaratı ve kâhinlerin mütevatir şehadatı ve
şakk-ı Kamer gibi binler mu'cizatının delalatı ve şeriatın hakkaniyeti ile
te'yid ve tasdik ettikleri gibi, zâtında gayet kemaldeki ahlâk-ı hamîdesini ve
vazifesinde nihayet hüsnündeki secaya-yı galiyesini ve kemal-i emniyetini ve
kuvvet-i imanını ve gayet itminanını ve nihayet vüsukunu gösteren fevkalâde
takvası, fevkalâde ubudiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti;
davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikâre gösteriyor.
ÜÇÜNCÜ REŞHA: Eğer istersen gel Asr-ı
Saadet'e, Ceziret-ül Arab'a gideriz. Hayalen olsun onu vazife başında görüp
ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zâtı
görüyoruz ki; elinde mu'ciznüma bir kitab, lisanında hakaik-aşina bir hitab,
bütün benî-Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir
hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muamma-i acîbanesini
hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek,
bütün mevcudattan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve
müdhiş sual-i azîm olan "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye
gidiyorsun?" suallerine mukni, makbul cevab verir.
DÖRDÜNCÜ REŞHA: Bak! Öyle bir ziya-yı hakikat
neşreder ki: Eğer onun o nurani daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir surette
kâinata baksan; elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve
mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve camidatı dehşetli cenazeler ve
bütün zevil-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde
görürsün. Şimdi bak: Onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumî, şevk u cezbe
içinde bir zikirhaneye inkılab etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve
__________________________
(Hâşiye): Hüseyin-i Cisrî, Risale-i
Hamîdiyesinde, yüz ondört işârâtı, o kitablardan çıkarmıştır. Tahriften sonra
bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok tasrihat varmış.
sh: » (M: 211)
kardeş şekline
girdi. O camidat-ı meyyite-i samite; birer munis memur, birer müsahhar
hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer
tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.
BEŞİNCİ REŞHA: Hem o nur ile; kâinattaki
harekât, tenevvüat, tebeddülat, tegayyürat manasızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf
oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı Rabbaniye, birer sahife-i âyât-ı
tekviniye, birer meraya-yı esma-i İlahiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i
Samedaniye mertebesine çıktılar. Hem insanı bütün hayvanatın madûnuna düşüren
hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht
eden, vasıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı
vakit, insan bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. O nurlanmış acz,
fakr, akıl ile niyaz ile nazenin bir sultan ve fizar ile nazdar bir halife-i
zemin olur. Demek o nur olmazsa kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe
iner. Evet elbette böyle bedi' bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır. Yoksa
kâinat ve eflâk olmamalıdır.
ALTINCI REŞHA: İşte o zât, bir saadet-i
ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilâncısı ve
saltanat-ı rububiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künuz-u esma-i
İlahiyenin keşşafı, göstericisi olduğundan; böyle baksan -yani ubudiyeti
cihetiyle- onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i
insaniyet, en nurani bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan,
-yani risaleti cihetiyle- bir bürhan-ı Hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i
hidayet, bir vesile-i saadet görürsün. İşte bak nasıl berk-i hâtıf gibi onun
nuru, şarktan garbı tuttu ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i
hidayetini kabul edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki;
böyle bir zâtın bütün davalarının esası olan "Lâ ilahe illallah"ı,
bütün meratibiyle beraber kabul etmesin?
YEDİNCİ REŞHA: İşte bak: Şu cezire-i vasiada
vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve
ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def'aten kal' ve ref' ederek bütün ahlâk-ı
hasene ile techiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak;
Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih
ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb,
sh: » (M: 212)
muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfus, sultan-ı
ervah oldu.
SEKİZİNCİ REŞHA: Bilirsin ki, sigara gibi
küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak
daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadçı,
mutaassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az
bir zamanda ref'edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına
karışmış derecede sabit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok
hârika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziret-ül Arab'ı
gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene
çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini
acaba yapabilirler mi?
DOKUZUNCU REŞHA: Hem bilirsin: Küçük bir adam,
küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir mes'elede, münazaralı bir
davada hicabsız, pervasız; küçük, fakat hacaletâver bir yalanı, düşmanları
yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telaş göstermeden
söyleyemez. Şimdi bak bu zâta; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar,
pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir
cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük
davada, pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-perva, bilâ-tereddüd, bilâ-hicab,
telaşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına
dokunduracak şedid, ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilaf bulunabilir
mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! اِنْ هُوَ
اِلاَّ
وَحْىٌ
يُوحَى
Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir;
hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün aldatsın?
ONUNCU REŞHA: İşte bak: Ne kadar merak-âver,
ne kadar cazibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaikı gösterir ve
mesaili isbat eder.
Bilirsin ki: En ziyade insanı tahrik eden
meraktır. Hattâ eğer sana denilse: "Yarı ömrünü, yarı malını versen;
Kamer'den ve Müşteri'den biri gelir, Kamer'de ve Müşteri'de ne var ne yok,
ahvalini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne
geleceğini doğru olarak haber verecek." Merakın varsa vereceksin. Halbuki:
sh: » (M: 213)
Şu zât, öyle bir
Sultan'ın ahbarını söylüyor ki: Memleketinde Kamer bir sinek gibi bir pervane
etrafında döner. O Arz olan o pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder ve o
Güneş olan lâmba ise, o Sultan'ın binler menzillerinden bir misafirhanesinde
binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır. Hem öyle acaib bir âlemden hakikî
olarak bahsediyor ve öyle bir inkılabdan haber veriyor ki: Binler Küre-i Arz
bomba olsa patlasalar, o kadar acib olmaz. Bak! Onun lisanında اِذَا
الشَّمْسُ
كُوِّرَتْ * اِذَا
السَّمَاءُ
انْفَطَرَتْ * اَلْقَارِعَةُ gibi sureleri işit... Hem öyle bir istikbalden doğru
olarak haber veriyor ki: Şu dünyevî istikbal, ona nisbeten bir katre serab
hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki; bütün
saadet-i dünyeviye ona nisbeten bir berk-i zâilin, bir şems-i sermede nisbeti
gibidir.
ONBİRİNCİ REŞHA: Böyle
acib ve muamma-âlûd şu kâinatın perde-i zâhiriyesi altında elbette ve elbette
böyle acaib bizi bekliyor. Böyle acaibi haber verecek, böyle hârika ve
fevkalâde mu'ciznüma bir Zât lâzımdır. Hem bu Zâtın gidişatından görünüyor ki;
o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi nimetleriyle perverde eden
şu Semavat ve Arzın İlahı bizden ne istiyor? Marziyatı nedir? Pek sağlam olarak
bize ders veriyor. Hem bunlar gibi daha pekçok merak-âver, lüzumlu hakaikı ders
veren bu Zâta karşı herşeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken;
ekser insanlara ne olmuş ki sağır olup, kör olmuşlar.. belki divane olmuşlar
ki, bu hakkı görmüyorlar, bu hakikatı işitmiyorlar, anlamıyorlar?
