Lem’alar Fihrist
Hazret-i
Yunus Aleyhisselâm'ın münacat-ı meşhuresi olan
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
فَنَادَى
فِى
الظُّلُمَاتِ
اَنْ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اَنْتَ
سُبْحَانَكَ
اِنِّى
كُنْتُ مِنَ
الظَّاِلمِينَ
âyetinin bir sırr-ı mühimmini ve bir hakikat-ı
azîmesini beyan ederek; herbir insan, bu dünyada, Hazret-i Yunus
Aleyhisselâm'ın bulunduğu vaziyette -fakat büyük mikyasta- olduğunu beyan eder.
Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a "hût, deniz, gece" ne ise; her insan
için nefsi, dünyası, istikbali de odur.
Hazret-i
Eyyüb Aleyhisselâm'ın münacat-ı meşhuresini beyan eder.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اِذْ
نَادَى
رَبَّهُ
اَنّىِ مَسَّنِىَ
الضُّرُّ
وَاَنْتَ
اَرْحَمُ
الرَّاحِمِينَ
âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatını
"Beş Nükte" ile tefsir edip, bütün musîbetzedelere mânevî bir tiryak
ve gâyet nâfi' bir ilâç hükmünde bir Risaledir. Bu Risale, maddî musîbetleri,
ehl-i îman için musîbetlikten çıkarıyor. Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve
ruha gelen dalâlet musîbetleri olduğunu beyan ettiği gibi; musîbetzedelerin
ömür dakikaları ehl-i sabır ve şükür hakkında ibadet saatleri hükmüne geçip
şekva kapısını kapar, daima şükür kapısını açar bir Risaledir.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
كُلُّ
شَيْءٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ
لَهُ الْحُكْمُ
وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
âyetinin mühim iki hakikatını,
يَا
بَاقِى
اَنْتَ
الْبَاقِى { يَا بَاقِى
اَنْتَ
الْبَاقِى
olan meşhur iki cümlenin ifade ettikleri iki
hakikat-ı mühimme ile tefsir ediyor. Beka için halkedilen ve bekaya âşık olan
ruh-u insanî, Bâki-i Zülcelâl'e karşı münasebet-i hakikiyesini bilse, fâni
ömrünü bâki bir ömre tebdil eder. Saniyeleri seneler hükmüne geçtiğini ve
Bâki-i Zülcelâl'i tanımayan ruh-u insanın seneleri, saniyeler hükmünde olduğunu
beyan edip isbat eden kıymetdar bir Risaledir. Fenayı fena gören ve bekayı
merak edenler, bu Risaleyi merakla okumalı.
Minhac-üs Sünne namında gâyet mühim bir Risaledir.
Ehl-i Şîa ve Ehl-i Sünnet mabeyninde en mühim bir mes'ele-i ihtilâfiye olan
mes'ele-i imameti gâyet vâzıh ve kat'î bir surette hall ve fasleder.
لَقَدْ
جَاءَكُمْ
رَسُولٌ مِنْ
اَنْفُسِكُمْ
عَزِيزٌ
عَلَيْهِ مَا
عَنِتُّمْ
حَرِيصٌ
عَلَيْكُمْ
بِالْمُؤْمِنِينَ
رَؤُفٌ رَحِيمٌ
* فَاِنْ
تَوَلَّوْا فَقُلْ
حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ * قُلْ لاَ
اَسْئَلُكُمْ
عَلَيْهِ
اَجْرًا اِلاَّ
الْمَوَدَّةَ
فِى
الْقُرْبَى
âyât-ı azîmenin çok hakaik-i azîmesinden iki büyük
hakikatını "Dört Nükte" ile tefsir ediyor. Bu Risale, Ehl-i Sünnet ve
Cemaata, hem Alevîlere gâyet kıymetdar ve menfaatdardır; hakikaten Mihnac-üs
Sünne'dir. Sünnet-i Seniyyenin yolunu, o mes'elede tam beyan eder.
Te'lif
edilmemiştir.
Te'lif
edilmemiştir.
Sure-i
Feth'in âhirinde
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
لَقَدْ
صَدَقَ
اللّهُ
رَسُولَهُ
الرُّؤْيَا
بِاْلحَقِّ
لَتَدْخُلُنَّ
اْلمَسْجِدَ اْلحَرَامَ
اِنْ شَاءَ
اللّهُ
آمِنِينَ
مُحَلِّقِينَ
رُؤُسَكُمْ
وَ
مُقَصِّرِينَ
لاَ
تَخَافُونَ
فَعَلِمَ مَا
لَمْ تَعْلَمُوا
فَجَعَلَ
مِنْ دُونِ
ذلِكَ
فَتْحًا قَرِيبًا
* هُوَ
الَّذِى
اَرْسَلَ
رَسُولَهُ
بِالْهُدَى
وَدِينِ
اْلحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ
عَلَى الدِّينِ
كُلِّهِ وَ
كَفَى
بِاللّهِ
شَهِيدًا - مُحَمّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
وَالّذِينَ
مَعَهُ
اَشِدّاءُ
عَلَى
الْكُفّارِ
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ
تَرَيهُمْ
رُكَّعًا
سُجَّدًا يَبْتَغُونَ
فَضْلاً مِنَ
اللّهِ وَ
رِضْوَانًا
سِيمَاهُمْ
فِى
وُجُوهِهِمْ
مِنْ اَثَرِ
السُّجُودِ
ذلِكَ
مَثَلُهُمْ
فِى التَّوْرَيةِ
وَ مَثَلُهُمْ
فِى
اْلاِْنجِيلِ
كَزَرْعٍ
اَخْرَجَ شَطْاَهُ
فَآزَرَهُ
فَاسْتَغْلَظَ
فَاسْتَوَى
عَلَى
سُوقِهِ
يُعْجِبُ
الزُّرَّاعَ
لِيَغِيظَ
بِهِمُ
الْكُفَّارَ
وَعَدَ اللّهُ
الَّذِينَ
آمَنُوا وَ
عَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ
مِنْهُمْ
مَغْفِرَةً
وَ اَجْرًا عَظِيمًا *
olan üç âyet-i azîmeden on vücuh-u i'caziyeden
yalnız ihbar-ı bilgayb vechinden sekiz ihbarat-ı gaybiyeyi beyan ediyor; şu üç
âyet, tek başıyla bir mu'cize-i bâhire olduğunu isbat ediyor.
