EMİRDAĞ LÂHİKASI - II
İSTİZAH
Bu İkinci
Emirdağ Lâhikası Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 1948-1949 senelerinde
Afyon Hapishanesinde, yirmi ay mevkuf kaldığı zamanda ve oradan tahliye edilip,
tekrar Emirdağında ikamet ettiği müddet zarfında ve 1951 de Eskişehir'de iki ay
kalıp oradan da «Gençlik Rehberi»
mahkemesi münasebetiylye iki defa İstanbul'a gelerek, üçer ay İstanbul'da
bulunduğu 1952-1953 tarihlerinde ve daha sonra tekrar Emirdağına avdet edip burada ve Isparta'da kaldığı son
zamanlarda Üstad Hazretlerinin Mahkemelere ve resmiî makamlara yazdığı
yazılarla, talebelerine ve onların Üstada yazdığı mektublardan ibarettir.
Nâşir
Sh:»(Em:
307)
-219-
İFADEMİN KISACIK BİR
TETİMMESİ
Afyon
mahkemesine beyan ediyorum ki:
Nazarınıza ve
kanun adaletine takdim edilen ifademde bulunan; on vecihle kanunsuz menzilimi
basmak, beni sorguya çekmek ve tevkif etmek; üç büyük mahkemelerin hürmetlerini
kırmak ve haysiyet ve adaletlerine ilişmektir, belki istihfaf etmektir.
Çünki, üç
mahkeme ve üç ehl-i vukufun, iki sene, yirmi senelik kitablarımı ve
mektublarımı inceden inceye tedkikinden sonra; ittifakla hem bize berâet
verildi, hem kitablarımız ve mektublarımız iade edildi. Ve berâetden sonra üç
sene, fevkalâde bir inziva ve şiddetli bir tarassut altında haftada yalnız
zararsız bir mektub bâzı dostlarıma yazardım. Dünya ile alâkam kesilmiş gibi
idi ki, serbestiyet verildiği halde memleketime gitmedim. Sonra aynı mes'elede
o üç mahkemenin âdilâne hükümlerini hiçe saymak gibi mes'eleyi tazelendirmek,
onların şerefini kırıyor. Benim hakkında adâlet eden o mahkemelerin haysiyetini
muhafaza için mahkemenizden rica ederim. O aynı mes'ele olan "Risâle-i
Nur" ve "cemiyetçilik" ve "tarikatçılık" ve
"ihlâl-i emniyet ve âsâyişi bozmak" ihtimâlinden başka bir sebeb, bir
mes'ele bulunuz, beni onunla muhaza ediniz. Benim kusurlarım çoktur. Ben de
size mes'uliyetime dair yardım edeceğime karar verdim. Çünki hapsin haricinde
hapisten çok ziyade azab çektim. Şimdi benim için medar-ı rahat; ya kabir, ya
hapistir. Hakikaten hayattan usandım. Bu yirmi sene haps-i münferiddeki tâzib
ve işkenceli tarassutlar, ihânelter artık yeter. Sonra gayretullaha dokunur. Bu
vatana yazık olur. Sizlere hatırlatıyorum. Bizim en metin melce' ve siperimiz:
حَسْبُنَااللَّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِلُ*حَسْبِيَ
اللَّهُ لآاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكَّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
اْلعَرْشِ
اْلعَظِيمِ dır.
***
Sh:»(Em: 308)
-220-
AFYON HÜKغMET VE MAHKEMESİNE VE ZÂBITASINA DAHA BİRKAÇ NOT MÂRغZÂTIM VAR
Birincisi: Ekser Enbiyânın şarkta ve Asya'da zuhurları ve
ağleb-i hükemânın garbta ve Avrupa'da gelmeleri, kader-i ezeliyenin bir
işaretidir ki; Asya'da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i
kadere binâen, Asya'da hüküm süren dindar olmazsa da din lehine çalışanlara
ilişmemeleri, belki teşvik etmelidir.
İkincisi: Kur'ân-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve
kuvve-i müfekkiresidir. Eğer el-iyâzübillâh, Kur'an küre-i arz başından çık,a
arz divane olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpması, bir
kıyâmet arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahdır. Câzibe-i
umumiyeden ziyâde, zemini muhâfaza ediyor. İşte bu Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın hakikî
ve kuvvetli bir tefsîri olan Risâle-i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi
seneden beri te'sirîni göstermiş büyük bir ni'met-i İlahiyye ve sönmez bir
mu'cize-i Kur'aniyedir.Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp
vazgeçirmek değil, belki himâye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.
Üçüncüsü: Ehl-i îmandan bütün gelenler, mâziye gidenlere
mağfiret duâlariyle ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla
yardımlarına binâen Denizli Mahkemesinde demiştim:
Mahkeme-i kübrâda, milyarlar ehl-i îmandan dâvacılar
Kur'an hakikatlarına hizmet eden Nur Talebelerin, mahkûm ve perişan etmek
isteyenlerden ve sözlerden sorulsa ki: "Serbestiyet kanunuyla dinsizlerin,
komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine
müsamahakârâne bakıp ilişmediğiniz halde, vatanı ve milleti anarşistlikten ve
dinsizlik ve ahlâksızlıktan ve vatandaşlarını ölümün îdam-ı ebedîsinden
kurtarmağa çalışan Risâle-i Nur ve Talebelerini, hapisler ve tazyiklerle
perişan etmek istediğiniz!" diye
sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz? Biz de, sizlerden soruyoruz! Onlara
demiştim. O zaman o insaflı, adâletli zâtlar bizi berâet ettirdiler, adliyenin
adâletini gösterdiler.
Dördüncüsü: Ben bekliyordum ki: Ya Ankara veya Afyon beni
Sh:»(Em: 309)
sorguda, -pek büyük mes'eleler için, Nurların o
mes'elelere hizmetini cihetinde - bir meşveret dairesine alıp bir suâl - cevap
beklerdim. Evet, üçyüz elli milyon müslümanların eski kardeşliğini ve
muhabbetini ve hüsn-ü zannını ve mânevî yardımlarını bu memleketteki millete
kazandıracak çâreleri bulmak ki, en kuvvetli çâre ve vesile Risâle-i Nur olduğuna
bir emâresi şudur:
Bu sene Mekke-i Mükkereme'de gayet büyük bir âlim hem
Hind lisanına, hem Arab lisanına Nur'un büyük mecmualarını tercüme edip
Hindistan'a ve Arabistan'a göndererek "En kuvvetli nokta-i istinâdımız
olan vahdet ve uhuvvet-i İslamiyeyi te'mine çalıştığı gibi, Türk milletinin
daima dinde ve îmanda ileri olduğunu Nur Risâleleri gösteriyor" demişler.
Hem beklerdim ki; "vatanımızda anarşiliğine inkılâb
eden komünist tehlikesine karşı Nurların hizmeti ne derecededir ve bu mübârek
vatan ve dehşetli selden nasıl muhafaza edilecek?" gibi dağ misillû
mes'elelerin sorulmasının lüzumu varken, sinek kanadı kadar ehemmiyetli olmayan
ve hiç bir medar-ı mes'uliyet olmayan cüz'î
ve şahsî garazkârların iftiralariyle habbe, kubbeler yapılmış mes'eleler
için bu ağır şerait altında hiç ömrümde çekmediğim bir perişaniyetime sebebiyet
verildi. Bize üç mahkemenin sorduğu ve berâet verdiği aynı mes'elelerden ve âdi
ve şahsî bir - iki mes'ele için,« meselâ bindiği at kimindir » gibi mânasız
suâller edildi.
Beşincisi: Risâle-i Nur'la mübâreze edilmez, o mağlûb
olmaz. Yirmi senedoir en muannid feylesofları susturuyor. İman hakikatlarını
güneş gibi gösteriyor. Bu memlekette hükmeden, onun kuvvetinden istifade etmek
gerektir.
Altıncısı: Benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurlarıyla beni
çürütmek ve ihânetlerle nazar-ı âmmeden düşürmek; Risâle-i Nur'a zarar vermez,
belki bir cihette kuvvet verir. Çünki; benim fâni bir dilime bedel Risâle-i
Nur'un yüzbin nüshalarının bâki dilleri susmaz, konuşur. Ve hâlis talebeleri,
binler kuvvetli lisanlar ile o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi şimdiye kadar
olduğu gibi, inşâallah kıyâmete kadar devam ettirecekler.
Yedincisi: Sâbık mahkemelerde dâva ettiğim ve
hüccetlerini gösterdiğimiz gibi; bizim gizli düşmanlarımızı ve hükûmeti iğfal
ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve
gayr-i resmî muârızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış
veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve
hakikat-ı Kur'an'a karşı
Sh:»(Em: 310)
mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıkdır ki; bize
hücum etmek için istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidâd-ı
mutlakı rejim altına keyfî-i küfrîye
kanun namını vermekle; hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi
bizimle mânasız meşgul eylediler. Onları Kahhâr-ı Zülcelâl'in kahrına havâle
edip, kendimizi onların şerrinden muhafaza için حَسْبُنَااللَّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِلُ
ka'lasına iltica ederiz.
Sekizincisi: Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca
gönderip, onlar ile propaganda yapıp ki, Ruslar başka milletlerden ziyâde
Kur'an'a hürmetkâr diye, âlem-i İslâm'ı din noktasında bu vatandaki dindar
millet aleyhine çevirmeğe çalıştığı aynı zamanda Risâle-i Nur'un büyük
mecmuaları hem Mekke-i Mükkereme'de, hem Medine-i Münevvere'de, hem Şam-ı
Şerif'te, hem Mısır'da hem Haleb'de âlemlerin takdirleri altında kısmen
intişarlariyle, o komünist propagandasını kırdığı gibi, âlem-i İslâma gösterdi
ki; Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur'an'ına sâhiptir ve
sâir ehl-i İslam'ın dindar büyük bir kardeşi ve Kur'an hizmetinde kahraman
kumandanıdır diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmuaları bu hakikatı
gösterdiler. Acaba Nur'un bu kıymetdar hizmet-i milliyesi bu tarz işkencelerle
mukabele görse, zemini hiddete getirmez mi?
***
-221-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musibetine düşenlere merhametkârâne, sadâkatle,
hariçten gelen erzaklarına nezâret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi Üç
Nokta'da beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on
gün kadar ibâdet kazandırabilir ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen
bâkî saatlere çevirebilir ve beş-on sene ceza, milyonlar sene haps-i ebedîden
kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kıymetdar
kazancım şartı: Farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe
etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara mânidir meydan
vermiyor.
İkinci Nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i
elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse,
Sh:»(Em: 311)
teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip
"Eyvah!" der ve geçmiş musibeti, elemli günlerini tahattur etse,
zevalinden bir manevi lezzet hisseder ki; "Elhamdülillâh şükür, o belâ
sevabını bıraktı gitti" der, ferahla teneffüs eder. Demek bir saat
muvakkat elem, zevâliyle ruhta bir mânevî lezzet bırakır ve lezzetli saat,
bilâkis elem bırakır. Mâdem hakikat budur ve mâdem geçmiş musibet saatleri
elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş ve gelecek belâ günleri şimdi mâdum ve
yoktur. Ve yoktan elem yok ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ birkaç gün evvel aç
ve susuz olmasından, bir-iki gün sonra aç ve susuz olmak ihtimâlinden, bugün
onlar niyetiyle mütemadiyen ekmek yese ve su içse ne derece divaneliktir. Aynen
öyle de; geçmiş vce gelecek elemli saatleri - ki hiç ve mâdum ve yok olmuşlar -
şimdi onları düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah'tan
şekva etmek gibi "oof! o!" demek, divâneliktir. Eğer sağa sola, yâni
geçmiş ve geleceğe karşı sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve o güne
karşı tutsa, tam kâfi gelir, sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben
bu üçüncü Medrese-i Yusufiye'de bir kaç gün zarfında hiç ömrümde görmediğim
maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde hususan Nur'un hizmetinden
mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği
sırada, inâyet-i İlâhiyye ve mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı
hastalığımdan, hapsimden râzı oldum. Çünki, benim gibi kabir kapısında bir
biçâreye gafletle geçebilir bir saati, on saat ibadet saatleri yapmak büyük bir
kârdır diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Şefkatkârane hizmetiyle yardım etmek ve
muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek mânvî yaralarını tesellilerle
merhem sürmek, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen
yemeklerini onlara vermek, aynı yemek kadar o gardiyan ve gardiyan ile beraber
dahilde ve hariçte bîçâre mahpuslara çalışanlara bir sadaka hükmünde defter-i
hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya
garib olsa, o sadaka-i mâneviyenin sevabını çok ziyâdeleştirir. İşte bu
kıymetli kazancın şartı, farz namızını kılmaktır. Tâ ki o hizmeti Lillâh için
olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda
yardımlarına koşmaktır.
***
Sh:»(Em: 312)
-222-
DENİZLİ MÜDAFAATIMDA İSBATI VE İZAHI BULUNAN
BİR MES'ELENİN KISACIK BİR HULÂSASIDIR.
Bir dehşetli şahıs, dehâ ve zekâvetiyle ordunun müsbet
hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfî seyyielerini orduya vererek efrad
adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdiği, ve o tek seyyiesini ordu
efradına isnad etmekle onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden
dehşetli bir zulüm ve hilâf-i hakikat olmasından, kırk sene evvel beyân ettiğim
bir Hadîsin o şahsa vurduğu tokata binâen bana hücum eden müdde-i umumîye dedim
ki:
"Gerçi, Hadîslerin ihbariyle bir adamı kırıyorum,
fakat ordunun şerefini muhafaza ve büyük hatâlardan vikaye ederim. Sen ise, bir
tek dostum için Kur'an'ın bayraktarı ve âlem-i İslâmın kahraman kumandanı olan
ordunun şerefini kırıyorsun, haseneleri hiçe indiriyorsun!"
***
-223-
GENÇLİK REHBERİ'NİN KÜÇÜK BİR HÂŞİYESİ
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Risâle-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar çok
muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yeyip taze ve şirin ömrünü hapiste
geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var. Evet, gençlik damarı akıldan
ziyâde hissiyâtı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem
hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakika intikam
lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat
sefâhet keyfiyle - bir nâmus mes'elesinde - binler gün hem hapsin, hem
düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyâsen
bîçâre gençlerin çok vartaları var ki;
en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa
şimalde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek bu asrı fırtınalariyle
sarsıyor. Çünki âkibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i
namusun güzel kızlarını ve karılarını ibâhe eder, belki hamamlarında erkek -
kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde, bu fuhşiyatı
teşvik eder. Hem, serseri ve fakir olan
Sh:»(Em: 313)
lara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu
musibete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp
iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı Risâle-i Nur'un Meyve ve Gençlik
Rehberi gibi keskin kılınçlariyle mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçâre
genç, hem dünya istikbâlini ve mes'ud hayâtını, hem âhiretteki saadetini ve
hayat-ı bâkıyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder ve su-i istimâl ve
sefâhetle hastahânelere ve hissiyat taşkınlıklariyle hapishanelere düşer.
Eyvanlar, eseflerle ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur'aniye ve
Nur'un hakikatlariyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve
mükemmmel bir insan ve mes'ud bir müslüman ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir
nevi sultan olur.
Evet, bir genç hapiste yermidört saat, her günkü ömründen
tek bir saatini beş farz namazını sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni
olduğu gibi, o musibete sebebiyet veren hatâdan dahi tevbe edip sâir zararlı
elemli günahlardan çekilse; hem hayatına, hem istikbâline, hem vatanına, hem
milletine, hem akrabasına büyük fâidesi olması gibi, o on - onbeş senelik fâni
gençlikle ebedî, parlak, bâkî bir gençliği kazanacağını, başta Kur'an-ı
Mu'ciz_ül-Beyan, bütün kütüb ve suhuf-u semaviye kat'î haber verip, müjde
ediyor. Evet, o şirin güzel gençlik ni'metine istikametle tâatle şükretse; hem
ziyâdeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli,
gamlı, kâburlu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır
bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir. Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş
ise, farz namazını kılmak şartiyle herbir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğu
gibi, o hapis onun hakkında bir çilehâne-i uzlet olup, eski zamanda mağaralara
girerek ibâdet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir veya ihtiyar
veya hasta ve îman hakikatlarını müştak ise, farzını yapmak ve tevbe etmek
şartiyle her bir saatleri dahi yirmişer saat ibâdet olup, hapis ona bir
istirahathâne ve merhametkârane ona bakan dostlar için, bir muhabbethâne, bir
terbiyehâne, bir dershâne hükmüne geçer. O hapisde durmakla, haricindeki
müşevveş, her tarafta günahların hücumlarına mâruz serbestiyetten, daha ziyâde
hoşlanabilir; hapisten tam terbiye alır, çıktığı zaman bir kâtil, bir müntakim
olarak değil; belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam
çıkar Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az bir zamanda, Nurlardan fevkalâde
hüsn-ü ahlâk dersini alanların gören bâzı alâkadar zâtlar demişler ki:
"Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa, onbeş hafta Risâle-i Nur
dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder."
Sh:»(Em: 314)
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir
ve mâdem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasından gelenler oraya girip
kayboluyorlar ve mâdem bu hayat-ı dünyeviye gayet süratle gidiyor ve mâdem ölüm
ehl-i îman hakkında îdam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiğini hakikat-ı
Kur'aniye ile Risâle-i Nur güneş gibi göstermiş ve ehl-i dalâlet ve sefahet
hakkında göz ile göründüğü gibi bir îdam-ı ebedîdir, bütün mahbubatından ve
mevcudattan bir firak-ı lâyezâlidir. Elbette ve elbette hiçbir şüphe kalmaz ki,
en bahtiyar odur ki: Sabır içinde şükredip hapis müddetinden tam istifade
ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dâiresinde îmanına ve Kur'an'a hizmete
çalışır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben myetmiş yaşımda
binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdislerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk
ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız îmandadır ve
îman hakikatları dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî lezzette çok elemler var.
bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur, hayatın lezzetini kaçırır.
Ey hapis musibetine düşen bîçâreler! Madem dünyanız
ağlıyor ve tatlı hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve
hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın. Hapisten istifâde ediniz. Nasıl bâzan
ağır şerâit altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir;
öyle de sizin ağır şerâit altında her bir saat ibâdet zahmeti, çok saatler
olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.
***
-224-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Mâdem kader-i
İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiye'ye bir hikmet için sevketti ve bir
kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı ve mâdem
şimdiye kadar kat'î tecrübelerle عَسَيَ
اَنْ
تَكْرَهُوَاشَيْءًاوَهُوَخَيْرٌ
لَكُمْ
sırrına inâyet-i İlâhiyye bizi mazhar etmiş ve mâdem medrese-i
Yusufiye'deki yeni kardeşlerimiz, herkesden ziyade Nur kâidelerine ve sâir
kudsî kanunlarına ihtiyaçları var ve mâdem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki
vazifenizi görüyorlar ve fütuhatları tevakkuf etmiyor ve mâdem burada her bir
fâni saat, bâkî ibadet saatleri hükmüne
Sh:»(Em: 315)
geçer, elbette biz bu hâdiseden - mezkûr noktalar için -
kemâl-i sabır ve metanet içinde mesrurane şükür etmemiz lâzımdır. Denizli
hapsinde teselli için yazdığımız bütün o küçük mektupları size de aynen tekrar
ederim. İnşâallah o hakikatlı fıkralar sizi de müteselli ederler.
***
-225-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hadsiz şükür ederim ki; Risâle-i Nur'un hakikî
sâhibleri olan müftüler, vâizler, imamlar, hocalardan mânevî kahramanlar
meydana çıktılar. Şimdiye kadar Nur'un fedakârları; gençler, mektepliler,
muallimler idi. Bin bârekâllah Edhem, İbrahimler, Ali Osmanlar ehl-i medresenin
yüzlerini ak ettiler, çekingenliklerini cesarete çevirdiler.
Sâniyen: Hâlisane faaliyetlerden ve heyecanlarından
neş'et eden bu hâdiseden teessüf etmesinler. Çünki, Denizli hapsi; netice
itibariyle, ihtiyatsız hareket edenleri tebrik ettirdi. Zahmet pek az, fâide-i
mâneviye pek çok oldu. İnşâallah bu üçüncüsü medrese-i Yusufiye, ikinciden geri
kalmayacak.
Sâlisen: Meşakkat derecesinde sevâbın ziyâdeleşmesi
cihetinde, bu şiddetli hâle şükretmeliyiz. Vazifemiz olan hizmet-i îmaniyeyi
ihlâsla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlâhiyye olan muvaffakıyet ve hayırlı
neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.
خَيْرُ
اْلاُمُورِاَحْمَزُهَا deyip bu çilehânedeki sıkıntılara
sabır içinde şükretmeliyiz. Amelimizin makbuliyetine bir alâmet ve kudsî
mücahedemizin imtihanında tam bir şehadetname almamıza bir emâredir bilmeliyiz.
***
-226-
BAŞTA MÜDÜR OLARAK HAPSİN HEY'ET-İ İDARESİNE SURETEN
EHEMMİYETSİZ,FAKAT BENCE ÇOK EHEMMİYETLİ BİR MÂRغZÂTIM VAR.
Yirmiiki sene tecrid-i mutlak içinde geçen hayatım ve
yetmişbeş yaşında vücudumun aşılara tahammülü yoktur. Hattâ çok zaman evvel
beni aşıladılar, yirmi sene onun eseri olarak cerahat yapıyordu. Müzmin bir
zehir hükmüne geçti. Emirdağı'ında iki
Sh:»(Em: 316)
doktor ve
arkadaşlarım bunu biliyorlar. Hem dört sene evvel, Denizli'de beni de umum
mahkûmlar içinde aşıladılar. Hiçbirisine zarar olmadığı halde, beni yirmi gün
hasta eyledi. Hıfz-ı İlâhî ile, benim için tehlikeli olan hastahaneye gitmeye
mecbur edilmedim. Kat'iyyen vücudum aşıya gelmez. Hem mazeretim kuvvetlidir;
hem yetmişbeş yaşında gayet zaif olduğumdan on yaşında bir çocuğa edilen aşıya
ancak tahammül ederim. Hem mâdem dâima tecrid-i mutlak içindeyim, benim
başkalarla temasım yok; hem bir ay evvel iki doktoru vâli Emirdağı'na gönderdi,
beni tam muayene ettiler, hiçbir sârî hastalık bulunmadığı, yalnız gayet zâfiyetten
ve tecrid ve ihtiyarlıktan ve sinir ve kulunç hastalığından başka birşey
bulamadılar. Elbette bu hal, beni kanunca aşılamağa mecbur etmez.
Hem büyük bir ricam var, beni hastahaneye sevketmeyiniz.
Bütün hayatımda, hususan bu yirmiiki sene tecrid-i mutlak ömrümde tahammül
edemediğim bir vaziyete, yâni tanımadığım hasta-bakıcıların hükmü altına
itmeyiniz. Gerçi bu sıralarda kabre girmeyi hoş görmeğe başlamıştım. Fakat
insaniyetlerini gördüğüm bu hapsin hey'et-i idaresinin hatırları ve mahpusların
tesellileri için şimdilik hapsi kabre tercih ettim.
***
-227-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Benim şahsıma edilen eziyet ihanetlerden
müteessir olmayınız. Çünki Risâle-i Nur'da bir kusur bulamıyorlar onun bedeline
benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımla uğraşıyorlar. Ben bundan memnunum.
Risâle-i Nur'un selâmetine ve şerefine binler şahsî elemler, belâlar, tahkirler
görsem; yine müftehirâne şükretmek, Nur'dan aldığım dersin muktezâsıdır ve onun
için bana bu cihette acımayınız.
Sâniyen: Pek geniş ve şiddetli ve merhametsiz bu taarruz
ve hücum, şimdilik yirmiden bire indi. Binler haslar yerinde birkaç zât ve
yüzbinler alâkadarlar bedeline mahdud birkaç yeni kardeşleri topladılar. Demek
inâyet-i İlâhiyye ile pek hafif bir sûrete çevrilmiş.
Sâlisen: İnâyet-i Rabbâniye ile iki sene aleyhimizde plân
çeviren sâbık vâli def'oldu ve aleyhimizde pek ziyade evhamlandırılan dahiliye
vekilinin, hemşehriliği ve nesilce cedleri ziyade dindarlık cihetiyle bu
dehşetli hücumu pek çok hafifleştirdiğine kuvvetli bir
Sh:»(Em: 317)
ihtimal var. Onun için me'yus olmayınız ve telâş
etmeyiniz.
Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdislerle kat'î kanaat
verecek bir tarzda, Risâle-i Nur'un ağlamasiyle ya zemin titrer veya hava
ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemede dahi isbat ettiğimiz gibi;
tahminimce, bu kış emsâlsiz bir tarzda yaz gibi -bidâyette - gülmesi, Risâle-i
Nur'un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevâfuku ve her
tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasısna, birdenbire kış
dehşetli hiddeti ve ağlamasıyle tetâbuku, kuvvetli bir emâredir ki, hakikat-ı
Kur'âniye'nin bu asırda parlak bir mu'cize-i kübrasıdır, zemin ve kâinat onun
ile alâkadar...
Said
Nursî
****
-228-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün birden hâtıra geldi ki; mes'ele-i Nuriye
münâsebetiyle bu medreseye kader-i İlâhî ve kısmetin sevkiyle gelenleri tâziye
yerine tebrik eyle. Çünki ekseriyetin her biri yirmi-otuz sene, belki yüz sene,
belki bin mâsum kardeşlerimize bedel gelip onları bir derece zahmetten
kurtarıyor.. Hem Nur'la îmana hizmetiniz devam etmekle beraber, her biri az
zamanda çok hizmet etmiş.....bâzıları on senede yüz senelik iş görmüş gibidir.
Hem bu yeni medrese-i Yusufiye'nin imtihanında bulunup onun geniş ve küllî
kıymetdar neticelerine bilfiil hissedar olmak için bu zahmetli mücahedeye
giriyorlar. Ve kolayca görmelerine müştak oldukları hâlis, sâdık kardeşlerini
görüp tatlı bir ders alıp veriyorlar. Hem mâdem dünyanın istirahat zamanları
devam etmiyor, boşuboşuna gidiyor; elbette böyle az zahmetle çok kâr kazananlar
tebrike lâyıktırlar.
Kardeşlerim, bu geniş hücum, Risâle-i Nur'un fütuhatına
karşıdır. Fakat anladılar ki; Nurlara iliştikçe daha ziyade parlar, ders
dâiresi genişlenip ehemmiyet kesbeder ve mağlûb olmaz.
Yalnız سِرًّاتَنَوَّرَتْ
perdesi altına girer. Onun için plânı değiştirdiler, zâhiren Nurlara
ilişmiyorlar. Biz mâdem inâyet altındayız, elbette kemâl-i sabır içinde
şükretmeliyiz.
***
-229-
Sh:»(Em: 318)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Garib ve lâtif iki hâlimi beyan etmek lâzım geldi.
Birincisi: Benim tecrid-i mutlakta, sizin gibi canımdan
ziyâde sevdiğim kardeşlerimle serbest görüşemediğimde, bir inâyet-i İlâhiyye ve
bir maslahat bulunduğu kalbine ihtar edildi. Çünkielli lirayı sarfedip,
görüşmek için Emirdağı'na gelerek elli dakika, bâzı on dakika, bâzı hiç
görüşmeden giden çok âhiret kardeşlerimiz, birer bahane ile kendilerini bu
medrese-i Yusufiye'ye atacaklardı. Benim dar vaktim ve inzivadan gelen hâlet-i
ruhiyem bıraksa, o fedakâr dostlara, tam sohbet etmeğe hizmet-i Nuriye müsaade
etmezdi.
İkincisi: Bir zaman meşhur bir allâmeyi, harbin müteaddid
cephesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler.... O da demiş: "Bana
sevab kazanırmak ve derslerimden ehl-i îmana istifade ettirmek için, benim
şeklimde bâzı evliyalar benim yerimde işler görmüşler." Aynen bunun gibi,
Denizli'de camilerde beni gördükleri, hattâresmen ihbar edilmiş ve müdür ve
gardiyana aksetmiş. Bâzıları telâş ederek, "Kim ona hapishane kapısını
açıyor?" demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Halbuki benim çok
kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetimle, pek cüz'î bir hârika isnadına bedel,
Risâle-i Nur'un hârikalarını isbat edip gösteren "Sikke-i Gaybî
mecmuası" yüz derece, belki bin derece ziyâde Nurlara îtimad kazandırır ve
makbuliyetine imza basar. Hususan Nur'un kahraman talebeleri, hakikaten hârika
halleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.
Said
Nursî
***
-230-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Beni merak etmeyiniz, ben sizinle beraber bir binada
bulunduğumdan bahtiyarım, memnun ve mesrurum.
Şimdi vazifemiz. Bir müdafaa nüshası Isparta'ya gitsin.
Mümkin ise, hem yeni hurufla, hem makine ile eski huruf yirmi
Sh:»(Em: 319)
nüsha çıksın. Hattâ oranın müdde-i umumuna gösterilsin.
Hem bir nüsha avukatımıza bizzat verilsin ve ayrı bir nüsha da müdüre verip, tâ
onu da dâva vekilimize o versin. Hem Ankara makamatına yeni harfle beraber eski
harfle, Denizli'de olduğu gibi, gönderilecek. Mümkin ise, beş nüsha makamata
hazırlansın.Çünki müsadere edilen Nurlar, eski harfle o makamata, hususan
Diyanet Riyâseti hey'etine gönderilmiş, sonra buraya gelmiş. Hem vekilimiz
Ahmed Bey'e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pek
çok dikkat etsin. Çünki, ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bâzan
bir noktanın yanlısiyle bir mes'ele değişir, mâna bozulur. Hem buraya gelen iki
makine, size müsaade verilmezse geri gitsinler. Hem telâş edip sıkılmayınız,
me'yus olmayınız, اِنَّ
مَعَ
اْلعُسْرِ
يُسْرًا sırriyle, inâyet-i İlâhiyye
inşâallah çabuk imdadımıza yetişir.
***
-231-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Risâle-i Nur benim bedelime sizlerle görüşür, derse
müştak yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak
veya yazmak suretindeki meşguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rızka
bereket, vücuda sıhhat veriyor. Şimdi Husrev gibi Nur kahramanı size ihsân
edildi. İnşâallah bu medrese-i Yusufiye dahi, Medreset-üz-Zehra'nın bir mübârek
dershanesi olacak. Ben şimdiye kadar Husrev-i ehl-i dünyaya göstermiyordum,
gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, onu ehl-i siyasete tamamiyle gösterdi,
gizli birşey kalmadı. Onun için ben onun iki-üç hizmetini has kardeşlerime
izhar ettim. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil, lüzum ise aynı hakikat beyan
edilecek. Fakat şimdilik karşımızda hakikatı dinleyecekler için, dehşetli ve
tezâhür etmiş iki muannid; hem zındık, hem komünist hesabına - biri
Emirdağ'ında mâlûm olmuş, biri de burada - gayet dessasane, aleyhimizde
iftiralarla me'murları ürkütmeğe çalışıyorlar. Onun için biz şimdilik çok
ihtiyat edip telâş etmemek ve inâyet-i İlâhiyye'nin imdadımıza gelmesini
tevekkül ile beklemek lazımdır.
***
-232-
Sh:»(Em: 320)
Ey Hapis Arkadaşlarım ve Din Kardeşlerim!
Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından
kurtaracak bir hakikatı beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ, birisi birisinin kardeşini veya akrabasını
öldürmüş. Bir dakika o hiddet yüzünden milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem
hapis azabını çeker. Ve maktulün akrabası dahi intikam endeşesiyle ve
karşısında düşmanını düşünmesiyle hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini
kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da
Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet
iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir. Evet hakikat ve
maslahat sulhdur. Çünki; ecel birdir, değişmez. O maktül; her halde ecel
geldiğinden, daha dünyada kalmayacaktı. O katil ise, o kaza-yı İlâhiyye'ye
vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da dâima korku ve intikam
azabını çekerler. Onun içindir ki; "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir
mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katil bir adavetten ve bir
kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise, çabuk
barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer
barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktüle her vakit dua etse, o halde her iki
taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç
dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhiyye'ye teslim olup düşmanını afveder.
Ve bilhassa mâdem Risâle-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde
bulunan bütün küsmekleri bırakmağa, hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve
umumiye iktiza ediyorlar. Nasıl ki, Denizli hapsinde birbirine düşman bütün
mahpuslar, Nur'lar dersiyle birbirine kardeş oldular ve bizim beraetimize bir
sebeb olup, hattâ dinsizlere, serseriler de o mahpuslar hakkında Mâşâallah,
Bârekâllah dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki,
bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar.
Onlara zulmolur. Merd, vicdanlı bir mü'min, küçük ve çüz'î bir hatâ veya
menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse; çabuk tevbe
etmek lâzımdır.
***
-233-
Sh:»(Em: 321)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben hem Risâle-i Nur'u, hem sizleri, hem kendimi, Husrev
ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid'in kıymettar müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşir
ediyorum. Evet bu sene Hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme'de Nur'un kuvvetli mecmualarını
büyük âlimlerin hem Arapça, hem Hindçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi;
Medine-i Münevvvere'de dahi o derece makbul olmuş ki; Ravza-i Mutahhara'nın
Makber-i Saadet'i üstüne konulmuş. Hacı Seyyid, kendi göziyle Asâ-yı Mûsa
mecmuasını Kabr-i Peygamberi (A.S.M.) üzerinde görmüş. Demek makbul-ü Nebevî
olmuş ve rıza-yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dâiresine girmiş. Hem niyet
ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o
mübârek makamları ziyaret etmişler. Hadsiz şükür olsun, Nur'un kahramanları bu
mecmuaları tashihli olarak neşretmeleriyle, pek çok faidelerinden birisi de;
beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi, kalemle yazılan sâir
nüshalara tam bir me'haz olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler.
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o mecmuaların her bir harfine mukabil onların defter-i
hasenatlarına bin hasene yazdırsın. Âmin âmin, âmin.
***
-234-
MÜJDELİ
VE TÂBİRİ ÇIKMIŞ LÂTİF BİR RÜYA
Bir hizmet meden Ali geldi, dedi: "Ben rü'yada
gördüm ki, sen Husrev'le beraber Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın elini
öptün". Birden bir mektub aldım ki, Husrev'in hattiyle yazılan Asâ-yı Mûsa
mecmuasını Kabr-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm üzerinde hacılar görmüşler.
Demek benim bedelime Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mânevî elini, Husrev
kaleminin vasıtasiyle öpmüş ve rıza-yı Nebeviye'ye mazhar olmuş.
***
Sh:»(Em: 322)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
-235-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim ve Hapis Arkadaşlarım!
Evvelâ: Sureten görüşemediğimizden merak etmeyiniz.
Bizler mânen her zaman görüşüyoruz. Benim ehemmiyetsiz şahsıma bedel, Nurdan
elinize geçen hangi risâleyi okusanız veya dinleseniz benim âdi şahsım yerine
Kur'ân'ın bir hâdimi haysiyetiyle beni o risâle içerisinde görüp sohbet
edersiniz. Zaten ben de sizinle bütün dualarımda ve yazılarınızda ve alâkanızda
hayalimde görüşüyorum ve bir dâirede beraber bulunmamızdan her vakit
görüşüyoruz gibidir.
Sâniyen: Bu yeni medrese-i Yusufiye'deki Risâle-i Nur'un
yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle hattâ ehl-i vukufu da teslime
mecbur eden işârat-ı Kur'âniye ile "Nur'un sâdık şâkirdleri îman ile kabre
girecekler. Hem şirket-i mâneviye-i Nuriye'nin feyziyle her bir şâkird
derecesine göre umum kardeşlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına hissedar
olur. Güya âdeta binler dil ile istiğfar eder, ibâdet eder." Bu iki faide
ve netice, bu acib zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir; pek çok
ucuz olarak o iki kıymetdar kârları
sâdık müşterilerine verir.
Said
Nursî
***
-236-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
(Afyon müdafaanamesinin hem bize, hem bu Nurlara, hem bu
memlekete, hem âlem-i İslâm'a alâkadar ehemmiyetli hakikatları var.)
Her halde bunu yeni hurufla beş-on nüsha çıkarmak
lâzımdır, tâ Ankara makamatına gönderilsin. Bizi tahliye ve tecziye etseler de
hiç ehemmiyeti yok. Şimdi vazifemiz; o müdafaatdaki hakikatları hem hükûmete ,
hem adliyelere, hem millete bildirmektir. Belki de kader-i İlâhî bizi bu
dershaneye sevketmesinin bir hikmeti de budur. Mümkin olduğu kadar çabuk makine
ile çıksın. Bizi bugün tahliye etseler, biz yine onu bu makamata vermeğe
mecburuz. Sizi aldatıp te'hir edilmesin, artık yeter! Aynı mes'ele için onbeş
senede üç def'a bu eşedd-i zulüm ve bahaneler ve emsâlsiz
Sh:»(Em: 323)
işkencelere karşı son müdafaamız olsun. Mâdem kanunen
kendimizi müdafaa etmek için sâbık mahkemelerde makineyi bize vermişler, burada
o hakkımızı bizden hiçbir kanunla men'edemezler. Eğer resmen çare bulmadınız
ise, hariçten bizim avukat herşeyden evvel bunun - makine ile - beş nüshasını
çıkarsın, hem sıhhatına çok dikkat edilsin.
Said
Nursî
***
-237-
Aziz, Yeni Kardeşlerim ve Eski Mahpuslar!
Benim kat'î kanaatım gelmiş ki, buraya girmemizin
inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Y3ani sizi, Nurlar
tesellileriyle ve îmanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin
sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu-boşuna gam ve hüzün ile
giden hayatınızı faidesizlikten bâd-i heva zâyi olmasından ve dünyanızın
ağlaması gibi, âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp, tam bir teselli size vermektir.
Mâdem hakikat budur, elbette siz dahi Denizli mahpusları ve Nur Talebeleri gibi
birbiriniuze karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize
girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışardan gelen bütün eşyanız ve
yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden
gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz,
güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi
fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir
kahramanlık ile hey'et-i idareye deyiniz ki: "Değil elimize bıçak, belki
mavzer ve rovelver verilse, hem emir de verilse; biz bu bîçâre ve bizim gibi
musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz düşmanlık ve adavetimiz
dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza Kur'an'ın
ve îmanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadiyle karar
verdik." diyerek bu hapsi bir mübârek dershaneye çeviriniz.
***
-238-
Sh:»(Em: 324)
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehl-i dünya bir siyasette ve bir san'atta ve bir vazifede, ya bir hayat-ı içtimaiyeye ait
bir hizmette ve hususî bir nevi ticarette bulunan her bir tâifenin bir nevi
kongrede toplanması ve müzakeresi gibi; îman-ı hakikî hizmet-i kudsiyesinde
bulunan Nur Talebeleri dahi kader-i İlâhiyye'nin emriyle ve inâyet-i
Rabbaniye'nin tensibi ve sevkiyle bu medrese-i Yusufiye kongresine gelmesinde
inşâallah pek çok kıymetdar mânevî faide ve ehemmiyetli neticeler ihsân
edilecek ve Nur'un erkânları her biri bir elif gibi tek başına bir yerde bir
kıymeti varsa, bir elif üç elifle omuz omuza gelip hâlen görüşse binyüzonbir
olması gibi, bu içtimada kıymeti ve inş3aallah kudsî hizmeti ve sevabı bin
olur... o elif elfün olur.
***
-239-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün benim pencerelerimi mıhlamalarının sebebi,
mahpuslarla mürafaa ve selâmlaşmamaktır. Zâhirde başka bahane gösterdiler. Hiç
merak etmeyiniz. Bilâkis benim ehemmiyetsiz şahsım ile meşgul olup Nurlara ve
talebelerine çok sıkıntı vermediklerinden, beni cidden ve kalben onların şahsî
ihânetler ve işkencelerle tâzib etmeleri, Nurlara ilişmemeleri cihetinde
memnunum ve sabır içinde şükrederim, merak etmiyorum. Siz dahi hiç müteessir
olmayınız. Gizli düşmanlarımız me'murların nazar-ı dikkatini şahsıma
çevirmesinden, Nurların ve talebelerinin selâmet ve maslahatları noktasında bir
inâyet ve bir hayır var diye kanaatım var. Bâzı kardeşlerimiz hiddet edip
dokunaklı konuşmasınlar, hem ihtiyatla hareket etsinler ve telâş etmesinler,
hem herkese bu mes'eleden bahis açmasınlar. Çünki; safdil kardeşlerimiz ve
ihtiyata daha alışmayan yeni kardeşlerimizin sözlerinden mâna çıkaran casuslar
bulunur. Habbeyi kubbe yapar, ihbar edebilir. Şimdi vaziyetimiz şaka
kaldırmıyor. Bununla beraber hiç endişe etmeyiniz. Biz inâyet-i İlâhiyye
altındayız ve bütün meşakkatlara karşı kemâl-i sabırla belki şükür ile mukabele
etmeğe azmetmişiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabı netice
verdiğinden şükür etmeğe mükellefiz.
Said
Nursî
***
-240-
Sh:»(Em: 325)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
İki ehemmiyetli sebep ve bir kuvvetli ihtara binaen ben
bütün vazife-i müdafaatı buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarına bırakmağa
kalben mecbur oldum. Hususan (H,R,T,F,S) (*)
Birinci Sebep: Ben hem sorgu dairesinde, hem çok
emârelerden kat'i bildim ki, bana karşı ellerinden geldiği kadar müşkilât
yapmağa ve fikren onlara galebe etmemden kaçmağa çalışıyorlar ve resmen de
onlara iş'ar var. Güya ben, konuşsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve
diplomatları susturacak bir iktidar-ı ilmî ve siyasî göstereceğim diye benim
konuşmama bahanelerle mâni oluyorlar. Hattâ sorguda bir suale karşı dedim:
"Tahattur edemiyorum." O hâkim taaccüb ve hayretle dedi: "Senin
gibi fevkalâde acib zekâvet ve ilim sâhibi nasıl unutur?" Onlar Risâle-i
Nur'un hârika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatını benim fikrimden zannedip
dehşet almışlar. Beni konuşturmak istemiyorlar. Hem güya benim ile kim görüşse
birden Nur'un fedakâr bir talebesi olur. Onun için beni görüştürmüyorlar. Hattâ
diyanet reisi dahi demiş "Kim O'nunla görüşse, O'na kapılır.... cazibesi
kuvvetlidir."
Demek şimdi işimi de sizlere bırakmağa maslahatımız
iktiza ediyor. Ve yanınızdaki yeni ve eski müdafaatlarım benim bedelime sizin
meşveretinize iştirâk eder, o kâfidir.
İkinci Sebep: Başka vakte bırakıldı. Amma ihtar-ı
mânevînin kısa bir işareti şudur: Bana yirmibeş sene siyaseti ve gazeteleri ve
sâir çok fâni şeyleri terkettiren ve onlarla meşguliyeti men'eden gayet
kuvvetli bir vazife-i uhreviye ve te'sirli bir hâlet-i ruhiye benim bu
mes'elenin teferruatiyle iştgal etmeme kat'iyen mâni oluyorlar. Sizler, bâzan
ara-sıra iki dâva vekilinizle meşveretle benim vazifemi dahi görürsünüz.
***
-241-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim !
Şimdi namazda bir hâtıra kalbe geldi ki; kardeşlerin
ziyade hüsn-ü zanlarına binaen, senden maddî ve mânevî ders ve
_____________
(*) Hüsrev, Re'fet, Tahir, Feyzi, Sabri
Sh:»(Em: 326)
yardım ve himmet bekliyorlar. Sen nasıl dünya işlerinde
hasları tevkil ettin, erkânların meşveretlerine bıraktın ve isabet ettin. Aynen
öyle de; uhrevî ve Kur'ânî ve îmânî ve ilmî işlerinde dahi Risâle-i Nur'u ve şâkirdlerinin şahs-ı mânevîlerini tevkil
ile o hâlis, muhlis hasların şahs-ı mânevîleri senden çok mükemmel o vazifeni kendi
vazifeleriyle beraber yaparlar. Hem dâima da şimdiye kadar yapıyorlar. Meselâ,
seninle görüşen muvakkat bir dirhem ders ve nasihat alsa, Risâle-i Nur'dan, bir
cüz'ünden yüz dirhem ders alabilir. Hem senin yerinde ondan nasihat alır,
sohbet eder. Hem Nur şâkirdlerinin hasları, bu vazifeni her vakit yapıyorlar.
Ve inşâallah pek yüksek bir makamda bulunan ve duası makbul olan onların şahs-ı
mânevîleri, dâimi beraberlerinde bir üstad ve yardımcıdır diye ruhuma hem
teselli, hem müjde, hem istirahat verdi.
***
-242-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu iki gün zarfında iki küçük patlak, zâhirî hiçbir sebep
yokken acib, mânidar bir tarzda olması tesadüfe benzemiyor.
Birincisi: Koğuşumda muhkem demirden olan soba birden
kuvvetli tabanca gibi ses verip aşağısındaki kalın ve metin demiri bomba gibi
patladı, iki parça oldu. Terzi Hamdi korktu, bizi hayret içinde bıraktı.
Halbuki çok def'a kışta taşkömürü ile kızgın kırmızılaştığı halde tahammül
ediyordu.
İkincisi: İkinci gün Feyzilerin koğuşunda hiç bir sebep
yokken birden su destisi üstünde duran bardak acib surette parça parça oldu.
Hatıra geliyor ki; inşâallah bize zarar dokunmadan, aleyhimizdeki dehşetli
bombalar Ankara'nın altı makamatına gönderilen müdâfaat nüshaları
patlattırdılar, bize zarar vermeden aleyhimize ateşlenen ve kızışan hiddet
sobası iki parça oldu. Hem ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve
tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki:
"Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı..."
***
-243-
Sh:»(Em: 327)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugün mânevî bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telâş,
bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak istiyen ve derd-i maişet için endişe eden
kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir
mübarek hâtıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beş günden sonra
çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse gelecekler. Her
hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Recep-i Şerif'te yüzden geçer, Şaban-ı
Muazzam'da üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübârekte bine çıkar ve cuma
gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir'de otuzbine çıkar. Bu pek çok uhrevî
faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve
ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i îmana
te'min eden şuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiye'de
geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.
İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, "Nur hizmeti" dahi nisbeten -
kemiyet değilse de keyfiyet itibariyle - bire beştir. Çünki bu misâfirhanede
mütemadiyen giren ve çıkanlar, Nur'un derslerinin intişarına bir vasıtadır.
Bâzen bir adamın ihlâsı, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur'un, sırr-ı
ihlâsı; siyasetkârane kahramanlık damarını taşıyan, Nur'un tesellilerine pek
çok muhtaç bulunan mahpus bîçâreler içinde intişarı için bir parça zahmet ve
sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maişet ciheti ise. Zaten bu üç ay
âhiret pazarı olmasından her biriniz çok şâkirdlerin bedeline, hattâ bâzınız
bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize
yardımları olur diye tamamiyle ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak
büyük bir ni'mettir bildim.
Said
Nursî
***
-244-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Receb-i şerîf'inizi ve yarınki "Leyle-i
Regaib" inizi ruhu canımızla tebrik ederiz.
Sâniyen: Me'yus olmayınız, hem merak ve telâş etmeyiniz,
Sh:»(Em: 328)
inâyet-i Rabbaniye inşâallah imdadımıza yetişir. Bu üç
aydan beri aleyhimizde ihzar edilen bomba patladı. Benim sobam ve Feyzilerin su
bardığı ve Husrev'in iki su bardaklarının verdikleri haber doğru çıktı. Fakat
dehşetli değil, hafif oldu. İnşaallah o ateş tamamen sönecek. Bütün hücumları,
şahsımı çürütmek ve Nur'un fütuhatına bulantı vermektir. Emirdağı'ndaki mâlûm
münafıktan daha muzır ve gizli zındıkların elinde âlet bir adem ve bid'atkâr
bir yarım hoca ile beraber, bütün kuvvetleriyle bize vurmaya çalıştıkları
darbe, yirmiden bire inmiş. İnşâallah o bir dahi, bizi mecruh ve yaralı
etmeyecek ve düşündükleri ve kasdettikleri bizi birbirinden ve Nur'lardan
kaçırmak plânları dahi akîm kalacak. Bu mübarek ayların hürmetine ve pek çok
sevab kazandırmalarına îtimaden sabır ve tahammül içinde şükür ve tevekkül
etmek ve مَنْ
اَمَنَ
بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ
اْلكَدَرِ
düsturuna teslim
olmak elzemdir, vazifemizdir.
Said Nursî
***
-245-
ANKARA'NIN ALTI MAKAMATINA VE AFYON AĞIR
CEZA MAHKEMESİNE VERİLEN MÜDÂFAANIN
İTİRAZNAME TETİMMESİ VE LÂHİKASIDIR.
Afyon mahkemesine beyan ediyorum ki:
Artır yeter! Sabır ve tahammülüm kalmadı. Yirmi iki sene
sebebsiz bir nefy içinde dâimî tarassutlarla, tecrid-i mutlak ve haps-i
münferid tarzında beni sıkmakla beraber, altı mahkeme, bir tek mes'eleden başka
Risâle-i Nur'un yüz kitabında medar-ı mes'uliyet bulamadığı hâlde, evham
yüzünden ve imkânâtı vukuat yerinde istimal etmek cihetiyle kanunsuz bizi üç
def'a hapse sokup yüz bin lira Nur şâkirdlerine zarar vermek dünyada emsâli hiç
vuku bulmamış bir gadirdir ki, istikbal ve nesl-i âti, bunun pek şiddekli
olarak zâlim müsebbiblerini lânetle yâdedecekleri gibi; Mahkeme-i Kübra'da,
Cehennemin esfel-i safilînine atmakla o zâlimleri mahkûm edeceklerine kat'î
kanaatımızla, şimdiye kadar bir derece teselli bulup sükût ederek, tahammül
ediyorduk. Yoksa hakkımızı tam müsadafaa edebilirdik.
İşte on beş sene zarfında, altı mahkeme, yirmi sene Nur
Risâlelerini ve mektublarımızı tedkik edip, beşi her cihetle bize be
Sh:»(Em: 329)
raet vermek mânâsıyle ilişmediler. Yalnız Eskişehir
mahkemesi, tek bir mes'ele olan tesettür-ü nisa hakkında bir küçük risâlenin
beş on kelimesini bahâne ederek lâstikli bir kanunla hafif bir ceza verdiği
zaman, mahkeme-i temyizden sonra lâyiha-yı tashihimde, kanunsuzluğun yalnız tek
bir nümunesi olarak resmen Ankara'ya yazdım ki:
"Bin üç yüz elli senede üç yüz elli milyonun kudsî
bir düsturiyle dâimî ve kuvvetli bir âdet-i İslâmiyeyi ders veren ve emreden
tesettür âyetini, medeniyetin tenkidine karşı müdafaa için, üçyüz elli bin
tefsirin icmaına ve hükümlerine ittiba ederek o âyeti tefsir edip bin üçyüz
elli senede geçen ecdadımızın mesleğine iktida eden bir adama o tefsiri için verilen ceza ve mahkûmiyeti, dünyada
adâlet varsa, elbette o hükmü nakzedecek ve bu acip lekeyi bu hükümet-i
İslâmiye'deki adliyeden silecek" diye lâyiha-yı tashihde yazdım, oranın
müdde-i umumisine gösterdim, ondan dehşet aldı, dedi: "Aman buna lüzum
kalmadı, cezanız az. Hem mpek az kaldı, bunu vermeğe lüzum kalmadı."
İşte bu nümûne gibi, size ve Ankara makamatına takdim
edilen itirazname ve müdafaanamemde böyle acib çok nümûneleri elbette
anlamışsınız. Ben Afyon mahkemesinden taleb ve ümid ederim ki, bu milletin ve
bu vatanın menfaatine bir ordu kadar hizmeti ve bereketi bulunan Risâle-i
Nur'un tam serbestiyetine karar vermenizi hakikat-ı adâlet namına sizden
bekliyoruz. Yoksa, münâsebetimle hapse giren beş on adam arkadaşımın gitmesiyle
beraber size haber veriyorum ki, beni en büyük cezaya çarpacak bir suç işleyip
bu çeşit hayattan veda edeceğime mecbur eden bir fikir kalbime gelmiş.
Şöyleki: Hükûmet beni tam himâye ve bana yardım etmek
milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumu varken, beni sıkması ima
eder ki, kırk senedenberi benim ile mücadele eden gizli zındıkma komitesiyle
şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli birer
resmî makam elde ederek karşıma çıkıyorlar... Hükûmet ise ya bilmiyor veya
müsaade ediyor diye çok emâreler bana endişe veriyor..
Reis Bey! Müsaadenizle çok hayret ettiğim birşeyi
soracağım. Neden hiç siyasete karışmadığım hâlde, ehl-i siyaset beni bütün
hukuk-u medeniyeden ve hukuk-u hürriyetten belki hukuk-u hayattan iskat
ediyorlar? Hattâ, yüz cinayeti bulunan gibi, beni üç buçuk ay tecrid-i mutlak
içinde hayatıma suikasd edenler; onbir def'a zehirliyen gizli düşmanlarımın
şerrinden beni muhafazaya çalışan çok dikkatli kardeşlerimin ve sadık
hizmetçilerimin de
Sh:»(Em: 330)
benim ile temaslarını yasak etmişler; ve ihtiyarlık ve
gurbet ve hastalık içinde, yalnızlığımdan dâimî unsiyet ettiğim mübarek ve
zararsız kitablarımın mütâlâsından dahi beni mahrum etmişler!?
Müddet-i umuma çok rica ettim ki, bana bir kitabımı ver.
Vâdettiği hâlde, vermedi. Yalnız olarak büyük, kilitli, soğuk bir koğuşta
meşgalesiz durmağa mecbur edip alâkadar me'murları ve hademeleri bana karşı
dostluk ve teselli vermek yerinde âdeta adâvetkârâne bakmağa teşvik ediyorlar.
Bir küçük nümunesi şudur: Müdüre, müddet-i umuma, mahkeme reisine bir istida
yazdım. Bir kardeşime gönderdim, ta bilmediğim yeni hurufla yazsın ve yazıldı,
onlara verildi. Güya büyük bir suç işlemişim diye benim pencerelerimi
mıhladılar. Ve duman beni sıkıyordu, bir pencereyi bırakmadım ki mıhlansın.
Şimdi onu da mıhladılar. Hem hapis usulü tecrid on beş gün kadar olduğu hâlde,
beni üç buçuk ay tecrid-i mutlakda hiçbir arkadaşımla temas ettirmediler. Hem
üç aydanberi benim aleyhimde kırk sahifelik bir iddianame yazılıp bana
gösterildi. Yeni hurufu bilmediğimden, hem rahatsız ve hattım çok noksan
olmasından çok rica ettim ki, "Bana bir iddianameyi okuyacak ve dilimi
bilen talebelerimden benim itiraznamemi yazacak bir adama izin veriniz"
dedim; izin vermediler. Dediler, "Avukat gelsin, okusun." Sonra onu
da bırakmadılar. Yalnız bir kardeşe dediler ki: "Eski hurufa çevir, ona
ver." Halbuki, o kırk sahifeyi yazmak aldı yedi günde ancak olur. Bir
saatte bana okumak işini, altı yedi güne kadar uzatmak, ta benimle kimse temas
etmesin fikri ise, pek dehşetli bir istibdat ile benim bütün hukuk-u müdafaamı
iskat etmektir. Dünyada, yüz cinayeti bulunan ve asılacak bir adam daha böyle
muamele göremez. Ben hakikaten ve emsâlsiz işkencenin hiçbir sebebini
bilmediğimden çok azab çekiyorum. Ben haber aldım ki, mahkeme reisi vicdanlı ve
merhametlidir. Bu kanaate binâen, ilk ve son bir tecrübe olarak makamınıza bu
istirhamnâme ve şekvâyı yazdım.
Tecrid-i mutlakda hasta ve perişan
Said Nursî
***
-246-
İDDİANAMEDE BENİM HAKKINDA DÖRT ESAS VAR.
Birinci Esas: Güya bende tefâhur ve hodfuruşluk var ve
kendimi müceddil biliyorum.
Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim Hem
"Mehdi" lik isnadını hiç kabul etmediğimi bütün kardeşlerim şehadet
ederler. Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün
şâkirdleri kabul edecek dediklerine mukabil, Said itiraznâmesinde demiş ki,
"Ben seyyid değilim." "Mehdi seyyid olcak" diye onları
reddetmiş.
Sh:»(Em: 331)
İkinci Esas: Neşriyatı gizlemesi.
Gizli düşmanlar yanlış mâna verdirmesin, yoksa siyasete
ve dünya asayişine temas cihetiyle değildir. Hem eski harf ile teksir
makinasına bir bahane bulmasınlar.
Mustafa Kemal'e karşı Nur'un tokadı ise: (Haşiye) Altı
mahkeme ve Ankara makamatı bilmiş, ilişmemişler ve bize beraet verdiler. Hem
onun fenalığını göstermek, ordunun kıymetini muhafaza etmek içindir. Bir şahsı
sevmemesi, orduyu muhabbetkârâne senâ içindir.
Üçüncüsü: Emniyeti ihlâle teşvik ediyor demesine mukabil,
yirmi sene zarfında yüz bin adam Nurcuların, yüzbin nüsha Nur Risâlelerinin,
altı mahkemede ve on vilâyette emniyeti ihlâle ve asayişi bozmağa dair (on
vilâyetin zabıtaları ve altı mahkeme) hiçbir maddeyi kaydetmemesi ve bulmaması
bu acib ittihamı çürütüyor. Bu yeni iddianamede, üç mahkemenin bize beraet
verdikleri aynı noktalara ait ve cevabları mükerreren verilmiş ehemmiyetsiz
birkaç mes'eleye cevab vermek manâsızdır. O mes'elelerle bizi ittiham etmek,
ondan bize beraet veren Ankara ağır ceza ve Denizli ve Eskişehir mahkemelerini
ittiham etmek hükmünde olmasından cevabını onlara bırakıyorum. Ve ondan başka
da iki üç mes'ele var.
Birisi:
İki Sene Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde
inceden inceye tedkikden sonra, bize beraet verip o kitabı bize iâde ettikleri
hâlde, o Beşinci Şuâ'nın bir iki mes'elesini ölmüş gitmiş bir kumandana tatbik edip
bize suç gösteriyor. Biz dahi deriz: Ölmüş gitmiş, hükûmetten alâkası kesilmiş
bir şahıs aleyhinde bir haklı
________________
(Haşiye) İddianamede, yanlış bir mâna verip Nurun
kerametlerinden tokat tarzında bir kısmını medar-ı ittiham saymış, güya Nurlara
hücum zamanında gelen zelzele gibi belâlar Nurun tokatlarıdır. Hâşâ, sümme
hâşâ! biz öyle dememişiz ve yazmamışız. Belki mükerrer yerlerde hüccetleriyle
demişiz ki, nurlar makbul sadaka gibi belâların def'ine vesiledir. Ne vakit ona
hücum edilse o gizlenir, musibetler fırsat bulup başımıza geliyorlar. Evet
nurun binler şakirdlerinin tasdik ve müşahedeleriyle yüzler vukuat ve hâdisatla
tesadüf ihtimali olmayan o hâdisatın tevakkufları ve Kur'ân'ın müteaddid işârat
ve tevâfukuyla hattâ mahkemelerde kısmen gösterildiği cihetle kat'î kanaatımız
var ki, o tevâfukat Risâle-i Nur'un makbûliyetine lbir ikram-ı İlâhîdir ve
Kur'an hesabına nurlara bir nevi kerametleridir.
Sh:»(Em: 332)
tenkidi, hiçbir kanun suç saymaz. Hem küllî bir te'vil
mânasından makam-ı iddia cerbezesiyle o kumandana bir hisse çıkarıp ona takbit
etmiş. Böyle yüzde bir adam ancak fehmeden mâna mahrem ve gizli bir risâlede
bulunmasını hiçbir kanun suç sayamaz. Hem o risâle, harika bir tarzda müteşâbih
hadîslerin te'villerini beyan etmiş. O beyan otuz kırk sene evvel olduğu, ve üç
mahkemeye ve mahkemenize ve Ankara'nın altı makamatına üç sene zarfından iki
def'a takdim edilip tenkid görmiyen müdafaatımda kat'î cevab verildiği hâlde, o
hadîsin hakikatını beyan sadedinde bir kusurlu şahsa mutabık çıkmasını hiçbir
kanun suç sayamaz. Hem o şahsı inkılâbın hasenatı yalnız onun değil, belki
ordunun ve hükûmetindir. Onun da yalnız bir hissesi var.
Onun kusurları için onu tenkid etmek elbette bir suç
olmadığı gibi, inkılâba hücum ediyor denilemez.
Hem bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve
Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve
kılınçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya Camii'ni puthaneye
ve meşihat dâiresini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç
olması imkânı var mı?
İddianâmede sebeb-i ittiham
ikinci mes'ele:
Üç mahkemede ondan beraet kazandığımız, ve kırk sene
evvel bir hadîsin harika te'vilini beyan ederken cin ve insin şeyh-ül İslâmı
Zenbilli Ali Efendi'nin "Şapkayı şaka ile dahi başa koymağa hiçbir cevaz
yok" demesiyle beraber, bütün şeyh-ül İslâmlar ve bütün ulema-i İslâm'ın
cevazına müsaade etmedikleri hâlde avam-ı ehl-i îman onu giymeğe mecbur olduğu
zaman, o büyük allâmelerin adem-i müsaadeleri ile onlar tehlikede (yâni ya
dinini bırakmak, ya isyan etmek vaziyetinde) iken, kırk sene evvel Beşinci
Şuâ'nın bir fıkrası, "şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat
başdaki îman o şapkayı da secdeye getirecek. İnşâallah müslüman edecek" demesiyle
avam-ı ehl-i îmanı hem isyan ve ihtilâlden, hem ihtiyariyle îmanını ve dinini
bırakmaktan kurtardığı, ve hiçbir kanun münzevilere böyle şeyleri teklif
etmediği, ve yirmi senede altı hükûmet beni onu giymeğe mecbur etmediği, ve
bütün me'murlar dâirelerinde ve kadınlar ve çocuklar ve câmidekiler ve ekser
köylüler onu giymeğe mecbur olmadıkları, ve şimdi resmen askerin başından
kalktığı ve örme ve bere çok vilâyetlerde yasak olmadığı hâlde, hem benim, hem
kardeşlerimin bir sebeb-i ittihamımız gösterilmiş. Acaba dünyada hiçbir kanun,
hiçbir maslahat, hiçbir usul bu pek mânasız ittihamı bir suç sayabilir mi?
Sh:»(Em: 333)
Üçüncü medâr-ı
ittiham:
Emirdağı'nda emniyeti ihlâle teşvikdir. Buna karşı itiraz
ise:
Evvelâ: Buradaki mahkemeye, hem Ankara'nın altı
makamatına, bu mahkemenin mâlûmat ve müsaadesiyle verilen ve cerhedilmeyen
itiraznâmedir. Onu aynen, şimdi iddianâmeye karşı itiraz olarak izhar ediyorum.
Sâniyen: Emirdağı'nda, orada bütün benimle konuşan
zatların şehadetleriyle ve ahalinin ve zâbıtanın tasdikiyle, beraetimden sonra
bütün kuvvetimme inzivamda dünya siyasetine karışmaktan çekinmişim. Hattâ
te'lifi, muhabereyi de bırakmıştım. Yalnız tekrarat-ı Kur'âniye ve meleklere
dair iki nükteden başka te'lif etmedim. Ve haftada bir mektu, bir yere, Nurlara
teşvik için yazardım. Hattâ müftü olan öz kardeşime ve yirmi sene yanımda
talebelik eden ve beni çok merak eden ve bayram tebrikleri yazan o biraderime
üç senede üç dört mektub yazdım. Memleketimdeki biraderime yirmi senede hiç
yazmadığım hâlde, iddianâmede beni emniyeti ihlâl suçiyleittiham edip ve
cerbeze ile eski nakaratı tazeliyerek, "inkılâba karşı geliyor"
demiş. Buna karşı deriz: Yirmi sene mzarfında yirmi bin nüshalarını merak ve kabul
ile okuyan yirmi bin, belki yüzbin adamdan altı mahkeme ve alâkadar olan
vilâyetin zabıtaları emniyeti ihlâle dair hiçbir maddeyi kaydetmemesi
gösteriyor ki, hakkımızda binler ihtimâlden ancak bir ihtimâl ile bir imkâna
kat'î vukuat nazariyle bakıyor. Halbuki iki üç ihtimâlden bir ihtimâl olsa,
eseri görülmezse hiçbir suç olmaz. Hem binler ihtimâlden bir ihtimâl değil,
belki her adam, hem aleyhime hücum eden müddei, çok adamları öldürebilir.
Anarşist ve komünist hesabına emniyeti, asayişi bozabilir, emniyeti ihlâl
edebilir. Demek böyle pek acib ve ifratkârâne imkânâtı vukuat yerinde istimâl
etmek, adliye ve kanuna karşı ihanettir.
Hem her hükümete muhalifler bulunur. Yalnız fikren
muhalefet bir suç olmaz. Hükümet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve bilhassa vatan ve
millete zararsız, çok hizmeti, faidesi bulunan ve sonra hayat-ı ictimaiyeye
karışmayan ve tecrid-i mutlakda yaşattırılan ve eserleri Âlem-i İslâmın en
mühim merkezlerinde kemâl-i takdir ve tahsinle karşılanan bir adam hakkında bu
pek acib ve asılsız ittihamları yapanlar, anarşilik, belki komünistlik hesabına
bilmeyerek istimâl ediliyor diye endişe ediyoruz.
***
-247-
Sh:»(Em: 334)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Bâzı emârelerle bildim ki: Gizli düşmanlarımız Nurun
kıymetini düşürmek fikriyle, siyaset mânasını hatırlatan "Mehdi" lik
dâvasını tevehhüm ile, güya Nur'lar buna bir âlettir diye çok asılsız
bahaneleri araştırıyorlar. Belki benim şahsıma karşı bu işkenceler, bu
evhamlarından ileri geliyor. Ben o gizli, zalim düşmanlara ve onları aleyhimizde
dinliyenlere deriz:
Hâşâ sümme hâşâ! Hiçbir vakit böyle haddimden tecâvüz
edip, îman hakikatlarını şahsiyetime bir makam-ı mşan ü şeref kazandırmağa âlet
etmediğime bu yetmiş beş, hususan otuz senelik hayatım ve yüz otuz Nur
risâleleri ve benim ile tam arkadaşlık eden binler zatlar şehadet ederler.
Evet Nur şâkirdleri biliyorlar ve mahkemelerde
hüccetlerini göstermişim ki: Şahsıma değil bir makam-ı şan ü şeref ve şöhret
vermek ve uhrevî ve mânevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanaat ve
kuvvetimle ehl-i îmana bir hizmet-i imaniye yapmak için, değil yalnız dünya
hayatımı ve fâni makamatını, belki lüzum olsa âhiret hayatımı ve herkesin
aradığı uhrevî, bâki mertebelerini feda etmeyi, hattâ Cehennemden bâzı
bîçârelere kurtarmağa vesile olmak için lüzum olsa Cenneti bırakıp Cehenneme
girmeyi kabul ettiğimi hakiki kardeşlerim bildiği gibi, mahkemelerde dahi bir
cihette isbat ettiğim hâlde, beni bu ittihamla Nur ve îman hizmetime bir
ihlâssızlık isnad etmek ve Nurların kıymetini tenzil etmektir. Acaba bu bedbahtlar
dünyayı ebedî ve herkesi de kendileri gibi dini ve îmanı dünyaya âlet ediyor
tevehhümiyle, dünyadaki ehl-i dalâlete meydan okuyan ve hizmet-i îmaniye
yolunda hem dünyevî, hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve
mahkemelerde dâva ettiği gibi bir tek hakikat-ı îmaniyeyi dünya saltanatı ile
değiştirmiyen ve siyaseten ve siyasî mânasını işmam eden maddî ve mânevî
mertebelerden ihlâs sırriyle bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsâlsiz
işkencelere tahammül eden ve siyasete meslek itibariyle tenezzül etmiyen ve
kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan dâima
himmet ve dua bekliyen ve kendi nefsini çok bîçâre ve ehemmiyetsiz itikad eden
bir adam hakkında, bâzı hâlis kardeşleri Risâle-i Nur'dan aldıkları fevkalâde
kuvve-i îmaniyeyi onun tercümanı olan o bîçâreye, tercümanlık münasebetiyle
Nurların bâzı fâziletlerini ona isnad etmek, ve hiçbir siyaset hatırına
gelmeyerek yüksek makamlar vermek ve haddinden bin derece ziyade hüsn-ü zan
etmek, eskidenberi üstad ve talebeler mabeyninde câri ve itiraz edilmiyen bir
makbul âdet ile teşekkür mânasında
Sh:»(Em: 335)
pek fazla medh ü senâ etmek hiçbir kanunla suç olabilir
mi? Gerçi mübalâğa itibariyle hakikata bir cihette muhaliftir. Fakat kimsesiz,
garib ve düşmanları pek çok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbab varken,
insafsız ve mûterizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve-i mâneviyelerini
takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübalâğalı medhedenlerin şevklerini
kırmamak için onların medihlerini Nura çevirip bütün bütün reddetmediği hâlde,
onun bu kabir kapısındaki hizmet-i
îmaniyesini dünya cihetine çevirmeğe çalışan bâzı resmî me'murların ne
derece kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır.
***
-248-
AFYON AĞIR CEZA MAHKEMESİ RİYASETİNE DİLEĞİM:
Bir ay evvel bize verilen kırk sahifelik iddiânâmeyi
birisi yanıma gelip bana okumağa imkân bulamadığından, bugün on bir Haziranda
yeni olarak iddianâmeyi bana okudular. Ben dinledim. Gördüm ki size yazdığım
iki ay evvelki itiraznâme ve bir aya yakın evvelki itiraznâmenin tetimmesi ve
lâhikası Ankara'nın altı makamatına ve makamınıza verilmiş. İşte bu itiraznâme
o iddianâmeyi esasiyle kesiyor ve reddediyor. Yeniden iddianâmeye karşı
itiraznâme yazmağa hiç lüzum görmüyorum. Yalnız iki üç noktayı makam-ı iddiaya
hatırlatmak nev'inden derim ki; ben iddianâmeyi nazar-ı itibara alıp cevab
vermediğimin sebebi, bizi beraet ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini
kırmamak ve ihanet etmemek içindir. Çünki, o mahkemeler, şimdi iddianâmedeki
esasları tamamiyle inceden inceye tedkikten sonra bize beraet vermişler.
Onların beraetini hiçe saymak, adliyenin şerefine ilişmektir.
İkinci Nokta: Makam-ı iddia, cerbezesiyle binler mesâil
içinde bir iki mes'eleye hatırımıza gelmiyen bâzı mânaları vererek, hem ilmî
Resail'deki o mesâiller ve Nur'un büyük mecmuaları Mısır Câmi-ül-Ezher ulemâsı
ve Şâm-ı Şerîf büyük âlimleri ve Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'nin
müdakkik hocaları ve Haleb ve hususan Diyânet Riyâsetinin muhakkik âlimleri
onları görüp kemâl-i takdirle tahsin ve tasdik ettikleri hâlde, hocavârî ve
âlimâne bâzı ilmî itirazları bu iddianâmede hayretle ve taaccüble gördüm. Haydi
bâzı yanlışlarım bulunsa ve yüz binler âlimlerin görmedikleri veya
ilişmedikleri iddianâmedeki yanlışlar hakikî olsa da bu bir suç olamaz, yalnız
ilmî bir hata olabilir. Hem üç mahkeme bütün Risâle-i Nur'u ve bizleri beraet
ettirdi. Yalnız
Sh:»(Em: 336)
Eskişehir mahkemesi bir tesettür-i nisvan mes'elesine
dair "Yirmi Dördüncü Lem'a"nın on beş kelimesini sebeb gösterip, bana
ve yüzde onbeş arkadaşıma hafifce bir ceza verdi. Size takdim ettiğim tetimme
itirazımda, üç yüz elli bin tefsirin hükmüne ittiba ile o tefsirim için
mahkûmiyeti, rûy-u zeminde adâlet varsa o hükmü kabul etmez diye yazmışım. Hem
makam-ı iddia, bin dereden su getirir gibi, yirmi senedenberi yazılan kitab ve
mektubların bâzı cümlelerini zekâvetiyle aleyhimize çevirmeğe çalışmış. Halbuki
bu noktalarda bizi beraet ettiren üç değil, beş altı mahkeme, bu mevhum suçta
bize şerik oluyorlar. Ben bu 3adil mahkemelerin haysiyetine ilişmemek lâzım
geliyor diye, makam-ı iddiaya hatırlatıyorum.
Üçüncüsü: Ölmüş gitmiş, hükümetten alâkası kesilmiş ve
inkılâbda bâzı kusurâta sebeb olmuş bir reisi sarihan tenkid ve itiraz da
olursa, kanunen bir suç olamaz. Halbuki sarahat değil, o kendi cerbezesiyle
küllî beyanatımızı ona tatbik etmiş. O mahrem ve herkese bildirmediğimiz
mânaları izhar ve teşhir edip umumun nazar-ı dikkatini celbediyor. Eğer onda
bir suç varsa, o makam-ı iddia suçlu olur. Çünki, halkı teşvik edip o mânalara
nazar-ı dikkati celbediyor.
Dördüncüsü: Üç mahkeme cemiyet noktasında bize kat'î
beraet verdikleri hâlde, yine eski nakarat gibi, gizli cemiyet vehmine bin
dereden su toplamak gibi emâreler araştırmış. Halbuki siyasî ve vatan ve
millete zararlı olan müteaddid cemiyetler varken, onlara müsaade ve
müsamahakârâne bakmakla beraber, bizim gibi, binler şâhidin ve emârelerin ve
altı vilâyetin ilişmemeleriyle sabit olan Nur Talebelerinin ders arkadaşlarını
ve sırf vatan ve millet ve din
menfaatine ve saadet-i dünyeviye ve uhreviye hesabına ve hariçten ve dahilden
gelen ifrat cereyanlarına karşı mücahîdâne tesanüdlerine gizli cemiyet namını
vermek ve yirmi senede yüzbinler şâkirdlerin emniyeti ihlâle dair hiçbir
vukuatları kaydedilmediği hâlde, " dini âlet ederek emniyeti ihlâle halkı
teşvik ediyor" diye makam-ı iddianın onları ittiham etmesi, değil nev-i
beşeri belki zemini de hiddete getirip o ittihamı reddeder. Her ne ise, daha
fazla söylemek lüzum görmüyorum. İddianâmeden evvel yazılan itiraznâmem ve
tetimmesi ona bir cevabımızdır.
Afyon
ceza evinde mevkuf
Said
Nursî
-249-
Sh:»(Em: 337)
BAŞBAKANLIĞA, ADLİYE BAKANLIĞINA
DAHİLİYE BAKANLIĞINA
Hürriyet ilânını, Birinci Harb-i Umumî'yi, mütareke
zamanlarını, Millî Hükümet'in ilk teşekkülünü ve Cumhuriyet zamanını birden
derkeden bütün hükümet ricali, beni pek iyi tanırlar. Bununla beraber,
müsaadenizle hayatıma bir sinema şeridi gibi sizinle beraber göz gezdirelim.
Bitlis vilâyetine tâbi Nur köyünde doğan ben; talebe
hayatımda rastgelen âlimlerle mücâdele ederek, ilmî münakaşalarla karşıma
çıkanları inâyet-i İlâhiye ile mağlûb ede ede İstanbul'a kadar geldim.
İstanbul'da bu âfetli şöhret içinde mücâdele ederek nihâyet rakiblerimin
ifsâdâtiyle merhum Sultan Hamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.
Hürriyet ilâniyle ve "Otuzbir Mart Vak'ası"ndaki hizmetlerimle
"İttihad ve Terakk" hükümetinin nazar-ı dikkatini celbettim. Câmi-ül
Ezher gibi "Medresetü'z-Zehra" namında bir İslâm üniversitesinin
Van'da açılması teklifi ile karşılaştım. Hattâ temelini attım. Birinci harbin
patlamasiyle talebelerimi başıma toplayarak gönüllü alay kumandanı olarak harbe
iştirâk ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis'te esir düştüm. Esaretten kurtularak İstanbul'a
geldim. "Dâr-ül-Hikmet-il İslâmiye"ye âza oldum. Mütareke zamanında,
istilâ kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul'da çalıştım. Millî
hükümetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükümetince takdir
edilerek Van'da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.
Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hâli idi.
Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren
dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılâhıma göre "Eski Said"i
gömdüm. Büsbütün âhiret ehli "Yeni Said" olarak dünyadan elimi
çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul'un "Yuşa Tepesi"ne
çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek
mağaralara kapandım. Ruhî ve vicdani hazzımla başbaşa kaldım. اَعُذُ
بِاللَّهِ
مِنَ الشَّيْطَانِ
وَالسِّيَاسَةِ
yâni, "şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" düsturiyle
kendi ruhî âlemime daldım. Ve Kur'ân-ı Azimüşşan'ın tedkik ve mütalâsiyle vakit
geçirerek "Yeni Said" olarak yaşamağa başladım. Fakat kaderin
cilveleri, beni menfî olarak muhtelif yerlerde bulundurdu. Bu esnada Kur'ân-ı
Kerîm'in feyzinden kalbime doğan
Sh:»(Em: 338)
füyûzâtı yanımdaki kimselere yazdırarak bir takım
risâleler vücuda geldi. Bu risâlelerin hey'et-i mecmuasına "Risâle-i
Nur" ismini verdim. Hakikaten Kur'ân 'ın nuruna istinad edildiği için, bu
isim vicdanımdan doğmuş. Bunun ilham-ı İlâhî olduğuna bütün îmanımla kaniim ve
bunları istinsah edenlere "Barekâllah" dedim. Çünki, îman nurunu
başkalarından esirgemeye imkân yoktu. Bu risâlelerim birtakım îman sâhibleri tarafından
birbirinden alınarak istinsah edildi. Bana böyle bir kanaat verdi ki,
müslümanların zedelenen îmanlarını takviye için bir sevk-i İlâhîdir. Bu sevk-i
İlâhîye hiçbir sâhib-i îman mâni olamayacağı gibi, teşvike de dînen mecbur
bulunduğumu hissettim. Zaten bugüne kadar yüzotuzu bulunan bu risâleler tamamen
âhiret ve îman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kasdî olarak
bahsetmez. Buna rağmen bir takım fırsat düşkünlerinin mde iştigal mevzuu oldu.
Üzerinde tedkikat yapılarak Eskişehir, Kastamonu, Denizli'de tevkif edildim;
muhakemeler oldu. Neticede hakikat tecelli etti, adalet yerini buldu. Fakat bu
düşkünler bir türlü usanmadılar. Bu def'a da beni tevkif ederek Afyon'a
getirmişlerdir. Mevkufum, isticvab altındayım. Bana şunları isnad ediyorlar.
1- Sen siyasî bir cem'iyet kurmuşsun.
2- Sen rejime aykırı fikirler neşrediyorsun.
3- Siyasî bir gaye peşindesin.
Bunların esbab-ı m3ucibe ve delilleri de, risâlelerimin
iki-üçünden on-onbeş cümleleridir. Sayın bakan!.. Napolyon'un dediği gibi,
"Bana te'vili kabil olmayan bir cümle getiriniz, sizi onunla îdam
edeyim." Beşerin ağzından çıkan hangi cümle vardır ki te'villerle cürüm ve
suç teşkil etmesin. Bilhassa benim gibi yetmişbeş yaşına varmış ve bütün dünya
hayatından elini çekmiş sırf âhiret hayatına hasr-ı hayat etmiş bir adamın
yazıları elbette serbest olacaktır. Hüsn-ü niyete makrun olduğu için pervasız
olarcaktır. Bunları tedkikle altında cürüm aramak insafsızlıktır. Başka bir şey
değildir. Binaenaleyh, bu yüzotuz risâlemden hiç birisinde dünya işini
alâkalandıran bir maksad yoktur. Hepsi Kur'ân nurundan iktibas edilen âhiret ve
îmana taallûk eder. Ne siyasî ve ne de dünyevî hiçbir gaye ve maksad yoktur.
Nitekim hangi mahkeme işe başlamış ise, aynı mkanaatle beraet kararını
vermiştir. Binaenaleyh, lüzumsuz mahkemeleri işgal etmek ve mâsum îman
sâhiblerini işlerinden güçlerinden alıkoymak, vatan ve millet namına yazıktır.
Eski Said bütün hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarfetmişken, bütün
dünyadan el çekmiş, yetmişbeş yaşına
gelmiş Yeni Said, nasıl olur da siyasetle iştigal eder. Buna tamamen siz de
kanisiniz.
Sh:»(Em: 339)
Birtek
Gayem Vardır:
O da; mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan
bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îman
esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine
bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve
müslümanları îmana dâvet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücâdele ediyorum.
Bu mücâhedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün faaliyetim
budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu îman
düşmalarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için
mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız. El birliğiyle, komünistlikle
zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin îmanına, Allah'ın birliğine hizmet
edeyim.
Mevkuf
Said Nursî
***
-250-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu dünyada, hususan bu zamanda, hususan musibete
düşenlere ve bilhassa Nur şâkirdlerindeki dehşetli sıkıntılara ve
me'yusiyetlere karşı en te'sirli çare, birbirine teselli ve ferah vermek ve
kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve fedakâr hakikî kardeş gibi birbirinin gam ve hüzün ve sıkıntılarına merhem
sürmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır. Mâbeynimizdeki hakikî ve
uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz. M3adem ben size bütün
kuvvetimle îtimad edip bel bağlamışım ve sizin için, değil yalnız istirahatımı
ve hapysiyetimi ve şerefimi, belki sevinçle ruhumu da feda etmeğe karar
verdiğimi bilirsiniz.... belki de görüyorsunuz. Hattâ kasemle te'min ederim ki:
Sekiz gündür Nur'un iki rüknü zâhirî birbirine nazlanmak ve teselli yerine
hüzün vermek olan ehemmiyetsiz hâdisenin, bu sırada benim kalbime verdiği azab
cihetiyle, "Eyvah! Eyvah! El'amân! El'amân Yâ Erhamürrâhimîn meded! Bizi
muhafaza eyle, bizi cin ve insî şeytanların şerrinden kurtar, kardeşlerimin
kalblerini birbirine tam sadâkat ve muhabbet ve uhuvvet ve şefkatle
doldur." diye hem ruhum, hem kalbim, hem aklım feryad edip ağladılar.
Sh:»(Em: 340)
Ey demir gibi sarsılmaz kardeşlerim!. Bana yardım ediniz.
Mes'elemiz çok nâziktir. Ben sizlere çok güveniyordum ki, bütün vazifelerimi
şahs-ı mânevînize bırakmıştım. Siz de bütün kuvvetinizle benim imdadıma
koşmanız lâzım geliyor. Gerçi hâdise pek cüz'i ve geçici ve küçük idi. Fakat
saatimizin zenbereğine ve gözümüzün hadekasına gelen bir saç, bir zerrecik dahi
incitir. Ve bu noktada ehemmiyetlidir ki, maddî üç patlak ve mânevî üç
müşahedeler tam tamına haber verdiler.
Said Nursî
***
-251-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Sobamın ve Feyzilerin ve Sabri ve Hüsrev'in iki su
bardakları parça parça olması, dehşetli bir musibet geldiğini haber
vermiştiler. Evet, bizim en kuvvetli nokta-i istinadımız olan hakikî tesanüd ve
birbirinin kusuruna bakmamak ve Hüsrev gibi Nur kahramanından - benim yerimde
ve Nur'un şahs-ı mânevîsinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasından-hiçbir
cihetle gücenmemek elzemdir. Ben kaç gündür dehşetli bir sıkıntı ve me'yusiyet
hissettiğimden "Düşmanlarımız bizi mağlûb edecek bir çare bulmuşlar."