ONİKİNCİ REŞHA: İşte şu Zât, şu mevcudat
Hâlıkının vahdaniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir
delil-i sadık olduğu gibi; haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı
katıı, bir delil-i satııdır. Belki nasılki o Zât; hidayetiyle saadet-i
ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Öyle de; duâsıyla, niyazıyla o
saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. Haşir mes'elesinde geçen şu
sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz:
İşte bak: O zât öyle bir salât-ı kübrada dua
ediyor ki: Güya şu cezire, belki Arz, onun azametli namazıyla namaz kılar,
niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-ı uzmada niyaz ediyor ki: Güya benî-
sh: » (M: 214)
Âdemin zaman-ı Âdem'den asrımıza, kıyamete
kadar bütün nuranî kâmil insanlar, ona ittiba ile iktida edip duasına âmîn
diyorlar. Hem bak, öyle bir hacet-i âmme için dua ediyor ki: Değil ehl-i arz,
belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat, niyazına "Evet yâ Rabbena ver,
biz dahi istiyoruz" deyip iştirak ediyorlar. Hem öyle fakirane, öyle
hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane niyaz ediyor ki;
bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirak ettiriyor. Bak: Hem öyle bir
maksad, öyle bir gaye için duâ ediyor ki: İnsanı ve âlemi, belki bütün
mahlukatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan a'lâ-yı
illiyyîne, yani kıymete, bekaya, ulvî vazifeye çıkarıyor. Bak: Hem öyle yüksek
bir fizar-ı istimdadkârane ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile
istiyor, yalvarıyor ki: Güya bütün mevcudata ve semavata ve arşa işittirip,
vecde getirip duasına "Âmîn Allahümme âmîn" dedirtiyor. Bak! Hem öyle
Semi', Kerim bir Kadîr'den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm'den hacetini istiyor ki:
Bilmüşahede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hacetini, bir niyazını görür,
işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünki istediğini, -velev lisan-ı hal ile
olsun- verir ve öyle bir suret-i hakîmane, basîrane, rahîmanede verir ki, şübhe
bırakmaz bu terbiye ve tedbir öyle bir Semi' ve Basîr ve öyle bir Kerim ve
Rahîm'e hastır.
ONÜÇÜNCÜ REŞHA: Acaba bütün efâzıl-ı
beni-Âdemi arkasına alıp, Arz üstünde durup, Arş-ı Azama müteveccihen el
kaldırıp duâ eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın
fahr-ı kâinat ne istiyor? Bak dinle: Saadet-i Ebediye istiyor, beka istiyor,
lika istiyor, Cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini
gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. Hattâ eğer rahmet,
inayet, hikmet, adalet gibi hesabsız o matlubun esbab-ı mûcibesi olmasaydı; şu
Zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennet'in
binasına sebebiyet verecekti. Evet nasılki onun risaleti şu dâr-ı imtihanın
açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, onun ubudiyeti dahi öteki dârın açılmasına
sebebdir. Acaba ehl-i akıl ve tahkika لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhud intizam-ı faik, şu rahmet içinde
kusursuz hüsn-ü san'at ve misilsiz cemal-i rububiyet; hiç böyle bir çirkinliği,
böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki: En cüz'î,
en
sh: » (M: 215)
ehemmiyetsiz
arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfa etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu
arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ!.
Yüzbin defa hâşâ! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin
olmaz.
Yahu ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir,
geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezirede kalsak, yine o Zâtın
garaib-i icraatını ve acaib-i vezaifini, yüzden birisine tamamen ihata edip
temaşasında doyamayız.
Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer
birer bakacağız. Bak nasıl her asır, o Şems-i Hidayet'ten aldıkları feyz ile
çiçek açmışlar! Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı
Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver meyveler
veriyor.
Meşhudatımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik
edip, o mu'ciznüma ve hidayet-eda'ya bir kısım kat'î mu'cizatına işaret eden
bir salavat getirmeliyiz:
عَلَى
مَنْ
اُنْزِلَ
عَلَيْهِ
الْفُرْقَانُ
الْحَكِيمُ
مِنَ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ * مِنَ
الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
اَلْفُ
اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ
اَلْفُ اَلْفِ
سَلاَمٍ
بِعَدَدِ
حَسَنَاتِ
اُمَّتِهِ
عَلَى مَنْ
بَشَّرَ
بِرِسَالَتِهِ
التَّوْرَيةُ
وَ
اْلاِنْجِيلُ
وَ
الزَّبُورُ * وَ
بَشَّرَ
بِنُبُوَّتِهِ
اْلاِرْهَاصَاتُ
وَ هَوَاتِفُ
الْجِنِّ وَ
اَوْلِيَاءُ
اْلاِنْسِ وَ
كَوَاهِنُ
الْبَشَرِ * وَ
انْشَقَّ
بِاِشَارَتِهِ
الْقَمَرُ * سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
اَلْفُ
اَلْفِ صَلاَةٍ
وَ سَلاَمٍ
بِعَدَدِ
اَنْفَاسِ
اُمَّتِهِ * عَلَى
مَنْ جَائَتْ
لِدَعْوَتِهِ
الشَّجَرُ وَ
نَزَلَ
سُرْعَةً
بِدُعَائِهِ
الْمَطَرُ وَ
اَظَلَّتْهُ
الْغمَامَةُ
مِنَ
الْحَرِّ * وَ
شَبَعَ مِنْ
صَاعٍ مِنْ
طَعَامِهِ
مِاءَةٌ مِنَ
الْبَشَرِ وَ
نَبَعَ
الْمَاءُ
مِنْ بَيْنِ
اَصَابِعِهِ
ثَلاَثَ
مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ
وَ اَنْطَقَ
اللّهُ لَهُ
الضَّبَّ وَ
الظَّبْىَ وَ
الْجِذْعَ وَ
الذِّرَاعَ
وَ الْجَمَلَ
وَ الْجَبَلَ
وَ الْحَجَرَ
وَ الْمَدَرَ
صَاحِبِ
الْمِعْرَاجِ
وَ مَازَاغَ
الْبَصَرُ *
sh: » (M: 216)
سَيِّدِنَا
وَ
شَفِيعِنَا
مُحَمَّدٍ
اَلْفُ
اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ
سَلاَمٍ
بِعَدَدِ
كُلِّ
الْحُرُوفِ
الْمُتَشَكِلَةِ
فِى الْكَلِمَاتِ
الْمُتَمَثِّلَةِ
بِاِذْنِ
الرَّحْمنِ
فِى مَرَايَا
تَمَوُّجَاتِ
الْهَوَاءِ
عِنْدَ
قِرَائَةِ كُلِّ
كَلِمَةٍ
مِنَ
الْقُرْآنِ
مِنْ كُلِّ
قَارِءٍ مِنْ
اَوَّلِ
النُّزُولِ
اِلَى آخِرِ
الزَّمَانِ
وَاغْفِرْلَنَا
وَارْحَمْنَا
يَا
اِلَهَنَا
بِكُلِّ
صَلاَةٍ مِنْهَا
آمِينَ
[Şuaat-ı Marifet-ün Nebi namındaki Türkçe bir
risalede ve Ondokuzuncu Mektub'da ve şu sözde icmalen işaret ettiğimiz delail-i
nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) beyan etmişim. Hem onda Kur'an-ı Hakîm'in
vücuh-u i'cazı icmalen zikredilmiş. Yine "Lemaat" namında Türkçe bir
risalede ve Yirmibeşinci Söz'de Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu icmalen
beyan ve kırk vücuh-u i'cazına işaret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda
olan belâgatı, "İşarat-ül İ'caz" namındaki bir tefsir-i arabîde kırk
sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat
edebilirsin.]
