Lem’alar Fihrist
Hazret-i
Yunus Aleyhisselâm'ın münacat-ı meşhuresi olan
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
فَنَادَى
فِى
الظُّلُمَاتِ
اَنْ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اَنْتَ
سُبْحَانَكَ
اِنِّى
كُنْتُ مِنَ
الظَّاِلمِينَ
âyetinin bir sırr-ı mühimmini ve bir hakikat-ı
azîmesini beyan ederek; herbir insan, bu dünyada, Hazret-i Yunus
Aleyhisselâm'ın bulunduğu vaziyette -fakat büyük mikyasta- olduğunu beyan eder.
Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a "hût, deniz, gece" ne ise; her insan
için nefsi, dünyası, istikbali de odur.
Hazret-i
Eyyüb Aleyhisselâm'ın münacat-ı meşhuresini beyan eder.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اِذْ
نَادَى
رَبَّهُ
اَنّىِ مَسَّنِىَ
الضُّرُّ
وَاَنْتَ
اَرْحَمُ
الرَّاحِمِينَ
âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatını
"Beş Nükte" ile tefsir edip, bütün musîbetzedelere mânevî bir tiryak
ve gâyet nâfi' bir ilâç hükmünde bir Risaledir. Bu Risale, maddî musîbetleri,
ehl-i îman için musîbetlikten çıkarıyor. Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve
ruha gelen dalâlet musîbetleri olduğunu beyan ettiği gibi; musîbetzedelerin
ömür dakikaları ehl-i sabır ve şükür hakkında ibadet saatleri hükmüne geçip
şekva kapısını kapar, daima şükür kapısını açar bir Risaledir.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
كُلُّ
شَيْءٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ
لَهُ الْحُكْمُ
وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
âyetinin mühim iki hakikatını,
يَا
بَاقِى
اَنْتَ
الْبَاقِى { يَا بَاقِى
اَنْتَ
الْبَاقِى
olan meşhur iki cümlenin ifade ettikleri iki
hakikat-ı mühimme ile tefsir ediyor. Beka için halkedilen ve bekaya âşık olan
ruh-u insanî, Bâki-i Zülcelâl'e karşı münasebet-i hakikiyesini bilse, fâni
ömrünü bâki bir ömre tebdil eder. Saniyeleri seneler hükmüne geçtiğini ve
Bâki-i Zülcelâl'i tanımayan ruh-u insanın seneleri, saniyeler hükmünde olduğunu
beyan edip isbat eden kıymetdar bir Risaledir. Fenayı fena gören ve bekayı
merak edenler, bu Risaleyi merakla okumalı.
Minhac-üs Sünne namında gâyet mühim bir Risaledir.
Ehl-i Şîa ve Ehl-i Sünnet mabeyninde en mühim bir mes'ele-i ihtilâfiye olan
mes'ele-i imameti gâyet vâzıh ve kat'î bir surette hall ve fasleder.
لَقَدْ
جَاءَكُمْ
رَسُولٌ مِنْ
اَنْفُسِكُمْ
عَزِيزٌ
عَلَيْهِ مَا
عَنِتُّمْ
حَرِيصٌ
عَلَيْكُمْ
بِالْمُؤْمِنِينَ
رَؤُفٌ رَحِيمٌ
* فَاِنْ
تَوَلَّوْا فَقُلْ
حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ * قُلْ لاَ
اَسْئَلُكُمْ
عَلَيْهِ
اَجْرًا اِلاَّ
الْمَوَدَّةَ
فِى
الْقُرْبَى
âyât-ı azîmenin çok hakaik-i azîmesinden iki büyük
hakikatını "Dört Nükte" ile tefsir ediyor. Bu Risale, Ehl-i Sünnet ve
Cemaata, hem Alevîlere gâyet kıymetdar ve menfaatdardır; hakikaten Mihnac-üs
Sünne'dir. Sünnet-i Seniyyenin yolunu, o mes'elede tam beyan eder.
Te'lif
edilmemiştir.
Te'lif
edilmemiştir.
Sure-i
Feth'in âhirinde
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
لَقَدْ
صَدَقَ
اللّهُ
رَسُولَهُ
الرُّؤْيَا
بِاْلحَقِّ
لَتَدْخُلُنَّ
اْلمَسْجِدَ اْلحَرَامَ
اِنْ شَاءَ
اللّهُ
آمِنِينَ
مُحَلِّقِينَ
رُؤُسَكُمْ
وَ
مُقَصِّرِينَ
لاَ
تَخَافُونَ
فَعَلِمَ مَا
لَمْ تَعْلَمُوا
فَجَعَلَ
مِنْ دُونِ
ذلِكَ
فَتْحًا قَرِيبًا
* هُوَ
الَّذِى
اَرْسَلَ
رَسُولَهُ
بِالْهُدَى
وَدِينِ
اْلحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ
عَلَى الدِّينِ
كُلِّهِ وَ
كَفَى
بِاللّهِ
شَهِيدًا - مُحَمّدٌ
رَسُولُ
اللّهِ
وَالّذِينَ
مَعَهُ
اَشِدّاءُ
عَلَى
الْكُفّارِ
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ
تَرَيهُمْ
رُكَّعًا
سُجَّدًا يَبْتَغُونَ
فَضْلاً مِنَ
اللّهِ وَ
رِضْوَانًا
سِيمَاهُمْ
فِى
وُجُوهِهِمْ
مِنْ اَثَرِ
السُّجُودِ
ذلِكَ
مَثَلُهُمْ
فِى التَّوْرَيةِ
وَ مَثَلُهُمْ
فِى
اْلاِْنجِيلِ
كَزَرْعٍ
اَخْرَجَ شَطْاَهُ
فَآزَرَهُ
فَاسْتَغْلَظَ
فَاسْتَوَى
عَلَى
سُوقِهِ
يُعْجِبُ
الزُّرَّاعَ
لِيَغِيظَ
بِهِمُ
الْكُفَّارَ
وَعَدَ اللّهُ
الَّذِينَ
آمَنُوا وَ
عَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ
مِنْهُمْ
مَغْفِرَةً
وَ اَجْرًا عَظِيمًا *
olan üç âyet-i azîmeden on vücuh-u i'caziyeden
yalnız ihbar-ı bilgayb vechinden sekiz ihbarat-ı gaybiyeyi beyan ediyor; şu üç
âyet, tek başıyla bir mu'cize-i bâhire olduğunu isbat ediyor.
Tetimmesinde,
فَاُولئِكَ
مَعَ
الَّذِينَ
اَنْعَمَ
اللّهُ
عَلَيْهِمْ
مِنَ
النَّبِيِّينَ
وَ الصِّدِّيقِينَ
وَ
الشُّهَدَاءِ
وَ
الصَّالِحِينَ
وَ حَسُنَ
اُولئِكَ
رَفِيقًا
âyetinin mühim bir nükte-i i'caziyesini, Sure-i
Feth'in âhirindeki âyetin aynı ihbar-ı gaybîsi nev'inden, gaybî ihbarlarına
işaret eder.
Hâtimesinde,
Kur'an-ı Hakîm'in tevâfukat cihetinde i'cazî nüktelerinden gâyet parlak bir
nükte-i i'caziyesini beyan edip; Kur'an Fatiha'da, Fatiha Besmele'de, Besmele
Elif Lâm Mim'de bir cihette dercedildiğini beyan ediyor. Hem en münteşir ve
mütedavil derkenar Mushaflarda Lafzullah'ın tevâfukat-ı lâtife-i i'caziyesinden
birisi şudur ki: Sahifenin âhirki satırının yukarı kısmında bütün Kur'anda
seksen ve aşağı kısmında yine Lafza-i Celal birbiri üstünde seksen olup tevâfuk
ederek gelmesi ve sahifeler arkasında tam muvafakatla birbirini göstermesi,
âdeta seksen adedden bir tek Lafza-i Celal tezahür etmesi.. hem âhirki satırın
tam ortasında ellibeş ve başında yirmibeş, beraber yine seksen ederek; bu
seksen, o iki seksene seksenlikte tevâfuk ettikleri gibi, iki yüz kırk
tevâfukat-ı lâtife yalnız sahifenin âhirki satırlarında bulunması gösteriyor
ki; Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hem âyâtı, hem kelimatı, hem hurufatı herbiri, ayrı
ayrı medâr-ı i'caz oldukları gibi, kelimatın nakışları ve hatları dahi ayrı bir
şu'le-i i'caza mazhar olduğunu beyan eder.
Başka bir
mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmedi.
Başka bir mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmedi.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
يَوْمَ
َتجِدُ كُلُّ
نَفْسٍ مَا
عَمِلَتْ مِنْ
خَيْرٍ
مُحْضَرًا
وَمَا
عَمِلَتْ
مِنْ سُوءٍ
تَوَدُّ لَو ْ
اَنَّ
بَيْنَهَا
وَبَيْنَهُ
اَمَدًا
بَعِيدًا
وَيُحَذِّرُكُمُ
اللّهُ
نَفْسَهُ
وَاللّهُ
رَؤُوفٌ
بِالْعِبَادِ
âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur'aniyede
arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatalarının neticesinde
yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle tefsir ediyor.
Evet bu
Risale, iki kısım olarak yazılmış. Birinci kısımda; has ve sadık Kur'an
hizmetkârlarının sehiv ve hataları neticesinde yedikleri tenbihkârane şefkat
tokatları.. ikinci kısımda; zâhirî dost ve kalbi muarız olanların bilerek
verdikleri zarara mukabil, zecirkârane yedikleri tokatlarından bahsedilecekti.
Fakat lüzumsuz bazıların hatırlarını rencide etmemek için, yüzer hâdisattan
birinci kısmın yalnız onbeş adedinden bahsedildi. İkinci Kısım şimdilik
yazılmadı. Tokat yiyen, kendi imza ve tasdiki tahtında, kabul ederek yazmıştır.
Ben beş tokat yedim, yazdım. Nefsim gibi telakki ettiğim Abdülmecid ile
Hulusi'ye vekaleten yazdım. Ötekilerin bir kısmı kendileri yazdılar; bir kısmı,
hakkında yazılanı gördüler, kabul ettiler. Nümune nev'inden olarak onlarla
iktifa ettik. Yoksa hâdisat çoktur. Bununla kat'iyyen kanaatımız gelmiştir ki;
bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir
inayet nazarındayız ve kuvvetli hıfz ve himayet tahtındayız. O Risalenin
âhirinde, اَلظُّلْمُ لاَ يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ
sırrına dair mühim bir hakikat beyan edilerek, hizmetimize zulüm nev'inden
ilişen mülhidler, bu dünyada tokadını yiyecekler ve kısmen yediklerini; ve
zındıka ve dalâlet hesabına ilişenler çabuk tokat yemeyip te'hir edildiğinin
sebeb ve hikmetini beyan ediyor.
"Mirkat-üs
Sünne ve Tiryaku Maraz-ıl Bid'a" namıyla gâyet mühim bir Risaledir.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
لَقَدْ
جَاءَكُمْ
رَسُولٌ مِنْ
اَنْفُسِكُمْ
عَزِيزٌ
عَلَيْهِ مَا
عَنِتُّمْ
حَرِيصٌ
عَلَيْكُمْ
بِالْمُؤْمِنِينَ
رَؤُفٌ
رَحِيمٌ * قُلْ اِنْ
كُنْتُمْ
ُتحِبُّونَ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِى
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ
âyetlerinin gâyet mühim iki hakikatını "Onbir
Nükte" ile tefsir ediyor.
BİRİNCİ
NÜKTE
مَنْ
تَمَسَّكَ
بِسُنَّتِى
عِنْدَ
فَسَادِ اُمَّتِى
فَلَهُ اَجْرُ
مِاَةِ
شَهِيدٍ
Hadîs-i şerifinin sırrını beyan ediyor.
İKİNCİ
NÜKTE: İmam-ı Rabbanî (R.A.), "Sünnet-i Seniyyenin ittibaı; en haşmetli,
en letafetli, en emniyetli tarîkattır" demesine dairdir.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin ehemmiyeti hakkında İmam-ı Rabbanî'nin hükmünü
tasdik ettiğini beyan ediyor.
DÖRDÜNCÜ
NÜKTE: اَلْمَوْتُ حَقٌّ
hakikatının kapısıyla, gâyet acib bir âlem-i mânevîye ait bir seyahat-ı
ruhiyeyi beyan ediyor.
BEŞİNCİ
NÜKTE:
قُلْ
اِنْ
كُنْتُمْ
ُتحِبُّونَ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِى
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ
âyetinin sarahatıyla: Muhabbetullah, kat'î bir
kıyas-ı mantıkî ile, Sünnet-i Seniyyenin ittibaını intaç ettiğine dairdir.
ALTINCI NÜKTE:
كُلُّ
بِدْعَةٍ
ضَلاَلَةٌ
وَكُلُّ
ضَلاَلَةٍ
فِى النَّارِ
Hadîsinin mühim bir sırrını ve
اَلْيَوْمَ
اَكْمَلْتُ
لَكُمْ
دِينَكُمْ
âyetinin bir hakikatını tefsir ediyor.
YEDİNCİ
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin herbir mes'elesi altında bir edeb bulunduğunu beyan
eder. "Allâm-ül Guyub'a karşı edeb ve hicab nasıl olabilir ve ne
demektir?" sualine karşı, güzel bir cevapdır.
SEKİZİNCİ
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin bir kısmı şefkat-i Ahmediyenin (A.S.M.) tereşşuhatı
olduğu gibi, Zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nasıl bir maden-i şefkat
olduğunu gösteriyor.
DOKUZUNCU
NÜKTE: Sünnet-i Seniyyenin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı
havassa mahsus olduğu halde; herkes niyeti ile ve kasd ile ve tarafdarane ve
iltizamkârane ve takdirkârane talib olmakla, o ittiba-ı tâmmeden tam hissedar
olabilir. Ehl-i tarîkatın ezkâr ve evrad ve meşrebleri, esasat-ı Sünnete
muhâlefet etmemek şartıyla bid'ata dâhil olmadığını, olsa olsa bid'a-i hasene
olduğunu beyan eder.
ONUNCU
NÜKTE:
قُلْ
اِنْ
كُنْتُمْ
ُتحِبُّونَ
اللّهَ فَاتَّبِعُونِى
يُحْبِبْكُمُ
اللّهُ
Muhabbet-i İlahiyyeye ve o muhabbetin neticesinde
Sünnet-i Seniyyenin ittibaına dair, üç nokta ile, gâyet merak-aver ve mühim ve
güzel beyanat var. Hatta kitabın nakşında şu Onuncu Nükte'nin bir şua-ı
kerametini, tevâfukla nazara gösteriyor.
ONBİRİNCİ
NÜKTE: Zat-ı Ahmediyenin Sünnet-i Seniyyesinin menbaı; hem akvali, hem ahvali,
hem ef'ali olduğunu ve herbirisi hem farz, hem nevafil, hem âdât aksamına
inkısam ettiğini ve Kur'anda وَاِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ
sırrıyla, nev-i beşer içinde
manen ve ruhen olduğu gibi, mizac-ı cismanîsinin cihetiyle dahi en mutedil
noktasında ve kuva-yı cismaniye ve nefsiyede nokta-i itidalin vasatında ve
kemalinde bulunan ferd-i ferîd, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu
isbat ediyor. Bu Risale dahi, başta denildiği gibi, bir tiryak-ı enfa' ve bir
iksir-i azamdır.
اِنَّ
اللّهَ هُوَ
الرَّزَّاقُ
ذُو الْقُوَّةِ
اْلمَتِينُ * اَللّهُ
الّذِى
خَلَقَ
سَبْعَ
سَموَاتٍ وَمِنَ
اْلاَرْضِ
مِثْلَهُنَّ
يَتَنَزَّلُ
اْلاَمْرُ
بَيْنَهُنَّ
لِتَعْلَمُوا
اَنَّ اللّهَ
عَلَى كُلِّ
شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ
اَنَّ اللّهَ
قَدْ اَحَاطَ
بِكُلِّ
شَيْءٍ
عِلْمًا
âyetlerinin, ehl-i Fennin ve şimdiki
Coğrafyacı ve Kozmoğrafyacıların medâr-ı tenkidleri olmuş iki hakikatını,
"İki Nükte" ile tefsir ediyor.
BİRİNCİ
NÜKTE: Umum rızk doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl'in elinde olduğunu ve
hazine-i Rahmetinden çıktığını beyan ederek, rızıksızlıktan ölmek olmadığını
isbat eder.
İKİNCİ
NÜKTE: Küre-i Arz'ın, münkir Coğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi
vecihle yedi tabaka olduğunu ve semavat dahi, Kozmoğrafyacı feylesofların
rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu isbat eder. Bu Risale, öyle
geveze mülhidlere bir licamdır, yâni gemdir.
"Hikmet-ül İstiaze" namıyla maruf, gâyet
kıymetdar ve kuvvetli ve hakikatlı bir Risaledir.
قُلْ
اَعُوذُ
بِرَبِّ
النَّاسِ
مَلِكِ النَّاسِ
اِلَهِ
النَّاسِ
مِنْ شَرِّ
الْوَسْوَاسِ
اْلخَنَّاسِ
الَّذِى
يُوَسْوِسُ
فِى صُدُورِ
النَّاسِ مِنَ
الْجِنَّةِ
وَ النَّاسِ
Sûresinin en mühim bir hakikatını,
وَقُلْ
رَبِّ
اَعُوذُ بِكَ
مِنْ
هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
* وَاَعُوذُ
بِكَ رَبِّ
اَنْ
يَحْضُرُونِ *
âyetinin mühim bir hikmetini ve اَعُوذُ
بِاللّهِ
مِنَ
الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ
in en mühim bir sırrını "Onüç İşaret" ile tefsir ederek, onüç
anahtarla قُلْ
اَعُوذُ
بِرَبِّ
النَّاسِ ın kal'a-i hasinine
girmek için kapı açar, tahassüngâhı gösterir.
BİRİNCİ
İŞARET: "Şeytanların kâinatta îcad cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve
dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde ve
Cenab-ı Hak Rahmet ve inayetiyle ehl-i hakka tarafdar olduğu ve hak ve
hakikatın cazibedar güzellikleri, ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu
halde; hizb-üş şeytanın çok defa hizbullaha galebe etmesinin hikmeti
nedir?" diye suale karşı gâyet kat'î ve vâzıh bir cevapdır.
İKİNCİ
İŞARET: "Şerr-i mahz olan şeytanların îcadı ve ehl-i imânâ taslitleri ve
onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme girmelerine, Cemil-i
Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakk'ın Rahmet ve cemali, bu hadsiz
çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve ne için
cevaz gösteriyor?" diye sualine karşı gâyet kuvvetli ve mukni bir
cevapdır.
ÜÇÜNCÜ
İŞARET: "Kur'an-ı Hakîm'de, ehl-i dalâlete karşı azîm şekvalar ve kesretli
tahşidat ve çok şiddetli tehdidat; aklın zâhirine göre, adâletli ve münasebetli
belâgatına ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasib düşmüyor? Âdeta
âciz bir adama karşı orduları tahşid ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz âciz
bir adama, kuvvetli bir şerik mevkii verir gibi ondan şekvalar etmenin sırrı ve
hikmeti nedir?" diye sualine karşı, gâyet kat'î ve ehemmiyetli bir cevapdır.
DÖRDÜNCÜ
İŞARET: Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğundan; mehâsin ve kemalât
vücuda ve şerler ve musîbetler ademe istinad ettiğini ve ondan neş'et ettiğini
beyan ediyor.
BEŞİNCİ
İŞARET: Cenab-ı Hak Kütüb-ü Semaviyede beşere karşı Cennet gibi azîm bir
mükâfatı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücazatı göstermekle beraber, çok irşad
ve mükerrer ikaz ve defaatla ihtar ve müteaddid tehdid ve teşvik ettiği halde,
hizb-üş şeytanın çirkin ve mükâfatsız ve zaîf desiselerine karşı, ehl-i îmanın
mağlub olmalarının sırrı nedir?" diye müdhiş suale karşı mukni bir
cevapdır.
ALTINCI
İŞARET: Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desisesi olan "tasavvur-u
küfrî"yi "tasdik-i küfür" suretinde, "tasavvur-u
dalâlet"i "tasdik-i dalâlet" tarzında göstermesiyle, hassas ve
safi-kalb insanları tehlikelere atmasına mukabil, ilmî ve mantıkî ve hakikatlı
bir cevapdır.
YEDİNCİ
İŞARET: Mu'tezile imamları, şerrin îcadını şer telakki ettikleri için, küfür ve
dalâletin îcadını Allah'a vermeyip, güya onunla Allah'ı takdis ediyorlar.
Mu'tezilenin bu mühim mes'elelerine ve Mecusîlerin hâlık-ı şerri ayrı telakki
etmelerine karşı gâyet kuvvetli ve mantıkî bir cevap-ı müskit.. hem
"Günah-ı kebireyi işleyen, mü'min kalamaz!" diyen Mu'tezile ve bir
kısım Haricîlere karşı gâyet makbul ve mukni bir cevapdır.
SEKİZİNCİ
İŞARET: "Bazı Risalelerde kat'î delillerle isbat edilmiş ki; küfür ve
dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetlidir ki, hiç kimse ona girmemek
gerekti ve kabil-i sülûk değildir. İman ve hidayet yolu o kadar zâhir ve
kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz halde; bu Hikmet-ül İstiaze'de,
dalâletli yolun kolay ve tahrib ve tecavüz olduğu için çoklar o yola sülûk
ettiğini beyanın, birbirine muhalif oluyor, vech-i tevfiki nedir?" sualine
karşı gâyet merak-aver ve mantıkî ve kat'î bir cevap olmakla beraber,
"Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfir değil
hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl-i îmandan
ziyade kendini hayatta mes'ud görmesinin sırrı nedir?" diye sualine karşı
gâyet güzel bir temsil ile tam kanaat getirir bir cevapdır.
