Münacat
Ya İlahî
ve ya Rabbî! Ben îmanın gözüyle ve Kur'anın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle ve İsm-i Hakîm'in göstermesiyle
görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla
senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye
yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin
Rubûbiyetine ve vahdetine şEhadeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur
ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün
yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve
vahdaniyetine işaret ve şEhadette bulunmasın. Ve oniki seyyareden hiçbir
seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve
intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şEhadet
ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!..
Evet
gökler; sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şEhadet ettikleri gibi, heyet-i
mecmûasıyla derece-i bedahette, -ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı!- senin
vücub-u vücuduna öyle zâhir şEhadet.. -ve ey zerratı, muntazam mürekkebatıyla
tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle
döndüren, emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli
şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani bürhanlar
ve parlak deliller o şEhadeti tasdik ederler. Hem bu safi, temiz, güzel gökler;
fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik
lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle,
senin Rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi îcad eden kudretinin azametine zâhir
delâlet.. ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı
kucağına alan Rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret.. ve bütün
mahlûkat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna
alan, tanzim eden ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümulüne
şübhesiz şEhadet ederler. Ve o şEhadet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güya
yıldızlar, şahid olan göklerin şEhadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurani
delilleridirler. Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki
sh: » (L: 339)
yıldızlar
ise; muti' neferler, muntazam sefineler, harika tayyareler, acaib lâmbalar gibi
vaziyetiyle, senin saltanat-ı uluhiyetinin şaşaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun
efradından bir yıldız olan güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki
vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla, güneşin sair arkadaşları olan yıldızların
bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâki olan
âlemlerin güneşleridirler.
Ey
Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu harika yıldızlar, bu acib güneşler, aylar;
senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile
ve senin idare ve tedbirin ile teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün
o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlık'a
tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ı hal ile "Sübhanallah, Allahu
Ekber" derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyla seni takdis ederim.
Ey
şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan
Kadîr-i Zülcelâl! Ey Kadir-i Mutlak! Kur'an-ı Hakîminin dersiyle ve Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle anladım: Nasılki gökler, yıldızlar,
senin mevcudiyetine ve vahdetine şEhadet ederler.. öyle de; cevv-i sema bulutlarıyla
ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, senin vücub-u
vücuduna ve vahdetine şEhadet ederler.
Evet
câmid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların
imdadına göndermesi, ancak senin Rahmetin ve hikmetin iledir. Karışık tesadüf
karışamaz. Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret
ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, senin fezadaki kudretini
güzelce tenvir eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı
konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dat dahi, lisan-ı
kal ile konuşarak seni takdis edip, Rubûbiyetine şEhadet eder. Hem zîhayatların
yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek,
nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi;
cevvi âdeta bir hikmete binaen "levh-i mahv ve isbat" ve "yazar,
ifade eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, senin faaliyet-i
kudretine işaret ve senin vücuduna şEhadet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan
sağıp zîhayatlara
sh: » (L: 340)
gönderilen Rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri
kelimeleriyle, senin vüs'at-i Rahmetine ve geniş şefkatine şEhadet eder.
Ey
Mutasarrıf-ı Fa'al ve ey Feyyaz-ı Müteâl! Senin vücub-u vücuduna şEhadet eden
bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şEhadet ettikleri gibi, heyet-i
mecmûasıyla keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla
beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine
yardım etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliğine gâyet kuvvetli işaret
ederler. Hem koca fezayı mahşer-i acaib yapan ve bazı günlerde birkaç defa
doldurup boşaltan Rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar değiştirir
bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi
tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümulüne şEhadet ettikleri
gibi; umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden
Rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine
delâlet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane vazifelerde istihdam ve bulut
ve yağmur, o kadar alîmane faidelerde istimal olunur ki; herşeye ihata eden bir
ilim ve herşeye şamil bir hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz.
Ey Fa'alün
Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve
kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem
getirmek, bir âlem gayba göndermek misillü şuunatta bulunan kudretin; dünyayı
âhirete çevirecek ve âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini
veriyor.