Tetimmesinde,
فَاُولئِكَ
مَعَ
الَّذِينَ
اَنْعَمَ
اللّهُ
عَلَيْهِمْ
مِنَ
النَّبِيِّينَ
وَ الصِّدِّيقِينَ
وَ
الشُّهَدَاءِ
وَ
الصَّالِحِينَ
وَ حَسُنَ
اُولئِكَ
رَفِيقًا
âyetinin mühim bir nükte-i i'caziyesini, Sure-i
Feth'in âhirindeki âyetin aynı ihbar-ı gaybîsi nev'inden, gaybî ihbarlarına
işaret eder.
Hâtimesinde,
Kur'an-ı Hakîm'in tevâfukat cihetinde i'cazî nüktelerinden gâyet parlak bir
nükte-i i'caziyesini beyan edip; Kur'an Fatiha'da, Fatiha Besmele'de, Besmele
Elif Lâm Mim'de bir cihette dercedildiğini beyan ediyor. Hem en münteşir ve
mütedavil derkenar Mushaflarda Lafzullah'ın tevâfukat-ı lâtife-i i'caziyesinden
birisi şudur ki: Sahifenin âhirki satırının yukarı kısmında bütün Kur'anda
seksen ve aşağı kısmında yine Lafza-i Celal birbiri üstünde seksen olup tevâfuk
ederek gelmesi ve sahifeler arkasında tam muvafakatla birbirini göstermesi,
âdeta seksen adedden bir tek Lafza-i Celal tezahür etmesi.. hem âhirki satırın
tam ortasında ellibeş ve başında yirmibeş, beraber yine seksen ederek; bu
seksen, o iki seksene seksenlikte tevâfuk ettikleri gibi, iki yüz kırk
tevâfukat-ı lâtife yalnız sahifenin âhirki satırlarında bulunması gösteriyor
ki; Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hem âyâtı, hem kelimatı, hem hurufatı herbiri, ayrı
ayrı medâr-ı i'caz oldukları gibi, kelimatın nakışları ve hatları dahi ayrı bir
şu'le-i i'caza mazhar olduğunu beyan eder.
Başka bir
mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmedi.
Başka bir mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmedi.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
يَوْمَ
َتجِدُ كُلُّ
نَفْسٍ مَا
عَمِلَتْ مِنْ
خَيْرٍ
مُحْضَرًا
وَمَا
عَمِلَتْ
مِنْ سُوءٍ
تَوَدُّ لَو ْ
اَنَّ
بَيْنَهَا
وَبَيْنَهُ
اَمَدًا
بَعِيدًا
وَيُحَذِّرُكُمُ
اللّهُ
نَفْسَهُ
وَاللّهُ
رَؤُوفٌ
بِالْعِبَادِ
âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur'aniyede
arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatalarının neticesinde
yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle tefsir ediyor.
Evet bu
Risale, iki kısım olarak yazılmış. Birinci kısımda; has ve sadık Kur'an
hizmetkârlarının sehiv ve hataları neticesinde yedikleri tenbihkârane şefkat
tokatları.. ikinci kısımda; zâhirî dost ve kalbi muarız olanların bilerek
verdikleri zarara mukabil, zecirkârane yedikleri tokatlarından bahsedilecekti.
Fakat lüzumsuz bazıların hatırlarını rencide etmemek için, yüzer hâdisattan
birinci kısmın yalnız onbeş adedinden bahsedildi. İkinci Kısım şimdilik
yazılmadı. Tokat yiyen, kendi imza ve tasdiki tahtında, kabul ederek yazmıştır.
Ben beş tokat yedim, yazdım. Nefsim gibi telakki ettiğim Abdülmecid ile
Hulusi'ye vekaleten yazdım. Ötekilerin bir kısmı kendileri yazdılar; bir kısmı,
hakkında yazılanı gördüler, kabul ettiler. Nümune nev'inden olarak onlarla
iktifa ettik. Yoksa hâdisat çoktur. Bununla kat'iyyen kanaatımız gelmiştir ki;
bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir
inayet nazarındayız ve kuvvetli hıfz ve himayet tahtındayız. O Risalenin
âhirinde, اَلظُّلْمُ لاَ يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ
sırrına dair mühim bir hakikat beyan edilerek, hizmetimize zulüm nev'inden
ilişen mülhidler, bu dünyada tokadını yiyecekler ve kısmen yediklerini; ve
zındıka ve dalâlet hesabına ilişenler çabuk tokat yemeyip te'hir edildiğinin
sebeb ve hikmetini beyan ediyor.
