Otuzuncu Lem'a
Otuzbirinci Mektub'un Otuzuncu Lem'ası ve
Eskişehir Hapishanesinin bir meyvesi, "Altı Nükte"dir.
Denizli
Medrese-i Yûsufiyesinin bir ders-i azamı "Meyve Risalesi" olduğu ve
Afyon Medrese-i Yûsufiyesinin kıymetdar bir ders-i ekmeli
"Elhüccetüzzehra" olması gibi.. Eskişehir Medrese-i Yûsufiyesinin
gâyet kuvvetli bir ders-i azamı da, ism-i azamı taşıyan altı ismin altı
nüktesini beyan eden bu Otuzuncu Lem'adır.
(İsm-i Azam'dan
Hayy-ı Kayyum'a dair parçada pek derin ve geniş mes'eleleri herkes birden
bilemez ve zevk etmez, fakat hissesiz de kalmaz.)
Birinci Nükte
İsm-i Kuddüs'ün bir nüktesine dairdir.
[Bu Kuddüs Nüktesi, Otuzuncu Söz'ün
Zeylinin Zeyli olması münasibdir.]
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
وَاْلاَرْضَ
فَرَشْنَاهَا
فَنِعْمَ
اْلمَاهِدُونَ
âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i Azam veyahud
İsm-i Azam'ın altı nurundan bir nuru olan "Kuddüs" isminin bir
cilvesi Şaban-ı Şerif'in âhirinde, Eskişehir Hapishanesi'nde bana göründü. Hem
mevcudiyet-i İlahiyeyi kemal-i zuhurla, hem vahdet-i Rabbaniyeyi kemal-i
vuzuhla gösterdi. Şöyle ki, gördüm: Bu kâinat ve bu Küre-i Arz, daim işler bir
büyük fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki
böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler; müzahrefatla, enkazlarla,
süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar ve ufunetli maddeler her
tarafında teraküm ediyorlar. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve tanzif
edilmezse ve süpürülüp temizlenmezse içinde durulmaz, insan onda boğulur.
Halbuki bu fabrika-i kâinat ve misafirhane-i Arz o derece pâk, temiz ve
naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir lüzumsuz
şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfî bir kir bulunmaz, zâhirî bulunsa da,
çabuk bir istihâle makinesine atılır, temizlenir. Demek bu fabrikaya bakan zat,
çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle tanzifçi bir sahibi var ki, o koca
fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, tanzim ve
tanzif eder. Ve o pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde müzahrefatı ve
enkazından kalma kirli maddeleri, süprüntüleri bulunmuyor. Belki büyüklüğü
nisbetinde, temizliğine ve nezafetine dikkat
sh: » (L: 287)
ediliyor.
Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir,
pislenir. Demek bu saray-ı âlemdeki pâklık, safilik, nuranîlik, temizlik;
mütemadiyen hikmetli bir tanziften, bir dikkatli tathirden ileri geliyor. Ve
eğer o daimî tathir ve süpürmek ve dikkat ile bakmak olmasaydı, bir senede
bütün hayvanların yüzbin milletleri Arz'ın yüzünde boğulacaklardı.
Ve
semavatın fezasında, tahribe ve mevte mazhar olan kürelerin ve peyklerin, belki
yıldızların enkazları, başımızı ve diğer hayvanatın başlarını, belki Küre-i
Arz'ın başını, belki dünyamızın başını kıracaklardı. Dağlar büyüklüğündeki
taşları başımıza yağdıracaklardı ve bizi bu vatan-ı dünyevîmizden
kaçıracaklardı. Halbuki eskiden beri o yukarı âlemlerdeki tahrib ve tamirden,
medâr-ı ibret olarak yalnız birkaç semavî taşlar düşmüş ise de hiç kimsenin başını
kırmamış.
Hem
zeminin yüzünde her sene mevt ve hayatın değişmeleri ve döğüşmeleri yüzünden
yüzbinler hayvanat milletlerinin cenazeleri ve ikiyüzbin nebatatın taifelerinin
enkazları, berr ve bahrin yüzlerini fevkalâde öyle kirleteceklerdi ki; zîşuur,
o yüzleri değil sevmek, âşık olmak belki öyle çirkinlikten nefret edip mevte ve
ademe kaçacaklardı. Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtib rahatça
sahifelerini temizlediği gibi, bu tayyare-i Arz'ın ve bu tuyur-u semaviyenin
kanatları ve bu kitab-ı kâinatın sahifeleri de öylece temizleniyor,
güzelleşiyor ki; âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve îmanla düşünmeyen
insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık olurlar, perestiş
ederler.
Demek bu
saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinat, İsm-i Kuddüs'ün bir cilve-i azamına
mazhardır ki, o tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız denizlerin
âkil-ül lahm tanzifatçıları ve karaların kartalları, belki kurdlar ve
karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar. Belki o
kudsî evamir-i tanzifiyeyi, bedende cereyan eden kandaki küreyvat-ı hamra ve
beyza dahi dinleyip, bedenin hüceyratında tanzifat yaptıkları gibi; nefes dahi
o kanı tasfiye eder, temizler. Ve o emri; göz kapakları, gözleri temizlemek ve
sinekler, kanatlarını süpürmek için dinledikleri gibi, koca hava ve bulut dahi
dinler. Hava zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak gibi süprüntülere üfler,
tanzif eder. Bulut süngeri, zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır.
Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için, çabuk süprüntülerini toplayıp
kemal-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve
süpürülmüş, parıl parıl parlar gösteriyor. Ve o evamir-i tanzifiyeyi yıldızlar,
unsurlar, madenler, nebatlar dinledikleri gibi, bütün zerreler dahi dinliyorlar
ki, hayret-engiz tahavvülât fırtınaları içinde o zerreler nezafete dikkat
ediyorlar. Bir yerde lüzumsuz toplanmıyorlar, kalabalık etmiyorlar. Mü
sh: » (L: 288)
levves olsalar, çabuk temizleniyorlar. En temiz ve
en nazif ve en parlak ve en pâk vaziyetleri; en güzel, en saf, en lâtif
suretleri almak için, bir dest-i hikmet tarafından sevkolunuyorlar.
İşte bu
tek fiil, yâni tek hakikat olan tanzif; İsm-i Kuddüs gibi bir ism-i azamdan,
kâinatın daire-i azamında görünen bir cilve-i azamdır ki, doğrudan doğruya
mevcudiyet-i Rabbaniyeyi ve vahdaniyet-i İlahiyeyi Esmâ-i hüsnasıyla beraber,
Güneş gibi geniş ve dürbün gibi olan gözlere gösterir.
Evet
Risale-i Nur'un çok cüz'lerinde kat'î bürhanlarla isbat edilmiş ki: İsm-i Hakem
ve İsm-i Hakîm'in bir cilvesi olan fiil-i tanzim ve nizam, ve İsm-i Adl ve
Âdil'in bir cilvesi olan fiil-i tevzin ve mizan ve İsm-i Cemil ve Kerim'in bir
cilvesi olan fiil-i tezyin ve ihsan ve İsm-i Rab ve Rahîm'in bir cilvesi olan
fiil-i terbiye ve in'am; bu daire-i azam-ı âlemde, herbiri bir tek hakikat ve
bir tek fiil olduklarından, bir tek zatın vücub-u vücudunu ve vahdetini
gösteriyorlar. Aynen öyle de: İsm-i Kuddüs'ün bir mazharı ve bir cilvesi olan
fiil-i tanzif ve tathir dahi, o Zat-ı Vâcib-ül Vücud'un hem güneş gibi
mevcudiyetini, hem gündüz gibi vahdaniyetini gösteriyorlar. Ve mezkûr tanzim,
tevzin, tezyin, tanzif misillü o ef'al-i hakîmane, azamî dairede vahdet-i
nev'iyeleri noktasında bir tek Sâni-i Vâhid'i gösterdikleri gibi; Esmâ-i
hüsnanın ekserisinin, belki binbir Esmânın herbirinin böyle birer cilve-i
azamı, bu daire-i azamda vardır. Ve o cilveden gelen fiil, büyüklüğü nisbetinde
vuzuh ve kat'iyetle Vâhid-i Ehad'i gösterir.
Evet
herşeyi kanun ve nizamına itaat ettiren hikmet-i âmme ve herşeyi süslendirip
yüzünü güldüren inayet-i şamile ve her şeyi sevindirip memnun eden Rahmet-i
vasia ve zîhayat her şeyi beslendirip lezzetlendiren rızk-ı umumî-i iaşe ve her
şeyi umum eşyaya münasebettar ve müstefid ve bir derece mâlik eden hayat ve
ihya gibi kâinatın yüzünü güldüren, ışıklandıran bedihî hakikatlar ve vahdanî
fiiller; ziya güneşi gösterdiği gibi, birtek Zat-ı Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak,
Hayy ve Muhyî'yi bilbedahe gösteriyorlar. Eğer herbiri birer bürhan-ı bâhir-i
vahdaniyet olan o yüzer geniş fiillerden tek birisi Vâhid-i Ehad'e verilmezse,
yüzer vecihte muhaller lâzım gelir. Meselâ: Onlardan değil hikmet, inayet,
Rahmet, iaşe, ihya gibi bedihî hakikatlar ve vahdanî deliller, belki yalnız
tanzif fiili kâinat Hâlıkına verilmezse, o vakit ehl-i dalâletin o meslek-i
küfrîsinde lâzım gelir ki: Ya tanzif ile alâkadar zerreden, sinekten tut tâ
unsurlara, yıldızlara kadar bütün mahlûkatın her biri koca kâinatın tezyinini
ve tevzinini ve tanzimini ve tanzifini bilecek, düşünecek ve ona göre
davranacak bir kabiliyette olacak.. veyahud Hâlık-ı Âlem'in sıfât-ı kudsiyesi
kendisinde bulunacak.. veyahud bu kâinatın tezyinat ve tanzifatı ve varidat ve
masarifinin müvazenelerini tanzim etmek için, kâinat
sh: » (L: 289)
büyüklüğünde bir meclis-i meşveret bulundurulacak ve hadsiz
zerreler, sinekler, yıldızlar o meclisin âzaları olacak ve hâkeza.. bunlar gibi
hurafeli, safsatalı yüzer muhaller bulunacak. Tâ ki, her tarafta görünen ve
müşahede olunan umumî ve ihatalı ulvî tezyin ve tathir ve tanzif vücud
bulabilsin. Bu ise bir muhal değil, belki yüzbin muhal ortaya girer. Evet eğer
gündüzün ziyası ve zemindeki umum parlak şeylerde temessül eden hayalî
güneşçikler Güneş'e verilmezse ve bir tek Güneş'in cilve-i in'ikasıdır
denilmezse, o vakit zemin yüzünde parlayan bütün cam parçalarında ve su katrelerinde
ve karın şişeciklerinde, belki havanın zerrelerinde birer hakikî Güneş bulunmak
lâzım gelir. Tâ ki, o umumî ziya vücud bulabilsin.
İşte
hikmet dahi bir ziyadır.. Rahmet-i muhita bir ziyadır.. tezyin, tevzin, tanzim,
tanzif muhit birer ziyadırlar ki, o Şems-i Ezelî'nin şualarıdırlar. İşte gel,
bak; dalâlet ve küfür nasıl hiç çıkılmaz bataklığa girer. Ve dalâletteki
cehâlet, ne derece ahmakane olduğunu gör, "Elhamdülillahi alâ din-il İslâm
ve kemal-il îman" de.
Evet
kâinat sarayını tertemiz tutan bu ulvî, umumî tanzif; elbette İsm-i Kuddüs'ün
cilvesi ve muktezasıdır. Evet nasılki bütün mahlûkatın tesbihatları İsm-i
Kuddüs'e bakar; öyle de bütün nezafetlerini de, Kuddüs ismi ister. (Haşiye)
Nezafetin bu kudsî intisabındandır ki; اَلنَّظَافَةُ
مِنَ اْلاِيمَانِ
Hadîsi, nezafeti îmanın nurundan saymış. اِنَّ
اللَّهَ
يُحِبَّ
التَّوَّابِينَ
وَيُحِبُّ
اْلمُتَطَهِّرِينَ
âyeti dahi, tahareti muhabbet-i İlahiyenin bir medârı göstermiş.
Otuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi
وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
عِنْدَنَا
خَزَائِنُهُ
وَمَا
نُنَزِّلُهُ
اِلاَّ
بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i azam veyahud
ism-i azamın altı nurundan bir nuru olan "Adl" isminin bir cilvesi,
Birinci Nükte gibi Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa göründü. Onu
yakınlaştırmak için yine temsil yoluyla deriz:
Şu kâinat
öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan
bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret
___________________________
(Haşiye):
Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid'alar; mânevî kirlerden
olduklarını unutmamalıyız.
sh: » (L: 290)
içinde
kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde
yuvarlanan bir âlem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o
derece hayret-engiz bir müvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor, bilbedahe
isbat eder ki: Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülât ve varidat ve masarif;
herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zatın
mizanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve
nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan
unsurların, inkılabların hücumuyla şiddetle müvazeneyi bozmaya çalışan ve
istilâ etmek isteyen esbab başıboş olsalardı veyahud maksadsız serseri tesadüf
ve mizansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabîata havale edilseydi, o
müvazene-i eşya ve müvazene-i kâinat öyle bozulacaktı ki; bir senede, belki bir
günde herc ü merc olurdu. Yâni: Deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün
edecekti; hava, gazat-ı muzırra ile zehirlenecekti; zemin ise bir mezbele, bir
mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
İşte
cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve
zerratın tahavvülâtından ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ
denizlerin varidat ve masarifine.. tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve
sarfiyatlarına.. tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve vefiyatlarına.. tâ güz
ve baharın tahribat ve tamiratlarına.. tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve
harekâtlarına.. tâ mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve bürudetin
değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir
mizan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı
beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi;
hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir
mevzuniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve
mevzuniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır.
İşte gel,
Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene,
Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zat-ı Zülcelâl'i göstermiyor mu? Ve bilhassa
seyyarattan olan gemimiz yâni Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir
dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika sür'atiyle beraber zeminin yüzünde
dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer
sür'ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp
fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye müvazenesini bozsa,
dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve
bilhassa zeminin yüzünde nebatî ve hayvanî dörtyüz bin taifenin tevellüdat ve
vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmane müvazeneleri; ziya güneşi gösterdiği
gibi, bir tek Zat-ı Adl ve Rahîm'i gösteriyor. Ve bilhassa o hadsiz milletlerin
sh: » (L: 291)
hadsiz efradından bir tek ferdin âzası, cihazatı,
duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebetdar ve müvazenettedir
ki; o tenasüb, o müvazene, bedahet derecesinde bir Sâni-i Adl ve Hakîm'i gösteriyor.
Ve bilhassa her ferd-i hayvanînin bedenindeki hüceyratın ve kan mecralarının ve
kandaki küreyvatın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve
harika müvazeneleri var, bilbedahe isbat eder ki: Herşeyin dizgini elinde ve
herşeyin anahtarı yanında ve birşey birşeye mani olmuyor.. umum eşyayı bir tek
şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlık-ı Adl ve Hakîm'in mizanıyla,
kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin mahkeme-i kübrasında
mizan-ı azîm-i adâletinde cin ve insin müvazene-i a’mâllerini istib'ad edip
inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu müvazene-i ekbere dikkat etse, elbette
istib'adı kalmaz.
Ey
israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adâletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht
insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve
nezafet ve adâleti yapmadığından, umum mevcudata muhâlefetinle, manen onların
nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum
mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet İsm-i Hakîm'in cilve-i azamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve
israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl'in
cilve-i azamından gelen kâinattaki adâlet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini
idare ediyor ve beşere de adâleti emrediyor. Sure-i Rahmân'da
وَالسَّمَاءَ
رَفَعَهَا
وَوَضَعَ
اْلمِيزَانَ
*اَلاَّ
تَطْغَوْا
فِى
اْلمِيزَانِ
*وَاَقِيمُوا
الْوَزْنَ
بِالْقِسْطِ
وَلاَ تُخْسِرُوا
اْلمِيزَانَ*
âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret
eden dört defa "mizan" zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i
azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde
israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve
İsm-i Kuddüs'ün cilve-i azamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın
mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak
şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte
hakaik-i Kur'aniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan "adâlet, iktisad,
nezafet" hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla.
Ve ahkâm-ı Kur'aniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve
sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek
gibi mümkün olmadığını bil!. Ve bu üç ziya-yı azam gibi; Rahmet, inayet,
hafîziyet misillü yüzer ihatalı haki
sh: » (L: 292)
katlar haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri
halde, hiç mümkün müdür ki: Kâinatta ve umum mevcudatta hükümferma olan Rahmet,
inayet, adâlet, hikmet, iktisad ve nezafet gibi pek kuvvetli ihatalı
hakikatlar; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme,
hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılab etsinler? Hâşâ, yüzbin
defa hâşâ! Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir Rahmet, bir
hikmet; acaba haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve
nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi eder mi? Ve tabîri caiz ise,
Rahmet ve şefkatte ve adâlet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren
bir haşmet-i Rubûbiyet; ve kemalâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve
sevdirmek için bu kâinatı hadsiz harika san'atlarıyla, nimetleriyle süslendiren
bir saltanat-ı uluhiyet, böyle hem umum kemalâtını, hem bütün mahlûkatını hiçe
indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir Cemal-i
Mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez. Evet âhireti inkâr
etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikıyla inkâr etmeli. Yoksa,
dünya bütün hakaikıyla, yüzbin lisanla onu tekzib ederek bu yalanında yüzbin
derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz kat'î delillerle isbat etmiştir
ki; âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat'î ve şüphesizdir.
* * *
İsm-i Azam'ın altı nurundan üçüncü nuruna
işaret eden
Üçüncü Nükte
اُدْعُ اِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ
âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i Azam veya İsm-i Azam'ın altı nurundan bir
nuru olan "İsm-i Hakem"in bir cilvesi Ramazan-ı Şerifte görüldü. Ona
yalnız bir işaret olarak "Beş Nokta"dan ibaret Üçüncü Nükte acele
olarak yazıldı; müsvedde halinde kaldı.
Üçüncü
Nükte'nin Birinci Noktası: Onuncu Söz'de işaret edildiği gibi: İsm-i Hakem'in
tecelli-i azamı şu kâinatı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde
yüzer kitab yazılmış.. ve her satırında yüzer sahife dercedilmiş.. ve her
kelimesinde yüzer satır mevcuddur.. ve her harfinde yüzer kelime var.. ve her
noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O
kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını,
kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi
vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini isbat eder.
