Risale-i Nur Külliyatından
(Yirmiyedinci Mektub' tan)
İSTİZAH
Bu KASTAMONU LÂHİKASI'nı Bediüzzaman
SaidNursî Hazretleri Kuleönlü küçük Ali Ağabeye yazdırıp, tashih ettikten
sonrahangi mektubların neşredilip, hangilerinin neşredilmiyeceğini bizzat kendi
elleriyle işaretleyip, tek neşir nüshası olarak Ankara'ya göndermişlerdir.
Malumunuz matbaa ile basım
devresinden evvel binlerce insan Risale-i Nur'a hizmetetmek ve Bediüzzaman
Hazretlerinin duasını almak için, Risale-i Nur kitabların veLâhika mektublarını
elle yazıp Üstada tashih ve sonuna dua için göndermişlerdir. Üstad hazretleri
de gelen elle yazılmış eski yazılı risaleleri velâhika mektublarını tashih
ederek sahiblerine bir dua yazıb geri gönderiyordu.Bilhassa bu nüshalar ve
lahika mektubları (Neşir Nushası olmayıp) matbaa ilebasım neşriyatı için medar
ve asıl olamaz. Çünkü o zaman etrafa gönderilenbazı mektublar, hususi
mşahısları alakadar edip, muvakkat bir zaman içinyazılmıştı, dâimî ve umuma neşr
olunacak mektublardan değildi. Ve bunlarda lahikalara yazılmıştı. Nitekim Üstad
Hazretleri matbaa ile neşir için tashihederek bize gönderdiği Emirdağ Lâhika
mektublarında, neşrolunacakmektubların baş ve sonlarını bizzat parantezlerle
işaretlemiştir. Bazımektubların bir kısmını ve hatta bazan mektubun baş ve son
kısımlarınıneşir hârici bırakmışlardır.
Kastamonu Lâhikasında da 4. cü
kısmına kadar neşrolmıyacakmektubların etrafını bir çizgi ile çevirmişler,
neşrolacak mektubları da tashihedip dokunmamışlar.
Kastamonu Lâhikasınanın 5. ci son
kısmını da neşrolacak mektublarınbaş ve sonlarını parentezlerle işaretlemişler,
neşrolmayacakları öylecebırakmışlar. Denizli, Emirdağ 1 ve Emirdağ 2 ve
Kastamonu lâhika mektublarıumuma matbaa ile neşir için, Üstad Hazretleri
tarafından bu şekilde tesbit ve tayinedilerek Ankara'ya tek nüsha olarak
gönderilmiş olup, bizler de Üstad Hazretlerinin butesbit ve tayinine uyarak bu
lâhikaları Allah-u Tealanın yardımı ve ÜstadHazretlerinin bizzat izinleri ile
neşretmiş bulunuyoruz.
Bütün diğer neşriyatların da, Üstad
Hazretlerinin yalnız neşirnüshalarında tesbit ve tayin ettiği şekle uymaları
lazım geldiği kanaatindeyiz.
İnşaallah Bilâhere bütün lâhikalar
da Üstad Hazretlerinin tayin ve tesbitleriile neşrini istediği ve tashih ettikleri
mektubların orijinal asılları bilgisayarlakopyaları alınıp, tıbkı basım olarak
neşirolunacaktır.
Hidayet ve tevfiki Cenab-ı Erhamürrahîminden niyaz ederiz
Nâşir
Sh:»(K:5)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ *
وَاِنْمِنْ
شَئٍْ اِلاَّيُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُ
اللَّهِ
وَبَرَكَاتُهُ
(1)
Aziz Vefadar ve Sıddık Kardeşim
Sabri!
Benim yanımda zâyi olmak ihtimali
bulunan kendi müşevveş yazımlayazılan müsveddeleri size göndermek için bir
vâsıta bulamadığımdan ve ikisene evvel Risale-i Nura ait İşârât-ı Kur'aniyenin
bir kısım müsveddesini Hüsrev'e gönderdiğim halde vusulünde hiç bir haber
alamadığımdan ve ehl-idünya bana çok dikkat ve tecessüs ettiklerinden çok
mahzun idim, daha muhabereedemedim.
Ne olursa olsun diye, şimdi niyet
ettim ki, bir vasıta ile sana o kıymetli emanetlerimuhafaza etmek ve benim için
tebyiz etmek için cevabın gelirse göndereceğim. Birkeseye bazı âdi şeyler
içinde, emanet suretinde bir hediye ve başka bir adamtarafından gönderilmesini,
siz nasıl münasib görürseniz öyle yapalım.
Sen bilirsin, oralardaki
kardaşlarıma ne kadar alakadarım. Eğer isimlerini yazabilseydim, kimleri
yazacağımızı da bilirsin, seni tevkil ediyorum.
Yalnız müsveddeleri güzelce tebyiz
et ve benim hattımı tam okuyabilen vehatırımdan çıkmayan ve hayat ve
sıhhatlarından haberim olmayan ŞamlıHâfız Tevfik, Hüsrev, Hâfız Ali gibi
kardaşlarım mahremce o müsveddeleritebyiz etsinler. Bilemedikleri biryeri
beraberce baksınlar.
Kardeşlerim! Kat'iyyen biliniz ki,
her yirmi dört saatte yirmi
Sh:»(K:6)
defa sarih isimlerle dua ve
münacatlarımda bulunmakla beraber, Risale-i Nur'unSâdık talebeleri ünvanı ile,
yüz defadan ziyade ve niyet ve tasavvurca beşyüzdenfazla bulunduğunuzu size
haber veriyorum. Bundan Risale-i Nura sadakat ve hizmet nekadar ehemmiyetli
olduğunu kıyas ediniz. Müsveddeler içinde bulunan ve tevafuk-ucifrî perdesini
bırakıp, sarih bir surette Risale-i Nurun meşhur parçalarına daişaret eden,
üçüncü keramet-i Âleviye bütün hüzünlerimi izale ettiği gibi,size de dahi o
tesiri edecek ümit ederim.
Hem İmam-ı Ali (R.A.) Âyet-i Kübra
nâmını verdiği misilsiz bir Risaleninmüsveddeleri de beraberdir. Hem iki
seneden beri sakladığım ve göndermesineçare bulamadığım, Risale-i Nura işaret
eden otuzüç âyâtın müsveddesiiçinde var. Eğer evvelce gönderdiğim noksan
müsvedde vâsıl olmuşsamukabele edilsin..
Pek çok hasretler ve iştiyaklarla
sâdık kardeşlerine ve sıddîkarkadaşlarına selam ve dua ve istid'a eden ve beş
nev'i gurbetlere ve dört çeşithastalıklara da kemal-i ferah ve şükür ve tam
rıza ve sabır bulan ve bütünbütün yalnız kalan...
Kardeşiniz
Said Nursî
*
* *
بِاسْمِهِ
مَنْ
تُسَبِّحُ
لَهُ
السَّموَاتُ
السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ
فِيهِنَّ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ
رَسَآئِلِ
النُّررِ
الْمَكْتُوبَةِ
وَالْمَقْرُوئَةِ
وَالْمُتَمَثِّلَةِ
فِى
الْهَوَآءِ
اِلَىَ
يَوْمِ الْقِيَامِ
اَمِينَ
(2)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim ve
Hizmet-i Kur'aniye ve Îmaniyede İhlaslı ve Şanlı Arkadaşlarım!
Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ve
hamd ederim ki, İhtiyarlar Risalesi'ndeki ümidimi ve Müdâfaat Risalesi'ndeki
iddiamı si-
Sh: »
(K: 7)
zinle
tasdik ettirdi. Evet لِلَّهِ
الْحَمْدُبِعَدَدِالذَّرَّاتِ
مِنَ
اْلاَزَلِ
اِلَىاْلاَبَدِ sizin ile otuz bine
mukabil gelen otuz Abdurrahman'ı, belki yüz otuz, belki bin yüz otuz
Abdurrahman'ı Risalet-in Nur'a ihsan etti.
Hem unutulmıyan, her vakit yanımda
bulunan kardeşlerim, Risale-i Nur'a sizin gibi pek ciddî sahib ve muhâfız ve vâris
ve hakikatbîn ve kıymetşinas zatların benim yerimde benden daha kuvvetli, ihlâslı olarak vazife-i Kur'âniye
ve îmaniyede çalıştıklarını gördüğümden, kemal-i ferah ve sürur ve itminan ve istirahat-ı kalb ile
ecelimi ve mevtimi ve kabrimi karşılıyorum, bekliyorum.
Ben,
sizi yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hidematınızda günde müteaddid defalar görüyorum. Ve size olan iştiyâkımı tatmin
ediyorum. Siz de bu bîçare kardeşinizi Risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz.
Ehl-i hakikatın sohbetine zaman, mekân mâni olmaz; manevî radyo hükmünde biri şarkta biri
garbda, biri dünyada biri berzahta olsa da râbıta-i Kur'âniye ve îmaniye
onları birbiriyle konuşturur.
Mâşâallah, Bârekâllah Kerâmât-ı
Aleviye'nin Risalet-in Nur'a imzasını bu zamanda tam tasdik ettiren kerâmât-ı kalem-i Alevî (Ali) ve
Kur'an'a çok kıymetdar hizmeti ve Mu'cizât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) hârika bir kerametini
gözlere gösteren ve Kur'anın altun bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî; değil yalnız bizleri,
belki ruhânîleri ve melekleri de sevindiriyorlar.
Bu def'a, elmas kalemli mübarekler
tarafından bir sual var. Şimdilik cevab elimde değil. Eğer elime verilse, size
gelir. Her gün hâtırımda bulunan Rüşdü, Re'fet, Süleyman, vesþair (
ت ، م ) ve ( ح
، ق ) ve Abdullah ve sâir
isimlerini beyan etmediğim kıymetdar kardeşlerim ile hususî konuşmadığımdan gücenmesinler; çünki hizmetinizin
azameti ve ehemmiyeti ve muarızların kuvveti ve şeytaneti
nisbetinde ihtiyata ve dikkate mecburuz.
Hâfız Ali ile Hüsrev'in
birbirleriyle ciddî bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i
İhlâs'ın tam sırrına mazhar
Sh: »
(K: 8)
olduğunuzu bana
ihsas etti, ümidlerimi fevkalâde kuvvetlendirdi.
Ben daha ziyade yazacaktım, fakat şimdi
birisi postahaneye gitmek üzere olduğu için acele ettiğinden kısa kestim.
Duanıza muhtaç
S.
N.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
عَاشِرَاتِ
دَقَائِقِ
اَيَّامِ
الْفِرَاقِ
(3)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i
Kur'aniyede Kuvvetli, Dirayetli Arkadaşlarım!
Bu zaman cemaat zamanıdır.
Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan
benim gibi bir bîçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet
vermekle, bir batmanı kaldırmıyan zaîf omuzuna, binler batman ağırlığı yüklense altında ezilir.
Lillâhilhamd, Risalet-in-Nur, bu asrı, belki
gelen istikbâli tenvîr edebilir bir mu'cize-i Kur'aniye olduğunu çok
tecrübeler ve vâkıalar ile körlere de göstermiş. Ona ait medh ü senanız tam yerindedir; fakat bana
verdiğinizden, binden birine de kendimi lâyık göremem.Yalnız, pek
büyük bir nimete ve muvaffakıyete sizin gibi hakikatlı talebelerin iştirak ve
sa'y ü gayretleriyle mazhariyetim noktasında, Risale-i Nur hesabına ebede kadar
iftihar ederim.
Nur iskele me'muru Sabri kardeş! Sabri,
Süleyman ve Hüsrev üçünüzün sohbetinde, benim de iki cihette belki üç cihette iştirakim
var.
Nur fabrikası nam sahibi Hâfız Ali
kardeş! Fevkalâde mektubun, ehemmiyetsiz şahsiyetim hariç kalmak şartiyle
bana hârika göründü. Senin hâlis ve yüksek dirayetin terakkide
Sh: »
(K: 9)
olduğunu
gösterdi. Bana, "İşte çok Abdurrahman'ları taşıyan bir Ali" dedirdi.
Mustafa'lar, Küçük Ali, mübarek ve
münevver kardeşler! Mektubunuz, Büyük Ali'nin mektubu gibi acib bir hakikatı ifade
eder. O hakikat, Risale-i Nur hakkında haktır. Fakat benim haddimden değil ki, o
hududa gireyim.
Evet عُلَمَآءُ
اُمَّتِى
كَاَنْبِيَآءِ
بَنِى اِسْرَآئيِلَ ferman etmiş. Gavs-ı Â'zam Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Gazâli,
İmam-ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve harika zatlar
bu hadîsi, kıymetdar irşâdâtlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette
ferdiyet zamanı olduğundan hikmet-i Rabbaniye onlar gibi feridleri ve kudsî dâhileri ümmetin
imdadına göndermiş.
Şimdi ise aynı vazifeye,
fakat müşkilâtlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı mânevî hükmünde bulunan
Risalet-in Nur'u ve sırr-ı tesanüd ile bir ferd-i ferîd mânasında olan şakirdlerini
bu cemaat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binaen, benim gibi bir
neferin, ağırlaşmış müşiriyet makamında ancak bir dümdarlık vazifesi var.
Re'fet kardeş! Senin ile hiç olmazsa her
dört günde bir kerre görüşmeye ihtiyaç ve iştiyakım varken, dört sene sonra
hususî görüşebildik. Senin gibi hem kıymetdar te'sirli diliyle ve kuvvetli,
letafetli kalemiyle Risalet-in Nur'a çok ehemmiyetli hizmet edenler her vakit
hâtırımda mânevî muhatablarım ve hayâlen yanımda hazır arkadaşlarımdırlar.
Risalet-in Nur'un fevkalâde te'sirli intişarı nazar-ı dikkati celbetmesinden, şimdilik
ziyade ihtiyat lâzımdır.
İktisad Risalesi'yle, Çocukların
Ta'ziyenamesi risaleleri gönderilse münasibdir.
Umum kardeşlerime, hususan haslarına birer
birer selâm ve dua ederim. Ve o mübarek ve kıymetdar arkadaşlarımın hatırları için hem
akrabalarını, hem karyelerini, kendi akrabam ve karyem içine alıp öylece
dua ederek mânevî kazançlarıma teşrik ediyorum.
* * *
Sh: »
(K: 10)
(4)
Aziz Kardeşim Hüsrev!
Şükür, hakkımda inayet-i İlahiyye
devam ediyor. Ben burada rahatım, fakathizmete şiddetle ihtiyacım var.
Sizlerden biriniz yanımda bulunmazsa çoküzüleceğim. En evvel hizmet nöbeti
senin alâkasızlığın için sanadüştü, sonra başkası yapar. Bu husus için ben
burada hükümete ve emniyetmüdürüne müracaat ettim. Eğer senin yol masrafın
verilse veya teshilat gösterilseçok iyi olur. Yoksa borç ediniz, burada beraber
çalışıp o borcu vereceğiz.Gelirken beraber mu'cizeli Kur'anımızı ve matbu
Onuncu Sözü ve Hâfız Ali'ninel yazısı ile benim için tevafuklu yazılan Onuncu
Sözü ve altı Esma-iİlahiyenin altı nükteleri eğer yazmışsan birlikte getir. Bu
husus hakkındaburadaki zabıtaya ve hükümete bildirdim. Süleyman ve kardeşlerime
çok selam.
11 Mayıs 1936
Kardeşiniz
Kastamonu Emniyet
SaidNursî
Müdürüyeti Eliyle
***
(5)
Azîz, Sıddık, Fedâkâr, Vefâkâr Kardeşlerim,
Sizler ile muhabere edemediğimin
sebebi, fevkalâde bir dikkat ve tazyik ve tecrid altında bulunduğumdur. Hâlık-ı Rahîm'ime
hadsiz şükürler olsun ki, kuvvetli bir sabır ve tahammülü ihsan ederek
sû-i kasdlarını akîm bıraktı. Burada müfarakat zamanımın her bir ayı bir sene haps-i münferid
hükmünde ezici olduğu halde, dualarınız berekâtıyla, inayet-i İlâhiye her günümü bir ay kadar mes'udane bir ömre
çevirdi. Benim istirahatım cihetinde merak etmeyiniz, rahmetin iltifatı devamdadır.
Sabri kardeş! Sabırlı ol, ehemmiyetsiz ve zararsız olan
vehmî ve asabî hastalığına
ehemmiyet verme. Şifaya dua edilmekle beraber; zararsız, hatarsızdır. Çünki eğer
hatarât, seyyie ise; nasılki âyinede temessül eden pislik, pis değil ve
âyinedeki yılan sureti ısırmaz ve ateşin timsali yakmaz. Öyle de, kalbin ve hayâlin âyinelerinde rızasız,
ihtiyarsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hatırâlar zarar vermezler.
Sh: »
(K: 11)
Çünki: İlm-i Usulde tasavvur-u küfür,
küfür değil ve tahayyül-ü şetm, şetm olmaz.Hasene ise nuranî
olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. Çünki âyinede nurânînin
timsali ziya verir, hâsiyeti var; kesifin misali ölüdür, hayatsızdır, te'siri
yoktur. Eğer sair teellümât-ı ruhaniye ise; sabra, mücahedeye alıştırmak için
Rabbanî bir kamçıdır. Çünki emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle havf ve
reca müvazenesinde, sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast hâletleri, Celâl ve Cemâl tecellisinden
intibah ehline gelmesi; ehl-i hakikatça medar-ı terakki bir düstur-u meşhurdur.
Şamlı Tevfik'in ihtiyatını takdir
etmekle beraber, eski kıymetdar hizmetlerinin onun defter-i a'mâline dâimî bir surette yazı yazmaları için, o
dahi dâimî çalışması gerekti. Şükür yine, elmas kalemiyle vazifesine başlaması, ruhumu ümidler ve iştiyaklarla
neş'elendirdi; Barla hayatını hasretle hatırlattı.
Sabri kardeş! İmamet vazifesinde
Risalet-in Nur'a zarar yok, ruhsatla amel niyetiyle şimdilik çekilme.
Hüsrev kardeş! Beşinci Şua'ın kıymetini tam beyan ve
takdîrin beni çok mesrûr etti. İkinci def'a yaldızlı bir Kur'anı yazdığın, beni fevkalâde müferrah
etti. Hem benim için de yeni risaleleri mübarek kaleminle (Hâşiye)
istinsah ettiğin, beni minnetdarlık hissinden mesrûrane ağlattı.
Rüşdü ve Re'fet'in sıhhatleri
ve kemâl-i sadakat ve sebatları, hazin endişelerimi izâle etti. Isparta
talebeleri hatırları için, ben Isparta'yı kendi karyem (Nurs) ile beraber duamda dâhil
ediyorum. Hattâ emvâtına, Nurs emvâtı gibi dua ediyorum. Hakikî vatanım ve memleketim nazarıyla o
vilâyete bakıyorum.
Makinası kuvvetli Ali kardeş! Sizlerin
hâlisâne ve ciddi faaliyetinizden, Risale-i Nur'a sizler gibi sarsılmaz çok
talebeler zuhur ve devam ettiklerini ümid ederdim. Bildiğim Abdullah gibi ve bilmediğim umum
kardeşlerime selâmımı ve bütün manevî kazançlarıma onları teşrik ettiğimi tebliğ ediniz.
Muhaberemde isimlerini yazmadığım ve hatırımda yazdığım
______________________
(Hâşiye): Medar-ı hayret
bir lütf-u bereket: Gül fabrikasının kâtibliğiyle Risalet-in Nur'a
intisab eden Hüsrev, iki buçuk sene evvel bir küçük şişe gülyağı göndermişti.
Mütemadiyen istimal ettiğim halde daha bitmedi, devam eder. Kardeşiniz Emin
yanımdadır, bu berekete şehadet eder, hem size selâm eder.
Sh: » (K: 12)
kıymetdar
kardeşlerimle çok alâkadarım.
Kardeşlerim! Çok ihtiyat ediniz,
münafıklar çoktur.
Mümkün oldukça risalelerin buradan
irsal edildiğini söylemeyiniz; tâ Risale-i Nur hizmetine zarar gelmesin.
Maatteessüf ben burada bütün bütün
yalnız kaldığım için,
çok ehemmiyetli hakikatlar yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler.
Kuleönü'nün hâlis ve ciddî ve mübarek çalışkanlarına ve İslâmköyü'nün sâdık ve
gayretli ve kesretli talebelerine ve Barla'da vefadar ve kıymetli dostlarıma ve
bilhassa Eğirdir'de fedakâr ve vefadar Hakkı ve Mehmed gibi kardeşlerime ve
sâir umum ihvanıma binler selâm ve dualar.
Dualarınıza kuvvetli îtimad eden ve
çok muhtaç bulunan
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
(6)
Azîz, Sıddık ve Fedâkâr ve Vefâkâr
Kardeşlerim; ve Hizmet-i Kur'aniye ve İmaniyede Kuvvetli ve Kıymetli ve
Çalışkan ve Muktedir Arkadaşlarım!
Bu dünyada benim için medar-ı tesellî
sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümidlerimi doğru çıkardınız. Cenâb-ı Hak
sizden ebeden razı olsun, âmîn...
İrsâlâtınız ve bilhassa Onuncu Söz
buraya o derece faide verdi ki, herbir sahifesine mukabil elimden gelseydi
büyük bir hediye verirdim. Çoktan beri göremediğim için ben hangisini
okursam "En birinci budur" derdim. Ötekine bakardım,
"Bu birincidir." Daha öbürüsüne baktıkça hayret ederek kat'î
kanaatım geldi ki; Risalet-in Nur'un kitabları birbirine tercih edilmez.
Her birinin, kendi makamında riyaseti var. Ve bu zamanı tenvir
eden bir mu'cize-i mâneviye-i Kur'aniyedir.
Onuncu Sözün tatlı bir
kerameti; iki üç senedir bana hapiste verdikleri gibi arzuma muhalif olarak her
gün bir tayın veriliyordu. Ehemmiyetli iki sebebe binaen kabul etmeye mec-
Sh: »
(K: 13)
burdum.
Fakat onu yemezdim, tebdil ederek, şeker, çay, ekmek tedarik ederdim. Bir gün
iskan memuru geldi, tayın verdi ve dedi, bundan sonra daha sana tayın vermiyeceğiz. Ben
memnun oldum. Fakat birden hatırıma geldi ki, şeker, çay lazımdır.
Hediyeleri de kabul etmem diye, bir endişeye düştüm. Aynı günde beş sene şeker ve
çayımı temin eden ve merhum Abdurrahmana beş senede aldığı yaraları tedavi
ile kuvvetli bir îman kazandıran, vefatından bir iki ay evvel imdadına yetişen ve
ehl-i ilhadı azm ettikleri inkar-ı haşirden vazgeçiren Onuncu
Söz'ün (fevkal-me'mul, ne nüshalarının ve ne vücudundan ve ne de gelmesinden hiç
haberim yokken) müteaddit nüshaları o vakitte geldi. Lisan-ı hal ile dedi: "Merak
etme, senin hem vazifene hem hayatına yardım için geldim, inayet-i
Rabbaniye, tarafından gönderildim."
Evet bu asrın ehemmiyetli ve mânevî ve
ilmî bir mürşidi olan Risalet-in-Nur'un hey'et-i mecmuası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi
kendine muvafık ve hakikat-ı ilmiyeye münasib olarak, bir kaç nevide ve bilhassa hakaik-ı
îmaniyenin izharında, intişarında azîm kerametleri olduğu gibi; üç keramet-i zâhiresi bulunan
Mu'cizat-ı Ahmediye, Onuncu Söz ve Yirmidokuzuncu Söz ve Âyet-ül Kübrâ gibi çok
risaleleri dahi herbiri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emâreler ve vakıalar bana
kat'î bir kanaat vermiş. Hattâ sekeratta bulunan talebelerine îmanını kurtarmak için bir mürşid gibi
yetiştiğine müteaddid vakıalar şübhe bırakmıyor.
-Bir saat tefekkür, bir sene
ibâdet-i nâfile hükmünde... - Bir misali "Nur'un Hizb-i Ekberidir"
diye müşahede ettim ve kanaat getirdim. (Hâşiye)
Sizlere Risalet-in-Nur'un Hizb-i
Ekberini ve Kur'an'ın Hizb-i Âzamını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i Âzam çok uzun olduğundan daha
yazdıramadım. Hizb-i Ekber ise, tercüme etmek istedim; şimdilik vazgeçtim. Sizin
gibi kardeşlerin
_______________________
(Hâşiye): Âyet-ül-Kübrâ'nın üçüncü
menzilinin başında, Ahmed-i Fârukî Risale-i Nur hakkında demiş ki:
"Mütekellimînden biri gelecek, bütün hakaik-i îmaniyeyi kemal-i vuzuh ile
beyan ve isbat edecek." Zaman isbat etti ki; o adam, adam değil belki
Risale-i Nur'dur. Ehl-i keşf Risale-i Nur'u, ehemmiyetsiz olan tercümanı suretinde
keşiflerinde müşahede etmişler, bir adam demişler.
Sh: »
(K: 14)
tercümeye muhtaç olmadığını düşünüp, yalnız Arabî
suretini göndereceğim, inşâallah.
Sizlere evvelce Âyet-ül-Kübrâ'nın Birinci
Makamı'nın hülâsası namıyle gönderdiğim parça, o Hizbin esasıdır. İhtiyarsız, o esasa küçük fıkralar ve
bazı kayıdlar ilâve edildiği vakit, birden başka bir şekil aldı; inkişaf ve
inbisat ederek Âyet-ül-Kübra'nın misal-i musaggarı gibi şehadet-i tevhidiyesi parladı, mânaları ziyalandı; ruhuma,
kalbime, fikrime büyük bir inşirah vermeye başladı. Ben de en yorgunluk ve
usanç zamanımda onu mütefekkirane okudum, büyük zevk ve şevk hissettim.
Bir suale cevab olarak yazdığım bir fıkrayı, size de faidesi olur
ihtimaliyle beyan ediyorum:
Evliya dîvanlarını ve ulemanın kitablarını çok
mütalâa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: "Risalet-in-Nur'un verdiği zevk ve şevk ve
îman ve iz'an onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?"
Elcevab: Eski mübarek zâtların ekser
dîvanları ve ulemanın bir kısım risaleleri îmanın ve marifetin neticelerinden ve
meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında îmanın esasatına ve
köklerine hücum yoktu ve erkân-ı îman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve
cemaatli bir surette taarruz var. O dîvanlar ve risalelerin çoğu has
mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler, bu zamanın dehşetli taarruzunu
def'edemiyorlar.
Risalet-in-Nur ise, Kur'an'ın bir
mânevî mu'cizesi olarak îmanın esasatını kurtarıyor ve mevcud îmandan
istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile îmanın isbatına ve
tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden; herkese bu zamanda
ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar
hükmediyorlar. O divanlar derler ki: «Veli ol, gör; makamata çık, bak;
nurları, feyizleri al.»
Risalet-in-Nur ise der: "Her
kim olursan ol; bak, gör, yalnız gözünü aç, hakikatı müşahede et, saadet-i
ebediyenin anahtarı
Sh: »
(K: 15)
olan
îmanını kurtar."
Hem Risalet-in-Nur, en evvel
tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara
bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamâmen izâle
eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir ki, bu zamanda cemaat şekline
girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalâlet karşısında tek başıyle
gâlibane mukabele eder.
Hem Risalet-in-Nur, sâir ulemânın eserleri
gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders verip hakikat ile; ve evliya misillü yalnız kalbin keşf ve
zevkiyle hareket etmiyor; Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh
vesâir letâifin teavünü ayağıyle hareket ederek evc-i
alâya uçar; taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere
çıkar; hakaik-ı îmâniyeyi kör gözüne de gösterir.
* * *
(7)
Azîz, Tam Sıddık Kardeşlerim!
Benim bu dünyada medar-ı tesellim
ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba
dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabır ve
tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
Birincisi: Kardeşlerim, bu
zelzele benim îtikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu'cize-i Kur'an'dır. En mütemerridi dahi
tasdika mecbur eder bir vaziyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir
cemaat, Risale-i Nur'un şâkirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek
çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin
ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima «Şükür ve
Elhamdülillah» dedirten bir haldeyiz.
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri
mütalâa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim
arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli
bir ihtar ile: "Ondokuzuncu Söz'ün âhirine bak!"
Sh: » (K:
16)
denildi.
Baktım, Risalet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) Mu'cize-i Kur'aniye'sinde tekraratının çok
güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-in-Nur'da tamamiyle tezahür etmiş. O
tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali
hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiyenin
tefsiri ve tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya
ne vaktim var, ne de halim müsaade eder. İnşâallah -ileride- Risalet-in
Nur'un başka bir şâkirdi o vazifeyi yapacak.
Hem Yirminci Mektub ile Otuzikinci
Söz bir derece o lem'ayı izah ederler. Hazret-i Ali (R.A.) iki defa
تُقَادُ
سِرَاجُ
النُّورِ
سِرًّا sırrıyle, perde altında gizli parlamasına işareti bizi
ihtiyata sevk ve emreder.
Bir mes'eleye gayet kısacık bir
remiz ile, zekâvetinize fehmini havale ediyorum...
Sual: Yerin korkudan titremesi ve
hiddeti neden Rus'a gelmiyor ve yalnız...?
Cevab: Çünki nesholup tahrif olmuş bir dine
karşı, dinsizlik ile ihanet başkadır. Ve hak ve ebedî bir dine
karşı ihanet ise yeri titretiyor, kızdırıyor.
Mukaddeme-i Haşriye'nin Makamatını
istiyorsunuz. Şimdiki vaziyetim hiçbir vecihle müsaade etmediği gibi, haşre dair
yazılan hakikatlar, bürhanlar umuma nisbeten ihtiyaca tam kâfi olduğundan,
çabuk yazmasına manen icbar edilmiyorum. Bir parça te'hir edildi ve ta'cil edilmedi.
Hem ben, burada kayıdlar altındayım. اَلصَّبْرُ
مِفْتَاحُ
الْفَرَجِ وَ
السُّرُورِ
* * *
Sh: »
(K: 17)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ *
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
(8)
Aziz, Sebâtkâr, Fedâkâr, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Gelecek bayramınızı tebrik
ederim. وَالْفَجْرِ
* وَ لَيَالٍ
عَشْرٍ
kasem-i Kur'aniyle fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübarek gecelerde ve
seherlerde mübarek kardeşlerimin mübarek duaları hem bana, hem ehl-i imânâ
çok bereketli ve nurlu olmasını rahmet-i Rahman'dan niyaz ederim.
Sâniyen: Size bir küçük sehvin büyük
bir nükte-i gaybiyesiyle, karşı sahifedeki Hâşiyeyi,
mevkilerinde yazmak için gönderdim.
Sâlisen: Hulûsi'nin bir gailesi var
diye hissediyorum. Merak etmesin; Risale-i Nur'un şâkirdlerine inâyet ve
rahmet, nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir,
geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile,
metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda ve
kazançlarımda benimle berabersiniz.
Râbian: Risalet-in-Nur kendi kendine
Kur'an'ın himayeti ve hıfz-ı Rabbânî altında intişar ediyor. İmam-ı Ali (R.A.) iki def'a "sırren, sırren"
demesi işaret eder ki, perde altında daha ziyade feyiz ve nur verir. Sizin
gibi kardeşlerim, zamanın sarsıntılı hâdisatına karşı, -şimdiye kadar gibi- yine tam mukavemet eder ümidindeyim. مَنْ
اَمَنَ
بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ
الْكَدَرِ düsturumuz olmalı.
* * *
Sh: »
(K: 18)
(9)
Aziz kardeşlerim!
Bilmukabele bayramınızı tebrik
ederim.
Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç
hazin gurbetin te'siri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile
kabil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere maruz olduğum halde, Hâlıkıma hadsiz şükür
ederim ki, her derdin en kudsî dermanı olan îmanı; ve îman-ı
bilkaderden, kazâya rıza ilâcını imdadıma gönderdi; tam sabır içinde şükrettirdi.
* * *
(10)
Aziz ve Sıddık ve Hâlis Kardeşlerim!
Rabb-ı Rahîmime hadsiz şükür olsun
ki; sizin gibileri Risalet-in-Nur'a sahib ve nâşir ve muhafız halketmiş, benim
gibi âciz bir bîçarenin zaif omuzundaki ağır yükü çok hafifleştirmiş.
Kardeşlerim! Bu def'a üç
mektubunuzu birden üç Hulûsi, üç Sabri, üç Hakkı gibi kıymetdar dokuz kardeş gördüm.
Hapiste, Abdurrahman'ın pederi yerinde benim elbiselerimi yamalayan Hakkı'nın ciddî ve hakikatlı
uhuvvetini ve talebeliğini, tahminimden daha ileri terakki ettiğini bildim, çok mesrur
oldum.
Sabri kardeş! Beni saran ve bağlıyan ağır kayıdlara
ehemmiyet vermiyorsun. Halbuki buradaki evhamlı ehl-i dünya benim ile pek
fazla meşgul ve alâkadardırlar. Hattâ.. hattâ.. hattâ... Her ne ise.
Hem benim hakkımda bin derece haddimden
ziyade hüsn-ü zan ile kıymet ve makam vermek, yalnız Risale-i Nur namına ve onun hizmeti ve Kur'an
elmaslarının dellâllığı hesabına kabul
olabilir. Yoksa hiç ender hiç olan şahsım itibariyle kabûle hakkım yok.
Parlak ve çalışkan kalemiyle hem Risalet-in-Nur'un, hem bizim hâtıralarımızda çok ehemmiyetli mevki
tutan ve yerleşen Hâfız Tevfik'in yazdığı Âyet-ül Kübrâ Risalesini münasib gördüğünüz zamanda gönderirsiniz.
Dokuz sene yazılarıyle mesrurane ünsiyet eden gözlerim, hasretle o yazıları
Sh: »
(K: 19)
görmek
istiyor.
Kıymetdar Hulûsi ve Hakkı gibi kardeşlerim!
Hakkı'nın dediği gibi, Sabri'nin mektublarını aynen
onların yerine kabûl olmuş; o cihette Hulûsi ile muhabere kesilmemiş, devam
ediyor. Hadsiz şükür ve hamd ü sena olsun ki; Risalet-in-Nur gittikçe parlak, hârikane
fütuhat-ı îmaniye yapar. Kendi kendine inşâallah her görenin kalbinde
yerleşir, muannidleri susturur. Bir hıfz-ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış, kör
gözleri onu görmüyor. İzini bulamadığı halde, parlak faaliyetini müşahede ediyorlar. Bu vakit
pek ziyade ihtiyat lâzım.
* * *
(11)
Aziz, Sıddık, Kıymetdar Kardeşlerim; ve
Hizmet-i Kur'aniyede Metin, Ciddî, Çalışkan Arkadaşlarım!
Yeni bir medar-ı keramet ve inâyet ve sürur
olan mektubunuzu aldım. Ve Risalet-in-Nur'a ait bir ikram ve inayet-i İlahiyeyi gösterdi. Şöyle ki:
Bundan dört-beş gün evvel, şiddetli
bir taharri ile menzilim teftiş edildi. Her tarafa baktıkları halde hıfz-ı İlâhî ile
bizi mahzun edecek bir şey bulamadılar. Yalnız İktisad, Hastalar, İstiaze gibi altı-yedi risaleyi zararsız
buldular. Sonra da Hüsrev'in ezan mes'elesi gibi müsadere kaidelerine tam
muhalif olarak noksansız iade ettiler.
Ben o hâdiseden size endişe edip -dağdan
dönerken- Abdülmecid, Sabri, Hüsrev, Hâfız Ali ile beraber konuşmak, acaba
size de bir taarruz var mı diye sormak istedim. Ve lisanla bağırdım, geldim.
Birden Emin kapıyı açtı, dördünüzün mübarek mektublarınızı verdi. Her ikimiz bu ikram
ve taharrideki keramet-i hıfzıyeyi ve Hüsrev'in hilâf-ı me'mul öyle bir istida,
öyle bir netice vermesindeki inâyet-i Rabbaniyeye aynı zamanda muvafık gördük;
ve Risalet-in-Nur her vakit inâyete mazhardır diye şükrettik.
Aziz Kardeşlerim! Fihrist bâkiyesinin
te'lifi size havale edilmişti, taksim-ül-âmâl tarzında yapsanız iyi
olur.
Sh: »
(K: 20)
''Maşâallah, Bârekâllah,
kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber
tezayüd etmeleri ve hususan Sav'da birden çoğalması (Hacı Hâfız'a ve köyüne bin
Bârekâllah) bizi fevkalâde mesrur etti. Ve Hüsrev'in tevâfuklu yazıları, hususan
yaldızlı Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) nüshası ve Büyük ve Küçük Ali'lerin risaleleri
buralarda tatlı, hem çok fütuhatı var. İnşâallah o mübarek kalemlerin
daha çok fütuhatı olacak ve göreceğiz.
* * *
(12)
Aziz, Kıymetdar, Sadık ve
Sebatkâr Kardeşlerim!
Fihristeyi taksim-ül-a'mâl tarzında
mütesanid hey'etinizin şahs-ı manevîsine tevdiiniz çok güzeldir. Tam ve dâimî bir üstad buldunuz. O
manevî üstad, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyaç bırakmıyor.
Sabri kardeş! Senin rü'yan mübarektir ve
manidardır. İnşâallah zaman onu tabir edecek.
Kardeşlerim! Sizin hâtırınız ve
askerliğiniz endişesi için hâdisat-ı zamana baktım; kalbime böyle geldi:
Menfî esasata bina edilen ve Karun gibi اِنَّمَآ
اُوتِيتُهُ
عَلَى عِلْمٍ deyip, ihsan-ı Rabbanî olduğunu bilmeyip şükretmeyen
ve maddiyyun fikriyle şirke düşen ve seyyiatı hasenatına galib gelen şu medeniyet-i Avrupaiye öyle bir semavî tokat yedi ki; yüzer senelik
terakkisinin mahsulünü yaktı, tahrib edip yangına verdi.
Avrupa zalim hükümetleri
zulümleriyle ve Sevr muahedesiyle Âlem-i İslâm'a ve merkez-i hilâfete ettikleri
ihanete mukabil öyle bir mağlubiyet tokadını yediler ki; dünyada dahi
bir cehenneme girip çıkamıyorlar, azabda çırpınıyorlar.
Evet bu mağlubiyet, aynen zelzele gibi,
ihanetin cezasıdır. Burada çok zatlar kat'iyen hükmediyorlar ki: Risalet-in-Nur'un iki
merkez-i intişarı olan Isparta ve Kastamonu vilayetleri sâir yerlere nisbeten âfât-ı
semaviyeden mahfuz kaldıklarının sebebi, Risalet-in-Nur'un verdiği îman-ı tahkikî ve kuvvet-i
Sh: »
(K: 21)
îtikadiyedir.
Çünki böyle âfatlar, za'f-ı îmandan neş'et eden hatâların
neticesidir. Hadîsçe, sadaka belâyı def'ettiği gibi, o kuvve-i îmaniye
dahi o âfâta karşı derecesiyle mukabele ediyor.
* * *
بِاسْمِهِ
مَنْ
تُسَبِّحُ
لَهُ
السَّموَاتُ
السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ
فِيهِنَّ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ
رَسَآئِلِ
النُّررِ
الْمَكْتُوبَةِ
وَالْمَقْرُوئَةِ
وَالْمُتَمَثِّلَةِ
فِى
الْهَوَآءِ
اِلَىَ
يَوْمِ
الْقِيَامِ
اَمِينَ
(13)
Aziz ve Sıddık ve Sâdık ve
Fedâkâr ve Vefâdar Kardeşlerim!
Sizin bu def'aki manevî ve nurlu
hediyeniz benim nazarımda, Cennet-ül-Firdevs'den bir desti âb-ı kevser hediyesi, âlem-i
bekadan bize gelmiş gibi ruhum inşirah ile doldu, bütün duygularım sürûr ile şükrettiler.
Size uzun bir mektub yazmak arzu ediyorum fakat zaman ve halim müsâade ve
muvafakat etmediğinden kısa kesmeye mecbur oldum. Yalnız o hediyelerin hususî
sahiblerine mâşâallah, bârekâllah, veffakakümullah, es'adekümullah derim.
Bilhassa Yirmiyedinci Mektub'un
medresesinde mütehassirane müştak bulunduğum kardeşlerimle
maziye gidip, tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
Otuzbirinci âyetin birinci
mukaddemesi olan
وَ
اِنْ
كُنْتُمْ
مَرْضَى
cümlesi, binbeşyüz küsur olan makam-ı cifrisiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan
manevî hastalıkların kısm-ı âzamı, Risalet-in-Nur'un Kur'ânî ilâçlarıyle izale edilebilir diye işaret
etmekle beraber; maatteessüf ikiyüz sene kadar dünyanın ömrü bâki kalmışsa, bir fırka-i
dâlle dahi devam edeceğine îma ediyor. فَتَيَمَّمُوا
صَعِيدًا
cümlesi, mâna-yı işarîsinde, ikinci emarenin
birinci noktasında "Sin" harfi "Sad" harfinin altında
gizlenmesi ve "Sad" görünmesinin iki sebebi var.
