EMİRDAĞ LÂHİKASI - II
İSTİZAH
Bu İkinci
Emirdağ Lâhikası Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 1948-1949 senelerinde
Afyon Hapishanesinde, yirmi ay mevkuf kaldığı zamanda ve oradan tahliye edilip,
tekrar Emirdağında ikamet ettiği müddet zarfında ve 1951 de Eskişehir'de iki ay
kalıp oradan da «Gençlik Rehberi»
mahkemesi münasebetiylye iki defa İstanbul'a gelerek, üçer ay İstanbul'da
bulunduğu 1952-1953 tarihlerinde ve daha sonra tekrar Emirdağına avdet edip burada ve Isparta'da kaldığı son
zamanlarda Üstad Hazretlerinin Mahkemelere ve resmiî makamlara yazdığı
yazılarla, talebelerine ve onların Üstada yazdığı mektublardan ibarettir.
Nâşir
Sh:»(Em:
307)
-219-
İFADEMİN KISACIK BİR
TETİMMESİ
Afyon
mahkemesine beyan ediyorum ki:
Nazarınıza ve
kanun adaletine takdim edilen ifademde bulunan; on vecihle kanunsuz menzilimi
basmak, beni sorguya çekmek ve tevkif etmek; üç büyük mahkemelerin hürmetlerini
kırmak ve haysiyet ve adaletlerine ilişmektir, belki istihfaf etmektir.
Çünki, üç
mahkeme ve üç ehl-i vukufun, iki sene, yirmi senelik kitablarımı ve
mektublarımı inceden inceye tedkikinden sonra; ittifakla hem bize berâet
verildi, hem kitablarımız ve mektublarımız iade edildi. Ve berâetden sonra üç
sene, fevkalâde bir inziva ve şiddetli bir tarassut altında haftada yalnız
zararsız bir mektub bâzı dostlarıma yazardım. Dünya ile alâkam kesilmiş gibi
idi ki, serbestiyet verildiği halde memleketime gitmedim. Sonra aynı mes'elede
o üç mahkemenin âdilâne hükümlerini hiçe saymak gibi mes'eleyi tazelendirmek,
onların şerefini kırıyor. Benim hakkında adâlet eden o mahkemelerin haysiyetini
muhafaza için mahkemenizden rica ederim. O aynı mes'ele olan "Risâle-i
Nur" ve "cemiyetçilik" ve "tarikatçılık" ve
"ihlâl-i emniyet ve âsâyişi bozmak" ihtimâlinden başka bir sebeb, bir
mes'ele bulunuz, beni onunla muhaza ediniz. Benim kusurlarım çoktur. Ben de
size mes'uliyetime dair yardım edeceğime karar verdim. Çünki hapsin haricinde
hapisten çok ziyade azab çektim. Şimdi benim için medar-ı rahat; ya kabir, ya
hapistir. Hakikaten hayattan usandım. Bu yirmi sene haps-i münferiddeki tâzib
ve işkenceli tarassutlar, ihânelter artık yeter. Sonra gayretullaha dokunur. Bu
vatana yazık olur. Sizlere hatırlatıyorum. Bizim en metin melce' ve siperimiz:
حَسْبُنَااللَّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِلُ*حَسْبِيَ
اللَّهُ لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكَّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
اْلعَرْشِ
اْلعَظِيمِ dır.
***
Sh:»(Em: 308)
-220-
AFYON HÜKغMET VE MAHKEMESİNE VE ZÂBITASINA DAHA BİRKAÇ NOT MÂRغZÂTIM VAR
Birincisi: Ekser Enbiyânın şarkta ve Asya'da zuhurları ve
ağleb-i hükemânın garbta ve Avrupa'da gelmeleri, kader-i ezeliyenin bir
işaretidir ki; Asya'da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i
kadere binâen, Asya'da hüküm süren dindar olmazsa da din lehine çalışanlara
ilişmemeleri, belki teşvik etmelidir.
İkincisi: Kur'ân-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve
kuvve-i müfekkiresidir. Eğer el-iyâzübillâh, Kur'an küre-i arz başından çık,a
arz divane olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpması, bir
kıyâmet arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahdır. Câzibe-i
umumiyeden ziyâde, zemini muhâfaza ediyor. İşte bu Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın hakikî
ve kuvvetli bir tefsîri olan Risâle-i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi
seneden beri te'sirîni göstermiş büyük bir ni'met-i İlahiyye ve sönmez bir
mu'cize-i Kur'aniyedir.Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp
vazgeçirmek değil, belki himâye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.
Üçüncüsü: Ehl-i îmandan bütün gelenler, mâziye gidenlere
mağfiret duâlariyle ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla
yardımlarına binâen Denizli Mahkemesinde demiştim:
Mahkeme-i kübrâda, milyarlar ehl-i îmandan dâvacılar
Kur'an hakikatlarına hizmet eden Nur Talebelerin, mahkûm ve perişan etmek
isteyenlerden ve sözlerden sorulsa ki: "Serbestiyet kanunuyla dinsizlerin,
komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine
müsamahakârâne bakıp ilişmediğiniz halde, vatanı ve milleti anarşistlikten ve
dinsizlik ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını ölümün îdam-ı ebedîsinden
kurtarmağa çalışan Risâle-i Nur ve Talebelerini, hapisler ve tazyiklerle
perişan etmek istediğiniz!" diye
sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz? Biz de, sizlerden soruyoruz! Onlara
demiştim. O zaman o insaflı, adâletli zâtlar bizi berâet ettirdiler, adliyenin
adâletini gösterdiler.
Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki: Ya Ankara veya Afyon beni
Sh:»(Em: 309)
sorguda, -pek büyük mes'eleler için, Nurların o
mes'elelere hizmetini cihetinde - bir meşveret dairesine alıp bir suâl - cevap
beklerdim. Evet, üçyüz elli milyon müslümanların eski kardeşliğini ve
muhabbetini ve hüsn-ü zannını ve mânevî yardımlarını bu memleketteki millete
kazandıracak çâreleri bulmak ki, en kuvvetli çâre ve vesile Risâle-i Nur olduğuna
bir emâresi şudur:
Bu sene Mekke-i Mükkereme'de gayet büyük bir âlim hem
Hind lisanına, hem Arab lisanına Nur'un büyük mecmualarını tercüme edip
Hindistan'a ve Arabistan'a göndererek "En kuvvetli nokta-i istinâdımız
olan vahdet ve uhuvvet-i İslamiyeyi te'mine çalıştığı gibi, Türk milletinin
daima dinde ve îmanda ileri olduğunu Nur Risâleleri gösteriyor" demişler.