DOKUZUNCU
İŞARET: "Hizbullah olan ehl-i hidayet, başta Enbiya ve onların başında
Fahr-i Âlem Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem, o kadar inayat-ı İlahiyeye ve
imdadat-ı
Sübhaniyeye mazhar oldukları halde, neden hizb-üş
şeytana karşı bazen mağlub olmuşlar. Hem Hâtem-ül Enbiya'nın güneş gibi parlak
Nübüvveti ve Risaletinin komşuluğunda bulunan Medine münafıklarının dalâlette
ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir?" diye suale
karşı herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevapdır.
ONUNCU
İŞARET: İblis'in kendini kendine tabî olanlara inkâr ettirmek suretindeki
desise maskesini yırtarak, (İblis'in) pis ve mülevves yüzünü gösterip, vücudunu
isbat eder.
ONBİRİNCİ
İŞARET: Ehl-i dalâletin şerrinden kâinat kızdıklarını ve anasır-ı külliye
hiddet ettiklerini ve umum mevcudat manen galeyana geldiklerini, Kur'an-ı Hakîm
mu'cizane ifade ettiğine dair merak-aver bir beyandır.
ONİKİNCİ
İŞARET: Dört sual ve cevapdır. "Mahdud bir hayatta mahdud günahlara
mukabil hadsiz bir azab ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?" Hem
"Şeriatta denilmiştir ki: Cehennem, ceza-yı ameldir; fakat Cennet, fazl-ı
İlahî iledir. Bunun hikmeti nedir?" Hem "Seyyiat intişar ve tecavüz
ettiğinden, bir seyyie bin yazılmak, hasene bir yazılmak lâzım gelirken;
seyyienin bir, hasenenin on yazılmasının sırrı nedir?" Hem "Ehl-i
dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet, ehl-i hidayette
bir zaaf ve hakikatsızlık olduğundan mıdır?" diye dört suale gâyet kısa ve
kuvvetli dört cevapdır.
ONÜÇÜNCÜ
İŞARET: "Üç Nokta"dır
Birincisi:
Şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i îmaniyenin azameti cihetinde, dar
kalbli ve kısa akıllı ve kasır fikirli insanları aldatmasına mukabil, tamamıyla
şeytan-ı cinî ve insîyi de susturacak bir cevapdır.
İkinci
Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu itiraf etmemek ile istiğfar ve istiaze
yolunu kapayıp, enaniyeti tahrik ederek, avukat gibi, nefsini müdafaa ettirir.
Âdeta nefsini taksirattan takdis ettirmesine mukabil, herkesi ikna' edecek bir
cevapdır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusur bulunduğunu ve
kusurunu görmek, kusuru kusurluktan çıkarmak olduğunu beyan eder.
Üçüncü
Nokta: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden en mühim bir desise-i
şeytaniye; "mü'minin bir tek seyyiesiyle hasenatını örtmek" ile o
mü'mine karşı adavet ettirmeye mukabil, mizan-ı ekberde adâlet-i mutlaka-i
İlahiyenin tecellisindeki düstur ile; herkese lüzumlu, hususan hadîd-ül mizac
ve müşkil-pesend insanlara, kıymetdar ve haklı ve kuvvetli bir cevapdır.
İşte şu
Risale onüç işaret ile şeytan-ı insî ve cinînin onüç hücum yollarını kapadığı
gibi; قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ
Sûresinin kal'a-i metininde tahassun etmek için onüç anahtar olup, onüç kapıyı
ehl-i imânâ açar.
Şu
Hikmet-ül İstiaze Risalesi'nin iki mühim kardeşi var. Birisi Yirmidokuzuncu
Mektub'un Altıncı Risalesi olan "Hücumat-ı Sitte", mühim bir kal'a
olduğu gibi; ikinci bir kardeşi olan Yirmialtıncı Mektub'un(حُجَّةُ الْقُرْآنِ عَلَى الشَّيْطَانِ وَحِزْبِهِ ) namındaki Risalesi dahi bir hısn-ı hasindir.
Bu üç Risale birbiriyle münasebetdardır. Ve ehl-i imânâ bu zamanda çok lüzumlu
olduğunu ihtar ediyorum. Fakat şu Risaleler tamamıyla Kur'ana sadık olanların
ellerine verilebilir. Bid'a ve dalâlete tarafdar veya siyasetçiliğe mübtela
olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa "Hücumat-ı Sitte",
içerisinde Eski Said'in şiddetli lisanı karıştığı için, en has ve en sadık
kardeşlerime mahsustur. Şimdilik hakkı dinlemek ve kabul etmek istidadında
olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de "İşarat-ı
Seb'a", "Hücumat-ı Sitte" gibi şimdilik havassa mahsustur.
"İki Makam"dır.
BİRİNCİ MAKAM: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'dan sorulmuş ki: "Arz ne üstünde duruyor?" Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
Yâni "Öküz ve balık üstünde duruyor." Şu Hadîse dair çok münakaşat
vardır. Coğrafyacılar, hâşâ bu Hadîsi inkâr ediyorlar.
İşte bu
Hadîsin hakikî mânâsını üç vecihle, bu Risalenin Birinci Makamı öyle bir tarzda
beyan ediyor ki; münkirlerin zerre mikdar insafı varsa ve Coğrafyacıların hakka
karşı zerre mikdar iz'anları bulunsa, bu Hadîsi, bâhir bir mu'cize-i Ahmediye
(A.S.M.) sayacaklardır. Çünki o üç cevap hem hakikî ve kat'î, hem
manidardırlar.
İKİNCİ MAKAM
يِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
in en mühim beş-altı sırlarını tefsir ediyor. Ve يِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Kur'anın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu gösterdiği gibi;
Arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsî-i nuranî olmakla beraber, saadet-i
ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyiz ve bereket veren
bir menba-ı envar olduğunu beyan eder. Bu İkinci Makam, en birinci Risale olan
"Birinci Söz"e bakar. Âdeta, Risale-i Nur eczaları bir daire hükmünde
olup; müntehası ibtidasına يِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
hatt-ı mübarekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda "Altı Sır" yerine
otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gâyet büyük hakaikı
tazammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan; يِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
ne kadar kıymetdar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.
Risale-i
Nur Külliyatının Sözler, Mektubat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının
fihristesidir. Her kısmın fihristesi, yâni Sözler kısmının fihristesi, Sözler
Mecmûasında bulunduğundan, Mektubat ve Lem'aların da kendilerine ait
fihristeleri o mecmûaların âhirlerine ilhak edildiğinden burada yazılmadı.
Mesail-i
mühimmeden bazı mesail hakkında sorulan suallerin cevaplarını muhtevidir. Şöyle
ki; en başta, merak-aver "Dört Sual"e cevapdır.
BİRİNCİSİ:
"Ehl-i Sünnet Ve Cemaat hakkında bir ferec ve bir fütuhat olacağı hakkında
ehl-i keşfin verdiği haberlerin zuhur etmemesi nedendir?" diye sorulmasına
mukabil, gâyet güzel bir cevapdır.
İKİNCİSİ:
"Risale-i Nur'un müellifi, kendisini şiddetli tazyikat altında tutan ehl-i
dünyanın aleyhinde bulunması lâzım gelirken, onlara maddeten ilişmemesinin
sebebi nedir?" sualine gâyet lâtif bir cevapdır.
ÜÇÜNCÜSÜ:
"İngiliz ve İtalyan gibi hükûmetlerin bu hükûmetle muharebe etmek
istemelerine karşı, neden şiddetli bir surette harb aleyhinde bulunuyorsunuz?
Halbuki bu gibi hâdiseler, milletin kuvve-i maneviyesinin menbaı olan hamiyet-i
İslâmiyeyi tehyic etmekle, şeair-i İslâmiyenin ihyasına ve bid'aların ref'ine
bir derece medâr olur." diye vaki sualine verilen pek letafetli bir
cevapdır.
DÖRDÜNCÜSÜ:
"Neden elinizdeki nurlu Risaleleri herkese göstermemek için, arkadaşlarınıza
ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Ve neden halkları bu nurların feyizlerinden
mahrum ediyorsunuz?" sualine verilen pek hoş, pek güzel bir cevapdır.
Hâtime'sinde,
Lihye-i Saadet hakkında sorulan bir suale karşı şübheleri izale eden gâyet
mukni bir cevapdır.
Daha
sonra, eskiden beri mülhidlerin iliştikleri üç mes'eleye dair sorulan suallere
verilen üç cevapdır.
BİRİNCİ
SUAL:
حَتَّى
اِذَا بَلَغَ
مَغْرِبَ
الشَّمْسِ وَجَدَهَا
تَغْرُبُ فِى
عَيْنٍ
حَمِئَةٍ
âyet-i kerimesinin meali olan: "Zülkarneyn,
Güneşi hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurub ettiğini görmüş?"
İKİNCİ
SUAL: Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ve Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?
ÜÇÜNCÜ
SUAL: Hazret-i İsa Aleyhisselâm, âhirzamanda gelip Deccal'ı öldüreceğine dair
suallere o kadar ulvî cevaplar verilmiş ki; hem ehl-i îmanın îmanlarını takviye
eder, hem belâgatıyla edibleri susturur, hem de mülhidleri ilzam ederek
tokatlar.
Nihayetinde,
Mugayyebat-ı Hamse'den yalnız ikisi hakkında sorulan mühim bir suale
ehemmiyetli bir cevapdır.
Rüştü
Zühre'den
gelmiş "Onbeş Nota"dan ibarettir.
BİRİNCİ
NOTA: Nefs-i insaniyetin mübtela olduğu âfil ve nâfil şeylerin, etvar-ı âlem
üzerinde hakikatlarını gösterip, kalbin rabıtasını kesip, yüzünü beka ve
âhirete çevirir.
İKİNCİ
NOTA: Bir düstur-u Kur'anî olan tevazuu emir ve tekebbürden men'eder.
ÜÇÜNCÜ
NOTA: كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ
sırrıyla; mevtin hakikatını, güzel ve ayn-ı hakikat bir temsil ile açıp, uzun
emelleri ve elemleri keser. Hayy u Kayyum u Bâki u Daim ve Biyedih-il Hayr'a
her umûru teslim eder.
DÖRDÜNCÜ
NOTA: Muttarid bir kanun-u âdetullah olan mevsimlerin, asırların değişmesinde,
ekser eşyanın aynen iade ve tazelenmesiyle, şecere-i kâinatın en mükemmel
meyvesi olan insanın, mevsim-i haşr-i ekberde aynen iade edileceğini, kat'iyen
isbat eder.
BEŞİNCİ
NOTA: Şu asr-ı felâket ve helâketin en büyük musîbeti olan ve dinsizliğe giden
medeniyet-i sakîmenin iç yüzünü ve yüzündeki peçeyi ve cehennem-nümun
mahiyetini, hüda-yı Kur'anî ile müvazene suretiyle açar, gösterir. Ehl-i îmanı
ona temayülden şiddetli tenfir ettirip, sâri bir vebayı teşhis ile, eczahane-i
Kur'aniyeden zemzem-i tiryakı içirir.
ALTINCI
NOTA: Nefis ve şeytanın en büyük hile ve desiselerinden olan; kâfirlerin
çokluklarını ve onların bazı hakaik-i îmaniyenin inkârındaki ittifaklarını
vesvese suretiyle göstererek, şübheleri ve dine karşı lâkaydlığı, ayn-ı hak ve
hakikat bir temsil ile kökünden kesen ve Tuba-i Cennet olan îman ağacını
yetiştiren mücerreb bir iksir-i nuranîdir.
YEDİNCİ
NOTA: Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyat-ı
ecnebiyede saadet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat-ı dünyevîye ehl-i
îmanı sevkeden sahtekâr hamiyetfüruşları, Kur'anın elmas kılıncıyla öldürerek,
irtidada yüz tutan veyahud mertebe-i fıska inen ehl-i îmanı, Kur'an-ı Hakîm'in
hastahanesine alır, tedavi eder.
SEKİZİNCİ
NOTA: وَسِعَتْ
رَحْمَتُهُ
كُلَّ شَيْءٍ
nin bir sırrını, وَ
اِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
nin bir hakikatını, اِنمَّاَ
اَمْرُهُ
اِذَا
اَرَادَ
شَيْئًا اَنْ
يَقُولَ لَهُ
كُنْ
فَيَكُونُ
nun bir düsturunu, فَسُبْحَانَ
الَّذِى
بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ كُلِّ
شَيْءٍ
وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
nin bir nüktesini tefsir edip, kâinatta zerreden şemse kadar herşey bir vazife
ile mükellef olup, bütün sa'y ve
hareketleri kanun-u kader ile cereyan ettiğini; ve Cenab-ı Hak kemal-i
kereminden, hizmet içinde mükâfat olarak bir lezzet dercettiğini isbat ve izah
ile.. mevcudatın en mükemmeli ve zîhayatın reisi ve Arz'ın halifesi olan insan,
tenbellik edip gaflete düşerse; cemadattan daha câmid, sinekten çekirgeden daha
kansız olacağını ikaz ve inzar ile, insanları vazife-i fıtriyelerine sevkedip,
uluhiyet-i mutlakayı isbat eder.
DOKUZUNCU
NOTA: Cenab-ı Hak kemal-i keremiyle, en büyük şeyi en küçük şeyde dercettiği
cihetle; kâinattaki hayır ve kemalâtı, şecere-i kâinatın meyvesi ve çekirdeği
olan, nev-i insanın hakikatını taşıyan Nebilerde gösterdiğini; ve Nebilere
intisab eden, hayır ve kemalâta, nura ve sürura çıkacağı gibi, ubûdiyet
cihetiyle de, bir zerre gibi küçük bir mahluk olan insanın, fihristiyet ve o
intisab cihetiyle, ağzından çıkan "Allahu Ekber" sadası, Küre-i
Arz'ın büyük bir "Allahu Ekber"i hükmüne geçtiğini, hakkalyakîn bir
beyan ile, hakkın saadetini, îmanın hüsn-ü kemalini bilbedahe izhar edip..
dalâlet, şer, hasaret; dinin muhalifinde olduğunu kat'î isbat eder.
ONUNCU
NOTA: Cenab-ı Hakk'ın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak; ve âyât ve
şahidlerin âyinelerinde berahin ve delillerin emarelerini görmek üç çeşit
olup.. bir kısmı, su gibi; ikinci kısmı, hava gibi; üçüncü kısmı, nur gibi
olup.. takarrübün tarifini ve bu'diyetin vartalarını beyan eder.
ONBİRİNCİ
NOTA: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ifadesindeki şefkat ve merhametin hikmetini,
hem üslûb-u Kur'aniyedeki cezalet ve selasetteki fıtrîliği gösterir.
ONİKİNCİ
NOTA: مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا
kavl-i şerifine imtisalen, كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ
sırrıyla mevtin ve kabrin mahiyetini gösterip, serkeş nefs-i emmarenin
dizginini çeker. Hem kısa bir ömür ve muvakkat bir hayatta, bu acib asırda,
saadet-i ebediyeye en yarayışlı amel ve en makbul hizmet ve en devamlı sevab,
"îmanın takviyesine medâr Risale-i Nur talebelerinin tarzında ulûm-u
îmaniyeye çalışmak" olduğunu beyan eden ve ehl-i ilim ve ehl-i kalemi ikaz
eden bir düstur-u hakikattır.
ONÜÇÜNCÜ
NOTA: Medâr-ı iltibas olmuş "Beş Mes'ele"dir.
Birincisi:
اِنَّكَ
لاَ تَهْدِى
مَنْ
اَحْبَبْتَ
وَلكِنَّ
اللّهَ
يَهْدِى مَنْ
يَشَاءُ
sırrıyla, tarîk-ı hakta çalışan ve mücahede
edenler yalnız kendi vazifesini düşünüp, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine
karışmamaları lâzım geldiğini; ve şiddet-i hırs yüzünden, vazife-i ubûdiyet ve
memuriyeti, âmiriyet ve mabudiyetle iltibas edenlere karşı tefrik edip, haddini
tecavüz eden insana makamını gösteren, herkese lüzumlu bir mes'eledir.
İkinci
Mes'ele: Ubûdiyetin menşei, emr-i İlahî; ve neticesi, rıza-yı İlahî; ve
semeratı ve fevaidi, uhreviye olduğunu; ve dünyaya ait faideler ve semereler ve
menfaatler, ubûdiyete, vird ve zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa,
ubûdiyeti kısmen ibtal ettiğini beyan ile sırr-ı ubûdiyetin hikmetini ders
veren çok mühim ve lüzumlu bir mes'eledir.
Üçüncüsü: طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ
Hadîs-i kudsîsinin mukaddes düsturunu güzel bir temsil ile izah edip,
ubûdiyetin esası olan acz, fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile
dergâh-ı İlahînin Rahmet kapısını çalmak lâzım geldiğini; hem her amelde bir
ihlâs ciheti olduğundan, insan hareketinde rıza-yı İlahîyi düşünüp, vazife-i
İlahiyeye karışmamasıyla a'lâ-yı illiyyîne çıkacağını yol gösteren mühim bir
mes'eledir.
Dördüncü
Mes'ele: وَلاَ تَاْكُلُوا ِممَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ
âyetinin mânâ-yı işarîsiyle, Mün'im-i Hakikî'yi hatıra getirmeyen ve onun namıyla
verilmeyen nimeti yemek ve almak caiz olmadığını; eğer muhtaç ise, esbab-ı
zâhiriyenin başı üzerinde Mün'im-i Hakikî'nin Rahmet elini görüp,
"Bismillâh" deyip alınacağını; hem esbab-ı zâhiriyeyi perestiş
edenleri aldatan iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması olan iktiranı, illet
zannetmelerini güzel ve mukavemetsûz izahla, yüzleri Mün'im-i Hakikî'ye
çevirir.
Beşinci
Mes'ele: Bir cemaatin sa'yleriyle hasıl olan bir netice veya şerefi, o cemaatın
reisine veya üstadına vermek; hem cemaate, hem de o üstad ve reise zulüm olduğu
gibi.. Cenab-ı Hakk'ın nur u feyzine ma'kes ve vesile ve vasıta olan üstadın,
masdar ve muktedir ve menba telakki edilmemek lâzım geldiğini, güzel bir temsil
ile isbat edip, hakikat-ı hâle pencere açıp gösterir.
ONDÖRDÜNCÜ
NOTA: Tevhide dair dört küçük remizdir.
Birinci
Remiz: Dar nazarlı, kasır fikirli ve muhakemesiz akıllı, esbab-perest insanın
nazarını vahdaniyet-i İlahiyenin delillerine çevirip, güzel bir temsil üzerinde
"Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh" der, tevhidi isbat eder.
İkinci
Remiz: يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى
nin bir sırrını tefsir edip, aşk-ı mecazîye mübtela olan insana, aşk-ı hakikîyi
ve Mabud-u Bilhakk'ı gösterir.
Üçüncü
Remiz: Hayat-ı bâkiyeye ve sermedî manzaralara namzed, yüksek makamda
halkolunan istidadat ve letaif-i insaniye, bazen hiç ender hiç olan heva-yı
nefse esir bulunduğundan, ikaz ve inzar ile insanı teyakkuza sevkeden büyük bir
hakikatın küçük bir ucudur.
Dördüncü
Remiz: Uzun emellerden ve geçmiş ve gelecek elemlerden ruh ve kalbi güzel bir
temsil ile kurtarıp, (لاَاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ )
kelime-i kudsiyesinin şifayâb ve Rahmetbahş hazinesine teslim eder.
ONBEŞİNCİ
NOTA: "Üç Mes'ele"dir.
Birincisi:
İsm-i Hafîz'in tecelli-i etemmine işaret eden
فَمَنْ
يَعْمَلْ
مِثْقَالَ
ذَرّةٍ
خَيْرًا يَرَهُ
*وَمَنْ
يَعْمَلْ
مِثْقَالَ
ذَرَّةٍ
شَرًّا
يَرَهُ
âyetiyle, Hafîz-i Zülcelâl'in Küre-i Arz
tarlasında ezel ilmiyle halkedip zer' ettiği tohumları, kesif toprak içinde ve
şiddet-i bürudet karşısında mukavemetsiz, nihayetsiz zaîf ve küçük oldukları
halde muhafaza edip, haşr-i baharîde başka bir âlemden gelmişler gibi, evamir-i
tekviniyeye imtisal ile gelmeleriyle, emanet-i kübra hamelesi ve Arz'ın
halifesi ve kâinatın meyvesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvalleri ve
hasenat ve seyyiatları muhafaza edilip haşrin sabahında meydan-ı muhasebeye
getirileceğini kat'î isbat edip, haşri bazı sebebler neticesi baid gören
insanlara, bilmüşahede nümunesini gösterir.
Hâfız Ali
Başka bir
mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmedi.
يِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
كُلُوا
وَ اشْرَبُوا
وَ لاَ
تُسْرِفُوا
âyet-i kerimesini "Yedi Nükte" ile
tefsir eden, iktisadı emredip, israf ve tebzirden nehyeden ve bilhassa bu
asırdaki beşere gâyet mühim bir ders-i hikmet veren, kıymetdar ve çok mübarek
bir Risaledir.
BİRİNCİ
NÜKTE: Cenab-ı Hak, beşere ihsan ettiği bilcümle nimetlerin mukabilinde
beşerden ancak bir "şükür" istediğini; iktisad, hem nimetlere karşı
bir ihtiram, hem Cenab-ı Hakk'a bir şükr-ü mânevî, hem nimetin bereketlenmesine
bir vesile olduğunu.. israf ise; Mün'im-i Hakikî'nin nimetlerine bir
hürmetsizlik ve bir tahkir olmakla, vahim neticeleri bulunduğunu beyan eder.
İKİNCİ
NÜKTE: Vücud-u beşer bir saray, mîde bir efendi, ağızdaki kuvve-i zaika bir
kapıcı, et'imenin verdiği lezzetler birer bahşiş olduğunu göstererek; vücudun
idaresi iktisad ile temin edildiğini, israf ise müvazenesizliği ve hastalıkları
tevlid ettiğini beyan eder.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE: Kuvve-i zaika, maddî cesede inhisar etmekten ziyade; akla, ruha ve kalbe
baktığından, israf etmemek, zillet ve sefalete düşmemek ve o kuvve-i zaikayı
taşıyan lisanı şükürde istimal etmek şartıyla leziz taamların tercih ve takib
edilebileceğini; ve bu hakikat, harika kuvve-i kudsiye sahibi Şah-ı Geylânî
(K.S.) Hazretlerinin ihya-yı emvat keramet-i azîmesiyle izah edilerek; ruh
cesede, kalb nefse, akıl mîdeye hâkim olduktan sonra, şükrün münteha
derecelerine vâsıl olmakla mümkün olduğunu beyan eder.
