Yirmibeşinci Lem'a
Yirmibeş devadır
(Hastalara
bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete, bir iyadet-ül mariz ve geçmiş olsun
makamında yazılmıştır.)
İhtar ve İtizar
Bu mânevî
reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür'atle (Haşiye) te'lif edildiği
gibi; hem umuma muhalif olarak tashihata ve dikkate vakit bulmayarak, te'lifi
gibi gâyet sür'atle, ancak bir defa nazardan geçirildi. Demek müsvedde-i evvel
hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir surette gelen hatıratı, san'atla ve
dikkatle bozmamak için, yeniden tedkikata lüzum görmedik. Okuyan zatlar,
hususan hastalar bazı nâhoş ibarelerden veyahud ağır kelimelerden ve
ifadelerden sıkılıp gücenmesinler, bana da dua etsinler.
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَلّذِينَ
اِذَا اَصَابَتْهُمْ
مُصِيبَةٌ
قَالُوا
اِنَّا لِلّهِ
وَاِنَّا
اِلَيْهِ
رَاجِعُونَ * وَالَّذِى
هُوَ
يُطْعِمُنِى
وَيَسْقِينِ وَاِذَا
مَرِضْتُ
فَهُوَ
يَشْفِينِ
Şu Lem'ada, nev-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden
musîbetzede
ve hastalara hakikî bir teselli ve nâfi' bir
merhem olabilecek yirmibeş devayı icmalen beyan ediyoruz.
BİRİNCİ
DEVA: Ey bîçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil
belki bir nevi dermandır. Çünki ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi
bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık,
senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine
meydan vermiyor, tutuyor, uzun
_________________________________
(Haşiye):
Bu Risale, dört buçuk saat zarfında te'lif edilmiştir.
Evet
Evet Evet Evet
Rüşdü,
Re'fet, Hüsrev, Said
sh: » (L: 194)
ediyor.. tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp
gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel dillerde
destandır ki; "Musîbet zamanı çok uzundur, safa zamanı pek kısa
oluyor."
İKİNCİ
DEVA: Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür
dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir. Çünki ibadet iki kısımdır.
Biri müsbet ibadettir ki; namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfî
ibadetlerdir ki; hastalıklar, musîbetler vasıtasıyla musîbetzede, aczini,
zaafını hisseder. Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız,
mânevî bir ibadete mazhar olur. Evet hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şekva
etmemek şartıyla, mü'min için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır. Hatta
bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne
geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği,
rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü,
bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekki
değil, teşekkür et.
ÜÇÜNCÜ
DEVA: Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için
gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve
mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahiddir. Hem insan, zîhayatın en
mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı
hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla,
hayvana nisbeten en edna bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat
geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa
ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan,
burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir.
Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet
gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına
getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettiriyor.
Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut
değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün,
kabre gideceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan
hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. ondan şekva değil, belki bu
cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.
DÖRDÜNCÜ
DEVA: Ey şekvacı hasta! Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Çünki
senin vücudun ve âza ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları
yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamış
sh: » (L: 195)
sın. Demek başkasının mülküdür. Onların mâliki,
mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Yirmialtıncı Söz'de denildiği gibi,
meselâ gâyet zengin, gâyet mâhir bir san'atkâr; güzel san'atını, kıymetdar
servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek
maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir saatçik zamanda, murassa ve gâyet san'atlı
diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve
vaziyetler verir. Harika envâ-ı san'atını göstermek için keser, değiştirir,
uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zata dese: "Bana zahmet
veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni
güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeye
hak kazanabilir mi? Merhametsizlik, insafsızlık ettin diyebilir mi? İşte aynen
bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalb gibi
nuranî duygularla murassa olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ-i hüsnasının
nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde
seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzak ismini tanıdığın gibi, Şâfi ismini de
hastalığınla bil. Elemler, musîbetler bir kısım Esmâsının ahkâmını
gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem'alar ve Rahmetten şualar ve o şuaat
içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin
hastalık perdesi arkasında, sevimli güzel mânâları bulursun.
BEŞİNCİ
DEVA: Ey maraza mübtela hasta! Bu zamanda tecrübemle kanaatım gelmiştir ki;
hastalık bazılara bir ihsan-ı İlahîdir, bir hediye-i Rahmânîdir. Bu sekiz dokuz
senedir, liyakatsız olduğum halde, bazı genç zatlar, hastalık münasebetiyle dua
için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki; hangi hastalıklı genci gördüm, sair
gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet
içindeki hayvanî hevesattan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum,
onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını bir ihsan-ı İlahî olduğunu ihtar
ederdim. Derdim ki: "Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim,
hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki dua edeyim. Hastalık
seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten
sonra Hâlık-ı Rahîm inşâallah sana şifa verir." Hem derdim: "Senin
bir kısım emsalin sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terkedip, kabri
düşünmeyip, Allah'ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zâhirî keyfi ile,
hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harab eder. Sen
hastalık gözüyle, her halde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha
arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin
için hastalık, bir sıhhattır. Bir kısım emsalindeki sıhhat, bir
hastalıktır."
sh: » (L: 196)
ALTINCI
DEVA: Ey elemden teşekki eden hasta! Senden soruyorum; geçmiş ömrünü düşün ve o
ömürde geçmiş lezzetli safa günleri ve belâ ve elemli vakitlerini tahattur et.
