BARLA LÂHİKASI
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine her
an sonsuz hamd ü senâlar eder ve Onun
Habîb-i Âlişanı Resûl-i Ekrem
Hazret-i Muhammed Mustafa Sallâhu Aleyhi ve Selleme ve O'nun Âl-i Beytine ve Eshâb-ı Kirâmına nihayetsiz salât ü selâmımızın, dergâh-ı İlâhîde kabûlünü, Rahmet-i Rahmândan niyaz ederiz.
Bu, Barla Lâhikasını ve Zeyillerini, O Rahmân-ı Zülcemal, eltâf-ı Sübhânîyesiyle,
ikram ve ihsaniyle tab'ını nasib ve neşrine muvaffak eyledi
Risale-i Nur'un doğuş merkezi olan Barla'dan teati edilen bu mektubların bir kısmı, sorulan ilmî suallere, Üstad Bediüzzaman
Hazretlerinin tulûat ve sunûhat-ı kalbiye olarak
verdiği cevaplar olup, diğer kısmı da, o hayat devresinde, Üstad Hazretlerine ve Risale-i Nurlara ruh ve
canlarını feda edecek
derecede muhabbet ve samimiyetle bağlanmış ihlâs ve sadâkatın mücessem nümuneleri olan o fedakâr talebelerin, nurlardan aldıkları feyizleri elde
ettikleri istifadeleri beyan etmekle beraber, bu asrın fikrî, ruhî, kalbî hastalıklarını tedavi eden, şifabahş hayatlar ilaçlar olduklarını en tatlı ruhânî bir heyencanla ifade eden mektublardır.
Bu Barla Lâhikası Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bizzat tashihinden geçmiş, kendi el yazısı tashihlerini
ihtiva eden üç el yazması nüsha birleştirilerek meydana getirilmiştir.
Bu nüshalar ayrı müstensihler tarafından ayrı ayrı zamanlarda yazıldıkları halde, aynı mektuplar aynı sırayla birbirlerini
ta'kib ettikleri görülmüştür.
Biz de aynı mektubları, aynı sırayla ta'kib etmekle beraber, muhterem Hulûsi ve
merhum Re'fet ağabeylere, Barla hayatı zamanında, Üstad
Hazretleri tarafından gönderilen, ve onların gönderdikleri mektubları da istişare ile dercettik.
(Sh: B-4)
Aynı zamanda
Üstad Hazretlerinin tashih ederek, Barla Lâhikasının sonunda ilave ettirdiği, Kastamonu Lâhikasında neşredilemiyen bir kaç mektubu da, Üstadın ilavesine binaen, dâhil ettik.
Cenâb-ı Hak ve Tekaddes Hazretleri, bizleri ve cümle kardeşlerimizi, bu mektublardan hakikaten müstefid kılsın. Üstad
hazretlerinin ve bu mektub sahibleri olan saff-ı evveldeki taleberin ihlâs, sadâkat, fedakârlık, sevgi, samimiyet, aşk ve şevklerinden bizleri de nasibdâr ederek ve onların izini ta'kib ederek, Kur'âna ve onun bu asırdaki hakikatlı tefsiri
olan Risale-i Nurâ hakikî şâkird ve talebe
eylesin, âmin. Bi hurmeti Seyyid'il-Mürselîn.
Nâşir
(Sh: B-5)
بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ عَلَى
سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ
وَعَلَى
آلِهِ
وَصَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
$
YİRMİYEDİNCİ MEKTUB
VE ZEYİLLERİ
Risale-i
Nur'un mizanlarından Otuzüçüncü Sözün Yirmiyedinci
Mektubudur ki: Mektubatün-Nurun birinci muhatabı olan Hulûsi Beyin hususî mektublarından Risaletün-Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır.
Yirmiyedinci Mektubun ikinci kısmı olan Zeylî dahi elhak bir Hulûsi-i sâni olan Sabri
Efendinin Risaletün-Nur hakkındaki takdiratını gösteren hususî
mektublarındaki fıkralardır.
(Sh: B-6)
(Sh: B-7)
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
MUKADDEME
1
Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin mektublarında Risale-i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektub suretinde Risale-i Nur eczaları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var:
Birincisi:Hulûsi ise, âhirdeki Sözler'in ve ekser Mektubat'ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebeb olması... Ve Sabri'nin dahi On Dokuzuncu Mektub gibi bir
sülüs-ü Mektubat'ın yazılmasına sebep, onun samimî ve ciddî iştiyakı olmasıdır.
İkinci
Sebep: Bu iki zât bilmiyorlardı ki; bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gayet samimî,
tasannu'suz, hâlisâne ve derece-i
zevklerini ve o hakâika karşı şevklerini ifade etmek için, hususî bir surette yazmışlar. Onun için o takdiratları takriz nev'inden değil, doğrudan doğruya mübalağasız bir surette,
gördükleri ve zevkettikleri hakikatı ifade
etmeleridir.
Üçüncü Sebep:Bu iki zât hakikî talebelerimden ve ciddî
arkadaşlarımdan... Ve
hizmet-i Kur'ân'da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hâssası var ki, bu iki zât üçünde de
birinciliği kazanmışlar.
Birinci
Hassa: Bana mensub her şeye malları gibi tesâhub ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve te'lif etmiş gibi zevk alıyorlar.
Allah'a şükrediyorlar. Âdeta
cesedleri muhtelif ruhları bir hükmünde
hakikî manevî vereselerdir.
(Sh: B-8)
İkinci
Hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en
mühim maksadları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur'ân'a
hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki
vazife-i fıtriyelerinin en mühimmi, hakâik-i imaniyeye hizmet
olduğunu telakkileridir.
Üçüncü Hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve
eczahane-i mukaddese-i Kur'aniyeden aldığım ilâçları, onlarda kendi yaralarını hissedip o
ilaçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis
oluyorlar.Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti ,en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen
şübehat ve evhamdan
hasıl olan yaraları tedavi
etmek iştiyakı, yüksek bir
derece-i şefkatte hissetmeleridir.
Dördüncü
Sebeb: Hulûsi Bey; benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellim ve hakikî vârisim ve bir
deha-yı nuranî sâhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahman'ın vefatından sonra, Hulusî aynen yerine
geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun
gibi îfâya başlamasıyla ... ve ben onu görmeden epey
zaman evvel Sözler'i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatab olmuşcasına, ekseriyet-i
mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek
oluyar ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur'ân ve imanda
bir talebe, bir muin tayin etmiş. Ben de
bilmiyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum ...
Sabri
ise, fıtraten bende mevcud has bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede
görmedim. Sabri'de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün
talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde
hissetmiş ... Ve şu havâlide en az
ümid ettiğim ve o da geç uyandığı halde en ileri gittiği bir işarettir ki; o da bir Hulûsi-i Sânîdir, müntehabdır. Cenâb-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur'ân'da arkadaş tâyin edilmiştir.
(Sh: B-9)
Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirat ve medhi kabul etmem. Çünkü, mânen büyük zarar gördüm, Onun için şahsıma karşı takdirat, fahr ve gurura medar olduğu için şiddetle nefret
edip korkuyorum. Fakat Kur'ân-ı Hakîm'in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye noktasında takdirat ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler'e ve belki doğrudan doğruya hakâik-ı imaniyeye ve esrar-ı Kur'âniyeye ait
olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakk'a karşı müteşekkirâne kabul ediyorum. İşte bu iki şahıs, bu hakikatı herkesten
ziyade anladıkları için, onlar bilmiyerek vicdanlarının sevkiyle yazdıkları takdirat ve medihlerini, Risale-i Nur eczaları içinde dercedilmeye sebep olmuştur. Cenâb-ı Hak bunların emsâlini ziyade etsin ve onları da
muvaffak etsin ve tarîk-i haktan ayırmasın, âmîn.
اَللّهُمَّ
وَ فِّقْنَا
وَ
اِيَّاهُمَا
وَ
اَمْثَالَهُمَا
مِنْ
اِخْوَانِنَا
لِخِدْمَةِ
الْقُرْآنِ
وَ
اْلاِيمَانِ
كَمَا
تُحِبُّ وَ
تَرْضَى
بِحَقِّ مَنْ
اَنْزَلْتَ
عَلَيْهِ
الْقُرْآنَ
عَلَيْهِ
اَفْضَلُ
الصَّلاَةِ
وَ اَتَمُّ
التَّسْلِيمَاتِ
مَا
اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ
وَ مَادَارَ
الْقَمَرَانُ
Said Nursî
(Sh: B-10)
YİRMİ
YEDİNCİ MEKTUB VE ZEYİLLERİ
Otuz Üçüncü Söz'ün Yirmi Yedinci Mektubudur ki:
Mektubatü'n-Nur'un birinci muhatabı olan Hulûsi
Bey'in hususî mektublarından Risaletü'n-Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır.
Yirmi
Yedinci Mektubun ikinci kısmı olan "Zeyl" i dahi elhak bir Hulûsi-i sâni
olan Sabri Efendi'nin Risaletü'n-Nur hakkındaki
takdiratını gösteren hususî
mektublarındaki fıkralardır.
(*) Bu Barla Lâhikası Zeyiller ile beraber Yirmi yedinci Mektub'un bir kısmını ihtiva eder. Sonradan Kastamonu ve Emirdağ Lâhikalarıyle Yirmi Yedinci
Mektup tamamlanmıştır.
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
ذَرَّاتِ
الْكَائِنَاتِ
اَبَدًا
2
(Hulûsi
Bey'in birinci fıkrasıdır)
Eyyühel
Üstâdü'l-Muhterem!
Kendilerini
fakir ve hakir görmekten zevk alan zevât-ı âliye gibi
değil, belki olduğu gibi
görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, birâderzâdem
ünvanlariyle taltif buyurduğunuz bendeniz,
hakikatte mânen düşkün bir vaziyette ve cidden duanıza muhtaç bir haldeyim. Serâpâ Nur olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyanın hak ve
hakikatini, bu asır insanlarının bilhassa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede, bazı Kur'ân lemeâtının zâhir olmasına murad-ı İlâhî taallûk etmiş ve bu emr-i mühimme felillâhil'hamd muhterem Üstadımız vasıta olmuştur.
(Sh: B-11)
İşte hiç ender hiç olan bu talebenize de yine lütuf ve
fazl ve inâyet-i İlâhî ile bu âlî me'muriyetini ifâ eden aziz ve muhterem hocasına ve Hazret-i Kur'ân hesabına pek cüz'î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre
zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusurattan
dolayı afvımı niyaz ve istirham ediyorum. Fena şahsiyetimi târif
eylemekliğim gerçi mânasızdır. Fakat mürâsele ve mülâkatta bu babda pek çok büyük
iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicab sevkiyle ufak bir tasdi'de bulundum. Son iki
mektubunuzda sual buyurulan hususa cevab vermekliğim ısrar ile emir buyuruldu. سَمِعْنَا
وَاَطَعْنَا Fakat bu ağır suale, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikate muvafık ve mutabık bir cevap verebilmek için inâyet
ve kerem-i İlâhî ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberîye iltica eyledi. Şöyle ki:
Mübârek
Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübîn'in
nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde
kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde
hisse-mend ve faide-mend olurlar. Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve mezheb ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları,
kanaatimizin sıhhatine delâlet etmeğe kâfidirler.
Vazifenizin
bitmediğine dair düşünebildiğim bürhanlar:
Evvelâ:
Bid'adların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyan buyurulan hadîsteki emir ve zecr.
Sâniyen:
Peygamberimizin ittibaına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet-i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.
Sâlisen:
Madem bu hizmet münhasıran re'yiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur'ân, Fahr-i Cihan, Habib-i
Yezdân Sallâllahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün اَلْيَوْمَ
اَكْمَلْتُ
لَكُمْ
دِينَكُمْ ferman-ı celîlini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i Risaletinin hitâmına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse,
bildirilir kanaatındayım.
(Sh: B-12)
Râbian:
Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür'et edilmemesi, ilâ nihâye bu hâlin devam
edeceğine delil olamaz. Hâl-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zât-ı fâzılâneleri cevab
vereceksiniz.
Hâmisen:
Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiç bir sebeb olmasa dahi yalnız bu
mübârek Sözler'le rabıta peydâ eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız.
Sâdisen:
Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahda bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i
ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve
Sözler'e bile geçmeyen mesâil kat'iyetle gösteriyorlar ki: İhtiyaç da hizmet de
bitmemiştir.
Birkaç
mâruzât: Nurlu Sözler'i cemaate okumak nasib olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hâsıl oluyordu;
şurada arza müsaadenizi rica edeceğim.
Evvelâ:
Muhterem Üstadıma mâruzatta bulunmak
için kalemi elime aldığım zaman, ruhumda büyük bir inkişaf hissediyor ve ihtiyarsız kalemim o andaki muvakkat duygularıma tercüman olduğunu görüyorum.
Sâniyen:
Şöyle düşünüyordum; eğer yalnız adüvv-i ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden emîn
olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve
kendisi köşe-i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i
insan ve âlem-i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye faidesi olmayacak bir
zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu
hakikatleri iblâğ edeyim de Allah-ı Zülcelâl nasıl şe'n-i Ulûhiyetine yaraşırsa öyle muamele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat-ı nazar etmeyi yine o zamanlarda çok
faideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?
Sâlisen:
Esmâ-i Hüsnâdan Rahman ve Rahîm isimleri en âzam mertebede olduklarından mı, yoksa başka sebeb ve hikmetle mi بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ kelimesi içine dahil olmuşlardır? Bu da şu mektubu yazarken kalbime geldi, ben de soruyorum.
(Sh: B-13)
Aziz ve
muhterem Üstadım, sizin
vücudunuza yalnız bizler değil, bütün Âlem-i İslâm muhtaçtır. Çünki; mü'minlerin
imanına kuvvet veren, gafilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh-ı hidâyeti gösteren, hükemâ-yı felâsifeyi beht ve hayrette bırakan
Kur'ân-ı Mübîn'den nebeân ve lemeân eden o kudsi Sözler'in
vücuduna vasıta oldunuz. Hemen Cenâb-ı Erhamürrâhimîn azîz Üstadımızı sıhhat ve âfiyetde
dâim ve Ümmet-i Muhammed üzere kâim buyursun, âmin bihürmeti
Seyyidi'l-Mürselîn.
Hulûsi
3
Risale-i
Nur mektublarından bu mektubunuzun bendeki
te'sirlerini hülâsaten arzedeyim:
Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücudu,
ümidimi; nazarımda ilim sayılacak her şeyi sizden öğrendiğim için, bu vesile ile hakikat sahasındaki mâlûmâtımı; hasbe'l-beşeriyye
fütur hâsıl oluyorsa, şevkimi;
hasta bir talebeniz olduğumdan Kur'ân'ın eczahanesinden verdiğiniz bu ilâçlarınızla sıhhatimi; matbaha-i Kur'ân'dan
intihab buyurduğunuz bu gıdalarla bütün hasselerimin kuvvetini, hayatın beş derecesini de tâlim, mevtin
i'tibârî bir keyfiyet olduğunu tefhim, idam-ı ebedînin mutasavver olamayacağına kalbimi takvîm buyurduktan sonra, Allah için muhabbetin her halde bu
hayat derecelerinde de devam ederek hayât-ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işaret buyurmakla müddet-i hayatımı nihayetsiz artırmağa sebeb olmuştur.
Risale-i
Nur ile ihdâ buyurduğunuz dualar, zâten her gün sevgili Üstadı düşünmeğe kâfi
gelmektedir. Kur'an'ın nihâyetsiz füyuzâtından, tükenmez hazinesinden inayet-i Hak'la edindiğiniz ve tebliğe me'zun
olduğunuz mânaları, cevherleri
göstermekle, bildirmekle de bu biçare ve müştak talebe ve kardeşinize sonuna kadar
ders vermek istediğinizi izhar ediyorsunuz ki: Bu
suretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden
ayrılmamaklığınız te'min edilmiş oluyor.
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Hulûsi
(Sh: B-14)
4
Muvasalatımın ilk gecesi
pederimin misafirlerine tahsis eylediği odaya
devam eden zevâta; mütevekkilen alâllah, akşam ile yatsı arasında Risale-i Nuru okumağa başladım.
Sevgili
Üstadım! Evvelce arzettiğim vechile ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O
da, Üstadım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i
me'mure-i mâneviyyesini ifâda kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesabına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibarettir.
Orada bulunduğunuz müddetçe Hazret-i Kur'ân'dan
hakikat-i iman ve İslâm hesabına vâki olacak
istihraç ve tecelliyâttan mahrum bırakılmamaklığımı hâssaten istirham ediyorum.
İnşâallah müstecâb olan duânızla Allah-ı Zülcelâl, Risale-i Nur hizmetinde
ümid ve arzu ettiğim neticeye vâsıl, merhum ve mağfur
Abdurrahman gibi âhir nefesde iman ve tevfik ve saadet-i bâkiyede iki
cihan serveri Nebiyy-i Ekremimiz Muhammedeni'l-Mustafa (Sallâllahu teâlâ aleyhi
ve sellem) Efendimize ve siz muhterem Üstadımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek suretiyle
âmâl-i hakikiyeye nâil buyurur.
Risale-i
Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur'ân-ı Mübîn Allah'ın kelâmı iken Seyyid-i Kâinat, Eşref-i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Fürkan-ı Azîm'in nurlarından bu günün karmakarışık sarhoş
insanlarına emr-i Hak'la hitab ediyorsunuz. Öyle ise; O Hakîm-i Rahîm, size bu eseri yaptırtan o nurları ayak altında bıraktırmaz. Elbette ve elbette fânilerden belki de hiç ümid
edilmediklerden sâhipler, hâfızlar, ikinci
üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur itikadındayım.
Hulûsi
5
Evet
İslâmiyet gibi bir âlî tarikatım, acz ve fakrı Allah'a karşı bilmek
gibi bir meşrebim, Seyyidi'l-Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân-ı Azîmüşşân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe-i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik
gibi bir mesleğim var.
(Sh: B-15)
Üstadım bana ve dinleyen
her zevil akla, tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır, beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihayetindeki tesbihleri yap, ittiba'-ı sünnet et, yedi kebâiri işleme dersini vermiştir. Ben gerek bu
derse, gerek Risaletü'n-Nur ile verilen derslere, Kur'an'dan istinbat buyurarak
gösterdiği hakîkatlere karşı Allah'ın tevfikiyle can ü dilden belî
dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde
ilk defa olarak Üstad dedim. Hatâ etmedim, isabet
ettim.
Hulûsi
6
Bu
kerre irsal buyurulan Mektubâtü'n-Nur zeyilleri, emsâli gibi hoş, güzel ve bedi'dir. Eserlerin Nur ism-i azîminin
tecellisi olduğuna, ihtiyaca ve hâl-i âleme göre
yazdırıldığına bence aslâ şübhe kalmamıştır. Bunu küçük bir
misâl ile te'yid etmek isterim. Mülhidler çok ileri gidiyorlar. Meselâ:
..... ilâ âhir.
İşte bu ahmakların hezeyanına ve her nevi iğfallerine
ve zâhiren süslü lâflarına kanmayarak, iman ve itikadlarında sâbit kadem olmaları için erbab-ı imana ve kuvvet ve zümre-i tuğyana kahr ve şiddetle
ders-i ibrat verecek pek münasebetli sözler, mevzubahs âsârda ayân-beyan
görülmektedir.
Hayfâ
ki, bu nurlar şimdilik (Hâşiye) lihikmetin pek mahdut sahada ve ancak mü'minler içinde neşredilebilir.
(Haşiye) Bundan otuz
beş sene evvel.
وَالصَّبْرُ
مِفْتَاحُ
الْفَرَجِ * اِنَّ
اللّهَ مَعَ
الصَّابِرِينَ
Hulûsi
7
Otuz
İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfını da Hakkı Efendi kardeşimizle
merak ve dikkatle okuduk. Cidden çok âlî mefhumu var. Tavsife bu âcizin kudreti
olsa, belki bu ikinci nokta için pek ziyade rahatsız etmeğe cesâret ederdim. Heyhât ki, diğer hususâtta olduğu gibi, bunda da sıfrü'l-yed
bulunuyorum. Yalnız hulûs ve sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Sözler'in daha fevkınde parlayan bir
necm-i nur'efşândır.
(Sh: B-16)
(Doktor'dan
Mi'râc'ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemal der: "Eserin pek büyük kıymetini takdir etmek için İslâm olmağa bile lüzum yok, insan olmak kâfi" cevabını verdi.)
Hulûsi
8
Bizler
ki, Elhamdü-lillâhi-teâlâ, ahiret kardeşiniz,
Kur'ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrar-ı Kur'aniyenin
beyanında, eşşükrü-lillâhi-teâlâ,
"Ashab-ı Kehf" gibi musahibiniziz.
Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde mahzâ bir
lütuf ve inâyet-i Samedânî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhaniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.
Hulûsi
9
Otuz
İkinci Sözün Birinci Mevkıfını, Ramazan
hediyesini ikmale muvaffak oldum. Tevfîk-ı Hudâ yoldaşım olursa diğerlerini de emir
buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler'in en hüsünlü
hatt ile hattâ altun ile yazılması lâyık ve muktazi iken,
hasbe'l-kader bu biçâre kardeşinizin perişan ve belki ancak okunabilir, hatalı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmağa vesile oluyor ve her vasıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifâtât-ı fâzılânelerinin ve her biri Risale-i
Nur'â bir zeyl ve tefsir ve hâşiye makamındaki cihan-değer emirnâme-i
ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.
Fakat
mânevî ciheti böyle düşünmüyorum ve nerede bulunursam
bulunayım, înâyet-i Bâri ile aldığım dersi dinletecek bir muhatab bulmağa çalışacak ve neşr-i hakikat yolunda acz ve fakrıma bakmıyarak, duanızla elimden gelen
her çareye başvuracağım için müteselli oluyorum.
Yalnız, dünyevî vazifeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakâikına meclûb olduğum nurlu
Sözler'le iştigalime kısmen mâni' oluyor.
İşte buna müteessifim, fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fâni yüzünü daha ziyade üryanlığıy
(Sh: B-17)
la göstermekte ve bu hayatta bâki ve sermedî hayat
için bir şey kazanılmadan geçen
vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sureten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstadın son dersi, bu fâni dünyanın en zevkli halinden pek çok yukarı derecede bir bâki hayat olduğunu
kat'iyyetle müjde etmektedir.
Hulûsi
Gönül
isterdi ki, O muazzam Sözler'e sönük yazılarımla biraz uzun cevap yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum.
Kabiliyetimin azlığı, istidadımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber
uhdeme verilmiş olan bir kaç maddî vazifelerin
taht-ı te'sîrinde dimağım meşgul ve âdeta meşbu' olduğundan, o mübarek cevherlerinize mukabil âdi boncuk
bile ibraz edemiyeceğim.
Biliyorsunuz
ki, çok ifadelerimde sizi taklid ettiğim birinci
sebebi, merbutiyet-i hâlisânemin; ikinci sebebi, kudret-i kalemiyemin
kifayetsizliğidir. Fakat mübarek Yirmi Dördüncü
Sözde misali geçen fakir gibi, ben de derim: Ey Sevgili Üstadım, eğer gücüm yetişse, elimden gelse bütün o nurlu
Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size mâruzatta
bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muamele buyurunuz.
Hulûsi
11
Eser,
emsâli gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallah temenni
buyurduğunuz vecihle Ümmet-i
Muhammed'in içtimaî ve pek mühim bir yarasına kat'î devâ olur. Doğrudan doğruya nur-u Kur'ân olan mübarek Sözler'in kasd ve işaret edilmek istenildiğini arzettim ve makam-ı tasdikte şimdiye kadar kendisine bir kaç Söz'ü de okudum ve
imkân buldukça da okuyacağım. Lâyüadd ve
lâyuhsâ niam-ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allah-ı Zülcelâl tebareke
ve teâla ve tekaddes hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken zât-ı üstadâneleri bizi izn-i Rabbanî ile o mübarek münevver Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.
(Sh: B-18)
Taharri-i
hakikat ile ömür geçirir iken mukadderat bu âsi biçâreyi de beş sene evvel Şâh-ı Nakşibend hazretlerinden "Muhammedü'l-Küfrevî"
hazretlerine doğru açılan tarîk-ı Nakşibendî'ye idhâl eylemişti. Sonra muvakkat
bir küsuf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve
dikenler içinde kalınmış iken nurlu Sözler'inizle zulmetten nura, girdabdan selâmete,
felâketten saadete çıktım. اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
ferman buyuruyorsunuz ki: İmanı kurtarmak
zamanıdır. عَلَى
الرَّاْسِ
وَالْعَيْنِ
Hulûsi
12
Bu
defa bu biçâre talebesine ihsan ettiği hediyeyi, gıyabî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu'cize-i kübra-yı Ahmediyeyi ilân eden On Dokuzuncu Mektub'un tahsisen
bendelerine irsali, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütalâası rikkat damarlarımı tahrik ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmağa vesile olmuştur.
Hulûsi
13
Ruhu
feza-yı kâinatta beyne'l-ecram seyr-i seri' ile seyahat
ettirecek tarzda tulû'eden manzume-i hakikat, bilhassa bizler için büyük
mazhariyettir. Tarîk-ı Nakşî hakkındaki fıkraya mukabil "tarîk-ı acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" ün hesabına tulû eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altun ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsah
ettim. O halde kıymeti, âciz bir talebenizin yadigârı olmasındadır.
Hulûsi
14
Sâniyen:
Şu zaman-ı isyan ve tuğyan ve
küfranda mahz-ı inâyet ve lütf-ı Hak olan, Ümmet-i İslâmiyeyi
hakâik-ı imaniyeye sevk ve irşada me'mur edilen Zât-ı hakîmanelerini
bütün Ümmet-i Muhammediyeyi olduğu gibi bu âcizi de nurlu Sözler ile tarîk-i Nura irşad buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnetle daim yâd eder,
(Sh: B-19)
dünyevî ve
uhrevî muradlarınızı hâsıl eylemesini
Rahîm, Kerîm olan Allah-ı Zülcelâl
Hazretlerinden abîdane niyaz ve istirham eylerim, efendim.
Hulûsi
15
(Kardeşimin bir fıkrasıdır)
Ellerinizi
öper, duanızı isterim. Dünyadan
dargın, nefsinde âciz olan Abdülmecid'e güzel bir üstad,
ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi.
Lâfzî bir üstadı kaybettimse de, mânevî müteaddid
mürşidleri buldum diye kendimi tebşir ettim. Hakkikaten irşad edecek nurlu
eserlerdir. Allah çok razı olsun ...
Abdülmecid
16
Evet
müteselli olduğum iki cihet var. Biri: Elimizdeki
mübarek Sözler vasıtasiyle daima sohbet-i mânevide
bulunduğumuz, diğeri:
Muhabbetimizin inâyet-i Bâri ile "hubb-u fillâh" mertebesinde olduğuna imanımızdır. Binâenaleyh
size benim bugün ve yarın en büyük hediyem: Verdiğiniz dersi, nâmınıza olarak vekâleten alâ kadri'l-imkân mü'minlere tebliğ eylemek ve Allah'ın verdiği hakikî muhabbeti ebeden taşımak ve buna mukabil Erhamürrâhimîn ve Ekremül'ekremîn,
Ahsenülhâlikîn, Rabb-i Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden, hakikî muhabbetin, Otuz
İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfında izah buyurulan neticesine mazhar buyurulmaktır. İman-ı tahkikî yolunda
buluştuğumuz Hakkı Efendi ile niyetimiz hakka, sıdka, ihlâsa iştirâkimiz muhakkaktır.
Hulûsi
17
Bu
mektubunuzdaki suâl ile ve en son yazılmış olan Otuz İkinci Söz ile münâsebet ve müşâbehet nevinden bu def'aki arîza-i cevabiyem üç
vakfeli oldu.
Demek
oluyor ki, Risale-i Nur mânevî bir güneş, her bir
Söz muhtelif kadirlerden nuranî yıldızlar ve Otuz İkinci Söz üç mevkıfı
(Sh: B-20)
ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzar-ı dikkati hâh-nâhâh üzerlerine celbeden hâlis nurdan
vücuda gelmiş birinci kadirden pek nurlu, erbab-ı îmana
gülümseyen, ahzab-ı dalâlete haşmetle bakan, gözlerini kör eden, erbab-ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nurlu birinci kadirden bir kevkeb-i nevvârdır. Ne yapayım talebenizin dili
bu kadar dönüyor. Yoksa bu sönük ifade o mübarek Sözler için sarf edilmek lâyık olmadığını biliyorum.
Bizden
Üçüncü Maksad'ın te'sirini
sual buyuruyorsunuz. Biz Hakkı Efendi ile
ittifakan deriz ki: İçindeki hakikatler cerhedilmez, içinde lüzumsuz bir şey yok, zararlı bir kayıt mutasavver değil. Dikkatle dinleyenler, Allah tevfik verirse, imanını kurtarabilirler.
Bu hakâikle Avrupa ehl-i dalâletine de meydan okunur, fikrindeyiz. Bu kabil
dalâlet ve gaflette olanlar ya mübarezeden mağlûb olurlar, ya ulviyyeti hissedip tegayyüb ederler, yahut Ebu Cehil
gibi hakikati kabul etmemekte inad ederler veya dehşetlerinden kulaklarını kapayıp kaçarlar, fikir
ve kanaat ve imanındayız. Sözler'i dinleyenlerin bir sükût-u mestî göstermeleri, izhar-ı hayret eylemeleri, kudretleri derecesinde takdiratta
bulunmaları her halde düşündüğümüze kuvvet verir bir keyfiyettir. Ümid ve tahminimizi tasdik ediyor.
Hulûsi
18
Niyetim büyük, tevfik Hudâ'dan. Yalnız oda cemaatımıza Yirmi Beşinci Söz'e kadar
okudum. Ve İnşâallah devam edeceğim, Emrinize tebean ve duanıza binâen fütur getirmiyorum. Maddî vazifem oradakinden daha ağırdır. Fakat her
umûrumda Allah'a istinad ettiğim için ümidsizliğe düşmüyorum. Oradan
ayrıldıktan sonraki
füyuzattan istifade etmeyi cân ü yürekten arzu ediyorum. Nâtamam kalan Otuz İki
ve Otuz Üçüncü Sözler'in de itmâmına muvaffak olmanızı eltâf-ı İlâhiyeden niyaz
eylerim.
Hulûsi
(Sh: B-21)
19
Ben
burada inşâallah emanetçi olduğum Sözler'i inâyet-i Hak'la ve duanız berekâtiyle lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümid ediyorum. Üstadım müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur'ân'dan enzâr-ı cihana vaz'eden Hâlık (Celle Celâluhu) bizim gibi kimsenin ümid ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşr ve muhafaza ettirir. Bu işi ben sa'yim ile,
kudretim ile kazandım diyen huddâm o gün görecekler ki,
o mukaddes hizmet, zâhiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine
devredilmiş olur kanaatındayım. Bu sebeble oradaki kardeşlerimizden Risale-i Nur ile çok alâkadar olmalarını rica etmekteyim.
Hulûsi
20
Risaletü'n-Nur,
Mektubatü'n-Nur'un mütalâası, tahrir edilmesi,
neşr ve tebliğe
alâ-kadri'l-istitâa çalışılması gibi emr-i hayr-ı azîme havl ve
kuvvet-i Samedanî ve inâyet ve lütf-u Rabbânî ile muvaffak olduğum zamanlar ki:
Bu evkatta evvelen ve bizzat bu fakir istifade, istifâza, istiâne etmiş oluyor. Bu itibarla mezkûr saatları çok mübarek tanıyor, firakına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını, kesilmemesini
ez-can ü dil arzu ediyorum.
Fakat
ne çare ki: İğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi safîleştirip Nurların karşısına, dolayısiyle Kur'ân'ın mu'cizeleri mecmuasına ve aziz, muhterem Üstadımın medresesine ve
ol Seyyidü'l-Kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (ASM) Hazretlerinin ravza-i
saadetlerine ve nihayet Rabbü'l-Âlemîn Teâlâ ve
Tekaddes Hazretlerinin huzur-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o Nurlarla iştigal etmediğim
zamanlar, keşfi enfâs-ı ma'dude-i hayattan olmaya idiler diyorum.
Hulûsi
21
Geçen
hafta mahtelif iki cemaata Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci ve İkinci
Zeyillerini okudum. Dinleyenler hayran ve bu fakir
(Sh: B-22)
de o parlak
i'caz-ı Kur'ân'dan âdeta gaşyoldum. Bu eserinizi Risale-i
Nur ve Mektubatü'n-Nur'un en münevverleri safında mütalâa ediyorum. Bu gün Cum'a idi. Komşumuz Fethi Bey'e on bir ve on üç numaralı Sözler'i okudum. Dünyevî işlerden tahlîs-i
nefis ile iğtinam edebildiğim
vakitlerde, o mübarek nurlu pencerelere koşuyorum. Ruhî ve manevî gıdamı almağa ve bulabildiğim böyle bir muhatabı da hissedar etmeğe çalışıyorum.
Hulûsi
22
Yirmi
Altıncı Mektub'u büyük
sevinçle aldım. Defaatla, dikkatle, merakla,
muhabbetle, lezzetle okudum ve neticede, "duanız olmazsa ne değeriniz var" ferman buyuran Zât-ı Zülcelâl'e ubudiyyetle intisabım hasebiyle ve abdiyyetin tazammun ettiği lisanla, kemal-i acz ve fakr ve şevkle; tamamen hasbî, bütün mânâsıyle Allah
namına, bütün vuzûhiyle ehl-i iman ve Kur'ân nef' ve hesabına olan maddî, manevî, zâhirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hıdemâtınızın mükâfatını lütuf ve kerem-i bînihayesine münasib bir tarzda
ihsan ve ikram buyurmasını ve zât-ı üstadânelerini her iki cihanda aziz
etmesini ol Hâlik-ı Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden
abîdâne tazarrru' ve niyâz eyledim. Ümidim اُدْعُونِى
اَسْتَجِبْ
لَكُمْ fermanının tecelli edeceğindedir.
Muhterem
Üstad! Zaten sizin, biz bîçârelerden beklediğiniz yalnız dua değil mi? Mübarek Sözler hakkında şimdiye kadar mektublarımda mevcut olan ihtisâsâtımı nâtık, sönük ifâdâtımı Risaletü'n-Nur'a takriz yapmak hususundaki
niyet-i üstadânelerine bir şey demeğe hakkım yok. Fakat benim
o perişan ifadelerim, güneşin yanına mum yakmak kabilinden olacak ve
muhtemelen hakikatteki sönüklüğüne rağmen o Nurların komşuluğundan, âyinedarlığından hisse-mend olarak nisbî bir parlaklık arzedebilecektir.
Risaletü'n-Nur'un
müstemi'leri arasında, Sultan Abdülhamid'in devrinde
Kerbelâ'da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahman Efendi namında 88 yaşında bir hoca vardır. Her
(Sh: B-23)
defaki
mütalâadan büyük memnuniyet göstermekte, "çok istifade ettim Allah razı olsun" demekte ve çok dua etmektedir. Yirmi Altıncı Mektub'un Üçüncü Mebhası'nı gayr-ı ihtiyarî muhtelif
rütbede mühim zâtlara okudum. Hepsi "çok doğru, çok güzel" dediler. Evet bu fakir çok tecrübe ettim ve yakîn
hâsıl ettim ki: وَقُلْْ
جَاءَ
اْلحَقُّ
وَزَهَقَ
الْبَاطِلُ -ilâ-âhiril
âye- âyetinin lâyemut mu'cizesi vardır. Bu defaki mektubları birkaç defa muhtelif küçük cemaatlara okumak nasib oldu. Bunların birinde mühim bir âlim de vardı. Cümlesi hayret ve takdirlerini izhar ettiler. Benim fikrime gelince:
Bütün Risaletü'n-Nur ve
Mektubâtü'n-Nur, ihtiyac-ı zamana göre her sınıf erbab-ı din ve hattâ, müfrit muannid olmamak şartiyle, dinsizleri bile ilzam ve ikna' edecek
derecededirler. Fakat (dünya bu) sevk-i
menfaat, hırs-ı câh, küfür ve
inad, gaflet ve kesel, şirk ve dalâl gibi ilâçsız hastalıklara tutulanlar
için, bu Nurlara karşı göz yummak, görse bilse kabul
etmemek, gördüğünü inkâr etmek, hak ve hakikatı reddetmek gibi divanelikler istib'ad edilemez.
Malûm-u fâzılâneleri, Allah'ın şu muvakkat misafirhanesinde insan suretinde hayvanları eksik değildir. Bu nurlar
intişar etse idi, elbette böylelerinin bugün istidlâlen
dermeyan edilen divanelik hezeyanları da açık olarak görülürdü.
Hulûsi
(Şu fıkra kardeşim
Abdülmecid'indir)
Bu
eserler bütün sınıflara ve cemaatlara dâima mazhar-ı takdir
oluyor. Kim görse istihsan eder. Tenkide mâruz olacak eserler değil. Fakat derecât-ı takdir, derecâtı fehim gibi
mütefavit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir.
Abdülmecid
23
(Hulûsi
Bey'in selefi, yirmi altı yaşında vefat eden biraderzâdem Abdurrahman'ın vefatından bir iki ay
evvel yazdığı mektubudur)
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
Ellerinizi
öperim, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi,
irşad
(Sh: B-24)
edici olan "Onuncu Söz" risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasiyle aldım, çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek
muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak olmuş isem de, bu da mudadder imiş. Ve Cenâb-ı Hakk'ın emir ve iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu.
Binâenaleyh ben cehalet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için afvınızı rica ve duanızı dilerim.
Aziz
mamo (*)! Şunu da şurada arzedeyim ki: Himaye ve
himmetiniz sâyesinde, din ve âhiretime dokunacak ef'al ve harekâttan kendimi
muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok
musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim.
Hiç bir vakit ve hiç bir zaman unutmadım ki:
Bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezâiz ve safâsı neticesi zillet ve şedid azab olduğu ve dünyada Allah için ve Allah'ın emir buyurduğu yollarda
çekilen ve çekilmekte olan mezâhim neticesi sonu lezzet ve mükâfat olduğunu bildiğim ve iman ettiğimden, fenâ şeylerin
irtikâbından kendimi muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir
ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayâlimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber
sabretmekteyim.
(*) Kürtçe amcacığım
demektir.
Şimdi
amcacığım ve büyük üstadım! Habîs
olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevâî ve bilâhare elem verici olan
arzularını yapmamak ve
dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini şer ise duymamazlığa gelir ve
kimse ile fenâ hasletleri kapmamak için ihtilât etmemekteyim. Dairede müddet-i
mesâiden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenâb-ı Hakk'ın şükrü ile
geçiriyorum. Bundan başka ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni ikaz ve fenâ şeylerden men'eden, üstad-ı âzam ve mürşidim olan bu âyet-i kerîmeden duyduğum ve hissettiğimdir:
(Sh: B-25)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيم
اَلْيَوْمَ
نَخْتِمُ
عَلَى
اَفْوَاهِهِمْ
وَتُكَلِّمُنَا
اَيْدِيهِمْ
وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ
بِمَا
كَانُوا
يَكْسِبُونَ
Ve öyle biliyorum ki; o gün de pek yakındır. (Hâşiye 1)
اَللّهُمَّ
لاَ
تُخْرِجْنَا
مِنَ
الدُّنْيَا
اِلاَّ مَعَ
الشَّهَادَةِ
وَ اْلاِيمَانِ
duam bu ve itikadım böyledir ve böyle de iman ederim. (Hâşiye 2)
آمَنْتُ
بِاللّهِ وَ
مَلئِكَتِهِ
وَ كُتُبِهِ
وَ رُسُلِهِ
وَ بِالْيَومِ
اْلآخِرِ وَ
بِالْقَدَرِ
خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ
مِنَ اللّهِ
تَعَالَى وَ
الْبَعْثُ
بَعْدَ
الْمَوْتِ
حَقٌّ
اَشْهَدُ
اَنْ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
اللّهُ وَ
اَشْهَدُ
اَنَّ مُحَمَّدً
عَبْدُهُ
رَسُولُهُ
Biraderzâdeniz
Abdurrahman
Demek
Onuncu Söz onun hakkında bir mürşid-i hakikî hükmüne geçmiştir ki; birden onu
derece-i velâyete çıkararak şu üç kerâmeti söylettirmiştir. Benden sekiz
sene evvel ayrılmış. Onuncu Söz eline geçmiş, mektubun başında söylediği gibi çok azîm
istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektubunun diğer bir parçasında Onuncu
Söz'ün şevkinden demiş;
"Yazdığın Sözler'in hepsini bana gönder, kendi hattımla herbirisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın." İşte böyle bir
kahraman vârisi kaybettim. Ruhuna elfâtiha.