DÖRDÜNCÜ
NÜKTE: İktisad sebeb-i bereket olduğundan muktesidlerin hayatları izzetle
geçtiğini; israf edenlerin her vakit sefalete, hatta dilenciliğe kadar
düştüklerini, hatta haysiyet ve namuslarını ve hatta mukaddesat-ı diniyelerini
bile feda ettiklerini; ve iktisadın menafi-i azîmesini ve israfın dehşetli
zararlarını ve sehavetin güzelliği içinde bir oduncu ihtiyarın istiğnasını
zikrederek, iktisadın kıymet ve izzetini, sehavetin fevkine çıkarır.
BEŞİNCİ
NÜKTE: Gâyet merak-aver bir bal vakıasıyla, iktisaddaki izzet ve bereketin ve
israftaki sefalet ve mahrumiyetin bir sırrını, pek hakikatlı bir surette izah
eder.
ALTINCI
NÜKTE: Hısset ile, hıssetten ayrı olan iktisad haslet-i memduhasını, Hazret-i
Ömer'in oğlu Hazret-i Abdullah'ın (R.A.) bir vakıasıyla öyle izah eder ki;
iktisadın hısset olmadığını ve israftan ayrı olan sehavetin derece-i kemalini
gösterir.
YEDİNCİ
NÜKTE: İsraf hırsı, hırs kanaatsizliği, kanaatsizlik haybet ve hasareti ve hem
ihlâsı kaçırmakla a’mâl-i uhreviyeyi zedelemek gibi üç mühim neticeyi tevlid
ettiğini; ve zekâvetleri yüzünden maruf ediblerin dilenciliğe kadar tenezzül
ettiklerini ve bir kısım âlimlerin hırs yüzünden dîk-ı maişete giriftar
olduklarını temsillerle o kadar güzel izah eder ki, fevkinde beyan ve izah
tasavvur edilemez.
Hüsrev
يِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اِنَّا
اَنْزَلْنَا
اِلْيْكَ
الْكِتَابَ بِاْلحَقِّ
ilâ âhir.. âyet-i kerimesiyle,
هَلَكَ
النَّاسُ
اِلاَّ
الْعَالِمُونَ
وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ
اِلاَّ
الْعَامِلُونَ
وَهَلَكَ
الْعَامِلُونَ
اِلاَّ
الْمُخْلِصُونَ
وَالْمُخْلِصُونَ
عَلَى خَطَرٍ
عَظِيمٍ.
Hadîs-i şerifi mucibince, İslâmiyette ihlâs en
mühim bir esas olduğunun sırrını, hadsiz nüktelerinden "Beş Nokta"
ile tefsir ve izah eder.
BİRİNCİ
NOKTA: "Ehl-i dünya ve ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak
rekabetsiz bir surette ittifak ettikleri halde, neden ehl-i hak ve ehl-i
hidayet rekabetli ihtilâf ediyorlar?" diye vaki' pek mühim ve pek müdhiş
ve ehl-i hak ve ehl-i hamiyeti hakikaten kan ağlattıran bu suale, çok esbabdan
yedi sebeb ile cevap verilmiştir. Şöyledir:
Ehl-i hak
ve ehl-i hidayetin ihtilâfatı; hakikatsız, zelil olduklarından ve himmetsiz,
aşağı ve akibeti düşünmeyerek kasîr-ün nazar olduklarından ve kıskanç ve dünyaya
harîs olduklarından olmadığı gibi.. ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin de kuvvetli
ittifakları, hakikatlı ve akibeti düşündüklerinden ve yüksek nazarlı
olduklarından olmadığını o kadar âlî bir üslûbla ve hakikatlı bir ifade ile
beyan ve izah eder ki; "Fesübhanallah, sebebleri bilinmediğinden, her an
için üçyüz elli milyon fedakâr tebaası bulunan bu âlî İslâmiyet, nasıl olmuş da
hepsi yüz elli milyonu tecavüz etmeyen ve ölümden dehşetli korkan üç dört
firenk hükûmetin elinde esir olmuşlar? Hem öyle bir esaretle mahkûm edilmişler
ki, -Allah! Allah!- her fırsatta öyle dehşetli şenaetler yapılmış ki;
Engizisyon mezalimine Rahmet okutacak işkenceler, bîçare ehl-i İslâma tatbik
edilmiş; gözyaşlarına bedel, damarlarından mütemadiyen kanlar akıttırılmış; bir
değnek cezaya mukabil, ehl-i hamiyetin boyunları, gaddar zalimlerin elleriyle
koparılmış, atılmış; o bîçare müslüman hamiyet-perverlerinin bir kısmı
darağaçlarına asılmış, hayatlarına hâtime verilmiş, dünyanın ufuklarında
merhametsizce teşhir edilmiş.. hem hayat-ı dünyevîleri parça parça edilmiş, hem
hayat-ı uhreviyeleri zedelenmiş; bir kısmının ise her iki hayatları ve
saadetleri birden imha edilmiş... Nedendir?" diye vaki olacak sualin
cevapları, elmas hazinesine değer kıymetindeki bu Risalenin Birinci Noktasının
verdiği izahatın neticesinden anlaşılmaktadır.
İşte bu
zavallı müslümanlar hak ve hakikat mesleğinde giderlerken, hataya ve yanlışa
düşmeleri yüzünden ihlâsları zedelenmiş, aralarına rekabet girmiş,
beynlerindeki ittifak ve ittihad yerine tefrika ve ihtilâf girmiş.. binnetice,
bu haller tedavi edilmemiş, bu marazlar tevessü etmiş; bu halleri gören ehl-i
dalâlet, ehl-i İslâmın bu ihtilâfat ve tefrikasını ganîmet bilmiş, desiselerle
âlem-i İslâma hücum etmişler, zavallı ehl-i İslâmı pek müdhiş bir esaret altına
almışlar, mahvetmek için çalışmışlar. İşte asırlardan beri üçyüz elli milyon
ehl-i İslâmı, zincirler altında, her gün, her saat, her an inim inim inleten
hâletlerin sebebleri, bu Risalenin Birinci Noktasıyla pek hakikatlı bir surette
izah edilmiş. Fakat heyhat! Zaman ve zemin müsaid değilmiş ki, beş noktadan
yalnız bir noktası yazılmış; diğerleri te'hir edilerek, yazılmamış.
Hüsrev
وَلاَ
تَنَازَعُوا
فَتَفْشَلُوا
وَتَذْهَبَ
رِيحُكُمْ * وَ قُومُوا
لِلّهِ
قَانِتِينَ * قَدْ
اَفْلَحَ
مَنْ
زَكّيَهَا وَ
قَدْ خَابَ
مَنْ
دَسّيَهَا * وَلاَ
تَشْتَرُوا
بِآيَاتِى
ثَمَنًا قَلِيلاً
âyetlerini tefsir eder. Her amel-i hayırda,
hususan uhrevî hizmetlerde ihlâsın en mühim bir esas olduğunu bildiren çok
kıymetdar bir Risaledir. Bu Risale, evvelâ bu müdhiş zamandaki Kur'an
hâdimleriyle konuşarak der ki: "Dehşetli düşmanlar karşısında, şiddetli
tazyikat altında, müdhiş dalâletler ve savletli bid'alar içinde, sizler gâyet
az ve gâyet zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğunuz halde, gâyet ağır ve gâyet
büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i îmaniye ve hizmet-i Kur'aniye, sırf bir
ihsan-ı İlahî olarak, Cenab-ı Hak tarafından omuzlarınıza konulmuştur. Öyle
ise, herkesten ziyade ihlâsı kazanmağa ve onun sırlarını kendinizde
yerleştirmeğe mecbur ve mükellef olduğunuzu bilmelisiniz. Ve ihlâsı zayi eden
esbabdan şiddetle kaçmalısınız." der ve ihlâsı kazanmak için dört düsturu
beyan eder.
Birinci
düstur: "Doğrudan doğruya rıza-yı İlahîyi maksad yapmalısınız" der.
İkinci
düstur: Rekabetsiz, tahakkümsüz, gıbtasız, ataletsiz, hakikî bir tesanüd ile,
faaliyetlerini umumî maksada tevcih ederek çalışan bir fabrikanın çarkları gibi
olmalısınız, der. Ve saadet-i ebediyeyi netice veren ve ümmet-i Muhammediyeyi
(A.S.M.) dünya ve âhirette sahil-i selâmete çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede
hizmet ettirildiğiniz için ihlâsa, ittifaka, tesanüde samimiyetle
sarılmalısınız diye emreder.
Üçüncü
düstur: Hem birkaç misal ile ihlâsın bir sırr-ı mühimmini izah eder; hem İmam-ı
Ali (R.A.) ve Şah-ı Geylânî (R.A.) gibi kudsî, harika kahramanların, Nur
talebelerinin başlarında üstad ve arkalarında yardımcı olarak, her vakit hazır
olduklarının vechini beyan eder.
Dördüncü
düstur: Kardeşler arasında "tefani" sırrını, yâni "kardeş
kardeşte fâni olmak" esasını ikame eder.
Ve ihlâsı
kuvvetlendiren bir vasıtanın "rabıta-i mevt" olduğunu ve zedeleyen
sebeblerin "riya ve tul-ü emel" gibi merdud hasletler olduğunu bildirir.
İhlası
kazanmanın ikinci sebebi; daima huzur-u İlahîde olduğunu düşünmektir. Bu
suretle hem riyadan kurtulma çaresini, hem kazanılan ihlâsta çok meratib
olduğunu beyan eder.
Daha
sonra, ihlâsı kıran sebeblerden üç maniden birincisinin "maddî menfaatler"
olduğunu; ve a'mâl-i uhreviyedeki teşrik-i mesaîde muazzam menfaat olduğunu;
hem bu uhrevî kazanç, dünyevî şeriklerin kazançları gibi olmayıp, tecezzi ve inkısam
etmeden, noksansız olarak, fazl-ı İlahî ile, teraküm eden sevab ve yekûnlerinin
bir misli, iştirak eden ferdlerin her birinin defter-i a’mâline aynen
gireceğini beyan ederek, rekabet ve ihlâssızlıkla bu ticaretin kaçırılmamasını
tavsiye eder. Maniin ikincisi, ihlâsı kıran ve en mühim bir maraz-ı ruhî olup
şirk-i hafîye yol açan "teveccüh-ü âmme"den şiddetli kaçmayı ve bu
gibi marazlara ehemmiyet verilmemesini ehemmiyetle emreder. Üçüncü mani'de de
korku ve tama' yüzünden gelecek zararlar ile ihlâsın kırılacağını bahsederek,
bu hususta Hücumat-ı Sitte'de izahat-ı kâfiye verildiğinden, o kıymetdar
Risaleye havale edilmekle hâtime verilen, şirin ve lâtif ve çok âlî ve misilsiz
ve herkesin muhtaç olduğu bir Risale-i mübarekedir.
Hüsrev
BİR KISIM
KARDEŞLERİME HUSUSÎ BİR MEKTUBDUR Bid'aların
istilası zamanında, Sünnet-i Seniyyeye ittibaın ehemmiyetini ve Risale-i Nur'u
yazmanın "beş nevi ibadet olduğunu" bildiren kıymetdar bir mektubdur.
يِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
وَمَنْ
يَتَوَكَّلْ
عَلَى
اللَّهِ
فَهُوَ حَسْبُهُ
اِنَّ
اللَّهَ
بَالِغُ
اَمْرِهِ قَدْ
جَعَلَ
اللَّهُ
لِكُلِّ
شَيْءٍ
قَدْرًا
gibi âyetlerle, üç işaret ile, Risale-i Nur
müellifine ve Risale-i Nur'a ait çoklar tarafından deniliyor ki: "Sen
ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki, herbir fırsatta senin
âhiretine karışıyorlar? Hatta hiçbir hükûmet târik-id dünya ve münzevilere
karışmıyor?" mealinde bir suale karşı, gâyet güzel cevap veriyor.
BİRİNCİ
İŞARET: Risale-i Nur müellifi ve Risale-i Nur, bütün ehl-i îmanın, hususan
Isparta vilayetinin mânevî terakkiyatlarına ve îmanlarının inbisatına mühim bir
medâr olduğundan; bu sualin cevapını, din ve şeriat namına, haklarını müdafaaya
mecbur olduklarından, dinsizlere karşı müdafaa vazifesi, insanların, hususan
Isparta Vilayetinin insanlarının hakları olduğunu kat'î gösterir.
İKİNCİ
İŞARET: Tenkid ve istifsarkârane, mimsiz medeniyet tarafından denilen:
"Sen neden bizden küstün ve bize müracaat etmiyorsun? Halbuki bizim
prensibimiz var. Bu asrın muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların
tatbikini, sen kendine ve ehl-i imânâ kabul etmiyorsun. Halbuki bu
Cumhuriyetler devrinde tahakküm ve tegallübü kaldırmak düsturu var. Halbuki
sen, hocalık ve inziva perdesi altında nazar-ı dikkati celbetmekliğin ve
hükûmetin rejimi hilafına çalıştığını, macera-yı hayatın gösteriyor. Bu senin
halin burjuvalara mahsustur. Bizim, avam tabakasının intibahı ile sosyalizm ve
bolşevizm düsturlarını tatbik etmek, işimize yarıyor. Prensiplerimize muhalif
ve burjuva denilen tabaka-i havassın istibdad ve tahakkümleri altında adâlet-i
mahzayı kabul etmek ağır geliyor." gibi suallerine karşı:
Ne mümkün
zulm ile, bîdâd ile imha-yı hakikat
Çalış kalbi
kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
düsturuyla Cenab-ı Hakk'ın fazl-ı keremiyle ulûm-u
îmaniye ve Kur'aniyeyi fehmetmek faziletini ihsan ettiğini; ve bu ihsanı
kaldırmağa uğraşan, insan suretinde şeytanlar olduğunu; birkaç mühim misal ile,
ehl-i ilhad ve kısmen münafıklar bu fevkalkanun muameleyi hiçbir hükûmet ve
hiçbir ferdin tasvibine mazhar olmayan bu muameleye Cumhuriyet Hükûmeti müsaade
etmediğini; değil yalnız Risale-i Nur müellifi, eğer fehmetse nev-i beşer
küseceğini ve anasırın hiddetlendiğini göstermekle, gâyet güzel bir cevap
veriyor.
ÜÇÜNCÜ
İŞARET: İki sualin cevapıdır.
Birincisi:
Ehl-i Felsefe, zendeka hesabına diyorlar ki: "Bizim memleketimizde bulunan
bir adam, mecburi Cumhuriyetin kanunlarına inkıyad edecektir. Halbuki sen,
vazifesiz olduğun halde, halkların teveccühünü kazanmak istiyorsun."
demelerine karşı bir müskit cevap veriyor ki, onların foyalarını ortaya çıkarıp
ne olduklarını gösteriyor.
İkinci
Sual: "Teveccüh-ü nâsı ve mevki-i âmmeyi kazanmak, bizim vazifedarlarımıza
mahsus olup, sen vazifesiz bir adam olduğundan, teveccüh-ü nâsı ve mevki-i
âmmeyi size hoş görmüyoruz?" demelerine karşı: Eğer insan, bir cesedden
ibaret olsaydı, lâyemutane dünyada kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm
öldürülse; o vakit vazifeler, yalnız maddî askerlik ve idare memurlarına mahsus
kalırdı. Halbuki böyle mânevî ve gâyet mühim ve bütün beşeri alâkadar eden bir
vazifenin inkârı; "Elmevtü Hak" dâvâsını, hergün cenazelerinin
mührüyle imza edip tasdik eden otuzbin şahidin şEhadetini tekzib ve inkâr etmek
ile olur. Madem inkâr ve tekzib etmek muhaldir; öyle ise, mânevî hacat-ı
zaruriyeye istinad eden mânevî çok vazifeler var olduğunu, güzel ve mühim bir
iki temsil ile izah ve isbat eder.
Şu
Risalenin hâtimesinde, "Enaniyetli ehl-i dünyanın her işinde o kadar
hassasiyet var ki; eğer şuurları olsaydı, deha derecesinde bir muamele
olurdu." diye ehl-i imânâ onların o hassasiyet ve desiselerine
aldanmamalarını tavsiye ile, onların bu hali bir istidrac olduğunu haber verir.
Küçük Ali
Otuzbirinci
Mektub'un Yirmiüçüncü Lem'ası olan "Tabîat Risalesi"dir. Tabîattan
gelen fikr-i küfrîyi, dirilmeyecek bir surette öldüren ve küfrün temel taşını
zîr ü zeber eden ve çok çirkin ve müstekreh ve gayr-ı makul mudıll efkârı,
insaflı kafilelerden tardedip, çıkaran ve saadet-i ebediyenin o hakikatlı
yollarını pek ehemmiyetli, çok şirin ve gâyet zevkli bir surette açarak,
dellileriyle, bürhanlarıyla isbat eden ve müellifine ebedî Rahmet okunmasına
vesile olan, âlî, gâyet kıymetdar bir Risaledir. Bu Risale,
قَالَتْ
رُسُلُهُمْ
اَفِى
اللَّهِ
شَكٌّ فَاطِرِ
السَّمَوَاتِ
وَاْلاَرْضِ
âyet-i kerimesinin bir tefsir-i vâzıhı olup,
"Cenab-ı Hak hakkında şek olamaz ve olmamalı" demekle, vücud ve
vahdaniyet-i İlahiyeyi bedahet derecesinde gösterir. Şu sırrı izahtan evvel,
bir ihtar ile, binüçyüz otuzsekiz senesinde ordu-yu İslâmın Yunan'a
galebesinden neş'e alan ehl-i îmanın kuvvetli efkârı içine gâyet müdhiş bir
zendeka fikri girmek üzere iken, o zendeka mefkûresinin başını dağıtmak
gayesiyle Ankara'da Arabça olarak tabedilmiş olan bu Risalenin, sonra aynen
Türkçeye tercüme edildiğini hatırlatır.
MUKADDEME:
İnsanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden ve ehl-i îmanın bilmeyerek
istimal ettikleri kelimelerin en mühimlerinden üç tanesini beyan eder.
Birinci
Kelime: "Evcedethü-l Esbab" yâni esbab-ı âlem îcad ediyor.
İkinci
Kelime: "Teşekkele Binefsihi" yâni kendi kendine oluyor.
Üçüncü
Kelime: "İktezathü-t Tabîat" yâni tabîat iktiza edip, yapıyor.
Bu üç
dehşetli kelimelerin, lâakal doksan muhalatı tazammun eden üçer muhalden dokuz
muhal ile, açtıkları üç yolu tamamen kapayarak, dördüncü yol olan "Tarîk-ı
Vahdaniyet" ile, bilcümle mevcudat, bir Kadîr-i Zülcelâl'in kudretiyle
vücud bulduğunu, hakikî ve letafetli temsilleriyle isbat eder.
BİRİNCİ
KELİME: "Evcedethü-l Esbab" Teşkil-i eşya, esbab-ı âlemin içtimaıyla
vücud bulmasının pek çok muhalatından üç tanesini zikreder.
Birincisi: "Her hangi bir zîhayatın
îcadı Vâhid-i Ehad'e verilmeyip, esbabdan taleb edilse; bir eczahane-i kübrada
mevcud kavanozların içindeki maddelerin garib bir tesadüf eseri veya esen
rüzgârların kavanozları çarpıp devirerek içindeki maddelerin akması ve bir yere
toplanması" temsiliyle gösterilen vücud-u eşyayı esbaba vermek itikadının
hadsiz muhaliyetini, beyan eder.
İkinci
Muhal: Mevcudattan bir sineğin inşası Vâcib-ül Vücud'a verilmeyip, esbab-ı âlem
yapıyor denilse; kâinatın ekserisiyle alâkadar olan bu sineğin herbir zerresini;
gözüne, kulağına, kalbine ve cesedine yerleştirmek için, erkân-ı âlemi ve
anasır ve tabayii, usta gibi, o sineğin hem zâhirinde hem bâtınında çalıştırmak
lâzım geliyor. Bu muhal, Sofestaileri dahi eblehane meslekleri içinde utandırıyor.
Üçüncü
Muhal: "Bir vâhidin vahdeti varsa, her halde bir elden sudûr ettiği"
kaidesiyle, şu mükemmel intizam ve şu hassas mizan ve şu câmi hayata mazhar
olan bir mevcud, eğer Vâhid-i Ehad'in bir masnuu kabul edilmezse; câmid, cahil,
kör, sağır, şuursuz, karmakarışık hadsiz esbabın karıştırıcı elleri arasında
inşa edildiği ve nihayetsiz imkânat yolları içinde gâyet mükemmel ve nihayet
hassas ve câmi bir hayata mâlik olarak vücudu kabul edilse, yüzler muhali
birden kabul etmek imkânsızlığını ve eşekleri dahi eşeklikleri içinde
güldürecek derecede akıldan uzaklığını gösterir.
İKİNCİ
KELİME: "Teşekkele Binefsihi" yâni kendi kendine teşekkül ediyor. Şu
muhalin bâtıl olduğunu gösteren çok muhalatlardan üç muhali, nümune olarak
zikrediyor.
Birincisi:
Her mevcud, basit bir madde olmadığı gibi câmid ve tegayyürsüz dahi
olmadığından; ve hem de zerrelerden teşekkül ettirilmiş gâyet acib bir makine
ve gâyet harika bir saray olmakla beraber, zâhirî ve bâtınî duygularla mücehhez
bulunduğundan, kâinatla alâkası vardır. İşte herbir mevcud Hâlık-ı Külli Şey'e
isnad edilmeyip, "kendi kendine teşekkül ediyor" denilse; o vakit
herbir mevcudun herbir zerresine, bir Eflatun'a bedel binler Eflatun kadar ilim
ve şuur vermek gibi hurafecilik ve divaneliğin en büyüklerinin ortasına
düştüğünü beyan edip, isbat eder.