ONDÖRDÜNCÜ REŞHA: Mahzen-i mu'cizat ve
mu'cize-i kübra olan Kur'an-ı Hakîm; nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ile
vahdaniyet-i İlahiyeyi, o derece kat'î isbat ediyor ki, başka bürhana hacet
bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve medar-ı tenkid olmuş bir-iki lem'a-i
i'cazına işaret ederiz.
İşte Rabbimizi bize tarif eden Kur'an-ı Hakîm;
şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. şu sahaif-i Arz ve Semada
müstetir künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı.. şu sutur-u hâdisatın altında
muzmer hakaikın miftahı.. şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb
cihetinden gelen iltifatat-ı Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliyenin hazinesi.. şu
âlem-i maneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi.. âlem-i uhreviyenin
haritası.. zât ve sıfât ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı,
bürhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı.. şu âlem-i insaniyetin mürebbisi, hikmet-i
hakikîsi, mürşid ve hâdîsi.. hem
sh: » (M: 217)
bir kitab-ı hikmet
ve şeriat, hem bir kitab-ı dua ve ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem
bir kitab-ı zikir ve marifet gibi; bütün hacat-ı maneviyesine karşı birer kitab
ve bütün muhtelif ehl-i mesalik ve meşarib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve
muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir
kütübhâne-i mukaddesedir.»
Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekraratındaki
lem'a-i i'caza bak ki: Kur'an hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem
bir kitab-ı davet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır.
Ehl-i kusurun zannı gibi değil... Zira zikrin şe'ni; tekrar ile tenvirdir.
Duanın şe'ni; terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe'ni; tekrar ile te'kiddir. Hem herkes her vakit bütün Kur'anı
okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en
mühim makasıd-ı Kur'aniye ekser uzun surelerde derc edilerek her bir sure bir
küçük Kur'an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için Tevhid ve
Haşir ve Kıssa-i Musa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Hem cismanî ihtiyaç gibi,
manevî hacat dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme
hava, ruha hû gibi. Bazısına her saatبِسْمِ اللَّه gibi
ve hâkeza... Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve
o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı
tahrik etmek için tekrar eder. Hem Kur'an müessistir. Bir Din-i Mübin'in
esasıdır ve şu âlem-i İslâmiyet'in temelleridir ve hayat-ı içtimaiye-i
beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakata, mükerrer suallerine cevabdır.
Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te'kid için terdad lâzımdır. Teyid
için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır. Hem, öyle mesail-i azîme ve hakaik-i
dakikadan bahsediyor ki: Umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif
suretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber sureten tekrardır, fakat manen
herbir âyetin çok manaları, çok faideleri, çok vücuh ve tabakatı vardır. Herbir
makamda ayrı bir mana ve faide ve maksadlar için zikrediliyor. Hem Kur'anın,
mesail-i kevniyenin bazısında ibham ve icmali ise; irşadî bir lem'a-i i'cazdır.
Ehl-i ilhadın tevehhüm ettikleri gibi medar-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur
değildir.
Eğer desen: "Acaba neden Kur'an-ı Hakîm
felsefenin mevcudattan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı mesaili mücmel bırakır,
sh: » (M: 218)
Bazısını nazar-ı
umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip
yormayacak bir suret-i basitane-i zâhiranede söylüyor?
Cevaben deriz ki: Felsefe, hakikatın yolunu
şaşırmış onun için... Hem, geçmiş derslerden ve Sözlerden elbette anlamışsın
ki: Kur'an-ı Hakîm, şu kâinattan bahsediyor; tâ, zât ve sıfât ve esma-i
İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını
tanıttırsın. Demek mevcudata kendileri için değil, belki mûcidleri için
bakıyor. Hem umuma hitab ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudata mevcudat için
bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitab ediyor. Öyle ise mâdemki Kur'an-ı Hakîm,
mevcudatı delil yapıyor, bürhan yapıyor. Delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma
çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdemki Kur'an-ı Mürşid, bütün tabakat-ı beşere
hitab eder. Kesretli tabaka ise, tabaka-i avamdır. Elbette irşad ister ki;
lüzumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin
ve mugalatalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz
belki zararlı bir surette tağyir etmemektir.
Meselâ Güneşe der: "Döner bir siracdır,
bir lâmbadır." Zira Güneşten, Güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki
bir nevi intizamın zenbereği ve nizamın merkezi olduğundan, intizam ve nizam
ise Sâniin âyine-i marifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: وَاَلشَّمْسُ
َتجْرِى
"Güneş döner." Bu döner tabiriyle; kış yaz, gece gündüzün
deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham
eder.
İşte bu dönmek hakikatı ne olursa olsun,
maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.
Hem der: وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا Şu sirac tabiriyle; âlemi bir kasır suretinde, içinde
olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat'umat ve
levazımat olduğunu ve Güneş dahi müsahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile rahmet
ve ihsan-ı Hâlıkı ifham eder.
Şimdi
bak şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: "Güneş, bir kitle-i
azîme-i mayia-yi nariyedir. Ondan fırlamış olan seyyaratı etrafında döndürüp,
cesameti bu kadar, mahiyeti
sh: » (M: 219)
böyledir
şöyledir." Muvahhiş bir dehşetten, müdhiş bir hayretten başka, ruha bir
kemal-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur'an gibi etmiyor. Buna kıyasen bâtınen kof,
zâhiren mutantan felsefî mes'elelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun
şaşaa-i suriyesine aldanıp, Kur'anın gayet mu'ciznüma beyanına karşı
hürmetsizlik etme!..