Said
Nursî
(Hâşiye 1): Cây-ı dikkattir, vefatını haber veriyor.
(Hâşiye 2): Hem iman
ile gideceğini ilân ediyor.
(Hâşiye 3) Âhir nefesteki kelimat-ı imaniyeyi âhir-i mektubunda zikretmesi dünyadan kahramancasına imanını kurtarıp öyle gideceğine işaret eder.
(Sh: B-26)
24
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
عَاشِرَاتِ
دَقَائِقِ
اَيَّامِ
الْفِرَاقِ
Aziz,
Sıddık, muhlis, hâlis
kardaşım.
Evvelâ:
Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddî iştigalinizi ve daima birinciliği Nur
dersinde ve sadakatinde muhafaza etmenizi bütün ruh ve canımla tebrik ederim.
Sâniyen:
Hiç merak etme seninle muhabere MA'NEN devam eder. Bütün mektublarımda "Aziz sıddık kardaşlarım" dediğim zaman
muhlis HULغSİ saff-ı evvel muhatabların içindedir.
Sâlisen:
Nurlar pek parlak ve gâlibane fütûhatı geniş bir dairede devam ediyor. (Sırran tenevveret) sırrıyle perde altında daha
ziyade işliyor. İki makine bin ve beşyüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallah zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.
Kardaşım, ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için
Kader-i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan o havali
memleketim. Güzel levha-i hakikatın lâhikalarına geçirmek için, nur şâkirdlerine gönderdik. O civarda nurlarla alâkadar zatlara selâm.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Seni
unutmayan
Hasta
kardaşınız
Said Nursî
Biraderzâdem
Nihad'ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber daima duamdadır.
(Sh: B-27)
25
YİRMİ
YEDİNCİ MEKTUBUN ZEYLİ VE
İKİNCİ KISMI
(Hulûsi-i
sânî ve büyük bir âlim olan
Sabri Efendi'nin fıkralarıdır.)
Meb'us-u
âlem Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Hazretlerinin insanları hayrette bırakan ve cüz'î şuûru olana îman-ı kâmil bahşeden, fevkalhad ve hârikulâde mânen bin envâ-ı mu'cizat-ı Ahmediyeyi ihtiva
eden ve pek âlî ve azim kıymeti müsbet ve
müsellem bulunan On Dokuzuncu Mektubun dördüncü cüz'ünü; nazar ve teveccüh-ü
fâzılânelerinde min-gayr-i haddin vekilleri bulunduğum mûmâileyh Hulûsi Beyefendi'ye irsâl kılınmak üzere
istinsaha başlamıştım.
Bin
mü'cize-i Muhammediyye münderic olan On Dokuzuncu Mektub, mukaddemen dahi
arzedildiği vecihle arzumun fevkınde pek ziyade ulvî ve nuranî mebâhis ve vekâyi-i risalet - meâbiyeyi
beyan ve müjde ile ruh ve kalb-i
âcizîyi bahâr-ı âlem gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu hususta
kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü'l-arz medh ü senâyı gayet parlak bir tarzda arzetmek, ehass-ı emelim ise de maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifa ediyorum. Yalnız şu noktayı hissettim ki: O
vekâyi'de siz cismen değilse de fakat ruhen, Server-i Kâinat
Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zira o vekâyi-i
mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an'anesiyle kat'iyyen müşâhede ve ol vecihle nakl ve tahrir buyurduğunuza kani' ve kailim.
On
Altıncı Mektubu Atabey'e
giderken götürdüm. Ekseri noktalar bir kısım ihvânı ağlattı ve amcazâdem
Zühdü Efendi, Onaltıyı okuyunca, "Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nuranî ve pek kesretli sürur-ı mânevîyi ihtiva eden bir pencere bugün kalbimde açıldı. Şu pencereden
hâsıl olan netâyici yazmak
(Sh: B-28)
iktidarımın fevkınde ise de, avn-i İlâhîye dayanarak bir arîza ile arzetmek
ehass-ı emelimdir. Nihayetsiz selâm ve hürmetlerimi tebliğe tavassutunuzu rica ederim" dediler.
Sabri
26
Gönlüm
ister ki, hemen Risaletü'n-Nurun umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr-i yektâları istidadım nisbetinde mütalâaya başlasam.
Otuz
Birinci elmas külliyatını avn-i Hak ve inâyet-i ekremîleriyle iki gün evvel ikmâle muvaffak
oldum. Ahmed kardeşime aid derkenarı tefhim ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz'ü istiyor,
fakat bu Söz kıymet-i mâneviye itibariyle
mevcâdatdan ağırdır. İ'caz-ı Kur'an'ın ikinci cüz'ünü hemen hitam buldurmak üzereyim. Fakat müştak bulunduğumuz Otuz İkinci
Söz'ü dahi lütuf buyuracak olursanız hâsıl olacak memnuniyetimi bir vecihle arzetmekten âciz
kalacağım. Çünki, bu gibi kıymettar ve mânidar eserleri işittikten sonra görmek iştiyâkı gittikçe artıyor ve bu
tabiattan bir türlü kendimi men'edemiyorum.
Sabri
27
Bu
defa istinsahına muvaffak olduğum nurlu Yirmi Dokuzuncu Söz'de, melâike denizlerinde
sefâin-i Kibriyâya yapışarak seyran ederken ve beşerin hatâ-savab işlediği ef'ali, kat'î olarak umumî yoklama
defter-i kebîrinde okunacağını, nef' ve zarar hiçbir şey'in mektûm bırakılmıyacağını, şiddetle ihtâr
eden, beka-i ruh âlemini temaşa ederken; matlab-ı a'lâ ve maksad-ı aksâ olan
ba's ve mahkeme-i kübrânın ahkâmını kable'l-vuku'
makam-ı istima'da dinlerden ve bilhassa "Medarlar"
merdivenlerinden âli makamlara mânevî suûd ederken, hele Onuncu Medar ve Üçüncü, Dördüncü Mes'elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ-yı mâneviyatta dalıp yüzerken,
o kadar envâr-ı hakâik-ı kibriyâya ve ezvâk-ı letâif-i ulyâya
müstağrak oldum ki, arz ve ifadeden âcizim.
Sabri
(Sh: B-29)
28
Müşrik ve münkirleri mağlûb ve ilzâm eden ve son sistem malzeme-i cihadiye-i vahdâniyeyi hâvi
ve câmi', kuvvet ve resâneti çelik, kıymet ve
ehemmiyeti elmas ve cevâhir ve akik bir kal'a-misâl olan Otuzuncu Söz'ü
istinsaha muvaffak oldum.
Sabri
29
Sözler
sayesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inayetle tefeyyüz, tergib ile
tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahallûk, tedricle tekemmül tarîkında ilerlemeğe sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe sâbıkan geçirmiş olduğum umum hayâtımın bile mukabil alamıyacağı kanaatındayım.
Sabri
30
(İkinci
bir Sabri olan Ali Efendi'nin bir fıkrasıdır)
Sözler öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidayet-i Hak ile göz, ve kalbsizlere
inhidam-ı kat'iyyeye uğramamış ise kalb, ve şuurunda
çatlaklık yoksa tenvîr ile düşünceye sevk, ve "nereden, nereye, necisin?" suâl-i müşkilin halli ile insanlığın iktiza ettiği insaniyeti bahşediyor.
Ali
31
(Yine
Sabri'nin)
Sözler
namında olan bahr-i muhît-i Nur'da iki seneyi mütecaviz
bir zamandan beri, seyr ü seyahatımın semere ve neticesini görüp bilmek hususunda şimdiye kadar zemin ve zaman müsaid olmadığından, sermaye-i ticaretimin ne derecelere çıktığını; daha doğrusu bir ticaret
edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim.
Hamden-lillâh
bu şehr-i rahmet ve mağfirette, inayet-i Rabbaniye ve muavenet-i Peygamberiye ve himemat ve
daavât-ı üstadâneleri berekâtiyle sermaye-i ilmiye-i
evveliye-i bendegânemin yüzde doksan
(Sh: B-30)
dokuz derece
yükseldiğini fehmettim. O menâbi-i ilmiye ve temsilât-ı hakikiye, meclislerimi o kadar tezyin ve tenvir
etmektedir ki, arzetmekten âcizim. Beşerin pek
ziyade ayağını kaydıran şu asırda, gayetle hârika ve fevkalhad cihazât ve malzemeyi
neşreden (Nur) fabrikasından her nevî techizatı almak farz olduğunu bilip, her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiç bir suretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib-i âzamına, ne derecelerde ifâ-yı şükran ve arz-ı minnetdarî
eylesem, yine hakkıyla vazife-i zimmetimi edâ etmiş olamıyacağım.
Sabri
32
Çoktan beri ruh-u kemterânemin son derece müştak bulunduğu ve her bir
kelimesi birer elmas mahzeni olan şu Yirmi Sekizinci
Risale-i pür-nurlarını "lehül-hamd" kırâat ve istinsaha
muvaffak oldum. Şu altun-misal hurufattan mürekkeb elmas menbaının derece-i kıymet ve rağbet ve
ehemmiyetini arz ve ifade hususunda (mübalâğa olmasın) mümkün olsa idi, şu Risale-i kıymetdarînin
hakâik-ı nâmütenâhîsini muvazzıh ve câmi' bir çok kelimatın
vaz'ettirilmesine çalışacaktım ki, hakikat lâyıkıyla ifade edilsin. Zira Hâlik-ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve îcad ve her birini birer vazife ile tavzif ve
ecel-i âlemin hulûlünde, mes'uliyyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve za'f ve ihtiyacını fehm ve idrâk ederek, kavânîn-i ezeliye ve desâtir-i
Rabbaniyeye imtisâl ve ittiba'
edenlere, şu mevzûbahs "Cennet" gibi bir nimet ile
i'zaz edecek ve ale'l-husus Cennette en büyük nimet, Cemâl-i bâ-kemâl-i
Rabbaniyeyi müşahede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki her şey binnetice Cennete nâzır ve hayran olduğu ve şu hakâikın menba'ı olan Fürkan-ı Mübîn ve Kur'ân-ı Azîmin ebvâb-ı müteaddidesini feth ve esrâr -ı gûna-gûnuna ıttıla' ile derya-i hakâika dalmak herkese müyesser olmadığından, beş sual ve beş cevab miftah-ı
hakikîsiyle o künûz-u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kamâl-i
sarâhatla gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin
kâsır aklı, belki oldukça
yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdirine
hakkıyla şâyan olduğunu kail ve kaniim.
Sabri
(Sh: B-31)
33
Kemal-i
ulviyet ve kıymet-i bînihayesini arz ve ifadeden
âciz bulunduğum şu Sözler'deki âlî ve azîm üslûb ve gayeler, bu abd-i pürkusuru ihya ve
âdeta "ba'sü ba'delmevt" haline getirdi ve "Siyah Dutun Bir
Meyvesi" namiyle müsemmâ, Avrupa meftunlarına endaht edilen altun topun elmas güllelerini gördüm, hayran oldum.
Sabri
34
Yirminci
Mektub'u yazarken vaktimin adem-i müsaadesi cihetiyle çabuk yazmağa fazlaca sa'y ettiğimden sathî bir nazar ve kırâat edildi.
Derince düşünüp zihnimde tararrür ettiremedim ise de, müsaade-i
fâzılâneleri ile şu hakikatı arza ictisar ediyorum ki, bu Mektub-u azîmü'l-mefhum,
şimdiye kadar tesyâr buyurulan umum Nur Risalelerinin,
hülâsatü'l-hülâsa zübdesi ve menba'-ı amîkı olduğuna müşâhedemle beraber, tafsilât ve teşrihat hususunda dahi zevil-akıl olanlar
için, ibare-i Arabî ile tahrir buyurulan ve yedi fıkra-i mânidar ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanaat-ı kâmilem mevcut bulunduğunu arz ile başkaca bir
arzu daha uyandırdı ve dedim: Âh Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü'l-A'mâl ve'lâmâl Hazretleri tevfikat-ı Samedanîsini ihsan buyursa da, Üstad-ı Âlîkadrimden "fenn-i ilm-i kelâm" ı taallüm ile tefeyyüz edebilsem, dedim ve bu arzu kalb-i bendelerîde
ile'l-ebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet-i bîpayanını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifadeden âciz bulunduğum Yirminci Mektub'u mergûbdan mütevelliddir.
Sabri
35
Hele
Birinci Söz'de Besmelenin derece-i ehemmiyeti ve suret-i temsiliyesi şâyan-ı takdir ve
hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidasında "Besmele, Hamdele,
Salvele" nin zikrinin vücubu, hoca efendilerimiz tarafından beyan edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsil işitilmediğinden bu derece zihinde takarrür ve
temerküz etmemişti. Şu temsil, Besmele Sözü olan
Birinci Söz'de ne kadar musîb ve mânidar olduğunu insan olan takdir eder.
Sabri
(Sh: B-32)
36
Üç kitabdan Yirminci Söz'ü ilk defa okudum. Habl-i
Metîn-i İlâhî ve Kanun-u Mübîn-i Rabbanî olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'da, şu son asırda vücuda gelen ve firenklerin
medar-ı iftiharları bulunan
tahte'l-bahir, tayyare, vesaire gibi eşyaya, bin
üç yüz küsür sene mukaddem işaretle ifade
edildiğini öğrenerek Kitab-ı Mübîn'in mazi ve müstakbelden vermekte olduğu ihbarat-ı gaybiye ve sâdıka ve beyanât-ı hârika,
dost ve düşmanı meftun ve
hayretlerde bıraktığı cihetle, bir kat daha i'caz-ı Kur'ân'ı isbat ve te'yid etmiştir. Yirmi Üçüncü ve Otuzuncu Sözler'in baş taraflarından üçer, beşer sahife okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherâta
rasgelmiş bir fakir gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum.
Sabri
37
Bahr-i mu'cizât, Fahr-i Kâinat Efendimiz
Hazretlerinin "şu sisli asırda paslı ruhlarımızı tenvir ve tesrir
eden" ve "sâik-ı hayât-ı ebediyeleri bulunan" On Dokuzuncu Mektub'un beşinci cüz'ünü alarak, üçüncüsünü iade ettim. Fahr-i
Kâinat Efendimizin mu'cizâtından olan
parmaklarından su akıtarak orduya
içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak
vazifeme muvakkat bir fâsıla verecektim.
Kalemimi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için kalemdeki mürekkeb
bitinceye kadar bir iki kelâm daha yazayım da öyle bırakıyam dedim. Başladım, yarım sahife yazdım, kalemden
boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem
kurudu. Sonra bir çok defalar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, tecrübe ettim. Yarım satır, nihayet bir satıra kâfi gelebildi. Bu da Hatib-i Bağdadî'nin فِى يَوْمٍ
كَانَ
مِقْدَارُهُ
خَمْسِينَ اَلْفَ
سَنَةٍ sırrındaki (Hâşiye) tefekküründen
mütehassıl vâkıayı andırır bir te'kid-i i'caz-ı Nebevîdir, dedim.
Sabri
(Hâşiye): O tefekkürde
bir günlük işi bir dakikada yapmış. (Bu Hâşiye, Üstadın el yazısı iledir.)
***
(Sh: B-33)
38
Evvelce
takdim kılınan arîzalarımdaki ta'birat ve elfâz-ı ta'zimiyem ne için hak olmasın. Zira şu kıymetdar ve
ehemmiyet-i nâmütenâhiyeyi ihtiva ve âleme berk-ı hâtıf gibi satvet-i mâneviye ve
hakikiyesini emsâli gibi i'lâm ve ilân eden Yirmi Altıncı Mektub-u mergûbu, yirmi günden beri muhtelif
derecâtta müntesibîn-i ilmiye mütalâa ettikleri halde, bugün tashihine lüzum
görülen ve alât-ta'dad yirmi sekiz noktada ta'dil ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme, kelimat ve tâbirat-ı âliyeyi zâid
veya noksan diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor.
Evet şu asrın eşhâs-ı muzırrasına karşı ilân etmiş olduğu cihâd-ı mâneviyede müşâhede edilen muvaffakıyet-i fevkalâdenin, o gürûh-u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzam ettiğini zerre kadar insafı ve iz'anı ve insaniyette hazzı olanın ikrar ve itiraf
ve tasdik etmesi, vecîbeden olduğu vareste-i rayb
ve zunûndur.
Sabri
39
(Şu fıkra Şamlı Hâfız Tevfik'indir)
Altun
yaldızla yazılması lâzımgelen eser-i
âlinizde, Resûl-i Müctebâ Aleyhi Ekmelü't-tehâya Efendimiz Hazretlerine dil
uzatan, hâin-i bîdin olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini inâyet-i İlâhî ve ruhaniyet-i Peygamberî ve şeriat kılıncı ile kesmeğe muvaffak olduğunuz şu eser-i bergüzîdenizi Cenâb-ı Hak ind-i İlâhîsinde ve nezd-i Peygamberîde kabul eylesin. Şefâat-ı Nebevîyeye efendimi ve fakiri de nâil eyleyip,
sancak-ı Muhammedî (ASM) tahtında cümlemizi ihvanlarımızla beraber haşreylesin,
âmin.
Tevfik
40
(Yine
Sabri'nin)
Burak-ı tevfik ile hakâik-ı semâvata râh-ı urûcu irâe ve tefhim için, tanzim
ve tasnif buyurulan ve her bir lem'a-i ulviyesi, aklî ve naklî binler âyât ve
alâim-i îmanı fevkalhad izah ve isbat eden ve
(Sh: B-34)
bir mirkat-ı îman ve bir mir'at-ı Vâcibü'l-Vücud ve'l-Mennân olan ve saray-ı dâr-ı bekanın elmas bir miftahı bulunan Yirmi
İkinci bahr-ı hakâikı inâyet-i İlâhiye ile istinsaha muvaffak oldum.
Sabri
41
(Şu fıkra, hakikî ve birinci kardeşimiz olan Hakkı Efendi'nindir.)
Mükerreren
mütalâa ve kırâet ederek, arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütalâa
serdine, bir kelime hatta bir nokta ilâvesine kendimde cür'et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu babda bir
mütalâa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihan kadar kıymetdâr mübarek eserleri okuyup, cehaletimiz hasebiyle idrâk edebildiğimiz kadar istifade ve istifâzaya çalışarak müstefid olabilmek bizim için pek büyük bir
nimettir.
Hakkı
42
(Bu fıkra dahi Hakkı
Efendi'ninidir.)
İşbu cihan-kıymet eserin
mütalâasında nasıl bulduğumuz istifsar buyuruluyor. Dekâik-ı hikmet ve hakâik-ı ilmiye ile tezyin ve tarsin edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütalâa
serdetmek, bidâamın fevkındedir.
Hakkı
43
(Şu fıkra ikinci bir Sabri olan Hâfız Ali'nindir.)
Efendim!
Yirmi Beşinci Söz, Cenâb-ı Hakk'ın ferman-ı mübîni olan
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyân için öyle bir vuzûh-u etemmi hâvi bir
muarrif-i hakikîdir ki: Bahr-i hakâikta seyr ü seyahat eden ve hâricen çelikle
mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akikle müzeyyen ve müberhen ve menba'ı - hakikîsi olan Fürkan-ı Hakîm gibi, daima gençliğini ve resanetini,
zinet ve hüsnünü tezyid ve muhafaza eden ve hiç bir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nakîsa
getirmeyen, bir sefine-i semâviyenin mahsûlü olup, kalbleri kışırlana
(Sh: B-35)
rak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gâfil ve
âsilere şiddetle darbe-i müdhişe ve mühlikesini çarpan o Söz, muti'lere lûtf-u dest-i mânevisiyle
dünyevî ve uhrevî nihayetsiz mükâfatını ihsan eden Cenâb-ı Hakk'ın, zât-ı üstadânelerine lütuf buyurduğu ve
"Vehhâb" ism-i celîlinden tulû' eden nurun lem'asiyle ziyalandırıp hakâik-ı İlâhiyenin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren üstadımın hakâik denizinde seyr ü seyahatları esnasında isabet eden
mevceler ki: Yekdiğerini müteâkip her birisi başlı başına bir mu'cize hatta bir katresi bile îcaziyle i'cazını gösterdiğini gördüğümde "Mâşâallah", "Elhamdülillâhi alâ nûri'l-îman ve
hidâyeti'r-Rahmân" cümle-i celîlesini lisanımda vird ediyorum.
Ali
44
(Yine
şu fıkra Sabri'nindir)
Nurları âlemi tenvîr eden, kıt'ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü'l-meâl ve bizzat hatt-ı ekremîleriyle muharrer elmas risalelerini istinsah ve
Yirmi İkinci Nur deryasına dalıyorum.
Sabri
45
(Şu fıkra mühim bir talebe olan Seyyid Şefik'indir)
Şifahâne-i
kalbinizden tulû' eden Otuz Üçüncü Söz'ünüzle
otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecruhumuzu tedavi buyurmanızı bilhassa istirham
eylerim.
Seyyid
Şefik
46
(İnşâallah Kur'ân'a büyük hizmet edecek olan Küçük Hâfız Zühdü'nün mektubudur.)
Bugün
istinsahına muvaffak olduğum İ'caz-ı Kur'ân'ın bu bîçâre
talebenize bahşetmiş bulunduğu nihayetsiz füyûzat, mevte mahkûm
ruhuma öyle bir tabîb-i hâzık ameliyatı yapmış ki, mübtelâ olduğum emrâz-ı kalbiyeyi tedavi
ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan, arz-ı minnetdârî eyler ve bu bînazîr mücevherat mahzeninin diğer
(Sh: B-36)
renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirham
eylerim.
Otuz Üçüncü Mektub'un otuz üç penceresinden ayrı ayrı lemeân eden
nurânî ziyalar kalb-i âcizâneme feyyaz nurlarıyla gül-âblar serpti. Daha birçok Nur Risalelerinin füyuzâtından hisse-yâb olmasına bârigâh-ı Ehadiyetten tazarru' ederim
efendim.
Hâfız Zühdü
47
(Yine
şu fıkra Sabri'nindir.)
"Ma'ruzât-ı hususiye": Şu on dördüncü asr-ı Muhammedîde (ASM) marziyat-ı Rabbaniye ve tebligât-ı Ahmediyeyi bihakkın ifâ ve icra ve i'lâm ve infâz eden elhak
"matla'-i şems-i füyûzât" tâbiriyle tavsif
ve tâzime mâsadak bulunan "Nur" risale-i feridelerinden ruh-u âciziye
in'ikâs eden ve sermaye-i kemterânemden olmayıp sırf Risaletü'n-Nur'un füyûzât ve lemeâtından derip, çatıp yazdığım arîzalarım, mahzâ bir
eser-i hüsn-ü teveccüh-ü kerîmaneleri olarak, Risaletü'n-Nur sırasına idhâl edilmesi
hicabımı intâc etmiştir. Zira bahr-i muhîta nisbeten bir cedvel hükmünde
bile olamayan, bu abd-i âcizin pürkusur ifadeleri öyle bâlâ bir mevki'de yer
tutacak bir mahiyette olmadğı âşikârdır. Umarım Cenâb-ı Kibriyâ'dan ki:
Kârin bulunduğu nevvâr ve ziyâdâr Sözler'in nur ve
ziyâlarından müstefîd ve ziyâdar ola.
Sabri
48
(Şu fıkra Hulûsi'nindir.)
Esasen
siyaset anlamadığım bir iş, şunun bunun âmâline hizmet, menfurum. Zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hallerdir. Felillâhilhamd, Allah'ımız bir, peygamberimiz bir, Kitâbımız bir, Dinizim bir ... ilâ âhir. Bu bir birler, bize
yekdiğerimizi Allah
için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber, ruhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik
te'min etmektedir. Hamd ve şükürler olsun
mü'miniz. Hayatda tesadüf edeceğimiz binlerle
musibet ve acılara مَنْ
آمَنَ
بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ
الْكَدَرِ gibi çok
müessir devamız var.
(Sh: B-37)
Yine idrâk
ediyoruz ki, burada vazifeleri nihayet
bulanlar için, ebedî mev'ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu, bu hanın misafiri, bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er geç
o kâfileye iltihak edeceğiz.
Kısa, müz'iç, dağdağalı, elemli, hüzünlü,
firaklı ve ancak o sermedî hayatın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ivazsız, pürüzsüz ve
kimsenin arzusuna tâbi olmadan, sırf hasbî ve ciddî,
hâlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini ve her
türlü saadeti câmi' hayatda idrâk edeceğiz.
Ümid ve îman gibi pek âlî sermayemiz var. Hoca efendi
hazretlerinin âlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını tadil-i erkân ile kıl. Yani başka ibadete gücün yetmez. Namazın nihayetindeki tesbihleri yap, yani başka zikri yapamadım diye
teessüf etme. Yedi kebâiri terk et, çünki seğâiri arayacak zamanda değiliz.
İttiba'-ı sünnet et, zira bu zamanda arkasında gidilecek ve harekâtı taklide değer sâf, hâlis ve muhlis bir hâdi ki, (o da seni yine
bu yola götürecektir.) Maal'esef bulamıyacaksın, belki bu yola çıkaracaklar vardır. Fakat kömür ile elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış ondan daha iyi kılavuz bulamazsın.
Derslerinden birinde ki, her vakit zikir ettiğim مَنْ آمَنَ
بِالْقَدَرِ
اَمِنَ مِنَ
الْكَدَرِ şefâat-bahş vecizesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musibet ve her elem hoş karşılanacaktır.
Aziz kardeş! Zaman olur ki her şey, herkes, her muamele, kalbi incitiyor. Fakat işte tiryakı: فَاِنْ
تَوَلَّوْا
فَقُلْ
حَسْبِىَ
اللّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ
عَلَيْهِ
تَوَكّلْتُ
وَهُوَ رَبُّ
الْعَرْشِ
الْعَظِيمِ
Her
zaman söylüyorum: Biz bu fâni hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayâta veda etmek, indimizde ve
itikadımızda ebedî bir
hayatın mukaddemesidir, öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayata başlamadık. İşte mürasele ile müvasalayı te'min edelim.
Allah'a güvenelim, O'ndan medet dileyelim.
(Sh: B-38)
َاْلحَمْدُ
لِلّهِ
الَّذِى
هَدَينَا
لِهذَا وَمَا
كُنَّا
لِنَهْتَدِىَ
لَوْلاَ اَنْ هَدَينَا
اللّهُ
لَقَدْجَاءَتْ
رُسُلُ رَبِّنَا
بِاْلحَقِّ
اَللّهُمَّ
صَلِّ عَلَى
سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
مِنَ
اْلاَزَلِ
اِلَى
اْلاَبَدِ
عَدَدَ مَا
فِى عِلْمِ
اللّهِ وَ
عَلَى آلِهِ
وَ صَحْبِهِ
وَ سَلِّمْ
Hulûsi
49
(Sabri'nin
Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri yazdığı vakit yazdığı mektubun bir fıkrasıdır.)
Bil'umum Risâlâtü'l-Envâr her biri ayrı ayrı mevzularda, haddü hesaba gelmeyen müşkilleri halletmeleriyle beraber bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki: Nur deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz-ı kalbîyi def' ve ref'e, ruhu tenvir ve tesrire kâfi bulunduğu meşhud ve müsellemdir. Zira Birinci Söz tevhid miftahıdır. Yirmi Birin birinci şıkkı da mirkat-ı Cennettir. İkinci şıkkı da emraz-ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifahâne-i eczadır. İksir ilâçlarıyla bilâ istisna herkeste bulunan vesvese marazını tedavi ve kal' eder. Kalb ve ruhta Kur'ân-ı Hakîm'in ebedî ve nâmütenâhî füyûzât ve envârından gelen revzat-ı inşirâhiyeyi küşâd ile saâdet-i ebediyyeye îsal edecek bir râh-ı necat ve selâmettir. Yirmi İki ise; Bürhanlariyle, Lem'alariyle insan olanın akâid-i dîniyesini tahkim ve tarsîne emsalsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim efendim.
Sabri
50
(Şu fıkra Husrev'in mektubundandır.)
Sevgili
ve Muhterem Üstadım,
Sözlerinizin
(yani Risalelerinizin) her biri birer derya-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki
târif edemiyeceğim. Bugün Sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslime ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye
mecbur olacağına kat'iyyen ümidvârım.
Husrev
(Sh: B-39)
51
(Şu fıkra Re'fet Bey'in mektubudur.)
Sözler'iniz
mürşidâne ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli ve tahlil
ederek okunmak icab ediyor. Serdeylediğiniz
delâil- akliye ve mantıkıye o kadar tatlı ve hayret-bahşdır ki: İnsan okudukça okuyor ve nâmütenâhî bir zevk-i
mânevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor.
Bu sebeble bir defa okumak kâfi değil. Hepsi yanında bulunup daima okumalıdır.
Re'fet
52
(Şu fıkra dahi Sabri Efendi'nin mektubudur.)
Üstadım Efendim!
Şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hakk'tan Habîb-i Zîşânına gönderilen Şecere-i Tûbânın nâmütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bînazîr mücevherâtın ihrâç ve teşhiri zamanını bulup sergi-i
Rabbaniye ve Muhammediyeye vaz'eden zât-ı üstadânelerine şu dakikada kâsır aklım ve istidadsız lisanımla şöyle dualar ediyorum:
اَللّهُمَّ
احْفَظْ
مُؤَلِّفَ
هَذَ الدُّرِّ
الْيَكْتَا
الَّذِى هُوَ
مَوْسُومٌ
بِرَسَالةِ
النُّورِ وَ
اَعْطِ
قَلْبَهُ وَ
قَلْبَ
صَبْرِى
اَلَّذِى
هُوَ
مَمْلُوءٌ
بِالْحَقَائِقِ
وَ
اْلاِبْتِهَاجِ
وَ السُّرُورِ
آمِينَ
Sabri
53
(Hulûsi
Bey'in fıkrasıdır.)
Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsil eden Hâfız Sabri Efendiyle diğer zevatın
Nurlar hakkındaki ihtisasları çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir
surette ifade edilmiştir. Bir
mektubunuzda Muallim Cûdî'nin kasidesi münasebetiyle buyurduğunuz vecizeyi burada tekrara münasebet geldi.
وَمَا
مَدَحْتُ
مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى
وَ لكِنْ
مَدَحْتُ
مَقَالَتِى
بِمُحَمَّدٍ
Sırrınca güzellik
(Sh: B 40)
yazılarımızda değil, belki i'câz-ı Kur'ân'dan olan nurlu Sözlere ve Mektûbata aittir.
Her ferd-i mü'min, derece-i fehm ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi târif eder.
Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve
tefekkürdeki ulviyet; hakikaten hiçbir şeyle
kabil-i kıyas değilmiş.
Hâl-i
âlem müsaid olsa da, hazine-i hassa-i Kur'ân'dan çıkararak tâbir-i âlinizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse.
Görse de, sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü'minler sevinse, mülhidler, kâfirler, müşrikler imana, insafa, daire-i akla gelseler. Ve bu
mes'ud ve ulvî neticeyi bizlere idrâk ettirmesini eltaf-ı İlâhiyeden tazarru ve niyaz ediyorum. Âmin.
Muhterem
Üstad! Allah-ı Zülcelâl
Hazretlerine ne kadar müteşekkir bulunsanız yeridir. Acz ve fakr tezkeresiyle girmeye muvaffak
olduğunuz saray-ı Kur'ân'ın has hazinesinden, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me'zun olduğunuz miktarını necim necim çıkartarak
evvelâ kendiniz bakıyor, sonra "Eyyühel insan! İşte bakınız, bu misafirhaneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan,
sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultan-ı kâinat bin üç yüz küsur sene evvel büyük bir elçisi Habîb-i Ekremi
(ASM) vasıtasiyle, size hilkatteki hikmeti, buraya gelmekteki
maksadı, ubudiyetin iktiza ettiği hizmeti ilh ... bildirmişti. Bu âlî
tebligatı, o kudsî ahkâmı sizin anlıyacağınız lisanla anlatıyorum,
dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakîkati
anlar ve îmana gelirsiniz ..." diye beyânatta bulunuyorsunuz. Bizler
hasbe'l-kader felillâhilhamd bu kudsî beyânatı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyakını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya
vesile oldunuz. Allah sizden ebeden razı olsun.
Nefs-i emmarenin zebunu, cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan
kurtulamadık ise de, bu hasbî ve Kur'ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyle yapamıyorsak da yolunda
bulunuyoruz.
اِنَّمَا
اْلاَعْمَالُ
بِالنِّيَّاتِ
Hulûsi
&
(Sh: B-41)
İKİNCİ
ZEYL
54
(Ümmî fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur'âniyeye karşı Isparta'nın intibahına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa'nın Sözler hakkındaki ihtisâsatıdır.)
Fazîlet-meâb
Üstadım Hazretleri,
Efendim,
evvelâ arz-ı tâzim ve hürmetle mübarek ellerinizi öperek, her an
ve zaman lisanıma yakıştığı kadar dua eder ve duanızı rica ediyorum.
Efendim,
mâlûmunuz fakir talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum halde, güneş-misâli
olan risale-i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi risalelerinize de sed çekilemez. Onları istima'da ruh ve kalbimi tedkik ettim, tedkikatımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım, bakdım ki; ruh ve
kalbimde bir feyezan ve çoşkunluk var ki,
beni bilâihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen "haydi haydi"
diye tazyikata başladı. Ben de ruhumda olan ve bu vâkıayı tâkib ederken o
Nurların irae ettiği miftahları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile îcab eden kapıları açıp, o Nurlara ehil
olan kardeşlerimi (min gayri haddin) arayıp bulmak vaziyeti âdeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hâli kendime vazife addettim.
O
Nurlardan almış olduğum anahtarları teslim ile, hâin-i din olan
mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için,
hamdenlillâh bu kardaşlarımı arayıp buldum.
Emânetullah ve emânât-ı peygamberînin (ASM) gayet parlak
yakut ve zümrütten
(Sh: B-42)
kıymettar olan
hazinelerini o zâtların ellerine teslim ettim.
Elhamdülillâh Cenâb-ı Hakk muvaffak etti. O mübarek
eserlerinizi mütalâa eden eşhas, insan iseler
ve insaniyetle alâkaları varsa îman
eder. İnanmadıkları takdirde ya insaniyetten istifa etmeli, veyahut insan değiliz demeli. Bu eserler başlı başına ayrı ayrı birer fâtihtir.
İnşâallah her cihetle, feth ederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette
cümlemizi sevabına nâil eyleyip, şefaatına mazhar
buyursun. Âmin ...
Tekrar
mübarek ellerinizi bûs ile, duanızı istirham eylerim efendim hazretleri.
Abdülcelil
oğullarından
Âdilcevazlı
Emrullah
oğlu Bekir
55
(Bu fıkra Hulûsi-i sâni Sabri'nindir.)
Bekledim
tâ ki: Onuncu Söz neşredilmiş, işbu kıymeti mükevvenâta
fâik olan mübarek nurlu eserden bir nüshacık ihsan buyuruldu. Hemen aldığım dakikada,
zîruhtan hâlî ve zümrüd-misâl yeşillenmiş nebâtat arasında bir ağacın altına gittim. Lâkin mevsim itibariyle haliçe-i zemîn
gayet revnaktar ve enva' türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de ânifü'l-beyân eser, âlem-i bekanın sened-i hakikî ve kat'îsi ve en kavî ve gayet rasîn
ve son derece güzel naklî ve aklî ve mantıkî ve
târifi imkânsız bir delâil ve berâhin-i kat'iyye
ile müsbet ve hattâ haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve
en fena bataklıklara düşen, hüsran ve dalâlette boğulan pek çok
kimseleri dakik ve amîk işârât ve hakâikı ile ihya ettiğini ve
edeceğini alâ-kadri'l-istitâa öğrendim.
Her
ne kadar o kıymettar eserin derecat-ı refîa ve mühimmesini hatta en kısa bir cümlesini bile hakkıyla anlayabilmek
ve o hususta söz sarfedebilmek, bidâamın fersah
fersah fevkınde ise de, menba'-ı hakîkisi bulunan Fürkan-ı Mübîn'den tam bir
feyz alan ve emsâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakir, şiddetli acz
ve
(Sh: B-43)
zaafımla bîhadd
bahr-i hakâika daldım ve bahr-i
muhît-i nura girebilmeğe şu mübarek eser, elmas bir miftahım oldu.
Binaenaleyh
havass ve havassu'l-havass dikkatle onu mütalâa ederlerse, daha ne derecelerde
hakâik-ı İlâhiye ve maarif-i
Rabbaniye müşâhede ederek, iktisab-ı füyûzât edeceklerini tahmin edemem. Bundan başka şu nuranî ve ulvî ve kudsî eser, numarası itibariyle dokuz eserin daha mukaddemen sebkat ettiğini îma ve işaretle
beraber ve "On" numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücudunu
mutazammın bulunmasına dair bir
hassasiyet-i kalbiye uyandırdı.
Sonra
anladım ki: Kur'ân-ı Hakîm'in
nur ve ziyâdar menba'ı cûş u hurûşa gelmiş. Fürkân-ı Hakîmin elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler namında hadsiz tiryaklar ve mücevherat
zâhir oldu. Pek çok kulûb def'-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Fürkan-ı Mübîn'in feyziyle Sözler'inin her birini herkese
görmek müyesser olmayan gayet dakik ve amik beyânât-ı hârikalarını röntgen makinesi ile temsil ediyorum. Nasıl o röntgen şuâı şu uzuvların içindeki en hafî ve ince hali görüyor, gösteriyor. Öyle de nurların
hazinedarları olan Sözler dahi, hakâik-ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir.
Sabri
56
(Şu
iki fıkra Husrev'indir.)
Şimdiye
kadar emsâline tesadüf etmediğim bu güzel ve
yüksek Sözler'i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, afvımı rica ediyorum. Duanız berekâtiyle bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk'ın muvaffak buyuracağı ümidini taşıyorum. Ve beni
zât-ı âlînize tevdi' eden ve Sözler'i yazmaklığıma ruhsat veren Cenâb-ı Hakk'a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.
Husrev
(Sh: B-44)
57
(Keza
Husrev'in.)
Risalelerin
yüksekliğine ve güzelliğine ve
lâtifliğine âciz lisanımla, kısa aklım ile ve zaif idrâkimle hayrette kaldığım şöyle dursun,
bilâkayd her okuyanı bizzarure tahsine sevk ediyor.
Cenâb-ı Hakk'a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütufların hakkını ödeyemem.
Husrev
58
(Şu fıkra Hafız Zühdü'nündür.)
Nur
bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmağa muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kasır lisanımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirü'z-zaman Aleyhi Ekmelüssalâtü Vesselâmın huzur-u saâdetine ve pâk, lâtif sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrâk ettiren bu kıymettar On Dokuzuncu Mektubu mütalâa etmekten bir
türlü doyamıyorum. Bilcümle Risaletü'n-Nur'un takdir ve tevkîri
hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb-ı Vâhibü'l-Atâyâ'dan
dilerim ki, Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmağa arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.
Hâfız Zühdü
59
(Bir
Nur talebesinin fıkrasıdır.)
Bugün
o yüksek kitabın ikmâline muvaffak oldum.
"Mi'rac'ın ikmâl ve mütalâasından mütevellid sürur ve saâdetimi ta'riften kalemim
dûçâr-ı acz oluyor. Mütalâadan doğan duygularımı hülâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:
"Mi'rac'in
mütalâasında hayatın felâket
girdablarını ve saâdet-i
ebediyeye giden mânevî deryânın selâmet yollarını gösteren kalb
dolusu bir nur ve ziya buldum. Evet her temsilâtta isbat edilen pek çok
hakikatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile ruhumuzu
(Sh: B-45)
doldurup taşırmağa kâfi gelen Asr-ı Saâdet ve hârikalar devri gözümün önünde hayatlandı, fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.