Hem beklerdim ki; "vatanımızda anarşiliğine inkılâb
eden komünist tehlikesine karşı Nurların hizmeti ne derecededir ve bu mübârek
vatan ve dehşetli selden nasıl muhafaza edilecek?" gibi dağ misillû
mes'elelerin sorulmasının lüzumu varken, sinek kanadı kadar ehemmiyetli olmayan
ve hiç bir medar-ı mes'uliyet olmayan cüz'î
ve şahsî garazkârların iftiralariyle habbe, kubbeler yapılmış mes'eleler
için bu ağır şerait altında hiç ömrümde çekmediğim bir perişaniyetime sebebiyet
verildi. Bize üç mahkemenin sorduğu ve berâet verdiği aynı mes'elelerden ve âdi
ve şahsî bir - iki mes'ele için,« meselâ bindiği at kimindir » gibi mânasız
suâller edildi.
Beşincisi: Risâle-i Nur'la mübâreze edilmez, o mağlûb
olmaz. Yirmi senedoir en muannid feylesofları susturuyor. İman hakikatlarını
güneş gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek
gerektir.
Altıncısı: Benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurlarıyla beni
çürütmek ve ihânetlerle nazar-ı âmmeden düşürmek; Risâle-i Nur'a zarar vermez,
belki bir cihette kuvvet verir. Çünki; benim fâni bir dilime bedel Risâle-i
Nur'un yüzbin nüshalarının bâki dilleri susmaz, konuşur. Ve hâlis talebeleri,
binler kuvvetli lisanlar ile o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi şimdiye kadar
olduğu gibi, inşâallah kıyâmete kadar devam ettirecekler.
Yedincisi: Sâbık mahkemelerde dâva ettiğim ve
hüccetlerini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşmanlarımızı ve hükûmeti iğfal
ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve
gayr-i resmî muârızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış
veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve
hakikat-ı Kur'an'a karşı
Sh:»(Em: 310)
mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıkdır ki; bize
hücum etmek için istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidâd-ı
mutlakı rejim altına keyfî-i küfrîye
kanun namını vermekle; hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi
bizimle mânasız meşgul eylediler. Onları Kahhâr-ı Zülcelâl'in kahrına havâle
edip, kendimizi onların şerrinden muhafaza için حَسْبُنَااللَّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِلُ
ka'lasına iltica ederiz.
Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca
gönderip, onlar ile propaganda yapıp ki, Ruslar başka milletlerden ziyâde
Kur'an'a hürmetkâr diye, âlem-i İslâm'ı din noktasında bu vatandaki dindar
millet aleyhine çevirmeğe çalıştığı aynı zamanda Risâle-i Nur'un büyük
mecmuaları hem Mekke-i Mükkereme'de, hem Medine-i Münevvere'de, hem Şam-ı
Şerif'te, hem Mısır'da hem Haleb'de âlemlerin takdirleri altında kısmen
intişarlariyle, o komünist propagandasını kırdığı gibi, âlem-i İslâma gösterdi
ki; Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur'an'ına sâhiptir ve
sâir ehl-i İslam'ın dindar büyük bir kardeşi ve Kur'an hizmetinde kahraman
kumandanıdır diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmuaları bu hakikatı
gösterdiler. Acaba Nur'un bu kıymetdar hizmet-i milliyesi bu tarz işkencelerle
mukabele görse, zemini hiddete getirmez mi?
***
-221-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musibetine düşenlere merhametkârâne, sadâkatle,
hariçten gelen erzaklarına nezâret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi Üç
Nokta'da beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on
gün kadar ibâdet kazandırabilir ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen
bâkî saatlere çevirebilir ve beş-on sene ceza, milyonlar sene haps-i ebedîden
kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kıymetdar
kazancım şartı: Farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe
etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara mânidir meydan
vermiyor.
İkinci Nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i
elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse,
Sh:»(Em: 311)
teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip
"Eyvah!" der ve geçmiş musibeti, elemli günlerini tahattur etse,
zevalinden bir manevi lezzet hisseder ki; "Elhamdülillâh şükür, o belâ
sevabını bıraktı gitti" der, ferahla teneffüs eder. Demek bir saat
muvakkat elem, zevâliyle ruhta bir mânevî lezzet bırakır ve lezzetli saat,
bilâkis elem bırakır. Mâdem hakikat budur ve mâdem geçmiş musibet saatleri
elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş ve gelecek belâ günleri şimdi mâdum ve
yoktur. Ve yoktan elem yok ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ birkaç gün evvel aç
ve susuz olmasından, bir-iki gün sonra aç ve susuz olmak ihtimâlinden, bugün
onlar niyetiyle mütemadiyen ekmek yese ve su içse ne derece divaneliktir. Aynen
öyle de; geçmiş vce gelecek elemli saatleri - ki hiç ve mâdum ve yok olmuşlar -
şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah'tan
şekva etmek gibi "oof! o!" demek, divâneliktir. Eğer sağa sola, yâni
geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve o güne
karşı tutsa, tam kâfi gelir, sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben
bu üçüncü Medrese-i Yusufiye'de bir kaç gün zarfında hiç ömrümde görmediğim
maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde hususan Nur'un hizmetinden
mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği
sırada, inâyet-i İlâhiyye ve mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı
hastalığımdan, hapsimden râzı oldum. Çünki, benim gibi kabir kapısında bir
biçâreye gafletle geçebilir bir saati, on saat ibadet saatleri yapmak büyük bir
kârdır diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Şefkatkârane hizmetiyle yardım etmek ve
muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek mânvî yaralarını tesellilerle
merhem sürmek, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen
yemeklerini onlara vermek, aynı yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber
dahilde ve hariçte bîçâre mahpuslara çalışanlara bir sadaka hükmünde defter-i
hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya
garib olsa, o sadaka-i mâneviyenin sevabını çok ziyâdeleştirir. İşte bu
kıymetli kazancın şartı, farz namızını kılmaktır. Tâ ki o hizmeti Lillâh için
olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda
yardımlarına koşmaktır.
***
Sh:»(Em: 312)
-222-
DENİZLİ MÜDAFAATIMDA İSBATI VE İZAHI BULUNAN
BİR MES'ELENİN KISACIK BİR HULÂSASIDIR.
Bir dehşetli şahıs, dehâ ve zekâvetiyle ordunun müsbet
hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfî seyyielerini orduya vererek efrad
adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdiği, ve o tek seyyiesini ordu
efradına isnad etmekle onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden
dehşetli bir zulüm ve hilâf-i hakikat olmasından, kırk sene evvel beyân ettiğim
bir Hadîsin o şahsa vurduğu tokata binâen bana hücum eden müdde-i umumîye dedim
ki:
"Gerçi, Hadîslerin ihbariyle bir adamı kırıyorum,
fakat ordunun şerefini muhafaza ve büyük hatâlardan vikaye ederim. Sen ise, bir
tek dostum için Kur'an'ın bayraktarı ve âlem-i İslâmın kahraman kumandanı olan
ordunun şerefini kırıyorsun, haseneleri hiçe indiriyorsun!"