İHTAR: Arabî Risale-i Nur'da Ondördüncü
Reşha'nın Altı Katresi, bahusus Dördüncü Katre'nin Altı Nüktesi; Kur'an-ı
Hakîm'in kırk kadar enva'-ı i'cazından onbeşini beyan eder. Ona iktifaen burada
ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et, bir hazine-i mu'cizat bulursun.
اَللّهُمَّ
اجْعَلِ
الْقُرْآنَ
شِفَاءً لَنَا
مِنْ كُلِّ
دَاءٍ وَ
مُونِسًا
لَنَا فِى حَيَاتِنَا
وَ بَعْدَ
مَوْتِنَا وَ
فِى الدُّنْيَا
قَرِينَا وَ
فِى الْقَبْرِ
مُونِسًا وَ
فِى
االْقِيَامَةِ
شَفِيعًا وَ
عَلَى
الصِّرَاطِ نُورًا
وَ مِنَ
النَّارِ
سِتْرًا وَ
حِجَابًا وَ
فِى
الْجَنَّةِ
رَفِيقًا وَ
اِلَى الْخَيْرَاتِ
كُلِّهَا
دَلِيلاً وَ
اِمَامًا وَ
بِفَضْلِكَ
وَ جُودِكَ وَ
كَرَمِكَ وَ
رَحْمَتِكَ
يَا اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ
وَ يَا
اَرْحَمَ
الرَّاحِمِينَ
آمِينَ اَللَّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَى مَنْ اُنْزِلَ
عَلَيْهِ
الْفُرْقَانُ
الْحَكِيمُ
وَ عَلَى
آلِهِ وَ
صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
آمِينَ *
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْباَقِى
Said Nursi
sh: » (M: 220)
ŞAKK-I KAMER
MU'CİZESİNE
DAİRDİR
(Ondokuzuncu ve
Otuzbirinci Sözlerin Zeyli)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اِقْتَرَبَتِ
السَّاعَةُ
وَ انْشَقَّ
الْقَمَرُ
وَاِنْ
يَرَوْ آيَةً
يُعْرِضُوا
وَ يَقُولُوا
سِحْرٌ
مُسْتَمِرٌّ
Kamer gibi parlak bir Mu'cize-i Ahmediye
(A.S.M.) olan inşikak-ı Kamer'i, evham-ı faside ile inhisafa uğratmak isteyen
feylesoflar ve onların muhakemesiz mukallidleri diyorlar ki: "Eğer
inşikak-ı Kamer vuku bulsa idi umum âleme malûm olurdu. Bütün tarih-i beşerin
nakletmesi lâzım gelirdi?"
Elcevap: İnşikak-ı Kamer dava-yı nübüvvete
delil olmak için o davayı işiten ve inkâr eden hazır bir cemaate, gecede,
vakt-i gaflette âni olarak gösterildiğinden; hem ihtilaf-ı metali' ve sis ve
bulutlar gibi rü'yete mani esbabın vücudu ile beraber, o zamanda medeniyet
taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudat-ı semaviye pek az
olduğundan; bütün etraf-ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım
değildir. Şakk-ı Kamer yüzünden bu evham bulutlarını dağıtacak çok noktalardan
şimdilik "Beş Nokta"yı dinle...
BİRİNCİ NOKTA: O zaman, o zemindeki küffarın
gayet şedid derecede inadları, tarihen malûm ve meşhur olduğu halde; Kur'an-ı
Hakîm'in وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ demesiyle şu vak'ayı umum âleme ihbar ettiği halde;
Kur'anı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzibine, yani ihbar
ettiği şu vakıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o
küffarca kat'î ve vaki bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte ederek, gayet
dehşetli bir tekzibe ve Peygamberin ibtal-i davasına hücum göstereceklerdi.
Halbuki şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münasebetdar küffarın
adem-i vukuuna dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir.
sh: » (M: 221)
Yalnız وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرّ ٌ
âyetinin beyan ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören
küffar, "sihirdir" demişler ve "Bize sihir gösterdi. Eğer sair
taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattır. Yoksa bize sihir
etmiş." demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen
kafileler ihbar ettiler ki: "Böyle bir hâdiseyi gördük." Sonra
küffar, Fahr-i Âlem (A.S.M.) hakkında (Hâşâ) "Yetim-i Ebu Talib'in sihri
semâya da tesir etti" dediler.
İKİNCİ NOKTA: Sa'd-ı Taftazanî gibi eâzım-ı
muhakkikînin ekseri demişler ki: «İnşikak-ı Kamer; parmaklarından su akması
umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin
müfarakat-ı Ahmediye'den (A.S.M.) ağlaması umum cemaatin işitmesi gibi
mütevatirdir. Yani öyle tabakadan tabakaya bir cemaat-ı kesîre nakletmiştir ki,
kizbe ittifakları muhaldir. Hâle gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene
evvel çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendib Adası'nın vücudu gibi
tevatürle vücudu kat'îdir.» demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şuhudî mesailde
teşkikat-ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhal olmamak kâfidir. Halbuki
şakk-ı Kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Mu'cize; dava-yı nübüvvetin
isbatı için, münkirleri ikna' etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise
dava-yı nübüvveti işitenler için, ikna' edecek bir derecede mu'cize göstermek
lâzımdır. Sair taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedahetle
izhar etmek, Hakîm-i Zülcelal'in hikmetine münafî olduğu gibi, sırr-ı teklife
dahi muhaliftir. Çünki "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak"
sırr-ı teklif iktiza ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm inşikak-ı Kamer'i,
feylesofların hevesatına göre bütün âleme
göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine
geçse idi, o vakit sair hâdisat-ı semaviye gibi; ya dava-yı nübüvvete delil
olmazdı, risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet
derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki; aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını
elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür
ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı
teklif zayi' olacaktı. İşte bu sır içindir ki; hem âni, hem gece, hem vakt-i
gaflet, hem ihtilaf-ı metali', sis ve bulut gibi sair mevanii perde ederek umum
âleme gösterilmedi
sh: » (M: 222)
veyahut tarihlere
geçirilmedi.
DÖRDÜNCÜ NOKTA: Şu hâdise, gece vakti herkes
gaflette iken âni bir surette vuku bulduğundan etraf-ı âlemde elbette
görülmeyecek. Bazı efrada görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da, elbette
böyle mühim bir hâdise, haber-i vâhid ile tarihlere bâki bir sermaye olmayacak.