Diye çok telâş ederdim. Hem sobam, hem hayalî ayn-i hakikat müşâhedem, doğru
haber vermişler. Sakın, sakın sakın!... Çabuk bu şimdiye kadar demir gibi
kuvvetli tesanüdünüzü tâmir ediniz. Vallahi bu hâdisenin bizim hapse
girmemizden daha ziyade Kur'ân ve îman hizmetimize-hususan bu sırada-zarar
vermek ihtimali kavîdir.
Said Nursî
***
-252-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
"Leyle-i Mi'rac" ikinci bir "Leyle-i
Kadir" hükmündedir. Bu gece mümkin oldukça çalışmakla kazanç birden bine
çıkar. Şirket-i mâneviye sırriyle, inş3aallah her biriniz kırkbin dil ile
tesbih eden bâzı melekler gibi, kırkbin lisan ile bu kıymetdar gecede ve sevabı
çok bu çilehânede ibâdet ve dualar edeceksiniz ve hakkımızda gelen fırtınada
binden bir zarar olmamasına mukabil, bu gecedeki ibadet ile şükredersiniz. Hem
sizin tam ihtiyatınızı tebrik ile bera
Sh:»(Em: 341)
ber, hakkımızda inâyet-i Rabbaniye pek zâhir bir surette
tecelli ettiğini tebşir ederiz.
Said Nursî
***
-253-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin" Leyle-i Mi'rac"ınızı bütün ruh u
cânımla tebrik ederim.
Saniyen: Yirmi seneden beri bir dâvamız ki, âsayişe
mümkin olduğu kadar Nur şâkirdleri dokunmuyorlar. Ve bize hücum edenlere, en
başta emniyeti ve âsâyişi bozmak dâvalarına bir emâre ve dâvamızı cerhetmeğe
bahâne olması kuvvetle muhtemel bulunan bu hapis hâdisesi, inâyet-i İlâhiye ile
hârika bir tarzda sizin sadakat ve ihlâsınızın bir kerâmeti olarak yüzde bire
indi. Kubbe habbe edildi. Yoksa, hakkımızda habbeyi kubbe yapanlar bundan istifâde
edip aleyhimizdeki iftiralarını çoklara inandıracaklardı.
Sâlisen: Beni merak etmeyiniz. Sizinle bir binada
bulunmam, her zahmetimi ve sıkıntımı hiçe indirir. Z3aten burada toplanmamızın
çok cihetlerle ehemmiyeti var. Ve hizmet-i îmaniyeye fâideleri çoktur. Hattâ bu
def'a, tetimme-i itirazdaki ehemmiyetli bâzı hakikatlar o altı makamata gidip,
tam dikkatlerini celbedip hükmünü bir derece onlarda icra etmesi bütün
sıkıntılarımızı hiçe indirdi.
Râbian: Mümkin olduğu kadar Nurlarla meşguliyet; hem
sıkıntıları izâle eder, hem beş nevi ibadet sayılabilir.
Hâmisen: Nur'un dersleri vasıtasiyle, geçen musibet
yüzden bire indi. Yoksa, zemin ve zamanın nezaketi cihetiyle, baruta ateş atmak
hükmünde o tek habbe kubbeler olacaktı. Hattâ resmî bir kısım me'murlar demişler
ki "Nur dersini dinleyenler karışmadılar." Eğer umum dersini
dinleseydi, hiçbir şey olmazdı. Siz mümkin olduğu kadar ikiliğe meydan
vermeyiniz. Hapis sıkıntısına başkası ilâve olmasın. Mahpuslar dahi Nurcular
gibi kardeş olsunlar, birbirinden küsmesinler.
Said Nursî
***
-254-
Sh:»(Em: 342)
Aziz, Saddık Muhlis Kardeşlerim!
Bizler imkân dâiresinde bütün kuvvetimizle Lem'a-i
İhlâsın düsturlarını ve hakikî ihlâsın sırrını mâbeynimizde ve birbirimize
karşı istimâl etmek, vücub derecesine gelmiş. Kat'î haber aldım ki, üç aydan
beri buradaki has kardeşleri birbirine karşı meşreb veya fikir ihtilâfiyle bir
soğukluk vermek için üç adam tâyin edilmiş. Hem metin Nurcuları usandırmakla
sarsmak ve nazik ve tahammülsüsleri evhamlandırmak ve hizmet-i Nuriyeden
vazgeçirmek için sebebsiz mahkememizi uzatıyorlar. Sakın sakın!. Şimdiye kadar
mâbeyninizdeki fedakârâne uhuvvet ve samimâne muhabbet sarsılmasın. Bir zerre
kadar olsa bile, bize büyük zarar olur. Çünki pek az bir sarsıntı, Denizli'de
(.......) gibi hocaları yabanileştirdi. Bizler birbirimize -lüzum olsa-ruhumuzu
feda etmeğe, hizmet-i Kur'âniye ve îmaniyemiz iktizâ ettiği halde, sıkıntıdan
veya başka şeylerden gelen titizlikle hakikî fedakârlar birbirine karşı küsmeğe
değil, belki kemâl-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır,
muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeğe çalışır. Yoksa habbe kubbe olup
tâmir edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferâsetinize havâle edip kısa
kesiyorum.
Said Nursî
***
-255-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehemmiyetli bir mânevî ihtara binaen size şimdilik
bir-iki vazife-i Nuriye var ki, bütün kuvvetinizle bu üçüncü "Medrese-i
Yusufiye"de musibetzede bîçâre mahpuslar içinde ikilik ve garazkârane
tarafgirlik düşmemek için Nur dersleriyle çalışmaktır. Cünki, ihtilâftan ve
garaz ve kin ve inaddan istifâdeye çalışan perde altında dehşetli müfsidler
var. Mâdem bu hapis arkadaşlarımız, çoğu lüzum olsa vatanına ve milletine ve
ahbabına fedakârâne ruhunu feda ettiren kahramanlık damarını taşıyorlar.
Elbette o civanmerdler, inadını ve garazını ve adâvetini, milletin selâmeti ve
bu hapis istirahatı ve perde altında anarşiliğe çabalayan bolşevizmi
aşılayanların ifsadlarından kurtulmak için, hiç menfaatı bulunmayan ve bu
fırtınalı zamanda zararı çok olan adâvetini ve inadını feda etmeleri lâzımdır.
Yoksa bu zamanda, -baruta ateş atmak gibi- hem yüz bîçâre mahpuslara, hem
Nur'un mâsum talebelerine, hem bu Afyon memleketine; ehemmiyetli
Sh:»(Em: 343)
zahmetlere, sarsıntılara, belki memlekete giren ecnebi
komitesi parmaklarının ilişmesine bir vesile olur. Mâdem bizler onların
hatırları için kader-i İlâhiyle buraya girdik ve bir kısmımız onların saadeti
ve mânevî rahatları için buradan çıkmak istemiyoruz ve istirahatımızı onlar
için feda edip her sıkıntıya sabır ve tahammül ediyoruz; elbette o yeni
kardeşlerimiz dahi Denizli mahpusları gibi, kardeşliğimiz hatırı için, Şaban ve
Ramazan hürmetine birbirine küsmemek ve kardeş olup barışmak lazım ve elzemdir.
Zaten biz ve ben, onları Nur Talebeleri dairesinde biliriz ve dualarımıza
girmişler.
Said Nursî
***
-256-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: اَلْخَيْرُ
فِيمَااخْتَارَهُ
اللّهُ
sırriyle, inşâallah mahkememizin te'hirinde ve tahliye olan
kardeşlerimizin yine mahkeme gününde burada bulunmalarında büyük hayırlar var.
Evet, Risâle-i Nur'un mes'elesi; âlem-i İslâmda, hususan
bu memlekette küllî bir ehemmiyetli bulunduğundan böyle heyecanlı toplamalar
ile umumun nazar-ı dikkatini Nur hakikatlarına celbetmek lazımdır ki,
ümidimizin ve ihtiyatımızın ve gizlememizin ve muarızların küçültmelerinin
fevkınde ve ihtiyarımızın haricinde böyle şa'şaa ile Risâle-i Nur kendi
derslerini ldost ve düşmana âşikâren veriyor. En mahrem sırlarını en
namahremlere çekinmeyerek gösteriyor. Mâdem hakikat budur, biz küçücük
sıkıntılarımızı kinin gibi bir acı ilâç bilip, sabır ve şükretmeliyiz
"Yâhu bu da geçer" demeliyiz.
Sâniyen: Bu medrese-i Yusufiye'nin nâzırına yazdım: Ben
Rusya'da esir iken, en evvel "Bolşevizm"in fırtınası hapishânelerden
başladığı gibi, "Fransız İhtilâl-i Kebiri" dahi en evvel
hapishânelerden ve tarihlerde serseri namiyle yâdedilen mahpuslardan çıkmasına
binaen; biz Nur şâkirdleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada mümkin
oldukça mahpusların ıslâhına çalıştık. Eskişehir ve Denizli'de tam faidesi
görüldü. Burada daha ziyade faide olacak ki, bu nâzik zaman ve zeminde
Sh:»(Em: 344)
Nur'un dersleriyle geçen fırtınacık (Hâşiye) yüzden bire
indi. Yoksa ihtilâftan ve böyle hâdiselerden istifade eden ve fırsat bekliyen
harici muzır cereyanlar o baruta ateş atıp bir yangın çıkacaktı.
Said Nursî
***
-257-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık, Sarsılmaz, Sıkıntıdan Usanıp Bizlerden
Çekilmez Kardeşlerim!
Şimdi maddî mânevî bir sıkıntıdan nefsim sizin hesabınıza
beni mahzun eylerken, birden kalbe geldi ki, hem senin, hem buradaki
kardeşlerin tek birisiyle yakında görüşmek için bu zahmet ve meşakkatin başka surette
on mislini çekseydiniz yine ucuz olurdu. Hem Nur'un takvadârâne ve
riyazetkârâne meşrebi, hem umuma ve en muhtaçlara hattâ muarızlara ders vermek
mesleği,hem dâiresindeki şahs-ı mânevîyi konuşturmak için eski zamanda ehl-i
hakikatın senede hiç olmazsa bir-iki def'a içtimaları ve sohbetleri gibi; Nur
şâkirdlerinin de, birkaç senede en müsait olan medrese-i Yusufiye'de bir def'a
toplanmalarının lüzumu cihetinde bin sıkıntı ve meşakkat dahi olsa ehemmiyeti
yoktur. Eski hapislerimizde birkaç zaif kardeşlerimizin usanıp dâire-i
Nuriye'den çekinmeleri, onlara pek büyük bir hasaret oldu ve Nurlara hiç zarar
gelmedi. Onların myerine daha metin, daha muhlis şâkirdler meydana çıktılar.
Mâdem dünyanın bu imtihanları geçicidir, çabuk giderler. Sevablarını, meyvelerini
bizlere verirler. Biz de inâyet-i İlâhiyyeye îtimad edip sabir içinde
şükretmeliyiz.
Said Nursî
***
-258-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Son iki parçayı ya eski harf veya makine harfiyle
berây-ı mâlûmat gayr-ı mresmî, mahkeme reisine münasip gördüğünüz bir ciddî
adamla verdiğiniz vakit, ayrı bir pusla da ona yazınız ki, Said
______________
(Haşiye) : Bu fırtına ise Afyon hapsinde bir isyan çıktı,
hiç bir Nur talebesi karışmadı.
Sh:»(Em: 345)
size teşekür eder, der: "Pencereleri açtılar. Fakat
hiçbir kardeşim ve hizmetçilerime, yanıma gelmeğe müdde-i umumî müsaade
vermiyor. Hem zâtınızdan çok rica eder mki, mahkemede bulunan mu'cizatlı ve
antika Kur'ân'ını ona veriniz ki, bu mübarek aylarda okusun. O hârika
Kur'an'ından üç cüz'ü Diyanet Riyaseti'ne nümûne için göndermişti, tâ
fotoğrafla tab'ına çalışsınlar. Hem onun ile beraber Risâle-i Nur'un
mahkemedeki mecmualardan birisini sizden istiyor ki, bu tecrid-i mutlakta ve
yanlışlıkta ve şiddetli sıkıntılarında mütalâasiyle bir medar-ı tesellisi ve
bir arkadaşı olsun. Zâten o mecmualar üç-dört mahkeme gördükleri ve
ilişmedikleri gibi; hacıların şehadet ve müşahedeleriyle, o büyük mecmuaları
hem Mekke-i Mükerreme'de, hem Medine-i Münevvere'de hem Şam-ı Şerîf'te ve
Halep'te, hem Mısır Câmi-ül-Ezher'indeki büyük âlimler çok takdir ve tahsin
edip hiç tenkid ve itiraz etmemişler."
Said Nursî
***
-259-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Hizi Nurî'den Feyzilerin yanında iki nüsha var. Eğer
onlara lüzum yoksa, birisi bana gönderilsin veya Mehmed Feyzi daha bir nüshayı
yazsın. Hem Ramazaniye Risâlesi ve matbu Âyet-ül Kübra burada bulunmak
lâzımdır. Mâbeyninizdeki gerginliği çabuk tâmir ediniz. Sakın sakın, az bir
inhiraf Nur dâiresine pek büyük zararı olacak. Sıkıntıdan gelen hislere
kapılmayınız. Sobamın patlaması bu musibete işaret idi.
Said Nursî
***
-260-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim, Husrev ve Mehmed Feyzi, Sabri!
Ben sizlere bütün kanaatımla îtimad edip istirahat-ı
kalble kabre girmek ve Nurların selâmetini size bırakmak bekliyordum ve hiçbir
şey sizi birbirinden ayırmayacak biliyordum. Şimdi dehşetli bir plânla, Nur'un
erkânlarını birbirinden soğukmak için resmen bir iş'ar var. Mâdem sizler lüzum
olsa birbirinize hayatınızı, kuvvet-i sadâkatiniz ve Nurlara şiddetli
alâkanızın muktezâsı olarak feda edersiniz. Elbette cüz'î ve geçici ve
ehemmiyetsiz his
Sh:»(Em: 346)
siyatınızı feda etmeğe mükellefsiniz. Yoksa kat'iyyen
bizlere bu sırada büyük zararlar olacağı gibi, Nur dâiresinden ayrılmak
ihtimali var diye titriyorum. Üç gündenberi hiç görmediğim bir sıkıntı beni
tekrar sarsıyordu. Şimdi kat'iyyen bildim ki, göze bir saç düşmek gibi az bir
nazlanmak sizin gibilerin mâbeyninde hayat-ı Nuriyemize bir bomba olur. Hattâ
size bunu da haber vereyim, geçen fırtına ile bizi alâkadar göstermeğe çok
çalışılmış. Şimdi, mâbeyninizde az bir yabanilik atmağa çabalıyorlar. Ben sizin
hatırınız için her birinizden on derece ziyade zahmet çektiğim halde, sizden
hiçbirinizin kusuruna bakmamağa karar verdim. Siz dahi, haklı ve haksiz
olsa benlik yapmamak, üstadımız olan
şâkirdlerin şahs-ı mânevîsi namına istiyorum. Eğer o acib yerde beraber
bulunmaktan gizli parmaklar karışıyorlar, biriniz Tahirî'nin koğuşuna gidiniz.
Said Nursî
***
-261-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Rica ederim, üçünüzün hakkında birbirinden ziyade
gücenmeğe ehemmiyet verdiğimden gücenmeyiniz. Çünki, Hüsrev'le Feyzi'de benim
gibi insanlardan tevahhuş ve sıkılmak var. Hem birbirine bir derece meşrebce
ayrıdırlar. Ve Sabri ise, akraba ve tarz-ı maişet cihetinde hayat-ı içtimaiye
ile birkaç vecihde alâkadar ve ihtiyata mecburdur. İşte üçünüz bu ihtilâf-ı
meslek ve meşreb haysiyetiyle o dağdağalı koğuşda ve sıkıntılı kalabalık içinde
her halde tama tahammül ve sabır edemediğinizden ben telâş edip vesvese
ediyorum. Çünki, pek az bir muhalefet bu sırada pek zararı var.
Said Nursî
***
-262-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim, Bu Medrese-i Yusufiye'de Ders
Arkadaşlarım!
Bu gelen gece olan "Leyle-i Berât" bütün senede
bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenen programı nev'inden
olması cihetiyle "Leyle-i Kadr"in kudsiyetindedir. Her bir hasenin
Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, Leyle-i
Sh:»(Em: 347)
Berât'da her bir amel-i sâlihin ve her bir harf-i
Kür'ân'ın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, Şuhur-u selâsede yüze ve
bine çıkar. Ve kudsî leyâlî-i meşhurede, onbinler, yirmibin veya otuzbinlere
çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden
geldiği kadar Kur'ân'la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır.
Said Nursî
***
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ -263-
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُ
اللَّهِ
وَبَرَكَاتُهُ
اَبَدًادَآءِمًاسَلَّمَكُمُ
اللَّهُ
فِىالدَّارَيْنِ
Elli senelik bir mânevi ibâdet ömrünü ehl-i îmana
kazandırabilen Leyle-i Berât'ınızı ruh u cânımızla tebrik ederiz. Her biriniz,
şirket-i mâneviye sırrıyle ve tesânüd-ü mânevî feyziyle kırk bin lisanla tesbih
eden bâzı melekler gibi.... her bir hâlis, muhlis Nur şâkirdlerini, kırkbin dil
ile istiğfar ve ibâdet etmiş gibi rahmet-i İlâhiyye'den kanaat-ı tâmme ile ümid
ediyorum.
Said Nursî
***
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ -264-
لَنْ
تَزَالَ
اْلخِلاَفَةُ
فِىوَلَدِ
عَمِّىصُنْوُ
اَبِىاْلعَبَّاسِ
حَتَّىيُسَلِّمُهَااِلَىالدَّخَّالِ
Evvelâ: Bid'akâr bâzı hocaların telkinatiyle iddianâmede,
İslâm deccalı ve müteaddid birkaç deccalın gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci
Şuâ'nın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben gayet parlak kat'î bir
mu'cize-i Nebeviye'yi (A.S.M.) gösteren bu hadîs-i sahihde, "Yâni. #
Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas'ın veledinde
Hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ teccala, o hilâfeti yâni saltanat-ı hilâfet
deccalın muhrib eline geçecek" Yâni, uzun zaman beşyüz sene kadar
hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen
üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek, deccalâne, İslâm içinde
hükümet sürecek. Demek İslâm içinde müteaddid hadîslerde üç deccal geleceğine
zâhir bir delildir. Bu hadîsdeki ihbar-ı gaybî, kat'î iki mu'cizedir.
Biri, hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek beşyüz sene devam
edecek.
Sh:»(Em: 348)
İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahribci Cengiz ve Hülâgu namındaki bir deccal eliyle
inkıraz bulacak. Acaba kütüb-ü hadîsiyede Kur'ân'a, şeâir-i İslâm'a ait hattâ
cüz'î şeyleri de haber veren sâhib-i şeriat, hiç mümkin midir ki, bu
zamanımızdaki pek acib hâdisattan haber vermesin? Hem hiç mümkün müdür ki, bu
acib hadisata Kur'ân'a sebatkârane geniş bir sahada en acib bir zamanda, en
ağır şerait altında hizmet eden ve o hizmetin semerelerini dost ve düşmanları
tasdik eden Risâle-i Nur şâkirdlerine işâretleri bulunmasın.
Said Nursî
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ ***
-265-
وَضُرِبَتْ
عَلَيْهِمُ
الذِّلَّةُ
وَاْلمَسْكَنَةُ
(Âyet-i celîlesinin bir
nüktesi.)
Aziz Nur kumandanı ve Kur'an'ın hâdimi kardeşim Re'fet
bey!
Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat
ettikleri için her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeğe müstahak olmuşlar.
Fakat bu Filistin mes'elesinde, hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil,
belki enbiyâ-i Benî- İsrâiliyenin mezaristanı olan Filistin o eski
peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle bir cihette bir
ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca
Arabistan'da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.
Said Nursî
***
-266-
SUÂL: Küre-i Arzın kürevî olduğuna dâir bir âyet var mı
ve hangi sûrededir? Müstevi veya kürevî olduğundan teraddüdüm vardır. Her
hükümetin bulunduğu arazi deniz ortasındadır. Bu denizlerin etrafını
muhafazakâr neler var? Lütfen beyanını rica eder, ellerinizden öperim.
Emirdağlı
Ali Hoca
Risâle-i Nur bu çeşid mesâili halletmiş. Küreviyet-i arz
ulemâ-i İslâmca kabul edilmiş, dine muhalefeti yok. Âyetteki satıh demesi
kürevî olmadığına delâlet etmiyor. Müctehidlerce, "istikbal-i kıble"
namazda şart olması ve şart ise bütün erkânda bulunması
Sh:»(Em:349)
sırriyle, secde ve rükûda istikbal-i kıble lâzım geliyor.
Bu ise, yerin, zeminin küreviyeti ile ve şer'an kıble Kâbe-i Mükerreme'nin üstü
-tâ arşa kadar- ve altı - ferşe kadar- bir amud-u nûrânî olması,
küreviyetle-istikbâl-i erkânda bulunabilir.
Said Nursî
***
-267-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُ
اللَّهِ
وَبَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَاءِمًا
Aziz, Sıddık Kardeşlerim
Mübarek ramazan-ı şerifinizi bütün ruh u canımızla tebrik
ediyoruz. Cenâb-ı Hak bu ramazan-ı şerifin Leyle-i Kadri'ni umumunuza bin aydan
hayırlı eylesin, amin. Ve seksen sene bir ömr-ü makbûl hükmünde hakkınızda
kabul eylesin, amin.
Sâniyen: Bayrama kadar burada kalmamızın bizlere çok
fâidesi ve hayrı olduğuna kanaatım var. Şimdi tahliye olsaydık, bu Medrese-i
Yusufiye'deki hayırlardan mahrum kaldığımız gibi, sırf uhrevî olan ramazan-ı
şerîfi; dünya meşgaleleriyle huzur-u mânevimizi haleldar edecekti اَلْخَيْرُ
فِيمَااخْتَارَهُ
اللَّهُah bunda da hayırlı büyük sevinçler olacak.
Mahkemede siz de anladınız ki, hattâ kanunlarıyle de
hiçbir cihetle bizi mahkûm edemediklerinden, ehemmiyetsiz, sinek kanadı kadar
kanunla teması olmayan cüz'î mektubların cüz'î hususiyatı gibi cüz'î şeyleri
medar-ı bahsedip büyük bir küllî ve geniş Nur Talebelir ve Risâle-i Nur'un
bedeline yalnız şahsımı çürütmek ve ehemmiyetten iskat etmek bizim için büyük,
bir maslahattır ki, Risâle-i Nur ve Talebelerine Kader-i İlâhî iliştirmiyor.
Yalnız benim şahsımla meşgul eder. Ben de size, bütün dostlarıma beyan ediyorum
ki: Bütün ruh u cânımla hattâ nefs-i emmâremle beraber Risâle-i Nur'un ve
sizlerin selâmetine, şahsıma gelen bütün zahmetleri mânevî sevinç ve
memnuniyetle kabul ediyorum. Cennet ucuz olmadığı gibi... cehennem de lüzumsuz
değil. Dünya ve zahmetleri fâni ve çabuk geçici olduğu gibi, bize gizli
düşmanlarımızdan gelen zulüm de mahkeme-i kübrâda ve kısmen vedünyada yüz
derece ziyade intikamımız alınacağından, hiddet yerinde onlara teessüf
ediyoruz. Mâdem hakikat budur.Telâşsız ve ihtiyat içinde kemâl-i sabır ve
şükürle, hakkımızda cereyan eden kaza ve kader-i İlâhi ve bizi himâye eden
inâyet-i
Sh:»(Em: 350)
İlâhîye'ye karşı teslim ve tevekkülle ve buradaki
kardeşlerimizle de hâlisane ve tesellikârâne ve samimâne ve mütesânidâne hakikî
bir ülfet ve muhabbet ve sohbetle Ramazan-ı şerîfte hayrı birden bine çıkan
evradlarımızla meşgul olup, ilmî derslerimizle bu cüz'î geçici sıkıntılara
ehemmiyet vermemeğe çalışmak, büyük bir bahtiyarlıktır. Ve Nur'un pek
ehemmiyetli bu imtihanındaki te'sirli dersleri ve muârızlara kendini okutturması,
ehemmiyetli bir fütuhat-ı Nuriye'dir.
Said
Nursî
***
-268-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ *
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Rivâyât-ı sahiha ile "Leyle-i Kadri; nısf-ı
âhirde, hususan aşr-ı âhirde arayınız." ferman etmesiyle, bu gelecek
geceler, seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandıran Leyle-i Kadrin gelecek
gecelerde ihtimâli pek kavî olmasından istifâdeye çalışmak, böyle sevablı
yerlerde bir saadettir.
Kadere îman eden gam ve hüzünden emin olur. (Herşey'in
güzel cihetine bakınız.)
Sâniyen: مَنْ
اَمَنَ
بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ
اْلكَدَرِ sırriyle خُذُوامِنْ
كُلِّ شَيْءٍ
اَحْسَنَهُ kaidesinin sırriyle اَلَّذِينَ
يَسْتَمِعُونَ
اْلقَوْلَ
فَيَتَّبِعُونَ
اَحْسَنَهُ
اُوَلَءِكَ
الَّذِينَ
هَدَيهُمُ اللَّهُ
وَاُوَلَءِكَ
هُمْ
اُولُوااْلاَلْبَابِ gayet kısacık bir meâli:
"Sözleri dinleyip en güzeline tâbi olup fenasına bakmayanlar, hidâyet-i
İlâhiye'ye mazhar akıl sâhibi onlardır." mealinde. Bizler için şimdi
herşey'in iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak
lâzımdır ki mânasız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici hâller
nazar-ı dikkatimizi celbedip kalbimizi meşgul etmesin. Sekizinci Söz'de, bir
bahçeye iki adam, biri çıkar biri giriyor. Bahtiyarı bahçedeki çiçeklere, güzel
şeylere bakar, safa ile istirahat eder. Diğer bedbaht temizlemek elinden
gelmediği hâlde çirkin, pis şeylere hasr-ı nazar eder, midesini bulandırır,
istirahata bedel sıkıntı çeker, çıkar gider. Şimdi hayat-ı içtimaiye-i
beşeriyenin safhaları, hususan Yusufiye medresesi bir
Sh:»(Em: 351)
bahçe hükmündedir. Hem çirkin, hem güzel, hem kederli,
hem ferahlı şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki; ferahlı ve güzel şeylerle
meşgul olup çirkin, sıkıntılı şeylere ehemmiyet vermez, şekva ve merak yerinde
şükreder, sevinir.
Said Nursî
***
-269-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Yarın gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok
kuvvetli olmasından bir kısım müctehidler o geceye Leyle-i Kadri tahsis
etmişler. Hakikî olmasa da, mâdem ümmet o geceye o nazarla bakıyor. İnşâallah
hakikî hükmünde kabule mazhar olur.
Sâniyen: Sarsıntılı olan altıncıdaki kardeşlerimizin
istirahatlarını merak ediyorum. Bir parmak hariçten hapse, hususan altıncıya
karışıyor, oradaki kardeşlerimiz dikkat ve ihtiyat edip hiçbir şey'e
karışmasınlar.
Sâlisen: Avukata, reise okutmak için parçayı gönderdiniz
mi ? Hem Halil Hilmi, vahdet-i mes'ele itibariyle yalnız Sabri'nin değil, belki
umumumuzun avukatıdır. Ben bu nazarla ona bakıyordum. Şimdi umumumuzun hesabına
birinci avukatımıza tam yardım etsin.
Râbian: Taşköprülü Sâdık Bey'in mukaddemesini istinsah
için Sabri'ye vermiştim. Eğer yazılmışsa, tashihden geçen parça ona
gönderilecek. Yeni yazılan bu sûreti bana gönderilsin. Hem Sâdık'ın manzumeciği
yanımda bir sureti var, sizde yoksa göndereceğim.
Said Nursî
***
-270-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem sizin, hem hapisteki arkadaşlarınızın
bayramınızı tebrik ederiz. Siz ile bayramlaşanı, aynen benimle bayramlaşmış
gibi kabûl ediyorum ve umûmiyle bizzat bayram ziyaretini yapmışım gibi biliniz,
bildiriniz.
Sh:»(Em: 352)
Sâniyen: Sebebsiz kalın demir sobanın parçalanmasiyle
verdiği haber ve biz dahi o işârete binâen tam bir ihtiyat ve temkinle geçen
fırtınacık, yüzden bire indi, barut ateş almadı. Şimdi yine, sebebsiz mataramın
acib bir tarzda küçücük parçalara inkısam etmesi, (Bir hâşiyecik) bize tekrar tam bir temkine ve tahammüle ve
ihtiyata sarılmamızın lüzumunu haber veriyor. Aldığım mânevî bir ihtarla, gizli
münafıklar, dindarlara karşı namazsız sefahetçileri ve mürted komünistleri
istimâl etmek istiyorlar, hattâ parmaklarını buraya da sokmuşlar.
Said Nursî
***
-271-
Aziz, Sıddık, Sarsılmaz Kardeşlerim!
Sizi ruh u cânımla tebrik ederim ki, çabuk yaramızı
tedâvi ettiniz. Ben de bu gece şifadan tam ferahlandım. Zaten "Medreset-üz
Zehra" tevessü edip, hakikî ihlâs ve tam fedakârâne terk-i enaniyeti ve
tevâzu-u tâmmı dâire-i Nur'da aşılıyor, neşreder. Elbette gayet cüz'î ve
muvakkat hassasiyet ve titizlik ve nazlanmak, o kuvvetli dersini ve uhuvvet
alâkasını bozamaz ve "İhlâs Lem'ası" bu noktada mükemmel nâsihdir.
Şimdi en ziyâde bizi ve Nurları vurmak ve sarsmak için en fena plân, Nur
Talebelerini birbirinden ayırmaktır. Gerçi gayet cüz'î bir nazlanmak oldu.
Fakat göze bir saç düşse başa düşen bir taş kadar incitir ki, büyük bir hâdise
hükmünde mataram haber verdi. Merhum Hâfız Ali'nin (R.H.) küçücük böyle bir
hâlden, vefatından bir parça evvel şekvası, o vakitten beri belki yüz def'a
hatırıma gelip beni müteessir etmiş.
Said Nursî
***
-272-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Talebelerin itiraznâmelerini müdüre vermedim. Dedim:
Diyanet Riyaseti'ne ve bize risâlelerimizle beraet veren Ankara'nın Ağız Ceza
dâiresine - itiraznâmenin âhiriyle beraber - göndermek
_______________
(Bir Haşiyecik) Dün kalbimde bir ferah ve sevinç vardı.
Birden baktım, Nurs'daki kardeşim, Nurs'un balını bir matara içinde sekiz ay
evel bana, Emirdağı'na göndermişti. Dün de Emirdağı'nda bana geldi. Aman bana,
çabuk getirin dedim. Bekledim, gelmedii... o sevinç bir hiddete döndü. Yüz
matara kadar yanımda kıymetli bulunan o ballı matarayı yabani ellere verip
çarşıya gönderilmesi sebep oldu, o matara da birdenbire kırıldı. Kırksekiz
senedenberi görmediğim Nurs köyümün, meskat-ı re'simin bir teberrükü olan o
tatlıdan, bayram tatlısı olarak herbir kardeşim bir parçacığını tatsın diye bir
mikdar gönderdim.
Sh:»(Em: 353)
istiyoruz. Hem hatâ-savab cetveli de o iki makama, fakat
mahrem yalnız berây-ı malûmat olarak göndermek münasipse. Dedi.
"Münasiptir." Şimdi siz avukata deyiniz. Birkaç nüsha talebelerin
itiraznâmelerinin ve cetvelin iki nüsha çıkarsın.
Hem Diyanet Riyaseti'ne yazınız ki, ulûm-u diniye ehlini
himâye etmek vazife-i zaruriyenizi Said ve arkadaşlar hakkında bu def'a Afyon'a
gönderdiğiniz raporla mükemmel yazdığınızdan, hem mazlum Said, hem mâsum
arkadaşları dâirenize çok müteşekkir ve fevkalâde minnettar oldular. Zaten mes'elemiz
dinî ve ilmi olmasından, her dâireden ve adliye ve zabıtadan evvel Diyanet
Dâiresi alâkadardır. Onun için hem Denizli'de, hem Afyon'da en evvel o
dâirelere müracaat edip şekvamızı oradaki âlimlere yazdık. Bu meâlde bir başlık
yazınız.
Said Nursî
***
-273-
Aziz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Kur'an-ı Azimüşşân'ın hürmetine ve alâka-i
Kur'aniye'nizin hakkına ve Nurlar ile yirmi sene zarfında îmâna hizmetinizin
şerefine, çabuk bu dehşetli, zâhiren küçücük fakat vaziyetimizin nezaketine
binâen pek elîm ve fecî ve bizi mahva çalışan gizli münafıklara büyük bir
yardım olan birbirinden küsmekten ve baruta ateş atmak hükmündeki gücenmekten
vazgeçiniz ve geçiriniz. Yoksa bir dirhem şahsî hak yüzünden bizlere ve hizmet-i
Kur'aniye'ye ve îmânîyeye yüz batman zarar gelmesi-şimdilik-ihtimali pek
kavidirl. Sizi kasemle te'min ederim ki; biriniz bana en büyük bir hakaret
yapsa ve şahsımın haysiyetini bütün bütün kırsa, fakat hizmet-i Kur'aniye ve
îmâniye ve Nuriye'den vazgeçmezse ben onu helâl ederim, barışırım, gücenmemeğe
çalışırım. Mâdem cüz'i bir yabanîlikten düşmanlarımız istifadeye çalıştıklarını
biliyorsunuz, çabuk barışınız. Mânasız, çok zararlı nazlanmaktan vazgeçiniz.
Yoksa bir kısmımız Şemsi, Şefik, Tevfik gibi; muarızlara sûreten iltihak edip,
hizmet-i îmâniyemize büyük bir zarar ve noksaniyet olacak. Mâdem inâyet-i
İlâhiyye şimdiye kadar bir zâyiata bedel çokları o sistemde vermiş. İnşâallah
yine imdadımıza yetişir.
Said Nursî
***
-274-
Sh:»(Em: 354)
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Müdür, Âyete'l Kübrâ ve Rehberi çok beğenmiş. Şimdi
Asâ-yı Mûsa ve Zülfikâr-ı istiyor. Ben de söz verdim, "sana
getireceğim." Eğer burada Afyon'da varsa; bir Asâ-yı Mûsa, bir Zülfikâr
(ciltli, büyük), bir Rehber, bir Âyete'l-Kübrâ ısmarlayınız.
Said Nursî
***
-275-
HEY'ET-İ VEKİLEYE GÖNDERİLMİŞ BİR İSTİDADIR.HEY'ET-İ
VEKİLEYE
GAYET EHEMMİYETLİ BİR RİCAM VAR:
Risale-i Nur'dan "Sirac-ün Nur" namındaki üçyüz
sahifeden ziyade mecmuanın âhirinde ve aslı çok zaman evvel yazılan ve onbeş
sahife kadar olan ve hey'et-i vekilece o mecmuanın toplanmasına vesile bulunan
"Beşinci Şuâ", herkese, hususan musibetzedelere ve ihtiyarlara ve
imanda şüphelere düşenlere pekçok faideleri tahakkuk eden "Sirac-ün
Nur"dan, o zararlı tevehhüm edilen parçayı çıkarıp yasak ederek, mütebâki
üçyüz sahifenin neşrine izin verilmesini ve tesellisinden tam istifade eden
bütün musibetzedeler ve ihtiyarlar ve iman hakikatlarına muhtaçlarla beraber
hey'et-i vekileden rica ederiz.
Hem dörtyüz sahifelik "Zülfikar" da otuz sene
evvel Avrupa feylesoflarına karşı yazılan irsiyet ve tesettür hakkındaki iki
âyetin tefsiri iki sahife, hem otuz sene evvel tab'edilen "İşârât-ül
İ'caz"da اَحَلَّ
اللَّهُ
اْلبَيْعَ
وَحَرَّمَ
الرِّبَوا
âyetine dair yazılan, bankaya dair bir satır ve hem otuz sene evvel ben,
Dar-ül Hikmet'te iken İngiltere'nin Angilikan Kilisesinin baş papazının
Meşihat-ı İslâmiyeden sorduğu altı sual içinde bir satır kadar yazılan yazıların
kaldırılarak şimdiki kanun-u medenîye uygun gelmediği -iki sahife bir
satır-bahanesiyle müsadere edilen ve âlem-i İslâmca çok tahsin ile çok menfaatı
bilfiil görülen ve üç rükn-ü îmanîyi hârika bir tarzda isbat eden o
"Zülfikar" mecmuamızı iade etmesini rica edip istiyoruz ve
hakkımızdır. Bir mektupda beş kelime sansür edilse bâki kısmına izin verilmesi
gibi, biz de kanunen ehemmiyetli bu hakkımızı isteriz. Ve hakkımızda habbeleri
kubbeler yapanların zulmünden kurtarılmamızı, millet ve vatan ve âsâyişe
Nurlarla hizmet eden Kur'an ve îman-perverlerle beraber taleb mederiz. Hem
Sh:»(Em: 355)
onsekiz sene evvel şiddetli bir zulme mâruz olduğum
hiddetli bir zamanımda yazdığım "Hücumat-ı Sitte"yi onsekiz seneden
beri görmediğim gibi, mahrem deyip neşrine izin vermemişim ve hem üç-dört
mahkemenin eline geçmiş o risaleyi sahiblerine iade etmişlerdir.
Said Nursî
***
-276-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu raporun neticesi aynen Denizli'dekinin
aynıdır. Bizi medar-ı ittiham noktalardan tebrie etmek için onlara hoş görünmek
ve Nurcu olmadıklarını göstermek fikriyle, vehhâbilik damariyle, bir parça ilmî
tenkidiyle hücum etmişler. Tahminimce bu rapor iddianâmeden evvel buraya gelmiş
ki, bâzı noktaları iddianâme ondan almış. Öyle ise, cetvelimiz onlara dahi tam
cevabdır. Siz nasıl bilirsiniz? Hem yeni cevabımız nasıldır, iyi midir? Pek
acele ve perişan bir hâlde yazdım.
Sâniyen: Şimdiye kadar zâhiren bizim şahıslarımızla ve
cemiyet ve tarikat ve cüz'î bâzı hususî mektublar ile bizimle meşgul
oluyordular. Şimdi Sirac-ün Nur, Hücumât-ı Sitte'nin müsaderesiyle ve ehl-i
vukufun Nurlara nazarı çevirmeleriyle ve gizli düşmanlarımızın desiseleriyle bu
vatanın bir medar-ı rahatı olan Risale-i Nur'a bir nevi hücum olmasından;
şimdiye kadar çok def'a olduğu gibi, aynen bu memlekete bu hücumun aynı
zamanında hem iki şiddetli zelzele- ki ben o bahsi yazarken- geldi. Beni tasdik
edip, "yazıya lüzum yok" dedi. Ben de daha yazmadım. Bugün de işittim
ki, harb korkusu başlamış. Ben de buranın âmirine dedim. Şimdiye kadar ne vakit
Nurlara hücum edilse, ya zemin hiddet eder veya harb korkusu başlar. Tesadüf
ihtimâli kalmayacak derecede çok hâdiseleri gördük ve mahkemelere dahi
gösterildi. Demek bugünlerde, bilmediğim halde Nurlar hakkında şiddetli telâşım
ve ehl-i vukufun hasudâne tenkidleri ve Nur'un bir mühim mecmuasının
müsaderesi, sadaka-i makbule mâhiyetinde musibetlerin def'ine bir vesile olan
Sirac-ün Nur tesettür perdesinin altına girdi, zelzele ve harb korkusu başladı.
Said Nursî
***
-277-
Sh:»(Em: 356)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Merak etmeyiniz, biz inâyet altındayız. Zâhiren zahmetler
altında rahmetler var. Ehl-i vukufu mecbur etmişler ki, bir parçasını
çürütsünler. Elbette onların kalbleri "Nurcu" olmuş.
Said Nursî
***
-278-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık, Sarsılmaz, Telâş etmez, Âhireti Bırakıp,
Fâni Dünyaya Dönmez Kardeşlerim!
Bir parça daha burada kalmaktan, mes'elemizi bir derece
genişlendirmek istemelerinden mahzun olmayınız. Bilâkis benim gibi memnun
olunuz. Mâdem ömür durmuyor, zevâle koşuyor. Böyle çilehânede, uhrevî
meyveleriyle bâkîleşiyor. Hem Nur'un ders dâiresi genişliyor. Meselâ; ehl-i
vukufun hocaları, tam dikkatle Sirac-ün Nur'u okumağa mecbur oluyorlar. Hem bu
sırada çıkmamızla, bir-iki cihetle hizmet-i îmaniyemize bir noksan gelmek
ihtimali var. Ben sizlerden şahsen çok ziyâde sıkıntı çektiğim hâlde çıkmak
istemiyorum. Siz de mümkin olduğu kadar sabır ve tahammüle ve bu tarz-ı hayata
alışmağa ve Nurları yazmak ve okumaktan teselli ve ferah bulmağa çalışınız.
Said Nursî
***
-279-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Yanımda bulunan yeni mharfle müdafaatın
âhirindeki cetvelden iki tanesini, ehl-i vukufa cevabla beraber Diyanet
Riyâseti'ne ve Ankara'nın ağır ceza mahkemesine göndermek için lüzum varsa size
göndereceğim. Hem ehl-i vukufa cevabın bir sûreti buradaki mahkemeye verilsin.
Sâniyen: Mes'elemizi genişlettirmeleri hayırdır. Şimdiye
kadar
Sh:»(Em: 357)
kıymetini düşürmek fikriyle zâhiren küçük, ehemmiyetsiz
gösterip gizli çok ehemmiyet veriyordular. Şimdi bu vaziyet, inşâallah hizmet-i
îmaniye ve Kur'aniye daha ziyade hayırlı ve fâideli olacak.
Said
Nursî
***
-280-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıdık Kardeşlerim!
Evvelâ: Bu sene serbest olsaydık belki bir kısmımız hacca
gidecekti. İnşâallah bu niyetimiz bilfiil gitmiş gibi kabul olup bu sıkıntılı
hâlimizde hizmet-i îmaniye ve Nuriye'miz öyle büyük bir hac sevabını verecek.
Sâniyen: "Risale-i Kur'ân'ın çok kuvvetli, hakikî
bir tefsiridir." tekrar ile dediğimizden, bâzı dikkatsizler tam mânasını
bilemediğinden bu hakikatı beyan etmeğe bir ihtar aldım. O hakikat şudur:
Tefsir iki kısımdır :
Birisi: Mâlum tefsirlerdir ki Kur'an'ın ibâresini ve
kelime ve cümlelerinin mânalarını beyan ve izah ve isbat ederler.
ikinci kısım tefsir ise : Kur'an'ın îmanî olan
hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın
pek çok ehemmiyeti var. Zâhir mâlûm tefsirler, bu kısmı bâzen mücmel bir tarzda
dercediyorlar. Fakat Risâle-i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas
tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir mânevi tefsîrdir.
Sâlisen: Sabahleyin birşey yazacaktım, kaldı. Şimdi aynı
mes'ele çıktı, kâtip Sâlim Bey izin verdi. Yarın hey'et-i vekiliye bir istida
yazmak için Hüsreve Tâhiri yanıma gelsinler.
Sait
Nursî
***
-281-
Sh:»(Em:358)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Acaba ortalıkta en ziyade zararlı biz ve Nurlar mıdır ki,
her muharrir serbest yazıyor ve her sınıf müdâhelesiz toplanma yapıyor. Halbuki
din terbiyesi olmasa, müslümanlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-it mutlakadan
başka çare olamaz. Çünki, nasıl bir müslüman, şimdiye kadar hakikî yahudî ve
nasranî olmaz belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir müslüman
bolşevik olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare
edilmez. Biz Nur Talebeleri hem idareye, hem âsâyişe, hem vatan ve millet
saadetine çalışıyoruz. Karşımızdaki dinsiz anarşist ve millet ve vatan
düşmanlarıdır. Hükümet için bize ilişmek değil tam himâye ve yardım etmek
elzemdir.
Said
Nursî
***
-282-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvela: Re'fet, Edhem
ve Çalışkanlar ve Bürhan gibi Nur nâşirlerini tahliye etmeleri
gösteriyor ki, Nurların intişarı yasak değil ve mahkeme ilişemiyor. Hem
cemiyetçilik bulunmadığına bir karar alâmetidir. Hem mes'elemizi uzatmada,
Nurlara nazar-ı dikkati geniş bir dâirede celbetmesinden, onları okumasına bir
umumî dâvet ve resmî bir ilânat hükmünde işiten müştakların okumak heveslerini
tahrik ettiğinden, sıkıntımızdan,zarardan yüz derece ziyâde bize ve ehl-i îmana
menfaatlere vesiledir. Zâten bu zamanda, en geniş dâire-i zeminde, en dehşetli
ve küllî bir hücumda tecavüz eden dalâlet ordularına karşı böyle kudsî bir
ders, bu sûretle atom bombası gibi inşâallah te'sirini göstermeğe bir
işârettir.
Said
Nursî
***
-283-
Sh:»(Em:359)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim Re'fet, Mehmed Feyzi, Sabri!
Ben şiddetli bir işâret ve mânevî bir ihtarla sizin
üçünüzden, Risâle-i Nur'uh hâtırı ve bu bayramın hürmeti ve eski hukukumuzun
hakkı için çok rica ederim ki, dehşetli yeni bir yaramızın tedâvisine
çalışınız. Çünki, gizli düşmünlarımız iki plânı tâkip edip biri, beni
ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mâbeynimize bir soğukluk vermektir. Başta
Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden
ayırmaktır. Ben size ilâ ederim ki; Hüsrev'in bin kusuru olsa ben unun
aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki; şimdi onun aleyhinde bulunmak doğrudan
doğruya Risâle-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin
lehinde bir azîm hıyânettir ki,benim sobamın parçalanması gibi acib, sebebsiz
bir hâdise başıma geldi. Ve bana yapılan bu son işkence dahi bu mânasız ve çok
zararlı tesânüdsüzlüğünüzden geldiğine kanaatım var. Dehşetli bir parmak
buraya, hususan altıncıya karışıyor. Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk
kalben tam barışınız.
Said Nursî
***
-284-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben bugün yalnız iki-üç kardeşimizin tahliyelerini
isterdim. Fakat hakkımızdaki inâyet-i İlâhiyye onların menfaati için geri
bıraktı. Ve yirmi gün kadar, bizim bu vaziyetimiz lâzım ve elzemdir. Çünki bu
bayramda beraber bulunmamız hem bize, hem Nurlara, hem hizmetimize, hem mânevî
ve maddî istirahatımıza ve hacıların duâlarından tam bir hisse almamıza ve
Ankara'ya gönderilen Risâle-i Nur'un müsadereden kurtulmasına ve bizim
mazlumiyetimize acıyıp Nurlara sarılanların çoğalmasına ve hazır büyük hatâlara
rıza ile vatan ve millet ve din hâinlerine dehâlet etmediğimize bir hüccet
olması lâzımdı.
Said
Nursî
***
-285-
Sh:»(Em:360)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehl-i vukufun insafsızca ve hatâlı ve haksız tenkidleri,
vehhâbîlik damariyle İmâm-ı Ali'nin (Radıyallahü Anhu) Nurlarla ciddî alâkasını
ve takdîrini çekesmeyerek ve geçen sene zemzem suyunu döktüren ve bu sene haccı
men'eden evhâmın te'siri altında o yanlış ve hasudâne itirazları "Beşinci
Şuâ"a etmişler. Bu sırada, böyle evhamlı ve telâşlı bir zamanda, bizim
için en selâmetli yer hapistir. İnşâallah Nurlar, hem kendimizin, hem
kendilerinin serbestiyetini kazandıracaklar. Madem emsalsiz bir tarzda, çok
ağır şerâit altında, pekçok muârızlar karşısında bu derece Nurlar kendilerini
okutturuyorlar. Talebelerini hapiste çeşit çeşit suretlerde çalıştırıyor,
perişâniyetlerine inâyet-i İlâhiyye ile meydan vermiyorlar; biz bu mdereceye
kanâat edip şekvâ yerinde şükretmekle mükellefiz. Benim bütün şiddetli
sıkıntılara karşı tahammülüm ve kanâattan geliyor. Vazife-i İlâhiyeye karışmam.
Said Nursî
***
-286-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu iki nüshanın biri benimdir, biri müdüründür. Başta
benim hattımla yazısı bulunan nüshaya göre müdürün nüshasını tashih ediniz. Ben
bu def'a Âyetü'l- Kübrâ'yı mütâlaa ederken, İkinci Makamı'nı - âhire kadar - ve
âhirdeki mânevî muhavereyi pekçok ehemmiyetli gördüm ve çok istifâde ettim. Sizin
istifâdeniz için biri okusun, biri mdinlesin. Tashihle beraber muattal
kalmasınlar, ikişer kardeşlerimiz mütâlâa etsinler.
Saniyen: Bana ait Onuncu Söz ve buradaki mektuplar
defteri ve sâire zâyi olmasın ve muattal kalmasın. Ben nezâretini Ceylân'a bırakmıştım.
Said Nursî
***
-287-
Sh:»(Em:361)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ben şimdi Celcelûtiye'yi okurken, بِحَقِّ
تَبَارَكَ
ثُمَّ نُونٍ
وَسَآءِلٍ
cümlesinde Risâle-i Kader'e işâret eden ve yirmialtıncı mertebede, ثُمَّ
نُونٍ sûresi kader
söziyle münâsebeti nedir? Kalbime gelmesi ânında ihtâr edildi... o sûrenin
başını okurken gördüm ki, ن
وَاْلقَلَمِ
وَمَا
يَسْطُرُونَ
âyeti bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı, esâsı, ezelî me'hazı
ve sermedî üstadı kaderin kalemi ve Nur ve ilm-i ezelînin nuruna işâret
eden ن
kelimesidir.
Demek وَالذَّرِيَاتِ
Zerrât Risâlesi'ne işâreti gibi kuvvetli bir münâsebetle, ن
kelimesi Risâle-i Kader'e kuvvetli işâretle bakar.
Said Nursî
***
-288-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Eski zamanda memleketimde medrese talebeleri Arefe
gününde bin İhlâs-ı Şerifi okuyup, bir hatme-i İhlâsiye ile hacıların
sevablarına ve duâlarına hissedar olmağa çalışıyordular. Ben iki gündür
okuyorum.
Said Nursî
***
-289-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık, Sarsılmaz Kardeşlerim!
Evvelâ: اَلْخَيْرُ
فِيمَااخْتَارَهُ
اللَّهُ
sırrınca mes'elemizin te'hirinde hayır var. Kalbim ve Nurların
serbestiyeti öyle istiyordu. Siz hem birbirinizi teselli, hem kuvve-i
mâneviyeyi takviye,
Sh:»(Em:362)
hem tatlı sohbetle müzâkere-i ilmiye, hem Nurların
yazması ve mütâlâalariyle bu geçici zahmetin noktasını siler rahmet yapmağa, bu
fâni saatleri bâki saatlere çevirmeğe muvaffak olursunuz inşâallah.
Sâniyen: Mâdem bayramlaşmamız mahkemenin muvakkat hapis
menzilinde oldu, ben de bayram tatlısı olarak; Konya kahramanı Zübeyr'in bana
getirdiği zemzem ile Nurs Karyesi'nin bence çok mânidar balını gönderdim. Siz
bal matarasına su koyun, karıştırınız. Sonra zemzemi içine bırakınız, kemâl-i
âfiyetle içiniz.
Said
Nursî
***
-290-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Ehemmiyetli bir taraftan ehemmiyetli ve mânidar bir suâl
edilmiş. Bana sordular ki: "Sizin cemiyet olmadığınız, üç mahkeme o
cihette berâet vermesiyle ve yirmi senedenberi tarassut ve nezaret eden altı
vilâyetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği halde, Nurcu'larda öyle
hârika bir alâka var ki hiç bir cemiyette, hiç bir komitede yoktur. Bu müşkili
halletmenizi isteriz" dediler.
Ben de cevaben dedim ki: "Evet, Nurcular cemiyet
memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemaatî menfaat için teşekkül
eden cemiyet ve komite değiller ve olamazlar. Fakat, bu vatanın eski
kahramanları kemâl-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını fedâ
eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfadları, oğulları ve kızları, o fedâilik
damarından irsiyet almışlar ki, bu hârika alâkayı gösterip Denizli mahkemesinde
bu âciz bîçâre kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler.
"MİLYONLAR KAHRAMAN BAŞLAR FEDA OLDUKLARI BİR
HAKİKATA BAŞIMIZ DAHİ FEDA OLSUN!" diye onlar nâmına söylemiş, mahkemeyi
hayret ve takdirle susturmuş. Demek Nurcularda hakikî, hâlis, sırf rızâ-yı
İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki; mason ve komünist ve ifsad ve
zındıka ve ilhad ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çâre bulamayıp
hükûmeti, adliyeyi aldatarak lâstikli kanunlar ile onları kırmak ve dağıtmak
istiyorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Belki Nur'un ve îmanın fedâilerini
çoğaltmağa sebebiyet verecekler."
Said
Nursî
***
-291-
Sh:»(Em:363)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Dünkü suâle benzer, kırk sene evvel olmuş bir suâl ve
cevabı size hikâye edeceğim. O eski zamanda, Eski Said'in talebeleri
üstadlariyle şiddet-i alâkaları fedâilik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis
tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedâileri çok faaliyette bulunmasiyle Eski
Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer
tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silâhlar, kitaplarla
beraber bulunduğu vakit, bir asker feriki geldi, gördü dedi: "Bu medrese
değil, kışladır." Bitlis hâdisesi münasebetiyle evhama düştü, emretti:
"Onun silâhlarını alınız." Bizden ellerine geçen onbeş mavzerimizi
aldılar. Bir-iki ay sonra harb-i umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım. Her
ne ise...
Bu haller münasebetiyle benden sordular ki:
"Dehşetli fedâileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; siz
Van'da Erek Dağına çıktığınız zaman, fedâiler sizden çekinip dağılıyorlar,
başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?"
Ben de cevaben diyordum: "Madem fâni dünya hayatı,
küçücük ve menfi milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için bu hârika
fedakârlığı yapan Ermeni fedâileri karşısında görünürler. Elbette hayat-ı
bâkiyeye ve pek büyük İslam milliyet-i kudsiyesinin müsbet menfaatlerine
çalışan ve "Ecel birdir" îtikad eden talebeler, o fedâilerden
(Hâşiye) geri kalmazlar. Lüzum olsa o kat'î ecelini ve zâhirî birkaç sene
mevhum ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selâmetine ve
menfaatine tereddütsüz, müftehirâne fedâ ederler.
Said
Nursî
***
-292-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık, Vefâdar ve Şefkatli Kardeşlerim!
İki gündür hem başımda, hem âsâbımda te'sirli bir nezle
ağrısı var. Böyle hâllerde bir derece dostlarla görüşmekten teselli ve
_____________
(Hâşiye): Kardeşlerim nâmına âcizane diyorum ki: lüzum
olursa, İNŞAALLAH çok ileri geçeceğiz. Bözler dinde olduğu gibi kahramanlıkta
da ecdadımızın vârisleri olduğumuzu göstereceğiz.
Sh:»(Em:364)
ünsiyet almağa ihtiyacım içinde acib tecrid ve yalnızlık
vahşeti beni sıktı. Böyle bir nevi şekva kalbe geldi: "Neden bu tâzib
oluyor, hizmetimize fâidesi nedir?"
Birden, bu sabah kalbe ihtâr edildi ki: Siz bu şiddetli
imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç def'a "altun mu, bakır
mı?" diye mehenge vurmak ve her cihetde sizi insafsızca tecrübe etmek ve
"nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı yok mu?" üç-dört
eleklerle elenmek; hâlisâne, sırf hak ve hakikat namına olan hizmetinize pekçok
lüzumu vardı ki; kader-i İlâhî ve inâyet-i Rabbâniye müsaade ediyor. Çünki,
böyle meydan-ı imtihanda inatçı ve bahaneci insafsız muârızların karşısında
teşhir edilmesinden herkes anladı ki; hiç bir hile, hiç bir enâniyet, hiç bir
garaz, hiç bir dünyevî, uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hâlis, hak ve
hakikattan geliyor. Eğer perde altında kalsaydı çok mânalar verilebilirdi. Daha
avâm-ı ehl-i îtimad etmezdi. "Belki bizi kandırırlar." der ve havas
kısmı mdahi vesvese ederdi. Belki bâzı ehl-i makamat gibi kendilerin satmak,
îtimad kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha tam kanâat etmezlerdi. Şimdi
imtihandan sonra, en muannid vesveseli dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz
bir kârınız bindir. İnşâallah.
Said
Nursî
***
-293-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Esâretimdeki hâdisenin gazete ile ilânı, şiddetli
yasaklarla ahâliyi her tarafta bizden kaçırmağa çalışmakla beraber teveccüh-ü
âmmeyi ziyâdeleştirmiş. Bize, hususan şahsıma ihanet etmeğe tarafdar üç resmî
adam dün avluda demişler." Said pencereden göründüğü vakit ahali toplanıp
ona bakıyor, pencerede durmasın. Yoksa koğuşunu değiştiriniz." diye baş
gardiyan söyledi. Hiç merak etmeyiniz. Ben her sıkıntıya tahammüle karar
vermişim. Duânız bereketiyle inşâallah sıkıntılar sevinçlere dönecekler.
O esâret hâdisesi aslı doğrudur. Fakat, şâhidim
olmadığından tafsîlen beyan etmemiştim. Yalnız bir manga beni idam etmek için
geldiğini bilmiyordum, sonra anladım. Ve Rus kumandanı tarziye için Ruşça bir
şeyler söyledi, ben bilmedim. Demek hazır bulunan ve bu hâdiseyi gazeteye ihbar
eden müslüman yüzbaşı anlamış ki, kumandan tekrar tekrar "affet!"
demiş.
Sh:»(Em:365)
Kardeşlerim, ben Nurlarla meşgul oldukça sıkıntılar
azalıyor. Demek vazifemiz Nurlarla iştigaldir ve geçici şeylere ehemmiyet
vermemek ve sabır ve şükretmektir.
Said
Nursî
***
-294-
BEDİÜZZAMAN'IN AKILLARA HAYRET VEREN BİR
SECİYESİ
(Ehl-i
Sünnet mecmuasının 15 Teşrin-i evvel 948 tarihli nüshasında neşredilmiştir.
Ehl-i Sünnet gazetesi sahibi avukat bir zâtın makalesidir.)
Ben Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralı olarak
eser olurken, Bediüzzaman da o gün esir düşmüştü. O Sibirya'ya gönderilmiş, en
büyük esirler kampında idi. Ben Bakû'nun Nangün adasında idim. Günün birinde
esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzasman'ın önünden geçen Nikola
Nikolaviç'e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Baş kumandanın nazar-ı
dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahâne ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor.
Üçüncü def'asında önünde duruyor, tercüman vâsıtasiyle aralarında şöyle bir
muhâvere geçiyor:
---- "Beni tanımadılar mı?"
---- "Evet tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çar'ın dayısıdır,
Kafkas cephesi başkumandanıdır."
---- "O halde ne için hakaret ettiler?"
----"Hayır, affetsinler ben kendilerine hakaret
etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım"
----"Ben müslüman âlimiyim. Kalbimde îman vardır.
Kendisinde îman olan bir şahıs, îmanı olmayan şahısdan efdaldir. Ben ona kıyâm
etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyâm
etmedim"
----"Şu halde, bana îmansız demekle benim şahsımı,
hem ordumu hem de milletimi ve çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harb
kurulunda isticvab edilsin."
Bu emir üzerine divan-ı harb kuruluyor, karargâhdaki
Türk,
Sh:»(Em:366)
Alman ve Avusturya zabitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman'a
rica ederek başkumandana tarziye vermesi
için ısrar ediyorlar. Verdiği cevap bu oluyor:
----"Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u
Resûlûllah'a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben îmanıma muhalif
hareket edemem."
Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor.
İsticvab bitiyor. Rus çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden îdam kararını
veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemal-i
şetâretle:"Müsâade ediniz, onbeş dakika vazifemi ifa edeyim." diye
abdest alıp iki rek'at namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine
hitaben:
-"Beni affediniz! Sizin beni tahkir için bu hareketi
yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanunî muâmele yaptım. Fakat şimdi
anlıyorum ki, siz bu hareketinizi îmanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın
emirlerini îfa ediyorsunz. Hükmünüz iptal edilmiş, dinî salâhatinizden
(sâlihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz; sizi rahatsız ettim; tekrar
tekrar rica ediyorum beni affediniz."
Bütün Müslümanlar için şâyân-ı misâl olan bu salâbet-i
dîniye ve yüksek seciyeyi, arkadaşlarından bir yüzbaşı, müşahedesine müsteniden
anlatıyordu. Bunu duydukça, ihtiyarsız olarak gözlerim yaşla doldu.
Abdurrahim
Gazetenin bu fıkrasının yazılmasını Üstadımız
emretmedikleri hâlde, hem çok merakâver, hem çok ibret, hem çok heyecan verici
olmasından buraya yazılmıştır.
Hüsrev
***
-295-
Kardeşlerim!
Hem benim iştahim kesildiği, hem hediye bana dokunduğu
için benim hisseme düşen üç parça yağ ve bir sepet üzüm ve bir kise elma ve iki
paket çay ve şekeri size gönderdim. Ben sizlere teberrük verecektim. Fakat
sordum, sizinki de var. Hem ben onların fiatiyle yoğurt, yumurta, ekmek gibi
şeyleri alacağım, tâ Medreset-üz-Zehra benden gücenmesin, "Teberrükümü
yemedi." Hem
Sh:»(Em:367)
muhtâc, hem bir parça ucuz, hem lâyıklara satınız ki; iki
cihetle Medreset-üz Zehra ve şubelerinin hediyeleri tam mübarek, hem bana, hem
alanlara ilâçlı bir teberrük olsun. Husrev nezaretçi ve Ceylân, Hıfzı satıcı
olsun.
Said Nursî
***
-296-
Evvelâ: Hakkımda gazete münâsebetiyle şimdi ihtâr edildi
ki: Rus'un cebbar bir kumandanı, gösterdiği izzet-i îmaniye karşısında
hiddetini bırakıp tarziye verdiği halde... Risâle-i Nur'un gayet kuvvetli,
şahsımın yüz derece fevkında hâlisâne salâbet-i îmaniye derslerini gören resmî
me'murlar kalben insaefa gelmezler ve inâdında devam etseler; elbette
cehennemden başka hiç bir ceza onları temizlemez. Muvakkat bir ömürde bu azîm
hatânın cezası yerleşmez. Çünki, bir yağ bozulsa, daha yenilmez. Süt, yoğurt
gibi değil. İnşâallah Nurlar onların çoğunu bozulmadan kurtarmış.
Sâniyen: Mehmed Feyzi Bedriye'ye yazsın ki, ben onun
mektubunda bulunan bütünleri duâma dâhil ediyorum, onlar da bana duâ etsinler.
Said Nursî
***
-297-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvellâ: Medâr-ı ibret ve hayret iki esaretimde şahsıma
karşı bir muameleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Rusya'da Kosturma'da doksan esir zabitlerimizle beraber
bir koğuşta idik. Ben o zabitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus
kumandanı geldi, gördü, dedi: "Bu Kürd, gönüllü alay kumandanı olup çok
askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyasî ders veriyor. Ben yasak ediyorum,
ders vermesin." İki gün sonra geldi, dedi: "Mâdem dersiniz siyasî
değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle." izin verdi.
İkinci esaretimde: Bu hapiste iken yirmi sene derslerimi
dinle
Sh:»(Em:368)
miş ve benden daha güzel ders veren bir has kardeşimin ve
zarurî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru
tarafından yasak edildi, tâ benden ders almasınlar. Halbuki Nur Risaleleri
başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiç bir
sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hal sebeb
oldu.
***
-298-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Çok Aziz, Çok Sevgili, çok Kıymetdar, Çok Mübârek
Üstadımız Efendimiz Hazretleri:
Arz-ı tâzimat ve takdîm-i ihtirâmât ile istifsâr-ı hâtır
edip, sıhhat ve âfiyetinize duâlar ederek dâmenlerinizden, el ve ayaklarınızdan
öpüyoruz.
Müşfik üstadımız efendimiz" Siz sevgili üstadımızdan
bize gönderilen ve müdâfaâtın sonuna ilâve edilen üç kıymetdar mektubunuzla (#
Hüve) nüktesini nasıl bulduğumuzu siz sevgili üstadımıza arzetmemizi, bir
mübârek kardeşimizle siz sevgili üstadımız emretmişler.
Sevgili üstadımız, efendimiz! Birinci mektubunuz, yirmi
seneden beri tarassutlar ve nezâretlerle beraber altı vilâyet ve üç mahkemenin
bulamayın berâet verdikleri cemiyetçilikten sizde hiç bir eser görülmediği
halde, hiç bir cemiyette ve hiç bir komitede görülmiyen Nurculardaki hârika
alâka, ehemmiyetli bir tarafdan bir suâl ile siz sevgili üstadımızdan sorulmuş
olup, şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden milyonlar İslâm
fedâilerinin ahfadları ve evlâdları, o fedâiliği ecdadlarından irsiyet
aldıkları içindir ki: Siz sevgili üstadımıza mahkemeleri hayret ettirip
susturan: "Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir hakikata başımız
dahi fedâ olsun." diye acib cümleyi söyletmeye vesile olan talebelerinizde
gördüğünüz hakikî, hâlis, sırf rızâ-yı İlâhî ve müsbet ve uhrevî fedakârlığın
karşısında, menfî cemaat ve komitelerin ağlûb oldukları, hem Nurcuları dağıtmak
isteyenlerin inşâallah muvaffak olamayacakları ve hem Nur'un ve îmanın
fedâilerini çoğaltmaya sebebiyet verecekleri izah edilmekle cevap verilmiştir.
İkinci mübarek mektubunuzda: Siz sevgili üstadımızın Van,
Bitlis'de tedrisde bulunduğunuz talebelerinizle birlikte etraf
Sh:»(Em:369)
larında bulunan ehl-i îmanı titreten Ermeni, Taşnak
fedâilerine karşı çıkıp o fedâileri durdurup dağıtmağa mecbur eden siz sevgili
üstadımızdaki ve talebelerinizdeki hârika kuvvet; küçücük, fâni dünya hayatı
ile menfî milliyetin muvakkat menfaati ve selâmeti için Ermeni fedâilerinde
görülen hârika fedakârlığa mukabil, hayat-ı bâkiyeye ve İslâm millet-i
kudsiyesinin müsbet menfaatlerine çalışan ve ecel birdir îtikad eden ve
üstadlarına olan şiddet-i râbıtaları fedâilik derecesine varan talebelerinizin
birkaç sene mevhum ömürlerini milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların
selâmetine ve menfaatine müftehirane fedâ etmelerinden mütevellid olduğu kırk
sene evvel siz segili üstadımızdan sorulan bir suâle cevab olarak
bildirilmektedir.
Üçüncü mübârek mektubunuz: Dokuz aydan beri temâdi eden
pek acib tecridinizle beraber, teselli ve ünsiyet ihtiyacını tevlid eden
hastalığınız içinde neden bu tâzib oluyor... diye siz sevgili üstadımızın
kalb-i mübâreketlerine gelen şekvâya bir ihtar olup inatçı, bahaneci insafsız
muârızlar karşısında girdiğimiz bu şiddetli imtihanda altun olanlar bakır
olanlardan ayrılmak için mehenge vurulmak ve insafsız bir tecrübe ile
nefislerini hisseleri olup olmadığı bilinmek için eleklerle elenmek, sırf hak
ve hakikat namına olan hâlisane hizmetimize pek çok lüzumu olduğu için kader-i
İlâhînin ve inâyet-i Rabbâniyenin bu dehşetli tazyika verdiği müsaade, hiç bir
hile, hiç bir enâniyet, hiç bir garaz, hiç bir dünyevî ve uhrevî menfaat
karışmayarak yapılan ve tam hâlis ve hak ve hakikattan gelen ve şimdi en
muannid ve vesveseli olanları dahi teslime mecbur eden ve bir zahmete mukabil
inşâallah bin kâr bırakan bu hizmetimiz eğer perde altında kalsaydı, çok
mânalar verilmekle beraber avâm-ı ehl-i îman ile havas kısmı birer bahâne ile
tam kanâat etmeyeceklerinden olduğu bildirilmektedir.
Dördüncü Mektub olan
هُوَ
nüktesi ile لآ
اِلَهَ اِلاَّ هُوَ
ve قُلْ هُوَ
اللَّهُ اَحَدٌ
kelime-i kudsiyeleriyle maddî cihetinde هُوَ
lâfzında siz sevgili üstadımızın
bir seyahat-ı hayâliye-i fikriyelerinde, hava sahifesinin mütalâalariyle
görülen zarif bir nükte-i tevhidde îman mesleğindeki gayet derecede kolaylık
ile meslek-i dalâletteki nihayetsiz müşkülât, kısa bir işaretle beyân edilmiş.
Kudret-i İlâhiyyenin bir arşı olan bir avuç toprakta konulan muhtelif
tohumların mahiyetlerinde ve emir ve irâdenin diğer bir arşı olan havanın bir
parçasında neşvü nemâ bulan هُوَ
lâfzında görülen hârikalar, esbaba verildikçe, dehşetli müşkülâtın
zuhuru ve Vâhid-i Ehade verildikçe fevkalâde suhûletin vücudu, hem
Sh:»(Em:370)
ehl-i dalâletin hususan maddiyyun ve tabiyyun meslek
erbabına, hem ehl-i îmana gayet şirin, gayet güzel, gayet hoş, hem gayet mukni
ve müskit bir şekilde isbat edilerek bir risâle kadar kıymeti bulunan hususan
tahavvülât-ı zerrat hakkındaki Otuzuncu Söz'le Tabiat Risâlesi olan Yirmiüçüncü
Lem'a'nın bir nevi hulâsası olabilir kanâatını bize veren bu kıymatdar
yazılarınızla Risâle-i Nur baştan başa her okuyanı hem tenvir edip yükseltiyor,
hem sevgili üstadımıza nihayetsiz minnetdarlıklara vesile oluyor.
Hüsrev
***
-299-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Varislerim!
İki-üç def'adır ehemmiyetli bir hâlet-i ruhiye bana ârız
oluyor. Aynı otuz sene evvel İstanbul'da beni Yûşa Dağı'na çıkarıp İstanbul'un,
Dâr-ül Hikmet'in câzibedar hayat-ı içtimaiyesini bıraktırıp hattâ İstanbul'da
bulunan Nur 'un birinci şâkirdi ve kahramanı olan merhum Abdurrahman'ı dahi
zarurî hizmetimi görmek için de yanıma almağa müsaade etmiyen ve Yeni Said
mahiyetini gösteren acib inkılâbat-ı ruhînin bir misli, şimdi mukaddemâtı bende
başlamış. Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir
işaret tahmin ediyorum. Demek Nurlar ve kahraman şâkirdleri benim vazifelerimi
yapacaklar, daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zâten Nur'un her bir câmi ' cüz'ü
ve sarsılmayan hâlis şâkirdlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir.
Said Nursî
***
-300-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Ben bâzı emarelerle tahmin ederim ki, neşredilen
mecmualarımızdan en ziyade Rehber'e ehemmiyet veriyorlar. Hattâ iki rehberi
birleştirip Ceylân'a vererek, dâvasını kubbeye yapıp, o yaralanan adamı bir
sene sükûttan sonra, onu da hapse sevkettiler. Ben zannederim ki: "Hüve
Nüktesi" gizli zındık düşmanlarımızın bellerini kırmış, onların
istinadgâhı olan tabiat tâğûtunu dağıtmış, kesif toprakta bir derece
saklayabilirkekn, şeffaf havada -"Hüve Nüktesi"nden sonra - hiç bir
cihetle o tâğûtu saklamak imkânı kalmamış ki, küfr-ü inâdî ve temerrüd-ü
irtidâdî sebebiyle adliyeyi
Sh:»(Em:371)
aldatıp aleyhimize sevkediyorlar. İnşâallah Nurlar
adliyeleri lehine çevirip onların bu hücumunu dahi akim bırakacaklar.
Sâniyen: Bu sırada, hem Ehl-i Sünnet gazetesi, hem
buranın gazetesi, hem Zübeyir'in hararetli mukabelesi, Nurlarla iştigalleri
güzel bir ilânat hükmüne geçtiler. Benim bedelime, benim hoşuma giden bize dâir
bahislerine bakınız, bana bildiriniz.
Said
Nursî
***
-301-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim, Mehmed, Mustafa, İbrahim,
Ceylan!
Evvelâ: Dün döndünüzün harâretli sohbetini gördüm, çok
sevindim, memnun oldum. Ben de yanınızda bulunuyorum gibi ferahla dinledim.
Birden baktım ki, iki tarafınızda sizi dinliyenler var. Yarım saat devam etti.
Merak ettim, kalben dedim. Habbeyi kubbe yapan ve yanlış mâna veren bir casus,
dinliyenler içinde bulunmak ihtimali var ki, dikkatle kulak veriyor ve konuşan
kardeşler ihtiyatsızlıklarından ve sohbetin keyfinden hiç onlara bakmıyorlar,
dikkat etmiyorlar diye size cevap gönderdim. Elhamdülillâh bir zararlı konuşma
olmadığını bildim. Bu nazik sırada ihtiyat lâzımdır.
Sâniyen: Hoca Hasan'ın haddimden yüz derece ziyâde bir
hüsn-ü zan ile yazdığı bir mektubundan bildim ki, aynen Denizli kahramanı
merhum Hasan Feyzi sisteminde bir Nur nâşiri olacak İnşâallah onun gibi
Afyon'da dahi Hasan Feyziler çıkacaklar. Afyon Denizli'den geri kalmayacak,
zahmetimizi rahmete çevirecek.
Said
Nursî
***
-302-
Kardeşlerim!
Ben gazeteleri merak etmezdim. Fakat bu sırada hem Ehl-i
Sünnet, hem Sebir-ür-Reşad'ın lehimizdeki yazıları her halde aleyhimizdeki
kıskançları ve gizli düşman zındıkları şaşırtmış. Bunlar o dostları susturmak
için çalışmak ihtimâli beni meraklsandırdı.
Said
Nursî
***
-303-
Sh:»(Em:372)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
SIKINTILI
MUSİBETLERİMİ HİÇE İNDİREN BİR
HAKİKATLİ TESELLİDİR
Birinci: Hakkımızda zahmet rahmete dönmesi.
İkinci: Kader adâleti içinde rızâ ve teslim ferahı.
Üçüncü: İnâyet-i hâssanın Nurcular hakkında
hususiyetindeki sevinç.
Döndürcü: Geçici olmasından zevâlinde lezzet.
Beşinci: Ehemmiyetli sevaplar.
Altıncı: Vazife-i İlâhiyeye karışmamak.
Yedinci: En şiddetli hücumda en az meşakkat ve küçük
yaralar.
Sekizinci: Sâir musibetzedelere nisbeten çok derece hafif
olması.
Dokuzuncu: Nur ve iman hizmetinde şiddetli imtihandan
çıkan yüksek ilânatın te'siratındaki sürur.
Dokuz adet mânevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem
ve tatlı bir ilâçtır ki; târif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor.
Said
Nursî
***
-304-
Aziz, Sıddık, Metin Kardeşlerim!
On aydanberi, münâfıkların bir resmî me'muru elde edip
bütün desiseleriyle yaptıkları hücum, en küçük bir şâkirdi sarsmadı. O
iftiraları hiç hükmündedir. İsbat ettiğimiz, onun yüz plânına karşı, bir
gazetenin sâbık vâlinin tekaüde sevkini bir mektubumuzda bulup, hilâf-ı vâkidir
diye, birtek yanlış bulmuş. Halbuki o yanlış o gazeteye aittir. Her ne ise;
böylelerden böyle iftiralar, binden bir te'siri bize olmadığı gibi, inşâallah
dâire-i Nur'a da zararı olmayacak. Size söylediğim gibi, me'murun
iftirânâmesine çok ehemmiyet vermeyiniz, zihninizi bulandırmasın. Eğer
müdâfaâtımda cevabı bulunmayan kanunî nokta varsa, kısa cevap verirsiniz. Hem
deyiniz: "Said der ki: Bizi ve Nurları berâet ettiren üç mahkemeyi
kızdırmamak, tenkîs etmemek için o garazkârâne iddianâmeye karşı cevap verip
ehemmiyet vermiyeceğim. Büyük
Sh:»(Em:373)
müdâfaâtım; hususan on vecihle kanunsuz şeylere tam ve
mükemmel bir cevaptır."
***
-305-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Bir inâyettir ki, o adamın müfteriyâne
iddiânâmesini işitemedim. Yoksa şiddetle konuşacaktım. Reise, seni mahkemeye
veriyorum, yâni haksızlığınla mahkeme-i kübrâya ve kanunsuzluğunla dünya
mahkemesine. Ve avukatım yok dediğimden maksad, onlara, bizim umumumuzun küllî
mes'elede vekilimizdir, benim hususî şahsıma gelen hücuma ancak bu mukabele
edebilirim, demektir. Ahmed Hikmet'e bildiriniz.
Sâniyen: Savcının isnâdâtına karşı eski müdâfaatımız
kâfidir.
Sâlisen: Mustafa Osman, Ceylân nasıl telâkki ettiklerini
ve hiç bulantı onlara vermediklerini ve dâire-i Nur'da dahi fena te'sir
etmeyeceğini bana yazdılar. Kahraman Tâhiri gördüm. O da öyle telâkki etmiş.
Hüsrev ve Feyzileri ve Sabri'yi merak ettim.
Râbian: Zannederim ki, şimdi küfür ve dalâlet, komiteler
ve cemiyetler şeklinde hücum ettikleri içindir ki, kader-i İlâhî, bunlara bu
eşedd-i zulüm ile bir cemiyet isnadiyle bizi tâzib ettiriyor. Demek şimdi ehl-i
îmanın ittihadına pekçok lüzum var. Biz o hakikatı bilmediğimiz için kaderin
adâlet tokadını yeriz.
Said Nursî
***
-306-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Haccı men'eden zemzemi döktüren, hakkımızda
eşedd-i zulme müsâdekâr davranan ve Zülfikar ve Sirâc-ün Nur'un müsâderesine
ehemmiyet vermiyon ve bizi garazkârâne, kanunsuz tâzib eden me'murları terfi
ettirip hâdisenizden çıkan mazlumâne lisân-ı hâl ile yüksek ağlamamızı ve
sesimizi işitmeyen ve müstebid kabinenin zamanında en rahat yer hapisdir.
Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak, tam selâmet olur.
Sâniyen: Onlar nasıl zorla en mahrem risâleleri en
nâmahreme okuttular.... öyle de, zorla ısrar edip bizi cemiyet yapmağa mecbur
ediyorlar. Halbuki, cemiyet ve komiteciliğe hiç ihtiyacımızı hisset
Sh:»(Em:374) miyorduk. Çünki, ittihat-ı ehl-i îman
cemaatindeki uhuvvet-i İslâmiye; Nurcular'da pek hâlisâne, fedakârâne inkişaf
ettiği gibi ve eski ecdadlarımızın kemâl-i aşkla ruhlarını feda ettikleri bir
hakikata Nur Şâkirdleri o milyonlar kahraman ecdadlarından irsiyet aldıkları
kuvvetli bir fedâilik ile o hakikata bağlanmaları, şimdiye kadar resmî veya
siyasî gizli ve âşikâr cemiyetler ve komiteciliğe ihtiyaç bırakmıyordu. Demek
şimdi bir ihtiyaç var ki, kader-i İlâhî onları bize musallat ediyor. Onlar
mevhum bir cemiyet isnadiyle zulmederler. Kader ise, "neden tam ihlâsla,
tam bir tesânüdle, tam bir Hizbullah olmadınız?" diye bizi onların
elleriyle tokadladı, adâlet etti.
Said
Nursî
***
-307-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Evvelâ: Sizi teselliye muhtaç bilmiyorum. Birbirinizin
kuvve-i mâneviyenizi takviye edersiniz, o kâfidir. Karşımdaki levha dahi bana
kâfi geliyor. Bu son hücumda, tam haksız ve kanunsuz, yalnız evhamdan ve
zâfiyetten gelen bir korkutmak olduğu anlaşıldı. Ve ahâlinin ve zâbıtanın
vaziyeti, o mânasız hücuma bir itiraz hükmünde idi.
Sâniyen: Benim müdâfaatım yeni isnâdâta dahi kafi gelir
mi? Hem Zübeyir ve avukatlar çalışıyorlar mı?... Telâşları yok mu? Hiç merak
etmesinler. Bize medar-ı mes'uliyet ettiği maddelere göre, bütün uhuvvet-i
îmâniyeyi taşıyanları, hattâ bütün imamların cemaatlerini ve bütün üstad ve
muallimlerin talebelerini dahi mes'ul etmek lâzım gelir. Demek muhalifleri çok
kuvvet bulmuşlar ki, bütün bu telâşlı ve imkânâtı vukuat yerinde istimal ederek
acib evhamla bize hücum ettiler.
Sâlisen: Benim kendi kanaatım, tâ bahara kadar hapiste
kalmak gerektir. Zâten kışta herşey tevakkuf eder. İnşâallah inâyet-i İlâhiye
yine imdadımıza yetişir.
Said
Nursî
***
-308-
Sh:»(Em:375)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
(Husrev'in bir mektubudur)
Sevgili Üstadımız, Efendimiz!
Garazkâr raporlariyle hakkımızda Afyon adliyesini pek
büyük bir dikkate sevkeden ve sekiz aydanberi şiddetli bir tazyik altında siz
sevgili üstadımızı yaşatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde
temâdi-i mevkufiyetimize sebeb olan ve Nur'un kabil-i inkâr olmayan mu'ciz-nümâ
hakikatlarını hasûdâne nazarla mütâlâa eden ehl-i vukuf ulemâsına, siz sevgili
üstadımız, hem Risâle-i Nur yirmibeş senedenberi sükût etmiş iken, o muhterem
allâmelerin ehl-i îmanı, hususan hamele-i Kur'ân'ı müdâfaa ve muhafaza en büyük
vazifeleri iken, Afyon adliyesini aleyhimize teşvik edip tahrik eden
raporlarına karşı siz sevgili üstadımızı esefle mukabeleye mecbur eden
yazılarınız şefkatinizin eseri olduğu şüphesizdir. Yirmibeş senedenberi, zaman
zaman gizli düşmanlarınıza karşı bir avuç talebenizle mücâdeleye giren siz
sevgili üstâdımızı ve Kur'ân'ın en büyük hakikatlarını muhtevî Risâle-i Nur'un
müdâfaa etmek şöyle dursun, en tehlikeli vakitlerimizde cephe alan bu âlimlere
karşı pekçok sualleri sormak hakkınız iken, pek cüz'î suâlleriniz, o âlimleri
ikazdan başka birşey olmayacak. Böyle en nâzik zamanlarda muavenetinize pekçok
muhtaç olduğumuz menbalardan doğan ümidsizliklerimizi büyük bir izzete tebdil
eden ve pek büyük bir ihsân-ı İlâhî olan inâyet-i hassa, bu Afyon hapsinde
tekrar kendini gösterdi. Sekiz aydan beri titremeyen zemin, siz sevgili
üstadımıza, Risâle-i Nur'a hücum zamanlarında, gizli düşmanların hücumu ile
gelen zelzeleleri yazarken, bugün yine zemin hiddet edip iki def'a şiddetli bir
sûrette titremesiyle bizi de şâhid göstermiş, ümidlerimizi takviye etmiş,
imhânıza susayan insafsız düşmanlarınızın en dehşetli savletleri karşısında
zâhirî kimsesizliğinize şefkat etmiş, maddeten aczinize merhamet etmiş,
imdadınıza yetişmiş, titreyen zemin ile dâvanızın doğruluğunu tasdik etmiş. İlâhî
ve melekûtî bir kudretle mübârek kaleminizden çıkıp yükselen, "Zafer
bizimdir." beşâretlerinizi ihtar ile, bizleri söz sevgili üstâdımıza çok
minnetdâr eylemiştir.