Ey Kadîr-i
Zülcelâl! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; senin mülkünde,
senin emrin ve havlin ile, senin kuvvet ve kudretinle müsahhar ve
vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlûkatı, gâyet
sür'atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve
hâkimlerini takdis ederek, Rahmetini medh ü sena ederler.
Ey Arz ve
Semavatın Hâlık-ı Zülcelâli! Senin Kur'an-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dersiyle îman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat
yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin
birliğine ve vahdetine şEhadet ediyorlar. Öyle de: Arz bütün mahlûkatıyla ve
ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı
sh: » (L: 341)
adedince şEhadetler ve işaretler ederler. Evet
zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını
değiştirmek gibi hiçbir tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun- yoktur ki;
intizamıyla, senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin. Hem hiçbir hayvan
yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla ve
yaşamasına lüzumu bulunan cihazatının hakîmane verilmesiyle, senin varlığına ve
birliğine şEhadeti olmasın. Hem her baharda gözümüz önünde îcad edilen nebatat
ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at-ı acibesiyle ve lâtif
zînetleriyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni
bildirmesin. Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin
harikaları ve mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve
yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden;
yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı olarak yaratılışları, Sâni-i
Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir
şEhadettir ki, ziyanın güneşe şEhadetinden daha kuvvetli ve parlaktır. Hem
hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla
beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici,
intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gâyet muntazam ve mütenevvi meyveleri
ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına
şEhadeti bulunmasın.
Ey Fâtır-ı
Kadîr! Ey Fettah-ı Allâm! Ey Fa'al-i Hallak! Nasıl Arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının
Vâcib-ül Vücud olduğuna şEhadet eder.. öyle de: Senin -ey Vâhid-i Ehad, ey
Hannan-ı Mennan, ey Vehhab-ı Rezzak!- vahdetine ve Ehadiyetine, yüzündeki
sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve
birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan Rubûbiyet
isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedahet derecesinde senin
vahdetine ve Ehadiyetine şEhadet, belki mevcudat adedince şEhadetler eder. Hem
nasıl zemin bir ordugâh, bir meşher, bir talimgâh vaziyetiyle.. ve nebatat ve
hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı
cihazatları muntazaman verilmesiyle, senin Rubûbiyetinin haşmetine ve
kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de: Hadsiz bütün zîhayatın
ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmane,
sh: » (L: 342)
kerîmane verilmesi ve hadsiz o efradın kemal-i
müsahhariyetle evamir-i Rabbaniyeye itaatleri, Rahmetinin herşeye şümulünü ve
hâkimiyetinin herşeye ihatasını gösteriyor. Hem zeminde değişmekte bulunan
mahlûkat kafilelerinin sevk ve
idareleri, mevt ve hayat münavebeleri ve hayvan ve nebatatın idare ve
tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden
nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, senin ihata-i ilmine ve hikmetine delâlet
eder. Hem zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman
yaşayacak gibi istidad ve mânevî cihazat ile techiz edilen ve zemin mevcudatına
tasarruf eden insan için, bu talimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde
ve bu muvakkat meşherde; bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz
tecelliyat-ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitabat-ı Sübhaniye ve bu gâyetsiz ihsanat-ı
İlahiye, elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli
hayata, bu belâlı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür
ve bâki bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekada bulunan
ihsanat-ı uhreviyeye işaret, belki şEhadet eder.
Ey Hâlık-ı
Külli Şey! Zeminin bütün mahlûkatı, senin mülkünde, senin arzında, senin havl
ve kuvvetinle ve senin kudretin ve
iradetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve müsahhardırlar. Ve
zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihata ve şümul
gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle
hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik
içindedir ki, tecezzi kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir
küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin bütün
sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Hâlıkını
takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzak-ı
Zülcelâlinin hamd ve medh ü senasını ediyorlar.
