Yirmialtıncı Lem'a
İhtiyarlar Lem'ası
(Yirmialtı rica ve ziya-yı teselliyi
câmidir.)
İHTAR:
Herbir "rica"nın başında mânevî derdimi gâyet elîm ve sizi müteessir
edecek derecede yazdığımın sebebi: Kur'an-ı Hakîm'den gelen ilâcın fevkalâde
tesirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu Lem'a, üç dört cihetle hüsn-ü
ifadeyi muhafaza edememiş.
Birincisi:
Sergüzeşt-i hayatıma ait olduğu için, o zamanlara hayalen gidip o hâlette
yazıldığından; ifade, intizamını muhafaza edemedi.
İkincisi:
Sabah namazından sonra gâyet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem sür'ate
mecburiyet tahtında yazıldığından ifadede müşevveşiyet düşmüş.
Üçüncüsü:
Yanımda daim yazacak bulunmadığından, yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nur'a
ait dört beş vazifesi olmakla, tashihatına tam vakit bulamadığımızdan
intizamsız kaldı.
Dördüncüsü:
Te'lifin akabinde ikimiz de yorgun olarak, mânâyı dikkatle düşünemeyerek, gâyet
sathî bir tashihle iktifa edildiğinden, tarz-ı ifadede elbette kusurlar
bulunacak. Âlîcenab ihtiyarlardan, ifadedeki kusurlarıma nazar-ı müsamaha ile
bakmak; ve Rahmet-i İlahiye boş olarak döndürmediği mübarek ihtiyarlar,
ellerini dergâh-ı İlahiyeye açtıkları vakit bizi de dualarında dâhil etsinler.
بِسْمِ اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
كهيعص
*ذِكْرُ
رَحْمَتِ
رَبِّكَ
عَبْدَهُ زَكَرِيَّا*
اِذْْ نَادَى
رَبَّهُ
نِدَاءً خَفِيّاً
*قَالَ رَبِّ
اِنّىِ
وَهَنَ
الْعَظْمُ
مِنّىِ
وَاشْتَعَلَ
الرَّاْسُ
شَيْبًا وَلَمْ
اَكُنْ
بِدُعَائِكَ
رَبِّ
شَقِيّاً*
sh:
» (L:210)
Şu Lem'a yirmialtı rîcadır.
BİRİNCİ
RİCA: Ey sinn-i kemale gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler!
Ben de sizin gibi ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında arasıra bulduğum ricaları ve
o ricalardaki teselli nuruna sizi de teşrik etmek arzusuyla, başımdan geçen
bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziya ve rastgeldiğim rica kapıları, elbette
benim nâkıs ve müşevveş istidadıma göre görülmüş, açılmış. İnşâallah sizlerin
safi ve hâlis istidadlarınız, gördüğüm ziyayı parlattıracak; bulduğum ricayı
daha ziyade kuvvetleştirecek.
İşte
gelecek o ricaların ve ziyaların menbaı, madeni, çeşmesi; îmandır.
İKİNCİ
RİCA: İhtiyarlığa girdiğim zaman; bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde,
yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden gâyet rikkatli ve hazîn ve bir cihette
karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki; ben ihtiyarlandım, gündüz de
ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar
içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından,
ihtiyarlık beni ziyade sarstı. Birden Rahmet-i İlahiye öyle bir surette inkişaf
etti ki; o rikkatli hüzün ve firakı, kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli
nuruna çevirdi. Evet ey benim gibi ihtiyarlar! Kur'an-ı Hakîm'de yüz yerde
"ErRahmânirrahîm" sıfatlarıyla kendini bizlere takdim eden ve daima
zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdadına Rahmetini gönderen ve
gaybdan her sene baharı hadsiz nimet ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç
bizlere yetiştiren ve zaaf ve acz derecesi nisbetinde Rahmetinin cilvesini
ziyade gösteren bir Hâlık-ı Rahîmimizin Rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük
bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır. Bu Rahmeti bulmak, îman ile o Rahmân'a
intisab etmek ve feraizi kılmakla ona itaat etmektir.
ÜÇÜNCÜ
RİCA: Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım
vakit kendime baktım; vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.
Niyazi-i Mısrî'nin
Günde bir
taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar
gafil, binası oldu viran bîhaber...
dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de
hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan
ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden
müfarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devasız
görünen
sh: » (L:211)
yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i
Mısrî gibi dedim ki:
Dil
bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim,
Bir
devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber! (Haşiye)
O vakit
birden merhamet-i İlahiyyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan
Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği
hediye-i hidayeti, o dermansız hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve
tiryak oldu. Karanlıklı ye'simi, nurlu bir ricaya çevirdi.
Evet ey
benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz
gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar,
sevkiyat var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten gelen zulümat
evhamlarıyla bize firaklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbabların
mecmaıdır. Başta şefiimiz olan Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün
dostlarımıza kavuşmak âlemidir. Evet bin üçyüz elli senede, her sene üçyüz elli
milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbisi ve akıllarının
muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ
sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenatın bir misli, sahife-i hasenatına
ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlahiyenin medârı ve mevcudatın
kıymetlerinin teâlisinin sebebi olan o Zat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm,
dünyaya geldiği dakikada "ümmetî ümmetî" rivayet-i sahiha ile ve
keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes "nefsî nefsî" dediği
zaman, yine "ümmetî ümmetî" diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlık
ile, yine şefaatıyla ümmetinin imdadına koşan bir zatın gittiği âleme
gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla
ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte o
zatın şefaatı altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı
berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i Seniyyeye ittibadır.
DÖRDÜNCÜ
RİCA: Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idame ettiren sıhhat-ı
bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık, müttefikan bana hücum etti.
Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk
_______________________________
(Haşiye):
Yâni: Benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği halde; hikmet-i İlahiye,
cesedimin harabiyetini iktiza ediyor. Hekim-i Lokman da çaresini bulamadığı
dermansız bir derde düştüm.
sh: » (L:212)
çocuk, mal
gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zayi
ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini; bütün günahlar, hatiatlar gördüm.
Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:
Bir
ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu heba,
Yola
geldim lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp
nalân edip düştüm yola tenha garib,
Dîde
giryan, sîne biryan, akıl hayran bîhaber.
O vakit
gurbette idim. Me'yusane bir hüzün ve nedametkârane bir teessüf ve
istimdadkârane bir hasret hissettim. Birden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan imdada yetişti.
Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını açtı ve öyle hakikî bir teselli
ziyasını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye'si dahi izale eder ve
o karanlıkları dağıtabîlirdi.
Evet ey
benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri
kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve
muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halkeden bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün
müdür ki; o şehirde, o sarayda en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla
konuşmasın, görüşmesin. Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve ihtiyar ile
tanzim ve tezyin etmiş; elbette nasılki "yapan bilir" öyle de
"bilen konuşur". Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misafirhane
ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı münasebatını ve bizden arzularını
gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o
kudsî defterin en mükemmeli; kırk vecihle mu'cize ve her dakikada hiç olmazsa
yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgari olarak on
sevab ve on hasene ve bazen onbin ve bazen Leyle-i Kadir sırrıyla bir harfine
otuzbin hasene ve meyve-i Cennet ve nur-u berzah veren Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'dır. Bu makamda ona rekabet edecek kâinatta hiçbir kitab yoktur ve hiçbir
kimse gösteremez. Madem bu elimizdeki Kur'an, Semavat ve Arz'ın Hâlık-ı
Zülcelâlinin Rubûbiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i uluhiyeti cihetinden
ve ihata-i Rahmeti canibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır; bir maden-i
Rahmetidir. Ona yapış. Her derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye'se bir
rica, içinde vardır.
İşte bu
ebedî hazinenin anahtarı îmandır ve teslimdir ve onu dinleyip kabul etmek ve
okumaktır.
BEŞİNCİ
RİCA: Bir zaman ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inziva arzusuyla, İstanbul'un
boğaz tarafındaki Yuşa Tepesi'nde, yalnızlıkla ruhum
sh: » (L:213)
bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede,
daire-i ufka, etrafa baktım. Gâyet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve
firakı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırkbeşinci senesi olan
kırkbeşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar
gezdirdim. Gördüm ki; o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında
sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve
o firak ve iftiraktan gelen gâyet rikkatli bir mânevî teessürat içinde,
Fuzulî-i Bağdadî gibi, müfarakat eden dostları düşünerek enîn edip:
Vaslını
yâdeyledikçe ağlarım,
Tâ nefes
var ise kuru cismimde feryad eylerim.
diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını
aradım. Birden, âhirete îman nuru imdada yetişti. Hiç sönmez bir nur, hiç
kırılmaz bir rica verdi.
Evet ey
benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem
bâkidir ve madem dünyadan daha güzeldir ve madem bizi yaratan zat hem Hakîm,
hem Rahîm'dir.. ihtiyarlıktan şekva ve teessüf etmemeliyiz. Bilakis ihtiyarlık,
îman ile ibadet içinde sinn-i kemale gelip, vazife-i hayattan terhis ve âlem-i
Rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnun
olmalıyız. Evet nass-ı Hadîs ile; nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz
yirmidört bin Enbiyanın icma' ve tevatür ile; kısmen şuhuda ve kısmen
hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya
sevkedileceğinden ve bu kâinatın Hâlıkının kat'î va'dettiği âhireti
getireceğinden haber verdikleri gibi, onların verdikleri haberi keşif ve şuhud
ile ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmidört milyon evliyanın o âhiretin
vücuduna şEhadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün Esmâsı bu dünyada
gösterdikleri cilveleriyle, bir âlem-i bekayı bilbedahe iktiza ettiklerinden;
yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene baharda, rûy-i zeminde ayakta
duran hadd ü hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile ihya edip Ba'sü Ba'delmevt'e mazhar eden
ve haşir ve neşrin yüzbinler nümunesi olarak nebatat taifelerinden ve hayvanat
milletlerinden üçyüz bin nevileri haşr ü neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye
ve hesabsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları
kemal-i şefkatle gâyet harika bir tarzda iaşe ettiren ve her baharda az bir
zamanda hadd ü hesaba gelmez envâ-ı zînet ve mehâsini gösteren bir Rahmet-i
bâkiye ve bir inayet-i daimenin bilbedahe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu
kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat'ın en sevdiği masnuu ve kâinatın
mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedid, sarsılmaz, daimî olan
aşk-ı beka ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedahe işaret ve
delâletiyle bu âlem-i
sh: » (L:214)
fâniden
sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o
derece kat'î bir surette isbat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedahe
âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye) Madem Kur'an-ı
Hakîm'in bize verdiği en mühim bir ders, "îman-ı bilâhiret"tir ve o
îman da bu derece kuvvetlidir ve o îmanda öyle bir rica ve bir teselli var ki;
yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmandan gelen teselli mukabil
gelebilir. Biz ihtiyarlar "Elhamdülillahi alâ kemal-il îman" deyip,
ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
ýALTINCI
RİCA: Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında
Çam Dağı'nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece,
o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta
idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı
Mektub'da izah edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların
hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sada, bir ses rikkatime,
ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz
nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de;
senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın
yazı da ölümün kış gecesine inkılab edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim
bilmecburiye dedi: Evet ben vatanımdan garib olduğum gibi, bu elli sene
zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında
onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm
bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibane vaziyetindeki hazîn gurbetten daha
ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden
müfarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet
içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden
îman-ı billah imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzaaf
vahşet bin defa tezauf etse idi, yine o teselli kâfi gelirdi.
---------------------
(Haşiye): Evet, sübûti bir emri ihbar etmenin
kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu, bu temsilden
görünür.Şöyle ki:biri dese:"meyveleri süt konserveleri olan gayet harika
bir bahçe, Küre-i Arz üzerinde vardır."Diğeri ise:"yoktur."İsbat
eden, yalnız onun yerini veyahud bazı meyvelerini göstermekle kolayca davasını
isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini
isbat etmek için, bütün Küre-i Arzı
görmek ve göstermekle davasını isbat edebilir. Aynen öyle de:Cenneti ihbar
edenler, yüzbinler tereşşuhatını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat'i
nazar.. iki şâhidi sâdıkın sübûtuna
şahadetleri kâfi gelirken; onu inkâr
eden hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve
eledikten sonra inkârını isbat edebilir, ademini gösterebilir.
İşte ey ihtiyar
kardeşler! Îman-ı Âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız...
sh: » (L:215)
Evet ey
ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet
olamaz. Madem o var, bizim için herşey var. Madem o var, melaikeleri de var.
Öyle ise bu dünya boş değil, hâlî dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakk'ın ibadıyla
doludur. Zîşuur ibadından başka, onun nuruyla, onun hesabıyla taşı da ağacı da
birer munis arkadaş hükmüne geçer; lisan-ı hal ile bizim ile konuşabilirler ve
eğlendirirler. Evet bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin
harfleri sayısınca vücuduna şEhadet eden ve zîruhların medâr-ı şefkat ve Rahmet
ve inayet olabilen cihazatı ve mat'umatı ve nimetleri adedince Rahmetini
gösteren deliller, şahidler, bize Rahîm, Kerim, Enîs, Vedud olan Hâlıkımızın,
Sâniimizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir
şefaatçı, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle
bir dergâha makbul bir şefaatçı olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek
lâzımdır.