"Mi'rac"
kitabı, felsefe düşkünü
mu'terizlerin felsefesini her zaman için iflâs ve sukut ettirmek kuvvetine
mâlik bir eserdir. "Mi'rac" kitabı başlı başına asıllardaki
hakikatleri i'zam edilmeden ve bîtarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabul edeceği bir
nazarla isbat eden ve kapalı kalmış noktaları ehl-i îmana
ma'kul ve mantıkî fikirlerle izhar eden bir kitab-ı tarihtir.
Gaflete
dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir
tutam aklıyla kendisine bir mümtaz mevki' vermek isteyen
feylesoflar, "Mi'rac" gibi bir şâheser karşısında apoletleri
sökülmüş, bütün şöhret ve namı sukûta mahkûm bir kral vaziyetine düşer. O kral ise daimî bir ye'se mahkûmdur. Halbuki
bunca hakikatler karşısında felsefe zincirleri ve mu'teriz efkârı birer birer kırılan dâvasının ve iddiasının haksız olduğunu anlayan feylesof ise Hâlik-ı A'zamın kudret ve azameti huzurunda secde eder ve af diler.
Zekâi
60
(Zekâi'nin
fıkrasıdır.)
Namaza
dair fazîlet ve mükâfat menba'ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu ve Yirmi Birinci Sözler
ruhumun karanlık köşelerini nâkabil-i ta'rif bir
surette tenvir etmiştir. Kemâl-i aşk ve şevkle tetebbu' ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde
vakitlerini bir hiç için zâyi' edip giden ehl-i gaflete ve gençlik hevesâtına esîr olup mürur-u zamanla nâdim olarak tarîk-ı hakikati arayanlara bir refîk-i hayât olsun.
Zekâi
61
(Şu fıkra Doktorundur.)
Hocam,
emaneten bendenizde bulunan iki kitabı
emrediyorsu
(Sh: B-46)
nuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünki, kücüğünü iki defa, büyüğünü bir defa
okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısiyle idrakim de kıttır. Binâenaleyh
sizin o muhteşem temsillerinizi defalarca daha
okumak istiyorum ki, cüz'î-küllî bir alâka hâsıl olsun. Yâ Rab! O ne büyük mantık, o ne
büyük müskit beyân ve tarz-ı telâkki. Ah Üstadım, bu mübarek
dinin mübecceliyetini idrâk ve ihâta ve takdirde size ve ancak size medyûn-ı şükrânım ve minnettârım. لِسَبَبٍ
مِنَ
اْلاَسْبَابِ Dinî
akidelerimin azîm bir inkılâbı var. Nur Risalelerinden aldığım dinî ve insanî ve vicdânî ve iktisadî ve ilmî dersler bana hayatta
muvaffakıyet verecektir.
Dr.
Yusuf Kemâl
62
(Doktorundur.)
Tam
mânâlarıyle mefhumlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âliyeleri unutulmaz ve şâheser hâtıradır. Mezarıma kadar dinî akîdelerinizin esîri
ve kurbanıyım. Üstadım, sizin
Sözleriniz benim dinî muhayyelemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti. Şimdi
bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.
Dr.
Yusuf Kemâl
63
(Bu
uzun fıkra Hulûsi Bey'indir.)
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
الْمَلَكِ
وَاْلاِنْسِ
وَالْجَانِّ
Eyyühe'l-Üstadü'l-Azîz!
Yirmi
Sekizinci Mektubun Dördüncü Mes'elesini dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes'elesini ve melfuflarını dün almakla bahtiyar oldum.
(Sh: B-47)
Evvelâ:
Muhterem Sabri Efendi'nin, hakk-ı âcizîde ibraz
buyurduğu azim teveccüh ve takdîr-i üstadâneleriyle de müsbet
tevazu'ları münasebetiyle bir kaç söz söylemeye müsaadenizi rica
ediyorum. Şöyle ki: Bu fakîr-i
pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstadının bazı hasletlerinden
denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak
üzere üç hâlimi arz edeceğim:
Birisi:
Tâ küçük yaştan beri lütf-i Hakla Kur'ân'ın hakîkatına merak etmiş ve taharrî-i hakîkat yolunda
bulunmuş. Nihayet aradığımı Eğridir'de Üstad-ı Muhteremimin neşre vasıta olduğu Sözler ünvanlı nurlarda
bulmuşumdur. Bu buluş, beni
evvel'emirde çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nura çıkardığı için
Nurlara ve Hazret-i Kur'ân'a ve bu
nurların izn-i Hak'la nâşiri, mübelliği, vâizi, dellâlı olan Üstadıma o andan itibaren ruhumda lâyetezelzel bir muhabbet
ve bir alâka ve bir merbutiyyet hâsıl olmuştur. Yüzbin kere hamd ve şükürler olsun Nurlarla alâkadar olduğum zamanlarda, dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.
İkincisi:
Ubûdiyetin iktiza ettiği ve bu Nurlardan aldığım derslerin delâlet ettiği vecihle bütün kusurları, tekmil fenalıkları nefsimden ve
iyilikleri, iyi şeyleri Allah'tan biliyorum. Nurlara
ve Kur'ân'a hizmeti hasbî olarak arzu
ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için mü'minler hesabına çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.
Üçüncü hâl ve hakikî şahsiyetim: Bunu ta'rif etmeğe cidden hicab
duyarım. Hemen Cenâb-ı Allah'tan
dilerim; beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins ve şeytanların mekrlerinden muhafaza eylesin ve
dalâlete sapanlardan eylemesin, âmîn.
Benim
kardeşlerim (Hâşiye); Üstadımın kardeş ve talebeleri
olan zâtlar şübhesiz birinci ve ikinci hâli
ruhlarında hissederler. Öyle ise beşerde bilhassa mü'minlerdeki
hâsselerin inkişafı tahdid edilemiyeceği
(Hâşiye); Sabri gibi
talebelere hitap ediyor
(Sh: B-48)
için tevfik-i
Hudâ ile bir kere bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına
bu âciz, fakir ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle terakki ve istifadeleri de o nisbette ziyade olur. Muhterem Üstadım bu kusurlu talebesine teveccühü; insanlara,
mü'minlere, mü'minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkatine ve benim ihtiyacımın en çok olduğuna delil ve misâldir.
Hülâsa:
Bana liyâkatımın çok fevkınde hüsn-ü zan eden ve teveccüh
gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi' Sabri kardeş, bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müflis, ümmet-i Muhammed'den
(ASM) bir abdim. Dualarınıza çok muhtacım. Acz ve fakr arzuhalini kabul
ettirerek hazine-i hâssa-i Kur'ân'dan âleme muhtelif nam ve tarz ve şekillerde cevherler teşhirine muvaffak olan dellâl-ı Kur'ân'ın kudsî hizmetinde kendisine yardım en büyük emelim ve en ciddî temennim, en mukaddes niyetimdir. Bu
niyetim sebebiyle Nurlarla meşgul olmak
saâdetine mazhar olduğum dakikalarında, hilâf-ı me'mul bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kalemime gelmektedir ki, bu ma'rifet benim
değil elbet muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur'ân'dan lemeân eden Nurlara aittir. Öyle ise asıl üstad Kur'ân'dır. Üstad-ı muhteremimiz elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar fırsatı ganimet bilmeli,
cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saâdetimiz olacak olan bu Nurları
alâ-kadri't-tâka neşre
çalışarak muhafazasını kuvvetleştirmeliyiz. وَمِنَ
اللّهِ
التَّوْفِيقُ
Sâniyen:
Mektûbât'ın küçüklerinden on üçünü hâvi hususî mektublar mecmuasını aldım. Bu vesîle ile de mâziyi hal yerine koyarak, derin
mânalı, şirin sohbetinizi
bir kere daha şevkle dinlemiş oldum. Zaten ben o vakitlerin mâzide kalmasına razı değilim. Her vakit hâl gibi mütalâa ediyorum. Mâzi, hal , müstakbel bunlar
da itibarî birer taksim değil mi? Ehl-i zevk
için bu taksîme ihtiyaç kalmıyor.
Sâlisen:
Yirmi Sekizinci Mektubun Sekiz Mes'elesinden Birincisi, bana ait rü'ya hakkında kıymetli bir ders
vermiş. وَجَعَلْنَا
نَوْمَكُمْ
سُبَاتاً
(Sh: B-49)
âyetine güzel bir tefsir, nihayet mânâsı zâhir olmuş rü'yaya hoş bir ta'bir olmuştur. Nevme
ait âyeti pek âlî ve münasib bir surette tefsirinizle, başta herkesten ziyade muhtaç Hulûsi'niz olduğu halde bütün Risale-i Nur ve Mektubâtü'n-Nur müstemi'lerine ve
kâri'lerine faideli, zevkli, esaslı, ciddî, veciz ve
belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.
Şuraya
bir işaret etmek isterim; Kur'ân'ın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum: Gerek Eğridir'de, gerek burada bazan zihmine bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektubunuzda benim zihnimi işgal eden bu şeyin cevabını bulurum. (Hâşiye) Bu birde, beşde kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için
diyorum ki; kerâmet-i Kur'âniye'dendir.
İkinci
Mes'ele: Güzel ve ilmî bir ders olmakla beraber bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbü'ş-şeytanın avenesi tâ
buralardan dolaşarak sahte ve şaşırtıcı hareketlerle arkadan çevirmek istemeleridir. Bu
sebeble şifâhâne-i Kur'ân'ın anahtarı, inâyet-i İlâhî ile elinde bulunan
sevgili Üstadımızın bu zehirlere de
ilâç yetiştirmesi ve silâhhâne-i Kur'ân'dan aldığı acîb silâhlarla mübareze etmesi nev'inden güzel ve
bedi' üslûb ile ve hârika temsilâtla bulunuşu hakikaten şâyân-ı menn ü şükrandır. Allah sizden çok razı olsun.
Üçüncü Mes'ele: Hakikaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes'eleyi beş noktaya ayırmakla sanki İslâmın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esâsı göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, sual-i mukaddere cevab nev'inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn-ü zanna mesağ veriyorsunuz. Niyetle me'cur ve faide-mend olacağını ihtâr ediyorsunuz. Sâil buna da razı. Otuz İkinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfı zaten bu derde ilâç vermekte, bu yaraya merhem vurmakta ve bu arzuya
çare bulmaktadır.
(Sh: B-50)
SÖZLER ile kuvvetü'z-zahr olduğunuz mü'minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iade-i şuûr ettirdiğiniz divaneler, şu zamanda
Kur'ân'dan daha iyi mürşid
olamıyacağına inandırdığınız hakikaten müştak
insanlar, ilzam ettiğiniz münafıklar, mülhidler, hattâ kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve
bakan gördü, akıldan nasibi olan anladı, kalbi bozulmayan inandı. Bu azim muvafakıyyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur'ân'ın ve Nurların dellâlının gösterdiği hakikî acza karşı Hâlikın ihsanındadır. وَلاَ
رَطْبٍ وَلاَ
يَابِسٍٍ
اِلاَّ فِى
كِتَابٍ
مُبِينٍٍ âyet-i celîlesine istinâden her ne matlubunuz varsa Kur'ân'dadır. Buna muvaffak olmak için; Nurlarla alâkadar olmak,
Kur'ân'a hâdim olmak, Allah'a karşı haddini ve acz-i
tam içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcudiyetiyle
kabul etmekle olur diye mütemadiyen mü'minleri bu kestirme, selâmetli ve
saâdetli yola çağıran Üstadımızdan Allah-ı Zülcelâl Hazretleri ebeden razı olsun. Dünyevî, uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet-i Muhammed'e
bağışlasın. Âmin, bi-hürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.
Duanızın cümlemiz muhtacı ve duanızda bulunmak
hepimizin borcudur. Sabri Efendi kardeşimiz ne
güzel takdir etmiş, mâşâallah, mâşâallah. Kimin haddidir ki, bu Nurlarda
yanlışlık bulsun. Evet bazı ibareler belki edebiyat denilen şeye tam muvafık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünkü edebiyat satılmıyor. Kur'ân'dan nurlar gönderiliyor. Bu fakir kardeşiniz bu Sözleri okuduğum zaman Üstadımı temsil eder bir hal alıyorum. Tâbiratınızla, şivenizle okumak bana o kadar zevkli,
lezzetli geliyor ki, târif edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyor telâkki ediyorum. Bazen verdiğiniz selâhiyetin manevî kuvvetiyle namınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telâkki ve te'sir bu
mahiyettedir. bu mektubu müsvedde ettiğim vakit tam bu anda müezzin minarede "Allahu
Ekber" demişti. Ben de "Allahu Ekber (Celle
Celâlühü)" ile mukabele etmiş idim. Bu hal işteki kudsiyete açık bir işaret değil mi?
(Sh: B-51)
Dördüncü Hususî Mes'ele:
Eski Said lisaniyle de olsa ne kadar muvafık isti'mal-i silâh ediyorsunuz, bârekâllah. Mânevî taşlarınız وَمَا
رَمَيْتَ
اِذْ
رَمَيْتَ
وَلكِنَّ اللّهَ
رَمَى âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere hedeflerine isabet ettiğine kaniim. Allah böylelerinin şerlerini kudret kılıcı ile kessin. Böylesi hâin ve zâlimleri Kahhâr
ismine tevdi' ederiz. Hizmette füturum yok, fakat mâni'lerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafımı ateşle sarsalar bu ulvî düşünceme mâni olamazlar. Amma buna gönül razı değil, çok şeyler
arzu ediyor. Ne çare nefis ve cin ve ins şeytanları
müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden, ister istemez mücadeleye
mecburum, hakikî hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır. وَ
آخِرُ
دَعْوَيهُمْ
اَنِ
الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
Hulûsi
64
(Altı sene bana kemâl-i sadâkatle hasbî olarak hizmet eden
ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit gücendirmeyen ve
müsvedde kâtipliğini daima yapan Süleyman Efendi'nin
fıkrasıdır.)
Efendim
Hazretleri!
Evvelâ
mübarek ellerinizi öper, mukaddes dualarınızı beklerim. Fakir
hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan
Süleyman, şimdiye kadar te'lif olunan mübarek Nurları birer birer mütalâa ederek her birisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu
güneş gibi ışıklar gördüm ve
çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irae ettiler. Allah sizden razı olsun. Âhiret yolunda
bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim.
O nurları temsîl ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, ruhumu yoklayarak hissiyat-ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe-min-gayri haddin-cür'et eyleyeceğim. Hatâ vâki' olursa da afvımı istirham ediyorum.
Efendim,
görmüş olduğum Risale-i Nur
deryâsındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsalini göremediğim gibi, kendi vicdanî muhakemem neticesinde kat'iyen
anladım ki; o Risaleler her biri
(Sh: B-52)
başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir-i Kur'ân'dır. Mahlûkat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten
sukut eden ve serâpâ mânevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütalâası serî' şifalı bir ilâç ve
yaralarına gayet nâfi' bir tiryak ve merhem olduğunu ufacık karîhamla
anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i'tikadındayım. Ve inşâallah Avrupa'ya karşı dahi Kur'ân'ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.
Tekrar
ellerinizi öperek, duanızı isterim efendim hazretleri.
Süleyman
65
(Şu fıkra aklen Hulûsi, kalben Sabri, vicdanen Husrev
hükmünde olan Re'fet Beyin mektubudur.)
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Bu
defa Süleyman Efendi vasıtasiyle Yirmi Beşinci Söz'ü, tashih olunmak üzere huzur-u âlinize
takdim ediyorum. İ'câz-ı Kur'ân elhak bir şâheserdir. İhtiva ettiği hayret-bahş hakâik itibariyle âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu'cizât-ı Ahmediyeyi okudum. Çok mükemmel ve ruha ulviyet ve inkişaf bahş eden çok kıymettar bir eserdir. Şu kadar ki, mu'cizat-ı Ahmediyenin en büyüğü Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân olduğuna göre, i'câz-ı Kur'ân'ın ruhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecatından ettiğim istifade çok azîmdir. Bu eserinizle وَلاَ رَطْبٍ
وَلاَ
يَابِسٍٍ
اِلاَّ فِى
كِتَابٍ مُبِينٍٍ âyet-i celîlesinin muhtevî olduğu şümûllü ve pek
azametli olan maânî-i ulviye isbat edilmiş oluyor.
Bugünkü terakkiyat-ı fenniye ve ihtirâât-ı beşeriyyeyi kendi
mahsûlât-ı fikriyeleri addeden ve bir hazine-i hakâik olan
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı mühmel bırakarak Avrupa'dan ilim ve irfan dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gafiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te'min edecek maâliyat ve desâtir-i
muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insaf ve
bir
(Sh: B-53)
teyakkuz-ı ârifâne ile mütalâa etselerdi, dalmış oldukları hâb-ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat heyhât, bizler arpa ambarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmua-yı hakâik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz. İ'câz-ı Kur'ân'ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsiften âcizdir. Kudret-i kalemiyem
olsaydı hakkını vermeye çalışırdır; olmadığı için âcizâne
olarak sözümü kesiyorum. Kemal-i hürmetle mübarek ellerinizden öper ve hizmet-i
Kur'ân'da sâbit olmam hakkındaki duanızı taleb ve istirhâm
ederim, efendim.
Re'fet
66
(Binbaşı merhum Âsım Bey'in fıkrasıdır.)
Envâr-ı Kur'aniye mizan ve bürhanlarından ve kıymeti takdir edilemiyen Sözler namındaki risale-i şerifeler
fakiri ihyâ ediyor, kalbimi nurlandırıyor. هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى Çoktan beri aramakta iken lehül'hamd
Cenâb-ı Hakk Sözleri bu fakire ihsan buyurdu. Kalb ve gönlüme
âciz kalemim ve kâlim tercüman olamıyor.
Asım
67
Bahtiyar
kardeşim Husrev,
Şu
Risale (*), bir meclis-i nuranîdir ki, Kur'ân'ın münevver, mübarek şâkirdleri, içinde
birbiriyle mânen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese
salonudur ki, Kur'ân'ın şâkirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hazine-i
kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin
satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir
dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymettar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada
gösteriyor. Bârekâllah, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.
Said
Nursî
(*) Yâni Yirmi Yedinci Mektub'un umumu.
(Sh: B-54)
YİRMİ
YEDİNCİ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ ZEYLİ
68
(Said'in
bir fıkrasıdır.)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
(Nur
Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektubdur. Bu üçüncü zeyle çendan münâsebeti azdır, fakat kardaşlarımın fıkraları içinde bu da
benim bir fıkram olsun.)
Merhaba
ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum.
Senin hararetli mektubunun gösterdiği intibah-ı ruhî şâyân-ı tebriktir.
Biliniz ki mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkıyeye inkılâb etmesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve
ehemmiyeti ise hayat-ı Bâkıyeye çekirdek ve mebde' ve menşe olması cihetindedir. Yoksa hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir
güneşe tercih etmek gibi bir divâneliktir. Hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olan, maddî ve gâfil
doktorlardır. Eğer eczahâne-i
kudsiye-i Kur'âniyeden tiryâk-misâl imanî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedavi ederler inşâallah. Senin şu intibahın senin yarana bir merhem olduğu gibi,
seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar. Hem bilirsin, me'yus ve ümidsiz bir hastaya manevî
bir teselli, bazen bin ilâçtan daha ziyade nâfi'dir. Halbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elim ye'sine bir zulmet
daha katar. İnşâallah bu intibahın seni öyle bîçârelere medar-ı tesellî eder, nurlu bir tabib yapar. Bilirsin ki; ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba
(Sh: B-55)
benim gibi sen
dahi kafanı teftiş etsen, malûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz,
odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünki ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî
mâlûmâtı, o felsefî maârifi; faideli, nurlu, ruhlu yapmak
çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb-ı Hakk'tan bir
intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl'in hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maârif-i fenniyen, kıymettar
maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zeki
dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl-i fenden envâr-ı îmâniyeye ve esrar-ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Bey'e benzeyecek adamlar
ileri atılsın. Hem maden
Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Her bir Söz'ü, şahsımdan değil belki Kur'ân'ın dellâlından sana bir
mektuptur ve eczahâne-i kudsiye-i Kur'âniye'den birer reçetedir farzet.
Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dairesini onlar
ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektup yaz. Ben cevap
yazmasam da gücenme. Çünki, eskiden beri mektupları pek az yazarım. Hattâ üç
senedir kardaşımın çok mektuplarına karşı bir tek yazdım.
Said
Nursî
69
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Eyyühe'l-Üstadü'l-A'zam!
Bilhassa
dest ve dâmen-i mübareklerinizi bûs edip, her an ve zaman muhtaç bulunduğum daâvât-ı üstadânelerini
niyaz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi Kardeşim vasıtasıyla irsal buyurulan enva-ı iltifatı şâmil lütufname-i
ekremîlerini, kemâl-i hasretle alarak müftehiretle okudum. Bir fıkrasında tevâfukat-ı gaybiye hakkındaki
kanaat-ı âcizanem sual buyuruluyor. (Neam sadakte, Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem) kelimeleriyle icabet ediyorum. Zira,
şu tevâfukat-ı gaybiye-i
acîbe, bilûmum bahr-i muhît-i nurun talebelerini ve hattâ talebelerin cemaat-i
müstemialarını mest ve hayran ve
medyun-u secde-i şükran bırakmıştır. Nurların şu mu'ciznümâ kerametlerini, ancak ve ancak Mir'ât-ı Muhammediye (ASM) ile müşahede edebiliriz.
Bu hakikatın diğer bir marifeti
olan:
(Sh: B-56)
Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim
Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim. (Haşiye)
Şu
iki mısra'-ı mânidârı, perişan arîzamı şereflendirmek
niyetiyle dercediyorum. Bu fakir ve âciz talebeniz, şu hayretfezâ Kerâmet-i Kur'âniyeyi
ve İ'câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu babda çok derin düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevâfukat-ı acîbeye müşabih tevâfukat, başka kitablarda bulunur mu? ,
maksadıyla çok temaşa ediyorum,
göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir haldedir. Şu halde tevâfukat-ı gaybiye, bir kerâmet-i alenîye olarak endamını nurlarda izhar
ediyor. Ve lisan-ı hâl ile beşere hitaben diyor ki: "Ey beni âdem, şu sisli asırda dalâleti ref' ve selbedip necat
ve saâdet bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları, verd-i Muhammedîye tebdil edecek ve en kestirme ve son derece muhkem
ve müstakim bir tarîk-ı selâmet ve necata sevkedecek, pek
çok kerâmât ve i'cazını gösteren, bizim bulunduğumuz derya-yı nûrânîdir. Ve âtiyen daha nice âsâr-ı hafiye tezahür edecektir, diye nidâ ediyor.
Müsaade-i
fâzılâneleriyle bir mâruzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisna ederek
meramımı arzedeceğim. Bendeniz Nurların müştak müşterilerinde daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enaniyet ve nefsaniyetin şiddetle hüküm-ferma olduğu şu asırda, hepsinin
derece-i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlâk ve etvarı bir,
umumunun tarz-ı telâkkisi bir ve yekdiğerine karşı (ah-i lieb ve
üm'den) daha kavî bir râbıta-i hakikiye ile
merbut, samimiyet ve hakikatperverlikte, âdeta yekdiğerine müsabaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardaşlıkta tâkib ettikleri hat ve hareket bir, ve daha pek
ziyade birbirine benzeyen tullâb-ı nuraniyenin bu
hârika hallerini de ayrıca bir tevâfukat-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zira, İstanbul'dan, İzmir'den, Aydın'dan, Kütahya'dan, Isparta'dan, Eğirdir'den ilh.
(Hâşiye): Lâtif ve
tevâfuktur ki: Hulûsi-i sâni Sabri Efendi bu beyti bana yazdığı zamanda, ya aynı zamanda
veyahut az sonra,Hulûsi bey bir ay uzak yerde, aynı beyti bana yazmıştır. Bu iki zâtın hem
hizmet-i Kur'andan hem bana karşı münasebetlerindeki
tevâfukları, alâmet-i muvaffakıyettir.
Said
(Sh: B-57)
muhtelif
beldelerden seçilip, her sınıfta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları hâiz olmaları, câlib-i nazar-ı dikkat
olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.
Sabri
70
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Lütufkâr
ve inayetkâr Üstadım Efendim Hazretleri!
Ramazan-ı şerifin onuncu
Cumartesi günü, saat onbir buçukta, herbir nüktesi nâmütenâhi hikmet ve hakikat
müjdelerini hâvi ve mübeşşir, dokuz nükteli
Ramazaniyeyi aldım. Ruhumun fevkalâde muhtaç ve müştak bulunduğu ve nazîrsiz
eser-i pürnuru, o gece kemâl-i fahr ve sürurla yazdım. Ve aslını yine Nis'li Hâfız Mahmud Efendi'ye
teslim ettim. Hakkı Efendiye götürdü. Ertesi sabah
istinsah ettiğim Risaleyi bir daha dikkatli
okuyarak, hattımın tevâfukunu tashih ve Ali Efendi'ye ait bir mektup yazdım. Tam imza edeceğim esnada, İslâm köyünden bu vazifeye mânen me'mur bir adam geldi, Ali
Efendiye gönderdim. Ve şu ümidin fevkınde âni olarak gelen vasıta-i irsal, eserin
kudsiyetine sarih ve bâriz bir delil olduğuna şübhe kalmadı.
Üstad-ı Azîzim! Bazan
Nurları düşünüp, hakikaten
pek çok hakâik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyorum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma âit bir mevzu açılmadığını görerek, üstadıma bir arîza takdim etsem ve otuz günden ibaret olan
Ramazan-ı Şerîfe ait Otuzuncu Mektub olmak üzere, bir niyazda
bulunmak emelinde iken, bir sebebe binaen şu arzumdan feragat ettim.
İşte bu def'a külliyat-ı Nur'dan mebhus-u anha risale, bu abd-i âcize hitaben, "senin
kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i mânevîmizde gayet büyük
harflerle yazılıdır ki, işte is'âf
edildi" tarzında bana ihsan buyuruldu. Fakir de,
ruhumun mühim bir ihtiyacını te'min eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniyeyi
alarak, Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı inzâl edene secdeler ve Nurlar dellâl-ı
(Sh: B-58)
âlişânına hadsiz teşekkürler ile, borçlu olduğum dua-yı fâzılânelerine müdavim bulunduğumu arzeylerim
Efendim Hazretleri.
Sabri
71
Ey Üstad;
Yirmi
Yedinci Söz, Müslümanları, sa'y u gayretin
ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor. Bu
risale sanki ufukta bir hedef, ehl-i îman için de bir rehber.
Evet
bu söz, kalbler içinde bir iştiyak, iştiyak içinde bir nur olmuş. Otuz Üçüncü Mektub ise otuz üç
penceresiyle beraber, hakikat mayesiyle yoğrulmuş bir varlık, bu kıymetli eser ulviyet ve kudsiyet
içinde, kuvve-i idrâkiyesiyle hissiz beşere
hassasiyet; ve gaflet perdelerinden hakikatı görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i imana ise, ulviyet bahş ediyor.
Hadsiz
ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyata
saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye'se düşüren zavallılar, bu mukaddes
eserin kârii olsunlar, anlasınlar ki, nereye
giderlerse, nereye bakarlarsa bir Hâlik-ı Âzamın, bir Râhim-i
Rahmân'ın dairesinden, hududundan, kanunundan ve idaresinden
harice çıkamazlar. Her mevcudiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifat bir Kadîr-i Zülcelâl'in
yed-i zaptındadır.
Demek
oluyor ki, en ufak bir zerrede, sânii ilân ettiği cihetle, koca bir kâinatın saltanatının küçük nümunesi
mevcuddur, denilebilir.
Zekâi
72
Aziz
ve Büyük Üstadım,
İki
üç günlük sa'yimin mahsûlünden doğan ve inâyet-i
hakla istinsaha muvaffak olduğum On Yedinci
Söz'ü tashih için takdim ediyorum.
(Sh: B-59)
Ey
yüce Üstadım, Onyedinci Söz
ki: Mefhumu, nâmütenâhî yükselen hakikatlardır. Yüzlerce teşekkür ... Her söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrazı gösteriyor. Ve nurlarıyla teşhis ederek tedavi
ediyor. Pekâla, pek rânâ anlıyorum ki, benim
gibi yaralı, mânen zarar-dîde olmuş bir genç için, muhtaç bulunduğum
teselliyetkâr şeyler, hep Risale-i Nurdandır. Kalbime teselli nurlarını serpen Hâlik-ı A'zam'a
binlerce şükür.
Zekâi
73
Sözler,
yani Risale-i Ahmediye berâhinini yazarken, çok def'alar kalemimi elimden bırakıp, o asr-ı saadetin anlarının tahassürüyle,
hicranıyla yandım. Bu hicrandan
kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, ruhum vücudumdan
ayrılarak uzaklara gitmiş. Bana teselli tuhfeleri getirmiş.
Öyle ya, aziz Üstad! Asr-ı saadette de değilsek, müştakıyız. Bu bize kâfi. Hazret-i Muhammed (ASM) nın bize bıraktığı muazzam bir
mu'cizesi bugün elimizde değil mi? O kitab,
bize, muhtaç ve müştak bulunduğumuz saadeti va'detmiyor mu? Ona hâlisane sarıldığımız zaman muhtaç
bulunduğumuz zevk-i mânevîyi bize vermiyor mu?
Evet
aziz Üstadım, bugün elimizde
tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakikî insanlara rehber olan o muazzam kitab, o büyük mu'cize ki,
ben maddiyat içinde dünya cereyanında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sesleri ne güzel
teselli etmiş ve bana sarsılmaz bir istinadgâh olmuştur. Hakka,
nâmütenâhi şükürler olsun.
Muhterem
Üstad, bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan ruhum, kıymettar Risaleleri okudukça, yazdıkça gitgide
bir zevk-i manevî, bir saâdet-i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.
Üstadım! İşte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete,
sonsuza, saâdet âlemlerine atılmak istiyorum.
(Sh: B-60)
İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini
bile vermek istemem. Def'olsun gençlik rü'yâlarının kâbuslu fırtınaları.
Üstadım, duanıza muhtacım.
Zekâi
74
Fazîlet-meâb
Üstadım,
Nur
sabahı olan Risale-i Nur'dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci,
Sekizinci Sözleri istinsah ederek berây-ı tashih,
taraf-ı âlîlerine takdim ediyorum. Mezkûr Sözler ki; kısa oldukları halde mefhumları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor. O Sözler ki; herbiri ayrı ayrı mecralardan cereyan ederek büyük
bir deryaya dökülen berrak ve saf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların lâtif ve ulvî seslerinden hayli derece istifade ediyor ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifa verici eczâlar istihsal
ediyorum. Kendisini acı, yoksulluk içerisinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişaf edememiş kimseleri îkaz etmek emelini taşıdığıma emin olunuz.
Aziz Üstadım! Anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayatımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf
edip bir fecr-i sabah ararken, bir nur sîma bir nur sabah karşımda parladılar. Allah sizden
razı olsun ki, kıymetli
eserleriniz sayesinde hayatın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu suretle kalbime bir istinadgâh-ı manevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen; Rabbim, Üstadımızı iki cihanda aziz ve gayelerine vâsıl eylesin, âmin.
Zekâi
75
Ey
Aziz Üstad,
Vâkıa, emr-i âlîleri Sözler'in yazılması hususunda acele edilmemesi idi;
fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular
akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmiyeyim. Malûmu
âlîleri, bendeniz bu hususta vazifelerde çok geç kaldım.
(Sh: B-61)
Bu cihetleri
vuzuh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarı billûrî sulariyle elimi yüzümü yıkamıyayım, kalbimi
parlatmak için isti'câl göstermiyeyim. Cenâb-ı Hakk'ın azîm bir lütfu ki, te'mîn-i maişetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymettar risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu
fırsatları kaçırmak istemediğim içindir
ki, acele ediyorum. İsti'câlimin en büyük sebebi muhtaç bulunduğum teselliyetkâr nurları, o risalelerde buluyorum. Nasıl ki,
içerisinde tevakkuf imkânı olmayan
tünellerden haris kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihar ederler.
Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet Risaleleri ne
kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifade-bahş ve müftehir olacağım.
On
Altıncı Mektubu serâpâ
okudum. Her türlü mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftun oldum. O Sözler'i okudukça,
bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parlayacak zannettim. Tehâcüm-ü ızdırab için hep güler
yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temenni ettim.
Yirmi
Üçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtar eden ve en âlî makamlara sahip olmak yollarını gösteren ve kârilerini tekâmüle sevkeden ve meşrû aşklar doğuran ölmez bir teselli hâtırasıdır. Sözü uzatmaya
başladım. Yirmi Üçüncü Söz'ü lâyıkıyle takdirden âcizim. Çünkü o, bir teselli ve saâdet mâyesidir.
Ahmed
Zekâi
76
(Husrev'in
bir fıkrasıdır.)
Sevgili
ve Muhterem Üstadım Efendim,
Bizi
maddî ve mânevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan Risalelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım halde, bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk'a bînihâye teşekkür etmekte; gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesile olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu hususta üzerimize
terettüp eden vazife-i Kur'âniyede muvaffakıyet kazanacağımızı tebşir etmekte
(Sh: B-62)
olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürurla müftehirim. Üstadım! Hakkınızda, hâtırınıza gelmeyen nimetlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî
mes'ud olmanızı her vakit için dua etmekteyim.
Muhterem
Üstadım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her hususta engel olmaları, şübhesiz çok
müteessir ediyor. Bugünkü hal yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nur deryasının feyizli Risaleleri kimin eline geçerse, o zâtı kendine ciddî olarak raptettiği gibi, müştaklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor. اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Husrev
77
(Husrev'in
Sözler'i yazmağa başladığı zaman yazdığı mektubun fıkrasıdır.)
Muhterem
Efendim Hazretleri,
Bu
sefer okumaklığımız için irsal buyurduğunuz iki kitabdan
birisini Bekir Ağa'dan aldım. Kitabın birkaç sahifesini okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde
kalmak üzere istinsah etmeğe başladım. Kitab
münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadar eden
mesâilden bahsettiğini ve küçük mektubların pek büyük hakikatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefid oldum.
Altıncı Mektub'a kadar
yazılan Sözleri bir taraftan yazıyor, diğer taraftan da yazının geçce yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok
sürur beni kaplıyordu. Altıncı Mektuba gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazin kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazin
hazin ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan valideme dahi okudum. Okurken validem ağlıyor, gözlerinden
yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da acaba tayyedilen kısmından da biraz yazılsa idi.
Husrev
(Sh: B-63)
78
Ey Üstad-ı Muazzam,
Atabeye
gelen Ramazan meyvesi olan ve Ramazan-ı Şerifin
hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkaz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrih ediyor. Okuduğum her söz, neşr ettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisanım tavsif ve takdirden âciz kalıyor. Ve
görüyor ve anlıyorum ve öyle îman ediyorum ki, bir
zaman gelecek, bu risalâtü'l-envar ve mektubâtü'n-nur, için için ateşlenen, feveran eden bir dağ gibi hararetle nur-feşan bir menba'
kuvvetine tesahub edecek. Ve belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden
bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesafeleri îkaz ve irşad nuruyla ihâta edecektir.
Nurun
Eski Talebesi Merhum
Lütfi'nin Arkadaşı Zeki
79
(Husrev'in
bir fıkrasıdır.)
Muhterem
Efendim, Sevgili Üstadım,
Yirmi
Dokuzuncu Mektub'un bir kısmını nasıl bulduğum ferman
buyuruluyor. Bu hususta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim?
Risalelerin her birisinin nurları bir; fakat
mevzuları ayrı, güzellikleri ayrı, lâtiflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risalenin nuru diğer Risaleler gibi
her tarafı parlak, her köşesi
güzeldir. Bilhassa ruhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâll-i müessife dolayısiyle,
sevgili Üstadımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum.
Bu şifayı, Yedinci,
Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler
maslahat ve faideleri içinde yalnız bir maslahat
için bile olmadığı halde tebdil edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me'yus ve müteessir ediyor.
Fakat
sevgili Üstadım, zaman takarrüb
etmiş olmalı ki, bir taraftan
mülhidlerin tecavüzleri ziyadeleştikçe, diğer taraftan Muhterem Üstadımızın, Kur'ân'ın feyzi ile nâil
olduğu hakîkat deryasından
kükreyip gelen gizli hakâikı izhâr etmesi
bizim sevinci
(Sh: B-64)
mizi artırmaktadır. Madem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarureti vardır, biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar
etmekteyiz.
Husrev
80
(Husrev'in
bir fıkrasıdır.)
Sevgili,
Muhterem Üstadım,
Kıymettar Üstadım,
Bekir
Ağa ile gönderdiğiniz mektuptan
duyduğum süruru târif etmek, benim gibi âciz bir talebenin
ne lisanı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektubunuzu takbil ediyor; ruhum sizinle yaşadığı halde, cismen
uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyahut Risaleleri okumakla teskin
edibiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor, ah sevgili Üstadım. Sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni afvediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum halde
kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, ruhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen
oralarda dolaşıyorum. Güya bir şey arıyorum.
Evet,
bir şey arıyorum. Heyhât,
aradığım hem çok yakın, hem çok
uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın. Henüz bir sene
oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rü'yâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine tâyin edilmiş ve işe mübaşeret etmiştim. Bu rü'ya
tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa
Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci ve Sekizinci Mes'elelerinde, hizmetimizin
makbuliyeti ve rıza-i İlâhî dahilinde olduğu pek açık bir lisanla yazılması, âciz talebenizi
de dilşâd etmiş bulunuyor.
Sevgili Üstadım, Allah sizden
ebeden razı olsun.
Husrev
(Sh: B-65)
81
Ey
Aziz Üstad!
Bu
def'a yazmağa muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuz İkinci Söz'ü beray-ı tashih takdim ediyorum. İşbu kitâbın, nazar-ı âcizîde giranbahâ bir hazine olduğunu yazmağa bilmem lüzum var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr-i beşerin nâmahdud bir arazi olduğunu iddia eden
adam ne doğru söylemişler. Bu noktada
fikrim; gittikçe inkişaf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr-i beşerin
nâmahdud olduğunu îzah maksadına müstenid değildir. Demek ki, her Risaleden ruhum
ayrı ayrı gıdasını alıyor. Otuz ikinci
Söz'ün kalbime ve ruhuma bahşettiği safâ-yı sermedî ve
câvidânî değil mi ki, bu uzun mektubumla mesrûriyetimi izhâr için
sizi tâciz etmeme bâdî oluyor. Hülâsa, tatlı bir sermestî içinde hayatımdan memnunum. İnşâallah duanız himmetiyle,
böyle meşru' bir sermestî içinde hayat-ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallah.
Ahmet
Zekâi
82
(Husrev'in
bir fıkrasıdır.)
Çok Muhterem, Sevgili Üstadım,
Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmını okuduk. Mektub
münderecatı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur'ân-ı Hakîmin bazı âyâtından çıkan kıvılcımlariyle, bir
taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyunlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbatü'n-Nur ve Risalâtü'n-Nur
ile meydan okuyarak onların kafalarına hakikat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan
onların kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.
On
sekiz bin değil, sevgili Üstadımın buyurdukları gibi yirmi sekiz bin âleme bakan o
büyük Fürkan-ı İlâhînin, bugünkü asırdan başka gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına
(Sh: B-66)
işaret edilmesi ve lâfzullah üzerinde vâki tevâfukatın göze çarpacak ve nazarı celbedecek şekle ifrağ edilmesi ve bazı kelimelerde
görünen mânidar tevâfukatın güzellikleriyle
meydana çıkarılması hakkında vâki Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesaret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle bir Kur'ân-ı Kerîm'in yazılması hakkında vâki olacak her fedakârlığa hâzır olduğumu, utanarak baştan ayağa kadar beni istilâ eden bu sürurun verdiği hâlet-i ruhiye üzerine arzediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstadıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur'ân-ı Kerîm'i
yazıp takdim etmeği çok arzu
ediyorum. Fakat mes'elenin müsta'celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften
mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabulünde ısrar edemiyorum.
Evet
sevgili Üstadım! İnşâallah zaman takarrüb etmiştir. İnşâallah mev'ûd vakte biz de erişmiş bulunuyoruz. Artık sebeb selef-i sâlihînin Kur'ân'a hâşiye olarak bir şey ilâve
edilmemesi hakkındaki kararlarının, zamanlarına aid bulunması ve ulemâ-i müteahhirînin müsaadeleri de Arapçanın tahsili cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâatini taşıyarak, Arapçanın okunmak
ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz.