Bazı kitablarda: "Kamer, iki parça
olduktan sonra yere inmiş" ilâvesi ise; ehl-i tahkik reddetmişler.
"Şu mu'cize-i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık
ilhak etmiş" demişler.
Hem meselâ o vakit, cehalet sisiyle muhat
İngiltere, İspanya'da yeni gurub; Amerika'da gündüz; Çin'de, Japonya'da sabah
olduğu gibi, başka yerlerde başka esbab-ı maniaya binaen elbette görülmeyecek. Şimdi
bu akılsız muterize bak, diyor ki: "İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi
akvamın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vuku bulmamış." Bin nefrin
onun gibi Avrupa kâselislerinin başına!.
BEŞİNCİ NOKTA: İnşikak-ı Kamer, kendi kendine
bazı esbaba binaen vuku bulmuş, tesadüfî, tabiî bir hâdise değil ki; âdi ve
tabiî kanunlarına tatbik edilsin. Belki Şems ve Kamer'in Hâlık-ı Hakîm'i,
Resulünün risaletini tasdik ve davasını tenvir için hârikulâde olarak o
hâdiseyi îka etmiştir. Sırr-ı irşad ve sırr-ı teklif ve hikmet-i risaletin
iktizasıyla, hikmet-i rububiyetin istediği insanlara ilzam-ı hüccet için
gösterilmiştir. O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve dava-yı
nübüvveti henüz işitmedikleri aktar-ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis
ve bulut ve ihtilaf-ı metali' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha
çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir
kısmının güneşi yeni gurub etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mani pekçok esbaba
binaen gösterilmemiş. Eğer umum onlara dahi gösterilse idi, o halde ya işaret-i
Ahmediye'nin (A.S.M.) neticesi ve mu'cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o
vakit risaleti, bedahet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu,
aklın ihtiyarı kalmazdı. İman ise, aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif zayi'
olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semaviye olarak gösterilse idi; risalet-i
Ahmediye (A.S.M.) ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.
sh: » (M: 223)
Elhasıl: Şakk-ı Kamer'in imkânında şübhe
kalmadı. Kat'î isbat edildi. Şimdi, vukuuna delalet eden çok bürhanlarından
altısına (Hâşiye) işaret ederiz. Şöyle ki:
Ehl-i adalet olan sahabelerin, vukuuna icmaı..
ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin,
وَ
انْشَقَّ
الْقَمَرُ tefsirinde onun vukuuna ittifakı.. ve ehl-i rivayet-i
sadıka bütün muhaddisînin, pek çok senedlerle ve muhtelif tarîklerle vukuunu
nakletmesi.. ve ehl-i keşif ve ilham bütün evliya ve sıddıkînin şehadeti.. ve
ilm-i Kelâm'ın meslekçe birbirinden çok uzak olan imamların ve mütebahhir
ülemanın tasdiki.. ve nass-ı kat'î ile dalalet üzerine icma'ları vaki' olmayan
ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) o vak'ayı telakki-i bilkabul etmesi; güneş gibi
inşikak-ı Kamer'i isbat eder.
Elhasıl: Buraya kadar tahkik namına ve hasmı
ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat namına ve iman
hesabınadır. Evet, tahkik öyle dedi. Hakikat ise diyor ki:
Semâ-yı Risâletin kamer-i müniri olan Hâtem-i
Divan-ı Nübüvvet, nasılki mahbubiyet derecesine çıkan ubudiyetindeki velayetin
keramet-i uzması ve mu'cize-i kübrası olan Mi'rac ile, yani bir cism-i Arzı
semavatta gezdirmekle semavatın sekenesine ve âlem-i ulvî ehline rüchaniyeti ve
mahbubiyeti gösterildi ve velayetini isbat etti. Öyle de: Arz'a bağlı, semaya
asılı olan Kamer'i, bir Arzlının işaretiyle iki parça ederek Arz'ın sekenesine,
o Arzlının risaletine öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât-ı Ahmediye (A.S.M.)
Kamer'in açılmış iki nurani kanadı gibi; Risâlet ve velayet gibi iki nurani
kanadıyla, iki ziyadar cenah ile, evc-i kemalâta uçmuş; tâ Kab-ı Kavseyn'e
çıkmış, hem ehl-i Semavat, hem ehl-i Arz'a medar-ı fahr olmuştur...
عَلَيْهِ
وَ عَلَى
آلِهِ
اَلصَّلوةُ
وَ التَّسْلِيمَاتُ
ِمْلأَ
اْلاَرضِ وَ
السَّموَاتِ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
________________________________
(Hâşiye): Yani, altı defa icma' suretinde,
vukuuna dair altı hüccet vardır. Bu makam çok izaha lâyık iken, maatteessüf
kısa kalmıştır.
sh: » (M: 224)
Mu'cizat-ı Ahmediyye (A.S.M.)
Zeylinin Bir Parçasıdır
(Risâlet-i Ahmediyye (A.S.M.) delâili hakkında
olup, Mi'rac Risâlesinin Üçüncü Esasının nihayetindeki üç mühim müşkilden
birinci müşkile ait suâle, muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.)
Suâl: Şu Mi'rac-ı azîm, niçin Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm'a mahsustur?
Elcevab: Şu birinci müşkiliniz, Otuzüç Adet
Sözler'de tafsilen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.)
kemalâtına ve delail-i nübüvvetine ve o mi'rac-ı azama en elyak o olduğuna
icmalî işaretler nev'inde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebur gibi Kütüb-ü
Mukaddeseden, pek çok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi,
Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair
yüzondört işarî beşaretleri çıkarıp "Risale-i Hamîdiye"de
göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe sabit, Şık ve Satih gibi
meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve
âhirzaman peygamberi o olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler, sahih bir
surette tarihen nakledilmiştir.
Sâlisen: Velâdet-i Ahmediye (A.S.M.) gecesinde
Kâ'be'deki sanemlerin sukutuyla, Kisra-yı Faris'in saray-ı meşhuresi olan
Eyvan'ı inşikak etmesi gibi, irhasat denilen yüzer hârika, tarihçe meşhurdur.
Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu
içirmesi ve camide bir cemaat-ı azîme huzurunda, kuru direğin, minberin
naklinden dolayı müfarakat-ı Ahmediyeden (A.S.M.) deve gibi enîn ederek
ağlaması; وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ nassı ile, Şakk-ı Kamer gibi, muhakkiklerin
tahkikatıyla bine baliğ mu'cizatla serfiraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
sh: » (M: 225)
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı
hasenenin şahsında en yüksek derecede ve bütün muamelâtının şehadetiyle
secaya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede ve Din-i
İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hisal-ı hamîde, en
mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz'ün İkinci İşaretinde
işaret edildiği gibi: Uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine
mukabil, en azamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki azamî
ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlık-ı Âlem'in nihayet
kemaldeki cemalini bir vasıta ile göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak
istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o
Zâttır.