Herhalde ya oh, ya ah diyeceksin. Yâni, ya elhamdülillah şükür veyahud
vâ-hasretâ, vâ-esefâ kalbin veya lisanın diyecek. Dikkat et, sana oh
elhamdülillah şükür dediren, senin başından geçmiş elemler, musîbetlerin
düşünmesi, bir mânevî lezzeti deşiyor ki; senin kalbin şükreder. Çünki elemin
zevali, lezzettir. O elemler, o musîbetler zevaliyle, ruhta bir lezzet irsiyet
bırakmış ki, düşünmekle deşilse, ruhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur
ediyor. Sana vâ-esefâ, vâ-hasretâ dedirten, eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve
safalı o hallerdir ki; zevalleriyle, senin ruhunda daimî bir elem irsiyet
bırakıp, ne vakit düşünsen, o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor.
Madem bir günlük gayr-ı meşru lezzet, bazen bir sene mânevî elem çektiriyor. Ve
muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler mânevî lezzet-i sevabla
beraber, zevalindeki halâs ve kurtulmaktan gelen mânevî lezzet vardır. Senin
başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve iç yüzündeki sevabı
düşün, "Bu da geçer yahu!" de, şekva yerinde şükret.
ALTINCI
DEVA: (Haşiye) Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırab çeken kardeşim! Bu
dünya eğer daimî olsa idi ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve firak ve zevalin
rüzgârları esmeseydi ve musîbetli, fırtınalı istikbalde mânevî kış mevsimleri
olmasaydı; ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım. Fakat madem dünya
bir gün bize haydi dışarı diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak, o bizi
dışarı koğmadan biz bu hastalıklar ikazatıyla şimdiden onun aşkından
vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, biz onu terke çalışmalıyız. Evet hastalık bu
mânâyı bize ihtar edip der ki: "Senin vücudun taştan, demirden değildir.
Belki daima ayrılmaya müsaid muhtelif maddelerden terkib edilmiştir. Gururu
bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren" kalbin kulağına gizli ihtar
ediyor. Hem madem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor. Hususan meşru olmazsa
hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık
bahanesiyle ağlama; bilakis hastalıktaki mânevî ibadet ve uhrevî sevab cihetini
düşün, zevk almaya çalış.
YEDİNCİ
DEVA: Ey sıhhatının lezzetini kaybeden hasta! Senin has
_______________________________
(Haşiye):
Fıtrî bir surette bu lem'a tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki deva
yazılmış. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık, belki bir sır vardır diye
değiştirmedik.
sh: » (L: 197)
talığın sıhhatteki nimet-i İlahiyyenin lezzetini
kaçırmıyor, bilakis tattırıyor, ziyadeleştiriyor. Çünki bir şey devam etse
tesirini kaybeder. Hatta ehl-i hakikat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا
اْلاَشْيَاءُ
تُعْرَفُ
بِاَضْدَادِهَا
yâni: "Herşey zıddiyle bilinir." Meselâ, karanlık olmazsa ışık
bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa hararet anlaşılmaz, zevksiz kalır.
Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez. Mîde harareti olmazsa, su içmesi zevk
vermez. İllet olmazsa, âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa, sıhhat lezzetsizdir.
Madem Fâtır-ı Hakîm insana her çeşit ihsanını ihsas etmek ve herbir nevi
nimetini tattırmak ve insanı daima şükre sevketmek istediğini, şu kâinatta
çeşit çeşit hadsiz envâ-ı nimeti tadacak tanıyacak derecede gâyet çok cihazat
ile insanı techiz etmesi gösteriyor ki; elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi;
hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir. Senden soruyorum: "Bu
hastalık senin başında veya elinde veya mîdende olmasaydı; sen, başın, elin,
mîdenin sıhhatindeki lezzetli, zevkli nimet-i İlahiyeyi hissedip şükreder
miydin? Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin; şuursuz o sıhhatı gaflete
belki sefahete sarfederdin."
SEKİZİNCİ
DEVA: Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini
yıkar, temizler. Hastalıklar, keffaret-üz zünub olduğu Hadîs-i sahih ile
sabittir. Hem Hadîste vardır ki: "Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri
düşer; îmanlı bir hastanın titremesi de, öyle günahları silker." Günahlar,
hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyevîde dahi kalb, vicdan,
ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat
bir hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları
düşünmüyorsan, yahud âhireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle
dehşetli bir hastalık var ki; milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha
büyüktür. Ondan feryad et. Çünki bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve
nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende
hadsiz yaralar açılır. Bahusus âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî
tahayyül ettiğinden -âdeta- güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir
vücudun var. İşte en evvel hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun
hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifa verici bir tiryak olan îman
ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa
yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği
aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâl'in kudretini ve Rahmetini
tanımaktır. Evet Allah'ı tanımayanın dünya dolusu belâ başında vardır. Allah'ı
tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur. Derecesine göre îman
kuvvetiyle hisseder. Bu îmandan
sh: » (L: 198)
gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında,
cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
DOKUZUNCU
DEVA: Ey Hâlikını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak
ise; hastalık bazen ölüme vesile olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve
zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar
korkutuyor, telaş veriyor.