Binâenaleyh Kur'ân hakkında sevgili Üstadımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyaç
olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr-i hayra kapı açan bu işin hemen ikmâl edilmesi için her şeye tercih edilmesi rica ve istirhamındayım. (Saatçi Lütfi
Efendi kardeşim de bu kanaattedir.)
Sevgili
Üstadım! Allah sizden
hem ebediyen razı olsun, hem de her bir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duasiyle Cenâb-ı Hakk'a müteşekkir olduğum halde size olan
minnettarlığımı arzeder ve
dâmenlerinizi öperim, muhterem efendim hazretleri.
Husrev
(Sh: B-67)
83
Ey Üstad!
Kur'ân'ın ma'kesi olan yazdığın Risaleler, senin ne büyük üstad olduğunu kabul ve teslime kâfidir. Sen ki ey aziz Üstad, İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini
Risalelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nurlu
hakikatleri meydana çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin,
ârâmsız sa'yin semeresiz kalmadı. Anadolu'nun ortasına öyle bir âb-ı hayat çeşmesi açtın ki (Hâşiye: l) bu çeşmenin muslukları yazdığınız Risalelerin, neşrettiğiniz eszerlerin
hakâikıdır. Menba' ve
mâdeni, bâkî olan Kur'ân-ı Hakîm'in
bahridir. Bir gün olup bu dâr-ı imtihandan saadet
âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdar eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu, senin
açtığın çeşmenin kıymetini takdîr ile ona muhafız ve müdâfi' olan ve icabında eserlerinin
ahkâmını ilân ve telkin uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyarında olduğunuz zamanlarda
dahi sizin ruhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emîn olunuz. Bir çok esrar-ı Kur'âniyenin anahtarlarını şimdiden talebenize
tevdi ettiğinize, onlar canla başla size minnettar ve müteşekkirdirler. Bu
gün saçmakta olduğunuz feyizli nurlar, beşeriyetin hakikî insan olanlarını pâyansız sürurlara istiğrak ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedakârlığın azîmdir, azîmdir.
Aziz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin (Hâşiye: 2) ve siz destanlarda geziniz. Fedakâr Üstad! Diyânetten meded almayan, ehl-i gafletin
(Hâşiye 1): Bu
hizmet-i kudsiyedeki sevap ve şerefte benim gibi
bîçârenin hissesi, tasavvur ettiğiniz miktardan
binde bir düşse yine şükrederim. Ehl-i hüner, elmas kalemleriyle imdadıma yetişen sizin gibi Kur'ân'ın hâlis şâkirdleridir.!
(Hâşiye 2): Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer o yâr ise, her şey yârdır. Eyer O yâr deyilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri,
istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli ibtal
eder; eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar; eğer müşevvik ise saffetini izale eder; eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak istemiyerek Cenâb-ı Hak ihsân etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-i te'sîri namına kabul etmek güzeldir ki, و َاجْعَلْ
لِي لِسَانِ
صِدْقٍ فِي
اْلاَخِرِينَ
buna işarettir.
Said
(Sh: B-68)
gafletini
ziyâdeleştiren edebiyat denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr ve
telkinleriniz sâyesinde mündefi' oluyor. Dinsiz milletler pâyidâr olamayacağı ve hattâ insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek mâkul ve mantıkî delillerle isbat ettin. Eserlerin ruhun gibi ulvî
ve ihâtalı.
Sevgili
Üstadım! Müsterih olmalısınız ki, sizin
sa'yiniz beyhûde değildir. Lâyemût risalelerin ilelebed
kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek.
Ve belki îman dahi bahşedecek. Zaten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, îman dairesinde îkaz ve irşad hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezheblerinde nâlân,
sürünen edebsizler elbette hakikî edebi ve edebiyatı sizin eserlerinizde bulacaklarına asla şübhe yoktur ki, böyle olacak. Siz de artık muhterem üstad, muhtac olan koca bir millete târif
ve mikyas kabul etmez bir hizmeti ifâ etmiş bulunuyorsunuz. Bu millet, bu toprak, bu vatan hiçbir zaman size olan
borçlarını ödeyemezler. Dilerim
ki, bu azim, kudsî hizmetinizin mükâfatını Cenâb-ı Hak size pek lâyık bir tarzda ihsan etsin. Dünya ve âhirette sizden ve
bizim gibi âciz ve kusurlu hizmetçilerinden razı olsun, âmin.
Lütfi'nin
arkadaşı
84
(Hüsrev'in
fıkrasıdır.)
Sevgili
Üstadım!
Yorucu
bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat
hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektubunuzu aldığım vakitten beri sürûr içinde, Cenâb-ı Hakk'a bînihâye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte,
eltaf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi dua ediyorum. Bilhassa
sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb-ı Hakk'ın sırf hizmet-i Kur'ân'da istihdam etmesinin iş'ar buyurulmasıdır.
Muhterem
Üstadım! Vaziyetimden
çok çok memnunum. Artık emr-i âlîleri mûcibince hiç bir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Risale-i Nurdan Sözler'i ikmâl etmek,
bunlardan istinsah ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te'min etmek için
(Sh: B-69)
lâyıkıyle çalışmaktır. Bunun için
kendimde gördüğüm âriyet ve emanet bir varlığa değil, belki Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve
lütuflarına istinad ediyorum.
Muhterem
Üstadım! Yazdığım Otuz İkinci ve Yirmi Yedinci Sözleri takdim
ediyorum. Yirmi Yedinci Mektupta arkadaşlarımızın ihtisâsatlarını okurken bilseniz ne kadar sürur duyuyorum. Yekdiğerine ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir âile ve bir
cemaat efradının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum.
Şübhesiz Zât-ı Üstadâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber
olanlarımız da, kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyahud ben bu cemaatin içerisine dahil olduğumdan fevkalhad bahtiyarım. Kur'ân-ı Mübînin nurlarının ahz ve neşri hususunda,
sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vasıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize
veren Cenâb-ı Hakk'a minnettarlığımızı tahdid edemeyiz.
Husrev
85
(Sabri'nin
bir fıkrasıdır.)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bil'istinsah
takdîm-i huzur-u fâzılâneleri kılınan Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesi tam
zamanında izhar-ı endam etmiştir. Şu mübarek eser Risâlâtü'n-Nur ve
Mektubâtü'n-Nur'un bir nevi tarihçeleri olduğu gibi, diğer cihetten de âsâr-ı pür-envârın senedât ve
berâhin-i kat'iyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç seneden beri dimağımda mahsus ve mahfuz bir çok ihtisâsatı da, bu kere zâhire çıkarmıştır. İşte Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nuraniyeti böyle elmas ve mücevherat-ı mâneviyeyi câmi' bulunduğu, bu mes'ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.
Evet şu hakikati de itiraf etmek lâzım ki, bir mücevherat hazinesi ne kadar zengin ve ne kadar yüksek bir
servete mâlik olursa olsun, bâyii, dellâlı, usûl-i
bey' u şirâya âşina olmazsa,
zilyed bulunduğu kıymettar hazinenin müştemil ve muhtevî
bulunduğu emtiayı, lâyıkıyla âleme ilân ve
enzâr-ı âmmeye vaz' edemez. Binâenaleyh
(Sh: B-70)
şu devr-i müşevveşde, hakâik-ı Kur'âniye'nin
hakkıyla bey'u şirâsını yapan dellâll-ı Kur'ân'ın değil altı senedir, belki kırk seneden beri ehl-i İslâm'a hitâben:
يَا
اَيُّهَا
الَّذِينَ
آمَنُوا هَلْ
اَدُلُّكُمْ
عَلَى
ِتجَارَةٍ
تُنْجِيكُمْ
مِنْ عَذَابٍ
اَلِيمٍ fermân-ı Rabbanîsiyle nidâ etmeleri,
bil'umum envâr-ı îmâniyeye muhtaç Ümmet-i Muhammed'i medyûn-ı şükrân eylemiş ve eylemektedir.
Sabri
86
(Sabri'nin
fıkrası)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bu
kere Yirmi Yedinci Mektub'un İkinci Zeylini, Yirmi Sekizinci Mektub'un Beşinci, Altıncı Mes'elelerini
bil'istinsâh asıl ma'assuret takdim ediyorum.
Bendeleri Yirmi yedinci Mektubun te'lif ve te'sis ve tertibinde, çok mühim bir
isabet ihssediyorum ki, bu mektubun te'lifindeki gaye, kat'iyyen mektub
sahiplerini ilân ve teşhir olmadığı, belki muhtelifü'd-derecât zevi'l-efkâr ve elbâbın herbiri, Nurların ancak yüzde
birer hâssalarını ve fevâidini görerek, dellâl-ı Kur'ân'ın bir dereceye kadar nidalarını taklide çalışmaları, ayrıca bir zevk ve
letâfet ihsas ediyor.
Nur
deryasını görmeyen bazı kimseler müştâkane
soruyorlar ki: Mensub bulunduğunuz Nur
eczahanesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzuları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risaletü'n-Nur'u mümkün ise, birer birer göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbur idim. Şimdi ise,
Risaleti'n-Nur'un yüzde on nisbetinde mevzuunu mümkün mertebe ifadeye hazırım. Ve nîm bir
fihristini andırır, Yirmi Yedinci Mektub'u veriyor ve bildiriyorum. Cüz'î-küllî maksadımı bildirebiliyorum.
Nurların ekser aksamı vücuda
geldikten sonra Yirmi Yedinci Mektub âdeta işaret tabancası gibi endaht edildi. Ve hem de Nur
deryasının askerleri
beyninde, bir nevi müsabaka vazifesini de gördü. Her müntesib meşher-i Nur'a, az-çok hünerini döktü.
Sabri
(Sh: B-71)
87
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Eyyühel
Üstad!
خd-i
sâîd-i fıtrînizi tebrik ve bilvesile dest ve dâmen-i
kerîmanelerini öperim.
Efendim,
her an nurlar ile tegaddi eden ruh-u âcizânem, yine evvelki cuma günü mugaddi
bir nura muntazır iken, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmını ihsan ve irsal
buyurulmakla fakir talebiniz müşerref ve müstefid
ve minnettar kalmıştır. Bir saatlik misafir kalan bu eser-i kıymettar ve mânidarı hemen Abdullah
götürdü. O rü'ya misal gördüğüm eserin, bir
haftadan beri dimağımdaki kıymettar nakışlarını ve mânidar meâllerini, aczim dolayısıyla ifade
edebilmeye iktidarım yok.
Şu
kadar arzedebileceğim ki, bu bürhânî, senedî, şuhudî velhasıl kâffe-i
esbab-ı sübutiyyesi aslında
münderic ve müştemil bulunan kıymettar eser, umum Risale-i Nur ve Mektubâtü'n-Nur'un güneş-misâl i'cazları, âlemleri
hayrette bırakan kerametleri, dost ve düşmanın itiraf ve takdirini kazanan âsâr-ı sâbıka-i nuraniyenin
ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda içtima etmiş. Veyahut şöyle diyebileceğim ki, her
ne zaman nurlardan bir Risale görsem, bu gibi veyahut daha ziyade bir zevk-i
hakikî ve sürûr-u nâmütenâhî görüyorum. Şu halde bu acîb mahsûsat ve meşhûdât, ancak nurlara ait ve münhasır bir i'caz, kezâlik nurlara mahsus bir kerametidir
demekte, ehl-i îmanca kâmil bir kanâat mevcut bulunacağına eminim. Bilhassa tevâfukatı, tefsiratı gösterilerek tahriri musammem ve menvî bulunan
Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı, umum ehl-i îman ve tevhid kemâl-i hâhişle ve nihayetsiz hürmetle karşılayacakları, bedahette olduğu gibi, birçok kimselerin de, âhir ömürlerinde yeniden
okumağa şevk ve gayret
gösterecekleri, bir ihtimâl-i kavîdir. Daha nice emsali, nâmesbuk âsârın vücuda getirilmesini, bütün ruhumla diler ve Cenâb-ı Mün'im-i Hakikîden muvaffakıyetler temenni eylerim Efendim.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Hâfız Sabri
(Sh: B-72)
88
(Sabri'nin
fıkrasıdır)
Üstad-ı Âlîşânım Efendim!
Şu iki geceden iğtinam
edebildiğim vakitlerde, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Birinci Kısmını istinsah ederek, kendi nüshamı Ali Efendi'ye
ve aslını Zât-ı Üstadânelerine iade
ve takdim ediyorum. Şu bir aydan beri, ruhlarımız ateşe mâruz çimen gibi
yanık, küskün, solgun bir vaziyette olup, hattâ ekser
arkadaşlarla, bu mes'ele hakkında ne hatt-ı hareket tâkib edeceğimizi mektubla muhabere ve müşavereye başladık. Ve bu tarafta Üstad-ı Âzamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifahen veya tahriren bu babda mâruzatta bulunmak
emelinde iken, bu dertlere birer iksir, ilâç ve cevab-ı şâfi olan Yirmi
Yedinci Söz'ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şümullü bir cevâb-ı âlîyî bizlere
ihsan eden ve kısacık cümlesi nâmütenâhî hakâik-ı maânîyi câmi'
bulunan, bahr-i muhît-i kebir tâbirine mâsadak olan her bir cümle-i Kur'âniye şu kısımda bilhassa Beşinci,
Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru
kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskat etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzam ve ruhlarımızı da tenvir ve tesrir ve teselli etmiştir.
Üstüd-ı Muazzezim!
Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın ne derecelerde zengin bir hazine-i rahmet-i İlâhiye
bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevî
bulunduğu enva'-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesile bizim gibi muhtaç olanlara da
verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserisinde tam bir muharriklik vazifesini deruhde
eden Üstâd-ı Sâni Hulûsi
Beyefendimi, teşbih ve tâbiri câiz ise, saatçilerde
bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcut her saati tahrik eder, işletir. Mûmâileyh beyefendim de, aynen o halde olup, emsâli
görülmemiş ve duyulmamış bir çok
mesâil-i mühimme-i hakîkiyyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân'dan istiyor.
Şu asırda hazine-i mâneviyenin hazinedar-ı bînazîri de, o kıymetdar sâiline en kıymetdar ve ruha
tam bir gıda bahş mevadd-ı
(Sh: B-73)
mâneviye-i
Kur'âniye ile i'tizaz ve ikrâm ederken o halkaya lâyık ve müstehak olmadığım halde, fakir
de, gıda-yı ruhânîmî ârâmsız alınca, o mevâidi
ihsan edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-ı şükran kalıyorum. Bu defaki aldığım lütufnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hâzır farzederek mektubla muhabere etmiyorum, buyuruluyor. Bu hususta kalb
ve ruhuma "Ne dersiniz?" dedim. "Estağfirullah sadhezâr estağfirullah. Biz ölmüştük, lehülhamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye, hiçbir cihetle hakkımız yok. Vazifemiz
olan duaya devam ve teşekkür borçluyuz." cevab-ı hakgûyânesini ruhumdan aldım.
Hâfız Sabri
89
(Hulûsi
Bey'in fıkrasıdır.)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bu
kere Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Dört, ilâ Dokuzuncu Nüktelerini hâvi mübarek
mektubunuzu Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinin sırr-ı azîm-i inayet
beyanındaki hâtimesi namını verdiğiniz ve
Mu'ciz-nümâ ramazanın hikmetlerini beyân eden Yirmi
Dokuzuncu Mektubun İkinci Kısmını ve münevver
hâtem-i i'cazı kemâl-i şükranla aldım. İştiyakla, lezzetle, zevk-i mânevî ile defa'atle okudum. Fakat iki
haftaya yakındır ki, cevap
yazamadım. İşte bu mübarek cuma
günü, hem nurlardan aldığım feyizleri, tesellileri, hem
kalbî teessüratımı, icmâlen arz maksadıyla, bu
varak-pâreyi tahrire lütf-u Hak'la başladım.
Evvelen, Yirmi Dokuzuncu
Mektub'un altı nüktesiyle Kur'ân'ın hakikî tercümesi kâbil olmadığını, îmandan zerre kadar nasîbi olana, Yirmi Beşinci Söz'deki bürhanlar zeylen isbat ediyor.
Ve şeâir-i İslâmiyeyi gayet güzel bir üslûb ile
târif ve mütalâa etmekle beraber ulemâüs-su' ashabına, çok mükemmel ve manevî tokat aşkediyorsunuz. Ve nihayetde, mektubdaki
hakikatların
Kur'ân'dan geldiğini aklı takvîm için, onun belâgat-ı i'caz ve îcâzına imtisâlen: لاَ
يَسْتَوِى
اَصْحَابُ
النَّارِ
وَاَصْحَابُ
اْلجَنَّةِ
اَصْحَابُ
الْجَنَّةِ
هُمُ
الْفَائِزُونَ
(Sh: B-74)
Âyet-i kerîmesini nazara vaz' ediyorsunuz. Bu bîçâre
duâcınız, talebeniz ibraz
ve irsal buyurduğunuz nurların mütalâasında, müsbet ve menfî iki te'sir altında ne yapacağını ve ne edeceğini şaşırıyor. Çünki, manevî
vazifemizi ifa edemiyoruz. Çok az ve dar bir
muhîte neşredebiliyoruz. Bid'at ve dalâlet her gün artmakta,
ahkâm-ı İslâmiye sünnetlerden başlıyarak ve Kur'ân hedef tutularak, çok insafsızca hücum edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu
yaralara münasip merhem olacak, bu nurlu ve şifalı eserlerin mahdud eşhas arasında ve yalnız bu zavallıların ümid ve îmanlarını takviye edecek vaz'iyyette kalması teessürü arttırmakta ve
dergâh-ı İlâhiyeye ilticadan başka çâre bırakmamaktadır.
Evet
kat'î kanaat hâsıl olur. Hattâ dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve behatve yaklaşmakta. Her saat çatısından tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hattâ lâmbasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.
İşte beşere bilhassa
müslümanlara ârız olan ve alettevâli artmakta olan
za'flar, bu neticeyi ta'cil ediyor, mütalâasındayım. Fakat irşad buyurulduğu üzere madem ki, netice ile değil, hizmetle mükellefiz. O halde ümidimizi kesmiyerek,
sabır ve sükûn ile dua ve niyaz ile dergâh-ı İlâhiyeden yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevalsiz ve nihayetsiz kudret sahibi
olan Hâlikımız iyi yapar.
İyilikler halk buyurur,İnşâallah, demeliyiz.
Yirmi
Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesi:
Gaybî
işârât hakkında ihtimalen dahi
olsa, her türlü evhamı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sıddîkınız, elhamdülilâh mübarek eserlerde delâlet ettikleri
mânalarda, işaret ettikleri hakâikta, bütün
mevcudiyetle kabul ve tasdik ve kudsî meânîsini dercan etmekten başka bir his asla taşımamıştır. Nasıl ki, Aziz Üstadımız bu Kur'ânî
cevherleri kendisine göstermekle iktifa etmiyor ve muhtaçlara da bakınız, görünüz,
istifade ediniz, siz de muhtaçlara, müştaklara,
mütehayyirlere göstermeye vasıta olunuz
buyuruyorlar. Bu fakir
(Sh: B-75)
talebeniz bu emre (ale'r-re's-i ve'l-ayn,sem'an ve
tâaten) demiş. Ve alâ kadri'l-imkân ve
mütevekkilen alellah, bu emel uğrunda hizmette
bulunmayı minnettarane arzu etmekte bulunmuştur. Binaenaleyh gaybî tevâfuk hakkındaki bu müdellel ve muknî beyânat da, yerindedir,
fazla değildir. Bu da herhalde lâzımdır. Buna mutlak ihtiyaç vardır, veya olacaktır. Gösterilen misalden de anlaşılıyor. Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem'edilmiş, toparlanmış, tefsir kavâidine siyak ve sibak-ı kelâm gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret-i isti'mâl sebebiyle, hâh nâhâh nazar-ı dikkate çarpan tevâfuk ve müvazenete de an-kasdin
ihtimam edilerek, emniyetle vücuda getirilmiş olan bir tefsir ile, doğrudan doğruya hazâin-i mukaddese-i Kur'âniyeden, bu asır insanlarına, müslümanlarına göre nebeân, feverân ve lemeân eden nurlu âsârdaki
gaybî muvafakat, müvazenet kıyas edilebilir mi?
Asla ...
Hâtimedeki
Ahmed Galib Bey'in fıkrası hoştur. Bu fıkranın Hazret-i Kur'ân'a ve mahzen-i esrâr-ı İlâhiyenin bir nevi nurlu reşahatı ve lemeâtı olan Sözler'e nisbeti, güzelliğini arttırmıştır. Allah bu gibi kardeşlerimizin adedini çok arttırsın. Ve cümlesini, bu meyanda bu fakir-i pür-taksîri de
muvaffakun bilhayr buyursun, âmin ...
Yirmidokuzuncu
Mektubun İkinci Kısmı, Kur'ân'ın has dürbiniyle bakılmak suretiyle, Ramazanın hikmetlerinden dokuzu mükemmelen ve emsalsiz tarzda beyan buyurulmuştur. Allah sevgili Üstadımızdan razı olsun. Bu sene burada Ramazan-ı Şerif'e
riayet, evvelki senelerden zâhiren ziyade idi. Gönül arzu ederdi, keşki bu âlî eser, bu Ramazandan evvel elimize geçmiş olaydı. Seyyidü'r-Rusül,
Nûru'l-vücud Efendimiz Hazretleri Sallâllahu Aleyhi Ve Sellem
(Endîin-ün-nasîhatü) buyurdukları ma'lûm-u fâzılâneleridir. İşte bu
sebeble azlığından müteessir olduğum buradaki cemaatimize, tam vaktinde okumak suretiyle, bu emr-i
Celîl-i nebevîyi de, yerine getirmiş olurduk. Fakat bu
şereften mahrumiyetimiz, maddî uzaklığından ileri gelmiştir. Çünki Kur'ân'ın madem ki,
ilk nüzûlü şehr-i Ramazanda olmuştur. Bu asırda ve şu zamanda da, o mübarek âyetin
hikmetleri hakkında
(Sh: B-76)
eser yazılmasının bu ayda olması enseb ve
a'lâdır. Cenâb-ı Hakk emsâl-i
kesiresiyle, hayırlısıyla cümlemizi müşerref
buyursun, âmin ...
Hâtem-i
İ'caz, hizmet-i Kur'ân'daki kıymettar kardeşlerimi tanıttırdı. Ve şu güzel nurlu beyti hatırlattı:
Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kaim,
Mir'ât-ı Muhammed'den, Allah görünür dâim.
Ve şu fıkrayı söylettirdi:
Âyinedir bu hâtem, herkes sıdk ile hâdim
Mir'ât-ı Üstaddan, Kur'ân'dır görünen dâim.
(Hâşiye)
(Hâşiye): Lâtif bir
tevâfuktur ki, birinci Hulûsi ile ikinci Hulûsi ünvanını alan Sabri Efendi, buradaki birbirinden çok uzak
oldukukları halde, aynı fıkrayı mektuplarında bana karşı yazıyorlar.
Allah-ü
Zülcelâl cümlesinden razı olsun. Bu mübarek
mir'âtın boş köşesine, bu beyit ile imzamın konulmasını tasvîb-i ârifanelerine arzederim.
Hûlusi
90
(Binbaşı Âsım Bey'in Risaletü'n-Nur Sözleri hakkında temsîl ettiği bir fıkrasıdır.)
Münezzehdir
Şuûnatdan, hep ilhâm-ı İlâhîdir,
Okurken
nûr alır vicdan, sütûr-u bî-tenâhîdir,
Riyâdan,
kibirden, her meâsîden münezzehdir,
Kelâm-ı lâyezâlîden gelen, bir nûr-u müferrihdir.
Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı,
Bu,
âyetler gibi nuranî ve lâhutî bu efkârı,
Meâsir
mi? eser mi? müncelî, yoksa müesser mi?
İlâhî
bir sırren'den berk uran, hayret-fezâ sır mı?
İlâhî
bir sırren'den berk uran, hayret-fezâ sır mı?
Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten
haberlerdir.
Sen
ey gafil beşer, bil nefsini, gör ki, ne şeylerdir.
Bütün
kevn vâlih ve hayran düşündükçe ser-encâmın
Kerîm
hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.
Âsım
(Sh: B-77)
91
(Hulûsi
Bey'in fıkrasıdır.)
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ
رِسَالَةِ
النُّورِ
وَمَكتُوبَاتِ
اَلنُّورِ اَلْفَ
اَمْثَالِهَا
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Geçen
hafta Yirmi Sekizinci Mektubun Beşinci ve Altıncı Mes'eleleri
isimlerini alan biri şükre, diğeri harem-i şerif suâline cevab olan iki eseri
aliyyül âlînizi, kemâl-i şevkle aldım. Zevk ile mütalâa ettim. Çok susamıştım. Şükre dair çok derin mânalı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi
besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize nimetlerinin had ve pâyânı olmayan ol Hâlik-ı Kerîm, ol
Mü'min-i Hakîm, ol Rezzâk-ı Rahîm celle
celâlühu hazretlerinin nurlar nâmı altındaki in'am ve ihsanına karşı (Elhamdülillâh, Allahu Ekber)
dedim. Ve mânevî susuzluğumu, elim ermez,
gücüm yetmez, nazarım erişmez, hülâsa acz-i tamm içinde, fakat rahmetinden ümid kesmediğim bir halde iken, ol Rahmânü'r-Rahîm hazretlerinin
muazzez Üstadım vasıtasıyla teskin ettiğine, yüzbinler hamd ve şükür eyledim ve edeceğim.
Mübarek
sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebinizin (alâka ile mütalâa
eden veya istima' eyleyenleri) elinden tutuyor, bak bu, bu mânaya delâlet eder.
Şu, şunun içindir. Bundaki maksad ve gaye ve hikmetler şunlardır. Gel daha yukarı gidelim, daha ilerliyelim, diye menba'dan menba'a,
etekten tepeye, izden yola, hakikatten mârifete götürüyor, çıkarıyor. Ziyaret
ettiriyor. İstifade ve istifaza ettiriyorsunuz. Bu def'a bu seyr ile şükür nehrinin menba'ına şükür dağının tepesine, şükür çığırının şehrâhına, şükr-ü mutlakdaki
hakikatla mârifete götürüyor. Ve mebde'de olduğu gibi, müntehada (Der tarîk-ı aczimendi,
lâzım âmed çarıçiz, acz-i mutlak,
fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlar ey aziz) buyuruyorsunuz. Biz de (Fehimtü
ve sadakte) diyerek mukabele ediyoruz. Dua ve salâvât ile bu kudsî seyahata
nihayet veriyorsunuz. İbraz buyurduğunuz pek âlî şefkatten yüz bulan muhtaç ve âciz talebe
(Sh: B-78)
niz, üstadının nazarını başka tarafa
çevirerek bir suâle cür'et eylediği için (gel haydi,
Harem-i Şerife girelim. Oranın bugünkü hâlini
ve esbabını biraz anlatayım) demek nev'inden olan Yirmi Sekizinci Mektubun Altıncı Mes'elesini de
okudum. Çok istifade ettim. Allah sizden razı olsun.
Hulûsi
92
(Hulûsi
Bey'in fırkasıdır.)
Bu
def'a lütuf ve inâyet buyurulan, Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesini
hürmetle aldım. Ta'zimle ve defaatle mütalâa
ettim. Ayrıca bir def'a yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi'ye ve bir defa pederim ve eski hocalarımdan İbrahim Efendi ve bir dostumuza, bir defa da,
Fethi Beye okudum. İnşâallah yine okur ve okuttururum. Bu
mübarek mektubunuzla başta şu bîçâre olduğu halde, dinleyenlerin ahvâl-i âhire
dolayısıyle, kalblerinde
hâsıl olan manevî yaraya çok mükemmel ve münasib bir
merhem vurdunuz. لاَ
تَقْنَطُوا
مِنْ
رَحْمَةِ
اللّهِ nass-ı celîlini hatırlatarak, Allah'ın lûtfuna ve
Habîb-i Ekreminin (ASM) ruhâniyetine, Kur'ân-ı Azîmüşşânın مِنْ
اَوَّلِ
النُّزُولِ
اِلَى
قِيَامِ السَّاعَةِ devam ettiğine şübhe kalmayan, i'câzına dehâlet ve hakikî sabırla bu acılara mukabele ederseniz, inşâallah yakın ve nurlu
istikbâle mazhar olursunuz, gibi hakîkaten pek azim bir müjde vermiş oldunuz. Bîçâreğan ümmete,
izn-i İlâhî ile beyan buyurduğunuz i'câz-ı Kur'ân hürmetine,
Allah-u Zülcelâl muhterem Üstadımızdan ebeden râzı olsun. Ve Hazret-i Kur'ân hesabına intizar buyurduğunuz ümidleriniz,
an karîb mübeddel-i hakîkat ve mü'minlere de selâmet-i îman tevfik buyursun,
âmin ...
Yirmi
Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesini almazdan evvel, mübarek Sözler'le alâkadar
olmayan zevata defaatle Üstadım altı-yedi seneden beri
şöyle buyurmaktadır: (Kur'ânın sûrları yıkılmıştır. Bütün hücumlar
Kur'ân'adır. خmanı kurtarmak
zamanıdır.) İşte yavaş yavaş bu beyanatın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü'min tarafından tasdik edilecek
hâdisat zuhûr etmektedir,
(Sh: B-79)
diyordum. Bu
mektub, bu bîçâre talebinizin Üstadının emirlerini tebliğde sâdık olduğunu ispat etmekle beraber, evvelce de arz ettiğim vechile, mektubları almazdan evvel
hâtırıma gelen, hattâ
lisanıma kadar geçen, çok mes'eleler nev'inden olduğuna şübhem olmadığı için, bunu da i'caz-ı Kur'ân'dan addediyorum. Tevâfukatta bendenizdeki nüshada da,
ekseriyetle müvazenet vardır. Evet,hangi
cihetten bakılsa inâyet-i İlâhiye ayan beyan
görünür.
Muhterem
Üstadım, rahmet-i
İlâhiye ile bir hakikatı daha yakînen anladım. O da şudur ki: İlk şeref-i mülâki olduğum zamanda verdiğiniz ders, bütün
risale ve mektublarda vücudunu hissettirmektedir. Fark yalnız o dersteki mücmel hakâikın diğer derslere tafsil, tavzih ve izharından ibarettir. Demek ki, îmanı ve Kur'ân'ı esas ittihâz etmekle, dâimî bir
feyz menbaı, sermedî bir nur kaynağı, fenasız kudsî bir hazine, İlâhî bir kale
kurulmuş oluyor.
Evet
madem ki kâinatın halkına sebeb olan Nebiyy-i Efham (S.A.V.) efendimiz hazretleri, vazife-i
risaletlerini mükemmelen ifa ettikten sonra, emr-i İlâhî ile vücuduna bâis
oldukları âlem-i bekaya teşrif ettiler. Şu misafirhane kapanıncaya kadar
gelip geçecek, dolup boşanacak, çürüyüp tazelenecek sükkânına, bilhassa cin ve inse en âli bir hediye, en
mükemmel bir rehber, en mukaddes bir mürşid olarak,
Kur'ân-ı Hakîm'i bırakmışlardır. Nitekim
müteâkib asırların yetiştirdiği bir çok zevât-ı âliye, bütün müşkillerini
Kur'ân ile halletmişler. Aradıklarını Kur'ânda bulmuşlar.
İşte bu bid'at ve zulümât asrında da, yine o Kur'ân-ı Hakîm ve Kerîm,
lâyemût i'câzını Sözler ve Mektublarla izhar etmiş ve bu
hakikaten azîm işte, rahmet-i İlâhiyeye, muazzez ve
muhterem Üstadımız elyak ve elhak me'mur ve vâsıta olmuştur. Bu hakikata daha birinci
derste, lütf-u İlâhî ile îman ettim. Diğer nurlu
dersler kuvvet-i îmâna vesile olmuş ve olmakta
bulunmuştur. (Elhamdülillâh hâzâ min fadli rabbî.)
Aziz
ve Muhterem Üstadım!
Bu
dünya mü'mine zindandır derler. İşte neşrine, izharına,
(Sh: B-80)
beyanına vasıta olduğunuz nurlar, bize
bu karanlık dünyamızı aydınlattı. Hilkatteki hakikatı tâlim etti. Bâki, dâimî ve sermedî,
saâdetli hayatı tedrîs etti. Şahsen bu nurlar
olmasaydı, hâlim ne olacaktı, Ya nurlara erişmeseydim, ne
yapacaktım. Ya bu nurların neşrine (alâ kaderi't-tâka ve'l-imkân) lütf-u İlâhi ile
çalıştırılmasaydım, bütün kazancım mâsiyet ve kara yüzle, perişan hâl ile, nasıl dergâh-ı İlâhiyeye çıkacaktım. Elhamdülillâh sümme ve sümme Elhamdülillâh, niyet-i hâlise ve cüz'i
lâyetecezza kabîlinden olan Kur'ânî hizmet sebebiyle, bu abd-i pür-taksîr de inşâallah duanızla rahmet-i
İlâhiyeye nâil olur ümidindeyim.
Hulûsi
93
(Sabri'nin
bir fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Efendim,
hiç şek ve şübhem kalmadı ki, nur nurdan seçilemediği gibi, nur deryâsının nûrânî talebeleri de, nerede olursa olsun hepsi bir
gayede, umumî bir zihniyette, yekdîğerlerine
rekabetleri yok, dâima birbirinin evsâf-ı
mümtazesiyle müftehir ve mübâhî, samimiyet ve vefa hususunda, rüfekasını şahsına tercih eder,
bir emelde bulunmaları yegâne emel ve gayeleri olan
"tevhidin" bir alâmet-i mümtaze ve fârikası olan ittihad ve tesanüd-ü hakikîye ve meşruayı kaalen ve fi'len ve hâlen
göstermeleriyle sabittir ki, bu hal bir alâmet-i muvaffakıyettir.
Talebeniz
H.S.
94 (Re'fet
Bey'in bir fıkrasıdır.)
Aziz
ve Muhterem Üstadım Efendim!
Son
neşrettiğiniz Söz, fakirde
çok derin te'sir ve intibalar bıraktı. Onun sâikının ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o sözde
çok hiddetli buldum. Gayet ateşîn bir kalem,
bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtiva ettiği hakâika mest ve hayrân olduğum halde, saatlerce okudum. Artık
sözlerinizin hiçbirini diğerine tercih
(Sh: B-81)
edemiyorum.
Zira, birine mühim derken, diğeri daha mühim ve
bir diğeri ehem olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh,
envâr-ı Kur'âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakika yıldızlar parlaklık
itibariyle birbirinden farklı ise de, hepsi yıldızdır. Ve aynı menba'dan ahz-ı envâr etmede olduklarından, keyfiyetçe yekdîğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz aynen böyledir. Her birini
yüz defa okusam, yüzbirinci def'a hiç okumamış gibi, büyük bir zevk-i mâneviye ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu babda
ne kadar yazsam Sözler hakkında hiçbir şey yazmış olamıyacağımı düşünerek sözüme
nihayet veriyorum.
Re'fet
95
(Şu fıkra Mes'ud Efendi'nindir.)
Ey
benim muhterem Üstadım!
Hadd-i
bülûğumdan bu âna kadar, lâin şeytanın zırhından ma'mûl bir sanduka derununda kilitlemiş olduğu, akl-ı uhrevî ve îmanımı tazyik altına almıştı. Duanız sayesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstadımın dua yumruğuyla lâîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, imanımı tekrar teslim
ettin ve teslim aldığımı şununla isbat
ederim ki, duaya kabul buyurduğunuz tarihte, yani
Ramazan-ı Şerîfin üçüncü günü beray-ı ziyaret nezdinizde idim. Müfarakatımdan sonra, Cenâb-ı Hakk'ın gösterdiği ve sevgili Üstadıma arz eylediğim rü'ya ile, âcizâne tefsîrimde, gündoğudan günindiye doğru olan çayı yani, gündoğudaki duayı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden âdem gibi gayya kuyusuna
gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum halde, o
müessir almış olduğum dua sayesinde,
o korkunç kapıdan çağırılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizi mestur bir mevkide seyreylediğimiz o meşak ve mezahime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstad-ı Muhteremimin, Cenâb-ı Hak nezdinde duasının kâbülüdür. Ve
Sözlerin mukavemetsûz te'sirleridir.
(Sh: B-82)
Ben de buna
mukabil, Üstadımın hâdim olduğu çığırı tâkib ile hizmet
etmek emelinde isem de, yalnız ettiğim hizmet kâfi değildir. O da ancak âhiret
menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb-ı Feyyaz-ı Mutlak
hazretlerinden beş vakitte dua ediyorum: "Ya
Rabbi, Ya Rabbi! Yirmiyedi seneden beri, şeytan
eleyhi'l-lâ'nenin zırhlı çelik sandukaya kilitlemiş olduğu îmanımı, balyozuyla kırarak
tahlis eden Üstad-ı Ekremime, yani Kur'ân-ı Hakîmin lemeâtı olan Risale-i Nur'un neşrine bir hizmet olarak, bana mânamda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayya kuyusu kapısının ağzından çevirmeğe muvaffak olan müfessir-i Kur'ânı ve son musannif bulunan Saîd-ün Nursî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancaktarı kıl, Ya Rabbi. Ya Erhamerrâhimîn, velhamdülillâhi
rabbil'âlemîn" olan Cenâb-ı Mevlâ'dan evkat-ı hamsede vird-i zebânımdır. Ve siz Üstadımın kabul buyurmasını istirham ile el
ve ayaklarınızdan öperim,
Efendim Hazretleri.
Mehmed
Mes'ud
96
(Ahmed
Husrev'in fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Kıymettar Üstadım!
Tarih-i
mektubdan iki gün evvel idi. Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü Zeylini yazmakla meşguldüm. Hulûsi ve
Re'fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risaleti'n-Nur ve Mektubatü'n-Nura karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle,
kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden
gelen bir mektubla teşrif etti. Bekir Ağa, mu'tadının hilâfı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektubu aynı sevinçle, ba'det-takbil beraber açtık. Bir varak-pâre-i fâzılâneleriyle, Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Sekiz sahifeden
ibaret olan Sekizinci remzi üç sekiz tevâfukatıyla kendini gösterdi.
(Sh: B-83)
Yirmi Yedinci
Mektubun Üçüncü Zeylinden hâsıl olan sevinçli bir heyecan-ı kalbî ve Bekir Ağa'nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli
yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevâfukatın gayesinin mebde'ini gösteren Sekizinci Remizdeki,
sevgili Üstadımızın manevî bir nur
ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek en hârika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir hâlet-i azîme tevlid etmişti ki, işte o dakikam
saâdet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği anlardan bir dakika idi. Bu sürur içinde mektubunuzu
ve Sekizinci Remzi okudum, okurken her bir cümlenin nihayetinde var ol, mes'ud
ol, bahtiyâr ol Üstadım, nidaları kalbime tercümanlık eden lisanımdan
ihtiyarsız dökülüyordu. İlk def'a Bekir Ağa ile, bir def'a Rüştü Efendi kardeşimle, bir def'a da Re'fet Bey kardeşimle okudum.
Evet
Sevgili Üstadım, senelerden beri
Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhanın bahr-i
ummanında medfun defineleri, Risalet-in-Nur ve
Mektubat-ün-Nur ile meydana çıkarmışdınız. İşte, azîm bir
define daha lütf-i İlâhî ile Yirmi dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının, Sekizinci Remzinde en parlak ve gözler kamaştıran nurlarıyla tezahür ediyor, kendini gösteriyor. Beşerin nazarını ister istemez kendine çeviriyor.
Bin
üç yüz seneden beri, sahib-i insafı hayrette bırakan ve dünyanın her köşesinde ve beşerin her
tabakasında, cin ve beşer lisanında, semâvatta melek ve ruhanîler lisanında, en yüksek makam-ı mümtazı işgal eden, o Fürkan-ı İlâhînin esrar-ı mühimmesinden ve i'caz-ı azîmesinden bir parçası daha, susmak
bilmeyen mu'ciznümâ bir sadâ ve lâtif bir âvâz ve tükenmez bir feyizle karşımıza çıkıyor.
O kıymettar Kur'ân'ın bugün
mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve azamet-i kibriyasıyla idare eden ve azamet-i celâli karşısında her şeyi kendine secde ettiren, bir zât-ı vâcibü'l-vücûdun kelâmı olduğunu, üzerindeki hadsiz damgalariyle
gösteren Risalelerinizin kıymeti ne büyüktür.