اَلْبَاقِى
هُوَاْلبَاقِى
çok kusurlu
talebeniz
Hüsrev
***
-309-
Sh:»(Em:376)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Kardeşlerim!
Her halde üç avukatlarımız mahkeme elinde bulunan çok
kıymetli mu'cizatlı Kur'anımızı ve kitaplarımızı o insafsızların ellerinden
kurtarmağa çalışmak lâzımdır. Hem Sirac-ün Nur'un âhirindeki yasak olmuş
Beşinci Şuâ-ı çıkarsınlar; o mecmuamızı da bize iade ve Zülfikar'ın sebeb-i
müsaderesi olan miki sahifeyi koparsınlar; o büyük, kıymettar mecmuamızı bize
iade etmelerine çalışmaları elzemdir. Hem benim bu ağır vaziyetimin tahfifine,
hem Ankarada, hem burada arpacı Salih ile beraber müracaat etsinler. Hem benim
Denizlide dokuz ay hapsim, kanunen ayni mes'ele ve ayni mevhum cürüm olmasından
bu cezamıza sayılması hakkımızdır. Çalışsınlar.
Said
Nursî
***
310-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Evvelâ: İhtiyat ve temkin ve meşveret etmek lâzımdır.
Sâniyen: Zübeyir bana merhum birâderzâdem Abdurrahman
yerine ve Ceylân merhum birâderzâdem Fuad bedeline verilmiş diye mânevî ihtar
aldım. Ben de burada işimi onlara bıraktım.
Sâlisen: Haber aldım ki, çok çalışkan fakat ihtiyatsız
Ahmed Feyzi'nin "Mâidet-ül Kur'an" başında mâlûm mektubumu mahkeme
hey'eti bahane ederek - ki: "Said kendi hakkındaki medihleri ve sâireyi
tasdik etmiş." - benim mahkûmiyetime bir sebep gösterilmiş. Ben mükerrer
dedim ki, herşeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyân edip -ki o mektub, kendi
hakkındaki mektupları kabûl etmemek ve sâir bir kısmını tâdil etmek lâzımken
lüzumsuz onları hiddete getiren şeyleri yazmış. Ben onun bin kusurunu görsem,
ondan gücenmem. Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesûrâne ve ihtiyatsız
hareketten bir derece çekinmek lâzımdır.
Sh:»(Em:377)
Râbian: Feyzilerin bir kahramanı olan Ahmed Feyzi
kardeşimiz de, Tâhirî'nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahirî gibi
davranmalı. Ve gidenlerin yerinde, onların şâkirdlerini Kur'ân ve Nur
dersleriyle ve yazılariyle teşvik etsin. Dün bana gönderdiği yeni talebelerin
defterleri benim hazir hâlimi sevince tebdîl etti. Elhamdülillâh dedim.
***
-311-
Bu sahife sureti imha olunmuş bir mahrem mektubun
yeridir.
Bu def'a taarruz pek geniş dâirede... Reis-i Hükûmet ve
hazır kabine, plâniyle, dehşetli bir evham ile bir hücum etti. Benim aldığım
bir habere göre ve çok emârelerle gizli münâfıkların yalan jurnalları ve
desiseleriyle bizi hilâfet komitesiyle ve Nakşî tarikatının gizli cemiyetiyle
tam alâkadar, belki pişdâr gösterip hükûmeti büyük bir telâşa sevkederek,
Nur'un büyük mecmualarının İstanbul'da cildlenip âlem-i İslâm'a intişarını ve
gayet makbuliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî
hocaları ve vehham me'murları aleyhimize, insafsızca çevirdiler. Tahminlerince
herhalde çok vesikalar emâreler görülecek. Hem Eski Said damariyle tahammül etmeyerek
ortalığı karıştıracak diye kanâatları varmış. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür
olsun, o musibeti binden bire indirdi. Bütün taharrilerde hiç bir cemiyet ve
komitelerle bir alâkamızı bulamadılar. Yoktur ki, bulsunlar. Onun için savcı
iftiralara, yanlış mânalara, medar-ı mes'uliyet olmayan cüz'î isnadlara mecbur
olmuş. Mâdem hakikat budur, Nurlar ve biz yüzde doksandokuz derece musibetten
halâs olduk. Öyle ise; değil şekvâ, belki binler şükür etmekle inâyet-i
İlâhiyyenin bu cilvesinin tamamını sabır, şükür, istirhamla beklemeliyiz ve Nur
dersleriyle bu medresenin mütemadiyen çıkan ve giren muhtaç ve müştaklarına
teselli vererek yardım etmeliyiz.
Said
Nursî
***
-312-
Sh:»(Em:378)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Ceylân!
Şiddetli bir ihtar ile bildim ki, sen ve Ahmed Feyzi
Nurun mesleği olan mübâreze etmemek ve ehl-i dünya ile uğraşmamak ve siyâsete
girmemek ve yalnız lüzum-u kat'î olduğu zaman kısaca müdâfaa etmek hâricinde,
pek ziyâde ve zararlı mübârezekârâne ve siyasetvâri mahkemedeki okuduğunuz
parçalar Nurlara çok zarar vermiş. Hattâ bizim cezamıza ve benim sıkıntılarıma
sebebiyet vermiş. Ben senden ve Ahmed Feyzi'den gücenmem. Fakat bana evvelce
göstermek lâzımdı. Maddi kazâ-yı İlâhî olarak o vaziyet size verilmiş. Onun
tâmiri için benim tarzımda davranmak lâzımdır. Feyzi dahi, bütün kuvvetiyle
siyasî müdâfaatı bırakıp Nurlarla ve Tâhirî gibi, yeni talebelerle meşgul olmak
elzemdir.
***
-313-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Kardeşlerim!
Bana ve Nurlar'a ait kırk küsur sahife ile beraber
"hat"a-savab" cetveli ve zeyli, "Posta" gazetesine
cevabı, her halde hem yeni harfle, hem eski harfle basmasına, hem Isparta'da
hem İstanbul'da, eğer mümkünse burada dahi çalışmak lâzımdır. Mâdem mahkeme
aleyhimizde zannettiği mes'elelerini makina ile teksir ediyorlar. Biz dahi ayni
mes'elelerini ve doksan sehvi teksir etmek kanunen hakkımızdır, teksir etmemiz
lâzımdır. Sonra da büyük müdâfaâtımla Ahmed Feyzi, Zübeyir, Mustafa Osman,
Hüsrev, Sungur, Ceylân gibi arkadaşların itiraznâmeleri de inşâallah
bastırılacak.
Said Nursî
***
-314-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz Sıddık Kardeşlerim!
İki saat zarfında iki acib ve lâtif, zâhiren küçük,
hakikaten ehemmiyetli iki hâdiseyi size yazmak ihtarı aldım.
Sh:»(Em:379)
Birincisi: Nur'un iki namzed talebesine Rehber'den
Leyle-i Kadir'de ihtar edilen mes'eleyi okudum. Âhirinde, "Beş-on sene de
medrese hocalarının tahsil derecelerini, Nur Şâkirdleri on haftada
kazanır." Dediğim aynı dakikada kalbe geldi ki: Eski Said'in, onbeş
yaşında iken, medrese usûlünce onbeş senede okunan ilmi onbeş haftada okumağa
inâyet-i İlâhiyye ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbaniye ile Risâle-i Nur
dahi, ilm-i hakikatta ve îmâniyede onbeş seneye mukabil-bu medresesiz zamanda -
onbeş hafta kâfi geldiğini, bu onbeş senede belki onbeşbin adam kendi
tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.
İkincisi: Aynı saatte, ağır penceremiz âdeta sebepsiz
kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmit ettik ki, hem
camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi'
oldular. Halbuki, hârika olarak hiçbir kırık ve zâyiat olmadı. Yalnız bana
hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nur'un namzed yeni talebelerine
kısmet olduğu, benim de hediye kabul etmemek olan kaidemi muhafaza ve birinci
hxâdiseye hârikalığıyla tasdik edip imza bastı.
Said Nursî
***
-315-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Bütün bütün kanunsuz olarak bizim temyiz evrak ve
lâyihalarımız daha temyize gönderilmemiş. Bizim üç muktedir avukatlarımız,
mümkin olduğu kadar pek çabuk evrakımızın mahkeme-i temyize gönderilmesine
herhalde bir çare bulsunlar. Yoksa onbir ay bahanelerle tevkifimizi uzatmak ve
beni mahkemede konuşturmamak ve onbir ay tecrid-i mutlakda soğuk sıkıntılarla
tâzib etmekle hakikat-ı adâletin kabul etmediği bir garazı ihsas ettiğinden,
bizim mahkememizi başka bir vilâyetin mahkemesine nakletmek için hem
avukatlarımız, hem sizler bütün kuvvetinizle çalışmak lâzım ve elzemdir.
Said
Nursî
***
-316-
Sh:»(Em:380)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, Sıddık, Hâlis, Sebatkâr, Fedakâr Kardeşlerim!
Evvelâ: Sırr-ı اِنَّآ
اَعْطَيْنَا
hiç yanımda bulunmadığının sebebi, eski zamanda iki hiss-i
kablelvukuumda bir iltibas olmuş.
Birincisi: Bir hiss-i kablelvuku ile yalnız vatanımızda
dehşetli bir hâdiseyi ve zâlimlerin musibetini hissettim. Halbuki büyük
dâirede, zemin yüzünde, haber verdiğimiz gibi oniki sene sonra aynen o sırr-ı
azîm görüldü. Benim istihracımı gerçi zâhiren bir parça tağyir etti. Fakat
hakikat cihetinde pek doğru ve ayn-ı hakikat meydana çıktı. Bunun için o
risâleyi yanımda bulundurmuyorum ve başkalarına vermiyorum.
İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla dedim: Bir nur
göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük dâire-i vataniyede zannederdim.
Halbuki o nur, Risâle-i Nur idi. Nur Şâkirdleri'nin dâiresini, umum vatan ve
memleket siyasî dâiresi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim.
***
-317-
Ben fıtraten iki şeyden çok inciniyorum; biri firakdan,
biri adâvetten ruhum çok müteellim oluyor. Mümkün olduğu kadar kaçıyorum. Onun
için fâni dünyanın firaklı işlerini, sevimli mevakkat dostlarını bırakıp
firaksız, bâki şeyleri bulmak niyetiyle inzivaya girip hayat-ı içtimaiyeyi ve
siyaseti bıraktım. Ve dahilde tarafgirâne adâvet ve münakaşalara bir vesile
olan füruatı değil, belki bütün nev-i beşerin en ehemmiyetli mes'elesi olan
erkânı îmaniyeyi ve beşerin medar-ı saadeti ve umum İslâmın esas ve rabıta-i
uhuvveti bulunan Kur'an'ın hakaik-ı îmaniyesini bulmak ve muhtaçlara buldurmağa
hayatımı vakfettim. Hattâ değil yalnız müslümanlarla, belki dindar
hıristiyanlarla dahi dost olup adâveti bırakmağa çalışıyorum.
Harb-i Umumî ve komünizm altındaki anarşistlik tehlike ve
tahriplerinin lisan-ı hâl ile "Dünya fanidir, firaklarla doludur, ey
insanlar adâveti bırakınız! Geliniz Kur'an dersini dinleyip birleşiniz, yoksa
sizi mahvedeceğiz" diye benim mezkûr iki vaziyetimin haklı olduğunu
gösteriyor. Bu sırlı hâlimi hükümet bilmediğinden beni çok sıktı. Ben
sabrettim. Afyon müddeîsi dahi bazı kıskanç adamlara aldandı; beni ziyade
incitti. Bu hapisde bazan bir gün, bir ay Denizli hapsindeki sıkıntıdan ziyade
sıkıntı çektiğim bir zamanda mazlumların silâhı olan beddua etmek hâtırıma
geldi. Birden dört-beş yaşında bir kız çocuğu pencerelerime alâkadarane bakıyor
gördüm. Sordum dediler "Abdullah Bey'in
Sh:»(Em:381)
kızıdır." Ben de mâsumun hâtırı için bedduayı
bıraktım. Sonra ihtiyarlıktan gelen bir tizizlikle tahammül fevkindeki
sıkıntılarımın sebeblerine duâ ile mânevî intikam almak hâtırasına karşı kalbe
geldi ki: "O zat herhalde ne mkadar inatçı da olsa tenkid nazariyle
baktığından Nur Risalelerinden mânevi istifade etmş. Bu istifadesi ve bir iki
sebeb-i âher için bedduâdan vazgeaç!" ihtar edildi. Gerçi benim gibi çok
kusurlu adamın duâsı nadiren te'sir eder; fakat "mazlumların âhı Arş'a
kadar gider" sırriyle ve mes'elemiz bir olan bütün mübarek, mâsum ve müttakî
Nur Talebeleri duâlarıma mânen "Âmin!Âmin!" demeleri, inşaallah
makbul duâ hükmüne geçer. Ben de bu mânevî silahımı mecburiyet-i kat'iyye
olmadan mâsum çocuklara zarar gelmemek için bana zulmedenlere karşı istîmal
etmiyorum.
***
-3l8-
Müdür bey! Size teşekkür ederim ki, kurtuluş bayramının
bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât-ı milliyede İstanbul'da, İngiliz ve
Yunan aleyhindeki "Hutuvat-ı Sitte" eserimi tab' ve neşrile belki bir
fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemal şifre ile iki
def'a beni Ankara'ya taltif için istedi. Hattâ demişti: "Bu kahraman hoca
bize lâzımdır." DEMEK BENİM BU BAYRAMDA BU BAYRAĞI TAKMAK HAKKIMDIR.
Said
Nursî
-319)
EMİRDAÐ LÂHİKASI - 2
AFYON HAPSİNDEN SONRA EMİRDAÐI'NDA YAZILAN MEKTUBLAR
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Herhalde biriniz benim bedelime
Diyanet Riyaseti'ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendi'ye
desin ki:
Zâtınız iki sene evvel Nur'un Külliyatından
bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular;
tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat
tesemmüm hastalığıyla ziyade perişaniyetimden çabuk bitirmeyeceğim. Bitirdikten
sonra, inşâallah takdim edilecektir. "Hediye almayan elbette hediye
veremez" kaidesine binaen, bu
sh: »
(Em: 382)
ziyade
kıymetdar manevî tefsir-i Kur'an, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reisi olan
zât-ı âlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve
nümune için üç cüz'ü size evvelce gösterdiğimiz Kur'anımızın basılmasına himmet
ve sa'y etmenize bir kudsî ücrettir.
Kat'iyen size beyan ediyorum ki:
Mes'elemizde hiçbir tarihte ilm-i hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu
derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz ve
riyasetiniz her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiyeyi yapmanız iktiza
ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zaman da öleceğimi düşündükçe, "Benim
bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak" diye kalbim ferahlanıyordu,
teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce
dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn-ı hakikat bir nüsha
müdafaatımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delaletinizle Nurların
serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me'haz olarak göstermek niyetiyle
gönderdik.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim Safranbolu,
Eflani havalisi Nur şakirdleri!
Sizlere, gönderdiğiniz Nur
eczalarının hediyesine bin bârekâllah, mâşâallah deriz. Cenab-ı Hak sizleri iki
cihanda mes'ud eylesin, âmîn.
Nur'un mübarek fedakâr şakirdlerinin
herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve
bir kısım tatlı teberrük ile beraber, şiddetli hastalığım ve sıkıntılarım
içinde garib bir tarzda bana gelmesi, eskiden beri mukabelesiz hediyeyi kabul
etmemek kaidem iken, o kaidenin aksine olarak kemal-i sevinç ve memnuniyetle
kabul ettiğime sebeb, üç manidar ve garib hâdiselerdir:
Birincisi: Bir kısım paramla aldığım
bana mahsus makine mahsulü onbir mecmua ve elmas kalemli Nur'un kıymetdar üç
şakirdinin yazdıkları tam bir takım Risale-i Nur'u Diyanet Riyaseti'nin
beş-altı defa musırrane istemesi üzerine hazırladığım aynı zamanda ve bir
derece yabanî kalan müftüler ve hocalara bir manevî
sh: »
(Em: 383)
hediye
ve müşevvik olarak göndermek teşebbüsü zamanında böyle çok ehemmiyetli bu
vazifeyi yerine getirmek için Hüsrev'i buraya istiyordum. Halbuki vaziyetim
müşkil bir halde, çok merak ediyordum. Birden küçük bir Hüsrev olan kahraman
Sungur aynı vakitte
geldi.
Beni çok endişe ve telaşlardan ve masraflardan kurtardığı gibi; bu vazife, iki
sene mütemadiyen yanımda hizmeti kadar kıymetdar olduğu için, kat'î kanaatım
geldi ki, bu da Nur'un neşrindeki muvaffakıyetin bir kerametidir.
İkinci hâdise: Ben kendime ait
nüshalarımı Diyanet Riyaseti'ne gönderdiğim aynı zamanda, aynen mizanla
ziyade-noksan olmayarak tartılsa aynen o kadar Nur'un Safranbolu, Eflani
havalisindeki Nur'un küçük kahramanları gönderdikleri mübarek hediyeleri
lisan-ı hal ile bana dediler: "Merak etmeyiniz, biz zayiat yerine geldik.
O zayiatın yerini doldurduk." Ben de ruh u canla kabul ettim ve
gönderenleri tebrik ettim; daha teberrükleri bana dokunmadı.
Üçüncü hâdise: O mübarek hediyeler
odama geldiği zamandan on dakika evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın
ayağı altında gördüm. Halbuki pencereler ve kapı kapalı; hiçbir delik yok ki, o
kuş girebilsin. Baktım benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim, yemedi. Kalben
dedim: "Üç-dört sene evvel aynı burada kuşların müjde vermesi gibi, bu da
müjde veriyor." Hakikaten aynı zamanda o mübarek nurlu hediye geldiği
gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecid'den güzel bir mektub
aldım. Bana hizmet eden Halil geldi. "Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi
bir müjdecidir" dedim. Sonra pencereyi açtık, gitsin; gitmiyordu. Yukarıda
beş-altı defa uçtu, gitmedi. Sonra Sungur da geldi: "İşte sen de gör"
dedik, o da gördü. Yarım saat sonra nasıl görülmesi hârika oldu, bulunmaması da
hârika oldu. Pencereden çıkmadan Halil ile aradık, bulamadık; kayboldu. Hattâ
bu manevî hediyenin gelmesi ve Hüsrev yerinde Sungur imdada yetişmesi,
ehemmiyetini göstermeğe bir kat'î hâdise budur ki: Sungur gelmeden iki gün
evvel -demek o evden çıktığı gün- Halil rü'yada görüyor ki: Sungur, Mustafa
Osman ile buraya gelmişler; büyük bir hâdise ve şaşaalı bir merasim yapılmış.
Benden "Tabiri nedir?" diye sordu. Ben de merak ettim: "Sen ne
için bu rü'yayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş?"
diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rü'ya-yı sadıka az bir
tabir ile çıktı.
* * *
sh: »
(Em: 384)
[Sungur Ankara'da iken Üstadımıza yazdığı mektubun suretidir.]
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Çok aziz, çok mübarek, çok müşfik,
çok sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Mübarek, makbul, kıymetli
mektubunuzu Diyanet Riyaseti Başkanı Ahmed Hamdi Efendi'ye teslim ettik.
Sevinçler içinde mübarek mecmua ve Nurları kendi hususî kütübhanesine koydu.
"İnşâallah bunları kendi öz ve has kardeşlerime okumak için vereceğim ve
bu suretle tedricî tedricî neşrine çalışacağız." dedi.
Çok sevgili Üstadım Efendim! Mübarek
mektubunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. "Fakat şimdi hemen birden
bire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri has kardeşlerime okutturup,
meraklılara göre ileride neşrederiz. İnşâallah tam ve parlak şekilde ileride
neşrine çalışacağını" söyledi.
Sungur
* * *
Yirmidokuzuncu Mektub'un İkinci
Makamı'nın en baş sahifesindeki sual ve cevabdan sonra şu nükte yazılacak:
"Bu risalenin sebeb-i te'lifi:
Kur'anın tercümesini Kur'an yerinde câmilerde okutmak olan dehşetli sû'-i
kasdına karşı bir nevi mukabeledir. Ziyade tafsilât ve lüzumsuz bahisler
girmiş. Fakat o mücahidane ve heyecanlı mukabelede kıymetdar bir gaybî anahtarı
hissedip meczubane arattırmak içinde lüzumsuz tafsilât ve zaîf ve pek ince
emareler dahi girmiş.
Kalbime geldi ki: Yirmidokuzuncu
Mektub'un gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcazlı olan Birinci Makamı,
bu İkinci Makamın bütün kusuratını ve israfatını afvettirir."
Ben de kemal-i sürurla şükrettim, o
kusurları unuttum.
* * *
sh: » (Em: 385)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Muhterem Ahmed Hamdi Efendi
Hazretleri!
Bir hâdise-i ruhiyemi size beyan
ediyorum: Çok zaman evvel zâtınız ve sizin mesleğinizdeki hocaların zarurete
binaen ruhsata tâbi' ve azimet-i şer'iyeyi bırakan fikirler, benim fikrime
muvafık gelmiyordu. Ben hem onlara, hem sana hiddet ederdim. "Neden
azimeti terkedip ruhsata tâbi' oluyorlar?" diye Risale-i Nur'u doğrudan
doğruya sizlere göndermezdim. Fakat üç-dört sene evvel yine şiddetli, kalbime
sizi tenkidkârane bir teessüf geldi. Birden ihtar edildi ki:
"Bu senin eski medrese
arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi gibi zâtlar, dehşetli ve şiddetli bir
tahribata karşı "ehven-üş şer" düsturuyla mümkün olduğu kadar bir
derece bir kısım vazife-i ilmiyeyi, mukaddesatın muhafazasına sarfedip,
tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlarına ve
kusurlarına inşâallah keffaret olur" diye kalbime şiddetli ihtar edildi.
Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini, o vakitten beri yine eski medrese
kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakikî uhuvvet nazarıyla bakmağa
başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefatımla
neticelenmesi düşüncesiyle, sizi Nurlara benim bedelime hakikî sahib ve hâmi ve
muhafız olacağınızı düşünerek, üç sene evvel mükemmel bir takım Risale-i Nur'u
size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil,
fakat ekseriyet-i mutlaka eczaları Nur şakirdlerinden gayet mühim üç zâtın
on-onbeş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için, hastalığım içinde bir
derece tashih ettim. Bu üç zâtın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti
var. Senden başka bu takımı kimseye vermeyecektim. Buna mukabil onun manevî
fiatı üç şeydir:
Birincisi: Siz mümkün olduğu kadar
Diyanet Riyaseti'nin şubelerine vermek için; mümkünse eski huruf, değilse yeni
harf ile ve has arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak
şartıyla, memleketteki Diyanet Riyaseti'nin şubelerine yirmi-otuz tane teksir
edilmektir. Çünki haricî dinsizlik cereyanına karşı
sh: »
(Em: 386)
böyle
eserleri neşretmek, Diyanet Riyaseti'nin vazifesidir.
İkincisi: Madem Nur Risaleleri
medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem
şakirdlerisiniz; onlar sizin hakikî malınızdır. Münasib görmediğiniz risaleyi
şimdilik neşrini geri bırakırsınız.
Üçüncüsü: Tevafuklu Kur'anımız
mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab'edilsin ki, tevafuktaki lem'a-i i'caziye
görünsün. Hem baştaki Türkçe tarifatı ise; o, Kur'an ile beraber tab'edilmesin,
belki ayrıca bir küçük risalecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip
öylece tab'edilsin.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Gayet kıymetli, fedakâr Nur
kahramanı ağabeyimiz Hüsrev Efendi!
Şimdi beş defadır Diyanet Reisi
Nur'dan bir takımı musırrane istedi. Üstad da şiddetli hastalığı içinde tashih
edip -şimdilik bitmek üzeredir- Diyanet Reisi'nden onun manevî fiatı olarak üç
madde istemiş: Birisi: Sizin hârika yazdığınız mu'cizeli Kur'anı fotoğrafla
tab'etmek. Bu maddeyi kabul etmiş; yalnız "başındaki Türkçe tarifatı
müstakil kalsa, ayrı tab'edilse münasibdir." demiş. İşte Üstadımız ona
yazdığı mektubu bera-yı malûmat leffen size gönderiyoruz. Üstadımız diyor ki:
"Hem bir takım Risale-i Nur'u, hem makine ile çıkan mecmuaları ona
göndermek ve Hüsrev gibi bu işde en ziyade alâkadar bir kardeşimizin eliyle
teslim etmek cihetini meşveretinize havale ediyor." Siz de tam bir
meşveretle sizin bu mes'elede oraya gitmenizin vücudca sıhhatiniz müsaidse ve
fikrinize de muvafık ise, muayyen bir vakitte acele oraya gidersiniz ve
adresinizi bildirirsiniz. Biz de takımı ve mecmuaları size Ankara'ya elinize
yetiştireceğiz. Hattâ siz isterseniz kendi hesabınıza, onları müftüler
neşretmek niyetiyle Diyanet Reisi'ne verirsiniz.
Hizmetinde bulunan
Halil, Sadık, İbrahim
* * *
Sh:»(Em:387)
-325-
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Size hem acib, hem elim, hem lâtif bir macera-yı
hayâtımı ve düşmanlarımın şeni'; hem bin ihtimalden bir tek ihtimal ile, hiçbir
şeytan hiçbir kimseyi kandıramadığı bir iftiralarını ve Nur'a karşı istimal
edilecek hiçbir silâhları kalmadığını beyân etmeye bir münasebet geldi, şöyle
ki:
Tarih-i hayâtımı bilenlere malûmdur: Ellibeş sene evvel,
ben yirmi yaşlarında iken, Bitlis'de merhum Vali Ömer Paşa hanesinde iki sene
onun ısrariyle ve ilme ziyade hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı;
üçü küçük, üçü büyük. Ben üç büyükleri, iki sene beraber bir hanede kaldığımız
halde, birbirinden tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hatta
bir âlim misafir yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı.
Herkes ve ben de bu hâlime hayret ederdik, bana soruyordular. "Neden
bakmıyorsun?" Derdim" İlmin izzetini muhafaza etme, beni
baktırmıyor."
Hem kırk sene evvel İstanbul'da, Kâğıtthane şenliğinin
yevm-i mahsusunda, Köprü'den tâ Kâğıthaneye kadar deniz Haliç'inin iki
tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar
dizildikleri sırada, ben ve merhum meb'us Molla Seyyid Tâha ve meb'us Hacı
İlyas ile beraber bir kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim
hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Taha ve Hacı gilyas beni tecrübeye karar
verdiklerini ve nöbetle beni tarassud ettiklerini bir saat seyahat sonunda
itiraf ettiler. Ve dediler: "Senin bu hâline Hayret ettik, hiç
bakmadın." Dedim: "Lüzumsuz, geçici günahlı zevklerin âkıbeti
elemler, teessüfler olmasından istemiyorum."
Hem bütün tarih-i hayâtımda hediyeleri kabul etmek ve
minnet altına girip halkın sadaka ve ihsanlarını almaktan çekindiğimi, benimle
arkadaşlık edenler bilirler.
Hem Nurlar ve hizmet-i îmaniye ve Kur'âniyenin şerefini
ve selâmetini himaye etmek için, dünyanın maddî ve içtimaî ve
Sh:»(Em:388)
siyasî bütün ezvakını ve merakını terkettiğimi ve idam
gibi ehl-i garazın bütün tehditlerine beş para ehemmiyet vermediğimi, yirmi
sene işkenceli esaretimde iki dehşetli hapislerimde ve muhakemelerimde kat'î
göründü.
İşte yetmişbeş sene devam eden bu düstur-u hayatım
varken, Risale-i Nur'un fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle, şeytanların bile
hayâliye gelmiyen bir iftirayı resmî makamı işgal eden bir adam yaptı; demiş:
"Gecede tablalarla baklavalar ve fâhişeler ve namussuz bir kısım gençler
yanına gidiyorlar."
Halbuki benim kapım gecede hem dışardan, hem içerden
kilitli; hem sabaha kadar bir bekçi, o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem
buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki, ben işa namazından sonra, tâ
sabaha kadar, hiç kimseyi yanıma kabul etmemişim.
İşte böyle bir iftiraya bir sefih ahmat insan eşek olsa,
sonra şeytan olsa ona ihtimal vermez; o adam anladı, o gibi plânlardan
vazgeçti. Buradan başka yere cehennem olup gitti. Onun resmiyet cihetiyle beni
değil, belki Nurcuları lekedar etmek için kurduğu plânı ile, bu yeni hâdiseyi
vesile edip şakirdlere leke sürmek istenildi. Fakat hıfz ve himayet ve inâyet-i
ilâhiyye, o plânı da hârika bir tarzda akim bıraktı.
Bu beyanla ben, nefsimi tebrie etmiyorum. Belki kudsî
hizmet-i îmaniye o nefsi, bütün hevasatından vazgeçirmiş ve o hizmetteki mânevî
zevk ona kâfi geliyor, demek istiyorum ve Nurcuların ihtiyat ve dikkate
ihtiyaçlarını beyan ediyorum.
***
-326-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem Medreset-üz -Zehra şâkirdlerini, husûsan
mübarekler hey'etini ve Isparta Vilâyetini merhum Hâfız Mustafa'nın vefatiyle
tâziye ile Hâfız Mustafa'yı tam vazifesini yapmasiyle yirmi senede ikinci bir
Hâfız Ali olarak yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan Nurların neşrine
çalışmasını, bütün ruhu canımızla tebrik hem onu hem Isparta Vilâyetini, hem
Medreset-üz-Zehrayı tebrik ediyoruz. Hakikaten bu merhum kahraman kardeşimiz
aynen Hâfız Ali gibi vazifesini bitirdi; Âlem-i Nûra ve Berzaha Hâfız Ali ve
Hasan Feyzi gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenâb-ı Hak Risale-i Nurun
hurufatı adedince onun defter-i hase
Sh:»(Em:389)
natına hayırlar yazsın ve ruhuna rahmet eylesin. Âmin.
***
-327-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Size, şahsıma âit birkaç mes'eleyi beyan etmek kalbime
ihtar edildi.
Evvelâ: Bâzı has kardeşlerim şahsıma hizmette
dikkatsizlik ettiklerinden, onların bana karşı acımasını noksan gördüğümden
bâzan hiddet ve tekdir ettiğim vakit kalbime geldi ki: O bîçâreler ziyade
hüsn-ü zanla tahmin ediyorlar ki "Üstadımız istese belki bâzı ruhanîler,
cinnîler de hizmet edecekler, belki ediyorlar. Hizmet-i Nûriyede inayetin
aşikâre cilvesi gösteriyor ki, Onun şahsının perişaniyetine meydan verilmiyor.
Ve şefkatimize muhtaç değil." diye hizmette bâzı kusurları oluyor. Hattâ
bugün de birisi araba getirecekti; dikkatsizlik yüzünden ben yayan çıktım. Bir
saatte on saat kadar zahmet çektim. Ben de birkaç gün evvel böyle kusuru
yapanlara demiştim tekrar edeceğim, siz de dinleyiniz:
Nasılki Risale-i Nur'u ve hizmet-i îmaniyeyi, dünyevî
rütbelerine ve şahsım ve uhrevi makamlarına âlet yapmaktan sırr-ı ihlâs
şiddetle beni men'ettiği gibi; öyle de: Kendi şahsımın istirahatına ve dünyevî
hayatımın güzelce, zahmetsiz geçmesine, o hizmet-i kudsiyeyi âlet yapmaktan
cidden çekiniyorum. Çünki: Uhrevî hasenatın bâkî meyvelerini fâni hayatta cüz'î
bir zevk için sarfetmek, sırr-ı ihlâsa muhalif olmasından kat'iyyen haber
veriyorum ki: Târik-üd dünya ehl-i riyâzetin arzu ve kabûl ettikleri ruhânî
cinnî hüddamlar bana her gün hem aç olduğum zamanda ve yaralı olduğum vakitte
en güzel ilâç getirseler, hakikî ihlâs için kabûl etmemeğe kendimi mecbur
biliyorum. Hattâ berzahtaki evliyadan bir kısmı temessül edip bana helva
baklavaları hizmet-i îmaniyeye hürmeten verseler, yine onların elini öpüp kabûl
etmemek ve uhrevî, bâkî meyvelerini dünyada fâni bir sûrette yememek için
nefsim de kabul gibi kabûl etmemeğe rıza gösteriyor. Fakat kasd ve niyetimiz
olmadan inayet cihetinde gelen bereket gibi ikramat-ı Rahmaniye hizmetin
makbûliyetine bir alâmet olduğundan, nefs-i emmâre karışmamak şartiyle ruhumla
kabûl ederim. Her ne ise... bu mes'ele bu kadar kâfi.
Sâniyen: Eski, Harb-i Umumîde, Pasinler Cephesinde şehid
mer
Sh:»(Em:390)
hum Molla Habible beraber Rusya'ya hücum niyetiyle
gidiyorduk. Onların topçuları bir-iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi
atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine
saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim:
"Molla Habib ne dersin, ben bu gâvurun güllesine gizlenmiyeceğim." O
da dedi: "Ben de senin arkandan çekilmiyeceğim." İkinci top güllesi
pek yakınımızda düştü Hıfz-ı İl"ahî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla
Habib'e dedim:
"Hayri ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez.
Geri çekilmeye tenezzül etmiyeceğiz." dedim.
Hem Bitlis muhasarasında ve avcı hattında Rus'un üç
güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri de şalvarımı delip iki ayağımın
arasından geçip o tehlikeli vaziyette sipere oturmağa tenezzül etmemek bir
hâlet-i rûhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali, Vâli Memduh Bey
işittiler, "Aman çekilsin veya sipere otursun!" dedikleri halde;
"Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmiyecek." dediğim ve hiçbir ihtiyat
ve tedbire ehemmiyet vermiyerek o gençlik zamanında o zevkli hayatımın
muhafazasına çalışmadığım halde, şimdi seksen yaşına girdiğim halde, gayet
derecede bir ihtiyat ve hayatımı muhafaza, hatta vesvese derecesinde
dehlikelerden çekinmek hâleti acîb bir tezat göründüğünden, elbette o gençlik
hayatını bu derece muhafaza etmek büyük bir hikmet içindir. Ve iki-üç kudsî
maksat içinde vardır.
Birincisi: Gizli, gayr-ı resmî ve bir kısmı resmî,
insafsız düşmanlarımızın desiseleriyle Nur şâkirdlerinin bedeline bütün
hücumları benim şahsıma ve benimle meşgul olmasına ve bilmiyerek ehemmiyeti
benden bilmekle Nur şâkirdlerinin bedeline bütün hücumları benim şahsıma ve
benimle meşgul olmasına ve bilmiyerek ehemmiyeti benden bilmekle Nur
şâkirdlerinin bir derece desiselerden ve hücumlardan kurtulmalarına bu ihtiyar
ve perişan hayatım vesile olduğundan, Eski Said'in on gençlik hayatı kadar
kardeşlerimin hâtırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum. Eğer ben
ortadan çekilsem; bana verdiği zahmet, ruhumdan ziyade sevdiğim has
kardeşlerime verilecekti. O halde bir zahmet yüz adet zahmet olurdu.
İkincisi: Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir
Said hükmünde Nur'a sahiptirler. Fakat ihlâsdan sonra en büyük kuvvetimiz
tesanüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilâfiyle, hapisde olduğu gibi, bir
derece tesanüd kuvveti sarsılmasiyle, hizmet-i Nûriyeye büyük bir zarar gelmesi
ihtimaline binaen; bu bîçâre ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem'alar, Sözler
Mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damariyle hocaları
Sh:»(Em:391)
Nurlardan ürkütmek belâsı def' oluncaya kadar ve tesanüd
tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum.
Çünki uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcut
kusurlarımı görümediklerinden, hıfz-ı İlâhî ile bütün bütün beni
çürütemediklerinden, Risale-i Nur'a galebe edemiyorlar. Fakat hayat-ı içtimaiyede
çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said'lerin bir
kısmını, Nur'un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telâştan bu
ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum; hattâ yanımda bir
rovelver varken, ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedarik etmiye lüzum gördüm.
Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duasıyle kırıldıkları gibi, sâir su-i
kasdları dahi inşâallah akîm kalacaktır.
Ezcümle: İki saat Kamer tamamiyle tutulduğu aynı gecede,
gizli düşmanlarım Ankara'dan bizden Nur mecmuaları istemeleri üzerine buraya
gelen iki adam, birden otuzaltı mecmua gönderdiğimizin aynı ikinci gününde
tahminlerince daha gönderilmemiş diye hem o kitaplar nerede olduğunu bilmek ve
Afyondaki resmî ve makam sahibi bir-iki masona haber vermek ve taharri ettirmek
ve kilitli olan iki odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalâde
bir tarzda dama çıkmışlar ve iki odanın herbirinin bir penceresini kırmadan
acib bir tarzda açıp içeriye girmişler. Benim yattığım oda ise arkasından sürgülü
olmasından bana su-i kads edememişler. Hıfz-ı İlâhi ve inâyet-i Rabbaniye
onların eline bir uç vermedi. Ben daha lüzumlu şeyler yazacaktım. Fakat
rahatsızlık "Yeter" dedi. Her vakit ihtiyat, ihlâs, tesanüd, sebat,
sarsılmamak ve vazifemizi yapmak ve vazife-i İlâhiyyeye karışmamak سِرًّا
تَنَوَّرَتْ düsturuna göre hareket etmek ve
telaş ve me'yus olmamak lâzım ve elzemdir. Hem tekrar derim. Nur şâkirdleri
gibi pek az zahmetle, pek çok kıymettar hizmet ve pek çok mânevî kazanç elde
edenler tarihlerde görülmüyor. Ağır şerait altında, bâzen bir saat nöbet, bir
sene ibadet hükmüne geçtiği misillü, inşâallah Nurcuların hizmet-i îmâniye ve
Kur'aniyedeki saatları yüzer saat hükmünde hayırlar kazandırır.
Umum
kardeşlere ve hemşirelere selâm
ve
iki cihanda selâmetlerine duâ eden
ve
duâlarını isteyen kardeşiniz
.......Hakikî fedakâr Zübeyr, en lüzumlu ve hizmete
şiddet-i ihtiyacım zamanında buraya imdadıma geldi. Yoksa Isparta'dan o
Sh:»(Em:392)
sistemde birisini istiyecektim.
***
-328-
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Leyle-i Mi'racınızı tebrik ve içinde ettiğiniz
duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyyeden niyaz ederiz. Ve bu havalide Mi'rac
gecesinden bir gün evvel ve bir gün sonra müstesna bir sûrette rahmetin yağması
işarettir ki, bu vatanda bir umumî rahmet tecellî edecek, inşâallah.
Sâniyen : Van'daki eski talebelerimle ziyade alâkadar ve
merak ettiğim ve bugünlerde Kastamonu'nun Süleyman Rüşdüsü olan Çaycı Emin,
Van'da bulunup, o eski mübarek talebelerimin ellerine Nurların yetişmesine
çalışması ve o mübarek eski kardeşlerimin hayatta olduklarını bilmediğim ve
merak ettiğim ki, beraber onların hayatta ve Nurlara müştak olduklarını
mektubla haber vermesi, beni çok ziyade memnun eyledi. Ve çok ferahlı bir hüzün
ve hazin bir eski hâtıra-i sürur verdi. Ben buradan oraya muhabere edemediğim
için, benim bedelime Safranbolu kahramanları muhabere etse iyi olur.
Sâlisen: Otuz seneden beri siyaseti bırakıp,
havadislerini merak etmediğim halde, mu'cizatlı Kur'anımızı iki buçuk sene
müsadere edip bize vermemekle beraber, dünyada emsali vuku bulmamış bir tarzda
Afyon Mahkemesi bizi tâzib ve kitaplarımızın neşrine mâni olmak cihetiyle
ziyade beni incitti. Ben de beş-on günde iki-üç def'a siyaset dünyasına baktım.
Acîb bir hal gördüm. Müdafaatımda dediğim gibi, istibdâd-ı mutlak ve rüşvet-i
mutlaka ile hareket eden bir cereyan-ı zındıka masonluk, komünistlik hesabına
bizi böyle işkencelerle ezmeğe çalışmış. Şimdi o kuvveti kıracak başka bir
cereyan bu vatanda tezahüre başladığını gördüm. Fazla bakmak mesleğimce iznim
olmadığından daha bakmadım.
اَلْبَاقِى
هُوَ
اْلبَاقِى
Hasta Kardeşiniz
Said
Nursî
***
* * *
sh: » (Em: 393)
Celal Bayar Reis-i
Cumhur;
Zâtınızı tebrik ederiz. Cenab-ı Hak
sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin.
Nur Talebelerinden onların namına
Said Nursî
* * *
Reis-i Cumhur Celal Bayar ve Heyet-i
Vükelasına
Ankara
Biz Nur Talebeleri yirmi senedir
emsalsiz bir tazib ve işkencelere hedef olmuşuz. Sabrettik. Tâ Cenab-ı Hak sizi
imdadımıza gönderdi. O işkencelerin sebebini onbeş senedir üç mahkeme hakikî ve
kanunî olarak yüzotuz kitab ve bin mektubatta bulamadıklarına, Mahkeme-i
Temyiz'le Denizli Mahkemesini şahid gösteriyoruz. Otuz seneden beri ben
siyaseti terketmiştim. Bu defa birkaç gün zarfında Ahrarların başına geçip
milletin mukadderatına sahib çıkması sebebiyle Reis-i Cumhuru ve Heyet-i
Vekileyi tebrik ile beraber, bir hakikatı ifşa ediyorum; şöyle ki:
Bize hücum eden ve mahkemelerde
tazib edenler demişler: "Bu Nur talebelerinin dini siyasete âlet etmek
ihtimalleri var, belki de ediyorlar." Biz de o zalimlere karşı
müdafaatlarımızdaki binler hüccet ile demişiz ve diyoruz ki:
Biz, dini siyasete âlet değil, belki
rıza-yı İlahîden başka hiçbir şeye, hattâ dünyaya ve saltanata âlet etmemek
bizim esas mesleğimiz olduğundan, düşmanlarımızca da tahakkuk etmiş ki: Üç
senedir üç çuvaldan ziyade dosyalarımızı garazkârane tedkik ettikleri halde,
bizi mahkûm edemiyorlar. Verdikleri keyfî ve vicdanî hükümlerine de bir bahane
bulamıyorlar ki, Temyiz o hükmü bozdu. Evet biz dini siyasete âlet değil, belki
vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti mutaassıbane dinsizliğe âlet
edenlere karşı; bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kat'iye olduğu zaman,
vazifemiz siyaseti dine âlet ve dost yapmaktır ki, üçyüz elli milyon
kardeşlerin uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmağa sebeb olsun.
Elhasıl: Bize işkence edenlere,
siyaseti asabiyetle dinsizliğe âlet etmelerine mukabil; biz de siyaseti dine
âlet ve dost yapmakla bu vatan ve milletin saadetine çalışmışız.
sh: »
(Em: 394)
Kardeşlerim; ben bunu böyle münasib
gördüm, sizlerin meşveretine havale ediyorum.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Halk Fırkası iktidar partisi iken
Üstadımıza yapılan eşedd-i zulüm ile yüzer kanunsuz işkencelerinden birinci
nümunesi:
Zemin yüzünde bu asırdaki kadar
misli görülmeyen bir zendeka cereyanının plânlarıyla Üstadımıza yirmibeş
senedir istibdad-ı mutlak ile yapılan zulmün bir nümunesi şudur ki: Nefes almak
üzere kapalı araba ile kırlara gitmek için dışarıya çıktığı zaman, buranın
büyük bir memuru kıyafetine ilişmek istemiş. Bu beş cihette kanunsuz ve beş
vecihle vicdansızlık olan hadsiz cür'etkârlığa karşı deriz ki:
Padişahın küçük bir tahakkümüne
tahammül edemeyen ve Meşrutiyet ilânında ve Divan-ı Harb-i Örfî'de mahkeme
reisi Hurşid Paşa'ya ve mahkeme a'zalarına cevaben:
"Eğer Meşrutiyet bir fırkanın
istibdadından ibaret ise; bütün ins ü cinn şahid olsun ki, ben mürteciim.
Şeriatın birtek mes'elesi uğrunda bin ruhum olsa fedaya hazırım!" diyen ve
Meclis-i Meb'usanda Mustafa Kemal'e karşı: "Namaz kılmayan haindir, hainin
hükmü merduddur." söyleyen ve İslâmî kıyafeti kat'iyen ve aslâ tebeddül
etmeyen ve kıyafetine ilişmek isteyen ve sonra kendi kendini öldürmekle
tokadını yiyen Nevzad isminde Ankara valisine: "Bu sarık bu başla beraber
çıkar" tarzında konuşarak boynunu göstermesiyle dokunulmayan bir zâta; hem
Isparta, hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemeleri dahi başını açtırmadıkları ve
-son Afyon Mahkemesi müstesna- binlerce halk ve yirmi polislerin bulunduğu
sıralarda bile başını açması ihtar edilmediği ve münzevi olduğu halde; o düşüncesiz
memurların manasız ihanet için müdahale niyeti, doğrudan doğruya anarşilik
hesabına vatan ve millete tehlike getirmeğe çalışmaktır. Ve bütün bütün
kanunsuz olmakla beraber.. senelerden beri emsaline rastlanmamış bir feragat-ı
nefs ve fedakârlıkla en ağır şerait altında yüzotuz parçadan müteşekkil muazzam
ve hârika eser külliyatıyla vatan ve milletin manevî kurtuluşunu temin eden
böyle bir zâta bu tarzda ilişmek, elbette millet ve gençliğin mahv u perişan
sh: »
(Em: 395)
olmasına
gayret, eden gizli vatan düşmanlarına yardım etmek ve âlet olmaktır. Afyon'da
bir -iki mütemerrid bir zındık masonun iştirak ve teşvikiyle, o insanın bu tarz
ihanet etmek fikrine; hiçbir ihaneti kabul etmeyen Üstadımızın tahammül
etmesinden ve ehemmiyet vermediğinden şu hakikatı kat'iyen anladık ki: Bu vatan
ve millete kendi yüzünden bir zarar gelmemesi için haysiyetini, şerefini,
nefsini, ruhunu, rahatını dahi feda etmiştir.
Konya'lı Zübeyr
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Hem sizin, hem bu
memleketin, hem âlem-i İslâm'ın mühim bayramlarının mukaddemesi olan, bu
memlekette şeair-i İslâmiyenin yeniden parlamasının bir müjdecisi olan Ezan-ı
Muhammedî'nin (A.S.M.) kemal-i ferahla onbinler minarelerde okunmasını tebrik
ediyoruz. Ve seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandıran Ramazan-ı
Şerif'teki ibadet ve dualarınızın makbuliyetine âmîn diyerek rahmet-i
İlahiyeden herbir gece-i Ramazan bir Leyle-i Kadir hükmünde sizlere sevab
kazandırmasını niyaz ediyoruz. Bu Ramazan'da şiddetli za'fiyet ve hastalığımdan
tam çalışamadığıma, sizlerden manevî yardım rica ederim.
Sâniyen: Benim son hayatımı Isparta
havalisinde geçirmek büyük bir arzumdur. Ve Nur Efesinin dediği gibi demiştim:
"Isparta, taşıyla toprağıyla benim için mübarektir. Hattâ yirmibeş seneden
beri beni işkence ile tazib eden eski hükûmete kalben ne vakit hiddet etmişsem,
hiçbir zaman Isparta hükûmetine hiddet etmeyip o mübarek vatandaki hükûmetin
hatırı için ötekileri de unutuyordum. Hususan oradaki eski tahribatı tamirata
başlayan hakikî vatanperverler olan Demokrat namında hamiyetli Ahrarlar, yani
hürriyetperverler, Nur ve Nurcuları takdir etmelerine çok minnetdarım. Onların
muvaffakıyetine çok dua ediyorum. İnşâallah o Ahrarlar, istibdad-ı mutlakı
kaldırıp tam bir hürriyet-i şer'iyeye vesile olacaklar.
Sâlisen: Bayramdan bir mikdar
sonraya kadar burada kalmaklığımın bir sebebe binaen lüzumu var. Bir-iki ay
sonra Medreset-üz Zehra erkânlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara
üniversitelerindeki genç Said'lerin de muvafakatıyla nereyi benim için münasib
görürseniz orayı kabul edeceğim. Madem hakikî
sh: »
(Em: 396)
vârislerim
sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyade dünyada vazifemi de görüyorsunuz. Bu
hayat-ı fânideki son menzili sizin re'yinize bırakıyorum.
Râbian: Hem tebriklerini, hem
şiddetli alâkalarını gösteren Ahmed Nazif ve Ahmed Feyzi ve Halil İbrahim ve
Hasan Âtıf ve Bucak'ta ve Eflani ve İstanbul'daki Nurcuların mektublarına benim
bedelime sizler cevab verirseniz, sizleri tevkil ediyorum.
* * *
Aziz,
sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Hadîs-i şerifin sırrıyla
Ramazan-ı Şerif'in nısf-ı âhirinde, hususan aşr-ı âhirde, hususan tek
gecelerde, hususan yirmiyedisinde; seksen küsur sene bir ibadet ömrünü
kazandırabilen Leyle-i Kadr'in ihyasına ve herbiriniz umum Nur talebeleriyle
beraber, hususan bu bîçare çok kusurlu, hasta, zaîf kardeşinizi hissedar
etmenizi ve herbirinizin dualarınızın binler manevî âmînlerin teyidiyle
dergâh-ı İlahîde kabul olmasını rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz.
Sâniyen: Üniversitedeki genç
Said'lerin hakikaten Medreset-üz Zehra'nın İstanbul ve Ankara'daki vazifesini
yaptıklarına ve bu bîçare Said'e ihtiyaç bırakmadıklarına ve Risale-i Nur'un
herbir cihetle kâfi olmasının bir nümunesi olarak şimdi size leffen
gönderdiğimiz, onların meb'uslara hitaben yazdıkları beyannamelerini ve yine onların
bir eseri olan Tarihçe-i Hayat'ın yetmiş nüshasının baş tarafına koyup yetmiş
meb'usa göndermeleri için bize gelen beyannamelerini bera-yı malûmat size
gönderdik. Siz münasib görseniz onu ve size evvelce gönderdiğimiz Sungur'un
Maarif Vekaleti'ne müdafaası ve Mustafa Osman'ın Adliye Vekili'ne istidasıyla
beraber Tarihçe-i Hayat'a bir nevi zeyl olarak el yazmasıyla veya makine ile
veya İnebolu'daki yeni harfle elli-altmış nüsha teksirini re'yinize havale
ediyoruz.
Sâlisen: Medreset-üz Zehra erkânları,
benim şahsımın da hakikî vekilimdirler. Bana, şahsıma gelen mektublara onlar,
benim bedelime cevab versinler. Hususan Hüsrev'in mektubunda isimleri bulunan
zâtlara karşı münasib cevab verirsiniz. Ahmed Feyzi'nin size karşı yazdığı
mektubun cevabının parçasını leffen size gönderiyoruz.
Umum kardeş ve hemşirelerimin
mübarek Ramazanlarını
sh: »
(Em: 397)
ve umum gecelerini, manevî Leyle-i
Kadir'lerini tebrik ile selâm ve dua ve dualarını rica ediyoruz.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
[Hak ve hakikatın naşiri olan
Sebilürreşad'a, halen Halk Partisi namına yapılan yüz cihetle kanunsuz bir
muameleyi arzediyoruz:]
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî,
şiddetli zehirlerin neticesi olarak hastalığı şiddetlenip hayattan ümidini
kestiği için, kendi nafaka parasıyla aldığı sekiz aded kitabını muhafaza etmek
üzere müftü kardeşine göndermişti. Emirdağ postahanesi güya zabıta memuru
vazifesini yapıyor gibi, gizli bir maksada binaen bu kitabları zabtederek hemen
bizzât kendisi gidip jandarma dairesine, kaymakama, adliyeye ve telefon ile
Afyon'a şayi' edip işi şaşaalandırarak kitabların hepsini adliyeye
verdirmiştir. Halbuki kitabların mahiyeti şudur: Beş parçası, mahkemede bulunan
müdafaat ve zeyillerinden ibarettir. Diğer üç kitab da; şimdiki adliye vekili
Halil Özyörük'ün üç defa beraetlerine karar verdiği eserlerdir ki, Denizli
Mahkemesi aynı eserlerin eczalarını iade etmiştir. Ve Afyon mahkemesinin de
hükümlerini bozmuş ve o eserlerin beraetlerine rey vermiştir.
Gerçi komünist olan eski adliye
vekili Fuat Sirmen, eski heyet-i vekileye ihbar etmiş ve Kur'anın gayet hak ve
menfaatli bir tefsiri olan Zülfikar mecmuasının dörtyüz sahifesi içinde, otuz
sene evvel yazılan iki âyetin tefsirine dair iki sahifeyi bahane ederek bu çok
mühim eseri yasak etmeğe çalışmıştır. Halbuki şimdi millet ve vatana gayet
zararlı olan komünist ve masonların eserlerine müsaade edildiği halde,
yüzbinler kimselerin imanını kurtaran, Kur'anın gayet hak ve pekçok menfaatli
bir tefsiri olduğunu beşyüz bin adamın şehadetiyle isbat edeceğimiz eserlere evrak-ı
muzırra gibi böyle muamele yapmak ve üstadımıza bu hastalıklı nazik zamanında
öz kardeşine karşı bu hazîn teessüratı vermek, yüz cihetle kanunsuzdur diye
arzediyoruz.
Sâniyen: Bu mes'elenin gayet sinsi
ve gayet gizli hakikatı şudur: Üstadımız manen ve maddeten Demokrat Parti'ye
yardım için talebelerini hafifçe teşvik etmişti. Bunu Halk Partisi'nin muannid
müstebidleri anladıkları için, manasız bahane ile habbeyi kubbe yaparak bu
muameleyi yaptılar. Yoksa her tarafta bu kitab
sh: »
(Em: 398)
lar
posta ile alınıp veriliyor ve buraya da İstanbul'dan, başka yerlerden geliyor
ve ilişilmiyordu. Bu vaziyet çok dessasane ve ümid edilmeyen bir plândır.
Sâlisen: Zülfikar'daki mevzuubahs
iki âyetin tefsirinden bin misli bir muhalefetle halen matbuatta eski hükûmete
hücumlar yapılıyor ki, şimdi o âyetlerin tefsiri zerre mikdar bir suç olamıyor.
Bundan da anlaşılıyor ki, bu muameleler Halk Partisi hesabına yapılmakta devam
edilen keyfî işlerdir ve Halk Partililerin "Saltanat Demokratlarda ise,
hüküm ve icraat ve iktidar bizdedir" diye olan iddia ve vehimlerinin bir
nümunesidir.
Emirdağ Nur talebeleri namına
Mehmed, İbrahim, Ziya vesaire...
* * *
Reisicumhur'a, Heyet-i Vekile'ye,
Başbakanlığa, Adliye Bakanlığı Yüksek Katına, Diyanet Riyaseti'ne
Ankara
Hakikî adalet ve hürriyet için
çalışan zâtlara birkaç nokta beyan ediyorum:
Birinci Nokta: Hem Denizli
Mahkemesi, hem Ankara Ağırceza Mahkemesi, bütün Risale-i Nur eczalarını tedkik
edip ve ehl-i vukufun da iştirakiyle beraetlerine ve sahiblerine iade etmesine
bir mahzur olmadığına karar verip Said'i arkadaşlarıyla beraet ve tahliye
ederek, iki sene ellerde ve mahkemelerde kalan Nur Risalelerinin tamamıyla
Said'e ve arkadaşlarına iade edildiği ve aynı kararı Mahkeme-i Temyiz kaziye-i
muhkeme haline getirip tasdik ettiği halde; şimdi Afyon'un, Said'in şahsına
karşı iki garazkârın aynı kitabları, hem gayet antika mu'cizatlı yazılı
Kur'anını, bütün bütün hilaf-ı kanun olarak müsadere edip Said ve arkadaşlarına
verdiği asılsız hükmünü yine aynı Mahkeme-i Temyiz bozduğu ve şimdi vatan ve
milleti eski partinin garazkârane istibdadından kurtaran hamiyetkâr,
vatanperver bazı Demokrat liderleri kemal-i istihsan ile o risaleleri kabul
edip sahib oldukları halde, üç senedir hiç sebebsiz binler lira bizim gibi
fukaraya zarar vermek, üç defa beraet etmiş bir mahkemeyi üç sene uzatıp -acib
bir zulüm içinde şahsî bir garazkârlık vardır ki- yirmi ay tecrid-i mutlakta
hizmetçisiyle temas ettirmediler. Tahliyeden sonra iki polis kapısında
bıraktılar. Hem o gayet müttaki Nur
sh: »
(Em: 399)
şakirdlerini kasden sebebsiz sırf takvalarına
ihanet için, mağrib namazının vaktinde muhakeme edip namazlarını kazaya
bırakarak acib bir zulmetmişler. Hem bütün bu Risale-i Nur eserlerini bir defa
da Isparta, tamamen müsadere edip tedkikten sonra tekrar aynen iade etmiş.
Demokratların zamanında madem Ezan-ı
Muhammedî ve din dersleri gibi şeair-i İslâmiye ile Kur'ana hizmet ve eskilerin
Kur'an zararına tahribatları tamire başlanılmış. Ve madem dinsizlerin ve
masonların ve komünistlerin eserleri intişar ediyor. Elbette âlem-i İslâm'ın
Mekke, Medine, Şam gibi yerlerinde büyük âlimlerin takdir ve tahsinlerine
mazhar olmuş ve Diyanet Riyaseti'nde hocalara okutturulan Zülfikar, Asâ-yı Musa
ve Siracünnur gibi, feylesofları susturan mübarek mecmuaları müsadere etmek, üç
sene onlarla beraber binler lira kıymetinde değerli, mu'cizatlı, altun ile
İsm-i Celal yazılmış, Diyanet Reisi bütün takdir ile tab'ına çalıştığı Kur'anı
müsadere eden adamlar; elbette adalet ve adliye ve hakikat hesabına değil,
belki komünist, masonluk hesabına bir garazkârlık ediyorlar. Ben kendim zehir
hastalığıyla şiddetli hasta olduğumdan ve kendi hukukumu müdafaa edemediğimden,
Sungur'u kendime vekil ediyorum. Eski hükûmetin bana karşı yirmi senelik
işkence ile bu tahribatın kaldırılmasını, adaletperver yeni hükûmetin
bakanlarından bekliyorum. Kardeşlerimden Mustafa Sungur'u tevkil ediyorum.
Nur Şakirdleri namına
Said Nursî
* * *
[Ehemmiyetli bir hakikat ve
Demokratlarla Üniversite Nurcularının bir hasbihalidir.]
Şimdi milletin arzusuyla şeair-i
İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza,
hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını
kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika
siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani olurdular. Şimdi
menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil; belki muhtaçtırlar. Çünki
komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşistliği
intac ediyor. Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-ı
Kur'aniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kur
sh: »
(Em: 400)
tarmağa
vesile olduğu gibi, bu vatanı istila-yı ecanibden ve bu milleti anarşilikten
kurtaracak yalnız odur. Ve bu hakikata binaen Demokratlar bütün kuvvetleriyle
bu hakikata istinad edip komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almaları
zarurîdir.
Bir Ezan-ı Muhammedî'nin (A.S.M.)
serbestiyetiyle kendi kuvvetlerinden yirmi defa ziyade kuvvet kazandılar.
Milleti kendilerine ısındırdılar, minnetdar ettiler. Hem manen eski İttihad-ı
Muhammedî'den (A.S.M.) olan yüzbinler Nurcularla, eski zaman gibi farmason ve
İttihadcıların mason kısmına karşı ittifakları gibi; şimdi de aynen İttihad-ı
İslâm'dan olan Nurcular büyük bir yekûn teşkil eder. Demokratlara bir nokta-i
istinaddır. Fakat Demokrat'a karşı eski partinin müfrit ve mason veya komünist
manasını taşıyan kısmı, iki müdhiş darbeyi Demokratlara vurmaya
hazırlanıyorlar. Eskiden nasıl Ahrarlar iki defa başa geçtiği halde, az bir
zamanda onları devirdiler. Onların müttefiki olan İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.)
efradının çoklarını astılar. Ve Ahrar denilen Demokratları, kendilerinden daha
dinsiz göstermeye çalıştılar. Aynen öyle de: Şimdi bir kısmı dindarlık
perdesine girip Demokratları din aleyhine sevketmek veya kendileri gibi
tahribata sevketmek istedikleri kat'iyen tebeyyün ediyor. Hattâ ülemanın resmî
bir kısmını kendilerine alıp, Demokratlara karşı sevketmek ve Demokratın
tarafında, onlara mukabil gelecek Nurcuları ezmek; tâ Nurcular vasıtasıyla ülema,
Demokrata iltica etmesinler. Çünki Nurcular hangi tarafa meyletseler ülema dahi
taraftar olur. Çünki onlardan daha kuvvetli bir cereyan yok ki, ona girsinler.
İşte madem hakikat budur, yirmibeş
seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarîkatı ezen, ya kendilerine dalkavukluğa
mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı, bu noktadan
istifade edip Demokratları devirmemek için; Demokratlar mecburdurlar ki hem
Nurcuları, hem ülemayı, hem milleti memnun ve minnetdar etmek, hem Amerika ve
müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle Ezan
mes'elesi gibi şeair-i İslâmiyeyi ihya için mümkün oldukça tamire çalışmaları
lâzım ve elzemdir.
Maatteessüf bazı müfrit ve mason ve
komünistler, Demokrat aleyhinde olduğu halde kendini Demokrat gösteriyorlar ki;
Demokratları tahribata sevketsin ve din aleyhinde göstersin, onları devirsin.
Nur Talebeleri ve Nurcu Üniversite gençliği namına
Sadık, Sungur, Ziya
* * *
sh: » (Em: 401)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz
Hacı Ali!
Gönderdiğiniz kıymetdar ve bilhassa
Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:
"Risale-i Nur, bu zamanda
kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur'la bir senede aynı
istifadeyi ettiklerine şahid, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali
birbuçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahib çıkmış, kısmen okumuş;
nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun
ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a'maline geçmek için hissedar
ediyorum. Öyle ise, o da bütün hayatını Risale-i Nur'a vermeye mükelleftir.
Demek şimdiye kadar Câmi-ül Ezher'e gitmeğe muvaffak olmaması ehemmiyetli bir
hikmet içindir ki, Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam'a, Haleb'e yakın olan
Urfa'da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümid ediyoruz.
Kılınç Ali ile beraber Eski Said'in gayet kıymetdar bir talebesi olan Şam'daki
Molla Abdülmecid, Urfa'daki Nur'un talebelerinden Seyyid Sâlih ve onun yanına
giden Nur'un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla
Abdülmecid'e, hem Hacı Ali'ye, hem Şam'daki Risale-i Nur'la alâkadar olanlara
pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua
etmelerini rica ediyorum." dedi.
Evet kahraman kardeşimiz Hacı Ali;
Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi
tahsinlerle tebrik ediyoruz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu
Sungur, Zübeyr, Ziya
* * *
sh: »
(Em: 402)
Aziz kardeşim!
Evvelâ: Bin mâşâallah, Sözler
mecmuasında yanlışlar yok gibidir. Birkaç kelime var ki, leffen gönderildi.
Sâniyen: Eğer münasib görseniz
gönderdiğim bu elli lirayı benim hesabıma mahkemedeki mecmuaların bedeline
benim için alınız, gönderiniz. Eğer münasib görmezseniz, bu defaki
gönderdiğiniz mecmuaların bana mahsus olacak kısmının fiatına alınız.
Sâlisen: Şimdilik Tarihçe-i Hayat'ı
meb'uslara parasız vermemek münasibdir. Parasıyla isteyenlere verilsin. Fakat
on-yirmi nüsha Ankara'da bulunsa münasibdir.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Muazzam ve hârika Risale-i Nur
külliyatından iki büyük mecmuanın imha edileceği hakkında dehşetli bir haber
işittik. Gayet hak ve hakikatlı ve feylesofları ilzam eden o mecmualar,
Risale-i Nur'un diğer eczalarıyla beraber Denizli ve Ankara Mahkemelerinde
beraet verilip kaziye-i muhkeme haline gelerek iade edildiği ve iki defa Temyiz
Mahkemesi beraet ettirdiği halde ve Mısır, Şam, Haleb, Mekke-i Mükerreme ve
Medine-i Münevvere gibi âlem-i İslâm'ın mühim merkezlerinde fevkalâde bir
takdir ve tahsine mazhar olan ve makbuliyetine hürmeten Hazret-i Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kabr-i şerifi ve Hacer-ül Esved üzerine konulan bu
eserler hakkındaki bu müdhiş muamele, Halk Partisi'nin yaptığı diğer azîm
cürümleri gibi tarihte emsali görülmemiş bir cinayettir. Biz Nur talebeleri o
cebbar gaddarlardan hakkımızı kolayca alabilirdik. Fakat İslâmiyet'in
asırlardır bayraktarlığını yapan kahraman Türk milletinin masum çoluk-çocuk ve
ihtiyarlarına karşı Risale-i Nur'un bizlerde husule getirdiği kuvvetli şefkat
itibariyle ve Kur'an-ı Hakîm'in bizleri maddî mücadeleden men'edip elimizde
topuz yerinde Nur olması haysiyetiyle ve bütün kuvvetimizle mesleğimizin îcabı
olan asayişi temin etmek esasıyla, o zalimlere maddeten mukabele edemedik.
Yoksa Allah göstermesin, bir mecburiyet-i kat'iye olursa komünist ve masonlar
hesabına ona sebebiyet verenler bin defa pişman olacaklardır. Hem biz
müşahedatımızla kat'î bir kanaattayız ki:
sh: »
(Em: 403)
Risale-i Nur'a ilhad ve zendeka
namına ilişildiği zaman, umumî bir musibet geliyor. Taarruzun aynı vaktinde
dört defa büyük zelzelenin vukuu ve çok hâdisatın aynı vakitte zuhuru, bu
kanaatimizi tasdik etmiş. Bu itibarla öyle bir kararın infazından ehl-i imanın
titrediği, o hârikulâde ve kıymetdar, mübarek mecmualar hakkında imha
cinayetinin işlenmesi; bu millet ve memleket içinde manevî zelzeleler,
fırtınalar, taun ve tufanlar kopacak kuvvetli ihtimalinden telaş ediyoruz. Zira
Risale-i Nur'a dört defa taarruz ve hücum zamanında şiddetli zelzelelerin
tevafuku, bu hakikatı kör gözlere dahi göstermiştir. Hattâ mahkemede dava
ettik. Hem müfessirlerin üçyüz elli bin tefsirlerine ittibaen iki sahifede iki
âyât-ı Kur'aniyeyi tefsir ettiği bahanesiyle, yüzbinler kimselerin imanına pek
ziyade bir ehemmiyet ve tesirle hizmet eden dörtyüz sahifelik Zülfikar
mecmuasını müsadere ve imha etmek; dünyada hiçbir kanunda olmadığından, sırf
dinsizliğe âlet olarak yapılan bu feci' garazkârlık fâillerinin hak, hakikat ve
adaletten ne derece uzak olduğunun zâhir bir delili bulunduğunu zerre mikdar
vicdanı olanlar anlayacak ve yüzsüz yüzlerine lanet ve nefretler savuracaktır.
Halk Parti'li müstebid, mürteci' cebbarların zamanında yapılmış olan bu korkunç
muameleye kahraman Demokratlar hükûmeti mani' olup, Afyon Mahkemesi'nde üç
senedir hapsedilen ve zerre kadar bir suç mevzuu bulunamayan eserleri ve en
başta altun yaldızlı ve tevafuk mu'cizeli Kur'anımızı derhal iade
ettireceklerini kuvvetli ümid edip, alâkalı makamlardan rica ediyoruz.
Nur Talebeleri namına
Hüsrev, Sungur
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, kahraman ağabeyimiz!
Evvelâ: Gayet derecede bir
ehemmiyetli mes'eleyi arzediyoruz ki, büyük mecmualarımızın imhasına sakın
sakın meydan verilmeyecektir. Ne bahasına olursa olsun kurtarılacaktır. Yalnız
imha kararı şimdi mi, yoksa eskiden mi verilmiştir ve sizce bu imha kararı
resmen sabit midir? Bu ciheti olduğu gibi öğrenerek bize acele ve derhal
bildiriniz.
Sâniyen: Bu hususta Ankara'da olan
kahraman Sungur'a ve Devlet Bakanı'na yazılan yazıyı bera-yı malûmat takdim
ediyoruz. Binler selâm ve hürmetle ellerinizden öperiz.
Ziya, Zübeyr
* * *
sh: » (Em: 404)
Aziz ve çok kıymetli kahraman
kardeşimiz Sungur!
Evvelâ: Binler selâm eder, Cenab-ı
Hak'tan Nur hizmetinizde hayırlı muvaffakıyetlerinizi dileriz.
Sâniyen: Çok ehemmiyetli ve mahrem
bir işi haber veriyoruz. Haber aldığımıza göre Isparta adliyesinde zabtedilen
yüzyetmiş cild Asâ-yı Musa ve Zülfikar mecmuaları ki, o mecmuaları şimdiki
Adliye Bakanı beraetini, iadesini tasdik edip daha evvelce Denizli'de de
Üstadımıza verilen kitablardır. Bunların imhası için karar verilmiş. Zemin ve
semavatı hiddete getirecek ve mevcudatı ağlatacak bu müdhiş kararın Demokratlar
aleyhinde Halk Partisi'nin müfrit adamları tarafından tertib edilen bir plân
olduğundan kat'iyen şübhemiz yoktur. Zira Nur talebelerinin Demokratları
muhafaza ettiğini ve Demokratların kuvvetli bir istinadgâhı olduğunu müfrit
şeytanlar anlamışlar. Nur talebelerini Demokratlardan bu tarzda nefret ettirip
hükûmeti yıkmağa çalışıyorlar. Bu plânın akîm kalması ve mecmualarımızın
kurtulması ve Afyon'daki kitablarımızın tamamen iade edilmesi için, pek fazla
bir ehemmiyet ve gayretle çalışılmasını Üstadımız sizlere havale ediyor.
Ziya, Zübeyr
* * *
Devlet Bakanlığı'na!
Zâtınıza vatan ve milletin mukadderatı
mevzuunda, gayet derecede ehemmiyetli, şeytanın bile zor düşünebileceği bir
tarzda tertib edilen Demokratlar aleyhindeki bir plânı ifşa ediyoruz; şöyle ki:
Bu vatanda dinsizlikle ve istibdad-ı
mutlak ve eşedd-i zulme karşı yirmiyedi yıldır perde altındaki hususî
neşriyatla hârikulâde bir feragat-ı nefisle mücahede eden Bediüzzaman Said
Nursî'nin vücuda getirdiği muazzam Nur Talebeleri câmiasının Demokrat Parti'yi
muhafaza ettiğini Halk Partisi'nin müfrit dessasları anlamış, hattâ bir
zamanlar gayet gizli olarak Nur talebelerinin kesretle bulunduğu mıntıkalara
tedkik ve tecessüs için İsmet çıkarılmış idi.
İşte Anadolu'nun her tarafında
hârika bir kuvvet-i imaniye ile, fevkalâde bir fedakârlıkla bu milletin iman ve
İslâmiyet'e hizmet edip cebbarlar saltanatının esasından ve kökünden
sh: »
(Em: 405)
yıkılmasına
medar olan Nur talebelerini Demokratlardan nefret ettirmek için; uhrevî ve
dünyevî hayatlarının halaskârı olan, yüzbinlerle ehl-i imanı ve bir kısım
yüksek tahsil gençliğini tenvir ve irşad eden ve Arabistan'da ve Mısır'da büyük
bir takdir ve tahsine mazhar olan ve mübarekliğine hürmeten Peygamberimizin
kabr-i şerifi ve Hacer-ül Esved üzerine konulan Zülfikar ve Asâ-yı Musa
mecmualarının Isparta Adliyesi tarafından yakılmasına karar verilmek gibi, arz
ve semavatı hiddete getirecek ve mevcudatı ağlatacak derecedeki bir hükmü haber
aldık. Halbuki yüz ondokuz parçadan müteşekkil Risale-i Nur Külliyatı'ndan olan
bu büyük mecmuaların parçaları da Risale-i Nur Külliyatıyla beraber 1944
senesinde Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nde müttefikan beraet verilmiş ve yüksek
Temyiz Mahkemesi tasdik etmiştir. Kaziye-i muhkeme haline gelmiş ve bütün
eserler, müellif-i muhteremine ve sahiblerine iade edilmiştir. Son Afyon
Mahkemesi'nde de Halk Partisi hükûmetinin komünist vekilinin hususî emirleriyle
verdiği garazkâr hükmü, kahraman Demokratların adliye vekili, eski Temyiz
Mahkemesi'nin âdil reis-i muhteremi esasından nakzetmiştir. Nihayet af kanunu
ile gaddarane giriştikleri ve içinden çıkamadıkları iftira ve ittihamların
üzerine perde çekmişler ve afla neticelendirmişlerdir.
Hakikat bu merkezde iken ve şimdi
eski hükûmete binler hakaretli neşriyatlar, bütün hürriyetle devam ederken ve
dörtyüz sahifelik gayet hak ve hakikatlı bir mecmuanın iki sahifesinde bir
âyetin tefsirini, garaz ve bahane ile medar-ı mes'uliyet yapıp o mecmuanın imha
cihetine gidilmiş. Doğrudan doğruya eski zalim parti hesabına şu maksada
ma'tuftur ki: Yüzbinlerle Nur talebelerini Demokratlar aleyhine çevirip,
Demokrat Partisi'nin sessiz, sadasız, gösterişsiz, fakat dindarlıklarıyla gayet
muhkem bir istinadgâhını yok etmek ve Demokrat hükûmetini yıkmaktır. Bu müdhiş
ve şeytanî plânın akîm kalması için zât-ı âlînize ehemmiyetle ihbar eder ve
hürmetlerimizi arzederiz.
Üniversite Nur Talebeleri namına
Yusuf Ziya Arun
* * *
[Bera-yı malûmat size gönderildi.]
Büyük Doğu'nun yirmidokuzuncu
sayısında; "Lozan'ın İç yüzü" diye yazılan makaleden:
sh: »
(Em: 406)
İngiliz murahhas heyeti reisi Lord
Gürzon, nihayet en manidar sözünü söyledi. Dedi ki:
"Türkiye İslâmî alâkasını ve
İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş
olur ve Hristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine
dilediğini veririz."
Lozan'da Türk murahhas heyeti
başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıdları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık
bütün Hristiyan emellerinin Türkiye'yi mazisindeki ruh ve mukaddesatı kökünden
ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
"Eskiden beri kökleşmiş ve
köhne engellerden (yani an'ane-i İslâmiyet'ten) kurtulmak hususunda
besledikleri (yani İsmet'in beslediği) azmin, inkâr edilmez delilidir."
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu
sözlerle, Türk başmurahhasının yani İsmet'in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş
engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat'î azimle ne
kasdettiğini ve bunu hangi maksad altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye
takdim ettiğini sormak lâzımdır.
Konferansın birinci defasında Türk
başmurahhası, bizzât karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani
Mustafa Kemal'e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini
Haydarpaşa'dan Ankara'ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal)
İzmir'den Ankara'ya götüren trenle Eskişehir'de buluşuyor. Bir arada ve başbaşa
seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas mes'elelerde
daima başbaşa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: "Din
öldürülecektir."
Lozan Konferansı'nın ikinci
sahifesi: ...Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile
herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle bu
millette, İslâmiyet'i katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın
kumandanlarından, yani düşman ehl-i salib kumandanlarından, dini vurmakta daha
hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudud dışı değil de, hudud içi
ve millî irade yaftası altında çalışacağı şübheden varestedir.
Nihaî Vesika
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere
Avam Kamarası'nda "Türkler'in istiklalini ne için tanıdınız?" diye
yükselen itirazlara,
sh: »
(Em: 407)
Lord Gürzon'un verdiği cevab:
"İşte asıl bundan sonraki
Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz
onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz." Yani Mustafa
Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk Milletini İslâmiyet ve din cihetinden
öldürmek kararıdır.
Artık bunun üzerine herşey apaçık
anlaşılıyor değil mi?..
Gizli anlaşmanın entrikası:
Türkler'e dinlerini ve din
temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun'î istiklal işinde gizli anlaşmanın
müessiri, tek kelime ile Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi
Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum'dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse
evvelâ Amerika'da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma
şeflerine, Türk'ün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ
içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle
başlamıştır. Yani masonluk hasebiyle Kur'anın ahkâmını kaldırmak, milleti
dinsiz yapmak. Hayim Naum müdhiş plânının zeminini Amerika'da hazırladıktan
sonra İngiltere'ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu
teklifte bulunmuştur:
"Siz Türkiye'nin mülkî
tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyet'i ve İslâmî temsilciliklerini,
ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum." Aynı Hayim Naum, Türk
murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani
Mustafa Kemal ve İsmet'i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş ve artık
arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mani' kalmamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara'ya kadar
da uzanarak plânın muvaffakıyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs
nezdinde -yani Mustafa Kemal yanında- emin bulunduğu tesirinin derecesini
ölçmek istemiştir. Öyle ki bu tesir, mahud mevzuda Hayim Naum'dan daha heveskâr
ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık
Türk'ü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam
tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadîs-i şerifin ihbarına
dair beyan ettiği hâdiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediye'ye ihanet
eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon
ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını
sh: »
(Em: 408)
gösterdiklerini
ve yirmibeş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli
zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.
* * *
Çok aziz, çok mübarek, çok sevgili,
çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Mu'cizatlı ve İsm-i Celal altun ile
yazılı, yaldızlı Kur'anı Diyanet Riyaseti, Afyon Mahkemesi'nden getirtmiş ve
dünkü gün İstanbul Mushaflar İnceleme heyetine göndermiştir. Heyet tedkikten
sonra neşrinin lüzum ve elzem olduğunu tasdik ederek geri iade edecekmiş.
Hem Akşehir'li kahraman Ahmed Altun
kardeşimizin daha evvel bir suretini siz sevgili Üstadımıza gönderdiği ve
Diyanet Reisliğine yazdığı istidasını Diyanet Riyaseti Müşavere Heyeti tedkik
etmiş. Bunun üzerine siz sevgili Üstadımızın Diyanet Riyasetine hediye
ettiğiniz iki takımın birisini müşavere heyetine tedkik için verecekler.
Diyanet'te Nurların lehinde çalışan muhterem kardeşimiz var. Hakikaten sevgili
Üstadımız, baştan başa zulmetli, kararmış olan Ankara şimdi pekçok değişmiş ve
gittikçe değişmekte. Saçılan zehirler ve kendisine karşı gençliğin tezahüratı
tesirini kaybetmiş.
Sungur
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Bin bârekâllah, hem Sözler
mecmuasının güzel ve sıhhatli olmasına ve müsaderedeki mecmuaların imhadan
kurtulmasına nümune olarak bir kısmını elde etmenize binler mâşâallah ve
elhamdülillah deriz.
Sâniyen: Benim namıma gelen
mektublara Medreset-üz Zehra erkânları münasib tarzda benim bedelime cevab
vermelerini onlara havale ediyorum. Ezcümle, Ankara'da Osman Nuri kardeşimiz
oranın bir Hasan Feyzi'si hükmünde Nurlara tesirli hizmet ve benim için hanesi
yanında bir menzil yapması ve hastalığım
sh: »
(Em: 409)
zamanında
güya hastalığımın tahfifine Hasan Feyzi gibi yardım eder gibi kendi hastalığına
memnun olmasına çok minnetdarım. Fakat kitablarımızı mahkemeden almadığımızdan
burada bekliyorum. Kur'anımızı ve bazı mecmualarımızı tab' zamanında orada
bulunmak istiyorum. Fakat şimdi burada çok lüzumlu işler olduğundan
gidemiyorum, gücenmesin. Eğer o orada olmasa idi, benim gitmem lâzımdı. Fakat
o, bana ihtiyaç bırakmıyor. Allah razı olsun, hizmet-i Nuriyede onu muvaffak
etsin.
Haleb'de İhvan-ı Müslimîn a'zasının
bana yazdığı tebriğe mukabil onu ve İhvan-ı Müslimîn'i ruh u canımızla tebrik
edip "Binler bârekâllah!" deriz ki, ittihad-ı İslâm'ın Anadolu'da
Nurcular -ki eski İttihad-ı Muhammedî'nin halefleri hükmünde- ve Arabistan'da
İhvan-ı Müslimîn ile beraber hakikî kardeş olan Hizb-ül Kur'anî ve İttihad-ı
İslâm cem'iyet-i kudsiyesi dairesinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık
saf teşkil etmeleriyle ve Risale-i Nur ile ciddî alâkadar ve bir kısmını
Arabîye tercüme edip neşretmek niyetleri, bizleri pek ziyade memnun ve
minnetdar eyledi. Benim bedelime, İhvan-ı Müslimîn Cem'iyeti namına bana tebrik
yazana, cevab verirsiniz. O taraftaki Nur şakirdlerine ve Nur eczalarına
himayetkârane alâkadar olsunlar.
Sâlisen: Atabey'li metin ve ciddî
bir kardeşimiz Abdullah Çavuş'un yazdığı mektubu tasdik ediyorum. Kırk sene
evvel hadîslere verdiğim mananın yeniden bu zamanda tevili görünüyor.
Muannidler dahi itiraf etmeye mecbur oluyorlar. Ve istibdad-ı mutlakın cehennemî
azabını dünyada da çekmeleri, Siracünnur'un Beşinci Şua'ı ile verdiği
haberleri, zaman tasdik ediyor. Hem Samsun'lu İhsan'ın samimî mektubu
gösteriyor ki; buraya gelen bir takım Nur eczalarını kendine alan Samsun'un bir
meb'usu, o havalide nurlu bir uyanmak ve intibaha vesile olmuş ki böyle
İhsan'lar yetişiyor. İhsan'ı o zât ile beraber dualarımıza dâhil ediyoruz.
Râbian: Yirmidokuzuncu Söz'ün
keramet-i elifiyesi hakikaten hârika olduğu gibi, makine ile bu tarzda bu kadar
güzel çıkması yazanın da bir hârikasıdır. Umuma selâmlar.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta ve memnun kardeşiniz
Said Nursî
* * *
sh: »
(Em: 410)
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Nurculara ehemmiyetli bir müjde!
Evvelâ: Kırk seneden beri takib
ettiğim ve Sultan Reşad'ın yirmi bin altun ve eski müstebidler hükûmetinin
Millet Meclisi'nde yüz altmışüç meb'usun imzasıyla yüzelli bin banknotu küşadı
için tahsisat verdikleri; hem âlem-i İslâm'ın, hem şarkın, hem bu milletin en
mühim bir işi olan Van Vilayetinde Câmi-ül Ezher gibi bir İslâm Dârülfünun'u ve
büyük üniversitesi olan Medreset-üz Zehra'nın yapılması lüzumunu yeni hükûmetin
reisi de anlamış ki; büyük memleket işleri içinde sizlere müjde olarak
gönderdiğim aşağıdaki haberi vermiş. Fiilen yapılmasa dahi bu mananın
anlaşılması büyük bir fâl-i hayırdır.