"Mirkat-üs
Sünne ve Tiryaku Maraz-ıl Bid'a" namıyla gâyet mühim bir Risaledir.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
لَقَدْ
جَاءَكُمْ
رَسُولٌ مِنْ
اَنْفُسِكُمْ
عَزِيزٌ
عَلَيْهِ مَا
عَنِتُّمْ
حَرِيصٌ
عَلَيْكُمْ
بِالْمُؤْمِنِينَ
رَؤُفٌ
رَحِيمٌ * قُلْ اِنْ
كُنْتُمْ
ُتحِبُّونَ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِى
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ
âyetlerinin gâyet mühim iki hakikatını "Onbir
Nükte" ile tefsir ediyor.
BİRİNCİ
NÜKTE
مَنْ
تَمَسَّكَ
بِسُنَّتِى
عِنْدَ
فَسَادِ اُمَّتِى
فَلَهُ اَجْرُ
مِاَةِ
شَهِيدٍ
Hadîs-i şerifinin sırrını beyan ediyor.
İKİNCİ
NÜKTE: İmam-ı Rabbanî (R.A.), "Sünnet-i Seniyyenin ittibaı; en haşmetli,
en letafetli, en emniyetli tarîkattır" demesine dairdir.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin ehemmiyeti hakkında İmam-ı Rabbanî'nin hükmünü
tasdik ettiğini beyan ediyor.
DÖRDÜNCÜ
NÜKTE: اَلْمَوْتُ حَقٌّ
hakikatının kapısıyla, gâyet acib bir âlem-i mânevîye ait bir seyahat-ı
ruhiyeyi beyan ediyor.
BEŞİNCİ
NÜKTE:
قُلْ
اِنْ
كُنْتُمْ
ُتحِبُّونَ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِى
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ
âyetinin sarahatıyla: Muhabbetullah, kat'î bir
kıyas-ı mantıkî ile, Sünnet-i Seniyyenin ittibaını intaç ettiğine dairdir.
ALTINCI NÜKTE:
كُلُّ
بِدْعَةٍ
ضَلاَلَةٌ
وَكُلُّ
ضَلاَلَةٍ
فِى النَّارِ
Hadîsinin mühim bir sırrını ve
اَلْيَوْمَ
اَكْمَلْتُ
لَكُمْ
دِينَكُمْ
âyetinin bir hakikatını tefsir ediyor.
YEDİNCİ
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin herbir mes'elesi altında bir edeb bulunduğunu beyan
eder. "Allâm-ül Guyub'a karşı edeb ve hicab nasıl olabilir ve ne
demektir?" sualine karşı, güzel bir cevapdır.
SEKİZİNCİ
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin bir kısmı şefkat-i Ahmediyenin (A.S.M.) tereşşuhatı
olduğu gibi, Zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nasıl bir maden-i şefkat
olduğunu gösteriyor.
DOKUZUNCU
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı
havassa mahsus olduğu halde; herkes niyeti ile ve kasd ile ve tarafdarane ve
iltizamkârane ve takdirkârane talib olmakla, o ittiba-ı tâmmeden tam hissedar
olabilir. Ehl-i tarîkatın ezkâr ve evrad ve meşrebleri, esasat-ı Sünnete
muhâlefet etmemek şartıyla bid'ata dâhil olmadığını, olsa olsa bid'a-i hasene
olduğunu beyan eder.
ONUNCU
NÜKTE:
قُلْ
اِنْ
كُنْتُمْ
ُتحِبُّونَ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِى
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ
Muhabbet-i İlahiyyeye ve o muhabbetin neticesinde
Sünnet-i Seniyyenin ittibaına dair, üç nokta ile, gâyet merak-aver ve mühim ve
güzel beyanat var. Hatta kitabın nakşında şu Onuncu Nükte'nin bir şua-ı
kerametini, tevâfukla nazara gösteriyor.
ONBİRİNCİ
NÜKTE: Zat-ı Ahmediyenin Sünnet-i Seniyyesinin menbaı; hem akvali, hem ahvali,
hem ef'ali olduğunu ve herbirisi hem farz, hem nevafil, hem âdât aksamına
inkısam ettiğini ve Kur'anda وَاِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ
sırrıyla, nev-i beşer içinde
manen ve ruhen olduğu gibi, mizac-ı cismanîsinin cihetiyle dahi en mutedil
noktasında ve kuva-yı cismaniye ve nefsiyede nokta-i itidalin vasatında ve
kemalinde bulunan ferd-i ferîd, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu
isbat ediyor. Bu Risale dahi, başta denildiği gibi, bir tiryak-ı enfa' ve bir
iksir-i azamdır.
اِنَّ
اللّهَ هُوَ
الرَّزَّاقُ
ذُو الْقُوَّةِ
اْلمَتِينُ * اَللّهُ
الّذِى
خَلَقَ
سَبْعَ
سَموَاتٍ وَمِنَ
اْلاَرْضِ
مِثْلَهُنَّ
يَتَنَزَّلُ
اْلاَمْرُ
بَيْنَهُنَّ
لِتَعْلَمُوا
اَنَّ اللّهَ
عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ
اَنَّ اللّهَ
قَدْ اَحَاطَ
بِكُلِّ
شَيْءٍ
عِلْمًا
âyetlerinin, ehl-i Fennin ve şimdiki
Coğrafyacı ve Kozmoğrafyacıların medâr-ı tenkidleri olmuş iki hakikatını,
"İki Nükte" ile tefsir ediyor.