O risalelere nasıl kıymet verilir. Nasıl başkasıyla muvazene
edilir. Nasıl bir başkasının tefevvuku
tahattur edilir.
(Sh: B-84)
Beşerin zulmetli simasına nurlar saçan ve tevhid haricindeki her türlü akideleri zîr ü zeber
eden ve şâkirdlerine gülümseyerek tatlı bir yüzle bakan ve hoş ve pek şirin bir lisan ile söyleyen, o risaleler ve o
risalelerin sâhibi ve nâşiri olan Sevgili Üstadım, söz
talebelerinizin kalblerinde risalelerinizle yaşıyorsunuz. Hem öyle bir surette yaşıyorsunuz
ki, küçük bir işaretinize müheyya talebeleriniz
ruhlarında ırmakların çağladıkları gibi tevâli eden
ve tükenmek bilmeyen İlâhî bir muhabbetle yaşıyorsunuz. Hayat-ı fâniyeye veda
etseniz bile, büyük büyük cemaatlerin arasında hürmetle yâdedileceğinize (Hâşiye) ve nâmınızın dünya ve ukbâda
ihtiramla taşınacağına ve Risalelerinizin pek büyük hâhişle revaçta olacağına kaviyyen
ümidvârım.
Evet,
nasıl sözlerim haksız olsun ki,
en tehlikeli anlarda bile, hakkı söylemekte
susmayan ve pek âli ruhu taşıyan ve
talebelerine her an teselli nurlarını dağıtan, Kur'ân-ı Kerîm'in bugünkü dellâl-ı muhteremi olan Üstadım! Sizin dîn-i mübîn-i İslâma olan merbutiyetinize ve
o büyük muhabbetinize ve o yüksek sa'yinize mükâfat olarak defter-i hasenâtınıza Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretleri (lâ yu'ad ve lâ yuhsâ)
ecirleri yazmasını rahmet-i İlâhiyyeden niyaz ederim.
Nasıl bugünkü beşeriyet size
ve Risalet-in-Nura medyun olmasın ki, semâmızda dolaşan güneşin saçtığı ve her an
ufûlüyle bir başka âlemi gösteren nurları gibi değil, Kur'ân'ın arş-ı âzamından gelen nurlara
ölmez, tükenmez, sermedî bir nuru, risalelerinizde gösteriyorsunuz.
İşte o risaleler ki, herbiri başlı başına menba'ları ve mecraları ayrı ve fakat bir bahr-i muhît-i ummana dökülen nehirler
gibidir.
(Ehemmiyetli bir hâşiyedir, Üstadın el yazısıdır):
(Hâşiye) Ben kardeşim Husrev'in
bu makamdaki hissiyatına iştirak edemiyorum. İnsanların nazarında mevki kazanmak ve dillerinde yâd edilmek,
hakikat-bîn olanlarca bir şeref değildir. Eğer, rızâ-yı İlâhî varsa, o rızanın cilvesi olarak
insanlarda teveccüh görünse bir derece emare-i rıza olmak noktasında makbul olabilir. Yoksa arzu edilmemeli.
Madem Husrev hakikat-bîndir, elbette benim şahsıma havale ettiği şerefi, Risaleleri
niyet ediyor. Zaten o şerefte umum talebeler hissedardırlar, tek birisine verilmez.
(Sh: B-85)
Sonsuz olan bu
nehirlerin, hangisine varsa nasıl doyuncaya kadar
su içmez? El ve yüzlerini temizlemek isteyenler, nasıl oluyor da, bu enhardan istifade etmez? Veyahut arazilerini iska için,
cedveller yaparak hangi tarafa götürülse, azîm cemaatler nasıl tefeyyüz etmez?
Bu
enharda öyle azîm şifalar var ki, hastalar içse, her
türlü devayı içinde bulurlar. Yaralılar içse, bin türlü yaralarına merhem
bulurlar. İhtiyarlar içse, hayat-ı ebediyenin
civanmerd gençlerinden olurlar. Tazeler içse, saadet-i dâreyni bir anda elde
ederler.
Risaleleri
okuyanlar, sevgili Üstadım! Sizin ne büyük ve âlî bir kalbe mâlik bulunduğunuzu teslim için, bilmem tefekküre ihtiyaç var mı?
Bunca
zamandan ber "Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın dellâlıyım ve bu kudsî
vazifemi hiçbir şeye değişmem" diye vâki olan ilânatınıza, bir kat daha kuvvet veren, bu kerreki neşir buyurduğunuz Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının sekiz sahifelik
olan Sekizinci Remzi ne güzel gösteriyor ve bu gösterilen hakikatlara meftûn
olmamak mümkün mü?
Ah
sevgili Üstadım, lisan ve
kalemim müsaid olsa, her bir risale için lâyık oldukları şekilde medhiyeler yapıp takdim etsem.
Heyhat, herşeyde olduğu gibi, bu hususda
da ben fakîrim.
Evet
sevgili Üstadım! Sevincimizi
arttıran bir mes'ele daha var. O da Kenzü'l-Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye nâmı altında neşredilen iki sahifelik huruf-u hecâiye-i Kur'âniyenin,
bu kısma ilâvesi ve bu kısmın da, yazmakta olduğumuz tevâfuklu ve hâşiyeli Kur'ân'ı Kerîm'in baş tarafına, umumun istifade ve istifâzalarının kolaylıkla te'minine binâen dercedilmesi hakkındaki tensib-i fâzılâneleridir. Bu tensib bizce de, pek çok musib görülmekle, fakir
talebenizin nazarını mâziden hâle, hâlden de istikbâle çeviriyor. Ve istikbaldeki parlayan
nurları göstermekle, nihayetsiz sürurlara müstağrak kılıyorsunuz.
Ahmed
Husrev
(Sh: B-86)
97
(Re'fet'in
fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Muhterem ve çok kıymetli Üstadım Efendim!
Yirmi
dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Remzini dikkatle
okudum. İhtiva ettiği hârika-nümâ rumuzât ve o rumuzâtın ifade ettiği yüksek
hakâik, fakire azim istifadeler te'mîn etti. Ve beni derin derin tefekkürne ve
teemmüle sevk eyledi. Çocukluğumdan beri hakâik-ı dîniyeye çok
merak eder ve her fırsattan istifade ederek tedkikat ve
tetebbuatta bulunurdum. Ne yazık ki, emelime
muvaffak olamazdım. Bu sebebden yeis ve nevmîdiye
dûçar olurdum. Nâmütena-âhi şükürler olsun ol
Hallâk-ı Azîm'e ki, zât-ı âliye-i
fâzılâneleri gibi, her asırda emsâline ender tesadüf olunan bir dâhî-i âzama bizleri mülâki kıldı da, otuz seneden
beri ruhumun çok büyük iştiyak ve tahassürle
beklediği bir üstad-ı muhtereme
nâil eyledi.
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Madem
şimdiye kadar böyle hakikatler hiç bir eserde görünmemiş ve işitilmemiştir; yazılması çok muvafıktır ki, okuyan her ehl-i îmanın, Kur'ân-ı Hakîmin hazâin-i nâmütenâhiyesinden
bir kısım cevâhiri elde
etmek suretiyle, hem ağniyâ-i maneviye adedine dahil olsun
ve hem de künûz-i mahfiyeye ıttılâ kesbetmek gibi, ruh-u beşerin en büyük ihtiyacâtını tatmin etmiş bulunsun.
Hülâsa, tevâfukat ve rumuzat-ı Kur'âniye, tebşirat-ı azîmeyi ihtiva
etmesi itibariyle, kemâl-i hassasiyetle tâkib ve tedkik olunmaktadır. Bundan dolayı nihayetsiz
hürmet ve tâzimatımı arz eder ve mübarek ellerinizden öperek, Cenâb-ı Hakkın bize inkişâf-ı kalbî ihsan buyurması hususundaki dua-yı hayriyelerini
istirham eylerim, sevgili Üstadım Efendim.
Re'fet
(Sh: B-87)
98
(Rüşdü'nün fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Pek kıymettar ve pek muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!
Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektubatınızdan, i'câz-ı Kur'ânîden ihlâs-ı şerif,
muavvizeteyn, fâtiha-i şerif surelerinin tevâfukat-ı hurufiye sırlarını gösterir, Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Remzini din kardeşlerimle birlikte okuduk. Çok şükür, bin şükür
elhamdülillâh.Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes
hazretlerinin kelâmı olan Kur'ân-ı Azîm-i Hakîmin sırlarına hayret ve bütün kalbimle ve lisanımla (Allahümme nevvir kulûbenâ binûril îmâni
vell-Kur'ân) dedim.
Üstadım, yeni tevâfukatlı Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın baş tarafına, bu Remzin
ilâvesi hak ve hakikatı ilân maksadına muvafık olsa da, okudukça doymak ve
usanmak bilinmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren
ve kararmış kalbleri nurlandıran ve bize bizim lisanımızla hallerimizi teşrih ve tarîk-ı Hakkı gösteren Risale-i pürnurlarınızda da beraber ayrıca bulunması ve Kur'ân-ı Hakîmin başına mümkün olursa hem arapçasının ve hem de
türkçesinin konulması muvafık olacağı zannındayım, Efendim Hazretleri.
Rüşdü
99
(Saatçi
Lütfi Efendi'nin fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
İ'caz-ı Kur'âniyeden İhlâs-ı Şerif'le Muavvizeteyn ve
Fâtiha-i şerife surelerinin tevâfukat-ı hurufiye sırlarını gösteren, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Remzini
aldım. Ve okudum. Neşir
(Sh: B-88)
buyurulan işbu risaledeki tevâfukat, şimdiye kadar emsâli nâmesbuk bir sırrı meydana koymuş, bu hususa
dair mütalâada bulunmak, kuvve-i kalemiyemin ve havsala-i mevcûdemin kat kat
fevkınde bulunmakla beraber, afv ü Üstadânelerine mağruren şu kadar diyebilirim ki, neşir buyurulan risaledeki îzahat, herhangi bir bedbîn ve kör olan bir
gafili uyandırmağa ve hattâ bütün mevcudiyetiyle kararmış, kalbleri tenvire ve irşada pek büyük
delil bulunduğundan, Muhterem Üstadımızın tasavvurî kararı vechile, her ferdin Kur'ân-ı Azîmül' Bürhan'daki mu'cizatı görmesi
için Kur'an'ın baş tarafına derci hususu pek muvafık görüldüğünü arzeylerim,
Efendim Hazretleri.
Saatçi
Lütfi
100
(Âsım Bey'in fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Üstadımı bu fakire lütuf ve kereminden ihsan buyuran Kadir-i
Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenâb-ı Hayy-i Lâyemût Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce
hamd ve şükür etsem - ki ediyorum - yine yüzbinde bir borcumu
bile ifâ edemem.
لَهُ
الْحَمْدُ وَ
الْمِنَّةُ
هذَا مِنْ
فَضْلِ
رَبِّى
Pür-taksîr olan bu fakir, bilâfasıla otuz
dört sene olan hayat-ı askeriyemde, muktezâ-yı beşeriyet, az ve çok
mâsiyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş vazife-i dîniye-i
uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrar-ı hayat etmiş olduğumu şimde anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve Risalelerinize kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenâb-ı Hakk sizi bu fakire ihsan buyurdu.
Dört
sene evvel Burdur'a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendinin delâlet ve tavassutu ile
muhabereye başlamış ve binnetice hikmet-resan ve nur-feşan ve müşkil-küşâ ve kâinatın muamma-yı tılsımını
(Sh: B-89)
açan
anahtarları bu fakirin eline veren yine o risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle
mücevherat ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim
iktidarsızlığımdan lisanım ve kalemim kalbimin tercümanı olamıyor, âciz kalıyor.
Şeriat,
hakikat ve mârifet hazine ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale-i şerifeleridir. Bu nur risalelerinin her birisi birbirinden nurlu, hele
İ'caz-ı Kur'ân "nûrun alâ nûr" Nasıl tavsîf edeyim, bir gülistan-ı ferah-fezâ, gayet nâdide ve hoş bu ezhâr-ı lâtife gûna-gûn
bulunup da, hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu
risale-i şerifeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur
deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden
bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar! İnsanı, fakat o insanı, tahayyür ve tefekkür sahrasında mest-i lâya'kıl bırakmaz da ne yapar! Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvâniyet hâssalarından tecerrüd etmesine, Hâlikına
ubûdiyet-i mütemâdiyede bulunmasına ... mezmum
bilcümle ahlâkları def ve tardetmesine ilh ... gibi
hissiyatiyle mütehassis edip de nefs-i emmareyi öldürmez de ne yapar!
Diyebilirim
ki, bu Nur risale-i şerifeleri bir gülistan-ı cinândır. Bu gülistandan
istifade edemeyen bed-mâyelere, nasibdâr olamayanlara sad-hezâr teessüf. İşte o gibilere ilham-ı Rabbânî erişsin de, Yirmi Üçüncü Söz risale-i şerifesinin
âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicab-ı gafletten nihanı, ikinci
levhadaki zeval-i gafletle âyâna tebdil edebilsinler.
Cümle
mü'minîn-i muvahhidînin tarîk-i hidâyette hatve-endâz olmaları için; Cenâb-ı
Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine kavlen dua ve tazarrû' etmekliğim ve fiilen de, henüz dörtte birini yazamadığım, bu Nur risale-i şerifelerinin fakirde
mevcut olanlarını, itimad ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvâna, ezcümle (.........................) gibi
zevât-ı muhteremeye, cum'a günleri fakirhanemde toplanıldığı vakit, bizzat
okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip
akşama kadar ve bazı geceleri
okunmakta devam
(Sh: B-90)
ediliyor.
Hepimiz Cenâb-ı Kâdir-i Kayyûma ubûdiyet ve niyazımızı îfa ediyoruz ve Zât-ı Üstadânelerine karşı da, bu borcumuz olan dua-yı Üstadânelerini yâd
ve tezkâr ediyoruz.
Cenâb-ı Zül-Celâl vel-Kemâl Hazretleri Muhterem Zât-ı Üstadânelerini
dünyalar durdukça Nur Risalelerini rehberlikte, delâlette ve nur dellâllığında ilâ-âhirüddeveran kaim buyursun, duasını her namazın âhirinde hemşirenizle
beraber vird-i zebân etmişiz, efendim
hazretleri.
Âsım
101
(Ahmed
Galib'in Sözler hakkında bir fıkrasıdır.)
Âdem-i ilm-i hakîkattır sözün,
Tercüman-ı kenz ü vahdettir
sözün.
Hazret-i Hak'dan atâ-yı mahzdır,
Neş'e-i Şît-i
hüviyyettir sözün.
Ders-i hikmetten bütün ulvî beyan,
Misl-i İdrîs, pür-hikmettir sözün.
Mevc-i tûfân-ı dalâletten
siper,
Keşti-i Nuh-u
selâmettir sözün.
Sarsar-ı ilhaddan inkaz
eden,
Şû'le-i Hûd-u hidâyettir sözün.
Tezkiyet-i bahş-ı kulûb-u mü'minîn,
Sâlih-i dâr-ı emanettir
sözün.
Vahdetin esrârını ilân eden,
Ol Halîl-veş asl-ı millettir sözün.
Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrâta,
İsmail-i feyz-i hürmettir sözün.
Mahz-ı tahkiktir,
hayâletten a'lâ,
Sırr-ı ishak-ı hakikattir sözün.
(Sh: B-91)
Zümre i Tâgut'u hep berbâd eder,
Lût gibi rükn-ü salâbettir sözün.
Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir,
Kenz-i İ'câz-ı risâlettir
sözün.
Dîn-i Hakkın neşr ü ta'mîmi için,
Fazl-ı isrâil-i
kudrettir sözün
Hak Cemâliyle Kemâlin gösteren,
Hüsn-ü Yûsuf'dan işarettir sözün.
Yokluk içre, varlığa kaim olan,
Sabr-ı Eyyub-u
metânettir sözün.
Mülhid fir'avnları gark eyleyen,
Tûr-u Mûsâ-i şeriattir
sözün.
Serteser mizan-ı hikmetle
rasîn,
Çün Şuayb-i emn ü adalettir sözün.
Ehl-i idlâli eden zîr ü zeber,
Sanki Hârûn-u fesâhattir sözün.
Asker-i Câlûd küfrü mahveder,
Savt-ı Dâvud-u
hilâfettir sözün.
Mârifet-i takvâ ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman-ı emârettir
sözün.
Hâsılı dertlilere dermân eder,
Dest-i Lukman-ı hazâkattir
sözün.
Ba's ü ba'del mevte kaim hüccetin,
Çün Üzeyr mazhariyettir sözün.
Söz değil, özdür bütün
tibyânımız,
Vech-i Hakka hep işarettir sözün.
(Sh: B-92)
Lübb-i lüb ma'rifettir mâ-hasal,
Yüzyüze hakka itâattir sözün.
Ehl-i şevke âb-ı hayat bahş eden,
Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün.
Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran,
Nûr-u İlyas-ı riyazettir
sözün.
Kulluğun efdalini izhâr
eden,
Zülkifl-i ibadettir sözün.
Sed çeker kâfir olan ye'cüclere,
Çünki, Zülkarneyn-i kudrettir sözün.
Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen,
Misl-i yûnus gavvâs-ı hakîkattir sözün.
Rahmet-i Rahmânı hep tezkâr
eder,
Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir sözün.
Tâb ile şerh-i kitab-ı hak eder,
İlm-i Yahyâ-i verasettir sözün.
Mürdeyi ihyâ, körü bîna eder,
Nefha-i İsâ-yı fıtrattır sözün.
Müjde-i peyman-ı kulûb-u
ehl-i hak,
Mâhi-i târik-i fetrettir sözün.
Ahmet'in mi'racını eyler beyân,
Şerh-i ahkâm-ı Nübüvettir
sözün.
Hak Teâlâ daima pür-nûr ede,
Çünki, irfân-ı saâdettir sözün.
Şân-ı üstadda ne dersen
Galiba,
Ez ki, bir îman-ı hayrettir
sözün.
Ahmed Galib
(Sh: B-93)
102
(Ahmed
Galib'in Sözler hakkındaki arabî fıkrasıdır.)
مُقِيمُ
السُّنَّةِ
بِاْلاِجْتِهَادِ
{ قِوَامُ
الدِّينِ فِى
يَوْمِ
الْفَسَادِ
سَلَلْتَ
السَّيْفَ
عَلَى
الَّذِينَ
ضَلُّوا { عَنِ
الْحَقِّ وَ
هُمْ اَهْلُ
الْعِنَادِ
بَيَانُكَ
كَانَ
صَمْصَمًا
شَدِيدًا { عَلَى
اَهْلِ
الضَّلاَلَةِ
وَ
اْلاِرْتِدَادِ
وَ
نَادَيْتَ
الْجَوَانِبَ
هَلْ
اَجَانُوا { اِلَى
نَهْجِ
الْحَقِيقَةِ
وَ
السَّدَادِ
اَجَابَ
اَهْلُ
قَلْبٍ
طَائِعِينَ { وَ
تَهْتَزُّ
الْقُلُوبُ
بِالْوَدَادِ
َلاَنْتَ
دَعَوْتَهُمْ
سِرًّا
وَجَهْرًا { لَقَدْ
جَاؤُكَ مِنْ
اَقضَى
الْبِلاَدِ
فَمَاسْتَغْنَوْا
عَنِ
اْلآيَاتِ
طُرًّا { ِلاَنَّهُمْ
اَتَوْكَ
بِاِعْتِمَادٍ
رَأَوْ فِى
نُطْقِكُمْ
نُورًا
جَلِيًّا { فَيَوْمًا
بَعْدَ
يَوْمٍ
مُسْتَزَادٌ
فَتَحْتَ
عَلَيْهِمْ
اَبْوَابًا
كَثِيرًا { مِنْ
اَقْسَامِ
الْعُلُومِ
بِالرَّشَادِ
جَزَاكَ
اللّهُ مِنْ
خَيْرٍ
كَثِيرٍ { وَ
اَعْطَاكَ
الصَّفَا فِى
كُلِّ وَادٍ
وَ
يَحْفَظُ
قَلْبَكُمْ
مِنْ كُلِّ
هَمٍّ { وَ
آثَارَكَ
مِنْ طَوْرِ
الْكَسَادِ
يُرَوِّجُ
نُطْقَكُمْ
فِى سُوقِ
حِكْمَةٍ { بِاَنْوَارٍ
اِلَى يَوْمِ
التَّنَادِ
اَلاَ
لاَتَرْغِبْ
عَنْ
دَعْوَةِ
النَّاسِ { فَبَشِّرْ
قَلْبَهُمْ
وَ اللّهُ
هَادِى
(Ahmed
Galib'in Sözler hakkındaki arabî fıkrasının tercümesidir.)
Mânevî mücahedeyle, sünneti ihya edip, ikame eden,
Şu asrın fesad gününde
dini kuvvetlendirip, Hakla yücelten.
Dalâlette olanların üzerine mânevî kılıncı çektin,
Ki onlar şaşmış, Hak yolundan
sapmış ehl-i inâda karşı tektin.
Sözlerin, sanki nifaka karşı şimşekler çakan şedid kılınçtı,
Dîninden dönenlere, dalâlette kalanlara keskin bıçaktı.
(Sh: B-94)
Her tarafa nida ettin, Hakka gelin! Cevap verin! Nura
gelin!
Hakikat yoluna girip, sıdk ve ihlâs ile her an sağlam durun!
Hakta nurla giden ehl-i kalb, sana itâatle cevap
verdiler,
Muhabbetle dolan kalbler, aşk ve heyecanla coşup titrediler.
Evet sen onları gerek
gizli, gerek açık Hakka davet ettin,
En uzak
beldelerden sana şevkle gelip, o nurlara bend ettin.
Hak yolunda gördüler seni, istemediler delillerle
isbat,
Çünkü inanmışlar doğruluğuna, sana etmişlerdi itimad.
Sözlerinizde gördüler, kalbler aydınlatan zâhir parlak bir nur,
Gün be gün artıyordu,
kalblerde nur, yüzlere aksetmişti sürur.
Açmıştın Hakka giden çok kapıları, avamdan havasa kadar,
Esmâ ve sıfattan akseden,
muhtelif ilimler tâ arşa kadar.
Mücâhedenize mükâfaten, Allah size versin hayr-ı kesîr,
Ağlayan gönlünüze,
her yerde insin sürur ve safâ-yı kebîr.
Korusun kalbinizi Allah, her türlü sıkıntı gam ve kederden,
Korusun Mevlâ eserlerinizi, her türlü ziya ve
hederden.
Hakîm ismine mazhar Sözler, bulsun hikmet çarşısında itibar,
Asrın karanlığını tard ile nurlandırsın kıyamete kadar.
Ey Üstad çekinme,
Kur'ân'a çağır, insanları Hakka et dâvet,
Mükâfatı müjdele, kalbleri
sevindir, Allah'tandır hidâyet.
Ahmed Galib
103
(Sözler
hakkında Murad Efendi'nin fıkrasıdır.)
Aziz
Dost!
Derya-yı maârifden, semâ-yı irfâna ilâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ-yı irfandan zemin-i maârife İlâhî bir hava ile inen
(Sh: B-95)
bârân-ı mârifeti ve
feyezân-ı hikmeti zemîn ile âsuman arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka'rından, sâhil-i beyana bahâ takdîr edilemiyen cevahir geliyordu.
Bunlardan bir mikdar olsun almaya iktidarım gelmiyor
ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa bedî'in
cilvesiyle bedî'yatın neş'esiyle hayrettir.
Murad
104
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Ondördüncü
Asrın elli ikinci sâline yetişip, ahkâm-ı kat'iyyesiyle mü'mine beraet ve
mücrime idâm-ı ebedî kararının infaz ve icrası gününe
kadar, bâki kalacak olan kavânîn-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliyye hedm ve
imhâ etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münafıkanesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, (keşf-i kablel vuku'
olarak), işbu çelik kal'a tâbir ettiğimiz, Kur'ân-ı mu'cizü'l-Beyânın müfessir ve mümessili olan (Nur deryası), zâhiren otuzüç aded, mânen otuz üç milyon elması, inci ve mücevherat-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücuda getirdikten sonra, asıl kal'anın bu teşkilât-ı nuraniye ve
mühimme dairesinde tanzim ve tarsîni iktiza ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüzbin def'a haddimin fevkınde olan şu kudsî vazifeye,
bu abd-i âciz de, tayin ve kabul edilmekteki tevfikat-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbaniyede mütalâa ve riya olmasın, şu fâni vücudumu
ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazife dairesinde, bir dakika
müşerrefiyetime mukabil ubudiyet etmiş olamayacağımdan,
اِلهِى
اَنْتَ ذُو
فَضْلٍ وَ
مَنٍّ وَ
اِنِّى ذُو
خَطَايَا
فَاعْفُ
عَنِّى
kaside-i şerîfesiyle arz-ı ubudiyet etmekle iktifa ettim.
Hulûsî-i
Sâni Sabri
105
(Ahmed
Husrev'in fıkrasıdır.)
Sevgili
Üstadım,
Bu
hal karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum, bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakk'ın lütf-u ihsanlarına hamdeder ve şükrederken
bir kardeşimizin dediği gibi, ben de
kendime diyorum ki:
(Sh: B-96)
Evet
Husrev, iyi olan sen değilsin, tâkib ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir
şey olamaz diyorum.
Sevgili
Üstadım, size medyunuz,
risalelere medyunuz. Bizi size ve Risalelere ulaştıran Cenâb-ı Hakk'a medyun ve
müteşekkiriz ve hâmidiz.
Sevgili
Üstadım, mektubunuzda
yorgunluğumdan bahs buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum,
fakat yorgunluktan istirahatı arzu eden
nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa'yim, keffâretü'z-zünûb
olur. Çünki, Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti vasi'dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymettar Üstadımı memnun etmesi, bu hâlimi kat kat tezyid ediyor.
Elhamdülillâhi hâzâ min fadli Rabbî.
Ahmed
Husrev
106
(Küçük
Zühdü'nün fıkrasıdır.)
Yirmi
Dokuzuncu Mektubun, Yedinci Kısmını akşam fakirhanede Bekir Ağa ile beraber bazı hususî arkadaşlarımızla okuduk. Ve son Risalenin dinsizleri iskâta kâfi
geleceğine hepimiz kanâat ve îman getirdik.
Küçük
Zühdü
107
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Vakit
vakit mukaddesat-ı dîniyeye, ehl-i dalâletin icra
etmekte oldukları hücumlarla, ruhumda açılan cerihaların
teellümatiyle müteellim olduğum bir anda,
muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmını sunup, derdime
derman oldu.
Evet
eczâhene-i Kur'ân'ın müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-i meknûn, es'ile ve ecvibe, işaret ve sarahatiyle tedavi ile, mağmûm kalbimi tesrîr ve müteessir vicdanımı tenvir ve
mükedder ruhumu mahzûz edince dedim: "Aman yâ Rabbi! Sen, Resûlün ve
Habîbin Muhammed
(Sh: B-97)
Mustafa'nın (A.S.M.) hakikî ümmetine öyle bir tükenmez hazâin-i
hikmet bahşetmişsin ki, o hazine-i
kudsiye l35l sene ahkâm-ı ezelîsi ve
ferman-ı ebedîsiyle öyle bir hayat-ı bâkiye ihsan etmiş ki, hakikî
verese-i enbiya olan ulemâ-i be-nâm, en kısa bir
âyetten nice hakâik-ı nâmütenâhiye istinbat ve istihraç
ederek ümmet-i Muhammedin kulûb-i mecrûhalarını Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın âb-ı hayatıyla ihya buyuruyorsunuz. Ey Mâlikü'l-mülk, ey Hâlik-ı Zülcelâl, ey Hâkim-i Bîmisâl! Senin Zât-ı Azamet-i Kibriyâna iltica ederek niyaz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm-ı
Kur'âniyyeyi i'lâ ve tarîk-ı Ahmediyeyi ibka
ve hakikî verese-i enbiyanın âmâl ve makâsıdını teshil ve teysir buyurarak, bu bîçâre kullarını Kur'ân-ı Azîmüşşânın daire-i nuraniyesinde mes'udâne i'lâ-yı kelimetullah etmeyi göstermeden hayat-ı bâkiye âlemine göçürme Allahım, diyerek zâhirî ve bâtınî gözlerimi
levâih-ı Kur'âniye ile perdeledim, üstadım efendim.
Pür-kusur
talebeniz
Sabri
108
(Sözleri
müştakların ellerine yetiştiren kardeşim Bekir Ağa'nın fıkrasıdır.)
Elimizdeki
hakâik-ı Kur'âniyeyi câmi' Nur risaleleri, her an ve zaman
bizi tarîk-ı hakikatın nurlarına istiğrak ederek, şu zaman-ı hâzıranın ehl-i îmanın kalbine verdiği ızdırabı izâle etmektedir.
Hakka
şükürler olsun ki, ehl-i îmanın üzerine musallat olan ve gayr-ı kâbil-i
tahammül olan hâlât karşısında, îman ve irşâdın nuranî dairesi dahilinde, hak ve hakikata lâyık bir vazifede istihdam ediliyoruz. Şu zamanda yegâne medar-ı tesellimiz olan şey, ancak Erhamürrâhimînin tavassutunuzla, bize kavuşturduğu hakikatlardır. Lisanım, şükranlarıma tercüman olamıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak söyliyebildiğim şey, beklediğim ümid, benim ve
ehl-i îmanın, bilhassa risalelerle alâkadar kardeşlerimin iki cihanda mesrur olmalarını ve bilhassa başta Üstadımızın kudsî ve pek azîm hizmetinden, Hâlik-ı kâinat hazretlerinin râzı olmasını temenniden ibaret kalıyor. Bu günkü
ahvâl-i müessifeden müteessir
(Sh: B-98)
olmamak mümkün değil. Allah iyi yapar, İnşâallah. Ben
câhilim, bu kadar yazabildim. O sözlerin kıymetini tariften âcizim. ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez.
Talebeniz
Emrullah Oğlu
Bekir
109
Tarikat
hakkında olan Telvihat-ı Tis'a münasebetiyle yazılmış
وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ
اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ اللّهِ
وَ
بَرَكَاتُهُ
Sevgili
ve kıymettar Üstadım, Efendim!
Hâfız Ali Efendi kardeşimle irsal buyurulan Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmını pek büyük bir sevinçle aldım ve okudum. Kısmen kardeşlerimle, kısmen de yalnız başıma, beş-altı def'a okuduğum halde, bu risalenin ruhuma ilka eylediği nuranî feyizleri karşısında okudukça okumak ihtiyacım artıyordu. Ve senelerden beri müştakı bulunduğum tarikatın böyle ulvî,
nezih, âlî hakikatlarını öğreten bu kıymettar risaleyi
elimden bırakamıyorum. Her okudukça
başka bir zevki veren ve kendi arkadaşları olan diğer risaleler gibi, her bakışta başka bir güzellik ve letâfet gösteren
bu risaleyi ve içindeki ulvî ve âlî hakikatları bize okuyan levhaların münderecatını belki dört-beş seneden beri arıyor, bulamıyordum.
Sevgili
Üstadım, Allah sizden
ebediyyen razı olsun. Nasıl ki, bahr-ı muhit içerisinde yaşadıkları halde, susuz kalmalarından dolayı değil, belki kendilerinde zîkıymet şeylerin husûlü için, nisan yağmuruna şiddetli bir alâka ile ihtiyaç
gösteren balıklar gibi, benim de bu risaleye
ihtiyacım şiddetli idi.
Cenâb-ı Hak ve feyyaz-ı mutlak
hazretlerine bînihâye şükür olsun ki, hayatımın bu karanlık sahifesini de arzularımın pek fevkınde olarak nurlandırdı.
Evet,
bu risalenin fakir talebenizde hasıl ettiği te'sir ve intiba'larını, kalemle ifadeden her vakit için âcizim. Küçük küçük
cümleleri ve anahtarlariyle pek büyük define ve hazineleri açan ve
(Sh: B-99)
azîm girdabları kapatan ve tarîkatın nezih, âli ve çok yüksek feyizli, sürurlu, zevkli, doyulmaz ve bırakılmaz bir yol olduğunu ders veren, bu kıymettar risaleyi çok ehemmiyetli buluyorum. Ve bilhassa tarikata mensup
olup da, hâricin ittihâmından kaçınan veyahut öğrenmek ve
anlamak istedikleri halde muvaffak olamayan ve alâkadar olmak isteyen kardeşlerimi, bu risaleye mâlikiyetlerinden dolayı tebrik etmekte, kendimi çok haklı görüyorum.
Kıymettar Üstadım!
Risalenin
geri kalan kısmının da, bir an evvel ikmaliyle, istifade ve istifazamız için irsal buyurulmasını, dest ve dâmenlerinizi öperek niyaz etmekteyim. Ve
ikmal ve irsaline de, arkadaşlarımla birlikte sabırsızlıkla intizarımızı arz ediyorum, Efendim Hazretleri.
Elbaki
Hüvelbaki
Hakir
Talebeniz
Ahmed
Husrev
110
(Küçük
Husrev Mehmed Feyzi'nin bir fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Kıymettar Üstadım, Efendim!
Çeşm-i im'ânımla kıldım, Risale-i Nur'a nazar
Yoktur
imkân yaza mislin, efrâd-ı beşer
Bu ne
elfaz, bu ne ma'nâ, bu ne üslûb-u hasen,
Okudukça
müncelî olmakda, dâim bir hüsün.
Bârekâllah
ey mukaddes Nur-u Hudâ
Sendedir
envâr-ı tevfîk-i İlâhî, rûşenâ.
Âfitâbın nûru zâildir, bu
nûr emân verir,
Subh-u
mahşerde uyun-u mü'minîne incilâ.
Her
harfi şem'a-i feyz-i İlâhî, cilveger,
Zevk
alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
(Sh: B-100)
Eyliyor
ta'lîm-i îmân-ı tahkikî cümla âleme,
Kim
Olur sıdk ile, iner feyz-i Rahman kalbine.
Hall
eder tılsım-ı kâinatı, her harfi
dünyaya değer,
İlm-i
nâfidir, yazılır ecr-i cezîl, tâ kıyâmet bîkeder.
Hâsılı, bilcümle
meknûzât-ı hikmet-perverin,
Her
biridir ehline, bir âfitâb-ı Hak-nümâ.
ilâhi
bihakkı Esmâikel-Hüsnâ,
Tâ kıyâmet münteşir olsun, uyûn-u
ehli Hak bulsun cilâ.
Ey
müellif-i risale-i Nur, ger edersin iftihar becâdır,
Gıbta ederse cümle ihvânın sana, çok sezâdır.
Çünkü eyledin îman-ı tahkika bir memer,
Elde
ettin şâh-ı eserle zuhr-i
yevmil mefer.
Bilirim
değilsin enbiyâdan bir nebî (Hâşiye),
Lâkin
elinde nedir bu nûr-u mu'teber.
Feyzi
başetme tatvîl-i kelâm,
Eyler
elbet, ehl-i irfan, arz-ı tahsîn-i eser.
Fakir
Talebeniz Küçük Hüsrev
Mehmed
Feyzi
(Hâşiye) Mevlânâ Câmi,
Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hakkında demiş:
مَن ِه
كُويَمْ دَرْ
وَصْفِ آنْ
عَالِى جَنَابْ
{ نِيسْتْ
َيْغَمْبَرْ
وَلِى
دَارَدْ
كِتَابْ
Câminin bu fıkrasının meâline işaret etmek istiyor.
(Sh: B-101)
111
YİRMİ
YEDİNCİ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ KISMI
VE ÜÇÜNCÜ ZEYLİN NİHAYETİDİR
(İkinci
Sabrî ve İkinci Husrev ve Birinci Ali'nin fıkrasıdır.)
Ey
Yüce Üstad!
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'e çok şükürler ki, size, o muazzam Kitâb-ı Mübînin hazine-i hakâikının miftahını, rahmetiyle ihsan buyurmuş. O hakâik-ı azîme ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ve atş ile, sabırsızlıkla, müterreddid, mütehayyir, "acaba bir âb-ı hayat bulacak mıyız?" diye bir hâlette iken, o mahfuz ve mestur
zemzeme-i azîmenin musluklarını açarak, her meşreb ehlinin
müracaatlarında içirilmemek kabil olmayan bir tarzda, cüz'î, küllî
hatta pek âmî olanlar bile bir damla ile hararetini kestirecek derecede
vazife-i âliyenizde münteşir, tekellüfsüz,
tasannûsuz, çok cihetlerle kanâat-ı kâmile ile şahid olabildiğimiz bu
vazife ile muvazzaf ve ancak ilm-i bînihâyeden lemeân eden, arş-ı Hudâ'ya nazar ile
âleme rahmete vesile olduğunuz hengâmda ne
diyebilmek mümkün ve ne cesaret!
Hem
bütün mümkinatla alâkadar, o muhit ve ehass-ı havassın bile tam fâik derecesinde
massedebilmesi, bence baîd diyebileceğim serâser
nur olan eserlere, fakir gibi, her hususta nısf değil hiçin hiçi olanların, bu hususta mütalâa değil, elime kalem alıp o mübarek fikr-i
âlinin içine müşevveş fikrimi karıştırmaktan korkuyorum ve cesaret edemiyorum. Gaye-i maksad olan, yalnız Üstadım, her hususta muvaffakıyete kısa nazarım ile bakıyorum. Muvaffakıyetler neticesi, bizim için bir eyyam-ı mübareke uzaktan uzağa görünüyor.
(Sh: B-102)
İnşâallah o yevm-i
mev'ûdu, duanız himmetiyle göreceğiz ve biz görmezsek, fütuhat-ı azîme nâil olan eserleriniz, pek bâlâ bir mevkide kahramanâne müşahede edecekleri şübhesizdir. Cenâb-ı Hak sizden ebedî
râzı olsun. Dua-yı âciziyeden
başka bir mütalâa dermeyan edemiyeceğimden o hususu; fikr-i âlî, kalb-i sâfî kardeşlerime havâle edip, el ve eteklerinize yüzlerim sürerek, kırık dökük
sözlerimden affınızı dilerim.
Üstadım, bu üçüncü
nükte-i kenziyeyi mütalâa ettim. Sûre-i Alâk-ı Mübareğin hurûfâtının îma ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr-i ihtiyârî, "Allah,
Allah" lâfz-ı celâli ağzımdan çıkmakla öz ve
gözlerim hazin hazin yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum: Evet nasıl ki, kâinatın her zerresi Hâlik-ı kâinata şehadet ve gülümseyerek haber
veriyorlar. Öyle de, kâinatın haritası olan Kur'ân-ı Hakîmin vücudunu teşkil eden harfleri
de, hâdisat-ı kevniyenin mâzi, hal ve
müstakbeline lisan-ı halleriyle şehadet edecekleri bedihîdir diyorum. Bu düşüncemin îzahını nihayetteki
ihtarında buldum, elhamdülillâh dedim.
Hele
mübarek Sûre-i Rahman, şu zamanın efkâr-ı bâtıla ve fir'avn-meşreb kafalara yıldırım-misâl sâika ile pek sarih bir sûrette, her işi Rahmânürrahîmin diye isbat ve otuz bir defa bir
cümle tekrar ile, çör-çöpten ibaret olan tabiiyyun ve maddiyyun tahassungâhlarını, o kudsî
harflerinin remziyle zîr ü zeber ediyor. Zaten Üstadım, çok yerlerde de beyan buyurduğunuz gibi, bu kâinat kitabını açan Kâdir-i Zülcelâl ve Hâkim-i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya kadar, o
kitabın sahife, satır, harf ve
noktalarını hakkıyla îzah edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir,
bir muarrifi ve o muarrifin verese-i hakikisini rahmeti muktezası ile eksik etmeyecek.