İşte Meclis'te Reisicumhur büyük
işler sırasında ehemmiyetli nutkunda bu gelen fıkrayı söylemiş: "Van
havalisinde Doğu Üniversitesi'nin kurulması için Maarif Vekaleti'nin
tedkikatına giriştiğini" söyleyen Celal Bayar demiştir ki: "Doğu
Vilayetlerimizden olan Van'da böyle bir irfan müessesesinin kurulması için
bütün müşkilât iktiham olunmalı ve önümüzdeki bütçe yılında işe
başlanmalıdır" demiştir. Demek Tarihçe-i Hayatı takdim eden genç üniversiteliler
bir derece Nur Risalelerinin kıymetini reise ihsas etmişler.
Sâniyen: Reisicumhurun bu çok
ehemmiyetli fıkrası Risale-i Nur'un bu memlekette ve bu vatanda ettiği ve
edeceği çok kıymetdar hizmetlerinin anlaşıldığına bir emaredir. Ve Nurcuların
bütün çektikleri zahmet ve Nur'un müsadereleri bu büyük neticeye vesile olması
cihetiyle şekva değil, şükretmelidir.
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerimiz Ziya ve
Abdülmuhsin!
Üstadımız diyor ki:
"Eşref Edib kırk seneden beri
iman hizmetinde benim arkadaşım ve Sebilürreşad'da makale yazan ve şimdi vefat
eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakikî İslâmiyet mücahidlerinden
bir kardeşimdir ve Nur'un bir hâmisidir. Ben vefat etsem de Eşref Edib,
Nurcular içinde bulunmasıyla büyük bir teselli buluyorum.
sh: »
(Em: 411)
Fakat Nur Risalelerinin ve
Nurcuların siyasetle alâkaları yok ve Risale-i Nur, rıza-i İlahîden başka hiç
bir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur'un mensubları,
içtimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, Doğu
gibi mücahidler iman hakikatlarını ehl-i dalaletin tecavüzatından muhafazaya
çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz
ve kardeşiz, fakat siyaset noktasında değil. Çünki iman dersi için gelenlere tarafgirlik
nazarıyla bakılmaz. Dost düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset
tarafgirliği, bu manayı zedeler. İhlas kırılır. Onun içindir ki, Nurcular
emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur'u hiç bir şeye âlet
etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar. Hem Nur Risaleleri küfr-ü mutlakı
kırdığı için, küfr-ü mutlakın altındaki anarşiliği ve üstündeki istibdad-ı
mutlakı kırdığı cihetle, bir nevi siyasete teması var tevehhüm edilmiş. Halbuki
Nur'un tercümanı, birtek mes'ele-i imaniyeyi dünya saltanatına değişmediğini
mahkemelerde dava edip yirmibeş sene tarz-ı hayatıyla ve emarelerle isbat
etmiştir."
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşleriniz
Sadık, İbrahim, Zübeyr
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün ruh u canımızla sizin
faaliyetinizi ve muvaffakıyetinizi tebrik ediyoruz. Benim bütün elemlerime ve
hastalıklarıma ilâç, Medreset-üz Zehra'nın faaliyetinden ve muvaffakıyetinden
ileri geliyor.
Sâniyen: Asâ-yı Musa'nın Arabçaya
güzelce tercümesi için bir pusula yazmıştım. Bugün Ankara'ya giden Zübeyr ile
Seyyid Sâlih'e gönderecektim. Hem Tarsus'ta mütekaid bir zabitin samimî bir
mektubuyla Risale-i Nur'dan bazı kitabı istediğine dair mektubunu, onu da
Ankara yoluyla size gönderecektim. Birden Antalya Elmalı'nın gayet hâlis
Nurcuları namına, hem kendisi haremiyle beraber Afyon'a kadar gelen ve orada
Nurların neşrine vasıta olan İbrahim Efendi birden şimdi geldi; ben de onunla
size gönderdim. Umuma selâm.
* * *
sh: »
(Em: 412)
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Medreset-üz Zehra erkânlarına
ehemmiyetli bir mes'eleyi havale ediyorum.
Seyyid Sâlih "Arabistan'da
Asâ-yı Musa'nın çok lüzumu ve çok faidesi olduğunu, oralarda seyahatimde
anladım. Herhalde Arabça'ya tercümesi lâzım geliyor." dedi. Benim halim ve
hastalığım müsaade etmediği için benim bedelime Medreset-üz Zehra erkânı, dört
yere, güzelce Arabça'ya tercümesi için muhabere etsinler. Bir mektubu Câmi-ül
Ezher'e, Emirdağ'lı Kılınç Ali vasıtasıyla orada birkaç edib zâtlar tercüme
etsinler. Bir mektub da, Ankara Diyanet Dairesi'nde Risale-i Nur'u ciddî takdir
eden ve alâkadar olan bir-iki âlim Arabça'ya tercüme etsinler. Bir de; Kayseri
kazalarından Ürgüp Müftüsü kardeşim Abdülmecid'e yazsınlar ki, yirmi sene bütün
kuvvetiyle Nur'a hizmet etmek ona lâzım iken etmediği için, onun bedeline bütün
kuvvetiyle Arabça'ya tercüme etsin. Biri de, Isparta havalisinde Nur
dairesindeki âlimler dahi Asâ-yı Musa'yı taksim suretinde herbiri bir kısmını
tercüme etsinler.
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: En büyük müjde ve Risale-i
Nur'un tam serbestiyetine bir mukaddeme olarak, çok ziyade beşaretinize
sevindik. Isparta adliyesinin üç sene bir menzilde saklamaları, o menzilin
kirası olarak o üçyüz lira bedeline, yeni yazı Tarihçe-i Hayatı bana bırakılan
beşyüzden ikişer lira fiat ile o üçyüz liraya o fiatı mukabil tutarak o
Tarihçe-i Hayat'tan elli tane gönderirsiniz. Dört sene hapis çeken mübarek
Asâ-yı Musa ve Zülfikar Mecmuaları benim nazarımda pek fazla kıymetdar olduğu
için bana elli liralık gönderiniz. Size şimdi elli lira gönderiyorum.
Sâniyen: Nazif'e bin bârekâllah, bin
mâşâallah. İkinci bir Hüsrev, İnebolu ikinci bir Isparta olduğunu isbat ediyor.
Tarihçe-i Hayat'ın en mühim mes'elesi Medreset-üz Zehra olması cihetiyle
Nazif'in bu neşriyatı, Reisicumhur'un Medreset-üz Zehra manasında ve Doğu
Üniversitesi namında Şark Câmi-ül Ezherine ciddî çalışmasına bir vesile
olduğunu zannediyoruz.
Sâlisen: Dinar'ın Baraklı imamı
Süleyman'ın ehemmiyetli
sh: »
(Em: 413)
mektubuna karşı yazınız ki: Türkler hakkında
sena-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş.
Hadîs var. Fakat bu hadîsin hakikî sureti ne olduğunu, yanımda kütüb-ü hadîsiye
bulunmadığından bilemiyorum. Fakat manası hakikat ve Türk milletinin sena-i
Peygamberîye mazhar olduğu hakikattır. Bir nümunesi, Sultan Fatih hakkındaki hadîstir.
Nur'un birinci talebelerinden Hulusi
Bey'in, Ankara'da dostlarına Risale-i Nur dairesine girmesine teşvik eden
manidar ve güzel mektubu dahi gösteriyor ki, yirmibeş seneden beri hiç
sarsılmadan Nur hizmeti yapmasına bir nümunedir. Umum kardeşlerime ve
hemşirelere binler selâm.
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Cenab-ı Hakk'a hadsiz
şükrolsun, mahkemede üç sene hapsedilen Asâ-yı Musa Risalesinden ve Sikke-i
Gaybiye Risalesinden beş nüshayı kemal-i sürur ile aldık. Cenab-ı Hak sizlerden
ebediyen razı olsun. Âmîn.
Sâniyen: Mahkemeden verilen Zülfikar
nüshasında tashih olunmuş sehivler, bu nüshada tashih edilmemiş. Mu'cizat-ı
Kur'aniye'nin Dördüncü Zeyli'nin yüzonuncu sahifesinde sekizinci satırında
"Hem Lâm'ın" sehivdir, "Hem Lâ'nın" olacak. Çünki Kur'anda
"Lâm" otuz bindir; "Lâ" ondokuz bindir.
Sâlisen: Yeni harfle Isparta
Sümerbank Fabrikası'nda bir zât bir mektubunda bir sual soruyor. Benim bedelime
siz, Kader Risalesi'ni ona tavsiye edersiniz. Ben hem rahatsızım, hem hususî
mektublar yazamıyorum. Hem Zübeyr de Ankara'ya gitmiş, hem yeni harfi de
bilemiyorum. Bera-yı malûmat size gönderdim.
Râbian: Şoför Abdurrahman ile kendi
nafakam elli lirayı daha gönderdim. Bana gönderdiğiniz kitabları ve Sözler
mecmuasını kalan borcuma hesab edersiniz. Pek acele oldu. Umuma pek çok selâm
ederim.
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Sizi tebrik ediyorum. Ve bu
defaki Hüsrev'in bakanlara
sh: »
(Em: 414)
yazdığı
istida, pek mükemmel bir vesika-i tarihiye hükmündedir. Fakat bir-iki gün evvel
Sungur'dan aldığımız bir telde, yüzseksenbeş eserin verilmesine emir verilmiş.
Bu adedli cümleyi anlayamadık. Telgrafhanede müdürden sorduk. "O memur,
onu yanlış almış. Makineden ben kulağımla işittim. Ve bütün eserlerin geri
verilmesine demektir." Hatırımıza geldi ki, acaba yüzotuz risalenin
bazılarını müteaddid cüzleri birer risale yapıp yüzseksen beşe mi çıkardılar
diye ihtimal verdik ve anlayamadık. Hem Yeni Sabah Gazetesi yazdığı gibi
Medreset-üz Zehra'yı Doğu Üniversitesi namıyla büyük bir İslâm Dârülfünun'u, Reisicumhur
tabiriyle "Her müşkilâtı iktiham edip onun yapılmasına
çalışacaklarını" haber aldık. İnşâallah kırk senedir takib ettiğimiz mühim
bir maksadımız, vatan ve milletin menfaatı için yapmağa mecbur olacaklar.
Sâniyen: Gönderdiğiniz, üç sene
bizim gibi hapiste bulunan Zülfikar ve Asâ-yı Musa'dan ehemmiyetli yerlere
birkaç tane gönderdim. Ezcümle: Cezire'de câmi imamı Vastan'lı Abdurrahîm benim
eski talebelerimden olup buraya kadar geldi. Ben on aded mühim kitablardan
verdim. Fakat hatırıma geldi ki, Zülfikar'ın Mu'cizat-ı Kur'aniye Dördüncü
Zeyli'nin iki yerde -biri sekizinci satırda, biri onikinci satırda-
"Lâ"nın yerine "Lâm"ın yazılmış. Halbuki "Lâm"
Kur'anda otuzbindir, "Lâ" ondokuz bindir. Bu sehiv başka nüshalarda
kısmen tashih edilmiş. Fakat mahkemenizde kalan Zülfikarlarda tashih edilmemiş.
Ben de burada unuttum. Siz Cezire'nin müftüsü vasıtasıyla, o imam Abdurrahîm'e
müstensihin bu sehvini tashih edilmesini yazarsınız. Tâ ki Medreset-üz
Zehra'nın erkânı bu vasıta ile Cezire ile dahi münasebetdar olsun diye size
havale ediyorum.
Hem bu defa Hüsrev'in mektubunda
Zübeyr'in Nazif'e göndereceği pusulayı oraya sehven gönderdiğini anladım.
Hüsrev'in de küçük bir sehvi var. Çünki Yirmidördüncü Mektub değil,
Yirmidördüncü Söz'ün Onuncu Aslına dair Nazif'e bir kısacık mektubum vardı.
Sureti burada kalmamıştı. Onuncu Asl'ın suretini Nazif'e gönderip o pusulanın
suretini bize göndermesi için demiştim. Halbuki Onuncu Asl'ı sehven size
göndermiş. Fakat gayet parlak, uzun istidası; bu küçücük sehvini hiçe indirdi,
afvettirdi. Bu mes'elenin sırrı budur: Nazif büyük bir hayır yapmak için
Nurcuların ehemmiyetli bir virdi olan Cevşen-ül Kebir'i makine ile teksir
etmiş. Bunun sevabına dair, haşiyesindeki pek hârika ve müteşabih hadîslerden
faziletine dair olan parçayı beraber teksir etmek için bana yazmıştı. Ben de
dedim: Otuzbeş seneden beri hergün Cevşen'i okuduğum halde o haşiyeyi üç-dört
defadan ziyade okumadım. Onun için onun aynı münasib olmaz. Tâ
sh: »
(Em: 415)
muarız ve zındıklar itiraz parmaklarını
uzatmasınlar. İnşâallah yakında o mübarek Cevşen-ül Kebir, Nurcuları şavkıyla
tenvir edecek.
Sâlisen: Ankara ve İstanbul
Üniversite Nurcuları İstanbul'da ikibin aded Rehber'i tab'ediyorlar. Zannımca
büyük Rehber'dir. Daha iyi. İnşâallah gençlere büyük bir rehber olur. Kılınç
Hacı Ali'ye Medreset-üz Zehra ile münasebetdar olmak için siz yazınız ki:
Asâ-yı Musa'yı edib âlimler güzelce tercüme etsinler. Tâ o tercüme
münasebetiyle âlem-i İslâm'ın o üstadları Nurlarla alâkadar olsunlar.
Râbian: Hacca giden kardeşimiz
Marangoz Ahmed selâmetle gelmiş mi, merak ediyorum. Hem Zülfikar ve Asâ-yı
Musa'nın âhirinde Hüsrev'e ve yardımcılarına olan aynı duayı Mustafa Gül ve
refiklerini ilâve ile Sözler mecmuasının âhirinde yazınız. Bâki umumunuza
selâm.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
"Bu muallim Osman, Ceylân'ın
hapis arkadaşıdır. Ondan tam ders almış. İkinci bir Ceylân olmak kabiliyeti
var. Medar-ı hayrettir; duamda Nurcular dairesinde hergün isimleriyle yâd
ettiğim iki sofî meşreb, kendilerini satmak fikriyle bana ve Nur'a
iliştiklerine dair mektub geldi. Ben gücenmedim; onları daha ziyade duama
aldım. Aynen eskiden İstanbul'da eski partinin desiseleriyle bize ilişen malûm
ihtiyar şeyh gibi onları hem kendime mübarek kardeş, hem dost bildim; hakkımı helâl
ettim. Fakat iki İhlas Lem'alarını okumalarını arzu ediyorum. Kardeşlerim, siz
dahi böylelerden gücenmeyiniz, münakaşa etmeyiniz."
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 416)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
[Mahkeme-i Kübra'ya Şekva ve Müdafaatın bir haşiyesidir.]
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bu mealde adaletperver Demokratlara
istida yazabilirsiniz. Hastayım; siz nasıl münasib ise öyle yapınız.
Avukatımızdan, bir gün evvel aldığımız mektubda, "Kitablarımızın suç
mevzuu olan ve olmayanlarını tefrik etmeye çalışıyorlar." diye haber
verdi. Şimdiye kadar yaptıkları gibi yine hiçbir kanuna uymayan bir tarzda,
binler kelime içinde bir risalede bir tek kelimeyi bahane edip suç mevzuu
yapmak, o risaleyi vermemek suretiyle Nurların intişarına garazkârane mani'
olmak fikriyle.. hem kararnamelerini Mahkeme-i Temyizce bütün bütün bozan o
kararnamede suç mevzuu gösterdikleri, bizim aleyhimizde olmadığı halde
müddeiumumînin iddianamesine karşı hata-savab cedvelinde seksenbir hatasını ve
garazkârlığını kat'î isbat ettiğimiz halde, şimdi aynı garazkârlıkla dörtyüz
sahife Zülfikar Risalesi'ni; birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki yüzbin
tefsirin aynı manayı söylediklerine binaen otuz-kırk sene evvel yazılan
cümlelerini suç mevzuu yapıp o mecmua-yı azîmeyi müsadere edip bize vermemek,
dünyada hangi kanun buna müsaade eder?
Hem Afyon Mahkemesi'ndeki eserler
-tekrarat-ı Kur'aniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesna olarak- bütün
eserler iki sene ellerinde kalarak hem Denizli, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi
beraetine karar vererek, içinde suç mevzuu bulamadıkları ve bize iade etmeğe
karar verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmeti'nin bir vakit müsadere ile
tamamen eline geçtiği halde, tamamıyla sahiblerine iade ettikleri ve sonra da
Zülfikar'la Asâ-yı Musa'yı ruhsatsız eski yazı ile neşir bahanesiyle dört
seneden beri müsadere edip aynen hiçbiri zayi' olmadan 170 aded mecmuada bir
suç mevzuu bulamadıkları için bizlere tamamen iade ettikleri ve bizim en mühim
suçumuz olarak gösterdikleri eski partinin bir kısım şeflerine hakikat namına
itirazımızın yüz misli ziyade şimdiki dinî mecmualar, resmî ceride
sh: »
(Em: 417)
ler
aynı itirazı şiddetle vurdukları halde, Risale-i Nur'un bir mahrem parçası
şimdiki zaman tamamıyla tayin ettiği bir hadîsin hakikatını tefsir bahsinde,
şeflerin başı Lozan Muahedesinde hiçbir zaman hiçbir Müslüman hakikî Türk'ü,
hiçbir Nasraniyete ve Yahudiliğe ve başka dine girmeyen ve İslâm kahramanları
olan Türkler'i Protestan yapmağa malûm hahambaşı ile ittifak ederek rey veren o
adam, bütün ülema-yı İslâm'ın "Cevazı yok" diye ittifaken
hükmettikleri halde, on cihetle kanunlarla onu bütün bu vatandaki masum
Müslümanlara cebren giydirdiği ve tarih-i beşerde bu çeşit manasız acib bir
cebr-i umumî yapmak ve hiçbir kanuna uymayan keyfî kanun namına kanun ile onu
bu millet-i İslâmiyeye cebren giydirmek; elbette o adama, o Lozan Muahedesinde
verdiği dehşetli fikrini isbat etmiş ki, Din-i İslâm'a gayet muzır olarak hadîsin
haber verdiği adam bu zamanda o şeftir.
İşte hakikat böyle iken, Afyon
Mahkemesi adalet namına değil belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubu namına,
eski harfle de neşredilen kararnamenin âhirinde bizi mahkûm etmek için en mühim
sebeb, savcının garazkârlığı sebebiyle, mahkeme heyeti demişler ki: "Said
ve arkadaşları, Mustafa Kemal'e din yıkıcı, süfyan demişler ve kalblerdeki
sevgisini bozmaya çalışmışlar, onun için mahkûm ediyoruz." Acaba, ölmüş
gitmiş bir adamın şahsına karşı bin defa böyle itiraz da olsa, şahsî bir dava
oluyor. Mahkeme-i adalet buna dair böyle bir hüküm vermek, elbette pek acib bir
mana, iş içinde vardır. Şimdi böyle adamların elinde Nur eserleri dört defa
beraet kazandıkları ve şimdi Adliye Bakanı üç defa Nur eserlerinin beraetine ve
eserde suç mevzuu olmadığına, bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla hüküm
verdiği halde şimdi bütün millet; adalet ve şefkat ve diyanete hizmet
bekledikleri Demokrat Hükûmeti zamanında, eski müstebidlerin dehşetli
plânlarıyla Risale-i Nur'a karşı garazkârların keyfine bırakmamak; bırakılsa,
Demokrat Hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyanettir ve milletin teselli ümidini
kırmaktır. Benim Ankara'da bir vekilim Mustafa Sungur 17.11.950 tarihli çektiği
telgrafta "Umum risalenin bize iadesine karar verilmiş" diye müjde
verdi ve âdil Adliye Vekili üç defa beraet verdiği ve şimdi de Sungur'un
mektubuna göre, hem iadesine emir verildiğini ve şimdi telefonla yine haber
vereceğim söyledikleri halde, bu onaltı seneden beri aleyhimizde olan iftiralar
ve jurnaller; hem Eskişehir, hem Denizli Mahkemesi'nden bütün dosyaları Afyon
Mahkemesi manasız toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin beraet
vermesiyle o mübarek eserleri o dosyalar içerisine karıştırarak çürütmek için
mahzene
sh: »
(Em: 418)
atmak
ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhasa Nurların işlerini bırakmamak lâzım
geliyor. Başbakan ve Adliye Bakanına, bu gayet mühim mes'eleyi nazar-ı
dikkatlerine arzediyoruz.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Benim Abdurrahmanım ve küçücük bir
Hüsrev namını alan Ceylân, vazifesini iki-üç yerde tam yaptı, geldi. Şimdi daha
büyük bir vazife için Ankara'ya Sungur gibi bir vekilim olarak gönderiyorum.
Sâniyen: Bazı zâtların mektublarını
bera-yı malûmat size gönderdim.
Sâlisen: Benim Sözler mecmuasından
ve İnebolu'dan gelen yeni harf Tarihçe-i Hayat ve eski harf Cevşen'den bana
gönderilecek nüshaların mukabili size ne kadar borcum olabilir, bildiriniz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
_____________________________
(Haşiye): Acib bir hâdise, adalet ve
dinden hariç zalimane nümunelerden birisi de; üç seneden beri müsadere
ettikleri Kur'anımızı çok defa istediğimiz halde vermedikleri ve ikibin
sekizyüz Lafza-i Celal altunla yazılı, gözle görünen mu'cize-i Kur'aniyeyi
gösteren o mübarek Kur'anımızı bize vermediler. Şimdi avukat diyor ki:
"Bir istida Diyanet Reisine yazınız ki, iade edilsin." Bunun gibi yüzler
nümuneler var ki, sırf bir garazla ve ecnebi parmağıyla aleyhimize işler
dönüyor. Bizi ve âlem-i İslâmı pek sevindiren Demokratlar dikkat etsinler.
Nurları ve Nurcuları bu işkencelerden kurtarsınlar.
Nur talebeleri namına
Said Nursî
sh: » (Em: 419)
Aziz, sıddık kardeşim Osman Nuri!
Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet
ve ihlasınla Ankara'da en mühim genç Said'leri senin etrafına toplamış. Madem
Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik
ettiğim nüshalarımı, o küçük Medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum.
Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok
fevkinde sadakatla şimdiye kadar hizmetleriyle herbiri birer genç Said olarak
beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylân, Tillo'lu Said, Sâlih,
Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim
vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese-i
Nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak re'yinize bırakıyorum.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık ve mübarek kardeşlerim!
Evvelâ: Hüsrev'in imzasıyla
Reisicumhur'a verilen telgraf, -bir ihtimali var ki; Ankara'da küçük
Hüsrev'ler, Hüsrev'in kalemiyle yazılan Kur'anı fotoğrafla tab'etmek ihtimali
hatırımıza geldi- siz Isparta postahanesinden anlayınız ki, ne mahiyette bir
telgraftır? Bana da malûmat veriniz. Merak ettim.
Sâniyen: Konya'daki Rıfat Filiz
kardeşimizin mektubunda, bazı sofîlerin bize hafif tenkidlerinin hiç ehemmiyeti
yoktur. Sakın müteessir olmasınlar. Hiçbir vecihle mukabele etmesinler. Şimdi
ehl-i imanın, hususan ehl-i tarîkatın ve bilhassa şahsıma ait tenkidlerini bir
nevi nasihat ve bir nevi iltifat telakki ederim. Onlara hakkımı helâl ediyorum.
Şimdi ehl-i ilhadın bize dehşetli zararlarına karşı; kardeşlerimiz olan ehl-i
imanın gayet hafif, şahsıma karşı tenkidlerini bir nevi ikaz ve bizi ihtiyata
sevk için bir dostluk telakki ediyorum.
Sâlisen: Bu yakında Afyon'da
haftalık gazeteler; gizli münafıkların tahriki ile beni de, alâkamız olmadığı
bir şeye münasebetdar göstermiş. Buradaki Nurcular da onu tekzib ettiler.
sh: »
(Em: 420)
Merak
edilecek birşey değildir. Medreset-üz Zehra erkânlarının hârika ve müessir ve
âlem-i İslâm'a menfaatli hizmet-i Nuriyelerini bütün ruh u canımızla tebrik
ediyoruz. Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize binler selâm eder, dua eder ve
dualarınızı istiyorum.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Mübarekler köyünden Ali ile
Hacı Süleyman ve Dinar tarafından Abdurrahman ve Himmet ve daha evvel gelen
ehemmiyetli bir Nurcu hemşehrisi yanıma geldiler. Cenab-ı Hakk'a çok şükürler
ediyorum ki, Mübarekler Köyü Kuleönü'nde eskisi gibi Nurlara şiddetli
alâkalarını muhafaza ediyorlar. Ve onların sadakat ve ihlaslarının bir kerametidir
ki: Kendime mahsus on mecmua kitablarımı lüzumuna binaen Ankara'ya gönderdiğim
ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitabları istedikleri aynı zamanda
Kuleönü mübarekleri kendilerine mahsus Nur mecmualarını, gönderdiğim mikdarın
aynı olarak Medreset-üz Zehra'nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Hususan
Birinci Abdurrahman olan Büyük Mustafa'nın kendi el yazısı olan bütün Mektubat
ve Lâhika'yı içinde buldum. Cenab-ı Hak o kitabların harfleri adedince her
birisine mukabil bin rahmet ihsan etsin. Âmîn.
Sâniyen: Onbir ay Hüsrev'in
istirahatına fevkalâde hâlisane hapiste hizmet eden ve müdafaatında gayet güzel
mukabele eden Nur'un küçük kahramanlarından Mustafa, dünkü gün benim yanıma
geldi, dedi: "Ben, ağabeyim Hüsrev'in yanına ziyaretine gideceğim."
Dedim: Gerçi hem senin, hem onun hakkınızdır bu ziyaret. Fakat bugün dört
talebe geldiler, Isparta'ya gittiler, o cihette ihtiyaç kalmadı. Sen de
Risale-i Nur hesabına mühim bir köyde imam olduğun için, o hizmet de benim
şahsî hizmetimden daha ziyade Nurlara faidesi olduğu gibi, Hüsrev'in
ziyaretinden şimdilik daha kıymetdar olabilir. Eğer o köyde hizmet-i Nuriye
olmasaydı, Mustafa gibi hâlis ve fedakâr hizmetkâra ihtiyacım vardı. Öyle ise,
şimdilik ziyareti te'hir et.
sh: » (Em: 421)
Sâlisen: Konya'lı Hacı Sabri
kardeşimiz yanıma geldi. Ben, Sadık, Hayri, Mustafa hazır iken çok ehemmiyetli
sohbetimiz, Hacı Sabri'ye mühim bir ders oldu. Bilhassa Medreset-üz Zehra
erkânlarının, hususan Hüsrev'in bu vatan ve millet ve âlem-i İslâm'a hizmet-i
imaniyeleri ve tahribçi dinsizlerin desiselerine sed çekmeleri o kadar büyük
bir hasenedir ki, farz-ı muhal binler seyyie olsa afvettirir. Öyle ise, başta
Hüsrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemal-i ihlas ve
samimiyet ile onlara tesanüd ve tam kardeş olmak lâzımdır diye bu mealde bir
ders oldu. İnşâallah Hacı Sabri de Hoca Sabri ve Rüşdü ve emsalleri gibi ruh u
can ile alâkadar ve Hüsrev'e tam kardeş olacak; meşreb ihtilafı daha tesir
etmeyecek.
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Medreset-üz Zehra erkânları, Nur naşirleri!
Evvelâ: Bir mes'eleyi biz münasib
gördük; size, asıl Nur hakkında söz sahibi Medreset-üz Zehra erkânlarının
tensibine havale etmek için kalbe geldi. Şöyle ki:
Bugünlerde bana hizmet eden üç
arkadaşımızın muvakkaten birkaç gün benden ders almak iştiyaklarına binaen ve
eski zamanda talebelerime verdiğim kıymetdar bir hatırayı hayatlandırmak
iştiyakına binaen, matbu' Lemaat'ı hergün bir sahifesini ders veriyordum. Hem
ben, hem onlar çok hayretle ve takdirle karşılıyorduk. Fikrimize geldi ki: Bu
matbu' risalenin, sair matbu' risaleler gibi nüshalarının kalmadığının sebebi,
bunun çok kıymetdar olduğunu bilen düşman kısmı intişarına mani' olduklarına ve
dost kısmı, kıymeti için elinden çıkarmadığına kanaatımız geldi. Hem gördük ki:
Bu Lemaat, Risale-i Nur'un mühim bir kısmının çekirdekleri, tohumları hükmünde
gayet güzel vecizelere ve hiçbir edibin ve mütefekkirin muvaffak olamadığı bir
tarzla sehl-i mümteni' gibi taklid edilmez, büyük bir hakikat-ı içtimaiyeyi
küçük bir vecizede ve manzum bir kitabı mensur gibi, aynı nesirli bir kitab
gibi, hiç nazmı hatıra getirmeden kolayca okunacak bir tarzda bulunması,
otuzyedi sene evvel Ramazan-ı Şerifin yirmi gününde her gün bir-iki saat
iştigaliyle bir tarzda koca bir kitab
sh: »
(Em: 422)
kadar
uzun bir nevi mesnevî yazılması ve içinde yirmi yerde, bir ihtar-ı gaybiye
nev'inde haber verdiklerinin otuz-kırk sene sonra aynen meali çıkmış gibi o
noktalara elimize geçen bir nüshada işaret koyduk. Gösteriyor ki: Bu Lemaat,
Risale-i Nur'un bir müjdecisi ve fihristesi ve bir fidanlık nümunesidir
kanaatımız geldi.
Sâniyen: Bu Lemaat'ın işaret
ettiğimiz kısımları Otuzüçüncü Söz namında Sözler'in âhirinde yazılması, Nur
kahramanı Hüsrev'in ve Medreset-üz Zehra erkânlarının re'yine havale ediyoruz.
Umum kardeş ve hemşirelerime selâm ve dua ve dualarını istiyoruz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık, sadık, muhlis ve hâlis
kardeşlerim ve hemşirelerim!
Bütün ruh u canımızla
bayramlarınızı, hem bu sene serbestçe hâlisane hacca gidenlerin bayramlarını,
hem bu vatandaki istibdadın kırılmasıyla hürriyet-i şer'iyeye bu milletin
mazhariyete başlamasını ve bu milletin bu manevî bayramını ve âlem-i İslâm'ın
ittifakkârane intibahlarının manevî bayramlarını ve Risale-i Nur'un hakikat-ı
Kur'aniyeye dair verdikleri haberlerini zamanın tasdik etmelerini ve en geniş
bir daire o manevî envar-ı Kur'aniyeye, beşer ihtiyacını hissetmesini tebrik
ediyoruz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Seyyid Sâlih'in Haleb ve
havalisindeki çok ehemmiyetli İhvan-ı Müslimîn Cem'iyeti için sizden istediği
Nur mecmualarından, kendime mahsus mecmualardan on tanesini ona gönderdim ki
onlara versin.
Sâniyen: Denizli, hem Denizli'deki
Nur kardeşlerimizle ziyade alâkadarım. Merhum Hasan Feyzi'nin arkadaşları ne
vaziyette ol
____________________________
(Haşiye): Eğer kabul etseniz,
yanımdaki Lemaat sonra gönderilecek.
sh: »
(Em: 423)
duklarını ve Yakub Cemal eski kardeşimiz ne
halde ve nerede olduğunu merak ederken, aynı vakitte Yakub Cemal'in Denizli
Nurcuları namına güzel bayram tebriki beni çok sevindirdi. Mütehassirane ve
müştakane hayalen beni Denizli'de gezdirdi, "Mâşâallah, Bârekâllah!"
dedim.
Sâlisen: Nurcuları yirmi seneden
beri tazib eden ve hapislere sokan bedbahtlardan bazıları, hergünde bir ay bize
verdikleri sıkıntılar kadar manevî azab çekiyorlar. Biz o zalimleri Cehennem'e
havale edip sabrederdik. Fakat hizmet-i imaniye kudsiyeti, o bedbahtlara
dünyada da bir nevi cehennemi adalet-i İlahiyeden istemiş ki, bazıları bir
senede istibdad-ı mutlakadan aldığı lezzeti hiçe indiriyor gördük; zaman
gösterdi. Demek adalet ve inayet-i İlahiyenin himayeti bize kâfidir.
Râbian: Ali Osman'ın vefatıyla hem
akrabasını, hem Medreset-üz Zehra ve Nur dairesini ta'ziye ediyorum. Ve onu da
tebrik ediyorum ki, vazifesini tam yapmış ve şimdi de Nur kahramanları Hâfız
Ali ve Hâfız Mustafa yanında duama dâhildir. Umum kardeşlerime binler selâm.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
[Mahremdir. Şimdilik Medreset-üz Zehra erkânlarına mahsustur.]
(İhtiyar kadınlara ehemmiyetli bir
müjde ve bekâr ve mücerred kalmak isteyen genç kızlara bir ihtar)
Hadîs-i şerifte عَلَيْكُمْ
بِدِينِ
الْعَجَائِزِ gösteriyor ki; âhirzamanda kuvvetli iman, ihtiyar kadınlarda
bulunur ki "Dindar ihtiyar kadınların dinine tâbi' olunuz." diye
hadîs-i şerif ferman etmiş. Hem Risale-i Nur'un dört esasından bir esası
şefkattir ve kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hattâ en korkağı da
kahramancasına ruhunu yavrusuna feda eder. Ve bu zamanda o kıymetdar valideler
ve hemşireler, büyük bir hâdise ile karşılaşıyorlar. Mahremce ve ifşası münasib
olmayan bir hakikat-ı fıtriyesini Nur
sh: »
(Em: 424)
şakirdlerinden mücerred kalmak isteyen veya
mecbur kalan kızlar kısmına beyan etmek lâzım gelir diye ruhuma ihtar edildi.
Ben de derim ki:
Kızlarım, hemşirelerim! Bu zaman,
eski zamana benzemiyor. Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye yarım asra
yakın hayat-ı içtimaiyemize yerleştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir
refika-i hayat ve saadet-i hayat-ı dünyeviyeye medar ve sair günahlardan
kendini muhafaza etmek için almak lâzım gelirken; o bîçare zaîfeyi daim
tahakküm altında, yalnız dünyevî muvakkat gençliğinde sever. Ona verdiği
rahatın bazı on misli onu zahmetlere sokar. Eğer şer'an küfüvv tabir edilen
birbirine denk olmazsa, hukuk-u şer'iye nazara alınmadığından hayatı daima azab
içinde geçer. Kıskançlık da müdahale ederse daha berbad olur. İşte bu izdivaca
sevk eden üç sebeb var:
Birisi: Tenasülün devamı için,
hikmet-i İlahiyece o fıtrî hizmete bir ücret olarak bir fıtrî meyil ve şevk
vermiş. Halbuki o zevk on dakikada bir lezzet verse de, eğer meşru ise, erkek
bir saat meşakkat çekebilir. Fakat kadın, on dakikalık o zevk için on ay çocuğu
kendi vücudunda zahmetini çekmekle on sene çocuğun hayatına yardımla meşakkat
çeker. Demek o on dakikalık fıtrî meyl, bu uzun meşakkatlara sevk ettiği için
ehemmiyeti kalmaz. His ve nefis, onunla onu izdivaca tahrik etmemeli.
İkincisi: Fıtraten kadın, za'fı için
maişet noktasında bir yardımcıya muhtaçtır. O ihtiyaç için şimdiki terbiye-i
İslâmiyeden ders almayan, serseriliğe, tahakküme alışanlardan o küçük bir
iaşesi hatırı için tahakkümler altına girip riyakârane kocasının rızasını
tahsil etmek yolunda hayat-ı dünyeviye ve uhreviyesinin medarı olan ubudiyetini
ve ahlâkını bozmak bedeline, köy kadınları gibi kendi nafakasını kendi
çalışmasıyla kazanmak, on defa daha kolaydır. Rezzak-ı Hakikî çocukların
rızkını süt ile verdiği gibi, onların da rızkını o Hâlık-ı Rahîm veriyor. O
rızık hatırı için namazsız ve ahlâkını kaybetmiş bir zevci aramak, riyakârane
çalışıp tahakkümü altına girmek; elbette Nur talebesinin kârı değil.
Üçüncüsü: Kadınlığın fıtratında
çocuk okşamak ve sevmek meyelanı var. Ve bir evlâdının dünyada ona hizmeti ve
âhirette de şefaati ve validesi öldükten sonra ona hasenatı ile yardımı, o
meyl-i fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeye sevketmiş. Halbuki şimdi terbiye-i
İslâmiye yerine terbiye-i medeniye ile on taneden bir-iki hakikî evlâd, kendi
validesinin şefkatine mukabil fedakârane hizmet ve dindarane dualarıyla ve
hasenatlarıyla
sh: »
(Em: 425)
validesinin
defter-i a'maline haseneler yazdırmak ve âhirette sâlih ise validesine şefaat
etmek ihtimaline mukabil, ondan sekizi o haleti göstermediğinden; bu fıtrî meyl
ve nefsanî şevk ile o bîçare zaîfeler böyle ağır bir hayata kat'î mecbur
olmadan girmemek gerektir. İşte bu işaret ettiğimiz hakikata binaen, bekâr
kalmak isteyen Nur şakirdlerinden olan kızlara derim ki:
Tam muvafık ve dindar ve ahlâklı bir
zevc bulmadan kendilerini açık-saçıklıkla satmasınlar. Eğer bulunmadı; Nur'un
bir kısım fedakâr şakirdleri gibi mücerred kalıp tâ ona lâyık ve ebedî bir
arkadaş olacak ve terbiye-i İslâmiyeyi almış vicdanlı bir müşteri ona çıksın.
Ve saadet-i ebediyesi, muvakkat bir keyf-i dünyevî için bozulmasın ve medeniyetin
seyyiatı içinde boğulmasın.
Said Nursî
(Haşiye): Hemşireler ve genç kızlar
Tesettür Risalesi'ni okumalıdırlar.
* * *
sh: » (Em: 426)
Hapsin latif bir hatırası
Hapislerde, hususan Afyon hapsinde;
eski zalim müstebidlerin aldatmak suretinde arasıra af bahsini etmesinden
bîçare mahpuslar benden soruyordular: "Acaba af olacak mı?" Ben de
derdim: "Bu zalimler aldatıyorlar. Fakat Nur şakirdleri madem mahpuslara
teselli vermek ve yüzde doksanını namaz kıldırmak hikmetiyle üç defa hapse girdiler.
Rahmet-i İlahiyeden kuvvetli ümid ederim ki, hapislerin tam bir af ile
çıkmasına bir alâmet olduğuna kuvvetli ümid ve müjde ediyorum." Çok defa
çok adamlara bu teselliyi veriyordum. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükrolsun ki;
kahraman Demokratlar o ümid ve ihbarlarımı tasdik ettirip keyfî, tarafgirane
bazı kanunların bahanesiyle ve garazkâr bazı memurların tarafgirlik hesabına
bahanelerle ezilen çok masum mahpusları azabdan kurtarmağa vesile oldular. Ve
milletin cür'etkâr kısmını kendine ve asayişe taraftar ettiler. O vesile ile
pek çok mahpuslar Nurlara ve Nurculara cidden alâkadarlık sebebiyle tamamıyla
ıslah-ı hal edip vatan ve millete değil muzır, belki birer hizb ve uzv-u nâfi'
hükmüne geçtiler.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Çok sevgili Üstadımız Efendimiz!
"Risale-i Nur imha
edilmez" diye yazılan ayn-ı hakikat parçayı Başbakan, Adliye Bakanı'na ev
adresleriyle; yine diğer bakanların da resmî adreslerine gönderdik.
Görüştüğümüz meb'uslara veriyoruz. Hepsi de bu hususta çalışacaklarını
söylüyorlar. Isparta Meb'usu Senirkent'li Tahsin Tola, ziyade alâkadar oluyor
ve diyor ki: "Hükûmet şimdi komünistlikle mücadeleye başladı. Bu mücadele
yalnız zabıta ile olamaz. Nurcular yirmi seneden beri mücadele ediyorlar ve
hükûmete büyük yardımda bulunuyorlar. Ve bugün memleketteki muhtelif
cereyanların en hayırlısı ve en tesirlisi Nurculardır." diyorlar. Vaiz ve
meb'us Ömer Bilen, diğer meb'us Hasan Fehmi Ustaoğlu ve Fehmi Çobanoğlu isimli
ihtiyar zâtlar, size pekçok hürmet ve selâm ediyorlar. Her ikisi dahi Risale-i
Nur'un şahs-ı manevîsi namına sevgili Üstadımızı, bu asrın bir mürşid-i
hakikîsi söyleyerek, "Onların himmetidir ki, bu umul
sh: »
(Em: 427)
madık
zafer kazanıldı." diyorlar. Siz sevgili Üstadımızdan çok cihetle yardım
gördüğünü söyleyen bu muhterem milletvekilleri, sizin dua ve Risale-i Nur'un
hizmetine güvenerek ileriye pek büyük ümidle baktıklarını ve "İslâmiyet'in
bütün şaşaasıyla âlem-i insaniyet çapında parlayacağını Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden
bekliyoruz" diyorlar. Dünkü Çarşamba günü üç meb'us, bir aralık Üstadımızı
ziyaret edeceklerini konuşmuşlar.
Abdullah, Sungur
* * *
Mahkeme-i Kübra'ya Şekva ve Müdafaat'ın bir haşiyesi olan parçanın
hülâsasıdır.
[Size bu defa Mahkeme-i Temyiz'e
gönderdiğimiz -avukatın Temyiz Mahkemesi'ne gönderdiği- istidanın suretidir. Ve
dehşetli kararnameye karşı; hülâsası sizin tarafınızdan bu mealde, müsadere
kararnamesine mukabil, dindar meb'uslara dersiniz:]
Bu tarzda müsadere ne derece kanuna
muhalif ve Demokrat hükûmetini tanımamak ve Adliye Bakanı'nın verdiği emri ne
derece dinlemediklerini ve ehemmiyet vermediklerini gösteriyor. Ve adliye
adaleti haricinde dehşetli bir garaz hükmediyor. Kitablarımızın ellerindeki
tamamını, binler kelimeden bir-iki kelimeyi suç mevzuu bahanesiyle vermek
istemediklerini ve bu suretle Nurların neşrine mani' olmak istediklerini ve suç
diye gösterdikleri noktalarda bizim tarafımızdan müdafaatımızda onların
seksenbir hatalarını Hata-Savab Cedvelinde isbat edilmekle açık garazkârlıklarının
gösterildiğini; hem elyevm yasak olmayan yüzbinler tefsirlerde yazılı bulunan
tesettür ve irsiyet hakkındaki iki âyetin birkaç satırlık tefsiri yüzünden
dünyada hiçbir kanunun müsaade etmediği acib bir zulüm ile dörtyüz sahifelik
Zülfikar mecmuasını müsadere edip bize vermemek suretiyle bir zulüm irtikâb
ettiklerini; hem Afyon'da iki sene ellerinde kalan bütün Risale-i Nur'un
parçaları, daha evvelden hem Denizli, hem Ankara, hem Isparta mahkemelerinde
beraet ettirilip sahiblerine iade edildiğini ve bilâhare Zülfikar ve Asâ-yı
Musa'yı ruhsatsız neşir bahanesiyle Isparta hükûmeti müsadere edip dört sene
zabtettikten sonra hiçbiri noksan olmadan yüzyetmiş mecmuayı bize iade
ettiklerini ve bizim en mühim suçumuz, Risale-i Nur'un mahrem bir parçasında
elli sene evvel bir hadîsin tefsirinde, cebrî kanunlarla şapkayı giydiren ve
Din-i İslâm'ı bu mübarek Türk Milletinden kaldırmak için Lozan Muahedesinde söz
veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakikî
sh: »
(Em: 428)
Müslüman-Türk'ü protestan yapamayan ve
Millet-i İslâm için pek çok zararlı olduğunu ef'aliyle isbat eden ve hadîs-i
şerifin haber verdiği o müdhiş şahıs kendisi olduğunu hayat ve mematıyla
gösteren Mustafa Kemal'e bir mahrem eserde "Din yıkıcı, Süfyan" dediğimizi
ve "kalblerdeki sevgisini bozmağa çalıştığımızı" isnad edip
kararnamede mahkûmiyetimize sebeb olduğunu ve Mahkeme-i Temyiz'in Afyon
Mahkemesi'nin bu haksız kararını bozmasıyla yeniden görülmeğe başlanan dava af
kanunu çıkmasıyla, dosyalarıyla ve bütün Nur eserleriyle çürütülmek için
mahzene atıldığını ve bilâhare Adliye Bakanlığınca, Sungur'un keşide ettiği
telgrafı üzerine, bütün eserlerin verilmesine emir verildiği halde hiçbiri iade
edilmeyerek yeniden suç mevzuu olanlarını tefrik etmek; belki tamamını suç
mevzuu yapmak istemeleriyle Risale-i Nur'un tam serbestîsine mani' olmak
istediklerini bildiren ve üç seneden beri bizi aldatan böyle eşhasa, Nur'un
işlerini bırakmamak için Başbakan ve Adliye Bakanı'nın nazar-ı dikkatlerine
arzedilmek üzere bu mealdeki adaletperver Demokratlara istida yazılması, vatan
ve millet menfaatine lüzumu var.
Lafza-i Celal üzerinde i'cazı gözle
görülen Kur'anımızı almak için istida ile Diyanet Riyasetine müracaat edilmesi
gibi, sırf garazla ve ecnebi parmağıyla aleyhimize dönen işlerden ve
işkencelerden bizi ve âlem-i İslâm'ı pekçok sevindiren Demokratların dikkat
edip Nurcuları kurtarmalarını, hürriyetperver hükûmetten rica ederiz.
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün ruh u canımla geçmiş
Mevlid-i Nebeviyenizi tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Sizin Nur'un neşrindeki
muvaffakıyetinizi âlem-i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emareleri
görünüyor ki, ezcümle bir nümunesi: Pakistan Maarif Vekili Nurlar için benim
yanıma geldi, Risale-i Nur'un bir kısmını aldı. "Doksan milyon Müslümanlar
içinde neşrine çalışacağım" dedi. Aldı, gitti. Hem bu kadar aleyhimizde
münafıklar çalıştıkları halde, hem Avrupa'da, hem Asya'da uzak yerlere Risale-i
Nur'u götürmüşler. Hem Berlin'de Almanlar Zülfikar'ı aldıkları vakit, bir
gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler. Hem dâhilde ehl-i iman, en ziyade
muarızlar olan eski başbakan ve dâhiliye vekili yasak ettikleri Asâ-yı Musa ve
Zülfikar'ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemal-i
sh: »
(Em: 429)
şevk
ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara'da pek ziyadedir. Hem birkaç yerde hapishane
müdürleri iki-üç vilayette karar vermişler ki: "Biz hapishaneleri
Medrese-i Nuriye yapacağız ki; bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi
Nurlarla ıslah olsunlar.
Sâlisen: Merhum Burhan, Nur'un ümmî
ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını, hem Isparta'yı, hem Medreset-üz
Zehra şakirdlerini ta'ziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye
kadar beş-altı gün zarfında belki bin defa ona dua etmişim. Çünki altı günde
virdimde dörtyüze yakın اَجِرْنَا
مِنَ
النَّارِ
dediğimde onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhan'a hediye ediyorum.
Râbian: Nurlar, mektebleri tam
nurlandırmağa başladı. Mekteb şakirdlerini medrese talebelerinden ziyade
Nurlara sahib ve naşir ve şakird eyledi. İnşâallah medrese ehli yavaş yavaş
hakikî malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sahib çıkacaklar. Şimdi de çok
müftülerden ve çok ülemalardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve
istiyorlar. Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarîkattır. Bütün kuvvetleriyle
Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahib çıkmaları lâzım ve elzemdir (Haşiye).
Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp "Tarîkat zamanı değil,
bid'alar mani' oluyor" dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî dairesinde
bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi
bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dairesi
gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i
tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlub olamıyor. Onun
için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar
bid'atlara ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.
Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük
tehlike olan zendeka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyyunluğa karşı yalnız ve
yalnız tek bir çare var: O da Kur'anın hakikatlarına sarılmaktır. Yoksa koca
Çin'i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye; siyasî, maddî
kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-ı Kur'aniyedir.
Rehber Risalesindeki Leyle-i Kadir
mes'elesi; şimdi hem Ameri
_____________________
(Haşiye): İşte mühim bir nümunesi:
Seydişehir'li Hacı Abdullah'ın bütün mensubları, hem Kastamonu'da, hem
Isparta'da, hem Eskişehir'de Risale-i Nur dairesini kendi tarîkat daireleri
telakki etmişler ki, onlardan Nurlara rastlayanlar, takdirkârane sahib
çıkıyorlar. Onlara bin bârekâllah!
sh: »
(Em: 430)
ka,
hem Avrupa'da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakikî
kuvveti, hakaik-i Kur'aniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyat
kuvveti olan üçyüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm
dairesinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma
tarafdar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için; hem
Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ana ve ittihad-ı İslâma tarafdar olmağa
mecburdurlar.
Sâdisen: Yanıma Nur talebesi bir
meb'us geldi, dedi ki:
"Ben Adliye Bakanlığı'na
gittim. Afyon'da Nurları müsadere kararını söyledim. Adliye Vekili Özyörük dedi
ki: "Ben Afyon Mahkemesi'ne Nurlar'ın tamamen verilmesine emir verdim.
Hattâ bendeki Asâ-yı Musa'yı da müellifine iade edeceğim." diye bana
söyledi. Halil
Özyörük'ün
bu sözü, Demokratlara ve Nurlara tarafdarlığını gösteriyor.
Umuma binler selâm.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim ve Nur'un
genç kahramanları!
Evvelâ: Ruh u canımızla sizin Ankara
gibi yerde hârika bir tarzda hizmet-i Nuriyenizi tebrik ediyoruz. Hakikaten
ümidimizin fevkinde ehl-i maarif ve mektebliler kısmında çok ehemmiyetli bir
intibaha vesile oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz, on
senede ancak yapılacak. Az bir zamanda bu vazife-i imaniyeyi yaptığınıza kanaat
edip kuvve-i maneviyeniz ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha
şiddetli çalışmanıza vesile olsun. O gibi yerlerde dâhilden ve hariçten gelen
yirmi kadar siyasî ve içtimaî cereyanların hodfüruşane ve garazkârane
çarpıştıkları bir zamanda Kur'an ve imana hizmetiniz ve Üniversitelilerin
Nurlara takdirkârane sahib çıkmaları; bütün Nurcuları sevindirdiği gibi,
ileride inşâallah âlem-i İslâm'ı da sevindirecek. Sizlerin az hizmetinizde
mükâfat çoktur. Bazan askerlikte ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene
ibadet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nurcuları dahi, az
za
sh: »
(Em: 431)
manda
çok vazife gördünüz. Mesaînizin semeresi az da olsa kanaat ediniz. Mücahede
cephesinde bazı zaîflerin geri çekilmesi, cesurlarda daha ziyade kahramanlık
damarını tahrik ettiği gibi; Nur fedakârları, vehhamların çekilmesiyle daha
ziyade gayret ve sebata belki şevk ile daha ziyade çalışmağa sebeb olmak
gerektir. Evet Risale-i Nur'un mühim bir hakikatından siz fıtraten bir ders
aldınız. Yine o hakikatı nazar-ı dikkate alınız; o da şudur:
Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur'ana
hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları
kaçırmak ise, o vazife-i İlahiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlub da olsak,
kuvve-i maneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek
lâzımdır. Meselâ: Bir zaman İslâm'ın büyük bir kahramanı Celaleddin-i
Harzemşah'a demişler: "Cengiz'e karşı muzaffer olacaksın." O demiş:
"Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galib etmek vazife-i İlahiyedir. Ona
karışmam." Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delaletiyle,
siz de bu kahramana iktida etmişsiniz. Binden bir-iki adam sizden kabul etse,
yine sarsılmamak gerektir. Bazan bir-iki adam, bine mukabil geliyor.
Sâniyen: Ankara'da bu sırada
nazarlar dünyaya ziyade çevrilmiş. Ve iktidar kısmı daha tam prensibini kabul
etmeğe vakit bulamamış. Müteaddid partiler kendine tarafdar bulmak için veya
kabahatlarını seddetmek için elbette çok çalışıyorlar. Ve İslâmiyet ve Kur'an
aleyhindeki hariçteki cereyanlar elbette dâhilde bazılarını bulmuşlar ki;
Kur'an lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evham vermek gibi
propagandalarla hakikî fedakâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostlar ile alâkadar
olanları evhamlandırıyorlar ve Nurcuların da kuvve-i maneviyelerini kırmağa
çalışıyorlar.
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Ben size bugün mektub yazacaktım.
Ziyade rahatsızlığım sebebiyle telaşta iken, aynı dakikada Mustafa Gül ve
İbrahim Gül geldiler. Hem bana ilâç, hem teselli, hem büyük sevince vesile
olduklarından, o iki mübarek kardeşimi benim vekillerim ve bir mektub olarak
size gönderiyorum. Onlar birer Said olarak benim bedelime sizi ziyaret ve
tebrik edip sair şeylerimi de size beyan etsinler.
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 432)
[Üstadımızın tebrik telgrafına
Reis-i Cumhur Celal Bayar'ın telgrafla verdiği cevabdır.]
Bediüzzaman Said Nursî
Emirdağ
Samimî tebriklerinizden fevkalâde
mütehassis olarak teşekkürler ederim.
Celal Bayar
* * *
Aziz, sıddık ve mübarek kardeşlerim!
Evvelâ: Nur'dan bana çok lüzumu
bulunan Medreset-üz Zehra'nın fütuhatçı mahsulâtını ve kahraman Tahirî'nin
merhume haremi ile ve merhume iki kerimesi namına gönderdiği mecmualarını ve
iki hafta evvel merhum Hâfız Ali'nin bir hayr-ul halefi Mustafa'nın tam
zamanında tamam Mektubat'ını ve Nur'un metin bir kumandanı Re'fet Bey'in kendi
kalemiyle yazdığı mübarek mecmuasını ve pek güzel ve manidar rü'yalı mektubunu
aldım ve çok sevindim. Onların her bir harfine Cenab-ı Erhamürrâhimîn sizin her
birinize bin hasene ihsan etsin. Merhume Hatice ve merhume Hicret'in ve merhume
Âişe'nin ruhlarına ve kabirlerine binler rahmet eylesin, âmîn.
Sâniyen: İkinci bir Hüsrev olan
Mustafa Osman'ın mektubunda Sabri namında bir kardeşimizin, benim hizmetim için
yanıma gelmesini istemesi beni çok memnun etti. O gelmiş ve birkaç ay hizmet
etmişçesine kabul ediyorum. Fakat şimdi benim hizmetime hariçten gelmeğe
ihtiyaç kalmamıştır. Ne vakit ihtiyaç olursa o zaman haberdar edeceğim. Hakikaten
Eflani havalisinde, Isparta kahramanları mahiyetinde küçük kahramanlar
yetişmeğe başlamıştır.
Sâlisen: Nur'un demirbaş kâtibi ve
şakirdi Kâtib Osman'ın Risale-i Nur bahçesinden gönderdiği yaş üzüm teberrükünü
ve Medreset-üz Zehra'nın çok ehemmiyetli bir şubesi ve bir merkezi olan
Sava'nın gayet mübarek teberrüklerini kaideme muhalif olarak onların hatırı
için kabul ettim. Ve kime yedirsem de, onların hayrı olarak yedireceğim.
sh: »
(Em: 433)
Râbian: Nur kahramanı Hüsrev'in, ben
Emirdağı'nda iken bana yazdığı umum mektublarından mühim parçalarını, hususan
benim yazdığım mektubların hülâsalarını hâvi kısımlarını bir defterde
yazmıştım. Fakat ben hapiste iken birisi hoşuna gitmiş, almış; kayboldu. Şimdi
tekrar eski mektublarından kırk kadar bende var. Onları inşâallah ben işaret
edeceğim; burada yazdırmazsam size göndereceğim. Bir defterde cem'edilerek
belki ehemmiyetine binaen teksir edilecek.
Hâmisen: Sözler mecmuasından onbeş
tanesini Ankara'ya gönderdim. Çok faide vermiş. Oradaki Nurcular kahramancasına
ihtiyat perdesi altında çalışıyorlar.
Sâdisen: Sizde bulunmayan ve
Hüsrev'in istediği Mektubat'ı tashih ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu defa
Yirmidördüncü Mektub'u çok kıymetli, çok ince, çok derin ayn-ı hakikat gördüm.
Umuma binler selâm.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık ve mübarek kardeşlerim!
Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Hüsrev'i
Nazif Çelebi bana yazıyor ki: "Hizb-i Nuriye ve Salavatın neşrini
bitirdikten sonra ne münasib ise neşredeceğim" diye soruyor. Bence sizin
tensibinizle Hastalar ve İhtiyarlar Lem'aları ve Onyedinci Mektub olan
çocukların kısacık ta'ziyenamesi ve Yirmibirinci Mektub -İhtiyarlara hizmet
hakkındaki kısa mektubun- neşri münasibdir. Fakat Medreset-üz Zehra'nın erkânı
hangi cümle ve hangi fıkra münasib görürlerse kaldırabilirler ve ıslah
edebilirler. Ve daha kısa başka münasib risaleler varsa ilâve
edebilirler." Bu mealde kahraman Nazif'e çabuk cevab gönderiniz.
Hakikaten, o kardeşimizin Cevşen-ül Kebir'i ve Hizb-i Nuriye'yi Salavat ile
beraber neşri, Nurculara ve ehl-i imana büyük bir hizmettir. Cenab-ı Hak herbir
harfine mukabil ona ve yardımcılarına bin sevab ihsan etsin, âmîn.
Sâniyen: Yeni ehl-i hükûmet yavaş
yavaş anlıyor ki, hakikî kuvvet Kur'andadır. Ve İslâmiyet uhuvveti ile ve
imanın hakaiki ile tahribatçı düşmanlara karşı dayanabilirler. Evet bir
tahribçi, yirmi tamirciyi telaşa düşürür ve bazan mağlub edebilir. Koca
sh: »
(Em: 434)
Çin'i
kendine tâbi' yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslüman'a karşı âdeta
mağlub bir vaziyette tecavüzden durduran, maddî kuvvetler, haricî-dâhilî
tedbirler, ittifaklar değil; belki yalnız Kur'an ve imanın hakikatları, onların
en büyük kuvveti olan maneviyat-ı kalbiyeyi tahribatlarına karşı sed çekmesi ve
manevî yaralarını tedavi etmesidir. Ve yeni hükûmetin Maarif Vekili bu hakikatı
hissetmiş ki, seleflerine muhalif olarak en ziyade iman hakikatlarının neşrine,
din derslerine ehemmiyet veriyor. Hattâ büyük bir ehemmiyetle şimdi de Şark
Dârülfünunu -tabirlerince Doğu Üniversitesi- için yüz bin lira tahsis edildiğini
gazeteler yazmış. Hem mezkûr hakikatı; hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri
o dehşetli, tahribatçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak
hakaik-i Kur'aniye ve imaniye olduğunu kat'iyen bildiler ki, Ankara'daki
Üniversiteliler bin yediyüz imza ile Maarif Vekili'nin din derslerini cebrî
mekteblere koyması için tebrik etmişler. Ve İstanbul Üniversitesi'nde yeni
hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:
–Anadolu'da din lehinde kuvvetli bir
cereyan var... Onlara da solcular gibi bir derece meydan vermeyeceğiz. Demesine
mukabil; o üniversitenin mümessili, din neşriyatı yapanlar aleyhinde olduğu
halde, o reise demiş ki:
-Eþğer dediğin o cereyan
Risale-i Nur ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlub edemez.
Bu mes'ele münasebetiyle meslek ve
meşrebime muhalif olarak Eski Said'in bir-iki dakika kafasını başıma alarak
diyorum ki:
Küfür ile iman ortası yoktur. Bu
memlekette İslâmiyet'e karşı komünist mücadelesi ortası olamaz. Sağ ve sol,
ortası üç meslek îcab ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. Sağ
İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasraniyet diyebilirler. Fakat bu vatanda
küfr-ü mutlaka karşı iman ve İslâmiyet'ten başka bir din, bir mezheb olamaz.
Olsa, dini bırakıp komünistliğe girmektir. Çünki hakikî bir Müslüman hiçbir
zaman Yahudi ve Nasrani olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.
İnşâallah, Maarif ve Adliye
vekilleri gibi sair erkânlar da bu ehemmiyetli hakikatı tam anlayacaklar.
Sağ-sol tabiri yerine, hak ve hakikat ve Kur'an ve iman kuvvetine dayanıp bu
vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zendekadan ve onların dehşetli
tahribatlarından kurtarmağa çalışmalarını rahmet-i İlahiyeden bütün ruh u
canımızla niyaz ve rica ediyoruz.
* * *
sh: » (Em: 435)
...Bir-iki hafta evvel Mısır'ın
Câmi-ül Ezher'inin büyük bir müderrisi olan Ali Rıza buraya hususî bir adamı
gönderdiği gibi, iki gün evvel de aslen Buhara'lı ve Medine-i Münevvere'de
mücavir ve Mısır'da büyük âlimlerle ve hususan eski Şeyhülislâmımız ve Dâr-ül
Hikmet'te benim arkadaşım Mustafa Sabri Efendi'yle alâkadar ve bu tarafa
geleceğine dair onlarla görüşen ve bir derece onların namına mühim bir âlim
yanıma geldi. Ben de Câmi-ül Ezher'e hediye-i vakfiyem olarak 11 tane hususî
mecmualarımı o zât vasıtasıyla âlem-i İslâm'ın büyük medresesi olan ve o âlimin
ihbarıyla şimdi yirmiyedi bin talebesi bulunan Câmi-ül Ezher'e hediye olarak o
zâta verdik. Hem dedik: Başta Mustafa Sabri ve Ali Rıza ve Mehmed Zahid Kevserî
olarak Nur mecmualarına benim bedelime sahib ve hâmi ve vâris olsunlar ve
Arabî'ye tercümeye çalışsınlar, dedik. Mektub da yazdık. O zât aldı gitti. Umum
kardeşlerime ve hemşirelerime selâm ederim, dualarını isterim.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
Evvelâ: Hadsiz şükrolsun ki şimdi
Ankara içinde küçük bir Medrese-i Nuriye manasında, küçük Said'ler ve Nur'un
fedakârları her gece birisi bir mecmuayı okur, ötekiler ders alır gibi
dinliyorlar. Bazı vakit konferans zamanında bazı mühim adamlar da iştirak
ediyorlar. Bu defa Afyon gazetecisinin iftirası münasebetiyle Başvekil'e ve
Dâhiliye Vekaletine ve Nur Talebelerine bazı meb'uslar söylemiş. Adnan Menderes
ile Dâhiliye Vekili pek dostane mukabele edip haber göndermişler ki: "Hiç
merak etmesin ve me'yus olmasın." Ve Afyon'daki gazeteci de: "Ben
Emirdağı'na geleceğim ve Üstad'a iki dileğim var, bunları rica edeceğim ve özür
dileyeceğim." demiş. Ve bizim aleyhimizde neşredilen o gazetelerden,
talebelerim yüzaltmış adedini alarak imha etmişlerdir.
Daha fazla yazacaktım. Rahatsızlığım
dolayısıyla yazamadım ve vakit de dar olduğundan kısa kesiyorum. Umumunuza
selâm.
* * *
Hakikaten Eflani ve Safranbolu aynen
Isparta'nın kahramanları gibi Nurlara mütemadiyen çalışıyorlar. Hattâ bu defa
Rehberlerin
sh: »
(Em: 436)
bir
kısmında Münacat yoktu. Eflani az bir zamanda yetmiş aded eski harfle Münacatı
yazıp bize göndermiştir. Biz de o Münacatları Rehberlerin arkasına ilâve ettik.
İnşâallah orada da çok Sungurlar çıkıyor ve çıkacak.
* * *
Müdafaatın bir haşiyesidir
Bu mealde adaletperver Demokratlara
istida yazabilirsiniz. Ben hastayım. Siz nasıl münasib ise öyle yapınız.
Avukatımızdan bir gün evvel
aldığımız mektubda, kitablarımızın suç mevzuu olan ve olmayanları, hiçbir
kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde, bir risalede, bir tek kelimeyi
bahane edip suç mevzuu yapmak, o risaleyi vermemek suretiyle, Nurların
intişarına garazkârane mani' olmak fikriyle, hem kararnamelerini Mahkeme-i
Temyiz'ce bütün bütün bozan kararnamede, suç mevzuu gösterdikleri bizim
aleyhimizde olmadığı halde ve müddeiumumînin iddianamesine karşı hata-savab
cedvelinde, seksenbir hatasını ve garazkârlığını kat'î isbat ettiğimiz halde,
şimdi aynı garazkârlıkla ve dörtyüz sahife Zülfikar Risalesi'ni, birkaç satır
tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüzbin tefsirin aynı manayı söylediklerine
binaen, otuz-kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzuu yapıp, o mecmuayı
müsadere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsaade eder?
Hem Afyon'un mahkemesindeki eserler,
-tekrarat-ı Kur'aniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesna olarak-
bütün eserler iki sene hem Denizli, hem Ankara Ağırceza mahkemesi beraetine
karar vererek, içinde suç mevzuu bulamadıkları ve bize iade etmeye karar
verdikleri ve aynı eserler Isparta Hükûmetinin bir vakit müsadere ile tamamen
eline geçtiği halde, tamamıyla sahiblerine iade ettikleri; sonra da Zülfikar'la,
Asâ-yı Musa'yı ruhsatsız eski yazı ile neşir bahanesiyle, dört seneden beri
müsadere edildikleri ve aynen hiçbiri zayi' olmadan 170 aded mecmuada bir suç
mevzuu bulamadıkları için bizlere tamamen iade ettikleri ve bizim en mühim
suçumuz olarak gösterdikleri, eski partinin bir kısım şeflerine hakikat namına
itirazımızın yüz misli ziyade şimdi dinî mecmualar, resmî cerideler aynı
itirazı şiddetle vurdukları halde, Risale-i Nur'un bir mahrem parçası, şimdiki
zamanı tamamıyla tayin ettiği bir hakikatını tefsir bahsinde isbat etmiş ki,
"lmüş bir şeftir" demiş.
sh: »
(Em: 437)
İşte hakikat böyle iken, Afyon
Mahkemesi adalet namına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubu ile,
eski harfle de neşredilen kararnamenin âhirinde, bizi mahkûm etmek için en mühim
sebeb savcının garazkârlığı sebebiyle mahkeme heyeti demişler ki:
"Said ve arkadaşları, Mustafa
Kemal'e din yıkıcı, süfyan demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmağa
çalışmışlar. Onun için mahkûm ediyoruz." Acaba ölmüş gitmiş bir adamın
şahsına karşı bin defa böyle itiraz da olsa, umumî bir dava oluyor. Mahkeme-i
adalet buna dair böyle bir hükmü vermek, elbette pek acib bir mana iş içinde
var.
Şimdi böylelerin elindeki dört defa
Nur eserleri beraet kazandıkları ve şimdi dâhiliye bakanı, evvelce adliye bakanı
üç defa beraetine ve suç mevzuu olmadığına ve bizi mahkûm eden Afyon kararını
bozmasıyla, suç mevzuu olmadığına hüküm verdiği halde, şimdi bütün millet,
adalet ve şefkat ve diyanete hizmet bekledikleri Demokrat hükûmeti zamanında,
eski müstebidlerin dehşetli plânlarıyla Risale-i Nur'a karşı garazkârlarının
keyfine bırakmak, Demokrat hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyanettir. Ve milletin
teselli-i ümidini kırmaktır.
Benim Ankara'da bir vekilim Mustafa
Sungur'dur. 17.11.1950 tarihli çektiği telgrafta, umum risalenin bize iadesine
karar verilmiş diye müjde verdi. Ve âdil adliye vekili üç defa beraet verdiği
ve şimdi de Sungur'un mektubuna göre, hem iadesine emir verildiğini ve şimdi
telefonla haber vereceğim söyledikleri halde, bu onaltı seneden beri aleyhimizde
olan iftiralar ve jurnaller hem Eskişehir, hem Denizli mahkemesinde bütün
dosyaları Afyon Mahkemesi toplamak ve af kanununun çıkmasıyla ve mahkemelerin
beraet vermesiyle, o mübarek eserleri, o dosyalar içerisine karıştırarak
çürütmek için mahzene atmak ve üç seneden beri bizi aldatan bazı eşhasa
Nurların işlerini bırakmamak lâzım geliyor. Başbakan ve Maarif Bakanı ve
Dâhiliye Bakanı'na bu gayet mühim mes'eleyi nazar-ı dikkatlerine arzediyorum.
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 438)
Papalık Makam-ı Âlîsi Kalem-i
Mahsusu Başkitabet Dairesi
Numara:232247
Vatikan
22 Şubat 1951
Efendim!
Zülfikar nam el yazısı olan güzel
eseriniz İstanbul'daki Papalık makam-ı vekaleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine
takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını
bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakk'ın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni
memur ettiklerini arza müsaraat eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım
efendim.
İmza
Vatikan Bayn Başkâtibi
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün ruh u canımızla
Receb-i Şerifinizi ve şuhur-u selâsenizi tebrik edip Cenab-ı Erhamürrâhimînden
niyaz ediyoruz ki hakkınızda ve hakkımızda seksen sene bir manevî ömr-ü bâki
kazandırmağa bu üç mübarek ayı vesile eylesin, âmîn.
Sâniyen: Otuz-kırk gündür hakikî
ehl-i imana bir nevi hücum içinde üç dindar vekilin İslâmiyet şeairini bir
derece tamir etmeye meydan vermemek için bir sarsıntı verildi. Hizmet-i imaniye
içinde en büyük kuvveti Nurcularda buldular. Bahanelerle onlara fütur vermek,
şevklerini kırmak için çok desiseler yapıldı. Tarsus, İstanbul gibi
Emirdağı'nda da acib desiseler ile beni hiddete getirip bir gaile çıkarmak
istediler. Halbuki Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle bana fevkalâde bir sabır ve
tahammül verildi. Onların da plânı zîr ü zeber oldu. Hattâ Afyon'da ve burada
üç büyük memurun belki azlolmak ihtimali var. Ve üç vekil de lehimde
bulunmuşlar. Demek inayet-i İlahiye daima bizi himaye ediyor, elhamdülillah. Bu
gibi şeyleri merak etmeyiniz. Yalnız ihtiyat her vakit iyidir.
sh: »
(Em: 439)
Sâlisen: Risale-i Nur'un manevî
avukatı ve bir kahramanı Ahmed Feyzi, İzmir'deki Nur'un teksiri ve
intibahkârane İzmir vaziyeti ile Ahmed Feyzi alâkadar olmuş, teksirdeki
tashihatı deruhde etmiş. Mehmed Yayla ve Abdurrahman gibi ve yardım eden
kardeşler gibi İzmir'de Nur'un teksirinde alâkalarını devam ettireceklerine
dair mektubu hapishanede Nur'un küçük bir kahramanı olan Bayram getirdi. Ve
Ahmed Feyzi onunla bir mikdar zeytin ve zeytinyağı göndermiş. Ben Abdülmecid
kardeşimin hediyesini kabul etmediğim halde Ahmed Feyzi kardeşimi daha ziyade
kendime yakın gördüğümden hediyesini kabule mecbur oldum. Fakat kaidem
bozulmamak için o hediyeye mukabil benim hesabıma bir Sözler mecmuası, beş tane
Cevşen-ül Kebir, üç tane Nazif'in mektubunda yazdığı bana ait nüshalardan ve
İstanbul'dan size gelecek Hizb-i Nuriye'yi ona gönderiniz.
İki Nurcu Ankara'ya gittiler. Hem
Başvekil, hem Dâhiliye Vekili, hem Maarif Vekili lehimizdedir. Ve bize müjdeli
haber geldi. Onun için beni merak etmeyiniz. Ben gelen sıkıntıdan manevî sürur
duyuyorum.
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
[Seyyid Sâlih'in mektubundan bir parçadır.]
Bu sene onbeş talebe birlikte
Hicaz'a gidecekler. Hicaz'da olan masraflarını da Hicaz almayacak. Kendilerine
düşen masraf çok az bir şey olacak. Dönüşlerinde Sâlih ile bir-iki arkadaşı,
İran ve diğer hükûmetleri gezdikten sonra Pakistan'a İslâm Gençlik
Konferansı'na a'za olarak gidecekler. Belki bunların yol masrafını hükûmet
verecek. Bu hususta emirlerinizi intizar ediyoruz.
Ali Ekber Şah'ı, Said Ramazan'ı,
Abdurrahîm Zapsu görmüş; Pakistan'da çok hürmet etmişler. Üstadımız yerine
ellerini öptüler, duanızı rica etmişler.
Seyyid Sâlih
* * *
sh: » (Em: 440)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Evvelâ: İstifsar-ı hatırla el ve ayaklarınızdan
öper, sıhhat ve âfiyetinizi Cenab-ı Hak'tan dilerim ve ziyade muhtaç olduğum
duanızı beklerim efendim.
Sâniyen: Bura için merak edecek hiç
bir şey kalmadı. 5 Mart'taki merak 18 Nisan'da ferah buldu. Polis dairesi Nur
dairesi oldu. Tarsus savcısı tedkik edip "Bu kitabları geriye verin",
o vakit demişti. Komiser Bey bana "Git, Mersin'dekilerini de al, gel,
hepsini bir verelim" diye beni Mersin'e gönderdi. Mersin Emniyeti
"Biz senin kitablarını Ankara'ya gönderdik, gelirse veririz, gelmezse burada
kitabın yok" dedi. Döndüm tekrar Tarsus komiserine geldim. Komiser Bey
boynunu bükerek: "Hoca, biz emirkuluyuz, gücenme, kusura bakma. Biz senin
kitablarını emirsiz veremeyiz." cevabında bulundu. 18 Nisan'da
"Kitabların gelmiş. Git, al da gel" dediler. Hemen gittim. Zülfikar,
Sikke-i Tasdik, Tılsım, Afyon Müdafaanızı, Hülâsa bu beş kitablarımızın
Ankara'ya varıp geldiğini, dışındaki sarılı kâğıttan anladım.
Netice; kitabların içinde
"satılmaması için bir şey yoktur" diyerek bir vesika ile beraber
kitablarımızı elime teslim ettiler. Ben de komiser beye bir Tılsım Mecmuası,
emniyet memuru Edhem Bey'e bir Hülâsa, bir de yeni harfle Tarihçe-i Hayat
hediye ettim, çok memnun oldular. Onlar da Nurcu oldular.
Üstadım Efendim! "Bu tarafın
vazifesi senin" demiştin. Ben de söz verdim, Isparta'dan gittiğimde
Mart'ta gelirim demiştim. Gaziantep ve Maraş'a varamadığım için ruhum "Sen
vazifeni tam yapmadın" diyor.
Üstadım Efendim! Eskişehir'e
gitmeden bir sene evvel, ilk görüştüğümüzden üç-dört ay sonra rü'yada Üstadım
hanemize gelmiş idin. Bana dediniz: "Seni bir yere göndersem gider
misin?" Ben de "Giderim, efendim!" dedim. Sen de "Seni üç
aylık bir yere göndereceğim" dedin. Ben de hemen yürüdüm. Bana
"Dur!" diye emir verdin. Ben de durdum. "Ben sana şimdi git
emrini verdim mi?" dedin. Ben hemen uyandım. O zamandan beri merak
ediyordum. "Acaba bu sene emir verdi mi ki, hem üç aylık yol bize de nasib
olur mu ki" diye gece ve gündüz gözyaşları döküyordum.
sh: »
(Em: 441)
Demek mukadder şimdi imiş. اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Efendim! El ve ayaklarınızdan
hürmetle ve hasretle öpüyorum.
Çok kusurlu köleniz Süleyman Kaya
21.4.1951
* * *
Bu sene Mısır radyosu perşembe
gecesi Mi'rac'dan çok bahsetmesinden hem perşembe ve hem de cuma gecesi Mi'rac
yaptım.
Sâniyen: Bizden müsadere edilen
İşarat-ül İ'cazı Afyon jandarma kumandanlarından birisi hiddet etmiş ki, bunun
gibi ilmî ve eskiden yazılmış bir eseri ne hakla müsadere ediyorlar. Ve Afyon
Müddeiumumîliği iadesine karar vermiş. Ve bize cuma günü ve Mi'rac günü
Hayri'yi çağırmışlar ve iade etmişler. Bunu da Tarsus'taki iade misillü
Nurların intişarına sed çekilmeyeceğine bir işaret-i Mi'raciye diye kabul
ettik. İnşâallah Kur'anımızı ve diğer risalelerimizi Afyon'dan alacağız.
İstanbul'da savcılığa verilen bir kısım Rehberlerimiz, başta Eski Said'in mühim
bir talebesi Avukat Mehmed Mihri ve dava vekili damadı Âsım olarak demişler ki:
"Elli avukat ile beraber bu mes'ele için mahkemeye gireceğim. Fakat
inşâallah ona hacet kalmadan ve mahkemeye düşmeden alacağım."
Sâlisen: "Haşirdeki Mahkeme-i
Kübra'ya Şekva" namındaki ve yirmisekiz sene evvel Meclis-i Meb'usana
hitaben yazılan ve o vakit tab'edilen on maddelik namaza dair parça ve bir de
Mustafa hakkında dört sene evvel reisicumhura yazılan üç maddelik parça, şimdi
bu zamanda Ankara'da bazı meb'usların nazarına ve imanlı hükûmet erkânına
göstermek niyetiyle Ankara'ya gönderilmiş. Size de bera-yı malûmat
gönderiyoruz.
Râbian: Dinar Baraklı köyünden
Mehmed Çavuş ve kardeşi bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddî gördüm,
sonra bana bir mektubunda bir şey yazıyor ve bir parça mektubunu leffen
gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risale-i Nur suallere ihtiyaç
bırakmıyor ve benim bedelime herşeye cevab veriyor. Yalnız çocuk ta'ziyesine
dair risalede يَطوُفُ
عَلَيْهِمْ
وِلْدَانٌ
مُخَلّدُونَ ye dair sualinde bir kısım eski tefsirler demişler:
"Cennet'te çocuktan gayet ihtiyara kadar herkes otuzüç yaşında
olacak."
sh: »
(Em: 442)
Bunun
hakikatı Allahu a'lem şu olacak ki: Sarih âyet وِلْدَانٌ tabiri ifade eder ki, feraiz-i şer'iyeyi yapmağa mecbur olmayan
ve mesnuniyet cihetiyle de yapmayan ve kabl-el büluğ vefat eden çocuklar
Cennet'e lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer'an yedi yaşına
gelen çocuğa namaz gibi farzlara peder ve valideleri onları alıştırmak için,
teşvikkârane emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak
şeriatta var. Demek vâcib olmadığı halde, nafile nev'inden yedi yaşından hadd-i
büluğa kadar büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler
gibi büyük mükâfatı görmek için otuzüç yaşında olacaklar diye bir kısım tefsir
bu noktayı izah etmeden umum çocuklara teşmil etmişler. Has iken âmm
zannedilmiş.
* * *
Aziz, sıddık, mütefekkir
kardeşlerim!
Evvelâ: Çok emarelerle kat'î
kanaatim gelmiş ki; gizli dinsizler, resmî bazı memurları aldatıp Nur'un mahrem
büyük risaleleri içinde yalnız Rehber'i musırrane medar-ı ittiham tutmaları ve
bir buçuk seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi Rehber'deki "Hüve
Nüktesi" olduğunu kat'iyen bildim. Çünki bu Hüve'nin keşfettiği sırr-ı
tevhid, pek kat'î ve bedihî bir surette küfr-ü mutlakı kırıyor. Hattâ bir
kısmında hiç vesvese ve şübhe bırakmıyor. Gizli dinsizler buna karşı çare
bulamadıklarından, intişarına resmî yasak ile sed çekmek için çalıştılar. Bu
Hüve Nüktesi'nin bir gün evvel Medreset-üz Zehra'nın erkânlarına bir ders
nev'inden söylediğim çok noktalarından yalnız üç noktasını sizlere beyan
ediyorum.
Birinci Nokta: Hava unsurunun yüksek
ve ehemmiyetli bir vazifesi اِلَيْهِ
يَصْعَدُ
الْكَلِمُ الطَّيِّبُ âyetinin sırrıyla, güzel ve manidar ve imanî ve hakikatlı
kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla ve izn-i İlahî ile intişar etmesiyle
bütün küre-i havadaki melaike ve ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı Azam tarafına
sevketmek için kudret-i İlahî kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır. Madem
havanın kudsî vazifesinin, hikmet-i hilkatinin en mühimmi budur. Ve rûy-i
zemini radyolar vasıtasıyla bir tek menzil hükmüne getirip nev'-i beşere pek
büyük bir nimet-i İlahiye olmaktır. Elbette ve elbette beşer bu pek büyük
nimete karşı, bir umumî şükür olarak; o radyoları herşeyden evvel kelimat-ı
tayyi
sh: »
(Em: 443)
be
olan Kelâmullah'ın, başta Kur'an-ı Hakîm ve hakikatları ve imanın ve güzel
ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair kelimatları
olmalı ki o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, beşere
zararlı düşer.
Evet beşer, hakikata muhtaç olduğu
gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte
birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafî olur. Hem beşerin
tenbelliğine ve sefahetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına
sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nıkmet olur. Beşere
lâzım olan sa'ye şevki kırar.
Şimdi gözümün önündeki makinecik ve
radyo kabı, Kur'anı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir
hisse kelimat-ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hata-yı beşerî olarak anladım.
İnşâallah beşer bu hatasını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis-i
münevver, bir menzil-i âlî ve bir mekteb-i imanî hükmüne geçirmeğe vesile olan
bu radyo nimetine bir şükür olarak beşerin hayat-ı ebediyesine sarfedilecek
kelimat-ı tayyibe, beşte dördü olacak.
İkinci Nokta: Nur Risalelerinde
denilmiş ki: "Kâinatı halkedemeyen, bir zerreyi halkedemez. Bir zerreyi
tam yerinde halkedip muntazam vazifeleriyle çalıştıran, yalnız kâinatı halkeden
zât olabilir."
Bu cümlenin küllî hüccetlerinden bir
cüz'î hücceti şudur ki: Kelimelerin enva'ının kabı ve mahfazası olan yanımdaki
bu radyo makineciğindeki bir avuç hava, kat'iyen gösteriyor ki; şimdi elimizde
baktığımız radyo istasyon cedveli namındaki listede yazılı ikiyüze yakın
merkezden bir saatten bir seneye kadar uzak ve muhtelif mesafelerden aynı
dakikada bir tek kelime-i Kur'aniye, meselâ "Elhamdülillah" kelâmı
tam hurufatıyla ve şivesiyle ve söyleyenin mahsus sadasının tarzıyla, bu
makinedeki bir avuç havanın zerreleriyle hiç tegayyür etmeden kulağımıza gelmek
için ve muhtelif kelimat-ı Kur'aniyeyi ayrı ayrı sada ile, çeşit çeşit şive
ile, keza hiç tegayyür etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza getirmek için o
bir avuç havanın her bir zerresinde öyle hadsiz bir kuvvet ve ihatalı bir irade
ve bütün rûy-i zemindeki merkezlerde o Kur'anı okuyan hâfızların ayrı ayrı
şivelerini bilecek ihatalı bir ilim ve onları bütün görecek ve işitecek muhit
bir göz ve her şeyi bir anda işitebilir bir kulak olmazsa, elbette bu mu'cize-i
kudret vücuda gelmeyecek. Demek bu bir avuçtaki hava zerreleri, yalnız ve
yalnız bütün kâinatı ihata eden bir ilim ve ira
sh: »
(Em: 444)
denin,
sem' ve basarın sahibi bir zâtın ve hiç bir şey ona ağır gelmeyen ve en büyük
şey, en küçük şey gibi kudretine kolay gelen bir Kadîr-i Mutlak'ın kudreti ve
iradesi ve ilmiyle bu mu'cizat-ı kudrete mazhar oluyorlar. Yoksa, temevvücat-ı
havaiyede mevcudiyeti tevehhüm edilen serseri tesadüfün ve kör kuvvetin ve
sağır tabiatın icadına yer vermek; her bir zerreyi, bütün zemin yüzündeki
küre-i havaiyede bulunan her şeyi görür, bilir ve yapar hâkim-i mutlak
etmektir. Bu ise yüz bin derece akıldan uzak, muhal muhaller içinde bir
hurafedir. Ehl-i dalalet gelsinler, mezhebleri ne kadar akıldan uzak ve hurafe
olduklarını görsünler.