Sh: »
(K: 22)
Birisi: Said tam toprak gibi
mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risalet-in-Nur'u
bulandırmasın, te'sirini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tâûna sukutun sebebi ise, terakki
fikrinden neş'et ettiği cihetle, onların hatâlarını gösterip; suud ve terakki,
müslüman için ancak İslâmiyette ve îmanlı olmakta olduğuna işaret
etmektir.
* * *
(14)
Kardeşlerim! Bugünlerde biri
Risalet-in-Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mes'ele ihtar edildi.
Ehemmiyetine binaen yazıyorum:
Birinci Mes'ele:
Birinci Şua'da iki-üç âyetin işârâtında, Risalet-in-Nur'un sâdık
talebeleri îmanla kabre gireceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair
kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat
bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetdar işarete tam kuvvet verecek bir
delil ister diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillâhilhamd iki emare
birden kalbime geldi:
Birinci Emâre: İman-ı tahkikî
ilmel-yakînden hakkal-yakîne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i
keşf ve tahkik hükmetmişler; ve demişler ki: «Sekerat vaktinde şeytan
vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir.»
Bu nev'i îman-ı tâhkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem
kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o
yerlere yetişemiyor; öylelerin îmanı zevalden mahfuz kalıyor. Bu îman-ı
tahkikînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşf ve şuhud ile
hakikata yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, îman-ı şuhûdîdir.
İkinci Yol: İman-ı bilgayb
cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhanî ve Kur'anî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizaciyle
hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir
ilmelyakîn ile hakaik-i îmaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol;
Risalet-in-Nur'un esası, mâyesi, temeli, ruhu, ha-
Sh: » (K:
23)
kikatı olduğunu has
talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risalet-in-Nur
hakaik-ı îmaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni'
derecesinde gösterdiğini görecekler.
İkinci Emâre: Risalet-in-Nur'un sâdık şakirdleri,
hüsn-ü âkibetlerine ve îman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve
makbul ve samimî dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul
olmamasına akıl imkân veremiyor.
Ezcümle: Risalet-in-Nur'un bir
hâdimi ve bir tek şakirdi, yirmidört saatte, Risalet-in-Nur talebelerinin hüsn-ü
âkibetlerine ve saâdet-i ebediyeye mazhar olmalarına, yüz def'a Risalet-in-Nur
talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi-otuz def'a selâmet-i îmanlarına ve
hususî hüsn-ü âkibetlerine ve îmanla kabre girmelerine aynı duayı en ziyade kabûle medar olan
şerait içinde ediyor.
Hem Risalet-in-Nur'un talebeleri bu
zamanda her cihetten ziyade hücuma mâruz îman hususunda birbirine selâmet-i
îman hakkındaki samimî, mâsum lisanlarıyla dualarının yekûnu öyle bir
kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler. Faraza mecmuu
itibariyle reddedilse, tek bir tane onların içinde kabûl olunsa, yine
her biri selâmet-i îman ile kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünki
herbir dua umuma bakar.
İkinci Mes'ele: Yirmi
sene evvel tab'edilen Sünuhat Risalesi'nde, hakikatlı bir rü'yada Âlem-i İslâm'ın
mukadderatını meşveret eden ruhanî bir meclis tarafından, bu asrın hesabına Eski
Said'den sordukları suale karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezahür etmiştir. O zaman, o manevî meclis
demiş ki: "Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harbde, Osmanlı
Devleti'nin mağlubiyetinin hikmeti nedir?"
Cevaben Eski Said demiş ki: Eğer galib
olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. -Nasılki yedi
sene sonra edildi.- Ve medeniyet namıyla Âlem-i İslâm hususan Haremeyn-i Şerifeyn
gibi mevâki-i mübarekeye Anadolu'da tatbik edilen rejim kolaylıkla,
cebren teşmil ve tatbik edilecekti. İnayet-i İlahiye ile onların
muhafazası için, kader mağlû-
Sh: »
(K: 24)
biyetimize
fetva verdi.
Aynen bu cevabdan yirmi sene sonra,
yine gecede, "Bîtaraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve
Hind'i de kurtararak, bizimle ittihada getirmek, siyaset-i âlemce en büyük
muzafferiyet kazanmak varken; şübheli, dağdağalı, faidesiz bir düşmana
(İngiliz) tarafdarlık göstermekle muzâaf bir surette ve zararlı bir yolu tercih etmek,
böyle zeki, belki dâhi insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti
nedir?" diye suâl benden oldu.
Gelen cevab mânevî cânibden geldi.
Bana denildi ki: "Sen, yirmi sene evvel manevî suale verdiğin cevab,
senin bu sualine aynı cevabdır. Yâni: Eğer galib taraf iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına
galibane mümanaat görmiyecek bir tarzda bu rejimi, Âlem-i İslâm'a, mevaki-i
mübarekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüz elli milyon İslâm'ın selâmeti
için bu zâhir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler."
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
(15) اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ
رَسَآئِلِ
الَّتِىكَتَبْتُمْ
وَتَكْتُبُونَ
Aziz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim!
Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz,
bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin Bârekâllah.
Böyle bir zamanda böyle ihlaslı sadakat, livechillah uhuvvet ve fîsebîlillâh
muavenet ancak âlî himmet sıddîkînlerde bulunur. Hâlık-ı Zülcelâl'e hadsiz hamd ve şükür olsun
ki, sizin gibileri Kur'ân-ı Hakîm'e hâdim ve Risale-i Nur'a şâkird
eylemiş.
Hüsrev kardeş! Senin, umum kardeşlerin namına bayram
tebriki hesabına başta Kur'an'ın baştaki çok şirin ve güzel cüz'leri olarak Mektubat'ın kısm-ı azamını hediye etmekliğiniz, bin
tebrik hükmünde oldu. Bin Bârekâllah.
Sh: »
(K: 25)
Küçük Ali kardeşim! Senin, büyük manevî
hediyen beni cidden çok şaşırttı, çok mütehayyir etti. O
mükemmel yazılar, Büyük Ali'nin mi, yoksa Küçük Ali'nin mi bilemedim. Benim için
yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfü gelmiş gibi, Büyük Hâfız Ali'nin
sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübarek ve hâlis ve kıymetdar
Mustafa'ların elinde bir elmas kılınç, buranın fethinde benim gibi bir
âcizin muavenetine koşuyor gördüm.
Mâşâallah, Büyük Hâfız Ali'nin
nuranî ve büyük fabrikası Kuleönü'nü de içine almış gibi; aynı kalem,
aynı tarz,
aynı iktidar göstermişsin. Risale-i Nur'un tam kametine yakışacak nakışlar,
murassa' elbise giydirmişsiniz.
Kardeşlerim; Fihristeden sonra
te'lif edilen risalelerin fihristelerini, ötekilerin tarzındayazmasını size
bırakıyorum. Ben şimdi eski gibi her risaleyi hülasa edesmiyorum.Sizler eski
genç Said'in değil, belki yeni ihtiyar Said'in genç, dinç Saidlerisiniz,
onunvazifesini yaparsınız.
Kardeşlerim; Üçüncü Keramet-i
Aleviyede, sahabe ve Şakk-ı Kamer'e aidzeyillere işaret bahsinde denilmiş:
«Sözlerin ve bir nüshada risalelerin, risaleşekline giren yalnız iki zeyl var.
Başka küçük zeyiller ya hâtimedir, yahâşiyedir. Onun için İmam-ı Ali (R.A.)
Onları müstakil bir risale nazarıylabakmamış. Hem bu iki zeyli, çok
ehemmiyetleri olduğundan ayrı bir tarz ibare ileişaret etmiş.»
* * *
(16)
Aziz Sıddık Kardeşlerim!
Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi
takdir ve muvaffakıyetinize dua ederek, Hâlık-ı Rahîm'e hadsiz şükür ederim ki; sizler gibi
sebatkâr ve fedakâr kardeşleri Risalet-in-Nur'a sahib ve nâşir yapmış. Ben
sizleri düşündükçe, ruhum inşirah ve kalbim ferahlarla dolar. Daha
dünyadan gitmek benim için medar-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum
diye mevte dostane bakıyorum, ecelimi telaşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun.
Âmin, âmin, âmin.
Sh: »
(K: 26)
Kalemi kerametli mübarek Hüsreve
Rüştü'nün bu def'aki mektubları üçcihetle medar-ı sürur ve şükran oldu.
Birincisi: Hüsrev'in kerametkârâne
faaliyette devamı.
İkincisi: Başta Tevfik olarak,
Mes'ud ve Zekâi'nin kuvvetli kalemleri ile yardımakoşmaları.
Üçüncüsü: Hacı Hâfız'ın karyesi bir
Medrese-i Nuriyeye dönmesidir.Lillah-il-hamd bu havalide dahi, hususan Nazif'in
civarında Risalet-in-Nur sür'atle kendikendine intişar ederek her tarafta îmanı
kurtarıyor.
Kardeşlerim!
Size lâtif bir hikâye:
Bir zaman Barla'da bir zat, ağaçtan bir
kutuda cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukabilini verdiğim o birbuçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane
ben kendim yerdim ve bazan o kadar ve daha ziyade başkalara teberrük olarak
verirdim. Sıddık Süleyman bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyade devam
etti. Sonra merhum Galib Bey ile hesab ettik, onun beş-altı misli bereket, içinde olduğuna kanaatımız geldi.
Ben o vakit dedim: "Bu zâtta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlas var."
Şimdi tahmin ve tahattur ediyorum ki, o zat Hacı Hâfız imiş. O acîb bereketin şimdi sırrı çıkmış. اَلْحَمْدُ
ِللَّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Nur fabrikasının sahibi Hâfız Ali'nin
ve mübareklerin köyleri ortasında, duada Sav köyü mevki almış. Tam bir
senedir ahya yüzünden emvat dahi hisse alıyorlar.
*
* *
(17)
Aziz ve Sebatkar ve Sadakatta Namdar
ve Benim Tesellilerime Medar Kardeşlerim!
Onuncu Şua nâmını alan, güzelce
yazdığınız ve te'lif ettiğinizFihristenin ikinci cildi mükemmeldir. Yalnız
Birinci Şuadaki kısadır. Benden daha iyiyazmışsınız. Ben sizlerle
Sh: »
(K: 27)
konuşmak ve sizi dinlemek arzu
ettikçe ona bakıyorum. Cidden zevk alıyorum.Allah sizden ebeden râzı olsun.
Âmin.
Risalet-in-Nur'un hizmetinde ekser şakirdleri
birer nevi keramet ve ikram-ı İlahî hissettikleri gibi; bu âciz kardeşiniz çok
muhtaç olduğu için, çok nevilerini ve çeşitlerini hissediyorum. Ve bu sıralarda bu
havalideki şakirdler, yeminle itiraf ediyoruz ki: Biz Nur'un hizmetinde çalıştıkça hem
maişetçe, hem istirahat-ı kalbçe bir genişlik, bir ferah zâhir bir
surette hissediyoruz. Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o
bedâhete karşı hayret ederek sustular.
Sabri kardeş! Bazı mektublarında
Nureddin için Risalet-in-Nur'un küçük talebeleri içinde duada bir mevki istiyordun.
Biliniz ki; bir seneden ziyadedir, ben duada, Risalet-in-Nur'un şâkirdlerinin
risalelerle alâkadar olan ezvac ve evlâd ve vâlideynlerini dahi dâhil ediyorum.
Bunun bir sebebi; başta Sabri olarak, orada burada bazı zatlar, çoluk ve çocukları ile daireye
girmeleri ve bir sebebi Sabri'nin Nureddin'i ve Vesile'si ve Süleymanlar'ın (Sıddık Süleyman
ve Süleyman Rüştü) çocuklarıdır ve vâlidelerinin sebebi burada ve oradaki başta Büyük Hüsrev olarak bu
havalide de müteaddid küçük Hüsrevler var, onların vâlideleridir.
Adalet-i İlâhiye, İslâmiyet'e ihanet
eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb-ı mânevî vermiş ki,
bedeviliğin ve vahşiliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa'nın ve
İngiliz'in yüz sene ezvak-ı medeniyesini ve terakki ve tasallut ve
hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemadi korku ve dehşet ve telâş ve buhran
yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş. İşte böyle bir zamanda en
lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife îmanı kurtarmak olduğundan; bu
zamana ve bu seneye bakan beşaret-i Kur'aniye ve فَضْلاً
كَبِيرًا *
فَضْلُ
اللَّهِ
يُؤْتِيهِ
مَنْ يَشَآءُ âyetlerin müjdesi en büyük bir fütuhat suretinde
Risalet-in-Nur'un mânevî fütuhat-ı îmaniyesini gösteriyor.
Evet bir adamın îmanı, ebedî ve dünya kadar bir
mülk-i bâkînin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, îmanı tehlikeye mâruz
Sh: »
(K: 28)
her
adama, bütün küre-i arzın saltanatından daha faideli bir saltanat, bir fütuhat kazandıran Risalet-in-Nur; elbette
bu âyetlerin, bu asırda, bu beşaretlerinin kasdî bir medar-ı nazarlarıdır. Nur ve Gül fabrikalarının hademe
ve sahibleri, insanın başında iki göz gibidir; zâhiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel (şaşı) gözlü
iki görür. Lillâhilhamd bu iki cereyan-ı nuranî kemâl-i ittihaddadırlar.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
عَاشِرَاتِ
دَقَآئِقِ
الْفِرَاقِ
(18)
Azîz, Mübarek, Sıddık, Sâdık, Ruhum,
Canım Kardeşlerim!
Sizin beni çok mesrur eden son
mektubunuza Isparta yoluyla cevab vermediğimin sebebi; benim, Isparta
merkeziyle olan münasebetime buraca çok dikkat edilmesidir. Hem öteki yolda
size gelinceye kadar, Risalet-in-Nur'un müteaddid merkezlerinin istifadesidir.
Hüsrev kardeş! Son mektubumda demişim:
Hüsrevler'in valideleri sebebiyet verdiler ki; bir seneden ziyade bir vakitten
beri bütün talebelerin peder ve valideleri duaya dahil olmuşlar. Sakın yanlış
zannetmeyiniz. Senin validen gibi, on seneden beri Risalet-in-Nur'un has şakirdlerinin
dairesinde bulunan orada çok ahiret hemşirelerim var. Onlar, yeniden
başkalarının duaya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.
Size Risalet-in-Nur'un kerametinin
bu havalide zuhur eden çok tereşşuhatından bir-iki hâdise beyan
ediyorum:
Birisi: Hatib Mehmed (Rahmetullahi
Aleyh) namında ciddî bir ihtiyar talebe, İhtiyarlar Risalesi'ni yazıyordu. Tâ
Onbirinci Rica'nın âhirlerinde ve merhum Abdurrahman'ın vefatının tam mukabilinde,
kalemi لآَاِلَهَ
اِلاَّهُوَ yazıp ve lisanı dahi
Sh: »
(K: 29)
لآَاِلَهَ
اِلاَّاللَّهُ diyerek hüsn-ü
hâtimenin hâtemiyle sahife-i hayatını mühürleyip, Risalet-in-Nur talebelerinin
îmanla kabre gireceklerine dair olan işarî beşaret-i Kur'aniyeyi vefatıyla imza
etmiş. (Rahmetullahi Aleyhi Rahmeten Vâsia.)
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan
Fihriste'nin tashîhinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi, Tahsin'e dedim:
"Yaz!" O da yazmağa başladı. Simsiyah bir mürekkepten
ve temiz kalem ile birden yazdığınız ikinci cild fihristenin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkep
güzel bir kırmızı suretini aldı. Tâ yarım sahife kadar bu garib hâdiseye taaccüb edip bakarken, o mürekkep
simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam
siyah yazıldı. Bir zaman Barla'da, bağlardaki köşkte, Şamlı, Mes'ud ve Süleyman'ın müşahedesiyle
aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi
kısmen döktüm; birden mütebâkisi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya
tahavvül etti. Risalet-in-Nur'un kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze
silsile-i kerametin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi.
* * *
(19)
Âhiret Kardeşlerime Mühim Bir İhtar
"İki Madde"dir:
Birincisi: Risale-i Nur'a intisab
eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım
etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale-i Nur talebesi ünvanını alır. Ve o
ünvan altında, her yirmidört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan
daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi dua
eden kıymetdar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi
hissedar olur.
Hem dört vecihle dört nevi ibadet-i
makbule hükmünde bulunan kitabetinde hem îmanını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmanlarını
tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir saat tefekkür bazan bir sene kadar bir
ibadet hükmüne geçen tefekkür-ü îmanîyi elde etmek ve et-
Sh: »
(K: 30)
tirmek,
hem hüsn-ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan üstadına yardım etmek
ile hasenatına iştirak etmek gibi çok faideleri elde edebilir. Ben, kasemle temin ederim
ki; bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye
hükmüne geçer; belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf Risale-i
Nur'un îmansız ve emansız cinn ve ins düşmanları, onun çelik gibi metîn kal'alarına ve
elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden, çok gizli
desiseler ve hafî vasıtalar ile; haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve
fütur vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar.
Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok
dikkatli, kısmen talebeler mukavemetsiz olduğundan; bu memleketi o
Nurlardan bir derece mahrum ediyor. Benimle
hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risaleyi açsa;
benimle değil, hâdim-i Kur'an olan üstadıyla görüşür ve
hakaik-ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir...
(20)
Manevî bir ihtar ile, bir-iki ince
mes'eleyi size yazıyorum:
BİRİNCİSİ: Geçen Ramazan-ı Şerif'te,
Ehl-i Sünnet'in selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik aşikâre
kabulleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi:
Birincisi: Bu asrın acib bir
hassasıdır. (Hâşiye) Bu asırdaki ehl-i İslâm'ın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli
canileri de âlîcenâbâne afvetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve
binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan bir tek haseneyi görse, ona
bir nevi tarafdar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan;
safdil tarafdar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına
terettüb eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşeddüdüne
kader-i İlâhiyyeye fetva verirler; biz buna
__________________________
(Hâşiye): Yani elması elmas
bildiği halde, camı ona tercih eder.
Sh: »
(K: 31)
müstehakız derler.
Evet elması bildiği (âhiret ve îman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat'iye
suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye
var. Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama' ve hafif bir korku ile
tercih edilse; eblehane bir cehalet ve hasarettir, tokada müstehak eder. Hem
âlîcenabane afvetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini afvedebilir.
Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğniyen
canilere afuvkârane bakmağa hakkı yoktur, zulme şerik olur.
İkinci Sebeb: Yazmağa izin
olmadığından yazılmadı.
İKİNCİ MES'ELE:Kardeşlerim!
Eskişehir hapishanesinde,
âhirzamanın hâdisatı hakkında gelen rivayetlerin tevilleri mutabık ve doğru çıktıkları halde, ehl-i ilim ve ehl-i
îman onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyan etmek
niyetiyle başladım; bir-iki sahife yazdım, perde kapandı, geri kaldı.
Bu beş senede, beş-altı defa aynı mes'eleye
müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruatından bana
ait bir hâdiseyi beyan etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidayetinde, Risale-i
Nur'dan çok evvel, kuvvetli bir ümid ve itikad ile, ehl-i îmanın
me'yusiyetlerini izale için, "İstikbalde bir ışık var, bir nur
görüyorum" diye müjdeler veriyordum. Hattâ Hürriyetten evvel de
talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayatımda merhum Abdurrahman'ın yazdığı gibi, Sünuhat misillü
risalelerde dahi "Ben bir ışık görüyorum" diye dehşetli
hâdisata karşı o ümid ile dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset
âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir dairede tasavvur
ederdim. Halbuki hâdisat-ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşarette bir
derece tekzib edip ümidimi kırardı.
Birden bir ihtar-ı gaybî ile
kat'î kanaat verecek bir suretde kalbime geldi. Denildi ki: "Ciddî bir
alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin "Bir ışık var,
bir nur göreceğiz" diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri, sizin hakkınızda belki
îman cihetiyle,
Sh: »
(K: 32)
âlem-i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi,
Risale-i Nur'dur. Bu ışıktır, seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu
nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dairede belki siyaset
âleminde gelecek mes'udane ve dindarane haletlerin ve vaziyetlerin mukaddemesi
ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saadet tasavvur ederek, eski
zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet otuz sene evvel bir hiss-i
kablelvuku ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir
yere bakılsa, karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset
cazibesi seni aldattı."
* * *
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
عَاشِرَاتِ
دَقَائِقِ
عُمْرِكُمْ
فِى
الدُّنْيَا
وَاْلاَخِرَةِ
اَمِينَ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i
Kur'aniyede Muktedir, Kuvvetli Arkadaşlarım!
Bu defa me'mulüm fevkindeki
kaleminizle manevî hediyeniz isbat etti ki: İhtiyar, zaîf, âciz bir Said
yerine; genç, kavî, iktidarlı çok Said'ler sizlerde vardır. Aynı ruh, aynı ifade, aynı îman...
Hadsiz şükür ve sena olsun ki; Rabb-ı Rahîm sizleri Risale-i- Nur'a hâmi, nâşir, sahib,
şakird eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkilât içinde kudsî hizmete
muvaffakıyet ihsan etmiş. Zaman ve zemin, sizler ile çok müştak olduğum uzun
konuşmayı hoş görmediği için kısa kesip, ruh u canımla herbirinize binler selâm, Mâşâallah
Bârekâllah derim.
Bu mübarek şuhur-u selâsede duanıza çok muhtaç kardeşiniz
SAÎD NURSÎ
* * *
Sh: » (K: 33)
ÂHİRZAMANDAN HABER VEREN MÜHİM BİR HADİS:
لاَ
تَزَالُ
طَائِفَةٌ
مِنْ اُمَّتِى
ظَاهِرِينَ
عَلَى
الْحَقِّ
حَتَّى
يَاْتِىَ
اللَّهُ
بِاَمْرِهِ
Ramazan-ı şerifte
onuncu günün ikinci saatinde birden bu hadîs-i şerif hatırıma geldi.
Belki Risale-i Nur şakirdlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi. لاَ
تَزَالُ
طَائِفَةٌ
مِنْ
اُمَّتِى (şedde sayılır, tenvin
sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrîsi bin beşyüİz kırkiki ederek nihayet-i devamına îma
eder. ظَاهِرِينَ
عَلَى
الْحَقِّ لاَ
يَعْلَمُ
الْغَيْبَ
اِلاَّ
اللَّهُ
(şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz altı
edip, bu tarihe kadar zâhir ve aşikârane,
belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet
içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma
eder. وَ
الْعِلْمُ
عِنْدَ
اللَّهِ لاَ
يَعْلَمُ
الْغَيْبَ
اِلاَّ
اللَّهُ
حَتَّى
يَاْتِىَ
اللَّهُ
بِاَمْرِهِ (şedde sayılır) fıkrası dahi;
makam-ı cifrîsi binbeşyüz kırk beş olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma
eder. لاَ
يَعْلَمُ
الْغَيْبَ
اِلاَّ
اللَّهُ
Cây-ı dikkat ve hayrettir ki, üç
fıkra bil'ittifak bin beşyüz
tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına manidar, makul ve
hikmetli bir surette binbeşyüzaltı'dan tâ kırkiki'ye,
tâ kırkbeş'e kadar üç inkılab-ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetabuk ve tevafuklarıdır. Bu îmalar gerçi yalnız birer tevafuk olduğundan
delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat
verdi. Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat
Sh: »
(K: 34)
böyle
îmalar ile bir nevi kanaat, bir galib ihtimal gelebilir. Fatiha'da صِرَاطِ
مُسْتَقِىمٌ ashabının taife-i
kübrâ sını tarif eden اَلَّذِينَ
اَنْعَمْتَ
عَلَيْهِمْ fıkrası, şeddesiz bin beşyüz altı veya yedi ederek tam tamına ظَاهِرِينَ
عَلَى
الْحَقِّ
fıkrasının makamına tevafuku ve manasına
tetabuku ve şedde sayılsa لاَ
تَزَالُ طَائِفَةٌ
مِنْ
اُمَّتِى fıkrasına üç
manidar farkla tam muvafakatı ve manen mutabakatı bu hadîsin îmasını teyid
edip remz derecesine çıkarıyor. Ve müteaddid âyât-ı Kur'aniyede
صِرَاطٌ
مُسْتَقِىمٌ kelimesi, bir mana-yı remziyle
Risalet-in Nur'a manaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile; Risalet-in
Nur şakirdlerinin taifesi, âhirzamanda o taife-i kübra-i azamın
âhirlerinde bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def'aten
birden ihtar edildi.
اَلْعِلْمُ
عِنْدَ
اللَّهِ لاَ
يَعْلَمُ الْغَيْبَ
اِلاَّ
اللَّهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu saatte ben Kur'an okurken,
Risale-i Nur ile ziyade alâkadar olan Sure-i İbrahim'de bir âyet beni meşgul
ederken, Emin size göndereceği mektubu getirdi ve dar vaktimizde bu geniş âyetin
denizinden ancak bir katrecik bu parçaya girebildi. Birkaç dakika zarfında yazdık, vakit
bulamadık, kusura bakmayınız.
Sh: » (K: 35)
* * *
بِاسْمِهِ
مَنْ
تُسَبِّحُ
لَهُ
السَّموَاتُ
السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ
فِيهِنَّ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَ
رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
عَاشَرَاتِ
دَقَائِقِ
اَيَّامِ
الْفِرَاقِ
Aziz, Sıddık, Vefadar, Sebatkâr Kardeşlerim!
Cenâb-ı Hakk'a yüzbinler şükür ve
hamdolsun Sizin gibi sadık, ciddî, fa'al zatları Risale-i Nur'un etrafında toplayıp bağlamış; îman ve
Kur'an hizmetinde kuvvetli ve nurlu kalemlerini çalıştırıyor.
Kardeşlerim! Bu def'a irsalatınız o kadar
beni memnun ve minnetdar etti ki; herbir sahifesi bir kıymetdar hediye ve güzel bir
mektub hükmünde göründü. Hüzünlerimi, gamlarımı izâle edip ve kalbimi sürur
ve sevinç ile doldurdu. Cenab-ı Erhamürrâhimîn onların hurufları adedince
size rahmet etsin ve sizden râzı olsun.
Hâfız Ali Kardeşim! Bir
zaman Barla'da Cuma gecesinde dua ederken, senin âmîn sesini iki defa sarihan işittim.
Arkama baktım. Dedim: "Hâfız Ali ne vakit gelmiş." Dediler: "O
burada yoktur." Ben şimdi o vakıadan diyebilirim ki; üç-dört
saat mesafeden duama âmînini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zayıfdavet ve
duama kuvvetli ve tesirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok manidar bir
tevafuktur.
Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında)
kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kalbelvuku ile kalbime
geldi: <Bu zât mühim bir vakitde bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik
edecek.> Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden râzı olsun.
(........P Mehmet) Bilsin ki Risale-i Nur'a intisâbı zamanında beri günde yüz defa
talebe ünvanı altında dua ve manevî kazancıma hissedar olmakla beraber, bu bir
ehemiyerli Mehmet arkadaş olarak Mehmet Mehmet.....ve Mehmet diye
sarih ismişşşyle namları yad edilen has talebelerin dairesi hususiyelerine girdiğini
Sh: »
(K: 36)
girdigini
haber ver.
Abdülmecid'e, Beşinci Şua'ı haber
vermiştim, cevab gelmedi. Belki ihtiyaten sükût ettiler, göndermedim. Siz,
evvelce muhabere ediniz sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risalesini bana
gönderirseniz, İhtiyarlar Risalesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektubunuzda
selâm gönderen vefadar kardeşlerime binler selâm.
Bu günlerde, manevî bir muhaverede
bir sûal ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim:
Biri dedi:
Risale-i Nur'un îman ve tevhid için
büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir
dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha
yeni tahşidat yapıyor?
Ona cevaben dediler:
"Risale-i Nur, yalnız bir
cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor. belki küllî bir tahribatı ve
İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir
ediyor. ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslahına çalışmıyor, belki
bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli
rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun bâhusus avam-ı
mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılmasiyle ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi,
Kur'an'ın i'cazıyla o geniş yaralarını Kur'anın ve îmanın ilâçları ile
tedavi etmeğe çalışıyor.
Elbette böyle küllî ve dehşetli
rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler,
cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak
gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül beyan'ın i'caz-ı
manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde
terakkiyat ve inkişafata medardır." diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim,
hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.
Bu hâdise münasebetiyle yine
bugünlerde hatırıma gelen bir vakıayı beyan ediyorum:
Sh: »
(K: 37)
Ben namaz tesbihatının
âhirinde, otuzüç defa kelime-i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ki:
Hadîs-i Şerifte "Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne
geçer" Risale-i Nur'da o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi.
Âdeta ihtiyarsız bir
surette, Kur'anın Âyet-ül Kübrasının iki tefsiri olan
iki
Âyet-i Kübra Risalelerinden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam
etti. Baktım; size gönderdiğim Âyet-ül Kübra Risalesi'nin birinci makamı'nın hülâsasından
müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile, Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'den müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan
terekküb ediyor. Ben, kemal-i lezzetle, her gün tefekkürle okumağa başladım.
Birkaç gün sonra hâtırıma geldi
ki: Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir
vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım. Ve bütün risalelerin
hususî menba'ları, madenleri olan binden ziyade Âyât-ı Kur'aniye'yi, kendi Kur'anımda
evvelce işaretler koyup bir Hizb-i Azam-ı Kur'anî yapmak niyet etmiştim. Şimdi bu
Hizb-i azam ve bu Vird-i Ekber, Risale-i Nur mensublarına bazı eyyam-ı mübarekede okunması için bir
zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallah bir zaman sonra size
gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhim için, vakit bulsam
gayet kısa Hâşiye gibi bir şeyi yazacağım.
Umum kardeşlerime ve hizmet-i
Kur'aniyede bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyâk ile
binler selâm.
Dualarınıza muhtaç
SAÎD NURSÎ
* * *
Aziz Kardeşlerim!
Sizlere her gün birer uzun mektub
yazmak hakkınız var iken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektub şimdiye
kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risale-i Nur, ehl-i dünya
dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım halde bu
tazyikatı yapıyorlar. Her ne ise... Hiç unutmadığım sebatkâr ciddî
Sh: »
(K: 38)
kardeşlerime, hususan ikinci vatanım
Barla'daki vefadar sıddıklara pek çok selâm ve dua ederim.
Binler hasret ve iştiyakla
sizleri düşünen ve her yirmidört saatte belki yüz defa dua ile tahattur eden ve
duanıza muhtaç olan
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
Ey Fedakâr Kardeşlerim!
Sizinle dört-beş kelime konuşacağım:
Birincisi: Bu defaki mektubunuzun
verdiği şevk ve sürur ile derim ki: Ben, hizmet-i Kur'aniyedeki tam sadakat ve
gayret ve sebat ve metanetinizi gördükten sonra tam bir istirahat-ı kalb ile
mevti ve eceli kabul eder, "Arkamda siz varsınız, yeter" diyerek
dünyadan sürurla vedaya hazırım.
İkincisi: Burada Âyet-ül Kübra'nın birinci
tebyizi, aynen bir sene sonra, oradaki birinci tebyiz gibi, Âyet-ül Kübra'nın namına
tevafuku var. İki tevafukun tetabuku, tesadüfe havalesi imkânsız bir
keyfiyet olmakla.. kalemi, zülfikar-misal zâtın kalemiyle otuzüç kelime-i
tevhidin tevafukundaki gaybî imzayı cidden tenvir ve tasdik eder.
Üçüncüsü: Hatırımdan çıkmayan Hafız Tevfik
ve kardeşi Risale-i Nur'a hizmetleri büyüktür.fazla bir ihtiyat cihetinde
çekinmesi, kuvvetle ümit ederim ki, zâhiridir ve kalben sadakattan devam
ederler.
.....................................................................................
Dördüncüsü: Ben, üç senedir burada
herşeyden tecrid edildim. Tahammülsüz tazyik altında bulunduğumdan,
sizin ile muhabere edemedim. Burada emsalsiz bir evham hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, Eşrat-üs
Saat buradan gönderildiğini demeyiniz. Belki, onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz.
Sh: »
(K: 39)
بِاسْمِهِ
مَنْ
تُسَبِّحُ
لَهُ
السَّموَاتُ
السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ
فِيهِنَّ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Aziz ve Vefadar ve Fedakâr, Sadık Kardeşlerim!
Bu def'a çok kıymetdar ve fevkalme'mul hediyenizden küçücük üç-dört mes'ele hatıra geldi:
Birincisi: Üçüncü Keramet-i
Aleviye'de, risalelerde yalnız iki zeyl vardır demesi, risale şekline
girmiş olan zeyillere zeyl diyor. Sair zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler, Hâşiyeler
hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyet-ül Kübra'nın vird-i
ekberinde -hatırıma gelmediği halde- ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektub ile
Otuzikinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyan ve tercüme
ettiklerinden, niyet ve va'dettiğim halde tercümesinde istihdam edilmedim.
Üçüncüsü: Risale-i Nur'un benden ayrılması ve ben de
daire-i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havali ve Eskişehir gibi sair yerleri de
onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlarından hissedar etmek için,
inayet-i İlahiye, yeni yazılıyor gibi- tekrar ile o kısım hakikatların, fakat
letafetli başka tarzlarda izah edilmelerinde âdeta ihtiyarım olmadan beni istimal ettiğini
bildim, çok şükrettim.
Bu def'a hediyelerinize mukabil
elimden gelseydi yalnız maddî fiatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmibeşinci Söz'e yirmibeş altun
belki elmas ve Yirmidokuzuncu Söz'e yirmidokuz yakut verirdim. Öyle ise,
verilmiş gibi kabul ediniz.
Evet, tevafukta muvaffakıyetli olan
kalem-i Alevî, Keramet-i Aleviye'ye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüzbin
mâşâallah. Hüsrev'in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem'ası ile Esma-i Sitte Lem'ası, benim
nazarımda el
Sh: »
(K: 40)
masla
yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektub- sadakatmedar hükmünde bana göründü;
Risale-i Nur'a çok ehemmiyetli hizmetlerini göz yaşıyla hatırlattı ve Firdevsî hediyenizdeki
risalelerin harfleri adedince, Cenab-ı Erhamürrâhi-mîn sizlere
rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin. âmîn.
Yorulmaz ve usanmaz ciddî, samimî
Kardeş! Tevafukta muvaffakıyetli kalemin ile yazılan İ'caz-ı Kur'an'ın âhirinde
senin hakkında اَللَّهُمَّ
وَ فِّقْهُ
فِى خِدْمَةِ
الْقُرْاَنِ
وَ
اْلاِيمَانِ olan dua, bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabul olmuş.
Umum kardeşlere birer birer selâm.
Said Nursi
* * *
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ
رَسَائِلُ
النُّررِ
وَمَعَانِيهَا
الْمُتَمَثِّلَةِ
فِى الْهَوَاءِ
وَ فِى
اْلاَفْهَامِ
اِلَى يَوْمِ
الْقِيَامِ
Aziz, Sıddık ve Sadık Kardeşlerim!
Bu def'a pek çok alâkadar olduğum zâtların dört
aded mektubları beni o kadar mesrur etti ve Risale-i Nur hesabına o kadar memnun eyledi ki;
güya yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye sürur yaşları çok
hüzünlerimi sildi. Evet dört mektuba dört cevab yazmak isterim ve hakkınızdır; fakat
samimî ittihadınıza binaen bire iktifa edildi. Ayrı ayrı beş-altı küçük mes'eleleri beyan
ediyorum:
Birincisi: Eskiden beri, îman
kurtarmak zamanıdır dediğimiz ve ihtiyarım olmadan tekrar ile erkân-ı îmaniyeye dair bürhanlardan tahşidat-ı azîmeyi
yaptığımız, çok
haklı ve lüzumlu olduğunu zaman gösterdi. Size bir ay evvel, manevî
bir muhaverede, Risale-i Nur'un azîm tahşidatına dair gaybdan
Sh: »
(K: 41)
gelen bir cevabı yazmıştım. Bazı zatlar o fıkrayı Âyet-ül
Kübra Risalesi'nin âhirine ilhak ettiler.
İkincisi: Şamlı Tevfik Kardeş! Senin
mektubun beni derinden derine hem müteessir hem müferrah eyledi. Sende bir hayırlı
tahavvülât bulunduğunu ihsas etti.
Merhum Hâfız Ahmed'in akrabasına benim
tarafımdan taziye ile beraber de ki: Bir-iki ay evvel -birdenbire- dua
ederken, en has akraba ve en hâlis talebelerin dairesine Hâfız Ahmed
girdi: "Benim de bu dairede hakkım var" dedi gibi
hissettim. Onu o has daire içinde, her vakit manevî kazançlarıma
hissedar olmak için bıraktım ve öyle de kalacak inşâallah. Ve anladım ki; ikiniz bidayeten,
beraber Risale-i Nur'a hizmetiniz içindir.
Ve Barla'da bütün dostlara
selâm.
Üçüncüsü: Sabri kardeş! Kıymetdar
Hulusi'nin mektu
bu hem
Hulusi'nin, hem Beşinci Şua'ın ehemmiyetini ve kıymetlerini gösterdiğinden çok beğendim.
Evet Beşinci Şua, umumun ve bilhassa ehl-i
ilmin îmanlarını tashih edip kurtarıyor.
Hem sen, hem Hüsrev, Halil
İbrahim'den bahsediyorsunuz. O zât, Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir talebesi ve
iktidarlı bir naşiridir, hem haslardandır. Sâbık hâdisemizden tam bir
ihtiyat ve ciddî bir alâkadarlık dersini aldığı kanaatındayım. Selâmımı ona ve
rüfekasına tebliğ ediniz.
Dördüncüsü: Hüsrev kardeş! Senin
mektubun, benim meraklarıma (Hasan, ve Mustafa'lar gibi) bir şifa ve
arzularıma bir deva (Mu'cizat-ı Ahmediye gibi) ve ümidlerime bir ziya
(Re'fet, Konyalı Sabri gibi) hükmüne geçti.
Hem Risale-i Nur'un muhterem bir
talebesi ve has dairesinde bulunan âhiret hemşirem validenizin hastalığı ve ihtiyarlığı seni Isparta'ya celbi hayırdır. Elbette
sen ona, Hastalar ve İhtiyarlar Risalelerini okumuşsun. O risaleler, benim
bedelime onun keyfini sorup teselli versinler.
Sadakatta imtiyazlı
namdar Rüştü ile Şükrü'nün ticarette iştirakleri
hayırlıdır.
Ben,
onları dua ile çok tahattur ediyorum.
Sh: »
(K: 42)
Onları unutamıyorum.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyorum.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حَاصِلِ
ضَرْبِ
عَاشِرَاتِ
دَقَآئِقِ
رَمَضَانَ
فِى حُرُوفِ
مَا كَتَبْتُمْ
مِنَ
الرَّسَآئِلِ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Hem mübarek Ramazanınızı, hem inşâallah
hakkınızda bin ay kadar meyvedar Leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı, hem çok
kıymetdar hizmetinizi bütün ruhumla tebrik ve tes'id ederim.
Kardeşlerim! Bu defa kudsî kalemle
hediyeleriniz o kadar beni minnetdar ve mesrur etti ki, güya dünyayı ışıklandıracak bir
nur fabrikası ve mazi ve istikbali rayiha-i tayyibesiyle muattar edecek bir gül
fabrikası semadan bizim imdadımıza gönderilmiş ve benim arkamda kuvvet-üz
zahr olarak duruyor ve mütemadiyen çalışıyorlar diye mesrur yüzbinler elhamdülillah.
Sabri kardeş! Senin fâsılalı iki
mektubun, hizmetinin makbuliyetine iki şahid-i gaybî gösterdi. Senin
tabirin ile Nur fabrikasına ben de اَلْفُ
اَلْفِ
مَاشَأَللَّهُ
بَارَكَ
اللَّهُ
وَفَّقَكَ
اللَّهُ derim.
Sen ile Sıddık Süleyman, benim nazarımda ve fikrimde ve duamda daima beraber
bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber
görüyorum. Masum ve mübarek çocuklarınız duadan hissedardırlar.
Hâfız Ali kardeş! Senin
mektubundaki tevazuun ve ihlasın ve Hüsrev'e ait medhin ve Risale-i Nur
talebeleri bir tek vücud hükmündeki kanaatın, senin hakkında büyük
bir ümidimi ve hüsn-ü zannımı tam kuvvetlendirdi. Risale-i Nur'un iki
Lütfü'leri ve Mustafa'ları ve Hâfız Ali'leri, Küçük Sabri olan
Nu
Sh: »
(K: 43)
reddin
ile beraber has talebeler dairesinde, Ramazan feyzine, mânevî kazançlara inşâallah
hissedar kâbul edildi. Her bir sahifelerini birer kıymetdar hediye hükmünde olan
nüshaların yüzünden, ben sana çok hem pek çok borçlu kaldım.
Hüsrev kardeş! Kasem ederim benim elimden
gelseydi, yalnız bu defa altun yaldızla yazdığın Mu'cizat-ı Ahmediyey(Hâşiye)
mukabil herbir sahifesine, yalnız maddî bir ücret olarak birer altun hediye
edecektim. Hakikaten ebedî bir gül fabrikasına kâtib tâyin edildiğinize
kanaatım kat'iyet kesbetti. Rabb-ı Rahîm'e hadsiz hamd ü senâ olsun.