YEDİNCİ
RİCA: Bir zaman ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in
ağlamalarına inkılab ettiği hengâmda, Ankara'daki ehl-i dünya, beni Eski Said
zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara'nın benden
çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal'asının başına çıktım. O kal'a,
tehaccür etmiş hâdisat-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık
mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kal'anın ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı
Osmanlı Devleti'nin ihtiyarlığı ve Hilafet saltanatının vefatı ve dünyanın
ihtiyarlığı; bana gâyet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o
yüksek kal'ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı
ve baktım. Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları
içinde, Ankara'da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden, (Haşiye) bir nur,
bir teselli, bir rica aradım. Sağa, yâni mazi olan geçmiş zamânâ bakıp teselli
ararken; bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev'imin bir mezar-ı ekberi
suretinde göründü, teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbale
derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve
karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet verdi. Sağ ile
soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvari nazarıma o
hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbuhanedeki ızdırap çeken cismimin
cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me'yus
olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki; o ağacın tek
bir meyvesi var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor. O
______________________________
(Haşiye):
O zaman bu hâlet-i ruhiye Farisî bir münacat suretinde kalbe geldi, yazdım.
Ankara'da Hubab Risalesi'nde tab edilmiştir.
sh: »
(L:216)
cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim,
o ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki: O aşağıda olan toprak,
kemiklerimin toprağıyla, mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir
surette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime
dert kattı. Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki; esassız, fâni olan
dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime
merhem ararken, zehir ilâve etti. O cihette dahi hayır göremediğimden ön
tarafıma baktım; ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı tam
yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed
tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara
çarpıyor. Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve
silâh-ı müdafaa olacak, cüz'î bir cüz-i ihtiyarîden başka birşey elimde yok. O
hadsiz a'da ve hesabsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz-i
ihtiyarî; hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem îcadsız olduğundan, kesbden başka
birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamânâ geçebilir, tâ ondan bana gelen
hüzünleri sustursun ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan gelen korkuları
men'etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faidesi
olmadığını gördüm. Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve
me'yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
semasında parlayan îman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir
edip ışıklandırdı ki; gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezauf
etse idi, yine o nur, onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer
birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki: İman, o
vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i
münevver ve bir mecma-i ahbab olduğunu biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi.
Hem îman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı gaflete görünen gelecek zamanı,
sevimli saadet saraylarında bir ziyafet-i Rahmâniye meclisi suretinde
biilmelyakîn gösterdi. Hem îman, nazar-ı gaflete bir tabut vaziyetinde görünen
hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün uhrevî bir
ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafirhane-i Rahmânî suretinde bilmüşahede
gösterdi. Hem îman, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde
görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî
bir saadete namzed olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için
çıktığını biilmelyakîn gösterdi. Hem îman; kemiklerimle, mebde-i hilkatimin
toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını; belki o
toprak, Rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı îman ile
gösterdi. Hem îman; nazar-ı gafletle, arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında
yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur'an ile gösterdi ki; o zâhirî zu
sh: » (L:217)
lümatta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bitmiş,
mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda bırakmış bir kısım
mektubat-ı Samedaniye ve sahaif-i nukuş-u Sübhaniye olduğunu gösterdi. Dünyanın
mahiyeti ne olduğunu biilmelyakîn bildirdi. Hem îman, ileride gözünü açıp bana
bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur'an ile gösterdi
ki; o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise;
hiçliğe ve ademistana değil, belki vücuda, nuristana ve saadet-i ebediyeye
giden yol olduğunu tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime
hem derman, hem merhem oldu. Hem îman, o elinde pek cüz'î bir kesb bulunan
cüz'î bir cüz-i ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenahî
bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir Rahmete intisab etmek için o cüz-i
ihtiyarînin eline bir vesika veriyor.. belki de îman, o cüz-i ihtiyarînin
elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz-i ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi
zatında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat nasılki bir asker, cüz'î
kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla
işler görür; öyle de sırr-ı îmanla o cüz'î cüz-i ihtiyarî, Cenab-ı Hak namına
onun yolunda istimal edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet'i dahi
kazanabilir. Hem îman, geçmiş ve gelecek zamânâ nüfuz edemeyen o cüz-i
ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve
kalbin daire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamânâ münhasır olmadığından, pek
çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dâhil
olduğundan; o cüz-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı
mazinin en derin derelerine kuvvet-i îman ile girebildiği ve hüzünlerin
zulmetlerini defedebildiği gibi; nur-u îman ile istikbalin en uzak dağlarına
kadar çıkar, korkuları izale eder.
İşte ey
benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem
elhamdülillah biz ehl-i îmanız ve madem îmanda bu kadar nurlu, lezzetli,
sevimli, şirin defineler var ve madem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine
daha ziyade sevkediyor.. elbette îmanlı ihtiyarlıktan şekva değil, belki binler
teşekkür etmeliyiz.
SEKİZİNCİ
RİCA: İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda,
gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumî'nin dağdağaları
ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul'a geldiğim vakit; ehemmiyetli
bir şan ü şeref vaziyeti, hatta Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut,
tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve
iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği
hâlet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki; âdeta dünyayı daimî,
kendimi de lâyemutane dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum.
sh: » (L:218)
İşte o
zamanda, İstanbul'un Bayezid câmi-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlâslı
hâfızları dinlemeye gittim. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, semavî yüksek hitabıyla
beşerin fenasını ve zîhayatın vefatını haber veren gâyet kuvvetli bir surette كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ اْلمَوْتِ
fermanını, hâfızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine
yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça
etti. Câmîden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle
birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi
gibi kendimi gördüm. Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar:
"Dikkat et!" İşte o beyaz kılların ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti.
Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvakına meftun olduğum gençlik elveda diyor ve
muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek
çok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana "Uğurlar olsun" deyip,
misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de "Allah'a
ısmarladık" deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ اْلمَوْتِ
âyetinin külliyetinde: "Nev-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek.
Ve Küre-i Arz dahi bir nefistir, bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya
dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek!" mânâsı,
âyetin işaretinden kalbe açılıyordu.
İşte bu
hâlette vaziyetime baktım ki; medâr-ı ezvak olan gençlik gidiyor, menşe-i ahzan
olan ihtiyarlık yerine geliyor. Ve gâyet parlak ve nuranî hayat gidiyor; zâhirî
karanlıklı dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve
daimî zannedilen ve gafillerin maşukası olan dünya, pek sür'atle zevale
kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için,
İstanbul'da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı içtimaînin ezvakına baktım,
hiçbir faidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellileri;
yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve
şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ü şerefin süslü perdesi altında
sakil bir riya, soğuk bir hodfüruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde
gördüğümden, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli
veremez ve onlarda hiçbir nur yok. Yine tam uyanmak için, Kur'anın semavî
dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmiindeki hâfızları dinlemeye başladım. O
vakit o semavî dersten وَ
بَشِّرِ
الّذِينَ
آمَنُوا ilâ âhir.. nev'inden
kudsî fermanlarla müjdeler işittim. Kur'andan aldığım feyz ile hariçten teselli
aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me'yusiyet aldığım noktalar içinde
teselliyi, ricayı, nuru aradım. Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür olsun ki; ayn-ı
sh: » (L:219)
dert içinde dermanı buldum, ayn-ı zulmet içinde
nuru buldum, ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum. En evvel herkesi korkutan,
en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım.. nur-u Kur'an ile gördüm ki:
Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü'min için asıl
sîmâsı nuranîdir, güzeldir gördüm. Ve çok Risalelerde bu hakikatı kat'î bir
surette isbat etmişiz. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektub gibi çok Risalelerde
izah ettiğimiz gibi; ölüm idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin
mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir
terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba
kavuşmaktır. Ve hâkeza bunlar gibi hakikatlar ile ölümün hakikî güzel sîmâsını
gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i
tarîkatça rabıta-i mevtin bir sırrını anladım. Sonra herkesi zevaliyle ağlatan ve
herkesi kendine meftun ve müştak eden ve günah ve gaflet ile geçen ve geçmiş
gençliğime baktım; o güzel süslü çarşafı (elbisesi) içinde, gâyet çirkin,
sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mahiyetini bilmeseydim birkaç sene beni
sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı.
Nasılki öylelerden birisi ağlayarak demiş: لَيْتَ
الشَّبَابَ
يَعُودُ
يَوْمًا
فَاُخْبِرَهُ
بِمَا فَعَلَ
الْمَشِيبُ
Yâni: "Keşki gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar
hazîn haller getirdiğini ona şekva edip söyleyecektim." Evet bu zat gibi
gençliğin mahiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve
tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı
başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde olsa, ibadete ve hayrata ve
ticaret-i uhreviyeye sarfedilse; en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve
şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimal etmeyenlere; kıymetdar, zevkli bir
nimet-i İlahiyedir. Eğer istikamet, iffet, takva beraber olmazsa çok
tehlikeleri var. Taşkınlıklarıyla, saadet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini
zedeler, belki hayat-ı dünyeviyesini de berbad eder. Belki bir iki sene gençlik
zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker. Madem ekser
insanlarda gençlik zararlı düşüyor, biz ihtiyarlar Allah'a şükretmeliyiz ki,
gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette
gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibadete ve hayra sarfedilmiş ise; o
gençliğin meyveleri onun yerinde bâki kalıp, hayat-ı ebediyede bir gençlik
kazanmasına vesile olur.
Sonra
ekser nâsın âşık ve mübtela olduğu dünyaya baktım. Nur-u Kur'an ile gördüm ki;
birbiri içinde üç küllî dünya var. Birisi Esmâ-i İlahiyeye bakar, onların
âyinesidir. İkinci yüzü âhirete bakar, onun mez
sh: » (L:220)
raasıdır. Üçüncü yüzü, ehl-i dünyaya bakar, ehl-i
gafletin mel'abegâhıdır. Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Âdeta
insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî
dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına
yıkılır; kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak
vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip perestiş eder.
Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam
var. Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne faidesi var diye düşündüm. Nur-u
Kur'an ile gördüm ki: Hem benim, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir
ticaretgâh ve hergün dolar boşalır bir misafirhane ve gelen geçenlerin
alış-verişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar ve Nakkaş-ı Ezelî'nin teceddüd
eden (hikmetle yazar bozar) bir defteri ve her bahar bir yaldızlı mektubu ve
herbir yaz bir manzum kasidesi ve o Sâni-i Zülcelâl'in cilve-i Esmâsını
tazelendiren, gösteren âyineleri ve âhiretin fidanlık bir bahçesi ve Rahmet-i
İlahiyyenin bir çiçekdanlığı ve âlem-i bekada gösterilecek olan levhaları
yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgâhı mahiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu
surette yaratan Hâlık-ı Zülcelâl'e yüzbin şükrettim. Ve anladım ki; dünyanın,
âhirete ve Esmâ-i İlahiyyeye bakan güzel iç yüzlerine karşı nev-i insana
muhabbet verilmişken, o muhabbeti sû-i istimal ederek fâni, çirkin, zararlı,
gafletli yüzüne karşı sarfettiğinden, حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلِّ خَطِئَةٍ
Hadîs-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlar.
İşte ey
ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur'an-ı Hakîm'in nuruyla ve ihtiyarlığımın
ihtarıyla ve îman dahi gözümü açmasıyla bu hakikatı gördüm ve çok Risalelerde
kat'î bürhanlarla isbat ettim. Kendime hakikî bir teselli ve kuvvetli bir rica
ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin
gitmesinden mesrur oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem îman var ve
hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet ağlasın.
DOKUZUNCU
RİCA: Harb-i Umumî'de esaretle, Rusya'nın şark-ı şimalîsinden, çok uzak olan
Kosturma vilayetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmisi, meşhur
Volga Nehri'nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler
içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim; dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar
mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehri'nin kenarındaki küçük câmiye aldılar.
Ben yalnız olarak câmîde yatıyordum. Bahar da yakın. O şimal kıt'asının pek çok
uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı
gurbette, Volga Nehri'nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve
rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı.
Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum, fakat Harb-i Umumî'yi
sh: » (L:221)
gören ihtiyardır. Güya يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا
sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle,
kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı
uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir
me'yusiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi. O hâlette iken
Kur'an-ı Hakîm'den imdad geldi; dilim حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
dedi, kalbim de ağlayarak dedi:
غَرِيبَمْ
بِى كَسَمْ
ضَعِيفَمْ
نَاتُوَانَمْ
َاْلاَمَانْ ُويَمْ
عَفُو جُويَمْ
مَدَدْ
خَواهَمْ
زِدَرْ
َاهَتْ
اِلهِى
Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o
gurbette vefatımı tahayyül ederek, Niyazi-i Mısrî gibi dedim:
Dünya
gamından geçip, yokluğa kanat açıp,
Şevk ile
her dem uçup, çağırırım dost, dost!
diye, dostları arıyordu. Her ne ise... O hüzünlü,
rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, dergâh-ı İlahîde zaaf ve aczim o
kadar büyük bir şefaatçı ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünki birkaç
gün sonra, gâyet hilaf-ı me'mul bir surette, yayan gidilse bir senelik
mesafede, tek başımla Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binaen
gelen inayet-i İlâhiyye ile harika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova ve
Avusturya'ya uğrayarak İstanbul'a kadar geldim ki, bu surette kolaylıkla
kurtulmak pek harika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların
muvaffak olamadıkları, çok teshilât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahatı
bitirdim. Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmîdeki mezkûr gecenin vaziyeti bana
bu kararı verdirmiş ki; bâkiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların
hayat-ı içtimaiyesine karışmak artık yeter. Madem sonunda yalnız kabre
gideceğim; yalnızlığa alışmak için, şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim,
demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul'daki ciddî ve çok ahbab ve İstanbul'un
şaşaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şan
ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güya o
gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul'un beyaz şaşaalı
gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazı idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı..
tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî Fütuh-ul Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
İşte ey
ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki; ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, Rahmet ve inayet-i
İlahiyenin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hâdiselerle mü
sh: » (L:222)
şahede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki Rahmetin
cilvesi de gâyet zâhir bir tarzda bu hakikatı gösteriyor. Çünki hayvanatın en
âciz ve en zaîfi, yavrulardır. Halbuki Rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine
mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada bir yavrunun aczi; annesini
en muti' bir nefer gibi -Rahmetin cilvesi- istihdam ediyor. Etrafı gezer,
rızkını getirir. Ne vakit o yavru kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa,
validesi ona "Sen git rızkını ara" der, daha onu dinlemez.