Evvelâ bil
ve kat'î îman et ki: "Ecel mukadderdir, tegayyür etmez." Çok ağır
hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır
hastalar şifa bulup yaşamışlar.
Sâniyen:
Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok Risalelerde gâyet kat'î,
şeksiz, şübhesiz bir surette, Kur'an-ı Hakîm'in verdiği nur ile isbat etmişiz
ki: Ehl-i îman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; hem dünya
meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubûdiyetten bir paydostur; hem
öteki âleme gitmiş yüzde doksandokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir
vesiledir; hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir
vasıtadır; hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana bir davettir; hem Hâlık-ı
Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir.
Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil,
bilakis Rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem
ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki
daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları
hayrat içindir. Evet ehl-i îman için ölüm, Rahmet kapısıdır. Ehl-i dalâlet
için, zulümat-ı ebediye kuyusudur.
ONUNCU
DEVA: Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen, hastalığın ağırlığından merak
ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini
istersen, merak etmemeye çalış. Yâni hastalığın faidelerini, sevabını ve çabuk
geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Evet merak, hastalığı
ikileştirir; maddî hastalığın altında merak ile mânevî bir hastalığı kalbine
verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslimiyetle, rıza ile,
hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir
kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhamla bir dirhem maddî
hastalık, bazen merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o
hastalığın onda dokuzu gider. Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi, hikmet-i
İlahiyeyi ittiham ve Rahmet-i İlahiyeyi tenkid ve Hâlık-ı Rahîminden şekva
hükmünde olduğu için, aks-i maksadıyla tokat yer, hastalığını ziyadeleştirir.
Evet nasılki şükür nimeti ziyadeleştirir.. öyle de şekva; hastalığı, musîbeti tezyid
eder. Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalı-
sh: » (L:199)
ğın hikmetini bilmektir. Madem hikmetini,
faidesini bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. Ah yerine oh de, vâ-esefâ
yerine "Elhamdülillahi Alâ külli Hal" söyle.
ONBİRİNCİ
DEVA: Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle
beraber; evvelki hastalığından bugüne kadar o hastalığın zevalindeki bir
lezzet-i maneviye ve sevabındaki bir lezzet-i ruhiye veriyor. Bugünden, belki
bu saatten sonraki zamanda hastalık yok, elbette yoktan elem yok; elem olmazsa
teessür olamaz. Sen yanlış bir surette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık
geliyor. Çünki bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle, elemi
de beraber gitmiş; kendindeki sevabı ve zevalindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve
sürur vermek lâzım gelirken, onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık
etmek divaneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp,
yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp
müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücud rengi
vermek, divanelik değil de nedir? Madem bu saatten evvelki hastalık zamanları
ise sürur veriyor. Ve madem yine bu saatten sonraki zaman madum, hastalık
madum, elem madumdur. Sen, Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini
böyle sağa sola dağıtma; bu saatteki eleme karşı tahşid et; "Yâ
Sabûr!" de, dayan.
ONİKİNCİ
DEVA: Ey hastalık sebebiyle ibadet ve evradından mahrum kalan ve o
mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki: Hadîsçe sabittir ki; müttaki bir
mü'min, hastalık sebebiyle yapamadığı daimî virdinin sevabını, hastalık
zamanında yine kazanır. Farzı, mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta,
sabır ve tevekkül ile ve farzlarını yerine getirmekle o ağır hastalık zamanında
sair sünnetlerin yerini, hem hâlis bir surette, hastalık tutar. Hem hastalık,
insandaki aczini, zaafını ihsas eder. O aczin lisanıyla ve zaafın diliyle hâlen
ve kalen bir dua ettirir. Cenab-ı Hak, insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir
zaaf vermiş.. tâ ki daimî bir surette dergâh-ı İlahiyeye iltica edip niyaz
etsin, dua etsin. قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ
yâni "Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var" âyetin sırrıyla
insanın hikmet-i hilkatı ve sebeb-i kıymeti olan samimî dua ve niyazın bir
sebebi hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekva değil, Allah'a şükür
etmek ve hastalığın açtığı dua musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak
gerektir.
ONÜÇÜNCÜ
DEVA: Ey hastalıktan şekva eden bîçare adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir
definedir, gâyet kıymetdar bir hedi-
sh: » (L:200)
ye-i İlahiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o
neviden tasavvur edebilir. Madem ecel vakti muayyen değil; Cenab-ı Hak, insanı
yeis-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf ve
reca ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında
tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer
insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık
gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır.
Bazı öyle bir kazancı olur ki; yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi
günde kazanıyor. Ezcümle, arkadaşlarımızdan -Allah Rahmet etsin- iki genç
vardı. Biri İlâma'lı Sabri, diğeri İslâmköy'lü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat,
talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve îman hizmetinde en
ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından
sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık
irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva ve
en kıymetdar bir hizmette ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşâallah
iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medâr
oldu. Ben onların sıhhatı için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya
itibariyle beddua olmuş. İnşâallah o duam, sıhhat-ı uhreviye için kabul
olunmuştur.