Tasavvurumda Hüsrev, Rüşdü bir tek isim gibi olmuş. İkinizi, Risale-i Nur'a ait herşeyde
beraber biliyorum ve buluyorum. Size اَوَمَنْ
كَانَ
مَيْتًا
âyetine ait ve birden hatıra gelen ve Sabri'nin iki mektubunun daha
gelmeden- manevî tesiriyle yazılan bir tetimmeyi gönderdim. bir derece
mahremdir, has ve eminlere mahsustur. Şamlı Tevfik, Âyet-ül Kübra Şua'ını, Hâfız Ali'nin
otuzüç لآَاِلَهَ
اِلاَّاللَّهُile tevafuklu tarzda bana
yazsa iyi olur. Kardeşlerime birer birer selâm.
Duanıza muhtaç
Said Nursî
بِاسْمِهِ
مَنْ
تُسَبِّحُ
لَهُ
السَّموَاتُ
السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ
وَمَنْ
فِيهِنَّ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
(29)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Mübarek Ramazanınızı tebrik ederim.
Hâlık-ı Rahîm sizin için buRamazan'ın her bir gecesini, bir Leyle-i Kadir kadar
se
------------
(Hâşiye): Ondokuzuncu mektub
Ramazanın 19. gecesine tevâfuku Latîf oldu..
Sh: » (K: 44)
vabdar ve her bir günü bir Ramazan
kadar meyvedar eylesin, âmin...
Size garib bir sehvimi beyan etmek
münasebetiyle derim ki, Kur'andan kalbime ilhamolunan doğru ve Hak hakikatler
bazen icmalen olduğundan tafsilatında sehiv venisyanım karışır, karıştırır.
Ezcümle: Eskişehir hapishanesinin
son meyvesi ve Otuzbirinci Lem'a'nın BirinciŞuaı olan İşârât-ı Kur'âniye
Risalesi'nin beşinci Âyeti bulunan (1)
اَوَمَنْ
كَانَ
مَيْتًا
فَاَحْيَيْنَاهُ
وَجَعَلْنَا
لَهُ نُورًا
يَمْشِى بِهِ
فِىالنَّاسِ
deki işaretini, kuvvetli
hissetmiştim. Fakat gayet acele olarak üçbuçuk seneevvel, karakol içinde
şiddetli tarassud altında tebyiz ettiğimden, o işyârâtıntasvirinde bir sehiv
olmuş, ehemmiyetli sureti gizli kalmıştı. Mükerrer mtaharriyatneticesinde o
vakittenberi ve benim eski abamın cebinde saklanmıştı. Ancak bugünlerde tedkik
ettim. Size doğrusunu yazacağım. Nüshalarınızdakiyanlışı ona göre tashih
ediniz.
Şöyle ki: Beşinci Âyet:
اَوَمَنْ
كَانَ
مَيْتًا
فَاَحْيَيْنَاهُ
وَجَعَلْنَا
لَهُ نُورًا
يَمْشِى بِهِ
فِىالنَّاسِ
dır. Bu Âyetin remzi latîftir. Çünki
hem kuvvetli münasebet-i mânevîyeile, hem cifirle efrad-ı kesiresi içinde,
hususi bir surette Risale-i Nur'a ve müellifinebakar.
Şöyle ki; مَيْتًا
kelimesi, tenvin (nun) sayılmak cihetiyle beşyüz eder. Said El-Nursî adedi olan
beşyüze tevafukla işaret eder ki, Said meyyit hükmünde idi.Risale-i Nur ile
ihya edildi, taze bir hayat buldu.
Evet فَاَحْيَيْنَاهُ
وَجَعَلْنَا
لَهُ نُورًا
يَمْشِى بِهِ
فِىالنَّاسِ
deki iki tenvin
(1) : Sure-ı Enâmdan
Sh: » (K: 45)
(nun) durlar. Bin üçyüz otuz dört
eder ki, o aynı zamanda Said umumi harptemaddi ve dehşetli bir mevtten hârika
bir tarzda kurtulması, felsefe ve gafletten gelenmânevî ve şiddetli bir ölümden
necat bulması ve Kur'an'ın âb-ı hayatı iletaze bir hayata girmesi tarihidir. Ve
bu tevafuk-u mânevî ve muvafakat-ı cifriye delaletderecesinde bir işarettir.
Hem فَاَحْيَيْنَاهُ
وَجَعَلْنَا
لَهُ نُورًا
يَمْشِى بِهِ
فِىالنَّاسِ
de tenvin (nun), ve şeddeli nun (iki nun), ve ( بِهِ)
de telaffuz edilen( ى ) sayılmak cihetiyle (1294) bin iki
yüz doksan dört eder ki, veladetinin ve hayatınınbirinci senesidir. Demek bu
cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile hayat-ımânevîyesine işaret
eder.
Elhasıl: Bu âyet manasının müteaddid
çok tabakalarından bir işârîtabakadan hem Risalet-in-Nur'a, hem müellifine, hem
bu ondördüncü asrınibtidasına, hem ibtidasında Risalet-in Nur'un mebdeine
remzen belki işâreten belkidelaleten bakar.
İşte bu parçayı o âyetin bahsinde
derc ile o sehiv izale olur.
SaidNursî
***
Azîz kardeşlerime!
Temadî eden tahribat-ı mânevi'ye
karşısında -lillahilhamd- gittikçe Risale-i Nur'un mu'cizane mukavemeti ve
satveti ve kıymeti tezayüd ediyor. Dâlaletin temel taşı ve nokta-i istinadı olan
tabiat tâgutunu dağıtıp, Kur'an elinde bir elmas kılınç olarak her tarafta nurları saçar,
zulümatı dağıtır. Fakat dalaletlerin enva'ı çoktur. O nisbette risalelerin dahi ayrı ayrı
meziyetleri, ehemmiyetleri var. Eğer kolay ise, Tabiat Lem'asını da bize
gönderiniz.
Umumunuza
binler selak, makbul dualarınızdan çok istifade eden ve halis dualara çok
muhtaç kardeşiniz
Said Nursi
Sh: »
(K: 46)
* * *
Emin'le Feyzi'nin imzası altında şu cevab evvelce size gelen fıkralarının
âhirindeki cevabın tetimmesidir. Size onlar gönderiyor.
Sual: Bize verdiğiniz
cevabda diyorsunuz: "Siyasî geniş daireleri merak ile takib
eden, küçük daireler içindeki vazifelerinde zarar eder." Bunun izahını
istiyoruz?
Elcevab: Üstadımız diyor ki:
Evet bu zamanda merak ile, radyo vasıtasıyla, ciddî
alâkadarane küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler,
maddî ve mânevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır manevî
bir divane olur, ya kalbini dağıtır mânevî bir dinsiz olur, ya
fikrini dağıtır mânevî bir ecnebî olur.
Evet ben kendim gördüm: lüzumsuz bir merak ile, mütedeyyin iken
âmi bir adam ,beride ilme mensubiyeti varken-eskiden beri İslâm düşmanı olan bir
kâfirin mağlubiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Âl-i Beytden Seyyidler Cemaatinin
bir kâfire karşı mağlubiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle âmî bir adamın, alâkasız bir geniş daire-i
siyaset hâtırı için, böyle kâfir bir düşmanı mücahid bir seyyide tercih
etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acib
bir misali değil midir?
Evet hâricî siyaset memurları ve erkân-ı harbler
ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş
dairelerine ait mesaili; basit fikirli ve idare-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine
ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla, onları meraklandırıp ruhlarını serseri,
akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i îmaniye ve İslâmiyeye ait zevklerini,
şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve manen öldürmek ile dinsizliğe yer ihzar
etmek tarzında, kemal-i merak ile onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesail-i
siyasiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle
bir zarardır ki; ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.
Evet herbir adam vatanla, milletle,
hükûmetiyle alâkadardır. fakat bu alâkadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp
millet vatan,
Sh: »
(K: 47)
hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat
siyasetlerine tâbi' etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik,
milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi
kalb ve ruhundan, idare-i şahsiye ve diniye ve hâkeza: Çok dairelerden
hakikî vazifedar olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi belki yüz'dür. Bu ciddî ve lüzumlu
bu kadar çok alâkaların zararına olarak, o bir tek lüzumsuz ve ona göre mâlâyâni olan siyaset
cereyanlarına feda etmek, divanelik değil de nedir?
Üstadımızın bize gayet acele ile verdiği cevabı bu kadar.
Biz de, o acele ifadeyi acele kaydettik, kusura bakmayınız.
Biz de, bütün kuvvetimizle bunu
tasdik ediyoruz. Çünki bunu kendimizde ve gördüğümüz dostlarımızda
tecrübelerle müşahede ettik. Hattâ çokları meraklarından, cemaati belki de namazı terkeder
derecede ifratla, tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinleyip, mimsiz
medeniyetin sefahet ve dalâlet ve İslâm'a ettiği ihanet cezası olarak
mütemadiyen başına gelen tokadlara ve boğuşmalarına ve geniş siyaset
dairelerine alâkadârâne dikkat etmekle; ve nefesi zehirli şahıslardan radyoda ders almak, kudsî ve mühim
vazifelerine de tam zarar ediyorlar.
Risale-i Nur şakirdlerinden
Emin,
(R.H.)
(31)
Salahaddin'in bir fırkasıdır.
(Otuzbirinci ve Otuzikinci âyetlerin
Risale-i Nur'a işaretlerini istihrac etmeğemuvaffak olan Ahmed Nazif ve oğlu
Salâhaddin, Risale-i Nur'un ehemmiyetlişâkirdlerinden olduğundan, Salâhaddin'in
şu fıkrası, Yirmiyedinci Mektub'unfıkraları içine girmeye lâyıktır.)
Salahaddin diyor ki; Bin üçyüz
ellisekiz senesi Danzig'den çıkan birkıvılcım Avrupa içerisine sür'atle
yayılarak büyük bir yangın halinialdığından, bütün milletler seferî vaziyetinde
bulunduğundan Türkiye dekısmî seferberlik yaptı, 1359'da 27,28,29 doğumluları
silâh altına aldı. Bumeyanda, Risalse-i Nur talebelerinden Mehmed Feyzi ve ben
gibi çok talebeler de, bir hik
* * *
Sh: » (K: 48)
mete binâen askere alınmıştı.
Üstadımız, yalnız altı-yedi ay kadar,Risale-i Nur'un intişarı hususunda başka
muhitte bulunmamız icab ettiğinden, kalb,fikir ve avucunu Cenâb-ı Hakk'ın
rahmetine açtığı mânenanlaşıldığından, bu duasının kabûlü Risale-i Nur'un mühim
bir mkerametineticesi olarak başka muhite
askerlik vazifesi içinde, Risale-i Nur'a hizmet içingönderildik.
Altı-yedi ay sonra, Feyzi ve Salâhaddin vazife-i neşri yaptıktan sonra,mezkûr
kur'aların en tehlikeli bir zamanda Alman orduları Romanya'yı
işgal,Bulgaristan'ı tazyik, İtalya da Yunanistan'la harbettiği bir sırada,
terhisleriyle, okeramet anlaşılmıştır. (Hâşiye)
Hem Salâhadddin emsalinden bir ay
sonra ordudan sevkedilmesi, İneboludaemsalleriyle beraber bulunmadığı memleket
halkından bazı kimselerin gözünebatarak, müteaddit ihbaratta bulunmaları
üzerine, askerlik şubesi tarafından reis,polis vasıtasiyle babasını şubeye celb
ile oğlunun nerede olduğu sorulduğunda,oğlundan bir gün evvel gelen telgrafı
göstererek, İzmit Deniz Alayı'na mürettebolduğunu ve oğlunun kasden gitmediği,
bir ay ticarete gittiği anlaşılmasiyle,babası Ahmed Nazif serbest
bırakılmasıdır.
Hem mâdem direğine yazılıp
askerlikleri tehir edilenler içinde, her günbenimle görüşen kâtib bir
arkadaşım, beni unutup kaydetmediği, sonra da o teciledilenler hem askere
alındığı hem de fena nazariyle bakıldığı veSalâhaddin o zarardan kurtulmasıdır.
Hem Salâhaddin'in müretteb olduğu
alaya, onbeaş gün geç iltihak etmesindendolayı bir ceza verilmeden ve hiçbir
tavsiyeye muhtaç kalmadan alay yazıcısıolarak alınması, hem terhisleri
zamanında bakayaların üç gün dahi olsa,mahkemeye verildiği halde, kendisinin
bir ay bakayalığı olduğu halde, bir cezagörmeden terhis ve alay kumandanı ve
yâverinin teessüründen gözleri yaşararakayrılışı, Risale-i Nur'a ait bir
keramet olduğuna bizce kat'î kanaat gelmiştir.
Hem bir vakit Tosya'dan Kastamonu'ya
gelirken, beraberim
---------
(Hâşiye): Buradaki Haşiyeyi
Üstadımız kalemiyle işaretliyerekçıkartmıştır. (Nâşir)
Sh:»(K:49)
de Risale-i Nur'un Lem'a ve Şuâlar'ı
vardı. Haşre ait bir mebhas okuyordum.Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve
makinenin harareti bana ağırlıkve fikrime de«Bu Risale-i Nur muazzam bir
mu'cize-i Kur'aniyedir. Başka sahada mu'cizegösterebilir mi? Halbuki mu'cize,
Enbiye Aleyhimüsselâm'a mahsustur. Resûl-i EkremAleyhissalâtü Vesselâm'dan
sonra mu'cize gösterilmeyecektir» mülâhazasıesnâsında kamyon müdhiş sadmelerle
üç takla, yirmibeş-otuz metre yerdenaşağı yuvarlandık. Şehadet getiriyordum.
Yaralımıyım diye kendimiyokladım. Yüzbin şükür hiç bir yaram yok. Korkarak
doğruldum, şoförünkafası gözü parçalanmış, «ah, of» çekiyor. Etrafımı tetkik
ettim;şoför tarafındaki kapı ve camlar hurdahaş olmuş. Benim tarafımdaki ince
cambile kırılmamış. O anda bunun büyük bir keramet olduğunu, mu'cizeolmadığını
ve bu daha böyle mâcerâlı şeyleri tefekkür etmemek içinkerâmetkarâne gaybî bir
tokat olduğunu anladım.
Risale-iNur
Şakirtlerinden
Salahaddin
***
(32)
Feyzi'nin yediği Şefkat tokadıdır.
Üstadım bana kardeşim Husrev Efendi
tarzında Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi'niyazdırıyordu. Ben -yâni Feyzi- bir
parça tenbellik ettim. Birden, 28'lilerle askereistenildim. Üstadım dedi: «Git,
mu'cizat-ı Ahmediye'yi yaz, seni şimdivermiyeceğim.» Başladım. O emir bir hafta
geri kaldı. Tekrar bir ârıza ile yazınoksan kaldı. Tekrar askere çağırıldım.
Yine Üstadım: «Git yaz!».Ciddî çalışmaya başladım. Fevkalme'mul, yine emir geri
kaldı. Bir hafta sonra,tekrar bir mazerete binâen yazıyı bıraktım. Üstadım
dedi: «Senin şimdivazifen Risale-i Nur noktasında askerliktedir.» Birden emir
geldi, bir şefkat tokadıyeyip vazifeme gönderildim.
Cenâb-ı Hakk'a şükür Risale-i Nur'a
alâkadar-it-tâka (Hâşiye)çalıştım ve çalıştırıldım. Üstadımız bize söyledi gibi
----------------
(Hâşiye): Alakadar-it-taka ( اَلَىقَدَرِالطَّاقَه
) gücüm yettiği nisbette.
(Nâşir)
Sh:»(K:50)
yedi ay sonra terhis edilip
Üstadımıza ulaştım. İnşâallah bu kabahatimde afvolmuştur.
Risale-i Nur'u, hem bizi hizmet-i
Kur'aniyede sebkat eden Husrev, Hâfız Ali,Rüştü, Sabri gibi hâlis, sıddık,
metin, çalışkan kardeşlerimi şefi' tutarakafvımı Üstadımdan isterim. Evet ben
itiraz ediyorum ki, tenbelliğimin neticesi olarakbu şefkat tokadını yedim.
Mehmed
Feyzi
***
(33)
AHMED NAZİF'İN BİR FIKRASIDIR:
Kıymetli Üstadım! Yüksek şahsiyetinizin
aczi ve fakrı içinde inâyet-i Rabbaniye ve rahmet-i İlâhiye ile Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'ın i'cazlarını güneşin parlak ve keskin şuaları gibi kalblerimize nüfuz
ettiren ve hakaik-ı dîniye ve îmaniyenin, dalâlete yüz tutan zaif ve âciz mü'minlerin
halâsı ve selâmeti ve hidayete çıkarılmasına hâdim ve kudsî Risale-i
Nur'un, elbette bir hâdî ve bu zamanın muhtaç bulunduğu bir sâhib-i zuhûr nâmını taşıyacağı şübhesizdir.
Binaenaleyh hem Kur'an'ın tercümanı ve dellâlı ve hem de
bu Risale-i Nur'un müellif ve hâdim-i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakir bir
nefer iken, manevî hizmetinizle müşiriyet derece-i âliyesine terfi ve tefeyyüze
istihkak kesbetmiş bulunmanızdır ki; Âlîm-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak, Kâdir-i Mutlak olan Zülcelâl
Hazretleri, bu kudsî vazife-i âliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok
kıymetli ve faziletli ve feyizli ve âlî derecelerde yüksek bir dellâla
tevdi ve nasib ve bilhassa me'mur etmiştir. (Hâzâ min fadli rabbî)
Biz âciz ve âsi ve günahkâr hizmetkârlarınızı dahi
lûtuf ve keremiyle irşada ve hidayete siz Üstadımızı rehber ve mürşid ve vasıta buyurmuştur ki;
ebedî minnet ve şükranlarımızı edadan âciz bulunuyoruz.
İşte Üstadım, çok kıymetli
arkadaşımız ve hizmet-i Kur'aniyede kıymetli refikimiz ve şerikimiz Küçük Hüsrev ve
Mehmed Feyzi'nin mektubundan, başka yerde ve mahalde
Sh: »
(K: 51)
mevsimsiz
olduğunu idrak ederek, bu hakikî kelimeyi ve mübarek ism-i şerifi
Risale-i Nur'a dahi henüz zâhiren takmak haddim değildir ve istimalinden hazer
ediyorum. Çünki Üstadımın izin ve müsaadesi olmadıkça, bu gibi lâkabların kıymeti olamaz. Ancak Risale-i
Nur'dan aldığım ilham
üzerine, muhitimizde birinciliği ihraz eden bir kardeşimiz olan Feyzi'nin
mektubunda bahsedilmesi, sırf hüsn-ü niyet ve fart-ı merbutiyet ve sadâkattan ve
ihlastan doğmuştur.
Bu izharın hatâsından hâdis olan meşguliyetinize
sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum.. af buyurunuz. İkaz ve irşad edici
nimet ve himmet, itabınızla af buyurulmasını ve Risale-i Nur'un mânevî tokatlarından
muhafaza edilmekliğimizi kemal-i hulûsla istirham eylerim.
Aziz ve kıymetli Üstadım! Cenab-ı Hakk'ın lûtuf ve
keremiyle ve hadsiz ihsanatıyle, intisaben hizmet-i kudsiyesinde bulunduğum
Risale-i Nur'un maddî ve manevî pek çok kerametlerini ve bereketlerini
aynelyakîn görmüş ve lezzetini tatmış olan bu âciz hizmetkârınızın
noksanlarını hüsn-ü niyete ve hulûs-u kalbine bağışlamanızı rica ederken, bu mübarek
Risale-i Nur'un pek çok kerametlerinden birkaçını arzediyorum.
Şöyle ki:
Risale-i Nur tercümanı ve
müellif ve sahibi bulunan zât, bin üçyüz yirmidört (1324) ve yirmibeş (25) rumî
senelerinde, İstanbul'da iştiharla "Bediüzzaman" nâmı ve lâkabı altında
matbuatın sitayişle neşriyatından mütehassis olarak, o zaman onyedi yaşımda bulunduğum ve çok
cahil ve çocukluk devresinde iken, bu mübarek isim kalbimde yer tutmuş. Ve bu
kalbî muhabbet hürmeti için olacak ki; bin üçyüz yirmialtı (1326) senesinde Hazret-i
Üstad'ın, "Bediüzzaman Said-i Kürdî" lâkabı altında Karadeniz seyahatında iki hizmetkârı ile
İnebolu'yu ziyaret ederek, o zaman İnebolu'nun meşhur ulemasından Hacı Ziya ve
diğer ulema arasında vapura teşyi edildiği sırada tesadüfen çarşıda karşılaştığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübarek
zâta selâm durarak mütebessim ve nuranî sîmalarıyle ve keskin nazarlarıyle
selamlarına ve manevî nazarlarıyle iltifatlarına mazhar olduğum günden
beri artan muhabbet ve
Sh: »
(K: 52)
alâkamı, otuz
senelik hâtırımdan kat'iyen silinmediğini aynelyakîn görüyordum.
Tahminen ve takriben altı sene evvel
bir gazete sütununda, Isparta'da halkın fazla alâka
göstermesinden, din ve îman telkin etmesinden ürken ehl-i dünya tarafından
tevkif edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir
def'a böyle acı haber aldığım halde,
âkibetinden kat'iyyen başka bir malûmat edinememiştim.
On seneden beri Cenâb-ı Rabb-ül
Âlemîn Hazretlerinden niyazımda, daima beş vakit dualarımda,
"Ya Rab! Bana bir mürşid-i kâmil ihsan buyur" niyazında iken,
bundan üç sene evvel yani hicrî bin üçyüz elliyedi (1357) ve milâdî bin
dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde, İnebolu'da bir kahvede, Kastamonu'lu bir
zavallı sarhoşun sitayişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu'da mevcudiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve
tahkik ve tamik ettim. Anladım ki; otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Said-i Kürdî
olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her
tehlikeyi göze alarak ziyaret edip, mübarek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim.
Ve ziyaretimde, Eski Said'in ism-i mübarekleri Bediüzzaman Said Nursî ve
Risale-i Nur'un müellifi ve sahibi olarak buldum. Kemâl-i aşk ve ihlâs
ile sarıldım. Ve benim yegane mürşidim ve rehberim ve büyük üstadım o
Risale-i Nur'dur dedim. Ve bana bu hadsiz ihsanatı hidayet ve inayet buyuran
Cenab-ı Hakk'a, Kur'an-ı Hakîm'in harfleri adedince şükrederek
Elhamdülillâh.. Hâzâ
miİİİİİþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþþİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİn
fadİİİİli rabbî dedim. (Hâşiye)
Risale-i Nur'a intisab etmezden
evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethanemizin kazançlarında ve şahsî ve
hususî işlerimizde, Risale-i Nur'a intisabdan sonraki hârikulâ-
_______________________________________
(Hâşiye): Evet bazı ehl-i
velâyetin ileride talebesi olacak zâtlar, daha dünyaya gelmeden, hiss-i
kablelvukuun inkişafıyla kerametkârane keşfettikleri gibi; Risale-i Nur'un
talebelerinin mühimlerinden birkaç zât dahi, çok zaman evvel, bir hiss-i
kablelvuku' ile, ileride Said ile alâkadar bir surette bir Nur'a hizmet edeceğini
hissetmişler. İşte, onların birisi de Nazif'dir.
Sh: »
(K: 53)
de
farkları ve bereketleri görmekle beraber; en büyük bir ticaret ve mes'ud bir
zenginin müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferah ve sürur ve serbest ve
yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle -Elhamdülillah- mes'udane imrar-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve
Risale-i Nur'un kudsî lütuf ve
kerametlerine medyun bulunduğumuzu itiraf ve tasdik ederiz.
Üstad Hazretlerinin me'zuniyet-i
hususiyesiyle, Risale-i Nur namına neşriyat ve hakaik-i îmaniye
noktasında, bilhassa ibadet ve namaz hakkında şahsımın câhil ve âciz, nâkıs,
iktidarsız vaziyetim ile vâki' olan ve olacak bulunan telkinat-ı
diniyedeki kuvvetli ikna' ve müessir hitabelerin âsâr-ı fiiliyesini aynen müşâhede ettiğimi; üstadım Risale-i
Nur namına kemâl-i fahirle, bir çok namazsız müslümanları
-Elhamdülillah- namaza ve Camilere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî
hizmetlerin âsâr-ı fiiliyesinden, Risale-i Nur'un büyük hârika kerâmetinden tulû' ettiğini ve
etmekte olduğunu tasdik ederiz.
Bu içinde bulunduğumuz Alman
ve İngiliz harbinin bidayetinden, devamı müddetince, hadsiz zındıka ve
münafıkların hiç yoktan sebebsiz olarak, şahsıma bir isnâdat olsun için,
gerek münevver fikirli âlim ve gerekse cahil mülhid hemen hemen birkaç dostlarım
müstesna, memleket halkı kudsî hizmetimden küstürmek için, şeytan (aleyhi mâyestehık) bütün
memleket halkını iğfal ederek aleyhime tahrik etmiş olacaktır ki; "Nazif,
muhalif bir siyasetle ittihad-ı İslâm'a tarafdar eder, siyaset propagandası yapıyor"
zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân-ı hükûmete
kadar sirayet ettiriyorlar.
Ve bütün şeytanların
tecessüsleri tahrik edilmiş. Güya aleyhdarlarım benden bir intikam almak
hasebiyle gıyabımda, hem müdhiş cereyanı şiddetlendirmek için, kendilerince menfur
telakki ettikleri Almancı nâmiyle hakaretlere maruz bırakmaktan
çekinmediler.
Halbuki ben, Lillâhilhamd Risale-i
Nur'un irşadiyle, hakaik-i îmaniye ve Kur'aniyeyi bütün kâinatın fevkınde gördüğümden ve
îtikad ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyanlara, belki bana verilse de, bütün dünya
saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakikatçı ve îmancı ve
Kur'ancı Risale-i Nur'un bir
Sh: »
(K: 54)
hâdimiyim.
Kaç senedir bütün bu hücumlariyle beraber, iki eser-i inâyet var:
Birisi Risale-i Nur'un neşriyatındaki
hizmetime zarar verilmediği gibi, fevkalme'mul muvaffak olduk.
İkincisi: Her ne vakit şiddetli
hücum edileceği zaman, Üstadımızdan dikkat emrini alıyorduk. Hem de Risale-i Nur'un âşikâr bir
kerametidir ki, bin üçyüz ellidokuz (1359) sene-i hicrî Ramazan-ı Şerif'in on
veya onikinci günlerinde -Allah rahmet etsin- vefat eden kardeşlerimizden
Hâtib Mehmed namındaki zât, Yirmialtıncı Lem'a olan İhtiyarlar Risalesini yazarken
hasta olarak yazmağa kadir olmadığından (لآَاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ ) kelime-i tevhidi yazarak bıraktığı, ziyaretine gelen diğer kardeşimiz ve
fa'al arkadaşımız, Mehmed Feyzi Efendi'ye ikmalini rica ederek dünyaya veda ve ebedî
hayatına, inşâallah bu kelime-i tayyibe ile hayatının sonunu mühürliyerek îmanlı olarak
kabre girdiğini izhar ve Risale-i Nur'un talebelerine açık bir müjde ve tebşiratta
bulunmuştur.
İşârât-ı Kur'aniye'nin yirmialtıncı âyetinin فَفِى
اْلجَنَّةِ
خَالِدِينَ sırrıyla, "Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir"
tebşiratının sıdkını gösteren bu açık kerametin ve tebşirat-ı azîmenin bütün kardeşlerimize
tamim olunmasını, Risale-i Nur'un derece-i ulviyetini ve hâdimle-rinin mükâfatlarının ne zaman
ve ne suretle verilmekte olduğunu aynel-yakîn bilinmek ve görülmek üzere, şu hakikat
muvafık ise İşarat-ı Kur'aniye Risalesine tahşiye olunmasını rica ederim, kıymetli
Üstadım.
Risale-i Nur şakirdlerinden
Ahmed Nazif Çelebi
(R.H)
* * *
(34)
Aziz Kardeşlerim;
Sizin mübarek yazılarınız ve
gönderdiğiniz risaleler hususan tevafuklular,hususan Aliler'in kıymetdar
risaleleri, bilhassa Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi bu havalideçok fütuhatı var,
Sh:»(K:55)
Altı - yedi aydır İstanbul'da da
fütuhat yapıldı. Şimdi de vilâyât-ışark'a, Diyarbekir tarafına gitti. Hüsrev
bilse ki, o risale vasıtasiyle ne kadar sevapkazanmış, pek fevkâlade memnun ve
mesrur olacaktı. Şimdilik o yaldızlı veçok kıymetdar risale elimden çıktı.
Hüsrev hesabına geziyor.
Buna mukabil o kerametli kalem bana
bir nüsha, aynı tarzda yaldızlı yazmak veOndokuzuncu Söz'ü de, onun âhirine
zeyli gibi ilhak etmek ve Mirac Risalesi'nin deüçüncü esasının âhirinde üç
müşkilden birinci müşkilin (Elcevap)deyip, Risalet-i Ahmediyye delail'ini
fihriste suretinde beyan eden üç, dört yaprağı taikinci müşkilin cevabına
kadar, onu da âhirinde bir hâtime ve Ayet-ül-Kübra'nınonbeşinci mertebesindeki
Risalet-i Ahmediyye bahsini de, eğer münasip görülse o dailhak edilsin.
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَىْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفَاتِ
مَا
اَرْسَلْتُمْ
لَنَا
(35)
Aziz kardeşlerim!
Âhirzamana işaret eden hadîsin âhirinde مَثَلاً
كَلِمَةً
طَيِّبَةً
كَشَجَرَةٍ
طَيِّبَةٍ âyetine dair iki dakika içinde ve hadîsin işaretini
tashih ânında âni olarak mücmelen hatıra gelen işaret-i gaybiyenin gayet
acelelik ile tevafuk-u cifrîsinde, zararsız bir küçük sehiv vuku'
bulmuş idi. O vakitten beri daha ona dikkat etmemiştim.
Bu def'a, cidden ve hakikaten mübarekler
hey'etinin cem' ve te'lif ettikleri Lâhika Risalesi'nin o âyete dâir fıkranın
kitâbetinde bir kasdî sehiv gördüm. O ihtardârâne kasdî sehiv, benim
kusurkârâne sehvimi bildirdi. O çok müdakkik ve çok mübarekler hey'etine beni
çok minnetdar ve mesrur eyledi.
Sh: »
(K: 56)
Şöyle ki: كَلِمَةً
طَيِّبَةً makamı, bin iki (1002) diye sehven yazılmıştı.( ط ) sayılmamış; doğrusu, bin onbirdir (1011). Risalet-ün Nur'un makamına onüç farkla tevafuk
etmekle beraber, izafeden tavsife geçse ( رِسَالَةٌ
نُورِيَّةٌ ) olur. ( طَيِّبَةً ) deki tenvin, bir derece vakfolduğundan sayılmazsa,
tam tamına bir tek fark ile; şedde sayılmazsa, farksız olarak
tevafuk eder.
Hem mana cihetiyle iki âyet, iki
cereyana işaretleri ve münasebetleri ve tetabukları çok kuvvetli bulunduğundan, nâkıs bir
tevafuk ve zaîf bir emare dahi kâfidir.
Hem, böyle makamlarda, böyle büyük
yekûnlerde bu gibi küçük farklar zarar vermez. Ben tahmin ederim bu sehiv, beşinci
âyetin işaretindeki sehiv gibi ehemmiyetli bir kısım işârât-ı gaybiyenin anahtarı olacak;
ve bu muazzam âyet, otuzüçüncü âyet olmasına bir işaret idi.
İnşâallah, istikbalde bir kardeşimiz o hazineyi açacak.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَىْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
(36)
Âli Cenab Kardeşlerim!
Bu kusurlu kardeşinizin kusurlarını,
sehivlerini görmek istemiyorsunuz, görsenizde kerimâne, âlicenâbâne
setrediyorsunuz. Fakat sizin gibi hâlis ve sıddıkkardeşlerime karşı kusurlarımı
itiraf etmek ve söylemekle mesrur oluyorum,mahcub olmuyorum.
İşte binler kusurlarımdan bir
kusurum da budur ki; İşârât-ül-İ'caz'ıntevafukatına dair birinci defa Şamlı
Tevfik'le beraber baktığımız vakitte,Mucizat-ı Ahmediye bahsi sahifesi açıldı
diye satırbaşında elifler ondörttür,birbiriyle muvafık nihaye
Sh:»(K:57)
tindeki ( تا ) lar dahi
sevincimin verdiği acele ile tam dikkat etmemiştik üç ( تا
) yıgörmemiştik, ona da muvafık demiştim. O vakitten beri bakmamıştım. Benim
busehiv ve kusurumu fihristede tashih edersiniz. Fakat bu sehiv altında İşârât-ül-İ'caz'ın hurufatının vaziyetinde
gayet ince ve derin bir intizam ucunu gördük, belkio kusûra keffaret olur.
Şöyle ki; aynı iki sahifede yetmişaltının sahifesininbaşında beş harfi ( ن
) dan ( و
) dan başka beş harfi (bir) de ittifak ediyorlar. O sahifeninsatırlarının
âhirinde ( تا
) dan başka, yine beşi (bir) den ittifak edip, ikisi ikidetevafuk ediyor.
Karşıki sahifenin satır başında ( ا ) ( و
) dan başka on harf var,altısı (bir) de tevafuk, dördü de (iki) de tevafuk
ediyor. Satırların nihayetlerindealtı tane ( تا ) dan başka
iki tane (bir) iki tane (iki) de beraber, iki (iki), üç (dört), o ikisahifede
(tâ) altı, (Sâkin elif) altı, ( ن ) altı, ( و
) beş, sakîn elif (beş), elif(Ondört).
İşte bir iki dakikada bu iki
sahifedeki sehiv ve kusurumun altında, kusurumu tamiredecek mecmu-u kitabta
başka bir tarzda bir derin intizamın bu ucunu gördüm.Şimdi yanımdaki Küçük
Hüsrev, Hilmi, Şamlı'nın halefi Hâfız
Tevfik,bunlar da bu ucu görüp derin bir hakikatın emaresidir deyip, size
yazdılar. Ben de bukardeşlerimle ve Emin ve beraber, hem selam ve hem
dualarınızı istiyoruz.
Kalemi harika, hem kerâmetli
Hüsrev'in bu def'a ona havale ettiğimiz Mûcizat-ıAhmediyye zeyilleriyle beraber
bizce o kadar ehemmiyeti var ki, târif edilmez. Nur ve Gülfabrikalarının bu
havâlide tâ uzaklara kadar tüm fütuhat..
Bugünlerde Tefsir'in ve Onuncu
Söz'ün tevafukatına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyade tafsilât israftır,
ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zayi olmasın. Birden ihtar edildi ki: O
tevafuk altında çok ehemmiyetli bir mes'ele vardır. Hem madem tevafukta bir
inâyet-i hâssa ve iltifat-ı Rahmanî, Risale-i Nur'a karşı tezahür
etmiş. O iltifata karşı hiss-i şükran
Sh: »
(K: 58)
ve
memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç, ne kadar ifratkârane de olsa israf olamaz. Bu ihtar
mücmelini iki cihetle izah edeceğim:
Birincisi: Her şeyde -ne kadar cüz'î de
olsa- bir kasd ve iradenin cilvesi bulunmasıdır; tesadüf, hakikî olarak
olmamasıdır. Evet kesretin en küçük dağınık ve en ziyade tesadüfe
verilen, kelimattaki hurufatın vaziyetleridir. Hususan kitabette, mâdem
hiç münasebeti olmıyan ve ihtiyar-ı beşerî karışmıyan hurufatın vaziyetlerinde bir tenasüb, bir nizam bulunuyor; elbette bir irade-i
gaybî tahtında vaziyetler veriliyor.
Hiçbirşey dâire-i ilim ve
kudretinden hariç olmadığı gibi,
dâire-i irade ve meşietinden dahi hariç değildir ki; böyle cüz'î ve dağınık şeylerde
dahi bir tenasüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde ve irade-i
âmme cilvesinde, bir inâyet-i hassa suretinde, Risale-i Nur'a bir imtiyaz
nev'inde, hususî bir teveccüh ve iltifat görülmüş. Ben bu derin mes'eleyi
görmek için, İşârât-ül İ'caz tefsîrinin tevafukatına dikkat ettim; kat'î bir
kanaat ile o sırrı bildim ve hissettim.
İkinci cihet: Nasılki çok
mübarek ve kudsî büyük bir zat, gayet fakir ve muhtaç bir adama, ümid edilmediği bir
tarzda, iltifatkârane, bir kabda bazı kâğıtlara sarılı bir
hediye ihsan etse; elbette o bîçare adam, o pek büyük zâta karşı,
hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli
bulunan, o hediye ile gösterilen iltifatına karşı ne kadar teşekkürde
israf ve ifrat etse de makbûldür. Ve o çok mübarek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi
yese, hâttâ o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi
yutsa ve o hediyenin kabını mübarek bir kitab gibi öpse ve başına koysa,
israf olmadığı gibi;
aynen öyle de, Risale-i Nur yüzünde irade-i âmme, inâyet-i hâssa iltifatını tevafuk
zarfıyla ihsan edilmiş. Elbette tevafuka dair tafsilât, tasvirat
fiilî teşekküratın bir nev'idir ve sevincin ve minnetdarlığın heyecanlı tereşşuhatıdır. Kusura bakılmaz. Evet
böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsanına karşı kırk bin teşekkür
edilse israf değil.
İkinci Mes'ele: Ben hem kendimde,
hem bu yakındaki Risale-i Nur talebelerinde, şuhur-u Muharremeden sonra
bir yor-
Sh: »
(K: 59)
gunluk
ve şevkte bir fütur görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi,
eskide söylediğim tahminî sebeb, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki:
Nasıl maddî hava fena ise, fena
te'sir ediyor. Mânevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u
selâse ve muharremede Âlem-i İslâm manevî havası, umum ehl-i îmanın âhiret
kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor,
güzelleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre
istifade eder.
Fakat o şuhur-u mübareke gittikten
sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi; dünya sergisi açılmağa başlıyor. Ekser
himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe
o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.
Bu havanın zararından kurtulmak çaresi,
Risale-i Nur'un göziyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî
vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir.
Çünki başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeğe
sebebdir. Zira gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmağa kendini mecbur bilir ve
bilmelidirler.
* * *
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
تَوَافُقَاتِ
الْكَلِمَاتِ
وَحُرُوفَاتِهَا
فىِ كِتَابِ
الْكَائِنَاتِ
(37)
Azîz, Sıddık, Âlîcenab Kardeşlerim!
Nur ve Gül Fabrikalarının
vaziyetlerinden, bu acîb zamanda ne tarzda olduğunu haber vermiyorsunuz.
Halbuki bu dünyada en ziyade alâkadar olduğum onlardır. Her ne
ise... (Hâşiye)
__________________
(Hâşiye): Huruf-u Kur'aniyeyi
tercüme ile tahrif, tebdil, tağyir etmek; mülhidlerin dehşetli
cinayetlerine mukabil cihad eden Said, ifratkârane ve müsrifane tevafukta çok
tedkikatı lüzumsuz değil, mânasız olmaz. (Bu yazı Üstad Hazretlerinin kendi el yazısı iledir.)
Sh: »
(K: 60)
Bu def'a hakikatların yemişleri
nev'inde ve Risale-i Nur talebelerinin medar-ı teşviki olan letaif-i
tevafukiyeden birisini, Feyzi'nin sebebiyle ve arzusuyla size gönderildi. Şöyle ki:
Bir gün tashihat işim yoktu.
İşarat-ül İ'caz'ın ( ت )
tevafuku hakkında yanlışım ve sehvim hâtırıma geldi. Bir keffaret-üz
zünub aradım. Birden Lafzullah'ın başı olan elif, Risale-i Nur'un
bir muhtasar fihristesi ve çekirdek-i aslîsi olan İşârât-ül İ'caz'da ve resail-i
sairede kerametkârâne vaziyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lâfzullah'ın ( ل ) ve (
ه ) harfleri dahi ne vaziyet
gösterecek diye baştan aşağıya bütün (İşârât-ül-İ'caz'ı) sahifelerdeki satır başları ve nihayetlerini saydım. ( ل ) ve (
ه ) nin elif gibi kerametkârâne
vaziyetini gördüm. Belki inşâallah, tevafukta sehivden gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da
bir küçük keffaret-üz zünûb olur.
Evvelki mektubda, İşârât-ül
İ'cazda, sair hurufatın mecmuu başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaziyet-i hârikaları bulunduğuna bir işaret, bir
uç, bir emare gördüğümüzü size yazmıştık; fakat o geniş sırrı tamamen görmek çok zamana muhtaç olduğundan, çok ehemmiyetli
vazifeler şimdilik onunla iştigale müsaade etmedi.