İkincisi:
Herbir mevcud, bilhassa ferd-i insan; birbiri içinde yerleştirilmiş binler
kubbeli bir saray ve herbir kubbesi binler zerratın başbaşa vermesiyle teşekkül
etmiş acib nakışlı garib bir san'at-ı harika olduğu halde, "Bu masnuat bir
Sâni-i Vâhid'in eser-i san'atı değildir, kendi kendine teşekkül ediyor"
denilse, hadsiz ve hudud altına alınmayan zerrat-ı vücudiye adedince muhaller
ortaya çıkar ki; bu mefkure sahiblerini cehlin en müntehasında oturtarak,
echeliyetle techil eder.
Üçüncü
Muhal: Sâni-i Zülcelâl'in îcadı olan herbir masnu, kalem-i kader-i ezelînin bir
mektubu olmazsa, "esbab-ı âlem îcad ediyor" denilse; o vakit o esbab,
evvela o masnuun bedenindeki hüceyrelerinden tut, binler mürekkebat adedince
tabîat kalıpları, demir kalemleri ve harfleri ve hatta bu demir harfleri ve
kalemleri ve kalıpları dökmek için birçok fabrikalar ve bu fabrikaların inşası
için, keza fabrikaların vücudu lâzım gelir. Ve hakeza bu teselsül gittikçe
gidecek. Bu nâmütenahî muhalatı intac eden bu fikri kabul edenler, bu
hakikattan yedikleri silleden ayılıp, bu fikirlerinden vazgeçmelidirler, der.
ÜÇÜNCÜ
KELİME: "İktezathü-t Tabîat" yâni tabîat iktiza ediyor. Bu idlâl
edici mudıll fikrin pek çok muhalatından üç muhalinin
Birincisi
şudur ki: Şems-i Ezelî'nin kalem-i kader ve kudreti olan alîmane, basîrane,
hakîmane san'at-ı îcad, o Zat-ı Zülcelâl'e verilmezse hem kör, hem sağır, hem
akılsız, hem düşüncesiz bir tabîata verilse; o tabîat, bu masnuatı yapmak için,
ya herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları bulunduracak veyahud herşeyde
kâinatı halkedip idare edecek bir kudret ve hikmeti dercedecektir. Bu ise, her
bir mevcudda hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet
taşıyacak bir tabîatı veya bir kuvveti ve âdeta bir ilahı, içinde kabul etmek
lâzım gelir ki; bu ise, kâinattaki muhalatın en bâtılı ve hurafenin en yalan
bir şekli olduğunu ve Hâlık-ı Kâinat'ın sıfât-ı kudsiyesinin tecelliyatına
"tabîat" namı verenler, hayvanlardan yüz derece aşağı olduğunu
gösterir.
İkincisi:
Gâyet intizamlı ve mizanlı ve hikmetli olan şu mevcudat, nihayetsiz Kadîr ve
Hakîm bir zatın îcadıdır denilmezse, tabîata verilse, o vakit tabîat, nebatatın
menşei ve meskeni olan ve nebatata saksılık vazifesini gören bir parça toprakta,
milyarlar adedince ayrı ayrı makinaları ve matbaaları yerleştirmeli ki; o
toprak, her türlü nebatatın menşei ve meskeni olabilsin ve hayatlarına lâzım
her türlü ihtiyaçlarını muayyen mikdarları dâhilinde verebilsin. İşte bu
hurafeyi ve hadsiz muhalatı netice veren bu mefkureyi taşıyanların
eşekliklerine bakarak, yüzlerine tükürerek, der: Bu suubetli ve müşkilatlı acib
muhalatın, nasıl sühuletli vücuda inkılab ettiği hakkındaki suale hakikatlı ve
gâyet makul bir cevap verilmiştir.
Üçüncüsü:
İki misali var.
Birincisi:
Hâlî bir sahrada kurulmuş gâyet mükemmel ve müzeyyen bir saraya giren vahşi bir
adamın misaliyle izah edilen bir hakikattır. Şöyle ki: O saraydan daha
muntazam, daha mükemmel ve her tarafı mu'cizat-ı hikmetle doldurulmuş olan şu
âlem sarayının içine, uluhiyeti inkâr eden vahşi tabîiyyunlar girerler.
Gördükleri mevcudatın, daire-i mümkinat haricinde olan Zat-ı Vâcib-ül Vücud'un
eser-i san'atı olduğunu düşünmeyerek; daire-i mümkinat içinde bulunan ve
kudret-i İlahiyenin tebeddül ve tegayyür eden icraat kanunlarının bir defteri
hükmündeki mecmûa-i kavanin-i âdetullaha ve bir fihriste-i san'at-ı Rabbaniye olan
İlahî kanunlara yanlışlıkla "tabîat" namını verip, eşyanın îcadını
ona tahmil ederek, öylece ahmakane bir bâtıl yola girerler ki, ahmaklığın
müntehasında en büyük ahmaklık nişanını göğüslerine kendi elleriyle takarlar.
Üçüncü
Muhalin ikinci misali: Gâyet muhteşem bir kışlaya ve gâyet muazzam bir câmiye
giren vahşi bir adamın misaliyle temsil edilen ikinci bir hakikattır. Sultan-ı
Ezel ve Ebed'in hadsiz cünudunun muhteşem bir kışlası ve muazzam bir mescidi
olan şu kâinata, tabîat fikirli münkirler girerler. Bakarlar ki; bütün mevcudat
iş başında vazifededirler. Sâni-i Zülcelâl'in Zat-ı Akdesinden i'raz
ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelâl'in bir cilve-i Rabbaniyesi olan kuvvetini
müstakil bir kadir telakki ederek mânevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur
etmekle beraber, o kanunların ellerine îcad vererek "tabîat" namını
taktıklarından, bütün gördükleri şu hârikulâde mevcudatı tabîata isnad edip,
vahşilerin en vahşisi olduklarını ilân ederler.
İşte
taksim-i aklî ile; mevcudun vücud bulması için dört yoldan başka yol
olmadığından, bu yollar hadsiz ve hesabsız muhalleri îcab eden dokuz muhal ile
kapatılarak, bilbedahe ve bizzarure, dördüncü yol olan vahdet yolu kat'î bir
surette sabit olur. Ve herbir mevcudun vücudu, doğrudan doğruya Zat-ı Vâcib-ül
Vücud'un dest-i kudretinden çıktığını ve semavat ve arz, kabza-i kudretinde
olduğunu gösterir. Esbab-perest ve tabîata sapanların gittikleri ve
göremedikleri yollarının iç yüzünü gösterdikten sonra onları insafa davet eden
ve mesleklerini terkettiren gâyet izahlı ve çok şirin ve gâyet lâtif bir
beyandan sonra, sorulan iki şübheli sualin birincisine, "redd-i müdahâle
ve men-i iştirak kanunları"nın muktezasıyla; ikincisine de Hâlık-ı
Zülcelâl bütün bütün hikmetine zıd olan netice-i hilkati ve semere-i kâinatı
abesiyete çeviren ve hikmet-i Rubûbiyetini inkâr ettirecek bir tarz olan
mahlûkatın ibadetlerini ve bilhassa insanın şükür ve ubûdiyetini başkalara
vermeye rıza göstermediği gibi, müsaade dahi etmediğini izah eden gâyet güzel
cevaplarla mukabele edilmiştir.
Hâtimesinde,
tabîat fikr-i küfrîsini terkeden ve imânâ gelen zatın, merak-aver üç sualinden:
Birincisi:
"Tenbelliklerinden dolayı namazı terkedenlerin Cehennem gibi bir azab ile
tehdid edilmelerinin sebebi nedir?"
İkincisi:
"Gözle görülen bu nihayet derecede mebzuliyet ve îcad-ı eşyadaki intizamlı
suret, hem vahdet yolundaki nihayet derecede kolaylık ve sühulet, hem nass-ı
Kur'anla
مَا
خَلْقُكُمْ
وَلاَ
بَعْثُكُمْ
اِلاَّ كَنَفْسٍ
وَاحِدَةٍ * وَمَا
اَمْرُ
السَّاعَةِ
اِلاَّ
كَلَمْحِ الْبَصَرِ
اَوْ هُوَ
اَقْرَبُ
gibi âyetlerin nihayet derecede gösterdikleri
kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?"
Üçüncüsü:
"Kâinat fabrikasının işlettirilmesi bir terkib ve tahlil neticesi olduğunu
ve hiçten birşey idam edilmediği gibi hiçten birşey de îcad edilmez diyen
feylesofların bu sözleri nasıldır?" demesine karşı, pek dakik ve çok derin
ve gâyet yüksek ve çok geniş ve nihayet derecede mukni ve müskit olarak
serdettiği delail-i akliye ile, esbaba tapan ve tabîat bataklığında boğulanları
kurtaran ve hâlen o mesleklerinde bulunanları utandıran gâyet hakikatlı ve
musîb cevaplar vardır.
Hüseyin
"Dört
Hikmet"i hâvidir.
يَا
اَيُّهَا
النَّبِىُّ
قُلْ
ِلاَزْوَاجِكَ
وَبَنَاتِكَ
وَنِسَاءِ
الْمُؤْمِنِينَ
يُدْنِينَ
عَلَيْهِنَّ
مِنْ
جَلاَبِيبِهِنَّ
ilh... gibi âyetlerle, Kur'an-ı Hakîm tesettürü
emrediyor. Sefih ve mimsiz medeniyetin ise, Kur'anın bu hükmüne karşı muhalif
gittiğini ve tesettürü fıtrî görmediğinden, "bir esarettir" deyip
dinsizcesine bir sualine karşı Kur'an-ı Hakîm'in bu hükmü tam yerinde olup,
belki esaret olmayıp tesettürün fıtrî olduğunu çok tecrübe ve misallerle izah
ve isbat edip, onları iskat ve tesettüre kat'î emrediyor.
BİRİNCİSİ:
Kadınların fıtratı tesettürü iktiza ediyor. Çünki hilkaten zaîfe ve nazik
olduğundan, kendi hayatından ziyade çocuklarını himayeye fıtraten bir meyli
bulunduğundan, onu himaye edene karşı kendini güzel göstermek ve nefret
ettirmemeye ve ittihama maruz kalmamak için fıtrî bir meyli bulunduğunu.. hem
kadınların ondan altısı ya ihtiyar, ya çirkin olmak cihetiyle, çirkinliğini
herkese göstermek istemediğini.. hem güzellerden kendini göstermekten
sıkılmayanlar, ancak ondan bir-iki olup, diğerleri ise pis ve şehevanî ve sakil
insanların nazarlarından istiskal ettiğinden, kendini göstermek istemediğini..
ve Kur'an-ı Hakîm'in tesettüre emri fıtrî olmakla beraber, o nazik ve zaîfeyi,
bir refika-i ebediye olabilmesi için, tesettürle zâhirî ve bâtınî zilletten ve
mânevî bir esaretten kurtarıyor diye gâyet güzel bir cevapla gaddar medeniyeti
iskat ediyor.
İKİNCİ
HİKMET: Erkek ve kadın arasında şiddetli bir muhabbet, yalnız bu hayat-ı
dünyeviyenin ihtiyacından ileri gelmediğini, belki ebedî bir hayatta ciddî bir
arkadaş olmak için, o muhabbeti âhir ömre kadar devam ettiği ve etmesi lâzım
geldiği cihetle o kadının, ebedî arkadaşı olan kocasının ebedî arkadaşlığından
mahrum kalmamak için tesettürü kat'iyyen ve fıtraten iktiza ettiğini; ve sefih,
gaddar medeniyetin "gayr-ı fıtrî ve esarettir" demelerini iskat
etmekle beraber, tesettüre kat'î emrediyor.
ÜÇÜNCÜ
HİKMET: Aile saadeti, kadın ve koca mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve
samimî bir muhabbetle devam ettiğini; ve tesettürsüzlük o emniyet ve muhabbeti
bozduğunu ve kırdığını; ve açık-saçık kadının ondan bir tanesi, kocasından daha
iyisini görmediğinden, kendini başkalara göstermek istemediğinden; ve yirmi
adamdan ancak bir tanesi karısından daha güzelini görmediğinden, açık-saçıklık
ve hayvanî nazarlar o emniyeti ve muhabbeti kırdığını; hatta o hayvanî, süflî
ve pis görünmek, akrabalık misillü olanda dahi o emniyeti kırdığını; ve o
çıplak bacakla görünüş akraba misillü olanda dahi o emniyeti kırdığını; ve o
çıplak bacakla görünmesi, akrabanın mahremiyeti dahi gayr-ı mahrem olduğunu
gâyet kat'î bir surette isbat eder.
DÖRDÜNCÜ
HİKMET: Kesret-i nesil her cihetle matlub olup, her millet ve her hükûmet buna
taraftar olduğu, hatta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
تَنَاكَحُوا
تَكْثُرُوا
*فَاِنِّى
اُبَاهِى
بِكُمُ
اْلاُمَمَ
yâni "İzdivac ediniz. Ben, sizin çokluğunuzla
iftihar ederim." buyurmasını; tesettürsüzlük izdivacı çoğaltmayıp, pek
azalttığını, çünki serseri asrî bir genç dahi refikasının gâyet namuslu
olmasını istediğini; ve kadın ise, erkeğin çoluk ve çocuk ve malına ve
herşeyine dâhilî muhafız olduğundan, kadında sadakat ve emniyet lâzım olduğunu;
tesettürsüzlük ve açık-saçıklık ve hayasızlık ise, o sadakatı ve emniyeti
kırdığından, erkeğe vicdan azabı çektirdiğini ve kadınlarda şecaat ve sehavet o
sadakat ve emniyeti ihlâl ettiğini; ve memleketimizin Avrupa'ya kıyas
edilemeyeceğini, eğer kıyas edilse, neslin zaafına ve kuvvetin sukutuna sebeb
olacağını; ve şehirliler köylülere kıyas edilemeyeceğini, çünki köylüler maişet
meşgalesiyle uğraştığından, san'at ile iştigal eden şehirliler onlara kıyas
edilemeyeceğini ve daha çok hikmetlerini gâyet kat'î isbat eder.
Rüşdü
EHL-İ İMAN
ÂHİRET HEMŞİRELERİM OLAN KADINLAR TAİFESİ İLE BİR MUHAVEREDİR
Risale-i
Nur'un mühim bir esası şefkat olması ve kadınlar taifesinin şefkat kahramanları
bulunmaları cihetiyle fıtraten Risale-i Nur'la alâkaları bulunduğunu, fakat
bazı fena cereyanlarla o kıymetli seciyenin sû-i istimal edildiğini.. ve
kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyelerinin de çare-i
yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniye olduğunu izah eden kıymetli bir
mektubdur.
"Yirmibeş Deva"yı havidir. Bu Risale,
يِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَلّذِينَ
اِذَا
اَصَابَتْهُمْ
مُصِيبَةٌ قَالُوا
اِنَّا
لِلّهِ
وَاِنَّا
اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
gibi âyetler, ehl-i îmanın musîbetleri musîbet
olmadığını, belki bir ihtar-ı Sübhanî ve iltifat-ı Rahmânî olduğunu gösterir
gâyet mukni bir tefsir ve o ehl-i îmanın on kısmından bir kısmını teşkil eden
musîbetzedelere karşı mânevî bir tiryak ve gâyet nafi bir eczahane gibi
olduğunu, hatta herbir deva, ayrı ayrı binler çeşit ilâçlar gibi hasiyetlerini gösteren
bir eczahane hükmünde ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın eczahane-i kübrası olan
وَالَّذِى
هُوَ
يُطْعِمُنِى
وَيَسْقِينِ
وَاِذَا
مَرِضْتُ
فَهُوَ
يَشْفِينِ
gibi şifa hakkındaki yüzer âyâtın sırr-ı tesirine
şifalı, devalı bir mübarek ma'kes ve bir mâ-i zemzeme-i Kur'an hükmünde
olduğunu gösterir.
BİRİNCİ
DEVA: İnsanın hastalığı zâhiren bir nevi dert gibi ise de, dert değil, belki
bir nevi derman olduğunu ve ömür sermayesi sıhhat ve âfiyet ve istiğnadan gelen
bir gafletle zayi olduğundan, hastalık o zayiatı meyvedar bir ömre çevirdiğini
haber verir gâyet güzel bir devadır.
İKİNCİ
DEVA: İbadet iki kısım olup, bir kısmı müsbet ibadettir ki, namaz ve niyaz gibi
malûm ibadetler olup, diğeri menfî ibadettir ki, hastalıklar insana aczini,
zaafını hissettirdiğinden, hâlis, riyasız mânevî bir ibadet olduğunu.. ve bu
hastalıkların, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mü'min için bir dakikası bir
saat hükmüne geçtiğini ve bazı kâmillerin hastalıklarının bir dakikası bir gün
ibadet hükmüne geçtiğini rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabit
olduğunu bildirir gâyet mühim bir devadır.
ÜÇÜNCÜ
DEVA: İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet için gelmediğine, mütemadiyen
gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlanması ve mütemadiyen zeval ve firakta
yuvarlanması şahid olduğunu.. hem insan zîhayatın en mükemmeli ve cihazatça en
zengini olduğundan, geçen lezzetleri ve gelecek belâları düşündüğünden, kederli
ve sıkıntılı bir hayat geçirdiğini; hastalık ise, sağlık ve âfiyet gibi gaflet
vermediğinden, dünyayı hoş göstermeyip o tahatturların elemlerinden
vazgeçirdiğinden, hiç aldatmaz bir vaiz ve bir mürşid hükmünde olduğunu
gösterir bir mübarek devadır.
DÖRDÜNCÜ
DEVA: İnsan, hastalıktan şekva değil, hastalığa sabretmesi lâzım olduğunu
gösterir. Çünki o, cihazatını kendi yapmayıp ve başka bir yerden de satın
almadığından; ve mülk sahibi, bahçesini çapalamak, bellemek ve budamak gibi
ezalarla, o sayede güzel bir mahsul aldığından; o eza, o bağın hakkında eza
değil, belki mahsulünün yetişmesine medâr olduğundan, şikayete hiç hakkı
olmadığını gösterdiği gibi; insanın da, hastalıkla yapılan tasarruftan şikayet
değil, tahammüle mecbur olduğunu, şiddetli olduğu zaman "Ya Sabur"
deyip, sabır ile mukavemet edileceğini haber veriyor.
BEŞİNCİ
DEVA: Bu zamanda, hususan gençler hakkında; hastalık o gençleri gençlik
sarhoşluğundan men'ettiği için, onların hakkında o hastalık, mânevî bir sıhhat
ve âfiyet olduğunu haber verir gâyet şirin bir devadır.
ALTINCI
DEVA: Musîbetin gitmesiyle mânevî bir lezzet geleceğini gösterir. Çünki
"Elemin zevali lezzettir" diye, o elemli musîbetler, zeval ile ruhta
bir lezzet irsiyet bıraktığını gâyet güzel haber verir mühim bir devadır. Hatta
bu devanın ehemmiyetindendir ki; te'lifatında iki kere aynı numara tekerrür
etmesi ve öylece kaydedilmesi, ehemmiyetini isbat eder.
YEDİNCİ
DEVA: Hastalık, insanın sıhhatindeki nimet-i İlahiyenin lezzetini kaçırmıyor,
bilakis tattırıyor. Çünki bir şey devam etse tesirini kaybeder, usanç verir.
Hatta ehl-i hakikat demişler: اِنَّمَا اْلاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا
yâni "Herşey zıddıyla bilinir" "Soğuk olmazsa hararet
anlaşılmaz" diye makul ve şirin bir devadır.
SEKİZİNCİ
DEVA: Hastalık, îmanlı bir insanın âhiretini geri bırakmıyor, belki daha ziyade
terakki ettiriyor. Çünki hastalık, sabun gibi, günahları siler, temizler; güzel
bir keffaret-üz zünub olduğu Hadîs-i şerifle sabit olduğunu; hem îmanlı olan
bir insanın maddî hastalığı mânevî hastalıklardan kurtardığını; şahs-ı
zâhirîsinin hatasıyla şahs-ı mânevîsi hasta olduğundan zâhir hastalığı o
hatalardan geri koyup, mânevî istiğfara sebeb olduğundan, o maddî hastalık çok
büyük bir hazine olduğunu bildirir.
DOKUZUNCU
DEVA: Cenab-ı Hakk'ı tanıyan bir insan için, ölüme sebeb olan hastalıktan
korkmak olmadığını; ve ölüm, insanın tanıdığı ve bildiği bütün ehl-i îman olan
ahbablarına kavuşmak olduğunu; hem ölüm mukadder olup, bazen hastalıklıların
yanındaki sağ insanların ölmesi ve hastaların sağ kalması; hem ölüm, vazife-i
hayattan bir paydos ve bir rahat olduğunu ve ehl-i dalâlet için gâyet korkunç
bir zulümat-ı ebediye olduğunu bildiren gâyet mülayîmane güzel bir devadır.
ONUNCU
DEVA: İnsanın hastalığı, merak ettikçe gâyet ağırlaşacağı, hususan evhamlı bir
hastanın bir dirhem zâhir hastalığı, merak vasıtasıyla on dirhem olacağını, hem
merak da ayrıca bir hastalık olduğunu haber veren mühim bir devadır.
ONBİRİNCİ
DEVA: Hastalık insana hazır bir elem verdiğinden, evvelce geçirmiş olduğun
hastalıktan sonra hiçbir elem kalmayıp, hemen lezzeti bu âna kadar devam
ettiğini hatırlayıp, o andaki hastalığın hazır eleminden kurtulmak ile,
bulunduğun dakikadan sonra zamanın nasıl geleceğini bilmediğinden, ondan
korkmamak lâzım olduğunu; hem yok bir zamanda, yok bir eleme, yok bir hastalığa
vücud rengi vermek mânâsız olduğunu; ve sabır kuvvetini sağa ve sola dağıtmak faide
vermediğinden, bütün kuvvetiyle hazır zamânâ dayanmak lâzım olduğunu haber
veren en alâ bir devadır.