Hem Sâni'-i Âlem'in nihayet cemalde olan
kemal-i san'atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine
mukabil; en yüksek bir sada ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o Zâttır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakatında
vahdaniyetini ilân etmek istemesine mukabil, -tevhidin en azam î bir derecede-
bütün meratib-i tevhidi ilân eden yine bizzarure o Zâttır.
Hem Sahib-i Âlem'in nihayet derecede âsârındaki
cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemalinin mehasinini ve
hüsnünün letaifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve
göstermek istemesine mukabil; en şaşaalı bir surette âyinedarlık eden ve
gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedahe o Zâttır.
Hem şu saray-ı âlemin Sâni'i, gayet hârika
mu'cizeleri ile ve gayet kıymetdar cevahirler ile dolu hazine-i gaybiyelerini
izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemalâtını tarif etmek ve bildirmek
istemesine mukabil, en azamî bir surette teşhir edici ve tavsif edici ve tarif
edici yine bilbedahe o Zâttır.
Hem şu kâinatın Sâni'i, şu kâinatı enva'-ı
acaib ve zînetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlukatına seyr ü
tenezzüh ve ibret ü tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak
onlara o âsâr ve sanayiinin manalarını,
sh: » (M: 226)
kıymetlerini,
ehl-i temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil; en azamî bir surette
cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur'an-ı Hakîm vasıtasıyla
rehberlik eden, yine bilbedahe o Zâttır.
Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm'i, şu kâinatın
tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve
mevcudatın "Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?" olan şu üç sual-i
müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine
mukabil, en vâzıh bir surette ve en azamî bir derecede hakaik-i Kur'aniye
vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedahe o Zâttır.
Hem şu âlemin Sâni'-i Zülcelal'i, bütün güzel
masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini
onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve
arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en
a'lâ ve ekmel bir surette, Kur'an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden
ve getiren, yine bilbedahe o Zâttır.
Hem Rabb-ül Âlemîn, meyve-i âlem olan insana,
âlemi içine alacak bir vüs'at-i istidad verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye
müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtela olduğundan, bir
rehber vasıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek
istemesine mukabil; en azamî bir derecede, en eblağ bir surette, Kur'an
vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel
bir tarzda îfa eden, yine bilbedahe o Zâttır.
İşte mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve
zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan
ve hakikî insan içinde geçmiş vezaifi en azamî derecede, en ekmel bir surette
îfa eden Zât; elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, saadet-i
ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i
gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.
Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel
tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat
ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı
tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise, bizzarure o
Sâni'de san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve
sh: » (M: 227)
kudsî bir muhabbet
olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden
kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki
güzellikleri "Mâşâallah" deyip istihsan eden, bilbedahe o
san'atperver ve san'atını çok seven Sâniin nazarında en ziyade mahbub, o
olacaktır.
İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine
ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalâta karşı: "Sübhanallah,
Mâşâallah, Allahü Ekber" diyerek semavatı çınlattıran ve Kur'anın
nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile, tefekkür ve
teşhir ile, zikir ve tevhid ile, berr ve bahri cezbeye getiren yine bilmüşahede
o Zâttır.
İşte böyle bir zât ki: اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenatın bir misli,
onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevî
kemalâtına imdad veren ve Risaletinde gördüğü vezaifin netaicini ve manevî
ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlahiyenin nihayetsiz feyzine mazhar
olan bir Zât, elbette Mi'rac merdiveniyle Cennet'e, Sidret-ül Münteha'ya, Arş'a
ve Kab-ı Kavseyn'e kadar gitmek, ayn-ı hak, nefs-i hakikat ve mahz-ı hikmettir.
(Hâşiye)
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursi
_______________________
(Hâşiye): En mühim bir ceride-i İslâmiyede,
umum âlem-i İslâma taalluk eden ve gayet ehemmiyetli siyasîlerden ve hayat-ı
içtimaiye ile çok alâkadar olan umum hukukçulardan 1927 senesinde Avrupa'da
toplanan bir kongrede mühim ecnebi feylesoflar, şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.)
dair bu aşağıda yazılan Arabî fıkranın aynını kendi lisanlarıyla söylemişler. O
Arabî ceridenin naklettiği Arabî ifadeyi aynen yazıyoruz ve tercümesini de
Arabî ifadenin altına ilâve ediyoruz. Nur Çeşmesi'nin âhirinde yazılan ecnebi
feylesoflardan kırküç tanesinin beyanatı, bu iki kahraman feylesofun beyanatıyla
kırkbeş tane şahid-i sadık oluyor. اَلْفَضْلُ مَا شَهِدَتْ بِهِ اْلاَعْدَاءُ "Fazilet odur ki; düşmanlar dahi onu tasdik
etsin."
Arabî ceridenin beyanatı:
sh: » (M: 228)
وَقَدْ
اِعْتَرَفَ
حَتَّى
عُلَمَاءُ
الْغَرْبِ
بِسُمُوِّ
مَبَادِى
اْلاِسْلاَمِ
وَصَلاَحِهَا
لِلْعَالَمِ...