Aziz kardeşlerim! Bu sıkıntılı zamanda
ve tazyikat altında akıl ve kalbi eğlendiren ve keyiflendiren böyle tefekkühat-ı ilmiyeyi israf saymayınız. Hüsn-ü
niyet öyle bir kimyadır ki; şişeleri, elmasa çevirir;toprağı, altun yapar. İnşâallah o
hüsn-ü niyetle, bu tefekkühat dahi hakikî bir gıda anbarına bir
anahtar olur; ve hizmette zaafa düşenlere kût ve kuvvete yol açar.
Lâfzullah'ın âhir harfi seksenbeş def'a o
Lâfza-i Celâl'in evvelki harfi oluyor.
( اَللَّهُ
وَاحِدٌ )
adedine manidar bir tek farkla tevafuk lisanıyla ( اَللَّهُ
وَاحِدٌ ) der.
( ه ) bir adedi, seksenbeş def'a
hemen hemen umumiyetle tevafuk eder. Yalnız bazan bir sahife fâsıla olur. (
ه ) iki adedi, kırkiki
def'a ekseriyet-i
Sh: »
(K: 61)
mutlaka
ile tevafuk eder. ( ه )
üç adedi, yirmibeş def'adır, ekseri tevafukdadır. Hecede ikinci; ve Kur'anda ve Bismillahda
birinci harf olan ( ب ) yine seksenbeş def'a bir oluyor. ( اَللَّهُ
وَاحِدٌ )
der. (ب ) iki adedi kırküç olup,
bir farkla ( ه )
nin ikisine tevafuk eder. ( ب ) üç adedi yirmiyedi olup ( ه ) nin üçüne iki farkla tevafuk eder. ( ت ) beş adedi yirmiüç def'a, ( ه ) nin üç adedine iki farkla
tevafuk eder. ( ت ) altı adedi onbeş def'a, ( و ) ın dört adedine tevafuk eder. ( و ) altı adedi yirmialtı veya
yirmiyedi def'adır. ( و ) ın beş adedi yirmibeş def'a olup, altı adedine bir veya iki farkla tevafuk eder. ( ا ) altı adedi,
sekiz def'a ve ( ا ) beş adedi sekiz defa birbiriyle tam tevafuk eder.
Elhasıl: Beş ( ه ) ile altı ( هُوَ ) ism-i mukaddesi oldukları için kerametkârâne
vaziyetler gösteriyorlar. Lafzullah'ın ortadaki harfi olan ( ل )
yetmişbeş def'a evvelki harfi olan elif oluyor. Hemen hemen umumiyetle tevafuk
ile ( هُوَ
اَللَّهُ )
adedine üç farkla tevafuk lisanıyla ( هُوَ
اَللَّهُ )
okuyor. ( ل ) ın iki
adedi altmışbeş def'a olup, ekseriyet-i mutlaka ile tevafuk ederek, farksız veya iki
farkla ( اَللَّهُ ) adedine tevafuk lisanıyla ( اَللَّهُ ) der, zikreder. Ve
( ل ) ın üç adedi ekseri birbirine tevafuk ile otuzüç def'a olarak, otuzüç
aded-i mübarekine tevafukla ve lâmın makam-ı cifrîsine üç farkla tevafuk
etmekle beraber yalnız mânidar bir farkla ( وَاحِدٌ) ( اَحَدٌ ) adedine tevafuk lisanıyla ( وَاحِدٌ
اَحَدٌ ) der,
hükmeder. ( ل ) ın dört adedi onsekiz olup ( وَاحِدٌ ) adedi olan ondokuza yalnız bir
Sh: »
(K: 62)
manidar
farkla, tevafuk lisanıyla ( وَاحِدٌ ) der; Tevhidi ilân eder. Bu dört adedi, iki aded ile beraber,
yalnız iki farkla, tevafuk diliyle لآَاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ okurlar.
İşte seksenbeş, yetmişbeş, altmışbeş olması ve bir
adedi seksenbeş ve iki adedi onun yarısı olan kırka ve üçü onun nısfı(Hâşiye)
yirmiye inmesi ve birbiriyle tevafukları ve Lafza-i Celal'in ve
Kelime-i Tevhid'in lem'alarını ifade etmeleri gibi, muntazam niseb-i
adediye ve manidar münasebat-ı tevafukiye bize kanaat veriyor ki; tesadüfî
değil, belki alâmet-i kabul bir tevfiktir, bir tanzimdir.
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
RİSALE-İ NUR'A İŞARET EDEN OTUZÜÇÜNCÜ
ÂYETİN İSTİHRACINA DAİR HAFIZ ALİ'NİN
BİR FIKRASIDIR
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ *
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
(38)
Azîz Üstadım Hazretleri!
Dün akşam namazını kılarken
ikinci rek'atta, Fâtiha-i Şerife'den sonra شَهِدَ
اللَّهُ
اَنَّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
وَاْلمَلاَئِكَةُ
وَاُولُو
الْعِلْمِ قَآئِمًا
بِالْقِسْطِ
لآَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ
الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ âyetini okurken, hiç düşünmediğim, akıl ve kalbimde bir şey,
taharriye bir sebeb yokken, birdenbire ruhun penceresine şu
______________________
(Hâşiye): Seksendördüncü
sahifenin ikinci Hâşiyesinde, همزه âhiri ة dir.
Sh: »
(K: 63)
azîm
âyet-i kerimenin Risale-i Nur'a, müellifine bir münasebet-i maneviye ile işareti
gösterildi. Namazdan sonra düşündüm. Hakikaten kuvvetli bir münasebet-i
maneviyesi var. Şöyle ki:
Bu kâinatta, vahdaniyet-i İlâhiyeyi
cinn ve ins ve ruhaniyata karşı kat'î bir surette gösterip
isbat eden birinci, Kur'an-ı Azîmüşşan olduğu gibi; bu asırda
ikinci, üçüncü derecede kemal-i adaletle ve sâdık ve musaddak hüccetlerle
vahdaniyeti vâzıh ve bâhir bir surette, kâinat safahatında ins ve cinnin enzarına arzedip
isbat eden Risale-i Nur; bütün tabakat-ı beşere hem medrese, hem mekteb,
hem kışla, hem hakîm, hem hâkim olarak, en âmî avamdan en ehass-ı havassa
kadar ders verip, talim ve terbiye etmesi bizce meşhud olmasıyla, bu
âyet-i kerimenin bir mevzuu, bir mâsadakı da Risale-i Nur olmasına şübhesiz
bir kanaat veriliyor.
İkinci kelime-i tevhidden sonra اَلْعَزِيزُاْلحَكِيمُ isimleriyle Cenâb-ı Hak
(Celle Celalühü) zâtını tavsif buyurup, ikinci derecede aynı isimlerin mazharı olan
Risalet-in Nur şahs-ı manevîsine işaret etmesi Kur'an-ı Azîmüşşan'ın şe'nine yakışır bir
keyfiyettir.
Çünki: Belki bütün dünyaya muhalif
olarak fakr-ı hâliyle beraber İzzet-i İlâhiyye ve İzzet-i İlmiyeyi muhafaza için
ölümden beter musibetlere karşı göğüs geren, tahammül eden
Risale-i Nur müellifi olduğu gibi; zeminde ve semavatta hikmetle
tasarrufatın muammasını açan yine Risale-i Nur olduğu sâdık ve musaddaktır. Bu
kuvvetli münasebet-i mâneviyeyi te'yid eden bir emaresi de şudur ki: اُولُوا
الْعِلْمِ makam-ı cifrîsi ikiyüz ondört olup, Risale-i Nur'un bir ismi olan بَدِيعُ
الزَّمَانْ nın {şeddeli ( ز ) Lâm-ı aslî sayılır} makamı olan ikiyüz
ondörde tam tamına tevafuku ve müellifinin hakikî ve daimî ismi olan (Molla Said'in)
makamı olan ikiyüz onbeşe bir tek farkla tevafuku, elbette bu
kelime-i kudsiyenin her asra baktığı gibi, bu asra da medar-ı nazar bir ferdi Resail-in Nur olduğuna bir
emare olduğu gibi;
Sh: »
(K: 64)
وَ اُولُوا
الْعِلْمِ
قَآئِمًا
بِالْقِسْطِ (okunmayan ikinci vav ve hemze sayılmaz) makamı olan altıyüzbir
adediyle, Risale-i Nur'un beşyüz doksandokuz makamına ve Resail-in Nur makamına yalnız iki
farkla, iki ismine tevafuku dahi bir emare olduğu ve شَهِدَ
اللَّهُ
اَنَّهُ لآَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
وَاْلمَلاَئِكَةُ
وَاُولُو
الْعِلْمِ cümle-i tevhidiye-i kudsiyesinin makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi olan
bin üçyüz altmış adediyle (Hâşiye) tam tamına bu acib isyan, tuğyan ve temerrüd asrının ve garib küfran ve galeyan
ve ilhad zamanının bu senesine ve bulunduğumuz bu tarihe tevafuku ve tetabuku elbette
kuvvetli bir emaredir ki; bu pek büyük ve geniş ve âmm olan tevhid ve şehadetin
medar-ı nazar ehemmiyetli efradı ve mâsadakları, her zamandan ziyade bu şehadete
muhtaç bu asrın bu vaktinde bulunacaktır. Ve şimdilik o şehadeti
te'sirli bir surette isbat eden Resail-in Nur o efraddan birisi ve hususî
medar-ı nazar olduğuna pek çok emareler ve işaretler ve beşaretler vardır. َاللَّهُ
اَعْلَمُ
بِالصَّوَابِ
وَالْعِلْمُ
عِنْدَ اللَّهِ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
Risale-i Nur şakirdlerinden
Hâfız Ali (R.H)
* * *
(39)
BİRDEN İHTAR EDİLEN
BİR MES'ELE:
Âhir zamanda bir şahsın hatîat
ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayetler vardır. Eskide,
«Acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi? Ve o âhir
zamanda bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki kâinatın heyet-i
mecmuasına dokunur, kıyametin kopmasına ve dünyaları başlarına harab olmasına sebebiyet verir?» diye düşünürdüm. Şimdi bu zamanda mütead-
_______________
(Hâşiye): Okunmayan iki hemze
sayılmaz.
Sh: »
(K: 65)
did
esbabını gördük.
Ezcümle: Müteaddid o vücuhundan
«radyom ile» anlaşıldı ki: O bir tek adam bir tek kelime ile, bir milyon kebairi birden işler. Ve
milyonlarla insanı dinlettirmekle günaha sokar.
Evet, küre-i havanın
yüzbinler kelimeleri birden söyliyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev-i beşere öyle
bir nimet-i İlâhiyedir ki: Küre-i havayı bütün zerratıyle şükür ve
hamd ü senâ ile doldurmak lâzım gelirken, dalâletten tevellüd eden
sefahet-i beşeriye, o azîm nimeti şükrün aksine istimal ettiğinden
elbette tokat yiyecek.
Nasılki havârik-ı medeniyet
nâmı altındaki ihsanat-ı İlâhiyeyi, bu mimsiz, gaddar medeniyet hüsn-ü istimâl ile şükrünü edâ
etmiyerek tahribata sarfedip küfran-ı nimet ettiği için öyle bir tokat yedi
ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en
bedevi ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehenneme
gitmeden evvel, Cehennem azâbını tattırıyor.
Evet radyonun küllî ni'metiyet
ciheti, küllî bir şükür iktiza eder; ve o küllî şükür de, Hâlık-ı Arz ve
Semâvât'ın Kelâm-ı Ezelîsinin şimdiki bütün muhatablarına birden yetiştirmek için, küllî yüzbin
dilli semavî bir hâfız hükmünde, her vakit kâinatta Kur'an'ı okumalıdır, tâ o nimetin küllî şükrünü
idame etsin.
S. A.
(40)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu defaki Nur ve Gül fabrikalarının
ve iki Hulûsi'nin mektubları bizi o derecemesrur ve memnun ve minnetdar ve
müteşekkir eylemiş ki, tarif edilmez. Mahkemedekimüdafaatımda, (sizlerden otuz
zâtı, otuz bine mukabil olduğunu) diye iddiama,davama hiç cerhedilmez şâhidler
gösterdiniz ve gösteriyorsunuz. Allah sizdenebeden râzı olsun.
* * *
Sh: »
(K: 66)
(41)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin, yani Nur fabrikasının sahibi
ve mübarek cemaatin imamının Atabey'den gelen mektubları bizi çok
mesrûr eyledi. Üç-dört ay zarfında, üç-dört köyde ümmîlerden elli aded kalem
Risale-i Nur'u yazmağa muvaffak olmaları, elbette Ali'lerin ve Mustafa'ların şübhesiz
hârika bir keramet-i sadâkatlarıdır. Kerametkârâne bu vâkıa, bu havâlide Risale-i Nur şakirdlerini
çok kuvvetle ümidlendirdi, ziyade şevk verdi. Size de ve o ümmî kâtiblere de
yüzbin Bârekâllah.
Nur fabrikasının, Gül fabrikasının Risale-i
Nur'a derece-i hizmetlerini merak edip sormuştum. Ümid ve tahminimin pek
fevkinde olarak, Hüsrev'in mektubundan, bin kalemle Risale-i Nur'a hizmet
haberini ve bilhassa sizin de yalnız ümmîlerden birkaç köyde elli kalemin imdada
yetişmesi, bâki bir hazinenin müjdesi kadar bizi memnun etti.
Allah sizlerden ebedî razı olsun,
âmin. Ve sizi, hizmet-i îmaniye ve Kur'aniyede muvaffak eylesin, âmin. Büyük
Hâfız Ali'nin, Nazif'le tevafuku, yalnız bir-iki cihetle değil, çok
cihetlerle mabeynlerinde tevafuk var.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ederim.
* * *
(42)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizler, ümîdimin pek fevkinde gayret
ve faaliyetiniz, beni âhir hayatıma kadar mesrûr ve müteşekkir edecek bir
mahiyettedir. Bu def'a mektubunuzda, "Hıfz-ı Kur'an'a çalışmak ve
Risale-i Nur'u yazmak, bu zamanda hangisi takdim edilse daha iyidir?" diye
suâlinizin cevabı bedihîdir. Çünki: Bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur'anındır. Ve her
harfinde, ondan binler sevab bulunan Kur'anın hıfzı ve kıraati, her hizmete mukaddem
ve müreccahtır. Fakat, Resail-in Nur dahi, o Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakaik-i îmaniyesinin
bürhanları ve hüccetleri olduğundan ve Kur'anın hıfz ve kıraatine vasıta ve
vesile ve hakaikı, tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur'an hıfzıyle
Sh: »
(K: 67)
beraber
ona çalışmak elzemdir.
Nur fabrikası ve Gül fabrikası
devâirinde, mübarekler heyeti'nde, Lütfü'ler nümunelerinde, Hacı Hâfız'lar
cemaatinde, Sıddık Süleyman, Hakkı'nın makamlarında bulunan herbir kardeşlerimize,
hususan elli ümmiden çıkan Risale-i Nur talebelerine birer birer selâm ve dua ediyoruz ve
dualarını istiyoruz.
S. A.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
(43)
Sevgili ve Kıymetli Üstadım,
Fazîletmeâb Efendim Hazretleri!
Ebedî minnetdarı ve hâdimi bulunduğum
Risale-i Nur'un feyzinden, lâyık olmadığım pek çok eltâf-ı Rabbaniyeye mazhariyetimi,
gözlerimden sevinç yaşları akıtarak görmekte ve ne suretle şükranlarımla
mukabele edeceğimden âciz bulunmaktayım. Dünün menfur-u umumîsi Nazif, bugünün
parlak bir vatanperveri veya hakikatçısı bulunmaktadır.
Elhamdülillâh hâzâ min fadli rabbî...
Senelerden beri müştâkı bulunduğum Nur ve
Gül fabrikaları, Mübarekler Heyeti'nin ve o mukaddes fabrikanın makine ve çarklarının nurlu
sadalarını kulaklarımla işitmek ve şu âciz ve kasır ve cahil vaziyetimle, o yüksek ve Aşere-i Mübeşşere-i
Kur'aniye'den olan Ashâb-ı Güzîn (Rıdvânullahi aleyhim ecmaîn)
Efendilerimizin bugün şahsiyet-i mâneviyelerini küçük bir mikyasta temsil eden sıddıklar,
mücahidler, fedâkâr kahramanlar cemaatinin iki mühim uzvu bulunan aziz kardeşlerimizden
Mübarek Sabri ve Büyük Hâfız Ali'nin hakkımda gösterdikleri
âlîcenâbâne muhabbet ve merbutiyet-i kalbiye.. ve hâdiselerin aynen tevafuku,
bu yüksek ve muktedir nur der-
Sh: »
(K: 68)
yasının nurlu
rüzgârlarından hâsıl olan dalgaların hışırtılarından sızan bir keramet-i gaybiye
bulunduğundan, bizce pek kıymetdar olan bu mühim tevafukatın,
günahkâr ve bütün geçmiş ömrü isyanla dolu bu âdi şahsiyetimin öyle yüksek ve mukaddes bir
hey'etin mübarek iki uzvu tarafından hüsn-ü kabûl görülerek iltifatlarına mazhar
ve kıymetli mesâi ve hizmet-i kudsiyelerine tevafukla, pek cüz'î ve değersiz
hizmetimize iştirâk ederek benimsemek ve kabûl etmek yüksekliğinde bulunmaları, Risale-i
Nur'un kudsî kerametiyle Cenâb-ı Rabb-ı İzzet'in nihayetsiz eltaf-ı
Sübhâniyesinden büyük bir lûtf-u Rabbanî bulunduğunu şükranla arzeder ve bu kıymetli
kardeşlerimizin hizmet-i kudsiyelerinin denizinden bir katre mesabesindeki ve
çok hatâlı ve kıymetsiz ve cüz'î olan hizmetimizin âsâr-ı fiiliyesi olarak, bugün
bendenizi lâyıkı bulmadığım halde,
âciz ve câhil ve günâhkâr şahsiyetim böyle yüksek ve erişilmesi
muhâl olan Ashâb-ı Resûlullah (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) Hazeratının şahsiyet-i mâneviyesinin
küçük bir cilvesinin gölgesini temsil eden Mübarekler Heyetinin iki âzasının yüksek
iltifatlarına mazhar etmiştir ki; bendenizi bu kudsî mazhariyete eriştiren Risale-i Nur delâletiyle
Kadîr-i Mutlak ve Hâlık-ı Zülcelâl'e, Risale-i Nur'un hurufatı ve mevcudatın mikdarınca hamd ü
sena eder ve bu güzîde ve kıymetdar Mübarekler Hey'etinin herbir âzalarına ve
bütün kardeşlerimize ayrı ayrı ihtiramla minnet ve şükranlarımı arzeder ve kendilerini
ikinci üstad olarak kabul ettiğimden kıymetli irşatlarından
mahrum bırakmamaları ve daimi dualarını daima taleb etmekde bulunduğum iblağını, büyük
üstadımdan diliyerek, mubarek el ve ayaklarınızdan öper ve rızâ-i
ilahiye ve rü'yet-i Cemal-ul-laha ebedî mazhariyetinizi Cenab-ı Haktan
niyaz eylerim efendim.
Talebeniz ve hizmetkârınız
Ahmed Nazif
* * *
sh: » (K: 69)
(44)
ŞEFKAT YÜZÜNDEN, ESASÂT-I İSLÂMİYENİN
HARİCİNDEKİ BİD'AT VE DALALET YOLLARINA
SAPANLARI ÇEVİREN BİR HAKİKATTIR
Şefkat-i insaniye, merhamet-i
Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve
Rahmeten-lil-Âlemîn Zâtın (A.S.M.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat,
elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve
bir sakam-ı kalbîdir.
Meselâ: Kâfir ve münafıkların
Cehennemde yanmalarını ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te'vile sapmak,
Kur'an'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzib
olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.
Çünki: Mâsum hayvanları
parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o bîçare
hayvanlara şedid bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır.
Ve binler müslümanların hayat-ı
ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmanın sû'-i âkibetine ve müdhiş günahlara
sevkeden adamlara şefkatkârâne tarafdar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua
etmek, elbette o mazlum ehl-i îmana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni' bir
gadirdir.
Risale-i Nur'da kat'iyetle isbat
edilmiş ki; küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü
azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ deniz dibinde balıklar,
cânilerden şekva ederler ki; "İstirahatımızın selbine sebeb
oldular" diye rivâyet-i sahîha vardır.
O halde kâfirin azab çekmesine acıyıp şefkat eden
adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz
merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman
mâsumlar da yanarlar, onlara acımamak olmuyor. Fakat cânilerin cezalarından zarar
gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.
Bir zaman, eski Harb-i Umumî'de, düşmanların ehl-i
İslâma
sh: » (K: 70)
ve
bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim
oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyâde olduğundan, tahammülüm hâricinde azab çekerdim.
Birden kalbime geldi ki, o maktûl mâsumlar
şehîd olup velî olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil
ediliyor ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup, bâki bir mal ile
mübadele olur. Hattâ o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o
dünyevî âfâttan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i İlâhiyenin hazinesinden
öyle mükâfatları var ki; eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü
rahmet görünüp, "ya Rabbî... Şükür Elhamdülillah." diyeceklerini
bildim ve kat'î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten
gelen şiddetli te'sir ve elemden kurtuldum.
(45)
Te'lifinden otuzdört sene sonra,
Münazarat namındaki esere bakdım!
Gördüm ki; Eski Said'in o zamandaki
inkılâbdan ve o muhitten ve te'sirat-ı hariciyeden neş'et eden
bir hâlet-i ruhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurat ve hatîatımdan bütün
kuvvetimle istiğfar ediyorum ve o hatiattan nedamet ediyorum. Cenâb-ı Hakk'ın
rahmetinden niyazım odur ki, ehl-i îmanın me'yusiyetlerini izale niyetiyle ettiği hatîat,
hüsn-ü niyetine bağışlansın, afvedilsin.
Eski Said'in bu gibi eserlerinde iki
esas-ı mühim hükmediyor. O iki esasın hakikatları vardır; fakat
ehl-i velâyetin keşfiyatı te'vilâta ve rü'ya-yı sâdıkanın te'vile muhtaç oldukları gibi; o
hiss-i kablelvuku'un dahi daha ince tâbirlere lüzumu varken, Eski Said'in o
hiss-i kablelvuku' ile hissettiği o iki hakikatın te'vilsiz, tâbirsiz bir
surette beyanı, kısmen kusurlu ve kısmen hilaf görünüyor.
Birinci Esas: Ehl-i îmanın
me'yusiyetine karşı, "İstikbalde bir nur var" diye müjde verdiğidir. Bir
hiss-i kablelvuku' ile Risale-i Nur'un istikbâlde, dehşetli bir zamanda, çok ehl-i
îmanın îmanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip; o adese
sh: »
(K: 71)
ile
hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış; tâbirsiz, te'vilsiz
tatbike çalışmış. Siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında zannetmiş. Doğru
hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esas: Eski Said, bazı dâhi
siyasî insanlar ve hârika ediblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir
istibdadı hissedip ona karşı cebhe almışlardı. O hiss-i
kablelvuku' tâbir ve te'vile muhtaç iken bilmeyerek resmî, zaif ve ismî bir istibdad
görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra
gelecek olan istibdadların zaif bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle
beyan etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ.
İşte Eski Said de, eski zamanda
böyle acib bir istibdadı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücum ile beyanatı var. O müdhiş istibdâdât-ı acîbeye
karşı meşruta-i meşruayı bir vasıta-i necat görüyordu. Ve hürriyet-i şer'iye, Kur'an'ın ahkâmı
dairesindeki meşveretle o müdhiş musibeti def'eder diye düşünüp öylece çalışmış.
Evet zaman gösterdi ki;
hürriyet-perver namını alan bir devletin, o istikbalde gelen istibdadın bir nümunesi olarak, üçyüz
müstebid me'murlarıyle, üçyüz milyon Hindistan'ı üçyüz seneden beri üçyüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek
derecede istibdad altına alarak, eşedd-i zulmü âzamî bir derecede, yâni birisinin hatâsıyla binler
adamı tecziye etmek olan kanun-u müstebidanesine inzibat ve adalet namını vermiş, dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.
Münâzarat nâmındaki eserde, bazı lâtife
suretinde bazı kayıdlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman te'lifinde zarif-üt-tab' talebelerine
bir mülâtafe nev'indedir. Çünki onlar, o dağlarda beraberinde idiler.
Onlara ders suretinde beyan ediyormuş. Hem bu Münâzarat Risalesi'nin ruhu ve esası hükmünde
olan, hâtimesindeki Medreset-üz-Zehrâ hakikatı ise, istikbâlde çıkacak olan
Risale-i Nur'a bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak
ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku' ile o nuranî hakikatı, bir
maddî surette arıyordu.
sh: »
(K: 72)
Sonra o
hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı.
Sultan Reşad, ondokuzbin altun lirayı Van'da
temeli atılan o Medreset-üz-Zehrâ'ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i
Umumî çıktı, geri kaldı.
Beş-altı sene sonra Ankara'ya
gittim, yine o hakikata çalıştım. İkiyüz meb'ustan yüzaltmışüç
meb'usun imzalarıyla, o medresemize yüzellibin banknota iblağ ederek o tahsisat kabûl
edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine
geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o medresenin mânevî hüviyetini Isparta Vilâyetinde
te'sis eyledi, Risale-i Nur'u tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbâlde Risale-i
Nur şakirdleri, o âlî hakikatın maddî suretini de te'sis etmeye muvaffak
olacaklar.
Eski Said'in İttihad Terakki
komitesine şiddet-i muhalefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa
orduya karşı tarafgirâne yüksek takdiratı ve iltizamları ise, bir hiss-i kablelvuku'
ile yağı içinde bulunan o cemâat-ı askeriyede ve o cem'iyet-i milliyede bir
milyona yakın evliya mertebesinde olan şühedayı, altı-yedi sene sonra tezahür
edeceğini hissetmiş. İhtiyarsız olarak, meşrebine muhalif onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb-i Umumî çalkamasıyla o
mübarek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said'e muhalefet edip
mücahedesine döndü.
* * *
(46)
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Size bu defa iki parçayı
gönderiyorum:
Birisi: Evvelce bir kısmını size
göndermiştim. Şimdi bir ihtar-ı mânevî ile o parça hem tekmil edildi, hem ehemmiyetli olduğu
bildirildi. Eski Said'in siyasetle münasebetdar eski eserlerini görenlere
faidesi var; fakat bir parça mahremcedir, lâhika'ya girmeli.
İkinci parça: Mânevî bir ihtara
binâen, Risale-i Nur'un hizmetine bilmeyerek zarar verebilen bazı yeni
eserleri alan bir kardeşimizi bir îkaz, bir ihtardır ki; sair Risale-i Nur talebeleri
sh: »
(K: 73)
vazifelerine
halel vermemek için bir tenbihtir. Bu da lâhika'ya girsin.
Hulûsi-i Sâlis imzasıyla
ehemmiyetli ve beni çok mesrur eden ve Küçük Lütfü'nün bir vârisi olan bir zâtın,
Risale-i Nur'a kıymetdar hizmeti ve tesahubunu beyan eden bir mektubunu aldım. O zat
kimdir? Ben, çok selâm ve dua ile onu tebrik ediyorum.
Gül ve Nur fabrikaları ve
Mübarekler başta olarak, umum kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi
tenvir eden ve Cennet kokularıyle rayihalandıran o fabrikaları, Cenâb-ı Hak
muvaffak ve dâim eylesin, âmin. Biz burada onların parlak nurlarıyla ve şirin güzel
kokularıyle Âlem-i Beka'nın rayihasını istişmam ediyoruz.
* * *
(47)
Risale-i Nur talebelerinin hasları olan
sâhib ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan
kardeşlerime bugünlerde vuku' bulan bir hâdise münasebetiyle beyan ediyorum
ki: Risalet-in-Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor. Başka
eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak
ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu
Risalet-in-Nur'dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risalet-in-Nur o yolu kestirir,
îman-ı hakikîye îsâl eder.
Bu
fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild
kitabı anlayarak mütalâa ederken; yirmi seneye yakındır ki, Kur'an ve Kur'an'dan
gelen Resail-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç
olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risalet-in-Nur çok mütenevvi hakaika dair olduğu halde, te'lifi zamanında, yirmi
seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade
muhtaç olmamak lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim
ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum; siz dahi Risalet-in-Nur'a kanaat etmeniz lâzımdır, belki
bu zamanda elzemdir.
sh: »
(K: 74)
Hem şimdilik bazı ulemanın yeni
eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid'atlara müsaid gittiği için,
Risalet-in-Nur zındıkaya karşı hakaik-ı îmaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid'ata karşı da huruf
ve hatt-ı Kur'an'ı muhafaza etmek bir vazifesi iken; has talebelerden birisi bilfiil
huruf ve hatt-ı Kur'aniyeyi ders verdiği halde, sırrı bilinmez bir hevesle, huruf
ve hatt-ı Kur'aniyeye ilm-i din perdesinde tesirli bir surette darbe vuran bazı hocaların darbede
istimâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda şiddetli
bir tarzda o has talebelere karşı bir gerginlik hissettim.
Sonra ikaz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallah tamamen kurtuldular.
Ey kardeşlerim! Mesleğimiz,
tecavüz değil, tedafüdür, hem tahrib değil tamirdir, hem hâkim değiliz
mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve
bizim de malımız hakikatlar var. O hakikatların intişarına bize ihtiyaçları yoktur.
Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir ve muhafazası lâzım olan ve
birer taifeye mahsus bir kısım esaslar ve âlî hakikatlar kaybolmasına vesile
olur.
Meselâ: Hâdisat-ı zamaniye bahanesiyle
Vehhabîlik ve Melâmîliğin bir nevine zemin ihzar etmek tarzında, yani ruhsat-ı şer'iyeyi
perde yapıp eserler yazılmış. Risalet-in-Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil; fakat
her halde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takva ve
esas-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli
esasları muhafaza etmek, bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisatın fetvalarıyla onlar
terkedilmez.
* * *
(48)
Âhirzamanda Hazret-i İsa (A.S.)
nüzulüne ve Deccal'ı öldürmesine ait ehadîs-i sahîhanın manâ-yı
hakikîleri anlaşılmadığından, bir
kısım zâhiri ülemalar, o rivayet ve hadîslerin zâhirine bakıp şübheye düşmüşler; veya
sıhhatini inkâr edip veya hurafevari bir mâna verip âdeta muhal bir
sureti bekler bir tarzda, avâm-ı müslimîne zarar verirler.
sh: »
(K: 75)
Mülhidler ise, bu gibi zâhirce akıldan çok
uzak hadîsleri serrişte ederek, hakaik-ı İslâmiyeye tezyifkârâne bakıp taarruz
ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehâdîs-i müteşâbihenin hakikî te'villerini
Kur'an feyziyle göstermiş. Şimdilik nümune olarak bir tek misal beyan
ederiz. Şöyle ki:
Hazret-i İsa (A.S.) Deccal ile
mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun
dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudca o derece Deccal'ın heykeli Hazret-i İsa'dan
büyüktür, diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal, Hazret-i İsa
Aleyhisselâm'dan on, belki yirmi misli yüksek kametli olmak lâzım gelir. Bu
rivayetin zâhir ifadesi sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana
münafî olduğu gibi, nev'-i beşerde câri olan âdetullaha muvafık düşmüyor.
Halbuki bu rivayeti, bu hadîsi, hâşâ muhal ve
hurafe zanneden zındıkları iskât ve o zâhiri ayn-ı hakikat itikad eden; ve o hadîsin bir kısım
hakikatlarını gözleri gördükleri halde daha intizar eden zâhirî hocaları dahi ikaz
etmek için, o hadîsin bu zamanda da ayn-ı hakikat ve tam muvafık ve mahz-ı hak
müteaddid mânalarından bir mânası çıkmıştır. Şöyle ki:
İsevîlik dini ve o dinden gelen
âdât-ı müstemirresini muhafaza hesabına çalışan bir hükûmet ile, resmî
ilânıyla, zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme
yardım edip terviç eden diğer bir hükûmet ki, yine pis menfaati için
İslâmlarda ve Asya'da dinsizliğin intişarına tarafdar olan fitnekâr ve
cebbar hükûmetlerle muharebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı mânevîsi temessül etse ve
dinsizlik cereyanının bütün tarafdarları da bir şahs-ı manevîsi tecessüm eylese,
üç cihetle, bu müteaddid mânaları bulunan hadîsin, bu zaman aynen bir mânasını
gösteriyor. Eğer o galib hükûmet netice-i harbi kazansa, bu işarî mâna dahi bir mâna-yı sarîh
derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvafık bir mâna-yı işarîdir.
Birinci Cihet: Din-i İsevî'nin
hakikîsini esas tutan İsevî ruhanîlerin cemaati ve onlara karşı dinsizliği tervice
başlayan cemaat tecessüm etseler, bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında bir
çocuk kadar da olamaz.
İkinci Cihet: Resmî ilânıyla,
Allah'a istinad edip dinsizliği
sh: »
(K: 76)
kaldıracağım,
İslâmiyet'i ve İslâmları himaye edeceğim diyen bir hükûmet yüz milyon küsur iken, dörtyüz milyona yakın nüfusa
hükmeden bir diğer devlete ve dörtyüz milyon nüfusa yakın ve onun müttefiki olan
Çin'e ve Amerika'ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere
galibane, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muharib cemaatin şahs-ı mânevîsi
ile, mücadele ettiği dinsizlerin ve tarafdarlarının şahs-ı manevîleri tecessüm etse,
yine minare boyunda bir insana nisbeten küçük bir insanın nisbeti gibi olur. Bir
rivâyette, "Deccal dünyayı zabteder" mânası; ekseriyet-i mutlaka ona
tarafdar olur demektir. Şimdi de öyle oldu.
Üçüncü Cihet: Eğer Küre-i Arz'ın dört kıt'aları içinde
(Hâşiye) en küçüğü olan Avrupa'nın ve bu kıt'anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika,
Amerika, Avusturalya'ya karşı galibane harbederek
Hazret-i İsa'nın vekaletini dâva eden bir devletle beraber dine istinad edip çok
müstebidane olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle
muharebe ve mücadele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı manevîleri insan suretine
girse; ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin
kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev'inden o mânevî şahıslar dahi
rûy-u zemin ceridesinde, bu asır sahifesinde birer insan suretinde tersim ve
tasvirleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerifin
mu'cizane ihbar-ı gaybî nev'inden beyan ettiği hâdise-i âhirzamanın tam bir mânası çıkıyor.
Hattâ şahs-ı İsa'nın (A.S.) semavattan nüzulü işaretiyle
bir mâna-yı işarîsi olarak, Hazret-i İsa'yı (A.S.) temsil ederek ve namına hareket
eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir belâ-yı semavî
gibi nüzûl ettiriyor; düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsa'nın
nüzûlünün maddeten bir misâlini gösteriyor.
Evet, o hadîs-i şerifin
ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavî nüzûlü kat'î olmakla beraber; mâna-yı işarîsiyle,
bu hakikata da mu'cizane işaret ediyor.
Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin'in
sûali ve ilhahlarıyle
___________________
(Hâşiye): Avusturalya nazara alınmamış.
sh: »
(K: 77)
bazı
bîçarelerin îmanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu mes'eleye dair yalnız bir,
iki, üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarımız haricinde olarak uzun yazdırıldı;
hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık, kusura bakmayınız. Bu fıkrada
tashihe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ
الْقُرْآنِ
(49)
Aziz Kardeşlerim ve Sıddık Arkadaşlarım!
Var olunuz, bahtiyar olunuz! Sizin
pek ciddî sa'y ü gayretiniz hem burada, hem başka yerlerde şevk u
gayreti uyandırıyor. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, gittikçe Risale-i Nur'un fütuhatı ziyadeleşiyor.
Ehl-i îman yaralarını hissedip, ilaçlarını ondan buluyorlar.
Hâfız Ali'nin mektubunda yazdığı iki âyetin işâretine
dikkat ettik. Bizler dahi Nur fabrikasının sâhibi gibi, çok mesrur ve
müferrah olduk. Fakat Risale-i Nur'a bir işâret-i gaybiyle haber veren
otuzüç aded âyât شَهِدَ
اللَّهُ
âyetiyle hitam bulduğundan, bu yeni iki âyetin müstakil bir surette işaretlerine kapı açılmadı. Hem
otuzüç âyetten hangisinin tetimmesi olacak şimdilik bilinmedi. Yalnız bu kadar
anlaşıldı ki,
بِاَيْدِى
سَفَرَةٍ *
كِرَامٍ
بَرَرَةٍ fıkrası Risale-i
Nur'un nâşir ve kâtiblerine mâna-yı işâri ile bakıyor. Hem يَتْلوُا
صُحُفًا
مُطَهَّرَةً *
فِيهَا كُتُبٌ
قَيِّمَةٌ fıkrası dahi, Risale-i Nur'un eczalarına ve suhuflarına ve
kitablarına mâna-yı işâriyle bakıyor. Fakat cifir hesabıyla, bin üçyüz altmış (1360) küsurdan sonra bu
parlak vaziyeti gösterecekler diye icmalen fehmettik.
sh: »
(K: 78)
Gül fabrikasının bizlere parlak bir Gül-ü
Muhammedî (A.S.M.) bahçesini hediye edecekti. Onu, bütün ruh-u cânımızla
bekliyoruz.
Bu zamanda lillâhilhamd sünnet-i
seniye dairesinde kemâl-i îmanı kazanan Risale-i Nur şakirdleri evliyaların, mürşidlerin
nazar-ı dikkatini celbedecek vaziyeti aldığından; her zamanda bulunan hakikî mürşidler, her
halde bu zamanda Risale-i Nur şakirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde
etse, yirmi mürid kadar kıymet verirler.
Hem zevkli ve cazibedar velâyet tereşşuhatı karşısında
Risale-i Nur'un hizmetindeki meşakkat, mücahede, külfet bulunduğundan,
Feyzi'ye hitaben beyan edilen hakikat o tarafa da faidesi olur diye leffen size
gönderildi.
Umum kardeşlerime birer birer selâm
ediyorum.
Feyzi kardeşim!
Sen, Isparta Vilâyetindeki
kahramanlara benzemek istiyorsan tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet
eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve câzibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay
mütemadiyen Risale-i Nur'un elli-altmış şakirdleri içinde celbkârâne
sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar.
Risale-i Nur'un yüksek, kıymetdar hizmet-i îmaniyesi onlara kâfi olarak
kanaat veriyordu.
O şakirdlerin gayet keskin kalb
basireti şöyle bir hakikatı anlamış ki:
Risale-i Nur'a hizmet ise, îmanı kurtarıyor;
tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmanını kurtarmak
ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki
îman, saâdet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi te'min eder.
Velâyet ise, mü'minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan
yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın îmanını kurtarmak, on adamı velî
yapmaktan daha sevablı bir hizmettir.
sh: »
(K: 79)
İşte bu dakik sırrı, senin
Isparta'lı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bîçâre,
günahkâr bir adamın arkadaşlığını
evliyalara, belki de eğer bulunsaydı, müçtehidlere dahi tercih ettiler.
Bu hakikata binaen, bu şehre bir
kutub, bir Gavs-ı A'zam gelse, seni on günde velayet derecesine çıkaracağım dese, sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen,
Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.
* * *
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حَاصِلِ
ضَرْبِ
حُرُوفِ مَا
اَرْسَلْتُمْ
لَنَا مِنَ
الرَّسَائِلِ
فِى
عَاشِرَاتِ
دَقَائِقِ
هذِهِ
الَّيْلَةِ
الرَّغَائِبِ
وَ لَيْلَةِ
المِعْرَاجِ
وَلَيْلَةِ
الْبَرَاتِ
وَلَيْلَةِ
الْقَدْرِ
وَ
اَعْطَا
كُمُ اللَّهُ
بِعَدَدِهَا
ثَوَابًا وَحَسَنَاتٍ
آمِينَ
(50)
Azîz ve Sıddık Kardeşlerim ve Fedâkâr ve Sâdık Arkadaşlarım!
Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u
selâse ve içindeki kıymetdar leyâli-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenâb-ı Hak,
herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regâib ve Leyle-i Kadir kıymetinde
size sevab versin, âmin.
Sâniyen: Sizin bu def'a nurlu
hediyelerinizin her harfine mukabil, Cenâb-ı Erhamürrahimîn defter-i
a'mâlinize bin hasene yazsın ve Âsım'ın ruhuna bin rahmet versin,
âmin.
Sâlisen: Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'ın ve Risale-i Nur'un hazinelerinin kerametli ve yaldızlı bir
anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, elhak Mu'cizat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) gizli
güzelliğini her göze gayet parlak ve güzel gösteriyor. Cenâb-ı Hak bu
kalemi, bu hizmette muvaffak ve daîm eylesin, âmin.
Mübarek Heyeti'nin büyük bir
kahramanı Büyük Ali'nin
sh: »
(K: 80)
sisteminde
Küçük Ali'nin Mu'cizat-ı Kur'aniye'si, Mu'cizat-ı Ahmediye'nin tam mutabık bir bâki pırlanta
tarzında mevki aldı. Erhamürrâhimîn her harfine mukabil yazana on sevab ihsan eylesin,
âmin.
Mehmed Tahirî, Küçük Lütfü'nün
hayr-ul-halefi ve Atabey'in kahramanı, bu havaliye nurlu ve güzel hediyeleri çok kıymetdardır.