Çünki bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde; kâtibini bir
satır kadar ifade ediyor. Evet bu kitab-ı kebirin bir sahifesi, zemin yü
sh: » (L: 293)
züdür. O sahifede nebatat, hayvanat taifeleri
adedince kitablar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gâyet
mükemmel bir surette bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin
bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar
adedince manzum kasideler; beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını
gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi çiçek açmış, meyve vermek üzere
yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak,
çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelâl'in medh ü senasına dair manidar
fıkralardır. Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi nakkaşının
medîhelerini teganni eden manzum bir kasidedir.
Hem güya
Hakem-i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhir ettiği antika ve acib eserlerine
binler gözle bakmak istiyor.
Hem güya o
Sultan-ı Ezelî'nin o ağaca verdiği murassa' hediye ve nişanları ve formaları,
hususî bayramı ve resm-i küşadı olan baharda padişahın nazarına arzetmek için
öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, manidar bir şekil almış ve öyle hikmetli bir
şekil verilmiştir ki; herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde birbiri içinde çok
vecihler ve delillerle nakkaşının vücuduna ve Esmâsına şEhadet ederler. Meselâ:
Herbir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde..
ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde.. ve o tevzin ve tanzim,
bir zînet ve san'at içinde.. ve o zînet ve san'at, manidar kokular ve hikmetli
tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince Hakem-i
Zülcelâl'e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde
olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini,
proğramını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkeza.. buna kıyasen kâinat
kitabının bütün satırları, sahifeleri böyle İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilvesiyle
yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir
harfi ve herbir noktası, birer mu'cize hükmüne getirilmiştir ki; bütün esbab
toplansa, bir noktasının nazîrini getiremezler, muaraza edemezler. Evet bu
Kur'an-ı Azîm-i Kâinat'ın herbir âyet-i tekviniyesi, o âyetin noktaları ve
hurufu adedince mu'cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesadüf, kör
kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabîat hiçbir cihetle o hakîmane, basîrane
olan has mizana ve gâyet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar,
elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir cihette intizamsızlık
müşahede olunmuyor.
Üçüncü
Nükte'nin İkinci Noktası: "İki Mes'ele"dir.
Birinci
Mes'ele: Onuncu Söz'de beyan edildiği gibi.. nihayet kemalde bir cemal ve
nihayet cemalde bir kemal, elbette kendini görmek ve gös
sh: » (L: 294)
termek, teşhir etmek istemesi; en esaslı bir
kaidedir. İşte bu esaslı düstur-u umumîye binaendir ki; bu kitab-ı kebir-i kâinatın
Nakkaş-ı Ezelî'si, bu kâinatla ve bu kâinatın herbir sahifesiyle ve herbir
satırıyla, hatta harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemalâtını
bildirmek ve cemalini göstermek ve kendisini sevdirmek için en cüz'îden en
küllîye kadar herbir mevcudun müteaddid lisanlarıyla cemal-i kemalini ve
kemal-i cemalini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte ey
gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli Velcemal, sana karşı
kendisini herbir mahlukuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve
sevdirmek istediği halde, sen onun tanıttırmasına karşı îmanla tanımazsan ve
onun sevdirmesine mukabil ubûdiyetinle kendini ona sevdirmezsen ne derece
hadsiz muzaaf bir cehâlet, bir hasaret olduğunu bil, ayıl!..
İkinci
Noktanın İkinci Mes'elesi: Bu kâinatın Sâni-i Kadîr ve Hakîm'inin mülkünde
iştirak yeri yoktur. Çünki herşeyde nihayet derecede intizam bulunduğundan,
şirki kabul edemez. Çünki müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir
memlekette iki padişah, bir şehirde iki vali, bir köyde iki müdür bulunsa; o
memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi.. en edna
bir vazifedar adam, o vazifesine başkasının müdahâlesini kabul etmemesi
gösteriyor ki; hâkimiyetin en esaslı hassası, elbette istiklal ve infiraddır.
Demek intizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder. Madem hâkimiyetin bir
muvakkat gölgesi, muavenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdahâleyi
reddederse elbette derece-i Rubûbiyette hakikî bir hâkimiyet-i mutlaka, bir
Kadîr-i Mutlak'ta bütün şiddetiyle müdahâleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre
kadar müdahâle olsaydı, intizam bozulacaktı. Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda
yaratılmış ki; bir çekirdeği halketmek için, bir ağacı halkedebilir bir kudret
lâzımdır. Ve bir ağacı halketmek için de kâinatı halkedebilir bir kudret
gerektir. Ve kâinat içinde parmak karıştıran bir şerik bulunsa, en küçük bir
çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünki o, onun nümunesidir. O halde,
koca kâinatta yerleşmeyen iki Rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede
yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhalatın ve bâtıl hayalatın en mânâsız ve en
uzak bir muhalidir. Koca kâinatın umum ahval ve keyfiyatını mizan-ı adlinde ve
nizam-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak'ın aczini, hatta bir çekirdekte
dahi iktiza eden şirk ve küfür ne kadar hadsiz derecede muzaaf bir hilaf, bir
hata, bir yalan olduğunu.. ve tevhid ne derece hadsiz muzaaf bir derecede hak
ve hakikat ve doğru olduğunu bil, "Elhamdülillahi ale-l îman" de!..
Üçüncü
Nokta: Sâni-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm'iyle bu âlem içinde binler muntazam
âlemleri dercetmiştir. O âlemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medâr
ve mazhar olan insanı, bir merkez, bir
sh: » (L: 295)
medâr
hükmünde yaratmış. Ve o kâinat dairesinin en mühim hikmetleri ve faideleri,
insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne
getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar; o rızka bakar ve onunla
tezahür eder. Ve insanda şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla İsm-i Hakîm'in
cilvesi parlak bir surette görünüyor. Ve şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan
yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif
ediyor. Meselâ Tıb Fenninden sual olsa: "Bu kâinat nedir?" Elbette
diyecek ki: "Gâyet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübradır. İçinde
herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir." Fenn-i Kimya'dan sorulsa:
"Bu Küre-i Arz nedir?" Diyecek: "Gâyet muntazam ve mükemmel bir
kimyahanedir." Fenn-i Makine diyecek: "Hiçbir kusuru olmayan gâyet
mükemmel bir fabrikadır." Fenn-i Ziraat diyecek: "Nihayet derecede
mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve
mükemmel bir bahçedir." Fenn-i Ticaret diyecek: "Gâyet muntazam bir
sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır."
Fenn-i İaşe diyecek: "Gâyet muntazam, bütün erzakın enva'ını câmi bir
anbardır." Fenn-i Rızık diyecek: "Yüzbinler leziz taamlar beraber
kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbanî ve bir kazan-ı
Rahmânîdir." Fenn-i Askeriye diyecek ki: "Arz bir ordugâhtır. Her
bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş
dörtyüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde; ayrı ayrı erzakları,
ayrı ayrı libasları, silâhları, ayrı ayrı talimatları, terhisatları kemal-i
intizamla hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek Kumandan-ı Azam'ın
emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle gâyet muntazam yapılıp, idare
ediliyor." Ve Fenn-i Elektrik'ten sorulsa, elbette diyecek: "Bu
muhteşem saray-ı kâinatın damı, gâyet intizamlı, mizanlı hadsiz elektrik
lâmbalarıyla tezyin edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve mizan
iledir ki: Başta Güneş olarak Küre-i Arz'dan bin defa büyük o semavî lâmbalar,
mütemadiyen yandıkları halde müvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar,
yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, varidatları ve
gazyağları ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden
yanmak müvazenesi bozulmuyor?.. Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa,
söner. Kozmoğrafyaca Küre-i Arz'dan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon
seneden ziyade yaşayan Güneş'i (Haşiye) kömürsüz, yağsız yandı
_______________________________
(Haşiye):
Acaba dünya sarayını ısındıran Güneş sobasına veyahud lâmbasına ne kadar odun
ve kömür ve gazyağı lâzım olduğu hesabedilsin. Her gün yanması için
-Kozmoğrafya'nın sözüne bakılsa- bir milyon Küre-i Arz kadar odun yığınları ve
binler denizler kadar gazyağı gerektir. Şimdi düşün; onu odunsuz, gazsız daimî
ışıklandıran Kadîr-i Zülcelâl'in haşmetine, hikmetine, kudretine Güneş'in
zerreleri adedince "Sübhanallah, Mâşâallah, Bârekâllah" de.
sh: » (L: 296)
ran; söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâl'in hikmetine,
kudretine bak. "Sübhanallah" de. Güneş'in müddet-i ömründe geçen
dakikalarının âşiratı adedince "Mâşâallah, Bârekâllah, Lâilahe İllâ
Hu" söyle. Demek bu semavî lâmbalarda gâyet harika bir intizam var ve
onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pekçok kitle-i nariyelerin
ve gâyet çok kanadil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir
Cehennem'dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının
makinesi ve merkezî fabrikası, daimî bir Cennet'tir ki, onlara nur ve ışık
veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilve-i azamıyla, intizamla yanmakları devam
ediyor. Ve hâkeza... Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat'î
şEhadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler,
maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihatalı hikmetle,
mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir
çekirdekte küçük bir mikyasta dercetmiştir. Ve malûm ve bedihîdir ki; intizam
ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takib etmek; ihtiyar ile, irade ile,
kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız,
şuursuz esbab ve tabîatın işi olmadığı gibi, müdahâleleri dahi olamaz. Demek bu
kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza
ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar'ı, bir Sâni-i Hakîm'i bilmemek
veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehâlet ve divanelik olduğu tarif edilmez.
Evet dünyada en ziyade hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkârdır. Çünki
kâinatın mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle, vücud ve vahdetine
şahidler bulunduğu halde; onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet
olduğunu, en kör cahil de anlar. Hatta diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde,
kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestaîler, en
akıllılarıdır. Çünki kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah'a ve Hâlıkına
inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar. Kendilerini
de inkâr ettiler. "Hiçbir şey yok" diyerek akıldan istifa ederek,
akıl perdesi altında sair münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup, bir
derece akla yanaştılar.
Dördüncü
Nokta: Onuncu Söz'de işaret edildiği gibi: Bir Sâni-i Hakîm ve gâyet hikmetli
bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassasiyetle takib etse,
sonra o saraya dam yapmayıp boşuboşuna harab olmasıyla takib ettiği hadsiz
hikmetleri zayi etmesini hiçbir zîşuur kabul etmediği.. ve bir Hakîm-i Mutlak,
kemal-i hikmetinden bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faideleri,
gayeleri, hikmetleri dikkatle takib ettiği halde; dağ gibi koca ağaca bir
dirhem kadar bir tek faide, bir tek küçük gaye, bir tek meyve vermek için o
koca ağacın pek çok masarifini yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıd ve muhalif
olarak müsrifane bir sefahet irtikâb etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı
sh: » (L: 297)
gibi; aynen öyle de; bu kâinat sarayının herbir
mevcudatına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile teçhiz eden, hatta herbir
ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir
Sâni-i Hakîm, kıyameti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün hadd ü hesaba
gelmeyen hikmetleri ve nihayetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faidesiz zayi
etmesi, o Kadîr-i Mutlak'ın kemal-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi; o
Hakîm-i Mutlak'ın kemal-i hikmetine hadsiz abesiyet ve faidesizliği ve o
Rahîm-i Mutlak'ın cemal-i Rahmetine nihayetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlak'ın
kemal-i adâletine nihayetsiz zulmü vermek demektir. Âdeta kâinatta herkese
görünen hikmet, Rahmet, adâleti inkâr etmektir. Bu ise, en acib bir muhaldir
ki; hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur. Ehl-i dalâlet gelsin, baksın; gireceği
ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli bir zulmet,
bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve
âhirete îman ise, Cennet gibi güzel ve nuranî bir yol olduğunu bilsin, imânâ
girsin.
Beşinci
Nokta: "İki Mes'ele"dir.
Birinci
Mes'ele: Sâni-i Zülcelâl, İsm-i Hakîm'in muktezasıyla, herşeyde en hafif
sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faideli şekli ehemmiyetle takib ettiği
gösteriyor ki; israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, İsm-i
Hakîm'in zıddı olduğu gibi; iktisad, onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır.
Ey
iktisadsız israflı insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu olan iktisadı
yapmadığından, ne kadar hilaf-ı hakikat hareket ettiğini bil! كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لاَ تُسْرِفُوا
âyeti; ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!..
İkinci
Mes'ele: İsm-i Hakem ve Hakîm, bedahet derecesinde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın Risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir. Evet madem gâyet
manidar bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gâyet güzel bir
cemal, kendini görecek ve gösterecek bir âyine iktiza eder. Ve gâyet kemalde
bir san'at, teşhirci bir dellâl ister. Elbette herbir harfinde yüzer mânâlar,
hikmetler bulunan bu kitab-ı kebir-i kâinatın muhatabı olan nev-i insan içinde
elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitabda
bulunan kudsî ve hakikî hikmetleri ders verecek.. belki kâinattaki hikmetlerin
vücudunu bildirecek.. belki kâinatın hilkatindeki makasıd-ı Rabbaniyenin
zuhuruna, belki husulüne vesile olacak.. ve umum kâinatta Hâlık tara
sh: » (L:298)
fından gâyet ehemmiyetle izharını irade ettiği
kemal-i san'atını, cemal-i Esmâsını bildirecek, âyinedarlık edecek.. ve o
Hâlık, bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahluklarından mukabele
istediğinden, o zîşuurların namına birisi o geniş tezahürat-ı Rubûbiyete karşı
geniş bir ubûdiyet ile mukabele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, Semavat
ve Arz'ı çınlatacak bir velvele-i teşhir ve takdis ile, o zîşuurların nazarını,
o san'atların Sâniine çevirecek.. ve kudsî dersler ve talimatla bütün ehl-i
aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur'an-ı Azîmüşşan'la, o Sâni-i Hakem-i
Hakîm'in makasıd-ı İlahiyesini en güzel bir surette gösterecek.. ve bütün
hikmetlerinin tezahürüne ve tezahürat-ı cemaliye ve celaliyesine karşı en ekmel
bir mukabele edecek bir zat, Güneş'in vücudu gibi bu kâinata lâzımdır,
zarurîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o vazifeleri yapan, bilmüşahede
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Öyle ise; Güneş ziyayı, ziya gündüzü
istilzam ettiği derecede; kâinattaki hikmetler, Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.)
istilzam eder.
Evet
nasılki İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilve-i azamı ile, azamî derecede Risalet-i
Ahmediyeyi iktiza ediyor; öyle de Esmâ-i hüsnadan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedud,
Mün'im, Kerim, Cemil, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinatta görünen bir cilve-i
azamla, azamî derecede ve mertebe-i kat'iyette Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.)
istilzam ederler.
Meselâ:
İsm-i Rahmân'ın cilvesi olan Rahmet-i vasia, o Rahmeten lil-âlemîn ile tezahür
eder. Ve İsm-i Vedud'un cilvesi olan tahabbüb-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî, o
Habib-i Rabb-ül Âlemîn ile netice verir, mukabele görür. Ve İsm-i Cemil'in bir
cilvesi olan bütün cemaller; yâni cemal-i zat, cemal-i Esmâ, cemal-i san'at,
cemal-i masnuat dahi, o âyine-i Ahmediyede görülür, gösterilir. Ve haşmet-i
Rubûbiyet ve saltanat-ı uluhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı
Rubûbiyet olan Zat-ı Ahmediyenin Risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır,
tasdik edilir. Ve hâkeza... Bu misaller gibi ekser Esmâ-i hüsnanın herbiri,
Risalet-i Ahmediyeye birer parlak bürhandır.
Elhasıl:
Madem kâinat mevcuddur ve inkâr edilmiyor; elbette kâinatın renkleri,
zînetleri, ışıkları, ziyaları, san'atları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan
hikmet, inayet, Rahmet, cemal, nizam, mizan, zînet gibi meşhud hakikatlar,
hiçbir cihetle inkâr edilmez. Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün
değildir; elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyaların
güneşi olan Zat-ı Vâcib-ül Vücud, Hakîm, Kerim, Rahîm, Cemil, Hakem, Adl dahi
hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve
o fiillerin medâr-ı zuhurları, belki medâr-ı kemalleri, belki medâr-ı
tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı azam ve tılsım-ı
kâinatın keşşafı ve
sh: » (L: 299)
âyine-i
Samedanî ve Habib-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risaleti
hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatın ve hakikat-ı kâinatın ziyaları
gibi, bunun Risaleti dahi kâinatın en parlak bir ziyasıdır.
عَلَيْهِ
وَعَلَى
آلِهِ
وَصَحْبِهِ
الصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ
بِعَدَدِ
عَاشِرَاتِ
اْلاَيَّامِ
وَذَرَّاتِ
اْلاَنَامِ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
قُلْ
هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ
âyetinin bir nüktesi ve Vâhid ve Ehad isimlerini
tazammun eden bir ism-i azam veya ism-i azamın altı nurundan bir nuru olan
"Ferd" isminin bir cilvesi, Şevval-i Şerif'te Eskişehir
Hapishanesi'nde bana göründü. O cilve-i azamın tafsilâtını Risale-i Nur'a
havale edip, burada muhtasar "Yedi İşaret"le, İsm-i Ferd'in tecelli-i
azamıyla gösterdiği tevhid-i hakikîyi, gâyet muhtasar beyan edeceğiz.
Birinci
İşaret: Ferd ism-i azamı, azamî bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmûasına ve
herbir nev'ine ve herbir ferdine birer Sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdaniyet
koyduğunu, Yirmiikinci Söz ile Otuzüçüncü Mektub tafsilen göstermişlerdir.
Burada yalnız üç sikkeye işaret edeceğiz.
Birinci
Sikke: Ferdiyet cilvesi, kâinat yüzünde öyle bir Sikke-i vahdet koymuştur ki,
kâinatı tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün kâinata
tasarruf edemeyen bir zat, hiçbir cüz'üne hakikî mâlik olamaz. O sikke de
şudur: Kâinatın mevcudatı, enva'ları, en muntazam bir fabrika çarkları gibi
birbirine muavenet eder; birbirinin vazifesini tekmile çalışır. Öyle bir
tesanüd, öyle birbirine muavenet, öyle birbirinin sualine cevap vermek ve
birbirinin imdadına koşmak ve birbirine sarılmak, birbiri içine girmek
suretiyle öyle bir vahdet-i vücud teşkil ediyorlar ki; bir insanın cesedindeki
unsurlar gibi, birbirinden kabil-i tefrik olmaz. Bir unsurun dizginini tutan,
umumun dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini zabtedemez.
sh: » (L: 300)
İşte
kâinatın sîmâsındaki bu teavün, tesanüd, tecavüb, teanuk; pek parlak bir
Sikke-i kübra-yı vahdettir.