İşte bu
sırr-ı Rahmet, yavruların hakkında cereyan ettiği gibi, zaaf ve acz noktasında
yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da câridir. Bana kanaat-ı kat'iye
verecek derecede tecrübeler vardır ki; nasıl çocukların aczlerine binaen Rahmet
tarafından rızıkları harika bir surette memeler musluklarından gönderiliyor ve
akıttırılıyor.. öyle de; masumiyet kesbeden îmanlı ihtiyarların rızıkları da,
bereket suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki
ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli
bükülmüş masum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu (Haşiye) Hadîs-i şerifin bir
parçası olan لَوْلاَ الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلاَءُ صَبًّا
وَ
yâni: Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize
dökülecekti." diye ferman etmekle, bu hakikatı isbat ediyor.
İşte madem
ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, bu derece Rahmet-i İlahiyyenin celbine medârdır; ve
madem Kur'an-ı Hakîm
اِمَّا
يَبْلُغَنَّ
عِنْدَكَ
الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا
اَوْ
كِلاَهُمَا
فَلاَ تَقُلْ
لَهُمَا اُفّ
ٍوَلاَ
تَنْهَرْهُمَا
وَقُلْ لَهُمَا
قَوْلاً
كَرِيمًا
*وَاخْفِضْ
لَهُمَا
جَنَاحَ
الذُّلِّ
مِنَ
الرَّحْمَةِ
وَقُلْ رَبِّ
ارْحَمْهُمَا
كَمَا
رَبَّيَانِى
صَغِيرًا
âyetiyle, beş cihetle gâyet mu'cizane bir surette
ihtiyar peder ve valideye karşı hürmete ve şefkate evlâdları davet ediyor; ve
madem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor; ve madem
insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor..
elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihasıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî
yerine, mânevî ve daimî ve mühim inayet-i İlahiyeden ve rikkat-i cinsiyeden
gelen Rahmet ve hürmeti ve Rahmet ve hürmetten neş'et eden ezvak-ı ruhaniyeyi
alıyoruz. O halde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet ben
kendim sizi temin ediyorum ki: "Eski Said'in
_____________________________________
(Haşiye):
Hadîsin tamamı: وَلَوْلاَ
الْبَهَائِمُ
الرُّتَّعُ
وَالصُّبْيَانُ
الرُّضَّعُ
ilâ âhir... -ev kema kal-
sh: » (L:223)
on senelik
gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said'in bir senelik ihtiyarlığını
vermeyeceğim." Ben ihtiyarlığımdan razıyım, siz de razı olmalısınız.
ONUNCU
RİCA: Bir zaman esaretten geldikten sonra, İstanbul'da bir iki sene yine gaflet
galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken,
bir gün İstanbul'un Eyüb Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde
oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum benim hususî
dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana
geldi. Dedim: "Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki,
bana böyle hayal veriyor" diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana
baktım, kalbime ihtar edildi ki: "Bu senin etrafındaki kabristanın yüz
İstanbul içinde vardır. Çünki yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün
İstanbul'un halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîr'in hükmünde kurtulup
müstesna kalamazsın, sen de gideceksin." Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli
hayal ile Sultan Eyüb Câmisinin mahfelindeki küçük bir odaya çok defa girdiğim
gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki; ben üç cihette misafirim; bu menzilcikte
misafir olduğum gibi, İstanbul'da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir,
yolunu düşünmeli. Nasılki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul'dan da
çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu
hâlette, gâyet rikkatli ve firkatli elemli bir hüzün ve gam kalbime, başıma
çöktü. Çünki ben yalnız bir-iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul'da binler
sevdiğim dostlarımdan müfarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul'dan da ayrılacağım.
Dünyada yüzbinler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtela olduğum o
güzel dünyadan da ayrılacağım, diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek
yerine gittim. Arasıra sinemaya -ibret için- gittiğimden; bana, İstanbul
içindeki insanlar, o dakikada sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamânâ
getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi
aynen ben de o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde
gördüm. Hayalime dedim ki: "Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı
sinemada gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyen bu kabristana girecekleri,
girmiş gibi gör; onlar da cenazelerdir, geziyorlar." Birden Kur'an-ı
Hakîm'in nuruyla ve Gavs-ı Azam Şeyh-i Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn
hâlet, sürurlu ve neş'eli bir vaziyete inkılab etti. Şöyle ki: O hazîn hâle
karşı Kur'andan gelen nur böyle ihtar etti ki; senin, Şimal-i Şarkîde,
Kosturma'daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların her
halde İstanbul'a gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi: "Sen
İstanbul'a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?" Elbette zerre
mikdar aklın varsa, İstan
sh: » (L:224)
bul'a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin.
Çünki bin birden dokuzyüz doksandokuz ahbabın İstanbul'dadırlar. Burada bir iki
tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul'a gitmek; hazîn bir
firak, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman
memleketindeki pek karanlık uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından
kurtuldun. Bu güzel (dünya cenneti gibi) İstanbul'a geldin. Aynen öyle de;
senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksandokuzu sana
dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var, onlar
da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visâldir; o ahbablara
kavuşmaktır. Onlar, yâni o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında
bırakıp bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar
diye ihtar edildi. Evet bu hakikatı Kur'an ve îman o derece kat'î bir surette
isbat etmiştir ki; bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahud dalâlet kalbini
boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünki bu dünyayı hadsiz envâ-ı
lütuf ve ihsanıyla böyle tezyin edip mükrîmane ve şefikane Rubûbiyetini
gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhafaza eden bir
Sâni-i Kerim ve Rahîm; masnuatı içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli
ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe sureten göründüğü
gibi böyle merhametsiz, akibetsiz idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir
çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sünbül vermek için,
Hâlık-ı Rahîm o sevgili masnuunu bir Rahmet kapısı olan toprak altına
muvakkaten atar. (Haşiye)
İşte bu
ihtar-ı Kur'anîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul'dan ziyade bana
ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş
geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer'de, bir halvethane kendime buldum.
Gavs-ı Azam (R.A.) Fütuh-ul Gayb'ıyla, bana bir üstad ve tabîb ve mürşid olduğu
gibi, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) Mektubat'ıyla, bir enis, bir müşfik, bir hoca
hükmüne geçti. O vakit ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvakından
çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum.
Allah'a şükrettim.
İşte ey
benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur
eden zatlar! Kur'anın verdiği ders-i îman nuruyla, ihtiyarlığı ve vefatı ve
hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem îman gibi hadsiz
derecede kıymetdar bir nimet bizde vardır; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da
hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa; o da günahtır, sefahettir,
bid'atlardır, dalâlettir.
_______________________________
(Haşiye):
Bu hakikat; iki kerre iki dört eder derecesinde sair Risalelerde, hususan
Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerde isbat edilmiştir.
sh: » (L:225)
ONBİRİNCİ RİCA: Esaretten geldikten sonra,
İstanbul'da Çamlıca tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem AbdurRahmân ile
beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en
mes'udane bir hayat sayılabilirdi. Çünki esaretten kurtulmuştum, Dâr-ül
Hikmet'te meslek-i ilmiyeme münasib en âlî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet
vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice
İstanbul'un en güzel yeri olan Çamlıca'da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi.
Merhum biraderzadem AbdurRahmân gibi gâyet zeki, fedakâr, hem bir talebe, hem
hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd-ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade
kendimi mes'ud bilirken aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.
Birden esarette, Kosturma'daki câmîdeki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri
olarak, kalben merbut olduğum ve medâr-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı,
esbabı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki; çürüktür, alâkaya
değmiyor, aldatıyor. O sıralarda en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda,
umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı
dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: "Acaba ben bütün bütün
aldanmış mıyım? Görüyorum ki; hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok
insanlar gıbta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar, yoksa şimdi
ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?" Her
ne ise... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel
alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i
aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere mübtela olan
ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: "Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana
ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim
derdime çare bulacak bir Bâki-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım." diyerek
taharriye başladım. O vakit herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme
müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf o vakte
kadar ulûm-u felsefeyi, ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup o ulûm-u
felsefeyi pek yanlış olarak maden-i tekemmül ve medâr-ı tenevvür zannetmiştim.
Halbuki o felsefî mes'eleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı
maneviyemde engel olmuştu. Birden Cenab-ı Hakk'ın Rahmet ve keremiyle Kur'an-ı
Hakîm'deki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok Risalelerde beyan edildiği
gibi; o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi. Ezcümle: Fünun-u
hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete
baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ
Kur'an-ı Hakîm'den gelen ve "Lâ İlahe İlla Hu" cümlesiyle ders
verilen tevhid, gâyet parlak bir nur olarak bütün o zulümatı dağıttı; rahatla
nefes aldım. Fakat nefs ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları
derse
sh: » (L:226)
istinad ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu
hücumdaki münazarat-ı nefsiye lillahilhamd kalbin muzafferiyetiyle neticelendi.
Çok Risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış. Onlara iktifa edip, burada
yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhandan
birtek bürhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u
medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen malayâniyat mes'eleleriyle
ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların
ruhunda temizlik yapsın. Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun.
Şöyle ki: Ulûm-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki: Bu kâinattaki
eşyanın, tabîatıyla bu mevcudata müdahâleleri var. Herşey bir sebebe bakar.
Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şey'i de
Allah'tan istemek ve Allah'a yalvarmak ne demektir?
O vakit
nur-u Kur'an ile sırr-ı tevhid, şu gelecek surette inkişaf etti. Kalbim o
mütefelsif nefsime dedi: "En cüz'î ve en küçük şey; en büyük şey gibi,
doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden gelir ve hazinesinden
çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünki en ehemmiyetsiz ve
en küçük zannettiğimiz mahluklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en
büyüğünden daha büyük olur. Sinek tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de
kalmaz. Öyle ise büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütünü esbab-ı maddiyeye
taksim edilecek veyahud bütünü birden birtek zata verilecektir. Birinci şık
muhal olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarurîdir. Çünki bir tek zata, yâni bir
Kadîr-i Ezelî'ye verilse; madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle
vücudu kat'î tahakkuk eden ilmi, herşeyi ihata ediyor.. ve madem ilminde
herşeyin mikdarı taayyün ediyor.. ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz
sühuletle, nihayetsiz san'atlı masnular vücuda geliyor.. ve madem o Kadîr-i
Alîm'in bir kibrit çakar gibi emr-i كُنْ فَيَكُونَ
ile hangi şey olursa olsun îcad edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok
Risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektub ve Yirmiüçüncü Lem'anın
âhirinde isbat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var; elbette bilmüşahede
görülen hârikulâde sühulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i
kudretten geliyor. Meselâ nasılki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan
bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse; o koca kitab, birden
herbir göze vücudunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de; o Kadîr-i
Ezelî'nin ilm-i muhitinde, herşeyin suret-i mahsusası bir mikdar-ı muayyen ile
taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak emr-i
كُنْ فَيَكُونَ
ile, o hadsiz kudretiyle ve nafiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gâyet
kolay ve sühuletle kudretin bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye
sürer, o şeye vücud-u ha
sh: » (L:227)
ricî verir; göze gösterir, nukuş-u hikmetini
okutturur. Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelî'ye ve Alîm-i Külli Şey'e
verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu, dünyanın ekser
nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak lâzım gelmekle beraber, o küçük
sineğin vücudunda çalışan zerreler o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemal-i
san'atını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünki esbab-ı tabîiye ile esbab-ı
maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten îcad edemez. Öyle
ise, her halde onlar îcad etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi
zîhayat olursa olsun, ekser anasır ve enva'ından nümuneler, içinde vardır.
Âdeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette o halde bir
çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rûy-i zeminden ince elekle
eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem
esbab-ı tabîiye cahildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste,
bir model, bir proğram takdir etsin, ona göre mânevî kalıba gelen zerratı
eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli,
heyeti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz hadd ü hesaba gelmez eşkaller,
mikdarlar içinde, bir tek şekil ve mikdarda sel gibi akan anasırın zerreleri
dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız birbiri üstünde kitle halinde
durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan,
ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa,
görür. Evet bu hakikata binaen اِنَّ
الَّذِينَ
تَدْعُونَ
مِنْ دُونِ
اللّهِ لَنْ
يَخْلُقُوا
ذُبَابًا
وَلَوِ
اجْتَمَعُوا
لَهُ bu âyet-i azîmenin sırrıyla
(Haşiye) bütün esbab-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek
sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar.
Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da,
daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı, muntazaman
çalıştıramazlar. Öyle ise; bilbedahe esbab, bu eşyaya sahib çıkamazlar. Demek
sahib-i hakikîleri başkadır. Evet öyle bir sahib-i hakikîleri var ki; مَا
خَلْقُكُمْ
وَلاَ
بَعْثُكُمْ
اِلاَّ كَنَفْسٍ
وَاحِدَةٍ
âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar
kolay yapar. Bir baharı, birtek çiçek kolaylığında îcad eder. Çünki toplamağa
muhtaç değil. Emr-i كُنْ فَيَكُونَ
mâlik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i
unsuriyesinden
_______________________________
(Haşiye):
Yâni Allah'tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar,
bir sineği halkedemezler.
sh: » (L:228)
başka,
hadsiz sıfât ve ahval ve eşkallerini hiçten îcad ettiğinden ve ilminde herşeyin
plânı, modeli, fihristesi ve proğramı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun
ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi
nihayet kolaylıkla îcad eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz.
Seyyarat muti' bir ordusu olduğu gibi, zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne
geçer. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i
ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücuda gelir.
Yoksa o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O
kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud'u gebertir. Karınca,
Firavun'un sarayını harab eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir
çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikatı çok Risalelerde isbat
ettiğimiz gibi, nasılki bir nefer, askerlik vesikasıyla padişaha intisab
noktasında yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi
eserlere mazhar olur. Öyle de herşey, o kudret-i ezeliyeye intisabıyla, yüzbin
defa esbab-ı tabîiyenin fevkinde mu'cizat-ı san'ata mazhar olabilir.
Elhasıl;
herşeyin nihayet derecede hem san'atlı, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki,
muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelî'nin eseridir. Yoksa yüzbin muhal
içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp, imtina' dairesine
girecek ve mümkün suretinden çıkıp, mümteni' mahiyetine girecek ve hiçbir şey
vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.
İşte bu
gâyet ince ve gâyet kuvvetli ve gâyet derin ve gâyet zâhir bir bürhan ile
şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili
olan nefsim sustu. Ve lillahilhamd, tam imânâ geldi. Ve dedi ki: Evet bana öyle
bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafî niyazımı
bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i
ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı
kaldırıp âhireti yerine kuracak, hem sineği halkettiği gibi semavatı da îcad
edecek, hem Güneş'i semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi bir zerreyi de
gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa sineği halkedemeyen,
hatırat-ı kalbime müdahâle edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez.. semavatı
halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki;
hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte
doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet'i yapıp, kapısını
bana açar; "Haydi gir" der.
İşte ey
nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebi
fünununa sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur'anın li
sh: » (L:229)
sanındaki mütemadiyen "Lâ İlahe İllâ Hu"
ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatlı ve hiçbir cihette
sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez kudsî bir rükn-ü îmanîyi anlayınız
ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder.
Bu uzun
macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, âdeta ihtiyarımla olmadı.
İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı
diyebilirim. (Her ne ise, sadede dönüyorum.) Saç ve sakalımdaki beyaz kılların
ve bir vefadarın sadakatsızlığı neticesinde o şaşaalı ve zâhiren tatlı ve süslü
İstanbul'un hayat-ı dünyeviyesinin ezvakından bana bir nefret geldi. Nefs,
meftun olduğu ezvakın yerinde mânevî ezvak aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında
soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta, bir teselli, bir nur istedi.
Felillahilhamd Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür olsun, bütün o hakikatsız, tatsız,
akibetsiz ezvak-ı dünyeviye yerine; hakikî, daimî ve tatlı ezvak-ı îmaniyeyi
"Lâ İlahe İllâ Hu"da ve nur-u tevhidde bulduğum gibi.. ehl-i gafletin
nazarında soğuk ve sakil görünen ihtiyarlığı, o nur-u tevhid ile çok hafif ve
hararetli ve nurlu gördüm. Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde îman var
ve madem îmanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var;
ihtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünki onunla ebedî
bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakil ve çirkin ve zulmetli ve
elemli olan ihtiyarlık ise; ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların
gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar "vâ-esefâ vâ-hasretâ" demeli.
Sizler, ey muhterem îmanlı ihtiyarlar! "Elhamdülillahi alâküllihal"
deyip mesrurane şükretmelisiniz.
ONİKİNCİ
RİCA: Bir zaman Isparta vilayetinin Barla nahiyesinde nefy namı altında,
işkenceli bir esaretle yalnız ve kimsesiz bir köyde ihtilattan ve muhabereden
men'edilmiş bir vaziyette hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem de gurbet içinde gâyet
perişan bir halde iken; Cenab-ı Hak kemal-i merhametinden, Kur'an-ı Hakîm'in
nüktelerine, sırlarına dair benim için medâr-ı teselli bir nur ihsan etmişti.
Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı,
akaribimi unutabîliyordum. Fakat vâ-hasretâ birisini unutamıyordum. O da hem
biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir
arkadaşım olan merhum AbdurRahmân idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı.
Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin ve ne de ben onun
vaziyetini biliyordum ki, onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu
ihtiyarlık vaziyeti zamanımda; öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı. Sonra
birden birisi bana bir mektub verdi. Mektubu açtım gördüm ki: AbdurRahmân'ın
mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektub ki, o mektubun bir kısmı
Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları
sh: » (L:230)
içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda
dercedilmiştir. O mektub beni çok ağlattırmış ve el'an da ağlattırıyor. Merhum
AbdurRahmân o mektubla pek ciddî ve samimî bir surette; dünyanın ezvakından
nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip küçüklüğünde benim ona
baktığım gibi, o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem dünyada benim
hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur'aniyede, muktedir kalemiyle bana yardım
etmekti. Hatta mektubunda yazıyordu: "Yirmi otuz Risaleyi bana gönder,
herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım." diyordu. O mektub,
bana dünyaya karşı kuvvetli bir ümid verdi. Deha derecesinde zekâya mâlik ve
hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle
cesur bir talebemi buldum diye; o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti,
o ihtiyarlığı unuttum. O mektubdan evvel îman-ı bil'âhirete dair tab'ettirdiğim
Onuncu Söz'ün bir nüshası eline geçmişti. Güya o Risale ona bir tiryak idi ki;
altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gâyet
kuvvetli ve parlak bir îman ile ecelini bekliyor gibi bana o mektubu yazmış.
Bir iki ay sonra AbdurRahmân vasıtasıyla yine mes'udane bir hayat-ı dünyeviye
geçirmek tasavvurunda iken "vâ-hasretâ" birden onun vefat haberini
aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o tesir altındayım. O
vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve
hastalığım; on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün
verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla
vefat etmiş diyordum. AbdurRahmân'ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam
da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünki o dünyada
kalsaydı; hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden
sonra tam yerime geçecek bir hayr-ül hâlef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir
medâr-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi.. ve en zeki bir talebem, bir muhatab
ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu. Evet
insaniyet itibariyle böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hirkatlidir,
yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli
fırtına vardı. Eğer arasıra Kur'anın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi,
benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına
yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürat-ı hazîne içinde, eski
zamanda AbdurRahmân gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes'udane hayat
levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği
sür'at-i teessür mukavemetimi kırıyordu. Birden كُلُّ
شَيْءٍ
هَالِكٌ
اِلاَّ
وَجْهَهُ
لَهُ الْحُكْمُ
وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
âyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti. Bana "Ya Bâki Ente-l Bâki! Ya Bâki
Ente-l Bâki!" dedirtti ve onunla hakikî teselli verdi. Evet
sh: » (L:231)
ben o hâlî
derede, o hazîn hâlette, bu âyet-i kudsiyenin sırrıyla, Mirkat-üs Sünne
Risalesinde işaret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:
Biri:
Ellibeş yaşıma kadar, ellibeş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin
kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.
İkinci
cenaze: Zaman-ı Âdem'den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefat edip mazi
kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında mezar taşı hükmünde olan bu
asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat suretinde kendimi gördüm.
Üçüncü
cenaze ise; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla
büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm
etti.
İşte
AbdurRahmân'ın vefatının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün
aydınlattıracak ve hakikî teselli ve sönmez nur verecek bu âyet-i kerime,
mânâ-yı işarîsiyle imdada yetişti. فَاِنْ
تَوَلَّوْا
فَقُلْ
حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ
Evet bu âyet bildirdi ki: Madem Cenab-ı Hak var, o herşeye bedeldir. Madem o
bâkidir, elbette o kâfidir. Birtek cilve-i inayeti, bütün dünya yerini tutar.
Ve bir cilve-i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye mânevî hayat verir. Cenazeler
olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş başka âlemlere gitmiş olduklarını
gösteriyor. Üçüncü Lem'ada bu sırrın izahı geçtiğinden ona iktifaen burada
yalnız derim ki: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ
ilâ âhir... âyetinin mealini gösteren iki defa "Ya Bâki Ente-l Bâki! Ya
Bâki Ente-l Bâki!" beni, gâyet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:
Birinci
defa "Ya Bâki Ente-l Bâki" dedim, dünya ve dünyadaki AbdurRahmân gibi
hadsiz alâkadar olduğum ahbabların zevalinden ve rabıtalarım kopmasından neş'et
eden hadsiz mânevî yaralar içinde bir ameliyat-ı cerrahiye nev'inde bir tedavi
başladı.
İkinci
defa "Ya Bâki Ente-l Bâki" cümlesi; bütün o hadsiz, mânevî yaralara
hem merhem, hem tiryak oldu. Yâni sen bâkisin; giden gitsin, sen yetersin.
Madem sen bâkisin, zeval bulan herşeye bedel bir cilve-i Rahmetin kâfidir.
Madem sen varsın, senin varlığına îman ile intisabını bilen ve sırr-ı
İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var.
sh: » (L:232)
Fena ve zeval, mevt ve adem bir perdedir, bir
tazelenmektir; ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir diye düşünüp, tamamıyla
o hirkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i ruhaniye; sürurlu,
neş'eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılab etti. Lisanım
ve kalbim, belki lisan-ı hal ile bütün zerrat-ı vücudum
"Elhamdülillah" dediler.
İşte o
cilve-i Rahmetin binden bir cüz'ü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o
hüzün-engiz hâletten Barla'ya döndüm. Baktım ki,Kuleönlü Mustafa namında bir
genç, benden ilm-i hâle ait abdest ve namaza dair birkaç mes'eleyi sormak için
gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlâs ve
ileride Risale-i Nur'a edeceği kıymetdar hizmeti, (Haşiye-1) güya hiss-i
kablelvuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu. Onu geriye çevirmedim, kabul
ettim. (Haşiye-2) Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur hizmetinde ve benden
sonra hayr-ül hâlef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam yerine getirecek
olan AbdurRahmân yerine, Cenab-ı Hak Mustafa'yı nümune olarak bana göndermiş
ki; senden bir AbdurRahmân aldım, mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz
AbdurRahmân o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı
mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim. Evet lillahilhamd otuz
AbdurRahmân'ı verdi. O vakit dedim: Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün
ve onunla o mânevî yaraların
______________________________
(Haşiye-1):
İşte o Mustafa'nın küçük kardeşi olan Küçük Ali kendi güzel, sıhhatlı kalemiyle
yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla tamamıyla bilfiil bir AbdurRahmân
olduğu gibi, müteaddid AbdurRahmân'ları da yetiştirdi.
(Haşiye-2):
Elhak, o yalnız kabule değil, belki istikbale lâyık (Haşiye) olduğunu gösterdi.
(Haşiye):
Risale-i Nur'un birinci şakirdi Mustafa'nın istikbale liyakatına dair Üstadımın
hükmünü tasdik eden bir hâdise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım
gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim:
"Sen
aşağıya inme, ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım." Üstadım:
"Hayır" dedi; "Sen kapıdan çık" diyerek aşağıya indi. Ben
kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de
yukarıya çıktı. Sonra yatmış... Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı
Osman'la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti.
Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz geri çevirirdi. Halbuki bu
makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la gelince, kapı
güya lisan-ı hal ile ona demiş ki: "Üstadın seni kabul etmeyecek fakat ben
sana açılacağım" diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine
Mustafa'ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında "Mustafa istikbale
lâyıktır" diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahid
olmuştur.
Hüsrev
Evet
Hüsrev'in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa'yı benim
bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti.
Said
Nursî
sh: » (L:233)
en mühimini tedavi etti; sair bütün seni müteessir
eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatın gelmelidir.
İşte ey
benim gibi ihtiyarlık zamanında gâyet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden
ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber firaktan gelen ağır
gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim
vaziyetimi anladınız ki sizinkinden çok şiddetli iken, madem böyle bir âyet-i
kerime tedavi etti, şifa verdi; elbette Kur'an-ı Hakîm'in eczahane-i
kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek ilâçları vardır. Eğer îman ile ona
müracaat edip ve ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve başınızdaki
o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gâyet hafifleşecektir.
Bu
mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum AbdurRahmân'a ziyade dua-yı Rahmet
ettirmek düşüncesidir. Sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyade müteellim
edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı, gâyet nâhoş,
elîm bir surette size göstermekten maksadım: Kur'an-ı Hakîm'in kudsî tiryakı ne
derece hârikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
ONÜÇÜNCÜ
RİCA: (Haşiye) Bu rîcada sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından
bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak. Usanmamanızı ve gücenmemenizi
arzu ediyorum. Harb-i Umumî'de, Rus'un esaretinden kurtulduktan sonra,
İstanbul'da iki üç sene Dar-ül Hikmet'te hizmet-i diniye beni orada durdurdu.
Sonra Kur'an-ı Hakîm'in irşadıyla ve Gavs-ı Azam'ın himmetiyle ve ihtiyarlığın
intibahıyla İstanbul'daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şaşaalı hayat-ı
içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabîr edilen iştiyak-ı vatan hissi beni
vatanıma sevketti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van'a gittim.