Ey
şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan
Zat-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla; seni kusurdan, aczden,
şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd ve şükrederim.
Ey Rabb-ül
Berri Ve-l Bahr! Kur'anın dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
talimiyle anladım
sh: » (L: 343)
ki: Nasıl gökler ve feza ve zemin senin birliğine
ve varlığına şEhadet ederler.. öyle de: Bahirler, nehirler ve çeşmeler ve
ırmaklar, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine bedahet derecesinde şEhadet
ederler. Evet bu dünyamızın menba-ı acaib buhar kazanları hükmünde olan
denizlerde hiçbir mevcud, hatta hiçbir katre su yoktur ki; vücuduyla,
intizamıyla, menfaatıyla ve vaziyetiyle Hâlıkını bildirmesin. Ve basit bir
kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garib
mahluklardan ve hilkatları gâyet muntazam hayvanat-ı bahriyeden, hususan bir
tanesi, bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiç
birisi yoktur ki, hilkatıyla ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve
terbiyesiyle yaratanına işaret ve Rezzakına şEhadet etmesin.
Hem
denizde kıymetdar, hasiyetli, zînetli cevherlerden hiç birisi yoktur ki, güzel
hilkatıyla ve cazibedar fıtratıyla ve menfaatli hasiyetiyle seni tanımasın,
bildirmesin. Evet onlar birer birer şEhadet ettikleri gibi; heyet-i
mecmûasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve Sikke-i hilkatte birlik
ve îcadça gâyet kolay ve efradça gâyet çokluk noktalarından, senin vahdetine
şEhadet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre-i arzı kuşatan muhit denizlerini
muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve
toprağı istila ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi ve muntazam
hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzak ve sair umûrlarını küllî ve tam
bir surette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen
hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, senin varlığına ve
Vâcib-ül Vücud olduğuna mevcudatı adedince işaretler ederek şEhadet eder. Ve
senin saltanat-ı Rubûbiyetinin haşmetine ve herşeye muhit olan kudretinin
azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkindeki gâyet büyük ve
muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gâyet küçücük ve intizamla
iaşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden Rahmetinin ve
hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet.. ve intizamatıyla ve faideleriyle
ve hikmetleriyle ve mizan ve mevzuniyetleriyle, senin herşeye muhit ilmine ve
herşeye şamil hikmetine işaret ederler. Ve senin bu misafirhane-i dünyada
yolcular için böyle Rahmet havuzların bulunması ve insanın seyr ü seyahatına ve
gemisine ve istifadesine müsahhar olması işaret eder ki; yolda yapılmış bir
handa, bir gece misafirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden zat,
elbette makarr-ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî Rahmet denizleri
bulundurmuş
sh: » (L: 344)
ki, bunlar onların fâni ve küçük nümuneleridirler.
İşte denizlerin böyle gâyet harika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i
acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gâyet muntazam idare ve
terbiye edilmesi bilbedahe gösterir ki; yalnız senin kuvvetin ve kudretin ile
ve senin irade ve tedbirin ile, senin mülkünde, senin emrine müsahhardırlar. Ve
lisan-ı halleriyle Hâlıkını takdis edip "Allahu Ekber" derler.
Ey dağları
zemin sefinesine hazineli direkler yapan Kadîr-i Zülcelâl! Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım ki,
nasıl denizler acaibleriyle seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.. öyle de:
Dağlar dahi, zelzele tesiratından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî
inkılabat fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilasından kurtulmasına ve
havanın gazat-ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhafaza ve iddiharlarına ve
zîhayatlara lâzım olan madenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle
seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Evet dağlardaki taşların enva'ından ve
muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksamından ve zîhayata, hususan
insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan madeniyatın ecnasından ve dağları,
sahraları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebatatın
esnafından hiçbirisi yoktur ki; tesadüfe havalesi mümkün olmayan hikmetleriyle,
intizamıyla, hüsn-ü hilkatıyla, faideleriyle.. hususan madeniyatın tuz,
limontuzu, sulfato ve şap gibi sureten birbirine benzemekle beraber tadlarının
şiddet-i muhâlefetiyle.. ve bilhassa nebatatın basit bir topraktan çeşit çeşit
enva'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz Kadîr nihayetsiz
Hakîm, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahetle şehadet
et- tikleri gibi; heyet-i mecmûasındaki vahdet-i idare ve vahdet-i tedbir ve
menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve
kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, Sâniin vahdetine ve
Ehadiyetine şEhadet ederler.