İşte bu
iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç
kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine
güvenip, gaflet ve sefahete atılsaydılar; ölüm de onları tarassud edip tam
günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı; o nurlar definesi yerine,
kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
Madem
hastalıkların böyle menfaati var, ondan şekva değil tevekkül, sabır ile, belki
şükredip, Rahmet-i İlahiyeye itimad etmektir.
ONDÖRDÜNCÜ
DEVA: Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl-i îmanın gözüne gelen perdenin
altında nasıl bir nur ve mânevî bir göz olduğunu bilsen "Yüzbin şükür
Rabb-ı Rahîmime" dersin. Bu merhemi izah için bir hâdise söyleyeceğim.
Şöyle ki: Bana sekiz sene kemal-i sadakatla hiç gücendirmeden hizmet eden
Barla'lı Süleyman'ın halasının, bir vakit gözü kapandı. O sâliha kadın, bana
karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan ederek, "Gözümün açılması için
dua et" diyerek, câmi kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübarek ve
meczube kadının salahatını duama şefaatçı yapıp, "Ya Rabbi, onun salahatı
hürmetine onun gözünü aç" diye yalvardım. İkinci gün Burdur'lu bir göz
hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir
oldum, çok dua ettim. İnşâallah o dua, âhireti için kabul olmuştur. Yoksa benim
o duam, onun hakkında gâyet yanlış bir beddua olurdu. Çünki eceli kırk gün
kalmıştı. Kırk gün sonra -Allah Rahmet etsin- vefat eyledi.
sh: » (L:201)
İşte o
merhume, kırk gün Barla'nın hazînane bağlarına rikkatli ihtiyarlık gözüyle
bakmasına bedel; kabrinde, Cennet bağlarını kırkbin günlerde seyredeceğini
kazandı. Çünki îmanı kuvvetli, salahatı şiddetli idi. Evet bir mü'min gözüne
perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl-i kuburdan çok
ziyade o âlem-i nuru temaşa edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz
görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar. Kabirde o körler, îman ile gitmiş
ise, o derece ehl-i kuburdan ziyade görür. En uzak gösteren dürbünlerle bakar
nevinde, kabrinde derecesine göre Cennet bağlarını sinema gibi görüp temaşa
ederler.
İşte böyle
gâyet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cennet'i görecek ve
seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında şükür ile sabır ile
bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o gözle seni baktıracak
göz hekimi, Kur'an-ı Hakîm'dir.
ONBEŞİNCİ
DEVA: Ey âh ü enin eden hasta! Hastalığın suretine bakıp âh! eyleme. Mânâsına
bak oh! de. Eğer hastalığın mânâsı güzel birşey olmasa idi, Hâlık-ı Rahîm en
sevdiği ibadına hastalıkları vermezdi. Halbuki Hadîs-i sahihte vardır ki: اَشَدُّ
النَّاسِ
بَلاَءً
َاْلاَنْبِيَاءُ
ثُمَّ
اْلاَوْلِيَاءُ
َاْلاَمْثَلُ
فَاْلاَمْثَلُ
-ev kema kal- yâni: "En
ziyade musîbet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi, en
kâmilleridirler." Başta Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, Enbiyalar sonra
evliyalar ve sonra ehl-i salahat çektikleri hastalıklara birer ibadet-i hâlisa,
birer hediye-i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar; sabır içinde şükretmişler.
Hâlık-ı Rahîm'in Rahmetinden gelen bir ameliyat-ı cerrahiye nev'inden
görmüşler. Sen ey âh u fizar eden hasta! Bu nuranî kafileye iltihak etmek
istersen, sabır içinde şükret. Yoksa şekva etsen, onlar seni kafilelerine
almayacaklar. Ehl-i gafletin çukurlarına düşersin!.. Karanlıklı bir yolda
gideceksin. Evet hastalıkların bir kısmı var ki; eğer ölümle neticelense,
mânevî şehid hükmünde şEhadet gibi bir velayet derecesine sebebiyet verir.
Ezcümle çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar (Haşiye)
ve karın sancısıyla, gark ve hark ve taun ile vefat eden, şehid-i mânevî olduğu
gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, velayet derecesini ölümle kazandırır. Hem
hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan,
ehl-i dünya için gâyet elîm ve acı olan müfarakatı tahfif eder; bazen da
sevdirir.
___________________________________
(Haşiye):
Bu hastalığın mânevî şEhadeti kazandırması, lohusa zamanı olan kırk güne
kadardır.
sh: » (L:202)
ONALTINCI
DEVA: Ey sıkıntıdan şekva eden hasta! Hastalık, hayat-ı içtimaiye-i insaniyede
en mühim ve gâyet güzel olan hürmet ve merhameti telkin eder. Çünki insanı
vahşete ve merhametsizliğe sevkeden istiğnadan kurtarıyor. Çünki اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى اَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى
sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnada bulunan bir nefs-i emmare,
şayan-ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti hissetmez. Ve şayan-ı merhamet ve
şefkat olan musîbetzedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz. Ne vakit hasta
olsa, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar, lâyık-ı hürmet olan ihvanlarına
ihtiram eder. Ziyaretine gelen veya ona yardım eden mü'min kardeşlerine karşı
hürmeti hisseder. Ve rikkat-ı cinsiyeden gelen şefkat-ı insaniye ve en mühim
bir haslet-i İslâmiye olan musîbetzedelere karşı merhameti hissedip, onları
nefsine kıyas ederek, onlara tam mânâsıyla acır, şefkat eder, elinden gelse
muavenet eder, hiç olmazsa dua eder, hiç olmazsa şer'an sünnet olan keyfini
sormak için ziyaretine gider, sevab kazanır.