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Evet Üstadım! Şâhidim ki, çok
yorgunsunuz ve yoruluyorsunuz. Fakat o vazifenin kudsiyeti yorgunluğa değil, her şeye tercih edileceğini buyuruyorsunuz. Madem şu zamanda iki
mühim cereyan-ı azîmenin birisinin kumandasını Cenâb-ı Hak size tahmil
(Sh: B-103)
etmiş oluyor ki, bütün dünya Kur'ân'ın beyan ve esrârından mânen sizi
dinliyor, inşâallah her vakit dinleyecek. Bu
nânevî muharebe zamanında netice-i muharebe yalnız insanların izmihlâline değil, belki bütün mevcudatın netice-i tahribini taşıyan ve istîmâl
eden muharriblerledir. Öyle ise siz yalnız bize değil, ilâ yevmil kıyâm bâki kalacak müslüman yavrularının yaralanmaması için zırh; ve bir
endahtta dünyayı sarsan, gürûh-ı hazeleyi boğucu dumanlar içinde bırakan, Kur'ân-ı Hakîmin
son sistem malzeme-i mübarekelerini îcada vesilesiniz. Var ol ey sevgili Üstadım! Hemen, Rabbim
yorgunluğunuza bedel bin ehl-i gazâ sevâbı ihsan buyursun, âmin.
Affınıza mağruren şunu diyeceğim ki: Madem, mânevî cihad zamanıdır, muvazzaf askeriz ve askerlikten lezzet aldığımızı söylüyoruz, düşman hem
dessas, hem surî kuvvetlicedir. Kılınç hasma göre çekilir düsturiyle, sizin telâşsız ve ârâmsız sa'yiniz gözönünde iken, cephemize hile tuzağı addedilen hubb-ı câh ve
sermaye-i dünya gibi, çok câzibedar şeylerle bizi
aldattıklarını bilmeliyiz. Ve cepheyi bırakıp, âfil şeylere aldanıp, çok mübârek ve mukaddes şeylerin ayak altında kalmasına sebebiyet vermemek için, ancak ve ancak Cenâb-ı Kibriyânın azamet ve
kudretinden şümullü rahmetinden ve şâh-ı Levlâkin himmet-i
âmmesinden ve zât-ı üstadânelerinin makbul
ed'iyelerinden gece ve gündüz hissemend olmamazı niyaz ediyorum ve böyle îmanım var ve
her dakika ârâmsız bekliyorum.
Hafız Ali
(Rahmetullahi
Aleyh)
112
(Hulûsi
Bey'in bir fıkrasıdır.)
Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmı şeâr-i İslâmiyenin
tağyirine asla râzı olmayan ve
tahammül edemeyerek kulaklarını tıkayanların kanaatlerindeki isabete kat'î bir hüccet.
2-
Te'vilkârâne (zâhiri muvafakat gösteriyorum) iddiasında bulunanları, birinci zümreye ilhak ettirecek
müessir bir kuvvet.
(Sh: B-104)
3-
Ulemâ-üs-sû' ahzâbına şedid bir tokat.
4-
Muhtelif nâm ve vesilelerle, dinsizlik gayesiyle bid'alar çıkaranlara, kâhir bir darbe-i kudret ve tavk-ı lânet.
5- Beşinci ve altıncı işaretler, ıslâh-ı âlemin bizzat
Hazret-i Mehdî'nin zuhuruna vabeste olduğuna kanaat
eden zümreden, bu zât-ı âlîşânın dahi bu emirde muktedir olmasında şübhe duyanların, bu vehimlerini bertaraf edecek, itimadlarını te'min edecek, gayet kuvvetli güneş gibi bir hakikat.
6-
Yedinci işaret, bu asrın en mâkul
mücahedesinin nasıl yapılmak iktiza ettiğine delalet eden,
mahz-ı hikmet gibi hâssaları câmidir.
Âciz kardeşinizin kısa vasfı da, elbette
aczine şehadet eder. Yoksa bu hakâîkı lâyıkıyla vasfeylemek, bu bîçârenin haddi değildir.
Dünyevî
meşgalem, hususî işlerimiz ve
pederime yardım gibi, mecburî ahval ve duygular,
evvel ve âhir arz ettiğim gibi, hizmet-i Kur'âniyedeki
vazifeme çok mâni oluyor. Ne yapayım. (Elhamdülilâh,
alâ külli hâl) diyorum. Duanıza çok muhtacım ve muhtacız. Biz her vakit
sevgili Üstadımıza duada bulunuyoruz.
Hulûsi
113
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Üstad-ı Ekremim Efendim
Hazretleri!
Ekalli,
kırk seneden beri hakikat âleminde nurlar saçan nuranî,
kudsî, feyizli sözlerin kâffesi, bütün
safahatında tarikat ve seyr-i sülûke ait pencereleri küşâd ile, müştaklara temaşa ve berk-i hâtif
misâl (teâlev eyyühel ihvân) nidâ-i belîği ile dâvet etmekte iken, dürbünî bir nazara mâlik olanlar, pek âşikâre görüp ve dinleyip iltica etmekte iseler de, bu
abd-i pürkusur onlarla omuz omuza yürüyen, tarikatın ne demek olduğunu, matla'-ı şems-i füyuzat ve
memba'-ı fevz-i necat olan, Yirmi Dokuzuncu Mektubun dokuz
levha-i saadeti câmi Dokuzuncu Nüktesini okuduktan sonra, alâ kadri'l-istitâa
(Sh: B-105)
öğrendim. Nihayetsiz füyuzat ve hadsiz ezvâk-ı mütenevviayı hâvi olduğunu, bir kat daha tasdik ettim. Elhamdülillâh, şu nüktede nura muhtaç kalbime lâyuad nurlar bahşedildi.
Kalbimin
hissedip, lisanımın ifadeye muktedir olamadığı derya-yı hakikata dalarak, şu eser-i giranbahânın şâyân-ı men ve şükrân olduğunu arz ve mâba'dının tevâli ve
temadisini can ve yürekten taleb ve temenni etmekte iken, işte tetimmesi olan üç telvih de ihsan buyuruldu.
Bu
hâtime kısmı, vartalardan
kurtulmak çaresini gösteren irşad ve îkazlarıyla, cidden bir levha-i saâdet ve bâis-i hayât-ı mücedded olmuştur. Acaba
her an, en az binbir nevi semere-i saâdet ile teğaddi etmekten kaçan ve cadde-i kübrâya asla lâyık olmayan, iftira ve isnâdât perdelerini görüp, şu meş'ale-i adîmü'l-misâli söndürmek,
zulümat ve dalâlât vadilerine yol açmak isteyen bakar körlere, ne demeli?
Nazîrsiz
şu'leleriyle asr-ı hâzırı ihyâ ve tenvir ve
istikbâlin krokisini bihakkın tanzim ve tahkim
eden nurlar, ilelebed pâyidar olsun. Dilerim, Bâri-i Teâlâ hazretlerinden ki, şu âsâr-ı Pürnûrun, bütün
ümmet-i Muhammed (A.S.M.)'a ta'mîmine muvaffakıyet ve müyesseriyet ihsân buyursun. Âmin.
Sabri
114
(Husrev'in
fıkrasıdır.)
Sevgili
Üstadım Efendim,
Kenzü'l-arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye'de, yanlışlığın tarafımızdan nasıl karşılandığını suâl eden ve
hatâsının esbabını bize îzah eden,
sevimli mektubunuzu aldım. Bu kısmı, Sûre-i Kevser'in lâtif ve yüksek tevâfukatını gösteren Altıncı Remiz'le ve bir
de büyük bir fâtihten, daha büyük olan tarikata ait kısımla beraber okudum.
Bu
hafta sevincim ve şevkim pek ziyâde idi. Bir taraftan,
senelerden beri tab'edilmesi ve âlem-i İslâma neşredilmesi için
(Sh: B-106)
istinsah
edilen, o kıymettâr mahzen-i hakâik; emin vâdilere gönderiliyordu.
diğer taraftan, şu baharın câzibedar güzelliğinden, pek çok yüksek bir nûraniyetle karşımıza çıkan Yirmi
Dokuzuncu Mektub'un her bir kısmının verdiği zevk-i mânevî içerisinde yaşıyorduk. Kenzü'l-arş duasının feyzinden gelen
ikinci bir nükte-i Kur'âniyeyi, mektubunuz gelmeden evvel arkadaşlarla birlikte tekrar
okuduk. Tedkik gâyesi hiç birimizde olmadığı için, on dakika içerisinde, yazılan bu kısmın nûrânî şû'leleri arasında kaldık. Okurken, ağzımızdan arada sırada çıkan sadâ-yı hayret ve taaccübden başka bir şey işitilmiyor ve yüzümüzden akan beşâşet, duyduğumuz manevî zevki,
târife kâfi geliyordu...
Sevgili
Üstadım!
Her
bir risale aramızda pek büyük bir sevinçle karşılandığı ve hayretle
okunduğu ve lâyık olduğu şekilde hürmet
gördüğü için, her nasılsa vâki
olan hatam hakkındaki mektubunuzu aldığım vakit, kıymettar üstadım, bu hali bize ihtar etmeseydiniz, biz hiç bir vakit
böyle şeyle meşgul olmayacaktık ve "yanlış var"
diyenlere karşı da hak dâva edeceğimizde hiç tereddüt etmeyecektik. Sûre-i Kevser'in ve
Sekizinci Remzin tevâfukat-ı hurufiyeleri
üzerinde birer birer tedkikatta bulunmuş ve hiç
birinde noksan bulamamıştır. Esasen bu tedkikatımız, noksan aramak gayesiyle değil, belki tevsi malûmat ve bir de mânevî gıdamızı almak için vukû
buluyordu. Bu akşam fakirhanede Re'fet, Lütfi, Rüşdü Efendi kardeşlerimle
oturmuş bu hususta tekrar konuşmuştuk. Hepimiz diyorduk: Üstadımız bize söylemekte, hiç bir şeyden çekinmediğini biliyoruz. İşte bu hâl
bizlere kâfidir. Şimdiye kadar da böyle bir şey vukû bulmuş değildir. Bu hususta en büyük şâhid; bu Risaleler,
ilmi kendilerine isnad eden zâtların ellerinde gezdiği halde, onları da tasdike
mecbur etmiştir.
İşte sevgili üstadım... Bu
hâdisat dimağımızı daha ziyade takviye etmiş bulunuyor ve bizi size daha ziyade rabtediyor. Her hususta bizi himâye
ve vikâye etmekte olduğunuza kâfî ve daha kat'î bir bürhan
yerine geçmiş bulunuyor.
(Sh: B-107)
Sevgili
Üstadım... Bu hafta
hatt-ı destinizle pek çok zahmet çekerek, bin müşkilât içerisinde yazdığınız bütün Kur'ân'daki tevâfukatı gösterir bir nükteyi daha aldım. Bundan
başka bu nükte gibi umumî olup, yalnız tarzları ayrı olmak üzere iki tevâfukat listesi daha yazılacağı iş'âr buyuruluyor. Onları da sabırsızlıkla bekliyoruz ve yorgunluğunuzu hatırladıkça, yüreklerimiz sızlıyor. ;Cenâb-ı Hakk,
sizlere lâyık bir tarzda hayr-ı kesir ihsan eylesin. Âmin...
Husrev
115
(Husrev'in
fıkrasıdır.)
Sevgili
Üstadım, Muhterem
Efendim,
Kur'ân-ı Kerîm'in âyât ve kelimât ve hurufâtında görünen ihtilâf bertaraf edilmek üzere, yeniden
hakikî ve esaslı bir sûrette âyât ve kelimât ve
hurufâtın tesbit edileceği hakkındaki iş'âr-ı fâzılâneleri, cidden şâyân-ı tebşirdir. Bu ve bu gibi ahvâl, bizi üstadımızın ulvî ve umumî olan vazifesinde her vakit için Cenâb-ı Hakk'tan muvaffakıyet talebinde bulunmaklığa sevk ediyor.
Bilhassa kardeşimiz Hacı Nuh Bey'e yazılan mektub sûreti ve buna mümâsil diğer mektûbât, bizim hayatımızı değiştirmiş ve müstakbeldeki hayatımıza nurlar serptiği gibi,
bugünkü insanlığın giriftar olduğu riyakârlık, tabasbus ve
temellûk ve emsâli gibi pek çok ahlâk-ı rezîleden
kurtarmış ve her birerlerinin yerlerine de ahlâk-ı hasene fidanları gars
ederek, birer şecere-i âliye ve nâfizenin vücuda,
gelmesine sebebiyet vermiştir. Hattâ o kadar
diyebilirim ki, bugünkü beşeriyetin duygularından bambaşka bir hayata sevk
etmiş ve her ân, "Halikımız bizden ne suretle râzı olacak ve bugün ne gibi bir sa'y ile sahife-i hayatımı kapatacağım. Acaba ümmeti bulunduğumuz o sevgili Peygamber-i Zîşân
Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin, dalâlet yolunu tutan veyahut dalâlete
gidenlerin arkalarından giden ümmetlerini, ne suretle
tarîk-ı hidâyete getirmek için sa'y etsek hoşnudiyet-i
Peygamberî'yi (A.S.M.) celbedebiliriz" duyguları ve mefkûreleriyle yaşatmaktadır.
(Sh: B-108)
Kıymettar üstadlarına her
hatvede ittibaı seven o talebelerinizin ruhlarında, üstadlarının en güzel fıkrası olan "Kur'ân-ı Azîmüşşâna fedâ olan bu baş, başkalara eğilmeyecek." sözü hayatımızda en güzel ve en büyük bir miftah ve bir düstur olmuştur.
İşte bu hayatta, bu zevkle yaşadığımız için, bu
vâdideki korku denilen mevhum kuvvet, talebelerinizin hak uğrunda gösterdikleri cesâretten korkmaktadır. Rızâ-i İlâhî uğrunda her gelecek hâle memnuniyetle göğüs germeyi, üstadlarının hâlinden her gün ve her an ders alan talebelerinize
ve kardeşlerime hayırlı muvafakıyetler ve
saâdetler temenni ederken; sevgili üstadım; size de
lâyık olduğunuzdan daha güzel
bir şekilde ve daha elyâk bir tarzda eltaf-ı Sübhaniyeye nâiliyetiniz için dua eder ve
dâmenlerinizi kemâl-i hürmet ve tâzimle öperim, efendim hazretleri ...
Husrev
116
(Nasuhizade
Şeyh Mehmed Efendi'nin fıkrasıdır.)
Bülbül-i
Bağistan-ı Kur'ân, Üstad-ı Ekremim, Efendim
Hazretleri!..
Mürşid-i ekmel, şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurdular. Burdur'u teşrifinizden bir ay evvel, merhum Rahmi Sultan ile beraber bir câmi-i şerifte bir kaç cemaatla bulunmakta iken, sükût-ı hâl-i murakabeye varıldı. Bazı velîler ruhânî teşrif buyurdular. Nihayette, siz üstadım teşrif buyurdunuz.
Bir cezbe-i Rahman zuhur ile uyandım, kendime geldim.
bir ay sonra Burdur'u teşrif ile, bazı yevm sahbet-i irfâniyenizde bulunup ruhlarımıza gıda bahşolundu. Şu tulûâtımı arza ictisâr
ediyorum, halka-i hakikatte devrandadır
ol mübârek üstad.
Kavuşturdular ruhunu, ervâh-ı enbiyaya ânın. Mest-i müstağrak
olup
hayrettedir ol mübârek üstad.
Mübârek
Kur'ân'ın dellâlısın dediler âna. Sözleri cândır, onu
tutmayan ruhsuzdur hemân,
(Sh: B-109)
Bütün söylediği nur-u
hikmettir ânın. Mi'râc-ı ruhânîde
devrandadır ol mübârek üstad.
Kalbim
içre feyz-i Nurun görmüşem hemân. İçi umman-ı
vahdette, dışı sahrâ-yı kesrette görünür üstad.
Dünyada,
uhrâda refik olalım âna. Umarım Mevlâm ihsân eder
biz
âciz kullarına,
Nasûhîzâde
Mehmed, söyledi hemân bu sırları. Hazine-i
Kur'ân'ın bir miftâhıdır, Hazret-i üstad.
Nasûhizâde Şeyh Mehmed
117
(Âsım Bey'in fıkrasıdır.)
Muhterem
Üstadım Efendim
Hazretleri!
Bu
arîzamı takdim ve tasdîa iki sebeb-i mücbir hâsıl oldu:
Birincisi:
Sevgili üstadımın geçenki iltifatnâmelerinin bir fıkrasında buyuruluyor ki: "Bu fakir
ile aziz kardeşim Husrev gibi yüksek, ciddî, hâlis
kardeş ve talebelerimi, âhir-i ömrümüze kadar hizmet-i
Kur'ân'da dâim eylesin."
Muazzez
üstadımın bu dua, bu niyaz
ve himmetlerine bütün mevcudiyetimle âmin dedim. Ve dâima da diyorum. Ve Cenâb-ı Lemyezel Hazretlerine de dâima niyâzım budur. Ve pek muhterem ve pek sevdiğim üstadımın dua ve himmeti sürur, sevinç gözyaşlarımı akıttırıyordu. Bu fıkra ve cümleyi tâkib eden ikinci fıkra ki; aynen yazıyorum:
"Ve
ben öldüğümde sizi arkamda vâris bırakarak ferah ile kedersiz kabrime girmek Rahmet-i İlâhiyeden ümid
ederim." Burası beni çok düşündürdü ve hiç bir dakika üstadımın bu arzu, bu taleb ve Rahmet-i İlâhiyeden bu ümidi
zihnimden ve fikrimden ve kuvve-i hayâlimden hiç çıkmıyor. Binaenaleyh, bu fakraya bütün zerrât-ı mevcudiyetimle "âmîn" dedim ve Cenâb-ı Hakk'ın fazl u keremini
tazarru ve niyâz ettim.
Bununla
beraber -ya hazret riyâ değil, taszannu' değil, içimden doğuyor - gönül
şöyle istiyor ve arzu ediyor. Bu fakir, üstadımdan
(Sh: B-110)
evvel kabre
girsin ve siz, dâr-ı bekanın ilk kapısına gelinceye kadar, dâr-ı dünyada bulununuz
ki, bu fakir ve muhtaç olan talebenize arkasından göndereceğiniz dua ve hediyenizle mütena'im, şâd ve mesrur olsun. Ve sizin teşrifinizde - ki Erhammürrâhimîn olan Rabbü'l-âlemîn'den dua ve niyâzım budur- ruhum sizi istikbâl etmek şerefiyle müşerref olabilmek gibi, gönül arzu ve hayâtı hâsıl oluyor. (Hâşiye) Ve çok düşündürüyor.
Ve arzu ve niyazımdan daha büyüğü ve şedidi şudur ki: Üstadımın dâr-ı dünyada daha pek
çok zamanlar kalması, dolayısiyle vazife-i kudsiyenizin devâmı ve hakikat
ve hidayet nurları olan Risale-i Nur ve
Mektubâtü'n-Nurların teksiri ve intişariyle, hâb-ı gaflette
olanların, dalâlette kalanların, ehl-i bid'a ve mülhidlerin tarîk-ı hak ve hidâyete girmeleri için siz üstadımın çok zaman daha yaşamaklığınızı ve başımızdan eksik olmamanızı ve sizin gaybûbetinizle, bizlerin yetim ve öksüz
kalmamaklığımızı gönül arzu ediyor.
Daha
çok söylemek isterim, fakat iktidar ve kifayetsizliğimden kalemim, kalbimin tercümanı olamıyor. Her iş gibi, bu arzumu
da, Cenâb-ı Kibriyâya havâle ederiz...
Âsım
(Rahmetullahi aleyh)
118
(Hâfız Ali'nin bir fıkrasıdır.)
(Küçük
bir mes'elede, "Gücendin mi?" diye istifsar münâsebetiyle yazılmıştır.)
Eyyühel
Üstadü'l-Muhterem!
Hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmağa her an hâzır olduğum kıymetli üstadım!
(Hâşiye) Hakikaten merhumun münâcâtı karîn-i icabet olmuş ki, aynı yıl içinde Üstadına bedel,
mahkemede, üstadına zarar gelmemek için "Yarabbi
canımı al" لآاِلَهَ
اِلاَّ
اللَّهُ diyerek mahkemede vefat edip
irtihâl-i dâr-ı beka etmiştir. (Rahmetullahi aleyh, rahmetten vâsiaten). (Bu hâşiye Üstadın el yazısı ile yazılmıştır.)
Sabri
(Sh: B-111)
Evet,
değil böyle hakikat uğrunda, hatta bir kıymetli ediyeyi
ihsân eden Pâdişâh-ı Zîşân için, o hediyeyi sarfetmekte tereddüt edilmez. Öyle de üstadım, bize
emanet olarak ve ne zaman alınacağı meçhûl olan hayatın ve her zaman emrine âmâde ve hâzır olduğum Cenâb-ı Mün'imin, o emânet üzerine ne gibi emri vâki olsa, inşâallah bilâ-tereddüt emanetini iâdeye hâzırız. Madem siz, o
Padişah-ı Bîzevâl'in
kurbiyet-i ilâhiyesinde, aynı emrini tebliğe me'mur bulunuyorsunuz; öyle ise, hem mübarek sözünüz
hak ve aynı rahmettir.
Hem
efendim... bahçıvan-ı misâl fidanları büyütmek üzere, hayvanat-ı muzırranın taarruzundan bir an evvel kurtarmak için, aşağı dallar kesilir
ki; ta yükselsin, O fidanların hiç bir cihetle
hakları yoktur ki, "bunu tımar eden ve hayatımıza sebep olan, bizi bazen rencide ediyor"
diyemezler. Zira hâl-i asılları ile kalsaydılar bir muzır hayvan dahi koparacaktı ve topraktaki kökü de tefessüh edecekti, yok olacaktı.
Evet
üstadım, mübalâğasız, pür-kusurlukta mislim olmadığını nefsime bile bazen kabul ettirdiğim... yalnız pür-zünûb telebinizi; dizlerime değil, belime değil, boğaz çukuruma değil, belki
de boyumdan aşan ve belki dâhilimin de siyah
çamurlara mezcolduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokman, Kur'ân-ı Hakîmin şifahanesinden lemeân eden
mualecelerle, tedâviye başladınız. Hayat ismine
lâyık bir hayat bahşına
vesilesiniz. O hayatı ihsân edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifnâ
etmemek (Hâşiye) kâr-ı akıl değildir.
Hem
bir hasta ameliyata muhtaç olduğunu bilmelidir. Ve
hastasını gece gündüz
tedâvi altında bulunduran eczacıya karşı yüzbinlerle teşekkür ve o eczacıya
eczahaneyi teslim eden Hakîm-i
(Hâşiye) Benim bedelime
şahid olacağını hissetmiş. Kuvvet-i ihlâsın kerameti olarak haber veriyor. Haber verdiği gibi şehîd oldu...
Not: Bu hâşiye de Üstadın kendi el yazısıyle yazılmıştır.
Said Nursi
(Sh: B-112)
Pür-Kemâl,
Kadîr-i Bîmisâl Hazretlerine nihayetsiz
hamd ve şükre borçluyuz. Ve bu borcumu ifâ
edemediğimden pek mükedderim. Allahu Teâlâ sizden ebeden razı olsun.
Hâfız Ali (R.H)
119
(Hulûsi
Bey'in bir fıkrasıdır.)
Aziz Üstad, Müşfik Kardeş, Muhterem Mücâhid!
Son
iki hafta içinde, iki defada vürûd eden Yirmi Dokuzuncu Mektubun Altıncı Kısmı ile Kenzü'l-arş Duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye ve Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzî
ve Altıncı Remzi isimlerini
taşıyan mu'ciznümâ eserleri aldım.
Birinci
mektub, hasbe'l-beşeriye çok sıkıldığım bugünün hemen
saatinde elime geçti. Evet, gözlerim böyle bir nur'a, aklım böyle bir derse, hasta vücudum böyle bir ilâca, muzdarib ruhum böyle
bir teselliye, nihayet zâlim nefsim böyle bir mânevî terbiyeye çok muhtaç olduğu bir zamanda bu eserin yetişmesi, hem hakikatte üç gün sonra postaya verilen ikinci eserden dokuz
gün evvel gelmesi, kat'iyetle gösteriyor ki; bu iş kendi kendine veya tesadüfî olmuş değil. Belki gelmiş değil, gönderilmiş. Yetişmiş değil, yetiştirilmiş. Maksadsız değil, bu hizmete koşturulmuş. Hattâ bir dest-i gaybî tarafından en lüzumlu bir anda, en muhtaç ve Kur'ân
hâdimlerinin en zaîfi, en âcizi, en liyâkatsızı, en zebunu bulunan bu biçare kardeşinize mahz-ı eser-i Rahmet ve
inâyet olarak sunulmuştur.
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّي
Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Altıncı Kısmını pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman ve diğer bir zat hâzır iken,
geçen cuma okudum. Ben bir kaç defa sırf kendi
hesabıma mütalâa ettim. Okuyacak ve okunması icab edecek mahdut zevâtın da inşâallah istifadesine çalışacağım. Bu nurlu
eserler hem okşamak, hem korkutmak gibi iki zıd te'siri hâizdir. İnsanlara bu iki vâsıtadan birinin müessir olacağı da şüphesizdir. İşte bu hakikatı göz önünde bulunduran
(Sh: B-113)
şerâit-i îmandaki esaslara müşabih bir tarzda, Kur'ân-ı Hakîmin
tilmizlerini ve hâdimlerini hakikaten îkaz ediyor ve aldanmamaları için altı esası kendilerine bihakkın ders veriyorsunuz:
l-
Hubb-u câh yerine, Allah'a imanın bir mânası olan Rızâ-i İlâhî'yi...
2-
Havf ve vehim yerine kadere îmanı...
3- Hırs ve tama' yerine اِنَّ
اللّهَ هُوَ
الرَّزَّاقُ
ذُو الْقُوَّةِ
اْلمَتِينُ Âyet-i Celîlesi
delâletiyle, Kur'ân'a kütüb-ü İlâhiyeye imanı.
4-
Menfî milliyetçilik hissi yerine bütün cin ve inse mürsel, Nebiyy-i Efham
(sallâllahu teâla aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin mesleğini;
اِنَّمَا
اْلمُؤْمِنُونَ
اِخْوَةٌ ve وَاعْتَصِمُوا
بِحَبْلِ
اللّهِ
جَمِيعًا وَلاَ
تَفَرَّقُوا
gibi âyât-ı mübarekeyi derhatır ettirmek suretiyle Peygamberlere îmanı...
5-
Enâniyet yerine, acze... noksanımızı itiraf ve Kur'ân'ın tereşşuhatının neşr ve muhafazası bâbında hissemize düşen hizmeti
yapmak ve hizmetle mükellef olduğumuzu bilerek
neticeyi hesaplamamak. Yani bir nevi beşeriyetten çıkmak. Kütüb ve Suhuf-ı enbiyâyı inzâle vasıta olan melâikeye benzemek suretiyle meleklere îmanı...
6-
Tenbellik ve tenperverlik yerine vazifedarlık... Kudsî ve her saatı bir gün ibadet
yerine geçecek kıymette olduğuna şüphe edilmemek lâzım gelen Kur'ânî hizmete vakit bırakmayacak hallere karşı, bu hizmetin
ulviyetini dahi düşünerek elden çıkmazdan evvel gözü dört açmayı, yâni
ölmezden evvel hayatın kadrini bilmek gibi, kat'î bir
lisanla âhirete îmanı delâleten, remzen, işâreten sarahaten ders veriyorsunuz ve ikaz lütfunda
bulunuyorsunuz.
Allah-ü
Zülcelâl Hazretleri sizden ebeden râzı olsun ve
ümmet-i merhume-i Muhammediyeyi (A.S.M.) dalâletten kurtarmak ve şehrâh-ı Kur'ân'a delâlet
eylemek hususundaki ihlâslı mücâhede ve
(Sh: B-114)
hizmetinizde
dâim ve muvaffak buyursun; âmîn... bihürmeti Seyyidilmürselîn.. ve bihürmeti Kur'âni'l-Mübîn...
"Kenzü'l-Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye"
serlevhalı eserle, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzindeki füyûzât, tarif ve tavsif
edilmeyecek âlî ve müstesna bir vaziyettedirler.
Birincide:
Bütün hurufât-ı Kur'âniyenin aded itibariyle işâret ve îzah buyurulan tevâfukları, garîk-ı beht ve hayret etti. Dört küçük
sûredeki hurufâtın tevâfukat veçhine kısmen işâret eden ikinci
eser: Hakka ki mu'ciznümâdır. Nebiyy-i Âhirzaman, medâr-ı fahr-i
cihan, sebeb-i hilkat-i ekvân ve nüzûl-i Kur'ân, peygamberimiz Muhmmed Mustafa
(Sallâllahu teâlâ aleyhi ve âlihi ve eshâbihi ve ezvâcihi) Efendimiz
Hazretlerinin eser-i hikmet ve rahmet olarak, şimdiye kadar mahfî kalmış mu'cizelerinden
i'câz-ı Kur'ân'a taallûk eden ve gaybî tevâfuk nâmiyle
sevgili üstadımız tarafından mevki-i intişara vaz'olunan bu emsalsiz eserlere karşı duyduğum mânevî zevk ve
feyzin binden birini bile arz edemeyeceğim. Ve
mazhar olduğumuz bu kadar azîm niam-ı İlâhiyeye ve Kerem-i Sübhaniyeye karşı şükürden âcizim.
اَللّهُمَّ
حَصِّلْ
مُرَادَنَا
وَ مَقْصُودَ
اُسْتَادِنَا
سَعِيدِ
النُّورْسِى
بِحُرْمَةِ
حَبِيبِكَ
الْمَكِّىِّ
الْمَدَنِىِّ
الْهَاشِمِىِّ
الْقُرَيْشِيِّ
Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmından bir suret Abdülmecid Efendi kardeşimize göndermiştim. Cevâbında ezcümle diyor ki: "Seydanın bintü'l-fikri o güzel kıza, Hulûsi ile Abdülmecid'den mâadâ her kim bakarsa câiz değildir. Mahrem olanlar da, bu hususta nâmahremdir. Bu
gibi kızların dışarıya çıkmaları, hiç bir menfaatı te'min etmediğini ve
bilâkis büyük bir mazarattı intâc edeceği ihtimali kavlini Seydaya yazsan iyi olur. Eski
Said'in hiddeti, yenisinde de vardır. Halbuki, Yeni
Said, insan oğullariyle izâa-i vakt etmemeli.
Meslek ve meşrebi öyle iktiza ediyor. Her ne ise
.. Cenâb-ı Hak hâfız-ı hakikîdir."
(Sh: B-115)
Bendeniz
de kısaca şu meâlde cevap
vermiştim:
Bu
mütalâa bizler için doğrudur. Fakat dünyaya arkasını çeviren ve mânevî
vazife-i me'muresini îfa ederken insanlarla-Nurlarla alâkadar olanları vasıtasiyle- meşgûl olan üstad hazretleri için bu fikri muvâfık bulmuyorum. Çünki, o zâtı bu emr-i azimde istihdam eden, elbette muhafaza
buyurur. Bana öyle kat'î kanaat gelmiş ki, eğer bizler Nurlarla alâkamızı kesersek, Üstad Hazretleri
bize arkasını çevirir.
Aziz
kardeşimizin endişesi, zâhire bakılırsa haklı ve çok samimîdir. Fakat, zâten cemaatı çok mahdud olan Nurlarla alâkadar zevâtın, bu hakâikten mahrum edilmelerini ve bu kudsî eserin
tamamen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve
esasa mugayir buluyorum. Nâsırımız, hâmimiz,
muînimiz, hâfızımız Allah'dır. Bütün desâisi
bertaraf ederek, muhterem Üstadın vazife-i kudsiyesine sâfi niyet, samimî his ve ciddî
şevk ile yardım etmekte
olan kardeşlerime selâm ve muvaffakıyetlerine dua eder, dualarını rica ederim. Pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman
Efendi, sâbık Müftü Kemâleddin Efendi, İmam Hâfız Ömer Efendi ve diğer Sözlerle
alâkadar olanlar selâm ve dua ediyor, hayır duanızı istiyorlar.
Devam-ı âfiyet ve muvaffakıyetinizi tekrar eltaf-ı ilâhiyyeden tazarru'
ve niyâz eyler, mübarek ellerinizi kemal-i hürmet ve ta'zim ile takbîl eyler,
kusurumun afvını ve hayır duanızdan bu bîçâre sıddîkınızı çıkarmamanızı hâssaten arz ve
istirham eylerim.
اَلْبَاقِى
اَلْحُبُّ
فِى اللّهِ
Hulûsi
120
(Said'in
fıkrasıdır.)
(Hulûsi
gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği
hediyesinin iadesine dair yazdığım bir mektubu,
arkadaşlarımın tensiblerine binâen onların fıkraları içine derc
edildi.)
(Sh: B-116)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Aziz,
sıddık, vefâdar âhiret
kardeşlerim Hacı Nuh Bey, Molla
Hamid!
Sizler
benim için çok ehemmiyetlisiniz. "Sıddık-ı vefiy bu zamanda
yoktur" diyenlere karşı sizleri
gösteriyorum. Yirmi sene Van'da geçirdiğim hayat-ı ilmiye... benim için Van çok kıymettardır. Lillâhil-hamd sizler o kıymetterlığı gösterdiniz. Ve
Van'a karşı şedid hissiyatıma tam mukabele ediyorsunuz. Size medâr-ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim, şöyle ki:
Geçen
sene Barlalı, İstanbul ticaretinde bulunan Bekir Efendi'nin şerîki Mehmet Efendi vasıtasiyle bir mektub aldım. Mektub hârika
olarak bana göründü, Çünki Hulûsi Bey, "Nuh Bey'le
görüştüm" diye o mektubda bana yazıyor. Aynı mektupda, kardeşim Abdülmecid de, Molla Hamid'in selâm ve duasını bana yazıyor. Aynı mektupda Nurşin-i Süflâ'da Molla Abdülmecid'in yazısı ve imzası vardı. Fesübhanallah
dedim. En ziyâde sevdiğim bu insanların ayrı ayrı memlekette bulunmakla beraber, bir mektubda bunların içtimaları tevâfuklu bir levha-i
temâşâdır.
Bu
sene yine o Mehmed Efendi Eğirdir'e gelmiş. Yine Nuh Bey'in aynı telgrafını, o zat bana getirdi. Fesübhânallah dedim. Nuh Bey'in lisân-ı hâli, gûya Mehmed Efendi'ye "Dostum ben seninle
beraber üstadımla görüşeceğim" diyor, tahayyül ettim. Sonra yine Mehmed
Efendinin hizmetkârı Eğirdir'e gidip Mehmed Efendinin mektublarını getirmiş. Yine Nuh Bey'in
hediyeye ait, bana olan mektubunu getirdi. dedim kat'iyyen bu iş tesâdüfî değil. Sonra
mektubun müştemilâtına dikkat ettim.
Tahmin ettim, Van'da Nuh Bey'in bana hazırladığı hediyeyi göndermek tarihinde, ben de aynı tarihte (Hâşiye) aynı fiatta bir hediye-i azîmeyi Nuh Bey'in nâmına
(Hâşiye) Maddeten otuz
liralık, mânen belki üç yüz liralıktır.
(Sh: B-117)
Van'daki ihvânıma gönderiyordum. İşte bu iki tevâfuk, bana işârettir ki: Nuh
ile Hâmid, talebelik ve kardeşlik için min
tarafillâh intihab edilmişler. Çünki, tevâfuk bizim için bir emâre-i tevfîk-i İlâhî
olduğuna kanâatım gelmiş. Risalelerde tevâfukatın bazı nümûnelerini göreceksiniz.
Fakat
çok rica ederim ki gücenmeyiniz, hediyeyi kabul edemedim. Adem-i kabûlün esbabı çoktur. En mühim bir sebep: Benim, kardeşlerim ve talebelerimle olan münasebetin samimiyetini
ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisad, bereket ve kanaat
sayesinde, şiddetli hitiyacım olmadığı halde, dünya malına el uzatmak elimde değil... İhtiyarım
hâricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:
Mühim
bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay
getirdi, kabul etmedim. "İstanbul'dan senin için getirdim beni kırma" dedi. Kabul ettim. Fakat iki kat fiatını verdim.
Dedi:
Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?
Dedim:
Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatın için, menfaatımı terk ediyorum. Çünki;
dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise... sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama' zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için
riyakârlığa temâyül etmiş, âhiret
meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner.
İşte, sana mânen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telâkki ediyorum. Sen mâdem fedakârsın, ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatınızı menfaatıma tercih ediyorum, gücenme. O da, bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.
Ey
Nuh Bey ve Hamid Kardeşlerim! Siz de gücenmeyiniz. Hem Nuh
Bey, biliniz ki, şu zamanda o havâlide vefâdârane, şefkatkârâne
(Sh: B-118)
beni aramaklığınız öyle bir hediyedir ki, bunun gibi binler hediyeden kıymettardır. Hem size
gönderdiğim Risaleleri muhafaza etmek ve sahip çıkmak ve benim yerimde onları himaye etmek binler lira kıymetinde bana karşı büyük bir hediyedir. Çünki, netice-i hayatımı ve vazife-i vataniyemi ve o havâlideki kardeşlerimin uhuvvet ve muhabbetlerine karşı borçlarımı eda eden o Risalelere ciddî sahip çıkmak, tam muhafaza etmek ve ehline yetiştirmeğe vasıta olmak öyle bir hediyedir ki, dünyevî hediyelerin
binlerine mukabildir. Hem emîn olunuz ki; manevî zararım büyük olmasa idi Nuh Bey'in hâtırını kırmayacaktım. Şimdiye kadar,
Cenâb-ı Hakk'a şükür, hediyeleri
kabul etmeğe mecbur olmadım ve şu zamanda ehl-i ilmin bir sebeb-i sukutu olan tama'a
girmeye ihtiyar benden selbedildi. Hem eğer, sizin
hediyenizi kabul etseydim; çok zâtların ya kalbi
kırılacaktı veyahut elli senelik kaidem bozulacaktı.
Orada
ve civarınızda bulunan eski
talebelerim ve kardeşlerime birer birer selâm ve dua
ediyorum ve onların dualarını istiyorum.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said
Nursî
121
(Said
Nursî'nin bir fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ
اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
Aziz,
sıddık, sâdık, çalışkan kardeşim, hizmet-i Kur'ân'da arkadaşım Re'fet Bey!
Senin
gördüğün vazife-i Kur'âniyenin hepsi mübarektir. Cenâb-ı Hak sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi artırsın.
Senin
vazifen yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz.
(Sh: B-119)
Uhuvvet
için, bir düsturu beyan edeceğim ki; o düsturu
cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider. وَ لاَ
تَنَازَعُوا
فَتَفْشَلُوا
وَ تَذْهَبَ
رِيحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesanüd
bozulsa cemâatın tadı kaçar. Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedî ile
içtima etseler, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi... sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksîmü'l-âmâl
olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bur
uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin
aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam
kuvvetinin kıymetindedirler.
Sizler
koca Isparta'yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri
hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine
muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki; bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun
olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark,
daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünki, vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur'ân ve îmanın hizmeti olan büyük bir
hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zatlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder. Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var.
Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o
meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum.
Siz de üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden
İslâm Köylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak
diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i
uhuvveti çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
O zât
yanıma geldi, ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder, dedim. Baktım ki; Hâfız Ali Kemâl-i
samimiyet ve ihlâs ile, onun tefevvuku ile iftihâr etti, telezzüz eyledi. Hem
üstadının nazar-ı muhabbetini celbettiği
(Sh: B-120)
için memnun
oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil... samimî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allah'a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. inşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh,
yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor. Küçük bir lâtife:
Sohbet
içinde sizden bahis geçti... Şükre dair mes'eleyi sordum: "Husrev'in yazdığını Re'fet Bey gördü
mü?" Bekir Ağa dedi: "Evet gördü ve dedi
"Çok güzel, fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı?" Hüsrev
dedi: "Yok, kendi nüshamda, tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığım tam geldi." Biraz münakaşa oldu... Bu münasebetle kardeşim Re'fet
Bey'e derim ki: Aslında tevâfuk noksan olsaydı, zaten ben
tavsiye etmiştim ki; kalem karıştırmasınlar. Asıl vaziyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki; asıl müsveddede çıkıntı olduğu halde tevâfuk Hüsrev'in tarzında var. Onun için Hüsrev'in bir mahareti varsa tevâfuku bozmamış. Hattâ Mu'cizat-ı Ahmediye'deki Salâvat tevâfukunda tavsiye etmiştim ki: Kimse maharetini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde, en acemi bir müstensihin nüshasında birkaçı müstesna bütün
tevâfuktadır. Onun için sekiz ayrı ayrı müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler
bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. demek en büyük
maharet odur ki; tevâfuku bozmasın. Çünkü tevâfuk var. Sen de Hüsrev'e yardım et ki, hakikaten mevcut ve matlub tevâfuku denk
getirebilsin. Çünki; yoktan var etmiyorsunuz.