Herşeyden evvel, Van'da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki;
sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van'ın
meşhur kal'ası ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir. Benim medresem onun tam
altında ve ona tam bitişiktir. Benim terkettiğim yedi sekiz sene evvel, o
medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enis talebelerimin hayalleri gözümün önüne
geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid diğer bir kısmı da o
musîbet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi. Ben ağlamaktan kendimi
tutamadım ve kal'anın tâ medresenin üstündeki iki minare yüksekliğinde
medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamânâ
hayalen gittim. Benim hayalim
_______________________________
(Haşiye):
Lâtif bir tevâfuktur ki, bu Onüçüncü Rica'nın bahsettiği medrese hâdisesi onüç
sene evvel oldu.
sh: » (L:234)
kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli
gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o zamandan
çeksin. Çünki yalnız idim. Yedi sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça bir asır
zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki benim medresemin
etrafındaki şehir içi Kal'a dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar
yandırılmış, tahrib edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki
yüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki
adamların çoğu ile dost ve ahbab idim. Kısm-ı azamı Allah Rahmet etsin
muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni
mahallesinden başka Van'ın bütün müslümanlarının haneleri tahrib edilmiş
gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler
gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben, gurbetten vatanıma döndüm; gurbetten
kurtuldum zannediyordum. "Vâ-esefâ", gurbetin en dehşetlisini
vatanımda gördüm. Onikinci Rica'da bahsi geçen AbdurRahmân gibi, ruhumla pek
alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbabların yerlerini
harabezar gördüm. Eskiden beri hatırımda olan bir zatın bir fıkrası vardı, tam
mânâsını göremiyordum.. o hazîn levha karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra
budur:
لَوْلاَ
مُفَارَقَةُ
اْلاَحْبَابِ
مَا وَجَدَتْ
لَهَا
الْمَنَايَا
اِلَى
اَرْوَاحِنَا
سُبُلاً
yâni: "Eğer dostlardan müfarakat olmasaydı,
ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki gelsin alsın." Demek en ziyade insanı
öldüren, ahbabdan müfarakattır. Evet hiçbir şey beni o vaziyet kadar
yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur'andan, îmandan meded gelmeseydi; o gam, o
keder, o hüzün ruhumu uçuracak gibi tesirat yapacaktı. Eskiden beri şâirler
şiirlerinde, ahbablarıyla görüştükleri menzillerin mürur-u zamanla
harabegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm.
İki yüz sene sonra gâyet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir
adamın hüznüyle; hem ruhum, hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar. O vakit,
gözümün önünde harabezara dönmüş yerlerin, gâyet ma'mur ve şenlikli ve neş'eli
ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta
tedris ile, kıymetdar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahatı,
birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider
tarzında, hayali gözümün önünde epey zaman devam etti. O vakit ehl-i dünyanın
haline çok taaccüb ettim. Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünki o vaziyet,
dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedahe
gösterdi. Ehl-i hakikatın mütemadiyen, dünya gaddardır, mekkârdır, fenadır,
aldanmayınız demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl
cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle belki
dünyasıyla alâkadar olduğunu
sh: » (L:235)
kendim de gördüm. Çünki ben vücudum itibariyle
ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı
değil, belki vefatından dolayı on gözle ağlamak istiyordum. Ve o şirin
vatanımın yarı ölmesiyle yüz gözle ağlamaya ihtiyacım vardı. Rivayet-i Hadîste
vardır ki; her sabah bir melaike çağırıyor لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ
yâni "Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz, harab olmak için
binalar yapıyorsunuz." diyor.
İşte bu
hakikatı, kulağımla değil gözümle işitiyordum. Evet o vaziyetim o vakit beni
nasıl ağlattırmış; on senedir hayalim, o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet
binler sene yaşamış o ihtiyar kal'anın başındaki menzillerin harab olması ve
onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz yüz sene kadar ihtiyarlanması
ve kal'a altındaki gâyet hayatdar ve mecma-i ahbab olan medresemin vefatı, umum
Osmanlı Devleti'nde bütün medreselerin vefatını gösteren cenazesinin mânevî
azametine işareten koca Van kal'asının yekpare taşı, ona bir mezar taşı olmuş.
Âdeta o medresedeki sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum
talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe
duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar ve onları ağlıyor gibi
gördüm. Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım; ya ben
de kabre onların yanına gitmeliyim veyahud dağda bir mağaraya çekilip ecelimi
orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim: Madem dünyada böyle tahammül edilmez,
sabır-şiken, mukavemetsûz, yandırıcı firkatler var. Elbette mevt, hayata
racihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir derdlerden değildir. O vakit cihat-ı
sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i
teessürden gelen gaflet bana dünyayı korkunç, boş, hâlî, başıma yıkılacak bir
tarzda gösterdi. Ruhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir
nokta-i istinad ararken ve ruhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin
edecek bir nokta-i istimdad taharri ederken ve o hadsiz firak ve iftiraktan ve
tahrib ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli beklerken, birden Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan'ın سَبَّحَ لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ اْلحَكِيمُ *لَهُ مُلْكُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
âyetinin hakikatı tecelli etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü
hayalden beni kurtardı, gözümü açtırdı.
Baktım ki,
meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana
bakıyorlar; bize de dikkat et, yalnız harabezâra bakıp durma diyorlardı. Bu
âyet-i kerimenin
sh: » (L:236)
hakikatı
böyle ihtar ediyordu ki: Van sahrasının sahifesinde misafir olan insanların
eliyle yazılan ve şehir suretini alan sun'î bir mektubun, Rus istilâsı denilen
dehşetli bir sel belâsına düşüp silinmesi neden seni bu kadar müteessir ediyor?
Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelî'ye bak ki;
bu Van sahifesinde mektubatı, kemal-i şaşaa ile eski zamanda gördüğün vaziyeti
yine devam edip yazılıyorlar.
O yerler boş, harab, hâlî kalmış diye ağlamaların,
Mâlik-i Hakikîsinden gaflet ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik
tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor. Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı
vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikatı tam kabul etmeye nefis
hazırlandı. Evet nasılki bir demir ateşe sokulur; tâ yumuşasın, güzel ve
menfaatdar bir şekil verilsin. Öyle de o hüzün-engiz hâlet ve o dehşetli
vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, mezkûr âyetin
hakikatıyla, hakaik-i îmaniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabul ettirdi. Evet
lillahilhamd şu âyetin hakikatı, îman feyziyle (Yirminci Mektub gibi
Risalelerde kat'î isbat ettiğimiz gibi) herkesin kuvvet-i îmaniyesi nisbetinde
inkişaf eden öyle bir nokta-i istinad ruha ve kalbe verdi ki, o vaziyetin
dehşetinden yüz derece ziyade korkunç, zararlı musîbetlere karşı gelebilir bir
kuvveti, îman-ı billahtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: Senin Hâlıkın olan şu
memleketin Mâlik-i Hakikîsinin emrine herşey müsahhardır, herşeyin dizgini onun
elindedir, ona intisabın yeter. O Hâlıkıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman
suretini alan bütün şeyler, düşmanlıklarını terkettiler; ağlattıran hazîn
haller, beni neş'elendirmeye başladılar. Hem çok Risalelerde kat'î bürhanlarla
da isbat ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı îman-ı bil'âhiretten gelen nur
ile öyle bir nokta-i istimdad verdi ki; değil küçücük ve muvakkat, kısa,
dünyevî ahbablara karşı arzu ve rabıtalarıma, belki ebed-ül âbâdda, âlem-i
bekada, saadet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i
istimdad verdi. Çünki bir cilve-i Rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan
bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat
sevindirmek için, bahar sofrasında hadd ü hesaba gelmez san'atlı, şirin
nimetlerini, her baharda ihsan edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere
yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cennet'i hadsiz bir
zamanda, hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibadına ihzar eden bir
Rahmânurrahîm'in Rahmetine îman ile istinad edip, intisabını bilen elbette öyle
bir nokta-i istimdad bulur ki; en edna derecesi, hadsiz ebedî emellere meded
verip idame eder. Hem o âyetin hakikatıyla, îmanın ziyasından gelen nur öyle
parlak bir surette tecelli etti ki; o zulümatlı olan cihat-ı sitteyi gündüz
gibi aydınlattırdı. Çünki bu medresem ve bu şehirde talebe ve dostlarımın
arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini şöyle aydınlattırdı ki: Ahbabın gittikleri
âlem karanlıklı değil, yalnız
sh: » (L:237)
yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz diye
ihtar etti. Ağlamayı tamamen kestirdi. Ve dünyada onların yerine geçecek ve
benzeyecek olanları bulacağımı ifham etti. Evet lillahilhamd hem vefat eden Van
medresesini Isparta medresesiyle ihya edip, oradaki ahbabları dahi, daha çok,
daha kıymetdar talebeler ve ahbablarla manen ihya etti. Hem bildirdi ki; dünya
boş, hâlî olmadığını ve harab olmuş bir memleket suretini yanlış tasavvur
ettiğimi, belki Mâlik-i Hakikî hikmetinin iktizasıyla, sun'î insanların
levhasını değiştiriyor, mektubunu tazelendiriyor. Bir ağacın bir kısım
meyvelerini kopardıkça yerine yine başka meyvelerin geldiği gibi, nev-i beşerde
bu zeval ve firak dahi bir teceddüddür, tazelenmektir. İman noktasında,
ahbabsızlıktan gelen elîmane bir hüzün değil, belki başka güzel bir yerde
görüşmek üzere ayrılmaktan gelen, lezizane bir hüzün veren bir tazelenmektir.
Hem o dehşetli vaziyetten, kâinatın mevcudatının karanlıklı görünen yüzünü
aydınlattı. Ben de o vakit o hâlete şükretmek istedim, arabî şu fıkra geldi;
tam o hakikatı tasvir etti. Şöyle ki dedim:
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ عَلَى
نُورِ
اْلاِيمَانِ
الْمُصَوِّرِ
مَا
يُتَوَهَّمُ
اَجَانِبَ
اَعْدَاءً
اَمْوَاتًا
مُوَحِّشِينَ
اَيْتَامًا
بَاكِينَ ;
اَوِدَّاءَ
اِخْوَانًا اَحْيَاءً
مُونِسِينَ
مُرَخَّصِينَ
مَسْرُورِينَ
ذَاكِرِينَ
مُسَبِّحِينَ
Yâni: "O şiddetli hâletin tesirinden gelen
gaflet ile, kâinatın mevcudatı bir kısmı düşman ve ecnebi (Haşiye) bir kısmı
müdhiş cenazeler, diğer kısmı ise, kimsesizlikten ağlayan yetimler suretinde;
gafil nefsime tevehhüm ile gösterilen bu korkunç levhayı, nur-u îman ile
aynelyakîn gördüm ki: O ecnebi, düşman görünenler birer dost kardeştirler. Ve o
müdhiş cenazeler ise; kısmen hayatdar ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis
edilenlerdir. Ve o ağlayan yetimlerin vaveylâları ise zikir ve tesbihin
zemzemeleri olduğunu nur-u îman ile gördüğümden, o hadsiz nimetlerin menbaı
olan îmanı bana veren Hâlık-ı Zülcelâl'e hadsiz hamdediyorum. Ve bu dünyada, bu
dünya kadar büyük hususî dünyamdaki bütün mevcudatı, hamd ve tesbihat-ı
İlahiyede tasavvur ve niyetim ile istimal etmek bir hakkım olduğu nokta-i
nazarından, bütün o mevcudatın her birisinin ve umumunun lisan-ı halleriyle
beraber Elhamdülillahi alâ nur-il îman deriz" demektir. Hem o gafletkârane
hâlet-i müdhişeden hiçe inen ezvak-ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan
emeller ve en dar bir daire içinde sıkışıp kalan belki mahvolan şahsıma ait
nimetler, lezzetler birden (başka Risalelerde kat'î bir surette isbat ettiğimiz
gibi) nur-u îman ile kalbin etrafındaki o dar daireyi öyle genişlettirdi ki,
kâinatı içine aldı ve o Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini
sh: » (L:238)
kaçırmış
nimetler yerinde, dâr-ı dünya ve dâr-ı âhireti birer sofra-i nimet ve birer tabla-i
Rahmet şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi, on değil, yüz cihazat-ı
insaniyenin herbirini, gâyet uzun bir el suretinde, her mü'minin derecesi
nisbetinde o iki sofra-i Rahmân'a uzatıp,
(Haşiye):
Yâni zelzele, fırtına, tufan, taun, ateş gibi.
her tarafından nimetleri toplayacak bir tarzda
gösterdiğinden; hem bu ulvî hakikatı ifade, hem o hadsiz nimete şükür için o
vakit böyle demiştim:
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ عَلَى
نُورِ
اْلاِيمَانِ
الْمُصَوِّرِ
للِدَّارَيْنِ
مَمْلُوؤَتَيْنِ
مِنَ
النِّعْمَةِ
وَ الرَّحْمَةِ
لِكُلِّ
مُؤْمِنٍ
حَقًّا
يَسْتَفِيدُ
مِنْهُمَا
بِحَوَاسِّهِ
الْكَثِيرَةِ
الْمُنْكَشِفَةِ
بِاِذْنِ
خَالِقِهِ
Yâni:
"Dünya ve âhireti nimet ve Rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî
mü'minlerin nur-u îman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hassalarının
elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi temin eden ve gösteren nur-u îman
nimetinin mukabiline, o îmanı bana veren Hâlıkıma, bütün zerrat-ı vücudumla
dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse yaparım" demektir.