BİRİNCİ
NÜKTE: Umum rızk doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl'in elinde olduğunu ve
hazine-i Rahmetinden çıktığını beyan ederek, rızıksızlıktan ölmek olmadığını
isbat eder.
İKİNCİ
NÜKTE: Küre-i Arz'ın, münkir Coğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi
vecihle yedi tabaka olduğunu ve semavat dahi, Kozmoğrafyacı feylesofların
rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu isbat eder. Bu Risale, öyle
geveze mülhidlere bir licamdır, yâni gemdir.
"Hikmet-ül İstiaze" namıyla maruf, gâyet
kıymetdar ve kuvvetli ve hakikatlı bir Risaledir.
قُلْ
اَعُوذُ
بِرَبِّ
النَّاسِ
مَلِكِ النَّاسِ
اِلَهِ
النَّاسِ
مِنْ شَرِّ
الْوَسْوَاسِ
اْلخَنَّاسِ
الَّذِى
يُوَسْوِسُ
فِى صُدُورِ
النَّاسِ مِنَ
الْجِنَّةِ
وَ النَّاسِ
Sûresinin en mühim bir hakikatını,
وَقُلْ
رَبِّ
اَعُوذُ بِكَ
مِنْ
هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
* وَاَعُوذُ
بِكَ رَبِّ
اَنْ
يَحْضُرُونِ *
âyetinin mühim bir hikmetini ve اَعُوذُ
بِاللّهِ
مِنَ
الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ
in en mühim bir sırrını "Onüç İşaret" ile tefsir ederek, onüç
anahtarla قُلْ
اَعُوذُ
بِرَبِّ
النَّاسِ ın kal'a-i hasinine
girmek için kapı açar, tahassüngâhı gösterir.
BİRİNCİ
İŞARET: "Şeytanların kâinatta îcad cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve
dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde ve
Cenab-ı Hak Rahmet ve inayetiyle ehl-i hakka tarafdar olduğu ve hak ve
hakikatın cazibedar güzellikleri, ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu
halde; hizb-üş şeytanın çok defa hizbullaha galebe etmesinin hikmeti
nedir?" diye suale karşı gâyet kat'î ve vâzıh bir cevapdır.
İKİNCİ
İŞARET: "Şerr-i mahz olan şeytanların îcadı ve ehl-i imânâ taslitleri ve
onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme girmelerine, Cemil-i
Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakk'ın Rahmet ve cemali, bu hadsiz
çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve ne için
cevaz gösteriyor?" diye sualine karşı gâyet kuvvetli ve mukni bir
cevapdır.
ÜÇÜNCÜ
İŞARET: "Kur'an-ı Hakîm'de, ehl-i dalâlete karşı azîm şekvalar ve kesretli
tahşidat ve çok şiddetli tehdidat; aklın zâhirine göre, adâletli ve münasebetli
belâgatına ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasib düşmüyor? Âdeta
âciz bir adama karşı orduları tahşid ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz âciz
bir adama, kuvvetli bir şerik mevkii verir gibi ondan şekvalar etmenin sırrı ve
hikmeti nedir?" diye sualine karşı, gâyet kat'î ve ehemmiyetli bir cevapdır.
DÖRDÜNCÜ
İŞARET: Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğundan; mehâsin ve kemalât
vücuda ve şerler ve musîbetler ademe istinad ettiğini ve ondan neş'et ettiğini
beyan ediyor.
BEŞİNCİ
İŞARET: Cenab-ı Hak Kütüb-ü Semaviyede beşere karşı Cennet gibi azîm bir
mükâfatı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücazatı göstermekle beraber, çok irşad
ve mükerrer ikaz ve defaatla ihtar ve müteaddid tehdid ve teşvik ettiği halde,
hizb-üş şeytanın çirkin ve mükâfatsız ve zaîf desiselerine karşı, ehl-i îmanın
mağlub olmalarının sırrı nedir?" diye müdhiş suale karşı mukni bir
cevapdır.
ALTINCI
İŞARET: Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desisesi olan "tasavvur-u
küfrî"yi "tasdik-i küfür" suretinde, "tasavvur-u
dalâlet"i "tasdik-i dalâlet" tarzında göstermesiyle, hassas ve
safi-kalb insanları tehlikelere atmasına mukabil, ilmî ve mantıkî ve hakikatlı
bir cevapdır.
YEDİNCİ
İŞARET: Mu'tezile imamları, şerrin îcadını şer telakki ettikleri için, küfür ve
dalâletin îcadını Allah'a vermeyip, güya onunla Allah'ı takdis ediyorlar.
Mu'tezilenin bu mühim mes'elelerine ve Mecusîlerin hâlık-ı şerri ayrı telakki
etmelerine karşı gâyet kuvvetli ve mantıkî bir cevap-ı müskit.. hem
"Günah-ı kebireyi işleyen, mü'min kalamaz!" diyen Mu'tezile ve bir
kısım Haricîlere karşı gâyet makbul ve mukni bir cevapdır.