Hem
nasılki dağların yüzünde ve karnındaki masnu'lar, zeminin her tarafında, herbir
nevi aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gâyet mükemmel ve çabuk yapılmaları
ve bir iş bir işe mani olmadan, sair neviler ile beraber karışık iken,
karıştırmaksızın îcadları; senin Rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır
gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder; öyle de: Zeminin yüzündeki bütün
zîhayat mahlukların hadsiz hacetlerini,
sh: » (L: 345)
hatta mütenevvi hastalıklarını, hatta muhtelif
zevklerini ve ayrı ayrı iştihalarını tatmin edecek bir surette, dağların
yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebatat ve madeniyatla doldurmak ve
muhtaçlara teshir etmek cihetiyle, senin Rahmetinin hadsiz genişliğine ve
hâkimiyetinin nihayetsiz vüs'atine delâlet.. ve toprak tabakatı içinde, gizli
ve karanlık ve karışık bulunduğu halde; bilerek, görerek, şaşırmayarak,
intizamla, hacetlere göre ihzar edilmeleriyle, senin herşeye taalluk eden
ilminin ihatasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümulüne
ve ilâçların ihzaratı ve madenî maddelerin iddiharatıyla Rubûbiyetinin rahîmane
ve kerîmane olan tedabirinin mehâsinine ve inayetinin ihtiyatlı letaifine pek
zâhir bir surette işaret ve delâlet ederler.
Hem bu
dünya hanında misafir yolcular için, koca dağları levazımatlarına ve
istikbaldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazat anbarı ve hayata
lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret, belki
delâlet, belki şEhadet eder ki; bu kadar kerim ve misafirperver ve bu kadar hakîm
ve şefkatperver ve bu kadar kadîr ve Rubûbiyetperver bir Sâniin, elbette ve
herhalde, çok sevdiği o misafirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanatının
ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi
görürler.
Ey Kadir-i
Külli Şey! Dağlar ve içindeki mahluklar senin mülkünde ve senin kuvvet ve
kudretinle ve ilim ve hikmetinle müsahhar ve müddehardırlar. Onları bu tarzda
tavzif ve teshir eden Hâlıkını takdis ve tesbih ederler.
Ey Hâlık-ı
Rahmân ve ey Rabb-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve
Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım: Nasılki sema ve feza ve arz ve deniz ve
dağ, müştemilât ve mahluklarıyla beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar..