Üçüncü Nokta: Bu radyo makineciğinde
ve manevî kelimat çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir avuç havanın
gösterdikleri mu'cizat-ı kudretten bu hakikat anlaşılıyor ki: Her bir zerre
Cenab-ı Hakk'ı zâtıyla ve sıfâtıyla tarif eder ve isbat eder. Bütün kâinatı
teftiş eden hükemalar ve ülemalar büyük ve geniş delillerle, Zât-ı Vâcib-ül
Vücud'un vücudunu ve vahdetini isbat etmek için bütün kâinatı nazara alırlar.
Sonra marifetullahı tam elde ediyorlar. Halbuki nasıl Güneş çıktığı vakit bir
zerrecik cam, aynı deniz yüzü gibi Güneş'i gösteriyor ve o Güneş'e işaret
ediyor. Öyle de, bu bir avuç havadaki her bir zerre de mezkûr hakikate binaen aynen
kâinat denizindeki cilve-i tevhidi, sıfat ve kemaliyle kendilerinde
gösteriyorlar.
İşte Kur'an-ı Hakîm'in manevî
mu'cizesinin bir lem'ası olan Risale-i Nur bu hakikatı izahatıyla isbat etmesi
içindir ki; müdakkik bir Nurcu, huzur-u daimî kazanmak ve marifetullahı her
vakit tahattur etmek için ve huzur-u daimî hatırı için "Lâ mevcude illâ
Hû" demeğe mecbur olmuyor. Ve yine bir kısım ehl-i hakikatın daimî huzuru
bulmak için "Lâ meşhude illâ Hû" dedikleri gibi, o Nurcu böyle demeye
muhtaç olmuyor. Belki وَ
فِى كُلِّ
شَيْءٍ لَهُ
آيَةٌ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ
وَاحِدٌ
parlak hakikatının kudsî penceresi ona kâfi geliyor. Bu kudsî Arabî fıkranın
kısacık bir izahı şudur ki:
Evet herkesin bu âlemde birer âlemi
var, birer kâinatı var. Âdeta zîşuurlar adedince birbiri içinde hadsiz
kâinatlar, âlemler var. Herkesin hususî âleminin ve kâinatının ve dünyasının
direği kendi hayatıdır. Nasıl herkesin elinde bir âyinesi bulunsa ve bir büyük
saraya mukabil tutsa, herkes bir nevi saraya, âyinesi içinde sahib olur. Öyle
de herkesin hususî bir dünyası var. Bir kısım ehl-i hakikat bu hususî dünyasını
"Lâ mevcude illâ Hû" diye inkâr etmekle,
sh: »
(Em: 445)
terk-i
masiva sırrıyla Cenab-ı Hakk'a karşı huzur-u daimî ve marifet-i İlahiye bulur.
Ve bir kısım ehl-i hakikat da yine daimî marifet ve huzuru bulmak için "Lâ
meşhude illâ Hû" deyip kendi hususî dünyasını nisyan hapsine sokar;
fânilik perdesini üstüne çeker; huzuru bulmakla bütün ömrünü bir nevi ibadet
hükmüne getirir.
Şimdi bu zamanda Kur'anın i'caz-ı
manevîsiyle tezahür eden وَ
فِى كُلِّ
شَيْءٍ لَهُ
آيَةٌ
تَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ
وَاحِدٌ
sırrıyla, yani zerrelerden yıldızlara kadar her şeyde bir pencere-i tevhid var
ve doğrudan doğruya Zât-ı Vâhid-i Ehad'i sıfâtıyla bildiren âyetleri, yani
delaletleri ve işaretleri var. İşte Hüve Nüktesi'yle bu mezkûr hakikat-ı
kudsiyeye ve imaniyeye ve huzuriyeye icmalen işaretler vardır. Risale-i Nur, bu
hakikatı izahatıyla isbat etmiş. Eski zamandaki ehl-i hakikat bir derece
mücmelen ve muhtasaran beyan etmişler. Demek bu dehşetli zaman, daha ziyade bu
hakikata muhtaçtır ki, Kur'an-ı Hakîm'in i'cazıyla bu hakikat tafsilâtıyla
ihsan edilmiş, Nur Risaleleri de bu hakikata bir naşir olmuşlar.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
Dindar
ve hamiyetkâr ve vatanperver milletvekillerine şunu arzediyorum:
Mekke-i Mükerreme'de Hacer-ül Esved
yanında hürmet için konulduğunu hacıların gördükleri Zülfikar Mu'cizat-ı
Kur'aniye mecmuasıyla Medine-i Münevvere'de de Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın kabri üzerinde konulduğunu gördükleri Asâ-yı Musa mecmuası gibi
Risale-i Nur'un bir kısım eczaları, âlem-i İslâm'ın bizimle hakikî uhuvvetini
temine vesile oldukları halde, müsadere edilmek suretiyle dört seneden beri
evrak-ı muzırra gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek suretiyle
imhasına çalışıldığı ve dört mahkeme beraetine ve serbestiyetine karar
verdikleri ve biz de çok defa makamata istida ile müracaat edip serbestiyetini
istediğimiz ve hem Başbakan'ın "Din propagandası yüzünden şimdiye kadar bu
vatana hiç bir zarar gelmediğini" söylediği halde, bu dindarların
serbestiyeti hakkındaki kanunun tasdikinin ta'cili ve takdimi lâzım gelirken
te'hir edilmesi, dindar meb'usların nazar-ı millette "kendilerine düşen en
ehemmiyetli
sh: »
(Em: 446)
dinî
vazifelerini yapmıyorlar" diye dindarların bir telaşları var. Biz de
telaş ediyoruz ki dâhilî, gizli
dinsizler ve komünizm hesabına çalışan hainler bu vaziyetten istifade
etmemeleri için, bu gelecek hakikatı sizlere beyan etmeye hamiyeten mecbur oldum.
O hakikat da budur ki:
Demokrat dindar milletvekillerine
bir hakikatı ihtar:
Bugünlerde hastalığım itibariyle
kışın pek şiddetli hiddetine tahammül edemedim. Çok tecrübelerimle, umumî bir
hatanın neticesinde hava ile zemin zelzele ile ve fırtına ile gazab-ı İlahîyi
haber vermek nevinden hiddet ediyorlar gibi âdete muhalif bir vaziyet
gösterdiler. Ben de bundan bir manevî fırtınaya alâmet hissettim. Kalbime geldi
ki: "Acaba yine İslâmiyet ve hakaik-i imaniye zararına bir hata-yı umumî
mi meydana geldi?" Âdetim olmadığı halde ve dünya siyasetini terk ettiğim
halde bu nokta için sordum: "Ne var? Cerideler ne haber veriyorlar?"
Bana dediler ki: "Din
propagandasını yapan dindarların serbestiyet kanunu geri kalmış. Fakat solcular
hakkındaki kanunu ta'cil edip tasdik etmişler."
Kalbime geldi ki: Bu vatan ve
İslâmiyet'in maslahatı, her şeyden evvel dindarların serbestiyeti hakkındaki
kanunun hem ta'cil, hem tasdik ve hem de çabuk mekteblerde tatbik edilmesi
elzemdir. Çünki bu tasdik ile Rusya'daki kırk milyona yakın Müslüman'ı, hem
dörtyüz milyon âlem-i İslâm'ın manevî kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu
vatana kazandırmakla beraber komünistin manevî tahribatına karşı şimdiye kadar
Rus'un Amerika ve İngiliz'e karşı tecavüzünden ziyade, bin senelik adavetinden
dolayı en evvel bize tecavüz etmesi adavetinin muktezası iken, o tecavüzü
durduran, şübhesiz hakaik-i Kur'aniye ve imaniyedir. Öyle ise bu vatanda her
şeyden evvel o acib kuvvete karşı hakaik-i Kur'aniye ve imaniyeyi bilfiil elde
tutup dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'anî
yapılması lâzım ve elzemdir. Çünki dinsizlik Rus'u, şimdiye kadar yarı Çin'i ve
yarı Avrupa'yı istila ettiği halde; bize karşı tecavüz ettirmeyip tevkif
ettiren, hakaik-i imaniye ve Kur'aniyedir. Yoksa Ruslar'ın tahribat nev'inden
manevî kuvvetlerine karşı, adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle;
serserilere ve fakirlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere
ehl-i namusun kızlarını ve ailelerini mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa'nın
yarısını elde eden bir kuvvete karşı, ancak ve ancak manevî bombalar lâzım ki,
o da hakaik-i Kur'aniye ve imaniye atom bombası olup o dehşetli solculuk
cereyanını durdursun. Yoksa adliye vasıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza
ile bu küllî kuvvet tevkif edilmez.
sh: »
(Em: 447)
Onun için dindar milletvekilleri bu
ta'cili lâzım gelen hakikatı te'hir etmelerinden, çok defa tecrübelerle
gördüğümüz gibi bu defa da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna itiraz ediyor.
İki dehşetli harb-i umumînin
neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması
cihetiyle kat'iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp
Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan
ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna' eden Kur'an ile bir
musalaha veya tâbi' olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur'ana kılınç
çekemez.
Said Nursî
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Mevlid-i Şerifinizi ruh u
canımızla tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetinizi ve Nurların fevkalâde tesirli
intişarlarını sizlere müjde ediyoruz ve Nurcuları tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Bu mübarek gecede pek
şiddetli bir ihtar kalbime geldi ki: İstanbul'daki Üniversiteciler Eski Said
ile Yeni Said'in Tarihçe-i Hayatındaki hârikaları yazmaları münasebetiyle iki
fikir meydana gelmiş:
Birisi: Dostlarda benim haddimden
pek ziyade, fevkalâde bir nevi velayet gibi bir hüsn-ü zan hasıl olmuş. Ve
muarızlarda ve ehl-i felsefede de pek hârika bir deha zannı ve hattâ
bazılarında da kuvvetli bir sihir tevehhümüyle haddimden bin derece ziyade bir
tevehhüm hasıl olmuş. Ve bu manaya dair çok yerlerde "Bunun hakikatı
nedir?" diye maddî ve manevî izahı benden istenilmişti. Ben de bu geceki
şiddetli ihtar için çok mukaddematlı bir hakikatı beyan etmeye mecbur oldum.
Birinci Mukaddeme: Nasılki bir çam
ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor.
Kudret-i İlahî o acib ağacı o çekirdekten halkediyor. Milyondan ancak bir hisse
o çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste
olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki o acib ağaç, dal ve
budaklarıyla teşkil edilsin. İşte azamet ve kudret-i İlahînin bir delili de
budur ki, bir zerreden dağ gibi şeyleri halkeder. İşte aynen bunun gibi, hiçbir
mahviyet ve tevazu niyetiyle olmayarak, bütün kanaatimle ilân ediyorum ki:
Benim hizme
sh: »
(Em: 448)
tim
ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlahiye ile
bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde' olmak için Kur'andan gelen
ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş. Ben bunu
kasemle temin ediyorum ki, bütün hayatımda geçen o hârikalardan dolayı ben
kendimde kat'iyen bir kabiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyakat
görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir deha veyahut
fevkalâde bir velayet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayat-ı içtimaiye
ile münasebetdar olacak bir kabiliyet görmüyordum. Gerçi zâhiren hodfüruşluk
gibi bazı hâlât hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde halkların hüsn-ü
zannını tekzib etmemek için bir nevi hodfüruşluk gibi oluyordu. Fakat halkların
hüsn-ü zannı gibi hakikatte olmadığını ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin
derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilaf-ı
hakikat telakki ediyordum. Fakat Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür olsun ki
yetmiş-seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsan-ı İlahiye ile
bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işaret edeceğim. Ve çok nümunelerinden
bir kısım nümunelerini beyan ediyorum:
Birinci Nümune: Medrese usûlünce hiç
olmazsa onbeş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki hakaik-i diniye ve ulûm-u
İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said'de, değil hârika bir zekâ veya bir
manevî kuvvet; belki bütün istidad ve kabiliyetinin haricinde bir acib tarz ile
bir-iki sene Sarf ve Nahiv mebadisini gördükten sonra üç ayda acib bir tarzda
kırk-elli kitabı güya okumuş ve icazet almış gibi bir halet göründü.
Bu hal altmış sene sonra doğrudan
doğruya gösterdi ki, o vaziyet ulûm-u imaniyeyi üç-dört ayda, kısa bir zamanda
ellere verebilecek bir tefsir-i Kur'anî çıkacak ve o bîçare Said de onun
hizmetinde bulunacak işaretiyle; hem bir zaman gelecek ki, değil onbeş sene
belki bir sene de ulûm-u imaniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve
azalacak bir zamana bir nevi işaret-i gaybiye gibi manalar hatıra geliyor.
İkinci Nümune: O eski zamanda,
Said'in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münazarasını ve o âlimlerin
suallerine cevab vermesini; hattâ kendisi hiç sual etmeden âlimlerin en müşkil
suallerine doğru cevab vermesini, ben kat'iyen itiraf ediyorum ve itikad
ediyorum ki: O hal ne hârika zekâvetimden ve ne de acib istidadımdan neş'et
etmiş değildir. Ben de bîçare, mübtedi, sersem, gürültücü bir çocuk iken; hiç
böyle değil büyük
sh: »
(Em: 449)
âlimlere cevab vermek belki küçük hocalara,
hattâ küçük talebelere de mağlub olur bir halde iken doğru cevab vermekliğim,
kat'iyen istidadımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanaat-ı kat'iyem var.
Yetmiş senedir de hayret ediyordum. Şimdi ihsan-ı İlahî ile bir hikmetini
anladım ki: Çekirdek gibi medrese ilimlerine bir ağaç ihsan edilecek ve o
ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakibleri ve muarızları bulunacak.
İşte bu zamanda İslâmlar içinde muhtelif meşrebler ve meslekler sahibleri
birbirisini tenkid etmek ve eserine mukabil eserler neşretmek; Mu'tezile ve
Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının
hizmetkârının başına vuracak ve rekabet veya meşreb muhalefetiyle en tesirlisi
ve en müdhişi medrese hocaları olmak lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk'a yüz bin
şükür olsun ki eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhalif olarak Risale-i
Nur en ziyade ülemanın damarlarına dokundurduğu halde hocaların Nurlara karşı
tenkidkârane eserler yazamadıklarının sebebi: O zamanda o çocuk Said'in ülemanın
suallerine karşı doğru cevab vermesi, ülemanın cesaretini kırmış ki, hiç bir
yerde kıskanç hocalardan, hem meşrebçe Said'e çok muhalif oldukları halde Nur
Risaleleri'ne karşı mukabil çıkmamaları; bu halin bir hikmeti olduğuna kanaatim
gelmiş. Yoksa böyle acib bir zamanda ehl-i medresenin itirazı başlasaydı,
dinsizlik tarafdarları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları, hem ülemayı
çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı. Cenab-ı Hakk'a hadsiz
şükrolsun ki, en ziyade Nurların dokunduğu resmî ülema, aleyhinde
bulunamadılar.
Üçüncü Nümune: Eski Said'in çocukluk
zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde, başkalarının
sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu
halde hediyeleri mukabilsiz kabul etmediğinin ve Kürdistan âdeti talebelerin
tayinatı ahalinin evlerinden verildiği ve zekatla masrafları yapıldığı halde,
Said hiç bir vakit tayin almağa gitmediğinin ve zekatı dahi bilerek almadığının
bir hikmeti, şimdi kat'î kanaatımla şudur ki: Âhir ömrümde Risale-i Nur gibi
sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menafi-i
şahsiyeye vesile yapmamak için o makbul âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana
bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr u zarureti kabul edip elini insanlara
açmamak haleti verilmişti ki, Risale-i Nur'un hakikî bir kuvveti olan hakikî
ihlas kırılmasın. Ve bunda bir işaret-i manevî hissediyordum ki: Gelecek
zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağlubiyeti, bu ihtiyaçtan gelecektir.
sh: »
(Em: 450)
Dördüncü Nümune: Yeni Said
ihtiyarlığında bütün bütün siyasetten ve dünyadan kendini çekmeğe çalıştığı
halde, ehl-i dünyanın bütün bütün kanuna ve insafa ve vicdana hattâ insanlığa
muhalif bir tarzda eşedd-i zulüm ile yirmisekiz sene işkencelerle ezdiklerine
ve bir sineğin ısırmasına tahammül etmeyen o bîçare Said'in baltalarla başına
vurduklarına ve ihanetin en şeni'lerini yaptıklarına karşı, emsalsiz bir sabır
ve tahammül ona ihsan olunması ve gayet asabî ve sinirli olduğu gibi, fıtraten
korkak olmadığı halde "Ecel birdir, tegayyür etmez" hakikatına
imanından gelen büyük bir cesaretle beraber en korkak, en miskin bir vaziyette
sükût edip sabretmesi; hattâ bir mikdar sonra o işkenceler sonunda ruhuna bir
ferah verilmesinin bir hikmeti, kanaat-ı kat'iyemle budur ki: Kur'an-ı Hakîm'in
hakaik-i imaniyesini tefsir eden Risale-i Nur'u hiç bir şeye ve şahsî
menfaatlerine ve manevî kemalâtlarına âlet yapmamak ve hakikî ihlası kırmamak
için ehl-i siyaset Said hakkında "dini siyasete âlet yapmak" vehmini
verip; tâ Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet etmesin diye ehl-i
siyasetin zalimane hükümleri altında kader-i İlahî Nur'daki hakikî ihlası
kırmamak için Said'e şefkatli tokatlar vurup "Sakın sakın, hakaik-i
imaniyenin tefsiri olan Risale-i Nur'u kendi şahsî menfaatlerine ve hattâ
manevî kemalâtlarına ve belalardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet
yapma. Tâ ki Nur'un en büyük kuvveti olan ihlas-ı hakikî zedelenmesin!"
diye kader-i İlahînin şefkatli tokatları olduğuna kat'î kanaat ediyorum. Hattâ
her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibadetle ziyade meşguliyetim sebebiyle Nur'un
hizmetini bıraktığım aynı zamanda ehl-i dünya bana musallat olup bana azab
verdiğine kat'î kanaat getirmişim. Bu dördüncü nümunenin izahını en son yazılan
mektublardan, ehl-i siyaset, Said'i dini siyasete âlet yapar diye hapislere
atması ve sonra Said onun hikmetini yani kaderin şefkat tokatları olduğunu
anlamasıyla onları helâl etmesi ve kendi tahammülünün hikmetini anlamasına dair
olan o mektuba havale ediyoruz.
Beşinci Nümune: Bu bîçare Said'in
gayet muhtaç olduğu ve yetmiş seneden beri o san'atla meşgul olması ve bazı gün
ikiyüz sahife kadar tashihe mecbur olmasıyla beraber on yaşındaki zeki bir
çocuğun on günde muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya mâlik olamadığına hayret
ediliyordu. Halbuki Said bütün bütün istidadsız değildir. Hem de nesebî
kardeşlerinin hepsinin de güzel yazıları olduğu halde, bu kadar yazıya muhtaç
iken böyle yarım ümmî vaziyetinin hikmeti, kanaat-ı kat'iyemle şudur ki: Bir
zaman gelecek ki, cüz'î ve şahsî iktidarlar, kuvvetler mukabele edemeyecek
dehşetli ve manevî düşmanların hücumu zamanında
sh: »
(Em: 451)
güzel yazı sahiblerini ruh u canıyla aramak
ve hizmetine şerik etmek ve o çekirdeğin etrafında su, hava, nur gibi o manevî
ağaca hizmet etmek için o şahsî ve cüz'î hizmeti, küllî ve umumî ve kuvvetli ve
bir kaleme mukabil binler kalemi bulmak hikmetiyle ve buz parçası gibi
benliğini o mübarek havuz içinde eritmesiyle hakikî ihlası elde etmek ve bu
suretle imana hizmet etmek hikmetiyle olmuş.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Ruh u canımızla mübarek bayramınızı
tebrik ediyoruz. İnşâallah âlem-i İslâm'ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz.
Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye'nin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan
Kur'an-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı
getireceğine çok emareler var.
Sâniyen: Şübhe kalmadı ki Nur
Risaleleri ve Talebeleri, hıfz u inayet-i İlahiyeye mazhardırlar ki; bu zamanın
hassasiyetle ve bazı keyfî kanunlarla pek hiddetli bir inad ile uzun zamandan
beri Nur Talebelerine ancak yüzde bir nisbetinde zarar verebildiler. Nur'un
faal talebelerinden altı yüz talebesinin mahkemelerle meşgul edilmesine
dehşetli bir plân varken, yalnız altı talebeye muvakkaten ilişildi. Hattâ Nur
kahramanının yazdığı gibi, yirmibeş adliye mahkemeleri yüzbinler nüshalarında
ve yüzbinler talebelerinde medar-ı mes'uliyet bir şey bulamıyorlar ve o
kesretli adliyelerin "Nurlarda suç yok ve bulamıyoruz" demeleri kat'î
bir delildir. Çünki benim İstanbul ve Afyon gibi mahkemelerimde, onların o
hassas ve sû'-i istimal edilebilir kanunlarına tam aykırı olarak söylediğim
halde beni mes'ul etmedikleri gibi, Nurlar da medeniyetin zalimane kanunlarını
zîr ü zeber ettikleri halde, medar-ı mes'uliyet suç bulamadıkları kat'iyen
gösteriyor ki: Nurlardaki hakikat, karşısındaki muarızları mağlub ederek
adliyeleri de insafa getirmiştir. İnayet-i İlahiye, Kur'anın bir mu'cize-i
maneviyesi olan Risale-i Nur'u muarızlarından muhafaza ediyor. Muarızların
hücumu ise, Nurların parlamasına ve intişarına vesile oluyor.
* * *
sh: »
(Em: 452)
Üstadımız diyor ki:
"Yirmi sekiz sene zarfında
hükûmetin resmî adamlarından bana rast gelenler, hep sıkıntı verdikleri halde,
zabıtanın bana hiç sıkıntı vermediği gibi, bazı himayetkârane vaziyeti
göstermelerinin hikmetini şimdi izhar ediyorum ki: Nur Talebeleri ve
Risaleleri, manevî bir zabıta hükmünde asayiş ve emniyeti muhafazaya -hem kudsî
bir şekilde- çalıştıkları ve herkesin kalbinde nasihatlarıyla iman cihetinde
bir yasakçı bıraktıkları tahakkuk etmiş. Zabıta bunu manen hissetmiş ki, bize
her vakit dost göründü. Bunun sırrı budur ki:
Kur'anın bir kanun-u esasîsiyle,
yüzde doksan masuma zarar gelmemek için on cani yüzünden asayişi bozmaya
çalışanları men' ediyorlar. Birisinin günahı ile başkası mes'ul olamaz. Bu
sırra binaen şimdi asayişi bozmaya çalışan manevî, dehşetli kuvvetler mevcud
olduğu halde; Fransa, Mısır, Fas, İran gibi yerlerden daha ziyade bu mübarek
memlekette çalışıldığı halde emniyet ve asayişi bozamadıklarının en büyük
sebebi, altıyüz bin Nur nüshaları ve beşyüz bin Nur Talebeleri zabıtaya bir
manevî kuvvet olarak o manevî tahribata karşı dayandıklarını zabıta manen
hissetmişler ki, yirmisekiz seneden beri resmî memurlara muhalif olarak Nurlara
insafkârane ve merhametkârane vaziyet gösteriyorlar."
Hem Üstadımız diyor ki:
"Ben derim: Bu zamanda
hocalardan hattâ sofîlerden ziyade zabıta efradı ehl-i takva olup kebairden
kendilerini muhafaza ve feraizi yapmasını vazifeleri iktiza ediyor. Ve ona
ihtiyac-ı şedid var. Tâ ki karşısındaki manevî tahribatçılara karşı, asayiş ve
emniyet-i umumiyeye ait vazifelerini tam yapabilsinler."
Hizmetindeki Nur Talebeleri
* * *
sh: » (Em: 453)
[Üstadımızın çok evvel yazmış olduğu
zîrdeki mektubu, şahsî nüfuz temin ve dini siyasete âlet etmek ittihamlarına
tam bir cevab olduğundan kararnameye ilhak edilmiştir.]
Konuşan yalnız hakikattır
Risale-i Nur'da isbat edilmiştir ki:
Bazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa,
bir zulme maruz kalır; başına bir felâket gelir; hapse de mahkûm olur; zindana
da atılır. Bu sebeb haksız olur, bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakıa
adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlahî başka bir sebebden dolayı
cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi bu defa bir zalim eliyle
cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu adalet-i İlahînin bir nevi tecellisidir.
Ben şimdi düşünüyorum. Yirmisekiz
senedir vilayet vilayet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye
sürükleniyorum. Bana bu zalimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç
nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat bunu ne için tahakkuk
ettiremiyorlar. Çünki hakikat-ı halde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme
aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor;
diğer bir mahkeme aynı mes'eleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor.
Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyik ediyor; türlü türlü işkencelere maruz
kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama
yapışıyor. Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip
gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı
ve esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar.
Onlar bu ittihamı kasden mi
yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun;
ben böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemal-i kat'iyetle yakînen
ve vicdanen biliyorum. Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün
insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O
halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular?neden ben suçsuz ve
masum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye maruz
kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval adalet-i İlahiyeye
muhalif düşmez mi?
Bir çeyrek asırdır bu suallerin
cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini
şimdi anladım. Ben kemal-i teessürle söylüyorum ki: Benim suçum, hizmet-i
sh: »
(Em: 454)
Kur'aniyemi
maddî ve manevî terakkiyatıma, kemalâtıma âlet yapmakmış.
Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum,
Allah'a binlerle şükrediyorum ki:
Uzun seneler ihtiyarım haricinde
olarak hizmet-i imaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma ve azabdan
ve Cehennem'den kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma,
yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma manevî gayet kuvvetli manialar
beni men' ediyordu. Bu derunî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde
bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı manevî makamatı ve uhrevî saadetleri, a'mal-i
sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu, hem de
hiç kimseye hiç bir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben men'
ediliyordum. Rıza-yı İlahîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız
ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi. Çünki şimdi bu zamanda hiçbir
şeye âlet ve tâbi' olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi
fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir
surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında, imanı kurtaracak ve muannidlere
kat'î kanaat verecek bir tarzda; yani hiç bir şeye âlet olmayacak bir tarzda,
bir Kur'an dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inadçı
dalaleti kırsın, herkese kat'î kanaat verebilsin. Bu kanaat da bu zamanda, bu
şerait dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir
şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir. Yoksa komitecilik ve
cem'iyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı
çıkan bir şahıs en büyük manevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün
bütün izale edemez. Çünki imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi
diyebilir ki: "O şahıs dehasıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı."
Böyle der ve içinde şübhesi kalır.
Allah'a binlerce şükürler olsun ki,
yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader-i İlahî ihtiyarım
haricinde, dini hiç bir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zalimane eliyle
mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor. Sakın! diyor, iman
hakikatını kendi şahsına âlet yapma; tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki,
yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun!
İşte Nur Risaleleri'nin büyük
denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın,
kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değildir.
Risale-i Nur'un
sh: »
(Em: 455)
bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce
âlimler, yüz binlerce kitablar daha belîgane neşrettikleri halde yine küfr-ü
mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait
altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur: Said
yoktur, Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattır,
hakikat-ı imaniyedir. Madem ki, nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini
yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmisekiz sene çektiğim eza ve
cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun.
Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü
türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer
hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki: Ben senin
bu şefkatli tokatlarına müstehak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve
zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî manevî füyuzat
hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük manevî kuvveti
kaybedecektim. Ben maddî ve manevî her şeyimi feda ettim, her musibete
katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-ı imaniye her tarafa
yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca
talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir
ve benim maddî ve manevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır.
Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.
Benimle beraber çok talebelerim de
türlü türlü musibetlere, eza ve cefalara maruz kaldılar, ağır imtihanlar
geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere
karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünki onlar bilmeyerek, kader-i
İlahînin sırlarına, derin tecellilerine akıl erdiremeyerek bizim davamıza,
hakikat-ı imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için
yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize eza ve cefa edenlere karşı, hiç
bir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara
mukabil Risale-i Nur'a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.
Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne
söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medreset-üz
Zehra'nın Risale-i Nur Talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
* * *
sh: »
(Em: 456)
[Kardeşlerim! Sizce münasib ise
Başvekil'e ve dindar meb'uslara verilmek üzere, ihtara binaen yazdırılmış gayet
ehemmiyetli bir hakikattır.]
Mukaddeme: Kırk seneye yakın
siyaseti terkettiğimden ve ekser hayatım bir nevi inzivada geçtiğinden, hayat-ı
içtimaiye ve siyasiye ile meşgul olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum.
Bugünlerde o tehlikenin hem millet-i İslâmiyeye ve hem de bu memleket ve
hükûmet-i İslâmiyeye büyük bir zarar vermeye zemin hazırlamakta olduğunu
hissettim. Mecburiyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin
selâmeti için çalışan ehl-i siyaset ve cem'iyet-i beşeriyeye hamiyet ile
çalışanlar için bana manevî bir ihtar edildiğinden üç noktayı beyan edeceğim:
Birinci Nokta: Gazeteleri
dinlemediğim halde bir-iki senedir "irtica ile ittiham" kelimesi
mütemadiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Said kafasıyla dikkat ettim,
kat'iyen gördüm ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli
vahşet ve bedeviliğin bir kanun-u esasîsine irticaa çalışan ve hamiyet maskesini
başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları gaddarane bir ittiham ile; ehl-i
İslâmiyet ve hamiyet-i diniye ve kuvvet-i imaniye cihetiyle değil dini siyasete
âlet yapmak, belki de siyaseti dine âlet ve tâbi' yapmakla; tâ İslâmiyet'in
kuvvet-i maneviyesinden bu hükûmet-i İslâmiyeyi tam kuvvetlendirmek ve dörtyüz
milyon hakikî kardeşi arkasında ihtiyat kuvveti bulundurmak ve bir kısım zalim
Avrupa'nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak irtica
damgasını vurup onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar
hadsiz bir haksızlıktır. Nümunelerinden birinci nümunesi, bu asrın dehşetli
zulmüne karşı bir sed olarak İkinci Nokta'da beyan etmek zamanı geldi.
Menşeleri iki kanun-u esasîye istinad eden iki irtica var:
Biri: Siyasî ve içtimaî ki, hakikî
irticadır. Onun kanun-u esasîsi çok sû'-i istimale ve zulme medar olmuştur.
İkincisi: İrtica namı verilen hakikî
bir terakki ve adaletin
sh: »
(Em: 457)
esasıdır.
İkinci Nokta: Beşerin vahşet ve
bedevilik zamanlarındaki bir kanun-u esasîsine medeniyet namına dine hücum
edenler, irtica ile o vahşete ve bedeviliğe dönüyorlar. Beşerin selâmet, adalet
ve sulh-u umumîsini mahveden o dehşetli vahşiyane kanun-u esasî, şimdi bizim bu
bîçare memleketimize girmek istiyor. Garazkârane ve anudane particilik gibi
bazı cereyanları aşılamağa başlaması gibi bir ihtilaf görülüyor. O kanun-u
esasî de budur:
Bir taifeden, bir cereyandan, bir
aşiretten bir ferdin hatasıyla o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bütün
ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ul tevehhüm ediliyor. Bir hata, binler hata
hükmüne geçiriliyor. İttifak ve ittihadın temel taşı olan kardeşlik ve
vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor. Evet birbirine karşı
gelen muannid ve muarız kuvvetler, kuvvetsiz oluyorlar. Bu kuvvetsizlikle
zaîflendiği için millete ve memlekete ve vatana âdilane hizmete muvaffak
olunamadığından maddî ve manevî bir nevi rüşvet vermeğe mecbur oluyorlar ki,
dinsizleri kendilerine taraftar yapmak için... O gaddar, engizisyonane ve
bedeviyane ve vahşiyane bu mezkûr kanun-u esasîye karşı; ayn-ı adalet olan bu
semavî ve kudsî وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
nass-ı kat'îsiyle Kur'anın bir kanun-u esasîsi muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi
temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu
kanun-u esasî ki: Birisinin hatasıyla başkası mes'ul olamaz. Kardeşi de olsa,
aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa o cinayete şerik sayılmaz. Olsa
olsa o cinayete bir nevi tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette
mes'ul olur; dünyada değil. Eğer bu kanun-u esasî çabuk düstur-u esasî
yapılmazsa, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye, iki harb-i umumînin gösterdiği
tahribatın emsaliyle esfel-i sâfilîn olan o vahşi irticaa düşecek.
İşte Kur'anın bu gibi kudsî kanun-u
esasîsine irtica namını veren bedbahtlar, vahşet ve bedeviliğin dehşetli bir
kanun-u esasîsi olarak kabul ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir
nokta-i istinadı şudur ki: "Cemaatin selâmeti için ferd feda edilir.
Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin
selâmeti için cüz'î zulümler nazara alınmaz." diye, bir tek cani yüzünden
bir köyü mahvetmekle bin masumun hakkını nazara almaz. Bir tek caninin yüzünden
bin adamın kılınçtan geçmesini caiz görür. Bir adamın yaralanması ile binler
masumu sıkıntıya verdirir. Ve ikiyüz adamı kurşuna dizilmesini, o bahane ile
nazara almaz. Birinci Harb-i Umumîde üçbin adamın
sh: »
(Em: 458)
caniyane siyaset hatalarıyla otuz milyon
bîçare nev'-i beşer aynı harbde mahvedildiği gibi, binler misaller var. İşte bu
vahşiyane irticaın bu dehşetli zulümlerine karşı gelen Kur'an şakirdlerinin
Kur'anın yüzer kanun-u esasîsinden وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
âyetinin ders verdiği kanun-u esasîsi ile adalet-i hakikiyeyi ve ittihadı ve
uhuvveti temin etmeğe çalışan ehl-i iman fedakârlarına "mürteci"
namını verip onları müttehem etmek, mel'un Yezid'in zulmünü, adalet-i Ömeriyeye
tercih etmek misillü en vahşi ve zalimane bir engizisyon kanununu, beşerin en
yüksek terakkiyatına ve adaletine medar olan Kur'anın mezkûr kanun-u esasîsine
tercih etmek hükmündedir. Hükûmet-i İslâmiye ile bu memleketin selâmetine
çalışan ehl-i siyasetin mezkûr hakikatı nazara alması lâzımdır. Yoksa üç veya
dört cereyanın muannidane muaraza etmeleriyle, o kuvvetler, muaraza sebebiyle
zayıflar. Memleketin menfaatine ve asayişine sarfedilecek o zayıf kuvvetle
hâkimiyetini -hattâ istibdad ile de olsa- asayiş ve emniyet-i umumiyeyi
muhafazaya kâfi gelmediğinden, Fransız ihtilâl-i kebirinin tohumlarının bu
mübarek memleket-i İslâmiyeye ekilmesine yol vermektir diye telaş edilebilir.
Madem bu ittifaksızlıktan gelen
za'fiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebinin politikasına ve ehemmiyetsiz
muvakkat yardımlarına karşı bu acib manevî rüşvetler veriliyor. Dörtyüz milyon
kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdadın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir
mana hükmediyor. Ve asayiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar israfat ile
bol maaşlar suretinde kuvvet teminine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler
veriliyor; milletin fakr-ı hali nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat'î
olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyaset garba ve ecnebiye verdiği siyasî ve
manevî rüşvetin
on
mislini âlem-i İslâm'ın ileride cemahir-i müttefikası hükmünde olacak olan
dörtyüz milyon müslüman kardeşlere, memleket ve milletin ve bu devlet-i
İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi
lâzım ve elzemdir.
İşte o makbul, lâzım ve çok
menfaatlı caiz ve vâcib rüşvet ise: Teavün-ü İslâm'ın esası ve hediye-i
Kur'anın semavî bir düsturu ve rabıtası ve kudsî kanun-u esasîsi olan اِنَّمَا
الْمُؤْمِنُونَ
اِخْوَةٌ وَ
اعْتَصِمُوا
بِحَبْلِ
اللّهِ
جَمِيعًا { وَ لاَ
تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى { وَ لاَ
تَنَازَعُوا
فَتَفْشَلوُا
وَ تَذْهَبَ
رِيحُكُمْ
sh: »
(Em: 459)
kudsî,
esasî kanunlarını düstur-u hareket etmektir.
Üçüncü Nokta şimdilik te'hir edildi.
Said Nursî
______________________
Haşiye: Kardeşlerim! Evvelce
gördüğünüz şiddetli ihtarın bir derece tağyirine üç şey vesile oldu.
Birincisi: Nur kahramanı Hüsrev'in
beyanıyla yirmibeş adliye mahkemelerinin "Risale-i Nur'da suç yok"
diye itiraflarıdır.
İkincisi: Nur'un bir kahraman
avukatı "Ankara hükûmeti Said aleyhinde olmadığından şiddetli kelimeler
ta'dil edilse münasibdir" demesidir.
Üçüncüsü: Kat'î haberlere göre Afyon
Mahkemesi "Nur'un altıyüz bin fedakâr talebesi var" demesine binaen
Malatya hâdisesi bahanesiyle hiç olmazsa Nur talebelerinden altıyüz faal ve
muktedir olanlarını mahkemeye vermek plânı var iken, yalnız onaltı adamı ve
bundan yalnız altı adama ve bundan bir tek adamın bir sene mahkûm edilmesi,
Nurcular aleyhindeki zalimane tazyikat hafifleşmesi ve def' olmasının
alâmetidir. Onun için bir derece şiddetli kelimeler ta'dil edildi.
* * *
sh: »
(Em: 460)
[Hazret-i Üstad'ın Emirdağı'nda
Santral Sabri, Sıddık Süleyman'a Arabî İşarat-ül İ'caz'dan verdiği derstir]
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
وَ الصَّلاَةُ
وَ
السَّلاَمُ
عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
وَعَلَى
آلِهِ
وَاَصْحَابِهِ
اَبَدًا
دَائِمًا
İşarat-ül İ'caz'ın birinci cüz'ü ki,
tamamı yetmiş cüz olacaktı. Fakat Risale-i Nur manevî bir tefsir-i Kur'anî
olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzum var. Öteki cüz'ler yerinde onlar
yazıldı. Evet İşarat-ül İ'caz, umum Risale-i Nur'un bir fihristesi, bir listesi
ve o Nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i'caz-ıl Kur'anın bir menbaı olduğu
görünüyor. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını
anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdir etmiş ve emsalsiz
demiş. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında bazan da at üzerinde îcazdaki
i'cazın en ince münasebatını görmek ve onlarla tam meşgul olmak ve koca
dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimad derecesindeki soğukta
avcı hattında o incecik i'caz münasebetlerini her şeyden daha ehemmiyetli
görmek, Eski Said'in hakikaten hizmet-i Kur'aniyede hârika bir fedakârlığıdır.
Hattâ Yeni Said'in otuzbeş senede bu acib zamanda gazeteleri okumamak ve on
sene harbi bilmemek, sormamak ve idam niyetiyle hapisliğinde, Kur'an esrarını
yazmaktan vazgeçmemek ve bütün tehlikeleri hiçe saymaya nisbeten Eski Said'in o
acib vaziyetinde o dehşetlere ehemmiyet vermeden İşarat-ül İ'caz nüktelerini
yazdığı zaman gösterdiği ilmî ve manevî fedakârlığını Yeni Said'in bu otuz
senedeki fedakârlığından daha hârika görüyoruz.
Sâniyen: Bu İşarat-ül İ'caz'ın matbu
nüshasında hakikaten bir keramet var ki; tesadüf ihtimali yoktur. Onun için bir
defa daha aynı tarzda ve kerametli kıt'ada tab' etmek ve Arabistan'a ve
Pakistan gibi yerlere göndermek münasib görüldü. Fakat Eski Said, îcazdaki
i'cazı beyan ettiği ve en ince münasebet-i belâgatı beyanı içinde gayet ince ve
kısa, îcazlı cümleleri bir derece izah ve Türkçe'ye tercüme etmek lâzım
geliyor.
İşarat-ül İ'caz'ın hârikalarından
birisi de budur ki: Her bir
sh: »
(Em: 461)
âyetin
sair âyetlere münasebatını ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı
nisbetini ve nizamını ve her cümledeki heyetlerin ve harflerin mana-yı maksuda
karşı nisbetlerini ve teveccühlerini gösterip âyetlerin intizamından ve
cümlelerin nizamından ve her cümlenin heyetinin nazmından bir lem'a-i i'caz
göstermesidir. Âdeta bir saatin saniyeleri sayan mili ve dakikaları sayan
yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi o nazımdaki nükteleri beyan ve ondaki
hakikatı bürhanlarla izah, hattâ bazan bir tek harfte büyük bir hakikatı ifade
etmesidir. Ve her bir âyetin hakikatini gayet i'caz ile ve kat'î hüccetlerle
isbat ediyor ki; şimdi yüzotuz risalenin çekirdekleri ve hülâsaları
hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki heyetlerin ve harflerin nüktelerini ve
ifade ettikleri zımnî hükümlerini bilâ-istisna ilm-i belâgatın ince kaideleri
ile ve ilm-i nahvin ve sarfın kaideleriyle ve ilm-i mantığın ve usûl-i din ve
sair ilimlerin kanunlarıyla beyan eder. Hattâ hurdebinî bir manevî âletle,
görünmeyen incecik münasebat-ı belâgatı beyan ediyor ve emarelerini gösteriyor.
Ve Kur'anın nazarı küllî olmasından bütün beyan edilen hak manalara ve
nüktelere, elbette kudsî elfaz-ı Kur'aniye zımnî, remzî işaret ve delalet eder
denilebilir.
Hüsrev, Sungur, Hayri, Sadık, Sabri, Sıddık Süleyman
* * *
sh: »
(Em: 462)
İFADET-ÜL MERAM
اِفَادَةُ
الْمَرَامِ
اقول
لما كان
القرآن جامعا
لا شتات
العلوم وخطبة
لعامة
الطبقات فى كل
الاعصار لا
يتحصل له تفسير
لائق من فهم
الفرد الذى
قلما يخلص من
التعصب
لمسلكه
ومشربه اذ
فهمه يخصه ليس
له دعوة الغير
اليه الا ان
يعديه قبول
الجمهور.واستنباطه
لابالتشهي- له
العمل لنفسه
فقط ولايكون
حجة على الغير
الا ان يصدقه
نوع اجماع .
فكما لا بد
لتنظيم حكام
واطرادها
ورفع الفوضى
النشئة من
حرية الفكر مع
اهمال الا
اجماع وجود
هيئة عالية من
العلماء
المحققين
الذين بمظهر
يتهم لامنية
العموم وَ
اعتماد
الجمهور
-يتقلدون
كفالة ضمنية
للامة فيصرون
مظهر سر حجة
الاجماع الذى
لاتصير نتيجة
الاجتهاد
شرعا ودستورا
الا بتصدقه
وسكته , كذلك
لا بد لكشف
معانى القرآن
وجمع المحاسن
المتفرقة فى
التفاسير وتثبيت
حقائقه
المتجلية
بكشف الفن و
تمخيض الزمان
من انتهاض
هيئة عالية من
العلماء
المتخصصين
المختلفين فى
وجوه الا
ختصاص ولهم مع
دقة نظر و سعة
فكر لتفسيره .
نتيجة
المرام : انه
لا بد ان يكون
مفسر القرآن ذا
دهاء عال و
اجتهاد نافذ
وولاية كاملة
. وما هو الاآن
الا الشخص
المعنوى
المتولد من
امتزاج
الارواح
وتساندها
وتلاحق
الافكار
وتعاونها
وتظافر القلوب
واخلاصها
وصميميتها من
بين تلك
الهيئة. فبسر
(للكل
sh: »
(Em: 463)
حكم
ليس لكل)
كثيرا ما يرى
آثار
الاجتهاد
وخاصة
الولاية
ونوره
وضيائها من
جماعة خلت
منها افرادها.
ثم انى بينما
كنت منتظرا
ومتوجها لهذا المقصد
بتظاهر هيئة
كذلك وقد كان
هذا غاية خيالى
من زمان مديد-
اذ سنح لقلبى
من قبيل الحسن
قبل الوقوع تقرب(َ{ زلزلة
عظيمة , فشرعة -
مع عجزى
وقصورى
والاغلاق فى
كلام- فى
تقييد ما سنح
لى من اشارات
اعجاز القرآن
فى نظمه وبيان
بعض حقائقه ,
ولم يتيسر لى
مراجعة
التفاسير فان
وافقها فبها
ونعمت والا
فالعهدة عليّ.
فوقعت هذه الطامة
الكبري- ففى
اثناء اداء
فريضة الجهاد كلما
انتهزت فرصة
فى خط الحرب
قيدت ما لاح
لى فى الاودية
والجبال
بعبارات
متفاوتة
باختلاف
الحالات. فمع
احتياجها الى
التصحيح
والاصلاح
لايرضى قلبى
بتغيير ها
وتبديلها اذا
ظهرت فى حالة
من خلوص النية
لا توجد الآن.
فاعرضها
لانظار اهل
الكمال لا
لانه تفسير
للتنزيل بل ليصير-
لو ظفر
بالقبول- نوع
مأخذ لبعض
وجوه التفسير.
وقد ساقنى
شوقى الى ما
هو فوق طوقى
فان استحسنوه
شجعونى على
الدوام. و من
اللّه التوفيق.
سعيد
النورسى
_______
وقد اخبرنا مرارًا فى
اثناء الدرس
وقوع زلزلة
عظيمة (بمعنى
الحرب
العمومية{ فوقعت كما
اخبر.
حمزه محمد
شفيق محمد
مهرى
sh: » (Em: 464)
KISA BİR TERCÜMESİDİR
Şimdi bundan kırkbir sene evvel ve
eski harb-i umumînin az evvelinde başlamış olduğu İşarat-ül İ'caz'ın ifadet-ül
meramında diyor ki:
Madem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan
ulûm-u hakikiyenin enva'ına câmi' ve umum asırlarda umum tabakat-ı beşeriyeye
müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve
mükemmel bir tefsir yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünki bir ferd pek nâdir olarak
kendi hususî meslek ve meşrebinin tesirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun
hususî meşrebi tesir ettikçe, tam tamına hakikatı safî olarak ifade edemez.
Ferdin fehmi ve manası ona hastır. O ferd, onu kabul eder. Fakat başkalarını
ona davet edemez. Eğer cumhur-u ülema onun fehmini kabul ile başkalara şümulünü
gösterse, o vakit başkasını o manaya davet edebilir ve hakikî tam tefsir
olabilir. Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve içtihadında (hevesi karışmamak
şartıyla) o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz.
Tâ bir nevi icma' o hükmü tasdik etsin. Nasılki ahkâm-ı şer'iyeyi tatbik ve
tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş'et eden manevî anarşiliği
kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ülema-i muhakkikînden bir heyet-i âliye
bulunsun ki, o heyet umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ülemanın
onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dava vekili hükmünde
olmaları cihetinde icma'-ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit
içtihadın neticesi o icma' ile şer'an düstur olabilir. Ve icma'ın tasdik ve
sikkesiyle umuma şamil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır:
Kur'anın manalarının keşfi ve
tefsirlerde ayrı ayrı mehasininin cem'i, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin
keşfiyle cilvelenen, tezahür eden Kur'an'ın hakikatlerinin tesbiti için
elzemdir ki: Muhakkikîn-i ülemadan herbiri bir fende mütehassıs, geniş fikre,
ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir heyet bu vazifeye sahib çıksın.
Elhasıl: Kur'anı tefsir edene lâzım
gelir ki; gayet âlî bir deha ve nüfuzlu derin bir içtihad ve bir nevi kuvve-i
kudsiye sahibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât, ancak bir şahs-ı manevî
olabilir ki; o şahs-ı manevî, çok ruhların imtizacından ve tesanüdünden ve
efkârın telahukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in'ikasından
ve ihlas ve samimiyetlerinden, mezkûr bir heyetten çıkabilir. O heyetin bir
ruh-u manevîsi hükmüne geçer. Evet "mecmuunda bir hassa bulunur ki, ondaki
her ferdde bulunmaz" düsturuyla çok defa içtihadın âsârı ve nur-u
velayetin hassaları ve ziyası bir cemaatte görünüyor. Halbuki o cemaatin
sh: »
(Em: 465)
hangisine
bakılsa, o hassa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlasla tesanüdleri, bir
velayet hassasını veriyor. İşte bu hakikate binaen böyle bir maksad için bir
heyetin çıkmasına muntazır ve daima bekliyordum. O ümid, küçüklüğümden beri
gaye-i hayalim iken, birden hiss-i kablelvuku' kabilinden kalbime bir sünuhat
oldu ki: Maddî ve manevî iki zelzele-i azîme yaklaşıyordu (1). Ben de acz ve
kusurumla, sözlerimdeki izahsızlık ve muğlaklık ile beraber Kur'anın nazmındaki
i'cazın işaratını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak
ve âyâtın bazı imanî hakikatlerini yazmaya şiddetli bir ihtar-ı gaybî
hissettim. Halbuki harbde acib bir vaziyette olduğumdan, tefsirlere müracaat
etmek kabil olmadı. Kur'andan başka merci' yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım
tefsirlere muvafık geldiyse, güzel bir nimet ve bir muvaffakıyet.. yoksa
mes'uliyet benim bîçare fehmime aittir. Aynı zamanda zelzele-i kübra
mahiyetinde olan maddî Birinci Harb-i Umumî ve o zelzele-i azîmenin âhirlerinde
o mezkûr heyetin yuvalarını tahrib eden manevî zelzele-i azîme meydana çıktı
ki, öyle bir heyet-i âliye-i ilmiyeye ve böyle bir vazife yapmak için bütün
kapılar kapandı. Ben de o noksan fehmimle eski Harb-i Umumî'de fariza-i cihadda
avcı hattında ne kadar fırsat buldumsa kalbime tulû' eden nükteleri yazıyordum.
Derelerde, dağlarda hücum ederken kaydederdim. Fakat o acib ayrı ayrı
haletlerin tesiriyle çeşit çeşit olmasından tashih ve ıslah edilmesine çok
ihtiyaç varken, benim kalbim tebdil ve tağyirine razı olmadı. Çünki her dakika
şehid olmaya hazırlandığımız için bir niyet-i hâlise ile yazılmış ki; o halet
her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı Tenzil'e bir tefsir olarak değil,
belki tefsirin bazı vücuhuna bir nevi me'haz olarak ehl-i kemal olan ülema-i
muhakkikînin enzarına arzediyorum. Hakikaten benim şevkim, benim tâkatimin pek
fevkinde bir noktaya sevketti. Eğer ehl-i tahkik istihsan etseler, beni devama
ve ileri gitmeye teşci' ve tergib ederler.
Said Nursî
(1) Evet, Üstadımız mükerreren
Birinci Harb-i Umumî'den evvel çok defa bize ulûm-u Arabiyeyi ders verdiği
zaman bize kat'î bir tarzda "Büyük ve umumî bir zelzele yaklaşıyor,
hazırlanınız. O zaman herkes benim gibi mücerredlere gıbta edecekler."
diye söylüyorlardı. Pek az zamanda, onun mükerreren verdiği haber aynen çıktı.
Horhor'daki eski talebeleri namına Medreset-ül Vaizîn mezunlarından:
Mehmed Sadık, Sabri, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri, Hamza
sh: » (Em: 466)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
اَلرَّحْمنُ
{ عَلَّمَ
الْقُرْآنَ { خَلَقَ
اْلاِنْسَانَ
{ عَلَّمَهُ
الْبَيَانَ
فَنَحْمَدُهُ
مصلّيا على
نبيه محمّد
الّذى ارسله
رحمة
للعالمين و
جعل معجزته
الكبرى - الجامعة
برموزها و
اشاراتها
لحقائق
الكائنات - باقية
على مر الدهور
الى يوم الدين
و على آله عامة
و اصحابه كافة.
أما
بعد فاعلم
اولاً: ان
مقصدنا من هذه
الاشارات
تفسير جملة من
رموز نظم
القرآن. لأن
الإعجاز
يتجلى من
نظمه. وما
الإعجاز
الزاهر الاّ
نقش النظم.
و
ثانيًا: ان
المقاصد
الأساسية من
القرآن و عناصره
الأصلية
اربعة:
التوحيد و
النبوة و
الحشر و
العدالة. لأنه
لما كان بنو
آدم كركب و
قافلة
متسلسلة
راحلة من
اودية الماضى
و بلاده,
سافرة فى
صحراء الوجود
و الحياة,
ذاهبة الى
شواهق
الاستقبال,
متوجهة الى
جنّاته فتهتزّ
بهم
المناسبات و
تتوجه اليهم
الكائنات. كأنه
ارسلت حكومة
الخلقة فن
الحكمة
مستنطقا و سائلا
منهم ب-(يا بنى
آدم! من أين?
الى أين? ما
تصنعون? مَنْ
سلطانكم? مَنْ
خطيبكم?{ فبينما
المحاورة اذ
قام من بين
بنى آدم - كأمثاله
الأماثل من
الرسل اولى
العزائم -
سيّد نوع
البشر محمّد
الهاشمى (ص ع م{ و قال
بلسان القرآن:
( ايها الحكمة!
نحن معاشر الموجودات
نجيء بارزين
من ظلمات
العدم بقدرة سلطان
الازل الى
ضياء الوجود,
و نحن معاشر
بنى آدم بعثنا
بصفة
المأمورية
ممتازين من
بين اخواننا
الموجودات
بحمل الأمانة,
و نحن على
جناح السفر من
طريق الحشر
الى السعادة
الأبدية, و
نشتغل الآن
بتدارك تلك
السعادة و
تنمية
الاستعدادات
التى هى رأس
مالنا, و أنا
سيّدهم و
خطيبهم. فها
دونكم منشورى!
و هو كلام ذلك
السلطان الازلى
يتلألأ عليه
سكّة الإعجاز{ - و
المجيب عن هذه
الأسئلة
الجواب
الصواب ليس إلا
القرآن ذلك
الكتاب.- كان
هذه الأربعة
عناصره
الأساسية. [َ]
[َ]
جواب لما.
sh: »
(Em: 467)
Tercümesinin bir hülâsası:
İnsanı halk edip Kur'anı ona talim
eden Zât-ı Zülcelal'in Rahman ismiyle tecelli-yi kübrasına, rahmetin
tecelliyatı adedince ona hamd ü sena ederek ve Seyyid-ül Beşer Muhammed
Aleyhissalâtü
Vesselâm'ı Rahmeten lil'âlemîn gönderdiği o Resul-i Ekremine risaletin
semereleri adedince ona, âl ü ashabına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki:
Onun mu'cize-i kübrası ve hakaik-i kâinatın remizleri ve işaretleri ile
tamamıyla cem'edilen Kur'an-ı Azîmüşşan asırların geçmesi ile daim, bâki ve
nev'-i beşere mürşid, tâ kıyamete kadar beka vermiş ve o Resul-i Ekrem'i onlara
Üstad-ı Azam eylemiş.
Emma ba'dü biliniz ki: Evvelâ bu
yazacağımız işarat ve nüktelerdeki maksadımız Kur'anın nazmındaki bir kısım
remizlerinin tefsiridir. Çünki yedi nevi i'cazın en incesi, fakat kuvvetli ve
lafzî fakat hakikatlı i'caz, Kur'anın nazmından tecelli ediyor. Evet, parlak
i'caz elbette nazmın nakşından çıkıyor.
Sâniyen: Kur'anda esas maksadları ve
anasır-ı asliyesi dört hakikattır: Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adalet'tir.
Çünki: Vakta kâinat sahrasında benî-Âdem bir acib ve büyük bir kafile ve sair
taifeler beraber birbiri arkasında asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden,
şehir ve meşherlerinden sefer edip vücud ve hayat sahrasında yürüyüşüyle
istikbalin yüksek dağlarına azimetle oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak
cihetiyle hilafet-i zemine
sh: »
(Em: 468)
mazhariyet
noktasında ve sair zîhayata tasarrufatı cihetinde rûy-i zeminde ekser eşyanın
nev'-i beşerle münasebatı iktizasıyla heyecana gelmesinden kâinat dahi onlara
yüzlerini çevirip nev'-i beşerle ciddî alâkadar oluyor. Benî Âdem bir tek taife
iken yüz binler taifelere karışmasında kâinat zemin gibi onlara netice-i
hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güya hilkat-i kâinat hükûmeti; o hükûmetin
zabıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o
misafir kafileye gönderip ondan sual edip soruyor ki: "Ey benî-Âdem!
Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve her şeye
karışıyor ve bazan karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatibiniz ve reisiniz ve ileri
geleniniz kimdir? Tâ bana cevab versin."
O muhavereler içinde birden kafile-i
benî-Âdem'den Muhammed-ül Hâşimî (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), emsalleri olan
ulülazm peygamberler gibi fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur'anın lisanıyla
dedi ki:
"Ey müstantık hikmet! Biz
mevcudat kafilesi, adem karanlıklarından Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle çıktık,
ziya-yı vücuda girdik, varlık nurunu bulduk. Her bir taifemiz bir vazifeye
girdik. Ve biz benî-Âdem taifesi ise, bir emanet-i kübra rütbesi ve hilafet-i
zemin vazifesiyle sair mevcudat kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet
sıfatı ile bu meşher-i kâinata gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyya
bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saadet-i ebediyenin kazanmasının tedariki
ile meşgulüz. Ve bizim re's-ül mâlimiz olan istidadlarımızın çekirdeklerini
sünbüllendirmeye, iman ve Kur'anla inkişaf ettirmekle iştigal ediyoruz. İşte o
kafilenin reisi ve hatibi benim. İşte elimdeki bu fermanı; manevî ve maddî
hava, bir tek lisan gibi bütün kâinata o fermanın her kelimesini bir anda
milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşur u ferman, Ezel ve Ebed Sultanı'nın
kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil-i kat'î, üstünde parlayan
sikke-i şahanesi ve turra-i sermediyesine bak, gör, git, söyle."
Evet en müşkil, en umumî ve bütün
mevcudata sorulan bu üç-dört gayet acib suale tam doğru ve mükemmel cevab veren
yalnız ve yalnız Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyandır ki; başında ذلِكَ
الْكِتَابُ
لاَ رَيْبَ
فِيهِ fermanıyla
ilân edilmiş. Madem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu
hakikatten anlaşılıyor ki, Kur'anın anasır-ı esasiyesi o dört hakikattir. Yani;
tevhid, nübüvvet, haşir ve adalettir. İşte bu dört hakikat nasılki mecmu'-u
Kur'anda dört rükündür. Öyle de o dört makasıd çok surelerin
sh: »
(Em: 469)
her
birisinde bulunuyorlar. Her bir sure bir küçük Kur'an olur. Belki çok
cümlelerin içinde de o dört maksada telmihen işaretler var.
Belki bazan bir tek kelimede o dört
esasa remizler var. Çünki Kur'anın eczaları ve kelime ve âyetleri, mecmuuna
karşı birer âyine hükmüne geçer, birbirinden in'ikas eder. Güya Kur'an
müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine o maksadların nurunu veriyor.
Âyinede güneş gibi bazan bir kelime, bir cümle; bir küçük Kur'anı gösterir.
İşte Kur'ana mahsus bu nükte, yani cüz', küll gibi aynı maksadı göstermesi
maksadıyla Kur'an müşahhas bir ferd olduğu halde, çok efradı bulunan bir küllî
gibi ilm-i mantıkça tarif edilir. Demek Kur'an'da bin Kur'an'lar var ki, şahs-ı
küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünki hadsiz ve gayet muhtelif taifelere
ders olduğu için, aynı derste hadsiz o taifeler adedince dersler bulunmak lâzım
gelir.
Sual: Eğer denilse: Bu dört maksad-ı
asliyeyi bize Bismillah ve Elhamdülillah cümlesinde göster.
Cevab: Deriz ki: Madem Bismillah
Allah'ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek manasında olan
قُلْ kelimesi Bismillah içinde vardır. İlm-i sarf ile,
"mukadder" tabir edilir. İşte Bismillah'taki قُلْ
takdiri, bütün Kur'andaki قُلْ
قُلْ (söyle
söyle) lafızlarının esası ve anası, bu Bismillah'taki قُلْ dür. Buna binaen قُلْ kelimesinde risalete işaret olduğu gibi, Bismillah'ta dahi
uluhiyete remiz var ve بِسْمِ deki با nın takdimi, قُلْ ün besmelenin âhirinde mukadder olması hasr ve yalnız manasını
ifade ettiğinden tevhide işaret ediyor. Yani, yalnız Onun ismiyle başla ve
meded al. Ve Rahman isminde adaletin nizamına ve rahmetin cilvelerine işaret
var. Çünki muhtelif, karmakarışık mevcudat, intizamı ile güzelleşmiş. Ve
rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve Rahîm'de haşre işaret var. Çünki
manasında hem afvetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fâni dünyada o dört
mana hakikati ile umumî bir surette görünmediğinden, elbette bir diyar-ı âherde
o manalar tamamıyla tezahür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakikatı,
dirilmemek üzere ölmekle kabil-i tevfik değildir. Demek Rahîm'deki şefkat,
parmağını Cennet'e uzatmış gösteriyor.
sh: »
(Em: 470)
Şimdi اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
اْلعَالَمِينَ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
مَالِكِ
يَوْمِ
الدِّينِ e
bakınız. "Elhamdülillah"da uluhiyetin zâhir işaratı var. Çünki bütün
hamd Allah'a mahsustur. Uluhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor. Evet,
"lillah"daki "lâm" ilm-i sarfça bir manası ihtisas ve
istihkaktır. "Elhamdü"deki "elif lâm" bir manası
istiğraktır. Demek bütün hamdler Allah'a mahsustur. Demek tevhidi, kat'î ifade
ediyor. "Rabb-il Âlemîn" lafzında hem adalete, hem nübüvvete işaret
var. Çünki onsekiz bin âlemin zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin
defa zeminden büyük seyyareler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir müvazene,
bir intizam, bir mükemmel terbiye, gayet mükemmel bir adalet-i kübrayı
gösteriyor.
Nübüvvete işareti ise: Madem nev'-i
beşerin fıtrî kuvvelerine sair hayvanat gibi hadd konulmamış, ondan tecavüzat
çıkmış. Hem insan maddî olduğu gibi, maneviyat cihetinde de bütün kâinatla
alâkadar olmasından, hilkat-i kâinattaki hikmet-i âliye-i beşeriyeti, nizam ve
intizam altında olan çekirdek hükmünde olan istidadatı inkişaf ettirmekle
emanet-i kübra vazifesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarurîdir ki, "Rabb-il
Âlemîn"deki "Âlemîn" içindeki yüksek makamını bulabilsin ve
halife-i zemin olup melaikeye rüchaniyetini gösterebilsin.
Ve "Mâlik-i Yevmiddin"
cümlesi ise, haşri tasrih ediyor. Çünki "Yevmiddin" yani; din günü ve
ceza günü ve maneviyat günü demek. Nasıl dünya, maddiyat ve maddî harekâtın ve
amellerinin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin
ücretlerini ve o maneviyatın semeratlarını belki o fâniyat ve zâilatın bâki ve
daimî eserlerini ve âlem-i misal sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o
fâniyat ve zâillerin sahife-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün
gelecektir, diye ifade ediyor.
Bismillah, Elhamdülillah cümleleri
gibi Kur'anda ekserî yerlerinde böyle dört unsur-u esasiye içinde görünebilir.
Meselâ: اِنّا
اَعْطَيْنَاكَ
الْكَوْثَرَ bir sadef gibi bu dört cevahir içindedir. Dikkat etsen
görürsün. "Biz sana verdik Kevser'i." Yani Zât-ı Zülcelal'in seni
nübüvvetle ve maddî-manevî temin-i adaletle müşerref ettiği gibi, Cennet'te
Kevser'i ihsan ediyor.
Ey sâil! Pek uzun hakikati kısa
kesip bu üç misali minval ve mekik yap; üstünde o münasebat ve işaratı dokumaya
başla. Biz de
sh: »
(Em: 471)
imdi
Bismillah'tan başlıyoruz. İzahı, tafsili Risale-i Nur ve Birinci Söz ve Besmele
Lem'asına ve sair Risale-i Nur'daki Bismillah'ın hakikatlerine dair
hüccetlerine havale edip, yalnız nazm itibariyle küçük bir îma ederiz. Şöyle
ki:
Bismillah güneş gibidir. Başkalarını
tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika ruhlar ona
hava ve su gibi muhtaç olduğundan, onun hakikatını herkesin ruhu hisseder. Kalb
ve hayal bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyan ve tariften müstağnidir.
Harfler ve cüzlerinden evvelâ ( بَا ) nın fenn-i sarfça bir manası istianedir. Bir mana-yı örfîsi
teberrük manası olmasından, bu ( بَا ) nın
merci-i müteallikı kendi manasından çıkan اَسْتَعِينُ ve اَتَيَمَّنُ fiillerine bağlanıyor. Veyahut Bismillah'taki perdesinde قُلْ (söyle) den çıkan اِقْرَأْ (oku) fiiline bakar. Yani: "Ya Rabbi, ben senin isminin
yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Her şey senin kudretinle ve icadınla
ve tevfikinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum."
Demek Bismillah'tan sonra اِقْرَأْ okumak lafzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlas, hem
tevhidi ifade eder. Amma اِسْم kelimesi ise: Biliniz ki, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un binbir esmasından
bir kısmına "Esma-i Zâtiye" denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes'i
gösterir. Onun adı ve onun ünvanıdır. "Allah, Ehad, Samed, Vâcib-ül
Vücud" gibi çok esma var. Bir kısmına da "Esma-i Fiiliye" tabir
edilir ki, çok nevileri var. Meselâ: "Gaffar, Rezzak, Muhyî, Mümit,
Mün'im, Muhsin."
* * *
sh: » (Em: 472)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim!
Evvelâ: Medreset-üz Zehra
erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeyi
münasib gördük. O dersin mevzuu da: Umum kâinat mevcudatı hesabına Mi'rac
Gecesinde, Fahr-i Kâinat ve netice-i hilkat-ı âlem Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm, huzur-u İlahîde nev'-i beşerin, belki umum zîhayat, belki umum
mahlukat namına selâm yerinde اَلتَّحِيَّاتُ
اَلْمُبَارَكَاتُ
اَلصَّلَوَاتُ
اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ
demesi; ve içinde bir küllî mana bulunduğundan bütün ümmet her gün çok defa
namazlarında zikretmesi ile ve ehl-i iman içinde, herbir mertebe sahibinin bir
hissesi içinde bulunduğu; ve bundan evvel "Hüve Nüktesi"nin
haşiyesinde, radyo vasıtasıyla hava unsurunun hârika mu'cizat-ı kudreti
göstermesi cihetinde kalbe ihtar edildi ki:
Bir ehl-i iman, ebedî bir saadette,
dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi netice verecek bu kısacık ömr-ü dünyevîde ettiği
ibadette bir küllî ibadet, âdeta kendi hususî dünyasıyla beraber ibadet etmiş
gibi kendi hususî dünyası kadar bir mükâfat alacağı işarat-ı Kur'aniyeden
anlaşılır diye; Hüccetüzzehra'nın İkinci Makamında İlm-i İlahî mebhasinde اَلتَّحِيَّاتُ
اَلْمُبَارَكَاتُ ilââhire'nin küllî manaları ruhuma gelip, öylece teşehhüdde اَلتَّحِيَّاتُ derken, birden hayalime hususî dünyamın dört unsuru olan
toprak, su, hava, nur unsurları dört küllî dil oldular. Herbir dil, milyarlar
hattâ trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلتَّحِيَّاتُ
اَلْمُبَارَكَاتُ
اَلصَّلَوَاتُ
اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ
kelimelerini lisan-ı hal ile söylüyorlar; hayalen gördüm.
Bu unsurlardan toprak unsuru bir dil
olarak bütün zîhayatların herbiri bir kelime-i zîhayat olup اَلتَّحِيَّاتُ derler. Çünki herbir avuç toprak ekser nebatata saksılık
edebilir ve menşe' olabi
sh: »
(Em: 473)
lir
bir vaziyettedir. O halde herbir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydana
getirdikleri bütün fabrikaların adedince manevî küçücük mikyasta fabrikalar
-herbir avuç toprakta- bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız... Veyahut
bir Kadîr-i Mutlakın hadsiz kudreti, nihayetsiz ilmi ve iradesiyle olacak.
Demek toprak unsuru, bütün eczası ile ve zerratı ile bu mazhariyet için hadsiz اَلتَّحِيَّاتُ
لِلّهِ
der. Yani: Ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât-ı
Vâcib-ül Vücud'a hastır.
Sonra herkesin hususî dünyasındaki
gibi, benim de hususî dünyamın ikinci unsuru olan su unsuru dahi, küllî bir
lisan olarak bütün zerratı ile, hususan zîhayatların menşe'lerine ve
yaşamalarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime-i mübarekesini lisan-ı hal ile kâinatta neşrediyor.
Çünki suyun katrelerinin gördüğü
vazifeler, hususan nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibahında ve
uyanıp vazife-i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gayet acib ve güzel ve hârika o
küçücük mahlukların ve yavruların büyük ve gayet intizamlı ve mükemmel
vazifelere mazhariyetlerini bütün zîşuura tebrik ile bârekâllah dediren ve
hadsiz bârekâllah, mâşâallah dedirmeye vesile olmaya lâyık olan o mübareklerin
o vaziyetleri, o su unsurunun herbir zerresinin binler Eflatun kadar ilmi ve
binler Hakîm-i Lokman kadar hikmeti ve iradesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun
zerratı adedince muhaldir. Öyle ise bir Kadîr-i Zülcelal'in ve bir Rahman-ı
Rahîm'in hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve iradesiyle o mübareklerin, o
hadsiz mu'cizata mazhariyetleri cihetinde bütün o mübarekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ
لِلّهِ
kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlukat namına, Mi'rac
Gecesinde, netice-i hilkat-ı âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm اَلْمُبَارَكَاتُ
لِلّهِ
demiş. Yani: Bütün bu medar-ı tebrik ve mâşâallah ve bârekâllah dediren bütün
haletler ve san'atlar Zât-ı Zülcelal'in kudretine mahsus olduğundan, bütün o
hadsiz اَلْمُبَارَكَاتُ
لِلّهِ
leri Cenab-ı Hakk'a, huzuru ile hediye ediyor.
Sonra, herkesin hususî dünyasındaki
hava unsuru dahi bir hüve kadar herbir avuç havadaki herbir zerre, mazhar
oldukları santrallık, âhize ve nâkilelik vazifeleri içinde bütün duaları ve
salavatları ve ricaları ve ibadetleri ifade eden اَلصّلَوَاتُ
لِلّهِ
sh: »
(Em: 474)
cümlesini
lisan-ı halleriyle dedikleri için; hava unsuru küllî bir lisan olarak o hadsiz
kelimatlarını katrilyonlar belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sâni'lerine,
Hâlıklarına takdim ettiklerinden onların namlarına o küllî mana ile Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenab-ı Hakk'a, اَلصّلَوَاتُ
لِلّهِ
diye takdim etmiştir. Yani: "Bütün dualar ve ihtiyaçtan gelen ricalar ve
nimetten çıkan şükürler ve ibadetler ve namazlar, Hâlık-ı Külli Şey'e
mahsustur." Çünki "Hüve Nüktesi"nin haşiyesinde denildiği gibi:
Ya, hüve kadar bir avuç havanın herbir zerresi, umum dilleri bilecek ve
söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın-uzak herşeyi işitecek ve her şiveyi ve
her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir
kudret-i mutlaka ve irade-i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri
adedince muhal olmasından, elbette ve elbette şübhesiz ve kat'î bir zaruretle o
zerrelerin herbiri, Sâni'-i Hakîm'i bütün sıfâtıyla gösterip şehadet eder.
Âdeta küçük bir mikyasta âlemin büyük şehadeti kadar şehadetleri vardır.
Demek zerrat-ı havaiye adedince
salavatları ifade eden -Mi'rac-ı Ahmedî'de Aleyhissalâtü Vesselâm- اَلصّلَوَاتُ
لِلّهِ
denilmiştir. Sonra اَلطَّيِّبَاتُ kelime-i tayyibe söylendiği vakit, birden "nâr" ile
"nur" unsuru yani, hararetli ve hararetsiz maddî ve manevî nur unsuru
bir küllî dil olarak hadsiz ve nihayetsiz bir surette lisan-ı hal ile hadsiz
diller ile اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ
diyor. Yani: "Bütün güzel sözler, güzel manalar, hârika güzel cemaller ve
bütün kâinatın yüzünde cemalleri görünen ezelî esma-i hüsnanın cilveleri ve
başta enbiyalar, evliyalar, asfiyalar olarak bütün ehl-i imanın imanları ile
kâinatın ve mahlukatın görünen güzellikleri ve ehl-i imanın imanlarından neş'et
eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhidler, tehliller, tesbihler,
tekbirler, اِلَيْهِ
يَصْعَدُ
الْكَلِمُ
الطَّيِّبُ sırrı ile arş-ı azam tarafına giden o kelimat-ı tayyibeleri ve
dünyanın üç aded yüzünden gayet güzel olan esma-i İlahiyeye âyinelik eden
birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler ve dünyanın âhiret tarlası
olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenatlar, hayırlar ve manevî meyveler ve
güzellikler, tamamıyla ezel-ebed sultanı Kadîr-i Zülcelal'e mahsustur."
diye, nâr ve nur unsurunun bu küllî dili ile bu küllî ubudiyeti, Mabud-u
Zülcelal'e tak
sh: »
(Em: 475)
dim
etmek manasında olarak, Fahr-i Kâinat Aleyhissalâtü Vesselâm umum mahlukat
hesabına اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ
demiş. Çünki maddî ve manevî nur unsuru, mazhar oldukları vazifelerinin umumu
hem beraber, hem ayrı ayrı Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a işaret ve şehadet ettikleri
milyarlar nümuneleri var.
Evet nur ve nâr unsuru toprak, hava
ve ma' unsurları gibi gayet kat'î ve bedihî ve zarurî bir surette o nümunelerle
gösteriyor ki: Bütün esbab yalnız bir perdedir. Bütün icadlar ve tesirler,
Zât-ı Kadîr-i Zülcelal'indir. Çünki nur, aynen vücud ve hayat gibi, kudret-i İlahiyenin
perdesiz bizzât mübaşeretine lâyık olmasından, esbab-ı zâhirî hiçbir cihette
perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz'î ve küçük
bir vazifede, küllî ve geniş bir delil-i ehadiyete işaret eder ki, "Hüve
Nüktesi" haşiyeleriyle bunu gayet kısaca isbat ediyor. İşte milyarlar
nümunelerinden iki küçük nümunesinden:
Birisi: Manevî nurun -ilim suretinde- beşerin kafasında cilvesinin
bir cüz'îsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan
kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak,
hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam,
seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş
gelen manaları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları o tırnak kadar kuvve-i
hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhane kadar
bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcud ve muntazam
yazılmış ve dizilmiş görüyor.
İşte bu tırnak kadar kuvve-i
hâfızanın, bahr-ı umman gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihatalı nuru ve bir
ziya-i manevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hal olamaz. Bu
ise yüzbinler derece muhal muhal içinde ve imkânsız olduğundan; elbette ve
elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza; Levh-i Mahfuz, bir sahife-i kader ve
kudreti olan Alîm-i Mutlak'ın ilim ve hikmet ve kudreti ile, o Levh-i Mahfuz'un
bir nümunesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehadet eder.
İkinci cüz'î ve küçücük bir
nümunesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lâmbasının acib vaziyetini tedkik
etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip
tellerindeki zerreler ve maddeler camid, şuursuz, hareketsiz oldukları halde
yalnız gayet cüz'î bir temas neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık
derhal gider ve yerini yarım saniyede dolduran bir nur vücuda gelir. Bu gözle
görünen karanlığın birden kaybolması ve
sh: »
(Em: 476)
yine
gözle görünen o zulmet kadar nurun vücuda gelmesi elbette bir hayal değil, ya o
temas eden camid, şuursuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde
taşımakla beraber; birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı
süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler,
maddiyyunlar toplansalar; bunu bir sofestaîye de kabul ettiremezler (Haşiye).
Veyahut bütün kâinata hükmü geçen ve bütün nurlar, onun Nur isminden feyiz alan
(Haşiye): Yalnız aldatmak için bazı
derin ve ehemmiyetli hakikatlara bir isim takıp, güya o hakikat anlaşılmış gibi
âdileştiriyorlar. Meselâ: Bu elektrik kuvveti imiş deyip, o ince ve derin
hakikatı ehemmiyetsiz yapıp âdi gösteriyorlar. Halbuki kudretin o mu'cizesinin
hikmetleri iki sahife ile ancak ifade edildiği halde; bir tek isim takmakla, o
hakikatı ve o küllî hikmeti gizleyip, gayet küçük ve basit bir perdesini yerine
ikame ederek; o mu'cizeli eseri, kör kuvvete ve serseri tesadüfe ve mevhum
tabiata isnad edip, Ebu Cehil'den daha echel bir dereceye düşüyorlar.
İşte irade-i İlahiyenin namuslarının
ünvanları olan âdetullah kanunlarının birisine, beşer aczinden mahiyetini
bilemediği o kanunun mahiyetine elektrik namını verip, tenvirdeki hârika
mu'cize-i kudreti âdileştirmekle ve malûm birşey imiş gibi elektrik kuvveti
diye bir isim takmakla, bunun gibi çok hârikulâde mu'cizat-ı kudret-i İlahiyeyi
cahilane âdileştiriyorlar. ve Nur-un Nur ve Hâlık-un Nur ve Müdebbir-un Nur
olan Kadîr-i Zülcelal'in ve Allâm-ül Guyub'un ve Alîm-i Mutlak'ın kudreti ile
ve hikmeti ile olacak. İşte bu iki nümuneye kıyasen hadsiz nümuneler var.
İşte اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ
bütün kâinattaki nurları, güzellikleri, tayyibeleri ve kelimat-ı tayyibeleri ve
hayırları ve kemalâtları Zât-ı Zülcelal'e nur unsuru diliyle kâinat takdim
ettiği gibi, netice-i hilkat-ı kâinat ve sebeb-i hilkat-ı âlem olan Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm dahi -namlarına- meb'us olduğu kâinattaki bütün mevcudat
hesabına, Mi'rac Gecesinde o küllî mana ile اَلطَّيِّبَاتُ
لِلّهِ
demiş.
Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü
Vesselâm biadedi zerrati'l-enam) bu dört kelimat-ı cemileyi selâm yerinde
söyledikten sonra, -Risale-i Nur'da izah edildiği gibi- Cenab-ı Hak اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
اَيُّهَا
النَّبِىُّ demesiyle, bütün ümmeti öyle diyeceklerine işaret ve manevî emr
ü ferman ve kabul hükmünde mukabele etmiş. Birden Peygamber اَلسَّلاَمُ
عَلَيْنَا وَ
عَلَى
عِبَادِ اللّهِ
الصَّالِحِينَ demekle, o kudsî selâmı hem kendine, hem ümmetine, hem bütün
kendinden evvelki emsallerine tamim edip, küllî ve umumî bir selâm suretinde
gösterip; bütün mahlukatın meb'usu olması noktasında onlara da o selâmı teşmil
etmiş. Ümmeti ise her namazda اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
اَيُّهَا
النَّبِىُّ demeleri, o selâm-ı İlahîdeki
sh: »
(Em: 477)
emr ü
fermana bir imtisaldir. Hem ona karşı biat etmektir ve her gün biatını yani
memuriyetini kabul ve getirdiği fermanlara itaatlerini tecdid ve tazelemektir.
Hem risaletini bir tebriktir. Hem umum âlem-i İslâm her gün bu kelime ile onun
getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkürdür.
Evet her insan, kendi vücudunun
mahvolması ile müteellim olduğu gibi; hanesinin harab olması ile de elem
çekiyor. Ve vatanının bozulması ile gayet müteessir oluyor. Ahbabının firak ve
vefatıyla derinden derine kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, has ve hususî
dünyasının zeval ve firak ve âhirde tamamen mahvolmasını düşünmesi, manevî bir
cehennem gibi ruhunu ve vicdanını yandırıyor.
İşte aklı başında herbir adam
ruhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartıyla bilecek ki: Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mi'rac Gecesinde gözü ile gördüğü saadet-i ebediyenin
müjdesini ve ehl-i imanın Cennet'teki hayat-ı bâkiyesinin beşaretini ve insanın
alâkadar olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve onların zevallerinden sonra
yine görüşmelerinin muhakkak olacağının gayet sürurlu, manevî hediyesine karşı
umum âlem-i İslâm her gün çok defa اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
اَيُّهَا
النَّبِىُّ dediği gibi; onun da getirdiği hediye-i maneviyesiyle hem
kâinat sahifeleri ve tabakaları mektubat-ı Samedaniye olmasına; hem mahlukatın
hakikî kıymetleri ve kemalâtları onun risaleti ile tezahür etmesine mukabil
bütün mahlukat manen اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكَ
اَيُّهَا
النَّبِىُّ bu mezkûr hakikatın lisanı ile derler. Ve ümmet mabeyninde
şeair-i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ demeleri sünnet olması, bu büyük hakikatın şuaı olmasındandır.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
390-
Sh:»(Em:478)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, Sıddık, Mütefekkir Kardeşlerim;
Evvelen: Çok emarelerle kat'î kanaatım gelmiş ki gizli
dinsizler, resmî bazı memurları aldatıp, Nurun mahrem büyük risaleleri içinde
yalnız Rehber'i musırrane medar-ı itham tutmalarının ve bir buçuk senedenberi
bana sıkıntı vermelerinin sebebi Rehber'deki "Hüve Nüktesi" olduğunu
kat'iyyen bildim. Çünki: Bu Hüve'nin keşfettiği sırr-ı tevhid, pek kat'i ve
bedihî bir surette küfr-ü mutlakı kırıyor. Hatta bir kısmında hiçbir şüphe ve
vesvese bırakmıyor. Gizli dinsizler buna karşı çare bulamadıklarından,
intişarına resmî yasak ile sed çekmek için çalıştılar. Bu "Hüve
Nüktesi"nin bir gün evvel Medreset-üz-Zehra erkânlarına bir ders nev'inden
söylediğim çok noktalarından yalnız "Üç Noktasını" sizlere beyan
ediyorum.
Birinci Nokta: Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir
vazifesi: اِلَيْهِ
يَصْعَدُ
اْلكَلِمُ
الطَّيِّبُ
Âyetinin sırriyle; güzel ve mânidar ve imanî ve hakikatlı kelimelerin,
kalem-i kaderin istinsahiyle ve izn-i İlâhî ile intişar etmesiyle, bütün küre-i
havada melâike ve ruhanîlere işittirmek ve arş-ı âzam tarafına sevk etmek için
kudret-i İlâhi kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır.