ONİKİNCİ
DEVA: Hem insan hastalık sebebiyle ibadet ve evradından mahrum kaldığına
teessüf etmemesine; sabır ve tevekkül ve namazını kılmak şartıyla, o
hastalıkta, ibadet ve evradının sevabı aynen ve daha hâlis bir surette
verileceği Hadîsçe sabit olduğu; ve insan o sayede aczini ve zaafını
bildiğinden, bütün cihazatının lisan-ı hal ve lisan-ı kaliyle dergâh-ı
İlahiyyeye iltica etmesine sebeb olduğundan, قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ
sırrını anlattığından, şikayet değil, şükretmek lâzım olduğunu gösterir.
ONÜÇÜNCÜ
DEVA: Hastalıktan şikayet edilmeyeceğini; ve hastalık bazılarına bir define
olduğunu; ve ecel muayyen olmadığından, her vakit havf ve rica ortasında
bulunmak lâzım olduğunu; ve ölüm insanı gaflet içinde yakalamak ihtimali
bulunduğundan, hastalık onun âhiretini düşündürmek cihetiyle gâyet güzel bir
nâsih olduğunu gösterir mühim bir devadır.
ONDÖRDÜNCÜ
DEVA: Hem ehl-i îmanın göz hastalığı perdesi altında -yâni kör olmasında- pek
mühim bir nur ve mânevî büyük bir göz olup, birkaç sene dünyanın hazinane fâni
bir güzelliğini fâni bir surette seyredecek fâni bir göze bedel, kırk göz
kuvvetinde ebedî gözler ile ebedî bir surette Cennet'te Cennet levhalarını
seyretmesi daha evlâ olacağını beyan eder.(Haşiye)
ONBEŞİNCİ
DEVA: Hastalığın suretine bakıp "ah!" eylemek caiz olmadığını, belki
mânâsına bakılsa "oh!" diye
_____________________________________
(Haşiye):
Bu devanın tesirindendir ki: Misafireten bir köye gittiğimde; orada gözsüz
Mehmed Ağa isminde bir zat, gözünün hastalığından şikayeti üzerine, yanımda
bulunan Hastalar Risalesi'nin Ondördüncü Devasını okuyunca, onun mânevî
tesiriyle o zat dedi: "Keşki ben bu sevabı ve mânevî bu kazancı; bana açan
bu hastalığımdan şikayet etmeseydim." diye nedametkârane, bir şükür
kapısına döndü. Onun için o hastalık, onun hakkında bir Rahmet-i İlahiye
olduğunu kat'î anladı.
mânevî lezzetler akıtacağını; çünki mânevî sevab
lezzeti olmasaydı, Cenab-ı Hak en sevdiği kullarına hastalığı vermezdi diye
Hadîs-i şerifte
اَشَدُّ
النَّاسِ
بَلاَءً
َاْلاَنْبِيَاءُ
ثُمَّ
اْلاَوْلِيَاءُ
َاْلاَمْثَلُ
فَاْلاَمْثَلُ
-ev kema kal- Hadîs-i şerifinin sırrını; ve bazı
hastalıklar şehid makamını kazandıracağını, bahusus kadınların lohusa zamanında
kırk gün zarfında vefat ederlerse şehid olacaklarını en güzel bir surette haber
verir.
ONALTINCI
DEVA: Hastalık, hayat-ı içtimaiye-i insaniyede en mühim olan hürmet ve merhameti
telkin ettiğini, çünki sıhhat ve âfiyet, nefs-i emmareye, her cihetçe istiğna
gösterdiğinden; hastalık, o istiğna yerine hürmet ve merhameti
hissettirdiğinden, rikkat-i cinsiyesine karşı bir şefkat celbetmeye vesile
olacağını gösteren gâyet güzel ve en şirin ve lezzetli bir devadır.
ONYEDİNCİ
DEVA: İnsan, hastalık vasıtasıyla, hayrat yapamadığından müteessir olmak caiz
olmadığını; çünki en mühim hayrat hastalıkta dahi bulunduğunu, hatta hastalara
bakmak bile en mühim hayır ve sadaka hükmüne geçeceğini; çünki îmanı olan bir
hastanın hatırını sormak ve güzel teselli etmek, hususan ana ve baba olsa,
onların dualarını kazanmak en alâ bir hayrat ve sadaka olduğunu, pek mühim bir
tarzda gösterir.
ONSEKİZİNCİ
DEVA: İnsan şükrü bırakıp şekvaya gitmeye ve bir hakkının zayi olmasından
şikayete hiç hakkı olmadığını; çünki senin üstünde Cenab-ı Hakk'ın çok
nimetleri olmak cihetiyle, onların şükür hakkını îfa etmediğinden dolayı
Cenab-ı Hakk'a karşı bir haksızlık ettiğini; hem sen sıhhat noktasında
kendinden aşağıdaki bîçarelere bakmak lâzım olduğunu, yâni bir parmağın, bir
elin, bir gözün yoksa; iki parmağı, iki eli, iki gözü olmayanlara bakmak lâzım
olduğunu, çünki sen hiçlikten vücuda gelip, taş, ağaç ve hayvan olmayıp insan
olup İslâm nimetini ve sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir dereceye nail olduğun
halde, bazı arızalarla ve kendi sû-i ihtiyarınla ve sû-i istimalinle elinden
kaçırdığın ve elin yetişmediği nimetlerden şekva etmek, sabırsızlık göstermek
bir küfran-ı nimet olduğunu gösterir bir devadır.
ONDOKUZUNCU
DEVA: Cemil-i Zülcelâl'in bütün isimleri, "Esmâ-i Hüsna" tabîr-i
Samedanîsiyle güzel olduklarını ve mevcudat içinde en lâtif, en câmi âyine-i
Samediyet de hayat olduğunu; ve güzelin âyinesi güzel olduğunu; ve
güzelliklerini gösteren güzelleşeceğini ve o âyineye de o güzelden ne gelse,
güzel olduğunu; ve hayat daima sıhhat ve âfiyet ve yeknesak gitse, nâkıs bir
âyine olacağını; ve hastalıklı bir uzvun etrafında, Sâni-i Hakîm sair âzaları o
uzva muavenetdarane teveccüh ettirip, nakışlarını ve vazifelerini göstermek
için o hastalığı misafireten gönderip, vazifesi bittikten sonra yerini yine
âfiyete bırakıp gittiğini isbat eder.
YİRMİNCİ
DEVA: Hastalık iki kısım olup; bir kısmı hakikî, bir kısmı vehmî olduğunu;
hakikî kısmına Şâfi-i Zülcelâl Küre-i Arz eczahane-i kübrasında her derde bir
deva istif ettiğini; ve o devalar ise, dertleri istediğinden, onları istimal
etmek meşru olduğunu, fakat devanın tesirini Cenab-ı Hak'tan bilmek lâzım
olduğunu; vehmî hastalığa ehemmiyet verilmeyeceği, ehemmiyet verildikçe
fazlalaşacağını, ehemmiyet verilmezse hafif geçeceğini güzel bir temsil ile
isbat eder.
YİRMİBİRİNCİ
DEVA: Hastalıkta maddî bir elem olup, o elemi izale edecek mânevî bir lezzet
ihata ettiğini; ve zâhiren peder ve valide ve akrabaların şefkatleri, onun
etrafında hastalık cazibesiyle, ona karşı muhabbetdarane baktığından, o elem
çok ucuz düştüğünü; maddî ve mânevî çok yardımcıları bulunduğundan, şikayet
değil, şükretmek lâzım olduğunu isbat eder.
YİRMİİKİNCİ
DEVA: Nüzul gibi ağır hastalıklar, mü'min için pek mübarek sayıldığını; ve
ehl-i velayetçe mübarekiyeti meşhud olduğunu; ve Cenab-ı Hakk'a vâsıl olmak
için iki esasla gidildiğini; nüzul gibi hastalıklar ise, o iki esasın hâssasını
verdiğini; o iki esasın birisi; "rabıta-i mevt" (yâni dünyanın fâni
olduğunu bildiği gibi, kendinin de fâni ve vazifedar bir misafir olduğunu
gösterir.) İkincisi: Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden
kurtulmak için, bir kısım ehl-i îman çilelerle nefs-i emmareyi
öldürdüklerinden, hayat-ı ebediyelerini bu suretle kazandıklarını; ve nüzul
gibi hastalıklarda aynı o hâssa bulunduğundan, o hastalık onun için gâyet ucuz
düştüğünü isbat edip gösterir.
YİRMİÜÇÜNCÜ
DEVA: Hastalık, gurbette ve kimsesizlikte bulunduğu zaman, o kimsesizliği
cihetiyle, kendine en katı kalblerin dahi rikkatini celbettiğini; ve Kur'anın
bütün surelerinin başlarında "ErRahmânurrahîm" sıfatıyla kendini bize
takdim eden Allah, bir lem'a-i şefkatıyla, umum yavruların yardımına
validelerini koşturduğunu; ve her baharda, bir cilve-i Rahmeti ile nimetlerini
bize gönderdiğini; ve o nimetlere nail olmak, îman ve intisabla ve onu
tanımakla olduğunu; ve o gurbet ve kimsesizlikteki hastalık ise, Cenab-ı
Hakk'ın nazar-ı merhametini celbettireceğini, ehemmiyetli haber verir.
YİRMİDÖRDÜNCÜ
DEVA: Masum çocuklara ve masum gibi ihtiyar hastalara bakan ve hizmet edenlerin
hakkında uhrevî büyük bir ticaret olduğunu; ve o nazik çocukların hastalıkları,
ileride hayat-ı dünyanın dağdağalarına tahammül için birer şırınga-i Rabbaniye
olduğunu; ve o şırıngalardan gelen sevab ve ücret, onlara bakanların ve
bilhassa validelerinin defter-i a’mâline yazıldığını; ve bu hakikatın ehl-i
hakikatça meşhud olduğunu; ve bilhassa ihtiyar peder ve valide ve akraba gibi
ihtiyarların dualarını almak, âhiretin saadetine medâr olduğunu; ve onlara
bakanların da, ileride kendi evlâdlarından aynı vaziyeti göreceğini ve
bakmadıkları cihetle, neticede azab-ı uhrevî olduğu gibi, dünyaca da çok
felâketlere maruz kaldıkları ve kalacakları vukuat ile sabit olduğunu; ve akrabası
olmazsa bile, yine onlara bakmak İslâmiyetin iktizasından olduğunu gâyet kat'î
isbat eder.
YİRMİBEŞİNCİ
DEVA: Bütün hastalıkların gâyet nafi ve mânevî bir devası ve hakikî ve kudsî
bir tiryakı ise, îmanın inkişafı olduğunu; tövbe ve istiğfar ve namaz ve
ubûdiyet ile, o tiryak-ı kudsî olan îman ve îmandan gelen ilâcın istimal
edilmesi lâzım olduğunu; ehl-i gafletin zeval ve firak darbeleriyle yaralanan
mânevî büyük dünyalarının tedavisi, kudsî bir tiryak olan îmanın şifa
vermesiyle yaralardan kurtulacaklarını ve o îman ilâcının tesiri ise feraizi
yapmak ile olduğunu; ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı
meşrua, o tiryakın tesirini men'ettiğini göze gösterip, gâyet kat'î bir surette
izah ve isbat eder.
Hâfız Mustafa (R.H.)
كهيعص
ذِكْرُ
رَحْمَتِ
رَبِّكَ
عَبْدَهُ زَكَرِيَّا
*اِذْْ نَادَى
رَبَّهُ
نِدَاءً خَفِيّاً*
قَالَ رَبِّ
اِنّىِ
وَهَنَ
الْعَظْمُ
مِنّىِ وَاشْتَعَلَ
الرَّاْسُ
شَيْبًا
وَلَمْ اَكُنْ
بِدُعَائِكَ
رَبِّ
شَقِيّاً
Yirmialtıncı Lem'a, "Yirmialtı Rica"dır.
BİRİNCİ
RİCA: Herşeyin aslı, nuru, ziyası, menbaı, madeni, çeşmesi îman olduğunu;
herşeyden evvel, o kudsî, münezzeh, muallâ nuru kazanmaya çalışmak lâzım
geldiğini beyan eden kıymetli, îcazlı bir rîcadır.
İKİNCİ
RİCA: Hakikatta sabi hükmünde olan ihtiyarlar, ihtiyarlıkta Hâlık-ı Rahîm'e
îman ve intisab ve itaatla, sabiler gibi "Rahmânurrahîm" isimlerinin
mazharı olacağını tebşir eden nur-efşan bir hakikattır.
ÜÇÜNCÜ
RİCA: Nev-i beşerin ister istemez mübtela olduğu sevkiyat-ı berzahiye ve
inkılabat-ı uhreviyede, iki cihanın serveri ve Enbiyanın seyyidi ve Rahmet ve
merhamet-i İlahiyenin timsali olan Peygamber-i Zîşanımız Habibullah
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile selâmet ve necat
bulunacağını beyan eder.
DÖRDÜNCÜ
RİCA: Dünyadan alâkaları kesilmeye başlayan ihtiyar ve ihtiyarelerin,
yakınlaştıkları kabir kapısını düşündükleri ve o zâhiren karanlıklı görünen
âlemleri, nuruyla tenvir eden ve aydınlaştıran ve insana bir harfi on sevab ve
hayır; ve bazen yüz ve bazen bin sevab ve hayır kazandıran ve hazine-i Rahmetin
miftahı olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ı nur-u îman ile dinleyip, evamirine
itaat ve nevahisinden içtinab edenlerin âlem-i ebedîde müferrah olacaklarını
müjdelemekle, çok kuvvetli bir rica kapısını gösterir.
BEŞİNCİ
RİCA: Her ferdde ve her şahısta cüz'î-küllî tesirini gösteren teselli-i îman-ı
bilâhiret, ihtiyarlara daha azîm ve kuvvetli bir rica ve teselli verdiği için,
ihtiyarlığı emniyetli bir sefine-i Rabbaniye bilip sevmek ve hoşnud olmak ve
Cenab-ı Hakk'a şükür ve hamd edilmesini tavsiye eder.
ALTINCI
RİCA: Nur-u îman ile, kâinatın tabakaları ve arzın mevcudatı ve mahlûkatı,
munis birer arkadaş gibi Hâlık-ı Rahîm'e şEhadet edip, gurbet ve vahşeti ve
zulmeti izale ettiği gibi; ihtiyarlıkla, hayatıyla refakat eden şeylerin
müfarakat zamanında kitab-ı âlemin harfleri sayısınca şahidleri; ve zîruhların
medâr-ı şefkat ve Rahmet ve inayet olan cihazatı ve mat'umatı ve nimetleri
adedince Rahmetin delilleri bulunan ve en makbul bir şefaatçı olan acz ve
zaafın dürbünüyle ve ihtiyarlık gözüyle görüleceğinden, ihtiyarlıktan küsmek
değil, ihtiyarlığı sevmekle, rica yolunu gösterir.
YEDİNCİ
RİCA: Fâni dünyaya eblehane bâki süsü veren ve payitaht-ı hükûmette görülen
bina-yı evhamı altı cihetten çürütüp, dalâletten gelen müdhiş zulmeti, nur-u
Kur'an ve sırr-ı îman ile dağıtıp, bîçare musîbetzede ihtiyarları evham ve
şübehat vadilerinden çıkarıp sahil-i selâmete ve Rahmet-i Rahmân'a yetiştiren
mücahid bir rîcadır.
SEKİZİNCİ
RİCA: Cenab-ı Hak kemal-i keremiyle ve nihayetsiz re'fet ve şefkatıyla, ebed ve
ebedî bir hayat için halkettiği nev-i insanı nisyan-ı mutlaktan kurtarmak için,
Kur'an-ı Azîmüşşan'da كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ اْلمَوْتِ
ferman-ı kudsiyesiyle her nefsin ölümünü haber verdiği gibi, o ölümün bir
emaresi ve bir müjdecisi ve insanın daimî arkadaşı ve hocası olan saçlarının
ağarmasıyla, başı aşağı olmağa hazırlanmış olan ve gaflete daimî meyyal ve
fâniye mübtela olan insanı, sırr-ı îman ve nur-u Kur'an ile gaflet uykusundan
ikaz edip, kuvvetli bir rica düsturunu eline verir.
DOKUZUNCU
RİCA: Acz ve zaafı bilfiil tadan ve hissiyat cihetinde çocuklar ve yavrular
hükmüne geçen ihtiyarlık Rahmet ve inayet-i İlahiyyenin celbine vesile olduğu
gibi, emr-i Kur'an ve işaret-i Nebeviye ile (A.S.M.) küçükleri, hürmet ve
merhamet ve şefkatle emirber neferler gibi etrafında toplayan ve bu suretle hem
Hâlık-ı Kerim'in teveccühüne mazhar, hem insanların hizmet ve yardımına medâr
olan ihtiyarlıktan razı olmakla, rica kapısını açar.
ONUNCU
RİCA: Kur'an-ı Hakîm'in nuruyla, hakikat ve vaki-ül hal olan mevt, hayata
tercih edilip sevildiği gibi; Âlem-i
Berzahta
olan emvatın, elbette dünyada muvakkat misafirler olup, onlar da oraya gidecek
olan insanlardan ziyade ünsiyet ve ülfete lâyık olduğu, îmanlı ihtiyarlık
gözüyle yakînen müşahede edildiğinden; îmanlı ihtiyarlığın büyük bir nimet-i
İlahiye olduğunu ve bazen seyr ü sülûk ile derecat-ı evliya gibi yüksek makam
ile tebşir ve müjde ve sürur veren kuvvetli bir rîcadır.
ONBİRİNCİ
RİCA: İhtiyarlığın susmaz bir dellâlı olan beyaz kılların ikazıyla, ebedî
tevehhüm edilen vücudun, başka bir âleme namzed olup fâniliği ve bazı vefadar
zannedilen vefasızların darbesiyle, bütün alâkadarların alâka-i kalbe değmediği
görülerek, bir melce, bir istinadgâh taharriler neticesinde, Kur'an-ı Hakîm'in
lisanından çıkanلاَاِلَهَ اِلاَّ هُوَ ferman-ı kudsiyesi imdada yetişip, kâinatta
esbab ve bu asrın yolunu şaşırtan tabîat bataklığının hiçliğini ve asılsız bir
evham-ı küfrî olduğunu gösteren ayn-ı hakikat bir iki temsil ile; zerreden
şemse kadar, felekten meleğe kadar, sinekten semeğe, hayalden hayata kadar
kabza-i tasarrufunda ve ihata-i ilminde olan bir Kadîr-i Ezelî'nin vücub-u vücudunu
isbat edip, nur-u imânâ vesile olan kuvvetli bir rica kapısını ihsan eder.
ONİKİNCİ
RİCA: Rahmetullahi aleyh AbdurRahmân'ın vefatı üzerine,
كُلُّ
شَيْءٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ
لَهُ الْحُكْمُ
وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
âyet-i kudsiyesinin sırrıyla, يَابَاقِىَ
اَنْتَ
الْبَاقِى * يَابَاقِىَ
اَنْتَ
الْبَاقِىhakikatıyla,
فَاِنْ
تَوَلَّوْا
فَقُلْ
حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ
âyetinin tesellisiyle birtek cilve-i inayeti bütün
dünya yerini tutan ve birtek cilve-i nuru bütün zulmeti izale eden Bâki-i
Zülcelâl ve Sermedî-i Zülkemal ve Rahîm-i Zülcemal'in teveccühü bâki ise,
yeter. Gidenler onun bâki mülküne gittiğini ve yerlerine aynını gönderdiğini ve
göndereceğini vaki bir hakikatla gösterip, ekseriyetle iftirak ve hasrete
mübtela olan ihtiyarların yüzlerini bir Bâki-i Zülcelâl'e çeviren, zulmeti nura
tebdil eden, kalblere îman nuru bahşeden elektrik-misal bir rîcadır.
ONÜÇÜNCÜ
RİCA: Harb-i Umumî'de Van şehrinin, Rus'un istilâ etmesi ve ihrak etmesiyle
harabezâr olması ve ekser ahalisinin şEhadet ve muhaceretle kaybolması ve
Medrese-i Horhor'un harab olup vefatı içinde, bu memlekette kapanan ve vefat
eden bütün medreselerin, Horhor'un başında duran ve yekpare bir taş olan Van Kal'ası
kabir taşı olarak görünmesi üzerine, Van Kal'asının başında, şiddet-i
me'yusiyet ve matem içinde iken, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
سَبَّحَ
لِلّهِ مَا
فِى
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَهُوَ
الْعَزِيزُ
اْلحَكِيمُ
*لَهُ مُلْكُ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ
يُحْيِى وَ
يُمِيتُ وَ
هُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
âyetinin hakikatı tecelli edip; o rikkatli,
hirkatli, dehşetli hâlâttan kurtarıp; nazarı âfâka, âyât-ı kâinata baktırıp,
misafir insanların eliyle yazılan sun'î bir mektubun silinmesi yerine, Nakkaş-ı
Ezelî'nin herbir harfinde bir kitab yazılı, silinmez ve solmaz koca kâinat
kitabını hediye etmesi ve okutturmasıyla izale edip, bilâhare de Medrese-i
Horhor yerine Isparta'yı medrese; ve müfarakat eden talebe ve dostlara bedel
daha çok talebe ve dostlar vermesiyle, sırr-ı hikmetini ve Rahmetini ve
şefkatini gösteren bir Rabb-ı Rahîm'in dergâhına yakınlaşan ve o dergâhta
makbul birer abd olan îmanlı ihtiyarların dünyanın ehval-i muhavvifanesinden
mükedder ve me'yus olmamalarını; o kudsî îmanı ve müsellem İslâmiyeti ihsan
eden bir Muhsin-i Kerim'e nihayetsiz hamd ve şükürle lisanımızın zevkini ve
ubûdiyet ve itaatle ruhumuzun şevkini tavsiye eden kıymetdar bir rîcadır.