öyle de: Zemindeki bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleri ve
meyveleriyle, seni bedahet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umum
eşcarın ve nebatatın cezbedarane hareket-i zikriyede bulunan yapraklarından ve
zînetleriyle Sâniinin isimlerini tavsif ve tarif eden çiçeklerinden ve letafet
ve cilve-i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesadüfe
havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan harika san'at içindeki nizam ve nizam
içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar
içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif
tatlarıyla, nihayetsiz Rahîm ve Kerim
sh: » (L: 346)
bir Sâniin vücub-u vücuduna bedahet derecesinde
şEhadet ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve
beraberlik, birbirine benzemeklik ve Sikke-i hilkatte müşabehet ve tedbir ve
idarede münasebet ve onlara taalluk eden îcad fiilleri ve Rabbanî isimlerde
muvafakat ve o yüzbin enva'ın hadsiz efradlarını birbiri içinde şaşırmayarak
birden idareleri gibi noktalarıyla, o Vâcib-ül Vücud Sâniin bilbedahe vahdetine
ve Ehadiyetine dahi şEhadet ederler. Hem nasılki onlar senin vücub-u vücuduna
ve vahdetine şEhadet ediyorlar.. öyle de; rûy-i zeminde dört yüz bin
milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efradın yüzbinler tarzda
iaşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, senin
Rubûbiyetinin vahdaniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay îcad
eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi, koca
zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit
çeşit aksamını ihzar eden Rahmetinin hadsiz genişliğine.. ve o hadsiz işler ve
in'amlar ve idareler ve iaşeler ve icraatlar kemal-i intizamla cereyanları ve
herşey hatta zerreler o emirlere ve icraata itaat ve müsahhariyetleriyle,
hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber o ağaçların ve
nebatların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi
herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek, faidelere,
maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, senin ilminin her şeye ihatasına ve
hikmetinin herşeye şümulüne pek zâhir bir surette delâlet ve hadsiz
parmaklarıyla işaret ederler. Ve senin gâyet kemaldeki cemal-i san'atına ve
nihayet cemaldeki kemal-i nimetine hadsiz dilleriyle sena ve medhederler. Hem
bu muvakkat handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde,
eşcar ve nebatatın elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve nimetler ve bu
kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret belki şEhadet eder ki: Misafirlerine
burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zat-ı Rahîm, bütün ettiği
masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yâni
bütün mahlûkat tarafından "Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam
etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini iskat etmemek ve
nihayetsiz Rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştak dostlarını
mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde
ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî
Rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet'e lâyık bir surette
sh: » (L: 347)
meyvedar
eşcar ve çiçekli nebatlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere
göstermek için nümunelerdir.
Hem
ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni
takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca
seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedi' bir surette, etleri çok muhtelif,
san'atları çok acib, çekirdekleri çok harika olarak yapılarak o yemek
tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat
misafirlerine göndermek cihetinde, lisan-ı hal olan tesbihatları, zuhurca
lisan-ı kal derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle,
senin irade ve ihsanatınla, senin Rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar ve senin
herbir emrine muti'dirler.
Ey
şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan
Sâni-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm! Bütün eşcar ve nebatatın, bütün yaprak ve çiçek
ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle; seni kusurdan, aczden, şerikten takdis
ederek hamd ü sena ederim.
Ey Fâtır-ı
Kadîr! Ey Müdebbir-i Hakîm! Ey Mürebbi-i Rahîm! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ve îman ettim ki;
nasıl nebatat ve eşcar seni tanıyorlar, senin sıfât-ı kudsiyeni ve Esmâ-i
hüsnanı bildiriyorlar.. öyle de: Zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve
hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gâyet muntazam saatler gibi işleyen ve
işlettirilen dâhilî ve haricî âzalarıyla ve bedeninde gâyet ince bir nizam ve
gâyet hassas bir mizan ve gâyet mühim faideler ile yerleştirilen âlât ve
duygularıyla ve cesedinde gâyet san'atlı bir yapılış ve gâyet hikmetli bir
tefriş ve gâyet dikkatli bir müvazene içinde konulan cihazat-ı bedeniyesiyle,
senin vücub-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şEhadet etmesin. Çünki bu
kadar basirane nazik san'at ve şuurkârane ince hikmet ve müdebbirane tam
müvazeneye, elbette kör kuvvet ve şuursuz tabîat ve serseri tesadüf
karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine
teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhal içinde muhaldir. Çünki o halde
herbir zerresi; herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar
olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek âdeta ilah gibi ihatalı bir ilim
ve kudreti bulunacak. Sonra teşkil-i cesed ona
sh: » (L: 348)
havale edilir ve kendi kendine oluyor denilebilir.
Ve heyet-i mecmûasındaki vahdet-i tedbir ve vahdet-i idare ve vahdet-i nev'iye
ve vahdet-i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda
ittifak cihetinde müşahede edilen Sikke-i fıtratta birlik ve herbir nev'in
efradı sîmâlarında görülen Sikke-i hikmette ittihad ve iaşede ve îcadda
beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur
ki, senin vahdetine kat'î şEhadette bulunmasın! Ve herbir ferdinde, kâinata
bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde senin Ehadiyetine
işareti olmasın.