ONYEDİNCİ
DEVA: Ey hastalık vasıtasiyle hayrat yapamamaktan şekva eden hasta! Şükret,
hayratın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemadiyen
hastaya ve Lillah için hastaya bakıcılara sevab kazandırmakla beraber, duanın
makbuliyetine en mühim bir vesiledir. Evet hastalara bakmak ehl-i îman için
mühim sevabı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla
ziyaret etmek, sünnet-i Seniyyedir; keffaret-üz zünub olur. Hadîste vardır ki:
"Hastaların duasını alınız, onların duası makbuldür." Bahusus hasta,
akrabadan olsa, hususan peder ve valide olsa, onlara hizmet mühim bir
ibadettir, mühim bir sevabdır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli vermek,
mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır o evlâd ki; peder ve validesinin hastalık
zamanında, onların seri-üt teessür olan kalblerini memnun edip hayır dualarını
alır. Evet hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve
validesinin şefkatlerine mukabil, hastalıkları zamanında kemal-i hürmet ve
şefkat-i ferzendane ile mukabele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin
ulviyetini gösteren o vefadar levhaya karşı, hatta melaikeler dahi
"Mâşâallah, Bârekâllah" deyip alkışlıyorlar. Evet hastalık zamanında,
hastalık elemini hiçe indirecek gâyet hoş ve ferahlı, etrafında tezahür eden
şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen lezzetler var. Hastanın duasının
makbuliyeti, ehemmiyetli bir mes'eledir. Ben otuz-kırk seneden beri, bendeki
kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Ben anladım ki, hastalık
dua için verilmiş. Dua ile duayı, yâni dua kendi kendini kaldırmadığından
anladım ki, duanın ne
sh: » (L:203)
ticesi uhrevîdir; (Haşiye) kendisi de bir nevi
ibadettir ve hastalık ile aczini anlayıp dergâh-ı İlahiyyeye iltica eder. Onun
için otuz senedir şifa duasını ettiğim halde, duam zâhirî kabul olmadığından,
duayı terketmek kalbime gelmedi. Zira hastalık, duanın vaktidir; şifa, duanın
neticesi değil. Belki Cenab-ı Hakîm-i Rahîm şifa verse, fazlından verir. Hem
dua, istediğimiz tarzda kabul olmazsa makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm
daha iyi biliyor, menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazen dünyaya ait
dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder. Her ne
ise... Hastalık sırrıyla hulusiyet kazanan, hususan zaaf ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen
bir dua kabule çok yakındır. Hastalık böyle hâlis bir duanın medârıdır. Hem
dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü'minler de bu duadan istifade
etmelidirler.
ONSEKİZİNCİ
DEVA: Ey şükrü bırakıp şekvaya giren hasta! Şekva, bir haktan gelir. Senin bir
hakkın zayi olmamış ki şekva ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok
şükürler var, yapmadın. Cenab-ı Hakk'ın hakkını vermeden, haksız bir surette
hak istiyorsun gibi şekva ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki
sıhhatlı olanlara bakıp şekva edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında
aşağı derecelerde bulunan bîçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin
elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan
a’mâlara bak! Allah'a şükret. Evet nimette kendinden yukarıya bakıp şekva
etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musîbette herkesin hakkı, kendinden
musîbet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki şükretsin. Bu sır bazı
Risalelerde bir temsil ile izah edilmiş. İcmali şudur ki: Bir zat, bir
bîçareyi, bir minarenin başına çıkarıyor. Minarenin her basamağında ayrı ayrı
birer ihsan, birer hediye veriyor. Tam minarenin başında da en büyük bir
hediyeyi veriyor. O mütenevvi hediyelere karşı ondan teşekkür ve minnetdarlık
istediği halde; o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup
veyahud hiçe sayıp şükretmeyerek yukarıya bakar. Keşki bu minare daha uzun
olsaydı, daha yukarıya çıksaydım, ne için o dağ gibi veyahud öteki minare gibi
çok yüksek değil deyip şekvaya başlarsa, ne kadar bir küfran-ı nimettir, bir
haksızlıktır. Öyle de: Bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç
olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve
âfiyet görüp, yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı ârızalarla,
sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla veya
sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahud eli yetişmediği
____________________________________
(Haşiye):
Evet, bir kısım hastalık duanın sebeb-i vücudu iken, dua hastalığın ademine
sebeb olsa, duanın vücudu kendi ademine sebeb olur; bu da olamaz.
sh: » (L:204)
için şekva etmek, sabırsızlık göstermek, aman ne
yaptım böyle başıma geldi diye Rubûbiyet-i İlahiyyeyi tenkid etmek gibi bir
hâlet; maddî hastalıktan daha musîbetli, mânevî bir hastalıktır. Kırılmış el
ile döğüşmek gibi, şikayetiyle hastalığını ziyadeleştirir. Âkıl odur ki: اَلّذِينَ
اِذَا
اَصَابَتْهُمْ
مُصِيبَةٌ قَالُوا
اِنَّا
لِلّهِ
وَاِنَّا
اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
sırrıyla teslim olup sabretsin; tâ o hastalık, vazifesini bitirsin gitsin.