رَحْمَةُ
اللَّهِ
عَلَيْهِ
رَحْمَةً
وَاسِعَةً
Hâfız Mustafa
ONDÖRDÜNCÜ
RİCA: Ehl-i dünya, Üstadımızı herşeyden tecrid edip, beş çeşit gurbet içinde
bulunduğu bir vakitte, gâyet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şiddetli bir muhabbet-i
vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakrın
kendisinde hükmettiğini görüp, me'yusane olarak başını eğdiği zaman, حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Âyet-i Hasbiyesi imdadına yetişerek, "Beni dikkatle oku" demesi
üzerine.. günde beş yüz defa okuduğunu ve okudukça bu âyetin çok kıymetli
nurlarından dokuz mertebe-i Hasbiyenin yalnız ilmelyakîn ile değil aynelyakîn
inkişaf ettiğini...
Birinci
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ondaki aşk-ı beka, mutlak kemal sahibi Zat-ı
Zülcelâl ve Zülcemal'in bir isminin, bir cilvesinin mahiyetindeki bir gölgesine
yapıştığı anda, حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
âyeti gelerek perdeyi kaldırdığını.. ve kendisindeki beka lezzetinin ve
saadetinin daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemal'in bekasında ve ona olan
tasdik ve îmanda bulunduğunu hissetmiş ve hakkalyakîn zevk aldığını ifade
etmiştir.
İkinci
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Üstadımız ihtiyarlık, gurbet ve kimsesizlik ve
tecrid içinde bulunduğu ve ehl-i dünya desiseleriyle ve casusları ile ona hücum
ettikleri zaman, "Eli bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz
ediyor... Benim için bir nokta-i istinad yok mu?" diye kalbine hitab edip الْوَكِيلُ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ âyetine müracaat ettiği zaman,
bu âyet ona: "İntisab-ı îmanî vesikasıyla
Kadîr-i Mutlak olan öyle bir Sultan'a intisab edersin ki: Dört yüz bin
milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat orduları, onun emri altında ve kabza-i
tasarrufunda bulunan hadsiz bir kudret ve kuvvet sahibine dayanabilirsin"
diye mânevî bir ders verdiğini ve o dersle değil şimdiki düşmanlara, belki
bütün dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı îmanî hissettiğini ve bütün
ruhuyla beraber حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
dediğini ifade etmiştir.
Üçüncü
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ebedî bir dünyada ve bâki bir memlekette, daimî bir
saadete namzed olduğunu, fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i
fıtratın tahakkuku, ancak mahlûkatın bütün harekâtlarını ve herşeylerini bilen
ve kaydeden bir Kadîr-i Mutlak'ın hadsiz kudretiyle olabildiğini düşünürken,
kalbine itmi'nan veren bir izah istediğini ve yine o âyete müracaat ettiğinde,
o âyet ona: حَسْبُنَا
daki نَا
ya dikkat edip, senin ile beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile حَسْبُنَا yı kimler söylüyorlar diye emredince; bütün
nebatat ve hayvanatın lisan-ı hal ile حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
in mânâsını yâdettiklerini gördüğünü ve kudretin azamet ve haşmetini,
mevcudatta nasıl temaşa ettiğini ifade etmiştir.
Dördüncü
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Kendi vücudu, belki bütün mahlûkatın vücudları
ademe gidiyor diye elîm bir endişede iken, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat
ettiğini ve îman dürbünü ile baktığında; ölümün firak değil visâl olduğunu, bir
tebdil-i mekân ve bâki bir meyvenin sünbüllenmesi olduğunu beyan etmiştir.
Beşinci
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Hayatın çabuk sönmesi teellümüne karşı, Âyet-i
Hasbiyeden aldığı imdad ile der: Hayat, Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a baktıkça ve îman
dahi hayata hayat ve ruh oldukça; beka bulur, hem bâki meyveler verdiği için,
ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmayacağını izah etmiştir.
Ölü
olmayanlar veya diri olmak isteyenler, hayatın mahiyetini ve hakikatını
anlamayı arzu edenler, Dördüncü Şua'daki bu mertebenin dört mes'elesine
baksınlar, dirilsinler.
Altıncı
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Daimî tahribatçı olan zeval ve fena; ve mütemadiyen
ayırıcı olan ölüm ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel
mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu görmesi
üzerine, fıtratındaki aşk-ı mecazî, bu hâle karşı şiddetli galeyan ve isyan
ettiği zamanda, bir medâr-ı teselli bulmak için, bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat
ettiğinde "Beni oku ve dikkatle mânâma bak!" demesi üzerine, Sure-i
Nur'daki اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
âyetinin rasadhanesine girip, îmanın dürbünüyle bu Âyet-i Hasbiyenin en uzak
tabakalarına baktığını beyan etmekte ve dürbünle gördüğü esrarı zikretmektedir.
Bu güzel
masnular, bu tatlı mahluklar, bu cemalli mevcudat; Cemil-i Zülcelâl'in cemal-i
kudsîsine ve nihayetsiz güzel Esmâ-i hüsnasının sermedî güzelliklerine
âyinedarlık ettiklerini ve Risale-i Nur'un eczalarında çok kuvvetli delillerle
bunların izah edildiğini beyan etmektedir.
ONBEŞİNCİ
RİCA: Bu rica Denizli hapsinden sonra, Nurların teksirle basılarak intişarı
üzerine, fütuhat-ı Nuriyeyi çekemeyen gizli düşman münafıklar; türlü desise ve
iftiralarla, hükûmeti aleyhe çevirerek, Nur Risalelerini müsadere ettirip,
tedkik edilmesi neticesinde; değil tenkid edip düşmanlık göstermek, belki
tedkik eden memurların kalblerini de fethederek, tenkid yerine takdir
ettirdiğini.. ve bu hâdise Nur dershanelerinin genişlemesine sebeb olduğunu..
ve bir müddet sonra gizli din düşmanları, pek âdi bahanelerle, zemheririn en
şiddetli günlerinde Üstadımızı tevkif ettirerek; büyük, gâyet soğuk, sobasız
bir koğuşta hapsettiklerini ve bu hapiste inayet-i İlahiye ile bir hakikat
inkişaf ederek, Nurların hapishane dâhilinde ve haricinde intişar ve
fütuhatından dolayı binlerce şükrettiğini ve ruhuna "Sen onların zulmü
yüzünden hem sevab, hem fâni saatlerini bâkileştirmeyi, hem mânevî lezzetleri,
hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun" diye
ihtar edilmesi üzerine, bütün kuvvetiyle "Elhamdülillah" diye dua
ettiğini gâyet güzel beyan etmektedir.
Bu ricanın
sonunda, Risale-i Nur talebeleri, îman-ı tahkikî kuvvetiyle, bu vatanın her
tarafında anarşistliği durdurduğunu, umumî emniyeti ve asayişi muhafaza
ettiklerini.. ve yirmi senedir memleketin her tarafındaki Nur talebelerinin hiç
birisinin emniyeti ihlâle dair bir vukuatlarının bulunmadığını.. ve hatta
insaflı bir kısım zabıta memurlarının "Nur talebeleri mânevî bir zabıtadır,
asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar, îman-ı tahkikî ile nuru okuyan her
adamın kafasında bir yasakçı bırakıyorlar, emniyeti temine çalışıyorlar."
diye olan itiraflarını.. ve türlü isnad ve iftiralarla, Kur'an ve îman nuruna
sed çekmek isteyenlere karşı, Üstadımızın "Yüz milyon başların feda
oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş
yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan başlar, zendekaya teslim-i silâh
etmeyecek ve vazife-i kudsiyeden vaz geçmeyecekler inşâallah!" dediğini
beyan etmektedir.
ONALTINCI
RİCA: Mahrem ve mühim mecmûalar, hususan Süfyan'a ve Nur'un kerametlerine dair
olan Risaleler, zamanı gelince neşredilsin diye saklandığı halde.. bir aramada,
o Risaleler bulunduğu yerden çıkarılmış ve Üstadımız hasta bir halde tevkif
edilerek hapishaneye götürüldüğünü.. ve Üstadımız müteellim ve Nur'lara gelen
zarardan müteessir iken, birden inayet-i İlahiye imdada yetişerek, mahrem
Risaleleri okuyan resmî dairelerin, bir dershane-i Nuriye hükmüne geçip
Risaleleri takdirle karşıladıklarını ve yine Denizli hapsinde ihtiyarlık,
hastalık ve masum arkadaşlara gelen zahmetlerden elem ve teessür içinde iken,
birden inayet-i Rabbaniye yetişerek, hapishaneyi bir dershane-i Nuriyeye
çevirip, bir Medrese-i Yûsufiye (A.S.) olduğunu isbat ederek Medreset-üz Zehra
kahramanlarının elmas kalemleri ile Nurların intişara başlamasını.. ve gizli
düşmanların Üstadımızı nasıl zehirlediklerini.. ve onun yerine merhum Hâfız
Ali'nin şehid olarak Berzah âlemine seyahat eylemesi üzerine; hepsi müteellim
ve müteessir halde iken, yine birden inayet-i İlahiye imdada yetişerek,
Üstadımızdan zehir tehlikesinin geçmesi ve merhum şehidin kabirde Nurlarla
meşgul olarak, sual meleklerine Nurlarla cevap vermesi.. ve onun bedeline
Denizli Kahramanı Hasan Feyzi Rahmetullahi Aleyh ve arkadaşlarının hizmete
girmesi.. ve mahpusların Nurlarla ıslah olmaları gibi çok emarelerle, inayet-i
Rabbaniyenin yetiştiğini ifade ettikten sonra, gençliğinde âhir ömrünü mağarada
geçirmek arzusuna mukabil; bu mağaraların hapishanelere, inzivalara,
çilehanelere, mutlak tecrid hücrelerine çevrilip, Yûsufiye medreseleri olarak
Kur'an ve îmanın hakikatlarına mücahidane bir surette hizmet ettirdiğini.. ve o
çileli hapislerde, üç hikmet ve hizmet-i Nuriyeye üç ehemmiyetli fayda
bulunduğunu beyan eden ehemmiyetli bir rîcadır.
Başka bir
mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmemiştir.
"Yirmisekiz
Nükte" olup; bir kısmı bu mecmûaya dercedilmiş, diğerleri başka bir
mecmûada neşredildiğinden buraya dercedilmemiştir.
YİRMİ İKİNCİ
NÜKTENİN İKİNCİSİ
وَمَا
خَلَقْتُ
الْجِنَّ
وَاْلاِنْسَ
اِلاَّ
لِيَعْبُدُونِ
*مَا اُرِيدُ
مِنْهُمْ مِنْ
رِزْقٍ وَمَا
اُرِيدُ اَنْ
يُطْعِمُونِ *اِنَّ
اللّهَ هُوَ
الرَّزَّاقُ
ذُو
الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ
âyet-i
kerimesinin gâyet güzel ve yüksek mânâlarından üç vechini icmalen beyan etmiş.
Birinci
Vecih: Âyetteki it'am ve irzak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait
olduğunu,
İkinci
Vecih: Rızka çalışmak bahanesini, ubûdiyete mani' tevehhüm ederek özür bulmak
isteyenlere, gâyet güzel bir cevap verir. Bu âyetten kinaye olan mânâ:
"Bana ait olup, rızıklarını taahhüd ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek
için halkolunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubûdiyettir. Evamirime göre rızka
çabalamak da bir ibadettir." der.
Üçüncü
Vecih: Sure-i İhlas'taki لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يُولَدْ
âyet-i kerimesini misal alarak "rızk ve it'am kabiliyetinde olan eşya,
ilah ve mabud olamazlar; mabudiyete lâyık değiller" mânâsını beyan
etmektedir.
Uykunun
nevilerini, vakitlerini ve Sünnet-i Seniyyeye muhalif ve muvafık uyku
zamanlarını beyan eden mühim bir mektub
Yatsı namazı
tesbihatından sonra
اَلْفُ
اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ
اَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ
عَلَيْكَ يَا
رَسُولَ
اللّهِ
cümlesini okurken; bu dünya hanesini şenlendiren,
ünsiyetlendiren, nurlandıran şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi nasıl müşahede
ettiğini.. ve onun getirdiği nur ve hediyelere karşı şâkirane bir mukabele
olarak bütün cin ve insin ona hadsiz salât ü selâm getirmeleri lâzım geldiğini
ifade eden gâyet lâtif bir mektub
Hazret-i
Muhyiddin'in Vahdet-i Vücud meşrebini şimdiki insanlara telkin etmekte üç mühim
zararın bulunduğunu beyan eden gâyet mühim bir mektub
Yine
Muhyiddin-i Arabî ve Vahdet-i Vücud hakkında münakaşa mevzuu olan bir suale verilen
ilmî, mücmel bir cevap:
Bir
bayramda, gayr-ı meşru dairede gülüp eğlenen elli zavallının, elli sene sonraki
hallerini nasıl müşahede ettiğini beyan eden gâyet güzel bir ibret levhası
Nefs-i
emmareye uymanın zararlarını ta'dat ederek, nefse şiddetli bir tokat
mahiyetinde tesirli bir yazı
Kısa bir
zamandaki küfre mukabil hadsiz bir Cehennem azabının nasıl hakikî adâlet
olduğunu beyan eden mukni bir cevap:
MANİDAR
BİR TEVâFUK-U LATİFE:
Risale-i
Nur'un makbuliyetine ve inayet-i İlahiyeye mazhariyetine dair mânâlı tevâfuklar.
MASUM KALBLERE NURLARIN NASIL AKSETTİĞİNİ ANLATAN SAMİMANE, NURLU BİR MEKTUBDUR:
ZEKÂİNİN
RÜ'YASI Müjdeli ve mânâlı hayırlı bir
rü'yadır.
TARAFGİRANE
VE RİSALE-İ NUR'A RAKİBANE SÖYLENEN SÖZLERE MUKABİLDİR:
Risale-i
Nur'un yüksekliğini ve makbuliyetini ifade eden manzum bir kasidedir.
YİRMİSEKİZİNCİ
LEM'ANIN YİRMİSEKİZİNCİ NÜKTESİ:
بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
لاَ
يَسَّمَّعُونَ
اِلَى اْلَمَلاِ
اْلاَعْلَى
وَيُقْذَفُونَ
مِنْ كُلِّ
جَانِبٍ*
دُحُورًا
وَلَهُمْ
عَذَابٌ
وَاصِبٌ
*اِلاَّ مَنْ
خَطِفَ
اْلخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ
شِهَابٌ
ثَاقِبٌ * وَلَقَدْ
زَيَّنَّا
السَّمَاءَ
الدُّنْيَا
ِبمَصَابِيحَ
وَجَعَلْنَاهَا
رُجُومًا
لِلشَّيَاطِينِ
âyet-i kerimesinden anlaşıldığı üzere: Cüz'î ve
bazen şahsî gaybî hâdiseleri haber almak için, gâyet uzak bir mesafe olan
semavat memleketine casus şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her
tarafında, o cüz'î hâdisenin bahsi varmış gibi, hangi şeytan olsa, hangi yere
sokulsa, yarım yamalak o haberi işitmesi ve getirmesi aklen ve hikmeten nasıl
kabul edilebilir?
Hem âyet-i
kerimeye göre bazı peygamberler ve evliyalar, semavatın üstünde bulunan
Cennet'in meyvelerini yakın bir yerden alır gibi alıyormuş. Ve bazen yakından
Cennet'i temaşa ediyorlarmış. Nihayet derecede uzak bir şeyin, nihayet derecede
yakın olması, bu asrın aklına nasıl sığar?
Hem cüz'î
bir şahsın, cüz'î bir ahvali, küllî ve geniş olan semavat memleketindeki Mele-i
A'lâ'da mevzubahis olması, kâinatın idaresindeki gâyet hakîmane hikmete nasıl
muvafık geliyor? diye sorulan bu üç başlı suale, gâyet ilmî, aklî ve mukni
cevapları tazammun eder.
YİRMİDOKUZUNCU LEM'A-İ
ARABİYE
Risale-i
Nur'un içinde, lisan-ı Cennet ve üslûb-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve
tarz-ı Kur'an-ı bahşayiş-i Rahmet ile meydan-ı zuhura gelerek
"Tefekkürname" ismiyle müsemma olan bu Lem'anın bir kısmı, nümune
olarak bu mecmûaya dercedilmiş olup, tamamı teksir Lem'alar mecmûasında
neşredilmiştir.
"Sekine"
nam-ı âlîsiyle tabîr edilen ve herbiri bir İsm-i Azam olan veyahud altısı
birden İsm-i Azam bulunan Esmâ-i Hüsnadan "Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl,
Kuddüs" ism-i şeriflerine ait pek çok kıymetdar ve Risale-i Nur'un
şaheserlerinden biri olan bu Lem'a, yüksek bir ifade ve çok ince hakikatlarla
kaleme alınmış; hem çok derin mesail-i vahdaniyet, azametli genişlikleriyle
tefhim edilmiş; hem pek bâriz bir surette mevcudiyet-i İlahiyeye işaret eden şu
hayretengiz faaliyet ile, müdebbiriyet-i Rabbaniye o kadar güzel izah edilmiş
ki, âh ne olurdu, bu Risalenin hakikatlarının a'makına ulaşmak şöyle dursun,
sathını olsun bari görebilseydim. Heyhat! Kasır fehmime bakılmayarak, bu
Risale, hissesine isabet eden bir kardeşimizin seferber halinde bulunması
mazeretinden dolayı bana gönderilmişti. Liyakatsızlığımla beraber perişan halim
böyle bir şaheseri fihristeye idhal edebilecek surette hülâsa etmeye kâfi
gelmediğinden, mahcubiyetle emre itaat ediyorum.
Bu
kıymetdar Lem'a, "Altı Nükte-i Mühimme"ye inkısam etmiştir.
BİRİNCİ
NÜKTE
(بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ)
وَاْلاَرْضَ
فَرَشْنَاهَا
فَنِعْمَ
اْلمَاهِدُونَ
âyetinin bir nüktesi ve "Kuddüs" İsm-i
Azamının bir cilvesi olup; hem mevcudiyet-i İlahiyeyi kemal-i zuhur ile, hem
vahdaniyet-i İlahiyeyi kemal-i vuzuh ile göstermektedir. Evet şu muntazam
kâinat ve şu azametli gâyet büyük fabrika; bütün mevcudatıyla hummalı bir
faaliyet içinde mütemadiyen çalışmasıyla beraber, kâinatın her tarafını
tertemiz tutan, kirli ve bulaşık maddelerden, lüzumsuz olarak hiçbir tarafta
hiçbir şey bulundurmayan, şu azametli seyyarattan tut, tâ zerrata kadar her
mevcud, Kuddüs-ü Azam'dan gelen emirlere müheyya ve münkad olarak gâyet fa'al
ve gâyet harika bir istihâle makinesi haline getirilmekle, şu azametli kâinat
ve bütün unsurları baştan başa cennetnümun güzellikleriyle, kendilerini enzar-ı
âleme arzediyorlar. Ve şu kasr-ı âlemdeki masnuatın cebhelerinde müşahede
edilen şu dilruba güzellik ve gâyet müstahsen temizlik; bütün enzarı istihsanla
kendilerine celbediyorlar ve Sânilerini takdir ve tahsinlerle medh ü sena
ettiriyorlar. Bu Kuddüs-ü Azam ism-i şerifinin tecelli-i azamından küçük bir
cilvesini şaşaalı bir surette gösteren ve şu kışın bârid ve haşin çehresi
altından çıkan bahar mevsimine bak: Nasıl çiçekler açmış, huri misali libaslar
giymiş, güzelleşmiş, tertemiz olmuş bütün ağaçlar ve zümrüd gibi yeşillenmiş
zemin yüzü, bütün heyetleriyle, kendilerini bütün enzara arzediyorlar. Câmid ve
şuursuz maddeler, az bir zaman içinde; istihâle görmüş, zeminden yükselmiş,
nur-u hayatla süslenmiş, sündüs-misal güzelliklerle kendilerini Sânilerinin
nazarına takdim ediyorlar. Bu vaziyet karşısında; değil yalnız ins ve cin,
ruhanîler ve melaikeler de hayran oluyorlar. "Mâşâallah, Bârekâllah! Bu ne
hayret verici güzellik ve temizlik!" deyip Sâni-i Zülcelâllerini takdis,
tahmid ve temcid edip, râki' ve sâcid oluyorlar. İşte bu fiil-i tanzif, diğer
ef'al-i İlahiye gibi, vahdaniyet ve mevcudiyet-i İlahiyeyi bedahet derecesinde
isbat edip göstermektedir.
İKİNCİ
NÜKTE:
وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
عِنْدَنَا
خَزَائِنُهُ
وَمَا
نُنَزِّلُهُ
اِلاَّ
بِقَدَرٍ
مَعْلُومٍ
âyetinin bir nüktesi ve "Adl" ism-i
azamının bir cilvesidir. Şöyle ki: Şu kâinat mütemadiyen tahrib ve tamir içinde
çalkalanmakta, her vakit harb ve hicret içinde kaynamakta, her zaman mevt ve
hayat içinde yuvarlanmaktadır. Bu hayret-engiz tebeddülât ve tahavvülât ise,
dehşetli cirmlerin intizamlı hareketlerinden; ve Küre-i Zeminin yüzündeki dört
yüz bin nebatî ve hayvanî zîhayatın muntazaman iaşe ve terbiyelerinden; ve sel
gibi akan karıştırıcı ve istilacı unsurların gâyet muntazam vazifelerinden;
ziya ve zulmetin, sıcak ve soğuğun, hayat ve mematın döğüşmelerine varıncaya
kadar bütün eşya öyle bir mizan-ı adâlet içinde istikbalden gelip, hâle
uğrayarak, maziye akıp gidiyor ki; Fesübhanallah, insaflı ve dikkatli bir
nazarla bu âlem sarayına bakan her ferd-i insan, muhakkak olarak diyecek:
"Bu saray-ı âlemin Sânii; bu saray-ı âlemi, Adl isminin azamî tecellisine
mazhar etmekle beraber, hem vâhiddir, hem de öyle mizan-ı adâletle işler
görüyor ki, en ehemmiyetsiz ve en küçük, kıymetsiz telakki edilen şeylerde dahi
şirke yer bırakmıyor ve şirkin bu mizan-ı adâlete sokulmasına zerre kadar
müsaade etmiyor. Hem bu pek harika intizam-ı ekmel içindeki gâyet hassas
mizan-ı adâlete, elbette bu kâinatın Sâni-i Zülcelâlinden başkası müdahâle
edemeyecek." Hem bütün esbab o Sâni-i Zülcelâl'in dest-i kudretinin bir
perdesi olduğunu anlayacak. Ve o Sâni-i Zülcemal'in hem vâhid olduğuna, hem
mevcudiyetine; hayranlık içinde, güneşin vücuduna inandığı gibi îman edecek.