***
-223-
GENÇLİK REHBERİ'NİN KÜÇÜK BİR HÂŞİYESİ
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Risâle-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar çok
muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yeyip taze ve şirin ömrünü hapiste
geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var. Evet, gençlik damarı akıldan
ziyâde hissiyâtı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem
hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakika intikam
lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat
sefâhet keyfiyle - bir nâmus mes'elesinde - binler gün hem hapsin, hem
düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyâsen
bîçâre gençlerin çok vartaları var ki;
en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa
şimalde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek bu asrı fırtınalariyle
sarsıyor. Çünki âkibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i
namusun güzel kızlarını ve karılarını ibâhe eder, belki hamamlarında erkek -
kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde, bu fuhşiyatı
teşvik eder. Hem, serseri ve fakir olan
Sh:»(Em: 313)
lara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu
musibete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp
iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı Risâle-i Nur'un Meyve ve Gençlik
Rehberi gibi keskin kılınçlariyle mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçâre
genç, hem dünya istikbâlini ve mes'ud hayâtını, hem âhiretteki saadetini ve
hayat-ı bâkıyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder ve su-i istimâl ve
sefâhetle hastahânelere ve hissiyat taşkınlıklariyle hapishanelere düşer.
Eyvanlar, eseflerle ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur'aniye ve
Nur'un hakikatlariyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve
mükemmmel bir insan ve mes'ud bir müslüman ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir
nevi sultan olur.
Evet, bir genç hapiste yermidört saat, her günkü ömründen
tek bir saatini beş farz namazını sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni
olduğu gibi, o musibete sebebiyet veren hatâdan dahi tevbe edip sâir zararlı
elemli günahlardan çekilse; hem hayatına, hem istikbâline, hem vatanına, hem
milletine, hem akrabasına büyük fâidesi olması gibi, o on - onbeş senelik fâni
gençlikle ebedî, parlak, bâkî bir gençliği kazanacağını, başta Kur'an-ı
Mu'ciz_ül-Beyan, bütün kütüb ve suhuf-u semaviye kat'î haber verip, müjde
ediyor. Evet, o şirin güzel gençlik ni'metine istikametle tâatle şükretse; hem
ziyâdeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli,
gamlı, kâburlu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır
bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir. Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş
ise, farz namazını kılmak şartiyle herbir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğu
gibi, o hapis onun hakkında bir çilehâne-i uzlet olup, eski zamanda mağaralara
girerek ibâdet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir veya ihtiyar
veya hasta ve îman hakikatlarını müştak ise, farzını yapmak ve tevbe etmek
şartiyle her bir saatleri dahi yirmişer saat ibâdet olup, hapis ona bir
istirahathâne ve merhametkârane ona bakan dostlar için, bir muhabbethâne, bir
terbiyehâne, bir dershâne hükmüne geçer. O hapisde durmakla, haricindeki
müşevveş, her tarafta günahların hücumlarına mâruz serbestiyetten, daha ziyâde
hoşlanabilir; hapisten tam terbiye alır, çıktığı zaman bir kâtil, bir müntakim
olarak değil; belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam
çıkar Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az bir zamanda, Nurlardan fevkalâde
hüsn-ü ahlâk dersini alanların gören bâzı alâkadar zâtlar demişler ki:
"Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa, onbeş hafta Risâle-i Nur
dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder."
Sh:»(Em: 314)
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir
ve mâdem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasından gelenler oraya girip
kayboluyorlar ve mâdem bu hayat-ı dünyeviye gayet süratle gidiyor ve mâdem ölüm
ehl-i îman hakkında îdam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiğini hakikat-ı
Kur'aniye ile Risâle-i Nur güneş gibi göstermiş ve ehl-i dalâlet ve sefahet
hakkında göz ile göründüğü gibi bir îdam-ı ebedîdir, bütün mahbubatından ve
mevcudattan bir firak-ı lâyezâlidir. Elbette ve elbette hiçbir şüphe kalmaz ki,
en bahtiyar odur ki: Sabır içinde şükredip hapis müddetinden tam istifade
ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dâiresinde îmanına ve Kur'an'a hizmete
çalışır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben myetmiş yaşımda
binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdislerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk
ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız îmandadır ve
îman hakikatları dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî lezzette çok elemler var.
bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur, hayatın lezzetini kaçırır.
Ey hapis musibetine düşen bîçâreler! Madem dünyanız
ağlıyor ve tatlı hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve
hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın. Hapisten istifâde ediniz. Nasıl bâzan
ağır şerâit altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir;
öyle de sizin ağır şerâit altında her bir saat ibâdet zahmeti, çok saatler
olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.
***
-224-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Mâdem kader-i
İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiye'ye bir hikmet için sevketti ve bir
kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı ve mâdem
şimdiye kadar kat'î tecrübelerle عَسَيَ
اَنْ
تَكْرَهُوَاشَيْءًاوَهُوَخَيْرٌ
لَكُمْ
sırrına inâyet-i İlâhiyye bizi mazhar etmiş ve mâdem medrese-i
Yusufiye'deki yeni kardeşlerimiz, herkesden ziyade Nur kâidelerine ve sâir
kudsî kanunlarına ihtiyaçları var ve mâdem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki
vazifenizi görüyorlar ve fütuhatları tevakkuf etmiyor ve mâdem burada her bir
fâni saat, bâkî ibadet saatleri hükmüne
Sh:»(Em: 315)
geçer, elbette biz bu hâdiseden - mezkûr noktalar için -
kemâl-i sabır ve metanet içinde mesrurane şükür etmemiz lâzımdır. Denizli
hapsinde teselli için yazdığımız bütün o küçük mektupları size de aynen tekrar
ederim. İnşâallah o hakikatlı fıkralar sizi de müteselli ederler.
***
-225-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hadsiz şükür ederim ki; Risâle-i Nur'un hakikî
sâhibleri olan müftüler, vâizler, imamlar, hocalardan mânevî kahramanlar
meydana çıktılar. Şimdiye kadar Nur'un fedakârları; gençler, mektepliler,
muallimler idi. Bin bârekâllah Edhem, İbrahimler, Ali Osmanlar ehl-i medresenin
yüzlerini ak ettiler, çekingenliklerini cesarete çevirdiler.
Sâniyen: Hâlisane faaliyetlerden ve heyecanlarından
neş'et eden bu hâdiseden teessüf etmesinler. Çünki, Denizli hapsi; netice
itibariyle, ihtiyatsız hareket edenleri tebrik ettirdi. Zahmet pek az, fâide-i
mâneviye pek çok oldu. İnşâallah bu üçüncüsü medrese-i Yusufiye, ikinciden geri
kalmayacak.