ONDOKUZUNCU
DEVA: Cemil-i Zülcelâl'in bütün isimleri Esmâ-ül hüsna tabîr-i Samedanîsiyle
gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcudat içinde en lâtif, en güzel, en câmi âyine-i
Samediyet de hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir. Güzelin mehâsinlerini gösteren
âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi;
hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünki güzel olan o
Esmâ-ül hüsnanın güzel nakışlarını gösterir. Hayat, daima sıhhat ve âfiyette
yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve
hiçliği ihsas edip sıkıntı verir. Hayatın kıymetini tenzil eder. Ömrün
lezzetini sıkıntıya kalbeder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya
sefahete, ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymetdar ömrüne adavet
edip, çabuk öldürüp geçirmek istiyor. Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı
ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsas ediyor,
ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musîbette dahi olsa,
ömrün geçmesini istemiyor. "Aman Güneş batmadı, ya gece bitmedi" diye
sıkıntısından of! of! etmiyor. Evet gâyet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde
herşeyi mükemmel bir efendiden sor; ne haldesin? Elbette, aman vakit geçmiyor,
gel bir şeş-beş oynayalım, veyahud vakti geçirmek için bir eğlence bulalım,
gibi müteellîmane sözleri ondan işiteceksin.. veyahud tul-i emelden gelen, bu
şey'im eksik, keşki şu işi yapsaydım gibi şekvaları işiteceksin. Sen bir
musîbetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor; ne
haldesin? Aklı başında ise diyecek ki: "Şükürler olsun Rabbime, iyiyim,
çalışıyorum. Keşki çabuk Güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim. Vakit çabuk
geçiyor, ömür durmuyor gidiyor. Vakıa zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer,
herşey böyle çabuk geçiyor." diye, manen ömür ne kadar kıymetdar olduğunu,
geçmesindeki teessüfle bildiriyor. Demek meşakkat ve çalışmakla, ömrün
lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü
acılaştırıyor ki, geçmesini arzu ediyor.
Ey hasta
kardeş! Bil ki, başka Risalelerde tafsilâtıyla kat'î bir surette isbat edildiği
gibi; musîbetlerin, şerlerin, hatta günahların aslı ve mayesi ademdir. Adem ise
şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi hâletler
ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsas edip sıkıntı
veriyor. Hareket ve tahavvül ise vücud
sh: » (L:205)
dur, vücudu ihsas eder. Vücud ise hâlis hayırdır,
nurdur. Madem hakikat budur; sendeki hastalık, kıymetdar hayatı safileştirmek,
kuvvetleştirmek, terakki ettirmek ve vücudundaki sair cihazat-ı insaniyeyi o
hastalıklı uzvun etrafına muavenetdarane müteveccih etmek ve Sâni-i Hakîm'in
ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi, çok vazifeler için, o
hastalık senin vücuduna misafir olarak gönderilmiştir. İnşâallah çabuk
vazifesini bitirir gider. Ve âfiyete der ki; sen gel, benim yerimde daimî kal,
vazifeni gör, bu hane senindir, âfiyetle kal.
YİRMİNCİ
DEVA: Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki kısımdır. Bir kısmı hakikî,
bir kısmı vehmîdir. Hakikî kısmı ise Şâfi-i Hakîm-i Zülcelâl, küre-i arz olan
eczahane-i kübrasında, her derde bir deva istif etmiş. O devalar ise, dertleri
isterler. Her derde bir derman halketmiştir. Tedavi için ilâçları almak,
istimal etmek meşrudur. Fakat tesiri ve şifayı, Cenab-ı Hak'tan bilmek
gerektir. Dermanı o verdiği gibi, şifayı da o veriyor. Hâzık mütedeyyin
hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. Çünki ekser
hastalıklar sû-i istimalâttan, perhizsizlikten ve israftan ve hatiattan ve
sefahetten ve dikkatsizlikten geliyor. Mütedeyyin hekim, elbette meşru bir
dairede nasihat eder ve vesayada bulunur. Sû-i istimalâttan, israfattan
men'eder, teselli verir. Hasta o vesaya ve o teselliye itimad edip hastalığı
hafifleşir, sıkıntı yerinde bir ferahlık verir. Amma vehmî hastalık kısmı ise;
onun en müessir ilâcı, ehemmiyet vermemektir. Ehemmiyet verdikçe o büyür,
şişer. Ehemmiyet vermezse küçülür, dağılır. Nasılki arılara iliştikçe, insanın
başına üşüşürler, aldırmazsan dağılır. Hem karanlıkta gözüne sallanan bir ipten
gelen bir hayale ehemmiyet verdikçe büyür. Hatta bazen onu divane gibi kaçırır;
ehemmiyet vermezse, âdi bir ipin yılan olmadığını görür, başındaki telaşına
güler. Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikata inkılab eder. Vehham ve asabî
insanlarda fena bir hastalıktır. Habbeyi kubbe yapar; kuvve-i maneviyesi
kırılır. Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyahud insafsız doktorlara
rastgelse, evhamını daha ziyade tahrik eder. Zengin ise malı gider; yoksa ya
aklı gider veya sıhhatı gider.