ÜÇÜNCÜ
NÜKTE
اُدْعُ
اِلَى
سَبِيلِ
رَبِّكَ
بِالْحِكْمَةِ
âyetinin bir nüktesi ve "Hakem" ism-i
azamının bir cilvesi olup, "Beş Nokta" ile izah edilmiştir.
Birinci
Nokta: İsm-i Hakem'in tecelli-i azamı şu kâinatı öyle bir kitab-ı kebir hükmüne
getirmiştir ki; o kitab-ı kebirin zemin yüzü, bir sahifesi; ve her müzeyyen
bahçe, bir satırı; ve her süslü çiçeği ve yapraklı ağacı, bir kelimesi
suretinde halketmiştir. O halde, şu kâinat baştan başa Hakîm-i Zülcelâl'in
eserleriyle süslenmiş. Hem kendi san'atını kendisi müşahede edip, hem de
nâmütenahî gözlerle birbirine baktıran; ve birbiri içinde çok deliller ve
vecihlerle nakkaşının vücuduna şEhadet eden ve daima mizan ve intizam içinde
tazelenen; ve her küçük bir çekirdekte koca bir ağacı derceden; ve herbir
ağaçta koca kâinatın fihristesini yerleştiren; ve her bahar sahifesini murassa'
nişan ve münakkaş hediyelerle süsleyip, huzurunda resm-i geçit ettiren; ve her
an bu masnuatının lisanıyla medh ü senasını teganni ettiren bu azametli ve
hikmetli kudrete, hangi tesadüfün haddi var ki, parmak uzatabîlsin.
İkinci
Nokta: "İki Mes'ele"dir.
Birinci
Mes'ele: Nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal, kendini görmek
ve göstermek istemesine ve tanıttırıp sevdirmesine mukabil, îman ile onu
tanımayı ve ubûdiyetle kendini ona sevdirmeyi ders veriyor.
İkinci
Mes'ele: Bütün kuvvetiyle şirki reddedip kabul etmeyen bu hikmetli intizam-ı
mükemmel, hem vahdeti, hem istiklal ve infiradı iktiza ettiğini izah etmekle
beraber, koca kâinatı umum ahval ve keyfiyatıyla mizan-ı adl ve nizam-ı
hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak'a şirk ve küfür ile acz isnad etmek ne
kadar büyük bir hata ve tevhid ile îman etmek, ne kadar doğru hak ve hakikatlı
bir mukabele olduğunu bildiriyor.
Üçüncü
Nokta: Sâni-i Kadîr, ism-i Hakem ve Hakîm'iyle, kâinatta en ziyade hikmetlere
medâr ve mazhar kıldığı insanı; bir merkez, bir medâr hükmünde yaratmış. Ve
insan dairesi içinde de rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. İnsanda şuur ve
rızıkta zevk vasıtasıyla ism-i Hakem'in parlak bir surette cilvesinin
göründüğünü; ve yüzer fenlerden her bir fennin bir cihette ism-i Hakem'in
cilvesini tarif ettiğini; (meselâ Fenn-i Tıb, Fenn-i Kimya, Fenn-i Ziraat,
Fenn-i Ticaret ve hakeza...) bu fenlerin herbirisinin kat'î şEhadetleriyle,
ihtiyar ve irade, kasd ve meşieti gösteren bu hadsiz intizamat ve hikmetleri o
Sâni-i Hakîm umum kâinata verdiği gibi, en küçük bir zîhayatta ve en küçük bir
çekirdekte dahi dercetmesiyle, Zat-ı Akdesinin fâil-i muhtar olduğunu; ve
herşey onun emriyle vücud bulduğunu; ve onu bilmemek ve tanımamak ne kadar acib
bir cehâlet ve divanelik olduğunu izah ediyor.
Dördüncü
Nokta: Sâni-i Hakîm, herbir mevcuduna taktığı yüzler hikmeti, o mevcudların
nihayet hassasiyetiyle tavzif ettiği yüzler vazifelerinden pek çok faide ve
gayeleri nihayet dikkat ile takib ettiği halde, onun cemal-i Rahmet ve kemal-i
adâletine ve nihayet derecede hikmetine zıd olan; ve Rahmet ve adâletini inkâr
ettiren haşirsizliğe hiçbir cihetle müsaade etmediğini beyan ediyor.
Beşinci
Nokta: "İki Mes'ele"dir.
Birinci
Mes'ele: Fıtratta israf ve abesiyet ve faidesizlik bulunmadığından, كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لاَ تُسْرِفُوا
âyet-i kerimesiyle, iktisadsız hareket edenleri tehdid eder.
İkinci
Mes'ele: Cenab-ı Hakk'ın "Hakem ve Hakîm" isimleri, bir cihette
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risaletine delâlet ve istilzam
ettiklerini; ve Esmâ-i hüsnadan çok isimlerin dahi, herbiri bir cihette,
cilve-i azamıyla, azamî derecede ve mertebe-i kat'iyette Risalet-i Ahmediyeyi
(A.S.M.) istilzam ettiklerini, pek parlak bir surette izah ediyor.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ
âyetinin bir nüktesi, Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden "Ferd"
ism-i azamının tecelli-i azamına dair tevhid-i hakikîyi gösteren "Yedi
İşaret"tir.
Birinci
İşaret: İsm-i Ferd'in kâinat heyet-i mecmûasında koyduğu hadsiz hâtemlerden üç
sikkeye işaret eder.
Birinci
Sikke: Kâinatın mevcudatında ve enva'larında görünen ve bir Sikke-i kübra-yı
Ehadiyet olan "teavün, tesanüd, tecavüb, teanuk" sikkesidir.
İkinci
Sikke: Zeminin yüzünde her bahar mevsiminde müşahede edilen, dört yüz bin
nebatî ve hayvanî enva'ın atkı ipleriyle dokunan hâtem-i vahdaniyettir.
Üçüncü
Sikke: Hazret-i Âdem'den tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanların
aza-yı esasîde bir olan sîmâlarındaki Sikke-i vahdaniyettir.
İkinci
İşaret: İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, kâinatın bütün enva'larını ve unsurlarını
öyle bir surette birbirine girift etmekle birbirinin içine almıştır ki; mecmu-u
kâinatı tecezzi kabul etmez bir külll hükmüne getirdiği ve çok birliklerle
vahdaniyeti ilân ettiğini gösteriyor.
Üçüncü
İşaret: Yine İsm-i Ferd'in cilve-i azamı, kâinatı öyle birbiri içine girmiş hadsiz
mektubat-ı Samedaniye hükmüne getirmiştir ki; herbir mektupda hadsiz hâtem-i
vahdaniyet basılmış ve herbir mektub, kelimatı adedince kâtibini bildiren
Ehadiyet mühürlerini taşıdığını gösteriyor.
Dördüncü
İşaret: İsm-i Ferd'in güneş gibi zâhir cilve-i azamını gâyet makul ve hadsiz
kolaylıkla kabul ettiren ve şirkin muhaliyetini ve nihayet derecede akıldan
uzak olduğunu gösteren bürhanlardan üç tanesini beyan ediyor.
Birincisi:
Zat-ı Ferd'in hadsiz kudretine nisbeten en büyük şeyin îcadı, en küçük bir şeyin
îcadı gibi kolay ve sühuletli olduğunu; bir baharı, bir çiçek kadar ve bir
ağacı, bir meyve kadar rahatça îcad edip idare ettiğini; ve bu keyfiyet-i îcad
eğer müteaddid esbaba verilse, vahdetten kesrete girildiği için, en küçük
birşeyin îcadı, en büyük birşeyin îcadı gibi pek çok masraflı, pek çok
müşkilâtlı, pek çok zahmetli olduğunu temsilleriyle isbat eder.
İkincisi:
Mevcudatın îcadı ya ibda' ve ihtira suretiyle hiçten ve yoktan olacak veyahud
inşa ve terkib suretiyle anasır ve eşyadan toplamakla olacak. Bu iki surette;
îcad-ı eşya Zat-ı Ferd-i Vâhid'e verilmez de esbabdan istenilse, hadsiz derece
müşkilatlı ve suubetli ve gayr-ı makul, belki de pek çok muhalatı intaç edecek.
Eğer cilve-i ferdiyete ve sırr-ı Ehadiyete verilse; bir kibrit çakar gibi,
eserleriyle azameti anlaşılan nihayetsiz kudretiyle, hiçten ve ademden veyahud
anasır ve eşyadan toplamak suretiyle âyine-i ilmindeki muayyen ilmî kalıplarla,
hadsiz derece kolaylıkla ve sühuletle eşyanın îcad edildiği görülecek.
Üçüncüsü:
Eğer bütün eşyanın îcadı bir Zat-ı Ferd-i Vâhid'e verilse, birtek şey gibi
kolay olduğunu; ve eğer esbaba ve tabîata havale edilse, birtek şeyin vücudu
umum eşya kadar müşkilatlı olduğunu, üç şirin temsil ile izah eder.
Birinci
Temsil: Bin nefere ait bir vaziyet ve idare, o bin neferi idare eden bir zabite
havale edilse ve bir nefer de on zabitin idaresine verilse, bin neferin
idaresinin ne kadar kolay olduğunu ve bir neferin idaresinin ne kadar
müşkilatlı olduğunu..
İkinci
Temsil: Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşların muallakta
durmaları ve o vaziyeti teşkil etmeleri taşlardan istenilse, nihayet derecede
suubetli olduğunu; ve bir ustadan o vaziyet istenilse, nihayet derecede kolay
olduğunu..
Üçüncü
Temsil: Küre-i Arz, Zat-ı Ferd-i Vâhid'in bir memuru olarak hareket etse, o
hareketten hasıl olan haşmetli ve azametli neticelerin gâyet sühuletle husulü-
vahdetteki kolaylığı gösterdiği gibi; şirk ve küfür yolunda aynı neticeleri
istihsal etmek için, Küre-i Arz'dan milyonlar defa büyük, hadsiz hesapsız
cirmleri hududsuz bir mesafede Küre-i Arz'ın etrafında, hem Küre-i Arz'ın
mihver-i yevmîsi üzerindeki devri gibi yirmi dört saatte bir defa; hem mihver-i
senevîsi üzerindeki devri gibi her senede bir defa dolaştırmak gibi suubet ve
müşkilatın en dehşetlisi olan bir vaziyetini kabul etmek lâzım geldiğini.. ve
esbab ve tabîata îcad verenler "kitab, saat, fabrika ve saray
misalleriyle" echeliyetlerin en antikasını irtikâb ettiklerini izah eder.
Beşinci
İşaret: Müdahâle-i gayrı şiddetle reddeden; hâkimiyet-i İlahiyedir. لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتَا
âyetinin sırrıyla ve فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ
âyetinin işaretiyle, zerrattan seyyarata kadar, ferşten Arş'a kadar hiçbir
cihette kusur ve fûtur, noksaniyet ve müşevveşiyet eseri görülmemesi,
Ferdiyetin cilve-i azamını gösterip, vahdete şEhadet eder.
Altıncı
İşaret: Bütün kemalâtın medârı ve esası; ve kâinatın hilkatındaki hikmetlerin
ve maksadların menşei ve madeni; ve zîşuur ve zîaklın, hususan insanın metalib
ve arzularının husul bulmasının menbaı ve çare-i yegânesi, Ferdiyet-i Rabbaniye
ve vahdet-i İlahiye olmasıdır.
Yedinci
İşaret: Tevhid-i hakikîyi bütün meratibiyle en ekmel bir surette ders verip
isbat eden ve ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risaleti, o tevhidin
kat'iyeti derecesinde sabit olduğunu izahla beraber; şahsiyet-i maneviye-i
Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i ehemmiyet ve ulviyetine şEhadet
eden pek çok delillerden üç tanesini zikreder.
Birincisi:
اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ
sırrıyla, umum ümmetinin bütün zamanlarda işledikleri hasenatın bir misli
defter-i hasenatına geçmekle ve hususan her günde umum ümmetin ettikleri
salavat duasının kat'î makbuliyeti cihetiyle; o hadsiz duaların iktiza
ettikleri makam ve mertebeyi düşündürmekle şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyenin
(A.S.M.) kâinat içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşıldığını..
İkincisi:
Mahiyet-i Muhammediye (A.S.M.) âlem-i İslâmiyetin şecere-i kübrasının menşei,
çekirdeği, hayatı, medârı olduğundan, fevkalhad istidad ve cihazatıyla âlem-i
İslâmiyetin maneviyatını teşkil eden kudsî kelimatı, tesbihatı, ibadatı en
evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmasından gelen terakkiyat-ı ruhiyesini
düşündürüp, habibiyet derecesine çıkan ubûdiyet-i Muhammediyenin (A.S.M.)
velayeti, sair velayetlerden ne kadar yüksek olduğunu anlatır. O Zatın (A.S.M.)
hadd ü nihayeti olmayan meratib-i kemalâtta ne derece terakki ettiğini
bildirir.
Üçüncüsü:
Zat-ı Ferd-i Zülcemal bütün nev-i beşer namına, belki umum kâinat hesabına
Zat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı kendine muhatab ittihaz etmekle;
elbette onu hadsiz kemalâtta hadsiz feyzine mazhar ettiğini ve şahsiyet-i
maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinatın mânevî bir güneşi ve bu
kâinat denilen Kur'an-ı Kebir'in âyet-i kübrası ve o Furkan-ı Azam'ın ve ism-i
azamın ve ism-i Ferd'in cilve-i azamının bir âyinesi olduğunu ders verir.
BEŞİNCİ
NÜKTE
بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ
رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى
اْلاَرْضَ
بَعْدَ
مَوْتِهَا اِنَّ
ذَلِكَ
َلمُحْيِى
اْلمَوْتَى
وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
âyet-i azîmesiyle
اَللّهُ
لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ
اْلحَىُّ الْقَيُّومُ
لاَ
تَاْخُذُهُ
سِنَةٌ
وَلاَنَوْمٌ
âyet-i azîminin bir nüktesi ve "Hayy"
ism-i azamının bir cilvesi olup, muhtasaran "Beş Remiz" içinde
gösterilmiştir.
Birinci
Remiz: İsm-i Hayy ve İsm-i Muhyî'nin cilve-i azamından olan "Hayat nedir?
Mahiyeti ve vazifesi nedir?" sualine karşı, fihristevari, yirmi dokuz
mertebede, iki sahife içerisinde, öyle güzel bir surette cevap verilerek tarif
edilmiştir ki; bu nasıl acib bir izah, bu nasıl fesahatlı bir tarz-ı beyan, bu
nasıl garib bir tabîrattır ki, misli görülmemiş. İnsan, bu hakikatların
güzelliklerine meftun oluyor; hayretinden parmaklarını ısırıyor; daha fevkinde
tarif tasavvur edilemiyor; takdir ve tahsinler içinde tefekküre dalıyor.
İkinci
Remiz: Hayatın yirmi dokuz hassasından yirmi üçüncü hassasında, hayatın iki
yüzünün de şeffaf ve parlak olduğunun ve ondaki tasarrufat-ı kudret-i
Rabbaniyeye esbab-ı zâhiriye perde edilmemesinin sırrını izah ediyor.
Üçüncü
Remiz: Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi olan şükür ve
ibadet de, kâinatın sebeb-i hilkatı ve maksud neticesi olduğundan, kâinatın
Sâni-i Hayy-ı Kayyum'u, hadsiz nimetleriyle kendini zîhayatlara bildirip
sevdirmesine mukabil, zîhayatlardan teşekkür istemesi ve sevmesine mukabil
sevmelerini ve kıymetdar san'atlarına karşı medh ü sena etmelerini istediğini;
ve herbir zîhayatın hayatı doğrudan doğruya, vasıtasız olarak Zat-ı Hayy-ı
Kayyum'un dest-i kudretinde olduğunu bildiriyor.
Dördüncü
Remiz: Hayat, îmanın altı erkânı olan
آمَنْتُ
بِاللّهِ وَ
مَلئِكَتِهِ
وَ كُتُبِهِ
وَ رُسُلِهِ
وَ
بِالْيَومِ
اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ
rükünlerine bakıp isbat ettiğini o kadar lâtif bir
tarzda ders veriyor, izah ediyor ki; o belâgat-ı ifade, insanı hayran ediyor.
Beşinci Remiz:
Birinci Remzin onaltıncı hassasında zikredilen: Hayat birşeye girdiği vakit, o
cesedi bir âlem hükmüne getirdiğini; cüz' ise küll gibi, cüz'î ise küllî gibi
bir câmiiyet verdiğini çok güzelliklerle gâyet şirin bir tarzda izah ediyor.
Hem hâtimesinde, ism-i azam bazı evliya için ayrı ayrı olduğunu beyan ediyor.
ALTINCI
NÜKTE
Kayyumiyet-i
İlahiyeye bakan âyetlerin bir nüktesine ve "Kayyum" ism-i azamının
bir cilve-i azamına, muhtasar olarak "Beş Şua" ile işaret eder.
Birinci
Şua: Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâl'i bizatihi Kayyum'dur, Daim'dir, Bâki'dir.
Bütün eşya onun Kayyumiyetiyle kaimdir, devam eder, vücudda kalır, beka bulur.
O nisbet-i Kayyumiyet bir an kesilse, bütün eşya birden mahvolur. Şeriki ve
nazîri yoktur. Maddeden mücerred, mekândan münezzeh, tecezzi ve inkısamı muhal,
tegayyür ve tebeddülü mümteni; ihtiyaç ve aczi imkân haricinde bir Zat-ı
Akdes'in bir kısım cilvelerini, bir kısım ehl-i dalâlet kimseler, zerrattaki
tahavvülât-ı muntazama içinde hissettikleri hayret-engiz Hallakıyet-i
İlahiyenin ve Kudret-i Rabbaniyenin cilve-i azamının nereden geldiğini
bilemediklerinden ve Kudret-i Samedaniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin
nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm
etmeleriyle açtıkları inkâr-ı uluhiyet mesleklerindeki yollarının iç yüzünü
gösteren ve hak ve hakikat mesleğinin letafetli yüzünü sırr-ı Kayyumiyetin
tecelli-i azamıyla izah edip, bütün güzelliğiyle meydana çıkaran gâyet dakik ve
çok amik ve pek geniş bir ifade ile, tabîiyyun ve maddiyyun mesleklerini ibtal
edip, onları techil eden ve utandıran âlî bir beyandır.
İkinci
Şua: "İki Mes'ele"dir.
Birincisi:
Had ve hesabsız ecram-ı semaviyenin, nihayetsiz derecede intizam ve mizan
içinde, sırr-ı Kayyumiyetle kıyam ve beka ve devamları; ve emr-i كُنْ فَيَكُونَ den gelen emirlere kemal-i inkıyadları,
İsm-i Kayyum'un azamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi.. herbir zîhayatın
cesedini teşkil eden zerrelerin, o cesedin her azasında o azaya göre
toplanmaları; ve sel gibi akan ve fırtınalar içinde çalkanan unsurların,
dağılmayarak o cesedde muntazaman durmaları; ve o emr-i İlahiyeye inkıyadları,
sırr-ı Kayyumiyeti ilân eden hadsiz diller olduğunu beyan eder.
İkinci
Mes'elesi: Eşyanın sırr-ı Kayyumiyetle münasebetdar faide ve hikmetlerine
işaret eden pek çok enva'ından üç nev'ine işaret eder.
Birinci
Nevi: Eşyanın kendisine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci Nevi:
Hem umum zîşuurun mütalaasına bakar, hem Fâtırının Esmâsını bildiren birer âyet
ve birer kaside olduğunu hadsiz okuyucularına ifade etmesine bakar.
Üçüncü
Nevi: Doğrudan doğruya Sâni-i Zülcelâl'e bakar. İşte bu üçüncü nevide bir
saniye kadar yaşamak kâfi olmakla beraber, اَللّهُ الَّذِى رَفَعَ السَّمَوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا
âyetinin işaretiyle; kayyumiyet-i İlahiye, hadsiz ecrama ve nihayetsiz zerrata
nokta-i istinad olduğunu ve bilcümle mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler
silsilelerin uçları وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ
işaretiyle sırr-ı Kayyumiyete bağlı bulunduğunu iş'ar eder.
Üçüncü
Şua: Hallakıyet-i İlahiye ve Faaliyet-i Rabbaniye içindeki sırr-ı Kayyumiyetin
bir derece inkişafına işaret eden mukaddemelerin birincisi: Zaman seylinde
mütemadiyen çalkanan ve göz açtırmadan, nefes aldırmadan âlem-i Şehadetten
âlem-i gayba gönderilen bu mahlûkatın, bu hayret verici seyahat ve seyeranı, üç
mühim şubeye ayrılan hadsiz ve nihayetsiz bir hikmetten ileri geliyor.
Birinci
Şubesi: Faaliyetin herbir nevi, cüz'î olsun küllî olsun, bir lezzetin netice
vermesi sırrıyla -tabîrde hata olmasın- Zat-ı Hayy-ı Kayyum'da bulunan bir
aşk-ı lahûtînin ve bir muhabbet-i kudsiyenin ve bir lezzet-i mukaddesenin
şuunatı, hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz hallakıyetle kâinatı mütemadiyen
tazelendirip çalkalandırdığını..