Sâlisen: Meşakkat derecesinde sevâbın ziyâdeleşmesi
cihetinde, bu şiddetli hâle şükretmeliyiz. Vazifemiz olan hizmet-i îmaniyeyi
ihlâsla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlâhiyye olan muvaffakıyet ve hayırlı
neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.
خَيْرُ
اْلاُمُورِاَحْمَزُهَا deyip bu çilehânedeki sıkıntılara
sabır içinde şükretmeliyiz. Amelimizin makbuliyetine bir alâmet ve kudsî
mücahedemizin imtihanında tam bir şehadetname almamıza bir emâredir bilmeliyiz.
***
-226-
BAŞTA MÜDÜR OLARAK HAPSİN HEY'ET-İ İDARESİNE SURETEN
EHEMMİYETSİZ,FAKAT BENCE ÇOK EHEMMİYETLİ BİR MÂRغZÂTIM VAR.
Yirmiiki sene tecrid-i mutlak içinde geçen hayatım ve
yetmişbeş yaşında vücudumun aşılara tahammülü yoktur. Hattâ çok zaman evvel
beni aşıladılar, yirmi sene onun eseri olarak cerahat yapıyordu. Müzmin bir
zehir hükmüne geçti. Emirdağı'ında iki
Sh:»(Em: 316)
doktor ve
arkadaşlarım bunu biliyorlar. Hem dört sene evvel, Denizli'de beni de umum
mahkûmlar içinde aşıladılar. Hiçbirisine zarar olmadığı halde, beni yirmi gün
hasta eyledi. Hıfz-ı İlâhî ile, benim için tehlikeli olan hastahaneye gitmeye
mecbur edilmedim. Kat'iyyen vücudum aşıya gelmez. Hem mazeretim kuvvetlidir;
hem yetmişbeş yaşında gayet zaif olduğumdan on yaşında bir çocuğa edilen aşıya
ancak tahammül ederim. Hem mâdem dâima tecrid-i mutlak içindeyim, benim
başkalarla temasım yok; hem bir ay evvel iki doktoru vâli Emirdağı'na gönderdi,
beni tam muayene ettiler, hiçbir sârî hastalık bulunmadığı, yalnız gayet zâfiyetten
ve tecrid ve ihtiyarlıktan ve sinir ve kulunç hastalığından başka birşey
bulamadılar. Elbette bu hal, beni kanunca aşılamağa mecbur etmez.
Hem büyük bir ricam var, beni hastahaneye sevketmeyiniz.
Bütün hayatımda, hususan bu yirmiiki sene tecrid-i mutlak ömrümde tahammül
edemediğim bir vaziyete, yâni tanımadığım hasta-bakıcıların hükmü altına
itmeyiniz. Gerçi bu sıralarda kabre girmeyi hoş görmeğe başlamıştım. Fakat
insaniyetlerini gördüğüm bu hapsin hey'et-i idaresinin hatırları ve mahpusların
tesellileri için şimdilik hapsi kabre tercih ettim.
***
-227-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Benim şahsıma edilen eziyet ihanetlerden
müteessir olmayınız. Çünki Risâle-i Nur'da bir kusur bulamıyorlar onun bedeline
benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımla uğraşıyorlar. Ben bundan memnunum.
Risâle-i Nur'un selâmetine ve şerefine binler şahsî elemler, belâlar, tahkirler
görsem; yine müftehirâne şükretmek, Nur'dan aldığım dersin muktezâsıdır ve onun
için bana bu cihette acımayınız.
Sâniyen: Pek geniş ve şiddetli ve merhametsiz bu taarruz
ve hücum, şimdilik yirmiden bire indi. Binler haslar yerinde birkaç zât ve
yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdud birkaç yeni kardeşleri topladılar. Demek
inâyet-i İlâhiyye ile pek hafif bir sûrete çevrilmiş.
Sâlisen: İnâyet-i Rabbâniye ile iki sene aleyhimizde plân
çeviren sâbık vâli def'oldu ve aleyhimizde pek ziyade evhamlandırılan dahiliye
vekilinin, hemşehriliği ve nesilce cedleri ziyade dindarlık cihetiyle bu
dehşetli hücumu pek çok hafifleştirdiğine kuvvetli bir
Sh:»(Em: 317)
ihtimal var. Onun için me'yus olmayınız ve telâş
etmeyiniz.
Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdislerle kat'î kanaat
verecek bir tarzda, Risâle-i Nur'un ağlamasiyle ya zemin titrer veya hava
ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemede dahi isbat ettiğimiz gibi;
tahminimce, bu kış emsâlsiz bir tarzda yaz gibi -bidâyette - gülmesi, Risâle-i
Nur'un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevâfuku ve her
tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasısna, birdenbire kış
dehşetli hiddeti ve ağlamasıyle tetâbuku, kuvvetli bir emâredir ki, hakikat-ı
Kur'âniye'nin bu asırda parlak bir mu'cize-i kübrasıdır, zemin ve kâinat onun
ile alâkadar...
Said
Nursî
****
-228-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün birden hâtıra geldi ki; mes'ele-i Nuriye
münâsebetiyle bu medreseye kader-i İlâhî ve kısmetin sevkiyle gelenleri tâziye
yerine tebrik eyle. Çünki ekseriyetin her biri yirmi-otuz sene, belki yüz sene,
belki bin mâsum kardeşlerimize bedel gelip onları bir derece zahmetten
kurtarıyor.. Hem Nur'la îmana hizmetiniz devam etmekle beraber, her biri az
zamanda çok hizmet etmiş.....bâzıları on senede yüz senelik iş görmüş gibidir.
Hem bu yeni medrese-i Yusufiye'nin imtihanında bulunup onun geniş ve küllî
kıymetdar neticelerine bilfiil hissedar olmak için bu zahmetli mücahedeye
giriyorlar. Ve kolayca görmelerine müştak oldukları hâlis, sâdık kardeşlerini
görüp tatlı bir ders alıp veriyorlar. Hem mâdem dünyanın istirahat zamanları
devam etmiyor, boşuboşuna gidiyor; elbette böyle az zahmetle çok kâr kazananlar
tebrike lâyıktırlar.
Kardeşlerim, bu geniş hücum, Risâle-i Nur'un fütuhatına
karşıdır. Fakat anladılar ki; Nurlara iliştikçe daha ziyade parlar, ders
dâiresi genişlenip ehemmiyet kesbeder ve mağlûb olmaz.
Yalnız سِرًّاتَنَوَّرَتْ
perdesi altına girer. Onun için plânı değiştirdiler, zâhiren Nurlara
ilişmiyorlar. Biz mâdem inâyet altındayız, elbette kemâl-i sabır içinde
şükretmeliyiz.