İkinci Sikke:
Zeminin yüzünde ve bahar sîmâsında öyle bir parlak hâtem-i Ehadiyet ve Sikke-i
vahdaniyet İsm-i Ferd'in cilvesiyle görünüyor ki, Küre-i Arz'ın yüzünde bütün
zîhayatı bütün efradıyla ve ahval ve şuunatıyla idare etmeyen ve umumunu birden
görmeyen ve bilmeyen ve îcad etmeyen bir zat, îcad cihetinde hiçbir şeye
karışmadığını isbat ediyor. O sikke de şudur: Zeminin yüzünde madeni
maddelerin, unsurların ve câmidat mahlûkatın gâyet muntazam, fakat gizli
sikkelerinden kat-ı nazar; yalnız ikiyüzbin hayvanat taifelerinin ve ikiyüzbin
nebatat enva'ının atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki: Birden
bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri içinde, beraber, ayrı ayrı
şekilleri, ayrı ayrı hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı cihazatları;
hiçbirini şaşırmayarak, yanlış etmeyerek, nihayet karışıklık içinde nihayet
derecede temyiz ve tefrik ile, gâyet hassas bir mizanla herbir şeye lâzım olan
herşeyleri külfetsiz tam vaktinde umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle
gördüğümüzden, zeminin sîmâsında o keyfiyet, o tedbir, o idare öyle bir hâtem-i
vahdaniyet ve öyle bir Sikke-i Ehadiyettir ki; bütün o mevcudatı birden, hiçten
îcad edip beraber idare etmeyen bir zat; Rubûbiyet ve îcad cihetiyle hiçbir
şeye karışamaz. Çünki karışmış olsa, o hadsiz geniş müvazene-i idare bozulacak.
Fakat insanların o kavanin-i Rubûbiyetin hüsn-ü cereyanlarına yine emr-i İlahî
ile sûrî bir hizmeti var.
Üçüncü
Sikke: İnsanın yüzünde.. belki, insanın yüzü öyle bir Sikke-i Ehadiyettir ki,
Âdem zamanından tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrad-ı insaniye
birden nazar-ı mütalaasında bulunmayan ve herbirine karşı o tek yüzde birer
alâmet-i farika koymayan ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i farika bırakmayan bir
sebeb, bir tek insanın yüzündeki hâtem-i vahdaniyete îcad cihetiyle el
uzatamaz. Evet insanın yüzüne o sikkeyi koyan zat, elbette bütün efrad-ı
insaniye nazar-ı şuhudunda ve daire-i ilmindedir ki, herbir insanın sîmâsı göz,
kulak, ağız gibi âza-yı esasîde birbirine benzediği halde, birer alâmet-i
farika ile, hiçbirisine tamam benzemez. Nasılki o sîmâda göz, kulak gibi
âzaların umum efradında birbirine benzediği, o nev-i insanın Sânii bir, vâhid
olduğuna şehadet eden bir Sikke-i tevhiddir; öyle de: Hukuk-u insaniyenin
muhafazası için sair enva'ın fevkinde olarak, o sîmâlarda birbirine iltibas
olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet-i farika ile
iftirakları, o Sâni-i Vâhid'in iradesini, ihtiyarını ve meşietini göstermekle
beraber, ayrı ve çok dakik bir Sikke-i Ehadiyet oluyor ki; bütün insanları,
hayvanları, belki kâinatı halketmeyen bir zat, bir sebeb o sikkeyi koyamaz.
sh: » (L: 301)
İkinci
İşaret: Kâinatın âlemleri, enva'ları ve unsurları öyle birbiri içine girift
olarak girmiştir ki, kâinatın heyet-i mecmûasına mâlik olmayan bir sebeb,
hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Âdeta İsm-i Ferd'in
cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân
ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneş'in bir olması, umum kâinat
birinin olmasına işaret ettiği gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri
olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin
bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zîhayatın imdadına yetişen
yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat
taifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i
nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gâyet kat'î bir surette işaretler,
şEhadetlerdir ki: Meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek zatın malı
olduğuna delâlet ederler.
İşte buna
kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan enva'ları mecmu kâinatı
öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, îcad cihetiyle tecezzi kabul etmez. Umum
kâinata hükmü geçmeyen bir sebeb, Rubûbiyet cihetiyle ve îcad keyfiyetiyle
hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rubûbiyetini dinlettiremez.
Üçüncü
İşaret: İsm-i Ferd'in tecelli-i azamıyla kâinatı birbiri içinde hadsiz
mektubat-ı Samedaniye hükmüne getirip, her mektubda hadsiz hâtem-i vahdaniyet
ve pek çok mühr-ü Ehadiyet basılmış gibi, herbir mektubun kelimatı adedince
Ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor. Evet
herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hatta herbir hayvan, herbir ağaç birer
mühr-ü Ehadiyet ve birer Sikke-i Samediyet olduklarını ve bulundukları mekân
ise bir mektub suretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır; o
mekânın kâtibini gösteriyor. Meselâ: Bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe
nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin
yüzündeki o nevi çiçekler, o zatın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi
onun yazısı olduğuna, açık bir surette delâlet ediyor. Demek oluyor ki; herbir
şey, umum eşyayı Hâlıkına isnad edip, azamî bir tevhide işaret ediyor.
Dördüncü
İşaret: İsm-i Ferd'in cilve-i azamı güneş gibi zâhir olmakla beraber, vücub
derecesinde bir makuliyet ve hadsiz bir kolaylıkla kabul edilir. Ve o cilvenin
muhalifi ve zıddı olan şirk, nihayet derecede müşkil ve akıldan gâyet derecede
uzak, belki muhal ve mümteni derecesinde olduğunu isbat eden çok bürhanlar,
Risale-i Nur'un eczalarında beyan edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o noktaların
tafsilatını o Risalelere havale edip, yalnız "Üç Nokta"sını burada
beyan edeceğiz.
sh: » (L: 302)
Birincisi:
Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerin âhirlerinde icmalen ve Yirminci Mektub'un
âhirinde tafsilen gâyet kat'î bürhanlar ile isbat etmişiz ki: Zat-ı Ferd ve
Ehad'in kudretine nisbeten en büyük şey'in îcadı, en küçük birşey gibi
kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi sühuletle halkeder. Binler haşrin
nümunelerini her baharda gözümüz önünde kolaylıkla îcad eder. Büyük bir ağacı,
küçük bir meyve gibi rahatça idare eder. Eğer müteaddid esbaba havale edilse,
herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkilatlı.. ve bir çiçek, bir bahar
kadar zahmetli ve suubetli olur. Evet nasılki bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi
bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa; o ordunun teçhizatı, âdeta bir
tek neferin teçhizatı gibi kolaylaşır. Eğer her neferin cihazatı ayrı ayrı
fabrikada yapılsa ve idare-i askeriyesi vahdetten kesrete girse; o vakit herbir
nefer, ordu kadar fabrikalar ister.
Aynen öyle
de eğer herşey Zat-ı Ferd ve Ehad'e verilse; bütün bir nev'in hadsiz efradı,
bir tek ferd gibi kolay olur. Eğer esbaba verilse; herbir ferd, o nev' kadar
müşkilatlı olur. Evet vahdet de, ferdiyet de; herşeyin o Zat-ı Vâhid'e
intisabıyla olur ve ona istinad eder. Ve bu istinad ve intisab ise; o şey için
hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit, küçük bir şey, o
intisab ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fevkinde
işler görebilir, neticeler verebilir. Ve çok kuvvetli olan Ferd ve Ehad'e
istinad ve intisab etmeyen bir şey, kendi şahsî kuvvetine göre, küçük işler
görebilir ve neticesi ona göre küçülür. Meselâ: Nasılki başıbozuk, gâyet cesur,
kuvvetli bir adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve belinde
taşımağa mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına karşı muvakkat dayanabilir.
Çünki şahsî kuvveti o kadar eser gösterebilir. Fakat, askerlik tezkeresiyle bir
kumandan-ı azama intisab ve istinad eden bir adam; kendi menabi-i kuvvetini ve
erzak deposunu kendisi çekmediği ve taşımağa mecbur olmadığı için, o intisab ve
istinad, onun için tükenmez bir kuvvet, bir hazine hükmüne geçtiğinden; mağlub
düşen düşman ordusunun bir müşirini, belki binler adamla beraber, o intisab
kuvvetiyle esir edebilir. Demek vahdette, ferdiyette; bir karınca bir
Firavun'u, bir sinek bir Nemrud'u, bir mikrop bir cebbarı o intisab kuvvetiyle
mağlub edebildiği gibi; nohût tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi dağ gibi
heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir. Evet nasılki bir kumandan-ı
azam, bir neferin imdadına bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle ve o neferin
arkasında bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle; o nefer, bir ordu kendisinin
arkasında manen bulunuyor gibi bir kuvvet-i maneviye ile pek büyük işlere,
kumandanı namına mazhar olur. Öyle de: Sultan-ı Ezelî, Ferd ve Ehad olduğundan
-hiçbir cihetle ihtiyaç yok, eğer faraza ihtiyaç olsa- herşeyin imdadına bütün
eşyayı gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinat ordusunu tahşid eder ve herbir
şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı
sh: » (L: 303)
bütün eşya -faraza eğer ihtiyaç olsa- o Kumandan-ı
Ferd'in kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer Ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu
kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukut eder; neticeleri dahi hiçe iner.
İşte
gözümüzle her vakit müşahede ettiğimiz bu çok harika eserlerin gâyet küçük
ehemmiyetsiz şeylerden tezahürü, bilbedahe Ferdiyet ve Ehadiyeti gösteriyor.
Yoksa herşeyin neticesi, meyvesi, eseri; o şeyin maddesi ve kuvveti gibi
küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz önündeki gâyet kıymetdar şeylerin gâyet
derecede ucuzluğu ve nihayet derecede mebzuliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi kırk
para ile alacağımız bir kavunu, bir narı; kırk bin lira ile de yiyemezdik. Evet
dünyadaki bütün sühulet, bütün ucuzluk, bütün mebzuliyet; vahdetten gelir ve
Ferdiyete şEhadet eder.
İkinci
Nokta: Mevcudat iki vecihle îcad ediliyor. Biri; "ibda' ve ihtira'"
tabîr edilen hiçten îcaddır. Diğeri; "inşa ve terkib" tabîr edilen
mevcud olan anasır ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücud vermektir. Eğer
cilve-i Ferdiyete ve sırr-ı Ehadiyete göre olsa, hadsiz derece bir sühulet,
belki vücub derecesinde bir kolaylık olur. Eğer Ferdiyete verilmezse, hadsiz
derece müşkil ve gayr-ı makul, belki imtina' derecesinde bir suubet olacak.
Halbuki kâinattaki mevcudat, nihayet derecede külfetsiz olarak ve sühuletle ve
kolaylıkla gâyet mükemmel bir surette vücuda gelmeleri, cilve-i Ferdiyeti
bilbedahe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zat-ı Ferd-i Zülcelâl'in
san'atı olduğunu isbat ediyor. Evet eğer bütün eşya Ferd-i Vâhid'e verilse, bir
kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihayetsiz kudretiyle hiçten
îcad eder ve ihatalı nihayetsiz ilmiyle herşeye mânevî bir kalıp hükmünde bir
mikdar tayin eder. Ve o âyine-i ilmindeki herşeyin suretine ve plânına göre
kolayca herbir şeyin zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman
vaziyetlerini muhafaza ederler. Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse
de, ilmî kanunların ve kudretin ihatalı düsturları cihetiyle; o zerreler,
kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile bağlanmaları haysiyetiyle muti' bir ordunun
neferatı gibi muntazaman kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile gelip o şeyin
vücudunu ihata eden kalıb-ı ilmî ve mikdar-ı kaderî içine girip kolayca vücudunu
teşkil ederler. Belki âyinedeki aksin fotoğraf vasıtasıyla kâğıt üstüne vücud-u
haricî giymesi veyahud görünmeyen bir yazı ile yazılan bir mektuba gösterici
maddeyi sürmekle görünmesi gibi, Ferd-i Vâhid'in ilm-i ezelîsinin âyinesinde
bulunan mahiyet-i eşya ve suver-i mevcudata gâyet sühuletle, kudret onlara
vücud-u haricî giydirir ve âlem-i mânâdan âlem-i zuhura getirir, gözlere
gösterir. Eğer Ferd-i Vâhid'e verilmezse, bir sineğin vücudunu rûy-i zeminin
etrafından ve anasırından gâyet hassas bir mizanla toplamak, âdeta yeryüzünü ve
unsurları eleyip her taraftan
sh: » (L: 304)
o mahsus
vücudun mahsus zerrelerini getirerek san'atlı vücudunda muntazam yerleştirmek
için maddî kalıb, belki âzaları adedince kalıblar bulunmak ve o vücuddaki
duygular ve ruh gibi ince, dakik, mânevî letaifi dahi mizan-ı mahsusla mânevî
âlemlerden celbetmek lâzım gelir.
İşte bu
surette bir sineğin îcadı, kâinat kadar müşkilatlı olur; yüz derece müşkil
müşkil içinde, belki muhal muhal içinde olacak. Çünki Hâlık-ı Ferd'den başka hiçbir
şey, hiçten ve ademden îcad edemediğine bütün ehl-i din ve ehl-i fen ittifak
ediyorlar. Öyle ise esbab ve tabîata havale edilse, herşeye, ekser eşyadan
toplamak suretiyle vücud verilebilir.
Üçüncü
Nokta: Eğer bütün eşya, bir Zat-ı Ferd-i Vâhid'e verilse, bir tek şey gibi
kolay olmasına; eğer esbaba ve tabîata havale edilse, bir tek şeyin vücudu,
umum eşya kadar müşkilatlı olduğuna işaret eden, başka Risalelerde izah edilen
bir iki temsili, muhtasaran beyan edeceğiz.
Meselâ:
Bir zabite, bin nefere ait vaziyet ve idare havale edilse ve bir nefer de on
zabitin idaresine verilse.. o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden on
derece daha müşkilatlı olur. Çünki ona emredenler, birbirine mani olurlar. Bir
keşmekeş ile o nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir taburdan
matlub vaziyet ve netice, birtek zabite havale edilse; külfetsiz, kolayca o
neticeyi istihsal eder ve o vaziyeti verebilir. Eğer o vaziyeti almayı ve o
neticeyi istihsal etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz, çavuşsuz neferata havale
edilse, o matlub vaziyeti ve neticeyi almak için çok karışıklık içinde
münakaşalarla ancak nâkıs bir sureti, müşkilatla tahsil edebilir.
İkinci
Temsil: Meselâ Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşlarını
durdurmak vaziyeti ve muallakta durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti
onlara kolayca verebilir. Eğer o vaziyete girmesi, taşlara havale edilse,
herbir taş umum taşlara hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olmak lâzım
gelir. Tâ ki, birbirine başbaşa verip, muallakta durabilsinler. O halde o
ustanın kolayca gördüğü işini görmek için yüz usta kadar, yüz derece işinden
daha ziyade işler görülecek, sonra o vaziyetler alınacak.
Üçüncü
Temsil: Meselâ Küre-i Arz, Zat-ı Ferd-i Vâhid'in bir memuru, bir neferi
olduğundan, yalnız o birtek nefer, o tek zatın tek emrini dinlediği için,
mevsimlerin husulü ve gece ve gündüz vakitlerinin vücudu ve semavattaki ulvî ve
haşmetli harekâtın zuhuru ve sinemavari semavî levhaların tebdili gibi
neticeleri istihsal için Arz gibi bir tek nefer, bir tek zatın bir tek emrini
almakla, o vazifenin neş'esinden gelen bir cazibe ile meczub mevlevî gibi semaa
kalkar, bütün o muhteşem neticelerin husulüne ve zuhuruna vesile olur. Güya o
tek nefer, kâinat yüzündeki muhte
sh: » (L: 305)
şem manevraya bir kumandanlık eder. Eğer
hâkimiyet-i uluhiyeti ve saltanat-ı Rubûbiyeti umum kâinatı ihata eden ve hüküm
ve emri umum mevcudata geçen bir Zat-ı Ferd'e verilmezse; o halde o neticeleri,
o semavî manevrayı ve arzî mevsimleri tahsil etmek için Küre-i Arz'dan bin defa
büyük milyonlarla yıldızlar ve küreler, milyonlar sene uzun bir mesafeyi her
yirmidört saatte, herbir senede gezmekle o neticeler gösterilebilir. İşte
Küre-i Arz gibi bir tek memur, meczub bir mevlevî gibi mihveri ve medârı
üstünde iki hareketle hasıl olan o haşmetli neticelerin husulü ise, vahdette ne
derece hadsiz sühulet olduğuna bir misal olması gibi, aynı neticeleri kazanmak
için milyonlar defa o hareketten daha müşkil ve hadsiz uzun yollar ile o
neticeleri kazanmak ne derece müşkilatlı, belki muhal olduğuna; şirk ve küfrün
yolunda ne derece muhaller, bâtıl şeyler bulunduğuna misaldir.
Esbaba
tapanların ve tabîatperestlerin cehâletlerine bu misal ile bak. Meselâ:
"Bir zat harika bir fabrikanın veya acib bir saatin veya muhteşem bir
sarayın veya mükemmel bir kitabın gâyet muntazam bir surette eczalarını,
çarklarını fevkalâde san'atıyla hazır ettikten sonra, kendisi kolayca o
eczaları terkib edip işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczaları kendi
kendine işlemek ve o usta yerine fabrikayı, sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak
için herbir cüz'ü, herbir çarkı, hatta kâğıdı, kalemi birer harika makine
hükmüne getiriyor. Ve teşhirini çok istediği bütün hünerlerini, kemalâtını
izhara vesile olan o üstadlığını ve san'atını onlara havale ediyor" diye
zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehâlet olduğunu anlarsın! Aynen öyle de;
esbaba ve tabîatlara îcad isnad edenler, muzaaf bir cehâlete düşerler. Çünki
tabîatların ve sebeblerin üstünde dahi gâyet muntazam bir eser-i san'at var;
onlar da sair mahlûkat gibi masnu'durlar. Onları öyle yapan zat, onların
neticelerini dahi yapar, beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde
ağacı o yapar; ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o îcad eder. Yoksa
ayrı ayrı tabîatların, sebeblerin vücuda gelmeleri için, yine muntazam başka
tabîatları, sebebleri isteyecekler. Ve hakeza gitgide nihayetsiz, mânâsız,
imkânsız bir silsile-i mevhumatı mevcud kabul etmek lâzım gelir. Bu ise,
cehâletlerin en antikasıdır.