Rahmânirrahîm hazine-i rahmetinden ona ve pederine her hurufuna ve her kelimeye
mukabil rahmet etsin, âmin.
Aydınlı Hasan Ulvi'nin kuvvetli
kalemi, inşâallah merhum Âsım'ın noksan bıraktığı vazife-i nuriyeyi tekmil edecek ve o güzel
kalemle Âsım'ın ve Lütfü'nün ruhlarını şâdedecek. Onun küçük
hediyesi, ilerideki kıymetdar hizmetlerini ihsas ederek büyük bir mevki aldı. Allah
ondan razı olsun, âmin.
Risale-i Nur'un erkân-ı
mühimmesinden ve resail içinde suâlleriyle ehemmiyetli bir mevki tutan ve
onunla beraber mânen yaşayan kardeşimiz Re'fet Bey'in mektubuyle ve Gül fabrikasının Gül-ü Muhammedî (A.S.M.)
bahçesini yetiştiren Hüsrev'in mektubuna ayrı birer mektubla cevab yazmak
isterdim; fakat şimdilik vakit müsaade etmedi.
* * *
(51)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin mektublarınızdan o kadar mesrûr oldum
ki, târif edemem. Hususan Hüsrev'in çok kıymetdar iki mektubunda, Hacı Hâfız'ın köyünde
Risale-i Nur'un pek fevkalâde bir surette tevessüü, o iki mektubu nüsha gibi ve
bir hüccet-i katıa gibi saklayıp, bu havalideki talebelere bir tâziyâne-i teşvik olarak gösteriliyor.
Risale-i Nur, Kur'an'ın bir
mu'cize-i mânevîsi olduğu gibi; Hüsrev'in kalemi de, Risale-i Nur'un pek kuvvetli bir kerameti
olduğunu buraca hergün tasdik ediyoruz. Hüsrev'in mektubuna karşı uzun
mektub yazmak istiyorduk, arzumuza muvaffak olamadık.
Mübarekler kahramanlarından Küçük
Ali'nin mektubunda
sh: »
(K: 81)
bana
büyük bir ümid verdi. Merhum Abdurrahman'ın elhak tam bir halefi olan
kıymetdar ve mübarek büyük kardeşi olan Mustafa Hulûsi'nin,
Hâfız Ahmed isminde mübarek bir mahdumu, peder ve amcaları
sisteminde Risale-i Nur'a hizmet etmesi, yeniden Abdurrahman dünyaya gelmesi
kadar beni müferrah etti.
Aras Atabey'de, eskide Lütfü, Zekâi
gibi iki kıymetdar şakirdlerin yerlerini boş bırakmayan, Aras kahramanları olan
Tahir ve Abdullah Çavuş'un Risale-i Nur'a hizmetleri, Aras hakkında endişelerimi
tamamen izâle etti.
İsmail oğlu Hüseyin'in hastalığı beni müteessir etti. İnşâallah tam
bir Lütfü olacak, çok da hizmet edecek. Sizlerin buraya gelen mektublarınız, kısmen
tensîkla lâhika'ya dercediliyor. Size bu defa mahrem Sırr-ı اِنَّآاَعْطَيْنَا da istihrac-ı gaybîdeki
mücmel hakikata dair birden kalbe ihtar edilen bir fıkra ile Tesettür Risalesi'ne
hâşiye gönderiyoruz. Bu şuhur-u selâse, seksen küsur sene bir ömrü
kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücahidler, onu kazanmağa çalışacaksınız. Cenâb-ı Hak her
bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Berât ve Leyle-i Kadir kadar kıymetdar
eylesin, âmin.
(52)
Azîz Kardeşlerim!
Mahrem Sırr-ı اِنَّآاَعْطَيْنَا da cifirle istihracım, aynen Münâzarât Risalesi'nde "Bir nur
çıkacak ve göreceğiz" diye gaybî müjdeler gibi, ilhamî ve hak bir hakikatı, fikrimle
olan tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni düşündürüyordu. Münâzarât ve
Sünûhat gibi risalelerdeki müjde-i nuriye ise, Risale-i Nur tam halletti. Geniş daire-i
siyasiye yerine, yüksek bir daire-i nuriye ile o kusuru izale ettiği gibi, اِنَّآاَعْطَيْنَا sırr-ı mahreminde, oniki onüç sene sonra "İslâmiyet'e darbe vuranların
sh: »
(K: 82)
başlarında öyle
müdhiş bir patlayış olacak ki, kıyamete kadar unutulmayacak" meâlindeki istihrac-ı cifrî çok
geniş bir dairede olduğu halde, nur müjdesi sırrının aksine olarak dar bir
dairede ve hususî bir hükûmette tatbik etmek suretiyle, fikrim o geniş daireyi
ihâta edemeyerek o hakikatın suretini değiştirmiş.
Halbuki o istihracın gösterdiği aynı tarihte,
o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini
yedi. Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserini
ve nev'-i beşerin kısm-ı âzamını istibdadı altına alan bir müdhiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve
mânen binler başından bir başı ve en müdhişi olan o göçüp giden adam, tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam
olmadan, o müdhiş cereyanın bütün başları ve tarafdarları öyle semavî müdhiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı
musibetlere tutulmaya başladılar; kıyâmete kadar azâbını
çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyân-ı semaviyeye ve İslâmiyet'e ettikleri
cinayetlerin cezasını, çok geniş bir dairede gördüler ve görüyorlar.
Mimsiz medeniyetin pisliği ile
dünyayı mülevves ettikleri için, aynı istihracın gösterdiği tarihte,
o mimsiz medeniyetin başına da öyle bir semavî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.
Elhâsıl: Sırr-ıاِنَّآاَعْطَيْنَاda çok geniş bir
daire, dar bir dairede tatbik edilmiş. Nur müjdesi ise; dar ve manevî fakat yüksek
bir daireyi, geniş ve maddî bir daire suretinde tasvir edilmişti. Cenâb-ı Hakk'a
yüzbin şükür ediyorum ki; bu iki kusurumu, kuvvetli bir ihtar-ı manevî
ile ıslah etti. يُبَدِّلُ
اللَّهُ
سَيِّئَاتِهِمْ
حَسَنَاتٍ sırrına mazhar eyledi. اَلْحَمْدُلِلَّهِ
بِعَدَدِ
ذَرَّاتِ اْلكَائِنَاتِ
Azîz Kardeşlerim!
Sakın bu fıkranın vasıtasıyla o sırr-ı mahremi fâş etmeyin
ve o risaleyi de araştırmayın. Yalnız bu fıkrayı zararsız görseniz haslara gösterebilirsiniz.
* * *
sh: »
(K: 83)
(53)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu def'aki mektublarınız gelmeden
evvel, bir ihtar ile kendi cevabını kerametkârâne yazdırmış. Demek, mektub sahiblerinin
fevkalâde sadakatları keramet derecesine çıkmış.
Kardeşlerim, mektublarınızda çok
yüksek düşünce ve takdirat, binden bir hisse de benim olsa hadsiz şükrederim.
Belki Risale-i Nur'un manevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde
bilmediğimiz gayet yüksek bir makam sahibi bir zâtın te'siratı ve
kumandası hissediliyor. Benim gibi bin derece uzak bir bîçârede tasavvur
ediliyor. Hakkım olmadan bana verilen ziyade ehemmiyetiniz inşâallah size zararı olmaz,
fakat Risale-i Nur'un hüsn-ü cereyanına zarar ihtimali var. Siz bir hakikatı
hissediyorsunuz ve fevkalâde sadakat ve ihlasınız inşâallah hak görür, fakat
surette bazan aldanılır. Biz, hizmetle mükellefiz. Neticeleri ve muvaffakıyet,
Cenab-ı Hakk'a aittir.
* * *
(54)
(Ehemmiyetlidir)
Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim
haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını tadil
etmek için ihtar edilen bir muhaveredir.
Bundan kırk-elli sene evvel, büyük
kardeşim Molla Abdullah (R. H.) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum:
O merhum kardeşim, evliya-i azîmeden olan
Hazret-i Ziyaeddin (K. S.)nun has müridi idi. Ehl-i tarîkatça, mürşidinin
hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için o
merhum kardeşim dedi ki: "Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta,
kutb-u âzam gibi her şeye ıttılâı var." Beni, onunla rabtetmek için çok hârika makamlarını beyan
etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: "Sen
mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok mes'elelerde ilzam edebilirim. Hem
sen, benim kadar onu hakikî sevmiyorsun; çünki kâinattaki
sh: »
(K: 84)
ulûmları bilir bir
kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin'i seversin; yâni o ünvan ile
bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde açılsa ve hakikat görünse,
senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtte birisine iner.
Fakat ben o zât-ı mübâreki,
senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünki Sünnet-i Seniye dairesinde,
hakikat mesleğinde, ehl-i îmana hâlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa
olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa hakikî makamı görünse,
değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bil'akis daha
ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir
Ziyaeddin'i, sen de hayalî bir Ziyaeddin'i seversin." (Hâşiye)
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik
bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.
Ey Risale-i Nur'un kıymetdar
talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim!
Şahsiyetim itibariyle sizin
ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbîn zâtlar vazifeye,
hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar
kusurat ile âlûde mahiyetim görünse, sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman
etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.
Ben size nisbeten, kardeşim; mürşidlik
haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârâne
dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana
himmet etmenize istihkakım var.
Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ve keremiyle
sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdar ve her ehl-i îmana
menfaatli bir hizmette, taksîm-ül mesaî kaidesiyle iştirak etmişiz.
Tesanüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.
_________________
(Hâşiye): Çünki sen muhabbetini
ona pek pahalı satıyorsun. Verdiğin fiatın yüz def'a ziyade bir mukabil düşünüyorsun. Halbuki onun
hakikî makamının fiatına, en büyük muhabbet de ucuzdur.
sh: »
(K: 85)
Hem mâdem bu zamanda her şey'in fevkınde
hizmet-i îmaniye en ehemmiyetli bir vazifedir; hem kemmiyet ise keyfiyete
nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset âlemleri ebedî, daimî, sabit
hidemat-ı îmaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz, medar da olamaz.
Risale-i Nur'un talimatı
dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında
feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve
müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane
irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
(55)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale-i Nur'un kahramanı olan
Hüsrev'in bu def'aki iki hediye-i kudsiyesi ve kerametkârâne o iki semavî
hediyenin manevî i'cazlarını gözlere de gösterir bir tarzda bu şuhur-u
selâsede bizlere ve bu muhite hediye etmesi, Risale-i Nur nokta-i nazarında
mu'cizane bir hizmettir. İnşâallah o Gül fabrikasının kalemi, buraları da
gülistana çevirecek. Cenâb-ı Hak o kalem sahibine, yazdığı her harf-i Kur'an'a mukabil
Leyle-i Kadir'deki gibi otuzbin sevab ve rahmet ve hasene versin; âmin, âmin
âmin.
Elhak, Tâhiri'nin de Lemeat
hediyesini pek çok kıymetdar gördük. İnşâallah bu havalide ona çok sevap kazandıracak, tam
bir Lütfi'dir. Allah muvaffak eylesin.
Azîz kardeşlerim! Sadakatınızdan tereşşuh eden
ve haddimin pek çok fevkinde hüsn-ü zannınıza karşı bundan evvel verdiğim cevabın bir
tetimmesi olarak, bu gelecek fıkrayı iki gün evvel yazmıştık. Sizin fevkalâde
sadâkat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki
mektubunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
sh: »
(K: 86)
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim
cereyanlar var ki, herşey'i kendi hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen ve bir asır sonra
gelecek (Hâşiye) zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak
için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek
diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var: Biri hayat, biri
şeriat, biri îmandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en azamı, îman
mes'elesidir.
Fakat şimdiki umumun nazarında ve
hâl-i âlem ilcaatında en mühim mes'ele, hayat ve şeriat göründüğünden o
zât şimdi olsa da, üç mes'eleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek
nev'-i beşerdeki cârî olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, her
halde en âzam mes'eleyi esas yapıp, öteki mes'eleleri esas yapmayacak. Tâ ki
îman hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal
olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem yirmi seneden beri tahribkârâne
eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan
belki de yirmiden birisine îtimad edilmez. Bu acîb hâlâta karşı, çok
fevkalâde sebat ve metanet ve sadâkat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır; yoksa
akîm kalır ve zarar verir.
Demek en hâlis ve en selâmetli ve en
mühim ve en muvaffakıyetli hizmet, Risale-i Nur şakirdlerinin daireleri içindeki kudsî
hizmettir. Her ne ise... Bu mes'ele şimdilik bu kadar yeter.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ve bu eyyam-ı mübarekede dua ederiz; ve makbul dualarını, gelecek eyyam ve leyâli-i
mübarekede istiyoruz.
* * *
___________________
(Hâşiye): Bu cümle Bediüzzaman
Hazretleri hayatta iken, kendileri kontrol ve tashihden geçirdikleri 1958
tarihinde Ankara'da basılan (Tarihçe-i Hayat Meslek ve Meşrebi) adlı kitabının (215) ci
sahifesinde mevcuddur. (Nâşir)
sh: »
(K: 87)
(56)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin Leyle-i Berâtınızı ve
gelecek Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle-i Kadr'i hakkınızda ve hakkımızda bin
aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a'mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı Hak'tan niyaz ediyoruz ve
böylece, bayrama kadar اَللَّهُمَّ
اجْعَلْ
لَيْلَةَ قَدْرِنَا
فِى هذَا
الرَّمَضَانَ
خَيْراً مِنْ
اَلْفِ
شَهْرٍ لَنَا
وَ
لِطَلَبَةِ
الرَّسَائِلِ
النُّورِ
الصَّادِقِينَ duasını etmeye niyet ettik.
Hem sizin iki mu'cizeli Kur'an'ı bizlere
bu mübarek aylarda göndermeniz, inşâallah o derece medar-ı bereket ve sevab ve hasenat
ve fütuhat olacak ki; hakkımızda bu Ramazan'ın herbir günü bir Leyle-i
Kadir hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden ümid ederiz.
Şimdiden biz tedbir ettik ki:
İki Kur'an'ı, Risale-i Nur'un buradaki has talebeleri Ramazan-ı Şerif'te,
herbiri her günde bir cüz'ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazan'ın her
gününde bir hatme-i Kur'aniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve
Kastamonu'yu ihata ederek bir dairede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve
o dairenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şakirdlerinin
etrafınızda olarak; Nakşî'de hatme-i hâcegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyasta Risale-i
Nur'un bütün şakirdleri mânen hazır ve o dairede bulunuyor niyetiyle, tasavvuru
ile okunmak, o kudsî hatmeyi yapmak, Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden tevfik niyaz
ederiz.
Sâniyen: Hacı Hâfız'ın Sav Köyü'nün kahraman
talebelerinin fevkalâde hizmetleri, oralarda sebeb-i teşvik ve medar-ı gayret ve
nümune-i imtisal olduğu gibi, bu havalide dahi onların o hârikulâde sa'y ve gayretleri,
fevkalâde hüsn-ü misal ve nümune-i gayret olarak ehemmiyetli bir intibah ve iştiyâka
sebebiyet vermiş. Kahraman Hüsrev'in onlara dair mektubları,
sh: »
(K: 88)
mübarek
nushalar gibi, tenbellik, lâkaydlık hastalıklarına mübtelâ olanlara şifa olur,
ellerde gezer.
Sâlisen: Sizin buraya gelen bu kıymetdar
mektublarınızı Lâhika'ya yazmışız, fakat bazı kelimeleri tayyettik.
Müfritane hüsn-ü zandan gelen cümleleri tâdil ettik, gücenmeyiniz.
Râbian: İslâmköyü, Kuleönü ortasında olan
ve Sıddık Sabri ve Lütfi gibi talebeleri yetiştiren Atabey Karyesi, çok
def'a hâtırıma geliyordu. "Acaba bu köy neden geri kaldı, söndü?" diye düşünüp
müteessir oluyordum. Fakat Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; Tahir ve
Abdullah Çavuş o endişemi tamamıyla izale ettiler, büyük bir teselli bana verdiler. Hattâ bu def'a
Tâhir'in bize hediye ettiği Lem'alar ve Yedinci Şua'yı bir cild içinde cild
ettikten sonra mütalâa ettim.
O Tahir'de, bir Hüsrev, bir Lütfi,
bir Âsım gördüm. Cenab-ı Hak ondan ve sizlerden ebediyen râzı olsun.
Onun o nüshası, burada çok iş görecek inşâallah.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ve dua ederiz. Ve bu mübarek eyyamda ve leyâlide dualarını isteriz.
Kur'an-ı Azîmüşşân ve Mu'ciz-ül Beyan'ın Hizb-ül
Ekber-ül-Âzam namında, Resail-in Nuriye'nin menba'ları ve esasları olan beşyüzden
fazla âyetleri yazdık. Bu Ramazan'da size göndermeye muvaffak olamadık. İnşâallah bir vakit size
gönderilecek.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
(57)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Gavs-ı A'zam'ın فَاِنَّكَ
مَحْرُوسٌ
بِعَيْنِ
الْعِنَايَةِ te'minkârâne fıkrası, şimdiye kadar Risale-i Nur'un
şakirdleri hakkında ta-
sh: »
(K: 89)
mamen
mutabık çıktı. İnşâallah Hüsrev, Rüştü, Re'fet gibi kardeşlerimizin, bilhassa Hüsrev
gibi çok metîn bir rüknün müfarakatı sureten elîm ve zararlı göründüğü halde,
gayet hayırlı bir suret almasını rahmet-i İlâhiyyeden ümidvârız.
Hattâ hapsimiz musibeti, gerçi
zâhirî bir azab idi, fakat hakikat noktasında hizmetimiz hakkında büyük
bir inâyet ve rahmete çevrildi. Lillâhilhamd sizlerin gayretinizle o havalide
çok Hüsrev'ler var, meydana çıkmağa başlamışlar. Belki çok zamandan beri
mütemadiyen çalışmaktan Hüsrev'e bir istirahat verildi ve kıymetdar kalemi yerinde
mübarek lisanı ve hâlisane ahvali yine kudsî hizmetini idame etmesini inâyet-i
İlâhiyyeden ümidvârız. Nasılki Feyzi ve Salâhaddin'in askerliği de öyle mübarek oldu.
Kardeşlerim! Bu hâdise
münasebetiyle Risale-i Nur'un tam mutabık çıkan bir ihbar-ı gaybîsini
beyan ediyorum:
Hüsrev ve Hulûsi ve Rüştü ve
Re'fet gibi Risale-i Nur'un çok şakirdleri, meslek-i askeriye ve bu ikinci
Harb-i Umumiye'ye münasebetdar bir surette girmelerini ve İkinci bir Harb-i
Umumî olacağını ve iştirâkimizi altı-yedi sene evvel haber vermiş. Çünki Yirmisekizinci Lem'a olan İkinci
Keramet-i Aleviye'nin İkinci Emare'de فَيَا
حَامِلَ
اْلاِسْمِ bahsinde فَقَاتِلْ
وَلاَ تَخْشَ beraber olsa, bin dokuzyüz kırk küsur oluyor. Allahu
a'lem, o tarihte bir harb-i umumîye iştirâkimizi işaret
ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihtir ki, Risale-i Nur'un erkân-ı mühimmesi iştirâk
ediyor.
Kardeşlerimize birer birer selâm
ederiz. Hilmi, Feyzi, Nazif ve Emin sizlere selâm ve arz-ı hürmet ederler.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
SAİD NURSÎ
* * *
sh: »
(K: 90)
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حَاصِلِ
ضَرْبِ
عَاشِرَاتِ
دَقَائِقِ
لَىْلَةِ
الْقَدْرِ
فِى حُرُوفِ
الْقُرْاَنِ
(58)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün ruh u canımla
mübarek Ramazanınızı tebrik ederim. Ve o mübarek şehirde ettiğiniz
duaların, Cenâb-ı Hak yanında makbul olmasını Erhamürrâhimîn'den niyâz ederim.
Sâniyen: Bu seneki Ramazan-ı Şerif hem
Âlem-i İslâm için, hem Risale-i Nur şakirdleri için gayet ehemmiyetli ve pek çok kıymetlidir.
Risale-i Nur şakirdlerinin iştirak-i
a'mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, her bir kardeşlerine aynı mikdar
defter-i a'maline geçmesi o düsturun ve merhamet-i İlâhiyenin muktezası olmak
haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâs ile girenlerin
kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallah emval-i dünyeviyenin
iştirâki gibi inkısam ve tecezzi etmeden herbirisine aynı, amel defterine geçmesi;
bir adamın getirdiği bir lamba, binler âyinelerin herbirisine aynı lâmba inkısam
etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale-i Nur'un sâdık şakirdlerinden
birisi, Leyle-i Kadr'in hakikatını ve Ramazan'ın yüksek mertebesini
kazansa, umum hakikî sâdık şakirdler sahib ve hissedar olmak, vüs'at-i
rahmet-i İlahiyeden çok kuvvetli ümidvârız.
Sâlisen: Fedâkar ve sebatkâr
kardeşimiz Halil İbrahim'in haddimden binderece ziyâde hüsn-ü zannı ile istîmal
ettiği tabirat, mektubunda gösterdiğisamimiyet; şiddet-i merbûtiyeti ve
sarsılmaz alâkasını gösteriyor. OnunÜstadına karşı tâbiratını Risale-i Nur
hakkında muvâfıkbulduğumuzdan «Üstad» kelimesini kaldırdık, onun yerine
«Risale-i Nur'u»bıraktık. Risale-i Nur'u onun merhabalarına muhatab ettik. ضylece
Lâhikafıkraları içine girdi. Benim tarafından ona yazınız ki:
* * *
sh: »
(K: 91)
Şimdiye kadar, onu Risale-i Nur'un
erkân-ı mühimmesindendir diye erkanlariçinde her vakit benim kazancımda ismiyle
hissedardır. Onunla teşrik-i mesâi edenİnce Mehmed gibi ve hapiste kitâbetiyle
Risale-i Nurun tesvidinde çok hizmet
edenŞefik Bey gibi kardeşlerime selâm ederim. Halil İbrahim'in Hüsrev
hakkındakinurlu fıkrası beni mesrur etti.
Râbîan: Hulusi Beyin gayet samimî ve
dikkatli ve nükteli olan Sabri'yeyazdığı mektub; Hulûsinin daima ihlâsı ve
sadâkat ve terakkisini gösteriyor.Benim tarafımdan da ona yazınız ki,
şakirtlerin erkânında birinciliği daimamuhafaza ediyor. O benden hiç ayrılmamış
gibi bir vaziyettedir.
Hâmisen: Mübareklerin köyünden ve
cemaatinden ve merhum Lütfü'nünhaleflerinden ve askere giden Küçük Hüseyin bana
bir iki mektub yazdı, bencevabını yazmıştım, şimdi ise mektubun cevabını
alamadım diyeyazıyor. ضyleyse o mübarekler benim tarafımdan ona cevab
yazsınlar, daimâkalemi işlediği gibi, yine askerliği müddetince öylece
hissedardır. Mektubyazmadığıma gücenmesin. Hem terhisten sonra benim yanıma
gelmek arzu edipyazıyor, gelmek münâsib değil. Mübareklerin ve başta birinci
Abdurrahman,Büyük Mustafa ve Hâfız Mustafa ve kahraman Küçük Ali olarak
cemaatlerimeselam ederim.
İslâm Köyü ile Atabey başta
kahramanı Ali Hâfız ve Lütfü varisleri vehalefleri Sav Köyünün başta Hacı Hâfız
Efendi ve kahramanları olarak pekçok selâm ederim ve o havalilerde bulunan
bütün kardeşlerimize ve Isparta'da vebilhassa Barla ve Bedrede, Eğirdirde
bulunan kardeşlerimize birer birer selam ederim vedua ve Ramazanlarını tebrik
ederim, duâlarını da isterim. Buradaki kardeşlerinizde sizlere selam ve
Ramazanınızı tebrik ediyorlar.
اَلْبَا
قِىهُوَالْبَاقِى
Duanızaçok muhtaç
kardeşiniz
SaidNursî
***
sh: »
(K: 92)
(59)
Azîz, Sıddık, Mübarek, Kahraman Kardeşlerim.
Evvelâ: Bu mübarek Ramazan'da iştirâk-i
a'mal düstur-u esasiyle, her bir has kardeşimizin kırkbin dili
bulunan bir melâike hükmünde, kırkbin diller ile, yani kardeşlerin
adedince mânevî dilleri ile ettikleri ve edecekleri dualar, rahmet-i İlâhiye
nezdinde makbûl olmasını o lisanlar adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'den niyaz ediyoruz. Bu
mahiyetteki Ramazanınızı tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Bu def'aki müteaddid
te'sirli ve sürurlu ve müjdeli mektublarınıza karşı, bir kitab kadar cevab
vermek lâyık iken, vaktin müsaadesizliği ile kısa cevabımdan
gücenmeyiniz. En başta, kahramanlar yatağı olan Sav Köyü'nün
ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed'in mektubunda öyle büyük bir mes'ele gördüm
ki, beni sürur yaşlariyle ağlattırdı.
Cenâb-ı Hakk'a yüzbinler şükür
olsun, Risale-i Nur'un tamam kıymetini, o köyün mübarek valideleri ve hanımları tamam
anlamışlar. O mübarek hanımların ve kıymetdar ve hâlis âhiret hemşirelerimin,
Risale-i Nur'un intişarına gösterdikleri fedakârlık, beni ve bizi kemâl-i sürurdan ağlattırdı.
Zâten Risale-i Nur'un mesleğindeki en
mühim bir esası, şefkat olduğundan ve şefkat madenleri de hanımlar olduğundan, çoktan beri beklerdim
ki, kadınlar âleminde Risale-i Nur'un mahiyeti anlaşılsın.
Elhamdülillâh, bu havalide de, bu
yakında erkeklerden ziyade bir iştiyâk ve faaliyetle buradaki hanımlar tam
çalışıyorlar; Sav'lı mübareklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezahür
bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki; o şefkat madenlerinde Risale-i
Nur parlayacak, fütuhat yapacak.
Hem Sav Köyü'nün bahadır çobanları, torbalarında
Risale-i Nur'u yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedakârlıkları gibi bu
havalide gayet te'sirli bir medar-ı teşvik olacak. O hanımların ve o
çobanların hususî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. Tâ hususî isimleri ile has
talebeler içine girsinler.
Kâtib Osman'ın hakikatlı rü'yası elhak
büyük bir hakikata
sh: »
(K: 93)
işaret veriyor; çok mübarek ve
müjdelidir. Rüşdü'nün rü'yasında,Peygamberimizin (A.S.M.) emriyle Hazret-i
Sıddık (R.A.) minberde Yirmidokuzuncu Sözü hutbesinde göstermesi gibi; o gökten
inen Hurîye de, lâhikayı, hutbeokuması Risale-i Nur'un makbûliyetine güzel bir
işarettir.
Büyük Hâfız Ali'nin mektubu bizi çok
mesrur ettiği gibi tevafukata dairkeşfettiği hakikat icmâlen haktır. Küllî
olmasa da ekserisince gördüğümânâ görünür. Ben de ayrı bir mânâ Hâfız Ali gibi
hissediyordum.Bugünlerde bana kanaat geldi ki; fıtrî kendi kendine gelen
tevafukat-ı Nûriye,müellifin tabirâtındaki noksanları tekmil ve kusurlarını
tashih ediyor gibigördüm. Yüz yerde fıtrî tevâfukun tam tamına gelmesi ve bir
kelimeye ihtiyaçgösteriyor, bakıyorum ki, o kelime te'lif vaktinde noksan
bırakmıştım. Eğerşimdi yazsa idim o kelimeyi yazmak lazım geliyordu. Bu vak'â
pek çok tekrar etti.Yüzer def'a gördüm. Demek bir vazîfesi de bana îbârenin tam
ifâdesinibildiriyor.
Aydınlı Hasan'ın pek güzel kalemiyle
cem'iyetli mektubu beni fevkalâde mesrureyledi. Cenâb-ı Hak öyle kalemleri
Risale-i Nur hizmetinde devam ettirsin. Yine SavKöyünün diğer kardeşimiz
Ahmedin, Risale-i Nur'un küçük masum talebelerininhakkında haber verdiği hâdise
o kadar medâr-ı sürûr ve şükrandır ki, tarifedilmez. O çok mübarek köyün başta
Hacı Hâfız Mehmedi, Ahmedleri,Mehmedleri gibi pek çok Risale-i Nur'a sahib ve
nâşir veren o köy bizim için taşve toprağıyla mübarektir.
Sorduğunuz mes'ele : Ulemâ-i Şeriat
cevab vermiştir. Hayvanat birer istihalemakinası olduğundan yedikleri pis şeyi
temizlettirir Yalnız pis şeyin kokusu gelsemekruhtur demişler.
Bize evvelce Tâhir kalemiyle
gönderilen Lem'alar aynen Hüsrev'in tarzında gayetgüzel ve şirin yazılmış.
Burada çok istifâde ediliyor. Acâba o Tâhir AtabeyliTâhir midir, yoksa Savlı
Tâhir midir?
* * *
sh: » (K: 94)
(60)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Lâtif ve mânidar ve beşaretli iki
hâdiseyi beyân ediyorum:
Birincisi: Me'yusâne bir hâtıradan
müjdeli bir ihtar:
Bugünlerde hâtırıma geldi ki:
Hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şey'e temas
etse, ekseriyetle günahlara marûz kalıyor. Her cihette günahlar
serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadeti, takvası nasıl mukabele
edebilir? diye me'yusâne düşündüm.
Hayat-ı içtimaiyedeki Risale-i Nur
talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirdleri hakkında
necatlarına ve ehl-i saâdet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur'aniyeyi ve beşaret-i
Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm.
Kalben dedim ki: "Herbiri bin
yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele
eder, galebe eder, necat bulur?" diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil
ihtar edildi ki:
Risale-i Nur'un hakikî ve sâdık şakirdlerinin
mabeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirâk-i a'mâl-i uhreviye
kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakird bir
dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibadet edip istiğfar eder.
Risale-i Nur dairesinde sadâkat ve
hizmet ve takva ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete
sahib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada,
ihlâsta, sadakatta çalışmak gerektir.Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele
eder.
Bazı melâikenin kırkbin dil
ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakikî, müttaki bir şakird dahi, kırkbin
kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşâallah ehl-i saâdet olur.
İkincisi: Eski zamanda, ondört yaşında iken
icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana
giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle,
memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı...
Sâniyen: O zamanda büyük âlimler,
bana karşı üstadlık va-
sh: »
(K: 95)
ziyeti
değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe
giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve
evliya-yı azîmeden dört-beş zâtın vefat etmeleri cihetinde,
elli altı senedir icazetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini
öpmek, üstadlığını kabul
etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid
Ziyâeddin (R.A.) kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek
garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat
geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum.
Cenâb-ı Hakk'a yüzbinler şükrediyorum (Hâşiye).
* * *
(61)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Size gönderdiğimiz حِزْبُ
اْلاَكْبَرِاْلقُرْاَنِى nin başında yazılan ünvan
içinde bir cümle noksan kalmış. Şöyle ki:
(Mu'cizatlı bir vird okumak isteyen
bunu okusun) yerinde, (Mu'cizatlı ve herbir harfi on ve yüz ve beşyüz ve bin
ve binler kadar sevab ve meyve veren bir virdi okumak isteyen, bu semavî virdi
okusun) yazılacak.
Sâniyen: Bundan evvel müjdeli hâtırada,
"Herbir hâlis ve hakikî müttakî şakird, kardeşleri
adedince diller ile ibadet edip istiğfar eder" fıkrasına, yine bir ihtar ile bu
gelen cümle ilâve edilsin. Cümle de budur:
"Risale-i Nur dairesine,
sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebair derecesiyle, o ulvî
ve küllî ubudiyete sahib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta,
sadâkatta çalışmak gerektir."
Sâlisen: Leyle-i Kadr'inizi, hem bu
gelen bayramınızı bütün ruh u canımızla tebrik ve tes'îd ediyoruz.
* * *
_______________
(Hâşiye): Bu mübarek emaneti,
Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir
muhterem hanımın eliyle aldım.
sh: »
(K: 96)
(62)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim!
Dünyada medar-ı tesellilerim ve berzah
yolunda nuranî yoldaşlarım ve mahşerde inşâallah şefaatçilerim!
Sizin hem Leyle-i Kadrinizi, hem
bayramınızı bütün ruh u canımla tebrik ediyorum, tes'îd ediyorum.
Sâniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir
surette, dehşetli bir hastalıktan fevkalme'mul bir tarzda Risale-i Nur'un hâlis talebelerinin şifa duasının neticesi
olarak, mu'cize gibi birden hârika bir kerametle şifa bulmamı size
haber veriyorum. Bu vakıayı müşahede eden Emin ile Feyzi'nin o hârika hastalığa ait bu gelecek fıkrasını medar-ı ibret için size
gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyorum.
Hüsrev'i de merak ediyorum.
Said Nursî
(63)
Isparta'daki Azîz Kardeşlerimize!
Üstadımızın hastalığı hakkındaki meşhudâtımızı arz ve
üstadımızın kesb-i âfiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz.
Ramazan-ı Şerif'te beş gün savm-ı visâl
içinde gıda olarak, ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş-altı kaşık da soğuk yoğurttan. Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece
iftarda sulu şehriyeden beş kaşık, sahurda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç dört kaşık, su sayılmamak şartıyla şehriyeden
beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı-yedi dirhem; beşinci
gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş-altı kaşık, sahurda altı-yedi kaşık pirinç
çorbası, mecmuu otuz dirhem (96 gr.) gıda ile beş gün savm-ı visali,
teravih noksan olarak sair vazifelerin yapılması, Risale-i Nur şakirdlerini
ihata eden inâyetin hârikalarından bir kerametini gördük.
Üstadımızdan hiç görmediğimiz
ikimiz yani Emin, Feyzi;
sh: »
(K: 97)
Barla,
Isparta Süleyman'ları gibi inceden inceye hastalık (Hâşiye) hiddetlerini tahrik
etmemek için ihtiyat edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu
hastalıkta yine eser-i rahmettir ki; hiç hatır u hayâle gelmeyen aşr-ı âhirin
gayet mühim gecelerinde, üstadımızın tam îfa edemediği vazifesi yerinde bu
havalide herbir şakird, kendi hususî çalışmasından başka, bir saati üstadı hesabına
Risale-i Nur'un şakirdlerinin mücahede-i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef
edip onların defter-i âmâline geçmeye, aynı üstad gibi çalışmağa başladılar.
Demek üstad yerinde onun birkaç saat
çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeye başladılar. Hattâ
üstadımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta havalisinde kardeşlerimizin
âmâl-i uhreviyesine bir medar, bir müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfi
gelmiyordu; Cenab-ı Hak rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle bir şahs-ı manevî ve kuvvetli bir
medar olacak bu tedbiri ihsan etti, cüz'iyetten külliyete çıkardı.
Yine bu hastalığın letâifindendir ki; üstadımızın hiç sesi
çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, bir iftar vaktinde bir doktor geldi, elini
tuttu. Üstadımız dedi ki: "Ben hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim. Hekim, Cenab-ı Hak'tır."
Birden canlandı, sesi çıkmağa başladı. Güya kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta
vaziyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektub okudu, doktorun derdine deva
olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: "Burada iftar
et." Doktor dedi ki: "Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım"
demesiyle çok hayret ettiğimiz üstadımızın vaziyeti, orucunu bozmuş bir
doktorun tıb noktasında hâkîmane vaziyetini kabûl etmediği için o vaziyet ona verildiğini
bildik.
Evet Risale-i Nur'un şahs-ı
mânevîsinden gelen şifa duası, öyle yüzbin doktora mukabil gelir diye biz de tasdik ettik. Bu hastalığın Leyle-i Kadir'de Risale-i
Nur talebeleri, hususan masumların ettikleri şifa duaları öyle bir
derece hârika bir surette te'sirini gösterdi ki, üstadımıza sıhhat halinden daha ileri bir
surette birden bir vaziyet verildi. Leyle-i Kadre lâyık bir tarzda
_________________
(Hâşiye): Hastalık o kadar şiddetli
idi ki; dört gecede hemen bir saat kadar uyku geldi.
sh: »
(K: 98)
çalışmağa başladı. Risale-i
Nur şakirdlerinden gelen bu dua-yı şifa, hârika bir mu'cize gibi
bir keramet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Orada bulunan kardeşlerimize
birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder, dualarını isteriz.
Bura Risale-i Nur şakirdlerinden
Kardeşiniz
Emin, Mehmed Feyzi
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
(64)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim ve
Hizmet-i Kur'aniyede Çalışkan ve Kuvvetli Arkadaşlarım ve
Tarîk-ı Hakta ve Berzah Seyahatında ve Âhiret Yolunda Nuranî Yoldaşlarım!
Sizin bayramınızı, Leyle-i Kadrinizi,
Ramazan-ı Şerif'de makbûl dualarınızı bütün ruh u canımla tebrik ve tes'id
ediyorum. Cenâb-ı Hak bu bayramın sürurunu, hakikî ve geniş ve umumî sürura mukaddeme ve vesile eylesin,
âmin.
Sâniyen: Sizin bu mübarek bayramın hediyesi
olarak gönderdiğiniz nurlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdar görüyorum ki, târif
edemem. Cennet-ül Firdevs'te âb-ı kevser destileri gibi, kemâl-i iştiyâk ve şükranla ve
sürurlu göz yaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılınç gibi
kalemleri ve hakikat kahramanlarını Risale-i Nur'a ihsan eden Cenâb-ı Hakk'a
hadsiz hamd ü şükrederim.
Sizlere de o mübarek kitabların, yazıların herbir
harfine mukabil Cenâb-ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsan eylesin, diye niyaz ediyorum.
Hakikaten Hüsrev'in infikâki beni
çok müteessir etmişti. Fakat Tâhirî, o parlak kalemiyle benim o teessüratımı izâle
eyledi. O bütün efrad-ı ailesiyle, peder ve validesiyle Risale-i Nur'un
sh: »
(K: 99)
has
talebeleri içinde her vakit hissedar olacaklardır.
Hem bu Tâhir'in yüzünden bugünden
itibaren Atabey de, İslâmköyü, Sav Köyü, Kuleönü Karyeleri gibi Nurs Karyesine
arkadaş olup umum manevî kazancı
_________________
(Hâşiye): Hastalık o kadar şiddetli
idi ki; dört gecede hemen bir saat kadar uyku geldi.
sh: »
(K: 98)
çalışmağa başladı. Risale-i
Nur şakirdlerinden gelen bu dua-yı şifa, hârika bir mu'cize gibi
bir keramet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Orada bulunan kardeşlerimize
birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder, dualarını isteriz.
Bura Risale-i Nur şakirdlerinden
Kardeşiniz
Emin, Mehmed Feyzi
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
(64)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim ve
Hizmet-i Kur'aniyede Çalışkan ve Kuvvetli Arkadaşlarım ve
Tarîk-ı Hakta ve Berzah Seyahatında ve Âhiret Yolunda Nuranî Yoldaşlarım!
Sizin bayramınızı, Leyle-i Kadrinizi,
Ramazan-ı Şerif'de makbûl dualarınızı bütün ruh u canımla tebrik ve tes'id
ediyorum. Cenâb-ı Hak bu bayramın sürurunu, hakikî ve geniş ve umumî sürura mukaddeme ve vesile eylesin,
âmin.
Sâniyen: Sizin bu mübarek bayramın hediyesi
olarak gönderdiğiniz nurlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdar görüyorum ki, târif
edemem. Cennet-ül Firdevs'te âb-ı kevser destileri gibi, kemâl-i iştiyâk ve şükranla ve
sürurlu göz yaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılınç gibi
kalemleri ve hakikat kahramanlarını Risale-i Nur'a ihsan eden Cenâb-ı Hakk'a
hadsiz hamd ü şükrederim.
Sizlere de o mübarek kitabların, yazıların herbir
harfine mukabil Cenâb-ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsan eylesin, diye niyaz ediyorum.
Hakikaten Hüsrev'in infikâki beni
çok müteessir etmişti. Fakat Tâhirî, o parlak kalemiyle benim o teessüratımı izâle
eyledi. O bütün efrad-ı ailesiyle, peder ve validesiyle Risale-i Nur'un
sh: »
(K: 99)
has
talebeleri içinde her vakit hissedar olacaklardır.
Hem bu Tâhir'in yüzünden bugünden
itibaren Atabey de, İslâmköyü, Sav Köyü, Kuleönü Karyeleri gibi Nurs Karyesine
arkadaş olup umum manevî kazancıma hissedar oldu.
Isparta'nın Hâfız Ali'si -elhak- ikinci bir
Hüsrev olduğuna, benim de kanaatım geldi. Cenâb-ı Hak onu ve Mehmed Zühdü
gibi çok fedakârları ve Risale-i Nur'un hakikî sahiblerini Isparta'ya ihsân eylesin, âmin.
Mübareklerin kahramanlarından büyük
Abdurrahman'ın, Küçük Ali'nin, Hâfız Mustafa'nın faaliyet ve gayretleri ve
Hâfız Mustafa'nın bu def'aki mektubundaki bazı noktaları, beni
sürur yaşıyla ağlattırdı. Yalnız bu kadar var ki; bir zarf içinde gönderilen yirmibeş banknot bulundu, kimin zarfından olduğunu
bilemedik.