Hem
nasılki insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüzbin
enva'ı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve talimat ve itaat ve müsahhariyetle ve
en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla o
Rubûbiyetinin derece-i haşmetine ve gâyet çoklukla beraber gâyet kıymetli ve
gâyet mükemmel olmakla beraber gâyet çabuk yapılmaları ve gâyet san'atlı
olmakla beraber gâyet kolay yapılışlarıyla kudretinin derece-i azametine
delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan mikroptan
tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların
rızıklarını yetiştiren Rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer
gibi vazife-i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde
terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak
cihetiyle, hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine kat'î delâlet ederler. Hem
nasılki hayvanattan herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misal-i
musaggarı hükmünde gâyet derin bir ilim ve gâyet dakik bir hikmetle, karışık
eczaları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı suretlerini
şaşırmayarak, hatasız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin herşeye
ihatasına ve hikmetinin herşeye şümulüne, adedlerince işaretler ederler; öyle
de: Herbiri birer mu'cize-i san'at ve birer harika-i hikmet olacak kadar
san'atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin san'at-ı
Rabbaniyenin kemal-i hüsnüne ve gâyet derecede güzelliğine işaret ve herbirisi,
hususan yavrular gâyet nazdar, nazenin bir surette beslenmeleriyle ve
heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, senin inayetinin gâyet şirin
cemaline hadsiz işaretler ederler.
Ey
Rahmânürrahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Emin! Ey Mâlik-i Yevmiddin! Senin Resul-i
sh: » (L: 349)
Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmının talimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin irşadıyla anladım
ki: Madem kâinatın en müntehab neticesi hayattır.. ve hayatın en müntehab
hülâsası ruhtur.. ve zîruhun en müntehab kısmı zîşuurdur.. ve zîşuurun en câmii
insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor.. ve
zîhayatlar, zîruhlara müsahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar.. ve
zîruhlar, insanlara müsahhardır, onlara yardım ediyorlar.. ve insanlar fıtraten
Hâlıkını pek ciddî severler ve Hâlıkları onları hem sever, hem kendini onlara
her vesile ile sevdirir.. ve insanın istidadı ve cihazat-ı maneviyesi, başka
bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.. ve insanın kalbi ve şuuru, bütün
kuvvetiyle beka istiyor.. ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlıkına
yalvarıyor; elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan
insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratmış iken,
ebedî bir adavetle gücendirmek olamaz ve kabil değildir. Belki başka bir ebedî
âlemde mes'udane yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için
gönderilmiştir. Ve insana tecelli eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki
cilveleriyle âlem-i bekada onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine
mazhar olacaklarına işaret ederler.
Evet,
ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâki'nin âyine-i zîşuuru, bâki olmak
lâzım gelir.
Hayvanların
ruhları bâki kalacağını ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve Neml'i ve Naka-i Sâlih
(A.S.) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa; hem ruhu, hem
cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir nev'in arasıra istimal için birtek
cesedi bulunacağı rivayet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat,
hem Rahmet ve Rubûbiyet öyle iktiza ederler.
Ey Kadîr-i
Kayyum! Bütün zîhayat, zîruh, zîşuur senin mülkünde, yalnız senin kuvvet ve
kudretinle ve ancak senin irade ve tedbirinle ve Rahmet ve hikmetinle,
Rubûbiyetinin emirlerine teshir ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir
kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve
aczi için, Rahmet tarafından ona müsahhar olmuşlar. Ve lisan-ı hal ve lisan-ı
kal ile Sânilerini ve Mabudlarını kusurdan, şerikten takdis ve nimetlerine
şükür ve hamd ederek, herbiri ibadet-i mahsusasını yapıyorlar.
sh: » (L: 350)
Ey
şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan
Zat-ı Akdes! Bütün zîruhların tesbihatıyla seni takdis etmek niyet edip سُبْحَانَكَ
يَا مَنْ
جَعَلَ مِنَ
الْمَاءِ كُلَّ
شَيْءٍ حَىٍّ
diyorum.