***
-229-
Sh:»(Em: 318)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Garib ve lâtif iki hâlimi beyan etmek lâzım geldi.
Birincisi: Benim tecrid-i mutlakta, sizin gibi canımdan
ziyâde sevdiğim kardeşlerimle serbest görüşemediğimde, bir inâyet-i İlâhiyye ve
bir maslahat bulunduğu kalbine ihtar edildi. Çünkielli lirayı sarfedip,
görüşmek için Emirdağı'na gelerek elli dakika, bâzı on dakika, bâzı hiç
görüşmeden giden çok âhiret kardeşlerimiz, birer bahane ile kendilerini bu
medrese-i Yusufiye'ye atacaklardı. Benim dar vaktim ve inzivadan gelen hâlet-i
ruhiyem bıraksa, o fedakâr dostlara, tam sohbet etmeğe hizmet-i Nuriye müsaade
etmezdi.
İkincisi: Bir zaman meşhur bir allâmeyi, harbin müteaddid
cephesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler.... O da demiş: "Bana
sevab kazanırmak ve derslerimden ehl-i îmana istifade ettirmek için, benim
şeklimde bâzı evliyalar benim yerimde işler görmüşler." Aynen bunun gibi,
Denizli'de camilerde beni gördükleri, hattâresmen ihbar edilmiş ve müdür ve
gardiyana aksetmiş. Bâzıları telâş ederek, "Kim ona hapishane kapısını
açıyor?" demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Halbuki benim çok
kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetimle, pek cüz'î bir hârika isnadına bedel,
Risâle-i Nur'un hârikalarını isbat edip gösteren "Sikke-i Gaybî
mecmuası" yüz derece, belki bin derece ziyâde Nurlara îtimad kazandırır ve
makbuliyetine imza basar. Hususan Nur'un kahraman talebeleri, hakikaten hârika
halleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.
Said
Nursî
***
-230-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Beni merak etmeyiniz, ben sizinle beraber bir binada
bulunduğumdan bahtiyarım, memnun ve mesrurum.
Şimdi vazifemiz. Bir müdafaa nüshası Isparta'ya gitsin.
Mümkin ise, hem yeni hurufla, hem makine ile eski huruf yirmi
Sh:»(Em: 319)
nüsha çıksın. Hattâ oranın müdde-i umumuna gösterilsin.
Hem bir nüsha avukatımıza bizzat verilsin ve ayrı bir nüsha da müdüre verip, tâ
onu da dâva vekilimize o versin. Hem Ankara makamatına yeni harfle beraber eski
harfle, Denizli'de olduğu gibi, gönderilecek. Mümkin ise, beş nüsha makamata
hazırlansın.Çünki müsadere edilen Nurlar, eski harfle o makamata, hususan
Diyanet Riyâseti hey'etine gönderilmiş, sonra buraya gelmiş. Hem vekilimiz
Ahmed Bey'e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pek
çok dikkat etsin. Çünki, ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bâzan
bir noktanın yanlısiyle bir mes'ele değişir, mâna bozulur. Hem buraya gelen iki
makine, size müsaade verilmezse geri gitsinler. Hem telâş edip sıkılmayınız,
me'yus olmayınız, اِنَّ
مَعَ
اْلعُسْرِ
يُسْرًا sırriyle, inâyet-i İlâhiyye
inşâallah çabuk imdadımıza yetişir.
***
-231-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Risâle-i Nur benim bedelime sizlerle görüşür, derse
müştak yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak
veya yazmak suretindeki meşguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rızka
bereket, vücuda sıhhat veriyor. Şimdi Husrev gibi Nur kahramanı size ihsân
edildi. İnşâallah bu medrese-i Yusufiye dahi, Medreset-üz-Zehra'nın bir mübârek
dershanesi olacak. Ben şimdiye kadar Husrev-i ehl-i dünyaya göstermiyordum,
gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, onu ehl-i siyasete tamamiyle gösterdi,
gizli birşey kalmadı. Onun için ben onun iki-üç hizmetini has kardeşlerime
izhar ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil, lüzum ise aynı hakikat beyan
edilecek. Fakat şimdilik karşımızda hakikatı dinleyecekler için, dehşetli ve
tezâhür etmiş iki muannid; hem zındık, hem komünist hesabına - biri
Emirdağ'ında mâlûm olmuş, biri de burada - gayet dessasane, aleyhimizde
iftiralarla me'murları ürkütmeğe çalışıyorlar. Onun için biz şimdilik çok
ihtiyat edip telâş etmemek ve inâyet-i İlâhiyye'nin imdadımıza gelmesini
tevekkül ile beklemek lazımdır.
***
-232-
Sh:»(Em: 320)
Ey Hapis Arkadaşlarım ve Din Kardeşlerim!
Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından
kurtaracak bir hakikatı beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını
öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem
hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endeşesiyle ve
karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini
kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da
Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet
iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir. Evet hakikat ve
maslahat sulhdur. Çünki; ecel birdir, değişmez. O maktül; her halde ecel
geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O katil ise, o kaza-yı İlâhiyye'ye
vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da dâima korku ve intikam
azabını çekerler. Onun içindir ki; "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir
mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katil bir adavetten ve bir
kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise, çabuk
barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer
barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktüle her vakit dua etse, o halde her iki
taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç
dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhiyye'ye teslim olup düşmanını afveder.
Ve bilhassa mâdem Risâle-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde
bulunan bütün küsmekleri bırakmağa, hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve
umumiye iktiza ediyorlar. Nasıl ki, Denizli hapsinde birbirine düşman bütün
mahpuslar, Nur'lar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim beraetimize bir
sebeb olup, hattâ dinsizlere, serseriler de o mahpuslar hakkında Mâşâallah,
Bârekâllah dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki,
bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar.
Onlara zulmolur. Merd, vicdanlı bir mü'min, küçük ve çüz'î bir hatâ veya
menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse; çabuk tevbe
etmek lâzımdır.
***
-233-
Sh:»(Em: 321)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben hem Risâle-i Nur'u, hem sizleri, hem kendimi, Husrev
ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid'in kıymettar müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşir
ediyorum. Evet bu sene Hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme'de Nur'un kuvvetli mecmualarını
büyük âlimlerin hem Arapça, hem Hindçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi;
Medine-i Münevvvere'de dahi o derece makbul olmuş ki; Ravza-i Mutahhara'nın
Makber-i Saadet'i üstüne konulmuş. Hacı Seyyid, kendi göziyle Asâ-yı Mûsa
mecmuasını Kabr-i Peygamberi (A.S.M.) üzerinde görmüş. Demek makbul-ü Nebevî
olmuş ve rıza-yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dâiresine girmiş. Hem niyet
ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o
mübârek makamları ziyaret etmişler. Hadsiz şükür olsun, Nur'un kahramanları bu
mecmuaları tashihli olarak neşretmeleriyle, pek çok faidelerinden birisi de;
beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi, kalemle yazılan sâir
nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler.