Hakikî var'ı yok etmeyin.
Sözler'le
alâkadar olanlara selâm ve dua ediyorum...
Said
Nursî
122
(Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmının Dokuzuncu
Mes'elesinde emir buyurulan hizmet-i Kur'ân'dan fakirin hissesine iki erkek ve
bir kız çocuğu düşmüş imiş. Aynı emri alıp gelirken düşünüyordum;
acaba, akraba-i taallûkatımda çocuklar var,
hangisi
(Sh: B-121)
ni intibah edeyim? Benim bu düşünceme mânen denilmiş ki; hay Ali!
Kendi re'yine muhtar değilsin. Onun intihabı başka kapıya aittir. Üç gün sonra Yaşar ve Necati isminde iki çocuk, bana hem refik, hem
ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak tayin edildim. Çocuklar hurufatı tam
bilmedikleri için bazan yazı ile, bazan
kitaptan gösteriyordum. Bir ay sonra Kur'an okumaya başladılar. Beşinci ay
içinde اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى hatme muvaffak oldular.
Mübarek
Üstadım, bu hususu çok
düşünüyordum ki; lâakal bir-iki senede Kur'ân okumağa liyâkat kesbedilirken, me'mûlun hilâfında meydana gelen emr-i azîm kimseye verilmez, ancak
ve ancak i'câz-ı Kur'ân'ın o büyük denizinin reşhasıdır ve iki cihan
fahri, Nebiyy-i Âhirzaman Peygamberimiz Muhammed
Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâmın himmet-i
mâneviyeleriyle o i'câzın izhar ve intişarına me'mur edilen üstadımın duası gibi, çok büyük
kuvvetlerle hâsıl olduğuna, ben değil bu hâle şâhid, karyemizin ekserisi îman edip, tasdik ediyorlar. Bütün köy ehl-i
îmanı nâmına, bu emr-i hayra
vesile olan üstadımıza, -lâ-yuad ve lâ-yuhsâ- teşekkürlerle
"Cenâb-ı Hak sizlerden ebeden razı olsun" duasını âciz lisanımla daima
söylüyorum.
Üstadım, bir şey daha var ki, emr-i üstadânelerine intizardayım. O da şudur: Cenâb-ı Hak ihsan ederse, dairenizin şâkirdini Hafız Yaşar bu kışta bahara sebep olup, mütenevvi
çiçekleri açmasına Nisan yağmuru misillû, vücudunuz o çiçekler arasında, bir gül-ü Muhammedî (A.S.M.) yetiştirmekte inşâallah vesile olacağınıza şübhe yoktur. Mübarek dairenin mübarek talebesine,
mübarek Cum'a gecesinde hatminin duasiyle, hıfzının ibtida duasını ve fakir-i
pür-kusurun afv duasını, bütün hâsse ve duygularımla, hürmetle el
ve eteklerinizden öper ve kusurlarımın afvını niyaz ederim, efendim Hazretleri.
Hâfız Ali
(Sh: B-122)
123
(Husrev'in
fıkrasıdır.)
Sevgili
Üstadım!
Evvelki
hafta irsâl buyurduğunuz, "bir sırr-ı اِنَّا
اَعْطَيْنَا serlevhasını taşıyan risalenizi
aldık. Esasen hiç bir hafta geçmiyor, sürurlarımızı tezyid eden, yeni ve hem gayet derecede şirin birer risale elimize gelmemiş bulunsun. İşte, iki haftadır bu kıymettar risaleyi okuyor ve elimizden
bırakmıyoruz.
Evet
bu risale, Cenâb-ı Hakk'ın istikbalde bu ümmete vaad ettiği güneşin tulûuna intizarımızı teşdid etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakikate bizi meftun
ediyor. Ve diğer taraftan, acaba fezası zulmet bulutlarıyla dolu
olan bu âlemin, o güneş neresinden ve ne suretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet
ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken; ikinci feyyâz, bir diğer zeyl, o güneşin vaktini tayin etmekle bizi pek
büyük bir bâr-ı sakilden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz halde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir.
Ahmed
Husrev
124
(Hulûsi
Bey'in fıkrasıdır.)
Bu
defa Kenzü'l-Arş duasının feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, Zeylini hâvi mübarek mektubunuzu almakla cidden
bahtiyarım. Bu âciz kardeşiniz, gelen
mektubunuzun, gerek muhterem üstadıma ve gerekse o
havâlideki kıymetli arkadaşlarıma olan te'siri bana ait olmadığına ve belki benim bir vasıta olduğuma delildir. Çok tecrübe
ettim, zât-ı fâzılânelerine mektup
yazmak için, bazan üç kelimeyi bir
araya getiremiyorum. Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifadâtını zabtına kâdir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum, demek yazdırılıyor. Maamâfih,
vâki takdirleri, bir dua olarak telâkki ile teşekkür etmekteyim. Kur'ân hizmetini, dünyevî ve maddî menfaate sarahaten
tercih eden Husrev namındaki kardeşimi tebrik ederim. Cenâb-ı Hak, böyle
Husrevlerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmin...
(Sh: B-123)
Bu
kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek bana en büyük müjde oluyor. Müftü Kemal Efendi, evvel mektubu mütalâa etmişti. İki gün evvel ziyaretine gittim, "Hiç kimsenin
bu güne kadar muktedir olmadığı dekâik ve
hakâikı, Kur'ân'dan bulup çıkarmışlar" diyerek takdirlerini
beyan, selâm ve dualarını tebliğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar mübarek mektubu Fethi Bey, Hacı Baha Efendi, pederim ve eniştem ve Hacı Abdurrahman Efendi dinlemeğe muvaffak oldular. Hafız Ömer Efendi'ye de, inşâallah ilk fırsatta okumaya çalışacağım.
Her
mektubunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübarek mektub,
Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsan edileceğini mübeşşir oluşu itibariyle bilhassa memnuniyet ve sürurumu mûcib olmuştur.
Hayli
zaman evvel, Kur'ân'daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar
lihikmetin mahfî kalmış olan i'câz-ı Kur'ân'dan, böyle çok mühim
bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükür edilse yeridir. İzn-i Bâri ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne kadar hârikalar meşhudunuz olacak ve bunlardan muhtaç kardeşlerinize ne âli müjdeler vereceğniz, geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar,
dünyadan sonra âhiretin vücutları gibi kât'î
hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saâdetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki; bu nurlara göz yumarlar. Ne derece hatadır ki, bu hakâika, lâyıkı veçhile alâkadar olunmaz. Ne câniyane ve ahmakâne bir
ruhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler...
İşte bu ışıklı yolunuzda, Sâhib-i Kevser'in delâletiyle Kevseri
buldunuz. Şefîi'l-Mahşerin izniyle Kevser ırmağının menbaında durarak, وَ
سَقَيهُمْ
رَبُّهُمْ
شَرَابًا
طَهُورًا Âyet-i Celilesini okuyor ve "Ey
nâs! Kim ki ebedî hayat ister, işte âb-ı hayat, kim ki yolunu şaşırmış, işte vesile-i necat; kim ki küfür ve inadından dönmez, onu bekliyor şedid azab ve ikab" ilââhir... gibi nurlu beyânatınızla her taifeyi
ihyâ, îkaz ediyorsunuz.
(Sh: B-124)
Sizi
kudsî hizmetinizde, -alâ-kadri't-tâka- tâkibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek; muhtaçlara gıda, zaif ve marîzlere ilâç, zâlim ve kâfirlere semm-i kâtil olan mâ-i
kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. Sizin kudsî hizmetinizle,
irşadınızla açılan hakikat ufkuna
bakınca, Kur'ân'ın hudutları tâyin ve tahdid edilmiyecek kadar vâsi bir havz-ı ekber olduğunu; Fâtiha
besmelesinin ب menba'ından gelen, her birisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette "Sûre'ler namında, yüz on dört âb-ı hayat şûbelerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz...
"İdrâk-i
maâlî, bu küçük akla gerekmez;
Zira,
bu terazî o kadar sıkleti çekmez!
El
ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret-i Hudâ-pesendâneleriyle mazhar-ı takdir olan uhrevî kardeşlerime selâm ve dualar eder ve muvaffakıyetler temenni ile dualarını istirham eylerim.
Hulûsi
125
(Âsım Bey'in fıkrasıdır.)
(Telvihat-ı Tis'a münasebetiyle yazılmış.)
Sevgili
Üstadım,
Ne
diyeyim, müştâkı olduğum bu risale-i şerife, bu
sözler, bu hakikat, bu nur; bu fakire, lütuf ve kerem-i İlâhî olarak ihsan
buyuruldu.
هذَا مِنْ
فَضْلِ
رَبِّى
Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki; siz üstadıma kavuştum ve bin-netice
bu nurları, bu hakikatları gördüm,
okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyâd oldum. Binaenaleyh tavsiye ve dua-i
üstadâneleriyle feyizyâb olmak için, Cenâb-ı Zülcelâl ve'l-Kemâl Hazretlerinden ve Mefhar-i mevcûdât, Aleyhi
Ekmelü't-Tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinden ve bütün pîr,
pîran ve mürşidân ve Şah-ı
(Sh: B-125)
Nakşibend Kuddise
sirruhu Hazretlerinden ve bilhassa bütün mevcudiyetiyle gerdandade-i inkıyâd ve teslim olduğum siz Üstadımdan tazarru' ve niyaz ve istimdad ediyorum ki, mütevekkilen alâllah,
ya Üstad-ı Âzam, Tarikat-ı
Muhammediyenin (A.S.M.) maksad, gaye ve esasını, teferruat ve füruatını zikir ve beyan eden bu "Dokuzuncu Kısım", bir nur-ı tarikat ve hakikattır. Okumağa doyulmaz, okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba
gelmez. Hele "Dokuzuncu Telvih"; hülâsa ve icmal edilerek bütün
hakikatlar toplanmış. Temsilde hatâ olmasın. Hazret-i Mevlânâ'nın üfürdüğü ney'den tuğyan ve feyezan eden, (Hazret-i Ali'nin (Kerremallahu Vechehu) kuyuya
söylediği esrar-ı hakikattan başka nedir? Farkı nerededir
ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır...)
Kariham
dar, kalemim âciz kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki; benim gibi fakir ve
mübtedîdelere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış sâfilere bir
düstur ve ders-i ibrettir.Kıymet takdir
edilmez bir şâheser-i tarikattır, bir nur-ı hakikat -feşân, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilham-ı Rabbânîdir. Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri siz üstadımı, bu ve bunun emsâli âsâr-ı bergüzîde te'lifinde, envâr ve hakikatlar neşr ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kâim
buyursun. Ve siz üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz, nidalarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve
amel etmek heves ve iştiyâkında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. Âmin, bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn...
Âsım (R.H.)
126
(Re'fet
Bey'in fıkrasıdır.)
Muhterem
Üstadım!
Bu
remizler, öyle hayret-bahş ve hârika-nümâ
eserlerdir ki; okuyan ilim âşıklarına ezvâk-ı nâmütenâhî ve
hissiyat-ı ulviye-i rakîka bahşetmektedir. Bu hissiyat-ı âliye ile hayatımız o kadar
tazelendi ki, -yeni hayatımızda sâbit-kadem olmak şartıyla-Hallâk-ı
(Sh: B-126)
Azimden uzun
ömürler temenni ediyorum. Zira mütalâasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım... diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum. Ve yeni bir eser
okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk-i manevi ve nihayetsiz bir hazz-ı ruhî ile okuyorum.
İşte gerek Sözler ve Mektubat ve gerekse remizlerin en
hârika vasfı zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr-ı sâireyi bir defa
okuyunca, ikinci bir defa okumağa o kadar heves
uyanmıyor. Kur'ân-ı Hakîm'in
envârını ne kadar okursam
okuyayım, def'-i cû' edemiyorum. Bilhassa remizler, fakiri
çok teshir ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhal yazıyorum.
Re'fet
127
(Ahmed
Husrev'in fıkrasıdır.)
Bizi
tarîk-ı Hakta dolaştıran, mânevî yaralarımızı tedâvî eden,
hakikat uğrundaki düşüncelerimize bir
kat daha metânet veren, bugünün şeytankârâne
tehdidatına rağmen cesâretimizi
takviye eden ve her hususta ruh ve kalblerimizi îman ve hakikat nuruyla nurlandıran ve sa'yimizde teşci' eden ve Kur'ân-ı Hakîm'in iki
âyetini ihtivâ eden Otuz Birinci Mektubun Birinci ve İkinci Lem'alarını ve Yirmi
Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmından İkinci Remzi'ne ait mühim bir i'câzı da aldık, okuduk. Aldığımız mânevî feyzi,
benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki tarif etsin.
Kıymettar Üstadım, nasıl o Hâlik-ı Zülcelâle, nihayetsiz bir minnettarlıkta bulunmayalım ki; aziz
üstadımızı vasıta kılarak en büyük nimetlerini, pek ziyade muhtaç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor. Hem
memnun ediyor, hem istikbalin nurlu yüzünü göstererek bizi o nura koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhabbetlerimizi teksir ediyor, Maddî ve manevî kuvvetlerimizi
takviye ediyor. Diğer taraftan saâdet hazinelerinin
anahtarlarını ellerimize
veriyor...
Ey
aziz Üstadım... Allah sizden
ebeden râzı olsun.
Ahmed
Husrev
(Sh: B-127)
128
(Zeki'nin
fıkrasıdır.)
Ben
istiyorum ki; bir an evvel bir yere çekileyim de, mesâiden hâriç zamanlarımı, o ulvî ve
mukaddes hazine-i hakikat ve âsâr-ı giran-bahâ
hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarure ve bilmecburiye
mahrum kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde elimde, o mütalâası gönüllere
ve kalblere bir safâ-yı sermedî ve câvidânî bahşeden kitab-ı kâinatın birer lem'ası ve birer
nur-u timsâli olan eserlerinizden bir-iki tanesi elimde bulunsa idi, benim için
nâkâbil-i tarif bir sürur ve saâdet menba'ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni'met, ne ele
geçmez bir define olacaktı.
Çok zaman evvel Sabri Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrarlı nurlardan, bir cüz'ü bâri olsun, göndermek fikrinde
olduklarını bildiriyorlardı. Gâliba müsaid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri
beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum; onlardan başkalarını istifade ettirmek
fırsatını bulamazsam da, mütalâa eder, mânen mücadeleye bir
medar-ı kuvvet olurdu.
Netice
itibariyle.. madem ki, şimdilik o hazinelerden istifade
edemiyorum; o halde, kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallah duanız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında, o
zararları telâfiye kâfi bir zaman ve bir fırsat ele geçer...
Bir
ömr-ü mukadderden mâdud olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanaat
geldi ki, kalbimi yokladıkça, kalbim bu
kanaatı takviye ediyor... nefsimle mücadelede muzaffer olacağımı ümid ediyorum.
Aziz Üstadım! Şu hicrana ve
firaka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa, yine beni müteessir
ediyor. Bizzarûre mâlâyâni şeylere mâruz kaldıkça, "âh" diyorum, "Üstadımın yanında olsaydım" ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümit ve cesaret tavsiye ediyorum. Reddedilen
(Sh: B-128)
bir arzu nasıl kesb-i şiddet ederse, emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îman ve emellerim de aynı nisbette kesb-i kuvvet ediyor, ruhum yükseliyor;
kalbimde açılan pencereden, mânen daha serin ve daha geniş nefes alıyorum...
Zeki
129
(Hulûsi
Bey'in fıkrasıdır.)
Üstad-ı Muhteremim
Efendim!
Bu
mektubun mühim bir hususiyeti var. O da, tarîk-ı velâyet serlevhasını taşıyan ve çok
ehemmiyetli bir mevzuu ihtiva etmesidir. Evet,
اَلاَ
اِنَّ
اَوْلِيَاءَ
اللّهِ لاَ
خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
وَلاَهُمْ
يَحْزَنُونَ Âyet-i
Celîlesine bir nevî tefsîr olan bu mübarek ve münevver eserle:
l-
Tarikat, hoşça tarif ediliyor.
2-
Faidesinden, cüz'î fakat güzel bir misâl gösteriliyor.
3-
Velâyet ve tarikatın münasebeti ve ehemmiyetleri; inkâr
edenlerin fırka-i dâlleden oldukları ve bu hazine-i uzmâyı kapatmak, tahrip
etmek ve bu kevser menba'ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine
vuruluyor. Ve bu yolda, aklı başında ve insâfı olanı ikna edecek delâil ve misaller beyan olunuyor.
4-
Meslek-i velâyetin yekdiğerine zıd vasıfları ise, seyr ü sülûkün iki meşrebi gayet sarih izah ve tavsif ediliyor.
5-
Vahdetü'l-Vücud ve Vahdetü'ş-Şühûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.
6-
Velâyet yolları içinde en güzelinin Sünnet-i Seniyyeye
ittiba'olduğu, velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası ihlâs olduğu ve bu dünyanın darü'l-hikmet ve dârü'l-hizmet olup, dâr-ı ücret olmadığını fasih bir üslûb ile takrir buyuruluyor.
7-
Şeriatın şümûlü; tarikat ve
hakikatın maksud-u bizzat hükmüne geçmemeleri iktiza ettiği, Sünnet-i Seniyye ve ahkâm-ı şeriat haricinde
bulunan ehl-i tarîkatın iki kısmı tarif ve Sünnet-i seniyyeye muhalefetleri misâli ile
fehme takrib ediliyor.
(Sh: B-129)
8-
Tarikattaki sekiz varta sayılmakla, nazar-ı dikkat celbediliyor.
9-
Tarikatın pek çok fevâidinden dokuzu, icmalen tedris
buyuruluyor.
Heyhât!
Bu maâliyatı lâyıkıyla fehmedemediğim için,
ancak kabiliyetim nisbetinde feyz aldığımı itiraf etmek mecburiyetindeyim. Bununla beraber, bu
biçâreye, bu mübarek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zaif
bilgilerimi takviye ettiniz. Mütalâalardan, musahabelerden ve va'z u
nasihatlardan, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbihallerden edindiğimiz bazı noksan kanaatları tashih ile sağlamlandırdınız. Allah-u Zülcelâl Hazretleri dünyevî ve uhrevî bütün
matlûb ve maksûdunuzu ihsan, bilhassa, ümmet-i merhume-i Muhammediye (A.S.M.)
hakkındaki dualarınızı dergâh-ı Ulûhiyetinde
kabul buyursun.
Hakikaten,
Kur'ân'a, imana hizmetten başka bir şey düşünmeyen aziz ve
muhterem Üstadımızı bu ümmete bağışlasın ve rıza-i İlâhîsine nâil buyursun. Âmin, bihürmeti Kur'âni'l-Mübîn ve bihürmeti İmâmü'l-Mübîn...
Bu
nurlu mektubu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyatını takdir ve tasdik ettiler ve eminim ki, çok istifade
ettiler.
Aziz,
müşfik Üstadım... Allah için size muhabbet eden bu âciz talebenizi,
her vesile ile îkaz ve irşada çalışıyorsunuz. Mânevî çok yüksek dersler veriyorsunuz.
Fakat maddeten ve mânen yakınınızda, şeref-i sohbetinizle müşerref ve hizmet-i Kur'ân'a tevfîk-ı İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi
feyz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisatın beni daima nurlarla iştigale mâni oluşundan ve çok yaman nefsimin, cin ve ins ve şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeple bedbahtlığımı hissediyorum.
Gerçi
mazhar olduğum ve -yüzbin kerre yazık ki- şükrünü yerine getiremediğim niam-ı İlâhiye
hadsizdir. Fakat her gün, her saat,
(Sh: B-130)
hatta her dakika ve saniye bu fâni hayattaki nasibimin
kesildiğini ihtar etmekte olmasına rağmen, yine tamamen dünyadan elimi
çekmekliğim mümkün olamıyor.
Hazret-i Kur'ân'a, sevgili Üstadıma çok kuvvetli merbutiyetim ve Nebiyy-i Efham
(Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Din-i
Mübîn'e ve Şeriata lâyetezelzel îmanım, mübârek duanızla bu fakîr-i pürkusuru inşâallah hüsranda koymaz ümidi, yegâne tesellimi teşkil ediyor.
Bu
mektubunuzda Yirmi Altıncı Söz'ün Zeylinde bahis buyurulan ve alâ kadri't-tâkat, hükmüne tevfîk-ı harekete çalıştığım yol ki; acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkıdır. Aziz ve muhterem Üstadımın tarif ve tavsiye ve irşâd buyurdukları kestirme, Kur'ânî ve nûrânî caddedir. İnşâallah bu yoldan dönmem. Temenni ederim ki, hiç
eksilmeyen ve vazife namı altında uhdeme tevdi edilen işler, bu sene duanızla ve hayırlısıyla biraz azalır da,
hakikî hizmete daha ziyade çalışırım. Ve min-allahittevfîk.
Hulûsi
130
(Sabri'nin
fıkrasıdır.)
Üstad-ı Âzam Efendim Hazretleri!
Bu
defa hoş ve lâtif tevafukatiyle nuranî yolculara dest-i
mânevîsini uzatarak, ziyâdar parmağıyla "bizler
başıboş, gelişi güzel serpilmiş şeyler değiliz..belki
muvazene-i tâmme ve tevâfuk-u hakikiye ve bir kıyâs-ı kat'iyye ile inkişaf ve temevvüc eden Kitab-ı Semâviyye-i Kur'aniyyenin misalsiz birer yıldızlarıyız.." diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdi-i mânevîsiyle
musafaha ve mukabele edercesine, tevâfukatı müşahede edilen Kitab-ı Mübînin lemeât ve tereşşuhatının tevâfukatı, Onuncu Söz'de dahi müşahede edildi. Bu sözün mânidar ve hikmettar tevâfik ve intizamları, sanki kemâl-i hararetle yekdiğerine müştak ve mütehassir bir kaç samimî ve
ciddî kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur'ân-ı Azîmüşşanın her bir âyât ve kelâmı, taht-ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları, yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi
parlatarak, şu letâfetleri ile, insaniyet
tarifine tam dâhil olan zîşuuru mest ve
hayran bırakıyor.
(Sh: B-131)
Şurası da şâyan-ı hayrettir ki: Şu mübarek Onuncu Söz, mevzuu olan haşir mes'ele-i mühimmesi, kâinatın hitam-ı ömrüne muallâk ve mukadder olduğu gibi, Risaletü'n-Nur arasında dahi, bu Sözün en son tevafukatını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan 'Kur'ânî nehirleri, envâ-i türlü âvâziyle coşkun coşkun aksın aksın ki; zaman-ı câhiliyet ve devr-i fetrette, son derece ihtiyaçlı olan akvâm üzerlerine tulû eden şümûs-u Kur'âniyenin sür'atle inkişaf ve
tevessü' ve nev'-i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî
bir nurla tenvir ve idae eyledi gibi, şu asr-ı dalâlet ve hüsran ve devr-i bid'at ve tuğyanda, ehl-i îman ve tevhidin yaralı ruhlarına merhem olsun.
Evet,
altı-yedi seneden beri hoş ve şirin bu manzarayı gören lâtif ve nazîrsiz bir gül-ü Muhammedîyi
(A.S.M.) koklayan Ümmet-i Muhammed (A.S.M.) Sûre-i
Kevser'den
بِحَمْدِهِ
وَاْلمِنَّةِ
mükâfat-ı ruhiyesini ve dimağiyesini aldı. Ve bu noktaya ruhum emin idi ki; çoktan beri ehl-i
îman ve tevhid, islâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife
addeden ehl-i dalâletin pis programlarını görüp nevm-i gafletten uyanarak, Sûre-i Kevser'i
tâkib eden iki sûreyi lisân-ı hâl ve kâl ile
okuyarak zındıklara hitaben,
"Bizler sizin nifak denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve
sefâhet gemilerinize binemeyiz; ancak, Kur'ân-ı Mu'cizülbeyân'ın nuranî ve tevhid sikkeli iman ve
İslâm zırhlılarına bineriz; menzillerimize vardığımızda muvaffakıyet ve
semere-i sa'yimiz tezahür ve tahakkuk eder" diye bağırarak ve اِذَا
جَاءَ نَصْرُ
اللّهِ ilh... fermân-ı Mübînini
tilâvetle, Sûre-i Kevser'in müjde ve beşâreti
bizleri kuvvet ve metanete sevk, hem behçet ve meserrete yetiştirdi. Mâruzatiyle nusret ve fütuhatın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc daire-i
Kur'âniyeye arz-ı dehalet ettiler. Bu hususta tesbih
ve tahmidin ehemm vazifeleri olduğunu anlayarak
tevbelerini reddetmeyen Cenâb-ı Rabbü'l-İzzet
Hazretlerine istiğfara şitâb edip salâh ve felâh ve fevz-i necat yollarını tuttular.
"Hemen
Rabbim, hakikî verese-i Enbiyayı teksir, dünyevî
ve
(Sh: B-132)
uhrevî âmâl ve makâsıdına muvaffak buyursun" duasını tekrar ile beraber Onuncu Söz'ün âciz kalemime
kumanda verip yazdırdığı şu arîzacığımı takdime cür'et
eder, bilhassa dest ve dâmen-i muallâlarını öperim efendim...
Hâmiş: Harman ortasında
Mevlevi-vâri dolaşan bu bîçâre çiftçi, sözlerini de işlediği işe benzeterek, söylediğini tekrar söylemiş, geçtiği yere dönmüş, yine
gelmiş ise de, ne yapsın? Üstadı, yıldırım gibi seri hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü tâkib edeyim,
irtibat kesilmesin niyetiyle şu perişan cümleleri derc ve takdim ettim efendim.
Mustafa
Sabri
(Rahmetullahi Aleyh)
131
(Husrev'in
fıkrasıdır.
Kıymettar Üstadım!
Bugün
Süleyman Efendi Kardeşimle irsâl buyurulan; biri, dünyanın ömrünü îzah eden bir mektupla, diğeri Hazret-i Yûnus Aleyhisselâmın duasının fezâilini gösteren Otuz Birinci Mektubun Otuz Bir Lem'adan On Birinci
Kısmının Birinci Kısmını aldık ve okuduk.
Sevgili
Üstadım, bu kısım bizi o kadar
mesrur etti ki, târifine muktedir değilim. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun.
Bu
risâle kat'î bir varlıkla bu ümmete necat kapılarını açıyor. Ve bu
zulümatlı günlerin avdet etmemek üzere veda etmekte olduğunu ihbar etmekle beraber, şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan
münâcata davet ediyor.
Sevgili
Üstadım; istikbâlimizi,
nur deryasından fışkıran nücûmmisâl nurlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbuslu günlerimizde kat'î bir ümitle yaşatan ve her bir risalede lemeân eden yeni bir başka nurla yüzümüzü güldüren Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine bîhisap şükrümüzü takdîm ederken, sevincimizi katlayan Üstadımızın vürûduna sabırsızlıkla intizarımızı arz ederim efendim.
Ahmed
Husrev
(Sh: B-133)
132
Kardeşim Husrev, Lütfi, Rüştü!
Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim, şöyle ki:
Sizler-haddimin fevkınde- bir cihette
talebemsiniz, ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz.
Aziz
kardeşlerim! Üstâdınız lâyuhtî değil... Onu hatâsız zannetmek
hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar
vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir
sayılmak sırrıyla insâf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de,
sâir hasenata karşı kalbi bulandırıp itirâz etmemektir. Hakâika dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünûhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan hemen umumiyetle şübhesizdir, kat'îdir. Onların hususunda
sizlere bazı müracaat ve istişârem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat
ve hak olduklarına dair değildir. Çünki, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.
Fakat
münâsebat-ı tevâfukiyeye dair işâretler, mutlak ve mücmel ve küllî surette sünûhât-ı ilhâmiyedir.Tafsilât ve teferruatta bazan perişan zihnim karışır, noksan
kalır, hatâ eder. Bu teferruatta hatam, asla ve mutlaka
zarar îras etmez. Zâten, kalemim olmadığından ve
kâtib her vakit bulunmadğından tâbiratım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.
Biliniz,
kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun
diyeceğim. Hakkın hâtırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına Hakk'ın hâtırı olan bilmediğim bir
hakikatı müdafaa değil, aler-re's-i
vel'ayn kabul ederim.
Biliniz
ki; şu zamanda şu vazife-i îmaniye
çok mühimdir. Benim gibi, zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden
geldiği kadar yardım etmeli.
Evet, mücmel ve
(Sh: B-134)
mutlak hakâik; biz, zâhiri vesile olup çıkıyor. Tanzim ve
tasfiye, tasvir ise, kıymettar, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazan
onlara vekâleten tefsilâta, tanzimata girişiyorum, noksan kalıyor.
Bilirsiniz
ki; yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütura düşüp tatil-i eşgâle mecbur oluyor. Ciddî hakâik ile tam meşgûl olamıyor. Cenâb-ı Hakk kemâl-i Rahmetinden iki senedir ciddî hakâika
nisbeten yemişler, fakiheler nev'inden tevâfukat-ı lâtife ile ezhânımızı taltif etti,
zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl-i merhametinden o
tevâfukat-ı lâtife meyveleriyle, ciddî bir hakikat-ı Kur'âniyeye zihnimizi sevk etti ve ruhumuza, o
meyveleri gıda ve kût yaptı. Hurma
gibi, hem fakihe, hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyyet birleşti...
Kardeşlerim; bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok mânevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaif ve müflisim. Hârika kerâmâtım yok ki, bu hakkâikı onunla isbat edeyim ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celb
edeyim. Ulvî bir deham yok ki, onunla ukûlü teshir edeyim. Belki, Kur'ân-ı Hakîm'in dergâhında, bir
dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inadını kırmak ve insâfa
getirmek için, Kur'ân-ı Hakîm'in esrârından bazen istimdad ederim. Kerâmat-ı Kur'âniye olarak, tevâfukatta bir ikrâm-ı İlâhî hissettim ki, iki elimle sarıldım.
Evet,
Kur'ân'dan tereşşuh eden İşârâtü'l-İ'caz ve Risâle-i Haşir'de kat'î bir işaret hissettim. Emsalleri bulunsun,bulunmasın bence bir kerâmet-i Kur'âniye'dir. İşârâtü'l-İ'câz'ın bir sahifesine
dikkat ettik; satırların başında bütün hurufât ikişer ikişer olup, hârika
bir intizam ile hurufâtın vaz'edildiğini gördük. Onuncu Sözde medâr-ı tevâfuk
(3,4,5,6) rakamları, her birisi l3'te ittifakları... o l3'ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir
esrar anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde daima
kalacak bir kerâmet-i Kur'aniyedir, bir ikrâm-ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risâlenin ve iman-ı Haşrin tasdikına bir imza
telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeğe benzemiyor. Onlar muvakkat... hem şahsın kemâline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate-hususan bu zamanda-
hizmet edemiyor.
(Sh: B-135)
Her
ne ise, bir küçük mes'ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim Ahbabla fazla konuşmak mergûb olduğundan inşâallah bu isrâf afvolur.
Kardeşiniz
Said
Nursî
133
(Birâderzâdem
merhum Abdurrahman'ın vefâtını müteâkip yanıma gelip,
kuvvetli emarelerle Abdurrahmân'ın yerine bana
gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gayet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas
kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi'nin, on fıkra yerine geçecek
tek birinci fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ
حُرُوفِ
الْقُرْآنِ
وَاَسْرَارِهَا
Ey
benim muhterem Üstadım!
Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde ruhum bazan şarka, bazan cenuba, bazan garba, bazan şimale, bazan semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel taharri ederdi. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki, mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O Zâtın Risale-i Nur'u müceddid hükmündedir. Hem aktabdır, hem Zülkarneyn'dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ
Aleyhisselâmın vekilidir; yani
müjdecisidir." denildi. Bunun üzerine Üstad-ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de on
beş kadar Sözler'den yazdım ve okuyorum. İstidâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan,
risalelerden hakkıyla istifâde ve istifâza
edemiyordum.
Bilâhare,
Yirmi İkinci Mektubu verdiniz yazdım. Bir-iki defa
arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve mânevî on beş yaşından beri, mazide
birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi
etti. Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rü'ya gördüm. Rü'ya budur:
(Sh: B-136)
"Menâmda,
kıbleye karşı bir vilâyete
gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu
fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de, bu fabrikalar insanın sağ cenahına geliyor. İkisinin de sahipleri yok. İçerisine
girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük
fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum..." Bunun
üzerine bir rü'ya daha gördüm:
"Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dairesindeyim ve
ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ
Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten,
İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen,
alettahmin yüz kadar gençler, o fırının dairesinde sağımda ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun
üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer
birer dağıttı. Bilâhare, o
mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden
üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübarek zât, Said
Nursî'dir. Ben de anladım ki; bu hârika iş aktablarda bulunur." dedim uyandım.
Bunun
üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah'ın tevfîkı ve Üstad-ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade
etmeye başladım. Bilâhare, bütün
o rü'yamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana
arkadaş ve Kur'ân'a talebe oldular. Ve bir de bizim
memleketin insanları, bir parça ehl-i tarikat ve ehl-i
takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef
oluyorduk ve evham içinde boğuluyorduk.
Risaleleri okudukça, şeytan-ı lâîn ve nefsin hilelerini ve evhamlarını Cehennemin dibine atıyordu. Risaleleri okurken, çok arkadaşlar çok hayrette kalırlardı.
"Bu
koca Bedi', bu lü'lü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?"
diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan,
birşey istifade edilmez gibi görünüyor. Halbuki,
söyledikleri hep
(Sh: B-137)
hikmettir.
Nazarımıza dehşet veriyor, nur seriyor (Haşiye) diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk.
Bunun üzerine, "Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, okuyanlara bir iksîr-i
a'zamdır" diye hükmettik.
Muhterem
Üstadım, maddî ve manevî
yaraları bulunan, bu yüz arkadaşlarımın yaralarını, risaleler tedavi
ediyor. Hattâ, bazan bizden uzak olanlar evhama boğulur, gelirler, âciz talebeniz bir risâle okursam evhamını kaldırır giderlerdi.
Cenâb-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve
Hallâk-ı Azîm mevcudat ve câmidat ve zerreler adedince sizden
râzı olsun.. âmîn...
Yarın Mahşerde, herkesten
evvel Resûl-i Ekrem ve Nebiyy-i
Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefaatine mazhar
ol, inşâallah.. âmin. Bu gençlerin her gün, her saat duasını alıyorsunuz. Ve her bir risaleyi okurken, en aşağı sekiz on kadar
arkadaş bulunuyor. Halbuki bu fitne-i âhirzamanda, bu
gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrandır.
Bu
âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç
görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum,
maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Ruhum ve kalbim
çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye
gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim. Acaba hâlim nedir ve ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim diye çok merak eder ve
yeis içerisinde kalırdım.
Cenâb-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi
bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder;
ve her zamana lâyık çâreleri icad eder; ve her yaraya
muvafık ilâcı ihsân eder.. öyle
de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara-Üstad-ı muhterem vasıtasıyla-risaleleri
Türkçe olarak te'lif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim.. lâyuad ve lâyuhsa Cenâb-ı Hakk'a şükürler olsun ve Üstad-ı muhteremi de
Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin, âmin.
(Haşiye) Evet Mustafa
kardeşim, Said'in üç şahsiyetinden
ikisini tamam fark etmiş. Said'deki Üstadını, ders verdiği vakit âlî görüyor. Bîçâre dostu
olan Said'i, hakikatte olduğu gibi âdi görüyor
ve gördüğü doğrudur...
(Sh: B-138)
Ben
hiç bir Arabiyat görmeden, medresede beş-on sene
okumadığım halde; yalnız
risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi
sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise;
bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar,
geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun
oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip risale okuyuver
diyorlar.
Eğer sesim erişse, olanca
kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim:
"Risaleleri ciddî okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir
ve daha menfaatlidir." Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet-i Muhammed'i
(A.S.M.) kurtarmağa çalışmak değil mi? Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur,
yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.
Ve
her bir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi
genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslimiyetle okusa,
daire-i inkıyâda geliyor, ıslâh
oluyor. Herhangi bir maddiyyun bir risaleyi alıp okursa, iman etmezse de hiç bir bahane bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânasıyla anlasa, imana geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, "Bundan
daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkine çıkamaz, akıl buna yol bulamaz" diyor. Risale-i Nur, lisân-ı hâl ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü deccâla
"Ya îman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın" diyor.
Şimdi
aziz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad-ı muhteremin sa'yi
ile yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum.
Risaletü'n-Nur ve Mektubâtü'n-Nur, yüz on dokuz adediyle, her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır.
Ey
maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid-i ekmele
muhtaç olan ehl-i tarikat kardeşlerim! Şeyh
Abdülkadir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî,
İmam-ı Gazâlî,
(Sh: B-139)
Muhyiddin-i
Arabî, Mevlânâ Hâlid (Radıyallahü anhüm)
Kaddesallahü esrârehüm Hazretlerinin derece-i kemalâtları, merâtib-i îmanları risalelerde ve
Mektubat'da vardır. (Hâşiye)
(Hâşiye) Merhum büyük kardeşim Mustafa, risalenin şakirdleriyle
velâyetin şâkirdlerini ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu mes'eleyi Risale-i Nur halletmiş. Hem tevhid-i âmi ile tevhid-i hakikîyi göstermiş. Hem gözü kapalı olarak
gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risale-i Nur
beyan etmiş. Hem âlem-i yakaza ile âlem-i menâmı Risale-i Nur keşfetmiş. Hem âlem-i misâl ile âlem-i şehadeti birbirinden risale-i Nur ayırmış. Hem velâyet-i kübrayı, velâyet-i vustayı, velâyet-i suğrayı ve birbirinin
farkını, tamamiyle
Risale-i Nur göstermiş. Bir sohbette, bir kademde -
Sahâbelerin meseli gibi zâhirden hakikate geçmenin sebeplerini anlatmış. Hem tarikat şeyhlerinin
ve "Eimme-i Erbaa" nın caddelerini
Risale-i Nur beyân etmiş Hem ilmelyakîn, aynelyakîn,
hakkalyakîn ile elde edilen imanın farklarını Risale-i Nur
göstermiş. Hem Hazret-i Ebubekir-i Sıddîk (R.A.) ve Hazret-i Ömer (R.A.) ve
Hazret-i Osman'ın (R.A.) meşrebini Risale-i nur tâkib etmiş. Hem İmam-ı Ali'nin (R.A.) bir veled-i mânevîsi olduğunu, Celcelûtiye'yi tefsir ile Risale-i Nurun kıymetini ve vazifesini Risale-i Nur göstermiş, Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Mehdî ve İsâ Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye'cüc-Me'cüc
ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih Hadîsleri Risale-i nur te'vil etmiş, esas maksadı anlatmış.
İmam-ı Ali (R.A.), Şah-ı Geylâni (R.A.), Sekizinci, On Sekizinci, Yirmi Sekizinci Lem'alar ile
ve Sekizinci Şuâ ile kerâmât-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı A'zamı müşahede ettiklerini Risale-i Nur beyân etmiş. Hem umum müctehidler, "mütekellimînden birisi
gelecek hakaik-i îmaniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir surette beyan edecek" diye müjdelerini, Risale-i Nur,
hâdisât-ı âlem ile isbat etmiş. Hem bütün her asırda gelen
meb'uslar, veliler keşfiyatlarında, "birisi gelecek, şarktan bir nur
zuhur edecek" diye Risale-i Nurun şahs-ı ma'nevîsini ve üstadımın şahs-ı mânevîsini ve talebelerin şahs-ı mânevîsini görüp, bütün ümmet-i
Muhammed'e (A.S.M.) Risale-i Nurun faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i
Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhir zamanda gelecek fitneden, deccâlın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve mânevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşâretler, işâretler, remizler
ile haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisât-ı âlem ile göstermiş...
Elhâsıl: Asırlardan beri
beklenilen ve muntazır kalınan zât, Risale-i Nur imiş. Hatta Üstâdın kendisi de bir
zaman böyle bir zâtın geleceğine muntazır imiş. Hulbuki, ne ağabeyim Mustafa'nın ve ne de benim haddim değil ki, Risale-i Nurun kıymetini ve
vazifesini beyan edeyim, heyhat!