Ya Rabb-el
Âlemîn! Ya İlahe-l Evvelîne Ve-l Âhirîn! Ya Rabb-es Semavat-ı Ve-l Aradîn!
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle
anladım ve îman ettim ki: Nasıl sema, feza, arz, berr ve bahr, şecer, nebat,
hayvan; efradıyla, eczasıyla, zerratıyla seni biliyorlar, tanıyorlar ve
varlığına ve birliğine şEhadet ve delâlet ve işaret ediyorlar; öyle de:
Kâinatın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın
hülâsası olan Enbiya, evliya, asfiyanın hülâsası olan kalblerinin ve
akıllarının müşahedat ve keşfiyat ve ilhamat ve istihracatıyla, yüzer icma' ve
yüzer tevatür kuvvetinde bir kat'iyetle senin vücub-u vücuduna ve senin
vahdaniyet ve Ehadiyetine şEhadet edip, ihbar ediyorlar. Mu'cizat ve keramat ve
yakînî bürhanlarıyla, haberlerini isbat ediyorlar.
Evet
kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir zata bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye;
ve ilham edici bir zata baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka; ve hakkalyakîn
suretinde sıfât-ı kudsiye ve Esmâ-i hüsnanı keşfeden hiçbir itikad-ı yakîne; ve
Enbiya ve evliyada bir Vâcib-ül Vücud'un envarını aynelyakîn ile müşahede eden
hiçbir nurani kalb; ve asfiya ve sıddıkînde, bir Hâlık-ı Külli Şey'in âyât-ı
vücubunu ve berahin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, isbat eden hiçbir
münevver akıl yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyene ve senin
vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ-i hüsnana şEhadet etmesin, delâleti bulunmasın
ve işareti olmasın. Ve bilhassa bütün Enbiya ve evliya ve asfiya ve sıddıkînin
imamı ve reisi ve hülâsası olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizat-ı bâhiresi ve hakkaniyetini gösteren
hiçbir hakikat-ı âliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatlı kitabların hülâsat-ül
hülâsası olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i katıası ve
mesail-i îmaniyeden hiçbir mes'ele-i kudsiyesi yoktur ki, senin vücub-u
vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ ve
sıfâtına şEhadet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın!..
Hem
nasılki bütün o yüzbinler muhbir-i sadıklar, mu'cizatlarına
sh: » (L: 351)
ve keramatlarına ve hüccetlerine istinad ederek,
senin varlığına ve birliğine şEhadet ederler; öyle de: Herşeye muhit olan Arş-ı
Azam'ın külliyat-ı umûrunu idareden, tâ kalbin gâyet gizli ve cüz'î hatıratını
ve arzularını ve dualarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden
Rubûbiyetinin derece-i haşmetini.. ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı
birden îcad eden hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mani olmadan, en büyük
bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini
icma' ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbat ediyorlar.
Hem
nasılki bu kâinatı zîruha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve
cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı
unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan Rahmetinin
hadsiz genişliğini.. ve zerrattan tâ seyyarata kadar bütün envâ-ı mahlûkatı
emirlerine itaat ettiren ve teshir ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz
vüs'atini haber vererek, mu'cizat ve hüccetleriyle isbat ederler; öyle de:
Kâinatı, eczaları adedince Risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebir hükmüne
getiren ve Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin'de
bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde
umum ağaçlarının fihristlerini ve proğramlarını ve zîşuurun başlarında bütün
kuvve-i hâfızalarda, sahiblerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman
yazdıran ilminin herşeye ihatasına; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan,
hatta herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren; ve herbir
zîhayatta âzaları, belki eczaları ve hüceyratları adedince maslahatları takib
eden; hatta insanın lisanını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların
tatları adedince zevkî olan mizancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin
herbir şeye şümulüne; hem bu dünyada nümuneleri görülen celalî ve cemalî
isimlerinin tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine
ve bu fâni âlemde nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı bir
surette Dâr-ı Saadette istimrarına ve bekasına ve bu dünyada onları gören
müştakların ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına bil'icma',
bil'ittifak şEhadet ve delâlet ve işaret ederler.