SEKİZİNCİ
İŞARET: "Bazı Risalelerde kat'î delillerle isbat edilmiş ki; küfür ve
dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetlidir ki, hiç kimse ona girmemek
gerekti ve kabil-i sülûk değildir. İman ve hidayet yolu o kadar zâhir ve
kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz halde; bu Hikmet-ül İstiaze'de,
dalâletli yolun kolay ve tahrib ve tecavüz olduğu için çoklar o yola sülûk
ettiğini beyanın, birbirine muhalif oluyor, vech-i tevfiki nedir?" sualine
karşı gâyet merak-aver ve mantıkî ve kat'î bir cevap olmakla beraber,
"Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfir değil
hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl-i îmandan
ziyade kendini hayatta mes'ud görmesinin sırrı nedir?" diye sualine karşı
gâyet güzel bir temsil ile tam kanaat getirir bir cevapdır.
DOKUZUNCU
İŞARET: "Hizbullah olan ehl-i hidayet, başta Enbiya ve onların başında
Fahr-i Âlem Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem, o kadar inayat-ı İlahiyeye ve
imdadat-ı
Sübhaniyeye mazhar oldukları halde, neden hizb-üş
şeytana karşı bazen mağlub olmuşlar. Hem Hâtem-ül Enbiya'nın güneş gibi parlak
Nübüvveti ve Risaletinin komşuluğunda bulunan Medine münafıklarının dalâlette
ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir?" diye suale
karşı herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevapdır.
ONUNCU
İŞARET: İblis'in kendini kendine tabî olanlara inkâr ettirmek suretindeki
desise maskesini yırtarak, (İblis'in) pis ve mülevves yüzünü gösterip, vücudunu
isbat eder.
ONBİRİNCİ
İŞARET: Ehl-i dalâletin şerrinden kâinat kızdıklarını ve anasır-ı külliye
hiddet ettiklerini ve umum mevcudat manen galeyana geldiklerini, Kur'an-ı Hakîm
mu'cizane ifade ettiğine dair merak-aver bir beyandır.
ONİKİNCİ
İŞARET: Dört sual ve cevapdır. "Mahdud bir hayatta mahdud günahlara
mukabil hadsiz bir azab ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?" Hem
"Şeriatta denilmiştir ki: Cehennem, ceza-yı ameldir; fakat Cennet, fazl-ı
İlahî iledir. Bunun hikmeti nedir?" Hem "Seyyiat intişar ve tecavüz
ettiğinden, bir seyyie bin yazılmak, hasene bir yazılmak lâzım gelirken;
seyyienin bir, hasenenin on yazılmasının sırrı nedir?" Hem "Ehl-i
dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet, ehl-i hidayette
bir zaaf ve hakikatsızlık olduğundan mıdır?" diye dört suale gâyet kısa ve
kuvvetli dört cevapdır.
ONÜÇÜNCÜ
İŞARET: "Üç Nokta"dır
Birincisi:
Şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i îmaniyenin azameti cihetinde, dar
kalbli ve kısa akıllı ve kasır fikirli insanları aldatmasına mukabil, tamamıyla
şeytan-ı cinî ve insîyi de susturacak bir cevapdır.
İkinci
Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu itiraf etmemek ile istiğfar ve istiaze
yolunu kapayıp, enaniyeti tahrik ederek, avukat gibi, nefsini müdafaa ettirir.
Âdeta nefsini taksirattan takdis ettirmesine mukabil, herkesi ikna' edecek bir
cevapdır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusur bulunduğunu ve
kusurunu görmek, kusuru kusurluktan çıkarmak olduğunu beyan eder.
Üçüncü
Nokta: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden en mühim bir desise-i
şeytaniye; "mü'minin bir tek seyyiesiyle hasenatını örtmek" ile o
mü'mine karşı adavet ettirmeye mukabil, mizan-ı ekberde adâlet-i mutlaka-i
İlahiyenin tecellisindeki düstur ile; herkese lüzumlu, hususan hadîd-ül mizac
ve müşkil-pesend insanlara, kıymetdar ve haklı ve kuvvetli bir cevapdır.
İşte şu
Risale onüç işaret ile şeytan-ı insî ve cinînin onüç hücum yollarını kapadığı
gibi; قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ
Sûresinin kal'a-i metininde tahassun etmek için onüç anahtar olup, onüç kapıyı
ehl-i imânâ açar.
Şu
Hikmet-ül İstiaze Risalesi'nin iki mühim kardeşi var. Birisi Yirmidokuzuncu
Mektub'un Altıncı Risalesi olan "Hücumat-ı Sitte", mühim bir kal'a
olduğu gibi; ikinci bir kardeşi olan Yirmialtıncı Mektub'un(حُجَّةُ الْقُرْآنِ عَلَى الشَّيْطَانِ وَحِزْبِهِ ) namındaki Risalesi dahi bir hısn-ı hasindir.
Bu üç Risale birbiriyle münasebetdardır. Ve ehl-i imânâ bu zamanda çok lüzumlu
olduğunu ihtar ediyorum. Fakat şu Risaleler tamamıyla Kur'ana sadık olanların
ellerine verilebilir. Bid'a ve dalâlete tarafdar veya siyasetçiliğe mübtela
olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa "Hücumat-ı Sitte",
içerisinde Eski Said'in şiddetli lisanı karıştığı için, en has ve en sadık
kardeşlerime mahsustur. Şimdilik hakkı dinlemek ve kabul etmek istidadında
olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de "İşarat-ı
Seb'a", "Hücumat-ı Sitte" gibi şimdilik havassa mahsustur.
"İki Makam"dır.
BİRİNCİ MAKAM: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'dan sorulmuş ki: "Arz ne üstünde duruyor?" Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
Yâni "Öküz ve balık üstünde duruyor." Şu Hadîse dair çok münakaşat
vardır. Coğrafyacılar, hâşâ bu Hadîsi inkâr ediyorlar.