Madem havanın kudsî vazifesinin hikmet-i hilkatının en
mühimmi budur. Ve rûj-i zemini mradyolar vasıtası ile bir tek menzil hükmüne
getirip nev-i beşere pek büyük bir nimet-i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette
beşer, bu pek büyük nimete karşı bir umumî şükür olarak o radyoları, herşeyden
evvel kelimat-ı tayyibe olan başta Kur'an-ı Hakîm ve hakikatleri; ve imanın ve
güzel ahlâkların dersleri ve beşirin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair
kelimatlar olmalı ki, o nimete şükür olsun. Yoksa nimet - böyle - şükür
görmezse, beşere zararlı düşer.
Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi; bazı keyifli
hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevasat, beşte birisi olmalı. Yoksa
havanın sırr-ı hikmetine münafi olur.
Hem beşerin tenbelliğine ve sefahetine ve lüzumlu
vazifeleri
Sh:»(Em:479)
nin noksan bırakılmasına sebebiyet verip, beşere büyük
bir nimet iken büyük bir nıkmet olur. Beşere lâzım olan sa'ye şevki kırar.
Şimdi, gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur'an'ı
dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimat-ı
tayyibeye veriliyor. Bunu da, bir hata-yı beşeri olarak anladım. İnş3aallah
beşer, bu hatâsını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis-i münevver,
bir menzil-i âli ve bir mekteb-i imanî hükmüne geçirmeğe vesile olan bu radyo
nimetine bir şükür olarak, beşerin hayat-ı ebediyesine sarf edilecek olan
kelimat-ı tayyibe beşte dördü olacak.
İkinci Nokta: Nur Risalelerinde denilmiş ki: Kâinatı halk
edemiyen bir zerreyi halk edemez. Bir zerreyi tam yerinde halk edip muntazam
vazifeleriyle çalıştıran, yalnız kâinatı hal eden zat olabilir.
Bu cümlenin küllî hüccetlerinden bir cüz'î hücceti şudur
ki: Kelimelerin envaının kabı ve mahfazası olan yanımdaki bu radyo
makineciğindeki bir avuç hava, kat'iyyen gösteriyor ki: Şimdi elimizde
baktığımız radyo istasyon cedveli namındaki listed yazılı ikiyüze yakın
merkezden bir saatten bir seneye kadar uzak ve muhtelif mesafelerden aynı
dakikada bir tek kelime-i Kur'aniye -meselâ Elhamdülillâh kelâmı-tam
hurufatiyle ve şivesiyle ve söyliyenin mahsus sadasının tarziyle, bu makinedeki
bir avuç havanın zerreleriyle, hiç tegayyür etmeden kulağımıza gelmek için ve
muhtelif kelimat-ı Kur'aniye'yi ayrı ayrı sada ile, çeşit çeşit şive ile, keza
hiç tegayyür etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza getirmek için o bir avuç
havanın herbir zerresinde öyle hadsiz bir kuvvet ve ihatalı bir irade ve bütün
rûy-i zemindeki merkezlerde o Kur'an'ı okuyan hafızların ayrı ayrı şivelerini
bilecek ihatalı bir ilim ve onları bütün görecek ve işitecek muhit bir göz ve
herşeyi bir anda işitebilir bir kulak olmazsa elbette bu mu'cize-i kudret
vücuda gelmiyecek.
Demek bu bir avuçtaki hava zerreleri, yalnız ve yalnız
bütün kâinatı ihata eden bir ilim ve iradenin ve sem' ve basarın sahibi bir
zatın ve hiçbir şey ona ağır gelmiyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi
kudretine kolay gelen bir Kadir-i Mutlakın kudreti ve iradesi ve ilmiyle bu
mu'cizat-ı kudrete mazhar oluyorlar. Yoksa, temevvücat-ı havaiyede mevcudiyeti
tevehhüt edilen serseri tesadüfün ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın icadına yer
vermek herbir zerreyi, bütün zemin yüzündeki küre-i havaiye herşeyi görür,
bilir ve yapar hâkim-i mutlak etmektir.
Bu ise, yüz bin derece akıldan uzak, muhal muhaller içinde bir hurafedir. Ehl-i
dalâlet
Sh:»(Em:480)
gelsinler, mezhepleri ne kadar akıldan uzak ve hurafe
olduklarını görsünler.
Üçüncü Nokta: Bu radyo makineciğinde ve mânevî kelimat
çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir avuç havanın gösterdikleri
mu'cizat-ı kudretten bu hakikat anlaşılıyor ki, her bir zerre, Cenab-ı Hakk'ı
zatı ile ve sıfâtı ile târif eder ve isbat eder.
Bütün kâinatı teftiş eden hükemalar ve ulemalar, büyük ve
geniş delillerle Zat-ı Vacibül-Vücud'un vücudunu ve vahdetini isbat etmek için
bütün kâinatı nazara alırlar, sonra mârifetullahı tam elde ediyorlar.
Halbuki, nasıl güneş çıktığı vakit bir zerrecik cam, aynı
deniz yüzü gibi güneşi gösteriyor ve o güneşe işaret ediyor; öyle de, bu bir
avuç havadaki herbir zerre de mezkûr hakikate binaen aynen kâinat denizindeki
cilve-i tevhidi, sıfât-ı kemaliyle kendilerinde gösteriyorlar.
İşte, Kur'an-ı Hakîm'in mânevî mu'cizesinin bir lem'ası
olan Risale-i Nur, bu hakikatı- izahatı ile - isbat etmesi içindir ki müdakkik
bir Nurcu huzur-u daimî kazanmak ve marifetullahı her vakit tahattur etmek için
ve huzur-u daimî hatırı için "lâ mevcude illâ hu" demeğe mecbur
olmuyor. Ve yine bir kısım ehl-i hakikatın daimî huzuru bulmak için, "lâ
meşhude illâ hu" dedikleri gibi, o Nurcu böyle demeğe muhtaç olmuyor.
Belki وَفِى
كُلِّ شَىْءٍ
لَهُ اَيَةٌ
يَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ وَاحِدٌ
parlak hakikatının kudsî penceresi ona kâfi geliyor.
Bu kudsî Arabî fıkranın kısacık bir izahı şudur ki: Evet,
herkesin bu âlemde birer âlemi var; birer kâinatı var. Âdeta zîşuurlar adedince
birbiri içinde hadsiz kâinatlar, âlemler var. Herkesin hususî âleminin ve
kâinatının ve dünyasının direği kendi hayatıdır. Nasıl herkesin elinde bir
âyinesi bulunsa ve bir büyük saraya mukabil tutsa, herkes bir nevi saraya,
aynası içinde sahip olur. Öyle de, herkesin hususî bir dünyası var. Bir kısım
ehl-i hakikat, bu hususî dünyasını "Lâ mevcude illâ hu" diye inkâr
etmekle, terk-i masiva sırrı ile Cenab-ı Hakk'a karşı huzur-u daimî ve
marifet-i İlâhiye'yi bulur. Ve bir kısım ehl-i hakikat da, yine daimî marifet
ve huzuru bulmak için, "Lâ meşhude illâ hu" deyip, kendi hususî
dünyasını nisyan hapsine sokar. Fânilik perdesini üstüne çeker. Huzuru bulmakla
bütün ömrünü bir nevi ibadet hükmüne getirir.
Sh:»(Em:481)
Şimdi bu zamanda,
Kur'an'ın i'caz-ı mânevîsi ile tezahür eden
وَفِى
كُلِّ شَىْءٍ
لَهُ اَيَةٌ
يَدُلُّ
عَلَى
اَنَّهُ
وَاحِدٌ
sırrı ile; yani zerrelerden yıldızlara kadar herşeyde bir pencere-i
tevhid var. Ve doğrudan doğruya zât-ı Vâcibül-Vücud'u sıfâtiyle bildiren
âyetler, yani delâletler ve işaretler var.
İşte, Hüve Nüktesiy'le bu mezkûr hakikat-ı kudsiyeye ve
imaniyeye ve huzuriyeye icmalen işaretler vardır. Risale-i Nur, bu hakikatı
izahatı ile isbat etmiş. Eski zamandaki ehl-i hakikat, bir derece mücmelen ve
muhtasaran beyan etmişler. Demek bu dehşetli zaman, daha ziyade bu hakikate
muhtaçtır ki; Kur'an-ı Hakîm'in i'caziyle, bu hakikat tafsilâtı ile ihsan
edilmiş. Nur Risaleleri de bu hakikate bir naşir olmuşlar...
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said
Nursî
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ -391-
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللَّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَآئِمًا
Aziz, Sıddık Kardeşlerim;
Evvelen: Seksen sene bir mânevî ömr-ü bâkî kazandıran
şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve
leyle-i mi'racınızı ve leyle-i berâtınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla
mtebrik ve herbir Nurcu'nun mânevî kazançları ve duaları umum kardeşleri
hakkında makbuliyetini rahmet-i İlâhiye'den rica ve hizmet-i Nuriye'de
muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.
Sâniyen: Tesemmüm vesilesiyle nisyan-ı mutlak
hastalığının mus3ibeti, benim hakkında bir nimet ve merhamet hükmüne ve bazı
hakaikın keşfine bir anahtar olduğunu bana çok acımamak için haber veriyorum.
Fakat, yine duanızı ruh u canımla rica ediyorum.
Evet, şimdi Siracünnur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet
ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hârika hakikatler gizleniyor
gördüm. Bilhassa ehl-i gaflet ve ehl-i tabiat ve felsefenin dinsiz kısmı ve
âdetullah kanunlarının perdesi altında çok mu'cizat-ı kudret-i İlâhiye'yi
görmeyip, dağ gibi bir hakikatı, zerre gibi bir âdi
Sh:»(Em:482)
esbaba isnad eder, yükletir. Kadir-i Mutlak'ın, her
şeydeki marifet yolunu sed eder. Ondaki nimetleri kör olup görmiyerek, şükür ve
hamd kapısını kapıyorlar.
Meselâ: Bir tek kelimeyi aynı anda milyon, belki milyar
kelime olarak, cilve-i kudret sahife-i havada istinsah ettiği gibi; اِلَيْهِ
يَصْعَدُ
اْلكَلِمُ
الطَّيِّبُ
Âyetinin remziyle her kelime-i tayyibe, bütün küre-i havada birden,
âdeta zamansız, kalem-i kudret ile istinsah edildiği gibi mânevî ve makbul
hakikatların bir yazar-bozar tahtası hükmünde olan küre-i havada kudretin acib
gaflet nazarında saklandığı gibi şimdi, radyo namı verdikleri aynı hakikat ile
sabit olmuş ki: İçinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irade bulunan gayr-i
mütenahi bir kudret-i ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havaîde hazır ve nazırdır
ki; hadsiz ayrı ayrı kelimeler herbir zerre-i havâinin küçücük kulağına girip,
incecik dilinden çıktığı halde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbab toplansa, tek bir zerrenin bu vazife-i
fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiçbir cihette yapamadığı ve bu her
zerrenin hadsiz ince küçük kulağında ve dilinde gayet hârika-i san'ata hiçbir
cihette hiçbir parmak karışmadığı için ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet ülfet,
âdet, kanunluk, yeknesaklık perdesi ile saklayıp; âdi bir isim takıp, muvakkat
kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ: Ondördüncü Söz'ün Zeylinin hâşiyesinde denildiği
gibi: Pek çok mu'cizatlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz
okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam, o odun
parçasını gösterip dese "Bu işler tabiî ve tasadüfî olarak bundan
olmuş." O ustanın hârika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse; ne derece
bir hamakat ve dalâlette bir hurafet ve hezeyan olduğu gibi; aynen öyle de:
Çam ve incir ağacı gibi binler hârika san'atları tazammun
eden bir mu'cize-i kudreti, nohut gibi iki çekirdeği gösterip: "Bunlar
bundan olmuş." demek; veya küre-i havayı bir konferans meydanı ve zemin
yüzünü bir mdershane ve bir mekteb-i irfan hükmüne getiren ve hadsiz nimetleri
tazammun eden ve hadsiz şükürler ile mukabele etmek lâzımken; ve beşerin
saadet-i ebediyesindeki ihsanat-ı İlâhiyenin lbir muaccel (Hâşiye) nümunesi; ve
hiçbir şüpheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetten ihsan edilen
bir hediye-i Rahmâniyeye radyo namını takmakla, bu elektrik ve
____________
(Hâşiye): Bu kelimede büyük bir hakikat hazinesinin
anahtarına işaret var.
Sh:»(Em:483)
havanın temevvücatı namını vermek ile, o yüzbin nimetlere
küfran perdesini çekmek, aynen o misal gibi maddiyunların ve ehl-i dalâletin
hadsiz bir divanelikleridir ki hadsiz bir cinayet olup, hadsiz bir azaba onları
müstahak eder.
İşte kardeşlerim; hakikaten bugün, Siracünnur'un
başındaki münâcâtı tashih niyeti ile okudum. Kuvve-i hafızam tam söndüğü için,
birden o münâcâtın hakikatlerine karşı-gûya seksen yaşında iken yeni dünyaya
gelmişim gibi-birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi, o malûm âdetler perde
olamadı. Kemal-i şevk ile tam istifade edip okudum. Pek harika gördüm. Ve
anladım ki: Gizli düşmanlarımız bir kısım resmî memurları aldatıp,
Siracünnur'un âhirini bahane ederek müsaderesine; yani başındaki münâcâtın
intişar etmemesine çalıştıklarına kanaatim geldi. Rehber'deki Hüve Nüktesi gibi
bu münâcât da, Siracunnur'a dinsizler tarafından hücumun bir sebebidir.
Sâlisen: Size bütün ruh u canımla müjde veriyoruz ki;
Nurculardaki tam ihlâs ve hakikî sadakat ve sarsılmaz tesanüd vesilesiyle
başımıza gelen bütün musibetler, hizmet-i îmaniyemiz noktasında büyük nimetlere
çevrilmiş; ve perde altında hatır ve hayale gelmeyen Nur'un fütuhatları
oluyor..
Meselâ, Isparta'dan buraya mahkemeye gelmekliğim için yüz
banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi temin ediyorum ki, yalnız bu
mes'elede ve yalnız Rehber'e ait ve yalnız benim şahsıma ait meydan gelen ve
gelmeğe başlayan netice-i hizmete iki bin banknot verseydim yine ucuz
sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyas edilsin...
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Duanıza
muhtaç hasta kardeşiniz
Said Nursî
***
-392-
NUR ÂLEMİNİN BİR ANAHTARININ BİR HÂŞİYESİ
Bu Nur Anahtarı'nın radyo bahsine dair, iki üniversiteli
ile, bir gün hareket etmekte olan, hiçbir telle bağlı bulunmayan bir otomobilde
bulunan radyo ile, uzakta bir mevlüd-i şerif dinliyorduk. O iki Nurcu
üniversitelilere dedim:
"Nur"da dahi; hayat, vücud gibi doğrudan
doğruya kudret-i İlâhiyenin mperdesiz tecellisi bedahetle göründüğüne bir delil
budur
Sh:»(Em:484)
ki: Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, mânevî
az bir nur, yalnız bu mevli dden gelen kelimeleri dinler, söyler değil, belki
binler, milyonlar kelimeleri aynı anda dinler söyler ki, binler istasyondaki
ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve
işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz'i en küllî olur.
Hem o küçücük, parçacık hava, küre-i hava kadar vazife
görür. En küçük, en büyük küre-i hava kadar büyür.
Eğer cilve-i Kudret-i Ezeliye'ye verilmezse; öyle acib
bir hurafeli tezad olur ki; hiçbir hayale gelmez. Bir şey zıddına inkılâbı
muhal olduğundan; böyle binler derece en cüz'î, zıddı olan en küllî olmak....
en küçük, en büyük olmak... en camid, cahil, şuursuz, âciz; en muktedir, en
dirâyetli ve iradetli ve şuurlu olmak lâzım gelir ki: Yüzer tezad ve muhaller ve hurafetler içinde, emsali bulunmaz
bir hurafedir.
Demek, bilbedâhe Kudret-i Ezeliyenin bir cilvesidir. Ve o
cilvenin küre-i havada umumen temsil eden bu gelen Hadîs-i Şerîf'in meâli gösteriyor.
Şöyle ki:
Bir melâike var. Kırkbin başı var. Her başında, kırkbin
dil var. Her bir dilde, kırkbin tesbihat yapıyor. Altmış dört trilyon tesbihat
aynı anda söylüyor. Demek küre-i hava, bu melâike gibidir. Yani; bu melâikenin
tesbihatı adedince her kelime-i tayyibe, hava sahifesinde yazıyor.
Küre-i hava diyor ki: "Bu Hadîs, benden veya bana
nezarete me'mur melekten haber veriyor. Çünki: İnsandaki bütün konuşmalar ve
sair bütün hadsiz sesler, karışmaları içinde karıştırılmadan tam hurufatiyle ve
söyleyenlerin şiveleriyle, mümtaz sesleriyle söylenmek gösterir ki; küllî bir
şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi; ne bana,-yani küre-i
havaya ve ne de bütün esbaba vermesi hiç bir cihet-i imkânı yok. Demek her
yerde hâzır, nâzır ehadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir
ilim bulunan bir kudret-i ezeliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şahidlerinden
birisi radyodur."
"Onikinci Söz'de" Hikmet-i Kur'aniye ile
hikmet-i felsefeyi müvazene bahsinde denilmiş olan mes'elenin meâli budur ki:
Felsefe-i insaniye, gayet harikulâde mu'cizat-ı kudret-i İlâhiye'nin mu'cizat-ı
rahmeti üstüne âdiyat mperdesi çeker. O âdiyat altındaki vahdaniyet delillerini
ve o harika nimetlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş husuî
bazı cüz'iyyatı görür, ehemmiyet verir.
Sh:»(Em:485)
telâhuk-u efkârdan ileri
gelen taharriyat neticesinde ellerine ihsan eder. Buna karşı şükür etmek
lâzım gelirken, bir küfran-ı nimet nev'inden âdi, âciz bir insanın icadı,
hüneri nazariyle bakıp; sonra o küllî bir şuur ve ilim ve irade ve rahmet ve
ihsanın neticesi olan o hârikaları unutturup, yalnız ince bir perdesini
gösterip; şuursuz tesadüfe, tabiata ve camid maddelere havale edip, ahsen-i
takvimde olan insaniyetin mahiyetine zıd bir cehl-i mutlak kapısını açmaktır.
Öyle ise: وَفِى
كُلِّ شَىْءٍ
لَهُ اَيَةٌ
يَدُلُّ عَلَى
اَنَّهُ
وَاحِدٌ
düsturiyle, mahlûkata mâna-yı harfiyle bakmak elzemdir ki insan, insan
olsun. سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَآ اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
اْلعَلِيمُ
اْلحَكِيمُ
Aziz Sıddık Kardaşlarım!
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَبِهِ
نَسْتَعِينُ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
-393-
Evvelâ; bu günlerde sûre-i Ankebût'ta,
مَثَلُ
الَّذِينَ
اتَّخَذُوا
مِنْ دُونِ
اللَّهِ اَوْلِيَآءَ
كَمَثَلِ
اْلعَنْكَبُوتِ
اتَّخذَتْ
بَيْتًا
وَاِنَّ
اَوْهَنَ
اْلبُيُوتِ
لَبَيْتُ
اْلعَنْكَبُوتِ
لَوْ كَانُوا
يَعْلَمُونَ
âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: "En zayıf hâne
örümceğin hânesidir. Allah'a şerik yapanlar faraza bilseler yani, imana
gelmeyen Kureyş rüesâları eğer bilseler.." mânasında olan bu âyetin
belâğatına münasib bir vaziyet görülmedi.
Birden aynı zamanda Zülfikar Mu'cizat-ı Ahmediye'yi
tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti: "Birinci Hâdise:
Manevî tevatür derecesinde bir şöhret ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
Ebu Bekr-i Sıddîk ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassün ettikleri
Gâr-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki güvercinin gelip, beklemeleri ve
örümcek dahi perdedâr gibi hârika bir tarzda kalın bir ağ ile mağara kapısını
örtmesidir.
Hattâ rüesâ-yı Kureyş'ten, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın eliyle Gazve-i Bedirde öldürülen Übeynn-ibni-Halef, mağaraya
bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim. O demiş: Nasıl girelim. Burada
bir ağ görüyorum ki, Muhammed (A.S.M.) tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.
Birden bu âyet-i kerimenin iki harfinde yani (#) "lev" harflerinde
bir mu'cize
Sh:»(Em:487)
gördüm ki, benim vehmim yerine yüksek bir lem'a-i i'caz
bildim. Şöyleki:
Sûre-i Ankebût Mekke'de nazil olduğu için Kureyş'in imana
gelmeyen reisleri Peygamber (A.S.M.)a sû-i kasd edeceklerini ve o sû-i kasdın
içinde en zayıf ve en küçük bir hayvan olan lbir örümcek o reislerin o şiddetli
hücumlarına karşı mukabele edip galebe edecek. Yani örümceğin hanesi olan ağ en
zaif bir perde iken o kuvvetli reisleri mağlûb edeceğini göstermekle âyet diyor
ki: "En zaif bir hayvana mağlûb olacaklarını faraza bilseydiler, bu
cinayete ve bu sû-i kasda teşebbüs etmeyeceklerdi." İşte اَلْيَوْمَ
نُنَجّيكَ
بِبَدَنِكَ âyetinde bir kelime ile bir
mu'cize-i tarihiye gösterildiği gibi (Hâşiye) Mekke'de nazil olan bu sûrenin
de, bu لَوْ
كَانُوا
يَعْلَمُونَ âyetinde görülen remz ile Gâr-i
Hira hâdisesinde hârika bir Hıfz-ı İlâhiye ve ihbar-ı gaybî neviden bir
Mu'cize-i Nebeviye'ye işaret ile, bir lem'a-i i'caz gösterip, o sûreye Ankebût
nâmı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup, bu
âyete gelen şüphe ve evhamları esasiyle red ettiğini gördüm. Cenâb-ı Hakk'a
hadsiz şükrettim ki Kur'an'ın sûrelerinde ve âyetlerinde hatta cümlelerinde ve
kelimelerinde de i'caz lam'aları olduğu gibi harflerinde de vardır bildim.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said
Nursî
***
_______________
Hâşiye): Mu'cizat-ı Kur'aniye'de اَلْيَوْمَ
نُنَجّكَ
بِبَدَنِكَ âyetiyle gark olan Fir'avn'a der:
"Bugün gark olan cesedine necat vereceğim," demesiyle umum
Fir'avnların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamak ile maziden alıp
müstakbeldeki ensâl-i âtinin temaşagâhına göndermek olan mevtalud, ibretnüma
bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber şu asr-ı âhirnde o gark olan
Fir'avn'ın aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden o mahall-i gark denizinden
sahile atıldığı gibi zamanın denizinden asırların mevcelerinin üstünde şu asır
sahiline atılacağı mu'cizane bir işaret-i gaybiye ifade eder. (Hâşiyenin
hâşiyesi)
(Hâşiyenin hâşiyesi) : Bu asırda ecnebiler aynı Fir'avn'ın
cesedini bulmuşlar. Müzehanelerine götürdükleri ceridelerle neşredilmiştir.
-410-
sh: »
(Em: 488)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem
maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübarek gecelerinizi bütün ruh u canımla
tebrik ve ettiğiniz ibadet ve duaların makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden bütün
ruh u canımızla niyaz edip, isteyip, o mübarek dualara âmîn deriz.
Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem
çok cihetlerden ehemmiyetli iki suallerine mahrem cevab vermeye mecbur oldum.
Birinci Sualleri: Ne için eskiden
hürriyetin başında siyasetle hararetle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye
yakındır ki, bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyaset-i beşeriyenin en
esaslı bir kanun-u esasîsi olan: "Selâmet-i millet için ferdler feda
edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda
edilir." diye; bütün nev'-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu
kanunun sû'-i istimalinden neş'et ettiğini kat'iyen bildim. Bu kanun-u esasî-yi
beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sû'-i istimale yol açmış. İki
harb-i umumî, bu gaddar kanun-u esasînin sû'-i istimalinden çıkıp bin sene
beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun
mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir
cani yüzünden bir kasabayı harab etti. Risale-i Nur bu hakikatı bazı mecmua ve
müdafaatta isbat ettiği için onlara havale ediyorum.
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu
gaddar kanun-u esasîsine karşı Arş-ı Azam'dan gelen Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'daki bu gelen kanun-u esasîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifade ediyor:
وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى { مَنْ
قَتَلَ
نَفْسًا بِغَيْرِ
نَفْسٍ اَوْ
فَسَادٍ فِى
اْلاَرْضِ فَكَاَنَّمَا
قَتَلَ
النَّاسَ
جَمِيعًا
Yani bu iki âyet, bu esası ders
veriyor ki: "Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ul olmaz. Hem bir masum,
rızası olmadan, bütün
sh: »
(Em: 489)
insana
da feda edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızasıyla kendini feda etse, o
fedakârlık bir şehadettir ki, o başka mes'eledir." diye hakikî adalet-i
beşeriyeyi tesis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale-i Nur'a havale ediyorum.
İkinci Sual: Sen eskiden şarktaki
bedevi aşairde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok
teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hazıradan
"mimsiz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet-i hazıra-i
garbiye, semavî kanun-u esasîlere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı
hasenatına; hataları, zararları, faidelerine racih geldi. Medeniyetteki
maksud-u hakikî olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu.
İktisad, kanaat yerine israf ve sefahet ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve
istirahat meyli galebe çaldığından, bîçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet
tenbel eyledi. Semavî Kur'anın kanun-u esasîsi لَيْسَ
ِلْلاِنْسَانِ
اِلاَّ مَا
سَعَى { كُلُوا وَ
اشْرَبُوا وَ
لاَ
تُسْرِفُوا ferman-ı esasîsiyle: "Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad
ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avam tabakası birbiriyle
barışabilir." diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen kısa bir-iki nükte
söyleyeceğim:
Birincisi: Bedevilikte beşer üç-dört
şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört hacatını tedarik etmeyen on adedde ancak ikisi
idi. Şimdiki garb medeniyet-i zalime-i hazırası sû'-i istimalat ve israfat ve
hevesatı tehyic ve havaic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hacatlar hükmüne getirip
görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört
hacatı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hacatı tam helâl
bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç
hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde
beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını
daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur'an'ın kanun-u esasîsi olan "vücub-u
zekat, hurmet-i riba" vasıtasıyla avamın havassa karşı itaatini ve
havassın avama karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları
zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zîr ü
zeber etti!
İkinci Nükte: Bu medeniyet-i
hazıranın hârikaları, beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir
şükür ve menfaat-ı beşerde istimali iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki:
Ehem
sh: »
(Em: 490)
miyetli
bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat
içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik
ve iktisadsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ:
Risale-i Nur'daki "Nur Anahtarı"nın dediği gibi: "Radyo büyük
bir nimet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir manevî şükür iktiza
ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malayani şeylere sarf
edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevk edip, sa'yin
şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir
kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakikî maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye
istimali lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zarurî ihtiyacata
sarfedilmeye mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur
ediyor. Bu iki cüz'î misale binler misaller var.
Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i
hazıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı
ziyadeleştirmiş. İktisad ve kanaat esasını bozup, israf ve hırs ve tama'ı
ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete
teşvik etmekle o bîçare muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin
şevkini kırıyor. Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faidesiz zayi' ediyor.
Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri
hasta etmiş. Sû'-i istimal ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine,
intişarına vesile olmuş.
Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i
sefahet ve ölümü her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik
cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla; intibaha gelip uyanmış
beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid
ediyor. Bir nevi cehennem azabı veriyor.
İşte bu dehşetli musibet-i
beşeriyeye karşı Kur'an-ı Hakîm'in dörtyüz milyon talebesinin intibahıyla ve
içinde semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi,
yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli
yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem
saadet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini
kazandıracağını ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis
tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam
galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin
bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî
kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'an-ı
sh: »
(Em: 491)
Mu'ciz-ül Beyan'ın işarat ve rumuzundan
anlaşıldığı gibi rahmet-i İlahiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor,
yalvarıyor, arıyor!
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşlerim!
Çok yerlerden telgraf ve mektublarla
bayram tebrikleri aldığım ve çok hasta bulunduğum için, vârislerim olan
Medreset-üz Zehra erkânları benim bedelime hem kendilerini, hem o has
kardeşlerimizin bayramlarını tebrik etmekle beraber, âlem-i İslâm'ın büyük
bayramının arefesi olan ve şimdilik Asya ve Afrika'da inkişafa başlayan ve
dörtyüz milyon Müslüman'ı birbirine kardeş ve maddî ve manevî yardımcı yapan
İttihad-ı İslâm'ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde tesise başlamasının
ve Kur'an-ı Hakîm'in kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u
esasîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik ve dinler içinde
bütün ahkâm ve hakikatlarını akla ve hüccetlere istinad ettiren Kur'an-ı
Hakîm'in, zuhura gelen küfr-ü mutlakı tek başıyla kırmasına çok emareler
görülmesi ve beşer istikbalinin de bu gelen bayramını tebrik ile beraber,
Medreset-üz Zehra'nın ve bütün Nur Talebelerinin hem dâhil hem hariçte, hem
Arabça, hem Türkçe Nurların neşriyatına çalışmalarını ve dindar Demokratların
bir kısm-ı mühimmi Nurların serbestiyetine taraftar çıkmalarını bütün ruh u
canımızla tebrik ediyoruz...
Bu sene hacıların az olmasına çok
esbab var iken, yüz seksen binden ziyade hacıların o kudsî farizayı ve din-i
İslâm'ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi büyük bir
bayramın arefesi noktasında olarak bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 492)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim ve manevî
Medreset-üz Zehra'nın Nur şakirdleri!
Ben Isparta'ya geldiğim vakit,
Isparta'da İmam-Hatib ve Vaiz Mektebinin açılacağını haber aldım. O mektebe
kaydolacak talebelerin ekserisi Nurcu olmaları münasebetiyle o mektebin
civarında gayr-ı resmî bir surette bir Nur Medresesi açılıp, o mektebi bir nevi
Medrese-i Nuriye yapmak fikriyle bir hatıra kalbime geldi. Bir-iki gün sonra
güya bir ders vereceğim diye etrafta şâyi' olmasıyla o dersimi dinlemek için
rical ve nisa kafilelerinin etraftan gelmeleriyle anlaşıldı ki, böyle nim-resmî
ve umumî bir Medrese-i Nuriye açılsa o derece kalabalık ve tehacüm olacak ki,
kabil olmayacak. Afyon'da mahkemeye gittiğimiz vakitki gibi pek çok lüzumsuz
içtimalar olmak ihtimali bulunduğundan o hatıra terkedildi. Kalbe bu ikinci
hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur:
Her bir adam eğer hanesinde dört-beş
çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer
yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet
bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa
işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i
Nur'u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar,
hakikî talebe-i ulûmun sevablarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlas
Risalesi'nde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri
gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet
hükmüne geçebilir diye kalbe ihtar edildi. Ben de kardeşlerime beyan ediyorum.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 493)
29.11.1951
Eskişehir
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelen: Bütün ruh u canımla hizmet-i
Kur'aniye ve imaniyenizi tebrik ediyorum. Bu mektubda bir ince mes'eleyi
meşveret suretiyle re'yinizi almak için gönderdik. Münasib midir? Değilse ıslah
edersiniz.
Sâniyen: Risale-i Nur'da isbat
edilmiş ki, insanların ayn-ı zulümleri içinde kader-i İlahî adalet eder. Yani,
insanlar bazı sebeble haksız zulmeder, birisini hapse atar. Fakat kader-i İlahî
aynı hapiste başka sebebe binaen adalet ediyor ki; hakikî bir suça binaen o
hapisle onu mahkûm ediyor. İşte şimdi bu hakikatı gösteren, başıma gelen acib
bir misali şudur: Yirmisekiz senedir müteaddid vilayetlerde ve mahkemelerde
benim mes'uliyetime ve mahkûmiyetime ve mahbusiyetim gibi zalimane işkence ve
cezalarına gösterdikleri sebeb, hiçbir emaresini bulmadıkları mevhum bir suçum
şudur: Diyorlar:
"Said, dini siyasete âlet
yapmak ister ve yapıyor." Halbuki bu davalarına otuz senelik musibetli
yeni hayatımda ve otuz büyük mecmualarımda bu suça müsbet bir delil
bulamadılar. Halbuki böyle mes'elelerde bir mahkeme madem bulmadı ve mes'ul edemedi.
Başka mahkemelerin musırrane aynı mes'eleyi esas tutmaları, bütün bütün kanuna
ve akla ve âdete muhalif bir halettir. Belki siyaseti dinsizliğe âlet edenler
kısmı, kendilerine bir perde olarak bu ittihamı bizlere ediyorlar. Bununla
beraber dine hizmet itibariyle taalluk eden eski altmış senelik hayat-ı ilmiyem
kat'î bir hüccet ve yakîn bir delildir ki; bütün hayatımda temas ettiğim
siyaseti ve dünyayı ve bütün içtimaî cereyanları, dine hizmetkâr ve âlet ve
tâbi' yapmak düsturuyla hareket etmişim. Mahkemelerde de hem dava, hem isbat
etmişim ki, değil dini siyasete âlet yapmak, belki birtek hakikat-ı imaniyeyi
dünya saltanatına değiştirmediğimi kat'î delillerle isbat ettiğim halde, böyle
yirmi vecihle hakikata muhalif ve divanecesine, büyük makamınızı işgal eden bir
kısım adliye memurları ve siyasî adamlar bu acib hurafe gibi mes'eleyi hakikat
zannedip yirmisekiz sene bana zulmettiklerinin hakikî sebebini bugünlerde
bildim.
sh: »
(Em: 494)
Sebebi
bu ki: Bu enaniyetli zamandaki hizmet-i imaniyede en büyük tehlikem ve manevî
en büyük suçum ve cinayetim; bu zamanda hizmet-i Kur'aniyemi şahsıma ait maddî
ve manevî terakkiyatıma ve kemalâtıma âlet yapmak imiş. Cenab-ı Hakk'a hadsiz
şükrediyorum ki; bu uzun zamanlarda ihtiyarım haricinde hizmet-i imaniyemi,
değil maddî ve manevî terakkiyatıma ve kemalâtıma ve azabdan ve Cehennem'den
kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmama, belki hiçbir maksada
kat'iyen âlet etmemekliğime gayet kuvvetli, manevî bir mani' görüyordum. Hayret
hayret içinde kalıyordum.
Acaba herkesin hoşlandığı manevî
makamatı ve uhrevî saadetleri a'mal-i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih
olmak, hem meşru hem hiçbir cihet-i zararı olmadığı halde ne için böyle ruhen
men'ediliyorum. Rıza-yı İlahîden başka vazife-i fıtriye-i ilmiyenin sevkiyle yalnız
ve yalnız imana hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş. Çünki şimdi bu
zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi' olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i
imaniyeyi fıtrî ubudiyet ile muhtaçlara tesirli bir surette bildirmenin bu
dehşetli zamanda çare-i yegânesi ve imanı kurtaracak ve kat'î kanaat verecek bu
tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayan bir ders-i Kur'anî lâzımdır ki, küfr-ü
mutlakı ve mütemerrid ve inadçı dalaleti kırsın ve herkese kanaat-ı kat'iye
verebilsin. Böyle bir derse bu zamanda bu şerait dâhilinde hiçbir şahsî ve
uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle kat'î
kanaat gelebilir. Yoksa komitecilikten ve cem'iyetçilikten tevellüd eden
dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı mukabil çıkan bir şahsın en
büyük bir mertebe-i maneviyesi de bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale
edemez. Çünki imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki,
"Bu kudsî şahıs dehasıyla ve hârika makamıyla bizi kandırdı" diye bir
şübhesi kalır.
Cenab-ı Hakk'a şükür ki, yirmisekiz
sene dini siyasete âlet ittihamı altında kader-i İlahî bu zulm-ü beşerîde benim
ruhumu ihtiyarım haricinde dini hiçbir şahsî şeyde âlet etmemek için beni,
beşerin zalimane eliyle ayn-ı adalet olarak tokatlıyor, yani sakın sakın diye
ikaz ediyor. İman hakikatını kendi şahsına âlet yapma, tâ imana muhtaç olanlar
anlasınlar ki; yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamları, şeytanın desiseleri
kalmasın, sussun.
Hakikaten Risale-i Nur'un bahsettiği
hakikatlerin aynı mealinde milyonlar kitab o hakikatleri belîgane neşrettikleri
halde ve binler hakikî âlimler ders vermeleriyle bu memlekette dehşetli
sh: »
(Em: 495)
küfr-ü mutlakı tam durduramadıkları halde,
Nurlar mezkûr sırra binaen bir cihette galebe ettiğini düşmanlar dahi tasdik
ederler. Evet küfr-ü mutlaka karşı bu ağır şerait içinde Nurlar bu işi görmüş,
meydandadır. Demek Nurların kuvveti bu sırr-ı azîmden ileri geliyor. Ben de
bütün ruh u canımla yirmisekiz sene bu işkenceli musibetlerime razı oldum.
Hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli
tokatlarına... Yoksa gayet meşru, zararsız, herkesin lillah için takib
ettikleri mübarek mesleğe girseydim, yani maddî ve manevî hislerimi bütün feda
etmeseydim, hizmet-i imaniyede bu acib manevî kuvveti kaybedecektim. İşte bu
kuvvetin bir acib nümunesi bazı zâtların ki, ben onların ancak edna bir
talebesi olabildiğim halde; onların hakaik-i imaniyeye dair bir kitabını birisi
okumuş, Risale-i Nur'un da bir sahifesini okumuş. Risale-i Nur'un bir
sahifesiyle daha ziyade imanını kurtardığını ikrar etmiş.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Duanıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelen: Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür
ediyoruz ki, ellibeş sene bir gaye-i hayalim ve hayatımın bir neticesi olan
Medreset-üz Zehra'nın manevî hakikatını, siz Medreset-üz Zehra erkânları
tamamıyla gösteriyorsunuz.
Sâniyen: Şiddetli hastalık ve sair
sebeblerin tesiriyle ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musahabeden
mahrum kaldığımdan benim bedelime sizler ve Risale-i Nur'un Kur'an medresesinde
Yeni Said'e verdiği ders ve Eski Said'in de Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri gibi
hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları bu bîçare
kardeşiniz bedeline, müştak olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını
tevkil ediyorum.
sh: » (Em: 496)
Sâlisen: Bir küçük medrese-i
Nuriyeyi kendi hanesinde tesis edip kahraman Tahirî gibi bir has, hâlis Nur
naşirini daire-i Nuriyeye veren Tahirî'nin merhum pederinin vefatını, hem onun
akrabasını, hem Isparta'yı, hem Nur dairesini ta'ziye ediyorum. Cenab-ı Hak
Nur'un hurufları adedince ruhuna rahmet eylesin, âmîn.
Râbian: İnebolu, Zühretünnur'dan
üçyüzü benim hesabıma tahsis etmiş. Ben de dedim: Yüzelli Isparta'ya ve yüzelli
bana gelsin. Bana gelmiş. Size gelen ise, ileride bana vereceğiniz Mektubat
mecmuasına mukabil ve size borcum var ise hesab edersiniz.
Hâmisen: Irak tarafında, hususan
Bağdad'daki Üstad-ı Azam'ın türbedarına ve kardeşlerime selâmımı tebliğ ve
hayatım müsaade ederse, bütün ruh u canımla o havaliye gitmek iştiyakımı
bildirirsiniz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz kardeşlerim!
Eski Said'in matbu eski eserlerinden
birisi elime geçti. Merak ve dikkatle baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi.
Münasibse Mektubat âhirinde yazılsın.
Evvelâ: Hürriyetin üçüncü senesinde
aşairler arasında meşrutiyet-i meşruayı aşaire tam bildirmek ve kabul ettirmek
için Ertuş aşairi içinde hususan Küdan ve Mamhuran'a verdiği ders ve 1329'da
Matbaa-i Ebuzziya'da tab'edilen, kırkbir sene evvel tab' edilmiş fakat
maatteessüf yirmi-otuz seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu defa birisi bir
nüsha bulup bana göndermiş. Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Said'in
sünuhatıyla dikkatle mütalaa ettim. Anladım ki, Eski Said acib bir hiss-i
kablelvuku' ile otuz-kırk sene sonra şimdi vukua gelen vukuat-ı maddiye ve
maneviyeyi hissetmiş. Ve bedevi Ekrad aşairi perdesi arkasında, bu zamanın medenî
perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve
hakikî bedevi ve hakikî mürteci; yani bu milleti, İslâmiyet'ten evvelki
âdetlerine sevkeden hainleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.
sh: »
(Em: 497)
Sâniyen: O matbu eserin yüzbeşinci
sahifeden tâ yüzdokuza kadar parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşaire ders
verdiğim o sualler ve cevablar vaktinde mühim bir veli içlerinde bulunuyormuş.
Benim de haberim yok. O makamda şiddetli itiraz etti. Dedi:
"Sen ifrat ediyorsun, hayali
hakikat görüyorsun, bizi de tahkir ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe daha
fenalaşacak." O vakit, ona karşı matbu kitabda böyle cevab vermiş:
Herkese dünya terakki dünyası olsun,
yalnız bizim için mi tedenni dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle
konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey yüzden tâ üçyüz seneden sonraki
yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitane benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı
hafiyy-i gaybî ile beni temaşa eden (Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed
v.s.) size hitab ediyorum.
Tarih denilen mazi derelerinden
sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne
yapayım acele ettim, kışta geldim. Siz inşâallah cennet-âsâ bir baharda
gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaklar. Sizden
şunu rica ederim ki, mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma
uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misafir
eden toprağın kapıcısının başına takınız. (Yani İhtiyar Risalesi'nin Onüçüncü
Ricasında beyan ettiği gibi, Medreset-üz Zehra'nın mekteb-i ibtidaîsi ve Van'ın
yekpare taşı olan kal'asının altında bulunan Horhor Medresemin vefat etmesi ve
Anadolu'da bütün medreselerin kapatılması ile vefat etmelerine işaret ederek
umumunun bir mezar-ı ekberi hükmünde olmasına bir alâmet olarak, o azametli
mezara azametli Van kal'ası mezar taşı olmuş. Ey yüz sene sonra gelenler! Şu
kal'anın başında bir Medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş,
fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medreset-üz Zehra'yı cismanî bir
surette bina ediniz, demektir.) Zâten Eski Said ekser hayatı o medresenin
hayaliyle gitmiş ve o matbu risalenin yüzkırkyedinci sahifeden ta
yüzelliyedinci sahifeye kadar Medreset-üz Zehra'nın tesisine ve faydalarına
dair ehemmiyetli hakikatları yazmış.
Bir fâl-i hayırdır ki; yirmibeş
senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdadın kırılması ile Maarif Vekili
Tevfik, Van'da Şark Üniversitesi namında Medreset-üz Zehra'yı inşa etmesine
karar vermesi ve ümidin haricinde reis Celal dahi mühim mes'eleler
sh: »
(Em: 498)
içinde Tevfik'in fikrine iştirak etmesi, Eski
Said'in kırk sene evvelki sözü ve ricası doğru çıkacağını gösteriyor.
Şimdi kırkbeş sene evvelki cevabının
izahında üç hakikat beyan edilecek.
Birincisi: Eski Said bir hiss-i
kablelvuku' ile iki acib hâdiseyi hissetmiş, fakat rü'ya-yı sadıka gibi tabire
muhtaç imiş. Nasıl bir kırmızı perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa
kırmızı görünür. O da siyaset-i İslâmiye perdesiyle o hakikata bakmış.
Hakikatın sureti bir derece şeklini değiştirmiş. O hazır büyük veli dahi o
yanlışını görüp o cihette şiddetle itiraz etmiş. İşte o hakikat iki kısımdır:
Birincisi: Bu Osmanlı ülkesinde
büyük bir parlak nur çıkacak, hattâ hürriyetten evvel pek çok defa talebelere
teselli vermek için "Bir nur çıkacak, gördüğümüz bütün fenalıklara karşı
bu vatana saadet temin edecek" diyordu. İşte kırk sene sonra Risale-i Nur
o hakikatı kör gözlere dahi gösterdi.
İşte Nur'un zâhiren, kemmiyeten dar
cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş ve fevkalâde menfaatını
hissetmesi suretiyle hem de siyaset nazarıyla bütün memleket-i Osmaniyede
olacak gibi ifade etmiş. O büyük veli, onun dar daireyi geniş tasavvurundan ona
itiraz etmiş. Hem o zât haklı, hem Eski Said bir derece haklıdır. Çünki
Risale-i Nur imanı kurtarması cihetiyle o dar dairesi madem hayat-ı bâkiye ve
ebediyeyi imanla kurtarıyor. Bir milyon talebesi, bir milyar hükmündedir. Yani
bir milyon değil, belki bin insanın hayat-ı ebediyesini temine çalışmak, bir
milyar insanın hayat-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha
kıymetdar ve manen daha geniş olması; Eski Said'in o rü'ya-yı sadıka gibi olan
hiss-i kablelvuku' ile o dar daireyi bütün Osmanlı memleketini ihata edeceğini
görmüş. Belki inşâallah o görüş, yüz sene sonra Nurların ektiği tohumların
sünbüllenmesi ile aynen o geniş daire Nur dairesi olacak, onun yanlış tabirini
sahih gösterecek.
İkinci Hakikat: Kırk sene evvel Eski
Said bu matbu kitabetlerinde, İşarat-ül İ'caz'ın baştaki ifade-i meramında ve
sair eserlerinde musırrane ve mükerreren talebelerine diyordu ki: Hem maddî,
hem manevî büyük bir zelzele-i içtimaî ve beşerî olacak. Benim dünya terki ile
inzivamı ve mücerred kalmamı gıbta edecekler diyordu. Hattâ hürriyetin birinci
senesinde İstanbul'da Câmi-ül Ezher'in Reis-i Üleması olan Şeyh Bahid
Hazretleri (R.H.) İstanbul'da Eski Said'e sordu:
sh: »
(Em: 499)
مَا
تَقُولُ فِى
حَقِّ هذِهِ
الْحُرِّيَّةِ
الْعُثْمَانِيَّةِ
وَ
الْمَدَنِيَّةِ
اْلاَوْرُوبَائِيَّةِ
Said cevaben demiş:
اِنَّ
الْعُثْمَانِيَّةَ
حَامِلَةٌ
بِدَوْلَةٍ
اَوْرُوبَائِيَّةٍ
فَسَتَلِدُ
يَوْمًا مَا
وَ
اْلاَوْرُوبَا
حَامِلَةٌ
بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ
فَسَتَلِدُ
يَوْمًا مَا
Yani: Osmanlı hükûmetindeki
hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir? O vakit Eski Said demiş:
Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hamiledir, Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak.
Avrupa da İslâmiyet'e hamiledir, o da bir İslâm devleti doğuracak. Şeyh Bahid'e
söylemiş. O allâme zât demiş: Ben de tasdik ediyorum. Beraberinde gelen
hocalara dedi: Ben bununla münazara edip galebe edemem.
Birinci tevellüdü gözümüzle gördük.
Bir çeyrek asır Avrupa'dan daha dinden uzak.
İkinci tevellüd de inşâallah
yirmi-otuz sene sonra çıkacak. Çok emarelerle hem şarkta hem garbda Avrupa
içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Üçüncü Hakikat: Hem Eski Said, hem
Yeni Said hem maddî hem manevî büyük bir hâdise Osmanlı memleketinde büyük ve
dehşetli ve tahribatçı bir zelzele-i beşeriye Osmanlı memleketinde olacak diye
hiss-i kablelvuku' ile, Eski Said mükerrer ve musırrane haber veriyordu.
Halbuki o his ile nur mes'elesinin aksi ile gayet geniş daireyi dar görmüş.
Zaman onu ikinci harb-i umumî ile tam tasdik ettiği halde, onun o çok geniş
daireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü şöyle tabir ediyor ki:
İkinci harb-i umumî beşere ettiği tahribat-ı
azîme gerçi çok geniştir. Fakat hayat-ı dünyeviyeye ve bekasız medeniyete
baktığı cihetinde Osmanlı'daki tahribata nisbeten dardır. Osmanlı'daki manevî
zelzele hayat-ı ebediye ve saadet-i bâkiyenin zararına bir tahribat ve bir
zelzele-i maneviye-i İslâmiye manen o ikinci harb-i umumîden daha dehşetli
olmasından Eski Said'in o sehvini tashih ediyor ve rü'ya-yı sadıkasını tam
tabir ediyor ve o hiss-i kablelvukuunu gözlere gösteriyor. Ve o mu'teriz ehl-i
velayeti zâhiren haklı fakat hakikaten Eski Said'in o hissi daha haklı olduğunu
isbatla, o veli zâtın itirazını tam reddediyor.
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 500)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr,
fedakâr kardeşlerim!
Evvelâ: وَ
الْفَجْرِ وَ
لَيَالٍ
عَشْرٍ
senasına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı ruh-u canımla tebrik ederim. Ve
şiddetli hastalığımın şifasına dualarınızı isterim.
Sâniyen: Nurların parlak fütuhatına
bir derece mümanaat fikriyle gizli dinsizler bir kısım resmî memurları âlet
ederek keyfî kanunlarla ilişiyorlar. Ve has Nurcuların az bir kısmına fütur
vermek için çalışıyorlar. Ezcümle bu mübarek günlerde İstanbul'dan Rehber
hakkında dinsizlik damarı ile yazılan (Haşiye) ehl-i vukuf raporunu bana
gönderdiler. Ben şiddetli ve semli hastalığım için onlara cevab vermesini
sizlere havale ediyorum.
(Haşiye): Size bera-yı malûmat
bilâhare gönderilecektir.
Oniki sene evvel yazılan ve aflar ve
beraetler gören ve beş mahkemenin eline geçip ilişilmeyen ve iade edilen ve
onbin adama hususan gençlere zararsız menfaat veren ve zeyilleri ile beraber
büyük müdafaatımda bu vatana büyük faidesi isbat edilen bu eser hakkında,
Medreset-üz Zehra ve şubeleri o ehl-i vukufu susturmak ve kanun namına tam
kanunsuzluk ettiklerini ve adliyede adalet hesabına dehşetli zulüm ettiklerini
ve Rehber hakkında dini siyasete âlet etmek var demelerine mukabil o vukufsuz
ehl-i vukuf siyaseti ve adlî vazifelerini dinsizliğe âlet etmek istediklerini
delillerle göstermek vazifesini o Nurcu kardeşlere havale ediyorum.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursî
sh: » (Em: 501)
Ehl-i vukuf raporuna hafif bir itiraz tarzında hakikat-ı hali beyan
etmektir
Dinî hissiyatı siyasete âlet
ediyorum diye ithamlarına karşı deriz:
Bütün hayatımı ve beni tanıyanları
işhad ediyorum ki; değil dini siyasete âlet, belki siyasî olduğum zamanda dahi,
bütün kuvvetimle siyasetleri dine âlet ve tâbi' yapmaya çalıştığımı, bütün
tarih-i hayatım ve dostlarım şehadet ettikleri gibi, Hürriyetin başında şeriat
isteyenleri astıkları bir zamanda, Hareket Ordusu'nun dehşetli divan-ı harb-i
örfîsinde, aynı günde onbeş adam asıldığı bir zamanda, Divan-ı Harb-i Örfî
reisi ve a'zaları dediler ki: "Sen mürtecisin, Şeriat istemişsin"
sözlerine mukabil demiş: "Şeriatın bir tek mes'elesine ruhumu feda etmeye
hazırım. Eğer Meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ve hilaf-ı Şeriat
hareket ise, bütün dünya şahid olsun ki ben mürteciyim" diyen bir adam,
idama beş para ehemmiyet vermeyen ve dünyasını, her şeyini Şeriata feda eden
hiç mümkün müdür ki: Dini, şeriatı bir şeye ve bir siyasete âlet yapsın. Buna
ihtimal veren sofestaî olamaz.
Hem bir masumun hatırı, bu vatanda
on zalim gaddarlara siyaset yolu ile ilişmek büyük bir hata bilen, on zalim
cinayetkâr ve kendine işkence edenlere karşı mukabele etmeyen, hattâ beddua da
etmeyen bir adam ve asayişe ilişmemek hayatına bir düstur yapan bir adamı, dini
siyasete ve dolayısıyla asayişe dokunur manasında ittiham etmek, elbette
dehşetli bir garaz ile ittiham eder. Yirmi sekiz senede emsalsiz ihanetler,
işkenceler, azablar verildiği halde, mahkemelerin tahkikatı ile, yüz binler
fedakâr dostları varken, altı vilayetin ve altı mahkemenin tahkikatı ile bir
vukuat talebesinde bulunmayan bir adam, asayişe ya vatana, siyasete zararı var
diyen, elbette yerden göğe kadar haksızdır.
Zannetmesinler ki, ben bu zalimane
ithamlara karşı kendimi mes'uliyetten veya mahkûmiyetten kurtarmak içindir.
Sizi temin ediyorum ki: Beni tam bilen dostlarım da tasdik ediyorlar ki, bu
yirmisekiz senede, ölüm hayattan ziyade bana faideli ve kabir on defa bana
hapisten ziyade medar-ı rahat ve hapis on defa bu çeşit serbestiyetten daha
istirahatıma faideli olduğunu kat'iyen kanaatım var. Eğer bazı dostlarım mahzun
olmasaydı ben daimî hapiste kalacaktım.
sh: »
(Em: 502)
Eğer şer'an intihar caiz olsaydı
elbette Rus'un Başkumandanının ve İstanbul'u işgal eden itilafçıların
Başkumandanlarının kendi idam etmek vaziyetlerine ve divan-ı riyasette elli
meb'usun huzurunda ilk Reisicumhurun şiddetli hiddetine karşı tezellüle
tenezzül etmeyen bir adam, elbette pek çok defa bir âdi jandarma ve gardiyanın
ve âdi bir memurun tahkirkârane ihanetleri ve iftiraları ve tazibleri ve ağır
tacizlerini gören adama, elbette ölüm yüz defa hayattan daha ziyade ona hoş
gelir.
Madem Rehber'i bahane edip, böyle
hiç hatıra u hayale gelmeyen bir evham ile ittiham ediliyorum. Ben ve
kardeşlerim Rehber'in hakikatı ile, hem imanımızı hem ahlâkımızı tehlikeden
kurtardığımız için deriz ki: Rehber onbeş sene evvel te'lif edilmiş, üç defa
tab' ile binler nüshası ve el yazısı ile onbinler nüshası bu vatanda iştiyak
ile okunmak suretinde intişar ettiği halde yüzbin adam okuyucu hiç kimseden
muvafık, muhalif, dindar, dinsizden hiç birisi dememiş "ondan zarar
gördük" veya "vatan ve millete zararı var" işitmedik. Öyle bir
zarar olsaydı, bu ehemmiyetli bir mes'ele olduğu için intişar edecekti. Halbuki
bundan yüz bine yakın şahid gösteririz ki, biz ondan imanımızı kurtardık,
seciye-i milliyemizi onunla düzelttik, istifade ettik diye yüz bin şahid bu
davamıza lüzum olsa göstereceğiz.
Acaba bir adamın on hasenesi olsa,
bir küçük yanlış nazara alınmadığı halde, böyle yüz bin hasene ve faide sahibi
bir eserin vehmî, asılsız bir kusur tevehhümüyle medar-ı mes'uliyet olabilir
mi? Hiç, dünyada hayat-ı içtimaiyeye temas eden hiçbir kanun böyle bir hale suç
diyebilir mi?
O eseri tedkik eden ulûm-u İslâmiye
ve diniyeye mâlik olmayan ehl-i vukufun suç unsuru diye gösterdikleri:
Birincisi: "Lâikliğe aykırıdır,
dini siyasete âlet ediyor."
Halbuki müellifi otuzbeş seneden
beri siyaseti terk edip bir gazeteyi okumamış ve şakirdlerine de
"siyasetle meşgul olmayınız" daima demesi, bu suç unsurunu tamamıyla
keser.
İkincisi: "Dinî tedrisata
taraftar olmak bir suç gösterilmiş."
Buna karşı deriz: Dünyada buna suç
diyen hiç bir ehl-i iman bulunmaz. Hususan hapisteki olanlar içindeki
bîçarelere teselli suretinde ders vermiş. Tedrisata taraftarlığını o zaman
söylemiş. Bu ise
sh: »
(Em: 503)
o cümleyi de, bütün bütün manasız olduğunu
gösterir. Hattâ hapisteki üçyüz adamın az bir zamanda Risale-i Nur'la ıslah
olması, cinayetlerden tövbe ederek ve bütün onlar namaz kılmaları, alâkadar
memurların nazar-ı dikkatlerini celbetmiş. O memurlar bir kısmı demişler:
"Onbeş sene hapiste kalmasının faidesi kadar, onbeş hafta Risale-i Nur
faide vermiş." Bunu hapisteki Rehber'i yazana söylemişler. Müellifi de
demiş: Yüz otuz kitabdan ibaret olan Risale-i Nur ve onun küçük bir parçası
olan Rehber'i, tamamıyla olmasa da okuyan adam, elbette onbeş sene hapisteki
cezadan, medresede ders okumak kadar istifade eder, ıslah-ı hal eder,
fenalıklardan tövbe eder. Acaba böyle bir temenni, bir teşvik ve beni hapse
sokanlar da, tasdik ettikleri halde suç olabilir mi?
Üçüncüsü: "Tesettür ve
terbiye-i İslâmiye taraftarıdır" diye suç göstermiş.
Bu ise hem Eskişehir, hem Denizli,
hem Afyon'da, hem Afyon'un mahkemesinin kararnamesinde de neşredildiği gibi,
onbeş sene evvel Eskişehir'de tesettür taraftarlığım için mahkeme bana ilişmiş.
Ben de hem mahkemeye, hem Mahkeme-i Temyiz'e bu cevabı vermişim:
Bin üçyüz elli senede ve her asırda
üçyüz elli milyon müslümanların kudsî bir düstur-u hayat-ı içtimaîsi ve üçyüz
elli bin tefsirin manalarının ittifaklarına iktidaen ve bin üçyüz elli senede
geçmiş ecdadlarımızın itikadlarına ittibaen tesettür hakkındaki bir âyet-i
kerimeyi tefsir eden bir adamı ittiham eden, elbette zemin yüzünde adalet
varsa, bu ittihamı şiddetle reddeder ve o ittihama göre hüküm verilse nakz ve
reddedecek.
Bu âyet-i kerimenin tesettür emri
kadınlara büyük bir merhamet olduğunu ve kadınları sefaletten kurtardığını,
Risale-i Nur kat'î isbat ettiği gibi, Sebilürreşad'ın 115. sayısındaki:
"Ehl-i iman âhiret hemşirelerime" ünvanı olan bir makalem isbat eder.
Dördüncüsü: "Şahsî nüfuz temin
etmek" bir suç unsuru gösterilmiş. Sebebi de "Risale-i Nur'un şahs-ı
manevîsi namına konuşuyorum" demesi ve "kalbe ihtar edildi",
"hatırıma geldi", "kalbime geldi", "Risale-i Nur hem
mekteb, hem medrese, hem tekke faidesini veriyormuş." Ehl-i vukuf bu
cümleyi medar-ı ittiham etmiş.
Cevaben deriz: Bir adam kabir
kapısında seksenden geçmiş, kırk seneden beri kendisini inzivaya alıştırmış,
yirmisekiz seneden beri tecrid-i mutlak ve hapis ve nefiy içinde bütün bütün
dünyadan
sh: »
(Em: 504)
küsmüş, otuzbeş sene gazeteleri okumamış,
dinlememiş, mukabelesiz ömründe hediye kabul etmemiş, en yakın akrabasından
hattâ kardeşinden hiç mukabelesiz birşey kabul etmemiş, hürmetten, teveccüh-ü
nâstan kaçmak için halklarla görüşmemek için zaruret olmadan kendine düstur
yapmış. Ve bütün dostların medihlerini kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların
heyetine, ya Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsine havale etmiş. Ve dermiş:
"Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi
çürüdüm gittim. Risale-i Nur ise, Kur'an-ı Hakîm'in tefsiridir,
manasıdır."
Hemen herkesin dediği gibi hatırıma
geldi, yahud fikrime geldi, yahud fikrime ihtar edildi gibi tabirleri herkes
istimal ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: "Benim hünerim,
benim zekâm değil. Sünuhat kabilinden demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir
sözdür. Eğer vukufsuz ehl-i vukufun verdiği mana ilham da olsa; hayvanattan
tut, tâ melaikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nevi ilhama ve sünuhata
mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen,
ilim ve fenni inkâr etmek lâzım gelir.
Beşincisi: Müellif cazibedar bir
fitnenin esiri olmak ihtimali olan bir nesli, Risale-i Nur'dan meded umanlara
verdiği cevablarla kurtaracağına kanidir. Ehl-i vukuf bu cümleyi de medar-ı
ittiham etmişler. "Yüzbin şahidle isbat edilen ve meydana gelen zâhir bir
hakikatı kanaat ettim" demesini medar-ı suç yapmak ne derece manasız
olduğunu dikkat eden anlar.
Altıncısı: "Siyasiyyun,
içtimaiyyun, ahlâkiyyunların kulakları çınlasın!" demesini bir suç mevzuu
göstermişler. Halbuki gençleri tehlikelerden kurtarmak için kısa ve rahat bir
çareyi keşfettiğini siyasiyyun, ahlâkiyyun da bunu tervic etsinler manasında
demiş: "Kulakları çınlasın!" Buna suç diyen insaniyet itibariyle çok
suçlu olmak gerektir.
Yedincisi: Fitneyi ateşlendiren ve
talim eden irtidadkâr bir şahs-ı manevînin mevcud olduğunu ve bu manevî şahsın
hayaline göründüğünü söylemekte, fakat kim olduğunu bildirmemektedir. Ehl-i
vukuf medar-ı ittiham etmişler. Acaba dünyada insî ve cinnî şeytanlar hiç boş
dururlar mı? Onların daima fenalıkları yapmak ve yaptırmakla meşgul
olduklarından, bu vukufsuz ehl-i vukuf hiç bilmemişler mi ki, manasız
ilişiyorlar. Madem manevî demiş, madem kim olduğunu bildirmemiş, dünyada hiçbir
mahkeme böyle manevî bir adama, yani bir şeytana hakaret ettin, diye seni
mahkemeye vereceğiz diyen, elbette sözüne zerre mikdar ehemmiyet verilmez bir
hezeyan hükmündedir.
sh: » (Em: 505)
Sekizincisi:
Doğrudan doğruya Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden süzülen ve
çıkan ve tevellüd eden Risale-i Nur esaslarına dayandığı müellif tarafından
mükerreren ve musırrane beyan ve iddia edilmekte ve böylece propaganda dinî
delillere, telkinlere istinad ettiğini söylemekle suç unsuru gösterilmektedir.
Bunu bütün Risale-i Nur'u
okuyanların tasdikiyle hususan meşhur Mısır, Şam, Bağdad, Pakistan ve Diyanet
Riyasetinin dairesinin üleması tasdik ile, Risale-i Nur doğrudan doğruya hakikî
bir tefsir-i Kur'anîdir ve Kur'anın malı ve lemaatıdır, dedikleri halde, bu
cümleyi medar-ı suç yapanlardan mahkeme-i kübra-i haşirde bu hatasının sebebi sorulacak.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hasta
Said Nursî
* * *
Heyet-i Sıhhiyeye
Onbeş sene evvel Rehber'in başında
yazıldığı gibi, bazı gençler kendilerinin hayat-ı dünyeviye ve uhreviyesini
muhafaza için yanıma geldiler. Ben de onlara lillah için o Rehber dersini
verdim.
O Risale bir-iki haşiye müstesna hem
Isparta Hükûmeti hem Denizli mahkemesinde, hem Ankara'nın Ağırceza ve Temyiz
mahkemesinin iki sene ellerinde kalması neticesinde beraet kazanması ve tamamen
Risale-i Nur Külliyatı Rehber de içinde olduğu halde iade edilmesi ve bir
nüshası Ankara Emniyet Müdürü'nün eline geçmesi ile (Rehber'in başında
yazıldığı gibi) bir tek kelimesine ilişmesi ile âhirinde gelen cümleyi okuyunca
hakikatı anlaması ve intişarına mani' olmaması,
Hem binlerce nüsha intişar ettiği
halde hiç bir yerde bir zarar, bir itiraz görülmemesi, hattâ Mersin'in Tarsus
kazasında birkaç Nur kitablarını müsadere ederek Gençlik Rehberi de içinde
olduğu halde Ankara'ya gönderilip, tedkik ettirildikten sonra, vilayetin
emriyle tamamen serbesttir diye, resmî vesika vermeleri ve İstanbul'da tab'
edildiği zamanda kanunen beş-altı makama gönderildiği ve ellerinde beş-altı ay
kaldığı halde ilişmemeleri, Rehber'in ehemmiyetini ve kanunen dahi serbest
olduğunu isbat ediyor.
sh: » (Em: 506)
Sonra binden fazla gençler Ankara ve
sair vilayetlerin mekteblerinde ondan vatan, millet, ahlâk cihetinde istifade
ettikleri ve hiç kimse zarar görmediği halde, birden hiç bir medar-ı mes'uliyet
olmayan bir-iki kelimeye yanlış mana vermek, meselâ "Gençlik Rehberi"
namını vermekle bir suç mevzuu yapmışlar.
Biri de müellifi tab' etmemiş, kendi
bîçare hasta yatağında iken, gençler tab' ettikleri halde, şahsî nüfuz temini
için yazılmış diye, suç mevzuu yapıp tab' edene değil de, müellifini ağır
cezaya vermek, hem zorla oraya celbetmek, halbuki onbeş sene evvel yazılmış ve
af kanunu ve mürur-u zamanı, hem beraeti görmüş; öyle ise bütün bütün kanunsuz
olarak bir garaza binaen müellifine bu kadar musırrane ilişiyorlar.
Ben de diyorum ki: On vecihle
kanunsuz, bu kadar musırrane, hastalığım zamanda iktidarım harici beni
mahkemeye vermenin sebebi, Rehber'in vatana, millete, asayişe pek büyük faydası
olduğu için, anarşilik ve dinsizlik hesabına ilişiyorlar diye ihtimal
veriyorum.
Şimdi bu kanun namına garazkârane
kanunsuzluk hesabına beni cebren, zorla İstanbul'a mahkemeye sevketmekte, benim
çok ihtiyarlık, za'fiyetim ve zehirli şiddetli hastalığım kat'iyen tıbben,
fennen mazeret-i kat'î olduğu gibi, dört defa o noktadan rapor alıp, onlara
gönderdiğimiz halde, yine ısrarla beni zorlamakta olduklarından, pek şiddetli
ruhuma dokunmuş, daha benim mahkeme ve idare huzurunda konuşmak iktidarım
haricindedir. Konuşsam da vatan, millet ve asayişe zarar vermek fikriyle
çalışan ve beni hilaf-ı kanun muhakeme edenlerin yüzüne vurmaya mecbur
olacağım. Daha bu kadar zulme tahammül edemiyeceğim. Bu ise ehemmiyetli başka
bir nevi hastalıktır. Hem vatana bu manevî hastalık, zarar vermek ihtimali var.
Şimdi Heyet-i Sıhhiye'den ricam,
beni tanıyanlar ve benimle yakından alâkadar olanlar ve hizmet edenler
biliyorlar ki, gizli düşmanlarım müteaddid defadır beni zehirliyorlar. Tegaddi
edemiyorum. Hattâ hizmetçimle beş dakikadan fazla konuşamıyorum.
Hem başımda şiddetli ve devamlı
nezle ve bir gözüm o nezleden ağrıyor ve akıyor. Müzmin kulunç ve şiddetli
sancı ile hastayım.
Hem yirmisekiz sene gurbette
kaldığımdan ve başkalarının muavenetini kabul etmediğimden pek zarurette
yaşadığım için
sh: » (Em: 507)
za'fiyet
fazladır. Hattâ zorla merdivenden çıkıyorum. Zaruret-i kat'î olmazsa beş dakika
konuşamıyorum, yoruluyorum.
Ben sâbık mahkemelerde hem Risale-i
Nur, hem Risale-i Nur talebeleri için tahammül ediyordum. Ve tam hakikatı izhar
etmiyordum. Bir derece zulümlerine tahammül edip haksızlıklarını yüzlerine
vurmuyordum. Tâ masumlara, asayişe zarar gelmesin diye sabır ve her nevi zulüm
ve işkencelere tahammül ediyordum.
Şimdi ise Risale-i Nur'a âlem-i
İslâm sahib çıktı. Nur Talebeleri de benim müsamahama ve düşmanlarıma
ilişmemekliğime ve zulümlerine sükût etmeme ihtiyaçları kalmadı. Onun için benim
damarıma pek şiddetli dokunulduğunda irade ve ihtiyarım haricinde karşıma çıkan
gizli düşmanlarımın bana zararlarına vesile olan, beni cezalandırmaya
çalışanlara hakikatı çıplak olarak böyle söyleyeceğim. Sükût şimdi... İzhar
edilmeyecek.
Madem hakikat böyledir, Heyet-i
Sıhhiye benim hem maddî, hem manevî, hem sinir, hem kalb, hem nezleli baş
hastalıklarım, hem kulunç ve sancı ve mahkemelerde konuşma iktidarsızlığı ve
hem madem resmen vekillerim oradadırlar, hem tab'edenler de oradadırlar;
istinabe sureti ile ifademin alınması için fennî ve tehlikeli hastalığı var
şeklinde rapor verilmesini rica ederim.
Emirdağı'nda
Said Nursî
* * *
Aziz ve mübarek, müşfik Üstadım!
Bu arîzamı Nur'la alâkadar ve hac
refiklerimden Karakoçan'lı Hacı Sabri kardeşim ile takdim ediyorum.
Evvelâ: Mübarek ellerinizi kemal-i
ihtiramla takbil eder, bu âciz ve pürtaksir kardeşiniz ve talebenizi müstecab
ve mübarek duanızda dâhil buyurmanızı istirham eylerim.
Sâniyen: Hacı Sabri kardeşinizi ve
diğer yeni alâkadarları da dualarınıza dâhil buyurmanızı rica ederim.
sh: » (Em: 508)
Sâlisen: Kardeşim Hüsrev gerek zât-ı
âlîlerinin, gerekse diğer kardeşlerin mektublarını emirlerinize atfen
göndermekte devam ettiği için, lillahilhamd vaziyetten haberdar bulunuyoruz.
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve
gerek Ceylân'ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını
kendilerine gönderdim. Urfa'dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da
talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.
Hâmisen: Reisicumhur'un nutkundan
gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.
Sâdisen: Nur'un neşri ve fütuhatı
için Rahîm ve Kerim Rabbimiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız
lillahilhamd devam ediyor.
Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize
gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.
Malatya seyahatimde oradaki
alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi
zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: "Büyük Doğuculuk siyasî bir
teşekkül müdür?" diye sordum. "Evet" dedikleri için, "Sizin
yalnız imanî ve Kur'anî mesaildeki müşkillerinizi ve izahını arzu ettiğiniz
noktaları Risale-i Nur'un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar
ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman
ve Kur'an mes'elelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem."
mealinde cevab verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var.
Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını,
Kur'anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa,
Aynteb'dekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla
teşvik etmekteyim. Şimdilik mesaî-i Nuriyem böyledir.
Cenab-ı Hakk'a nihayetsiz hamd ve
şükür olsun ki, hesabsız kusurlarımla beraber bu Kur'anî ve imanî hizmette
istihdama lâyık görmüştür. Elbette mübarek ve müşfik Üstadımın duaları
bereketiyle zümre-i Nuriyenin âciz bir ferdi olmakta devam ve öylece Liva-ül
Hamd-i Aleyhissalâtü Vesselâm tahtında toplananlardan olurum.
Tekrar tekrar mübarek ellerinizi
kemal-i tazimle takbil eyler, alâkadar kardeşlerimin de selâm, dua ve
ihtiramlarını arzederim.
sh: » (Em: 509)
Muhitinizdeki maddeten ve manen yakın bütün
arkadaşlara arz ve ihtiram eylerim. Erhamürrâhimîn olan Rabbimizden daimî
niyazım; aziz, muhterem ve müşfik Üstadımdan ebediyen razı olsun ve bütün
maksadını hasıl eylesin. Âmîn.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
El-hubbu fillah muhibb-i muhlisiniz
Hulusi
* * *
Çok sevgili, müşfik Üstadım Efendim
Hazretleri!
Evvelâ: Hem mübarek leyali-i
aşerenizi, hem kudsî bayramınızı ruh-u canımla tebrik eder, arz-ı hürmetlerimle
Nur neşreden ellerinizden öper, kusuratımın affını istirham ederim.
Sâniyen: Bu günahkâr, âdi, âciz,
kusurlu, liyakatsız, miskin, tenbel talebenizi Risale-i Nur'un hakaik-i
kudsiye-i imaniye ve Kur'aniyesine ve sevgili Üstadın terbiye-i maneviye ve
maddiyesine mazhar buyuran Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükrediyorum.
(Elhamdülillahi hâzâ min fadli rabbî.)
Sevgili Üstadım! Terbiye-i
maneviyenizin âsârını her vakit bize ihsas eden Rabb-i Rahîmime ne kadar
şükretsem yine azdır. Tahdis-i nimet olmak üzere şunu da arz etmek isterim ki:
Hastalığımdan müşteki değilim. Çünki lillahilhamd nur-u aynım ve sürur-u ruhum
ve gıda-i kalbim olan Risale-i Nur'un hakikatlarını bilfiil ve bittecrübe ders
almama sebeb oldu.
Hem hakikaten ömrü kırkıncı sene-yi
devriyesinde müdhiş bir tarzdaki maddî ve manevî hastalıklarıma her bir
ricasında ruha ve kalbe binler nur-u tevhidi ve ziya-yı teselliyi serpen
İhtiyarlar Risalesi,
Hem her bir devasında bînihaye
şifa-yı manevî bulunan Hastalar Risalesi,
Hem onbir kelime-i kudsiye-yi
tevhidiyenin pek hârika ve emsalsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve her bir
cümlesinden nur-u tevhid fışkıran Yirminci Mektub,
Hem hakaik-i imaniyenin en son ve en
müşkil ve en derin ve bütün filozofları, hattâ hükema-i İslâmiyeyi dahi
hayrette bırakan
sh: » (Em: 510)
çok mühim muammaları halleden Yirmidördüncü
Mektub,
Hem kalbin bütün manevî yaralarına
kudsî bir tiryak olan Onyedinci Söz ve emsali risaleler pek hârika bir tarzda
imdadıma yetişti ve tedaviye başladı.
Ve bana şöyle bir kanaat-ı kat'iye
verdi ki: Güya Risale-i Nur, ezcümle mezkûr risaleleri hem ben, hem hastalık
münasebeti ile yanıma gelenler ders alsınlar diye rahmet-i İlahiye tarafından
hastalandırılmışım.
Evet sanki sevgili, müşfik Üstadımız
İhtiyarlar Risalesi'ni gençlere, Hastalar Risalesi'ni sıhhatta olanlara yazmış.
Sâlisen: Orada bulunan ve sevgili
Üstadımızın kıymetdar hizmetinde bulunan muhterem arkadaşlarımıza, hem birer
birer selâm, hem bayramlarını tebrik ederim. Sevgili Üstadımızın ellerinden,
kardeşlerimizin gözlerinden öperim.
Elbâki Hüve-l Bâki
Çok kusurlu ve hasta talebeniz
Mehmed Feyzi
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bir zât, uzunca bir mektub yeni
hurufla bana yazmış, kendisinin kim olduğunu bildirmemiş. Üç noktada şübhe edip
bir nevi itiraz gibi yanlış mana verdiği için güya bizi ikaz ediyor. Meşrebimiz
münakaşa ve münazara olmadığından ve kusurumuzu hakikî olarak gösterenlerden
memnun olduğumuzdan, bu meçhul zâtın mektubunda üç esasın hakikatını gösterip
yanlışını tashih etmek istedim:
Birinci Esas: Risale-i Nur'un üstadı
ve me'hazı ve Said'in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı âyetler, bir
hizb-i Kur'anî suretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış.
Sonra da tab' edilmiş. Ve dört-beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukuf
ülemaları ve hattâ Diyanet Riyaseti dairesi ve İstanbul'un fetva dairesindeki
tedkik-i kütüb-ü diniye heyetinden hiçbir âlim ve ehl-i vukuf ülemaları itiraz
etmemişler. Belki takdir edip tahsin
sh: » (Em: 511)
etmişler. Çünki başta sahabeler ve matbu
Mecmuat-ül Ahzab'da bulunan Hazret-i Üsame Radıyallahü Anh hizb-i Kur'anîsi ki,
herbir günde bir kısmını okumakla taksim edilmiştir. Ve aynı kitabda ve
Mecmuat-ül Ahzab'ın aynı cildinde İmam-ı Gazalî'nin Radıyallahü Anh bir hizb-i
Kur'anîsi ve çok ehl-i velayetin kendi meşreblerine muvafık bazı sureleri ve
âyetleri bir hizb-i mahsus-u Kuranî yaptıkları meydandadır.
On sene evvel şehiden vefat eden merhum
Hâfız Ali gibi Nur'un kahramanlarından, benim hususî virdimi ve Risale-i Nur'un
üstadları ve menbaları olan mühim âyetleri cem'etmek istediler. Sonra onlara
gönderdim. Onlar da tab' ettirdiler. Çünki herkes her vakit bütün Kur'anı
okumağa vakit bulamıyor. Fakat böyle bir hizb-i Kur'anî eline geçse her vakit
istifade edebilir fikriyle, hem sevabları çok ziyade olan âyetler ve sureler,
içinde yazılmış. Zâten Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cizesi şudur ki; ehl-i
hakikatten ve kemalâttan herbir meslek sahibi, meşrebine muvafık, Kur'anda bir
Kur'anını, bir hizb-i mahsusunu, bir üstadını bulur. Güya tek bir Kur'anda
binler Kur'an var.
Bu mu'cizenin sırrı şudur ki:
Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin ve kelâmlarının münasebetleri yalnız beraber
olanlara değil, belki pekçok âyetlere ve kelâmlara ve kelimelere münasebeti
var, bakıyor. İşarat-ül İ'caz tefsir-i Nuriyede bu sır bir derece gösterilmiş.
Demek başka kelâmlara benzemez. Herbir âyet, binler âyetlere bakar birer yüzü
ve gözü var. Bu vaziyet-i Kur'aniye çok hakaika medardırlar. Ehl-i tarîkat ve
ehl-i hakikatın herbir kısmı kendi mesleğine göre, o küllî Kur'an içinde bir
mahsus hizbleri var.
İşte Risale-i Nur'un Hizb-i
Kur'anîsi de o neviden birisidir. Bunu böyle neşretmek için evliyadan olan
merhum Hâfız Ali bunun tab'ını acele etmek istedi. Çünki tamam Kur'anın
Risale-i Nur'un keşfiyatıyla hattında bir nevi mu'cize-i tevafukiye
bulunmasından onu tab' edip bastırmak için bu hizb-i Kur'anîyi bir mukaddemesi,
bir müjdecisi olarak bastırdılar. Evet şimdiki Hüsrev'in kalemiyle yazılan ve
pek hârika olan ve tevafuk cihetinde mu'cizatlı olan Kur'anımızın onbeş seneden
beri tab'ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakir-ül hal olduğundan ve
fotoğrafla tab'ı lâzım geldiğinden ve yirmibeş bin banknot masraf lâzım
olmasından Hizb-i Kur'anımız mukaddeme olarak daha evvel, bu mu'cizeli
Kur'anımızın bir müjdecisi olarak tab'edildi. İşte bu mu'cizeli Kur'anımızı,
hem Diyanet Riyaseti tedkik etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul'daki fetva
dairesindeki tedkik-i mesa
sh: » (Em: 512)
hif
üleması gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tedkik edip musahhah olarak bize iade
etmiş. İnşâallah yakında bu Kur'anımız basılarak, bir hediye-i Nuriye olarak
âlem-i İslâm'a neşredilecektir.
O kendini bildirmeyen zâtın şübhe
ettiği:
İkinci Mes'ele: Pekçok Nurcuların
haddimden yüz derece ziyade hüsn-ü zanlarıyla benden zannettiği medar-ı iftihar
sıfatları yüz defa onların hatırlarını kırıp reddetmişim. Fakat yirmisekiz sene
siyasetçiler, Risale-i Nur'un sırf imanî ve uhrevî mesleğini şimdiki
medenîleşmek fikirlerine müsaid görmediklerinden yirmisekiz senedir hapislerle,
mahkemelerle, tarassudlarla, asılsız isnadlarla Nurcuları ürkütmekle ve beni
çürütmek cihetiyle Risale-i Nur'u neşrettirmemek için emsalsiz bir vaziyete
düşmüştüm. Yarım ümmî ve ittiham altında ve Nur şakirdlerini bütün bütün
kaçırmamak için bana karşı medhi, şahsımdan reddedip medhiniz Nurlara ait
olabilir. Ve gördüğünüz meziyetler benim değil Risale-i Nur'undur. O da
Kur'an-ı Hakîm'in bir hakikatının bir tefsiridir. Ve her asırda dine ve imana
tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acib ve komitecilik ve şahs-ı
manevî-i dalaletin tecavüzü zamanında bir şahs-ı manevî müceddid olmak lâzım
gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hârika olsa, şahs-ı manevîye
karşı mağlub olmak kabildir. Risale-i Nur'un o cihette bir nevi müceddid olması
kaviyyen muhtemel olduğundan o sıfatlar, hâşâ benim haddim değil; belki
mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nur'a bir nevi çekirdek
olabilir. Kur'anın feyziyle Cenab-ı Hakk'ın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i
Nur'un meyvedar, kıymetdar bir ağaç hükmüne icad-ı İlahî ile geçmesidir. Ben
bir çekirdektim, çürüdüm gittim. Bütün kıymet Kur'an-ı Hakîm'in manası ve
hakikatlı tefsiri olan Risale-i Nur'a aittir.
Kendini bildirmeyen zâtın
Üçüncü şübhesi: Büyük Cihad'ın ve
Sebilürreşad'ın neşrettiği gibi ben ilân etmişim ki; dine, imana hizmeti ve
Risale-i Nur'u değil dünya siyasetine, belki kemalât-ı manevîye ve makamat-ı
âliyeye âlet edemediğim gibi.. herkesin hoş gördüğü saadet-i uhreviye ve Cehennem'den
kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlahî ve rıza-yı İlahîden başka
hiçbir şeye âlet etmemek, bu zamanda Nur'un hakikî kuvveti olan sırr-ı ihlas-ı
hakikîyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki: Sıddık-ı Ekber (R.A.) dediği
olan "Mü'minler Cehennem'e gitmemek için Allah'tan isterim, benim vücudum
Cehennem'de büyüsün ki, onların yerine azab çeksin" diye söylediği kudsî
fedakârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, iman ile
Cehennem'den birkaç adamın kurtul
sh: » (Em: 513)
maları
için Cehennem'e girmeyi kabul ederim demişim. Zâten ibadet, Cennet'e girmek ve
Cehennem'den kurtulmak için kılınmaz; bozulur. Belki rıza-yı İlahî ve emr-i
Rabbanî için yapılır.
Yine Hizb-i Kur'anımızın bahsine
döneriz:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsame Radıyallahü Anh; bir gün
"hamd"e ait, bir gün "istiğfar"a ait âyetler, bir gün
"tesbih"e ait, bir gün "tevekkül"e, bir gün de
"selâm" lafzına, bir gün de "tevhid" ve "Lâ ilahe illâ
hu"ya ait, bir gün de "Rab" kelimesine ait bütün Kur'andan
müteferrik surelerden bir hizb-i Kur'anî çıkarmış, kendine bir vird eylemiş.