Risale-i
Nur, Kur'ân'ın has tefsîri olduğundan Kur'ân'a bağlıdır. Kur'ân ise Arş-ı A'zam'a bağlıdır. Onun için, Risale-i Nuru Kur'ân medh ü senâ
edebilir. Birinci Şuâ'da otuz üç âyetiyle işâret etmiş.
Bunu
yazmaktan maksadım; ağabeyim Mustafa'ya Risale-i Nurdan medet ve Kur'ân'dan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir...
Talebeniz
Küçük Ali
(Sh: B-140)
140
Ey
kardeşlerim ve ey halifeler! Tarikatın ve hakikatın müntehasını anlamak isterseniz; Risaleleri ciddiyetle okuyun.
Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek îmanlarına yaklaşırsınız.
Ey
ehl-i tarikat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok rica
ediyorum, risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur'un
her bir satırında, bir kitabın te'sirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabul ediyorum.
Tekrar
çok tavsiye ediyorum, okuyun! Okuyun. Okudukça, Risaleler feyzâver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyak getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir iki defa
okusan, insana usanç veriyor. Halbuki Risaleler öyle değil, okudukça başka başka iman halleri telkin ediyorlar...
Döneceğim bâlâdaki rü'yanın tabirine; aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:
Biri
büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise, Üstad-ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garâib-i bedi âletleri ise,
bu zamana kadar hiç bir imamın söylemediği kelimeleri ve îman telkinatlarını yapan Risaletü'n-Nur eczalarıdır. O küçük fabrika ise; Risale-i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya
benzeyecek. İçerisindeki bedi' âletler ise, Risale-i Nurun düsturları, hakikatları ve
mesâil-i îmaniyedir; okuyan ve yazan insanlar; öyle kuvvetli, sarsılmaz îmanları
bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, Risaleleri okuyup yazan
adamların kemâl-i şevk ve heyecanla
çalışmalarıdır. Görmüş olduğum velâyet ise; velâyet-i kübra yollarını gösteren Risale-i
Nur'dur. Bu rü'yayı takviye için, bir rü'ya daha
söyleyeceğim: "Menâmda, İstanbul'a yaya olarak iki defa
gittim. İstanbul'a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sahipleri yoktur, dükkânların içinde -sandıklarda- büyük
büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine mânevî rahmet yağarken, İstanbul'dan yaya olarak avdet ettim..."
(Sh: B-141)
Allahu
a'lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi, öyle de Risaleler ve Mektubatü'n Nur velâyet-i
kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatın bürhanlarını, satışa çıkaran ve her
Risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nuranîdir. O sergide, îmanî nurlar teşhir ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki
dört eder derecesinde kanaatım gelmiştir.
İkinci
gördüğüm rü'yanın tâbiri, Allahu
a'lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, mânevî
Allah'a asker olan gençlerin Isparta Vilâyetindeki geniş dershanelerine işarettir. Ekmeği dağıtan zât ise,
üstad-ı muhterem Said Nursî'dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstadımın hususî
medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise; risaleleri okuyup, lezzetini anlayan
-benim gibi ve arkadaşlarım gibi- هَلْ
مِنْ مَزِيدٍ diyenlerdir.
Evet
üstâd-ı muhterem, insanlara mânevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor.
Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmanî risaleleri
okuyup îmanları kuvvetleneceğine işarettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i'caz-ı Kur'ân esrarına ve îmanın envârına işarettir ki, onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise; gençlere ihsân-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve üstad-ı muhteremin himmetiyle o gençelere vesile olacağıma işarettir inşâallah... Benim aklım bu kadar eriyor. Bu kadar tâbir
edebildim. Rü'yalarımın ıslâh ve tâbirini
rica ederim.
Yirmi
gün zarfında bir rü'ya daha gördüm: Eğirdir Gölünün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük
bir direğin dibinde üstâdım Said
(R.A.) bulunuyor. Bu esnada eline büyük, bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip üstâdımın elinden o kitabı-yani okuduğu hutbeyi- istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: "Bu âna gelinceye
kadar
(Sh: B-142)
böyle bir
hutbeyi hiç bir imam okumamıştır" diyerek, o hitabeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda
uyandım.. Allah hayretsin.
Bu
rü'yâyı da bildiğim kadar tâbir
edeceğim: O deniz ise, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) dir. O çadır ise Isparta
Vilâyetidir. O hutbe ise, Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur'dur. Hutbeyi
götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylânî, ya
İmam-ı Rabbânîdir. Risaleler makam-ı Mahmud yolunu târif ediyorlar. Üstâdımın hutbesi olan
Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.
Ey
küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi
Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi üstadımın neşrettiği Risale-i Nurdur. Ey benim kardeşlerim! Benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstâdıma ne sual açabilirim? Kaç kitap okudum da sual açayım ve mes'ele halledeyim? Ne gibi sual sorayım?
Dünyada
çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ küllihâl anlayamadığınız mes'eleler çoktur. Üstadıma sual açınız, meydana ilim çıksın ve îman hakikatı çıksın da dünyada
bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifâde
etsin.
Ey hocalar
ve ehl-i kalb! Soracağınız suallerin cevaplarını Risale-i Nur'da bulabilirsiniz. Ehl-i keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan
Mehdî'yi soruyor. "Ne vakit gelecek..." Daha Mehdî'yi anlayamamış. Dâbbetü'l-Arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkil suâlin cevabını o risalelerden
arayınız, bulursunuz.
Ey
hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfi gelmez. Her insan, her mes'eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz miktar artık yeter!!! Uyanmalı...
(Sh: B-143)
Peder
ve vâlidem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali çok selâm edip, iki ellerinden öper
ve dua etmektedirler..
Kuleönü'nde
Sofuoğlu
talebeniz
Mustafa Hulûsi (R.H.)
134
(Risale-i
Nurun tesvidinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik
bir hoca olan Hâfız Halid'in bir fıkrasıdır.)
Risale-i Nur'un müellifi Bediüzzaman, nâdire-i cihan,
hâdim-i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında
hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum:
Üstâdım -kendisi- Nur
ism-i Celîline mazhardır. Bu ism-i Şerif, kendileri hakkında bir ism-i âzamdır. Kendi karyesinin ismi Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kadirî üstâdının ismi Nureddin,
Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, hizmet-i
Kur'âniyede hususî imamı, Zinnûreyn; fikrini, kalbini tenvir
eden âyet-i Nur olması ve müşkil mesâilini izaha vâsıta olan nur
temsilâtı gayet kıymettardır. Resâilin mecmuuna Risale-i Nur tesmiyesi, Nur ismi
onun hakkında ism-i âzam olduğunu te'yid etmektedir.
Risale-i
Nur adlı hârika te'lifatının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale-i Nur eczaları şimdiye kadar yüz
on dokuza bâliğ olmuştur. Her bir risale, kendi mevzuunda hârikadır. Gayet yüksek olmakla beraber.. Onuncu Söz ismiyle iştihar eden haşre dair
olan risalesi pek hârikadır, câmi'dir.
Ulemaca
sırf naklî olan haşri ve neşri, gâyet kuvvetli ve kat'î delâil-i akliye ile isbat
etmiştir. Onunla çokların imanını kurtarmışlar.
هُوَ
الّذِى
جَعَلَ
الشّمْسَ
ضِيَاءً وَ
الْقَمَرَ
نُورًا âyetinin sırriyle diyebilirim ki, Risale-i Nur bir kamer-i mârifettir ki, şems-i hakikat olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın nurunu istifâza
eylemiş ki, نُورُ
الْقَمَرِ
مُسْتَفَادٌ
مِنَ
الشَّمْسِ olan meşhur kaziye-i felekiyyeye
(Sh: B-144)
mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ-i risâletin şemsi olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan (nurî istifade)
edip, Risale-i Nur şeklinde tezâhür etmiş.
Üstadım, başkalarında nâdiren
bulunan mümtaz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet
gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa, ilm-i hâli
bilmiyor gibi görünüyor; birden, bakarsın bir deryâ
kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifade derecesi
nisbetinde söyler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan cihet-i istifadesi
olmadğı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nur
yok, kıymet yok der. Bu hasleti de, tam tevazu'dur ve مَنْ
تَوَاضَعَ
رَفَعَهُ
اللّهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır. İşte bu haslet
icabatındandır ki, bizim gibi
talebelerinden bazı mesâil-i ilmiyede muhalefet
bulunsa, onların sözlerini; içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl-i tevâzu' ile ve lezzetle kabul ederek
teslim eder Mâşâallah der. Siz benden daha iyi
bildiniz der. Allah râzı olsun der. Hak ve hakikatı, nefsin gurur ve enâniyetine daima tercih eder. Hatta
ben bazı mes'elelerde muhalefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır; eğer yanlış yapsam, güzelce,
damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel birşey söylemiş isem, çok memnun olur.
Üstadım bilhassa
hikmet-i hakikiye fenninde, yâni hikmet-i şeriat ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi
çok ileridir. Hatta o ilimde, Eflâtun ve İbn-i Sînâ'yı geçmiş diyebilirim.
Bundan
on üç sene evvel, "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye" âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar mânen izn-i İlâhî ile Onun bir muîni ve nâsırı ve muhafızı olan kutb-u
Rabbânî ve kandil-i nurânî Abdülkadir-i Geylânî (aleyhi nazar-urrahmânî)
Hazretlerinin "Fütûhu'l-Gayb risalesini tefe'ülen açtığı esnâda, اَنْتَ
فِى دَارِ
الْحِكْمَةِ
فَاطْلُبْ طَبِيبًا
يُدَاوِى
قَلْبَكَ ibâresi çıktı. O ibâre, onun hakkında pek mânidar olarak, Eski Said'i Yeni Said'e çevirmesine
(Sh: B-145)
sebebiyet
vermiştir. Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suallerine gâyet lâtif ve müskit bir
cevab vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın te'lifatından geçecek "Tâlikat" namında hârika bir risalesi var. Eşkâl-i mantıkıyeyi kıyâs-ı istikrâî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş... "Sünuhat" isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i mânada, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i
mâneviyeye binaen "İşârâtü'l-İ'caz"
namındaki hârika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
"Harb-i
Umumî hâdisat ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l-İ'caz'ı, Allah'ın tevfîkı ve izni ile altmış cilt yazacaktım. İnşâallah Risale-i Nur, âhiren o mutasavver hârika
tefsirin yerini tutacak."
Üstadımla yedi-sekiz
sene musahabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ
تَدُلُّ
عَلَى
الّبَحْرِ mucibince, deryaya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfi görüldü. Çünkü, üstadımdan iftirak zamanı idi; acele yazdım. Üstadım, وَالصَّاحِبِ
بِالْجَنْبِ âyetinin sırriyle çok defa yanlarında beni musahib
bulmak hakkını ve teveccüh duasıyla yerine getireceklerine eminim...
Hâfız Halid (R.H.)
135
(Hulûsi
Bey'in fıkrasıdır.)
Aziz,
muhterem müşfik ve mükerrem Üstadım...
Bu
defa irsaline inâyet buyurulan Risale-i Nur eczalarının dört kısımlık fihristesini aldım. Daha evvel Otuz Birinci Mektubun, On Üçüncü ve On Dördüncü Lem'alarını almış, fakat ihtisaslarımı arza muvaffak
olamamıştım. Fihristeler
dört tarafımı aydınlattılar ve itikatta
bir olup, çok metîn hikmetlerle bazı a'mâlde ayrılıkları olan Dört Mezheb-i Hak gibi; bu fakire hakka,
hakikata, sıdka, imana, nura, rızaya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan
geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dairenin maddî ve manevî ağır yükü altında, tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
(Sh: B-146)
Aziz
üstadımın Otuz Birinci
Mektubun Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti,
Risale-i Nurun feyzi, müşfik üstadımın müstecab duası ve üstadımın üstadı Hazret-i Gavs'ın lillâhil-hamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir
himmeti, mahza bir lütf-u fazl-ı İlâhî eseri
olarak devam edebildiğim salâvât-ı şerife berekâtiyle
zuhûr eden imdâd-ı Risaletpenâhî ve Cenâb-ı Allah'ın nihayetsiz in'âm
ve ihsan ve inâyeti sayesinde, -yüzbinler hamd ve şükürler olsun- ye'se ve fütura düşmekten
kurtulmuş.. yalnız, huzur-u
manevînize bir kaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakikaten,
elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin -âsâr-ı Nurun cem' ve teksir ve neşrinde - gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili
üstadımıza bu kudsî
vazifede yaptıkları muavenet, her türlü takdirin
fevkındedir. Allah-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur'âniye'de daimî muvaffakıyetlere mazhar buyursun...
Otuz
Birinci Mektubun, On Üçüncü ve On Dördüncü Lem'alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakikatlar, o derece şa'şaalı hikmetler ve nurlu, kudsî lâhutî feyizler mündemiçtir
ki, bu biçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perişan, müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifade etmesine imkân yoktur...
"İdrâk-i
maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira,
bu terâzi o kadar sıkleti çekmez."
On Üçüncü Lem'anın on üç işaretle beyanı, Sûretü'l-Felâk ve Suretü'n-Nâs âyetleriyle, وَقُلْ
رَبِّ
اَعُوذُ بِكَ
مِنْ
هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
{ وَاَعُوذُ
بِكَ رَبِّ
اَنْ
يَحْضُرُونِ
âyetlerinin mecmu'-u adedine veya bu iki surenin herbirinde
okunmakta olan
اَعُوذُ
بِالَّلهِ
مِنَ
الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa, yüz on üçüncü sureye tam ve
lâtif tevâfuk ve işaret göstermesi nazar-ı dikkati celbetmektedir. Her işâretin nihayetinde, o işâretteki hakâik,
birkaç enseb ve âlâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyan olamaz. İhtisasımı, bu işâretlerdeki
kelimelerle kısaca arz edeceğim.
(Sh: B-147)
Birinci
İşâret: Şeytanın ve onun şerik ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak, şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile âmil ve sünnet-i Ahmediye
(A.S.M.) ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu,
İkinci
İşâret: Küfre giren ehl-i dalâletin kemmiyeten çokluğunun kıymetsizliği; şeytan ve
avanelerinin tasallutlarına karşı, istiâze, istiğfar, hıfz-ı İlâhîye iltica ve
takva ile sünnet-i seniyeye yapışmaktan başka çare olmadığını,
Üçüncü İşaret: Zâhiren
cüz'î hata ve isyanla çok büyük tahribat yapmakta olan hizbü'ş-şeytana karşı, en kuvvetli kal'a olan Kur'ânî kal'aya iltica lâzım geldiğini,
Dördüncü
İşâret: مَا
اَصَابَكَ
مِنْ
حَسَنَةٍ
فَمِنَ
اللّهِ وَمَا
اَصَابَكَ
مِنْ
سَيِّئَةٍ
فَمِنْ
نَفْسِكَ âyetine bir nev'i tefsir
mâhiyetinde, cüz'î ihtiyar ve icadsız kesb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahribatına karşı, istiğfar ve Allah'a ilticâ ve Sünnet-i
Seniyeye riayet iktiza ettiği,
Beşinci İşâret: Kur'ân-ı Hakîm'in azîm tergib ve teşviklerinin tam yerinde olup, ehl-i îmanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları, îmansızlıktan ve îmanın zaifliğinden ileri gelmediğini; hem günâh-ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerini, فَمَنْ
يَعْمَلْ
مِثْقَالَ
ذَرّةٍ
خَيْرًا يَرَهُ
وَمَنْ
يَعْمَلْ
مِثْقَالَ
ذَرَّةٍ
شَرًّا
يَرَهُ iki âyetle sâbit olduğunu ve
nihayet Cenâb-ı Erhamü'r-Râhimîn'in Gafûr ve Rahîm
isimlerini melce' ve tahassüngâh yaparak şeytandan
istiâze edilmesini,
Altıncı İşâret: Tahayyül-ü küfrü, tasdik-i küfürle iltibas ve
tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdîkı suretinde
gösteren desâis-i şeytaniyeden kurtulmak için hakâik-ı îmaniye ve muhkemât-ı Kur'âniye'ye sarılmak ve lümme-i şeytaniyeden gelen desiselere karşı istiâze etmek ve her iki mânevî yaraya karşı Sünnet-i Seniyeyi merhem yapmak icab ettiğini,
Yedinci
İşâret: Erkân-ı îmaniyeden
biri olan kadere te'vilsiz îman etmek lâzım olduğunu ve günah-ı kebîreyi işleyen mü'min kalabileceğini... Fakat, şeytanların tahribatına karşı Cenâb-ı
(Sh: B-148)
Hakk'ın binbir isminin tecelli etmekte olduğunu; Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i Hak mezhebinden
ayrılmamak ve Kur'ân'ın çetin ve metîn kal'asına girerek
Sünnet-i Seniyenin muktezasına tevfîk-ı hareket eylemekle kurtulmağa muvaffak olunacağına,
Sekizinci
İşâret: Küfür ve dalâlet yolunda, insanların nasıl ihtiyarlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini
aliyyü'l-a'lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl-i îman için Kur'ân'ın himayesi altına îman-ı tam ve îtikad-ı kâmil ile
girmek ve Sünnet-i Seniyenin daire-i nuraniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu,
Dokuzuncu
İşâret: Hizbullah'ın, neden
çok defa hizbü'şşeytân olan ehl-i dalâlete mağlûb olduklarını; Medine münafıklarının dalâlette ısrar ederek, hidâyete girmemeleri ve Resûl-i Ekrem
Aleyhissalaâtü Vesselâmın iki muharebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyan ederek, O
Seyyidü'l-Mürselîn sünnetine ittiba' sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini,
Onuncu
İşâret: İblis'in en mühim bir desisesi olarak kendine
tâbi olanlara kendini inkâr ettirdiğinden dört misâl
ile izah suretiyle bahs; ehl-i îmana cin ve ins şeytanlarının şerlerinden, Allah'a iltica etmekle selâmete kavuşulacağını,
On
Birinci İşâret: Cirm ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayb
ve zenbi azîm bîçâre insanı; kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden
kurtarmak için Kur'ân-ı Hakîm'in dâire-i kudsiyesine girmeğe ve Sünnet-i Seniyeye ittiba' eylemeye dâvet ettiğini,
On
İkinci İşâret: Mahdud günahlara Cehennemle mukabelenin mahz-ı adâlet olduğuna,
Cehennemin cezâ-yı amel, Cennetin fazl-ı İlâhî ile olduğuna;
seyyienin az yazılıp, hasenenin çok yazılmasına; ehl-i dalâletin muvaffakıyetlerinin, -hâşâ- kendilerinde hakikat olduğuna veyâ ehl-i hakta zaaf bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört
meraklı suâle gâyet fasih ve beliğ cevaplar vermek sûretiyle, ehl-i îmanı, رَاْسُ
اْلحِكْمَةِ
مَخَافَةُ
اللّهِ düsturuna, her türlü saâdeti câmi olan Kur'ân ve sünnet şahrâhına girmeye teşvik ettiğini,
(Sh: B-149)
On Üçüncü İşâret: Üç noktasıyla, Şeytan'ın desiselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat-ı diniyye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye
selâmeti ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve
selâmet-i kalb için muhkemat-ı Kur'âniye
mizanlariyle ve Sünnet-i Seniyye terazileriyle a'mâl ve hâtıratını tart ve Kur'ân'ı ve
Sünnet-i Seniyyeyi dâima rehber yap;
اَعُوذُ
بِالَّلهِ
مِنَ
الشَّيْطَانِ
الرَّجِيمِ diyerek Cenâb-ı Hakk'a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu; خِتَامُهُ
مِسْكٌ nev'inden On Üç İşâret halinde tefsir olunan Sûretü'n-Nâs ve iki âyeti
tekrar ile derse nihayet verdiğini, gâyet zevkli
ve şevkli ve alâkalı bir
surette beyan ve ifade eylemektedir.
On
Dördüncü Lem'anın Birinci Makamını teşkil eden iki
mes'ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrir ve tahririne vesile olan Re'fet
Bey kardeşimizden Allah razı olsun. İkinci Makam başlı başına bir şâheserdir.
بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ hakkındaki beyan
buyurulan altı sır, öyle bir hazine-i esrâr-ı rabbânîdir ki;
ancak Rahmân-ı Rahîmin inâyetiyle bu mübarek eseri
okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.
Bundan
evvelki bir mektupta, ihtiyarsız Birinci Sözü teşkil eden بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ hakkındaki
mübârek eserden, kalb-i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmişti. Dâima şefkatle duâ ve derslerinden istifade
ettiren muazzez üstadım, benim daha evvelden de بِسْمِ
اللَّهِ
الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ içindeki Rahman ve Rahîm isimlerinin
hikmet-i tahsisi hususundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevab daha
lûtfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı, Hâlik-ı Rahîme ne kadar şükretsem azdır.
Fihriste'yi
harfi harfine henüz okuyamadım; fakat, inşâallah okuyacağım. On
Birinci Mektubun neleri ihtiva ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve Rahmet-i
ilâhiyyeden yazılmasına muvaffakıyet niyaz olunan âsârın da, neşrine muvaffakıyetinizi, eltâf-ı
Sübhaniyeden
(Sh: B-150)
tazarrû ve
niyaz eylerim. Otuzuncu Söz'ün, mahkeme başkâtibini nasıl tehdit ettiğini, hâtırasını tamamıyla gözümün önüne
getirdim.
Fihriste-i
Gül-deste: Fihriste nâmı altındaki bütün risâlelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamâmen husûsiyet göstermektedir. Sözler'in ve
Mektublar'ın bir hülâsatü'l-hülâsası denecek vaziyettedir.
Âsâr-ı Nurun bir
zübdesi, hazâin-i nurun elmas anahtarı, resâil ve
Mektubatın nurlu kapısı olan bu hayırlı te'life sebeb olanları da, müellifini de, Allah-u Zülcelâl ve'l-Kemâl Hazretleri, saâdet-i
dâreyne mazhar buyursun. Âmin...
Hulûsi
136
(Husrev'in
fihriste hakkında bir fıkrasıdır.)
Aziz Üstadım!
Senelerden
beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'asıyla öyle misilsiz
bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki; o şâheserler, böyle şâh bir eseri; o hârika bedîiyyât, böyle bedî bir zübdeyi; o acib
te'lifat, böyle acib bir mecmuayı; o azim hakâik,
böyle bir azîm külliyât-ı hakâikı ve o nurlu risâleler, böyle nurlu bir fihristeyi
istiyordu. Yüzbinler şükrolsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki; hiç bir müellifin muvaffak
olamadığı böyle misilsiz eseri, hazine-i rahmetinden ihsan
etmekle, yüz yirmi adede vâsıl olan Külliyat-ı Nur'u, yüz yirmi sahifeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yerde toplamış bulunuyor. Bu risâlenin menfaati, fevâidi o kadar çok
ki; îzaha hâcet yok. Bu kıymettar risâle,
kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medhediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki; fevkınde beyân olamaz.
Husrev
137
(Dereli
Hâfız Ahmed Efendinin çok mânidar rü'yâlı bir fıkrasıdır.)
Aziz
ve müşfik üstadım efendim!
Bir
gün âlem-i menamda bir sahrada gezerken, bir çok kalabalık
(Sh: B-151)
ahâlinin içine girdim. Dersim olan Kelime-i Tevhid'e
devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasarâ imiş. Biz âşikâre Kelime-i Tevhid'i çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında, Muhammedü'r-Resûlüllah
diyorum. O Nasâralar, İsâ ruhullah diyorlar. Onlara ben dedim ki; yâhu biz İsâ
Aleyhisselâmı tasdik ediyoruz. Ve kendilerine
Kelime-i Tevhidi okudum, İsâ ruhullah, dedim. İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdik ediyorum, siz de bizim
peygamberimizi tasdik etseniz ne olur, dedim. "Hayır! İsâ Aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin peygamberinizi âşikâr tasdik etmedikçe, biz tasdik etmeyiz"
dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşların kimler olduğunu bilemiyorum.
Biz duâ edelim de, İsâ Aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdik ediyor, göreceksiniz. Duâ ettik. İki kişi, "âmin" dediler. Lâkin İsâ Aleyhisselâm gelmeyince
müteessir olduk. Yine duâ ettik: "Ya Rabbi.. bizi bunların yanında niçin mahcub çıkarıyorsun? dedik.
"Bu din âlî değil mi?"
Tahminen,
arası bir saat veya bir buçuk saat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh
İsâ Aleyhisselâm geliyor. Baktım birisi sakallı, ikisi şâbb-ı emred. Dedim: "İsâ Aleyhisselâm otuz üç yaşında olduğu halde göğe hurûç etti. Ne için sakalında beyaz var?" Kalbime geldi ki; Allahu a'lem... İsâ Aleyhisselâm
değilse? Bu zat ve iki arkadaşıyla yanıma geldiler. Dikkatle baktım; üstadımızın simâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş. Yanındaki iki kişiye emretti: Şurada kilitli salibler, haçlar var.
Cümlesini çıkarınız. Çıkardılar. Nasâralara karşı hepsini kırdı ve Kelime-i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de
Nasâralara; "Bakınız, işte İsâ Aleyhisselâm'ın vekili geldi" deyince, cümlesi tasdik ettiler.
Allahu
a'lem bu rüya'nın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur'ân-ı Hakîm'den aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasâranın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasâra Müslümanları veya Hıristiyan
mü'minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev'inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir.
Evet,
Risale-i Nur'da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa'nın en
(Sh: B-152)
muannid
feylesoflarını dahi teslime
mecbur eder. Her ruhun bir ihtiyac-ı hakikîsi olan
hakikî îman nurunu arayan Hıristiyan
muvahhidler, elbette Risale-i Nur'u görseler (Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın vesâyâsı nev'inden) kabul
edip sarılacaklardır...
Dereli
Mutâf Hâfız Ahmed
138
(Âsım Beyin fıkrasıdır.)
Bu
Risale Fihristesi, hakikaten menba'-ı nur ve mecma-i
hakikattır. Elhak Nur fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki:
Otuz Üç Söz, Otuz Üç Mektubun
herbiri, feyezanda birer menba-ı Nur-u hakikat ve
gülistan-ı bağ-ı cinandır. Binâenaleyh bu
müteaddit güller bağının, her birisinden müteaddit güller koparıp, dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi, vücuda getirilmiş bir eser-i cihan-kıymet olduğuna kanaat ettim.
Bu
Fihristeleri okumak; herhalde ve behemehâl Söz ve Mektublar risale-i şerifenizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyâk ve gayrete
sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksan olan risale-i şeriflerin hangisini evvelâ yazayım? Çünki; her biri birbirleriyle nur ve hakikat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve
heyecanlı bir vaziyetteyim. İnşâallah -duâ-yı üstadâneleriyle - kâffesini yazarım. Şurasını da arz etmek isterim ki: Sabri Efendi kardeşimin ilhâhı ve zât-ı üstadânelerinin ilhamı ile Fihristelerin te'lifi, çok musîb ve hayırlı... hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur...
Cenâb-ı Hak, sevgili üstadımızı âfiyette dâim..
ömürlerine bereket ve her bir umûrunda muvaffakıyet ihsan buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc-ı zafer olarak taşıyalım ve hizmet-i
Kur'ân'da çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü'minîn de istifade etsin ve ehl-i bid'a ve mülhidlerin de
başları yere gelsin.
Talebeniz
Âsım (R.H.)
(Sh: B-153)
139
(Kuleönü'nde
Sarıbıçak Mübarek
Mustafa'nın kardeşi Ali'nin fıkrasıdır.)
(Bulunduğumuz asrın yaralılarından, mânevî
doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır.)
Aziz,
şefkatli, muhterem üstadım!
Bulunduğumuz asır,
mânevi seferberlik (harb) zamanı
olduğundan, vücûdumdaki yaralara
baktıkça, yaralar gitgide daha
fazlalaşmakta iken.. bir gün işittim ki, "sağdan sola geçiniz" diye ilân ediyorlar. Ve otuz
iki harfin bir kaç adedini gâib edip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki; evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki nass-ı Kur'ân'da:
اِذْ
اَوَى
الْفِتْيَةُ
اِلَى
الْكَهْفِ فَقَالُوا
رَبَّنَا
آتِنَا مِنْ
لَدُنْكَ رَحْمَةً
وَهَيِّئْ
لَنَا مِنْ
اَمْرِنَا رَشَدًا
Ashâb-ı Kehf Efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı -asrımızdaki tahammül
edilmeyen fenalık gibi- o asırda fenalıktan, fitneden kaçarak mağaraya iltica ettiler. Sebebi ise; din-i Hak üzere
bulunan ehl-i îmanı, zamanlarının padişahı olan Dakyanus, putperestliğe dâvet edip.. kabûl edenleri putlara kurban kestirip, kabûl
etmeyenleri katl-i âm ettiği sırada, Ashab-ı Kehf
Efendilerimiz mağaraya çekildiler.
Ben
de, asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün ruhum çırpınmakta iken.. "acaba bu karmakarışık zamanda, benim gibi böyle mânevî yaralı gençler, o Mahkeme-i Kübrâda, Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda,
peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefaat
dileyebilirler" diyerek, bütün gün ruhum ağlardı. Mâdem Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâma, binlerce maddî ve mânevî yaralılar,
dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, îmanı yok bedevî
adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına vardığında, bir saat,
bir gün sohbet-i Nebevîde bulunur; sonra kavm ve kabilelerine rehber ve muallim
olarak döndüler. Ve mâdem kıyamete kadar bâki
bıraktığı Kur'ân ve
Kur'ânın tâyin etmiş olduğu mânevî doktorlâr, kıyamete kadar
(Sh: B-154)
gelecek mü'minlere maddî ve mânevî doktorluk
vazifesini görecekler.. ve şimdiki hâl
vilâyetimiz dâhilinde bulunan mânevî doktora müracaat edeyim diyerek, ruhum her
an gezmekte iken bîhuş olup yattım...
Bana
rü'yamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzamanı, ismiyle söylediler. Hemen eline
yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak, cebinden bir kalem
ve bir kâğıt parçası çıkarıp bana verdi..
hemen uyandım. Peder ve validem ehl-i kalb olduğundan, rü'yâyı anlattım. Pederim; "Bu zât Barla'ya henüz yeni geldi.
Bir-iki sene kadar oldu. Git, mürâcaat et" dedi. Ben dedim: "Daha
askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük mânevî bir
doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl
cerrahiyesine dayanayım? "Bana "git"
denildi. Hitab iki oldu. Hemen, sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir-iki
dakika titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar
bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O
yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tenbih etti. Avdetten bir-iki ay sonra,
hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar; (yirmi mah mukaddem) bu yaralar
içinde, her saat ve her dakika, "Elmevtü hakkun" kaziyyesini düşünüp, "Acaba benim hâlim ne olur?" derdim.
Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa'yı (rahmeten vâsiaten) görünce ruhum biraz genişledi. Acaba, bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki
gün sonra, mübarek Ramazan-ı Şerif gecesi
üçüncü hitap olarak, yine rü'yamda, memleketimizin kenarında, üstadım Bediüzzaman, elinde bir asâ, çoban
olup dellâllığı ilân ediyor. Ve diyor; "Ben
Kur'ân'ın dellâlıyım" diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım...
Demek
bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü'minler! Üstadım hazretleri değil memleketimize, bütün üç yüz elli milyon müslümana her saat, her
dakika her an bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz,
kalb kulağıyla dinleyelim ki, her an bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş;
(Sh: B-155)
bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların fiyatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün
cevherlerden alalım. O cevherler ise, Risale-i Nur
Külliyâtıdır.
Ben
âciz de Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dalını okumağa ve yazmağa başladım. Ve yaralarımın birer birer kurudunuğu hissedince,
Mektubat ve Sözler'i bütün kuvvetimle yazmağa karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün müslümanlara, bütün kuvvetimle bağırıyorum:
"Eyvah! Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirahat
edebiliriz, yoksa!.. Bu asrın mânevî doktoru
ve ilâçları ise, Kur'ân'dan tereşşuh eden Risale-i Nur ve Mektubatü'n-Nur'dur. Onlara sıkı sarılalım."
Âciz talebeniz Ali Ulvi
140
(Kuleönü
karyesinden İbişoğlu Mehmed'in bir fıkrasıdır.)
Muhterem
Üstadım Efendim!
Kardeşim Mustafa, risaleleri yazmağa başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi ettik. Üç seneden beri, risaleleri sair arkadaşlarla beraber, hizmetimizin haricinde her zaman okuyup
istifade ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl-i tarikat olanları, bidayeten kardeşim Mustafa'nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben
de, bu "Okunan Sözler, hem tarikate, hem hakikate pek muvafıktır. Hem bu zamanın yaralarına bir ilâçtır" diyordum. Ve her ne zaman ye's içerisinde
kalsam kardeşimin yanına gelir, işittiğim hakikatleri Risale-i Nur'dan okutur, dinler ve Risale-i Nurun verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes'eleden bahsedilse, Risale-i
Nurda en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler'in kıymetini bilmiyorlar. Ben de bütün söylenen sözlere ilâç, risalelerde
vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre-i arza bağırarak derim ki: "Hariçte görülen marazlara ilâç
vardır."
Ey
kardeşlerim, istifade edelim. Bu risalelerden istifade
etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât-ı muhtereme Cenâb-ı Hak bizi eriştirdi. لِلَّهِ
اْلحَمْدِ
وَاْلمِنَّةِ
(Sh: B-156)
Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle,
ihsanıyla, eltafıyla üstad-ı muhteremin himmetiyle ehl-i tarikat ile birleştik. Şimdi Sözler'i çok okuyoruz. Ve onlar da çok
istifade ediyorlar, menfaattar oluyorlar.. Sözler'in hak olduğunu tamamiyle anladılar. Hattâ okumak için, kardeşimi çok
defa icbar ediyorlar. Bir gün kardeşim Mustafa
risaleleri yazmaklığım için beni teşvik etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektubu aldım. İstinsah ettiğim bu
mektubda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane "nihayetsiz" var; ve altında da üç "dünya" tevâfuku var. Bu halden
müteessir oldum uyandım. İnşâallah üstad-ı muhteremimin himmetiyle risaleleri
yazmağa muvaffak olurum ümidindeyim.
Yirminci
Mektubu elimde götürürken, meydanda idi.. karşımda muhtar odası olduğundan risaleyi saklamıştım. O gece rü'yamda, üstad-ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm.
Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz "doru ata" binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana,
denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de o adamlara cevaben: "At yeni
nallı olduğnudan hiç zahmet
çekmeden geldim." Halbuki, deniz ince bir surette incimad etmişti. O esnada üstadım karşıma çıkarak, "Ne için Sözler'i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydanda olacak " dediniz. O esnada
benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü atı getirdim, o esnada uyandım. Allah hayr etsin.
Âciz talebeniz
Hacı Mehmed
141
(Kuleönü
karyesinden elmas kalemli Mustafa'nın kıymettar arkadaşı Hâfız Mustafa'nın fıkrasıdır.)
Ey
Feyyâz-ı Mutlak ve Vâhid-i Ehad olan Cenâb-ı Allah'a giden tarîk-ı müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatımın kurtulmasına sebeb olan
üstadım efendim!..
Bundan
dört mah mukaddem, Kur'ân-ı Hakîm'in elmas,
inci dükkânından pırlantaları ve vüs'atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyaretinize arkadaşım Mustafa
ile varmıştık. "Ne için
geldiniz?"
(Sh: B-157)
diye şefkatli bir
tekdire binâen müteessirane geriye döndük. O tekdirden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman üstadımın iksîr-i âzam olan, o mübarek kalbini rencide ettiğimizi anlayınca, ikinci bir
teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç-ender-hiç olan zayıf ruhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risalesinde, bizim fırtınalı tokadımızı zikreden üstadımızın hakkımızda ne derece şefkatli
olduğunu anladık. O teessürâtımız sürûra kalboldu.
اَلْحَمْدُ
ِللّهِ هذَا
مِنْ فَضْلِ
رَبِّى
Bu mübarek Rebi'ü'l-evvel'in on
ikinci gecesi -mübarek bir gecede- üstadımın pek yakınımızda olan
Isparta'ya hicreti beni o kadar memnun ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler
ve teessürlerden hiç birşey kalmadı. Elhamdülillâh Rebi'ü'l-evvel ayının on ikinci gecesi, dünya ve âhiret yaradılmasına sebeb olan,
dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün
mükevvenâtı ziyalandıran; Kıyâmete kadar bâki, güneş gibi nurlu, feyizli, gıdalı şeriatı ile âhiret kapısını açan O mübarek
Zât-ı Fahr-i Âlem (Sallâllahü
Aleyhi Ve Sellem) Efendimizin o mübarek gecede dünyaya teşrif buyurması, bütün mükevvenâtı memnun edecek pek mübarek bir gecede üstadımın hicreti, yani
Rebi'ü'l-evvel'in on ikinci gecesi Isparta'nın harîmine dahil olması ve hicretin
tevâfuk ve tesadüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs'atimiz
kadar almak üzere üstadımın ziyaretine yol açtı. İnşâallah bu hicretiniz büyük fütûhata sebeb olacaktır.
Nitekim,
Sallâllahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin, Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında, Feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn ile nüzûlü, Peygamberimizi
ve Sahabe Efendilerimizi memnun ettiği gibi, Üstadımın tevâfuk eden hicreti, fütûhata sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnun ve mesrûr eyleyecektir Efendim.
İmam
oğlu
Hâfız Mustafa (R.H.)
(Sh: B-158)
142
(İmamoğlu Hâfız Mustafa'nın bir fıkrasıdır.)
(Bütün
Söz ve Mektubatın birer mürşid-i kâmil vazifesini gördüklerine dair hâtıra gelen bir mektubdur.)
Üstadım Efendim!
Bundan
bir sene evvel- Sözler ve Mektubat'ı istinsah esnasında- bazı nükteler, kendi
emrâz-ı kalbiyeme muvafık bir ilâç
geldiğinden "Evet bu nükteyi altın yazı ile yazmalı" diye söylerdim. Elhamdülillâh hâza min fadlı rabbî Lem'alar te'lif edildi. Bütün Söz ve Mektubat'a feyizleriyle
anahtarlık yaptı. Şöyle ki: Kışın en şedid tehlikeli ve
fırtınalı zamanında -yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli
zamanlarında- geniş sahrada, çamurlu
bir yolda giden bir yolcunun imdatsız, kimsesiz o
tehlikeler içinde, düşe kalka- yüzde doksan dokuz- fırtınalar ve o yırtıcı canavarların elinde
parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda,
kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesadüf eden, sahranın ortasındaki çelikten
daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rasgelmesi, o yolcuyu o kadar memnun ve
mesrûr eder ki; hattâ o saraya daha çabuk yetişip, yırtıcı hayvanlar tarafından
parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temas etmesini istemeyen bu yolcu,
kendisinin saraya girmesine vesile olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını feda eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektublar, o yolcunun saraya
rasgelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler'in her biri o
kaleden daha sağlam bir tahassüngâh olduğuna yüz bin kanaatim vardır. Lillâhilhamd, o sarayın anahtar
vazifesini Lem'alar'ın feyziyle bulabildim. O
tehlikelerden bîçâre zayıf ruhumu kurtarmak
için içeriye girdim. Gördüm ki Cennet, sekiz tabaka olup, hiç birbirine mâni
olmadığı ve benzemediği gibi,
birine girdiğimde onun letâfeti evvelki girdiğimin lezzetini tazelendirdiği gibi, risaleler aynen öyledir.
İmam
oğlu
Hâfız Mustafa (R.H:)
(Sh: B-159)
(Risale-i Nur'un tesvid ve tebyizinde çok hizmeti
sebkat eden Şamlı Hâfız Tevfik'in Risale-i Nurun hakkaniyetine dair istihracî bir fıkrasıdır.)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
143
Mâlûm olsun ki: "Zübdetü'r-Resâil Umdetü'l-Vesâil" namında Kutbü'l-ârifîn Ziyaeddin Mevlânâ Şeyh Hâlid'in kuddise sirruhu Mektubat ve Resâil-i Şerifelerinden muktebes nesâyih-ı kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa'da Hocam Hasan Efendi'den almıştım. Nasılsa mütalâasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde -kitaplarımın arasında bir şey ararken- elime geçti. Dedim, bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbânî'den sonra, tarîk-ı Nakşî'nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye'nin pîridir. Risaleyi mütalâa ederken Hazret-i Mevlânâ'nın tercüme-i halinde