Beşinci
İşaret: Çok yerlerde kat'î delillerle isbat etmişiz ki: Hâkimiyetin en esaslı
hâssası; istiklaldir, infiraddır. Hatta hâkimiyetin zaîf bir gölgesi; âciz
insanlarda dahi, istiklaliyetini muhafaza etmek için, gayrın müdahâlesini
şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının karışmasına müsaade etmez. Çok
padişahlar bu redd-i müdahâle haysiyetiyle masum evlâdlarını ve sevdiği
kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakikî hâkimiyetin en esaslı
hâssası ve infikak kabul etmez
sh: » (L: 306)
bir lâzımı
ve daimî bir muktezası; istiklaldir, infiraddır, gayrın müdahâlesini reddir.
İşte bu
çok esaslı hâssa içindir ki, Rubûbiyet-i mutlaka derecesindeki hâkimiyet-i
İlahiye, gâyet şiddetle şirki ve iştiraki ve müdahâle-i gayrı reddettiğinden,
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan dahi, gâyet hararetle ve şiddetle ve pek çok tekrar
ile tevhidi gösterip; şirki, iştiraki azîm tehdidlerle reddediyor.
İşte
Rubûbiyetteki hâkimiyet-i İlahiye, tevhid ve vahdeti kat'î bir surette iktiza
ettiği ve gâyet kuvvetli bir dâîyi ve gâyet şiddetli bir muktazîyi gösterdiği
gibi, kâinat yüzündeki nihayet derecede mükemmel ve mecmu-u kâinattan,
yıldızlardan tut tâ nebatat, hayvanat, maadin.. tâ cüz'iyat ve efrada ve
zerrelere kadar görünen intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmel; o ferdiyete, o
vahdete hiçbir cihetle şübhe getirmez bir şahid-i âdil, bir bürhan-ı bâhirdir.
Çünki gayrın müdahâlesi olsa, bu gâyet hassas nizam ve intizam ve müvazene-i
kâinat elbette bozulacaktı ve intizamsızlık eseri görünecekti. لَوْ
كَانَ
فِيهِمَا
آلِهَةٌ
اِلاَّ
اللّهُ لَفَسَدَتَا
âyetinin sırrıyla, bu harika mükemmel nizam-ı kâinat karışacaktı ve fesada
girecekti. Halbuki فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ
âyetiyle zerrattan tâ seyyarata, ferşten tâ arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve
noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden, gâyet parlak bir surette, bu
nizam-ı kâinat ve şu intizam-ı mahlûkat ve şu müvazene-i mevcudat, İsm-i
Ferd'in cilve-i azamını gösterip vahdete şEhadet eder. Hem cilve-i Ehadiyet
sırrıyla, en küçük bir zîhayat mahluk, kâinatın bir misal-i musaggarası ve
küçük bir fihristesi hükmünde olduğundan; o tek zîhayata sahib çıkan, bütün
kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan zat olabilir. Ve bir çekirdek, hilkatçe bir
ağaçtan geri olmadığı; ve bir ağaç, küçük bir kâinat hükmünde olduğu.. herbir
zîhayat dahi, küçük bir kâinat ve küçük bir âlem hükmünde olduğundan; bu sırr-ı
Ehadiyet cilvesi, şirk ve iştiraki muhal derecesine getiriyor.
Bu kâinat,
o sır ile; değil yalnız tecezzi kabul etmez bir külldür; belki mahiyetçe,
inkısam ve iştiraki ve tecezzisi imkânsız ve müteaddid elleri kabul etmez bir
küllî hükmüne geçtiğinden; ondaki herbir cüz, bir cüz'î ve bir ferdî hükmünde;
ve o küll dahi, bir küllî hükmünde olduğundan, hiçbir cihetle iştirakin imkânı
olmuyor. Bu İsm-i Ferd'in cilve-i azamı; hakikat-ı tevhidi, bu sırr-ı
Ehadiyetle bedahet derecesinde isbat ediyor.
sh: » (L: 307)
Evet
kâinatın enva'ları birbiri içine girift olması ve kenetleşmesi ve herbirinin
vazifesi umuma baktığı cihetle; kâinatı Rubûbiyet ve îcad noktasında tecezzi
kabul etmez bir küll hükmüne getirdiği misillü; kâinatta faaliyet gösteren
ef'al-i umumiye-i muhita dahi, birbirinin içinde tedahül cihetiyle, yâni meselâ
hayat vermek fiili içinde, aynı anda iaşe ve terzîk fiili görünüyor. Ve o iaşe,
ihya fiilleri içinde aynı zamanda o zîhayatın cesedini tanzim, teçhiz fiilleri
müşahede olunuyor. Ve o iaşe, ihya, tanzim, teçhiz fiilleri içinde; aynı
vakitte tasvir, terbiye ve tedbir fiilleri nazara çarpıyor. Ve hakeza.. böyle
muhit ve umumî ef'alin birbiri içine tedahülü ve girift olması.. ve ziyadaki
yedi renk gibi imtizaç belki ittihad etmesi haysiyetiyle ve o ef'alin herbiri
mahiyetçe bir birlik ve vahdet içinde ekser mevcudata ihatası ve şümulü.. ve
vahdanî birer fiil olduğundan, her halde fâilinin bir tek zat olması.. ve
herbiri umum kâinatı istila etmesi.. ve sair ef'al ile muavenetdarane birleşmesi
itibariyle, kâinatı tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne getirdiği gibi;
zîhayat mahlukların herbirisi, kâinatın bir çekirdeği, bir fihristesi, bir
nümunesi hükmünde olduğundan, kâinatı Rubûbiyet noktasında tecezzi ve inkısamı
imkân haricinde bir küllî hükmüne getirmiştir. Demek kâinat öyle bir külldür
ki; bir cüz'e Rab olmak, umum o külle Rab olmakla olur. Ve öyle bir küllîdir
ki; herbir cüz, bir ferd hükmüne geçip, bir tek ferde Rubûbiyetini
dinlettirmek, umum o küllîyi müsahhar etmekle olabilir.
Altıncı
İşaret: Ferdiyet-i Rabbaniye ve vahdet-i İlahiye, bütün kemalâtın (Haşiye)
medârı, esası olduğu ve kâinatın hilkatindeki hikmetlerin ve maksadların menşei
ve madeni olduğu gibi, zîşuur ve zîaklın, hususan insanların metalibinin ve
arzularının husul bulmasının menbaı ve çare-i yegânesidir. Eğer ferdiyet
olmazsa, beşerin bütün metalib ve arzuları sönecek. Hem hilkat-ı kâinatın
neticeleri hiçe inecek, hem mevcud ve muhakkak olan ekser kemalâtın in'idamına
vesile olacak. Meselâ: İnsanda en şedid ve sarsılmaz ve aşk derecesinde bir
arzu-yu beka var. Ve o matlabı vermek için, bütün kâinatı sırr-ı ferdiyetle
kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir
surette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir zat, o arzu-yu bekayı yerine getirebilir.
Ve bu arzu gibi, ebede uzanmış ve kâinatın etrafına yayılmış, beşerin binler ar
________________________________
(Haşiye):
Hatta hadsiz kemal ve cemal-i İlahînin tahakkukuna en zâhir bürhan ve en
kuvvetli bir delil, vahdettir. Çünki kâinatın sânii Vâhid-i Ehad bilinse, bütün
kâinattaki kemalât ve cemaller, o Sâni-i Vâhid'de bulunan kudsî kemalâtın ve
cemallerin gölgeleri ve cilveleri ve işaretleri ve tereşşuhatları olduğu
bilinecek. Yoksa kâinatın kemalâtı ve cemalleri, mahlûkata ve şuursuz bir kısım
esbaba ait kalacaktı. O vakit akl-ı beşer nazarında kemalât-ı İlahiyenin
hazine-i sermediyesi anahtarsız, meçhul kalırdı.
sh: » (L: 308)
zuları, sırr-ı ferdiyete ve hakikat-ı tevhide
bağlıdırlar. Eğer o ferdiyet olmazsa; onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve vahdetle
bütün kâinata birden tasarruf eden bir Zat-ı Ferd olmazsa, o matlablar yerine
gelmez. Faraza gelse de çok nâkıs olur.
İşte bu
sırr-ı azîm içindir ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, tevhid ve ferdiyeti pek çok
tekrar ile, kuvvetli bir hararetle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi;
bütün Enbiya ve asfiya ve evliya en büyük zevklerini ve saadetlerini; kelime-i
tevhid olan "Lâ İlahe İllâ Hu"da buluyorlar.
Yedinci
İşaret: İşte bu tevhid-i hakikîyi bütün meratibiyle en mükemmel bir surette
ders veren, isbat eden, ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Risaleti,
elbette o tevhidin kat'iyeti derecesinde sabit olmak lâzım gelir. Çünki madem
daire-i vücudun en büyük hakikatı olan tevhidi bütün hakaikıyla o zat ders
veriyor.. elbette tevhidi isbat eden bütün bürhanlar; dolayısıyla onun
Risaletini ve vazifesinin hakkaniyetini ve dâvâsının doğruluğunu dahi kat'î
isbat eder denilebilir. Evet böyle binler hakaik-i âliyeyi cem'eden, Ferdiyet
ve Vahdaniyeti hakkıyla keşfedip ders veren bir Risalet; gâyet kat'î bir
surette o tevhid, o Ferdiyetin muktezasıdır ve lâzımıdır. Onlar, onu her halde
isterler.
İşte o
vazifeyi tamtamına yerine getiren Zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
şahsiyet-i maneviyesinin derece-i ehemmiyetine ve ulviyetine ve bu kâinatın bir
güneşi olduğuna şEhadet eden pek çok delillerden, sebeblerden üç tanesini
nümune olarak beyan ediyoruz.
Birincisi:
Umum ümmet, umum asırlarda işledikleri umum hasenatın bir misli "Es-sebebü
ke-l fâil" sırrınca, Zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sahife-i
hasenatına geçtiği gibi; umum ümmet, her günde ettikleri salavat duasının kat'î
makbuliyeti cihetiyle, o hadsiz duaların iktiza ettikleri makam ve mertebeyi
düşünmekle, şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bu
kâinat içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşılır.
İkincisi:
Âlem-i İslâmın şecere-i kübrasının menşei, çekirdeği, hayatı, medârı olan
mahiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın fevkalâde istidad ve
cihazatıyla, âlem-i İslâmiyetin maneviyatını teşkil eden kudsî kelimatı,
tesbihatı, ibadatı en evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmaktan gelen
terakkiyat-ı ruhiyesini düşün; habibiyet derecesine çıkan ubûdiyet-i
Muhammediyenin (A.S.M.) velayeti, sair velayetlerden ne kadar yüksek olduğunu
anla!
sh: » (L: 309)
Bir zaman
bir tek tesbihin, bir tek namazda, Sahabelerin tarz-ı telakkisine yakın bir
surette bana inkişafı, bir ay kadar ibadet derecesinde ehemmiyetli göründü.
Sahabelerin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek bidayet-i İslâmiyede
kelimat-ı kudsiyenin verdiği feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği
haysiyetiyle başka bir letafeti, bir taraveti, bir lezzeti var ki; gaflet
perdesi altında mürur-u zamanla gizlenir, azalır, perdelenir. Zat-ı Muhammediye
(A.S.M.) ise, onları menba-ı hakikîsinden (Zat-ı Akdes'ten) turfanda, taze
olarak, fevkalâde istidadıyla almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binaen o zat;
bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibadeti kadar feyiz alabilir.
İşte bu
nokta-i nazardan Zat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, haddi ve nihayeti
olmayan meratib-i kemalâtta ne derece terakki ettiğini kıyas et.
Üçüncüsü:
Bu kâinatın Hâlıkı, bu kâinattaki bütün makasıdının en ehemmiyetli medârı nev-i
insan olduğundan ve bütün hitabat-ı Sübhaniyenin en anlayışlı bir muhatabı
nev-i beşer olduğundan; o nev-i beşer içinde en meşhur, en namdar ve âsârıyla
ve icraatıyla en mükemmel, en muhteşem ferd olan Zat-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) o
nev' namına, belki umum kâinat hesabına kendine muhatab eden Zat-ı Ferd-i
Zülcelâl, elbette onu hadsiz kemalâtta hadsiz feyzine mazhar etmiştir.
İşte bu üç
nokta gibi çok noktalar var. Kat'î bir surette isbat ederler ki; şahsiyet-i
maneviye-i Muhammediye (A.S.M.), kâinatın mânevî bir güneşi olduğu gibi, bu
kâinat denilen Kur'an-ı Kebir'in âyet-i kübrası ve o Furkan-ı Azam'ın ism-i azamı
ve İsm-i Ferd'in cilve-i azamının bir âyinesidir. Kâinatın umum zerratının umum
zamanlarındaki umum dakikalarının bütün âşirelerine darbedilip, hasıl-ı darb
adedince o Zat-ı Ahmediyeye salât ü selâm, nihayetsiz hazine-i Rahmetinden
inmesini, Zat-ı Ferd-i Ehad-i Samed'den niyaz ediyoruz!..
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesi
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ
رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى
اْلاَرْضَ
بَعْدَ
مَوْتِهَا
اِنَّ ذلِكَ
َلمُحْيِى
اْلمَوْتَى
وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
sh: » (L: 310)
âyet-i azîmenin ve اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ اْلحَىُّ الْقَيُّومُ لاَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَنَوْمٌ
âyet-i azîmin bir nüktesi ile, İsm-i Azam veyahud İsm-i Azam'ın iki ziyasından
bir ziyası veya altı nurundan bir nuru olan İsm-i Hayy'ın bir cilvesi, Şevval-i
Şerif'te, Eskişehir Hapishanesi'nde, uzaktan uzağa aklıma göründü. Vaktinde
kaydedilmedi. Ve çabuk o kudsî kuşu avlayamadık. Tebaud ettikten sonra, hiç
olmazsa bazı remizlerle o hakikat-ı ekberin ve nur-u azamın bazı şualarını
muhtasaran göstereceğiz.
Birinci
Remiz: İsm-i Hayy ve İsm-i Muhyî'nin bir cilve-i azamından olan "Hayat
nedir? Ve mahiyeti ve vazifesi nedir?" sualine karşı fihristevari cevap
şudur ki:
Hayat, şu
kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru..
hem en lâtif mayesi.. hem gâyet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel
meyvesi.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem en güzel zîneti..
hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihadı.. hem kemalâtının menşei.. hem
san'at ve mahiyetçe en harika bir zîruhu.. hem en küçük bir mahluku bir kâinat
hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikatı.. hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta
yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o
zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcudatla münasebetdar ve
küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mu'cize-i kudrettir. Hem en
büyük bir küll kadar -hayat ile- küçük bir cüz'ü büyülten ve bir ferdi dahi
küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve Rubûbiyet cihetinde kâinatı tecezzi ve
iştiraki ve inkısamı kabul etmez bir küll ve bir küllî hükmünde gösteren
fevkalâde harika bir san'at-ı İlahiyedir. Hem kâinatın mahiyetleri içinde Zat-ı
Hayy-ı Kayyum'un vücub-u vücuduna ve vahdetine ve Ehadiyetine şEhadet eden
bürhanların en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli.. hem masnuat-ı İlahiye
içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymetdar ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak
ve en manidar bir nakş-ı san'at-ı Rabbaniyedir. Hem sair mevcudatı kendine
hâdim ettiren nazenin, nazdar, nazik bir cilve-i Rahmet-i Rahmâniye
sh: » (L: 311)
dir. Hem şuunat-ı İlahiyenin gâyet câmi bir
âyinesidir. Hem Rahmân, Rezzak, Rahîm, Kerim, Hakîm gibi çok Esmâ-i hüsnanın
cilvelerini câmi ve rızk, hikmet, inayet, Rahmet gibi çok hakikatları kendine
tabî eden ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların menşei, madeni
bir acube-i hilkat-i Rabbaniyedir. Hem hayat, bu kâinatın tezgâh-ı azamında
öyle bir istihâle makinesidir ki, mütemadiyen her tarafta tasfiye yapıyor,
temizlendiriyor, terakki veriyor, nurlandırıyor.. Ve zerrat kafilelerine, güya
hayatın yuvası olan cesedi o zerrelere vazife görmek, nurlanmak, talimat yapmak
için bir misafirhane, bir mekteb, bir kışladır. Âdeta Zat-ı Hayy ve Muhyî, bu
makine-i hayat vasıtasıyla; bu karanlıklı ve fâni ve süfli olan âlem-i dünyayı
lâtifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, bâki bir âleme gitmeye
hazırlattırıyor. Hem hayatın iki yüzü, yâni mülk, melekût vecihleri parlaktır,
kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir. Onun için perdesiz, vasıtasız, doğrudan
doğruya dest-i kudret-i Rabbaniyeden çıktığını aşikâre göstermek için, sair
eşya gibi zâhirî esbabı hayattaki tasarrufat-ı kudrete perde edilmemiş bir
müstesna mahluktur. Hem hayatın hakikatı, altı erkân-ı îmaniyeye bakıp, manen
ve remzen isbat eder. Yâni: Hem Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-ı
sermediyesini, hem dâr-ı âhireti ve hayat-ı bâkiyesini, hem vücud-u melaike,
hem sair erkân-ı îmaniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-ı
nuraniyedir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en safi bir hülâsası olduğu
gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlahî ve hilkat-ı âlemin en mühim
neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı
azamdır.
İşte,
hayatın bu mezkûr yirmidokuz ehemmiyetli ve kıymetdar hassalarını ve ulvî ve
umumî vazifelerini nazara al. Sonra bak. Muhyî isminin arkasında, İsm-i Hayy'ın
azametini gör. Ve hayatın bu azametli hassaları ve meyveleri noktasından, İsm-i
Hayy nasıl bir İsm-i Azam olduğunu bil. Hem anla ki; bu hayat, madem kâinatın
en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdar meyvesidir; elbette bu
hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak
gerektir. Çünki ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği
vasıtasıyla neticesi,
sh: » (L: 312)
gelecek bir ağaçtır. Evet bu hayatın gayesi ve
neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayatı veren Zat-ı Hayy ve
Muhyî'ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet
ve hamd ve ibadet ise; hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir. Ve
bundan anla ki; bu hayatın gayesini "rahatça yaşamak ve gafletli
lezzetlenmek ve heveskârane nimetlenmektir" diyenler, gâyet çirkin bir
cehâletle; münkirane, belki de kâfirane, bu pek çok kıymetdar olan hayat
nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip, dehşetli
bir küfran-ı nimet ederler.