Bilirsiniz ki, bütün ömrümde
kimseden hediyeleri kabûl edemiyorum. Hattâ Rüşdü'nün bu def'aki hediyesini
reddedip hâtırını kırdım, geri çevirdim. Cenâb-ı Hak, beni muhtaç bırakmıyor. İnsanlara da muhtaç
etmiyor. Beni merak etmeyiniz. Fakat Mübarekler Hey'etinde öyle bir şahs-ı manevî
hissediyorum ki, kaidemi ona karşı muhafaza edemiyorum. O şahs-ı manevîyi
kızdırmamak ve rencide etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram
umûr-u hayriyesine sarfetmek için kabûl ettim. Yirmisini Sabri vasıtasıyla ve nâmıyla geri
gönderip iade ediyorum, gücenmeyiniz. Ve bilhassa ( حسن
. ع . م ) gayet müstesna kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdar
göründü. İnşâallah bu havalide çokları şevkle kitabete sevkedecek.
Böyle kuvvetli kalemleri Risale-i Nur'a ihsan eden Cenâb-ı Hakk'a yüzbinler şükür.
Mübârekler Hey'etinden Mehmed'in
mektubu beni çok sevindirdi. Şimdi yazdığım vakitte yanımda bulunan memleketin eşrafına okudum.
O eşraflar da "Mâşâallah, Bârekâllah" dediler, hayretle
alkışladılar. O mektubun ve ötekilerin birer kısmını Lâhika'ya kaydedeceğiz.
sh: »
(K: 100)
Abdurrahman'ın birinci vârisi ve Risale-i
Nur'un birinci şakirdi Büyük Mustafa'nın kapı istikbalinde arkadaşı olan Hacı Osman'ın mektubu
ve o mektubdaki rü'yaları mânidar ve ettiği tâbir de doğrudur.
Azîz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu
dakika iftar vaktine yarım saat kalmış. Bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir.
Onun için fazla konuşamıyorum. Bende büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risale-i Nur'un şahs-ı
manevîsinin mu'cize gibi şifa duası kerametiyle o tehlike
geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan
ziyade sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum.
Yalnız bu kadar var ki, Isparta
havalisinde yüzer genç Said'ler ve Hüsrev'ler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaif
Said, dünyadan kemal-i istirahat-ı kalble veda etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir
Medrese-i Nuriye olan Sav Köyü'nün başta Hacı Hâfız olarak Ahmed'leri,
Mehmed'leri, hattâ muhterem hanımları (Tâhir'in refika ve
kerimeleri gibi) ve mâsum çocukları Risale-i Nur'la meşgul olmalarını düşündükçe bu
dünyada Cennet hayatının manevî bir nev'ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın
Ahmed'lerinin hediyesini umum o köy hesabına bir teberrük deyip, öpüp
başıma koydum.
* * *
(65)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun
ki, gayet şiddetli ve dehşetli hastalığım, gayet
merhametli ve çok sevablı olarak âfiyete yerini bırakıp gitti. Çok büyük bir
nimet, içinde bulunduğunu ben ve buradaki arkadaşlarım tasdik ettik.
Hem Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür ve
hamdediyorum ki; sizlerin bu def'aki hediye-i Ramazaniyeniz olan çok güzel
nüshalarınız; bu bayramımı çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçti. Ve bilhassa ikinci
Hüsrev olan birinci Tâhir'in gayet dikkat ve tevafuklu yazdığı risaleler beni o derece
minnetdar ve mesrur ediyor ki, elimden gelseydi herbir nüshasına on
altun lira verecektim. Bu derece kuvvetli bir
sh: »
(K: 101)
şakird Risale-i Nur'a sahib çıkması, ümidlerimizi çok
kuvvetlendirdi.
Sav kahramanlarının ve Mübareklerin
karyelerine kendi karyesini, onların safına getirdi. Atabey (Aras)
onunla ve onun gibilerle iftihar etmeli. Onun nüshalarında yanlışlar pek
çok azdır. Yalnız, oralardaki nüshalarda mânası anlaşılmayan bazı kelimeler
varmış ki, istinsahta öylece kaydedilmiş. Benim tashihimden geçen
nüshalara mukabele edilse iyi olur. O kuvvetli ve fedakâr kardeşimizin
mâsum çocuklarının ve refikasının yazdıkları risaleleri güzelce bir cild yaptık. Görenlere, hususan
buradaki Risale-i Nur'un kadınlar dâiresindeki kızlar ve hanımlara
gayet te'sirli ve cazibedar bir nümune-i teşvik oldu.
Aydın'lı Hasan'ın hakikaten gayet müstesna
bir kalemi var ve yazılarında tam bir ihlâs görünür. Bu zât ne vakitten beri Risale-i Nur'a girdiğini ve ne
halde olduğunu merak ediyorum.
Bu def'a Hulûsi'den uzun bir mektub,
Abdülmecid vasıtasıyla aldım. Elhak o kardeşimiz sebat ve metanet ve ihlâsda birinciliği muhafaza
ediyor. Ben de Abdülmecid vasıtasıyla ona yazdım ki:
Isparta'daki kardeşlerimize yazdığım
mektublarda sen dahi bir muhatabımsın, seninle muhabere kesilmemiş diye yazdım.
Hüsrev, Re'fet, Rüşdü'nün
vaziyetlerini de merak ediyorum. Ve bilhassa Hüsrev ne haldedir? Ve Nur
fabrikasının sahibi Hâfız Ali rahat mıdır?
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ediyoruz.
(66)
Azîz Kardeşlerim!
Müdâfaat Risalesinin başında bu
gelen parça yazılmalı. Hem sizlerdekiMüdâfaat Risalenizde lüzumsuz, nezâketli
ve musalâhakârâne kelimeleri tayedebilirsiniz. Bu def'aki sizden gelen o risalede
zalimleri fazla okşayan cümle var.Lüzumsuz, haksızları okşayan kelimeleri tay
edebilirsiniz. Bu gelen fıkra sizlerdeki(Müdafaatın evveline yazılacak) yani
27. Lem'a ünvanının altında kayd edilecek.
* * *
sh: »
(K: 102)
Bu
Müdafaa Risalesinde bulunan mülayimâne tâbirat ve müsalahakârâne ifâdeler ve
zâlimleri okşayan kelimelerin bulunması, yüzden fazla taht-ı tevkife alınan
Risale-i Nur'un kıymetdar talebelerini ve müsadere edilen Risale-i Nur'un
eczalarını dehşetli zulmetlerden kurtarmak içindir. Yoksa mazlûmiyetimiz beni
şiddetli konuşturacaktı. Bu risalede; asıl hücum Risale-i Nur'a karşı olduğu
için, müdafaatda birinci derecede İlmî ve mantıkî bir tarzda Risale-i Nur'u
müdafaa ediyor. İkinci derecede arkadaşlarını kurtarmağa çalışıyor. Kendi şahsını
müdafaa değil, bilakis çürütüyor. Bu risaleyi okuyan evvelce âhirdeki layiha-i
temyizi ve layiha-i tashîhi okumalı, sonra baştan okumalı.
*
* *
(67)
Azîz, Sıddık Kardeşimiz Hâfız Ali
Efendi!
Mektubunuzda yazmış olduğunuz (Sava
ümmilerinden) kardeşimiz Mustafa veHüseyin'in rüyaları Üstadımız hakkında tam
tamına zâhir tâbirinigözümüzle gördük. Hem Risale-i Nurun talebeleri telsiz
telefon gibi mânevîhaber alıyorlar gibi bir hâdisedir.
Evet Üstadımızın tesbihi kırıldı.
Yani mübarek gecelerde evrâd-ımuntazamasını tesbihlerle çekmek vazîfesi
parçalandı. Ehl-i dünyadoktorlarıyla (Hâşiye) Üstadımızı muayene edip,
bahanelerle belki kendihastanelerinde misafir etmek yüzde yüz ihtimali vardı.
Hem o tesbih tanelerinin bircihette sevaplarını onlar toplayacaktılar. Fakat
Risale-i Nur'un masum şakirdlerişifâ duâsiyle o tesbihi tam toplattırdılar,
devam ettirdiler ve fedakâr şakirdleriÜstadımızı kucağına alıp onların
hastanelerindeki bakıcılardan dahamükemmel baktılar. Mânen misafir ettiler,
Mustafa ve Hüseyin'in rüyalarını tamtamına tâbir ettiler.
------------
(Hâşiye): Ramazanda hastalıkta
muâyene için gelen şimdi Said namındao doktor yanımızda oturuyor. O zat on gün
zarfında Otuzuncu Lem'ayımükemmel, tevafuklu, Hüsrev gibi yazdı. Hem mükemmel
anladı, hem has birşakird oldu. Eski hallerinden sıyrıldı. Fevkalâde bir
surette terakkî etti.
Sh:»(K:103)
Evet, kardeşimiz Hâfız Ali'nin
Risale-i Nur'un esası menbaı olan, beşyüzayetten fazla olan âyât-ı Kur'aniyeden
mürekkep (Elvird-ül-A'zam) KurânınınHâfız Ali Efendi'ye akşamda gelmesiyle,
gecede ve fecirde Risale-i Nur şaktirdlerininerkanları, kahramanları aynı
gecede ve fecrinde Hâfız Ali Efendi'nin yanınagelmeleri şüphesiz o mübarek
(Hizb-ül Ekberin) bir kerâmeti olduğunu biz de tasdikediyoruz. Hem kardeşimiz
Hâfız Ali'nin husûsi bir mektubun arzu etmek münasebetiile, Üstadımız son
mektubunda "Nur fabrikası sahibi nasıl" diye yazmasiylekardeşimiz
Büyük Hâfız Ali'nin bu defa yoldaki mektubunun mânâ-yıişârîsini bir hiss-i
kablelvuku, ile hissetmiş gibi, bu mektubu yazmasıihlâsının bir nev-i kerâmeti
olduğunu hissettik.
Bunların münasebeti ile yirmi günden
beri, Üstadımız musırrâne tekrarettiği bir mes'elenin ucunda garib bir vakıa
gördük. Şöyle ki; yirmi günden beribizlere ısrar ile diyordu; iki üç rızık
benim rızkım içine girmiş; benyiyemiyorum. Feyzi, birisi senin rızkın olmak
kanaatim geliyor. İkisi daha var. Her haldeehemmiyetli iki misafirim olacak.
Çünki ben bunu Barla'da çok tecrübe ettim. Ne vakitehemmiyetli bir misafirim
gelecek, herhalde o vakte yakın bir rızık benim rızkımiçine girdiğine benim
kat'î kanaatım gelmişti. Şimdi daha ehemmiyetligörüyorum, ya Isparta'dan
veyahut başka yerden ehemmiyetli misafirim olacak.
Bu hâdiseyi yirmi-otuz gündür
musırrâne bize söylüyordu. Şimdi birdenbire hiç hâtır ve hayale gelmeyen,
kardeşi Abdülmecid Efendi'nin büyük oğluNihat (R.H.) pederinden izin almadan
bir hiss-i kabl-el vukû' ile o dehşetli hastalıkzamanında kendi parasıyla
Ankara'ya gidip, merhum Abdurrahman'ın oğlu Vahdet'igörüp, "Gel berâber
amcamıza gideceğiz" deyip acele olarak o geldi. Vahdet degelmek üzeredir.
İnşâallah bahara kadar Üstadımızın yanında kalacaklar.
Üstadımız diyor ki "Bu dehşetli
hastalıktan sonra, neseben en ziyâdealâkadar olduğum iki biraderzâdelerim,
belki eski zamanda Abdülmecid veAbdurrahman'ın sisteminde, bir küçük Abdulmecid
ve bir küçük Abdurrahmanmedar-ı teselli olarak Cenâb-ı Hak feyziyle ihsan
etti".
Sh:»(K:104)
Oradaki umum kardeşlerimize
Üstadımızla beraber çok selam ve dua veistid'â ediyoruz.
اَلْبِاقِىهُوَاْلبَاقِى
Risale-i
NurŞâkirdlerinden ve
Âhiret
Kardeşlerinizden
Emin
ve KüçükHüsrev olan Feyzi
***
(68)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hâfız Ali'nin bu def'aki mektubu
birkaç cihette Risale-i Nur'a ait ikramât-ıİlahiyye ve Risale-i Nur
talebelerinin birbiriyle bir cesedin azaları gibi alâkadarolduklarını gösterir.
Medrese-i Nuriyye olan Sava'nın ümmileri Mustafa ve HüseyinDağlı
kardeşlerimizin gördükleri rüya pek manidardır. Ve Isparta'nın HâfızAli'si
Mehmed Zühtü ile (Hizb-ül Â'zam-ı Kur'ânî)'nin ihtiyarsız istikbalinegelmeleri,
o hizbin Risale-i Nur'a çok menfaattar olacağını gösteriyor. Cenâb-ıHakka
hadsiz şükrediyoruz ki; gittikçe Isparta, havalisiyle Risale-i Nur'a tam
sahiboluyor; yerleştiriyor. Bir Said, bir Hüsrev'e bedel; pek çok Saidleri,
Hüsrevleriyetiştiriyor, ikimizin çekilmesi ile daha ziyade gayretle faaliyete
geçen nâşirleriyetiştiriyorlar.
Bu anda, bu gelen kelimeler hatırıma
geldi. (Üç keramet-i Aleviyye) Risale-iNur'a verdikleri kuvvet, üç Ali maddeten
kalemleriyle o üç kerâmeti imza ediyorlar.Mübarek ve kıymetdar Hacı Hâfız'ın
çok kıymetdar çok faal ve sebatkârköyünde, kahraman ahmedlerin ve Mehmedlerin
gayretleri o havâlide o hâli, onlarınvaziyetlerini işitenleri, lâkaydları ve
tenbelleri gayrete, şevke getiriyor.
Hâfız Ali'nin bazı noktalarını tâbir
ve cevab olarak Mehmed Feyzi'nin veEmin'in yazdıkları fıkrayı leffen
gönderiyoruz. Bu defa bana gelen risaleler içindebazı mühimleri var. Kimin
yazısı olduklarını bilemedim, tahminenSavlılarındır, diyorum. Hakikaten en
lâzım risaleleri göndermişler. Eğer benistese idim, bunları isteyecektim. Başta
Tâhiri olarak onları yazan zat
sh: »
(K: 105)
ların defter-i âmâline Cenâb-ı Hak
herbir harfine mukâbil on hasene ihsaneylesin (Âmin)...
(69)
Bugünlerde iki ince mes'ele kalbe
geldi. Vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli
hakikatlara birer işaret ederiz:
Birincisi: Kardeşlerimizden
birisinin namaz tesbihatında tekâsül göstermesine binaen dedim:
Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye'dir (A.S.M.) ve
velayet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) evradıdır. O noktadan ehemmiyeti
büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti:
Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün
velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan
namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların
fevkindedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti
ki:
Nasıl zikir dairesinde bir
mecliste veyahut hatme-i Nakşide bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i
mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor. Kalbi hüşyar bir zât, namazdan
sonra سُبْحَانَ
اللَّهِ سُبْحَانَ
اللَّهِdeyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin
reisi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın müvacehesinde, yüz milyon
tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder; o azamet ve
ulviyetle سُبْحَانَ
اللَّهِ سُبْحَانَ
اللَّهِ der.
Sonra o serzâkirin emr-i mânevîsiyle ona ittibaen اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ dediği vakit, o halka-i zikrin ve
o çok geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
dairesinde yüz milyon اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ larından tezahür eden azametli
bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ
sh: »
(K: 106)
ile iştirâk eder
ve hâkezâ... اَللَّهُ
اَكْبَرْ
اَللَّهُ
اَكْبَرْ ve duadan sonra لآَاِلَهَ
اِلاَّ
اللَّهُ لآَاِلَهَ
اِلاَّ
اللَّهُ otuzüç defa o târikat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın halka-i
zikrinde ve hatme-i kübrâsında o sâbık mâna ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın
serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a müteveccih olup اَلْفُ
اَلْفِ
صَلاَةٍ وَ
اَلْفُ
اَلْفِ سَلاَمٍ
عَلَيْكَ يَا
رَسُولَ
اللَّهِ der,
diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti
var.
İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işâretinin
beyanında, يَسْتَحِبُّونَ
الْحَيَوةَ
الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki;
hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yâni kırılacak bir
cam parçasını, bâkî elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.
Ben bundan çok hayret ediyordum.
Bugünlerde ihtar edildi ki: Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair
âza vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı
insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair
letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini
onlara unutturmağa çalışıyor.
Hem nasılki bir cazibedar, sefihâne
ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan
insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirâk
ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı
içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki;
insanın ulvî lâtifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp
pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için
zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u
uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye
var. Fakat yalnız bir ihtiyaca bi-
sh: »
(K: 107)
naen,
helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur.
Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük
bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi
terkeder.
Evet insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat
cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsızlık ve hırs yüzünden bereketin
kalkmasıyle ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar
yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyle o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata
celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna
bir hâcât-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor. Bu acib asrın bu acib
hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'ın tiryak-misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur
dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedâkâr
şakirdleri mukavemet ederler. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine
girmeli. Sadâkatla, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam îtimad ile ona yapışmak lâzım ki; o
acib hastalığın
tesirinden kurtulsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ve duâ ediyoruz.
* * *
(70)
Azîz, Sıddık, Sebatkâr, Metîn Kardeşlerim!
Sizin faaliyetiniz ve sebatkârane
çalışmanız, Risale-i Nur dairesinin zenbereği hükmünde bizleri ve çok
yerleri harekete getiriyorsunuz. Allah sizden ebeden razı olsun. Bin âmin âmin.
Size, Hizb-ül Kur'anî'den evvel
gönderilen Risale-i Nur'un Vird-ül-Âzamına ilhak etmek için bir
parçayı yazdık, bir parçayı da Yirmidokuzuncu Lem'ada yerini gösterdik. Benim hususî tefekküratım o
neviden olduğu cihetle bana ihtar edildi, ben de yazdım.
Sâniyen: Birkaç gün evvel size
gönderdiğim son mektubdaki, hayat-ı dünyeviyenin hayat-ı diniyeye galebe etmesine
dair ikinci mes'elesi münâsebetiyle gâyet ince ve kaleme alınmaz bir
mâna kalbe zâhir oldu. Yalnız gâyet kısa o mânaya bir işâret
sh: »
(K: 108)
edeceğim. Şöyle ki:
Bu acib asrın hayatperest ehl-i dalâleti
aldatan, sarhoş eden; fânilerden sûrî aldıkları zevki gayet acı ve elîm
olduğunu ve ehl-i îmanın ve hidayetin aynı yerde ve o fânide bâkiyâne
ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim, fakat ifade
edemiyorum.
Risale-i Nur'un müteaddid yerinde
nasıl isbat etmiş ki, ehl-i dalâlet için, zaman-ı hazırdan mâadâ herşey madum
ve firakların elemleriyle doludur. Ehl-i hidayet için mazi, müstakbel müştemilâtıyla mevcuddur,
nurludur.
Aynen öyle de, fâniyatta, yani geçmiş muvakkat
vaziyetler, ehl-i dünya için fena-yı mutlak karanlıklarında madumdur, ehl-i hidâyet
için mevcuddur, diye gördüm. Çünki eski zamanda çok alâkadar olduğum zevkli
veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaziyetleri mütehassirane hatırladım, müştakane arzu ettim.
Neden bu mübarek vaziyetler mâzide
kalıp fâni olsun, düşünürken, İman-ı Billâh nuru ihtar etti ki;
o vaziyetler gerçi sureten fânidirler, birkaç cihette mevcuddurlar. Çünki
Cenab-ı Hakk'ın bâki isimlerinin cilveleri olan o vaziyetler, dâire-i ilimde ve
elvah-ı mahfuzada ve elvah-ı misaliyede bâki oldukları gibi;
nûr-u îmanın verdiği bâkiyane münasebet noktasında fevkazzaman bir vaziyette mevcuddurlar.
Sen, o vaziyetleri çok cihetle ve çok manevî sinemalarla görebilir ve
girebilirsin diye anladım. Ve dedim: "Madem Allah var, her şey var" darb-ı mesel
cümlesi, bu büyük hakikatı da ifade eder. Kimin için Allah varsa, yani
Allah'ını bilse, herşey mevcuddur; kim Allah'ı bilmezse, ona herşey mâdumdur, diye delâlet
eder. Demek «Elemli, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz
derece ziyade dâimî, elemsiz bir zevke, sefahetle tercih edenler, aksi
maksudlarıyla aynı zevkte elîm elemleri alır.»
Sâlisen: Şahsen görmediğim ve
yazıları ile çok defa görüştüğümyeni meydana çıkan Risale-i Nur'un
şakirdlerinden medrese-i Nuriye olan Sava'nın veHacılarkebir gibi köylerinin
hâlis şakirdleriyle hayalen çok meşgul oluyoruz.
Aydın şehri eskide Risale-i Nur'un mühim bir merkezi
* * *
sh: »
(K: 109)
olmak ümidimiz vardı. O ümidim
kırılmıştı. Şimdilik Aydınla Hasan(Âtıf) nâmında mümtaz kalemiyle ve isabetli
dirayetiyle ve hâlis sadakatiyle,Risale-i Nur dairesinde hususan Mehmed Zühdü
gibi ehemmiyetli bir rükünle el eleverip çalışmakla o kırılmış ümidimi
canlandırdı.
Burada bulunan kardeşlerimizle
beraber oradaki bütün Risale-i Nur talebelerineselam ve dua ve istid'a ederiz.
***
(71)
Yirmi Dokuzuncu Lem'ada ( اَللَّهُ
اَكْبَرْ ) bahsinde
metni bulunan ve Yirminci Mektubda kuvvetliîzah edilen ve ilim ve irade ve
kudret-i İlâhîyi pek çok kuvvetli isbat eden buyazılan arabî fıkra ile beraber
yine Yirmi Dokuzuncu Lem'anın İkinci Bâbının ( اَللَّهُ
اَكْبَرْ ) meratibinden
birinci mertebesinin yarım sahifeden sonra ( اِنْ
اُسْنِدَ كُلَّ
اْلاَشْيَاءِلِلْوَاحِدِ
) kelamından başlayıp, tâ ( اَلْمَرْتَبَةُالثَّانِيَة
) kadar yazıp ( اَْلاَيَتُ
اْلكُبْرَى
) dan çıkan ( اَلْوِرْدُاْلاَعْظَمُ
) da ( وَحْدَه
)bâbında yedinci ( لاَاِلَهَ
اِلاَّ
اللَّهُ ) bahsinin
âhirinde ( وَفِىاْلكَثْرَةِ
صُعُوبَةٌ
مُنْغَلِقَةٌ
) cümlesinden sonra bir hâşiye veya metinolarak arzunuz varsa, muvafık
görürseniz yazarsınız. Çünki benim hususîtefekküratımda dahildir.
sh: » (K: 110)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
ثَوَابَاتِ
قِرَائَةِ
حُرُوفَاتِ
الْقُرْاَنِ
الَّتِى
قَرَاْتُمُوهَا
بِنِيَّتِنَا
فِى
رَمَضَانَ
(72)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim!
Hâfız Ali'nin bu def'aki
mektubunda çok mübarek duaları beni ve bizi en derin ruhumuzdan mesrur edip
şükre sevketti. Ve her musibetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere
mâna-yı işarîsiyle mededres ve halâskâr ve şifa ve medar-ı sürur
olan اَلَمْ
نَشْرَحْ
لَكَ
صَدْرَكَ ve اِنَّ
مَعَ
الْعُسْرِ
يُسْرًا her
musibetzedeye baktığı gibi, bu
geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor. Evet Hâfız Ali o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi
derece tezâuf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve
rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali'nin kendi üstadı hakkında, benim haddimden pek çok
ziyade isnad ettiği meziyet ve mâsumiyeti; onun mâsum lisanıyla hakkımda medih
olarak değil, belki bir nev'i dua olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali'nin, Sav gibi yerler,
karyeler ve Isparta, birer Medrese-i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nur'un
sâdık şakirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür
etmeleri, bizleri belki Anadolu'yu belki Âlem-i İslâm'ı mesrur ve müferrah eden bir
hakikatlı haber telâkki ediyoruz.
Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdık'ın haber
verdiği "Mânevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak, zaman ve zemin hemen
hemen gelmesi" diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla
rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz, temenni ediyoruz. Fakat biz Risale-i Nur şakirdleri
ise: Vazifemiz hizmettir, vazife-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun
vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemmiyete değil,
keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle
hayat-ı uhreviyeye tercih ettir-
sh: »
(K: 111)
meğe sevkeden
dehşetli esbab altında Risale-i Nur'un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkların ve dalâletlerin
savletlerini kırması ve yüzbinler biçârelerin îmanlarını kurtarması ve
herbiri yüze ve bine mukabil yüzer ve binler hakikî mü'min talebeleri yetiştirmesi,
Muhbir-i Sâdık'ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuat ile isbat etmiş ve inşâallah
daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki; inşâallah hiçbir kuvvet
Anadolu'nun sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dairesinde asıl
sahibleri, yani Mehdi ve şakirdleri (Hâşiye) Cenâb-ı Hakk'ın izniyle
gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip,
Allah'a şükrederiz.
Hâfız Ali'nin kıymetdar
bir kardeşimiz olan Aydın'lı Hasan Âtıf hakkında medhi ve tafsili bizi minnetdar etti. O kardeşimiz de haslar içinde her
sabah yanımızdadır.
* * *
(73)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizi tebrik ediyoruz, hakikaten
müdakkik hâfızlarsınız. Hüsrev'in yazdığı Kur'an'da incecik sehivlerini bulmanız, hıfzınızın kuvvetine tam delalet
ediyor. Bizler size minnetdar olduk ve teşekkür ediyoruz. Cenab-ı Hak
sizlerden ebeden razı olsun. Bu münasebetle Risale-i Nur'un kahramanı olan Hüsrev, Risale-i
Nur'un hizmetinde gösterdiği hârikaları, nümune olmak için bir kısmını beyan
edeceğiz. Şöyle ki:
Bu zât, dokuz-on sene zarfında
dörtyüz risale kadar dikkatli ve tevafuklu olarak Risale-i Nur'dan yazdığı gibi; hâfız olmadığı halde yazdığı iki mükemmel Kur'an ile ve
üçüncüsü -müteferrik surette- gözle görünür bir nevi i'caz-ı Kur'anı gösterir
bir tarzda üç Kur'anı yazmış; tam mukabele edilmeden bize gelmiş; biz de mukabele etmeden
size göndermiştik. Sizler de kemal-i dikkatle hareke ve harflerde gördüğünüz kırk-elli
sehiv, Hüsrev'in kaleminin ne derece hârika olduğunu gösterir. Çünki her
Kur'an'ın üçyüzbin altıyüz yirmi harfinde, o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk-elli
sehiv bulunması, o kalemin isabette hârika olduğunu göste-
__________________
(Hâşiye): Bu cümle Bediüzzaman
Hazretleri hayatta iken bizzat kendileri kontrol ve tashihden geçirdikleri 1958
de Ankara'da basılan (Tarihçe-i Hayatı Meslek ve Meşrebi) adlı kitabının 219.
sahifesinde mevcuddur. (Nâşir)
sh: »
(K: 112)
rir.
Çünkü her Kur'an'ın üçyüz bin altıyüz yirmi harfinde o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk-elli
sehiv bulunması, o kalemin isabette hârika olduğunu gösterir.
Lâtiftir ki; Hüsrev'in sehvini bulan
bir zat, iki harfte bir sehiv etmiş. Hüsrev yüzbin harfte bir sehiv etmiş. Tashih
eden, iki harfte noktayı bırakıp sehiv etmiş. Demek o dikkatli hâfızın o sehvi, Hüsrev'in o sehvini afvettiriyor.
Hem bu Hüsrev'in kalemi gibi; fikri,
kalbi de o nisbette hârika diyebiliriz. Risale-i Nur'a karşı irtibatı ve iştiyakı ve kanaatı gittikçe
terakki ve inkişaf ediyor. Hiçbir hâdise onu sarsmıyor, fütur vermiyor.
Hem onun bir hârikası odur ki:
Risale-i Nur'a beş sene yabanî kaldığı halde birden intisab edip, bir ay zarfında on dört risaleyi
Risale-i Nur'dan yazmış.
Hem Kur'anın gözle görülen bir nevi
lem'a-i i'câziyeyi, beş-altı mushafta işaretler yaptım, hatt-ı arabî-i Kur'anîleri mükemmel olan kardeşlerime taksim ettim. Bunların içinde
hatt-ı arabî-i Kur'an'da Hüsrev onlara yetişemediği halde, birden umum o
kâtiblere ve hatt-ı arabî muallime tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı arabîde, en mümtaz kardeşlerimizden
on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip: "Evet bizden geçti, biz ona
yetişemiyoruz" dediler. Demek Hüsrev'in kalemi, Kur'an-ı
Mu'ciz-ül-Beyan'ın ve Risale-i Nur'un mu'cizevari kerametleri ve hârikalarıdır.
Kardeşiniz
Said Nursî
(74)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu def'a gelen Halil İbrahim'in
Risale-i Nur'a gayet kuvvetli irtibatını ve gayetyüksek derece-i takdirini ve
fevkalâde sadakat ve ihlâsını gösteren mektubulâhikaya girdi. Benim bedelime
ona yazınız ki, daima onu Risale-i
Nur'un ehemmiyetlibir rüknü ve gayet kuvvetli ve emniyetli bir sahibi olarak,
dâima nazarımızdakıymetini muhafaza ediyor, belki terakki ediyor.
Sh:»(K:113)
İnce Mehmed ve Hâfız Mehmed, emin
gibi Risale-i Nur'a alâkadar olanlarıda, Risale-i Nur'un has talebeleri içinde
hergün pek çok def'alar dua ve mânevîkazançlarda hissedardırlar. Hem size hitab
ettiğimiz zaman daima Halil İbrahim veHulûsi içiniz-de düşünüp öyle
konuşuyorum.
* * *
(75)
EVVELCE, HAYAT-I DÜNYEVİYEYİ HAYAT-I
UHREVİYE-
YE TERCİH ETMEYE DAİR YAZILAN İKİ PARÇAYA
TETİMMEDİR
Bu acib asrın hayat-ı
dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşamak şeraitini ağırlatması ve çok etmesi ve hâcât-ı gayr-ı zaruriyeyi, görenekle
tiryaki ve mübtelâ etmekle hâcât-ı zaruriye derecesine getirmesiyle, hayatı ve yaşamayı, herkesin
her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat-ı dîniye ve
ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci,
üçüncü derecede bırakır. Bu hatâsının cezası olarak öyle dehşetli bir tokat yedi ki, dünyayı başına
Cehennem eyledi.
İşte bu dehşetli
musibette, ehl-i diyanet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Ben gördüm ki; ehl-i
diyanet belki de ehl-i takva bir kısım zâtlar, bizimle gayet ciddî alâkadarlık peyda
ettiler. O bir-iki zâtta gördüm ki; diyaneti ister ve yapmasını sever, tâ
ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarikatı keşf ü
keramet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini,
dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki, saadet-i uhreviye
gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-i dîniyenin fevâid-i
dünyeviyesi, yalnız müreccih (tercih edici) ve teşvik edici derecesinde
olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebeb o
faide olsa, o ameli ibtal eder; lâakall ihlâsı kırılır, sevabı kaçar.
Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve
vebâsından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risale-i
Nur'un mizanları ve muvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğu-
sh: »
(K: 114)
nu kırkbin şâhid vardır. Demek
Risale-i Nur'un dairesine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike
ihtimali kavîdir.
Evet يَسْتَحِبّوُنَ
اْلحَيَاةَ
الدُّنْيَا
عَلَى
اْلاَخِرَةِ işaretiyle bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâm'a da bilerek severek
tercih ettirdi.
Hem bin üç yüz otuz dört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl-i
İslâm içine de sokuldu. Evet عَلَى
اْلاَخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla 1333 veya dört ederek, aynı vakitte
eski harb-i umumî'de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muahede şartlarını, dünyayı dine
tercih rejimi mebdeine tevafuk ediyor. İki-üç sene sonra bilfiil neticeleri
görüldü.
* * *
(76)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu şiddet-i soğukta
sizden haber almadığım için
merak eyliyorum. Size, bu soğuğun bana verdiği şefkatli bir endişeden çıkan
arkadaki mes'eleyi gönderiyorum. Belki size de faidesi olur.
Hem buraca faidesi görülen haşre dair
parçaları Onuncu Söz'ün âhirinde toplayıp, bir lâhikası hükmüne
gelmiştir. Birinci parça, Dokuzuncu Şua olan mukaddeme-i haşriye,
Onuncu Söz'ün arkasında yazılacak; ve bunun arkasında, o mukaddeme-i haşriyenin birinci makamının yerinde
ve bedeline Otuzuncu Lem'anın İsm-i Hayy'a dair Dördüncü Remiz yazılacak.
Bunun arkasında, İkinci Şuâ olan Tevhid Risalesinin haşri isbatına dair
hâtimesinin başından, tâ "Bu haşrin dört mes'elesi şimdilik yeter. Yine
sadedimize dönüyoruz." cümlesine kadar yazılacak. Sonra bunun arkasında
İhtiyarlar Lem'asının Beşinci Ricasının ortasından başlayan, "Evet, nass-ı hadîs ile nev'-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri
olan yüz yirmi dört bin Enbiyanın ilâ âhir.." tâ Altıncı Rica'ya
kadar yazılacak. Eğer haşre îit, sair risalelerde bunlar gibi parçalar varsa, münasib görseniz
ilâve
sh: »
(K: 115)
edersiniz.
Bunların heyet-i mecmuasının te'siri büyüktür.
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
(77)
(Gayet ehemmiyetlidir)
Şiddet-i şefkat ve
rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli
bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler,
helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.
Birden ihtar edildi ki: Böyle
musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o
musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semâviye, mâsumlar hakkında bir
nevi şehadet hükmüne geçiyor.
Üç-dört aydır ki, dünyanın
vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa'da Rusya'daki
çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği
taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semâviyeden ve beşerin zâlim
kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar
eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir.
Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
Onbeşinden yukarı olanlar,
eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu
Cehennem'den kurtarır. Çünki âhir zamanda mâdem fetret derecesinde din ve dîn-i
Muhammedi'ye Aleyhissalâtü Vesselama bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem
âhir zamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek,
İslâmiyetle omuz omuza gelecek.
Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan
ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları
çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan
ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zalimlerin cebr
ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar.
sh: »
(K: 116)
Elbette o musibet, onlar hakkında
medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen
gelen günahlara keffaret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır diye
hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrahimîn'e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten
teselli buldum.
Eğer o felâketi gören zâlimler
ise ve beşerin perişaniyetini ihzâr eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren
hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.
Eğer o felâketi çekenler,
mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-ı beşeriye için ve esasat-ı dîniyeyi
ve mukaddesat-ı semâviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise,
elbette o fedakârlığın mânevî
ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki; o musibeti onlar hakkında medar-ı şeref
yapar, sevdirir.
(78)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sav medrese-i Nuriyesi'nin kahraman
bir talebesi olan Marangoz Ahmed'in onun ve Savamedresesinin safvet ve ihlâsını
ve kuvvet ve irtibatlarını gösteren mektubundabir-iki noktayı merak ediyorum.
Bir-iki cihetle çok mesrur oldum. Mûcib-i merak birisi;Sav'da Risale-i Nur'u
yerleştiren mübarek Hacı Hâfızlar beraber çalışan veondan ders alan Hâfız
Mehmed kimdir. O zat bence hizmet cihetinde pek ehemmiyetligöründü.
İkincisi; o mektubda küçük
talebelerden Hüseyin namındaki zât HâfızAli'nin bir-iki def'a ondan bahsettiği
ondört yaşında iken ve hastalıkla beraberfevkalâde Risale-i Nur'la meşgul olan
kıymetdar çocuk mudur?
Eski Said'in ondört yaşındaki garip
vaziyetini bana ihtar ettiği için merak ettim.Bizi mesrur eden bir cihet ise,
Risale-i Nur'un dairesine masum çocukların çokluklagirmesiyle sahife-i amâlimize
onların reddedilmez duaları ve âmâl-i sâlihaları girmesidir.
Sh:»(K:117)
Üçüncüsü; Sav medresesi etraf
köylerine nurları neşretmesi ve onlarınmasum çocuklarını da Hâfız Mehmed'in
daire-i dersine celb etmesidir, diyemektubunda Ahmed yazıyor. Hem onun mektubunda
Risale-i Nur'un okunmasınıHüsrev'in hastalığına ilaç olduğu gibi pek çok
def'alar da hattâ geçenmüthiş hastalığımda gelen doktora okudum, hem ona hem
bana ilaç olduğunugördük. Evet mânevî devâ olduğu gibi bazan maddî ilaç da
oluyor.
***
(79)
Risale-i Nur'un santralı olan
Sabri'nin mektubunda iki nokta nazar-ı dikkati celbetti.
Birincisi: Risale-i Nur'un yüksek
talebelerine ve erkânlarına izin ve icazetnoktasıdır. Madem Risale-i Nur'un
şahs-ı manevîsi onları çok zamandairesinde muhafaza edip çalıştırmıştır.
Elbette o sebatkâr hâlislere icazetvermiş, izin onlarla beraberdir. Ben de
ondan icazet alıyorum. Bu nokta şimdilik yeter.
İkinci Nokta: Hüsrev ve Süleyman
Rüştü her vakit berâberdüşündüğüm gibi Sabriyle, Sıddık Süleyman da aynen
öyledir. Mektublaveya hayâlen Sabriyle konuşsam dâima Süleyman da beraberdir.
Bu def'amektubunda Süleyman'dan ve Risale-i Nur mescidinin müezzini
Şem'in'inselâmını yazması münasebetiyle benim için çok ehemmiyetli
bulunanBarla'daki dostlarımı, hususan Risale-i Nur'un başkâtibi Şamlı Hâfız
veTevfik'i tahassürle tahattur ettirdi. Acâba o dostlarımdan vefat edenler
kimlerdir,onlardan sağ olanlara selâm ve vefat edenlere dua..
(80)
Kardeşlerim!
Bugünlerde Rumuzat-ı
Semaniye'ye ait iki risaleyi ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim. Yol
kapandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütalâa ettim. Fikren dedim
ki: "Bu zevkli, güzel, meraklı, şirin bir maksada giden bu tevafuklu yolda ne
için sevkedilmeden perde indi, başka yolda sevkedil-
sh: »
(K: 118)
dik, çalıştırıldık."
Birden ihtar edildi ki: "O
gaybî esrarı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve
umumî ihtiyaca medar ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve
İslâmiyetin temel taşları olan hakaik-i îmaniye hazinesine hizmet etmeye ve istifadeye zarar
gelecekti. En büyük ve en yüksek maksad olan hakaik-i îmaniyeyi, ikinci
derecede bırakacaktı. Onun için idi."
Sure-i اِذَا
جَآءَ نَصْرُ
اللَّهِ
remzinde, esrar-ı gaybiye gösterildi; birden kapandı, perde indi.
Hem bu sır içindir ki, o yolda fazla
istihdam edilmedik, yalnız o meslek-i tevafukiyenin tereşşuhatından
Risale-i Nur'un hakkaniyetine bir imza ve cezaletine bir zînet ve huruf-u
Kur'âniyenin intizamından ve vaziyetlerinden tezahür eden bir nevi i'caz çıktı. Daha o
yolda çalıştırılmadık.
Umum kardeşlerimize ve Risale-i Nur'da
ders arkadaşlarıma birer birer selâm ve dua ederiz ve dualarını rica ederiz.
* * *
(81)
Aziz, Sıddık, Mübarek, Mâsum
Kardeşlerim!
Sizin çok mübarek ve nazarımızda çok
kıymetdar ve benim nazarımdaCennetin وِلْدَانٌ
مُخَلَّدُونَ
tarafından ebedî ve Firdevsî bir hediye-i kudsiye gibi geçen ve gelen iki
bayramı, Cennetin şekerlemeleri ve tatlıları gibi tatlılaştıran ve zînetlerin
venakışların yetmiş tarzlarını giyen hurilerin hulleleri ve libasları gibi,
mânevîmeclisimizin zinetlendiren kalem hediyenizi aldık. Bu hediye, Risale-i
Nur hizmetinoktasından ne derece ehemmiyetli olduğunu bu günlerde başıma gelen
verü'yama giren bir hâdise ile anlayınız Şöyle ki:
Bu çok kıymetdar mânevî hediyeyi
almazdan üç gün evvel, aynenhediyeniz Kastamonu'ya geleceği anında rü'yada
görüyorum ki; terfi- makam verütbe içinde bizlere bir ferman-ı
Sh:»(K:119)
şâhâne mânevî bir canibden geliyor
kemal-i hürmetle ellerinde tutup bizegetiriyordular. Biz baktık ki; o ferman-ı
âlî, Kur'an-ı Azîmüşşân olarakçıktı. O halde bu mâna kalbe geldi:
«Demek Kur'an yüzünden Risale-i
Nur'un şahs-ı mânevîsi ve bizşakirdleri, bir terfi ve terakki fermanını âlem-i
gaybdan alacağız.»