Hem yüzer
mu'cizat-ı bâhiresine ve âyât-ı katıasına istinaden, başta Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Hakîm'in olarak, bütün ervâh-ı neyyire
ashabı olan Enbiyalar ve kulûb-u nuraniye aktabı olan evliyalar ve ukûl-ü
münevvere erbabı olan asfiyalar; bütün suhuf ve kütüb-ü mukaddesede, senin çok
tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine
sh: » (L: 352)
istinaden ve senin kudret ve Rahmet ve inayet ve
hikmet ve celal ve cemalin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet-i
celaline ve saltanat-ı Rubûbiyetine itimaden ve keşfiyat ve müşahedat ve
ilmelyakîn itikadlarıyla, saadet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar. Ve
ehl-i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îman edip
şEhadet ediyorlar.
Ey Kadîr-i
Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve
celal sahibi Kahhar-ı Zülcelâl! Bu kadar sadık dostlarını ve bu kadar
va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını tekzib edip, saltanat-ı Rubûbiyetinin
kat'î mukteziyatını ve sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaatle
kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının hadsiz dualarını ve dâvâlarını
reddederek, küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle, senin azamet-i
kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve uluhiyetinin haysiyetine
ilişen ve şefkat-i Rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrü,
haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece
münezzeh ve âlîsin! Böyle nihayetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten senin
nihayetsiz adâletini ve cemalini ve Rahmetini takdis ediyorum!
سُبْحَانَهُ
وَ تَعَالَى
عَمّا
يَقُولُونَ
عُلُوّ ًا
كَبِيرًا âyetini, vücudumun
bütün zerratı adedince söylemek istiyorum! Belki senin o sadık elçilerin ve o
doğru dellâl-ı saltanatın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin
uhrevî Rahmet hazinelerine ve âlem-i bekada ihsanatının definelerine ve dâr-ı
saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin harika güzel cilvelerine
şEhadet, işaret, beşaret ederler. Ve bütün hakikatların mercii ve güneşi ve
hâmisi olan "Hak" isminin en büyük bir şuaı, bu hakikat-ı ekber-i
haşriye olduğunu îman ederek, senin ibadına ders veriyorlar.
Ey Rabb-ül
Enbiya Ve-s Sıddıkîn! Bütün onlar senin mülkünde, senin emrin ve kudretin ile,
senin irade ve tedbirin ile, senin ilmin ve hikmetin ile müsahhar ve
muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile Küre-i Arz'ı bir zikirhane-i
azam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.
sh: » (L: 353)
Ya Rabbî
ve ya Rabb-es Semavatı Ve-l Aradîn! Ya Hâlıkî ve ya Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri
yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyatıyla
teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve
Rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar
kıl! Kur'ana ve imânâ hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a
müsahhar yap! Ve bana ve ihvanıma, îman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i
Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'a ateşi ve Hazret-i
Davud Aleyhisselâm'a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cini ve
insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Şems ve Kamer'i teshir
ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları müsahhar kıl!.. Ve beni ve
Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve
Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn,
âmîn, âmîn!..
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
وَ
آخِرُ
دَعْوَيهُمْ
اَنِ
الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
* * *
Kur'andan
ve münacat-ı Nebeviye olan Cevşen-ül Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i
tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem,
kusurumun afvı için Kur'anı ve Cevşen-ül Kebir'i şefaatçı ederek Rahmetinden
afvımı niyaz ediyorum.
Said Nursî