YİRMİBİRİNCİ
DEVA: Ey hasta kardeş! Senin hastalığında maddî elem var, fakat o maddî elemin
tesirini izale edecek ehemmiyetli bir mânevî lezzet seni ihata ediyor. Çünki
peder ve validen ve akraban varsa, çoktan beri unuttuğun gâyet lezzetli o eski
şefkatleri senin etrafında yeniden uyanıp, çocukluk zamanında gördüğün o şirin
nazarları yine görmekle beraber; çok gizli perdeli kalan etrafındaki
dostluklar, hastalığın cazibesiyle yine sana karşı muhabbetdarane
baktıklarından, elbette onlara karşı senin bu maddî elemin pek ucuz düşer. Hem
sen müftehirane hizmet
sh: » (L:206)
ettiğin ve
iltifatlarını kazanmasına çalıştığın zatlar, hastalığın hükmüyle sana
merhametkârane hizmetkârlık ettiklerinden, efendilerine efendi oldun. Hem
insanlardaki rikkat-i cinsiyeyi ve şefkat-i nev'iyeyi kendine celbettiğinden,
hiçten çok yardımcı ahbab ve şefkatli dost buldun. Hem çok meşakkatli
hizmetlerden paydos emrini yine hastalıktan aldın, istirahat ediyorsun. Elbette
senin cüz'î elemin, bu mânevî lezzetlere karşı seni şekvaya değil, teşekküre
sevketmelidir.
YİRMİİKİNCİ
DEVA: Ey nüzul gibi ağır hastalıklara mübtela olan kardeş! Evvelâ sana müjde
ediyorum ki; mü'min için nüzul mübarek sayılıyor. Bunu çoktan ehl-i velayetten
işitiyordum. Sırrını bilmezdim. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki: Ehlullah,
Cenab-ı Hakk'a vâsıl olmak ve dünyanın azîm mânevî tehlikelerinden kurtulmak ve
saadet-i ebediyeyi temin etmek için, iki esası ihtiyaren takib etmişler:
Birisi:
Rabıta-i mevttir. Yâni: Dünya fâni olduğu gibi, kendisi de içinde vazifedar
fâni bir misafir olduğunu düşünmekle, hayat-ı ebedîsine o suretle çalışmışlar.
İkincisi:
Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çilleler
ile, riyazetlerle nefs-i emmarenin öldürülmesine çalışmışlar. Sizler ey yarı
vücudunun sıhhatını kaybeden kardeş! Sen ihtiyarsız kısa ve kolay ve sebeb-i
saadet olan iki esas sana verilmiş ki; daima senin vücudunun vaziyeti, dünyanın
zevalini ve insanın fâni olduğunu ihtar ediyor. Daha dünya seni boğamıyor,
gaflet senin gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaziyetinde bir zata, nefs-i
emmare elbette hevesat-ı rezile ile ve nefsanî müştehiyat ile onu aldatamaz,
çabuk o nefsin belâsından kurtulur.
İşte
mü'min sırr-ı îman ile ve teslimiyet ve tevekkül ile, o ağır nüzul gibi
hastalıktan az bir zamanda, ehl-i velayetin çilleleri gibi istifade edebilir. O
vakit o ağır hastalık çok ucuz düşer.
YİRMİÜÇÜNCÜ
DEVA: Ey kimsesiz, garib, bîçare hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve
gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati
celbederse; acaba Kur'anın bütün surelerinin başlarında kendini Rahmân-ir Rahîm
sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem'a-i şefkatıyla umum yavrulara karşı umum
valideleri, o harika şefkatıyla terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i
Rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet,
bütün mehâsiniyle bir cilve-i Rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîmine îman ile
intisabın ve onu tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu
gurbetteki kimsesizlik hastalığın, herşeye bedel onun nazar-ı Rahmetini sana
sh: » (L:207)
celbeder.
Madem o var, sana bakar, sana herşey var. Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan
odur ki; îman ve teslimiyetle ona intisab etmesin veya intisabına ehemmiyet
vermesin.
YİRMİDÖRDÜNCÜ
DEVA: Ey masum hasta çocuklara ve masum çocuklar hükmünde olan ihtiyarlara
hizmet eden hasta bakıcılar! Sizin önünüzde mühim bir ticaret-i uhreviye var.