Madem îman bu âlemde bu tesirat-ı azîmeyi yapar; elbette dâr-ı bekada öyle
semerat ve füyuzatı olacak ki, bu dünyadaki akıl ile onlar ihata edilmez ve
tarif edilmez.
İşte, ey
benim gibi ihtiyarlık münasebetiyle pek çok dostların firak acılarını çeken
ihtiyar ve ihtiyareler! Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zâhiren benden yaşlı
ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünki
fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi
elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla
çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firak belâsını
çekmiş iseniz, benim kadar o belâya maruz kalmamışsınız. Çünki oğlum yoktur ki
yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler
Müslüman evlâdlarının, hatta masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir
rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum. Hususî bir hanem yoktur ki
fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmın
kıt'asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük
hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!..
İşte bütün
ihtiyarlığımdan ve firak belâlarından gelen teessüratıma, bana nur-u îman tam
kâfi geldi; kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümid, sönmez bir ziya, bitmez bir
teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflet ve
teessürat ve teellümata; îman kâfi ve vâfidir. Asıl en karanlıklı ve en nursuz
ve tesellisiz ihtiyarlık ve en elîm ve müdhiş firak, ehl-i dalâletin ve ehl-i
sefahetin ihtiyarlıklarıdır ve firaklarıdır. O rica ve ziya ve teselli veren
îmanı zevketmek ve tesiratını hissetmek
sh: » (L:239)
için,
ihtiyarlığa lâyık ve İslâmiyete muvafık ubûdiyetkârane bir tavr-ı şuurdarane
takınmakla olur. Yoksa gençlere benzemeye çalışmak ve onların sarhoşça
gafletlerine başını sokup ihtiyarlığını unutmakla değildir. خَيْرُ
شَبَابِكُمْ
مَنْ
تَشَبَّهَ
بِكُهُولِكُمْ
وَشَرُّ
كُهُولِكُمْ
مَنْ تَشَبَّهَ
بِشَبَابِكُمْ
-ev kema kal- mealindeki Hadîsi düşününüz. Yâni: "Gençlerinizin en iyisi,
temkinde ve sefahetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve
ihtiyarlarınızın en fenası, sefahette ve başını gaflete sokmakta gençlere
benzeyenlerdir."
Ey
kardeşlerim ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler! Hadîs-i şerifte vardır ki:
"Altmış yetmiş yaşlarında ihtiyar bir mü'min, dergâh-ı İlahiyeye elini
kaldırıp dua ederken, Rahmet-i İlahiye onun elini boş döndürmeye hicab
ediyor." Madem Rahmet size karşı böyle hürmet ediyor.. siz de Rahmetin bu
hürmetini ubûdiyetinizle ihtiram ediniz.
ONDÖRDÜNCÜ
RİCA: Dördüncü Şua olan Âyet-i Nuriye-i Hasbiye'nin başının hülâsası diyor ki:
Bir zaman ehl-i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere
düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gaflet ile, Risale-i Nur'un teselli verici ve
meded edici nurlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu
aradım. Gördüm ki; gâyet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedid bir muhabbet-i vücud
ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr, bende
hükmediyordu. Halbuki müdhiş bir fena, o bekayı söndürüyor. O hâletimde, yanık
bir şâirin dediği gibi dedim:
"Dil
bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim
Bir
devasız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber."
Me'yusane
başımı eğdim; birden حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
imdadıma geldi, "Beni dikkatle oku!" dedi. Ben de günde beşyüz defa
okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakîn ile değil, aynelyakîn ile çok kıymetdar
envarından dokuz mertebe-i hasbiye bana inkişaf etti.
Birinci
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı beka; bendeki bekaya değil, belki
sebebsiz ve bizzat mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zat-ı Zülkemal'in ve
Zülcelâl'in bir isminin cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan,
fıtratımda o Kâmil-i Mutlak'ın varlığına ve kemaline ve bekasına müteveccih
olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış,
âyinenin bekasına âşık olmuştu, حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
geldi, perdeyi kaldır
sh: » (L:240)
dı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim
ki; bekamın lezzeti ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i
Zülkemal'in bekasına ve benim Rabbim ve İlahım olduğuna, tasdik ve îmanımda ve
iz'anımda vardır. Bunun edillesi, zevil-ehsası hayrette bırakacak gâyet derin
ve dakik oniki hemhemler ve şuur-u îmanlar ile Risale-i Hasbiye'de beyan
edilmiştir.
İkinci
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve
gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde; ehl-i dünya desiseleriyle,
casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbime dedim: "Elleri bağlı,
zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i
istinad yok mu?" diye حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
âyetine müracaat ettim. Bana o âyet bildirdi ki; intisab-ı îmanî vesikasıyla
Kadîr-i Mutlak öyle bir Sultan'a intisab edersin ki; zemin yüzünde her baharda
dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordularının bütün
cihazatlarını kemal-i intizam ile vermekle beraber, başta insan olarak,
hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medenî insanların son zamanlarda
keşfettikleri et ve şeker ve sair taamların hülâsaları gibi, belki yüz derece o
medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve
çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup; ve o hülâsaları dahi, onların
pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderî tarifeler içinde sarıp, muhafaza
için küçük sandukçalara koyup, tevdi eder. O sandukçaların îcadı, (كن)emrinde bulunan ( كاف. نون) fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki; Kur'an
der ki: "Hâlık emreder, meydana gelir." Madem sen, intisab-ı îmanî
tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve
kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i
maneviyeyi buldum ki; değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir
bir iktidar-ı îmanî hissederek, bütün ruhumla beraber حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
dedim.
Üçüncü
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin
tazyikiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâki bir
memlekette daimî bir saadete namzed olduğumu îman telkin ettiği hengâmda;
tahassür akıtan "of! of!"dan vazgeçip, beşaşet izhar eden "oh!
oh!" dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fıtratın
tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlûkatının bütün harekâtlarını ve
sekenatlarını ve ahval ve
sh: » (L:241)
a’mâllerini, kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve
âciz-i mutlak nev-i insanı kendine dost ve muhatab eden ve bütün mahlûkat
üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlak'ın hadsiz kudretiyle ve insana
nihayetsiz inayet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir, diye düşünürken bu iki
noktada, yâni böyle bir kudretin faaliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın
hakikatlı ehemmiyeti hakkında îmanın inkişafını ve kalbin itminanını veren bir
izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim. Dedi ki: " حَسْبُنَا
daki نَا
ya dikkat edip, senin ile beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile حَسْبُنَا yı kimler söylüyorlar, dinle!" emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız
hayvanlar ve nihayetsiz nebatlar ve gâyetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisan-ı
hal ile حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
mânâsını yâdediyorlar ve herkesin yâdına getiriyorlar ki; bütün şerait-i
hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve
maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin
aynı gibi habbeler ve birbirine müşabih çekirdeklerden kuşların yüzbin
çeşitlerini, hayvanların yüzbin tarzlarını, nebatatın yüzbin nev'ini ve ağaçların
yüzbin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı, intizamlı,
birbirinden ayrı farikalı bir surette gözümüz önünde, hususan her baharda gâyet
çok, gâyet kolay, gâyet geniş bir dairede, gâyet çoklukla halkeder, yapar bir
kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde
ve bir tarzda yapılmalarıyla vahdetini ve Ehadiyetini bize gösterir ve böyle
hadsiz mu'cizatı ibraz eden bir fiil-i Rubûbiyete, bir tasarruf-u Hallakıyete
müdahâle ve iştirak mümkün olmadığını bildirir diye anladım. Her mü'min gibi
benim hüviyet-i şahsiyemi ve mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim
gibi olmak arzu edenler حَسْبُنَا
daki نَا
cem'iyetinde bulunan enenin, yâni nefsimin tefsirine baksınlar. Ehemmiyetsiz,
hakir ve fakir görünen vücudum -her mü'minin vücudu gibi- ne imiş, hayat ne
imiş, insaniyet ne imiş, İslâmiyet ne imiş, îman-ı tahkikî ne imiş,
marifetullah ne imiş, muhabbet nasıl olacakmış? Anlasınlar, dersini alsınlar!..
Dördüncü
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlubiyet
gibi vücudumu sarsan ârızalar, bir gaflet zamanıma rastgelip şiddetle alâkadar
ve meftun olduğum vücudumu, belki mahlûkatın vücudlarını "ademe
gidiyor" diye elîm bir endişe verirken, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat
ettim. Dedi: "Mânâma dikkat et ve îman dürbünüyle bak!" Ben de baktım
ve îman gözüyle gördüm ki: Bu zerrecik vücudum, her mü'minin vücudu gibi hadsiz
bir
sh: » (L:242)
vücudun âyinesi ve nihayetsiz bir inbisat ile
hadsiz vücudları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdar bâki,
müteaddid vücudları meyve veren bir kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensubiyet
cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücud kadar kıymetdar olduğunu ilmelyakîn
ile bildim. Çünki şuur-u îman ile bu vücudum Vâcib-ül Vücud'un eseri ve san'atı
ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhamdan ve hadsiz firaklardan ve hadsiz
müfarakat ve firakların elemlerinden kurtulup; mevcudata, hususan zîhayatlara
taalluk eden ef'al ve Esmâ-i İlahiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet
peyda eylediğim bütün sevdiğim mevcudata muvakkat bir firak içinde daimî bir
visâl var olduğunu bildim. İşte îman ile ve îmandaki intisab ile, her mü'min
gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücudların firaksız envarını kazanır; kendi gitse
de onlar arkada kaldığından kendisi kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa:
Ölüm firak değil, visâldir, tebdil-i mekândır, bâki bir meyveyi sünbül
vermektir.
Beşinci
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Yine bir vakit hayatım çok ağır şerait ile sarsıldı
ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki: Ömrüm koşarak gidiyor,
âhirete yakınlaşmış. Hayatım dahi tazyikat altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki
Hayy ismine dair Risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük
meziyetleri ve kıymetdar faideleri böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun
yaşamağa lâyıktır, diye müteellîmane düşündüm. Yine üstadım olan حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ
âyetine müracaat ettim. Dedi: "Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyum'a göre
hayata bak!" Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise,
Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a bakması yüzdür; ve bana ait neticesi bir ise, Hâlıkıma
ait bindir. Şu halde marzî-i İlahî dairesinde bir an yaşaması kâfidir, uzun
zaman istemez. Bu hakikat dört
mes'ele ile beyan ediliyor. Ölü olmayanlar veyahud diri olmak isteyenler, hayatın
mahiyetini ve hakikatını ve hakikî hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar,
bulsunlar ve dirilsinler!..
Hülâsası
şudur ki: Hayat, Zat-ı Hayy-ı Kayyum'a baktıkça ve îman dahi hayata hayat ve
ruh oldukça, beka bulur hem bâki meyveler verir, hem öyle yükseklenir ki,
sermediyet cilvesini alır, daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.
Altıncı
Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Müfarakat-ı umumiye hengâmında olan harab-ı
dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfarakat-ı hususiyemi ihtar
eden ihtiyarlık ve
sh: » (L:243)
âhir
ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemalperestlik ve
güzellik sevdası ve kemalâta meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda,
daimî tahribatçı olan zeval ve fena ve mütemadi tefrik edici olan mevt ve adem,
dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını,
parça parça edip güzelliklerini bozduğunu; fevkalâde bir şuur ve teessür ile
gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî, bu hâle karşı şiddetli galeyan ve isyan
ettiği zamanda bir medâr-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiyeye
müracaat ettim. Dedi: "Beni oku ve dikkatle mânâma bak!" Ben de
Sure-i Nur'daki اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
ilâ âhir... âyetinin rasathanesine girip îmanın dürbünüyle bu Âyet-i
Hasbiye'nin en uzak tabakalarına ve şuur-u îmanî hurdebini ile en ince esrarına
baktım, gördüm: Nasılki âyineler, şişeler, şeffaf şeyler, hatta kabarcıklar;
Güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemalini ve o ziyanın elvan-ı seb'a
denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve
teharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemal ve o
güzellikleri tazeleştiriyorlar ve inkisaratlarıyla Güneş'in ve ziyasının ve
elvan-ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel izhar ediyorlar. Aynen öyle de:
Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelâl'in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz
güzel Esmâ-i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerinin
tazelenmesi için bu güzel masnu'lar, bu tatlı mahluklar, bu cemalli mevcudat,
hiç durmayarak gelip gidiyorlar; kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller,
kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes
bir cemalin ve daimî tecelli eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir
hüsnün işaretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğunun pek çok
kuvvetli delilleri Risale-i Nur'da tafsilen izah edilmiş. Burada o bürhanlardan
üç tanesi, kısaca gâyet makul bir surette zikredilmiştir, diye beyana başlar.
Bu Risaleyi gören herbir zevk-i selim ashabı hayrette kalmakla beraber
kendilerinin istifadelerinden başka, gayrilerinin de istifadelerine çalışmayı
lâzım buluyorlar. Hususan ikinci bürhanda beş nokta beyan ediliyor. Aklı çürük,
kalbi bozuk olmayan, her halde takdir ve tahsin ve tasvib ile "Mâşâallah
Fetebârekâllah" diyecek; fakir, hakir görülen vücudunu teâli ettirecek..
harika bir mu'cize olduğunu derk ve tasdik edecek.
sh: » (L:244)
ONBEŞİNCİ
RİCA: (Haşiye) Bir zaman Emirdağı'nda ikamete memur ve tek başıma menzilde
âdeta bir haps-i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile
bana işkence vermelerinden hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim.