قَالَ
عَمِيدُ
كُلِّيَّةِ
الْحُقُوقِ
بِجَامِعَةِ
قَيِيَنَا
َاْلاُسْتَاذُ
شَبُولْ فِى
مُؤْتَمَرِ
الْحُقُوقِيِّينَ
الْمُنْعَقَدِ
فِى سَنَةِ 1927أ
[اِنَّ
الْبَشَرِيَّةَ
لَتَفْتَخِرُ
بِاِنْتِسَابِ
رَجُلٍ
كَمُحَمَّدٍ
(ع ص م) اِلَيْهَا
اِذْ اِنَّهُ
رَغْمَ
اُمِّيَّتِهِ
اِسْتَطَاعَ
قَبْلَ
بِضْعَةِ
عَشَرَ
قَرْنًا اَنْ
يَاْتِى
بِتَشْرِيعٍ
سَنَكُونُ
نَحْنُ اْلاَوْرُوبَائِيِّينَ
اَسْعَدَ مَا
نَكُونُ لَوْ
وَصَلْنَا
اِلَى
قِيْمَتِهِ
بَعْدَ
اَلْفَىْ
عَامٍ]
وَ
قَالَ
بَرْنَارْد
شَوْ :[لَقَدْ
كَانَ دِينُ
مُحَمَّدٍ (ع
ص م) مَوْضِعَ
التَّقْدِيرِ
السَّامِى
دَائِمًا
لِمَا
يَنْطَوِى عَلَيْهِ
مِنْ
حَيَوِيَّةٍ
مُدْهِشَةٍ
ِلاَنَّهُ
عَلَى مَا
يَلُوحُ لِى
هُوَ الدِّينُ
الْوَحِيدُ
الَّذِى لَهُ
مَلَكَةُ
الْهَضْمِ
ِلاَطْوَارِ
الْحَيَاةِ
الْمُخْتَلِفَةِ
وَالَّذِى
يَسْتَطِيعُ
لِذلِكَ اَنْ
يَجْذِبَ
اِلَيْهِ
كُلَّ جَيْلٍ
مِنَ
النَّاسِ وَ
اَرَى وَاجِبًا
اَنْ يُدْعَى
مُحَمَّدٌ (ع
ص م) مُنْقِذَ
اْلاِنْسَانِيَّةِ
وَ
اَعْتَقِدُ
اَنَّ
رَجُلاً
مِثْلَهُ
اِذَا
تَوَلَّى
زَعَامَةَ
الْعَالَمِ
الْحَدِيثِ
نَجَحَ فِى حَلِّ
مُشْكِلاَتِهِ
وَاَحَلَّ
فِى
الْعَالَمِ
السَّلاَمَةَ
وَالسَّعَادَةَ
(يَعْنِى
الْمُسَالَمَةَ
وَالصُّلْحَ
الْعُمُومِىَّ)
وَمَا اَشَدَّ
حَاجَةَ
الْعَالَمِ
اَلْيَوْمَ
اِلَيْهَا...
Tercümesinin bir hülâsası:
Evet garb uleması ve feylesofları itiraf ve
ikrar etmişler ki: "İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin
ıslahına kâfidir."
Hem Külliyet-ül
Hukuk Kongresinin cem'iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927
senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki: "Muhammed'in (A.S.M.)
beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki o zât ümmî
olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki; biz Avrupalılar
iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ud, en
saadetli oluruz."
İkincisi veyahut Nur Çeşmesi'nin âhirine ilâve
edilenlerle kırkbeşincisi olan
sh: » (M:
229)
Bernard ShaW
demiş:
"Dîn-i Muhammedî'nin (A.S.M.) en
yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı temin
etmesidir. Bana açılan budur ki: O din tek, yekta, emsalsiz bir din-i ferîd
olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini
hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor.
Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini
kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki
desin: "Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halaskârıdır. Ve halaskârlık namı,
ona verilmek lâzımdır."
Hem diyor: "Ben itikad ediyorum ki:
Muhammed'in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis
olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık
âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebeb olacak. Evet,
bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var
olduğunu herkes anlar!"
sh: » (M: 230)
AYET-ÜL KÜBRA
RİSALESİNİN
RİSALET-İ
AHMEDİYEDEN BAHSEDEN
ONALTINCI
MERTEBESİ
(Makam
Münasebetiyle Buraya İlhak Edilmiştir.)
Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki:
Mâdem bu kâinatın mevcudatıyla mâlikimi ve hâlıkımı arıyorum. Elbette her
şeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a'dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli
ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en
parlağı ve ondört asrı faziletiyle ve Kur'anıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı
Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi. Gördü ki: O
asır, hakikaten o Zât ile, bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünki en bedevî ve
en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve
hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel bu
fevkalâde Zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve
ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz, sonra hâlıkımızı ondan sormalıyız diyerek
taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız dokuz
külliyetine birer kısa işaret edilecek!
Birincisi: Bu Zâtta (A.S.M.) -hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi- bütün
güzel huyların ve hasletlerin bulunması
ve وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ *
وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى âyetlerinin sarahatıyla, bir parmağının işaretiyle
Kamer iki parça olması ve bir avucu ile, a'dasının ordusuna attığı az bir
toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi
ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi
gibi; nakl-i kat'î ile ve bir kısmı tevatür ile, yüzer mu'cizatın onun elinde
zâhir olmasıdır. Bu mu'cizattan üçyüzden ziyade bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub
olan Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) namındaki hârika ve kerametli bir risalede
kat'î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları ona havale ederek dedi ki:
sh: » (M: 231)
Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemalâtla beraber,
bu kadar mu'cizat-ı bahiresi bulunan bir Zât (A.S.M.) elbette en doğru
sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil
değil.
İkincisi: Elinde bu kâinat sahibinin bir
fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üçyüz milyondan ziyade insanların
kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ın yedi vecihle
hârika olmasıdır. Ve bu Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinat
hâlıkının sözü bulunduğu kuvvetli delilleriyle beraber, "Yirmibeşinci Söz
- Mu'cizat-ı Kur'aniye" namlarındaki ve Risale-i Nur'un bir güneşi olan
meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden; onu, ona havale ederek dedi:
Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir Zâtta
(A.S.M.) fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz
ve bulunamaz!..
Üçüncüsü: O Zât (A.S.M.), öyle bir şeriat ve
bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir iman ile meydana
çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne
bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki ümmî bir zâtta (A.S.M.) zuhur eden o şeriat;
ondört asrı ve nev'-i beşerin humsunu, âdilane, hakkaniyet üzere, müdakkikane,
hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez.
Hem ümmî bir Zâtın (A.S.M.) ef'al ve akval ve
ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii
ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve
nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafatı ve maden-i
terakkiyatı olması cihetiyle misli olamaz ve olamamış.
Hem dininde bulunan bütün ibadatın bütün
enva'ında en ileri olması ve herkesten ziyade takvada bulunması ve Allah'tan
korkması ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde, tam tamına
ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek
ve tam manasıyla ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve
intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.
Hem binler dua ve münacatlarından Cevşen-ül
Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif
ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u
efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife
yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli
sh: » (M: 232)
yoktur. Risale-i
Münacat'ın başında, Cevşen-ül Kebir'in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının
kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen'in dahi misli
yoktur diyecek.
Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o
derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük
dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adâvet ettikleri halde,
zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek
başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti
dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış
ve olamaz.
Hem imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve
hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî
itikad taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve
hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve
münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne
itminanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi
ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün
ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en
yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; imanı dahi emsalsizdir.
İşte böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir
İslâmiyet ve hârika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendane bir
davet ve mu'cizane bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve
aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü: Enbiyaların icma'ı, nasılki vücud
ve vahdaniyet-i İlahiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın
doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünki Enbiya
Aleyhimüsselâm'ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar
kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa; o Zâtta (A.S.M.) en ileride
olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasılki lisan-ı kal ile; Tevrat, İncil
ve Zebur ve suhuflarında bu Zâtın (A.S.M.) geleceğini haber verip insanlara
beşaret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işaratından yirmiden
fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektub'da güzelce beyan ve isbat
edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle;
kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı
tasdik edip, davasını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kal ve icma' ile vahdaniyete
sh: » (M: 233)
delalet ettikleri
gibi, lisan-ı hal ile ve ittifakla bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye
anladı.