İkinci
Remiz: İsm-i Hayy'ın bir cilve-i azamı ve İsm-i Muhyî'nin bir tecelli-i eltafı
olan bu hayatın Birinci Remiz'deki fihristesi zikredilen bütün mertebeleri ve
vasıfları ve vazifeleri beyan etmek, o vasıflar adedince Risaleler yazmak lâzım
geldiğinden, Risale-i Nur'un eczalarında o vasıfların, o mertebelerin, o
vazifelerin bir kısmı izah edildiğinden, kısmen tafsilatı Risale-i Nur'a havale
edip, burada birkaç tanesine muhtasaran işaret edeceğiz.
İşte,
hayatın yirmidokuz hâssalarından yirmiüçüncü hâssasında şöyle denilmiştir ki:
Hayatın iki yüzü de şeffaf, kirsiz olduğundan, esbab-ı zâhiriye, ondaki
tasarrufat-ı kudret-i Rabbaniyeye perde edilmemiştir. Evet bu hassanın sırrı
şudur ki; kâinatta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır; ve
şerr ve çirkinlik gâyet cüz'îdir ve vâhid-i kıyasîdirler ki, güzellik ve iyilik
mertebelerini ve hakikatlarının tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle,
o şerr ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuurların nazar-ı
zâhirîsinde görünen zâhirî çirkinlik ve fenalık ve belâ ve musîbetten gelen
küsmekler ve şekvalar Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a teveccüh etmemek için; hem aklın
zâhirî nazarında hasis, pis görünen şeylerde, kudsî münezzeh olan kudretin
bizzat ve perdesiz onlar ile mübaşereti, kudretin izzetine münafî gelmemek
için, zâhirî esbablar o kudretin tasarrufatına perde edilmişler. O esbab ise;
îcad edemiyorlar, belki haksız olan şekvalara ve itirazlara hedef olmak ve
izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet-i kudreti muhafaza içindirler. Yirmiikinci
Söz'ün İkinci Makamının Mukaddemesinde beyan edildiği gibi; Hazret-i Azrail
(A.S.), kabz-ı ervâh vazifesi hususunda Cenab-ı Hakk'a münacat etmiş. Demiş:
"Senin kulların benden küsecekler." Cevapen ona denilmiş: "Senin
vazifen ile vefat edenlerin ortasında hastalıklar ve musîbetler perdesini
bırakacağım; vefat edenler sana değil, belki itiraz ve şekva oklarını o
perdelere atacaklar." Bu münacatın sırrına göre; ölümün ve vefatın ehl-i
îman hakkında hakikî güzel yüzünü görmeyen ve ondaki Rahmetin cilvesini
bilmeyenlerin küsmeleri ve itirazları Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a gitmemek için
Hazret-i Azrail'in (A.S.) vazifesi de bir perde olduğu gibi, sair esbablar
sh: » (L: 313)
dahi zâhirî perdedirler. Evet izzet-i azamet ister
ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.. fakat vahdet ve celal
ister ki; esbab, ellerini çeksinler tesir-i hakikîden... Fakat hayatın hem
zâhirî, hem bâtınî, hem mülk, hem melekût vecihleri kirsiz, noksansız, kusursuz
olduğundan; şekvaları ve itirazları davet edecek maddeler onda bulunmadığı
gibi, izzet ve kudsiyet-i kudrete münafî olacak pislik ve çirkinlik olmadığından,
doğrudan doğruya perdesiz olarak Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un "ihya edici, hayat
verici, diriltici" isminin eline teslim edilmişlerdir. Nur da öyledir,
vücud ve îcad da öyledir. Onun içindir ki; îcad ve halk doğrudan doğruya,
perdesiz, Zat-ı Zülcelâl'in kudretine bakar. Hatta yağmur bir nevi hayat ve
Rahmet olduğundan, vakt-i nüzulü bir muttarid kanuna tabî kılınmamış; tâ ki,
her vakt-i hacette eller dergâh-ı İlahiyeye Rahmet istemek için açılsın. Eğer
yağmur, Güneş'in tulûu gibi bir kanuna tabî olsaydı; o nimet-i hayatiye, her
vakit rica ile istenilmeyecekti.
Üçüncü
Remiz: Yirmidokuzuncu hassasında denilmiştir ki; kâinatın neticesi hayat olduğu
gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibadet dahi, kâinatın sebeb-i hilkati ve
ille-i gaiyesi ve maksud neticesidir. Evet bu kâinatın Sâni-i Hayy-ı Kayyum'u
bu kadar hadsiz envâ-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine
mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere karşı teşekkür ve sevdirmesine
mukabil sevmelerini ve kıymetdar san'atlarına mukabil medh ü sena etmelerini ve
evamir-i Rabbaniyesine karşı itaat ve ubûdiyetle mukabele edilmelerini ister.
İşte bu
sırr-ı Rubûbiyete göre teşekkür ve ubûdiyet, bütün envâ-ı hayatın ve
dolayısıyla bütün kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan pek çok hararetle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibadete
sevkediyor. Ve ibadet Cenab-ı Hakk'a mahsus ve şükür ona lâyık ve hamd ona
hastır diye çok tekrar ile beyan ediyor. Demek bu şükür ve ibadet doğrudan
doğruya Mâlik-i Hakikîsine gitmek lâzım olduğunu ifade için, hayatı bütün
şuunatıyla perdesiz kabza-i tasarrufunda tutmasına delâlet eden
وَهُوَ
الَّذِى
يُحْيِى
َوُيمِيتُ
وَلَهُ اخْتِلاَفُ
اللَّيْلِ
وَالنَّهَارِ
* هُوَ
الَّذِى
يُحْيِى
َوُيمِيتُ
فَاِذَا قَضَى
اَمْرًا
فَاِنَّمَا
يَقُولُ لَهُ
كُنْ
فَيَكُونُ * فَيُحْيِى
بِهِ
اْلاَرْضَ
بَعْدَ
مَوْتِهَا
gibi âyetler; pek sarih bir surette vasıtaları nefyedip, doğrudan doğruya
hayatı Hayy-ı Kayyum'un dest-i kudretine münhasıran veriyor. Evet minnetdarlık
ve teşekkürü davet eden ve muhabbet ve sena hissini tahrik eden, hayattan sonra
rızk ve şifa ve yağmur gibi vesile-i şükran şeyler
sh: » (L: 314)
dahi doğrudan doğruya Zat-ı Rezzak-ı Şâfi'ye ait olduğunu; esbab ve vesait
bir perde olduğunu هُوَ
الرَّزَّاقُ
ذُو
الْقُوَّةِ
اْلمَتِينُ * وَ
اِذَا
مَرِضْتُ
فَهُوَ
يَشْفِينِ * وَهُوَ
الَّذِى
يُنَزِّلُ
الْغَيْثَ
مِنْ بَعْدِ
مَا قَنَطُوا
gibi âyetler ile "Rızk, şifa ve yağmur, münhasıran Zat-ı Hayy-ı
Kayyum'un kudretine hastır." Perdesiz, ondan geldiğini ifade için kaide-i
nahviyece alâmet-i hasr ve tahsis olan هُوَ الَّذِى { هُوَ الرَّزَّاقُ ifade etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve tesiri halkeden
ancak o Şâfi-i Hakikî'dir.
Dördüncü Remiz: Hayatın yirmisekizinci hassasında beyan
edilmiştir ki; hayat, îmanın altı erkânına bakıp isbat ediyor; onların tahakkukuna
işaretler ediyor. Evet madem bu kâinatın en mühim neticesi ve mayesi ve
hikmet-i hilkatı hayattır; elbette o hakikat-ı âliye, bu fâni, kısacık, noksan,
elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki hayatın yirmidokuz
hassasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o
şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir;
taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdar olan dâr-ı saadetteki hayattır. Yoksa
bu hadsiz cihazat-ı mühimme ile teçhiz edilen hayat şeceresi; zîşuur hakkında,
hususan insan hakkında meyvesiz, faidesiz, hakikatsız olmak lâzım gelecek.. ve
sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu kâinatın
ve zîhayatın en mühim yüksek ve ehemmiyetli mahluku olan insan, serçe kuşundan
saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp en bedbaht, en zelil bir
bîçare olacak. Hem en kıymetdar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın
hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemadiyen
incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musîbetli bir belâ
olur. Bu ise, yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete îman
rüknünü kat'î isbat ediyor ve her baharda haşrin üçyüz binden ziyade
nümunelerini gözümüze gösteriyor. Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin
vatanında hayatına lâzım ve münasib bütün levazımatı ve cihazatı hikmet ve
inayet ve Rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hatta senin mîdenin beka
ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duasını bilen ve işiten
ve hadsiz leziz taamlarla o duanın kabulünü gösteren ve mîdeyi memnun eden bir
Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev-i
insanın
sh: » (L: 315)
en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım
esbabı ihzar etmesin ve nev-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve
umumî olan beka duasını hayat-ı uhreviyenin inşasıyla ve Cennet'in îcadıyla
kabul etmesin ve kâinatın en mühim mahluku, belki zeminin sultanı ve neticesi
olan nev-i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gâyet kuvvetli duasını
işitmeyip küçük bir mîde kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin, kemal-i
hikmetini ve nihayet Rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ!..
Hem hiç
kabil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin
ve derman versin ve nazını çeksin ve kemal-i itina ve ihtimam ile beslesin ve
ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve
sonra en büyük ve kıymetdar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadası gibi
yüksek sesini işitmesin ve onun çok ehemmiyetli beka duasını ve nazını ve
niyazını nazara almasın. Âdeta bir neferin kemal-i itina ile teçhizat ve
idaresini yapsın; ve muti' ve muhteşem orduya hiç bakmasın.. ve zerreyi görsün,
Güneş'i görmesin.. sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin?
Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ!..
Hem hiçbir
cihetle akıl kabul eder mi ki; hadsiz Rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede
şefkatli ve kendi san'atını çok sever ve kendini çok sevdirir ve kendini
sevenleri ziyade sever bir Zat-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyade kendini seven ve
sevimli ve sevilen ve Sâniini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zatı ve
cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile idam edip, kendinden o sevgili muhibbini ve
habibini ebedî bir surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide ederek sırr-ı
Rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Yüzbin defa hâşâ ve
kellâ!.. Bu kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemal-i mutlak ve umum mahlûkatı
sevindiren bir Rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u
mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette
nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
NETİCE:
Madem dünyada hayat var, elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve
hayatını sû-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede, hayat-ı
bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmenna.
Ve hem
nasılki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin Güneş'in akisleriyle parlamaları ve
denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyanın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri,
arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere âyinelik etmeleri
bilbedahe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek Güneş'in cilve-i
in'ikasıdırlar ve Güneş'in vücudunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık
parmaklarıyla ona işaret ediyorlar. Aynen öyle de: Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un Muhyî
isminin cilve-i azamı ile berrin yüzünde ve bahrin içinde zîhayatların kudret-i
İlahiye ile parlayıp, arkaların
sh: » (L: 316)
dan gelenlere yer vermek için "Ya Hayy!"
deyip perde-i gaybda gizlenmeleri; bir hayat-ı sermediye sahibi olan Zat-ı
Hayy-ı Kayyum'un hayatına ve vücub-u vücuduna şEhadetler, işaretler ettikleri
gibi.. umum mevcudatın tanziminde eseri görünen ilm-i İlahîye şEhadet eden
bütün deliller ve kâinata tasarruf eden kudreti isbat eden bütün bürhanlar ve
tanzim ve idare-i kâinatta hükümferma olan irade ve meşieti isbat eden bütün
hüccetler ve kelâm-ı Rabbanî ve vahy-i İlahînin medârı olan Risaletleri isbat
eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hakeza yedi sıfât-ı İlahiyeye şEhadet eden
bütün delail; bil'ittifak Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un hayatına delâlet, şEhadet,
işaret ediyorlar. Çünki nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da var; işitmek
varsa, hayatın alâmetidir; söylemek varsa, hayatın vücuduna işaret eder;
ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir.. aynen öyle de; bu kâinatta âsârıyla
vücudları muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şamile ve ilm-i
muhit gibi sıfatlar bütün delailleriyle Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un hayatına ve
vücub-u vücuduna şEhadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle ışıklandıran
ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerratıyla beraber hayatlandıran hayat-ı
sermediyesine şEhadet ederler.
Hem hayat,
"melaikeye îman" rüknüne dahi bakar, remzen isbat eder. Çünki madem
kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymetdarlığı
için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhanesini gelip geçen kafilelerle
şenlendiren zîhayatlardır.. ve madem Küre-i Arz bu kadar zîhayatın enva'ıyla
dolmuş ve mütemadiyen zîhayat enva'larını tecdid ve teksir etmek hikmetiyle her
vakit dolar boşanır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle
zîhayatlar halkedilerek bir mahşer-i huveynat oluyor.. ve madem hayatın
süzülmüş en safi hülâsası olan şuur ve akıl ve en lâtif ve sabit cevheri olan
ruh, bu Küre-i Arz'da gâyet kesretli bir surette halkolunuyorlar; âdeta Küre-i
Arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervâh ile ihya olup öyle şenlendirilmiş...
Elbette Küre-i Arz'dan daha lâtif, daha nuranî, daha büyük, daha ehemmiyetli
olan ecram-ı semaviye; ölü, câmid, hayatsız, şuursuz kalması imkân
haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdar
vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-ı semavatı gösterecek ve hitabat-ı
Sübhaniyeye mazhar olacak olan zîşuur, zîhayat ve semavata münasib sekeneler,
her halde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melaikelerdir.
Hem hayatın
sırr-ı mahiyeti "Peygamberlere İman" rüknüne bakıp remzen isbat eder.
Evet madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyum-u
Ezelî'nin bir cilve-i azamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san'at-ı ecmelidir.
Madem hayat-ı sermediye, Resullerin gönderilmesiyle ve Kitabların
indirilmesiyle kendini gösterir. Evet eğer Kitablar ve
sh: » (L: 317)
Peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez.
Nasılki bir adamın söylemesiyle, diri ve hayatdar olduğu anlaşılır; öyle de bu
kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir
ve nehyedip hitab eden bir zatın kelimatını, hitabatını gösterecek,
Peygamberler ve ellerinde nâzil olan Kitablardır. Elbette kâinattaki hayat,
kat'î bir surette Hayy-ı Ezelî'nin vücub-u vücuduna kat'î şEhadet ettiği gibi;
o hayat-ı ezeliyenin şuaatı, celevatı, münasebatı olan "İrsal-i
Rusül" ve "İnzal-i Kütüb" rükünlerine bakar, remzen isbat eder.
Ve bilhassa Risalet-i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy-i Kur'anî, hayatın ruhu ve
aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi, hakkaniyetleri kat'îdir
denilebilir.
Evet
nasılki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır.. ve şuur ve his dahi
hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır.. akıl dahi şuurdan ve histen
süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır.. ve ruh dahi, hayatın hâlis ve safi bir
cevheri ve sabit ve müstakil zatıdır; öyle de maddî ve mânevî hayat-ı
Muhammediye (A.S.M.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsat-ül
hülâsadır.. ve Risalet-i Muhammediye dahi (A.S.M.), kâinatın his ve şuur ve aklından
süzülmüş en safi hülâsasıdır, belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye
(A.S.M.), âsârının şEhadetiyle hayat-ı kâinatın hayatıdır.. ve Risalet-i
Muhammediye (A.S.M.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur.. ve vahy-i Kur'an
dahi, hayatdar hakaikının şEhadetiyle hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u
kâinatın aklıdır. Evet, evet, evet... Eğer kâinattan Risalet-i Muhammediyenin
(A.S.M.) nuru çıksa, gitse; kâinat vefat edecek.. eğer Kur'an gitse, kâinat
divane olacak ve Küre-i Arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış
olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.
Hem hayat,
"îman-ı bil'kader" rüknüne bakıyor, remzen isbat eder. Çünki madem
hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor ve vücudun neticesi ve
gayesidir ve Hâlık-ı Kâinat'ın en câmi âyinesidir ve faaliyet-i Rabbaniyenin en
mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi proğramı
hükmündedir. Elbette âlem-i gayb -yâni mazi, müstakbel- yâni geçmiş ve gelecek
mahlûkatın hayat-ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve malûmiyet ve
meşhudiyet ve taayyün ve evamir-i tekviniyeyi imtisale müheyya bir vaziyette
bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi
ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir
nevi hayata mazhardırlar. Belki ağacın kavanin-i hayatiyesinden daha ince
kavanin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün
bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara
bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve
kavanin-i hayatiyeye tabîdirler. Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve
budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var.
sh: » (L: 318)
Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden
müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlahiyede
muhtelif tavırları ile müteaddid vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil
eder. Ve vücud-u haricî gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir
cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o manidar ve canlı elvah-ı
kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nev'i olan âlem-i ervâh, ayn-ı hayat
ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zatları olan ervâh ile dolu olması,
elbette mazi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci
kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir
şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve manidar vaziyetleri ve canlı
meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı maneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet
hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu cilve-i hayat, elbette yalnız bu
âlem-i şEhadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u haricîye münhasır olamaz;
belki herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat
bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalâletin
gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş
birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı.
İşte
"kadere ve kazaya îman" rüknü dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla
anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yâni nasılki âlem-i şEhadet ve mevcud hazır eşya,
intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdarlıkları görünüyor, öyle de âlem-i
gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi manen hayatdar bir vücud-u
mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kaza ve Kader
vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.
Beşinci
Remiz: Hem hayatın onaltıncı hassasında denilmiş ki: Hayat birşeye girdiği
vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz' ise küll gibi, cüz'îye dahi
küllî gibi bir câmiiyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyeti var; âdeta umum
kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i
Ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir;
âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği
hükmüne geçiyor. Nasılki bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin
eseri olabilir; öyle de en küçük bir zîhayatı halkeden, elbette umum kâinatın
Hâlıkıdır.
İşte bu
hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr-ı Ehadiyeti kendinde gösterir. Yâni
nasılki azametli güneş, ziyasıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle güneşe mukabil
olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor.. öyle de; herbir
zîhayatta kâinatı ihata eden Esmâ ve sıfât-ı İlahiyenin cilveleri beraber onda
tecelli ediyor. Bu nokta-i nazardan ha
sh: » (L: 319)
yat; kâinatı, Rubûbiyet ve îcad cihetinde inkısam
ve tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne, belki iştiraki ve tecezzisi imkân
haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir. Evet seni yaratan, bütün nev-i
insanı yaratan zat olduğunu, bilbedahe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor.