Ruh u canımla Denizli Hapsi'ni arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Ve
"hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır" diye ya hapse veya
kabre girmeye karar verirken, inayet-i İlahiye imdada yetişti; kalemleri teksir
makinesi olan Medreset-üz Zehra şakirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir
makinesini verdi. Birden Nur'un kıymetdar mecmûalarından her tanesi, bir kalem
ile beş yüz nüsha meydana geldi. Fütuhata başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana
sevdirdi, "Hadsiz şükür olsun" dedirtti. Bir miktar sonra Risale-i
Nur'un gizli düşmanları fütuhat-ı Nuriyeyi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize
sevkettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inayet-i Rabbaniye
tecelli etti. En ziyade Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri
itibariyle müsadere edilen Nur Risalelerini kemal-i merak ve dikkatle mütalaa
ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdar eyledi. Tenkid
yerinde takdire başlamalarıyla, Nur Dershanesi çok genişlendi; maddî
zararımızdan yüz derece ziyade menfaat verdi, sıkıntılı telaşlarımızı hiçe
indirdi. Sonra gizli düşman münafıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim
şahsıma çevirdiler. Eski siyasî hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem
maarif dairesini, hem zabıtayı, hem dâhiliye vekaletini evhamlandırdılar.
Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrikatıyla o
evham genişlendi. Bizi tazyik ve tevkif ve ellerine geçen Risaleleri müsadereye
başladılar. Nur şakirdlerinin faaliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı
çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı
isnadlarda bulundular. Pek acib iftiraları işaaya çalıştılar. Fakat kimseyi
inandıramadılar. Sonra pek âdi bahanelerle, zemheririn en şiddetli soğuk
günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gâyet soğuk ve iki gün sobasız bir
koğuşta tecrid-i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa
soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, zaafiyet ve hastalığımdan zor
dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir
sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inayet-i İlahiye ile bir hakikat
kalbimde inkişaf etti. Manen: "Sen hapse Medrese-i Yûsufiye namı
vermişsin; hem Denizli'de sıkıntınızdan bin derece ziyade hem ferah, hem mânevî
kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde
Nurların fütuhatı gibi neticeler, size şekva yerinde binler şükrettirdi, her
____________________________
(Haşiye):
Nur'un te'lif zamanı üç sene evvel bitmiş olmasından, bu Onbeşinci Rica,
ileride bir Nurcu tarafından İhtiyarlar Lem'asının tekmiline -te'lifine- me'haz
olmak üzere yazıldı. sh: » (L:245)
bir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibadet
hükmüne getirdi; o fâni saatleri bâkileştirdi. İnşâallah bu Üçüncü Medrese-i
Yûsufiyedeki musîbetzedelerin Nurlardan istifadeleri ve teselli bulmaları,
senin bu soğuk ve ağır sıkıntını hararetlendirip, sevinçlere çevirecek ve
hiddet ettiğin adamlar eğer aldanmışlarsa bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar
hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni
incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda, ölümün
idam-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girip, daimî sıkıntılı azab
çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fâni saatlerini
bâkileştirmeyi, hem mânevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs
ile yapmasını kazanıyorsun!" diye ruhuma ihtar edildi. Ben de bütün
kuvvetimle "Elhamdülillah" dedim. İnsaniyet damarıyla o zalimlere
acıdım. "Ya Rabbi! Onları ıslah eyle!" diye dua ettim.
Bu yeni
hâdisede, ifademde Dâhiliye Vekaletine yazdığım gibi, on vecihle kanunsuz
olduğu ve kanun namına kanunsuzluk eden o zalimler -asıl suçlu onlar olması
gibi- öyle bahaneler aradılar; işitenleri güldürecek ve hakperestleri
ağlattıracak iftiraları ve uydurmalarıyla ehl-i insafa gösterdiler ki; Risale-i
Nur'a ve şakirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar,
divaneliğe sapıyorlar.
Ezcümle:
Bir ay bizi tecessüs eden memurlar, birşey bahane bulamadıklarından bir pusula
yazıp ki: "Said'in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona
götürmüş." O pusulayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra
yabanî ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehdidkârane "Gel bunu imza et!"
demişler. O da demiş: "Tövbeler tövbesi olsun, bu acib yalanı kim imza
edebilir?" Onları, pusulayı yırtmağa mecbur etmiş.
İkinci bir
nümune: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zat, atını beni gezdirmek için
vermiş, ben de rahatsızlığım için teneffüs kasdı ile, ekser günlerde, yazda
bir-iki saat gezerdim. O at ve araba sahibine elli liralık kitab vermeye söz
vermiştim. Tâ, kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işde hiç
bir zarar ihtimali var mı? Halbuki "O at kimindir?" diye, elli defa
bizlerden hem vali, hem adliyeciler, hem zabıta ve polisler sordular. Güya
büyük bir hâdise-i siyasiye ve asayişe temas eden bir vakıadır. Hatta bu
mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zat hamiyeten biri "At
benimdir" diğeri "Araba benimdir" dedikleri için ikisini de benimle
beraber tevkif ettiler. Bu nümunelere kıyasen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci
olup gülerek ağladık ve anladık ki: Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ilişenler,
maskara olurlar.
O
nümunelerden lâtif bir muhavere: Benim tevkif kâğıdımda sebeb, emniyeti ihlâl
suçu yazıldığından, ben daha o pusulayı görmeden müddeiumuma dedim: "Seni
geçen gece gıybet ettim." Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir
polise: "Eğer bin müddeiumumî ve bin emniyet
sh: » (L:246)
müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umumiyeye
hizmet etmemiş isem -üç defa- Allah beni kahretsin" dedim.
Sonra bu
sırada, bu soğukta, en ziyade istirahata ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe
muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsas eder bir tarzda, beni bu
tahammülün fevkinde bu tehcir ve tecrid ve tevkif ve tazyike sevkedenlere,
fevkalâde iğbirar ve kızmak geldi. Bir inayet imdada yetişti. Manen kalbe ihtar
edildi ki: "İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adâlet
olan kader-i İlahînin büyük bir hissesi var ve bu hapiste yiyecek rızkın var. O
rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslim ile mukabele lâzım. Hikmet
ve Rahmet-i Rabbaniyenin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri
nurlandırmak ve teselli vermek ve size sevab kazandırmaktır. Bu hisseye karşı,
sabır içinde binler şükretmek lâzımdır. Hem senin nefsinin bilmediğin
kusurlarıyla onda bir hissesi var. O hisseye karşı istiğfar ve tövbe ile,
nefsine "Bu tokata müstehak oldun" demelisin. Hem gizli düşmanların
desiseleriyle bazı safdil ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevketmek
cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı Risale-i Nur'un o münafıklara
vurduğu dehşetli mânevî tokatlar, senin intikamını tamamen onlardan almış. O,
onlara yeter. En son hisse, bilfiil vasıta olan resmî memurlardır. Bu hisseye
karşı, onların Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarında, ister istemez şüphesiz
îman cihetinde istifadelerinin hatırı için وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ
düsturuyla; onları afvetmek, bir ulüvvücenablıktır." Ben de bu hakikatlı
ihtardan kemal-i ferah ve şükür ile, bu yeni Medrese-i Yûsufiyede durmağa,
hatta aleyhimde olanlara yardım etmek için kendime mûcib-i ceza zararsız bir
suç yapmağa karar verdim. Hem benim gibi yetmişbeş yaşında ve alâkasız ve
dünyada sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi kalmış ve onun
vazife-i nuriyesini görecek yetmiş bin nur nüshaları bâki kalıp serbest
geziyorlar. Ve bir dile bedel, binler dil ile hizmet-i îmaniyeyi yapacak
kardeşleri, vârisleri bulunan benim gibi bir adama kabir, bu hapisten yüz
derece ziyade hayırlıdır. Ve bu hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler
altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha faidelidir. Çünki
haricinde, tek başıyla yüzer alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeğe
mukabil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber yalnız müdür ve başgardiyan gibi
bir-iki zatın, maslahata binaen hafif tahakkümlerini çekmeğe mecbur olur. Ona
mukabil, hapiste çok dostlardan kardeşane taltifler, teselliler görür. Hem
İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı, bu vaziyette ihtiyarlara merhamete
gelmesi, hapis zahmetini Rahmete çeviriyor diye, hapse razı oldum. Bu üçüncü
mahkemeye geldiğim sırada zaafiyet ve ihtiyarlık ve rahatsızlıktan ayakta
durmağa sıkıldığımdan, mahkeme kapısının haricinde bir iskemlede oturdum.
sh: » (L:247)
Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, "Neden
ayakta beklemiyor?" ihanetkârane dedi. Ben de ihtiyarlık cihetinden, bu
merhametsizliğe kızdım. Birden baktım; pek çok müslümanlar, kemal-i şefkat ve
uhuvvetle merhametkârane bakıp etrafımızda toplanmışlar, dağıtılmıyorlar.
Birden "iki hakikat" ihtar edildi:
Birincisi:
Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim halde hakkımdaki
teveccüh-ü âmmeyi kırmak ile Nur'un fütuhatına sed çekilir diye, bazı safdil
resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle,
ihanetkârane böyle muameleye sevketmişler. Buna karşı inayet-i İlahiye,
Nurların îman hizmetine mukabil, bir ikram olarak, o bir tek adamın ihanetine
bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârane acıyarak alâkadarane
sizi istikbal ve teşyi ediyorlar. Hatta ikinci gün, ben müstantık dairesinde
müddeiumumun suallerine cevap verirken, hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine
karşı bin kadar ahali kemal-i alâka ile toplanıp lisan-ı hal ile "Bunları
sıkmayınız!" dediklerini, vaziyetleriyle ifade ediyorlar gibi göründüler.
Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki: Bu ahali, bu
tehlikeli asırda tam bir teselli ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir îman ve
saadet-i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur
Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz
şahsıma, imânâ bir parça hizmetkârlığım için haddimden çok ziyade iltifat
gösteriyorlar.
İkinci
hakikat: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-ü âmmeyi kırmak
kasdıyla tahkirkârane aldanmış mahdud adamların bed muamelelerine mukabil,
hadsiz ehl-i hakikatın ve nesl-i âtinin takdirkârane alkışlamaları var, diye
ihtar edildi. Evet komünist perdesi altında anarşistliğin, emniyet-i umumiyeyi
bozmağa dehşetli çalışmasına karşı, Risale-i Nur ve şakirdleri îman-ı tahkikî
kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor.
Emniyeti ve asayişi temine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her
tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alâkadar üç-dört mahkeme
ve on vilayetin zabıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukuatlarını bulmamış ve
kaydetmemiş. Ve üç vilayetin insaflı bir kısım zabıtaları demişler: "Nur
talebeleri mânevî bir zabıtadır. Asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar.
İman-ı tahkikî ile; Nur'u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı
bırakıyorlar, emniyeti temine çalışıyorlar." Bunun bir nümunesi Denizli
Hapishanesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi
girmesiyle, üç dört ay zarfında ikiyüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalâde
itaatli, dindarane bir salah-ı hal aldılar ki; üç dört adamı öldüren bir adam,
tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam
sh: » (L:248)
merhametli, zararsız, vatana nâfi bir uzuv olmaya başladı. Hatta resmî memurlar, bu
hâle hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım
gençler dediler: "Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm
ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; tâ onlardan ders alıp onlar gibi
olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz." İşte bu mahiyette
bulunan Nur talebelerini, emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde ve gâyet
fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek
anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye
çalışıyorlar. Biz bunlara karşı deriz: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir
kapanmıyor ve dünya misafirhanesinde yolcular gâyet sür'at ve telaşla kafile
kafile arkasında, toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında
birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir surette
göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i îman hakkında terhis tezkeresi olan
ölümün, idam-ı ebedî dar ağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm-ü
ebediyetle aldığınız fâni zevkler, bâki ve elîm elemlere dönecek.
Maatteessüf
gizli münafık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon veli makamında
olan şehidlerinin, kahraman gazilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve
muhafaza edilen hakikat-ı İslâmiyete bazen "tarîkat" namını takıp ve
o güneşin tek bir şuaı olan tarîkat meşrebini, o güneşin aynı gösterip,
hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat-ı Kur'aniyeye ve hakaik-i
îmaniyeye tesirli bir surette çalışan Nur talebelerine "tarîkatçı" ve
"siyasî cem'iyetçi" namını vererek aleyhimize sevketmek istiyorlar.
Biz hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli mahkeme-i
âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
"Yüzer
milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun.
Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan başlar,
zendekaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler
inşâallah!"
İşte
ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me'yusiyetlere, îmandan ve
Kur'andan imdada yetişen kudsî teselliler ile bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı
bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste
farz namazını kılan ve tövbe edenin herbir saati, on saat ibadet hükmüne
geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fâni gün, sevab cihetinde
on gün bâki bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini
bekleyen bir adama ne kadar medâr-ı şükrandır, o mânevî ihtardan bildim.
"Hadsiz şükür Rabbime" dedim; ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime razı
oldum. Çünki ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferahla gitse, lezzetin
zevali elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle, gafletle, bazı
günahları yerinde
sh: » (L:249)
bırakır,
fâni olur gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zeval-i elem bir mânevî lezzet
olmasından, hem bir nevi ibadet sayıldığından, bir cihette bâki kalır ve
hayırlı meyveleriyle bâki bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse
sebebiyet veren hatalara keffaret olur, onları temizler. Bu nokta-i nazardan,
mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükür etmelidirler.