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o mecmuaların her bir harfine mukabil onların defter-i
hasenatlarına bin hasene yazdırsın. Âmin âmin, âmin.
***
-234-
MÜJDELİ
VE TÂBİRİ ÇIKMIŞ LÂTİF BİR RÜYA
Bir hizmet meden Ali geldi, dedi: "Ben rü'yada
gördüm ki, sen Husrev'le beraber Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın elini
öptün". Birden bir mektub aldım ki, Husrev'in hattiyle yazılan Asâ-yı Mûsa
mecmuasını Kabr-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm üzerinde hacılar görmüşler.
Demek benim bedelime Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mânevî elini, Husrev
kaleminin vasıtasiyle öpmüş ve rıza-yı Nebeviye'ye mazhar olmuş.
***
Sh:»(Em: 322)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
-235-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim ve Hapis Arkadaşlarım!
Evvelâ: Sureten görüşemediğimizden merak etmeyiniz.
Bizler mânen her zaman görüşüyoruz. Benim ehemmiyetsiz şahsıma bedel, Nurdan
elinize geçen hangi risâleyi okusanız veya dinleseniz benim âdi şahsım yerine
Kur'ân'ın bir hâdimi haysiyetiyle beni o risâle içerisinde görüp sohbet
edersiniz. Zaten ben de sizinle bütün dualarımda ve yazılarınızda ve alâkanızda
hayalimde görüşüyorum ve bir dâirede beraber bulunmamızdan her vakit
görüşüyoruz gibidir.
Sâniyen: Bu yeni medrese-i Yusufiye'deki Risâle-i Nur'un
yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle hattâ ehl-i vukufu da teslime
mecbur eden işârat-ı Kur'âniye ile "Nur'un sâdık şâkirdleri îman ile kabre
girecekler. Hem şirket-i mâneviye-i Nuriye'nin feyziyle her bir şâkird
derecesine göre umum kardeşlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına hissedar
olur. Güya âdeta binler dil ile istiğfar eder, ibâdet eder." Bu iki faide
ve netice, bu acib zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir; pek çok
ucuz olarak o iki kıymetdar kârları
sâdık müşterilerine verir.
Said
Nursî
***
-236-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
(Afyon müdafaanamesinin hem bize, hem bu Nurlara, hem bu
memlekete, hem âlem-i İslâm'a alâkadar ehemmiyetli hakikatları var.)
Her halde bunu yeni hurufla beş-on nüsha çıkarmak
lâzımdır, tâ Ankara makamatına gönderilsin. Bizi tahliye ve tecziye etseler de
hiç ehemmiyeti yok. Şimdi vazifemiz; o müdafaatdaki hakikatları hem hükûmete ,
hem adliyelere, hem millete bildirmektir. Belki de kader-i İlâhî bizi bu
dershaneye sevketmesinin bir hikmeti de budur. Mümkin olduğu kadar çabuk makine
ile çıksın. Bizi bugün tahliye etseler, biz yine onu bu makamata vermeğe
mecburuz. Sizi aldatıp te'hir edilmesin, artık yeter! Aynı mes'ele için onbeş
senede üç def'a bu eşedd-i zulüm ve bahaneler ve emsâlsiz
Sh:»(Em: 323)
işkencelere karşı son müdafaamız olsun. Mâdem kanunen
kendimizi müdafaa etmek için sâbık mahkemelerde makineyi bize vermişler, burada
o hakkımızı bizden hiçbir kanunla men'edemezler. Eğer resmen çare bulmadınız
ise, hariçten bizim avukat herşeyden evvel bunun - makine ile - beş nüshasını
çıkarsın, hem sıhhatına çok dikkat edilsin.
Said
Nursî
***
-237-
Aziz, Yeni Kardeşlerim ve Eski Mahpuslar!
Benim kat'î kanaatım gelmiş ki, buraya girmemizin
inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Y3ani sizi, Nurlar
tesellileriyle ve îmanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin
sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu-boşuna gam ve hüzün ile
giden hayatınızı faidesizlikten bâd-i heva zâyi olmasından ve dünyanızın
ağlaması gibi, âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp, tam bir teselli size vermektir.
Mâdem hakikat budur, elbette siz dahi Denizli mahpusları ve Nur Talebeleri gibi
birbiriniuze karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize
girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışardan gelen bütün eşyanız ve
yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden
gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz,
güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi
fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir
kahramanlık ile hey'et-i idareye deyiniz ki: "Değil elimize bıçak, belki
mavzer ve rovelver verilse, hem emir de verilse; biz bu bîçâre ve bizim gibi
musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz düşmanlık ve adavetimiz
dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza Kur'an'ın
ve îmanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadiyle karar
verdik." diyerek bu hapsi bir mübârek dershaneye çeviriniz.
***
-238-
Sh:»(Em: 324)
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehl-i dünya bir siyasette ve bir san'atta ve bir vazifede, ya bir hayat-ı içtimaiyeye ait
bir hizmette ve hususî bir nevi ticarette bulunan her bir tâifenin bir nevi
kongrede toplanması ve müzakeresi gibi; îman-ı hakikî hizmet-i kudsiyesinde
bulunan Nur Talebeleri dahi kader-i İlâhiyye'nin emriyle ve inâyet-i
Rabbaniye'nin tensibi ve sevkiyle bu medrese-i Yusufiye kongresine gelmesinde
inşâallah pek çok kıymetdar mânevî faide ve ehemmiyetli neticeler ihsân
edilecek ve Nur'un erkânları her biri bir elif gibi tek başına bir yerde bir
kıymeti varsa, bir elif üç elifle omuz omuza gelip hâlen görüşse binyüzonbir
olması gibi, bu içtimada kıymeti ve inş3aallah kudsî hizmeti ve sevabı bin
olur... o elif elfün olur.