Çünki mahiyet-i insaniye birdir, inkısamı gayr-ı mümkündür. Hem hayat
vasıtasıyla ecza-yı kâinat onun efradı hükmüne ve kâinat ise, nev'i hükmüne
geçer; Sikke-i Ehadiyeti mecmuunda gösterdiği gibi, herbir cüz'de dahi o
Sikke-i Ehadiyeti ve hâtem-i samediyeti göstererek şirk ve iştiraki her cihetle
tardeder.
Hem
hayatta san'at-ı Rabbaniyenin öyle fevkalâde harika mu'cizeleri var ki, bütün
kâinatı halkedemeyen bir zat, bir kudret; en küçük bir zîhayatı halkedemez.
Evet bir nohût tanesinde bütün Kur'anı yazar gibi; çamın gâyet küçük bir
tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve mukadderatını yazan kalem, elbette
semavatı yıldızlarla yazan kalem olabilir. Evet bir arının küçük kafasında
kâinat bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser enva'ıyla münasebetdar olacak
ve bal gibi bir hediye-i Rahmeti getirecek ve dünyaya geldiği günde şerait-i
hayatı bilecek derecede bir istidadı, bir kabiliyeti, bir cihazı derceden zat;
elbette bütün kâinatın Hâlıkı olabilir.
Elhasıl:
Hayat nasılki kâinatın yüzünde parlak bir Sikke-i tevhiddir ve herbir zîruh
dahi hayat noktasında bir Sikke-i Ehadiyettir ve hayatın herbir ferdinde
bulunan nakş-ı san'at, bir mühr-ü samediyettir ve zîhayatların adedince bu
kâinat mektubunu Zat-ı Hayy-ı Kayyum ve Vâhid-i Ehad namına hayatlarıyla imza
ediyorlar ve o mektubda tevhid mühürleri ve Ehadiyet hâtemleri ve samediyet
sikkeleridirler.. öyle de; hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab-ı kâinatta
birer mühr-ü vahdaniyet olduğu gibi, herbirinin yüzünde ve sîmâsında birer
hâtem-i Ehadiyet konulmuştur. Hem nasılki hayat, cüz'iyatı adedince ve zîhayat
efradı sayısınca Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un vahdetine şEhadet eden imzalar ve
mühürlerdir.. öyle de; ihya ve diriltmek fiili dahi, efradı adedince tevhide
imza basıyor. Meselâ: İhyanın bir ferdi olan ihya-yı Arz, güneş gibi parlak bir
şahid-i tevhiddir. Çünki baharda zeminin dirilmesinde ve ihyasında üçyüz bin
enva'ın ve her nev'in hadsiz efradı beraber, birbiri içinde, noksansız,
kusursuz, mükemmel, muntazam ihya edilir ve dirilirler. Evet böyle bir tek fiil
ile hadsiz muntazam fiilleri yapan, elbette bütün mahlûkatın Hâlıkıdır ve bütün
zîhayatları ihya eden Hayy-ı Kayyum'dur ve Rubûbiyetinde iştiraki mümkün
olmayan bir Vâhid-i Ehad'dir.
Şimdilik
hayatın hassalarından bu kadar az ve muhtasar yazıldı; başka hassaların beyanı
ve tafsilatını Risale-i Nur'a ve başka zamânâ havale ediyoruz.
sh: » (L: 320)
Hâtime
İsm-i azam
herkes için bir olmaz, belki ayrı ayrı oluyor. Meselâ İmam-ı Ali Radıyallahü
Anh'ın hakkında; "Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs" altı
isimdir. Ve İmam-ı Azam'ın ism-i azamı: "Hakem, Adl" iki isimdir. Ve
Gavs-ı Azam'ın ism-i azamı, "Ya Hayy!"dır. Ve İmam-ı Rabbanî'nin
ism-i azamı "Kayyum" ve hakeza.. pek çok zatlar daha başka isimleri,
ism-i azam görmüşlerdir.
Bu Beşinci
Nükte İsm-i Hayy hakkında olduğu münasebetiyle, hem teberrük, hem şahid, hem
delil, hem kudsî bir hüccet, hem kendimize bir dua, hem bu Risaleye bir hüsn-ü
hâtime olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşen-ül Kebir namındaki
münacat-ı azamında marifetullahta gâyet yüksek ve gâyet câmi derecede
marifetini göstererek böyle demiştir. Biz de hayalen o zamânâ gidip, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dediğine "Âmîn!" diyerek, aynı
münacatı kendimiz de söylüyor gibi, sada-yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm
ile deriz:
يَا
حَىُّ قَبْلَ
كُلِّ حَىٍّ { يَا حَىُّ
بَعْدَ كُلِّ
حَىٍّ * يَا حَيُّ
الَّذِى
لَيْسَ
كَمِثْلِهِ
حَىٌّ * يَا
حَىُّ
الَّذِى لاَ
يُشْبِهُهُ
شَيْءٌ * يَا حَىُّ
الَّذِى
لاَيَحْتَاجُ
اِلَى حَىٍّ * يَا حَىُّ
الَّذِى
لاَيُشَارِكُهُ
حَىٌّ * يَا حَىُّ
الَّذِى
يُمِيتُ
كُلَّ حَىٍّ * يَا حَىُّ
الَّذِى
يَرْزُقُ
كُلَّ حَىٍّ * يَا حَىُّ
الَّذِى
يُحْىِ
الْمَوْتَى * يَا حَىُّ
الَّذِى
لاَيَمُوتُ * سُبْحَانَكَ
يَا لاَاِلهَ
اِلاَّ
اَنْتَ اْلاَمَانُ
اْلاَمَانُ
نَجِّنَا
مِنَ النَّارِ
آمِينَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi
İsm-i
Kayyum'a bakar.
İsm-i
Hayy'ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi'nin bir zeyli olmuş; bu İsm-i Kayyum dahi,
Otuzuncu Söz'ün zeyli olması münasib görüldü.
İTİZAR: Bu
çok ehemmiyetli mes'eleler ve çok derin ve geniş İsm-i Kayyum'un cilve-i azamı,
hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lem'alar tarzında kalbe hûtur ettiğinden,
hem gâyet müşevveş ve acele ve ted
sh: » (L: 321)
kiksiz müsvedde halinde kaldığından elbette
tabîrat ve ifadelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar bulunacaktır.
Mes'elelerin güzelliklerine, benim kusurlarımı bağışlamalısınız.
İHTAR:
İsm-i azama ait nükteler, azamî bir surette geniş, hem gâyet derin olduğundan,
hususan İsm-i Kayyum'a ait mes'eleler ve bilhassa Birinci Şuaı (Haşiye)
maddiyyunlara baktığı için, daha ziyade derin gittiğinden, elbette her adam her
mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse
alabilir. "Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden
kaçırılmaz." kaidesiyle, "bu mânevî bahçenin bütün meyvelerini
koparamıyorum" diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa,
o kadar kârdır. İsm-i azama ait mes'elelerin ihata edilmeyecek derecede
genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan
İsm-i Hayy ve Kayyum'a ve bilhassa hayatın îman erkânına karşı remizlerine ve
bilhassa Kaza ve Kader rüknüne hayatın işaretine ve İsm-i Kayyum'un Birinci
Şuaına herkesin fikri yetişmez, fakat hissesiz de kalmaz; belki herhalde
îmanını kuvvetlendirir. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan îmanın kuvvetleşmesi
ehemmiyeti çok azîmdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir
hazinedir. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: "Bir küçük mes'ele-i
îmaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere
müreccahtır."
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ
كُلِّ شَيْءٍ * لَهُ
مَقَالِيدُ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ * وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
عِنْدَنَا
خَزَائِنُهُ * مَا
مِنْ
دَابَّةٍ
اِلاَّ هُوَ
آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
gibi kayyumiyet-i İlahiyyeye işaret eden âyetlerin
bir nüktesi ve ism-i azam veyahud ism-i azamın iki ziyasından ikinci ziyası
veyahud ism-i azamın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyum isminin bir cilve-i
azamı, Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir hapishanesindeki
müsaadesizliğim cihetiyle o nur-u azamı elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim,
fakat Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.), Kaside-i Ercuze'sinde "Sekine"
nam-ı âlîsiyle beyan ettiği ism-i azam ve Celcelutiye'sinde pek muhteşem
isimlerle ism-i azam içinde bulunan o altı ismi en azam, en ehemmiyetli tuttuğu
için ve onların bahsi içinde kerametkârane bize teselli verdiği için bu İsm-i
Kayyum'a dahi, evvelki beş Esmâ gibi, hiç olmazsa muhtasar bir surette
"Beş Şua" ile, o nur-u azama işaret edeceğiz.
____________________________
(Haşiye):
Bu Risaleyi okuyan eğer mütefennin değilse, Birinci Şuaı okumasın veya âhirde
okusun; ikinciden başlasın.
sh: » (L: 322)
Birinci
Şua: Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyum'dur. Yâni bizatihi kaimdir, daimdir,
bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur.
Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse, kâinat
mahvolur. Hem o Zat-ı Zülcelâl'in kayyumiyetiyle beraber Kur'an-ı Azîmüşşan'da
ferman ettiği gibi لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ
dür. Yâni ne zatında, ne sıfâtında, ne ef'alinde nazîri yoktur, misli olmaz,
şebihi yoktur, şeriki olmaz. Evet bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve
keyfiyatıyla kabza-i Rubûbiyetinde tutup, bir hane ve bir saray hükmünde
kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zat-ı Akdes'e misil ve
mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir. Evet bir zat ki, ona yıldızların îcadı
zerreler kadar kolay gele.. ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine
müsahhar ola.. ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani
olmaya.. ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola.. ve bütün sesleri
birden işite.. ve umumun hadsiz hacatını birden yapabile.. ve kâinatın
mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şEhadetiyle hiçbir şey, hiçbir
hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya.. ve hiçbir mekânda olmadığı
halde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve herşey
ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise herşeye nihayet derecede yakın
olabilen bir Zat-ı Hayy-ı Kayyum-u Zülcelâl'in elbette hiçbir cihetle misli,
nazîri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız mesel ve
temsil suretinde şuunat-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur'daki bütün
temsilât ve teşbihat, bu mesel ve temsil nev'indendirler. İşte böyle misilsiz
ve Vâcib-ül Vücud ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzisi ve
inkısamı her cihetle muhal ve tegayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi
imkân haricinde olan bir Zat-ı Akdes'in kâinat safahatında ve tabakat-ı
mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini ayn-ı Zat-ı Akdes tevehhüm
ederek bir kısım mahlûkatına uluhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalâlet insanların
bir kısmı, o Zat-ı Zülcelâl'in bazı eserlerini tabîata isnad etmişler. Halbuki
Risale-i Nur'un müteaddid yerlerinde kat'î bürhanlarla isbat edilmiş ki: Tabîat
bir san'at-ı İlahiyedir, Sâni olmaz.. bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz..
bir nakıştır, nakkaş olamaz.. bir defterdir, defterdar olmaz.. bir kanundur,
kudret olmaz.. bir mistardır, masdar olmaz.. bir kabildir, münfail olur; fâil
olmaz.. bir nizamdır, nâzım olamaz.. bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz.
Farz-ı muhal
olarak en küçük bir zîhayat mahluk tabîata havale edilse, "bunu yap"
denilse; Risale-i Nur'un çok yerlerinde kat'î bürhanlarla isbat edildiği gibi,
o küçük zîhayatın âzaları ve cihazatları adedince
sh: » (L: 323)
kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ
ki, tabîat o işi görebilsin.
Hem
maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama
içinde hallakıyet-i İlahiyenin ve kudret-i Rabbaniyenin bir cilve-i azamını
hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o
kudret-i samedaniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare
edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek,
zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlahiyeyi isnad etmeye başlamışlar.
Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehâlet olabilir mi ki, mekândan
münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin îcadında herşeyi görecek,
bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve
eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinde
çalkanan zerrata ve harekâtına vermek, ne kadar cahilane ve hurafetkârane bir
fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu
herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i
mutlakaya düşmüşler; yâni bir tek ilahı kabul etmedikleri için, nihayetsiz
ilahları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni bir tek Zat-ı Akdes'in hassası ve
lâzım-ı zatîsi olan ezeliyeti ve hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına
sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini,
belki uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar...
İşte sen
gel, echeliyetin nihayetsiz derecesine bak! Evet zerrelerdeki cilve ise;
zerreler taifesini Vâcib-ül Vücud'un havliyle, kudretiyle, emriyle muntazam ve
muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir saniye o Kumandan-ı Azam'ın
emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli câmid, şuursuz taife, başıbozuklar
hükmüne gelecekler; belki bütün bütün mahvolacaklar.
Hem
insanların bir kısmı güya daha ileri görüyor gibi, daha ziyade cahilane bir
dalâletle Sâni-i Zülcelâl'in gâyet lâtif, nazenin, muti, müsahhar bir sahife-i
icraatı ve emirlerinin bir vasıta-i nakliyatı ve zaîf bir perde-i tasarrufatı
ve lâtif bir midad (mürekkeb)-ı kitabeti ve en nazenin bir hulle-i îcadatı ve
bir maye-i masnuatı ve bir mezraa-i hububatı olan "esîr" maddesini,
cilve-i Rubûbiyetine âyinedarlık ettiği için masdar ve fâil tevehhüm etmişler.
Bu acib cehâlet, hadsiz muhalleri istilzam ediyor. Çünki esîr maddesi, maddiyyunları
boğduran zerrat maddesinden daha lâtif ve eski hükemanın saplandığı heyula
fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuursuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz
bir surette tecezzi ve inkısam eden ve nâkillik ve infial hassasıyla ve
vazifesiyle teçhiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha
küçük olan zerrelerine; herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir
ihtiyar
sh: » (L: 324)
ve bir iktidar ile vücud bulan fiilleri, eserleri
isnad etmek, esîrin zerreleri adedince yanlıştır. Evet mevcudatta görünen
fiil-i îcad öyle bir keyfiyettedir ki; herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser
eşyayı ve belki umum kâinatı görecek, bilecek ve kâinata karşı o zîhayatın
münasebatını tanıyacak, temin edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor
ki, maddî ve ihatasız olan esbabın hiçbir cihetle fiili olmaz. Evet -sırr-ı
Kayyumiyetle- en cüz'î bir fiil-i îcadî, doğrudan doğruya bütün kâinat
Hâlıkının fiili olduğuna delâlet eden bir sırr-ı azamı taşıyor. Evet meselâ bir
arının îcadına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hâlık-ı Kâinat'a
hususiyetini gösteriyor.
Birincisi:
O arının bütün emsalinin bütün zeminde, aynı zamanda aynı fiile mazhariyetleri
gösteriyor ki: Bu cüz'î ve hususî fiil ise, ihatalı rûy-i zemini kaplamış bir
fiilin bir ucudur. Öyle ise; o büyük fiilin fâili ve o fiilin sahibi kim ise, o
cüz'î fiil dahi onundur.
İkinci
cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o
arının şerait-i hayatiyesini ve cihazatını ve kâinatla münasebatını temin
edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o
cüz'î fiili yapan zatın, ekser kâinata hükmü geçmekle ancak o fiili öyle
mükemmel yapabilir.
Demek en
cüz'î fiil, iki cihetle Hâlık-ı Külli Şey'e has olduğunu gösterir.
En ziyade
cây-ı dikkat ve cây-ı hayret şudur ki: Vücudun en kuvvetli mertebesi olan
"vücub"un ve vücudun en sebatlı derecesi olan "maddeden
tecerrüd"ün ve vücudun zevalden en uzak tavrı olan "mekândan
münezzehiyet"in ve vücudun en sağlam ve tegayyürden ve ademden en mukaddes
sıfatı olan "vahdet"in sahibi olan Zat-ı Vâcib-ül Vücud'un en has
hâssası ve lâzım-ı zatîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti; vücudun en zaîf
mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir, mütehavvil tavrı ve en
ziyade mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî madde olan esîr ve
zerrat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnad etmek ve onları ezelî
tasavvur etmek ve kısmen âsâr-ı İlahiyenin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm
etmek, ne kadar hilaf-ı hakikat ve vakıa muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir
fikir olduğu, Risale-i Nur'un müteaddid cüz'lerinde kat'î bürhanlarla
gösterilmiştir.
İkinci
Şua: "İki Mes'ele"dir.
Birinci
Mes'ele: İsm-i Kayyum'un bir cilve-i azamına işaret eden
لاَ
تَاْخُذُهُ
سِنَةٌ
وَلاَنَوْمٌ * مَا مِنْ
دَابَّةٍ
اِلاَّ هُوَ
آخِذٌ
بِنَاصِيَتِهَا
* لَهُ
مَقَالِيدُ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ
sh:
» (L: 325)
gibi âyetlerin işaret ettiği hakikat-ı azamın bir
vechi şudur ki: Şu kâinattaki ecram-ı semaviyenin kıyamları, devamları,
bekaları; sırr-ı Kayyumiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i Kayyumiyet bir dakikada
yüzünü çevirse, bir kısmı Küre-i Arz'dan bin defa büyük milyonlarla küreler,
feza-yı gayr-ı mütenahî boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe
dökülecekler. Nasılki meselâ: Havada -tayyareler yerinde- binler muhteşem
kasırları kemal-i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zatın kayyumiyet
iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizam ve devamları ile ölçülür.. öyle
de: O Zat-ı Kayyum-u Zülcelâl'in madde-i esîriye içinde hadsiz ecram-ı
semaviyeye nihayet derecede intizam ve mizan içinde sırr-ı kayyumiyetle bir
kıyam, bir beka, bir devam vererek, bazısı Küre-i Arz'dan bin ve bir kısmı bir
milyon defa büyük milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinadsız, boşlukta
durdurmakla beraber, herbirini bir vazife ile tavzif edip gâyet muhteşem bir
ordu şeklinde "Emr-i Kün Feyekûn"den gelen fermanlara kemal-i
inkıyadla itaat ettirmesi, İsm-i Kayyum'un azamî cilvesine bir ölçü olduğu
gibi, herbir mevcudun zerreleri dahi, yıldızlar gibi sırr-ı kayyumiyetle kaim
ve o sır ile beka ve devam ediyorlar. Evet bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin
herbir âzaya mahsus bir heyet ile küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi
akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhafaza edip dağılmamaları ve
muntazaman durmaları, bilbedahe kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr-ı
kayyumiyetle olduğundan; herbir cesed muntazam bir tabur, herbir nevi muntazam
bir ordu hükmünde olarak bütün zîhayat ve mürekkebatın zemin yüzünde ve
yıldızların feza âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz
dilleriyle sırr-ı kayyumiyeti ilân ederler.
İkinci
Mes'ele: Eşyanın sırr-ı kayyumiyetle münasebetdar faidelerinin ve hikmetlerinin
bir kısmına işaret etmeyi, bu makam iktiza ediyor.