İşte bu
Hadîsin hakikî mânâsını üç vecihle, bu Risalenin Birinci Makamı öyle bir tarzda
beyan ediyor ki; münkirlerin zerre mikdar insafı varsa ve Coğrafyacıların hakka
karşı zerre mikdar iz'anları bulunsa, bu Hadîsi, bâhir bir mu'cize-i Ahmediye
(A.S.M.) sayacaklardır. Çünki o üç cevap hem hakikî ve kat'î, hem
manidardırlar.
İKİNCİ MAKAM
يِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
in en mühim beş-altı sırlarını tefsir ediyor. Ve يِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Kur'anın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu gösterdiği gibi;
Arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsî-i nuranî olmakla beraber, saadet-i
ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyiz ve bereket veren
bir menba-ı envar olduğunu beyan eder. Bu İkinci Makam, en birinci Risale olan
"Birinci Söz"e bakar. Âdeta, Risale-i Nur eczaları bir daire hükmünde
olup; müntehası ibtidasına يِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
hatt-ı mübarekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda "Altı Sır" yerine
otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gâyet büyük hakaikı
tazammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan; يِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
ne kadar kıymetdar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.
Risale-i
Nur Külliyatının Sözler, Mektubat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının
fihristesidir. Her kısmın fihristesi, yâni Sözler kısmının fihristesi, Sözler
Mecmûasında bulunduğundan, Mektubat ve Lem'aların da kendilerine ait
fihristeleri o mecmûaların âhirlerine ilhak edildiğinden burada yazılmadı.
Mesail-i
mühimmeden bazı mesail hakkında sorulan suallerin cevaplarını muhtevidir. Şöyle
ki; en başta, merak-aver "Dört Sual"e cevapdır.
BİRİNCİSİ:
"Ehl-i Sünnet Ve Cemaat hakkında bir ferec ve bir fütuhat olacağı hakkında
ehl-i keşfin verdiği haberlerin zuhur etmemesi nedendir?" diye sorulmasına
mukabil, gâyet güzel bir cevapdır.
İKİNCİSİ:
"Risale-i Nur'un müellifi, kendisini şiddetli tazyikat altında tutan ehl-i
dünyanın aleyhinde bulunması lâzım gelirken, onlara maddeten ilişmemesinin
sebebi nedir?" sualine gâyet lâtif bir cevapdır.
ÜÇÜNCÜSÜ:
"İngiliz ve İtalyan gibi hükûmetlerin bu hükûmetle muharebe etmek
istemelerine karşı, neden şiddetli bir surette harb aleyhinde bulunuyorsunuz?
Halbuki bu gibi hâdiseler, milletin kuvve-i maneviyesinin menbaı olan hamiyet-i
İslâmiyeyi tehyic etmekle, şeair-i İslâmiyenin ihyasına ve bid'aların ref'ine
bir derece medâr olur." diye vaki sualine verilen pek letafetli bir
cevapdır.
DÖRDÜNCÜSÜ:
"Neden elinizdeki nurlu Risaleleri herkese göstermemek için, arkadaşlarınıza
ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Ve neden halkları bu nurların feyizlerinden
mahrum ediyorsunuz?" sualine verilen pek hoş, pek güzel bir cevapdır.
Hâtime'sinde,
Lihye-i Saadet hakkında sorulan bir suale karşı şübheleri izale eden gâyet
mukni bir cevapdır.
Daha
sonra, eskiden beri mülhidlerin iliştikleri üç mes'eleye dair sorulan suallere
verilen üç cevapdır.
BİRİNCİ
SUAL:
حَتَّى
اِذَا بَلَغَ
مَغْرِبَ
الشَّمْسِ وَجَدَهَا
تَغْرُبُ فِى
عَيْنٍ
حَمِئَةٍ
âyet-i kerimesinin meali olan: "Zülkarneyn,
Güneşi hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurub ettiğini görmüş?"
İKİNCİ
SUAL: Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ve Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?
ÜÇÜNCÜ
SUAL: Hazret-i İsa Aleyhisselâm, âhirzamanda gelip Deccal'ı öldüreceğine dair
suallere o kadar ulvî cevaplar verilmiş ki; hem ehl-i îmanın îmanlarını takviye
eder, hem belâgatıyla edibleri susturur, hem de mülhidleri ilzam ederek
tokatlar.
Nihayetinde,
Mugayyebat-ı Hamse'den yalnız ikisi hakkında sorulan mühim bir suale
ehemmiyetli bir cevapdır.
Rüştü
Zühre'den
gelmiş "Onbeş Nota"dan ibarettir.
BİRİNCİ
NOTA: Nefs-i insaniyetin mübtela olduğu âfil ve nâfil şeylerin, etvar-ı âlem
üzerinde hakikatlarını gösterip, kalbin rabıtasını kesip, yüzünü beka ve
âhirete çevirir.
İKİNCİ
NOTA: Bir düstur-u Kur'anî olan tevazuu emir ve tekebbürden men'eder.
ÜÇÜNCÜ
NOTA: كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ
sırrıyla; mevtin hakikatını, güzel ve ayn-ı hakikat bir temsil ile açıp, uzun
emelleri ve elemleri keser. Hayy u Kayyum u Bâki u Daim ve Biyedih-il Hayr'a
her umûru teslim eder.