Demek böyle hizblere izn-i Peygamberî (Aleyhissalâtü Vesselâm) var.
Hem bizim hizb-i Kur'anımız iman
hakikatlarına dair âyetleri, hususan sureler başlarındaki âyetleri
cem'ettiğinden başlarında بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ yazılmış. Bu hizb, tamam Kur'anı okumağa büyük bir şevk verir.
Noksaniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı imanî âyetler
bir-iki günde bu hizbde okunduğundan, bir zaman bütün surelerin başında bir
kısım âyetleriyle beraber, Risale-i Nur'un esasları olan bazı âyât-ı imaniyeyi
kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb suretine girdi.
O meçhul zât, izzet-i ilmiyeyi
firavuncuklara karşı muhafazamı bir enaniyet tevehhüm etmiş. Nur talebelerinin
hakkında hüsn-ü zanlarını bütün bütün kırmadığımı bir benlik tahayyül etmiş. Ve
iman hakikatlarına dair beyanatıma talebelerin tam itimad ve kanaatlerini temin
etmek fikriyle ehl-i velayetin ve bazı âyâtın kat'î kanaat ettiğim bine yakın
emarat ve işaretlerinin izharına mecbur olduğum için bir kısmını has
kardeşlerime beyan etmemi bir nevi hodfüruşluk zannetmiş.
Evet bu zamanda dinsizlik hesabına,
benlikleri firavunlaşmış derecede ve imana ve Risale-i Nur'a hücumları
zamanında onlara karşı tedafü' vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek,
büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı
rezile olur. Onlara karşı izzet-i diniyeyi ve şerafet-i ilmiyeyi muhafaza etmek
için kahramancasına bir sebat bir kuvve-i maneviyeyi göstermek, acaba hiçbir
vecihle hodfüruşluk olur mu? Hiçbir şöhretperestlik ve enaniyet olur mu ki, o
zât öyle tevehhüm etmiş.
Hem Risale-i Nur'a muhtaç ve imanını
kuvvetlendirmek ve kurtarmak için Nurları arayanlara karşı ki, onda
sh: » (Em: 514)
üçü veya dördü şahsıma bakmayıp Nurdaki kat'î
hüccetlerle iktifa ettiği gibi, beş-altı tane hüccetlerin kıymetini bilmediği
için benim şahsıma bakar. Acaba bizi kandırdı mı, yoksa hakikat mı söylüyor?
diye şahsıma karşı hüsn-ü zanlarını kırmamaya mecbur olduğumdan, şahsımın gizli
fenalıklarına perde çekmek bir enaniyet olur mu? وَمَا
اُبَرِّئُ
نَفْسِى
اِنَّ
النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ
بِالسُّوءِ
اِلاَّ مَا
رَحِمَ
رَبِّى
âyet-i kerimesinin sırrıyla nefs-i emmareme itimad edemem. Nefis kusursuz olmaz.
Fakat şimdi bu zamanda ejderhalar, ifritler hükmünde dinsizlik komitelerinin
hücumları ve tahribatları zamanında müdafaamda, bende görünen o sinek kanadı
kadar kusurları görmek, o hücum edenlere bir yardım hükmüne geçmektir. Ve on
aded muhtaçlardan beş-altı bîçareyi Nur'un ilâçlarından mahrum etmektir. Bu
nokta için ben kendi kuvvetime, meziyetime hiç itimad etmeyerek, yalnız
hakikat-ı Kur'aniye ve onun tefsiri olan hakaik-i imaniyedeki kuvvete istinaden
dünyaya ilân ediyorum ki: Bütün dinsizler toplansalar, ben onlara karşı
çekinmeyerek meydan okuyorum. Ve başımı eğmiyorum ve izzet-i ilmiyeyi
kırmıyorum. Eğer bu bir benlik ise, o hiçbir cihetle bana ait değil ve benlik
olamaz. Salabet-i imaniye olur. Zâten ben nasıl tabiatı, icad itibariyle inkâr
ediyorum ve Risale-i Nur bunu kat'î isbat etmiş. Öyle de; beşeri gurura,
enaniyete, firavunluğa sevkeden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum. Yalnız
beşerin duası, bir fiilî dua nev'inde samimî bir ihtiyaç ile cüz'î kesbi, bir
makbul dua hükmüne geçer. Onu da Cenab-ı Hak kabul eder, keşfiyat namındaki
beşere lâzım olan hârikaları ihsan eder diye kat'î delillerle ilm-i usûl-üd
dinin üleması, kader ve cüz'-i ihtiyarî bahsinde isbat ettikleri gibi.. ben de
aynelyakîn derecesinde kat'î kanaatla feyz-i Kur'anî ile Risale-i Nur'un
hüccetleriyle evvelâ kendi nefsimde, sonra herkesteki benlik ve iktidarın, icad
ve ihsan ve tevfik-i İlahînin yalnız bir perdesi olduklarını kat'î bildiğim
için Nurlara ve kardeşlerime ilân etmişim ki: Ben bir çekirdektim, çürüdüm. Acz
ve ihtiyaç ve samimî istemek ve fiilî dua etmek neticesinde Cenab-ı
Erhamürrâhimîn, Risale-i Nur'u o çekirdekten halkedip ihsan etmiş. Nur'un
mektubatındaki bütün medar-ı medih fıkralar, o nuranî ağaca aittir. Benim
hissem kat'iyen hiçbir cihette fahir olamaz. Belki yalnız ve yalnız şükürdür.
Öyle ise kâinat adedince "Eşşükrü lillah, Elhamdülillah"...
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
sh: » (Em: 515)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelen: Çok emarelerle ve bazı
hâdiselerle kat'iyen tahakkuk etmiş ki, Nur'un has talebelerinden bazılarının
bir zaîf damarını bulup hizmet-i Nuriyeden vazgeçirmek veya zaîfleştirmek için
Nur'un ve Nur talebelerinin düşmanlarının çok plânları var. Medar-ı ibret
bir-iki nümuneyi beyan ediyoruz.
Birinci Nümunesi: Nurlarla şiddetli
alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek
veya zevkli ve ruhanî bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i imaniyeye karşı
zaîfleştirmek için bazı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere namı
altında cinnîlerle muhabere etmek gibi hattâ bazı büyük evliyalarla, hattâ
peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen, şimdi
de medyumluk namı verilen bu mes'ele ile bazı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar.
Halbuki:
Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden
geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir ve çok sû'-i istimalata menşe'
olmakla beraber içinde bir doğru olsa, on yalan karışıyor. Çünki doğruyu ve
yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve
şeytana yardım eden cinnîlerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine
ve hem de İslâmiyet'e zarar vermek ihtimali var. Çünki maneviyat namına
hakaik-i İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervah-ı habise
iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bazı büyük
veliler namını verip, İslâmiyet'in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye
çalışabilirler. Hakikatı tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.
Meselâ: Nasılki güneş, bir küçük cam
parçasında ziyasıyla, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat o küçücük camın
içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi namına eğer konuşsa ve dese: Benim
ziyam dünyayı istila ediyor, benim hararetim herşeyi ısıtıyor ve küre-i arzdan
bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilaf-ı hakikat olduğu
anlaşılır. Aynen bu misal gibi: Bir peygamber, güneş gibi hakikî makamında iken
o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre
sh: » (Em: 516)
bir cilvesinin tezahürü, o hakikat namına
konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun
o mazhardaki cüz'î cilvesi, vahyin mazharı olan o manevî güneşin kudsî
mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünki esfel-i safilîndeki bir cam
parçası, manen a'lâ-yı illiyyînde olan o manevî güneşin hakikatını yanına
getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak
onun makamına karib olmak için, Celaleddin-i Süyutî ve bir kısım evliyalar gibi
seyr ü sülûk ile terakki ederek o manevî güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat
böyle terakki, Risale-i Nur'un isbat ettiği gibi, Peygamber'in velayetiyle bir
nevi sohbeti, kendi derecelerine göre ve kendi istidadları derecesinde olur.
Fakat nübüvvet hakikatı, velayetten
ne derece yüksek ise, ispirtizma vasıtasıyla veyahut terakkiyat-ı ruhiye
cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi, hiçbir cihette hakikî
Peygamberle muhabereye yetişemeyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyeye medar-ı ahkâm
olamaz.
Evet dinden gelmeyen, belki
felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilaf-ı hakikat, hem
hilaf-ı edeb bir harekettir. Çünki a'lâ-yı illiyyînde ve kudsî makamlarda
olanları esfel-i safilîn hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak
tahtasına getirmek, tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Âdeta bir
padişahı, kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve
hürmet ve istifade odur ki; Celaleddin-i Süyutî, Celaleddin-i Rumî ve İmam-ı
Rabbanî gibi zâtların seyr ü sülûk-u ruhanîleri gibi seyr ü sülûk ile
yükselerek o kudsî zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.
Rü'ya-yı sadıkada ervah-ı habise ve
şeytan, peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta; ervah-ı
habise, belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp, sünnet-i seniyeye ve
ahkâm-ı şer'iyeye muhalif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın
ahkâmına ve sünnet-i seniyeye muhalif ise tam delildir ki, o konuşan ervah-ı
tayyibe değildir, mü'min ve müslüman cinnî de değildir, ervah-ı habisedir. Bu
şekilde taklid ediyor.
Sâniyen: Şimdi Nur talebeleri böyle
mes'elelerde derse muhtaç değildirler. Risale-i Nur, herşeyin hakikatını beyan
etmiş. Başka izahata ihtiyaç bırakmamış. Risale-i Nur onlara kâfidir. Fakat Nur
talebesi olmayanların aynı muhaberede, ahkâm-ı şeriat ve sünnet-i seniye
esasatına muhalif telkinatı dinlememeleri lâzım ve elzemdir. Yoksa büyük hata
olur.
sh: » (Em: 517)
Bir İhtar: Bu mektubdaki ruhlarla
muhabere mes'elesine karşı edilen şiddetli tenkid; ecnebiden, fen ve felsefeden
ve manyetizma ve ispirtizmadan gelen ve manevî bir şekli giyen bir meşrebe
karşıdır. Yoksa İslâmiyet'ten ve tasavvuf ve ehl-i tarîkattan gelen ve bir
derece ruhlarla muhabereye benzeyen ve naehillerin girmesiyle bir derece sû'-i
istimal edilen ve pek az olan bir kısım sofuların sofîliğine karşı değildir.
Gerçi onlarda da bir cihette bazılara zarar olabilir. Fakat öteki gibi hiçbir
cihette aldatıcı değil ve İslâmiyet'e hiçbir cihette zarar niyeti yok. Hem o
ecnebiden gelen meşreb ise, hem tarîkat ve hem İslâmiyet aleyhinde olduğu gibi,
o sofuların mesleğini de sukut ettirmeye çalışıyor ve âdileştiriyor. Ehl-i
tasavvufun zaîf ve tam sünneti yerine getirmeyen kısmı dikkat etsinler,
kendilerini onlara benzetmesinler.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisine:
Pekçok uzun ve mazlumane macera-yı
hayatıma dair şu gayet kısa ifademi dinlemenizi rica ediyorum. Yirmisekiz sene
emsalsiz ihanetlerin, tarassudların, hapislerin ileri sürdükleri sebeblerinden
Birincisi: Beni rejimin
aleyhindedir, diye ittiham etmişler. Buna cevaben deriz ki:
Her hükûmette muhalifler bulunur.
Asayişe, emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği
bir metodu, bir fikri ile mes'ul olamaz. Çünki dininde en mutaassıb ve cebbar
bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyeti altında bulunan yüz milyondan
ziyade Müslümanlar, İngilizlerin küfrî rejimlerini Kur'an ile reddettikleri ve
kabul etmedikleri halde, İngiliz mahkemeleri şimdiye kadar onlara, o cihette
ilişmemiştir. Hem bu millette ve bu hükûmet-i İslâmiye içinde eskiden beri
bulunan Yahudiler ve Nasranîler, bu milletin dinine ve kudsî rejimlerine
muhalif ve zıd ve mu'teriz oldukları halde hiçbir zaman mahkeme, kanunlarıyla
onlara o cihette ilişmemiştir. Hem Hazret-i Ömer (R.A.) hilafeti zamanında bir
âdi Hristiyan ile mahkemede beraber muhakeme olmuşlar. Halbuki o âdi Hristiyan,
Müslümanların hem mukaddes rejimlerine, hem dinlerine, hem kanunlarına muhalif
iken o mahkemede onun hali nazara
sh: » (Em: 518)
alınmaması
gösteriyor ki; mahkeme hiçbir cereyana âlet olamaz, hiçbir tarafgirlik içine
giremez ki; Halife-i Rûy-i Zemin, âdi bir kâfirle muhakeme olmuşlar.
İşte ben de yüzer âyât-ı Kur'aniyeye
istinaden Kur'anın kudsî kanunlarının yerine, medeniyetin bozuk kısmından
anarşilik hesabına ve bir nevi bolşeviklik namına istibdad-ı mutlak manasında,
Cumhuriyetteki hürriyet perdesi altında dindarlar hakkında eşedd-i zulme âlet
olabilen muvakkat bir rejime, değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdan
muhaliftir. Hem muhalefet, hiçbir hükûmette bir suç sayılmıyor.
İkincisi: Asayişi bozmak, emniyeti
ihlâl etmek ihtimali bahanesiyle otuz sene cezayı bana çektirdiler. Buna
cevaben deriz ki:
Mahkemenin tahkikatıyla hem beşyüz
bin fedakâr Nur talebeleri bulunduğu halde, hem yirmisekiz sene zarfında bu
kadar zalimane ihanetlere maruz olduğumuz halde; Nurcularla alâkadar olan altı
vilayet, altı mahkeme hiçbir vukuatını kaydedememeleri, gösterememeleri isbat
ediyor ki: Nurcular, asayişin muhafızlarıdırlar. İman dersiyle herkesin
kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Asayişi muhafaza ediyorlar. Ve üç
vilayetin insaflı zabıtaları bunu tasdik etmişler.
Üçüncüsü: Dini siyasete âlet yapmak
istiyor, diye beni suçlu yapıyorlar. Sebilürreşad'ın 116. sayısındaki
"Hakikat Konuşuyor" namındaki makalem buna kat'î bir cevabdır. O
makalenin kısaca hülâsası şudur:
Elcevab: Bütün dünyasını, hattâ
lüzum olsa kendi şahsî âhiretini dine feda etmeye bütün hayatı şehadet eden ve
otuzbeş seneden beri siyaseti terkeden ve beş mahkeme bu mes'eleye dair kat'î
delil bulamadığı halde seksen yaşını geçmiş, kabir kapısında hem dünyada hiçbir
şeye mâlik olmayan bir adam hakkında, dini siyasete âlet yapıyor diyenler,
yerden göğe kadar haksızdırlar, insafsızdırlar. Hem bu iftiralarıyla beraber, o
adam hakkında güya asayişi ve emniyeti ihlâl etmek istiyor, diyorlar. Halbuki o
adamın Kur'an-ı Hakîm'den aldığı hakikat dersi ve talebelerine verdiği ders
şudur:
Bir hanede veya bir gemide birtek
masum, on câni bulunsa adalet-i Kur'aniye o masumun hakkına zarar vermemek için
o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men'ettiği halde, dokuz masumu
birtek câni yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak
en azîm bir zulüm, bir hıyanet, bir
sh: » (Em: 519)
gadir olduğundan, dâhilî asayişi ihlâl
suretinde yüzde on câni yüzünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak,
adalet-i İlahiye ve hakikat-ı Kur'aniye ile şiddetle men'edildiği için, biz
bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur'anî itibariyle, asayişi muhafazaya kendimizi
dinen mecbur biliyoruz.
Bu üç-dört madde ile bizi ittiham
edenler ve lüzumsuz, mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düşmanlarımız, şübhe
yoktur ki; onlar ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya komünist
perdesi altında bu mübarek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşiliği
yerleştirmek istiyorlar. Çünki bir müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted
ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünki anarşi hiçbir
hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir.
Âhirzamanda gelecek Ye'cüc ve Me'cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur'an
işaret ediyor.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerimiz!
Evvelâ: Kur'anın nakş-ı hurufundaki
bir nevi mu'cizesini gözlere dahi gösterecek bir tarzda yazdırılan ve bu
zamanda izhar edilen mu'cizeli ve yaldızlı Kur'anımız evvelce tab' için
Almanya'ya gönderilmiş ve İstanbul'da da gayret edilmişse de üç renk üzerine
tab' edilmesi fazla bir masrafa ihtiyaç göstermesi gibi manilerden geri
kalmıştı. Bu defa matbaa işlerinde fazla ilerlemiş olan İtalya'ya nümune için
bir cüz'ü gönderildi. İstanbul'da mümkün olursa tab'ı için tekrar teşebbüse
geçildi. Ve şimdilik bir renk mürekkeble aynı tevafuku muhafaza ile tab'
edilmesine başka yerde başlanacak. Ondan sonra inşâallah tam yaldızlı olarak ve
üç renk ile Mısır ve Almanya veya İtalya gibi bir yerde tab'edilecek.
Sâniyen: Kur'anın Arabî bir tefsiri
ve Risale-i Nur'un Arabî Mesnevî-i Şerifi olan ve Zülfikar büyüklüğünde ve
altunla yazılmağa lâyık bir mecmua dahi inşâallah teksir edilecek. Bu çok
hârika ve pek ehemmiyetli ve gayet mühim ve herbir bahsi birer kitab ve birer
risale olacak derecede gayet îcazkâr olan ve kırk sene evvel te'lif edilen bu
eserleri, o zamanın hakikî ve meşhur ve
sh: » (Em: 520)
büyük
ülema ve meşayihi de tam takdir ve tahsin etmişler. Ve o risalelerden birtek
risale hakkında "Bu bir katre değil, bir bahirdir" diyerek
fevkalâdeliğini izhar etmekle beraber tam anlamaktan da âciz olduklarını idrak
etmişler. Risale-i Nur'un bu gayet mühim iki işini müjde ederim. Muvaffak
olunması için dualarınızı bekleriz. Umumunuza pekçok selâm eder,
muvaffakıyetler dileriz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşleriniz
Ceylân, Zübeyr
* * *
[Bu mektub Samsun'da münteşir Büyük
Cihad gazetesinde intişar etmiştir. Müfterilerin tahrikatıyla Samsun'da
muhakeme açılmasına sebeb olmuştur. Muhakeme beraetle neticelenmiştir.]
Âlem-i İslâm'ın halaskârı, ehl-i
imanın sertacı, Risale-i Nur'un tercümanı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî
Hazretlerine!
Bu defa dindar Demokratların
delaletiyle Afyon Mahkemesi'nce Risale-i Nur'un serbestiyetine, bütün risale,
mektub ve mecmualarının suç mevzuu teşkil etmediğinden iadelerine karar
verilmesini senelerce evvel ilân ettiğiniz "Risale-i Nur benim değil,
Kur'anın malıdır; Kur'anın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun
sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'ana bağlıdır; Kur'an ise
Arş-ı Azam'la bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsın?"
diye olan hakikatlı beyanatınızın açık bir tezahürü ve bu ulvî hizmetinizin
İlahî ve Kur'anî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu beraet kararının
âlem-i İslâmın ve bahusus bu millet-i İslâmiyenin saadetlerinin başlangıcı
olması itibariyle, başta bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine
reis ve hakikatlar deryasına kaptan tayin edilen ve zulmet-i küfürle tuğyan
etmiş insanlığa hâdi ihsan olunan aziz, sevgili Üstadımız ve buna vesile
olmakla ehl-i imanı kendilerine dost ve taraftar eyleyen dindar Demokratları ve
âdil heyet-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:
sh: » (Em: 521)
Uzun senelerden beri terakki ve
teâlisi için çalıştığınız ve uğrunda feda-yı nefs ü can eylediğiniz hakikat-ı
Kur'aniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl-i imanın
kalblerine sürurlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız
ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî dava ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve
parlak olduğunu güneş gibi isbat ediyor.
Yirmibeş-otuz seneden beri bütün
manilere ve sıkıntılara rağmen bu kadar sabır ve metanetiniz ve Kur'andan
kalb-i münevverinize gelen Risale-i Nur'un neşri cihetinde bu kadar hizmet ve
mücahedeleriniz, istikbalin nesillerine ve İslâm'ın kahraman mücahidlerine bir
nümune-i iktida ve imtisal oluyor. Kur'an güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî
lem'aları olan Nur şualarıyla cehl ü dalalet karanlıklarını izale ederek,
milyonlar kalbleri, o nurla nurlandırıp, ehl-i imanı kendinize minnetdar
ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu
fedakârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde
dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere-i âliye
her tarafı kaplayacak ve o nur ağacının etrafına toplanan büyük cemaatler ve
Risale-i Nur'un yükselen ebedî şuaları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak
ve daha şaşaalı idame edecekler.
Siz, Risale-i Nur'un tercümanı
haysiyetiyle ve bu iman hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle, bu
asrın bir hidayet serdarısınız.
Kur'an-ı Kerim'in ondördüncü asr-ı
Muhammedîdeki aziz dellâlı ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümatına karşı nur-u
Kur'anla mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur'u yüzbinler nüshalarını
yüzbinler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü
mutlaka karşı bir sedd-i Kur'anî tesis eden muhteşem kahraman sevgili
Üstadımız!
Âlemlere rahmetler ve saadetler
getiren ve insanlığa selâmet ve teselliler bahşeden bu mukaddes hizmetinizde
ehl-i imana zuhurunu müjde verip isbat ettiğiniz ve emareleri gözükmeye
başlayan ve bütün kıt'alara şamil hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük
bayramını bütün ruhumuzla tebrik eder, Cenab-ı Hak'tan uzun ömürlerinize dualar
eder, ellerinizden tazimle öperiz.
Ankara Üniversitesi
Nur Talebeleri
Sh:»(Em:522)
Nurculara Ehemmiyetli Bir Müjde Evvelâ: Kırk seneden beri
tâkib ettiğim ve Sultan Reşad'ın yirmi bin altın ve eski müstebidler
hükûmetinin Millet Meclisinde yüz altmış üç meb'usun imzasıyla yüzelli bin
banknotu, küşadı için tahsisat verdikleri... hem âlem-i İslâm'ın, hem maşrıkın,
hem bu milletin en mühim bir işi olan Van Vilâyetinde Câmi-ül Ezher gibi bir
İslâm Darülfünun'u ve büyük üniversitesi olan Medreset-üz-Zehra'nın yapılması
lüzumunu yeni hükûmetin reisi de anlamış ki, büyük memleket işleri içinde,
sizlere müjde olarak gönderdiğim aşağıdaki haberi vermiş. Fiilen yapılmasa
dahi, bu mânanın anlaşılması büyük bir fâl-i hayırdır.
İşte Meclis'te, Reis-i Cumhur büyük işler sırasında
ehemmiyetli nutkunda bu gelen fıkrayı söylemiş.
Van havalisinde, Doğu Üniversitesi'nin kurulması için
maarif Vekâletinin tedkikata giriştiğini söyliyen Celâl Bayar demiştir ki:
"Doğu vilâyetlerimizden olan Van'da, böyle bir irfan müessesesinin
kurulması için, bütün müşkilat iktiham olunmalı ve önümüzdeki bütçe yılında işe
başlanmalıdır." demiştir. Demek Tarihçe-i Hayatı takdim eden genç
üniversiteliler, bir derece Nur Risalelerinin kıymetini reise ihsas etmişler.
Sâniyen: Reis-i Cumhur'un bu çok ehemiyetli fıkrası,
Risale-i Nur'un bu memlekette ve bu vatanda ettiği ve edeceği çok kıymetdar
hizmetlerinin anlaşıldığına bir emaredir. Ve Nurcuların bütün çektikleri zahmet
ve Nur'un müsadereleri bu büyük neticeye vesile olması cihetiyle şekva değil,
şükretmelidir...
Hasta fakat
memnun
Kardeşiniz
Said Nursî
***
* * *
sh: » (Em: 523)
[Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî,
Samsun'da münteşir Büyük Cihad gazetesinde neşrolup orada muhakemesi görülen bu
müdafaayı İstanbul mahkemesinde okumuş ve mahkeme beraetle nihayet bulmuştur.]
Gizli düşmanlarımız bu Ramazan-ı
Şerifte, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli
komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi: Bütün bütün kanun hilafına
olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı
jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler. "Sen başına şapka
giymiyorsun" diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adaleti hedef
tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip,
kanun namına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakikî kanunsuzluk ile
ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acib kanunsuzluğu ve bahanesiyle iki
seneden beri vicdanî azab verdiklerinden; elbette mahkeme-i kübra-yı haşirde
bunun cezasını çekeceklerdir. Evet otuzbeş senedir münzevi olduğu halde hiç
çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, "Sen firenk serpuşunu
giymiyorsun" diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsaade eder?
Yirmisekiz seneden beri beş vilayet ve beş mahkeme ve beş vilayetin zabıtaları
onun başına ilişmedikleri halde, hususan bu defa İstanbul mahkeme-i âdilesinde
yüzden ziyade polislerin gözleri önünde, hem iki ayda yaya olarak heryeri
gezdiği halde, hiçbir polis ilişmediği ve Mahkeme-i Temyiz "bere yasak
değil" diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve
bütün askerî neferler ve vazifedar memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve
giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem
olmadığından -ki resmî bir libastır- bereyi giyenler de mes'ul olmazlar
denildiği halde, hususan münzevi ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan-ı
Şerif'in içinde böyle hilaf-ı kanun en çirkin bir şey ile ruhunu meşgul etmemek
ve dünyayı hatırına getirmemek için has dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ
şiddetli hasta olduğu halde, ruhu ve kalbi vücuduyla meşgul olmamak için
ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî
papazlara benzetmek için ona teklif etmek ve adliye eliyle tehdid etmek,
elbette zerre kadar vicdanı olan bundan nefret eder.
sh: » (Em: 524)
Meselâ: Ona teklif eden demiş: "Ben,
emir kuluyum." Cebr-i keyfî kanun ile emir olur mu ki, emir kuluyum desin.
Evet Kur'an-ı Hakîm'de, Yahudi ve
Nasranilere başda benzememek için ona dair âyet olduğu gibi, يَا
اَيُّهَا
الّذِينَ
آمَنُوا
اَطِيعُوا اللّهَ
وَاَطِيعُوا
الرّسُولَ
وَاُولِى اْلاَمْرِ
مِنْكُمْ
âyeti, ulülemre itaati emreder. Allah ve Resulünün itaatına zıd olmamak
şartıyla, o itaatın emir kuluyum diye hareket edebilir. Halbuki bu mes'elede;
an'ane-i İslâmiye kanunları, hastalara şefkatle incitmemek, gariblere şefkat
edip incitmemek, Allah için Kur'an ve ilm-i imanîye hizmet edenlere zahmet
vermemek ve incitmemek emrettiği halde; hususan münzevi, dünyayı terketmiş bir
adama ecnebi papazlarının serpuşunu teklif etmek on vecihle değil, yüz vecihle
kanuna muhalif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve
keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir
kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garib, fakir, münzevi, sünnet-i seniyeye
muhalefet etmemek için otuzbeş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz
muameleler, kat'iyen şekk ve şübhe bırakmadı ki; komünist perdesi altında
anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir
sû'-i kasd eseri olduğu gibi, İslâmiyet'e ve vatana hizmete niyet eden ve
müdhiş haricî tahribata karşı cephe alan dindar meb'uslar ve Demokratlara dahi
büyük bir sû'-i kasddır. Dindar meb'uslar dikkat etsinler. Bu dehşetli sû'-i
kasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar.
(Haşiye): Rus'un Başkumandanı kasden
önünden üç defa geçtiği halde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun idam
tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmeyen; İstanbul'u
istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı,
İslâmiyet şerefi için, idam tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve "Tükürün
zalimlerin o hayasız yüzüne!" cümlesiyle ve matbuat lisanıyla karşılayan;
ve Mustafa Kemal'in elli meb'us içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip,
"Namaz kılmayan haindir" diyen; ve Divan-ı Harb-i Örfî'nin dehşetli
suallerine karşı, "Şeriatın tek bir mes'elesine ruhumu feda etmeğe
hazırım" deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara
benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedaisi ve hakikat-ı
Kur'aniyenin fedakâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki; "Sen
Yahudi ve Hristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka
giyeceksin, bütün İslâm ülemasının icmaına muhalefet edeceksin; yoksa ceza
vereceğiz" denilse, elbette öyle her şeyini hakikat-ı Kur'aniyeye feda
eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça
bıçakla kesilse, cehenneme de atılsa, kat'iyen yüz ruhu da olsa, bütün
tarihçe-i hayatının şehadetiyle, feda edecek.
sh: » (Em: 525)
Acaba, bu vatan ve dinin gizli
düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü nemrudanelerine karşı, manevî pekçok kuvveti
bulunan bu fedakârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukabele
etmemesinin hikmeti nedir? İşte bunu size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyorum
ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masuma zarar gelmemek için, bütün
kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve asayişi muhafaza etmek için, Nur dersleriyle
herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için Kur'an-ı Hakîm ona o dersi vermiş.
Yoksa bir günde, yirmisekiz senelik zalim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim.
Onun içindir ki; asayişi masumların hatırı için muhafaza yolunda haysiyetini,
şerefini tahkir edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki: Ben değil dünyevî
hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edeceğim.
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 526)
[Bağdad'da çıkan "Eddifa"
gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir'in Arabî makalesinin tercümesi]
Bağdad'da çıkan "Eddifa"
gazetesi Risale-i Nur Talebelerinden bahisle diyor ki:
Türkiye'deki Nur Talebelerinin
İhvan-ı Müslimîn Cem'iyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları
nedir? Türkiye'deki Nur Talebeleri, Mısır'da ve bilâd-ı Arabda İhvan-ı Müslimîn
namında ittihad-ı İslâma çalışan cem'iyetler gibi müstakil cem'iyet midirler?
Ve onlar da onlardan mıdır? Ben de cevab veriyorum ki:
Nur Talebelerinin ve İhvan-ı
Müslimîn cem'iyetinin gerçi maksadları; hakaik-i Kur'aniye ve imaniyeye hizmet
ve ittihad-ı İslâm dairesinde Müslümanların saadet-i dünyeviye ve
uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur Talebelerinin beş-altı cihetle
farkları var:
Birinci Fark: Nur Talebeleri siyasetle
iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti
dine âlet yapıyorlar; tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin
kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cem'iyetleri aslâ mevcud değil.
İhvan-ı Müslimîn ise: Memleket ve
vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cem'iyet
de teşkil ediyorlar.
İkinci Fark: Nurcular, üstadlarıyla
içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini üstadlarıyla
içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum
görmüyorlar. Belki koca bir memleket, bir dershane hükmünde. Risale-i Nur
kitabları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir
risale, bir Said hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar
ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz (*) veriyorlar ki, okusunlar
ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket büyük bir dershane hükmünde
oluyor.
İhvan-ı Müslimîn ise: Umumî
merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine
giderler. Ve o umumî cem'iyetin şubelerinde de o büyük üstadla ve naible
___________________________
(*) 25 sene müddetle el yazması ile
Anadolu'da neşri bu şekilde olmuştur.
sh: »
(Em: 527)
riyle
ve vekilleri hükmündeki zâtlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.
Hem umumî merkezlerde çıkan ceride
ve mecellelerin fiatını verip alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü Fark: Nur Talebeleri, aynen
âlî bir medresenin ve bir üniversite dârülfünununun talebeleri gibi, ilmî
muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilayet bir medrese hükmüne
geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine
ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise:
Memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitabları çıkarıyorlar,
aktar-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü Fark: Nur Talebeleri, bu
zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla
vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları halde
hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu edip toplansınlar ve
çalışsınlar. Çünki meslekleri siyaset ve cem'iyet olmadığından hükûmetlerden
izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise:
Vaziyetleri itibariyle siyasete temas etmeye ve cem'iyet teşkiline ve şubeler
ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten
icazet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve
bu esas üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır'da, Suriye'de,
Lübnan'da, Filistin'de, Ürdün'de, Sudan'da, Mağrib'de ve Bağdad'da çok şubeler
açmışlar.
Beşinci Fark: Nur Talebeleri içinde
çok muhtelif tabakalar var. Yedi-sekiz yaşındaki, câmilerde Kur'an okumak için
elifbayı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen-doksan yaşındaki
ihtiyarlara varıncaya kadar kadın-erkek; hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ
büyük bir vekile kadar ve bir neferden, büyük bir kumandana kadar taifeler
Nurcularda var. Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksadları,
Kur'an-ı Mecid'in hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir.
Bütün çalışmaları ilm ü irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka
bir şeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmisekiz seneden beri dehşetli
mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir
maksad bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve
Nurcular, müşterileri
sh: »
(Em: 528)
ve kendilerine taraftarları aramaya
kendilerini mecbur bilmiyorlar. "Vazifemiz hizmettir, müşterileri
aramayız, onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar." diyorlar. Kemmiyete
ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlası taşıyan bir adamı, yüz adama tercih
ediyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi
onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i
imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevkediyorlar; fakat vaziyet,
memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemmiyete ehemmiyet
veriyorlar, taraftarları arıyorlar.
Altıncı Fark: Hakikî ihlaslı
Nurcular, menfaat-ı maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi; bir kısmı, azamî
iktisad ve kanaatla ve fakir-ül hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan
istiğna ile ve hizmet-i Kur'aniyede hakikî bir ihlas ve fedakârlıkla ve çok kesretli
ve şiddetli ehl-i dalalete karşı mağlub olmamak için ve muhtaçları hakikata ve
ihlasa davet etmekte bir şübhe bırakmamak için ve rıza-yı İlahîden başka o
hizmet-i kudsiyeyi hiçbir şeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye
faidelerinden çekiniyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da
hakikaten maksad itibariyle aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve
bazı esbab sebebiyle Nur Talebeleri gibi dünyayı terkedemiyorlar. Azamî
fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
İsa Abdülkadir
* * *
[Bağdad'da çıkan, ehemmiyetli,
siyasî bir ceride olan "Eddifa" gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir
diyor ki:]
Nur Talebelerinin mürşidi olan
Bediüzzaman Said Nursî hakkında "Eddifa" gazetesini okuyanlar benden
soruyorlar: "Türkiye'deki Nur Talebelerinden ve Üstadları olan Said
Nursî'den bize malûmat ver" diyorlar. Ben de bunlar hakkında kısa bir
cevab vereceğim. Çünki Üstadın, Nur'un ve Nur Talebelerinin Arablar'da hakkı
olduğu için Arablar onlardan ciddî bahsetsinler. Zira İslâmiyet'in madde-i
esasiyesi olan Arablar, Risale-i Nur'dan ziyadesiyle faide görmeye başlamışlar.
Bu Nur Talebeleri Risale-i Nur'la,
hem Türkiye'de, hem bilâd-ı Arabda komünistliğe karşı muhkem bir sed tesis
ediyorlar.
sh: »
(Em: 529)
.............................................
Risale-i Nur ise, öyle geniş bir
mikyas ile intişar ediyor ki, değil yalnız Türkiye'de ve bilâd-ı İslâmiyede,
hattâ ecnebilerde de iştiyakla istenilir oluyor. Ve Nur'un Talebelerinin
şevklerini hiçbirşey kıramıyor. İşte Nur Talebeleriyle Nur Risaleleri ve
onların bu büyük hizmet-i Kur'aniyeleri Demokrat Hükûmetinin bir büyük
hasenesidir ki, mübarek âlem-i İslâm'daki hareket-i İslâmiye bu hükûmet-i
demokrasiyi takdir ve tahsinle karşılıyor. Bütün Irak ahali-i müslimesi ki,
Arab, Türk, Kürd, İran, bu İslâmî hizmeti ve kudsî mücahedeyi kemal-i ferah ile
karşılıyorlar. Ve Türkiye'deki Türk kardeşlerimiz, garbın yanlış tesiratlarına
karşı bunlarla mukavemet gösteriyorlar kanaatindedirler.
İsa Abdülkadir
* * *
[Risale-i Nur'un vatana, millete ve
İslâmiyet'e büyük hizmetini kabul ve takdir eden Başvekil Adnan Menderes'e
Üstad'ın yazdığı bir mektub]
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Ben çok hasta olduğum ve siyasetle
alâkasız bulunduğum halde, Adnan Menderes gibi bir İslâm kahramanı ile bir
sohbet etmek isterdim. Hal ve vaziyetim görüşmeye müsaade etmediği için; o sûrî
konuşmak yerine bu mektub benim bedelime konuşsun diye yazdım.
Gayet kısa birkaç esası,
İslâmiyet'in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyan ediyorum:
Birincisi: İslâmiyet'in pek çok kanun-u
esasîsinden birisi: وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve
dostları mes'ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik
tarafdarlığı ile,
sh: »
(Em: 530)
bir
câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin
cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni' gıybetler ve
tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli
bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil'misile
mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir
zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin
hazırlamaktır. İran ve Mısır'daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan
ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek
hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli
olur.
Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne:
Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp,
masumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak
lâzımdır.
Hem emniyetin ve asayişin temel
taşı, yine bu kanun-u esasîden geliyor:
Meselâ: Bir hanede veya bir gemide
bir masum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve asayiş düstur-u
esasîsi ile o masumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye
ilişmemek lâzım; ta ki masum çıkıncaya kadar.
İşte bu kanun-u esasî-i Kur'anî
hükmünce, asayiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan
masumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlahînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı
Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol
açmış. Kur'an-ı Hakîm'in bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad
ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar
ediyor.
İslâmiyet'in ikinci bir kanun-u
esasîsi şu hadîs-i şeriftir:
سَيِّدُ
الْقَوْمِ
خَادِمُهُمْ hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve
benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin
noksaniyetiyle ve ubudiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş.
Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe
tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet
olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad,
hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsanî haksızlıklara
vesile olur.
sh: »
(Em: 531)
Şimdi Adnan Menderes gibi,
"İslâmiyet'in ve dinin îcablarını yerine getireceğiz" diye ve mezkûr
iki kanun-u esasîye karşı muhalefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli
cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebilerin müdahalesine
yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.
Birisi: Birinci kanun-u esasîye
muhalif olarak, bir câni yüzünden kırk masumu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu
derecede bir istibdad-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir
hâkimiyet suretinde rüşvet vererek, dindar hürriyetperverlere hücum ediliyor.
İkinci hücum da: İslâmiyet
milliyet-i kudsiyesini bırakıp -evvelkisi gibi- bir câni yüzünden yüz masumun
hakkını çiğneyebilen, zâhiren bir milliyetçilik ve hakikatta ırkçılık damarıyla
hem hürriyetperver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi
sair unsurlardan bulunanlara, hem hükûmet aleyhine, hem bîçare Türkler
aleyhine, hem Demokrat'ın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve
enaniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği
veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli faideden bin defa daha ziyade
hakikî kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acib tehlikeyi, o sarhoşluğu ile
hissedemiyor. Meselâ: İslâmiyet milliyeti ile dörtyüz milyon hakikî kardeşin
her gün اَللّهُمَّ
اغْفِرْ
لِلْمُؤْمِنِينَ
وَ الْمُؤْمِنَاتِ dua-yı umumîsiyle manevî yardım görmek yerine, ırkçılık dörtyüz
milyon mübarek kardeşleri, dörtyüz serseriye ve lâübalilere yalnız dünyevî ve
pek cüz'î bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem
hükûmete, hem de dindar Demokratlara ve Türkler'e büyük bir tehlikedir ve öyle
yapanlar da hakikî Türk değillerdir. Necib Türkler böyle hatadan çekinirler. Bu
iki taife herşeyden istifadeye çalışıp, dindar Demokratları devirmeye
çalıştıkları ve çalıştırıldıkları, meydandaki âsâr ile tahakkuk ediyor. Bu acib
tahribata ve bu iki kuvvetli muarızlara karşı; kırk sahabe ile dünyanın kırk
devletine karşı meydan-ı muarazaya çıkan ve galebe eden ve bin dörtyüz sene
zarfında ve her asırda üçyüz-dörtyüz milyon şakirdi bulunan hakikat-ı Kur'aniyenin
sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevî ve uhrevî saadet-i
ebediyenin zevklerine o cazibedar hakikatla beraber nokta-i istinad yapmak, o
mezkûr muarızlarınıza ve hem dâhil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lâzım
ve elzem ve zarurî bir çare-i yegânedir. Yoksa o insafsız dâhilî ve haricî
düşmanlarınız sizin bir
sh: »
(Em: 532)
cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de
cinayetlerini ilâve ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de
yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telafi edilmeyecek bir tehlike
olur.
Cenab-ı Hak sizleri İslâmiyet
lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhafaza eylesin
diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikatı kabul
etmenize mukabil dua etmeye karar vereceğiz.
Üçüncüsü: İslâmiyet'in hayat-ı
içtimaiyeye dair bir kanun-u esasîsi dahi bu hadîs-i şerifin اَلْمُؤْمِنُ
لِلْمُؤْمِنِ
كَالْبُنْيَانِ
الْمَرْصُوصِ
يَشُدُّ
بَعْضُهُ
بَعْضًا
hakikatıdır. Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı dâhildeki adaveti
unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hattâ en bedevi taifeler dahi bu kanun-u
esasînin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife
birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dâhildeki düşmanlığı
unutup, hariçteki düşman def' oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler
teessüflerle deriz ki, benlikten, hodfüruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten
gelen dâhildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet
okutacak, muhalifine melek yardım etse lanet edecek gibi hâdisatlar görünüyor.
Hattâ bir sâlih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük sâlih âlimi tekfir
derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine
uygun ve tarafdar olduğu için hararetle sena ettiğini gördüm. Ve şeytandan
kaçar gibi otuzbeş seneden beri siyaseti terkettim.
Hem şimdi birisi hem Ramazan-ı
Şerif'e, hem şeair-i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayet
yaptığı vakit, muhaliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü.
Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır,
zulümdür, dalalettir. Bu acib halin sırrını gördüm ki; kendilerini millet
nazarında ettikleri cinayetlerinden mazur göstermek damarıyla muhaliflerini
kendilerinden daha dinsiz, daha câni görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu
çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi, içtimaî
ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük
bir sû'-i kasd hükmündedir.
Daha yazacaktım; fakat bu üç nokta-i
esasiyeyi şimdilik dindar hürriyetperverlere beyan etmekle iktifa ediyorum.
Said Nursî
* * *
sh: »
(Em: 533)
[Adnan Menderes'e gönderilmek
niyetiyle evvelce yazılan içtimaî hayatımıza ait bir hakikatın haşiyesini
tekrar takdim ediyoruz]
Haşiye: Eskilerin lüzumsuz keyfî
kanunları ve sû'-i istimalleri neticesinde, belki de tahrikleriyle zuhur eden
Ticanî mes'elesini dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm'ın nazarında
Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum: Ezan-ı
Muhammedî'nin (A.S.M.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi;
Ayasofya'yı, beşyüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen
İslâm'da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm'ın hüsn-ü
teveccühünü kazandıran, yirmisekiz sene mahkemelerin muzır cihetini
bulamadıkları ve beş mahkeme de beraetine karar verdikleri Risale-i Nur'un
resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem
vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâm'ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının
zalimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan
Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuzbeş seneden beri terkettiğim
siyasete bir-iki saat baktım ve bunu yazdım.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Samsun Mahkemesi'nden Sorgu ve
Savcının Büyük Cihad'da intişar eden bir şekvama dair beni Samsun Ağır Ceza
Mahkemesi'ne vermelerine dair bir davetiye geldi. Bana okudular. İçinde yalnız
dört nokta nazar-ı ehemmiyete alınabilir gördüm:
Birincisi: Büyük Cihad'ın müdür-ü
mes'ulü mahkemede müddeiumumîye demiş ki: "Said Nursî o makaleyi bana
göndermiş. Ben de neşrettim."
Bu mes'elenin hakikatı şudur: Ben
hasta iken Emirdağı'ndaki kardeşlerim yanıma geldiler. Emirdağı'nda başıma
gelen zalimane hâdiseye dair konuştuk. Hem hastalıklı, hem hiddetli, hem
Ankara'ya şekva suretinde bir şeyler söylemiştim. Yanımdaki hizmetçim kaleme
aldı. Nur talebelerinin tensibiyle Ankara'daki bir-iki Nur talebesine gönderip,
tâ bazı dindar meb'uslara göstersinler. Bu hastalığımda bana sıkıntı
verilmesin. Hem gönderilmiş. Bazı meb'uslar da görmüş. Ve bilmediğimiz bir
zâtın hoşuna giderek
sh: »
(Em: 534)
Büyük
Cihad müdürüne göndermiş. Ben kasem ederim ki, o zamandan şimdiye kadar
bilmiyorum ki kim göndermiş. Fakat neşrolduktan sonra bir nüsha buraya gelmiş.
Yeni harfleri bilmediğim için bana birisi okudu. Ben memnun oldum. Allah razı
olsun neşredenlere dedim. Gerçi otuzbeş seneden beri siyaseti terketmişim.
Fakat Büyük Cihad gibi hâlisane dine hizmet eden o cerideye ve onun sahib ve
muharrirlerine din namına minnetdar oldum ve Allah razı olsun dedim. Haberim
olmadan ve para da vermeden daima bana o mübarek gazete gönderiliyordu.
İkinci Nokta: Benim Samsun'daki Ağır
Ceza mahkemesine sevkedilmekliğime dairdir. Bu noktada bunu kat'iyen beyan ediyorum
ki, Samsun havalisinde hususan Büyük Cihad dairesine mensub mübarek âhiret
kardeşlerim ve Nur talebelerini ziyaretle görmek için oraya gitmek isterdim.
Fakat doktorların raporlarıyla kat'î iktidarsızlığım o dereceye gelmiş ki; beş
dakikalık karşımdaki, bu mes'elenin başlangıcı ve esası olan mahkemeye,
birbuçuk senedir bana haber verdikleri halde gidemiyorum. Mecburiyetle
müddeiumumî ve hâkim vazifesini gören sorgu hâkimi yanıma geldiler. Medar-ı
sual ve cevab Büyük Cihad gazetesini de getirdiler. Gazetenin bazı sözleri
benim sözlerim içine karıştırılmış. Ben de onlara cevablarını vermiştim. Eğer
faraza Ağır Ceza bu ehemmiyetsiz mes'eleye ehemmiyet verse, benim mahkememi
Eskişehir'e nakline müsaade etsin ki, orada sıhhiye heyetinden iki aylık raporlu
zehir hastalığı ile şiddetli hasta bulunduğumdan bizzât bulunabilirim. Yoksa
imkânı yoktur.
Üçüncü Nokta: Savcı ve sorgu hâkimi
163'üncü maddeye dayanıp Said Nursî'yi dini siyasete âlet ve asayişe zararlı
propaganda diye itham ediyorlar. Bu noktanın hakikatını yirmidokuz senedir
beş-altı mahkeme ve beş-altı vilayetin zabıtaları ve 133 parça kitablarımı ve
binlerce umum mektublarımı elde ettikleri halde ve dinsiz komitelerin tahriki
ile safdil bazı memurları aldatmalarıyla kat'iyen iki mes'eleden başka medar-ı
mes'uliyet bulmadıklarına delil: İki sene bütün mektublarım ve kitablarım
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'yle Ankara Ağır Ceza Mahkemesi ve Mahkeme-i Temyiz
de müttefikan hem benim beraetime, hem bütün kitabların iadesine karar
vermeleri ve beş-altı vilayette yalnız tesettüre dair bir âyetin tefsiri
bahanesiyle birtek mahkeme hafifçe ceza vermek istedi. Kat'î ve kuvvetli
cevabıma karşı mecburiyetle mes'eleyi kanaat-ı vicdaniyeye çevirdiler. Demek
onlar da medar-ı mes'uliyet bulamadılar. Bu noktayı izah için Afyon mahkeme
reisine gönderdiğim istidayı size de bera-yı malûmat gönderiyorum.
sh: »
(Em: 535)
Elhasıl: Aynı nakarat beş-altı
mahkemede tekrar edilmiş ve medar-ı mes'uliyet bulamamışlar. Şimdi Samsun
savcısı ve sorgusu yirmisekiz seneki nakaratı aynen tekrar ediyorlar:
"Şahsî nüfuz temin için propaganda yapıp dini siyasete âlet ediyor."
Beş mahkemede dörtyüz sahife kadar olan cerh edilmemiş müdafaatıma, benim
bedelime havale ediyorum. Beni konuşturmaktan ise, ona baksınlar.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Samsun'dan gelen tebliğnameye karşı
kısaca cevabımı Samsun Heyet-i Hâkimesine takdim ediyorum:
Birincisi: Ben makalemi kendim
göndermemişim. Bütün buradaki dostlarım biliyorlar.
İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın
sû'-i kasdıyla zehir tesemmümü ile şiddetli hastalığımdan yanımdaki câmiye on
defada ancak bir defa gidebiliyorum. Bu Samsun Mahkemesi'ni yakınımızdaki
Eskişehir'e naklini kanunen taleb ediyorum.
* * *
[Gayet ehemmiyetli bir hâdise, bir istida ve bir şekvadır]
Pakistan'da çıkan "Essıddık"
namındaki mühim bir mecmua elimize geçti. Baktık ki; elli sahifelik o mecmuanın
yarısına yakın kısmı Risale-i Nur'un bazı makaleleridir. Ve bilhassa başında
Risale-i Nur'dan Yirmiikinci Mektub'un birinci mebhasını gayet ehemmiyetle ve
takdir ile âlem-i İslâm'a اِنَّمَا
اْلمُؤْمِنُونَ
اِخْوَةٌ
âyetine bir davetname hükmünde yazdığını gördük. Şimdi o arabî mecmuanın
tercüme ettiği risalenin aslı olan Türkçesini efkâr-ı âmmeye, hususan bu
hükûmet-i İslâmiyenin reislerine ve meb'uslarına bir sene evvel verildiği gibi,
yine bera-yı malûmat takdim etmek için iki-üç sebeb var:
Birincisi: Risale-i Nur'dan Sikke-i
Tasdik-i Gaybî Mecmuası'nda
sh: »
(Em: 536)
yazılan kat'î yüzer işaratın ve emaratın
delaletiyle ve çok hâdiselerin o delaleti tasdiki ile sabit olmuş ki: Risale-i
Nur, manevî tahribata ve anarşilik ve bolşevizm, tabiiyyun ve maddiyyunluğa ve
şükuk ve şübehata ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur'anî hizmetini
bi-hakkın îfa etmesiyle bu vatanı bu tehlikeli dünya fırtınası içinde
muhafazaya bir vesile olduğu ve bir sadaka-i makbule hükmüne geçip İkinci
Harb-i Umumî'nin belasına ve başka memleketlerde vuku' bulan belaların bu
memlekete girmesine mümanaatla manevî bir siper teşkil ettiği bedahetle aşikâr
olmuştur. Bu müddeayı Risale-i Nur'a nazar eden en muannid feylesoflar da
tasdik etmeye mecbur kalmışlardır. İşte o Risale-i Nur beşyüz bin talebesiyle
ve altıyüz bin nüshasıyla herkesin kalbinde iman dersiyle bir yasakçı bırakıp
asayişi temin etmekle, وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
yani birinin günahıyla başkası mes'ul olamaz diye olan Kur'anın bir kanun-u
esasîsini tatbike çalışmasıyla ve milyonlarla okuyanlar içinde hiçbirisi onu
okumaktan zarar görmemesiyle bu zamanda bir mu'cize-i Kur'aniye ve bu vatan ve
millet için bir vesile-i def'-i bela olduğu isbat edildiği halde ve yirmibeş
seneden beri gizli, ifsadçı, anarşi hesabına çalışan komiteler desiseleriyle
mahkemeleri aleyhine sevkedip çalıştıkları ve beş vilayette beş büyük mahkeme
Risale-i Nur'un eczalarını inceden inceye tedkik edip medar-ı mes'uliyet bir
tek nokta bulamayıp beraet verdikleri ve sonra da yirmi yerde yirmi adliye
ayrıca alâkadar olup, mûcib-i mes'uliyet bir cihet olmadığından suç yok diye
karar verdikleri ve Afyon Mahkemesi de iki defa iadesine karar verdiği halde
risalelerin iadesini ve tamam intişarını iktiza eden kanunî, hukukî esbab-ı
mûcibe mevcud iken, beş seneden beri gizli komitelerin aldatmaları ve
desiseleriyle ve bahanelerle Afyon Mahkemesi'nde beş senedir o mübarek
risalelerin sahiblerine teslimi te'hir edilmektedir. Halbuki büyük emniyet
dairelerince, zabıtaca sabit olduğu gibi, yüzbinler Nur talebelerinde ve
yüzbinler Nur nüshalarında hiçbir zarar, bir vukuat görülmemesi, kaydedilmemesi
gösteriyor ki, Risale-i Nur asayişin temel taşına hizmet eden bir sadaka-i makbule
hükmündedir. Maddî ve manevî tehlikelerden bu memleketi muhafazaya vesile
olduğu tahakkuk eden bir hakikat-ı Kur'aniyedir.
Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir
parçası olan ve binler gençleri vatan, millet ve asayişin menfaatine terbiye
eden Gençlik Rehberi'nin mahkemesi dolayısıyla Üstadımız hasta halinde iki defa
İstanbul'a mahkemeye gidip yüzyirmi polisin kalabalığı dağıtmaya çalıştığı o
mahkemede Gençlik Rehberi'nin hem
sh: »
(Em: 537)
müellifine hem naşirine ittifakla beraet ve
ayrıca Rehber'in de içinde bulunduğu umum risalelere beş mahkeme beraet
vermişken, onbeş günde teslimi lâzım gelen Gençlik Rehberi'nin onbeş aydan beri
teslim edilmemesi ile Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemeleri beş ayda beraet
ve iadesine karar verdikleri halde, Afyon Mahkemesi beş sene teslimi te'hir
etmesiyle ve Diyarbakır havalisine, vilayat-ı şarkıyeye iman, din ve asayiş
noktasında yüz vaiz kadar menfaatı bulunan bir zâtın kendi parasıyla aldığı
hususî Nur nüshalarını -haklarında beş mahkemenin beraet kararı olmasına rağmen-
müsadere edip vatana, millete faideli hizmetine mani' olmasıyla o sadaka-i
makbule hükmündeki vesile-i def'-i bela bu suretle gizlendiğinden, bir buçuk
milyar lira zarara vesile olan bu bela fırsat buldu, geldi denilebilir. Eğer
beş mahkemenin ve İstanbul'un verdiği beraet neticesiyle o Gençlik Rehberi
intişar etseydi, onun dersiyle intibaha gelen ve gelecek olan Müslüman gençler
elbette başkalarının veyahut ihtilâlcilerin ifsadına meydan vermeyerek bir
buçuk milyar lira zarardan bu milleti kurtarmaya sa'y ü gayret edecek idiler.
Birbuçuk milyar liralık bu lekenin zuhuruna meydan vermeyecektiler...
Evet, Üstadımız Eski Harb-i Umumî'de
Rusya'daki esaretinde anlamış ki; manevî tahribat ile gençleri ifsad eden
tehlike memleketimize de gelecek diye telaş edip, bütün kuvvetiyle o vakitten
beri tahribat-ı maneviyeye bir siper olmak için Gençlik Rehberi gibi çok
eserler yazdı. Kur'an-ı Hakîm'in derslerini neşretti. Lillahilhamd pekçok
gençleri kurtarmaya vesile oldu... Şimdi ehl-i siyaset madem müsalemet-i umumiyeyi
ve ittihad-ı milleti istiyor; çabuk, Pakistan'ın dahi ehemmiyetle nazara alıp
ve Essıddık mecmuasında neşrettiği risalenin intişarına müsaade etsin.
* * *
sh: » (Em: 538)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Ankara'da bir kardeşimizden Asâ-yı
Musa ve Gençlik Rehberi'ni bahane ederek umum Nur risalelerini almak için
gelmişler. O kardeşimiz Ağır Ceza Mahkemesi'nin Asâ-yı Musa hakkındaki beraet
kararını gösterince Asâ-yı Musa'yı almaktan vazgeçmişler. Buldukları ve
götürmek üzere gözlerinin önüne koydukları on kadar Gençlik Rehberi'nin de
üzerine kendileri farkında olmayarak bazı kitablar koymuşlar. Giderken Gençlik
Rehberi'ni ne kadar aramışlarsa da bulamamışlar. Bu suretle Gençlik Rehberi
kendi kerametiyle kendini muhafaza etmiş. Asâ-yı Musa ve Gençlik Rehberi hariç;
birer tane aldıkları mecmua ve risaleleri de emniyetten tekrar iade etmişler.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Kur'an-ı Hakîm'in bir kanun-u
esasîsi olan وَ
لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
sırrıyla; birisinin hatasıyla başkası, hattâ kardeşi de olsa mes'ul olamaz.
Şimdi yüz otuz risalede birtek risalenin yüz sahifesinde bir sahife muannid
insafsızların nazarında hata bile olsa, o yüzbin sahife olan yüz otuz kitabı
mes'ul edecek dünyada bir kanun var mı? Halbuki bu otuz sene zarfında beş
mahkeme aynı kitablara beraet vermişler. Hem Malatya mes'elesi münasebetiyle
yirmi mahkeme de alâkadar olmuştular. O yirmi mahkeme bir suç bulamıyoruz
dedikleri halde ve altı yüzbin nüshası dâhilde ve hariçte intişar ettiği halde
hiç kimseye zarar vermemesi ve Avrupa'da en yüksek mekteb içinde Nur'un
dershanesi diye ayırdıkları yerde Hristiyanlar dahi onları okuması ve âlem-i
İslâm'da gayet takdir ile intişar etmesi, hattâ Pakistan'da çıkan Es-sıddık
mecmuasının Risale-i Nur'un bir risalesini neşredip Diyanet Riyasetine
göndermesi ve bu kadar intişarıyla beraber hiçbir âlim ona itiraz etmemesi gibi
hakikatlar gösteriyor ki; elbette Diyanet dairesi Nurları himaye etmek hakikî bir
vazifesidir.
Diyanet dairesi, Meşihat-ı İslâmiye
gibi yalnız Türkiye'nin din muallimi değil, belki umum âlem-i İslâm'a Meşihat-ı
İslâmiye yerine alâkası, nezareti, münasebeti var. Âlem-i İslâm o Diyanet dai
sh: » (Em: 539)
resine
karşı tam hüsn-ü zan etmek, sû'-i tevehhüm etmemek, hususan bu zamanda ziyade
lüzumu var. Hem de Türkiye ile ittifak etmeyen İslâmî hükûmetlerde o mübarek
daireye karşı sû'-i tevehhüm gelmemesine büyük bir vesilesi olan ve âlem-i
İslâmın her tarafında belki Avrupa'da takdire mazhar olmuş Risale-i Nur, o
Diyanet dairesini hem şerefini muhafaza ediyor, hem âlem-i İslâm'a karşı o
dairenin bir eseri olarak intişarı gayet lâzım ve zarurî olduğunu, bu noktayı
ehl-i vukuf tam nazara alsınlar. Onun için bîçare Said Nursî ve Nur talebelerinden
yüz derece ziyade Diyanet Riyaseti a'zaları, hocaları alâkadar olmak lâzım. Tâ
ki, Risale-i Nur dinsizlerin taarruzlarına karşı muhafaza ve himaye edilsin.
Mükerrer beraetler verildiği halde intişarına mani' olan desisecileri susturmak
lâzım...
Said Nursî
* * *
Heyet-i Vekile'ye ve Tevfik İleri'ye
Arz ediyoruz ki: Şark Üniversitesi
hakkında çok kıymetdar hizmetinizi Üstadımıza söyledik. O dedi: Ben hasta
olmasaydım, ben de o mes'ele için vilayat-ı şarkıyeye gidecektim. Ben bütün
ruh-u canımla Maarif Vekili'ni tebrik ediyorum. Hem ellibeş seneden beri,
Medreset-üz Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o
üniversiteyi biri Van'da, biri Diyarbekir'de, biri de Bitlis'te olmak üzere üç
tane veya hiç olmazsa bir tane Van'da tesis etmek için, Hürriyetten evvel
İstanbul'a geldim. Hürriyet çıktı, o mes'ele de geri kaldı.
Sonra İttihadçılar zamanında Sultan
Reşad'ın Rumeli'ye seyahatı münasebetiyle Kosova'ya gittim. O vakit Kosova'da
büyük bir İslâmî dârülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem
İttihadçılara, hem Sultan Reşad'a dedim ki:
Şark böyle bir dârülfünuna daha
ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir. O vakit bana va'd ettiler.
Sonra Balkan harbi çıktı, o medrese yeri istila edildi. Ben de dedim ki: Öyle
ise o yirmi bin altun lirayı Şark dârülfünununa veriniz. Kabul ettiler.
sh: »
(Em: 540)
Ben de Van'a gittim. Ve bin lira ile
Van gölü kenarında Artemit'te temelini attıktan sonra harb-i umumî çıktı.
Tekrar geri kaldı.
Esaretten kurtulduktan sonra
İstanbul'a geldim. Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara'ya çağırdılar.
Ben de gittim. Sonra dedim: Bütün hayatımda bu dârülfünunu takib ediyorum.
Sultan Reşad ve İttihadçılar yirmibin altun lirayı verdiler. Siz de o kadar
ilâve ediniz. Onlar yüz ellibin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: Bunu
meb'uslar imza etmelidirler.
Bazı meb'uslar dediler: "Yalnız
sen medrese usûlü ile sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Halbuki şimdi
garblılara benzemek lâzım."
Dedim: O vilayat-ı şarkıye Âlem-i
İslâm'ın bir nevi merkezi hükmünde, fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye de
lâzım ve elzemdir. Çünki ekser enbiya şarkta ve ekser hükema garbda gelmesi
gösteriyor ki, şarkın terakkiyatı din ile kaimdir (Haşiye). Başka vilayetlerde
sırf fünun-u cedide okutturursanız da şarkta herhalde millet, vatan maslahatı
namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türk'e
hakikî kardeşliği hissedemiyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve
tesanüde mecburuz.
Şimdi ben zehir hastalığı ile ziyade
rahatsız vaziyette ve çok ihtiyarlık sebebiyle ellibeş senelik bir gaye-i
hayatımı görüp takib etmekten mahrum kaldığım gibi, Ankara'ya gidip şark
terakkiyatının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları ruh-u canımla tebrik
etmekten dahi mahrum kalıyorum.
_____________________________
(Haşiye): Hattâ o zamandan evvel
Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde hamiyetli ve gayet zeki o
talebem ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersiyle her vakit derdi: Sâlih bir
Türk elbette fâsık kardeşimden, babamdan bana daha ziyade kardeş ve akrabadır.
Sonra aynı talebe tali'sizliğinden sırf maddî fünun-u cedide okumuş. Sonra ben
dört sene sonra onun ile görüştüm. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: Ben
şimdi râfızî bir Kürdü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de eyvah
dedim. Sen ne kadar bozulmuşsun. Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski
hakikatlı hamiyetine çevirdim. Sonra Meclis-i Meb'usandaki bana muhalefet eden
meb'uslara dedim: O talebenin evvelki hali Türk milletine ne kadar lüzumu var
ve ikinci halinin ne kadar vatan menfaatına uygun olmadığını fikrinize havale
ediyorum. Demek farz-ı muhal olarak siz başka yerde dünyayı dine tercih edip
siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de, herhalde şark vilayetlerinde din
tedrisatına azamî ehemmiyet vermek lâzım. O vakit bana muhalif meb'uslar da
çıkıp o lâyihamı yüz altmışüç meb'us imza ettiler. Bu kadar imzayı taşıyan bir
istidayı, elbette yirmiyedi sene istibdad-ı mutlak onu bozamamış.
sh: » (Em: 541)
Yalnız otuzbeş sene evvel Ebuzziya
matbaasında tab'edilen Münazarat ve Saykal-ül İslâmiye namındaki eserim elbette
Maarif Vekili'nin nazarından kaçmamış. Benim bedelime o eser konuşsun. Ben
hayatımdan ümidim kesilmiş gibiyim. Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve
esasatı ve manevî bir proğramı ve muazzam bir tedrisatı nev'inden Risale-i
Nur'un yüzelli risalesini kendime tevkil ediyorum. Bu vatan ve milletin
istikbalinin fedakâr genç üniversite talebelerine ve maarif dairesine arz edip
bu mes'elede muvaffakıyete mazhar olan Tevfik İleri'nin bu bîçare Said'e bedel
Risale-i Nur'a himayetkârane sahib çıkmasını rahmet-i İlahîden niyaz ediyorum.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Çok hasta, çok ihtiyar, garib, tecrid içinde
Said Nursî
Doğu Üniversitesi hakkında, tahrifçi bir gazeteye cevabdır:
Muhalif bir partinin şiddetli ve
tenkidçi tarafından bir mensubu, yani Ulus'un 1.4.1954 tarihli nüshasında
yazılan Atatürk Üniversitesi hakkındaki makaleye cevab hükmünde o üniversitenin
hakikatını beyan ediyoruz. Şöyle ki:
Şimdi Atatürk Üniversitesi namı
verilen bu dârülfünunun küşadına Üstadımız Said Nursî 50 seneden beri büyük bir
gayretle çalışmıştır. Üstadımız İttihadçılara muhalif olduğu halde onlar ve
Sultan Reşad bu dârülfünunun inşası için 19 bin altun tahsis etmiş, Van'da
üstadımız temellerini atmıştı. Fakat harb-i umumînin vukuuyla geri kalmıştı.
Sonra devr-i cumhuriyetin ibtidasında Üstadımız Said Nursî'nin Ankara'da
meclis-i meb'usana istenilmesiyle üstadımız tekrar teşebbüse geçmişti. Orada
üstadımız o zamanın idaresine tam muhalif ve siyaseti bütün bütün terkettiği ve
bazı cihetle de muhalif olduğunu ve dünyanıza karışmayacağım dediği ve hattâ
Mustafa Kemal'e "namaz kılmayan haindir" dediği ve onun teklif ettiği
büyük servet, maaş, şark vaiz-i umumîliği gibi büyük tekliflerini kabul
etmediği halde, şark dârülfünununun tesisi için 150 bin banknotun 200 meb'ustan
163 meb'usun imzası ve Mustafa Kemal'in tasdikiyle verilmesine karar
verilmişti. Demek ki şarkın en mühim mes'elesi, o zaman o üniversiteydi. Şimdi
yirmi derece daha ziyade ihtiyaç var. Nihayet yine üstadımızın maddî ve
sh: »
(Em: 542)
manevî
gayret ve teşvikleri neticesiyle yapılmasına bu hükûmet-i İslâmiye zamanında
karar verildi.
Bu Şark Üniversitesi'nin o
cihanşümul kıymet ve ehemmiyetini bir bahr-ı ummandan bir katre takdim eder
misillü iki-üç nokta olarak arzederiz:
Birincisi: Bu dârülfünun hem İran,
hem Arabistan, hem Mısır ve Afganistan, hem Pakistan ve Türkistan ve
Anadolu'nun merkezinde bir kalb hükmündedir. Ve hem bir Câmi-ül Ezher, bir
Medreset-üz Zehra'dır.
İkincisi: Şimdi umum beşerde sulh-u
umumî için yani beşerin ifsad edilmemesi için çareler aranıyor, paktlar
kuruluyor. Ve madem bu hükûmet-i İslâmiye musalahat-ı umumiye ve hükûmetin
selâmeti için Yugoslavya'ya tâ İspanya'ya kadar onları okşayarak dostluk
kurmaya çalışıyor. İşte bunların çare-i yegânesinin bir delili olarak
gösteriyoruz ki, tesis edilecek Şark Dârülfünununun ilk müteşebbisinin bir ders
kitabı olan ve ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u imaniyeyi barıştıran ve bu
otuz seneden beri bütün feylesoflara meydan okuyan ve resmî ülemaya dokunduğu
ve eski hükûmetle resmen mübareze ettiği halde bütün bunlar tarafından takdir
ve tahsine mazhar olan ve mahkemelerde beraet kazanan Risale-i Nur'un bu vatan
ve millete temin ettiği asayiş ve emniyettir ki; İslâm memleketlerinde, hususan
Fas'ta, Mısır ve Suriye ve İran gibi yerlerde vuku' bulan dâhilî
karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir. İşte nasılki bu vatan ve millette
Risale-i Nur -emniyet ve asayişin ihlâline sair memleketlerden daha ziyade
esbab bulunmasına rağmen- asayişi temin etmesi gösteriyor ki; o Doğu
Üniversitesi'nin tesisi, beşeri müsalemet-i umumiyeye mazhar kılacaktır. Çünki
şimdi tahribat manevî olduğu için ona mukabil tamirci manevî bir atom bombası
lâzımdır. İşte bu zamanda tahribatın manevî olduğuna ve ona karşı mukabelenin
de ancak tamirci manevî atom bombasıyla mümkün olabileceğine kat'î bir delil
olarak üniversitenin mebde' ve çekirdeği olan Risale-i Nur'un bu otuz sene
içerisinde Avrupa'dan gelen dehşetli dalalet ve felsefe ve dinsizlik
hücumlarına bir sed teşkil etmesidir. O manevî tahribata karşı Risale-i Nur
tamirci ve manevî bir atom bombası olmuş.
Üçüncüsü: Evet, Şark Üniversitesi
bir merkez olarak âlem-i İslâm'ı ve tâ bütün Asya'yı alâkadar edecek bir
mahiyet ve ehemmiyette olduğundan altmış milyon değil, altmış milyar da masraf
yapılsa elyaktır.
sh: »
(Em: 543)
Yeni Ulus Gazetesi muhalif olduğu
için, bu mes'eleyi perde ederek yeni iktidarın bazı büyük memurlarından bu
mes'eleye çalışanlara bir nevi irtica süsünü vermek istiyor. Halbuki bu mes'ele
en yüksek terakki ve sulh-u umumînin medarıdır. Bu müessese bu hükûmet-i
İslâmiyeye, bazı şeair-i İslâmiyeden Arabî ezan-ı Muhammedî ve din dersleri
gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbalinde tarihlerde kemal-i
takdir ve tahsinle yâdedilmesine en parlak bir vesile olacaktır.
Bu mes'elenin ihyasıyla hasıl olan
nur ve feyiz, Demokrat hükûmetin en büyük ve cihandeğer bir hizmeti olarak
ebede kadar misli görülmemiş bir parlaklıkla lemean edecektir. Ve beynelmilel
bir itibarı temin edecektir.
Üstadımızın hastalığı münasebetiyle hizmetinde bulunan Nur Talebeleri
* * *
Mahkememizin te'hiriyle işlerin
Ankara Mahkemesi'ne havale edilmesinde çok hayır var. Şimdi hem Isparta
Mahkemesi, hem Van'da Molla Hamid'in ve Diyarbekir'de Mehmed Kaya'nın
kitablarının iadesi ve Afyon; hepsi Ankara'ya bakıyor. Ankara'da olacak hayırlı
bir netice ile inşâallah her tarafta birden işlerimiz halledilmiş olacak. Hem
böyle bir vakitte Nurlardaki hakaik-i imaniye, hususan Ankara'da nazarların
çevirilmesi lâzımmış. İnşâallah bu mes'elemizin oraya gönderilmesi, mühim bir
intibaha vesile olacak.
Kardeşiniz
Zübeyr
* * *
Üstadın ziyaretçilere dair bir mektubu
Umum dostlarıma, hususan
ziyaretçilere dair bir özrümü beyan etmeye mecbur oldum:
Ekser hayatım inzivada geçtiği gibi,
otuz-kırk senedir tarassud ve taarruza maruz kaldığımdan, zaruretsiz sohbet
etmekten çekinip tevahhuş ediyorum. Hem eskiden beri maddî ve manevî hediyeler
bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyaretçiler, dostlar çoğalmış; hem manevî
mukabele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir
sh: »
(Em: 544)
lokma hediye beni hasta ettiği gibi, manevî
bir hediye olan ziyaret etmek, görüşmek, hususan başka yerlerden musafaha için
zahmet edip gelmek ziyareti dahi, ehemmiyetli bir hediye-i maneviyedir. Ona
mukabele edemiyorum. Hem de ucuz değil, manen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete
lâyık görmüyorum. Manen mukabele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî
hediye gibi bir ihsan olarak bana manevî hediye gibi olan sohbetten zaruret
olmadan men'edildim. Bazı beni hasta eder. Maddî hediyenin tam mukabilini
vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi. Onun için hatırınız kırılmasın,
gücenmeyiniz.
Risale-i Nur'u okumak, on defa
benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zâten benimle görüşmek; âhiret, iman, Kur'an
hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek
manasızdır. Âhiret, iman, Kur'an için ise; Risale-i Nur daha bana ihtiyaç
bırakmamış. Hususan Tarihçe-i Hayat'taki mektublar. Hattâ hizmetimdeki has
kardeşlerimle de zaruret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale-i Nur'un
fütuhatına ve neşriyatına ait bazı kimseler için görüşmek istesem, o zaman
görüşmek caiz olabilir ve bana sıkıntı vermez. Bu noktayı bilmeyen ziyarete
gelenlere haber veriyorum ki; birkaç senedir ceridelerle ilân etmişim ki,
benimle görüşmek isteyenleri hususan uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri,
hususî dualarıma dâhil ediyorum. Her sabah da dua ediyorum. Onun için de
gücenmesinler...
Said Nursî
* * *
Çok muhterem kardeşimiz Sâlih,
Üstadımız sana ve iki dindar ve
hakikî milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara "Bin
bârekâllah" der.
Üstadımız diyor ki:
"Ben çok zaman evvel
bekliyordum ki, Urfa tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahib olmağa
çıksın. Çünki orası hem Anadolu'nun, hem Arabistan'ın, hem Kürdistan'ın bir
nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse, o üç memlekette intişarına
vesile olur. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükrediyorum ki, Seyyid Sâlih gibi gençliğin
bir kahramanı ve o havalinin çok kıymetdar ve hamiyetkâr ve dindar iki
milletvekili Nurlara sahib çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve
zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir
kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zâtlar
tarafından istedikleri
sh: »
(Em: 545)
halde,
ben Urfa'yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara
göndereceğim.
Seyyid Sâlih ve hamiyetkâr
milletvekilleri orada inşâallah Kur'an ve imana tam hizmet edecek ve orayı
Isparta'daki Medreset-üz Zehra ve Mısır'daki Câmi-ül Ezher'in küçük bir
nümunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdad'daki medrese-i
İslâmiyenin bir nümunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümid
ediyoruz.
Hem madem Risale-i Nur'un mesleği
hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah'ın bir menzilidir. İnşâallah
hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki, bu dehşetli semli
hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa'ya gitmeyi cidden arzu
ediyorum."
Üstadımızın sözü bitti. Biz de
tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz
Ziya ve Mehmed
Bütün Urfa halkına, çoluk ve
çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara
selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da
bana dua etsinler.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Âlem-i İslâm'da Leyle-i Kadir
telakki edilen bu Ramazan-ı Şerifin yirmiyedinci gecesinde bir nevi tesemmüm
ile şiddetli bir mide hastalığı içinde sinirlerimi ve vicdan ve kalbimi istilâ
eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim. Bu maddî ve manevî iki
dehşetli hastalık içerisinde şefkat hissi ile bütün zîhayatların elemleri
hatıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyade elîm bir halet-i ruhiyeyi
hissettim. Bununla beraber seksen küsur seneye varan ömrümün sonunda seksen
sene manevî bir ibadeti kazandıran en son Leyle-i Kadre lâyık çalışamıyacağım
diye, sâbık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli hazîn bir me'yusiyet içinde
asaba gelen ve nefs-i emmarenin vazifesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı
zamanda Âyet-i Hasbiyenin bir sırrı imdadıma yetişti. Bu üç has
sh: »
(Em: 546)
talığı
izale edip Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, hilaf-ı me'mul bir tarzda
dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü:
Maddî hastalığım -Hastalar
Risalesi'nde isbat edildiği gibi- bir saat hastalık, sâbir ve mütevekkil
insanlara, hiç olmazsa on saat ibadet ve Leyle-i Kadir'de ise daha ziyade
ibadet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle-i Kadir'deki hastalığım,
iktidarsızlığımla yapamadığım Leyle-i Kadir'deki hizmetin yerine geçmesi ile,
tam şifa verici bir merhem oldu. Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden
şefkat sırrı ile bana gelen teellüm marazını birden rahîmiyet-i İlahiyenin
tecellisi ile yani mahlukları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam
kâfi olmasından onların elemlerini, onlar için bir nevi lezzete veya mükâfata
çevirdiğinden o rahmet-i İlahiyeden daha ileri şefkati sürmek manasız ve haksız
olduğundan ve şefkatten gelen elemi, bir manevî sürura ve lezzete çevirdi.
Yalnız merhem değil, belki şifa da verdi. Ve en son ömrümde en ziyade kıymetdar
manevî bir hazineyi kaybetmekteki manevî eleme karşı, Nur'un has şakirdlerinin
her birisi şirket-i maneviye sırrı ile umum namına dahi dua ile ve amel-i sâlih
ile çalıştıklarından hem El-Hüccet-üz Zehra'da, hem Nur Anahtarı'nda izah
edilen teşehhüdde ve Fatiha'da bütün mevcudat ve zîhayat cemaatinin dualarına
ve tevhiddeki davalarına iştirak suretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur
unsurları birer dil olmasıyla topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan
mübarekât ve tebrikât ve havadan şükür ve ibadetin temessülleri ve Nur
unsurundan maddî ve manevî tayyibatlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve
Fatiha'da kâinattaki bütün nimetlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün
mahlukatın hususan zîhayatların küllî ibadetleri ve bütün istianeleri ve doğru
yolda giden bütün ehl-i hakikata ve ehl-i imanın yolundan gidenlere manevî
refakat etmekle onların dualarına ve davalarına tasdik suretinde âmînlerle
iştirak ederek, âmîn demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdadıma
geldi. Gayet hasta, zayıf, me'yus bir halde cüz'î bir hizmet edememekteki
manevî elîm hastalığıma öyle bir tiryak oldu ki; ben hakikaten en sağlam
hallerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evradımda bulamadığım
bir manevî süruru hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma razı
oldum. "Elhamdülillahi biadedi âşirati dekaik-ı şehr-i Ramazane fî külli
zaman" dedim.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
sh: »
(Em: 547)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Üstadımız der:
"Benimle görüşmek isteyen aziz
kardeşlerime beyan ediyorum ki: İnsanlarla görüşmeye zaruret olmadıkça
tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, za'fiyetten, ihtiyarlıktan ve
hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukabil, kat'iyen size
haber veriyorum ki: Risale-i Nur'un herbir kitabı bir Said'dir. Siz hangi
kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır,
hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki;
Allah için benimle görüşmek isteyenleri görüşmediklerine bedel her sabah
okuduklarıma, dualarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim."
Şimdi bir-iki aydır Üstadımız bir
hizmetkârıyla dahi konuşamıyor. Konuştuğu vakit bir hararet başlıyor. Bunun
hikmetini bir ihtara binaen söyledi ki: Risale-i Nur bana hiç ihtiyaç
bırakmıyor. Konuşmaya lüzum kalmadı. Hem ben âciz şahsımla binler dostlarımdan
yirmi-otuz dostla konuşabilirim. Yirmi adamın hatırı için binler adamın
hatırını rencide etmemek için konuşmaktan men'edildim ihtimali kavîdir. Hususî
görüşmediğim için mazur görsünler. Hattâ bayramda musafaha etmek ve ona bakmaya
tahammül edemiyor. (Haşiye) Onun için hatırları kırılmasın.
* * *
[Dört sene evvel Üstadımız hastalığı
yüzünden beni Ankara'da Risale-i Nur'un mahkemeleri ile alâkadar işlerini takib
için tevkil ettirdiği zaman, bazı meb'uslara gönderdiğimiz ilişik mektubumuzu
yeniden sizlere ve muhterem meb'usların nazar-ı irfanlarına takdim ediyoruz.
Buna sebeb, aynı mes'elenin devam etmesidir. Bilhassa son aylarda şark
vilayetlerinde kurulması için teşebbüse geçilen yeni üniversitedir.]
________________________________
(Haşiye):
Şimdi hem Ankara, hem İstanbul, hem Samsun, hem Antalya Risale-i Nur'un neşrine
başladığı cihetle; gizli din düşmanı komiteler o neşriyata karşı bir evham
vermemek için, şimdilik has dostları da kabul etmemeye mecbur oldu. Tâ,
Sözler'in tab'ı tamam oluncaya kadar.
sh: »
(Em: 548)
Risale-i Nur'un bu otuz senelik
zamanda dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarıyla her tarafta hüsn-ü tesiri ve
şark vilayetlerinde ellibeş seneden beri büyük bir dârülfünunun kurulmasına
çalışması, birbirini takib eden ve birbirini tamamlayan bu zamanda âlem-i İslâmı
şiddetli alâkadar eden iki mühim mes'eledir. Bu iki netice-i azîme; hem bu
milleti, hususan şark vilayetlerini hem dörtyüz milyon İslâm milletlerini, hem
sulh-u umumîye muhtaç Hristiyanlık dünyasını da alâkadar edip ve tesirini
gösteren medar-ı iftihar iki ehemmiyetli hâdisedir. İslâm Dininin ve Kur'an
hakikatlarının küllî ve umumî iki naşiri ve ilâncısıdır.
Üstadımız ellibeş seneden beri azamî
gayretle ve müteaddid vesilelerle şarkî Anadolu'da Câmi-ül Ezher'e muvafık
Medreset-üz Zehra namıyla bir İslâm üniversitesinin kurulması için çalışmış ve
bunun kat'î lüzumunu daima ileri sürmüştür. Reisicumhur'a ve Başvekil'e hitaben
onları bu mes'eleden tebrik eden Üstadımızın yazısında denildiği gibi, Şark
dârülfünunu âlem-i İslâm'ın bir nevi merkezinde olarak beyn-el İslâm medar-ı
iftihar bir makam kazanacaktır. O vilayetlerde medfun çok aziz ve mübarek
binlerle ülema ve ârifîn, şüheda ve muhakkikîn ecdadlarımızın mazideki pek
kıymetli ve kudsî hizmet-i diniyeleri, manevî, bâki hasletleri bu dârülfünunla
dahi tecessüm ederek vazife-i imaniyelerini daha geniş bir sahada
yapacaklardır.
Şark Üniversitesi'nin bir nevi
proğramı olmaya lâyık üss-ül esas dersi ise, Kur'an-ı Hakîm'in hakaik-i
imaniyesini tefsir eden ve bütün mes'elelerini fünun-u akliye ile ve delail-i
mantıkıye ve müsbete ile tesbit ettiren ve makulatla ders veren Risale-i
Nur'dur ki; yeni asrın üniversitelerinde ve mekteblerinde okutulmaya şâyandır.
Risale-i Nur şarkî Anadolu'da yer yer kurulmuş ve yüzyıllardan beri o havalide
manevî âb-ı hayat menba'ları vazifesini görmüş bulunan medreselerinin ve
üstadlarının bir talebesi vasıtasıyla zuhur etmiştir ki; bu son münevver
meyveleriyle o muhterem üstadlar, yeniden vazife başına geçip vazife-i
tenviriyelerini ve hizmet-i Kur'aniyelerini bu suretle cihanşümul bir vüs'ate
inkılab ettirmelerini bütün ruhumuzla ümid ve rahmet-i İlahiyeden temenni ve
niyaz ediyoruz. Bu duamıza zaman ve zeminin şerait-i hayatiyesi ve müsalemet-i
umumiyenin lüzumu da "âmîn, âmîn" diyor ve diyecektir.