Evet
herşeyin hikmet-i vücudu ve gaye-i fıtratı ve faide-i hilkatı ve netice-i
hayatı üçer nevidir:
Birinci
nevi, kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci
nevi, daha mühimdir ki: Herşey, umum zîşuur mütalaa edebilecek ve Fâtır-ı
Zülcelâl'in cilve-i Esmâsını bildirecek birer âyet, birer mektub, birer kitab,
birer kaside hükmünde olarak mânâlarını hadsiz okuyucularına ifade etmesidir.
Üçüncü
nevi ise, Sâni-i Zülcelâl'e aittir, ona bakar. Herşeyin faidesi ve neticesi
kendine bakan bir ise, Sâni-i Zülcelâl'e bakan yüzlerdir ki, Sâni-i Zülcelâl
kendi acaib-i san'atını kendisi temaşa eder; kendi cilve-i Esmâsına, kendi
masnuatında bakar. Bu azamî üçüncü nevide, bir saniye kadar yaşamak kâfidir.
sh: » (L: 326)
Hem
herşeyin vücudunu iktiza eden bir sırr-ı kayyumiyet var ki, Üçüncü Şua'da izah
edilecek.
Bir zaman
tılsım-ı kâinat ve muamma-yı hilkat cilvesiyle mevcudatın hikmetlerine ve
faidelerine baktım, dedim: "Acaba bu eşya neden böyle kendini
gösteriyorlar, çabuk kaybolup gidiyorlar?" Onların şahsına bakıyorum;
muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye temaşagâha
gönderilmiş. Halbuki bir iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup;
faidesiz boşuboşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksad
nedir? diye çok merak ediyordum. O zaman mevcudatın, hususan zîhayatın dünya dershanesine
gelmelerinin mühim bir hikmetini lütf-u İlahî ile buldum. O da şudur: Herşey,
hususan zîhayat, gâyet manidar bir kelime, bir mektub, bir kaside-i Rabbanîdir;
bir ilânname-i İlahîdir. Umum zîşuurun mütalaasına mazhar olduktan ve hadsiz
mütalaacılara mânâsını ifade ettikten sonra, lafzı ve hurufu hükmündeki suret-i
cismaniyesi kaybolur... Bir sene kadar bu hikmet bana kâfi geldi. Bir sene
sonra masnuatta ve bilhassa zîhayatlarda bulunan çok harika ve pek ince
san'atın mu'cizeleri inkişaf etti. Anladım ki: Bu çok ince ve çok harika olan
dekaik-ı san'at, yalnız zîşuurların nazarlarına ifade-i mânâ için değildir.
Gerçi herbir mevcudu, hadsiz zîşuurlar mütalaa edebilir. Fakat hem onların
mütalaası mahduddur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekaik-ı san'atına nüfuz
edemezler. Demek zîhayatların en mühim netice-i hilkatı ve en büyük gaye-i
fıtratı, Zat-ı Kayyum-u Ezelî'nin kendi nazarına, kendi acaib-i san'atını ve
verdiği rahîmane hediyelerini ve ihsanlarını arzetmektir. Bu gaye ise, çok
zaman bana kanaat verdi ve ondan anladım ki: Her mevcudda, hususan zîhayatlarda
hadsiz dekaik-ı san'at bulunması, Zat-ı Kayyum-u Ezelî'nin nazarına arzetmek,
yâni Zat-ı Kayyum-u Ezelî kendi san'atını kendisi temaşa etmek olan hikmet-i
hilkat, o büyük masarife kâfi geliyordu. Bir zaman sonra gördüm ki: Mevcudatın
şahıslarında ve suretlerindeki dekaik-ı san'at devam etmiyor; gâyet sür'atle
tazeleniyor, tebeddül ediyor; nihayetsiz bir faaliyet ve bir hallakıyet içinde
tahavvül ediyorlar. Bu hallakıyet ve bu faaliyetin hikmeti elbette o faaliyet
derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr
iki hikmet kâfi gelmemeye başladılar, noksan kaldılar. Gâyet merak ile ayrı bir
hikmeti aramaya ve taharriye başladım. Bir zaman sonra, lillahilhamd Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan'ın feyzi ile, sırr-ı kayyumiyet noktasında azîm hadsiz bir
hikmet, bir gaye göründü. Ve onun ile "tılsım-ı kâinat" ve
"muamma-yı hilkat" tabîr edilen bir sırr-ı İlahî anlaşıldı.
(Yirmidördüncü Mektub'da tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız icmalen
iki-üç noktasını Üçüncü Şua'da zikredeceğiz.) Evet sırr-ı kayyumiyetin
sh: » (L: 327)
cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcudatı
ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada اَللَّهُ الّذِى رَفَعَ السّموَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا
sırrıyla durdurup, kıyam ve beka verip, umumunu böyle sırr-ı kayyumiyetin
tecellisine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa; hiçbir şey kendi
başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.
Hem
nasılki bütün mevcudat, vücudları ve kıyamları ve bekaları cihetinde Kayyum-u
Zülcelâl'e dayanıyorlar; kıyamları onunladır.. öyle de: Mevcudatın keyfiyat ve
ahvalinde binler silsilelerin; (temsilde hata olmasın) telefon, telgraf
silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyumiyette وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ
sırrıyla, uçları bağlıdır. Eğer o nuranî nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i
akılca muhal ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek; belki,
mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ: Bu
şey (hıfz veya nur veya vücud veya rızık gibi) bir cihette buna dayanır, bu da
ötekine, o da ona.. gitgide herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.
İşte, bütün böyle silsilelerin müntehaları, elbette sırr-ı kayyumiyettir.
Sırr-ı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak
rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyumiyete
bakar.
Üçüncü
Şua:
كُلَّ
يَوْمٍ هُوَ
فِى شَاْنٍ * فَعّالٌ
لِمَا
يُرِيدُ * يَخْلُقُ
مَا يَشَاءُ * بِيَدِهِ
مَلَكُوتُ
كُلِّ شَيْءٍ * فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ
رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى
اْلاَرْضَ
بَعْدَ
مَوْتِهَا
gibi âyetlerin işaret ettikleri hallakıyet-i
İlahiye ve faaliyet-i Rabbaniye içindeki sırr-ı kayyumiyetin bir derece inkişafına,
bir iki mukaddeme ile işaret edeceğiz.
Birincisi:
Şu kâinata baktığımız vakit görüyoruz ki: Zaman seylinde mütemadiyen çalkanan
ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı, bir saniyede
gelir, der-akab kaybolur. Bir taifesi, bir dakikada gelir, geçer. Bir nev'i,
bir saat âlem-i şEhadete uğrar, âlem-i
sh: » (L: 328)
gayba
girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir
kısmı da asırlarda bu âlem-i şEhadete gelip, konup; vazife görüp gidiyorlar. Bu
hayret verici seyahat ve seyeran-ı mevcudat, o sefer ve seyelan-ı mahlûkat öyle
bir intizam ve mizan ve hikmetle sevk ve
idare edilir ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basirane,
hakîmane, müdebbirane kumandanlık ediyor ki; bütün akıllar faraza ittihad edip
bir tek akıl olsa, o hakîmane idarenin künhüne yetişemez ve kusur bulup tenkid
edemez.
İşte bu
hallakıyet-i Rabbaniyenin içinde; o sevimli ve sevdiği masnuatın hususan
zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem-i gayba gönderiyor, hiçbirine nefes
aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor, mütemadiyen bu misafirhane-i
âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor; kalem-i kaza ve kader,
Küre-i Arz'ı yazar bozar tahtası gibi yaparak يُحْيِى وَ يُمِيتُ
cilveleriyle mütemadiyen Küre-i Arz'da yazılarını yazar ve o yazıları
tazelendirir, tebdil eder.
İşte bu
faaliyet-i Rabbaniyenin ve bu hallakıyet-i İlahiyenin bir sırr-ı hikmeti ve
esaslı bir muktazîsi ve bir sebeb-i dâîsi, üç mühim şubeye ayrılan hadsiz,
nihayetsiz bir hikmettir. O hikmetin
birinci şubesi şudur ki: Faaliyetin her nev'i cüz'î olsun, küllî olsun bir
lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı
lezzettir. Belki faaliyet, ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürüdür ve ayn-ı elem
olan ademden tebaud ile silkinmesidir. Evet her kabiliyet sahibi, bir
faaliyetle kabiliyetinin inkişafını lezzetle takib eder. Herbir istidadın
faaliyetle tezahür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir.
Herbir kemal sahibi, faaliyetle kemalâtının tezahürünü lezzetle takib eder.
Madem herbir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır
ve faaliyet dahi, bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde daimî ve ezelî bir
hayattan neş'et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri
görünüyor ve o cilveler gösteriyor ki, kendini böyle sevdiren ve seven ve
şefkat edip lütuflarda bulunan zatın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna
münasib o hayat-ı sermediyenin muktezası olarak hadsiz derecede (tabîrde hata
olmasın) bir aşk-ı lahûtî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi
şuunat-ı kudsiye o Hayat-ı Akdes'te var ki, o şuunat böyle hadsiz faaliyetle ve
nihayetsiz bir hallakıyetle kâinatı daima tazelendiriyor, çalkalandırıyor,
değiştiriyor.
Sırr-ı
kayyumiyete bakan hadsiz faaliyet-i İlahiyedeki hikmetin ikinci şubesi: Esmâ-i
İlahiyeye bakar. Malûmdur ki herbir cemal sahibi, kendi cemalini görmek ve
göstermek ister; herbir hüner sahibi,
sh: » (L: 329)
kendi
hünerini teşhir ve ilân etmekle nazar-ı dikkati celbetmek ister ve sever; ve
hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mânâ, meydana çıkmak ve
müşterileri bulmak ister ve sever. Madem bu esaslı kaideler, herşeyde
derecesine göre cereyan ediyor; elbette Cemil-i Mutlak olan Zat-ı Kayyum-u
Zülcelâl'in binbir Esmâ-i hüsnasından herbir ismin, kâinatın şEhadetiyle ve
cilvelerinin delâletiyle ve nakışlarının işaretiyle, her birisinin herbir
mertebesinde hakikî bir hüsün, hakikî bir kemal, hakikî bir cemal ve gâyet
güzel bir hakikat, belki herbir ismin herbir mertebesinde hadsiz envâ-ı hüsünle
hadsiz hakaik-i cemile vardır. Madem bu Esmânın kudsî cemallerini irae eden
âyineleri ve güzel nakışlarını gösteren levhaları ve güzel hakikatlarını ifade
eden sahifeleri, bu mevcudattır ve bu kâinattır. Elbette o daimî ve bâki Esmâ,
hadsiz cilvelerini ve nihayetsiz manidar nakışlarını ve kitablarını; hem
müsemmaları olan Zat-ı Kayyum-u Zülcelâl'in nazar-ı müşahedesine, hem hadd ü
hesaba gelmeyen zîruh ve zîşuur mahlûkatın nazar-ı mütalaasına göstermek ve
nihayetli mahdud bir şeyden nihayetsiz levhaları ve bir tek şahıstan pek çok
şahısları ve bir hakikattan pek kesretli hakikatları göstermek için, o aşk-ı
mukaddes-i İlahîye istinaden ve o sırr-ı kayyumiyete binaen, kâinatı umumen ve
mütemadiyen cilveleriyle tazelendiriyorlar, değiştiriyorlar.
Dördüncü
Şua:
Kâinattaki
hayret-nüma faaliyet-i daimenin hikmetinin üçüncü şubesi şudur ki: Herbir
merhamet sahibi, başkasını memnun etmekten mesrur olur; herbir şefkat sahibi,
başkasını mesrur etmekten memnun olur; herbir muhabbet sahibi, sevindirmeye
lâyık mahlukları sevindirmekle sevinir; herbir âlîcenab zat, başkasını mes'ud
etmekle lezzet alır; herbir adil zat, ihkak-ı hak etmek ve müstehaklara ceza
vermekte hukuk sahiblerini minnetdar etmekle keyiflenir; hüner sahibi herbir
san'atkâr, san'atını teşhir etmekle ve san'atının tasavvur ettiği tarzda
işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.
İşte bu
mezkûr düsturların herbiri birer kaide-i esasiyedir ki, kâinatta ve âlem-i
insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin Esmâ-i İlahiyede cereyan
ettiklerini gösteren üç misal, Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfında izah
edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münasib olduğundan, deriz:
Nasılki
meselâ gâyet merhametli, sehavetli, gâyet kerim âlîcenab bir zat, fıtratındaki
âlî seciyelerin muktezasıyla büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir
insanları bindirip, gâyet mükemmel ziyafetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri
memnun ederek denizlerde Arz'ın et
sh: » (L: 330)
rafında gezdirir ve kendisi de onların üstünde,
onları mesrurane temaşa ederek o muhtaçların minnetdarlıklarından lezzet alır
ve onların telezzüzlerinden mesrur olur ve onların keyiflerinden sevinir,
iftihar eder. Madem böyle bir tevziat memuru hükmünde olan bir insan, böyle
cüz'î bir ziyafet vermekten bu derece memnun ve mesrur olursa.. elbette bütün
hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve ruhları, bir sefine-i
Rahmânî olan Küre-i Arz gemisine bindirerek; rûy-i zemini, envâ-ı mat'umatla ve
bütün duyguların ezvak ve erzakıyla doldurulmuş bir sofra-i Rabbaniye şeklinde
onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnetdar ve mesrur mahlûkatını
aktar-ı kâinatta seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları
mesrur etmekle beraber, dâr-ı bekada Cennetlerinden herbirini ziyafet-i daime
için birer sofra yapan Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a ait olarak o mahlûkatın
teşekkürlerinden ve minnetdarlıklarından ve mesruriyetlerinden ve
sevinçlerinden gelen ve tabîrinde âciz olduğumuz ve me'zun olmadığımız şuunat-ı
İlahiyeyi, "memnuniyet-i mukaddese" "iftihar-ı kudsî" ve
"lezzet-i mukaddese" gibi isimlerle işaret edilen maânî-i
Rubûbiyettir ki, bu daimî faaliyeti ve mütemadi hallakıyeti iktiza eder.
Hem meselâ
bir mâhir san'atkâr, plâksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi
konuşsa, işlese; san'atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur; kendi
kendine "Mâşâallah" der. Madem îcadsız ve sûrî bir küçük san'at,
san'atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa,
elbette bu mevcudatın Sâni-i Hakîm'i, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin
enva'ıyla sada veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir musikî-i
İlahiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber, kâinatın herbir nev'ini,
herbir âlemini ayrı bir san'atla ve ayrı san'at mu'cizeleriyle göstererek
zîhayatların kafalarında birer fonoğraf, birer fotoğraf birer telgraf gibi çok
makineleri, hatta en küçük bir kafada dahi yapmakla beraber herbir insan
kafasına, değil yalnız plâksız fonoğraf, birer âyinesiz fotoğraf, bir telsiz
telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha harika, her insanın kafasında öyle bir
makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen
iftihar-ı kudsî ve memnuniyet-i mukaddese gibi mânâları ve Rubûbiyetin bu
nev'inden olan ulvî şuunatı; elbette ve herhalde bu faaliyet-i daimeyi istilzam
eder.
Hem meselâ
bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla
ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu
hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve
adâletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan, elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil
olan Zat-ı Hayy-ı Kayyu
sh: » (L: 331)
m'un bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara
"hukuk-u hayat" tabîr edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve
hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle.. ve zaîfleri kavîlerin
şerrinden Rahîmane himaye etmekle.. ve umum zîhayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak
etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr-ı adâletin
icrasından olmakla.. ve bilhassa mahkeme-i kübra-yı haşirde adâlet-i ekberin
tecellisinden hasıl olan ve tabîrinde âciz olduğumuz şuunat-ı Rabbaniye ve
maânî-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.
İşte bu üç
misal gibi; Esmâ-i hüsnanın umumunda, herbirisi bu faaliyet-i daimede böyle kudsî
bazı şuunat-ı İlahiyeye medâr olduklarından, hallakıyet-i daimeyi iktiza
ederler. Hem madem her kabiliyet, herbir istidad, inbisat ve inkişaf edip
semere vermekle bir ferahlık, bir genişlik, bir lezzet verir.. hem madem her
vazifedar, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir
rahatlık, bir memnuniyet hisseder.. ve madem bir tek tohumdan bir çok meyveleri
almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sahiblerine çok sevinçli bir
hâlettir, bir ticarettir. Elbette bütün mahlûkattaki hadsiz istidadları inkişaf
ettiren ve bütün mahlûkatını kıymetdar vazifelerde istihdam ettikten sonra
terakkivari terhis ettiren, yâni unsurları, madenler mertebesine; madenleri,
nebatlar hayatına; nebatları, rızık vasıtasıyla hayvanların derece-i hayatına;
ve hayvanları insanların şuurkârane olan yüksek hayatına çıkarıyor.
İşte
herbir zîhayatın zâhirî bir vücudunun zevaliyle; (Yirmidördüncü Mektub'da izah
edildiği gibi) ruhu, mahiyeti, hüviyeti, sureti gibi pek çok vücudlarını
arkasında bıraktıran ve yerinde vazife başına geçiren faaliyet-i daime ve
hallakıyet-i Rabbaniyeden neş'et eden maânî-i kudsiyenin ve Rubûbiyet-i
İlahiyyenin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Mühim bir
suale kat'î bir cevap: Ehl-i dalâletten bir kısmı diyorlar ki: "Kâinatı
bir faaliyet-i daime ile tağyir ve tebdil eden zatın, elbette kendisinin de
mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir."
Elcevap:
Hâşâ!.. Yüzbin defa hâşâ!.. Yerdeki âyinelerin tegayyürü, gökteki Güneş'in
tegayyürünü değil, bilakis cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî,
ebedî, sermedî, her cihetçe kemal-i mutlakta ve istiğna-yı mutlakta, maddeden
mücerred, mekândan, kayıddan, imkândan münezzeh, müberra, muallâ olan bir Zat-ı
Akdes'in tegayyürü ve tebeddülü muhaldir. Kâinatın tegayyürü, onun tegayyürüne
değil, belki adem-i tegayyürüne ve gayr-ı mütehavvil olduğuna delildir. Çünki:
müteaddid
sh: » (L: 332)
şeyleri
intizamla daimî tağyir ve tahrik eden bir zat, mütegayyir olmamak ve hareket
etmemek lâzım gelir. Meselâ; sen çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları
çevirdiğin ve daimî intizamla tahrik edip vaziyetler verdiğin vakit, senin
yerinde durup tegayyür ve hareket etmemekliğin gerektir. Yoksa o intizamı
bozacaksın.