ONALTINCI RİCA:
Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden -bir sene cezayı çekip-
çıktım. Beni Kastamonu'ya nefyettiler. Polis karakolunda iki-üç ay misafir
ettiler. Benim gibi sadık dostlarıyla görüşmekten sıkılan bir münzevi ve
kıyafetinin tebdiline tahammül etmeyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azab
çeker anlaşılır. İşte ben bu me'yusiyette iken, birden inayet-i İlahiye
ihtiyarlığımın imdadına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber sadık
dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri
gibi; benim hizmetçilerim misillü, istediğim zaman beni şehrin etrafında
gezdiriyordular. Sonra o karakolun karşısında Kastamonu'nun Medrese-i
Nuriyesine girdim, Nurların te'lifine başladım. Feyzi, Emin, Hilmi, Sadık,
Nazif, Salahaddin gibi Nur'un kahraman şakirdleri, Nurların neşri, teksiri için
o medreseye devam ettiler. Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdar
müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler. Sonra gizli
düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enaniyetli hocalar ve şeyhleri
aleyhimize evhamlandırdılar. Bizi, Denizli Hapsine beş altı vilayetlerden gelen
Nur talebelerini, o Medrese-i Yûsufiyede toplanmağa vesile oldular. Bu
Onaltıncı Rica'nın tafsilâtı, Kastamonu'dan gönderip Lâhika'ya geçen ve Denizli
Hapsinde oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektublar ve
mahkemesindeki Müdafaa Risalesi'dir ki; bu ricanın hakikatını parlak
gösteriyorlar. Tafsilâtını lâhikaya, müdafaama havale edip, gâyet kısa işaret
edeceğiz.
Ben mahrem
ve mühim mecmûaları, hususan Süfyan'a ve Nur'un kerametlerine dair Risaleleri
kömür ve odunlar altında sakladım; tâ benim vefatımdan veya baştaki başlar
hakikatı dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye
müsterihane dururken, birden taharri memurları ve müddeiumumun muavini,
menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli Risaleleri, odunların altından
çıkardılar. Hem beni tevkif edip Isparta hapishanesine, sıhhatım muhtell bir
halde gönderdiler. Ben pek çok müteellim ve Nurlara gelen o zarardan dehşetli müteessir
iken, bir inayet-i İlahiye imdadımıza yetişti. O gizlenmiş ve ehl-i hükûmet
onları okumağa çok muhtaç olan o ehemmiyetli Risaleleri kemal-i merak ve
dikkatle okumağa başlayıp, büyük resmî daireler âdeta bir Dershane-i Nuriye
hükmüne geçti. Tenkid fikriyle takdire başladılar. Hatta Denizli'de, hiç
haberimiz yokken, fevkalâde perde altında matbu Âyet-ül Kübra'yı
sh: » (L:250)
resmî ve
gayr-ı resmî pek çok adamlar okudular, îmanlarını kuvvetlendirdiler. Bizim
hapis musîbetimizi hiçe indirdiler. Sonra bizi Denizli Hapsine aldılar. Beni
tecrid-i mutlak içinde ufunetli, rutubetli soğuk bir koğuşa soktular.
İhtiyarlık, hastalık ve benim yüzümden masum arkadaşlarımın zahmetlerinden bana
gelen çok teellüm ve Nurların ta'til ve müsaderesinden gelen çok teessüf ve
sıkıntı içinde çırpınırken, birden inayet-i Rabbaniye imdada yetişti. Birden o
koca hapishaneyi bir Dershane-i Nuriyeye çevirip bir Medrese-i Yûsufiye (A.S.)
olduğunu isbat ederek, Medreset-üz Zehra kahramanlarının elmas kalemleriyle
Nurlar intişara başladı. Hatta o ağır şerait içinde Nur'un kahramanı, üç dört
ay zarfında yirmîden ziyade Meyve ve Müdafaat Risalesi'nden yazdı. Hem hapiste,
hem hariçte fütuhata başladılar. O musîbetteki zararımızı büyük menfaatlere ve
sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. عَسَى اَنْ
تَكْرَهُوا
شَيْئًا
وَهُوَ خَيْرٌ
لَكُمْ sırrını tekrar
gösterdi. Sonra birinci ehl-i vukufun yanlış ve sathî zabıtlara binaen
aleyhimizde şiddetli tenkidleri ve Maarif Vekili'nin dehşetli hücumuyla beraber
aleyhimizde bir beyanname neşretmesiyle, hatta bazı haberlerle bir kısmımızın
idamına çalışıldığı hengâmda, bir inayet-i Rabbaniye imdadımıza yetişti. Başta
Ankara ehl-i vukufunun şiddetli tenkidlerini beklerken, takdirkârane raporları,
hatta beş sandık Nur Risalelerinde beş on sehiv buldukları halde, mahkemede
onların sehiv ve yanlış gösterdikleri noktalar ayn-ı hakikat olduğunu ve
onların sehiv ve yanlış dedikleri maddelerde kendileri sehiv ettiklerini isbat
ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on sehiv ve yanlışlarını gösterdik.
Ve yedi makamata gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaaname Risaleleri ve Adliye
Vekaletine gönderilen Nur'un umum Risaleleri, hususan mahremlerin dokunaklı ve
şiddetli tokatlarına mukabil tehdidkârane şiddetli emirler beklerken gâyet
mülayîmane, hatta tesellikârane Başvekil'in bize gönderdiği mektubu gibi,
Musâlâha tarzında ilişmemeleri kat'î isbat etti ki: Risale-i Nur'un hakikatları
inayet-i İlahiye kerametiyle, onları mağlub edip kendini onlara irşadkârane
okutturmuş, o geniş daireleri bir nevi dershane yapmış, çok mütereddid ve
mütehayyirlerin îmanlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece
ziyade mânevî ferah ve faide verdi. Sonra gizli düşmanlar beni zehirlediler ve
Nur'un şehid kahramanı merhum Hâfız Ali benim bedelime hastahaneye gitti ve
benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi me'yusane ağlattırdı. Ben bu
musîbetten evvel Kastamonu'nun dağında bağırarak mükerrer defa dedim:
"Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız." Yâni her Risaleyi
herkese vermeyiniz; tâ, bize taarruz edilmesin. Yaya gidilse yedi gün uzakta
Hâfız Ali (Rahmetullahi Aleyh), mânevî telefonuyla işitiyor gibi aynı vakit
bana yazı
sh: » (L:251)
yor ki: "Evet Üstadım, Risale-i Nur'un bir
kerametidir ki; ata et, arslana ot atmaz. Belki ata ot, arslana et atar ki, o
arslan hocaya İhlas Risalesi'ni verdi." Yedi gün sonra mektubunu aldık,
hesab ettik; aynı zamanda, ben dağda bağırırken, o da garib sözleri mektubunda
yazıyormuş.
İşte
Nur'un böyle bir mânevî kahramanının vefatı ve gizli münafıkların aleyhimizde
desiselerle bizi cezalandırmaya çalışmaları ve benim zehirli hastalığımdan
dolayı beni de hastahaneye resmî emirle mecbur etmek endişesi bizi sıkarken,
birden inayet-i İlahiye imdada geldi.
Mübarek
kardeşlerimin hâlis dualarıyla zehirin tehlikesi geçmiş ve o merhum şehidin kuvvetli
emarelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve sual meleklerine Nurlar ile
cevap vermesi ve onun bedeline ve onun sisteminde Nurlara çalışacak Denizli
Kahramanı Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh) ve arkadaşları perde altında tesirli
bir surette hizmetleri ve düşmanlarımızın dahi, mahpusların birden Nurlarla
ıslah olmaları cihetinde hapisten çıkmamıza taraftar olması; ve Ashab-ı Kehf
misillü Nur şakirdleri o sıkıntılı çilehaneyi Ashab-ı Kehf ve eski zaman ehl-i
riyazatının mağaralarına çevirmesi ve istirahat-ı kalble Nurların neşrine ve
yazmasına sa'yleriyle, inayet-i Rabbaniyenin imdadımıza yetiştiğini isbat etti.
Hem
kalbime geldi ki: Madem İmam-ı Azam gibi eazım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve
İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel gibi bir mücahid-i ekbere, Kur'anın bir tek mes'elesi
için hapiste pekçok azab verilmiş. Ve şekva etmeyerek kemal-i sabır ile sebat
edip o mes'elelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden
pekçok ziyade azab verildiği halde, kemal-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar.
Elbette sizler Kur'anın müteaddid hakikatları için pek büyük sevab ve kazanç
aldığınız halde, pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.
Evet zulm-ü beşer içinde bir cilve-i inayet-i Rabbaniyeyi kısaca beyan
edeceğim:
Ben yirmi
yaşında iken tekrar ile derdim: "Eski zamanda mağaralara çekilen târik-üd
dünyalar gibi âhir ömrümde ben de bir mağaraya, bir dağa çekilip, insanların
hayat-ı içtimaiyesinden çıkacağım." Hem eski Harb-i Umumî'de şark-ı
şimalîdeki esaretimde karar vermiştim ki: "Bundan sonra ömrümü mağaralarda
geçireceğim. Hayat-ı siyasiyeden ve içtimaiyeden sıyrılacağım. Artık karışmak
yeter." derken, inayet-i Rabbaniye, hem adâlet-i kaderiye tecelli ettiler.
Kararımdan ve arzumdan çok ziyade hayırlı bir surette ihtiyarlığıma merhameten
o mutasavver mağaralarımı hapishanelere ve inzivalara ve yalnızlık içinde
çilehanelere ve tecrid-i mutlak menzillerine çevirdi. Ehl-i riyazet ve
münzevilerin dağlardaki mağaralarının çok fevkinde "Yûsufiye
Medreseleri" ve vaktimizi zayi etmemek için tecridhaneleri verdi. Hem
mağara faide-i uhreviyesini,
sh: » (L:252)
hem hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyenin mücahidane
hizmetini verdi. Hatta ben azmetmiştim ki; arkadaşlarımın beraetlerinden sonra
bir suç gösterip, hapiste kalacağım. Hüsrev ve Feyzi gibi mücerredler benim
yanımda kalsın ve bir bahane ile insanlarla görüşmemek ve vaktimi lüzumsuz
sohbetlerle ve tasannu' ve hodfüruşluk ile geçirmemek için tecrid koğuşunda
bulunacağım. Fakat kader-i İlahî ve kısmetimiz, bizi başka çilehaneye
sevkettiler.
اَلْخَيْرُ
فِى مَا
اخْتَارَهُ
اللّهُ { عَسَى اَنْ
تَكْرَهُوا
شَيْئًا
وَهُوَ خَيْرٌ
لَكُمْ
sırrıyla, ihtiyarlığıma merhameten ve hizmet-i
îmaniyede daha ziyade çalıştırmak için ihtiyar ve kudretimizin haricinde bu
üçüncü Medrese-i Yûsufiyede vazife verildi.
Evet
inayet-i İlahiye, ihtiyarlığıma merhameten; kuvvetli ve gizli düşmanı
bulunmayan gençliğime mahsus olan mağaralarımı, hapishanenin tecrid-i münferid
menzillerine çevirmesinde üç hikmet ve hizmet-i Nuriyeye üç ehemmiyetli faidesi
var:
Birinci
hikmet ve faide: Nur talebelerinin bu zamanda toplanmaları; zararsız olarak,
Medrese-i Yûsufiyede olur. Ve birbirini görüp sohbet etmek, hariçte masraflı ve
şübheli olur. Hatta benimle görüşmek için bazıları kırk-elli lirayı sarfederek
gelip, ya yirmi dakika veya hiç görüşmeden döner giderdi. Ben bazı kardeşlerimi
yakından görmek için, hapsin zahmetini severek kabul ederdim. Demek hapis bizim
için bir nimettir, bir Rahmettir.
İkinci
hikmet ve faide: Bu zamanda Nurlarla hizmet-i îmaniye, her tarafta ilânatla ve
muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celbetmekle olur. İşte hapsimizle Nurlara
nazar-ı dikkat celbolunur, bir ilânat hükmüne geçer. En ziyade muannid veya
muhtaç olanlar onu bulur, îmanını kurtarır ve inadı kırılır, tehlikeden
kurtulur ve Nur'un dershanesi genişlenir.
Üçüncü
hikmet ve faide: Hapse giren Nur talebeleri birbirinin hallerinden,
seciyelerinden, ihlâs ve fedakârlıklarından ders almalarıyla beraber, Nurlar
hizmetinde dünyevî menfaatleri daha aramazlar.
Evet
Medrese-i Yûsufiyede çok emarelerle her sıkıntı ve zahmetin on, belki yüz misli
maddî ve mânevî faideler ve güzel neticeler ve imânâ geniş ve hâlis hizmetler,
gözleriyle gördüklerinden, tam ihlâsa muvaffak olurlar, daha cüz'î ve hususî
menfaatlere tenezzül etmezler.
Bu
çilehanelerin bana mahsus bir letafeti ve hazîn fakat tatlı bir vaziyeti var.
Şöyle ki:
sh: » (L:253)
Ben
gençlik zamanında bizim memlekette gördüğüm eski medresenin aynı vaziyetini
görüyorum. Çünki vilayet-i şarkıyede eski âdet medrese talebelerinin bir
kısmının tayinatları dışarıdan geliyordu. Ve bazı medreseler, içinde
pişiriyorlardı. Ve daha kaç cihette bu çilehaneye benziyorlardı. Ben de
lezzetli bir tahassür içinde buraya baktıkça o eski gençlik ve şirin zamânâ
hayalen gidiyorum ve ihtiyarlık vaziyetlerini unutuyorum.
* * *
Yirmialtıncı Lem'anın Zeyli
Yirmibirinci Mektub olup, Mektubat Mecmûasına
idhal edildiğinden buraya dercedilmedi.
* * *