İkinci
Şubesi: Herbir cemal ve hüner sahibi, kendi cemalini ve hünerini sevmesi ve
teşhir edip ilân etmesi kaidesiyle Cemil-i Zülkemal'in binbir Esmâ-i
hüsnasından herbir isminin herbir mertebesinde hadsiz envâ-ı hüsün ile hadsiz
hakaik-i cemile bulunmasındandır ki, o aşk-ı mukaddese-i İlahiye, o sırr-ı
Kayyumiyete binaen kâinatı mütemadiyen değiştirip tazelendirdiğini..
Üçüncü
Şubesi, hem Dördüncü Şua: Her merhamet ve şefkat sahibi ve her âlîcenab olan
zat, başkalarını memnun ve mesrur etmekten, sevindirip mes'ud etmekten lezzet
alması; ve her âdil zat, ihkak-ı hak etmekten keyflenmesi; ve her hüner sahibi
san'atkâr, yaptığı san'atını teşhir etmekten ve san'atının istediği tarzda
işleyerek arzu ettiği neticeleri vermesiyle iftihar etmesi kaidelerine binaen,
bu kâinatın Sâni-i Hakîm'i binbir Esmâ-i hüsnasının had ve nihayeti olmayan güzelliklerine bu mevcudatı
mazhar etmek için bu kâinatı böyle acib bir hallakıyet-i daime ve hayret-engiz
bir faaliyet-i Sermediye içinde sırr-ı Kayyumiyet ile mütemadiyen tazelendirip
tecdid ettiğini pek garib, pek şirin, pek lâtif, gâyet hoş bir ifade ile izah
ediyor. Ve bir kısım ehl-i dalâletin, "Kâinatı böyle tağyir ve tebdil eden
zatın, kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelmez mi?"
diye sordukları suale; bilakis Zat-ı Zülcelâl'in mütegayyir ve mütehavvil
olmaması lâzım geldiğini gâyet kat'î bir surette beyan eden bir cevapla
mukabele edilmiştir.
Beşinci Şua:
İki Mes'eledir.
Birinci
Mes'ele: İsm-i Kayyum'un cilve-i azamına baktırmak için, hayalî iki dürbünden
biriyle, en uzaklarda esîr maddesi içinde sırr-ı Kayyumiyetle durdurulmuş;
kısmen tahrik, kısmen tesbit edilmiş milyonlar azametli cirmleri ve diğer
dürbünle zîhayat mahlûkat-ı arziyenin zerrat-ı vücudiyelerinin vaziyet ve
hareketlerini temaşa ettirir.
Hülâsası:
Bu altı ism-i azam birbiriyle imtizac ettiklerinden, bütün kâinatın bütün
mevcudatını böyle durduran, beka ve kıyam veren ism-i Kayyum cilve-i azamı
arkasında tecelli eden ism-i Hayy'ın bütün o mevcudatı hayat ile
ışıklandırdığını.. ve ism-i Hayy'ın arkasında tecelli eden ism-i Ferd'in, o
mevcudatı bir vahdet içine alıp yüzlerine birer hâtem-i Ehadiyet bastığını.. ve
ism-i Ferd'in arkasında tecelli eden ism-i Hakem'in, o mevcudatı meyvedar bir
nizam ve hikmetli bir intizam ve semeredar bir insicam içine alıp
süslendirdiğini.. ve ism-i Hakem'in cilvesi arkasında tecelli eden ism-i
Adl'in, o mevcudatı yıldızlar ordusundan tâ zerreler ordusuna kadar gâyet
hassas bir mizan-ı adl içinde tutarak emr-i كُنْ فَيَكُونَ den gelen emirlere kemal-i inkıyad ile
itaat ettirdiğini.. ve ism-i Adl'in cilvesi arkasında tecelli eden İsm-i
Kuddüs'ün, o mevcudatı, Cemil-i Mutlak'ın cemal-i zatına ve nihayetsiz güzel
olan Esmâ-i hüsnasına lâyık ve münasib olacak gâyet güzel âyineler şekline
getirdiğini gösteriyor.
İkinci
Mes'ele: Kayyumiyetin, vâhidiyet ve celal noktasında kâinatta tecellisi olduğu
gibi, Ehadiyet ve cemal noktasında insanda dahi cilvesinin tezahüratı olduğunu;
ve bu tecelli ile Zat-ı Zülcemal'in, beşere, melaikelerin fevkinde ettiği
ihsanatını ve o ihsanatın câmiiyetini ve yüksekliğini ve genişliğini izah eder.
Ve kâinatı bir sofra-i nimet edip, insana teshir etmesinin; ve kâinatın,
insanla mazhar olduğu sırr-ı Kayyumiyetle bir cihette kaim olduğunun hikmeti,
insanın üç mühim vazifesinden ileri geldiğini ta'dad eder. Ve insanın o üç
mühim vazifesinden üçüncü vazifesinde, üç vecihle Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a
âyinedarlık ettiğini anlatır. Ve bu âyinedarlık ettiği vecihlerden üçüncü
vecihteki âyinedarlığının da iki yüzü olduğunu; birinci yüzüyle Esmâ-i
İlahiyeye, ikinci yüzüyle de şuunat-ı İlahiyeye âyinedarlık ettiğini emsali
nâmesbuk bir talâkat-ı lisan ile ifade ediyor ki, beşerin dâhîlerini dahi bu
hakikatlara meftun edip hayran eder.
Hüsrev
Cenab-ı
Hakk'a ilmelyakîn ve hatta aynelyakîn derecesinde iktisab-ı marifet ederek
ubûdiyetin (kema hiye hakkıha) iktiza ettiği acz ve fakr-ı tammı izhar ederek
dergâh-ı İlahiyeye iltica ve huzur-u Rahmân'a takarrüb gibi mezaya-yı
insaniyeyi bihakkın talim; ve dünya ve mâfihaya mâlik ve kenz-i mahfîye
mutasarrıf olan Ekrem-i Enbiya (aleyhi ekmelüttahiyyat) efendimizin
münacatından ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın tesbih ve tahmid ve sena ve duaya
münhasır yediyüz aded âyâtından me'huz nazîrsiz şu münacatın menba-ı mânevîsi,
evvelâ başta hilkat-ı âlem hakkında âyât-ı adîdeden ve âyet-i celileden;
sâniyen, Cevşen-ül Kebir'in binbir Esmâsından hilkat-ı mevcudatla münasebetdar
birkaç ukdelerinden; sâlisen, "ilim şehrinin kapısı" tabîr-i
senaiye-i Nebeviyyesine bihakkın mazhar İmam-ı Ali Kerremallahü Vechehü
Radıyallahü Anh'ın ecram-ı semaviye ve mevcudat-ı arziye ile vücub-u vücud,
Vâhid-i Ehad'i isbat ettiği muhteşem bir hitabeyi mukteda-bih ittihaz ederek
mevzu ve gaye-i maksadı o kadar ta'mik ve tevzi eder ki, bu hakaika ait
takdirat ancak müellifinin lisan ve kalemine menut ve mütevakkıf olup, yalnız
mükerreren sadır olan emre mutavaat niyet ve kasdıyla şurû' edilen şu fihristte
deriz:
Birinci
Fıkrada: Semavattaki deveran ve bu kesret içindeki acib sükûnetle kemal-i
faaliyet, Mabud-u Bilhak olan Vâcib-ül Vücud Vâhid-i Ehad'e delâlet ettiğini;
İkinci
Fıkrada: Fezanın bulut, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmurlarla faaliyet ve
icraat-ı hayret-efzası yine mezkûr biküll-i lisan olan Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i
Ehad'e dâll bulunduğunu;
Üçüncü
Fıkrada: Unsurlar sair müştemilâtıyla ve Küre-i Arz umum mahlûkatıyla ve
teferruatıyla;
Dördüncü
Fıkrada: Edille-i sâbıka gibi, denizler, nehirler, pınarlar maruf biküll-i
ihsan olan Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad'e delâlet ettiğini;
Beşinci
Fıkrada: Geçen şEhadet gibi; dağlar, zelzele tesiratından zeminin muhafaza ve
sükûnetine ve içindeki inkılabat fırtınalarından selâmetine ve denizlerin
istilâsından halâsına; hem havanın muzır gazlardan tasfiyesine ve suların
iddiharına ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve
hikmetler ile Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine şEhadet ettiğini;
Altıncı
Fıkrada: Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebatatın; yapraklar,
çiçekler ve meyvelerin cezbedarane hareket-i zikriyeleri ve kemal-i sühuletle
giydirilen cihazat ve zînetleri bilbedahe vücub-u vücud ve vahdet-i Bari'ye
delâlet ettiğini;
Yedinci
Fıkrada: Keza zîruhun ve hususan nev-i beşerin cisimlerinde mevcud ve muntazam
saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî âza ve
cevarih ve bilhassa havass-ı hamse-i zâhire gibi kemal-i faaliyetle iş gören
duygularıyla vahdaniyeti isbat ettiğini;
Sekizinci
Fıkrada: Kâinatın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan Enbiya ve evliya
ve asfiyanın hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşahedat ve keşfiyat
ve ilhamat ve istihracatıyla, yüzler icma ve tevatür kuvvetinde ve kat'iyetinde
vücub-u vücud ve vahdet-i İlahiyeye şEhadet ettiklerini kemal-i vuzuh ile beyan
ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenab-ı Kibriya'ya münacat olan şu yekta
ravza-i hakikat, hâtime-i tazarru ve niyazını şöyle bağlar ki:
Ya Rabbî ve
ya Rabb-es Semavati Ve-l Aradîn! Ya Hâlıkî ve ya Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri
yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyatıyla
teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve
Rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle! Ve matlubumu bana müsahhar
kıl! Kur'ana ve imânâ hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a
müsahhar yap! Ve bana ve ihvanıma îman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i
Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'a ateşi ve Hazret-i
Davud Aleyhisselâm'a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cini ve
insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Şems ve Kamer'i teshir
ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları müsahhar kıl! Ve beni ve
Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve
Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn,
Âmîn.
Kelimat-ı
niyaziyeleriyle ihtitam eden şu münacat, ehl-i îmanın lâzıme-i gayr-ı müfarıkı
olmağa çok lâyık olduğu aşikâr olmasından, ziyade izaha lüzum görülmedi.
M. Sabri (Rahmetullahi Aleyh)
* * *
Sekizinci Lem'anın Fihristesinden bir
parça
İşarat-ı gaybiye hakkında bir yazı ve bir
takriz.
فَاسْتَقِمْ
كَمَا
اُمِرْتَ ve فَمِنْهُمْ
شَقِىّ ٌ وَ سَعِيدٌ
âyetlerinin bir nükte-i gaybiyesini, Gavs-ı Azam
Seyyid Abdülkadir-i Geylânî'nin bir keramet-i gaybiyesiyle tefsir ediyor.
Mütevatir keramat-ı harikaya mazhar olan o Sultan-ül Evliya mematında, aynı
hayatında olduğu gibi, müridleriyle alâkadar olduğu, ehl-i keşf ve ehl-i
velayetçe kabul edilmiş. İşte o zat sekiz yüz sene mukaddem, izn-i İlahî ile
kerametkârane bu zamanımızı görmüş; yâni ona gösterilmiş. Bu dağdağalı ve
fitneli zamanda, ona mensub bir kısım Kur'an hizmetkârlarına teselli verip, teşci
ve teşvik etmek suretinde bir meşhur kasidesinin âhirinde beş satır içinde
onbeş cihetle aynı haberi veriyor. Hem İlm-i Cifr'in üç-dört vechiyle o beş
satırın mânâsı, hem kelimatı, hem hurufun adedi birbirini teyid ederek aynı
hâdiseyi haber verdiğinden, kat'iyet derecesinde, dikkat edenlere kanaat
vermiş.
Malûmdur
ki: İstikbalden haber veren Enbiya ve evliya لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
yasağına karşı hürmet ve teeddüb için, işaretler ve rumuzlarla iktifa etmişler.
Bazı bir işaret, bazı iki işaret, en kuvvetlisi beş-altı işaretle aynı hâdiseyi
göstermişler. Halbuki Gavs-ı Azam, bu zamandaki hizmet-i Kur'aniyenin heyetini
işaret edip, içinde bir hâdimini sarahat derecesinde gösteriyor. Şu Risale
içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, hizmet-i Kur'aniyedeki arkadaşlarıma
iştirakim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvib ve
istihraclarıyla ve tasdikleriyle olduğundan; bana ait haddimden fazla hisseyi,
onların hatırları için kabul ettim. Yoksa o Risalenin başında söylediğim gibi,
bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur.
On sene
mukaddem o kaside-i gaybiyeyi görmüştüm; ve bana mânevî bir ihtar gibi,
"Dikkat et!" diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle
dinlemiyordum:
Birincisi:
Benim ehemmiyetli bir kısım ömrüm, şan ü şeref perdesi altında hubb-u câh
zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir
şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci
Cihet: Bu muannid zamanda bedihî dâvâları ve zâhir hüccetleri kabul etmeyenlere
karşı böyle işaret-i gaybiye nev'inden hodfüruşane bir tarzda izhar etmek
hoşuma gitmiyordu. En nihayet esaretimin sekizinci senesinde ve en işkenceli ve
en sıkıntılı bir zamanda gâyet kuvvetli bir teşvike muhtaç olduğumuzdan bana
ihtar edildi ki: "Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü mânevî nev'inden
izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir!"
O
Risalenin başında dediğim gibi, bunu izharda en mühim maksadım; esrar-ı
Kur'aniyeye ait olan Risalelerin makbuliyetine Gavs-ı Azam imza basması
nev'inden olduğudur.
İkinci
Maksadım: O kudsî üstadımın kerametini izhar etmekle, keramat-ı evliyayı inkâr
eden mülhidleri iskât edip; hizmet-i Kur'aniyeye füturlar verecek çok esbaba
maruz ve çok avaika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve
şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.
Benim için
bir nevi hodfüruşluk nevinden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o
zararımı, üstadımın ve arkadaşlarımın hatırı için kabul ettim.
Bu
Keramet-i Gavsiye Risalesi tedricen istihrac edildiği için birkaç parça oldu ve
tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve teyid ettikçe vuzuh
peyda ediyor. İşaratın bazısında zaafiyet varsa da sair arkadaşlarının
ittifakından aldığı kuvvet o zaafı izale eder. Hatta cây-ı hayrettir ki; o beş
satırın âhirinde, her birinin mertebesini ve has bir sıfatını ima etmek
suretinde onbeşten fazla hizmet-i Kur'aniyedeki mühim kardeşlerimi gösteriyor.
Bu Risalede, Keramet-i Gavsiye münasebetiyle birkaç ehemmiyetli mes'eleler ve
birkaç mühim hakikatlar beyan edilmiştir.
Bu
Risaleyi herkese tavsiye etmiyorum ve izin vermiyorum. Belki safvet ve insaf ve
ihlâs ve hususiyeti bulunan kardeşlerime müsaade ediyorum. Hem başında olan
maksadlarımı düşünerek öyle baksın. Beni, bir kerametfüruşluk vaziyetinde tasavvur
etmesin.
Yirmisekizinci Lem'anın Fihristesinden bir
parça
BİRİNCİ
NÜKTE: Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü, Kaside-i Ercuze'sinde
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا
deyip, bu zamanda tamim edilen ecnebi harflerine bakıp, bu cümledeki harflerin cifrî
ve ebcedî rakamlarının bu zamânâ parmak basmalarıyla vaki cereyan-ı küfriyaneye
işaret ettiği gibi; hem Ercuze'sinde, hem Ercuze'yi teyid ve takviye eden
Kaside-i Celcelutiye'sinde sarahata yakın
تُقَادُ
سِرَاجُ
النُّورِ
سِرًّا
بَيَانَةً * تُقَادُ سِرَاجُ
السُّرْجِ
سِرًّا
تَنَوَّرَتْ
fıkrasıyla, o cereyanın karşısında vücudu
ziyasıyla anlaşılan ve zulmetin pek şiddetli ve sisli, yakıcı dehşetine karşı
sönmeyen ve gittikçe zulmeti yararak dünyayı ziyalandırmaya çalışan Risale-i
Nur'a ve müellifine hususî iltifatını
اَقِدْ
كَوْكَبِى
بِاْلاِسْمِ
نُورًا وَبَهْجَةً
مَدَى
الدَّهْرِ
وَاْلاَيَّامِ
يَا نُورُ
جَلْجَلَتْ
deyip, âhirzamânâ kadar Risale-i Nur'un bedi' bir
surette ışık vermesini ve yanmasını dua ve niyaz eden ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'ın en mühim bir şakirdi ve ulûmunun birinci naşiri olan Hazret-i İmam-ı
Ali Radıyallahü Anhü, bidayet-i İslâmda Kur'anın aleyhine açılan çok kapılara
karşı mübarek ism-i azamı şefi' tutup kahramânâne ve merdane hakaik-i şeriatı
ve esas-ı İslâmiyeti muhafazaya çalıştığı gibi, âhirzamanda bütün bütün Kur'ana
muhâlefet eden zındıka cereyanına karşı, aynı ism-i azamı şefi' ve melce' ve
tahassüngâh ittihaz edip cerhedilmez Kur'anın i'cazından gelen ve hâtem-i
mu'cizeyi gösteren Risale-i Nur'un sönmez nuruyla ve susmaz lisanıyla
şecaatkârane mukabele ve mukavemet edip, yerin yüzünü yakıp çok çiçekleri
kurutan zındıka nârını, ism-i azamın kibriyalı, azametli nuruyla ve İsm-i
Rahmân ve Rahîm'in şefkatli ve re'fetli tecellisinden nebean eden âb-ı hayat
ile söndüren; ve yanan yerlerde kuruyan nehir ve bağ çiçeklerine mukabil,
dağlarda ve kırlarda sema yağmuru ve Rahmetiyle hararete mütehammil ve şiddet-i
bürudete dayanıklı çiçekleri yetiştiren Risale-i Nur'u görmesi ve şefkatkârane
ve tesellidarane ve kerametkârane bakması, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü
Anh'ın makam-ı velayetinin iktiza ettiğini hakkalyakîn gösterir.
Hem
Kaside-i Celcelutiye'nin bir kerameti olan
فَيَا
حَامِلَ
اْلاِسْمِ
الَّذِى
جَلَّ قَدْرُهُ
dan başlayan üç dört satırda kuvvetli emare ve
delilden:
Birinci
Emare: فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ
cifir ve ebcedî hesabıyla bin üçyüz elli üç senesi ki, Risale-i Nur
şakirdlerinin en sıkıntılı bir zamanına ve o zamanda "Sekine" tabîr
edilen İsm-i Azamı, yetmiş bir âyet ile yüz yetmiş bir defa daimî vird eden
Risale-i Nur Müellifinin isimlerine tevâfuk sırrıyla parmak basması, o zamanda
İsm-i Azamı hâmil Risale-i Nur Müellifinin hususiyetini ve selâmetle
kurtulacaklarını tebşir etmekle işaret ettiğini; Lillahilhamd, selâmet ile
kurtulmaları, keramet-i Aleviyeyi tasdik ettiğini...
İkinci
Emare: فَقَاتِلْ وَلاَ تَخْشَ وَحَارِبْ وَلاَ تَخَفْ
fıkrasıyla, eski Harb-i Umumîye iştirak ile yara, bereye ve nihayetsiz
korkulara maruz kalıp, nihayet Rusya'ya esir giden; hem dehşetli bir harb-i âhirzamanda
mühim bir vazife ile mükellef edilip, yılandan daha zehirli akreplerin
bulunduğu bir memlekete düşen; ve gece gündüz yılanlarla harbeden Risale-i Nur
müellifine فَقَاتِلْ وَلاَ تَخْشَ وَحَارِبْ وَلاَ تَخَفْ
ile iltifatını ve mânevî sıyanet ve muhafaza ve imdadını haber veriyor.
Üçüncü
Emare: Üç güz mevsiminde medâr-ı teselli üç keramettir.
Birincisi:
Gavs-ı Azam Radıyallahü Anhü,
يَا
مُرِيدِى
كُنْ
قَادِرِىَّ
الْوَقْتِ لِلَّهِ
مُخْلِصًا
تَعِيشُ
سَعِيدًا
tabîriyle onbeş emare-i kaviye ile;
İkinci
güzde, aynı mevsimde, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh,
وَيَا
مُدْرِكًا
لِذلِكَ
الزَّمَانِ
tabîriyle kuvvetli delillerle;
Üçüncü
güzde, فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى
ilâ âhir diye yine Hazret-i Ali Radıyallahü Anh kerametkârane Risale-i Nur
müellifine bakıp; Sekiz, Onsekiz, Yirmisekizinci Lem'alar olan Risalelerin
kuvvetli ve i'cazlı te'lifleriyle havfe düşen ve teselliye muhtaç olan Risale-i
Nur şakirdlerinin altı yedi defa لاَ تَخْشَ kelimeleriyle
korkularını izale edip teşci' etmeleri, Kur'an hizmetkârlarına bir ikram-ı
İlahî olduğunu gösterir. Hem وَاقْبِلْ وَلاَ تَهْرَبْ
fıkrasının yine evvelki fıkralar gibi muhatabı Said-ün Nursî olduğundan,
"Yâ Said-ün Nursî! Karşıla, kaçma!" deyip teşci' ediyor.
NETİCE:
Dokuz "hem hem"lerin gösterdiği dokuz hakikatın, Risale-i Nur'da ve
müellifinde bilfiil icrası ve bilmüşahede görünmesi.. hatta düşmanlarının
tasdikiyle de sabittir ki: Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın Kaside-i Ercuze ve
Celcelutiye'sindeki şiddetli alâkadarlığını murad ettiği bir Vâris-i Nebi ve
Mukavvi-i Din ve Hâmil-i İsm-i Azam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğu..
(Çünki bütün dünya meydandadır ve bütün nidaları işitiyoruz; ekseriya
hareketleri görüyoruz ki) hak ve hakikatte yanılmayan ve Kur'anın hukukunu
emrolunduğu gibi tevilsiz muhafazaya çalışan "Risale-i Nur"dur diye
şek ve şübhesiz olarak Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın muhatabı o olduğunu
kat'î isbat eder.
Hâfız Ali (Rahmetullahi Aleyh)