Meşhurdur
ki: İntizamla tahrik eden, hareket etmemek ve devam ile tağyir eden, mütegayyir
olmamak gerektir; tâ ki o iş intizamla devam etsin.
Sâniyen:
Tegayyür ve tebeddül; hudûstan ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve
ihtiyaçtan ve maddîlikten ve imkândan ileri geliyor. Zat-ı Akdes ise hem kadîm,
hem her cihetçe kemal-i mutlakta, hem istiğna-yı mutlakta, hem maddeden
mücerred, hem Vâcib-ül Vücud olduğundan; elbette tegayyür ve tebeddülü
muhaldir, mümkün değildir.
Beşinci
Şua: İki mes'eledir:
Birinci
Mes'elesi: İsm-i Kayyum'un cilve-i azamını görmek istersek, hayalimizi bütün
kâinatı temaşa edecek; biri, en uzak şeyleri; diğeri, en küçük zerreleri
gösterecek iki dürbin yapıp birinci dürbinle bakıyoruz, görüyoruz ki: İsm-i
Kayyum'un cilvesiyle, Küre-i Arz'dan bin defa büyük milyonlar küreler,
yıldızlar, direksiz olarak havadan daha lâtif olan madde-i esîriye içinde
kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor. Sonra o hayalin
hurdebini olan ikinci dürbünüyle, küçük zerratı görecek bir suretle bakıyoruz.
O sırr-ı kayyumiyetle, zîhayat mahlûkat-ı Arziyenin herbirinin zerrat-ı
vücudiyeleri, yıldızlar gibi muntazam bir vaziyet alıp hareket ediyorlar ve
vazifeler görüyorlar. Hususan zîhayatın kanındaki "küreyvat-ı hamra ve
beyza" tabîr ettikleri zerrelerden teşekkül eden küçücük kütleleri, seyyar
yıldızlar gibi, mevlevîvari iki hareket-i muntazama ile hareket ediyorlar
görüyoruz.
Bir
hülâsat-ül hülâsa: (Haşiye) İsm-i azamın altı ismi, ziyadaki yedi renk gibi
imtizac ederek teşkil ettikleri ziya-yı kudsiyeye bakmak için, bir hülâsanın
zikri münasibdir. Şöyle ki:
Bütün
kâinatın mevcudatını böyle durduran, beka ve kıyam veren, İsm-i Kayyum'un bu
cilve-i azamının arkasından bak: İsm-i Hayy'ın cilve-i azamı, o bütün
mevcudat-ı zîhayatı cilvesiyle şu'lelendirmiş, kâinatı nurlandırmış, bütün
zîhayat mevcudatı cilvesiyle yaldızlıyor. Şimdi bak:
________________________________
(Haşiye) :
Otuzuncu Lem'anın altı Risaleciğinin esası ve mevzuu ve ism-i azamının sırrını
taşıyan altı mukaddes isimlerin gâyet kısa bir hülâsalarıdır.
sh: » (L: 333)
İsm-i Hayy'ın arkasında İsm-i Ferd'in cilve-i
azamı, bütün kâinatı enva'ıyla, eczasıyla bir vahdet içine alıyor; herşeyin
alnına bir Sikke-i vahdet koyuyor; her şeyin yüzüne bir hâtem-i Ehadiyet
basıyor; nihayetsiz ve hadsiz dillerle cilvesini ilân ettiriyor. Şimdi İsm-i
Ferd'in arkasından İsm-i Hakem'in cilve-i azamına bak ki; yıldızlardan
zerrelere kadar, hayalin iki dürbünüyle temaşa ettiğimiz mevcudatın
herbirisini, cüz'î olsun, küllî olsun, en büyük daireden en küçük daireye
kadar, herbirine lâyık ve münasib olarak meyvedar bir nizam ve hikmetli bir
intizam ve semeredar bir insicam içine almış, bütün mevcudatı süslendirmiş,
yaldızlandırmış. Sonra İsm-i Hakem'in cilve-i azamı arkasından bak ki, İsm-i
Adl'in cilve-i azamıyla (İkinci Nükte'de izah edildiği vechile) bütün kâinatı
mevcudatıyla, faaliyet-i daime içinde öyle hayretengiz mizanlarla, ölçülerle,
tartılarla idare eder ki; ecram-ı semaviyeden biri, bir saniye de müvazenesini
kaybetse; yâni İsm-i Adl'in cilvesi altından çıksa, yıldızlar içinde bir herc ü
merce, bir kıyamet kopmasına sebebiyet verecek. İşte bütün mevcudatın daire-i
azamı, Kehkeşan'dan yâni Samanyolu tabîr edilen mıntıka-i kübradan tut, tâ kan
içindeki küreyvat-ı hamra ve beyzanın daire-i hareketlerine kadar herbir
dairesini, herbir mevcudunu hassas bir mizan, bir ölçü ile biçilmiş bir şekil
ve bir vaziyetle baştan başa yıldızlar ordusundan, tâ zerreler ordusuna kadar
bütün mevcudatın "Emr-i Kün Feyekûn"den gelen emirlere kemal-i
müsahhariyetle itaat ettiklerini gösteriyor. Şimdi İsm-i Adl'in cilve-i azamı arkasından
(Birinci Nükte'de izah edildiği gibi) İsm-i Kuddüs'ün cilve-i azamına bak ki;
kâinatın bütün mevcudatını öyle temiz, pâk, sâfi, güzel, süslü, berrak yapar
gösterir ki; bütün kâinata ve bütün mevcudata Cemil-i Mutlak'ın hadsiz derecede
cemal-i zatîsine lâyık ve nihayetsiz güzel olan Esmâ-i hüsnasına münasib olacak
güzel âyineler şeklini vermiştir.
Elhasıl:
İsm-i azamın bu altı ismi ve altı nuru, kâinatı ve mevcudatı ayrı ayrı güzel
renklerde, çeşit çeşit nakışlarda, başka başka zînetlerde bulunan yaldızlı perdeler
içinde mevcudatı sarmıştır.
Beşinci
Şua'nın İkinci Mes'elesi: Kâinata tecelli eden kayyumiyetin cilvesi, vâhidiyet
ve celal noktasında olduğu gibi, kâinatın merkezi ve medârı ve zîşuur meyvesi
olan insanda dahi, kayyumiyetin cilvesi Ehadiyet ve cemal noktasında tezahürü
var. Yâni nasılki kâinat sırr-ı kayyumiyetle kaimdir.. öyle de İsm-i Kayyum'un
mazhar-ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinat kıyam bulur; yâni kâinatın
ekser hikmetleri, maslahatları, gayeleri insana baktığı için, güya insandaki
cilve-i kayyumiyet, kâinata bir direktir. Evet Zat-ı Hayy-ı Kayyum, bu kâinatta
insanı irade etmiş ve kâinatı onun için yaratmış denilebilir. Çünki in
sh: » (L: 334)
san, câmiiyet-i tâmme ile bütün Esmâ-i İlahiyeyi
anlar, zevkeder. Hususan rızktaki zevk cihetiyle pek çok Esmâ-i hüsnayı anlar.
Halbuki melaikeler, onları o zevk ile bilemezler.
İşte
insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki: Zat-ı Hayy-ı Kayyum, insana bütün
Esmâsını ihsas etmek ve bütün envâ-ı ihsanatını tattırmak için öyle iştihalı
bir mîde vermiş ki, o mîdenin geniş sofrasını hadsiz envâ-ı mat'umatıyla
kerîmane doldurmuş. Hem bu maddî mîde gibi hayatı da bir mîde yapmış. O hayat
mîdesine duygular, eller hükmünde gâyet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat
ise, duyguları vasıtasıyla, o sofra-i nimetten her çeşit istifadeler ile,
teşekküratın her nev'ini yapar. Ve bu hayat mîdesinden sonra bir insaniyet
mîdesini vermiş ki, o mîde, hayattan daha geniş bir dairede rızk ve nimet
ister. Akıl ve fikir ve hayal, o mîdenin elleri hükmünde, semavat ve zemin
genişliğinde, o sofra-i Rahmetten istifade edip şükreder. Ve insaniyet
mîdesinden sonra hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve
îman akidelerini, çok rızk ister bir mânevî mîde hükmüne getirip, onun rızk
sofrasının dairesini mümkinat dairesinin haricinde genişletip, Esmâ-i İlahiyeyi
de içine alır kılmıştır ki, o mîde ile İsm-i Rahmân'ı ve İsm-i Hakîm'i en büyük
bir zevk-i rızkî ile hisseder. "Elhamdülillahi alâ Rahmâniyyetihi ve alâ
Hakîmiyyetihi" der ve hakeza.. bu mânevî mîde-i kübra ile hadsiz nimet-i
İlahiyeden istifade edebilir ve bilhassa o mîdedeki muhabbet-i İlahiye zevkinin
daha başka bir dairesi var.
İşte Zat-ı
Hayy-ı Kayyum, insanı bütün kâinata bir merkez, bir medâr yaparak, kâinat kadar
geniş bir sofra-i nimet insana açtığının ve kâinatı insana müsahhar ettiğinin
ve kâinatın insan ile mazhar olduğu sırr-ı kayyumiyetle bir cihette kaim
olduğunun hikmeti ise, insanın mühim üç vazifesidir.
Birincisi:
Kâinatta münteşir bütün envâ-ı nimeti insanla tanzim etmek ve insanın menfaatı
ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim eder, nimetlerin iplerinin uçlarını insanın
başına bağlar, Rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine insanı bir liste hükmüne
getirir.
İkinci
Vazifesi: Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un hitabatına, insan câmiiyeti haysiyetiyle en
mükemmel muhatab olmak ve hayretkârane san'atlarını takdir ve tahsin etmekle en
yüksek sesli bir dellâl olmak ve şuurdarane teşekküratın bütün enva'ıyla, bütün
envâ-ı nimetine ve çeşit çeşit hadsiz ihsanatına şükür ve hamd ü sena etmektir.
Üçüncü Vazifesi:
Hayatı ile, üç cihetle Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a ve şuunatına ve sıfât-ı muhitasına
âyinedarlık etmektir.
sh: » (L: 335)
Birinci
Vecih: İnsan kendi acz-i mutlakıyla, Hâlıkının kudret-i mutlakasını ve
derecatını; ve aczin dereceleriyle, kudretin mertebelerini hissetmektir. Ve
fakr-ı mutlakıyla Rahmetini ve Rahmetinin derecelerini idrak etmek ve zaafıyla
onun kuvvetini anlamaktır. Ve hakeza.. noksan sıfatlarıyla Hâlıkının evsaf-ı
kemaline mikyasvari âyine olmak. Gecede nurun daha ziyade parlamasına nazaran,
gece zulmetinin elektrik lâmbalarını göstermeğe mükemmel bir âyine olduğu gibi,
insan dahi böyle nâkıs sıfatlarıyla kemalât-ı İlahiyeye âyinedarlık eder.
İkinci
Vecih: İnsan, cüz'î iradesiyle ve azıcık ilmiyle ve küçücük kudretiyle ve
zâhirî mâlikiyetiyle ve hanesini bina etmesiyle, bu kâinat ustasının
mâlikiyetini ve san'atını ve iradesini ve kudretini ve ilmini, kâinatın
büyüklüğü nisbetinde anlar, âyinedarlık eder.
Üçüncü
Vecih'teki âyinedarlığın iki yüzü var:
Birisi,
Esmâ-i İlahiyenin ayrı ayrı nakışlarını kendinde göstermektir. Âdeta insan,
câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musaggarası hükmünde
olup, umum Esmânın nakışlarını gösteriyor.
İkinci
yüzü, şuunat-ı İlahiyeye âyinedarlık eder. Yâni kendi hayatıyla Zat-ı Hayy-ı
Kayyum'un hayatına işaret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem' ve
basar gibi duyguların vasıtasıyla, Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un sem' ve basar gibi
sıfatlarına âyinedarlık eder, bildirir.
Hem insan
hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassasiyet suretinde galeyan
eden ve kesretli bir surette olan çok ince hayatî duygular, mânâlar ve hisler
vasıtasıyla, Zat-ı Hayy-ı Kayyum'un şuunat-ı kudsiyesine âyinedarlık eder.
Meselâ: O hassasiyet içinde; sevmek, iftihar etmek, memnun olmak, mesrur olmak,
müferrah olmak gibi mânâlar ile Zat-ı Akdes'in kudsiyetine ve gına-yı mutlakına
münasib ve lâyık olmak şartıyla, o neviden olan şuunatına âyinedarlık eder. Hem insan, nasılki hayat-ı câmiasıyla
Zat-ı Zülcelâl'in sıfât ve şuunatına bir mikyas-ı marifettir ve cilve-i
Esmâsına bir fihristedir ve şuurlu bir âyinedir.. ve hakeza çok cihetlerle
Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a âyinedarlık eder. Öyle de: İnsan, şu kâinatın
hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir
mizandır.
Meselâ: Kâinatta Levh-i Mahfuz'un gâyet kat'î
bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hâfızadır ve âlem-i
misalin vücuduna kat'î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir (Haşiye) ve
kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve nümunesi, insandaki kuvvelerdir ve
lâtifelerdir ve ha
_________________________________
(Haşiye):
Evet nasılki insanın anasırları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri, taş ve
kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından; ve bedeninde cereyan eden kan ve
gözünden, kulağından burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın
çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret
ediyorlar. Aynen öyle de; insanın ruhu âlem-i ervâhtan ve hâfızaları Levh-i
Mahfuz'dan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden.. ve hâkeza herbir cihazı
bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'î şEhadet ederler.
sh: » (L: 336)
keza... İnsan, küçük bir mikyasta, kâinattaki
hakaik-i îmaniyeyi şuhud derecesinde gösterebilir.
İşte
insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemal-i bâkiye
âyinedir, kemal-i sermedîye dellâl-ı mazhardır ve Rahmet-i ebediyeye muhtac-ı
müteşekkirdir. Madem cemal, kemal, Rahmet bâkidirler ve sermedîdirler; elbette
o cemal-i bâkinin âyine-i müştakı ve o kemal-i sermedînin dellâl-ı âşıkı ve o
Rahmet-i ebediyenin muhtac-ı müteşekkiri olan insan, bâki kalmak için, bir
dâr-ı bekaya girecek ve o bâkilere refakat için ebede gidecek ve o ebedî cemal
ve o sermedî kemal ve daimî Rahmete, ebed-ül âbâdda refakat etmek gerektir,
lâzımdır. Çünki ebedî bir cemal, fâni bir müştaka ve zâil bir dosta razı olmaz.
Çünki cemal, kendini sevdiği için, sevmesine mukabil muhabbet ister. Zeval ve
fena ise, o muhabbeti adavete kalbeder, çevirir. Eğer insan ebede gidip bâki
kalmazsa, fıtratındaki cemal-i sermedîye karşı olan esaslı muhabbet yerine
adavet bulunacaktır. Onuncu Söz'ün haşiyesinde beyan edildiği gibi: Bir zaman
bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden
adavete dönüyor ve diyor ki: "Tuh!.. Ne kadar çirkindir" diyerek,
kendine teselli vermek için cemalinden küsüyor, cemalini inkâr ediyor. Evet
insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyahût tutamadığı
şeylerin adavetkârane kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister. Madem
bütün kâinatın şEhadetiyle Mahbub-u Hakikî ve Cemil-i Mutlak, bütün güzel
Esmâ-i hüsnasıyla kendini insana sevdiriyor ve insanların kendini sevmelerini
istiyor; elbette ve her halde, kendisinin hem mahbubu, hem habibi olan insana
fıtrî bir adaveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek.. ve fıtraten
en ziyade sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesna mahluku
olan insanın fıtratına bütün bütün zıd olarak bir gizli adaveti, insanın ruhuna
vermeyecek. Çünki insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir Cemal-i
Mutlak'tan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını; ancak ona adavetle, ondan
küsmekle ve onu inkâr etmekle tedavi edebilir. İşte kâfirlerin Allah'ın düşmanı
olması, bu noktadan ileri geliyor. Öyle ise, herhalde o Cemal-i Ezelî,
kendisinin âyine-i müştakı olan insan ile ebed-ül âbâd yolunda seyahatında
beraber bulunmak için, alâküllihal bir dâr-ı bekada bir hayat-ı bâkiyeye insanı
mazhar edecek. Evet madem insan fıtraten bir Cemal-i Bâki'ye müştak ve muhib
bir surette halkedilmiştir.. ve madem bâki bir cemal, zâil bir müştaka razı
olamaz.. ve madem insan bilmediği veya yetişemediği veya tutamadığı bir
maksuddan gelen hüzün ve elemden teselli bulmak için, o maksudun kusurunu
bulmakla, belki gizli adavet etmekle kendini teskin eder.. ve madem bu kâinat,
insan için halkedilmiş ve insan ise marifet ve muhabbet-i İlahiyye
sh: » (L: 337)
için
yaratılmış.. ve madem bu kâinatın Hâlıkı, Esmâsıyla sermedîdir.. ve madem
Esmâlarının cilveleri daim ve bâki ve ebedî olacaktır; elbette ve herhalde
insan, bir dâr-ı bekaya gidecek ve bir hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaktır. Ve
insanın kıymetini ve vazifelerini ve kemalâtını bildiren rehber-i azam ve
insan-ı ekmel olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insana dair beyan
ettiğimiz bütün kemalâtı ve vazifeleri en ekmel bir surette kendinde ve dininde
göstermesiyle gösteriyor ki: Nasıl kâinat insan için yaratılmış ve kâinattan
maksud ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksud ve en
kıymetdar müntehab ve en parlak âyine-i Ehad ve Samed, elbette Ahmed-i
Muhammed'dir.
عَلَيْهِ
وَ عَلَى
آلِهِ
الصَّلاَةُ و
السَّلاَمُ
بِعَدَدِ
حَسَنَاتِ
اُمَّتِهِ
يَا اَللّهُ
يَا رَحْمنُ
يَا رَحِيمُ
يَا فَرْدُ يَا
حَىُّ يَا
قَيُّومُ يَا
حَكَمُ يَا
عَدْلُ يَا
قُدُّوسُ
نَسْئَلُكَ
بِحَقِّ
فُرْقَانِكَ
الْحَكِيمِ
وَبِحُرْمَةِ
حَبِيبِكَ
اْلاَكْرَمِ وَبِحَقِّ
اَسْمَائِكَ
الْحُسْنَى
وَبِحُرْمَةِ
اِسْمِكَ
اْلاَعْظَمِ
اِحْفَظْنَا
مِنْ شَرِّ
النَّفْسِ
وَالشَّيْطَانِ
وَمِنْ شَرِّ
الْجِنِّ
وَاْلاِنْسَانِ
آمِينَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