Şimdi tâbiri ise, o fermanı temsil
eden mâsumların kalemiyle manevî tefsir-iKur'ân'ı aldığımızdır. Bu rü'yanın
şimdiki tâbiri çıkmadan bir-ikisaat evvel Feyzi ile Emin'i gösterdikleri tâbir
dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medar-ı sürur ve ferah olan
hediye-i nûraniyeyi bir hiss-i kablelvuku' ilebenim ruhum tam hissetmiş, akla
haber vermemiş idi ki; o gelmeden iki gün evvel, Feyzive Emin'in fıkrasında
beyan edilen, rü'yayı gördüğüm gecenin gününde,sabahtan akşama kadar; ve ikinci
günü de, kısmen hiç görmediğim bir tarzda birsevinç, bir sürur hissedip
mütemadiyen bir bahane ile ferahımı izhar edip, otuz-kırk def'a tebessüm ile
güldüm.
Hem ben ve hem Feyzi, taaccüb ve
hayret ettik. Otuz günde (Hâşiye) bir def'agülmeyen, bir günde otuz def'a
gülmek bizleri hayrette bıraktı. Şimdianlaşıldı ki; o sürur, o sevinç mezkûr
mânevî fermanı temsil edenmâsumların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları nesl-i
âtînin sahaif-ihayatlarına, Âlem-i İslâmın sahife-i mukadderatına ve ehl-i îman
istikbalinindefterlerine neşr-i envar edeceklerinin ve o mâsumların hâlis ve
sâfi amelleri vehizmetleriyle sahife-i âmâlimizde hasenatlarını yazıp
kaydetmesinin, Risale-i Nurşakirdlerinin mukadderatını mes'ûdâne idamesinin
haberini veren, o daha gelmiyenhediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekûnden
hisseme düşen binden bir cüz'üruhan hissedilmiş, beni mesrurane heyecana
getirmiş idi.
Evet, böyle yüzer mâsumların makbul
amelleri ve reddedilmez duâları sairkardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû,
-----------------
(Hâşiye): Evet, hiç bir vakit
Üstadımızı bu kadar neş'eli görmemiştik.Sebebini bilmediğimizden hayret
ediyorduk.
Emin,Feyzi
Sh:»(K:120)
benim gibi bir günahkârın sahife-i
âmâline dahi girmesi, binler sürur vesevinç verebilir. Böyle karanlık bir
zamanda, bu ağır şerait altında böylemâsumane ve kahramanâne çalışmak için
biz,hem o mâsumları veümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve
validelerini tebrik, hem köylerini, hemmemleketlerini, hem milletlerini, hem
Anadolu'yu tebrik ederiz.
Mübarek mâsumların ve ümmîlerin
herbirisine birer hususîteşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi
yazacaktım; öyle isearzumu bilfiil yazılmış gibi kabul etsinler. Ben onların
isimlerini bir daire suretindeyazacağım, dua vaktinde bakacağım. Hem onları
Risale-i Nur'un has şâkirdleridairesine dâhil edip, bütün mânevî kazançlarıma
hissedar edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve
validelerine veya akrabalarına veüstadlarına selâmlarımızı tebliğ ediniz.
Cenâb-ı Hak onları veevlâdlarını dünyada ve âhirette mes'ud eylesin, âmin.
Umum kardeşlerimize birer birer
selâm ve dua ederiz ve dualarını Kur'an'ınmedh ü senasına mazhar olan bu
leyâli-i aşr olan on gecelerde rica ediyoruz. Emin'inve Feyzi'nin rü'yaya dair
fıkralarını da leffen gönderiyoruz.
(82)
Isparta'daki Kardeşlerimize;
Latif bir rü'yanın, kadere
ait bir mes'eleyi şuhud derecesinde bize kanaat verdiği gibi, o latif rü'yanın ciddî
ikinci parçası, bizlere manevî bir müjde ve beşaret verdiği cihetle,
siz kardeşlerimize beyan ediyoruz. Şöyle ki:
İki gün evvel Üstadımız rü'yada
görüyor ki; ben yani Feyzi ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden ben
Üstadıma söylüyorum ki: (Buradan ben ayının tesbihini toplayacağız.) Üstadım da bakıyor ki,
beyaz ipler gibi dolaşmış birşey görüyor. Bu acib güldürecek sözümden ve ayıya tesbih isnad etmek
vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar
hiç görülmemiş bir tarzda, yirmi-otuz
sh: »
(K: 121)
def'a o
hâdise-i nevmiyeyi gülerek benimle mülatafe etti. Münasebet olmayan bazı şeyler ile
tâbire çalıştıksa da, tâbire münasebet tutmadı.
Sonra ikinci gün, âdet-i müstemirrede,
kendi tecrübesiyle, rü'ya-yı sâdıkanın kısmen aynı günde, kısmen
ikinci günün aynı saatinde bana benzeyen bir dost -ki, rü'yada Üstadıma benim
suretimde görünmüş- Üstadımızın yanına geldi dedi ki: "Ayının yağını toplayanlardan alıp ve
müezzin ve tesbih yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah
hastalık için yutmasını nasıl görüyorsun?" Üstadımız da, rü'yada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden
rü'ya hatırına gelip bu acib ve aynı aynına tâbiri kemâl-i taaccüb ve
hayretle karşılayıp, ona demiş: "Sakın istimal etmesin."
Yirmisekizinci Mektub'un rü'yaya ait
Birinci Risalesi'nin Altıncı Nüktesi'nde; rü'ya-yı sâdıka, kader-i İlâhinin herşeyi ihâta
ettiğine bir hüccet-i katıa hükmünde. Üstadımız binler tecrübe ile gördüğü gibi,
aynen bu vâkıa dahi bizlere şuhud derecesinde kat'î isbat etti ki; hâdisat, vücuda gelmeden evvel
mukadderdir, mâlumdur, muayyendir. Kader-i İlâhînin mizanıyla geliyor diye, bu rükn-ü
îmaniye bize gayet lâtif ve kat'i bir nümune oldu.
Hem aynı rü'yanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor
ki; Risale-i Nur'un heyetine bir ferman geliyor. Birden geldi, o kudsî ferman
Kur'an çıktı. Bunun tâbiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur'an'ın
Hizb-ül-Ekber'i -ümid edilmediği bir vakitte, malûm Âsiye Hanım'ın
hanesinde etrafı tezyin edilen Hizb-ül-Ekber'i- yüz senelik bir güzel kab içinde, o kabın üstünde
sırma ile padişahların mühim fermanlarında turra-i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük. Üstadımız dedi ki:
Ferman geldi diye Kur'an çıktı. Şimdi de, Kur'an'ın Hizb-ül-Ekber'i geldi.
Üstünde ferman turrası bulunduğundan, Risale-i Nur'un heyetine beşaretli ve medar-ı feyz ü
terakki bir Ferman-ı Rabbanî hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden isteriz. Bu tâbirden
sonra ikinci günü, sizin çok kıymetdar hediyeniz, hakikî tâbirini güneş gibi
meydana çıkardı.
Risale-i Nur talebelerinden ve daimî hizmetçilerinden
Emin ve Küçük Hüsrev olan Feyzi
* * *
sh: »
(K: 122)
(83)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bütün ruh-u canımla bayramınızı tebrik
ederim. Ve bu bayramımı çok mübarekleştiren mübarek mâsumların ve muhterem ümmî ihtiyarların ve
üstadlarının bu def'a gönderdikleri kıymetdar risaleleri beş cild olarak güzelce
cildlettirdik, tanzim ettik.
İnşâallah onlardan çok istifade
edilecek. O mübarek mâsumların ve muhterem ümmîlerin mâsumane ve hâlisane
yazdıkları risaleler, Risale-i Nur'un kerametine yazıları da bir keramet ilâve ettiğini ve en
güzel yazılardan ziyade te'sirli olduğunu hissediyoruz.
Hattâ Feyzi'nin güzelce cildlettiği çocukların
tevafuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyade ağrıyordu. Dedim: "Aman kardeşim! Benim
kuluncumu tut, pek ağrıyor." Birden o mecmuayı açtık, baktım; birden öyle bir şifa oldu
ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik. Hem o risaleleri
yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmuanın başlarında medar-ı ibret ve
onlara dua ettirmek için dercedeceğiz. Onları ve hususan üstadlarını ve peder
ve validelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini hem
bayramlarını tebrik ediniz.
Hem Isparta hakkında benim
büyük ümidimi fiilen isbat ettikleri için, bana büyük bir teselli verdikleri
için, ölünceye kadar minnetdarlığımı onlara ve Mübarekler Hey'etine ve Medrese-i Nuriye ve Nur ve Gül
fabrikası sahiblerine tebliğ ediniz.
Namaz tesbihatının sırrına göre: Nasılki
namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile bir hatme-i muazzama-i Muhammediye
(A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye
(A.S.M.) dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medar-ı füyûzat olduğu gibi;
ben ve biz de, Risale-i Nur'un geniş daire-i dersinde ve halka-i envarında ders
alan ve dua eden ve çalışan binler masum lisanların ve mübarek ihtiyarların duâlarına ve
âmâl-i salihalarına hissedar olmak ve dualarına âmin demek hükmünde olarak, onlarla tayy-ı mekân
ederek, hayalen omuz omuza, diz dize bulunmak
sh: »
(K: 123)
hayaliyle
ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan
âhir ömrümde böyle kıymetdar, mâsum, mânevî evlâdları ve yüzer küçük
Abdurrahman'ları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazan-ı Şerif'te,
hastalığım
münasebetiyle, herbir kardeşim benim hesabımla birer saat çalışmalarının pek
büyük neticelerini aynelyakîn ve hakkalyakîn gördüğümden; böyle duaları
reddedilmez mâsumların ve mübarek ihtiyarların ve bahtiyar üstadlarının, benim hesabıma arasıra lisanen
ve kalben duaları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risale-i Nur'a
hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi. اَلْحَمْدُ
ِللَّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
* * *
(Çok ehemmiyetlidir)
(84)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugünlerde gayet sâdık ve
dikkatli bir kardeşimizin ihtiyatsızlığından küçük
bir tokat yemesi münasebetiyle, hem bu dört ay müddetçe, binler adam kadar
alâkadar olduğum halde; ahval-i âlemden, siyaset ve harbden kat'iyen bir haber almayıp ve
istemeyip ve merak etmez bir tarzda bulunmamdan, Feyzi ve Emin gibi has kardeşlerimin
hayretleri ve istifsarları sebebiyle bir hakikattan, çok def'a beyan
ettiğim gibi yine bir parça ondan bahsetmek lüzum oldu. Şöyle ki:
Hakaik-i îmaniye, herşeyden
evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü,
dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nur'la onlara hizmet etmek en birinci
vazife ve medar-ı merak ve maksud-u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl-i
âlem hayat-ı dünyeviyeyi hususan hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa hayat-ı
siyasiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefahet ve dalâletine ceza olarak gelen
gadab-ı İlahînin bir cilvesi olan harb-i umumînin tarafgirane, damarları ve
âsabları tehyic edip bâtın-ı kalbe kadar, hattâ hakaik-i îmaniyenin
elmasları derecesine o zararlı, fâni arzuları yerleştirecek derece-
sh: »
(K: 124)
sinde bu
meş'um asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale-i Nur dairesi
haricinde bulunan ulemalar, belki de velîler; o siyasî ve içtimaî hayatın râbıtaları
sebebiyle, hakaik-i îmaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o
cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikri olan münafıkları sever, kendine muhalif olan
ehl-i hakikatı belki ehl-i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat-ı dîniyeyi
o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acib
tehlikesine karşı, Risale-i Nur'un hizmet ve meşgalesi, şimdiki
siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskat etmiş ki; bu harb-i umumîyi bu dört ayda merak etmedim, sormadım.
Hem Risale-i Nur'un has talebeleri,
bâki elmaslar hükmünde olan hakaik-i îmaniyenin vazifesi içinde iken,
zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife-i kudsiyelerine fütur
vermemek ve fikirlerini onlar ile bulaştırmamak gerektir.
Cenâb-ı Hak bize nur ve nuranî
vazifeyi vermiş; onlara da, zulümlü zulümatlı oyunları vermiş. Onlar
bizden istiğna edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları halde,
biz onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmağa tenezzül etmek hatâdır. Bize ve
merakımıza, dairemiz içindeki ezvak-ı mâneviye ve envar-ı îmaniye kâfi ve vâfidir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ve bayramlarını tebrik ederiz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
sh: »
(K: 125)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
قَطَرَاتِ
الثَّلْجِ
(85)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Tekrar bayramlarınızı bu
havalideki kardeşlerimiz ile beraber tebrik ediyoruz. Sizin beş-altı mektubunuza mukabil beş-altı mektub
yazmak hakkınızdır; fakat benim ümmîliğim için kusura bakmazsınız. Bir kısa mektub
ile iktifa ediyorum.
Evvelâ: Hüsrev'in mektubu, Risale-i
Nur'a hizmet edemediği için teessüfüne mukabil ona yazınız ki: Hüsrev'in câzibedar
yazıları ve nüshaları onun yerinde pek parlak bir surette hizmet ediyorlar; ve Hulûsi'nin
Yirmiyedinci Mektub'a giren mektubları dahi onun bedeline çalışıyorlar;
vazifesini kısmen görüyorlar. Ve merhume validesine -mahsus- dua edilecek.
Ve Aydınlı Hasan Âtıf'ın, Hâfız Ali'nin
mektubunun Hâşiyesinde yazdığı, misli
görülmemiş şu dua: "Yâ Rab! Güldür Said'i, tâ gülmesinden güller açılsın"
diye pek garib fıkrası, Risale-i Nur'a onun sadâkat ve ihlâsının acib bir kerametidir ki;
otuz günde bir defa gülmeyen o bîçâre Said, bir günde otuz def'a güldüğünün yazılması ve size o
mektubun gönderilmesi zamanına tam tamına tevafuk ediyor.
Marangoz Ahmed'in,
cidden beni sürurla ağlattıran ve çok meraklarımı izale eden Risale-i Nur'un mübarek şakirdlerinin
kerametkârane, bir gecede oraya gelen mektubları lâzım gelen yerlere göndermek
için yazmaları, beni fevkâlâde mesrûr ve müteşekkir eden mektubu, bir
kitab kadar ve on mektub yerinde kabûl ettik.
Merhum ve kıymetdar ve
çok vefakâr ve fedakâr ve sekiz sene bana hizmet eden bir kardeşimiz
Marangoz Mustafa Çavuş yerine, Cenâb-ı Hak rahmetiyle, kahraman Marangoz Ahmed'i verdi.
sh: » (K: 126)
Nur ve Gül fabrikasının sahibi
Hâfız Ali'nin mektubları, çok ince ve çok yüksek hissiyatını ve kerametkârâne
ihlâsının derecelerini gösterdiğinden, pek uzun bir mukabele ister. Fakat şimdilik bu
kadar deriz: O, umumun hesabına
bizlerin bayramını tebrik ettiğine, biz de onu tevkil edip, umumumuz namına herbir kardeşimize
tebriki tekrar ediyoruz.
Mübarekler, Tâhir ile beraber;
Tâhirî'nin bize o kıymetdar kalemiyle Cennet taamları gibi çok tatlı ve hurî
libası gibi çok güzel yazıları, burada herkesi lezzetle
mütalâaya sevkediyor. Ve onun masume iki mübarek kızlarının yazdıkları nüshalar burada kadınlar, kızlar
âleminde geziyor; görenleri Risale-i Nur'a cezbediyor. Çok çalışkan ve
fedakâr Tâhirî'nin kesretli hediyeleri, bizleri çok borç altında bıraktı.
Risale-i Nur'un postacısı mübarek
Abdullah ne halde olduğunu soracaktım. Hâfız Ali'nin mektubunda, sormadan cevabımı aldım. Allah, ikisinden râzı olsun. O
mektubun âhirinde, mâzi ve müstakbel ve semavat ehlini dahi mesrur eden
mâsumların ve mübarek ümmî ihtiyarların hediye-i mâsumaneleri beyanındaki fıkrası gayet
güzel düşmüş.
Hâfız Ali'nin mektubunda, Tâhiri'nin
yazdığı ve göndereceyi sözleri daha alamadık. Nur iskelesinin nâzır-ı bînazîri
Sabri, basiret-i basîrin hususî mektubunda yazdığı mübarek bir hemşiremin Cevşen-ül-Kebîr'i
ezber etmesi; eskiden beri o hemşire, Risale-i Nur talebeleri içinde bulunduğuna
istihkakını gösteriyor. Onun nâmıyla beraber duada namı zikredilen ve Hazret-i
Mevlâna Hâlid'in cübbesini tam muhafaza edip bize yetiştiren Âsiye Hanım'ın birden
lisanına gelen bir fıkra size gönderilecek.
O Kozca Hatîbi, Risale-i Nur'la tam
alâkadarsa, Sabri benim bedelime ona selâm etsin. Bize gelen mâsum ve ümmîlerin
ve üstadlarının risalelerini, yedi cild olarak güzelce tasnif ettik. Mâsumların
tevafuklu güzel parçaları bir cild; ve ihtiyarların güzel parçaları içinde
kahraman Şükrü'nün Mu'cizat-ı Ahmediye güzel nüshası içinde olarak ikinci cild.
Yedi cildin herbirinin başında üçüncü sahifede gelen fıkra,
medar-ı ibret olarak yazılmıştır.
sh: »
(K: 127)
Risale-i Nur'un küçük ve mâsum şakirdlerinin
elli-altmış talebesinin ve kırk-elli ümmi mübarek ihtiyarların ve kıymetdar
üstadlarının yazdıkları tevafuklu ve şirin nüshaları bize göndermişler. O parçaları yedi cild içinde cem'ettik.
Bu mübarek ümmî ihtiyarların kırk sene
sonra Risale-i Nur hatırı için her işe tercihan yazıya başlamaları ve mâsum çocukların, Risale-i Nur'dan ders aldıkları ve yazdıkları
risalelerin bir kısmıdır. Onların bu zamanda, bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki, Risale-i
Nur'da öyle mânevî zevk ve cazibedar bir nur var ki, mekteblerde çocukları okumağa şevkle
sevketmek için ìcad ettikleri her nevi eğlence ve teşviklere
galebe edecek bir lezzet, bir sürur, bir şevk Risale-i Nur veriyor ki;
çocuklar ve ümmî ihtiyarlar böyle hareket ediyorlar.
Hem bu hal gösteriyor ki, Risale-i
Nur kökleşiyor. İnşâallah onu hiçbir şey koparamayacak; ensal-i âtiyede de devam
edip gidecek.
Aynen bu mâsum küçük şakirdler
gibi, Risale-i Nur'un cazibedar dairesine giren bu ümmî ihtiyarların, kısmen
çobanların ve yörük ve efelerin bu zamanda, bu acib şerait içinde herşeye
tercihan Risale-i Nur'a bu surette çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda
Risale-i Nur'a ekmekten ziyade ihtiyaç var ki; çiftçiler, çobanlar, yörük
efeler (Hâşiye) hacat-ı zaruriyeden ziyade bir hacat-ı zaruriyeyi, Risale-i Nur'un
hakaikını görüyorlar."
* * *
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu tarafta yol kapandı, posta
gelmiyordu. Sizlerden gelecek bir mektub veya bir risaleyi bekliyordum. Şimdi
ruhuma bir ihtar ile daha beklemeyerek, burada hüsn-ü tesirini gösteren üç
parçayı gönderiyorum. Masumların ve ümmi mübarek ihtiyarların ve kahraman
Tahirî'nin nüshaları parlak bir tarzda fütuhat yapıyorlar. Yalnız cüz'î
birkaç parçayı tashih ederken
---------------------
(Hâşiye): Bilhassa Risale-i Nur
kahramanlarından Şükrü Efe ve bilhassa dağ kumandanı Çoban Veli'nin ve yörük aşiretlerinden
Bahadır Süleyman'ın ve emsalinin gayretlerine işarettir.
sh: »
(K: 128)
zahmet
çektim. Fakat o zahmet, bana tatlı geliyordu. Hem ayn-ı rahmet oldu. Beni de o
masum ve mübareklerin kafilesine dahil ederek, benim hattıma benzedikleri için, kendim
o parçaları yazmış gibi tam
sahib oldum. Eğer ben yazsaydım, aynen onlar gibi olurdu.
* * *
(87)
KASTAMONU'DAKİ KARDEŞLERİMİZE
HİTABEN YAZILAN BİR HAKİKATTIR. (Belki size de faidesi olur diye gönderdim.)
Risale-i Nur kendi sâdık ve
sebatkâr şakirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdar neticeye mukabil
fiat olarak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sadâkat ve dâimi ve sarsılmaz bir
sebat ister. Evet Risale-i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli îman-ı
tahkikîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi
senede yirmibin zat tecrübeleriyle şehadet ederler.
Hem iştirâk-i a'mâl-i uhreviye
düsturuyle, herbir şâkirdine, her bir günde binler hâlis lisanlar ile edilen makbûl duaları ve binler
ehl-i salâhatın işledikleri a'mâl-i sâlihanın misil sevablarını kazandırıp, herbir hakikî, sâdık ve
sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğine delil; kerametkârâne ve
takdirkârane İmam-ı Ali Radıyallahü Anhın) üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı A'zam'daki (K.S.)
tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın kuvvetli işaretle, o
hâlis şakirdler ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi
pek kat'î isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Madem hakikat budur. Risale-i Nur
dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofî meşreb zatlar, onun cereyanına girmek
ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine
çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak
için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa
Risale-i Nur'a
sh: »
(K: 129)
karşı rakìbane
başka bir çığır açmak
ile hem o zarar eder, hem bu müstakìm ve metin cadde-i Kur'aniye'ye bilmeyerek
zarar verir; zİİİİİİİındıkaya bir nevi yardım olur.
Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan
siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda
ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin! اَلْحُبُّ
فِى اللَّهِ *وَ
الْبُغْضُ
فِى اللَّهِ düstur-u Rahmanî yerine, el'iyâzübillâh اَلْحُبُّ
فِى
السِّيَاسَةِ
وَ الْبُغْضُ
لِلسِّيَاسَةِ düstur-u şeytanî, hükmedip, melek gibi bir hakikat
kardeşine adavet ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile
zulmüne rıza gösterip, cinayetine manen şerik eylemesin.
Evet bu zamanda siyaset, kalbleri
ifsad eder ve asabî ruhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve
istirahat-ı ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.
Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya
kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır, azab
çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i
İlahiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere
rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev-i
beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azab
çekiyor. Çünki lüzumsuz ve mâlâyâni bir surette vazife-i hakikiyelerini ve
elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdisatına merak
ile dinleyerek, karışarak ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler. Ve bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde,
zarara razı olana şefkat edilmez mânasındaki اَلرَّاضِى
بِالضَّرَرِ
لاَ يُنْظَرُ
لَهُ kaide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve
merhamet liyakatını kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat
edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler.
Ben tahmin ediyorum ki: Bütün küre-i
arzın bu yangınında
sh: »
(K: 130)
ve fırtınalarında,
selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran, yalnız hakikî
ehl-i îman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde
de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur'un dairesine sadâkatla
girenlerdir.
Çünki bunlar, Risale-i Nur'dan aldıkları îman-ı tahkikî
derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü
görüp, her şeyde kemal-i hikmetini, cemal-i adâletini müşahede ettiklerinden kemal-i
teslimiyet ve rıza ile, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı
teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza
gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlahiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki,
elem ve azab çeksinler.
İşte buna binaen, değil yalnız hayat-ı
uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler, -hadsiz
tecrübelerle- Risale-i Nur'un îmanî ve Kur'anî derslerinde bulabilirler.
* * *
(88)
Bugünlerde İki Hatıradan İki
İhtar:
Birincisi: Bu şehirde Risale-i Nur'a
intisab eden ihtiyar hanımlar sebat ettiklerini ve başkalar gibi
sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu Hadîs-i şerif ihtar edildi: عَلَيْكُمْ
بِدِينِ
الْعَجَائِزِ yani: «Âhir zamanda, kadınların samimî dinlerine ve
kuvvetli ìtikadlarına tâbi olunuz.»
Evet ihtiyar kadınlar fıraten zaife
ve hassas ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyade dindeki teselli ve nura muhtaç olduğu gibi;
herkesten ziyade fıtratlarında fedakârâne şefkat cihetiyle, dinde bulduğu nihayetsiz şefkatperverâne bir nur-u
teselli ve iltifat-ı merhamet-i Rahman ve nokta-i istinad ve nokta-i istimdada ihtiyacı var. Tam
sebat etmek, fıtratlarının muktezasıdır. Onun için, bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risale-i
Nur, herşeyden ziyade onların ruhlarına hoş geliyor ve kalblerine yapışıyor.
sh: »
(K: 131)
İkincisi: Bugünlerde benim yanıma
müteaddid ayrı ayrı zatlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Halbuki ya ticaret
veya işlerinde bir kesad ve muvaffakıyetsizlik olduğundan,
bize ve Risale-i Nur'a, muvaffakıyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle
müracaat edip, dua ve istişare istediklerini anladım.
Ben bunlara ne edeyim ve ne diyeyim?
diye tahattur ettim. Birden ihtar edildi: "Ne sen divane ol ve ne de onları
divanelikte bırakıp divanece konuşma. Çünki yılanlar zehirine karşı tiryak tedarikiyle ve onları kaçırmasıyla meşgul ve
vazifedar bir tek adam, yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasına mâruz
olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir
adama, yılanların ısırmasını bırakıp ona, sinekler ısırmamasına yardım için koşan divanedir.
Ve onu çağıran dahi divanedir. O sohbet dahi divanece bir konuşmaktır."
Evet, hadsiz hayat-ı
uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fâni kısacık hayat-ı
dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayat-ı ebediyenin zararları, ona nisbeten yılanların ısırmasıdır.
Otuz alİtı yapraktan ibaret ve İmâm-ı Ali Radıyallahü
Anhın fevkalâde takdirine mazhar olan otuzikinci Söz'ün kendi kendine
tekellüfsüz gelen << beşbin yediyüz onbeş>> tevafuku Risale-s
Nur'un bu havâlideki gayet muhim bir
talebesi olan Ahmed Nazif'in nüshasİından çıkmıştır. Demek o risalenin hatt-ı
hakikìsine rast gelmiş ki bu harika kerameti göstermişşler.
Hem aynı zat iki Hüsrev'i Risale-i
Nur dairesine ve Bekir Sıdkı'ya kerametinigösterip imâna getiren ve «Tılsım-ı
kainâtın üçten birisini hal eden »onbeş yapraktan ibâret Otuzuncu Söz yine
kahraman Nazif'in kalemi, hatt-ıhakikîsine rast gelip kendi kendine «bin sekiz
yüz otuz beş» tevafukunu, işte bizgözümüzle bu kerâmet-i tevâfukiye-i Nuriyeyi
görüyoruz. (Hâşiye)
Evet görüyoruz Evet Evet
Evet Evet EvetEvet
Halil
Hilmi Emin Abdurrahman Selahaddin
Said MehmetFeyzi
-----------------
(Hâşiye): Hem elifleri yüzkırk dört çıkmış; tam tamına (Said)
olup, müllifinin imzâsını gösteriyor.
sh: »
(K: 132)
(89)
Çok Muhterem Üstadımız
Efendimiz!
Bin üçyüz yirmibir (1321) tarihinde,
Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı ve Keramet-i Gavsiye
Risalelerini âlem-i menamda görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rü'ya
aynen şöyle idi:
Tarih-i mezkûrda, Ceziret-ül-Arab'ın Necid Kıt'asının Bilâd-ı Kasîm'de,
bir gece rü'yamda; üç güneşin tulû' etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zâta sordum: "Bu
üç güneş nasıl olur?" dedim. Yanımdaki zât: "Bu güneşin birisi Hazret-i Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın güneşi; diğeri Gavs-ı Geylânî'nin; üçüncüsü de, diğer bir güneştir."
Üçüncü güneşin Risale-i Nur olduğunu şimdi bildim.
اَللَّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
مَثَلُ
نُورِهِ
كَمِشْكَاةٍ
فِيهَا
مِصْبَاحٌ َاْلمِصْبَاحُ
فِى
زُجَاجَةٍ
اَلزُّجَاجَةُ
كَاَنَّهَا
كَوْكَبٌ
دُرِّىٌّ
يُوقَدُ مِنْ
شَجَرَةٍ
مُبَارَكَةٍ
زَيْتُونَةٍ
لاَ
شَرْقِيَّةٍ
وَلاَ
غَرْبِيَّةٍ
يَكَادُ زَيْتُهَا
يُضِيءُ
وَلَوْ لَمْ
َتمْسَسْهُ
نَارٌ نُورٌ
عَلَى نُورٍ
يَهْدِى
اللَّهُ
لِنُورِهِ
مَنْ يَشَآءُ
Âye[ÌÑÍÇ1]t-i Kur'aniye, o rü'ya
hakikatına işaret etmiş. Bu nûrânî rü'ya, mezkûr Âyet-i Nûr'un on işaretle, on parmak ile
gösterdiği hakikatı, aynen gösteriyor; otuzsekiz sene evvel haber veriyor. Evet üç nûr-u
âzam olan güneşlerin -Allahu a'lem- tâbiri şu olmak gerektir.
Güneşlerin birincisi: Bu asırda
Risale-i Nur'dur. Ve en parlak bir nuru da, Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü
Vesselâm namındaki risale-i hârikadır.
İkincisi: Hazret-i İsa'nın din-i
hakikîsinden çıkan nur-u semavî güneşidir.
Üçüncüsü: Tarikatlar ruhunda ve
tasavvuf menbaından çıkacak bir güneştir ki; şimdi Şeyh-i Geylânî timsaliyle o mâna
sh: »
(K: 133)
gösterilmiş. Risale-i
Nur'a işaret eden otuzüç âyât-i Kur'aniyenin en birinci âyeti olan Âyet-in-Nur
on vecihle Risale-i Nur'a işaret ettiği Birinci Şua
Risalesi'nde gözümle gördüm, isteyen görebilir.
Sizi nefsinden ziyade seven âciz şakirdiniz
Binbaşı Muhyiddin
* * *
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ
هَدِيَتِكُمْ
(90)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim!
Sizin bu def'a nurânî hediye-i
kudsiyeniz o derece bizi mesrur ve minnetdar eyledi ki,ben ölünceye kadar bu
hediye sahiblerini unutmıyacağım, İnşaallah benimnazarımda gittikçe kıymeti
ziyâdeleşen ve yüz adam, belki bir köy hükmünegeçen ve çok Lütfü'leri gösteren
ve taşıyan ve elhak ikinci bir Hüsrev olanTâhirî'nin fevkalâde kalemiyle
fevkalâde hediyesi ise size gelen dehşetlitaarruzdan haberim olmadan bir aydan
beri şiddetli endişe ederek sizin için ruhençektiğim mânevî sıkıntıları ve
azabları bütün bütün izâle etti.Sürur ile kalbimi doldurdu.
Ve kahraman iki Ali'nin muktedir
kalemleriyle Tâhirî gibi imdadımıza koşanhediyeleri ve daha sair
kardeşlerimizin ve mâsûmelerin hediyeleri, hususan HasanÂtıf'ın müstesnâ ve
mümtaz kalemiyle hediyesi, küçük mikyastaTâhirînin aynı hediyesi gibi bizi ve
bu havâlideki Risale-i Nur mensuplarınıminnettar ve mesrur eyledi. (Hâşiye).
------------
(Hâşiye): Tâhirî'nin tahkiki
tevafukatı Risale-i Nur'u hakikatennurlandırmış, güzelleştirmiş. Tevafukun
Risale-i Nur cihetinde çok faideleriyleberaber bugünlerde iki küçük faidesini
daha gördük.
Birisi: Benim ifadedeki noksanımı
tashih ediyor. Görüyordum ki, bir kelimelâzım iken ifadede noksan
bırakıldığından, tevafuk o kelimeyi istiyor, onunlahem ifade, hem tevafuk tam
oluyor.
İkincisi: Tevafuku takib eden kalemin yanlışları pek az oluyor. Hem güzel
veşiri
sh: » (K: 134)
Bilhassa mübarekler hey'et-i
âliyesinden mübarek Hâfız Mustafa'nınkerâmetkârâne ve zafer müjdesini veren
mektubu bize üç cihetle kerâmetligöründü. On mektub kadar kıymetdar, nusha gibi
endişe hastalıklarınadevâdır. Allah sizden ebeden râzı olsun. Amîn..
Şimdilik emâneti aldığımıza dair
size haber vermek için bu pusulayıacele, dilimi iyi anlamayan birine yazdırdım.
Umum kardeşlerimize ve
hemşerelerimize ve birer birer ve mâsum vemâsumelere ve ümmî ihtiyarlara birer
birer selam ve dua ederiz.
Kardeşiniz vesize dâima minnettar
ve sizinleiftihar eden
SaidNursî
(91)
Azîz, Sıddık, Metîn, Sebâtkâr Kardeşlerimize!
Biz bu havalideki Risale-i Nur
talebeleri namına sizlere pek çok selâm ile beraber, arz-ı şükran
ediyoruz. Ve sizlere ebeden minnetdarız ki, muktedir ve parlak
kalemlerinizle bizleri hem uyandırdınız, hem yardım ettiniz. Bu vilâyeti,
nuranî kalemlerinizle inşâallah Isparta'ya benzettireceksiniz. Ve
bilhassa çok ehemmiyetli kardeşimiz kahraman Tâhirî'nin parlak ve muvaffakıyetli ve
tevafuklu kalemi, kerametkârâne fütuhat yapıyor. Ve onun iki mâsumeleri
ve mâsumların ve ümmî ihtiyarların rengârenk, çeşit çeşit meziyetlerini gösteren
yazıları, bizleri teshir ediyor, herkesi şevkle okumağa
sevkediyor. Cenâb-ı Hak sizlerden ebeden râzı olsun ve sizi muvaffak etsin, âmin.
Çok mühim ve mübarek kardeşimiz Hâfız
Mustafa'nın bize verdikleri ehemmiyetli hâdise-i taarruziye haberi, bizi hayrete
düşürdü. Ve Üstadımızın o zamanda endişelerinin ve heyecanının hikmetini anladık. Bir
hiss-i kablelvuku' ile mütemadiyen bizlere der idi: "Dikkat ediniz...
Sebat ediniz! Münafıklar, taarruz plânı çeviriyorlar!" diye bizi ihtiyata
sevkediyor; hem "Bir halt edemezler" diyordu.
sh: »
(K: 135)
Evet Isparta'lı kardeşlerimizin bize haber verdikleri
gibi, bu ehemmiyetli hâdise-i taarruziyeye teşebbüs vukuu zamanında
muhaberemiz kesildiği halde, mütemadiyen her vakit Üstadımız, aynı taarruza mâruz bulunuyoruz
gibi bizi, yani Emin ve Feyzi'yi ikaz ediyor... "Dikkat ediniz, dört
cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebat ediniz... Bir halt edemezler."
Biz de bakıyorduk ki; bizde bir şey yok, hissetmiyorduk.
Hem bu gaybî hâdiseyi bertaraf etmek
için, tam mutabık bir mektub bize yazdırıp size göndermiştik.
Risale-i Nur talebelerinden
Nazif, Salâhaddin, Tevfik, Hilmi, Emin, Feyzi
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ *
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اللّهِ
وَ
بَرَكَاتُهُ اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
(92)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim; ve Hizmet-i
Kur'aniyede Kahraman Arkadaşlarım!
Bundan evvel üç mektub, emaneti aldıktan sonra
göndermiştim. Bu def'aki Hâfız Ali'nin mektubunda onlardan bahsetmemiş, merak
ettim. Nur fabrikası sahibi Hâfız Ali'nin hastalığı beni müteessir etti, bizi duaya sevketti. Cenab-ı Hak kuvvet ve şifa ihsan
eylesin, âmin.
Hâfız Ali'nin mektubuyla
Risale-i Nur'un ehemmiyetli rükünlerinden olan Halil İbrahim'in ve eski
Zekai'nin sisteminde Ahmed Feyzi'nin mektubları, şahsıma aid haddimden yüz derece
fazla hüsn-ü zanları bir tarafta kalsa -ondan kat'-ı nazar- o havalide Risale-i Nur'un
şahs-ı mânevîsine karşı, Halil İbrahim'le Ahmed Feyzi'nin sarsılmaz, gayet kuvvetli
irtibatlarını gösterdiğinden, bizi cidden mesrur eyledi.
Evet onların o şiddetli alâkadarlıkları, o
havalide Risale-i Nur'u yerleştiriyor, idame ettiriyor. O ikisinin
mektubları, suret-i zâhiriyede benim şahsıma atf-ı ehemmiyet etmeleri gerçi
sh: »
(K: 136)
muvafık değil, mübalâğadır. Fakat o
yanlış suretin altındaki hakikat, Risale-i Nur şakirdlerinin samimî tesanüdlerinden süzülen
bir şahs-ı mânevîye ve Risale-i Nur'un Kur'an'dan gelen hakikatına karşı tam
mutabık ve hak olarak sarfedilecek.
O mektublardaki tâbirat, benim gibi,
bir cüz'î bir ferde karşı sarfedilmiş. Benim haddimden bin derece fazla olmakla beraber, o şahs-ı manevî
namına ve Risale-i Nur'un hakikatı hesabına ve o ehemmiyetli ve çok
muhtaç memlekette fevkalâde bir alâka ve faaliyete alâmet olmak cihetiyle kabul
ettim.
Ahmed Feyzi'nin de, inşâallah
Kastamonu Feyzi'si gibi, bütün kuvvetiyle Risale-i Nur'a çalışacak bir
azm ve karar suretinde mektubunu telâkki ediyoruz. Fakat mahviyeti ve tevazuu
pek fazla ve istedikleri de pek fazla ve mektubundaki duaları da güzel
olduğundan, dâimî duamızda buranın Feyzi'siyle omuz omuza
girdi.
Halil İbrahim'in mektubu, belki her
mektubu hem onun, hem İnce Mehmed'in namına kabûl ediyorum. İkisine,
Hüsrev'le Rüşdü gibi, bir ruh iki cesed nazarıyla bakıyorum. Cenâb-ı Hak onları muvaffak
etsin ve emsalini oralarda çoğaltsın. Ve o mektubda, Risale-i
Nur'un talebelerinden Hâfız Mehmed Emin ve Mustafa Çavuş ile
beraber, Siirt'li Ahmed ve Selâhaddin ve İzzeddin gibi zâtlar da Risale-i
Nur'la alâkadar olduklarını bildiriyor. Biz de onlara birer birer hem
selâm, hem onları da Risale-i Nur talebeleri içinde duada teşrik edeceğiz.
Hâfız Ali'nin mektubunda, eline
geçen mektubumuzu güzelce takdir ve hülâsa etmiş. «Risale-i Nur saadet-i
ebediye dükkânı ve bâki elmasları sattığından; fâni, kırık cam parçaları ondan
istenilmemeli...» tâbiri, çok güzel düşmüş.
Hem Isparta, hem Manisa'daki bütün
kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz: Ve dualarını
istiyoruz. Hapishanede, Risale-i Nur'un son kâtibi kahraman Şefik acaba
sağ mıdır? Nerededir? Merak ediyorum. Halil İbrahim'den sorunuz...
* * *
sh: »
(K: 137)
(93
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Şuhûr-u Muharreme'den sonra,
hususan bahara yakın, hayat-ı dünyeviye gafleti bir derece fütur vermekle beraber; bazı sarsıntılar ve
hastalıklar ve askerliğe gitme cihetinde Risale-i Nur'un hizmetine bir derece za'f gelmiş diye endişe
ediyordum. Cenâb-ı Hakk'a şükür ki; mektublarınız ve Âtıf Hasan'ın
gelmesiyle o endişe zâil oldu. O mektubunuzda, çok ehemmiyetli bir hâdise-i nuriyeden
bahis var ki, Hizb-ül Ekber-ül-Kur'an'ı tab'etmek teşebbüsüdür.
Evet o Hizb-ül-Ekber'deki âyât;
bütün Risale-i Nuriye'nin ruhu, esası, mâdeni, üstadı ve güneşidir. Onun
tab'ından sonra mümkünse, Risale-i-Nur'un Hizb-ül-Ekberi namında
arabiyy-ül ibare ve iki Âyet-ül-Kübrâ ve Münâcât'ın hülâsası olan
risaleyi dahi tab'etmek lâzımdır. Fakat elinizdeki nüsha, benim nüsham gibi
mükemmel değil. Biz burada yazıp, isterseniz size gönderelim. İsterseniz,
İstanbul'da matbaada olan vekiline gönderelim. Adresini bildiriniz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf,
hakikaten Risale-i Nur'un hizmetine pek çok lâyık ve müstaiddir. Müstesna
hattıyla beraber ihlâsı, irtibatı, alâkadarlığı, ciddiyeti, sadâkatı dahi
mükemmeldir. Cenâb-ı Hak onun emsalini çoğaltsın. Bu kardeşimizi
yirmi mektub yerinde, size canlı bir mektub olarak gönderdik.