DÖRDÜNCÜ
NOTA: Muttarid bir kanun-u âdetullah olan mevsimlerin, asırların değişmesinde,
ekser eşyanın aynen iade ve tazelenmesiyle, şecere-i kâinatın en mükemmel
meyvesi olan insanın, mevsim-i haşr-i ekberde aynen iade edileceğini, kat'iyen
isbat eder.
BEŞİNCİ
NOTA: Şu asr-ı felâket ve helâketin en büyük musîbeti olan ve dinsizliğe giden
medeniyet-i sakîmenin iç yüzünü ve yüzündeki peçeyi ve cehennem-nümun
mahiyetini, hüda-yı Kur'anî ile müvazene suretiyle açar, gösterir. Ehl-i îmanı
ona temayülden şiddetli tenfir ettirip, sâri bir vebayı teşhis ile, eczahane-i
Kur'aniyeden zemzem-i tiryakı içirir.
ALTINCI
NOTA: Nefis ve şeytanın en büyük hile ve desiselerinden olan; kâfirlerin
çokluklarını ve onların bazı hakaik-i îmaniyenin inkârındaki ittifaklarını
vesvese suretiyle göstererek, şübheleri ve dine karşı lâkaydlığı, ayn-ı hak ve
hakikat bir temsil ile kökünden kesen ve Tuba-i Cennet olan îman ağacını
yetiştiren mücerreb bir iksir-i nuranîdir.
YEDİNCİ
NOTA: Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyat-ı
ecnebiyede saadet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat-ı dünyevîye ehl-i
îmanı sevkeden sahtekâr hamiyetfüruşları, Kur'anın elmas kılıncıyla öldürerek,
irtidada yüz tutan veyahud mertebe-i fıska inen ehl-i îmanı, Kur'an-ı Hakîm'in
hastahanesine alır, tedavi eder.
SEKİZİNCİ
NOTA: وَسِعَتْ
رَحْمَتُهُ
كُلَّ شَيْءٍ
nin bir sırrını, وَ
اِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
nin bir hakikatını, اِنمَّاَ
اَمْرُهُ
اِذَا
اَرَادَ
شَيْئًا اَنْ
يَقُولَ لَهُ
كُنْ
فَيَكُونُ
nun bir düsturunu, فَسُبْحَانَ
الَّذِى
بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
nin bir nüktesini tefsir edip, kâinatta zerreden şemse kadar herşey bir vazife
ile mükellef olup, bütün sa'y ve
hareketleri kanun-u kader ile cereyan ettiğini; ve Cenab-ı Hak kemal-i
kereminden, hizmet içinde mükâfat olarak bir lezzet dercettiğini isbat ve izah
ile.. mevcudatın en mükemmeli ve zîhayatın reisi ve Arz'ın halifesi olan insan,
tenbellik edip gaflete düşerse; cemadattan daha câmid, sinekten çekirgeden daha
kansız olacağını ikaz ve inzar ile, insanları vazife-i fıtriyelerine sevkedip,
uluhiyet-i mutlakayı isbat eder.
DOKUZUNCU
NOTA: Cenab-ı Hak kemal-i keremiyle, en büyük şeyi en küçük şeyde dercettiği
cihetle; kâinattaki hayır ve kemalâtı, şecere-i kâinatın meyvesi ve çekirdeği
olan, nev-i insanın hakikatını taşıyan Nebilerde gösterdiğini; ve Nebilere
intisab eden, hayır ve kemalâta, nura ve sürura çıkacağı gibi, ubûdiyet
cihetiyle de, bir zerre gibi küçük bir mahluk olan insanın, fihristiyet ve o
intisab cihetiyle, ağzından çıkan "Allahu Ekber" sadası, Küre-i
Arz'ın büyük bir "Allahu Ekber"i hükmüne geçtiğini, hakkalyakîn bir
beyan ile, hakkın saadetini, îmanın hüsn-ü kemalini bilbedahe izhar edip..
dalâlet, şer, hasaret; dinin muhalifinde olduğunu kat'î isbat eder.
ONUNCU
NOTA: Cenab-ı Hakk'ın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak; ve âyât ve
şahidlerin âyinelerinde berahin ve delillerin emarelerini görmek üç çeşit
olup.. bir kısmı, su gibi; ikinci kısmı, hava gibi; üçüncü kısmı, nur gibi
olup.. takarrübün tarifini ve bu'diyetin vartalarını beyan eder.
ONBİRİNCİ
NOTA: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ifadesindeki şefkat ve merhametin hikmetini,
hem üslûb-u Kur'aniyedeki cezalet ve selasetteki fıtrîliği gösterir.
ONİKİNCİ
NOTA: مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا
kavl-i şerifine imtisalen, كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ
sırrıyla mevtin ve kabrin mahiyetini gösterip, serkeş nefs-i emmarenin
dizginini çeker. Hem kısa bir ömür ve muvakkat bir hayatta, bu acib asırda,
saadet-i ebediyeye en yarayışlı amel ve en makbul hizmet ve en devamlı sevab,
"îmanın takviyesine medâr Risale-i Nur talebelerinin tarzında ulûm-u
îmaniyeye çalışmak" olduğunu beyan eden ve ehl-i ilim ve ehl-i kalemi ikaz
eden bir düstur-u hakikattır.
ONÜÇÜNCÜ
NOTA: Medâr-ı iltibas olmuş "Beş Mes'ele"dir.