Evet şarktaki ilim ve irfan faaliyetinin
bir semeresi ve netice-i külliyesi olan Risale-i Nur, şark dârülfünununun
İslâmiyet noktasında bir proğramı olması hasebiyle İslâmiyet'e, bu millete ve
sh: »
(Em: 549)
âlem-i İslâm'a hizmete çalışanları şiddetle
alâkadar etmektedir. Ve şimdi Amerika'da ve Avrupa'da, Nur Risalelerini
istemeleri ve oralarda intişarı, bu müddeamızın fevkalâde ehemmiyetini
gösterir.
Mustafa Sungur
* * *
Yazıları beş vecihle iftira ve yalan olduğunu gördüğüm bir gazeteyi bana
okudular. Böyle iftiraların hem Isparta'ya, hem neşredenlere büyük zararı var.
Birinci Yalan: Nur Risalelerini
okuyanlara mürid ve tarîkat diye beni tarîkat dersi vermekle ittiham ediyor.
Halbuki beni tanıyanlar biliyorlar ki: Mahkemelerde de sabit olduğu gibi; ben
tarîkat dersi değil, imanın, Kur'anın hakikatlarını ders veriyorum. Dersimi
dinleyenlere Nur Talebesi denir. Mesleğimiz tarîkat değil, imanın
hakikatlarıdır.
İkinci Yalanı: İftira eden gazete
başka bir gazeteyi kendine teşrik etmekle bazı yanlış tabirleri karıştırmasıyla
diyor ki: "Eğirdir gençleri Said ve müridleriyle mücadeleye
başladılar." Kat'iyen bunun aslı olmadığını bütün Isparta ve Eğirdir
gençleri biliyorlar. Hattâ Isparta ve Eğirdir gençleri bunu işittikleri vakit
hiddetle protesto ediyorlar. Yalnız Ankara'da bulunan Eğirdir'li genç olmayan
bir adam, otuz sene evvel benimle görüşmesini az tenkidkârane yazmış. Buna,
"Gençler mücadeleye başladılar" namını vermek ne kadar zâhir bir
yalandır. Halbuki, kim olursa olsun bütün gençlere karşı daima kardeş nazarıyla
bakıyorum. Bana yahut talebelerime karşı Isparta ve Eğirdir'de hiçbir gencin
mücadelesini işitmemişim.
Üçüncü İftirası: O iftira eden
gazete başka birisinin diliyle diyor ki: "Said ve müridleri gizli siyaset
çeviriyorlar. Emniyeti bozmak tarzında nizamatı değiştirmeye çalışıyorlar."
Bunun yalan olduğuna yirmisekiz senede beş mahkeme beraet vermesiyle gösteriyor
ki: Siyasetle hiç bir alâkam yok. Ve hiç bir emare bulunmaması bunun ne kadar
iftira olduğunu gösteriyor. Hattâ otuzbeş seneden beri siyasetten çekildiğimi bütün
dostlarım biliyorlar. Bu hakikat mahkemeler tarafından da sabit olmuştur.
Dördüncü İftirası: Said Nursî bazı
kadınlara şeytandır demiş.
sh: »
(Em: 550)
Bu iftiranın aslı: "Eskiden büyük
şehirlerde açık-saçık, çıplaklık derecesinde hususan yarım çıplak Hristiyan
kızları şeytan kumandasında ahlâk-ı İslâmiyeye zarar veriyorlar." İşte
böyle birkaç tane açık gezenler hakkındaki bir sözü başka surete çevirip mutlak
kadınlara teşmil ederek tabiri çirkinleştirip istimal etmesi, pek çirkin ve
zâhir bir iftiradır. Kadınlarla muhavere namındaki risalemde: Kadınlara büyük
bir hürmet ve ehemmiyet ve kıymet verdiğimi hattâ şefkat cihetinde erkeklerden
pek ileri olduklarından Risale-i Nur'un mühim bir esası şefkat olduğundan, bu
mübarek hemşirelerimi "Muhterem Hemşirelerim" namıyla yâdediyorum.
Onların samimiyet ve ihlaslarını ziyade görüyorum...
Beşinci Hakaretkârane İftirası:
Gerilemek ve irtica, yani İslâmiyet ahkâmına, ahlâkına dönmek manasıyla
"mel'un fikir" tabiri kullanması; küre-i arzı titretecek kâfirane bir
iftira olduğu gibi, yalnız Ispartalılara ve Nur talebelerine değil, belki
âlem-i İslâm'a karşı bir ihanettir.
Çok hasta ve çok ihtiyar
Said Nursî
* * *
[Üstadımızın köylerde dolaştığına
dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevabdır; mûcib-i merak hiçbir şey
yoktur.]
Üstadımız Said Nursî'nin iki seneden
beri misafir bulunduğu Isparta emniyetine bir maruzatımızdır.
1- Üstadımız Said Nursî otuz seneden
beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün vilayet ve kazalarda kendisini
zabıtanın bir misafiri olarak telakki etmiş ve zabıta efradı daima dostane ve
himayetkârane muamele göstermiştir. Kur'anın hakikî ve parlak bir tefsiri olan
Risale-i Nur'u Isparta'da otuz sene evvel te'life başlayan Üstadımız hakaik-i
imaniyeye gayet tesirli bir surette hizmet etmekle tamamen âhirete müteveccih
olan bu hizmetinin dünyevî bir faidesi olarak, iman sebebiyle kalblerde
fenalığa karşı daimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun neticesidir ki, asayişin
teminine vesile olmuştur. Evet Üstadımız adalet-i hakikiyeyi ifade eden وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
yani "Birisinin hatasıyla başkası mes'ul olamaz" âyet-i Kur'aniyesi
ve "Bir masumun hakkı yüz
sh: »
(Em: 551)
şerir
için dahi feda edilemez" gibi düstur-u Kur'aniye gereğince, yüzde on
zalimler yüzünden doksan masumlara zarar vermek, hakikî adalete, evamir-i
Kur'aniyeye tamamen zıddır diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm
yapılmasına karşı, millet-i İslâmiyenin selâmeti için "Ben, değil dünya
hayatımı belki âhiret hayatımı da feda ediyorum" demiş ve demektedir.
Risale-i Nur'un hakaik-i imaniye
dersleriyle ve bütün mahkemelerde beraeti netice veren müdafaalarındaki Kur'anî
hakikatlarla hayat-ı içtimaiyenin uhrevî ve dünyevî saadetine rehber olan
hakaikı ders veren ve dolayısıyla asayişin muhafazasına ve emniyet-i umumiyenin
teminine en büyük bir vesile Üstadımız olduğu, hayat-ı içtimaiyenin saadetiyle
alâkadar hamiyetperver zâtların tasdikiyle sabittir. Otuz seneden beri
müteaddid tedkikler ve mahkemelerin beraet kararları vermesiyle ve şimdi de
tamamen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs'atle her tarafta,
Anadolu'da ve âlem-i İslâm'ın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında
yayılarak takdir ve tebriklere mazhar olmasıyla, en ince esrarına kadar büyük
bir dikkat ve ehemmiyetle her hali tedkik edilen Üstadımızın mûcib-i mes'uliyet
hiçbir hali gösterilememiştir.
Bir tarafta komünizm gibi din, ahlâk
ve an'ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahribatla yarı Avrupa'yı, Çin'i istilâ
eden, umum dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim-i küfrîsine mukabil, milletler
devletler mabeyninde tedbir aldıran ve bununla beraber haricî, gizli ifsad
komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir
zamanda; biz otuz senelik pek hâlis ve tesirli geniş bir hizmeti ibraz ederek
ve Üstadımız Said Nursî'nin eserleri olan Risale-i Nur nüshalarından
yüzbinlerinin intişarıyla ve yüzbinleri geçen okuyucularının hüsn-ü halini
göstererek ve zabıtaca Nur Talebelerinden asayiş aleyhinde bir tekinin
gösterilmemesini şahid tutarak deriz ve kat'iyen sabittir ki; Risale-i Nur o
tahribatçı cereyanı durduran Kur'anî ve imanî bir seddir. İnsaflı zabıta ehli
de bu tahakkuk etmiş hakikata şehadet ediyorlar. İman hizmetinin manevî, uhrevî
faidelerinden kat'-ı nazar, dünyevî, millete ait mühim bir faidesini vaktiyle
Üstadımız şu suretle ifade etmiştir ki, zaman bunun ne kadar doğru olduğunu
göstermiştir. O zaman demiş: "Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin
saadet-i hayatiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyan var:
Birisi: Şimalde çıkan dehşetli
dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına karşı, Kur'an'ın hakikatları
ve imanın nurlarıyla
sh: »
(Em: 552)
mukabele
etmektir. Çünki o dinsizlik cereyanı manevî tahribat nev'inden olduğundan,
karşısında bir manevî mukabele olmalıdır. Hakaik-i Kur'aniyenin lemaatı olan
Risale-i Nur manevî tamirci bir atom bombası olarak, bu dalalet cereyanına
mukabele edebilir ve etmiştir.
İkincisi: Bin seneden beri
İslâmiyet'in kahraman bir ordusu ve bayrakdarı olan Türk milletine âlem-i
İslâm'ın adavetini izale etmek, Türkler yine eskisi gibi İslâmiyet'in
kahramanıdırlar kanaatını verdirmektir. Bu suretle dörtyüz milyon hakikî
kardeşleri bu millete kazandırmakla saadet-i hayatiyesine en ehemmiyetli bir
hizmeti îfa eylemektir ki, Risale-i Nur iman hakikatlarını bu vatanda
neşrederek bu azîm faideyi fiilen göstermiştir.
Risale-i Nur'un bir talebesi evvelce
elinde Nur Risaleleriyle ve oradan çıkardığı mev'izelerle şark hudud bölgesinde
Ruslar'ın o zamanda o havalideki propagandalarını durdurmuştu. Bu suretle bir
tek talebe bir ordu kadar vatana, millete ve asayişe hizmet etmiştir. Risale-i
Nur'un gaye ve maksadı tamamen uhrevî ve rıza-yı İlahî dairesinde imana hizmet
etmek olduğundan, netice verdiği sair dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayat-ı
içtimaiyeye ait bir faidesidir.
2- Otuz-kırk seneden beri inzivada
tecrid, hastalık ve hapis gibi sebeblerle zaruret olmadıkça insanlarla
görüşmeye tahammülü olmadığı için hariçten gelen dostlarını daima hatırlarını
kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar
hizmetçileri dahi yanına kabul etmemesi öyle bir hakikattır ki, bu kadar zâhir
ve gözle görünen bu hakikat karşısında başka bir söz söylemeye lüzum yoktur.
Üstadımız Said Nursî'nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inziva ve
insanlarla zaruret olmadıkça görüşmemek bir düstur-u hayatı olmuştur. Hattâ
hayatta kalan tek bir kardeşini dahi yakın bir şehirde iken otuz seneden beri
görmediği halde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de
akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zaruret olmadıkça odasına girememektedirler.
Şiddetli hastalığı ve görüşmeye tahammülü olmaması sebebiyle, hariçten gelen
çok dostlarının hatırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstadımızla otuz
seneden beri alâkadar olup dostane vaziyet gösteren zabıtaya asayiş noktasında
Risale-i Nur'la pek ehemmiyetli hârika hizmeti sabit olan Üstadımızın bütün
hali mahkemelerce medar-ı tedkik olmakla hiçbir hali zabıtaca gizli
kalmadığından, bazı gizli din düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla otuz
senelik bir müşahedeye dayanan müsbet ka
sh: »
(Em: 553)
naatı
bozmamak, hukuk-u umumiyeyi temine çalışanların vazifeleri iktizasıdır.
3- Üstadımız hastadır, hattâ cumaya
dahi çıkamamaktadır. Arasıra hava almaya pek ziyade muhtaç oluyor. Bu sebebden
pek nâdir olarak kendine mahsus bir odası bulunan ve otuz sene evvel on sene
ikamet ettiği Barla Köyü'ne gider, bir müddet kalır gelir. Bazan da burada yaz
mevsiminde insanların bulunmadığı, şehrin haricindeki mahallere giderek iki-üç
saat teneffüs eder gelir. İhtiyarlığı, hastalığı dolayısıyla yayan
yürüyememekte olduğundan ve halkın hürmetkâr vaziyetiyle rahatsız etmemesi
için, bu basit gidip-gelmeyi otomobil ile yapar. Bunun haricinde hiçbir köye,
meskûn hiçbir mahalle, hattâ otuz senelik dostları bulunan yerlere dahi mezkûr
sebeblerle gitmiyor. İşte hal ve vaziyet bundan ibarettir. Hakikat-ı hal de
budur.
Hizmetinde bulunan
Tahirî, Zübeyr
[Haşiye: Çok yerlerde neşredilen ve
müddeînin huzursuzluk ittihamının ademini gösteren ve Ankara Emniyet Umum
Müdürlüğüne verilen bir hakikattir.]
Nur Talebeleri Asayişçidirler
Asayişi muhafaza ettiklerinin
delil-i kat'îsi şudur: Altı vilayetin altı zabıta dairesi, altıyüz bin
talebelerin yirmisekiz sene zarfında haksız muamelelere maruz kaldıkları halde
hiçbir vukuatlarını kaydedememeleri; hattâ Afyon Savcısının asayiş ittihamına
mukabil, Üstadımız demiş: "Bu yirmisekiz senede bir tek vukuatı
gösterebilir misiniz? Madem gösteremediniz, nasıl bu ittihamı ileri
sürüyorsunuz? Yalnız küçük bir talebenin, başka bir mes'eleden küçük bir
vukuatından başka ve altıyüz bin talebeden hiçbir vukuatları olmadığı kat'î
isbat eder ki, asayişi Nur Talebeleri muhafaza ediyorlar." diye Afyon'da
savcıya demiş ve susturmuştur.
* * *
sh: » (Em: 554)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz kardeşlerim!
Bu defa motorlu kayık içinde
Eğirdir'den Barla'ya giderken denizin dehşetli emsalsiz fırtınası leyle-i
kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete
vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum. Altı arkadaş ile beraber şehid olmak,
yedi ihtimalden altı ihtimal ile deniz bize geniş bir kabir olmak için zemin
hazırlandı. Fakat o hal altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur'la
alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda,
Risale-i Nur'un gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş plânından
kurtulmasına bir işaret olarak o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule
hükmüne geçtiği remziyle, o rahmet-i İlahîden gelen emr-i Rahmanîyi
imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair
emr-i İlahîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için, bir
şefkat tokadı nev'inden Nur Talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü
ve gözümüzü yağmurla okşadı. Biz bu haleti zâhiren hiddet, manen şefkatkârane
okşamak nev'inde gördük. Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i
kablelvuku' ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir
musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen'i ve Şah-ı Nakşibend'in virdini
okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o mübarek denizi kabir olarak
kabul ediyordum. Böyle kaza ile vefat eden şehid hükmünde olduğu gibi, şehid de
veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa
bir parça acıdım. O kayığın makinası bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun
aksiyle geldiği için faide vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük; evvelâ
kayığa ve zâhiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için
kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve sâlimen sahile çıktık.
"Elhamdülillahi alâküllihal" dedik...
Said Nursî
* * *
sh: »
(Em: 555)
Üstadımız diyor ki:
Ben elli-altmış senedir küfr-ü
mutlaka karşı imana hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten
milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle iman hizmetindeki ihlasın neticesi olan
asayişi muhafaza ile, bir cani yüzünden on masumu zulümden kurtarmak için
rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle herbir
tazyikata, manasız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim
otuz-kırk senedir bu hizmet-i imaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp
bir bardak suda fırtına çıkarıp beni taciz ettikleri halde, sırf hizmet-i
imaniyenin bir neticesi olan asayiş için sabır ve tahammül ettim. Bir misali:
Beş mahkeme huzurunda hiç benim
kıyafetime ilişilmediği halde ve mütemadiyen gezdiğim halde ve hattâ
İstanbul'da mahkememde yüzyirmi polis bulunduğu halde, aynı kıyafetime
ilişmediler ve iki ay İstanbul'da yaya gezdiğim halde mümanaat etmediler ve
ilişmeye hiç kimsenin hakkı yok. Çünki hem münzevi hem de câmiye gitmiyor ve
çarşıda kalabalık yerlerde gezmiyor, yalnız otomobili ile çıkıyor. İnsanlarla
zaruret olmadan konuşmayan.. yalnız teneffüs için dağlar başında ve hâlî
yerlerde geziyor. Şimdi ehl-i dünyanın hiçbir hakkı yoktur ki vaziyetime,
halime ilişsinler.
Bir seyahat münasebetiyle ve
otomobili içinde İstanbul'a en mühim bir mes'ele-i imaniye için gitmesinden,
şimdi İstanbul'un bazı resmî adamları yirmi cihette kanunsuz bir tarzda kanun
namına Üstadımızı bir bardak suda fırtına koparmak nev'inden milyonlar fedakâr
talebeleri bulunan bir zâta, sinek kanadı kadar bir ehemmiyeti olmayan bir
mes'ele için resmî adamları yanına göndermek olan yüz cihette ehemmiyetsiz,
manasız ve bir habbeyi yüz kubbe yapmak gibi bu şeye karşı Üstadımız diyor:
"Madem iman hizmetinde ihlas-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, asayişi
muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı,
haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helâl ediyorum."
Üstadımızın bu defa İstanbul'a
gitmesi münasebetiyle İstanbul müddeiumumîliğince ifadesinin alınması için
yanına gelen iki memura Üstadımız dedi: "Ben daha evvel bu mes'ele için
mahkemede ifade vermiştim ve mahkeme tahkikat yapmış, neticede beraet vermiş.
Başka diyeceğim yok." diyerek Samsun mahkemesine giden ve İstanbul
mahkemesinde okuduğu ifadatını tekrar
sh: »
(Em: 556)
söyledi.
Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmaya
mecburdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirahata ve tebdil-i
havaya ihtiyacı vardır. Daimî bir yerde kalması sıhhatine münafîdir. Daha evvel
lüzum da olmadığı için, bu raporları göstermeye tenezzül etmiyordu, lüzum
görmüyordu.
Hizmetinde bulunan Nur Talebeleri
Tahirî, Zübeyr, Sungur, Hüsnü, Bayram
* * *
Üstadımızın Vasiyetnamesi
Hem benim şahsımın, hem Risale-i
Nur'un şahs-ı manevîsinin sermayesini, kendilerini Risale-i Nur'un hizmetine
vakfedenlerin tayinlerine vermek, hususan nafakasını çıkaramıyanlara vermek
lâzımdır.
Şimdiye kadar birkaç senedir
tayinatları verilen Nur talebeleri, haslara malûm olmuş. Ben de yanımda şimdi
bulunan kardeşlerimi kendime vâris ve benim vazifemi yapmaya çalışmak lâzım.
Tesanüdü de tam muhafaza etsinler.
Evet, bu vasiyetnameyi tasdik ediyorum.
Said Nursî
sh: » (Em: 557)
Vasiyetnamenin Haşiyesidir
Üstadımız âhir ömründe insanların
sohbetinden men'edildiği cihetle anladı ki, bu zamanda şahsiyet cihetiyle
insanlara zarar verecek haller var. Risale-i Nur'un mesleğindeki azamî ihlas
için bu hastalık verilmiş. Çünki bu zamanda, şan şeref perdesi altında
riyakârlık yer aldığından azamî ihlas ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır.
Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî dua ve ziyaret etsinler.
Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i
Nur'daki azamî ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevî sebeb
hissediyorum. Kendini Risale-i Nur'a vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan
nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu manayı lüzumsuz ziyarete
gelenlere bildirsinler.
Said Nursî
* * *
Üstadımız izzet-i ilmiyeyi muhafaza
için eski zamandan beri en büyük reislere tezellül etmedi. Hem halkların
hediyesini kabul etmiyordu. Şimdi ise Üstadımız hem zayıf olduğu halde, ehl-i
ilme bir mahzuru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. Hattâ biz
hizmetkârlarından dahi en küçük bir şeyi mukabelesiz yiyemiyor. Yese hasta
oluyor. Bu haleti, hiçbir şeye âlet olmayan Risale-i Nur'daki azamî ihlasın
muhafazası için, bir hastalık suretini aldı ve hastalıkla bu kaidesini
bozmaktan men'ediliyor itikadındayız. Hattâ Risale-i Nur'un her tarafta neşir
ve intişarının büyük bir bayramı münasebetiyle, ehl-i ilme lâzım olan musafaha
ve sohbet etmekten ve bu mübarek bayramda da en has talebeleri ve kardeşleriyle
musafaha ve sohbetten ve ona bakmaktan da şiddetle sıkılıp, azamî ihlasın
muhafazası için bir hastalık haleti alarak men'edildiği ona ihtar edildi. Hattâ
bizler gördük ki, bu mübarek bayramda şiddetli hastalığı için talebelerine
dedi: "Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç
kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünki dünyada sohbetten beni
men'eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni
mecbur ediyor."
Biz de Üstadımızdan sorduk:
Kabri ziyarete gelenler Fatiha okur,
hayır kazanır. Acaba siz ne
sh: » (Em: 558)
hikmete binaen kabrinizi ziyaret etmeyi
men'ediyorsunuz?
Cevaben Üstadımız dedi ki: "Bu
dehşetli zamanda, eski zamandaki Firavunların dünyevî şan ü şeref arzusuyla
heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri
gibi, enaniyet ve benlik verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle
nazarları, mana-yı harfîden mana-yı ismîyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve
uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile; eski
zamandaki lillah için ziyarete mukabil ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif
olarak mevtanın dünyevî şan ü şerefine ziyade ehemmiyet verir, öyle ziyaret
ediyorlar. Ben de Risale-i Nur'daki azamî ihlası kırmamak için ve o ihlasın
sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem
kim olursa olsun okudukları Fatihalar o ruha gider.
Dünyada beni sohbetten men'eden bir
hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevab cihetiyle
değil, dünya cihetiyle men'etmeye mecbur edecek." dedi.
Hizmetinde bulunan Talebeleri
* * *
Medar-ı ibret ve hayret ve şükrandır ki:
Yirmidokuz senedir, elli seneden
beri benimle muarız gizli düşman komiteler bütün desiseleriyle aleyhimde
adliyeyi, hükûmeti sevketmeye çalışırken ve her desiseye baş vururken.. yüzotuz
kitabımı, binler mektublarımı tedkik ve taharri için adliyenin nazarını
celbetmiş. O adliyeler beşi kat'î beraet ve umum kitabları suç yok diye iadeye
karar vermeleri ve geçen Malatya hâdisesi münasebetiyle yine gizli
düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar-ı dikkatini bizlere çevirmeye
çalıştıkları halde, yirmiüç mahkeme demişler ki: "Suç bulamıyoruz"
(Haşiye). Acaba
________________________
(Haşiye): Denizli'de bütün Risale-i
Nur eczaları iade edilmesi ve İstanbul'da ve Ankara'da ele geçen bütün
risaleleri iade etmeleri ve Tarsus-Mersin'de ellerine geçen umum risaleleri
iade etmeleri ve dört ay Ankara'da bütün risaleleri tedkik ile iadesine ve
beraetine karar vermeleri ve o beraet ve iadeyi Temyiz dört defa tasdik etmesi
ve en ziyade uğraşan Afyon, dört sene sonra iki defa beraet ve iadesine karar
vermesi gösteriyor ki, adliyeler tamamıyla hakikî adaletle iş görmüşler ki,
yeni şeylerin ehemmiyeti kalmıyor.
sh: » (Em: 559)
benim
gibi dünya ehli ile münasebeti pek az ve Risale-i Nur gibi hakikatı hiçbir şeye
feda etmeyen,
yüzotuz
kitabında bu kadar aleyhimizde bahane arayanlar varken hiçbir suç bulunmaması
ve yalnız Eskişehir'in birtek mes'ele olan tesettürden başka o da cevab
verildikten sonra kanaat-ı vicdaniyeye çevrilmesi.. halbuki, Nur talebeleri
gibi takvaya tarafdar olanlardan bir tek adamın on mektubunda on günde onu
mes'ul edecek bazı maddeler bulunur. Bu kadar hadsiz bir derecede kesretli bir
şeyde medar-ı mes'uliyet adliyeler gösterememesi iki şeyden hâlî değil:
Ya kat'iyen bir inayet ve hıfz-ı
İlahiyedir ki, bu cihette merhametini, rahîmiyetini Nur talebeleri, Kur'an
hizmetkârları hakkında gösteriyor ki; bize temas eden bütün adliyeleri böyle
hârika bir adalete ve hiçbir cihette haksızlık yapmamaya ve böyle aleyhimizde
binler esbab varken o hakikat-ı kudsiye-i Kur'aniyenin bir hizmetine yardım
etmişler. Biz de bütün ruh u canımızla onlara teşekkür ederiz.
Eski zaman adliyelerinin önünde
padişahlar, fukaralarla diz çöküp muhakeme olması ve Hazret-i Ömer (R.A.)
adaleti zamanında âdi bir Hristiyanla; Hazret-i Ali (R.A.), âdi bir Yahudi ile
muhakeme olması ile gösterilen, adliyedeki haktan başka hiçbir şeye âlet
olmadığını gösteren adliyelik adaletinin bu sırr-ı azîmine bizimle alâkadar
olan bu adliyeler -bize temas eden cihette- mazhar olmuşlar. Onun içindir ki,
sekiz senedir bu kadar işkenceler, hapisler, tazyikatlar gördüğüm halde, hiçbir
adliye adamlarına, bu sırr-ı azîme binaen değil küsmek ve beddua, bilakis
kalben bir minnetdarlık, bir nevi teşekkür, bir tebrik var.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
[İmanın dünyada dahi bir nevi Cennet lezzetini benim hayatımda temin
ettiğine dair:]
Ben dokuz yaşından beri şefkatli
validemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum
kaldığım ve üç hemşiremi de onbeş yaşımdan sonra göremediğim, Allah rahmet
etsin validemle beraber berzah âlemlerine gittikleri için dünyanın çok zevkli,
lezzetli olan uhuvvetkârane sohbetlerinden, merhamet ve hürmetten mahrum
kaldığımdan ve üç
sh: »
(Em: 560)
kardaşımdan
iki kardaşimi elli seneden beri görmediğimden (Allah onlara rahmet etsin) öyle
kıymetdar, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârane muhabbet,
merhametkârane şefkatteki sürurdan mahrum kaldığımdan bu dünyada Risale-i
Nur'un imanda Cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedakâr
hizmetimde bulunan manevî evlâdlarımla bir seyahat ettiğim zaman, imandaki
Cennet çekirdeğinin bir zerreciği kat'iyen ruhuma ihtar edildi.
Ömrümde mücerred kaldığımdan dünyada
çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârane zevklerinden,
memnuniyetlerinden de mahrum kaldığım ile beraber bu noksaniyeti
hissetmiyordum. Bugün dört yarama mukabil, Cenab-ı Hak gayet zevkli bir manayı
ihsan etti. Üç cihetle tedavi etti.
Birincisi: Risale-i Nur'da beyan
edilen hadîs-i şerifteki عَلَيْكُمْ
بِدِينِ
الْعَجَائِزِ sırrıyla, ihtiyar kadınların Risale-i Nur cihetinde hârika
istifadeleri ve zevk-i ruhanîleri merhume validemin merhametkârane hususî
şefkatinden gelen lezzete mukabil küllî ve umumî bir surette binler valideleri
rahmet-i İlahiye bana ihsan ettiği gibi, üç merhume hemşirelerimin şefkatkârane,
kardeşane sevinç ve sürurlarına bedel, yüzbinler genç hanımları bana hemşire
nev'inde Risale-i Nur cihetiyle verip duaları ile ve Nurlarla alâkadarlıkları
ile hemşirelerim yüzünden kaybettiğim üç faide yerine binler faide-i manevî ve
sürur-u ruhî ihsan etmiş. Bu ikinci kısmın hakikat olduğuna çok delil ve
emareleri var, kardeşlerim biliyorlar. Hem merhum kardeşimin vefatıyla
fedakârane dünyadaki maddî, manevî muavenetlerinden ve muhabbet ve
şefkatlerinden mahrumiyetime bedel, rahmet-i İlahiye o hususî iki-üç kardeş
yerine yüzbinler hakikî kardeş gibi hakikî şefkat, muavenet ve yardım eden,
hattâ değil yalnız dünya hayatını belki hayat-ı uhreviye sermayesini de
Risale-i Nur'un hizmetinde bana yardım etmek için fedai kardeşleri ihsan etmiş.
Dünyada evlâdlarım olmadığından gayet zevkli olan çocuklara şefkat meziyetinden
mahrumiyetime bedel, bir-iki çocuk şefkatine bedel yüzbinlerle masumları ki,
ileride Risale-i Nur'la beslenmeleri cihetiyle, bu hususî, cüz'î üç
şefkatkârane vaziyeti yüzbinlere çevirdi. Buna dair çok emareleri var. Hattâ
bana hizmet edenler biliyorlar ki, peder ve validesinden çok ziyade bir şefkat,
bir hürmet, bir bağlılık masum çocukların bana karşı Bolvadin'de ve
Emirdağı'ndaki ekser yollarda göstermeleri, bu cüz'î, şahsî, hususî zevki,
lezzeti, şefkatkârane hürmeti binler küllî ve umumî bir surete çevirdiğine çok
misalleri var. Mübarek bir kısım zîruhlarda
sh: »
(Em: 561)
hiss-i kablelvuku' olduğu gibi, masum
çocukların bir hiss-i kablelvuku' ile Risale-i Nur'un onlara dünyevî, uhrevî
bir babalıkla terbiye ve muhafaza etmesini ruhları hissetmiş ki, Nur'un
hizmetkârına babalarından ve validelerinden daha şiddetli bir hürmet
gösteriyorlar. Hattâ benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız
çocuğu yalın ayak dikenlere basarak, koşarak geldi. Hattâ pekçok dostlarım
Bolvadin'de bulunduğu için otomobil ile çok hızlı gittiğimiz halde
kurtulamıyoruz. Hattâ her yerde hiç beni işitip görmedikleri halde, peder ve
validesine gösterdikleri alâkayı göstermeleri benim hakkımda; nefsim, hevesim
cismanî cihetinde dahi imanda bir Cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Üstadımızı ziyarete gelip de
görüşemiyenlerin ve biz görüştürmeden gidenlerin hatırları kırılmamak için
Üstadımızın gizli hârika bir ahval-i ruhiyesini beyan etmeye mecbur olduk.
Hattâ bugün bir parça dikkatsizlik ettiğimizden, gayet çok muhtaç olduğu
hizmetimize nihayet vermek niyet ettiği halde, şimdiki yazacağımız şey hatırına
geldi; bizi de afvetti, helâl etti. İşte hakikat budur:
Biz de kat'iyen anladık ki:
Üstadımız ekser hayatını tecerrüdle geçirdiği gibi, bütün hayatında hediyeleri
kabul etmemek ve mukabilsiz hediyeler onu hasta etmek gibi, şimdi hürmet ve
dostluk cihetiyle onunla görüşmek ona gayet ağır geliyor. Hattâ mükerreren biz de
anladık: Musafaha etmek, elini öpmek, kendine tokat vurmak gibi ruhen müteessir
oluyor. Ve ona bakmaktan, dikkat etmekten de şiddetle müteessir oluyor. Hattâ
hizmetinde biz bulunduğumuz halde, zaruret olmadan bakamıyoruz. Bunun sırrı ve
hikmetini kat'iyen anladık ki:
Risale-i Nur'un esas mesleği hakikî
ihlas olmak cihetiyle şimdiki tezahür, sohbet etmek, fazla hürmet etmek; bu
enaniyet zamanında bir nefisperestlik, riyakârlık, tasannu' alâmeti olmak
cihetiyle ona şiddetle dokunuyor. Çünki der: "Benimle görüşmek isteyen,
eğer âhiret için, Risale-i Nur için ise; Risale-i Nur bana kat'iyen ihtiyaç
bırakmamış. Milyonlar nüshası her birisi on Said kadar faide veriyor. Eğer
dünya cihetiyle ve dünyaya ait işler için
sh: »
(Em: 562)
görüşmek
ise: O, dünyayı şiddetle terkettiği için, dünyaya dair şeyleri malayani, vakti
zayi' etmek olduğu için cidden sıkılır. Eğer Risale-i Nur'un hizmetine,
intişarına ait olsa; bana hizmet eden hakikî fedakâr talebelerim ve manevî
evlâdlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfi, bana hiç ihtiyaç
yok. Uzun yerlerden uzak memleketlerden gelenlerle beraber başka
kardeşlerimizin de hatırları kırılmasın. Çünki, on seneden beridir her sabah
okuduğu ve başkaları onu tevkil ettiği evrad okumasında sevabı bağışladığı
vakit der ki:
"Ya Rabbi! Benimle görüşmek
için gelip görüşmeden dönenlerin defter-i a'maline de yazılsın." diye
ruhlarına hediye ediyor. Üstadımızın bu halini kardeşlerimize beyan ediyoruz.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hizmetinde bulunan
Nur Talebeleri
* * *
[İleri Gazetesi'nin 13 Nisan 1957 tarihli nüshasından alınmıştır:]
Üstad Bediüzzaman'ın uğurlu
elleriyle yeni bir câmiin temeli atıldı.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî
"3. Eğitim Tümeni" câmiine harç koydu. (Isparta hususî muhabirimiz
bildiriyor.)
Isparta'nın geçen yıllarda teşekkül
etmiş bulunan Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen câmiin
temeli, tertib edilen muazzam bir merasimle atılmış ve bu törene Isparta'da
bulunan Risale-i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de davet
olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad, törenden sonra uğurlu
elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve dualarda bulunmuşlardır.
* * *
Emirdağı'nın manidar bir hatırası
Beş seneden beri teneffüs için
Emirdağı'nın etrafında faytonla gezdiğim zaman garib bir tarzda, bir yaşından
yedi yaşına kadar küçücük çocuklar valide ve pederlerine karşı gösterdikleri
sh: »
(Em:563)
alâkadan
ziyade bir iştiyakla faytonuma koşup elime sarılıyorlardı. Hattâ bir-iki defa
fayton altına düşüp hârika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular.
Hattâ hiç beni görmeyen, bilmeyen
bir ve iki, üç yaşında çocuklar yalın ayak dikenler içinde koşa koşa faytona
yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temenna edip elinizi öpelim derlerdi. Bu hale
hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hal bir mahalleye
mahsus değil, her tarafta hattâ köylerinde aynı hal devam ediyordu.
Beni aldatmayan bir hatıra-i hakikat
ile benim ve arkadaşlarımın kanaatimiz geldi ki, bu masum taifenin
masumiyetleri cihetiyle, sevk-i fıtrî denilen bir hiss-i kablelvuku' ile,
Risale-i Nur'un bu memlekette masum çocuklara ve kendilerine çok menfaati
olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği halde, o masumane his ile Risale-i
Nur'un manası itibariyle tercümanına, annesine yalvarmasından ziyade bir
iştiyak ile koşuyorlardı.
Biz de bir hiss-i kablelvuku' ile
hissediyoruz ki, ileride bu küçük masum mahluklarda büyük Nurcular çıkacak. Ve
ileride Nur'un has şakirdleri olacak ki, bu vaziyeti gösteriyorlar.
Ben de bu nevi küçücük masumları,
evlâdım olmadığından evlâd-ı maneviye olarak dualarıma umumen dâhil ettim. Her
sabah bunları da Nur talebeleri ile beraber dualarımda yâd ediyorum.
Hem onlardan bir yaşındaki masumu,
kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercih etmeye sebeb, bunlar günahsız ve samimî
bir alâka göstermesinden elbette onları sevk eden bir hakikat var. Ben de o
cihetten onları büyüklere temenna ettiğim gibi, onların temennalarına ciddî
mukabele ediyorum.
Hem masumiyetleri, hem ileride tam
Nurcu olmalarına binaen, dualarını kendi hakkımda makbul olacak diye onlara
derdim: "Madem siz benim evlâd-ı maneviyem oldunuz. Ben de size dua
ediyorum. Siz de günahınız olmadığı için, duanız benim hakkımda inşâallah
makbuldür. Siz de bana dua ediniz. Çünki ziyade hastayım." derdim. Ben ve
benim yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimal ile kanaatımız geliyor ki,
masonlar ve zındıkların plânı ile bolşevizm tarzında gençleri terbiye etmek
için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri
ifsada çalıştıklarına mukabil, İslâmiyetin kahraman bayrakdarı olan Türk
milletinin masum küçük yavru
sh: »
(Em: 564)
ları,
nuranî bir intibah ve bir hiss-i kablelvuku' ile Nurlardan ders almaları
gençlerin başına gelen o belaya karşı bir mukabeledir ki, inşâallah o
yavruların hem kendileri, hem gençler mason ve zındıkların şerlerinden
kurtulmasına bir işarettir ki, bu acib vaziyeti gösteriyorlar.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Vasiyetnamenin Bir Zeyli
Eşref Edib'in neşrettiği Tarihçe-i
Hayatın otuzuncu sahifesindeki Said'in hususiyetlerinden altı nümunesinden
yedinci nümunesi ki, mukabelesiz hediyeyi ömründe kabul etmemek, kanaat ve
iktisada istinaden, şiddet-i fakrıyla beraber altmış-yetmiş sene evvelki kendi
talebelerinin tayinatını da kendisi verdiği acib vaziyetin şimdiki bir misali
ve bir sırrı kaç senedir anlaşıldı diye vasiyetnamenin âhirinde bunu yazmanın
zamanı geldi.
Evet şiddet-i fakr ve istiğna ile
hediye almamakla beraber Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, yasak olmayan
daktilo makinesi ile intişar eden Risale-i Nur'un verdiği sermaye ile şimdi
manevî Medreset-üz Zehra'nın dört-beş vilayetinde hayatını Risale-i Nur'a
vakfeden ve nafakasına çalışmaya zaman bulamayan fedakâr Nur talebelerinin
tayinatına acib bir bereketle kâfi gelen ve Nur nüshalarının fiatı olan o
mübarek sermayeyi ben öldükten sonra da o hâlis, fedakâr kardeşlerime vasiyet
ediyorum ki, altmış-yetmiş sene evvelki kaidemi yetmiş sene sonraki şimdiki
düsturlarıma aynen tatbik etsinler. İnşâallah Risale-i Nur'un tab' serbestiyeti
olsa, o düstur daha fazla inkişaf eder.
Medar-ı hayrettir ki, o eski zamanda
Evkaf'tan beş talebenin tayinatını Van'da Eski Said kabul etmiş. O az para ile
bazan talebesi yirmiye, otuza, altmışa kadar çıktığı halde kendi talebelerinin
tayinatını kendisi veriyordu. O kanaat ve iktisadın bereketiyle ve kendi
beş-altı mavzer tüfeğini satmakla istiğna kaidesini bozmadı. O zaman meşhur
Tahir Paşa gibi çok yardımcılar varken kaidesini bozmadı. O altmış-yetmiş
senelik düstur-u hayatının bir işaret-i gaybiye ile altmış-yetmiş sene sonra o
kanaat ve istiğnanın bir meyvesi inayet-i İlahiye ile ihsan edildi ki, o kadar
mahkemeler ve yasaklar ve müsadereler ve eski hurufla izin vermemekle beraber,
kaç senedir dört-beş vilayet vüs'atindeki manevî Medreset-üz
sh: » (Em: 565)
Zehra'nın
fedakâr talebelerinin tayinatını Risale-i Nur kendisi hediye etti.
Halbuki o nüshaların bir kısm-ı
mühimmini hediye olarak mukabelesiz etrafa ve âlem-i İslâm ve Avrupa'ya
gönderdiği ve elindeki nafakasını Nur'un teksirine sarfettiği halde, yine
Nur'un nüshaları acib bir tarzda hem kendine, hem o hâlis fedakârlarına kâfi
gelmesi, eski zamandaki işaret-i gaybiyesinin bir güzel meyvesi ve bir hikmeti
olduğuna kat'iyen kanaatim geldiğinden vasiyetnamemin âhirinde beyan ediyorum.
Bu vasiyetname benden sonra bâki
kalan tayinat içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar "Bu Said
günde beş-on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı halde şimdiki mirası
yüzer lira görünüyor, nerede buldu?" dememek için bu hakikati izhar etmek
münasib olur.
Şimdi manevî evlâdlarım, fedakâr
hizmetkârlarım olan Zübeyr, Ceylân, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullah, Mustafa
gibi ve has ve hâlis Nur'un kahramanları olan Hüsrev ve Nazif, Tahirî, Mustafa
Gül gibi zâtların nezaretinde o düsturumun muhafaza edilmesini vasiyet
ediyorum.
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
En mühim bir mahkemede son sözüm
olarak Mahkeme-i Kübra'ya Şekva namıyla yazılan ve Tarihçe-i Hayat'ta birkaç
defa neşrolunan ve mahkemede iken Ankara makamatına, Temyiz mahkemesine ve
mahkeme reislerine gönderilen şekvanın sebebi o hâdisenin acib, garib, küçük
bir nümunesi bu defa aynen başıma geldiği için o Mahkeme-i Kübra'ya şekvaya bir
haşiyecik olarak beyan ediyorum:
İki gün evvel çok müştak olduğum ve
eski zamanda Anadolu medrese-i ilmiyesi hükmünde olan Konya'ya üç sebeb
bahanesiyle;
Biri: İki hakikatlı nur kardeşim
fakir halleriyle beraber büyük bir masrafa girip İzmir mahkemesine gitmişler.
Dönüşlerinde yanıma uğradılar. Ben de onları kısmen masraftan kurtarmak için,
hususî otomobilim ile Konya'ya kadar beraber almak.
İkincisi: Onbeş sene benim yanımda
okumuş ve yirmi seneye
sh: » (Em: 566)
yakın
müftülük etmiş ve kırk seneden beri birtek defadan başka görmediğim ve bütün
kardeşlerim, akrabalarım içinde hayatta bir o kalmış olan kardeşimi ve
çocuklarını ziyaret etmek ve onlarla görüşmek.
Üçüncüsü: Eski Said'in ve Yeni
Said'in mühim üstadlarından olan ve onun müridleri olan Mevlevîlerin her yerde
Risale-i Nur'la alâkadarlıkları cihetiyle çok alâkadar olduğum ve İmam-ı
Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi mühim bir üstadım olan Mevlâna Celaleddin'i ziyaret
için gitmiştim. Hem Tarihçe-i Hayat'ta insanlarla görüşemediğime dair
neşredilen yazı ki; ziyaretçilerle görüşemiyorum. Nasılki, hediyelerden
men'etmek için Cenab-ı Hak hastalık verdiği gibi, bu hürmetkârane ziyaret de
bir nevi hediye-i maneviye olduğundan, sesim kesilip bir eser-i inayet olarak
konuşmaktan men'olunduğumdan kardeşimin evine dahi gidemedim ki, konuşmayayım.
Hiç olmazsa Konya'da iki-üç gün
kalmak zarurî iken mecburî olarak bir saat içinde namazımı kılıp dönmüşüm.
Fakat orada bana birdenbire öyle bir vaziyet verildi ki, bütün gazetelerde
neşrettiler. Kırk senedir bir defadan başka görüşmediğim kardeşimin evine dahi
gidip görüşemediğim ve konuşamadığım halde, sanki binler adamlarla görüşmüşüm
gibi muamele gördüm.
Gerçi polislerin aldıkları emre
binaen o vaziyetleri cidden büyük bir sehiv idi. Fakat bu şiddetli hastalıklı
halime muvafık geldiği için onlardan sıkılmadım. Bilakis helâl ettim. Allah
razı olsun dedim, teşekkür ettim. Ben tebdil-i havaya çok muhtaç olduğum için;
yazın dağlarda, kışın da kira ettiğim ayrı ayrı menzillerde gezmeye mecbur
oluyorum. Bir yerde duramıyorum. Hastalığım şiddetleniyor. Niyet ettim, tekrar
arasıra Konya gibi yerlere gideceğim. Hattâ kirasını verdiğim Emirdağı'nda iki
menzilim, Eskişehir'de bir menzilim varken; o manasız vaziyet beni o tebdil-i
havadan, o menzilleri ziyaret etmekten men'edilmeme sebeb olduğunu Konya'daki
vaziyetten hissetmiştim. Ben kat'iyen kimse ile görüşemiyorum. Bunun gibi
âdetim hilafına bana yapılan çok gayr-ı kanunî muameleler var. İşte bu defaki
mezkûr vaziyeti beyan eden şu ifadatım evvelce yazılan Mahkeme-i Kübra'ya
Şekva'ya bir zeyl olarak neşredilebilir.
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 567)
Reisicumhur'a ve Başvekil'e
Kabir kapısında ve seksen küsur
yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir
bîçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la
gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve
ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı,
inşâallah dörtyüz milyon İslâm'ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin
teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki
kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. Otuz-kırk seneden beri
dünyayı ve siyaseti terkettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı
kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu
bulan ve Kur'anın bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur'un
Arabistan ve Pakistan'da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul
olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli
Risale-i Nur'un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir
hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen
mecbur oldum.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler
zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında "kulüpler"
suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın
istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü
gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı
umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe
çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla
beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti
dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle
mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan
kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab
milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri
İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu
defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymetdar ittifakınız, inşâallah bu tehlikeli
ırkçılığın zararını def'edecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz
milyon kardeş Müslümanları
sh: »
(Em: 568)
ve sekizyüz milyon sulh ve müsalemet-i
umumiyeye şiddetle muhtaç Hristiyan ve sair dinler sahiblerinin dostluklarını
bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat
geldiğinden size beyan ediyorum.
Sâlisen: Altmışbeş sene evvel bir
vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'anı elinde tutup
konferans vermiş. Demiş ki: "Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara
hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'anı sukut
ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız."
İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad
komitesi bu bîçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye
çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'an-ı Hakîm'den
istimdad eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir
Dârülfünun-u İslâmiye tasavvuru ile, altmışbeş senedir, âhiretimizi kurtarmak
ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve
dalaletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki
uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk:
Birinci Vesilesi: Risale-i Nur'dur
ki; uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat'î
delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te'lif edilmesi ve şimdi
âlem-i İslâm'ın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini
göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli
bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması
ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir
zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu
mu'cize-i Kur'aniyenin cilvesini âlem-i İslâm'a işittireceksiniz.
İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene
evvel Câmi-ül Ezher'e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm'ın medresesidir diye, ben
de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı
Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika'da bir medrese-i
umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir
dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini,
meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki
milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî
milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile اِنَّمَا
اْلمُؤْمِنُونَ
اِخْوَةٌ
sh: »
(Em: 569)
Kur'anın
bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile
ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla
tam musalaha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine
yardımcı olarak ittifak etsin diye vilayat-ı şarkıyenin merkezinde hem
Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında
Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem
mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i
Nur'un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini
(Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi
bin altun lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esaretimden
döndüğüm vakit, Ankara'da mevcud 200 meb'ustan 163 meb'usun imzası ile 150 bin
lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul
ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş
milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir
üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok
lâkayd ve garblılaşmak ve an'anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım
meb'uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: "Biz
şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garblılaşmaya ve medeniyete
muhtacız." Ben de cevaben dedim:
"Siz, farz-ı muhal olarak,
hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın Asya'da, şarkta zuhuru ve
ekser hükemanın ve feylesofların garbda gelmelerinin delaletiyle; Asya'yı
hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî
olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak namıyla an'ane-i
İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük
milletlerin merkezinde olan vilayat-ı şarkıyede millet, vatan selâmeti için
dine, İslâmiyet'in hakaikına kat'iyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir.
Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:
Ben Van'da iken, hamiyetli Kürd bir
talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne
niyetle bakıyorsun?" dedim. Dedi: "Ben Müslüman bir Türk'ü, fâsık bir
kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam
imana hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem,
ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra
gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile, o da Kürdçülük damarı
ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ
dinsiz de
sh: »
(Em: 570)
olsa bir Kürd'ü, sâlih bir Türk'e tercih
ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki:
Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.
Ey sual soran meb'uslar! Şarkta beş
milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş
milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve
birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı
ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından
başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak
ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha
iyidir? Sizden soruyorum!
İşte bu cevabımdan sonra, an'ane
aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza
ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını afvetsin, şimdi vefat
etmişler.
Râbian: Madem Reis-i Cumhur gayet
mühim mesail-i siyasiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes'ele
yapıp, hattâ hârika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için
bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medar-ı
iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski
hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnetdar etmiş. Ve şimdi
orta-şarkta sulh-u umumînin temeltaşı ve birinci kal'ası olan bu üniversiteyi
yine mesail-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan,
bu devlete, bu millete bu azîm faideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o
üniversitede esas olacak. Çünki hariçteki kuvvet tahribatı manevîdir,
imansızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası, ancak manevî cihetinde
maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Madem ellibeş sene bu
mes'eleye bütün hayatını sarfetmiş ve bütün dekaikı ile ve neticeleri ile
tedkik etmiş bir adamın bu mes'elede re'yini almak ve fikrini sormak lâzım
gelirken; Amerika'da, Avrupa'da bu mes'eleye dair istişareye kendinizi mecbur
bildiğinizden, elbette benim de bu mes'elede söz söylemeye hakkım var.
Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.
Said Nursî
* * *
sh: » (Em: 571)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık, fedakâr, hâlis, muhlis
kardeşlerim ve hizmet-i Kur'aniyede hakikî, ciddî, metanetli arkadaşlarım!
Size gayet ehemmiyetli bir halimi ve
dehşetli bir zahmet, fakat inayet-i İlahiye ile büyük bir rahmeti tazammun eden
zâhirî bir hastalığın manevî bir istirahat ve bir tamam-ı vazifeye bir alâmet
olarak bir hastalığımı beyan ediyorum. Şekva değil, teşekkür ediyorum. Fakat
sizden tahammülüm için dua istiyorum. O halet de şudur:
Ben kelimatı konuşurken birden
manevî bir men' gibi şiddetli bir hararet başlıyor. Hattâ eskiden günde bir-iki
defa su içerken şimdi yemeği pek az yediğim halde, yirmi-otuz defa su içmeye
mecbur oluyorum. Hattâ iki gün evvel pek şiddetlendi. Ben bir tesemmüm
zannettim. Hattâ bir vehme binaen yanımdaki kardeşlerime ifşa ettim. Bu gayet
şiddetli hastalığıma karşı sabır ve tahammül niyaz ettim. Rahmet-i İlahiyeden
rica ettim, birden kalbime geldi ki: Ekser hayatımdaki zahmetlerde bir inayet
ve rahmet cilvesi bulunduğu gibi, inşâallah bunda da o cilve-i rahmet var ki,
cinnî ve insî şeytanların ve dinsizlerin seni zehirlendirmek ve susturmaya
çalışmaları, vazifenin tamam olmasına ve istirahatine rahmet-i İlahiye bir
vesile oldu ki, geçen sene İşarat-ül İ'caz Tefsiri ve Mesnevî-i Arabî'yi bir
sene müddetle ders vermeye başlamıştım. Gizli düşmanlarım cinnî ve insî
şeytanlar, beni susturmaya desaisleri ile çalıştıkları halde, rahmet-i İlahiye hem
İşarat-ül İ'caz'ın, hem Mesnevî-i Arabî'nin Türkçesini ihsan ettiğinden ve
Risale-i Nur da ekseriyet itibariyle kendi kendine ders verip muallimlere
ihtiyaç bırakmadığından, bu tedris vazifemde bana istirahat ve tebrik nev'inde
bir ihsan-ı İlahî olarak bu acib hastalık benim istirahatime medar oldu.
Hem benim ruhuma geldi ki: Senin
binler, belki yüzbinler Saidcikler senin bedeline ders verecek ve konuşacaklar
var. İhsan-ı İlahî ile Risale-i Nur, başka ilimler gibi meşakkatli derslere
muhtaç değil. فَاِنَّكَ
مَحْرُوسٌ
بِعَيْنِ
الْعِنَايَةِ Gavs-ı Geylanî'nin (K.S.) kerametkârane cümlesi, en dehşetli
zaman gibi bunda da ayn-ı hakikat olduğu görüldü. Hem azamî ihlasın
zedelenmemek için şimdi düşmanlar da dostlara inkılab ettiği bir zamanda sohbet
etmek, konuşmak; bu dünyada da uhrevî hizmetlerin bir güzel ve fâni meyvelerine
vesile olabilir. O vakit azamî ihlas ki, hiçbir şeye âlet olmayacak. Hem
vazife-i İlahiyeye karışmamak için kader-i İlahî
sh: »
(Em: 572)
hakkımdaki
bu şiddetli halete aleyhimde değil, lehimde olarak fetva verdi, müsaade etti.
Ben yanımdaki vasiyetnamemdeki evlâd kabul ettiğim küçük evlâdları tevkil
ediyorum. Onlarla konuşanı, benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum...
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
Üstadımızın bu hastalığı gösteriyor
ki, gizli dinsizler konuşturmamak için bir ilâç bulmuşlar, yedirmişler.
Elhasıl; Üstadımızın musafahadan, sohbetten ve konuşmaktan men'edildiğini biz
de görüyoruz.
Üstadımızın hizmetinde bulunan
Tahirî, Zübeyr, Ceylân, Hüsnü, Bayram
* * *
Bera-yı malûmat hem resmî zâtlara, hem dostlara mühim bir hakikatı beyan
ediyoruz:
Üstadımız gençliğinde ve hattâ
çocukluğundan itibaren izzet-i ilmiyeyi muhafaza için şiddetle halktan istiğna
ediyordu. Zekat ve sadakayı kat'iyen almadığı gibi, İkinci Mektub'da da beyan
edildiği üzere hediyeyi kabul etmiyordu. Bu halin, şimdiki ihtiyarlık ve
zayıflık zamanında devam edebilmesi için, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle o istiğna
düsturu hastalığa inkılab etti. Yani mukabilsiz bir lokma alsa, derhal hasta
olur. O lokmayı yiyemiyor. Üstadımız gençliğinde bu kadar muhtaç değildi. Tek
başına yaşadığı zamanlar pek az bir masraf kendisine kâfi idi. Şimdi pekçok
talebelerine tayin verdiği ve birkaç hastalıkla hasta bulunduğu bir zamanda, o
istiğna düsturunun muhafazası için, rahmet-i İlahiye onu mukabilsiz
hediyelerden hasta ediyor. Aynen öyle de: Üstadımıza hürmet dahi manevî bir
hediye gibi olduğundan, şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden
kaçıyordu. Tarihçe-i Hayatının ve İhtiyarlar Lem'asının şehadetiyle, gençliğinde
emsallerinin fevkinde olarak Siirt'in Tillo kasabasında inzivaya girmişti. Ağrı
Vilayetinde Şeyh Ahmed Hanî Hazretlerinin türbesine kapandı.
sh: »
(Em: 573)
Rusya'ya
esir düştüğünde, doksan kadar esir zabit kendisinin dinî derslerini şevkle
dinledikleri halde, üsera kampında Tatarların küçük hâlî bir câmiinde bir yer
bularak orada yalnızlığa çekildi. İstanbul'da Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye
a'zalığı gibi cazib ve şaşaalı bir hayat içinde iken, Yuşa Tepesi'nde
kimsesizliği tercih etti. Van'a döndüğünde pekçok eski ve yeni talebeleri
arasında sürurlu bir ömrü istemeyerek Erek Dağı'ndaki bir mağaraya kapandı. En
son defa, otuz senede gördüğü emsalsiz zulümlerin neticesi olarak hapishanelere
gönderildiği zaman, kanunen tecrid müddeti onbeş gün olmasına rağmen, yirmi ay
ve hattâ bütün hapis müddetince tecrid-i mutlakta tutulduğu halde kimseye şekva
etmedi.
Bütün bu haller gösteriyor ki:
Üstadımızın fıtratında inziva daima hüküm sürmüştür. Fakat ihtiyarlığında
pekçok yardıma, hizmete, sohbete muhtaç olduğu bir vakitte bunun devam etmesi
için, bir nevi hastalık haleti verilmiş. Beş dakika konuşsa; şiddetli bir
hararet başlıyor, sesi çıkmıyor. Hattâ Şafiî Mezhebinde olduğu için namazda
Fatiha'yı kendisi işitecek derecede okuması lâzım gelirken, hastalık sebebiyle
sesi çıkmadığından, Mezheb-i Hanefî'yi takliden namazlarını eda ediyor. Bu
hastalığına dair, iki mühim doktorun iki raporu var. İstenilirse
gösterilecektir.
Şimdi Risale-i Nur'un fevkalâde
fütuhatı ve âlem-i İslâm'da dahi fevkalâde bir hüsn-ü kabule mazhar olması
hengâmında, düşmanlar dahi dostlara inkılab ettiği bir zamanda Risale-i Nur'un
azamî ihlasını (ki, rıza-yı İlahîden başka dünyevî, uhrevî hiçbir rütbeye,
makama âlet etmemek) muhafaza için dehşetli bir merdümgiriz yani insanlardan
tevahhuş ve sesi çıkmamak
_____________________________
(Haşiye): Üstadımızdan sorduk: Neden
Risale-i Nur'un şaşaalı intişarı ve düşmanların dahi mağlub olup dostane
vaziyet aldıkları bir zamanda insanlarla görüşmüyorsunuz?
Cevaben dedi ki: "Benim ile
görüşmek isteyenler, ya muarızdır veya dosttur. Dost olsa, Risale-i Nur'un
yüzbinler nüshası benim bedelime tam konuşuyor. Bana kat'iyen ihtiyaç
bırakmamış. Görüşmek isteyen muarız olsa, bu otuz sene zarfında pekçok
mahkemeler ve ehl-i vukuflar tedkik ettikleri halde, ne Nur Risalelerinde ve ne
de Nur Talebelerinde hiçbir suç bulamamışlar. Yirmidört mahkeme "Risale-i
Nur'da suç bulamıyoruz" dedikleri; dört mahkeme de kat'iyen umum Nur
Risalelerine beraet vererek kaziye-i muhkeme haline gelen kararlarıyla bütün
kitabları, mektubları sahiblerine iade etmesi, benim bedelime muarızlara tam
cevab veriyor. Bana ihtiyaç kalmamış. Eğer şahsî görüşmek istenilse, bütün Nur
Talebeleri bir cihette bu bîçare Said'in dava vekilleri olduğu gibi,
İstanbul'da ve Ankara'da avukatları bulunduğundan, isteyenler onlarla
görüşebilir."
Şiddetli hastalığı ve çok ihtiyarlığı için zarurî işlerini gören
hizmetkârları
sh: »
(Em: 574)
ve konuşmamak hastalığı ve elini öpmek, ona
âdeta bir tokat vurmak gibi dokunmak vaziyeti, kat'iyen bize kanaat verdi ki; bu
bir istihdam-ı Rabbanîdir.
Hattâ bu hakikatların izharına
vesile olan bir şahsı da üstadımız helâl etti.
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerimiz!
Evvelen: Üstadımız leyle-i
beratınızı tebrik ediyor. Hem selâm ve dua ediyor.
Sâniyen: Diyarbekir'den dün
aldığımız mektubda ifade edildiğine göre, Diyarbekir havalisiyle beraber şarkta
şimdi ikiyüz kadar Nur dershaneleri açılmış. Ayrıca Diyarbekir'de kadınlara
mahsus dört-beş dershane-i nuriye varmış. İnşâallah bu büyük bir hayrın
alâmetidir.
Üstadımız on sene evvel işaret ve
büyük menfaatını beyan ettiği Nur medreselerinin şimdi bu zamanda açılma işi,
tam tahakkuk safhasına girmiş bulunuyor. O zaman demişti: "Şimdi resmen
din tedrisatı için hususî dershaneler açılmasına izin verilmesine binaen Nur
şakirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i nuriye açmak
lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes
herbir mes'elesini tam anlamaz. İman hakikatlerinin izahı olduğu için; hem
ilim, hem marifetullah, hem huzur, hem ibadettir. Eski medreselerde beş-on
seneye mukabil, inşâallah Nur medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi temin
edecek ve yirmi senedir ediyor."
Üstadımız Barla'daki dokuz senelik
ikametgâhı olan ve Risale-i Nur'un birinci dershanesi, hem altı vilayet
genişliğindeki Medreset-üz Zehra'nın çekirdeği bulunan hanesini "Medrese-i
Nuriye olarak" Risale-i Nur'a vakfetmişti. Şimdi onu müteakib hem Isparta
ve civarı kazaları ve bazı köylerinde, hem Diyarbekir ve şarkta Nur
dershaneleri açılmaktadır.
_______________________________
(Haşiye): Bu mektub aynı zamanda
telgrafla veya mektubla Üstadımızın leyle-i beratlarını tebrik eden
kardeşlerimize cevabdır.
sh: »
(Em: 575)
Bu suretle o dershanelerde Nurların
okunması ve Nurlarla meşguliyete devam edenlere ve ders alanlara talebe-i ulûm
şerefini kazandırmaktadır. Talebe-i ulûmun ise âdi harekâtı, hattâ uykusu dahi
ibadet hükmüne geçtiğini bazı büyük müçtehidler beyan etmişler.
Sâlisen: Nurların radyo diliyle
Anadolu ve âlem-i İslâm'a intişarının ilk mukaddemesi, mübarek leyle-i berata
tevafuk etmesi, bu vatan ve âlem-i İslâm hakkında Risale-i Nur lehinde büyük
bir hayrın alâmeti ve işaretidir.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşleriniz
Tahirî, Zübeyr, Sungur, Ceylân, Bayram
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Umum dostlarıma ve Nur kardeşlerime
bu vasiyeti ilân ediyorum: Ben şahsım itibariyle vazife-i Nuriyeyi yapmaya
takatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddid tesemmümlerle ve çok
ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm
kalmamış gibidir. Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zâhirî hayatımda
ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.
Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm'e hadsiz
şükür olsun ki; bundan altmış-yetmiş sene evvel hilaf-ı âdet olarak tahsil-i
ilim, hususan ilm-i imanî yolunda başkaların muavenetine yalvarmamak ve tam
fakr-ı haliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine
tayinlerini kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş tayin kabul
edip mütebâki talebelerine bazan yirmi-otuz talebesine tayin verdiğinden; ilmi,
vasıta-i cer etmeye o ta
____________________________
(Haşiye): Gavs-ı Azam Şeyh-i Geylanî
(R.A.) Risale-i Nur'a ve müellifine işaret ettiği keramet-i gaybiyesinde bir
fıkrada تَعِيشُ
سَعِيدًا
diye maişet hususunda saadetle yaşayacağını ve en mes'ud olacağını haber
vermiş. Halbuki biz Üstadımızın fakr u istiğnasını şimdiye kadar zâhiren buna
muhalif görüyorduk. Gavs-ı Azam'ın bu ihbar-ı gaybiyesi Üstadımızın hayatında
şimdi bilfiil görülmüş ki; küçüklüğünde daha on yaşında iken amcasının
çorbasını içmezdi, minnet altına girmezdi. Ve ders verdiği eski talebelerinin
maişetini de kendisi deruhde ederdi. Aynen şimdi de ellli-altmış talebesinin
tayinlerini vermesi, o gaybî ihbarın tam tahakkuk ve tezahür ettiğini
göstermiştir.
Tahirî, Sungur, Ceylân
* * *
sh: »
(Em: 576)
lebeler
mecbur olmadılar. İktisad ve kanaatla o zaman muvaffak oldukları gibi, Cenab-ı
Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükür olsun ki, Eski Said gibi şimdi Risale-i Nur kendi
hakikî talebelerinin tayinlerini neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış. Azamî
ihlası kırmamak için Risale-i Nur has talebelerine, hususan nafakasını tedarik
edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale-i Nur'un satılan nüshalarının
beşten birisi Risale-i Nur'un hakkı olduğu cihetle şimdi elli-altmış talebesine
kâfi sermayesi çıkıyor. Benim (bîçare Said'in) içinde hiçbir hakkı yoktur.
Yalnız Risale-i Nur'un kıymetdar hâsiyeti ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin
kemal-i sadakatı bu manevî Nur bayramına vesile oldu.
Şimdi bütün talebelerin fevkinde
diyerek değil, benim en yakınımda hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı
hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört-beş adamı mutlak vekil
yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin
tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tahirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve
bir-iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum. Şimdi Risale-i Nur'un
satılan nüshalarının sermayesi, Risale-i Nur'un malıdır. Said de bir
hizmetkârdır. Hayatta tayinini alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın
göründü. Ben de altı vilayette bulunan elli-altmış talebeyi iki-üç sene Nur
sermayesinden tayinini vermek kat'î niyet ederken, belki bazılarını bazı
maniler onları talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi
vasiyetimi yazdım.
Said Nursî
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Ecel muayyen olmadığı için benim
şiddetli hastalığım her vakit gelebilir diye, evvelce yazdığım
vasiyetnamelerimi teyiden bu vasiyetname de şiddetli, dâhilî bir hastalığımdan
ihtar edildi. Ben de beyan ediyorum ki: Benim vefatımdan sonra, benim emaneten
elimde bulunan Risale-i Nur sermayesi hem mu'cizatlı Kur'anımızı tab'ettirmek
için Eskişehir'de muhafaza edilen sermaye, o Kur'anın tevafukla ve fotoğrafla
tab'ına ait. (*) Yanımızdaki sermaye ise, Risale-i Nur'un sermayesidir. O ser
_______________________________
(*) On bin liradır.
sh: »
(Em: 577)
maye
Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükür olsun ki; yetmiş küsur sene evvel o
zamanın âdetine muhalif olarak kendim fakirliğimle beraber onların tayinlerini
verdiğime bir ihsan ve lütf-u Rabbanî olarak o zamandan elli-altmış sene sonra
Cenab-ı Erhamürrâhimîn o örfî âdete muhalif kaidemi manevî ve geniş Medreset-üz
Zehra'nın hâlis ve nafakasını temin edemeyen ve zamanını Risale-i Nur'a
sarfeden talebelerine aynen ve eski zaman ihsan-ı İlahî neticesi olarak şimdi
yanımızdaki sermaye onların tayinleridir ve tayinlerine sarf edilecek ve kaç
senedir benim yaptığım gibi benim manevî evlâdlarım, benim vereselerim aynen
öyle yapmak vasiyet ediyorum.
İnşâallah tam Risale-i Nur intişara
başlasa; o sermaye şimdiki fedakâr, kendini Risale-i Nur'a vakfeden
şakirdlerden çok ziyade fedakâr talebelere kâfi gelecek ve manevî Medreset-üz
Zehra ve Medrese-i Nuriye çok yerlerde açılacak. Benim bedelime bu hakikate, bu
hale manevî evlâdlarım ve has ve fedakâr hizmetkârlarım ve Nur'a kendini
vakfeden kahraman ve herkesçe malûm kardeşlerim bu vasiyetin tatbikine
yardımlarını rica ediyorum. Risale-i Nur itibariyle bana hiç ihtiyaç kalmadığı
için âlem-i berzaha gitmek benim için medar-ı sürurdur. Siz mahzun olmayınız.
Belki beni tebrik ediniz ki, zahmetten rahmete gidiyorum.
Çok hasta
Said Nursî
Evet, biz Üstadımızın bu vasiyetine
şahidiz.
Emirdağ'lı Çalışkan, Mustafa Acet, Safranbolu'lu Hüsnü, Ermenek'li Zübeyr,
Çoğol'lu Bayram
sh: »
(Em: 578)
[Müddeiumumîler hakkında Üstadımızın
garib bir halet-i ruhiyesini beyan etmek zamanı geldi.]
Bana dedi ki:
"Otuz-kırk sene bu
tazyikatımda, hukukullah manasında olan hukuk-u amme namındaki vazifelerle
muvazzaf olan savcılar ekser hapislerimde, nefyimde şiddetlerini gördüğüm halde
onlara karşı bir hiddet, bir küsmek bana gelmiyordu.
sh: »
(Em: 578)
Sonra görüyordum:
Onların zâhirî şiddetine sebeb olan
kusurları kendilerinde görmüyordum. Fakat çok defa bir zaman sonra, kader-i
İlahînin başka kusuratıma binaen şefkat tokadının öyle savcıların eliyle
geldiğini gördüm. Kader adalet yaptığı için, o şefkat tokadını ruh ve kalbimle
kabul ettim. Zâhirî sebebe binaen savcıların şiddetini helâl ediyorum. Şimdi
Cenab-ı Hakk'a şükür, o müddeiumumîlerin bir kısmı, vazifeleri olan hukuk-u
umumiyenin müdafaası hukukullah nev'inden olduğu cihetle, bana karşı şiddet
değil, bilakis hakikî adalet noktasında, umum İslâmiyet'e ve belki insaniyete
de menfaatı olan Risale-i Nur'un hizmet-i imaniyesi cihetiyle şiddeti bırakıp
kader-i İlahînin şefkat tokadına bakar gibi zâhirî tazib, hakikaten yardım
hükmüne geçtiği için, ben de bu sırr-ı azîm münasebetiyle, bütün böyle
müddeiumumîlere karşı bir dostluk ve dua etmek vaziyetini aldım. Zâhiren bana
karşı şiddet-i hüküm görünen hâlât, o hizmet-i imaniyeye bir ilânname hükmüne
geçti.
Ben de şimdi onlara, hukuk-u ammenin
hukukullah hükmüne geçtiğini bilenlere, umumen selâm ve dua ediyorum. Bana olan
şiddetlerini umumen helâl ediyorum."
Said Nursî
* * *
Bediüzzaman Said Nursî'nin Gazetelere Bir Mektubu
(Bize ait mes'eleleri yazan
gazetelere hitaben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki
isnadlarını helâl edeceğim. Şiddetli hastalığıma binaen bu kısacık mektubumu o
gazeteler neşretsinler ki; bizi düşünen kardeşlerim kederlenmesin.)
Evvelâ: Bugünlerde olan mes'eleler
için merak etmeyiniz. Hakkımızda tecelli eden, inayet ve rahmet-i İlahiye ile
bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül
edemiyorum. Şimdi Risale-i Nur'un dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarı ve
geniş fütuhatı ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine
mukabil, inayet-i İlahiye ile sesim de kısılmış ki; daha Risale-i Nur bana
ihtiyaç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.
________________________
*Üstadımızın sizlere yazdığı ayn-ı
hakikat olan bu mektubunu arz ediyorum.
Talebesi
Sungur
sh: »
(Em: 579)
Beni altı vilayetten davet etmeleri
üzerine giderken önümüze gelen ve Risale-i Nur'un ve mesleğimin hakikatını
anlayan dost memurlar, Emirdağı'nda istirahat etmemi ve şimdilik Emirdağı'nda
kalmamı hükûmetin rica ettiğini bildirdiler. Zâten görüşmeye ve konuşmaya
tahammül edemediğimden hakkımdaki bu dostane teklif ve vaziyet bir inayet oldu
ki; beni davet eden çok vilayetlerdeki hakikî kardeşlerimin hatırları
kırılmasın. Hem bazı vilayetlere gidip diğer vilayetlere gidemediğimden ileri
gelen vaziyetimle, yüzbinlerle hakikî fedakâr talebelerim gücenmesinler.
Sâniyen: Benim bu seyahatlerimde
kat'iyen siyasetle alâkamın olmadığına bir delil; kırk seneden beri siyaseti
terkettiğimden, yalnız ve yalnız Kur'anın bu zamana tam muvafık bir tefsiri
olan Risale-i Nur küfr-ü mutlakı kırdığı için anarşistliğe ve tahribatçı
cereyanlara karşı sed çektiği gibi, Kur'anın Risale-i Nur'a verdiği dersinde
bir kanun-u esasî olan وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
sırrı ile; "Asayişe ilişmek; beş câni yüzünden doksan masuma zulüm
etmektir" diye olan uhrevî hizmetimiz; vatan, millet ve asayişe de büyük
bir faidesi olması ciheti ile, beni tecessüs eden veyahut da zahmet veren polis
ve inzibatlara da helâl ediyorum. Onları asayişin mücahid muhafızları diye
kardeş gibi mesrurane kabul ettim. Hattâ beni Ankara'dan çevirmelerini de kabul
ettiğim gibi, hakkımda bir inayet-i İlahiyeye vesile olmaları cihetiyle Allah'a
şükrettim. Ve kemal-i ferahla Ankara'dan döndüm.
Sâlisen: Her yerde Risale-i Nur'un
intişarı ve okunması ve pek fazla müştakları bulunması dolayısıyla benimle
görüşmek ve konuşmak ve davet etmek arzu ediyorlardı. Bu vaziyette, yirmi
vilayete gitmemin zarureti vardı. Ancak Risale-i Nur'un tab'edildiği yerler
olan Ankara, İstanbul ve Konya'ya gittim.
Beni Emirdağı'na çeviren dostlara
şunu derim ki: Hakkımdaki bu muamele bir inayet ve rahmet-i İlahiyeye vesile
oldu. Sıkılmıyorum. Yalnız benim yirmi sene kaldığım Isparta vilayetinde iki
senelik kira ettiğim bir evim ve orada bazı eşyalarım var. Oranın havası da bir
parça hastalığıma yarıyor. Hükûmetin müsaadeleriyle bir ay Emirdağı'nda, bir ay
da kiraladığım Isparta'daki evimde bulunmak arzu ediyorum.
Bediüzzaman Said Nursî
* * *
sh: »
(Em: 580)
[Umum Nur Talebelerine Üstad
Bediüzzaman'ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir.]
Aziz kardeşlerim!
Bizim vazifemiz müsbet hareket
etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi
yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice
veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle
mükellefiz. Meselâ:
Kendimi misal alarak derim: Ben
eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü
kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya'da kumandana
ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî'de idam tehdidine karşı mahkemedeki
paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara
karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir
müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak
hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim.
Cercis (A.S.) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır
ve rıza ile karşıladım.
Evet meselâ: Seksenbir hatasını
mahkemede isbat ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki
kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünki asıl mes'ele bu zamanın cihad-ı
manevîsidir. Manevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî asayişe
bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat
bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. وَ لاَ
تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
düsturu ile ki: "Bir cani yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu
mes'ul olamaz." İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle
asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî
tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz,
dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i
İslâm'da asayişi ihlâl edici dâhilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da,
aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı maneviyenin en büyük
şartı da; vazife-i İlahiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz
sh: »
(Em: 581)
hizmettir,
netice Cenab-ı Hakk'a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve
mükellefiz."
Ben de Celaleddin-i Harzemşah gibi,
"Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı
Hakk'ın vazifesidir." deyip ihlas ile hareket etmeyi Kur'andan ders
almışım.
Haricî tecavüze karşı kuvvetle
mukabele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer.
Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî
tahribata karşı manevî, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad
başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak
bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet
hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark, pek
azîmdir.
Bir mes'ele daha var. O da çok
ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur'ana göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin îcabatından
olarak hacat-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve
itiyadla hacat-ı gayr-ı zaruriye, hacat-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman
ettiği halde, zaruret var diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi
için dünyayı âhirete tercih ediyor.
Kırk sene evvel bir başkumandan beni
bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim
yanıma gönderdi. Onlar dediler: "Biz şimdi mecburuz. اِنَّ
الضَّرُورَاتِ
تُبِيحُ
الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle Avrupa'nın bazı usûllerini, medeniyetin îcablarını
taklide mecburuz." dediler. Ben de dedim: "Çok aldanmışsınız. Zaruret
sû'-i ihtiyardan gelse kat'iyen doğru değildir, haramı helâl etmez. Sû'-i
ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok.
Meselâ: Bir adam sû'-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve
sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cari olur, mazur sayılmaz, ceza
görür. Çünki sû'-i ihtiyarı ile bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczub
çocuk cezbe halinde birisini vursa mazurdur, ceza görmez. Çünki ihtiyarı
dâhilinde değildir." İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek,
yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Sû'-i
ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden
hareketler, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi
şeylerde tiryaki olmuş ise, mutlak zaruret olmadığı ve sû'-i ihtiyardan geldiği
için, haramı helâl etmeğe
sh: »
(Em: 582)
sebeb
olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde
zaruret-i kat'iye ile, sû'-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır.
Kanun-u İlahîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik
edilmiş.
Bununla beraber zamanın ilcaatı ile
zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid'alara tarafdarlığından
dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek "zaruret var" zannıyla
hareket eden o bîçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dâhilde
sarfetmiyoruz. Bîçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca
da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar
muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i
imaniyede muvaffak olduğum halde; şimdi milyonlar Nur Talebesi olduğu halde,
yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül
ediyorum.
Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız
vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir
şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatlar itibariyle, bize zulüm de
etseler hoş görmeliyiz.
Risale-i Nur'un neşri her tarafta
kanaat-ı tâmme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye
ilişmek; vatan, millet maslahatına tamamen zıddır.
Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem
risalenin neşrini men'etmiştim. "Öldükten sonra neşrolunsun"
demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra beraet
verdiler. Mahkeme-i Temyiz, o beraeti tasdik etti. Ben de bunu dâhilde asayişi
temin için ve yüzde doksan beş masuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin
verdim. "Said, meşveretle neşredebilir." dedim.
Üçüncü Mes'ele: Şimdi küfr-ü mutlak,
öyle cehennem-i manevî neşrine çalışıyor ki, kâinatta hiçbir kâfir ona
yanaşmamak lâzım geliyor. Kur'anın "Rahmeten lil-âlemîn" olduğunun
bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete iman, Allah'a iman
ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev'-i beşere
rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki; o manevî cehennemden dünyada da
onları bir derece kurtarmış. Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalalet kısmı;
yani Kur'anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'ana muhalefet eden kısmı, küfr-ü
mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perde
sh: »
(Em: 583)
sinde
anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve
bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı
için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. "Dinsiz bir
millet yaşamaz" hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman,
hakikat-ı halde yaşanmaz. Onun için Kur'an-ı Hakîm, bu asırda bir mu'cize-i
maneviyesi olarak Risale-i Nur şakirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka,
anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin'i, hem yarı Avrupa'yı ve
Balkan'ları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur'an-ı Hakîm'in
bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare
bulmuştur.
Demek bir müslüman mümkün değil,
başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak...
Çünki bir İsevî müslüman olsa, İsa Aleyhisselâm'ı daha ziyade sever. Bir Musevî
müslüman olsa, Musa Aleyhisselâm'ı daha ziyade sever. Fakat bir müslüman,
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha
hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir halet kalmaz.
Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.
Onun için Cenab-ı Hakk'a şükür
Kur'an-ı Hakîm'in işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri
içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize-i Kur'aniyenin
Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel
altıyüzbin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit
olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri anarşilikten kurtarmağa bir derece vesile
olduğu gibi, İslâm'ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab'ı birleştirmeye,
bu Kur'anın kanun-u esasîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik
ediyorlar.
Madem bu zamanda küfr-ü mutlak
Kur'an'a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyade dünyada da daha
büyük bir cehennem var. Çünki ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin
cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut
taraftar olanlara; hem şahsın idam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek
akrabalarının da idam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, cehennemden on defa daha
fazla dehşetli cehennem azabı çeker. Demek o cehennem azabını küfr-ü mutlakla
kalbinde duyuyor. Çünki herbir insan akrabasının saadetiyle mes'ud, azabıyla
muazzeb olduğu gibi; Allah'ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri
mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî cehen
sh: »
(Em: 584)
nemi
insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var: O da Kur'an-ı Hakîm'dir. Ve
bu zamanın fehmine göre onun bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur
eczalarıdır. Şimdi Allah'a
şükrediyoruz ki, siyasî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki;
o eserlerin neşrine mani' olmadı; hakaik-i imaniyenin dünyada bir cennet-i
maneviyeyi ehl-i imana kazandırdığını isbat eden Risale-i Nur'a mümanaat
etmedi, neşrine müsaadekâr davrandı; naşirlerine de tazyikattan vazgeçti.
Kardeşlerim! Hastalığım pek
şiddetli, belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan -bazan
men'olduğum gibi- men' edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim,
ehvenüşşer deyip bazı bîçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima
müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünki dâhilde hareket
menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur'a zarar vermiyor, az
müsaadekârdır; ehvenüşşer olarak bakınız. Daha azamüşşerden kurtulmak için;
onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun.
Hem dâhildeki cihad-ı manevî; manevî
tahribata karşı çalışmaktır ki; maddî değil, manevî hizmetler lâzımdır. Onun
için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmaya
hiçbir hakları yok.
Meselâ: Bir parti bana binler
vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede hapisler de tazyikler de
olduğu halde, hakkımı helâl ettim. Ve azablarına mukabil, o bîçarelerin yüzde
doksanbeşini tezyif ve itirazlara, zulümlere maruz kalmaktan kurtulmaya vesile
oldum ki, وَ
لاَ تَزِرُ
وَازِرَةٌ
وِزْرَ
اُخْرَى
âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi
hiçbir cihetle aleyhimizde şekvaya hakları yoktur.
Hattâ bir mahkemede yanlış
muhbirlerin ve casusların evhamları ile; bizi, yetmiş kişiyi, mahkûm etmek için
sû'-i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale-i Nur'un bazı kısımlarına yanlış mana
vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeye çalıştığı halde, mahkemelerde isbat
edildiği gibi, en ziyade hücuma maruz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o
müddeiumumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: "Bu
müddeiumumînin kızıdır." O masumun hatırı için o müddeîye beddua etmedi.
Belki onun verdiği zahmetler; o Risale-i Nur'un, o mu'cize-i maneviyenin
intişarına, ilânına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılab etti.
sh: »
(Em: 585)
Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu
zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enaniyet, hodfüruşluk, hayatını
güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihası, tiryakilik gibi
hastalıklardır. Risale-i Nur'un Kur'andan aldığı dersin en birinci esası:
Benlik, enaniyet, hodfüruşluğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlas-ı hakikî ile
imanın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenab-ı Hakk'a şükür, o azamî ihlası
kazananların pek çok efradı meydana çıkmış. Benliğini, şan ü şerefini en küçük
bir mes'ele-i imaniyeye feda eden çoktur. Hattâ Nur'un bîçare bir şakirdinin
düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, rahmet-i
İlahiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar, isabet-i nazar
hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musafaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı
veriyor. "Senin bu vaziyetin nedir?" diye soruldu, "Madem milyonlar
kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?"
Cevaben dedi:
-Madem mesleğimiz azamî ihlastır;
değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mes'ele-i
imaniyeyi o saltanata tercih etmek azamî ihlasın iktizasıdır. Meselâ: Harb
içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur'an-ı Hakîm'in tek
bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler
içinde Habib kâtibine "Defteri çıkar!" diyerek at üstünde o nükteyi
yazdırmış. Demek Kur'anın bir harfinin bir nüktesini, düşmanın güllelerine
karşı terketmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.
O kardeşimize sorduk: "Bu acib
ihlası nereden ders almışsın?"
Demiş:
-İki noktadan:
Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acib
harbi olan Bedir Harbi'nde namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için,
düşmanın hücumu ile beraber mücahidlerin yarısı silâhını bırakıp cemaat hayrına
şerik olmak, iki rek'at sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem
Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadîs-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem harbde
bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riayet
etmek en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı Mutlak'ın böyle
bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh u canımızla ittiba' ediyoruz.
İkincisi: Kahraman-ı İslâm İmam-ı
Ali Radıyallahü Anhü Celcelutiye'nin çok yerlerinde ve âhirinde bir himayetçi
istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından
sh: »
(Em: 586)
ona
bir hücum manası hatırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan
düşmanları tarafından bir hücum tasavvuruyla namazdaki huzuruna mani' olunmamak
için bir muhafız ifriti dergâh-ı İlahîden niyaz etmiş.
İşte bu bîçâre, ömrü bu zamanda
hodfüruşluk içinde yuvarlanan bîçare kardeşiniz de; hem Sebeb-i Hilkat-ı
Âlem'den, hem Kahraman-ı İslâm'dan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu
zamanda çok lâzım olan Kur'anın esrarına ehemmiyet vermekle, harb içinde
ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur'anın bir harfinin bir nüktesini beyan
etmiş.
Said Nursî