Hâfız Ali'nin buradaki kardeşlerine çok
yüksek, çok tesirli yazdığı mektuba karşı başta Feyzi, Emin olarak umum namına Feyzi diyor ki: "Biz
bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri,
belki onların talebeleriyiz. Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz.
Herbirisi, bizim için birer üstaddır. Onların ellerinden öper, arz-ı hürmet
ederiz. Cenâb-ı Hak, o kahramanlardan ebeden razı olsun, âmin."
diyorlar.
Risale-i Nur'un iskele nâzırı Sabri'nin
birinci talebesi ve Risale-i Nur'un ehemmiyetli küçük bir talebesinin küçücük
mektubundaki güzel yazı bizi mesrur etti. Cenâb-ı Hak onu ve onun gibi Risale-i Nur'a çalışan
mâsumlara tevfik ve selâmet ve saadet ihsan eylesin, âmin.
sh: »
(K: 138)
Hâfız Mustafa'nın bizce
pek çok ehemmiyetli olan mektubu, çoktan beri beklediğim bir hakikatı gösterdi
ki; Risale-i Nur dairesindeki şakirdler, istişare suretinde, tab'etmek
gibi çok ehemmiyetli işleri görmeye başlamalarıdır.
* * *
(94)
DÖRT-BEŞ KARDEŞLERİME AİT BİRER KISACIK
KONUŞACAÐIM
Birincisi: Medrese-i Nuriye'nin mürşidi,
müessisi ve müdebbiri Hacı Hâfız kardeşimizin bu def'a üçüncü
olarak bir teberrükünü gördük. Tâ Barla'da iken, tatlı lokmaların
kerametli, acib bereketi ve Isparta'da İktisad Risalesi'ni tatlılaştıran iki
buçuk okka balın hârika bir hâdiseye sebebiyet vermesi şimdi ben tahmin ediyorum, o
bal da onun imiş; fakat tam tahattur edemiyorum. Bu üçüncü def'a da, bin mübarek ve
mâsum hatırlarını ve iltifatlarını temsil eden ve parçalanmıyan bir hediyeyi göndermiş. Altmış senelik
bir kaide-i hayatiyemi, onun hatırı için, o kaidemin hatırını kırdım. Şahsıma değil, belki talebelere
sarfetmek niyetiyle, Risale-i Nur hesabına o tek altunu kabulettik.
İkincisi: Âtıf Hasan'ın
hakikaten fevkalâde yazdığı tevafuklu Mu'cizat-ı Kur'aniye'yi, o gittikten sonra temaşâ ettim.
Elimden gelseydi, herbir yaprağına mukabil bir lira
verecektim. İnşâallah o nüsha ile binler adam istifade edip, onun hayat-ı
bâkiyesine bir çeşme hükmünde vâridat verecek. Hüsrev'in ve kahraman Tâhirî'nin bir
üçüncüsü oluyor.
Üçüncüsü: Risale-i Nur'un eski ve
ehemmiyetli ve çalışkan bir şâkirdi olan Kâtib Osman'ın sâdık ve hikmetli rü'yâsı ve mutâbık tabiri
onları müferrah ettiği gibi, bizleri de mesrûr eyledi. Ve o mektubuyla, merak ettiğim şeyleri; ve
Hüsrev ve Rüşdü, Hâfız Ali, Zühdü Bedevi, Nuri ve Nur fabrikası sahibi, Tâhir'ler,
mübarekler hey'eti, medrese-i nuriye ve ümmî ihtiyarlar ve masum çocuklar,
umumlarının selâmlarını yazıyor. Biz de onlara birer birer selâm ediyoruz. Muvaffakıyetlerine
ve selâmetlerine dua ediyoruz.
sh: »
(K: 139)
Dördüncüsü: Ali köyünde Ali'lerin
dördüncüsü olan ümmî Ali'ninmektubu bizleri derince mesrur eyledi. Gerçi kalemi
ümmî kalemidir, fakat himmeti vegayreti, kahraman Ali'lerin gayretleri,
himmetleri nev'indendir. Beş-altı ayda altmışçocuğu okutmasıyla Risale-i Nur'u
öğretmesiyle ve o köyde böyle nurasarılmasıyla ali Köyü dahi Sava ve Kuleönü ve
İslâm ve Aras köyleri gibiNursî karyesiyle beraber emvatı dahi mânevi kazanca
girecek.
Beşincisi: Hacılar Kebir köyünden
çobanların yüzünü akeden ÇobanHasan'ın mektubu çok çalışkan ve fedakâr Marangoz
Ahmed'den tam ders alanve Risale-i Nur'a ihlâs ve iştiyakları câzibesiyle
Risale-i Nur kerametkârâneonlara koşması ve Topal Ahmed'in altmış, yetmiş
çocukları okutmasiyle veRisale-i Nur'un fedakâr şakirdleri olan oradaki âhiret
hemşirelerimizin evvelceMarangoz Ahmed'in ihbarıyle Risale-i Nur'un yardımına
koştukları gibi yetimçocuklara da birer Kelam-ı Kadîm almaları bizlere ve
buradaki Risale-i Nurşakirdleri olan hanımlara ulvî bir sürur derince bir
sevinç verdi ve verecek.Onların hatırı için bugünden itibaren Hacılar Kebir
köyü aynen Ali köyü gibiNursî köyüne arkadaş olacak.
Bu havalide dahi, belki çok yerler
de sizin faaliyetinizden şevke gelip, Risale-i Nur ziyade tevessü' ettiğinden;
ehl-i dünyayı düşündürüyor, nazar-ı dikkati celbettiriyor. Bazı ufak
tefek ilişmek de ondan ileri geliyor. İhtiyat her vakit olduğu gibi yine lâzımdır.
Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü iki def'a سِرًّاتَنَوَّرَتْ demesi, Risale-i Nur
perde altında tenevvür ve tenvir eder diye işaret ediyor. Mümkün olduğu kadar
geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zâten mabeyninizde samimî
tesanüd ve meşveret-i şer'iye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İçinizdeki şahs-ı mânevînin
fikrini, o meşveretle bildirir.
Kardeşiniz ve sizinle dünyada, berzahta, âhirette
müteşekkirâne iftihar eden ve edecek, hizmet-i
Kur'aniyede arkadaşınız
Said Nursî
* * *
sh: » (K: 140)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
كَلِمَاتِ
الْقُرْاَنِ
وَحُرُوفَاتِهَا
(95)
Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim Ve
Hizmet-I Kur'aniye'de Kuvvetli, Fa'al, Sebatkâr Kardeşlerim!
Bugünlerde benimle altı adam, başta
Marangoz Ahmed, âhirinde ben, mânevî ihtara binaen birer mes'eleye medar olmuşuz:
Birincisi: Fa'al, cidden çalışkan,
Risale-i Nur ve Medrese-i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed'in mektubunda, Eşref namında on yaşında bir
masum çocuğun; köyünü, malını terkedip, iki gün mesafeden gelip, hiç yazı yazmadığı halde, on gün zarfında Risale-i Nur'u yazmağa muvaffak
olması, Risale-i Nur'un bir kerameti olduğu gibi, Medrese-i Nuriye'nin
de hârika bir çiçeğidir deniliyor.
Evet biz de deriz ki: Maddî bir kışta güzel
çiçeklerin açılmasıyle, bir hârika-i kudret olduğu gibi; bu asrın mânevî
ve dehşetli kışında, Sava Karyesinin, yâni Sava şeceresi
bin güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket
bahçesi, binler gül-ü Muhammedî (A.S.M.) çiçekleri açması (Hâşiye); elbette hârika bir
mu'cize-i rahmet ve bu memlekete hârika bir keramet-i inayet-i Rabbaniye ve
Risale-i Nur talebelerine hârikulâde bir ikram-ı İlâhîdir diye itikad edip,
Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükrederim.
Marangoz Ahmed'in mektubunda, Dârıviran
Köyü'nün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedakâr talebeler, bizi ve eski zaman
talebelerini tahassürle yâd eden medreseden yetişme, Risale-i Nur talebelerine
derin bir sürur verdi. Medrese-i Nuriye'nin hanımları, talebeleri; evrad-ı Kur'aniye
ile dualarıyla, evradlarıyla çalışkan kalemlere mânevî yardımları çok
___________________
(Hâşiye): Ve her biri "sad
berk" olarak, yani herbir çiçekte yüz parça yaprak.
sh: »
(K: 141)
güzeldir.
Bu havalideki hanımlara da tam bir ders olur. Cenâb-ı Hak onlardan ve o
medresenin umum talebelerinden ve üstadlarından ebeden râzı olsun.
Ahmed'in rü'yası çok mübarek ve güzeldir.
Hazret-i İsa'nın (A.S.) kuvvetli sadasını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdad Hizb-ül
Kur'an'a iltihak etmeye işaret olabilir.
İkinci Adam ve Mes'elesi: Risale-i
Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi:
"Bende unutkanlık hastalığı tezayüd
ediyor, ne yapayım?" Dedim: «Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme.» Çünki rivayette
var. İmam-ı Şafiî'nin (R.A.) dediği gibi: «Haram nazar, nisyan verir.»
Evet ehl-i İslâmda, nazar-ı haram
ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda sû'-i istimalât ile israfa girer.
Haftada birkaç def'a gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına za'f
gelir.
Evet bu asırda açık-saçıklık yüzünden, hususan bu
memalik-i harrede o sû'-i nazardan sû'-i istimalât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor.
Herkes cüz'î, küllî o şekvadadır. İşte bu umumî hastalığın tezayüdüyle, hâdîs-i şerifin verdiği müdhiş bir haberin te'vili ucunda
görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor,
çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-ı Kur'an'a
sed çekilecek; o hadîsin te'vilini gösterecek. لاَ
يَعْلَمُ
الْغَيْبَ
اِلاَّ
اللَّهُ
Üçüncü Adam ve Mes'elesi: Bizlerle
pek çok alâkadar bir zât çok defa dehşetli şekva ediyor ki: "Ben
adam olamıyorum, gittikçe fenalaşıyorum, mânevî hizmetlerimin
neticelerini göremiyorum." diye meded istiyor. Ona yazıyoruz ki:
"Bu dünya dâr-ül hizmettir, ücret almak yeri değildir. Â'mâl-i sâlihanın
ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu
dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek
demektir. O amel-i sâlihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet o meyveler istenilmez,
niyet edilmez.
sh: »
(K: 142)
Verilse,
teşvik için verildiğini düşünüp şükreder."
Evet bu asırda, bir-iki mektubda beyan
edildiği gibi, o derece hayat-ı dünyeviye damarına dokunmuş ve
yaralamış ve heyecana getirmiş ki; mübarek ve ihtiyar ve hoca ve ehl-i
salâhat olan bir zat dahi, dünyada bir nevi hayat-ı uhreviye ezvakını istiyor;
birinci derecede, zevk-i hayat onda hükmediyor.
Dördüncüsü: Bizimle alâkadar bir
zât, pek çokların şekva ettikleri gibi; eskiden şiddetli bir tarikatta okuduğu evradındaki zevk
ve şevkini kaybettiğini ve sıkıntı ve uyku galebe ettiğini müteessifâne şekva etti. Ona dedik: Maddî
hava bozulduğu vakit nasılki sıkıntı veriyor, asabî sînelerde inkıbaz hali başlıyor; öyle
de, bazan mânevî hava bozuluyor. Hususan mâneviyattan yabanileşmiş bu asırda ve
bilhassa hevesat ve müştehiyat-ı nefsaniyeyi taammüm etmiş memleketlerde ve hususan şuhur-u
muharreme ve şuhur-u mübarekede mânevî havayı tasfiye eden Âlem-i İslâmın intibah
ve teveccüh-ü umumîsi, o mübarek şuhurun gitmesiyle tevakkuf etmesinden fırsat bulup
havayı bozan dalâletlerin te'sirleri zamanında ve bilhassa kış tazyikatı altında, bir
derece hayat-ı dünyeviye ve hevesat-ı nefsaniyenin tasallutlarının
noksaniyetinden, ehl-i İslâm ve ehl-i îmanda, hayat-ı uhrevîyeye çalışmak iştiyâkı, baharın
gelmesiyle hayat-ı dünyeviyenin ve hevesat-ı nefsaniyenin inkişafıyla o iştiyâk-ı uhreviyeyi gizlemesi ânında
elbette böyle kudsî evradlarda zevk, şevk yerinde esnemek ve fütur
gelir.
Fakat madem خَيْرُ
اْلاُمُورِ
اَحْمَزُهَا sırrıyla; meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı âmâl-i sâliha ve umur-u
hayriye daha kıymetli, daha sevablıdır; o sıkıntıda, o meşakkatteki
ziyade sevabı ve makbuliyeti düşünüp, sabır içinde
mesrurane şükretmek gerektir.
Beşincisi: Risale-i Nur'un bir
talebesi, Risale-i Nur'a çalışamadığının bir sebebi, derd-i maişetin ziyadeleşmesi olduğunu
söyledi. Biz de ona dedik: Risale-i Nur'a çalışmadığın için derd-i maişet sana şiddetlendi.
Çünki bu havalide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i
Nur'a çalıştıkça, yaşa-
sh: »
(K: 143)
makta
kolaylık ve kalbde ferahlık ve maişette sühulet görüyoruz.
Altıncısı: Bu biçare Said'dir. Herkesin
arzu ettiği ve istediği ve ferahla kabul ettiği, şahsına karşı hürmet ve muhabbet ve
sohbet, fakat Risale-i Nur'a taallûk eden noktalar haricinde bana ağır
geliyor, beni sıkıyor, müteessir oluyorum.
Tahmin ediyorum ki, Risale-i Nur'un
yüksek hâsiyetleri ve şakirdlerinin şahs-ı mânevîsinin pek büyük meziyetleri, şahsım gibi meslek-i aczde fazla
ileri giden bir âciz ve biçârenin zaîf omuzuna o dağ gibi mânalar yüklense altında
ezilir, sıkılır diye anladım. Bu âhirki iki mes'elede pek kısa kesmeye kâğıt mecbur
etti. Nur, Gül ve Lütfü'nün kahraman varisleri, Mübarekler yüksek heyeti ve
Medrese-i Nuriye ve masumlar ve ümmî ihtiyarların her birisine binler selâm
ediyoruz.
Duanıza muhtaç, size müştak kardeşiniz
Said Nursî
* * *
(96)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu yeni hâdise-i taarruziyeden
müteessir olmayınız. Çünki mükerrer tecrübelerle, Risale-i Nur inayet altındadır. Hiçbir
tâife, şimdiye kadar böyle bir ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle
kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazan'daki hastalığım ve Eskişehir'deki
musibetimiz gibi çok vâkıalarla zâhirî sıkıntılı meşakkatli hâlât altında
Risale-i Nur'un faidesine olarak inkişafatı ve daha te'sirli fütuhatı görülmüş. İnşâallah, bu
sıkıntılı hâdise dahi, münafıkların aks-i maksuduyla, Risale-i
Nur'un fütuhatını başka bir mecrada teshile vesile olur.
Beşinci Şua', yirmibeş sene
evvel mesâili yazılan, yalnız bir-iki sahife tatbikat ilâve edilip Şualar'a giren Beşinci Şua'
ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara
kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem'e gidenin mahiyetini bilmek için,
fevkalâde iktidar haricinde bir
sh: »
(K: 144)
kazâ-i
İlâhîdir, diye Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine ve înayetine ve hıfzına îtimad edip, merak
etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki
sadaka belâyı def'ettiği gibi; Risale-i Nur Anadolu'dan, hususan Isparta, Kastamonu'dan âfât-ı semaviye
ve arziyenin def' ve ref'ine vesiledir. Evet Sabri'nin يَآ اَرْضُ
ابْلَعِى...وَاسْتَوَتْ
عَلَى الْجُودِىِّ âyetinden istihrac ettiği mâna, haktır ve mutabıktır.
Evet Risale-i Nur, Sefine-i Nuh gibi
Anadolu'yu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tufanından
kurtulmasına bir sebebdir. Çünki zaf-ı îmandan gelen tuğyan, ekser musibet-i âmmeyi
celbettiği gibi; îmanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o musibet-i âmmeyi dairesinin
haricine bırakmağa rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu. Bu ehl-i dünya, bu Anadolu
halkı Risale-i Nur'a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında
bekleyen yangınlar, tufanlar, zelzeleler ve taunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler,
akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da
lüzumsuz bir halde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek
ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan
bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber; şimdi yanımdaki
Feyzi ile Emin ve bütün bana temas eden dostlar şahiddirler ki, bu sekiz ay
zarfında bir tek def'a, ne Harb-i Umumî'yi, ne siyaseti sormamışım. Ve
odamdan işitilen radyoyu da, üç senedir dinlemedim. Halbuki benim, binler adam
kadar dünyaya bakmak münasebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmana
tecavüz eder. Onları, Cenâb-ı Hakk'a havale ediyoruz.
Hem ehl-i siyasete hiç münasebetimiz
olmadığı halde,
kat'î bilsinler ki; bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten,
tereddi ve tedenni-i mutlakadan kurtaracak yegane çaresi, Risale-i Nur'un
esasatıdır. Bu hâdisede sıkıntı çeken mâsumlar ve üstadları bilsinler
ki; ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene ibadet ve hakikî tefekkür-ü îmaniye ile bir
saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallah onların sıkıntıları da öyle
sevaba medar olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferah ve
sh: »
(K: 145)
sürurla
karşılamalı. Fakat Hazret-i Ali'nin (R.A) iki defa سِرًّا
بَيَانَةً
سِرًّا
تَنَوَّرَتْ demesine binaen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak
vaziyetini muhafaza etmekle mükellefiz.
Risale-i Nur'un mensubları, şuur ve
ihtiyarları haricinde birbiriyle münasebetdar, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar
olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
Oradaki hâdisenin vukuundan bugüne
kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri, ehemmiyetli bir
hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münafıkların nazarını kendilerine ve bizlere
celbetmemek için bir tevakkuf devresi geçti. Ben de hayret ediyordum.
Hem Nazif gibi birkaç zâtın rü'yalarının
tabirleri, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer ve
bilhassa musibetzedelere selâm ve dua ediyoruz. Cenâb-ı Hak onları çabuk
kurtarıp vazifelerinin başına göndersin, âmin.
* * *
(97)
Aziz, Sıddık, Sarsılmaz, Yılmaz, Sebatkâr, Fedakâr
Kardeşlerim!
Böyle şiddetli taarruzlara karşı sizi teşcie lüzum
görmüyorum. Sizin kuvvetli metanetiniz ve Risale-i Nur'a gelen her hâdise-i
elîmenin altında bir inayet ve rahmet bulunduğuna îtikadınız, teşciinize
kâfidir, biliyoruz. Yalnız bir noktayı merak ediyorum. Elde edilen
bütün Risale-i Nur, yalnız bir takım mıdır ve kimin imiş? Anlamak
istiyorum. Her kiminse merak etmesin. Daha ehemmiyetli makamlarda onun hesabına fütuhat
yaparlar, sevab kazandırır. Ona, bir takım Risale-i Nur tedarik edilebilir. Hem tevkif altında kimse var mı? Hem ona
havale edilen hoca kimdir?
Sâniyen: Sabri ile Hâfız Ali'nin
re'yi ile teshil-i muhabere için verdiği karar ile bazan Atabey
yoluyla muhabereyi, onlar gibi biz de kabûl ettik. Lütfi'nin bir vârisi
Abdullah Çavuş nâmiyle,
sh: »
(K: 146)
adresiyle
gönderilecek.
Sâlisen: Sabri'nin mektubunda,
tevafuklu yazdığı Mu'cizat-ı Kur'aniye
ve Risale-i Nur hakkındaki istihracı bizi fevkalâde mesrûr eyledi. Hasan Âtıf'ın bize yazdığı şaşaalı ve
câzibedar Mu'cizat-ı Kur'an'ı esas yapıp, sair risalelerde, i'caz-ı Kur'an'ın nüktelerine dair mebahisi
ona zeyiller şeklinde ilhak ettik, güzel bir surete geldi. Ezcümle: Âyet-ül Kübrâ'nın Kur'ana
dair onyedinci mertebesi, Yirminci Söz ve Sûre-i Feth'in âhirki âyetin mu'cize
olduğuna dair Yedinci Lem'a ve Fihriste'nin Rumuzat-ı Semaniye'ye dair mühim
parçaları ve Kenz-ül Arş'ın iki nüktesi gibi parçalar o zeyillere girmiş. Aynen Mu'cizat-ı
Ahmediye'nin zeyilleri gibi parlamış. Nurlar santralı Sabri, o
yazdığı güzel
Mu'cizat-ı Kur'aniyeyi inşâallah onlarla tam güzelleştirir.
Râbian: Merhum Lütfi'nin hakikî ve
pek ciddî bir vârisi olan Abdullah Çavuş'un mektubu, onun derece-i
sadâkat ve ihlâsını ve irtibatını gösterdi. Her vakit İslâmköy'lü Abdullah ile o Abdullah Çavuş'u duada
beraber yâdediyordum. Elhak o makama lâyık olduğunu gösteriyor. İstediği
Fihriste'nin musahhah son kısmı inşâallah ona gönderilecek.
Fakat zannettiği gibi çok tashihat edilmemiş. Çünki taksîm-ül-âmâl suretiyle, o mübarek
kardeşlerimin yazılarını, mübarek yâdigâr gördüm ve değiştirmeğe kıyamadım.
Hâmisen: Bugünlerde, o hâdisede,
Risale-i Nur'un bir derece tevakkufuna ve dünyaya bakmağa ve yirmi senedir konuşmadığım adamlarla konuşmağa ve hizmet-i
Kur'aniye noktasında memnu' olduğumuz siyasete temas etmeğe mecbur olacağım diye, endişeden gelen
şiddetli bir teessürden, zâhir görülmez, mânen tehlikeli bir hastalık bana
taarruz etti. Müstemir âdetimi bitemam yerine getiremediğimden, yine Ramazan hastalığı gibi, ben kardeşlerimden,
yine manevî muavenetlerini çok rica ediyorum. Fakat merak etmeyiniz, yatakta değilim. Yalnız fazla
yazılan nüshaları tashih edemiyorum.
Sâdisen: Risale-i Nur bir cephede
tevakkuf etse de, başka cephelerde fütuhatı o tevakkufun yerini tutar. Hattâ bu hâdise
münasebetiyle burada bir derece ihtiyata binaen tevakkufa ni-
sh: »
(K: 147)
yet edip
tervic ettiğimiz halde; bilâkis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile
tezahür etti. اَلْحَمْدُ
لِلَّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ رَبِّى
En ziyade bize nezaretle, bizimle ve
siyasetle alâkadar mühim bir memur yanıma geldi. Ona dedim ki:
"Bu onsekiz senedir sizlere
müracaat etmedim ve hiçbir gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir
def'a cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir buradan işitilen radyoyu dinlemedim;
tâ ki kudsî hizmetimize mânevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki:
İman hizmeti, îman hakaikı, bu kâinatta herşeyin fevkindedir; hiç bir şey'e tâbi'
ve âlet olamaz.
Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalâlet
ve dinini dünyaya satan ve bâki elmasları şişeye tebdil eden gafil
insanlar nazarında o hizmet-i îmaniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi veya âlet
telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzil etmek endişesiyle,
Kur'an-ı Hakîm'in hizmeti bize kat'î bir surette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl-i siyaset ve hükûmet!
Evham edip bizlerle uğraşmayınız... Bilâkis teshilât göstermeniz lâzım. Çünki hizmetimiz, emniyet
ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem
hayat-ı içtimaiyeyi anarşilikten kurtarmağa çalışıp, sizin hakikî vazifenizin
temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve teyid ediyor."
Sâbian: Hâfız Ali'nin mektubunda bazılara
hitaben yazdığımız bir
mektub ile ve hâdise-i hâzıra dair hafif geçeceğine ait son mektub, bugünden
bir hafta evvel postaya verilmiş. Hâfız Ali, yoldaki o iki mektubu
okumuş gibi mektubunu yazması, sıdkının bir lem'a-i kerameti olduğu gibi;
aynı günde, -hiç vuku' bulmamış- yanıma ehemmiyetli büyük bir
me'mur-u siyasî gelmesini Nazif'in arkadaşlarından Köroğlu Ahmed
rü'yada aynen görüp, o me'murdan üç saat evvel rü'yayı bize hikâye edip tâbir
istedi; tâbiri, tevilsiz çıktı.
Umum kardeşlerimize birer birer,
hususan musibetzedelere selâm ve dua ederiz.
* * *
sh: »
(K: 148)
(98)
Aziz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim ve
Hizmet-i Kur'aniye ve Îmaniyede Sebatkâr, Sarsılmaz, Yılmaz Arkadaşlarım Ve Bu
Misafirhane-i Dünyada Şefkatkâr ve Fedakâr ve Vefadar Yoldaşlarım!
Bu def'a Nur fabrikasının
sahibiyle ve tam bir muavini ve tam bir Hüsrev olan kahraman Tâhir'in beşaretli
mektubları ve Medrese-i Nuriye'nin kahramanlarından Marangoz Ahmed'in
ikinci rü'yası ve üçüncü rü'yanın âhirinde, malûm musibetin akibinde sarsılmayan
fa'al Hâfız Mehmed'in çocuklara hatim duasını yapması ve Risale-i Nur'u okutması,
üstümüzden dağ gibi mânevî ağırlıkları kaldırdılar. Cenâb-ı Hak sizleri ve onları âfât-ı mâneviye ve maddiyeden
muhafaza etsin, âmin.
Marangoz Ahmed'in ikinci rü'yası,
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ile alâkadarlık ve sürurlu olduğu
cihetinden rü'ya-yı sâdıka olduğuna, o Medrese-i Nuriye'nin civarlarındaki kardeşlerin ve
hemşirelerin maddî hizmetleri canlı ve ruhlu bir suret alıp,
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnet-i seniyesinin ihyasına medar
olacağına işaret verdiği münasebetiyle, mektubunuzu almadan iki gün evvel gördüğüm bir
rü'yayı beyan ediyorum. Şöyle ki:
Gördüm: Şimdiki reis veya şimdiki
reisler, tanıdığım
ehemmiyetli bir-iki hocaya, hilâfet rütbesini ve mes'elelerini tatbik etmeye ve
hilâfet, o hocalara veya reislere hangisine verileceğini rü'yada anladım. Ve o
netice-i kararları bana göstermek için, bana karşı geldiklerini gördüm. Sonra
uyandım. Sabahleyin kardeşlerime söyledim. Dedim: Allahu a'lem, Isparta
havalisinde, Risale-i Nur'un maddî mağlubiyeti içinde mânevî bir
galibiyeti olmuş ki; büyük makamat-ı resmiyede en mühim mesail-i İslâmiye medar-ı bahs
olacak. Biz Isparta'da o musibetin ne derece ileri gittiğini bilemediğimizden ve
çoktan beri de ne hâl-i âlemden ve ne de resmî hâlden anlamayıp
dinlemediğimiz halde, bu rü'yanın rü'ya-yı sâdıka olduğuna bir emare olan, beni bir
gün baktırdı. O emare şudur ki:
Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir
talebesi Ankara'dan gelip, ben sormadan dedi: "Reis (İ.S.), Kur'an'a yeni
bir tefsir yazmayı
sh: »
(K: 149)
emretmiş, o da yazıyormuş."
Hem söylemiş ki: Dâhiliye Vekili, yirmi
senelik bir âdete muhalif olarak, "Dinsiz bir millet yaşayamaz"
diye din lehinde beyanatta bulunduğunu ve Maarif Nâzırı da, âdâb-ı İslâmiye
lehinde, eski prensiplerine muhalif olarak beyanatta bulunduğu gibi,
ehemmiyetli bir değişikliği ihsas ettiğinden; kulağımı kapadığım sekiz
aydan sonra, bu rü'ya hâtırı için, bu haberleri aldım. Bunun sebebini anlamak
cidden arzu ettim. Birden ihtar edildi ki:
Ehl-i dalâlet, memur-u siyasiyeyi
aldatıp, Risale-i Nur aleyhinde genişçe, buradan oraya kadar bir
daire içinde taarruz edip, derece-i kuvveti anlamak istediler. Gördüler ki,
sökülmeyecek, mağlûb edilmeyecek bir kuvvette gördüklerinden, ehemmiyetli büyük makamat-ı
resmiyede, mahiyetini medar-ı bahs ve dikkat ettiklerinden, bilmecburiye
bir nevi musalâhaya yol hazırlamak; ve şimdiye kadar hakikat ve
hikmete muhalif olarak iyilikleri ölen reise ve fenalıkları millete, orduya vermek
yerinde, o hatâ-yı azîmeye bedel, bütün fenalıkları ölene verip, kendilerini
bir derece o dehşetli hatîattan kurtarmak çaresini aramağa, bir zemin teşkil etmeye
çalışmış ki; hem rü'ya, hem bu haberler haber veriyor. Birinci, ikinci
Hulûsi'lerin müşterek mektubları, bu iki rükn-ü mühimmenin gayretleri, sadâkatleri çelikten daha metîn
olduğu her hâdise ile gösteriliyor.
Said Nursî
* * *
(99)
Azîz, Sıddık Sebatkâr Kardeşlerim ve
Hakikî Vârislerim!
Bugünlerde Risale-i Nur'a sû'-i kasd
edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde
bedduaya teşebbüs ettim. Birden Isparta'ya kıyamadım. Kaç defadır niyet
ettim, Isparta'daki iyilerin yüzünden sû'-i kasdçılar kurtuldular. Kıyamadım, beddua
yerine; "Yâ Rab! Mâdem Isparta Risale-i Nur'un bir Medreset-üz Zehrasıdır, sen
oradaki fena memurları dahi ıslâh eyle ve hüsn-ü âkibet ver" diye dua eyledim ve ediyorum.
sh: »
(K: 150)
Sâniyen: Bugünlerde Salâhaddin'in
İstanbul'dan getirdiği Habbe, Katre, Şemme, Hubab gibi Arabî risalelere baktım. Gördüm
ki: Yeni Said'in doğrudan doğruya harekât-ı kalbiyesinde müşahede ettiği hakikatlar, Risale-i Nur'un
çekirdekleri hükmündedir. Zâten bunlar hem Şu'le ve Zühre, Risale-i
Nur'un arabî parçalarıdır. Onlar, doğrudan doğruya benim nefsimin dersi olduğu için, Arabî ve kısa
ibarelerle ifade edilmiş, başka adamlar nazara alınmamış.
O zaman başta Şeyhülislâm ve Dâr-ül-Hikmet
âzaları ve İstanbul'un büyük âlimleri, tahsin ve takdirle karşıladılar.
Bunlar Yeni Said'in eserleri olduğundan, Risale-i Nur'un eczalarıdırlar. Eski
Said'in ise, Arabî risalelerinden yalnız İşârât-ül-İ'caz, Risale-i
Nur'da en mühim bir mevki almış.
Hem her iki Said'in iştirâkiyle,
bir tek Ramazan'da iki hilâl ortasında te'lif edilen ve kendi kendine, ihtiyarım
haricinde bir derece manzum şeklini alan ve İşârât-ül-İ'caz kıt'asında
elli-altmış sahife bulunan Türkçe olarak Lemeât namındaki risale dahi Risale-i
Nur'a girebilir. Maatteessüf bir nüsha elde edemedim. Herkesin hoşuna gittiği için,
matbu nüshaları kalmamış.
Hem Eski Said'in ilm-i mantık noktasında bir şaheser
hükmünde bulunan gayr-ı matbu Ta'likat'tan süzülen i'cazlı bir îcaz-ı hârikada,
müdakkik ülemaları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden, matbu "Kızıl
Îcaz" nâmındaki risale-i mantıkîye Risale-i Nur'la bağlanmasına ve şâkirdlerinin âlimler kısmının nazarına
göstermek lâyık gördüm. Fakat çok derindir. Bugünlerde Feyzi'ye bir parça ders
verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için
dersini Türkçe kaleme alacak.
* * *
(100)
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Sebatkâr ve Hakikî
Vârislerim!
Bugünlerde Risale-i Nur talebeleri
hesabına gayet ehemmiyetli, endişeli bir suâl-i manevî kalbime ihtar edildi.
Sonra anladım ki; ekser Risale-i Nur talebelerinin lisan-ı halleri bu
sh: »
(K: 151)
suâli
soruyor ve soracaklar. Birden bir cevab hatıra geldi, Feyzi'ye söyledim.
Dedi: "Hiç olmazsa icmalen kaydedilsin."
Endişeli Suâl: Bu âhirzaman
fitnesinde, açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, bîçare aç ehl-i
îmanı derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı dîniyeyi ya unutturup, ya ikinci, üçüncü
derecede bırakmağa çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor.
Acaba, herşeyde hattâ kaht azabında ehl-i îman ve masumlar için bir vech-i
rahmet ve kader-i İlâhî cihetinde adâlet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve
ehl-i îman, hususan Risale-i Nur talebeleri bu musibete karşı îman ve
âhiret hesabına ne cihetle istifade edip, nasıl davranacaklar ve mukavemet
edecekler?
Elcevab: Şu musibetin en ehemmiyetli
sebebi; küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i İlâhiyenin kıymetini takdir etmemeklikten
gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm nimetinin hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en
büyük nimet olan ekmeğin hakikî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında
fevkalâde derecesini göstermekle, hakikî şükre sevketmek hikmetiyle,
Ramazan gibi riyazet-i dîniyeye riayet etmeyen şükürsüz insanlara bu musibeti
verip, aynı hikmet için adalet etmiş.
Ehl-i îman, ehl-i hakikat, hususan
Risale-i Nur talebelerinin vazifesi; bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i dîniyesinin tarzındaki açlık gibi
vesile-i iltica ve nedamet ve teslimiyet yapmağa çalışmaktır. Ve zaruret bahanesiyle,
dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol
açmasına meydan vermemektir. Ve aç fakirlere acımayan bir kısım zengin
ve bazı ehl-i maaş dahi Risale-i Nur'u dinleyip, bu mecburî açlık hissiyle açlara merhamete
gelip zekâtla yardımlarına koşmaktır. Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve
hevesat-ı rezile ve tuğyanlara sevkedip sarhoş eden gençler dahi, Risale-i Nur'un irşadıyla, bu
hâdiseden merdane istifade ederek, fuhşiyat ve günahlardan ellerini
bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyanlarını kırdığı vesilesiyle tâate ve
hayrata girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp, lehlerinde istimâl
etmektir.
sh: »
(K: 152)
Ve ehl-i ibadet ve salâhat dahi,
ekser insanların aç kaldığı bu
zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl farkedilmeyecek bir tarza gelmiş ve şübheli mal hükmünde ve mânen
müşterek olan erzak-ı umumiyeden helâl olmak için mikdar-ı zaruret
derecesine kanaat ediyorum diye, bu mecburî belâya bir riyazet-i şer'iye
nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlâhiyeye karşı şekva ile değil, rıza ile karşılamaktır.
Umum kardeşlerime hususan
musibetzedelere çok selâm ve selâmetlerine dua ediyorum.
Sabri kardeşim! Seni tevkil edip selâm
gönderenlere, ben de seni tevkil ediyorum. Onlara birer birer selâm ediyorum.
Senin bu defaki mektubun gerçi geç geldi, fakat birkaç noktada beni çok memnun
etti. Sabri'nin elmas ve çelik gibi metanetini ve isabet-i fikrini gösterdi.
Mâdem Hâfız Ali ile siz, Atabey yoluyla da muhabere etmeyi münasib görmüşsünüz.
Atabey'de Abdullah Çavuş'un veya münasib gördüğünüz birisinin adresini bildiriniz. Abdullah
Çavuş'un sizin nâmınıza istediği Onuncu Şua namındaki Fihriste'nin ikinci cildini yazdırdık ve Hizb-ül-Ekber-i
Nuriye'yi Feyzi yazdı. Yakında inşâallah göndereceğiz.
Said Nursî
* * *
(101)
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu def'a Sabri ve Hâfız Ali'nin
mektubları, Risale-i Nur'un fevkalâde bir kerametini ve hârika kuvvetini
gösteriyor. Medrese-i Nuriye'nin çalışkan ve gayyûr talebeleri
birkaç gün zarfında, Hâfız Mehmed'in zâyi olan kitablarına mukabil umumunun yazılmasını ve ona
verilmesini taahhüd edinmelerine, bu havalideki şâkirdleri fevkalâde mesrûr
eyledi. Hâfız Ali'nin tahkikatına gelenlerin, "Mağazalarda kâğıt kalmadı. Risale-i
Nur şakirdleri kâğıdı bitirdiler" diye demeleri ve Mehmed Zühdü'nün kitabları kendine
iade edilmeleri, Risale-i Nur şakirdlerini müftehirane teşci ve teşvik eden
bir hâdisedir. Sabri mektubunda, "İki-üç senedir Risale-i Nur, te'lif
cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor" diye hikmetini soruyor. Bunun
sh: »
(K: 153)
cevabı uzundur.
Hem te'lif, ihtiyarımız dairesinde değil. Hem Risale-i Nur şakirdlerinin te'liften hisseleri kalmak için,
bazı ehemmiyetli esbab ve ârızalar mâni oldu.
Burada başta Âsiye olarak Ulviye,
Lûtfiye gibi çok çalışkan hanım şakirdler, Medrese-i Nuriye'deki hemşirelerine ve selâm gönderen
Sabri'nin refikasına hem kardeşlerine arz-ı hürmet ve selâm ve dua ederler.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm
ve dua ederiz.
* * *
(102)
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Kahraman Tâhirî'nin ve Kâtib Osman'ın
mektubları hakikaten benim için bir ilâç hükmüne geçti. Yarım maddî, yarım manevî
endişe hastalığına bir
tiryak hükmüne geçti. Cenâb-ı Hak onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun.
Evet azm ve sebatınız ve ihlâs ve ciddiyetiniz, ehl-i dünyayı mağlûb etmiş ve
ediyor. Yoksa bir tek Tesettür Risalesi'yle yüzyirmi adamı tevkif edenleri, yüzotuz
risale ile bir tek adamı tevkif edemediklerinin sebebi: İhlâsınız ve metanetinizdir,
hükmediyor.
Tâhirî'nin Hizb-ül Ekber ve Vird-ül
A'zam'ı tab' için İstanbul'a gitmesini bütün ruhumuzla onu tebrik ve muvaffakıyetine dua
ediyoruz. İstanbul'da Şefik'ten başka Risale-i Nur'la ciddî alâkadarlar çoktur, fakat adreslerini
bilmiyorum. Yalnız Barla'lı Hacı Bekir ve İnebolu'lu icra dairesinde bulunan Hâfız Emin ve Güran'lı Mehmed
Efendi'yi de Şefik vasıtasıyla bulabilir. İstanbul dostları münasebetiyle, meşhur bir
vâiz benim ile görüşmek için gelmiş, görüşemeden gitmiş. Bir zata yazılan bir mektubun sureti size gönderiliyor; belki oradaki bazı adamlar,
bu adam gibi o hitaba muhtaçtırlar.
*
* *
(103)
İstanbul'a uğrayan Risale-i Nur şakirdleri
senin gayret ve ciddiyetini ve te'sirli va'zını bize haber verdiler. Senin
gibi metin ve hâlis bir zâtı, Risale-i Nur dairesinde görmek arzu
sh: »
(K: 154)
ediyorlar.
Ben de onlar gibi cidden seni Risale-i Nur dairesinde görmek istiyorum.
Bilirsin ki, iki elif ayrı ayrı olsa iki kıymeti var;
Bir çizgi üstünde omuz omuza verse, onbir kıymet aldığı gibi, senin te'sirli
nasihatınla ihzar ettiğin hizmet-i îmaniye tek başıyla kalsa, şimdiki
tehacümat-ı müttehideye karşı dayanması çok müşkil; Eğer
Risale-i Nur'un hizmetine iltihak etse, o iki elif gibi onbir, belki yüzonbir kıymetinde
ve kuvvetinde olacak ve karşıdaki ittifak etmiş
dalâletlere karşı dayanacak.
Bu zaman ehl-i hakikat için, şahsiyet ve
enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî
hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahib olmak için bir buz parçası
hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini, o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir,
zâyi olur; o havuzdan da istifade edilmez.
Hem mûcib-i taaccüb, hem medar-ı
teessüftür ki; ehl-i hak ve hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâf ile
zâyi ettikleri halde; ehl-i nifak ve ehl-i dalâlet, meşreblerine zıd olduğu halde;
ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on
iken, doksan ehl-i hakikatı mağlub ediyorlar.
* * *
(104)
Aziz Kardeşlerim!
Bu dakikada Hüsrev, Rüşdü, Re'fet, Isparta'nın Hâfız Ali'si askerlikten ne vakit geleceklerini merak ediyorum. Hususan Hüsrev'in kalemi, ne vakit Risale-i Nur'un fâtihane intişarına kavuşacak diye bilmek istiyorum. Onlara da selâmımı tebliğ ediniz. Şimdi bundan on dakika evvel, cesurca fakat kalemsiz iki adam, Risale-i Nur dairesine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: "Bu dairenin verdiği büyük neticelere mukabil, sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet ister. Isparta kahramanlarını