Şevk ve gayret ile o ticareti kazanınız. Masum çocukların hastalıklarını, o
nazik vücudlara bir idman, bir riyazet ve ileride dünyanın dağdağalarına mukavemet
verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye-i Rabbaniye gibi, çocuğun hayat-ı
dünyeviyesine ait çok hikmetlerle beraber ve hayat-ı ruhiyesine ve tasaffi-i
hayatına medâr olacak büyüklerdeki keffaret-üz zünub yerine, mânevî ve ileride
veyahud âhirette terakkiyat-ı maneviyesine medâr şırıngalar nev'indeki
hastalıklardan gelen sevab, peder ve validelerinin defter-i a'mâline, bilhassa
sırr-ı şefkatle çocuğun sıhhatını kendi sıhhatına tercih eden validesinin
sahife-i hasenatına girdiği, ehl-i hakikatça sabittir. İhtiyarlara bakmak ise;
hem azîm sevab almakla beraber, o ihtiyarların ve bilhassa peder ve valide ise,
dualarını almak ve kalplerini hoşnud etmek ve vefakârane hizmet etmek, hem bu
dünyadaki saadete, hem âhiretin saadetine medâr olduğu rivayat-ı sahiha ile ve
çok vukuat-ı tarihiye ile sabittir. İhtiyar peder ve validesine tam itaat eden
bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled
eğer ebeveynini rencide etse, azab-ı uhrevîden başka, dünyada çok felâketlerle
cezasını gördüğü, çok vukuatla sabittir. Evet ihtiyarlara, masumlara, yalnız
akrabasına bakmak değil; belki ehl-i îman (madem sırr-ı îmanla uhuvvet-i
hakikiye var) onlara rastgelse, muhterem hasta ihtiyar ona muhtaç olsa, ruh u
canla ona hizmet etmek İslâmiyetin muktezasıdır.
YİRMİBEŞİNCİ
DEVA: Ey hasta kardeşler! Siz gâyet nafi ve her derde deva ve hakikî lezzetli
kudsî bir tiryak isterseniz, îmanınızı inkişaf ettiriniz. Yâni tövbe ve
istiğfar ile ve namaz ve ubûdiyetle, o tiryak-ı kudsî olan îmanı ve îmandan
gelen ilâcı istimal ediniz. Evet dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden güya âdeta
ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, mânevî bir vücudu vardır. İman ise, o
dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o mânevî
vücuduna birden şifa verip; yaralardan kurtarıp, hakikî şifa verdiğini pek çok
Risalelerde kat'î isbat etmişiz.
Başınızı
ağrıtmamak için kısa kesiyorum. İman ilâcı ise, feraizi mümkün oldukça yerine
getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve
lehviyat-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini meneder. Hastalık madem gafleti
kaldırıyor, iştihayı kesiyor, gayr-ı meşru
sh: » (L:208)
keyflere gitmeye mani oluyor; ondan istifade
ediniz. Hakikî îmanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tövbe ve istiğfar ile,
dua ve niyaz ile istimal ediniz. Cenab-ı Hak sizlere şifa versin,
hastalıklarınızı keffaret-üz zünub yapsın. Âmîn âmîn âmîn...
رَبِّنَا
بِاْلحَقِ وَقَالُوا
اْلحَمْدُ
لِلّهِ
الَّذِى
هَدَينَا
لِهذَا وَمَا
كُنَّا
لِنَهْتَدِىَ
لَوْلاَ اَنْ
هَدَينَا
اللّهُ
لَقَدْ جَاءَتْ
رُسُلُ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ
صَلِّ عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
طِبِّ
الْقُلُوبِ
وَ
دَوَائِهَا
وَ عَافِيَةِ
اْلاَبْدَانِ
وَ
شِفَائِهَا
وَ نُورِاْلاَبْصَارِ
وَ
ضِيَائِهَا
وَ عَلَى
آلِهِ وَ
صَحْبِهِ وَ
سَلِّمْ
* * *
وَهُوَ
لِكُلِّ
دَاءٍ
دَوَاءٌ Meali: "Bu kitab her derde
dermandır." Tevâfukat-ı lâtifedendir ki; Re'fet Bey'in birinci tesvidden
gâyet sür'atle yazdığı nüsha ile beraber, Hüsrev'in yazdığı diğer bir nüshada,
ihtiyarsız hiç düşünmeden, satır başlarında gelen elifleri saydık; aynen bu وَهُوَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ cümlesine tevâfuk ediyor. (Haşiye-1) Hem bu
Risalenin müellifinin Said ismine, bir tek fark ile yine tevâfuk ediyor. (Haşiye-2) Yalnız Risalenin ünvanına ait
yazıdaki bir elif hesaba dâhil edilmemiştir.
Cây-ı
hayrettir ki: Süleyman Rüşdü'nün yazdığı nüsha, hiç elif hatıra gelmeden ve
düşünmeden, yüz ondört elif, yüz ondört şifa-yı kudsiyeyi tazammun eden, yüz
ondört suver-i Kur'aniyenin adedine tevâfukla beraber وَهُوَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ şeddeli lâm bir sayılmak cihetiyle, yüz
ondört harfine tamtamına tevâfuk ediyor.
* * *
Yirmibeşinci Lem'anın Zeyli
Onyedinci Mektub olup, Mektubat Mecmûasına
idhal edildiğinden buraya dercedilmedi.
* * *
__________________________________
(Haşiye-1):
Sonradan yazılan ihtarın iki elifi bu hesaba dâhil olamayacağı için dâhil
edilmemiştir.
(Haşiye-2):
Madem Keramet-i Aleviyede ve Gavsiye'de, Said'in âhirinde nida için vaz'edilmiş
bir elif var, Saida olmuş; belki fazla olan bu elif, o elife bakıyor.
Re'fet, Hüsrev