Birincisi:
اِنَّكَ
لاَ تَهْدِى
مَنْ
اَحْبَبْتَ
وَلكِنَّ
اللّهَ
يَهْدِى مَنْ
يَشَاءُ
sırrıyla, tarîk-ı hakta çalışan ve mücahede
edenler yalnız kendi vazifesini düşünüp, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine
karışmamaları lâzım geldiğini; ve şiddet-i hırs yüzünden, vazife-i ubûdiyet ve
memuriyeti, âmiriyet ve mabudiyetle iltibas edenlere karşı tefrik edip, haddini
tecavüz eden insana makamını gösteren, herkese lüzumlu bir mes'eledir.
İkinci
Mes'ele: Ubûdiyetin menşei, emr-i İlahî; ve neticesi, rıza-yı İlahî; ve
semeratı ve fevaidi, uhreviye olduğunu; ve dünyaya ait faideler ve semereler ve
menfaatler, ubûdiyete, vird ve zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa,
ubûdiyeti kısmen ibtal ettiğini beyan ile sırr-ı ubûdiyetin hikmetini ders
veren çok mühim ve lüzumlu bir mes'eledir.
Üçüncüsü: طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ
Hadîs-i kudsîsinin mukaddes düsturunu güzel bir temsil ile izah edip,
ubûdiyetin esası olan acz, fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile
dergâh-ı İlahînin Rahmet kapısını çalmak lâzım geldiğini; hem her amelde bir
ihlâs ciheti olduğundan, insan hareketinde rıza-yı İlahîyi düşünüp, vazife-i
İlahiyeye karışmamasıyla a'lâ-yı illiyyîne çıkacağını yol gösteren mühim bir
mes'eledir.
Dördüncü
Mes'ele: وَلاَ تَاْكُلُوا ِممَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ
âyetinin mânâ-yı işarîsiyle, Mün'im-i Hakikî'yi hatıra getirmeyen ve onun namıyla
verilmeyen nimeti yemek ve almak caiz olmadığını; eğer muhtaç ise, esbab-ı
zâhiriyenin başı üzerinde Mün'im-i Hakikî'nin Rahmet elini görüp,
"Bismillâh" deyip alınacağını; hem esbab-ı zâhiriyeyi perestiş
edenleri aldatan iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması olan iktiranı, illet
zannetmelerini güzel ve mukavemetsûz izahla, yüzleri Mün'im-i Hakikî'ye
çevirir.
Beşinci
Mes'ele: Bir cemaatin sa'yleriyle hasıl olan bir netice veya şerefi, o cemaatın
reisine veya üstadına vermek; hem cemaate, hem de o üstad ve reise zulüm olduğu
gibi.. Cenab-ı Hakk'ın nur u feyzine ma'kes ve vesile ve vasıta olan üstadın,
masdar ve muktedir ve menba telakki edilmemek lâzım geldiğini, güzel bir temsil
ile isbat edip, hakikat-ı hâle pencere açıp gösterir.
ONDÖRDÜNCÜ
NOTA: Tevhide dair dört küçük remizdir.
Birinci
Remiz: Dar nazarlı, kasır fikirli ve muhakemesiz akıllı, esbab-perest insanın
nazarını vahdaniyet-i İlahiyenin delillerine çevirip, güzel bir temsil üzerinde
"Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh" der, tevhidi isbat eder.
İkinci
Remiz: يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى
nin bir sırrını tefsir edip, aşk-ı mecazîye mübtela olan insana, aşk-ı hakikîyi
ve Mabud-u Bilhakk'ı gösterir.
Üçüncü
Remiz: Hayat-ı bâkiyeye ve sermedî manzaralara namzed, yüksek makamda
halkolunan istidadat ve letaif-i insaniye, bazen hiç ender hiç olan heva-yı
nefse esir bulunduğundan, ikaz ve inzar ile insanı teyakkuza sevkeden büyük bir
hakikatın küçük bir ucudur.
Dördüncü
Remiz: Uzun emellerden ve geçmiş ve gelecek elemlerden ruh ve kalbi güzel bir
temsil ile kurtarıp, (لاَاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ )
kelime-i kudsiyesinin şifayâb ve Rahmetbahş hazinesine teslim eder.
ONBEŞİNCİ
NOTA: "Üç Mes'ele"dir.
Birincisi:
İsm-i Hafîz'in tecelli-i etemmine işaret eden
فَمَنْ
يَعْمَلْ
مِثْقَالَ
ذَرّةٍ
خَيْرًا يَرَهُ
*وَمَنْ
يَعْمَلْ
مِثْقَالَ
ذَرَّةٍ
شَرًّا
يَرَهُ
âyetiyle, Hafîz-i Zülcelâl'in Küre-i Arz
tarlasında ezel ilmiyle halkedip zer' ettiği tohumları, kesif toprak içinde ve
şiddet-i bürudet karşısında mukavemetsiz, nihayetsiz zaîf ve küçük oldukları
halde muhafaza edip, haşr-i baharîde başka bir âlemden gelmişler gibi, evamir-i
tekviniyeye imtisal ile gelmeleriyle, emanet-i kübra hamelesi ve Arz'ın
halifesi ve kâinatın meyvesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvalleri ve
hasenat ve seyyiatları muhafaza edilip haşrin sabahında meydan-ı muhasebeye
getirileceğini kat'î isbat edip, haşri bazı sebebler neticesi baid gören
insanlara, bilmüşahede nümunesini gösterir.
Hâfız Ali