***
-239-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün benim pencerelerimi mıhlamalarının sebebi,
mahpuslarla mürafaa ve selâmlaşmamaktır. Zâhirde başka bahane gösterdiler. Hiç
merak etmeyiniz. Bilâkis benim ehemmiyetsiz şahsım ile meşgul olup Nurlara ve
talebelerine çok sıkıntı vermediklerinden, beni cidden ve kalben onların şahsî
ihânetler ve işkencelerle tâzib etmeleri, Nurlara ilişmemeleri cihetinde
memnunum ve sabır içinde şükrederim, merak etmiyorum. Siz dahi hiç müteessir
olmayınız. Gizli düşmanlarımız me'murların nazar-ı dikkatini şahsıma
çevirmesinden, Nurların ve talebelerinin selâmet ve maslahatları noktasında bir
inâyet ve bir hayır var diye kanaatım var. Bâzı kardeşlerimiz hiddet edip
dokunaklı konuşmasınlar, hem ihtiyatla hareket etsinler ve telâş etmesinler,
hem herkese bu mes'eleden bahis açmasınlar. Çünki; safdil kardeşlerimiz ve
ihtiyata daha alışmayan yeni kardeşlerimizin sözlerinden mâna çıkaran casuslar
bulunur. Habbeyi kubbe yapar, ihbar edebilir. Şimdi vaziyetimiz şaka
kaldırmıyor. Bununla beraber hiç endişe etmeyiniz. Biz inâyet-i İlâhiyye
altındayız ve bütün meşakkatlara karşı kemâl-i sabırla belki şükür ile mukabele
etmeğe azmetmişiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabı netice
verdiğinden şükür etmeğe mükellefiz.
Said
Nursî
***
-240-
Sh:»(Em: 325)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
İki ehemmiyetli sebep ve bir kuvvetli ihtara binaen ben
bütün vazife-i müdafaatı buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarına bırakmağa
kalben mecbur oldum. Hususan (H,R,T,F,S) (*)
Birinci Sebep: Ben hem sorgu dairesinde, hem çok
emârelerden kat'i bildim ki, bana karşı ellerinden geldiği kadar müşkilât
yapmağa ve fikren onlara galebe etmemden kaçmağa çalışıyorlar ve resmen de
onlara iş'ar var. Güya ben, konuşsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve
diplomatları susturacak bir iktidar-ı ilmî ve siyasî göstereceğim diye benim
konuşmama bahanelerle mâni oluyorlar. Hattâ sorguda bir suale karşı dedim:
"Tahattur edemiyorum." O hâkim taaccüb ve hayretle dedi: "Senin
gibi fevkalâde acib zekâvet ve ilim sâhibi nasıl unutur?" Onlar Risâle-i
Nur'un hârika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatını benim fikrimden zannedip
dehşet almışlar. Beni konuşturmak istemiyorlar. Hem güya benim ile kim görüşse
birden Nur'un fedakâr bir talebesi olur. Onun için beni görüştürmüyorlar. Hattâ
diyanet reisi dahi demiş "Kim O'nunla görüşse, O'na kapılır.... cazibesi
kuvvetlidir."
Demek şimdi işimi de sizlere bırakmağa maslahatımız
iktiza ediyor. Ve yanınızdaki yeni ve eski müdafaatlarım benim bedelime sizin
meşveretinize iştirâk eder, o kâfidir.
İkinci Sebep: Başka vakte bırakıldı. Amma ihtar-ı
mânevînin kısa bir işareti şudur: Bana yirmibeş sene siyaseti ve gazeteleri ve
sâir çok fâni şeyleri terkettiren ve onlarla meşguliyeti men'eden gayet
kuvvetli bir vazife-i uhreviye ve te'sirli bir hâlet-i ruhiye benim bu
mes'elenin teferruatiyle iştgal etmeme kat'iyen mâni oluyorlar. Sizler, bâzan
ara-sıra iki dâva vekilinizle meşveretle benim vazifemi dahi görürsünüz.
***
-241-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim !
Şimdi namazda bir hâtıra kalbe geldi ki; kardeşlerin
ziyade hüsn-ü zanlarına binaen, senden maddî ve mânevî ders ve
_____________
(*) Hüsrev, Re'fet, Tahir, Feyzi, Sabri
Sh:»(Em: 326)
yardım ve himmet bekliyorlar. Sen nasıl dünya işlerinde
hasları tevkil ettin, erkânların meşveretlerine bıraktın ve isabet ettin. Aynen
öyle de; uhrevî ve Kur'ânî ve îmânî ve ilmî işlerinde dahi Risâle-i Nur'u ve şâkirdlerinin şahs-ı mânevîlerini tevkil
ile o hâlis, muhlis hasların şahs-ı mânevîleri senden çok mükemmel o vazifeni kendi
vazifeleriyle beraber yaparlar. Hem dâima da şimdiye kadar yapıyorlar. Meselâ,
seninle görüşen muvakkat bir dirhem ders ve nasihat alsa, Risâle-i Nur'dan, bir
cüz'ünden yüz dirhem ders alabilir. Hem senin yerinde ondan nasihat alır,
sohbet eder. Hem Nur şâkirdlerinin hasları, bu vazifeni her vakit yapıyorlar.
Ve inşâallah pek yüksek bir makamda bulunan ve duası makbul olan onların şahs-ı
mânevîleri, dâimi beraberlerinde bir üstad ve yardımcıdır diye ruhuma hem
teselli, hem müjde, hem istirahat verdi.
***
-242-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu iki gün zarfında iki küçük patlak, zâhirî hiçbir sebep
yokken acib, mânidar bir tarzda olması tesadüfe benzemiyor.
Birincisi: Koğuşumda muhkem demirden olan soba birden
kuvvetli tabanca gibi ses verip aşağısındaki kalın ve metin demiri bomba gibi
patladı, iki parça oldu. Terzi Hamdi korktu, bizi hayret içinde bıraktı.
Halbuki çok def'a kışta taşkömürü ile kızgın kırmızılaştığı halde tahammül
ediyordu.
İkincisi: İkinci gün Feyzilerin koğuşunda hiç bir sebep
yokken birden su destisi üstünde duran bardak acib surette parça parça oldu.
Hatıra geliyor ki; inşâallah bize zarar dokunmadan, aleyhimizdeki dehşetli
bombalar Ankara'nın altı makamatına gönderilen müdâfaat nüshaları
patlattırdılar, bize zarar vermeden aleyhimize ateşlenen ve kızışan hiddet
sobası iki parça oldu. Hem ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve
tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki:
"Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı..."
***
-243-
Sh:»(Em: 327)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün mânevî bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telâş,
bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak istiyen ve derd-i maişet için endişe eden
kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir
mübarek hâtıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beş günden sonra
çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse gelecekler. Her
hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Recep-i Şerif'te yüzden geçer, Şaban-ı
Muazzam'da üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübârekte bine çıkar ve cuma
gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir'de otuzbine çıkar. Bu pek çok uhrevî
faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve
ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i îmana
te'min eden şuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiye'de
geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.
İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, "Nur hizmeti" dahi nisbeten -
kemiyet değilse de keyfiyet itibariyle - bire beştir. Çünki bu misâfirhanede
mütemadiyen giren ve çıkanlar, Nur'un derslerinin intişarına bir vasıtadır.