Beşincisi: Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi
ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikata, kemalâta, keramata,
keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdaniyete delalet ettikleri
gibi; üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine, icma' ve ittifakla
şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u
velayetle müşahede etmeleri ve umumunu nur-u imanla ya ilmelyakîn veya
aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan
bu Zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
Altıncısı: Bu zâtın ümmiliğiyle beraber
getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği
marifet-i İlahiyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama
yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkikîn ve dâhî-i
hükema-i mü'minîn, bu Zâtın üss-ül esas davası olan vahdaniyeti, kuvvetli
bürhanlarıyla bil'ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin
ve bu üstad-ı azamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri,
gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ: Risale-i Nur, yüz
parçasıyla, bu Zâtın sadakatının bir tek bürhanıdır.
Yedincisi: Âl ve ashab namında ve nev'-i
beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meşhuru ve en
muhterem ve en namdarı ve en dindar ve en keskin nazarlı taife-i azîmesi;
kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle, bu Zâtın bütün gizli
ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tedkik
etmeleri neticesinde; bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve
hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma' ile ve sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli
imanları, güneşin ziyasına delalet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
Sekizincisi: Bu kâinat, nasılki kendini icad
ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir
kitab gibi, bir sergi gibi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâniine ve
kâtibine ve nakkaşına delalet eder. Öyle de; kâinatın hilkatindeki makasıd-ı
İlahiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbanî hikmetlerini talim
edecek ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki
kıymetini ve içindeki
sh: » (M: 234)
mevcudatın
kemalâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebirin manalarını ifade edecek bir yüksek
dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve
iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delalet ettiği cihetiyle, elbette bu
vazifeleri herkesten ziyade yapan bu Zâtın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlıkının
en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu: Mâdem bu san'atlı ve hikmetli
masnuatıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemalâtını teşhir etmek ve bu
süslü, zînetli nihayetsiz mahlukatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu
lezzetli ve kıymetli hesabsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve
bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince
zevklerini ve iştihaların her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen
Rabbanî it'amlar ve ziyafetlerle, kendi rububiyetine karşı minnetdarane,
müteşekkirane ve perestişkârane ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece
ve gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat
ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile, kendi uluhiyetini izhar
ederek, o uluhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her
vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavî tokatlar
ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini
göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî
zâtın yanında en sevgili mahluku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksadlarına
tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden
ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve ondan istimdad eden ve muvaffakıyet
isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî
(A.S.M.) denilen bu Zât olacak!..
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz
hakikatlar bu zâtın sıdkına şehadet ederler; elbette bu âdem, benî-âdem'in
medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır. Ve ona "Fahr-i Âlem"
ve "Şeref-i Benî-Âdem" denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan
ferman-ı Rahman olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın haşmet-i saltanat-ı maneviyesinin
nısf-ı arzı istilası ve şahsî kemalâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu
âlemde en mühim zât budur, Hâlıkımız hakkında en mühim söz onundur.
İşte gel bak! Bu hârika zâtın yüzer zâhir ve
bâhir kat'î
sh: » (M: 235)
mu'cizelerinin
kuvvetine.. ve dinindeki binler âlî ve esaslı hakikatlarına istinaden, bütün
davalarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve
vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delalet ve şehadet ve o Vâcib-ül Vücud'u
isbat ve ilân ve i'lam etmektir.
Demek bu kâinatın manevî güneşi ve Hâlıkımızın
en parlak bir bürhanı bu Habibullah denilen zâttır ki; onun şehadetini teyid ve
tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma' var:
Birincisi: "Eğer perde-i gayb açılsa
yakînim ziyadeleşmeyecek" diyen İmam-ı Ali (Radıyallahü Anh) ve yerde iken
arş-ı azamı ve İsrafil'in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı Azam (K.S.)
gibi keskin nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi
câmi' ve Âl-i Muhammed namıyla şöhretşiar-ı âlem olan cemaat-ı nuraniyenin
icma' ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir
muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitabsız ve fetret
asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve
hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad
ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak, şarktan garba kadar
cihanpesendane idare eden ve "Sahabe" namıyla dünyada namdar olan
cemaat-ı meşhurenin ittifakla can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren
bir kuvvetli imanla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı bulunan
ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde
yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ülemasının cemaat-ı uzmasının tevafukla
ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir.
Demek bu Zâtın vahdaniyete şehadeti şahsî ve
cüz'î değil, belki umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa
karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti. İşte Asr-ı
Saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun, o
medrese-i nuraniyeden aldığı derse bir kısa işaret olarak, Birinci Makam'ın
onaltıncı mertebesinde böyle:
لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ
الْوَاجِبُ
الْوُجُودِ
الَّذِى
دَلَّ عَلَى
وُجُوبِ
وُجُودهِ فِى
وَحْدَتِهِ
فَخْرُ
الْعَالَمِ
وَ شَرَفُ
نَوْعِ بَنِى
آدَمَ
بِعَظَمَةِ
سَلْطَنَةِ
قُرْآنِهِ
sh: » (M: 236)
وَ
حِشْمَةِ
وُسْعَةِ
دِينِهِ وَ
كَثْرَةِ كَمَالاَتِهِ
وَ
عُلْوِيَّةِ
اَخْلاَقِهِ حَتَّى
بِتَصْدِيقِ
اَعْدَائِهِ
وَ كَذَا شَهِدَ
وَ بَرْهَنَ
بِقُوَّةِ
مِأَتِ مُعْجِزَاتِهِ
الظَّاهِرَةِ
الْبَاهِرَةِ
الْمُصَدِّقَةِ
الْمُصَدَّقَةِ
وَ بِقُوَّةِ
آلاَفِ
حَقَائِقِ
دِينِهِ
السَّاطِعَةِ
الْقَاطِعَةِ
بِاِجْمَاعِ
آلِهِ ذَوِى
اْلاَنْوَارِ
وَ بِاِتِّفَاقِ
اَصْحَابِهِ
ذَوِى
اْلاَبْصَارِ
وَ
بِتَوَافُقِ
مُحَقِّقِى
اُمَّتِهِ
ذَوِى
الْبَرَاهِينِ
وَ
الْبَصَائِرِ
النَّوَّارَةِ
denilmiştir.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْباَقِى
Said Nursi
* * *