Bâzen bir adamın ihlâsı, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur'un, sırr-ı
ihlâsı; siyasetkârane kahramanlık damarını taşıyan, Nur'un tesellilerine pek
çok muhtaç bulunan mahpus bîçâreler içinde intişarı için bir parça zahmet ve
sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maişet ciheti ise. Zaten bu üç ay
âhiret pazarı olmasından her biriniz çok şâkirdlerin bedeline, hattâ bâzınız
bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize
yardımları olur diye tamamiyle ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak
büyük bir ni'mettir bildim.
Said
Nursî
***
-244-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Receb-i şerîf'inizi ve yarınki "Leyle-i
Regaib" inizi ruhu canımızla tebrik ederiz.
Sâniyen: Me'yus olmayınız, hem merak ve telâş etmeyiniz,
Sh:»(Em: 328)
inâyet-i Rabbaniye inşâallah imdadımıza yetişir. Bu üç
aydan beri aleyhimizde ihzar edilen bomba patladı. Benim sobam ve Feyzilerin su
bardığı ve Husrev'in iki su bardaklarının verdikleri haber doğru çıktı. Fakat
dehşetli değil, hafif oldu. İnşaallah o ateş tamamen sönecek. Bütün hücumları,
şahsımı çürütmek ve Nur'un fütuhatına bulantı vermektir. Emirdağı'ndaki mâlûm
münafıktan daha muzır ve gizli zındıkların elinde âlet bir adem ve bid'atkâr
bir yarım hoca ile beraber, bütün kuvvetleriyle bize vurmaya çalıştıkları
darbe, yirmiden bire inmiş. İnşâallah o bir dahi, bizi mecruh ve yaralı
etmeyecek ve düşündükleri ve kasdettikleri bizi birbirinden ve Nur'lardan
kaçırmak plânları dahi akîm kalacak. Bu mübarek ayların hürmetine ve pek çok
sevab kazandırmalarına îtimaden sabır ve tahammül içinde şükür ve tevekkül
etmek ve مَنْ
اَمَنَ
بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ
اْلكَدَرِ
düsturuna teslim
olmak elzemdir, vazifemizdir.
Said Nursî
***
-245-
ANKARA'NIN ALTI MAKAMATINA VE AFYON AĞIR
CEZA MAHKEMESİNE VERİLEN MÜDÂFAANIN
İTİRAZNAME TETİMMESİ VE LÂHİKASIDIR.
Afyon mahkemesine beyan ediyorum ki:
Artır yeter! Sabır ve tahammülüm kalmadı. Yirmi iki sene
sebebsiz bir nefy içinde dâimî tarassutlarla, tecrid-i mutlak ve haps-i
münferid tarzında beni sıkmakla beraber, altı mahkeme, bir tek mes'eleden başka
Risâle-i Nur'un yüz kitabında medar-ı mes'uliyet bulamadığı hâlde, evham
yüzünden ve imkânâtı vukuat yerinde istimal etmek cihetiyle kanunsuz bizi üç
def'a hapse sokup yüz bin lira Nur şâkirdlerine zarar vermek dünyada emsâli hiç
vuku bulmamış bir gadirdir ki, istikbal ve nesl-i âti, bunun pek şiddekli
olarak zâlim müsebbiblerini lânetle yâdedecekleri gibi; Mahkeme-i Kübra'da,
Cehennemin esfel-i safilînine atmakla o zâlimleri mahkûm edeceklerine kat'î
kanaatımızla, şimdiye kadar bir derece teselli bulup sükût ederek, tahammül
ediyorduk. Yoksa hakkımızı tam müsadafaa edebilirdik.
İşte on beş sene zarfında, altı mahkeme, yirmi sene Nur
Risâlelerini ve mektublarımızı tedkik edip, beşi her cihetle bize be
Sh:»(Em: 329)
raet vermek mânâsıyle ilişmediler. Yalnız Eskişehir
mahkemesi, tek bir mes'ele olan tesettür-ü nisa hakkında bir küçük risâlenin
beş on kelimesini bahâne ederek lâstikli bir kanunla hafif bir ceza verdiği
zaman, mahkeme-i temyizden sonra lâyiha-yı tashihimde, kanunsuzluğun yalnız tek
bir nümunesi olarak resmen Ankara'ya yazdım ki:
"Bin üç yüz elli senede üç yüz elli milyonun kudsî
bir düsturiyle dâimî ve kuvvetli bir âdet-i İslâmiyeyi ders veren ve emreden
tesettür âyetini, medeniyetin tenkidine karşı müdafaa için, üçyüz elli bin
tefsirin icmaına ve hükümlerine ittiba ederek o âyeti tefsir edip bin üçyüz
elli senede geçen ecdadımızın mesleğine iktida eden bir adama o tefsiri için verilen ceza ve mahkûmiyeti, dünyada
adâlet varsa, elbette o hükmü nakzedecek ve bu acip lekeyi bu hükümet-i
İslâmiye'deki adliyeden silecek" diye lâyiha-yı tashihde yazdım, oranın
müdde-i umumisine gösterdim, ondan dehşet aldı, dedi: "Aman buna lüzum
kalmadı, cezanız az. Hem mpek az kaldı, bunu vermeğe lüzum kalmadı."
İşte bu nümûne gibi, size ve Ankara makamatına takdim
edilen itirazname ve müdafaanamemde böyle acib çok nümûneleri elbette
anlamışsınız. Ben Afyon mahkemesinden taleb ve ümid ederim ki, bu milletin ve
bu vatanın menfaatine bir ordu kadar hizmeti ve bereketi bulunan Risâle-i
Nur'un tam serbestiyetine karar vermenizi hakikat-ı adâlet namına sizden
bekliyoruz. Yoksa, münâsebetimle hapse giren beş on adam arkadaşımın gitmesiyle
beraber size haber veriyorum ki, beni en büyük cezaya çarpacak bir suç işleyip
bu çeşit hayattan veda edeceğime mecbur eden bir fikir kalbime gelmiş.
Şöyleki: Hükûmet beni tam himâye ve bana yardım etmek
milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumu varken, beni sıkması ima
eder ki, kırk senedenberi benim ile mücadele eden gizli zındıkma komitesiyle
şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli birer
resmî makam elde ederek karşıma çıkıyorlar... Hükûmet ise ya bilmiyor veya
müsaade ediyor diye çok emâreler bana endişe veriyor..
Reis Bey! Müsaadenizle çok hayret ettiğim birşeyi
soracağım. Neden hiç siyasete karışmadığım hâlde, ehl-i siyaset beni bütün
hukuk-u medeniyeden ve hukuk-u hürriyetten belki hukuk-u hayattan iskat
ediyorlar? Hattâ, yüz cinayeti bulunan gibi, beni üç buçuk ay tecrid-i mutlak
içinde hayatıma suikasd edenler; onbir def'a zehirliyen gizli düşmanlarımın
şerrinden beni muhafazaya çalışan çok dikkatli kardeşlerimin ve sadık
hizmetçilerimin de