BARLA LÂHİKASI

 

 

 

MUKADDEME

    Allah-u Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine her an sonsuz  hamd ü senâlar eder ve Onun Habîb-i Âlişanı Resûl-i Ekrem Hazret-i Muhammed Mustafa Sallâhu Aleyhi ve Selleme  ve O'nun Âl-i Beytine ve Eshâb-ı Kirâmına nihayetsiz salât ü selâmımızın, dergâh-ı İlâhîde kabûlünü, Rahmet-i Rahmândan niyaz ederiz.

     Bu, Barla Lâhikasını ve Zeyillerini, O Rahmân-ı Zülcemal, eltâf-ı Sübhânîyesiyle, ikram ve ihsaniyle tab'ını nasib ve neşrine muvaffak eyledi

     Risale-i Nur'un doğuş merkezi olan Barla'dan teati edilen bu mektubların bir kısmı, sorulan ilmî suallere, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tulûat ve sunûhat-ı kalbiye olarak verdiği cevaplar olup, diğer kısmı da, o hayat devresinde, Üstad Hazretlerine ve Risale-i Nurlara ruh ve canlarını feda edecek derecede muhabbet ve samimiyetle bağlanmış ihlâs ve sadâkatın mücessem nümuneleri olan o fedakâr talebelerin, nurlardan aldıkları feyizleri elde ettikleri istifadeleri beyan etmekle beraber, bu asrın fikrî, ruhî, kalbî hastalıklarını  tedavi eden, şifabahş hayatlar ilaçlar olduklarını en tatlı ruhânî bir heyencanla ifade eden mektublardır.

    Bu Barla Lâhikası Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bizzat tashihinden geçmiş, kendi el yazısı  tashihlerini ihtiva eden üç el yazması  nüsha birleştirilerek meydana getirilmiştir.

    Bu nüshalar ayrı müstensihler tarafından ayrı ayrı zamanlarda yazıldıkları  halde, aynı mektuplar aynı  sırayla birbirlerini ta'kib ettikleri görülmüştür.

   Biz de aynı mektubları, aynı sırayla ta'kib etmekle beraber, muhterem Hulûsi ve merhum Re'fet ağabeylere, Barla hayatı zamanında, Üstad Hazretleri tarafından gönderilen, ve onların gönderdikleri mektubları da istişare ile dercettik.

(Sh: B-4)

    Aynı zamanda Üstad Hazretlerinin tashih ederek, Barla Lâhikasının sonunda ilave ettirdiği, Kastamonu Lâhikasında neşredilemiyen bir kaç mektubu da, Üstadın ilavesine binaen, dâhil ettik.

   Cenâb-ı Hak ve Tekaddes Hazretleri, bizleri ve cümle kardeşlerimizi, bu mektublardan hakikaten müstefid kılsın. Üstad hazretlerinin ve bu mektub sahibleri olan saff-ı evveldeki taleberin ihlâs, sadâkat, fedakârlık, sevgi, samimiyet, aşk ve şevklerinden bizleri de nasibdâr ederek ve onların izini ta'kib ederek, Kur'âna ve onun bu asırdaki hakikatlı tefsiri olan Risale-i Nurâ hakikî şâkird ve talebe eylesin, âmin. Bi hurmeti Seyyid'il-Mürselîn.

                                                                              şir

(Sh: B-5)

بِسْمِ اللَّهِ  الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَبِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ  رَبِّ الْعَالَمِينَ    وَالصَّلاَةُ   وَالسَّلاَمُ  عَلَى سَيِّدِنَا   مُحَمَّدٍ  وَعَلَى

آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

$

YİRMİYEDİNCİ MEKTUB

VE ZEYİLLERİ

 

     Risale-i Nur'un mizanlarından Otuzüçüncü Sözün Yirmiyedinci Mektubudur ki: Mektubatün-Nurun birinci muhatabı olan Hulûsi Beyin hususî mektublarından Risaletün-Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır.

     Yirmiyedinci Mektubun ikinci kısmı olan Zeylî dahi elhak bir Hulûsi-i sâni olan Sabri Efendinin Risaletün-Nur hakkındaki takdiratını gösteren hususî mektublarındaki fıkralardır.

 

(Sh: B-6)

(Sh: B-7)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 

 

MUKADDEME

1

Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin mektublarında Risale-i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektub suretinde Risale-i Nur eczaları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var:

     Birincisi:Hulûsi ise, âhirdeki Sözler'in ve ekser Mektubat'ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebeb olması... Ve Sabri'nin dahi On Dokuzuncu Mektub gibi bir sülüs-ü Mektubat'ın yazılmasına sebep, onun samimî ve ciddî iştiyakı olmasıdır.

     İkinci Sebep: Bu iki zât bilmiyorlardı ki; bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gayet samimî, tasannu'suz, hâlisâne ve derece-i  zevklerini ve o hakâika karşı şevklerini ifade etmek için, hususî bir surette yazmışlar. Onun için o takdiratları takriz nev'inden değil, doğrudan doğruya mübalağasız bir surette, gördükleri ve zevkettikleri hakikatı ifade etmeleridir.

      Üçüncü Sebep:Bu iki zât hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan... Ve hizmet-i Kur'ân'da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hâssası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.

    Birinci Hassa: Bana mensub her şeye malları gibi tesâhub ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve te'lif etmiş gibi zevk alıyorlar. Allah'a şükrediyorlar. Âdeta cesedleri muhtelif ruhları bir hükmünde hakikî manevî vereselerdir.

(Sh: B-8)

 

      İkinci Hassa: Bütün makasıd-ı  hayatiye içinde en büyük, en mühim maksadları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur'ân'a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimmi, hakâik-i imaniyeye hizmet olduğunu telakkileridir.

     Üçüncü Hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve    eczahane-i mukaddese-i Kur'aniyeden aldığım ilâçları, onlarda kendi yaralarını hissedip o ilaçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar.Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti ,en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen  şübehat ve evhamdan  hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.

 

            Dördüncü Sebeb: Hulûsi Bey; benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellim ve hakikî vârisim ve bir deha-yı nuranî sâhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahman'ın vefatından sonra, Hulusî aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi  îfâya başlamasıyla ... ve ben onu görmeden epey zaman evvel  Sözler'i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatab olmuşcasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyar ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur'ân ve imanda bir talebe, bir muin tayin etmiş. Ben de bilmiyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum ...

 

            Sabri ise, fıtraten bende mevcud has bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri'de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş ... Ve şu havâlide en az ümid ettiğim ve o da geç uyandığı halde en ileri gittiği bir işarettir ki; o da bir Hulûsi-i Sânîdir, müntehabdır. Cenâb-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur'ân'da arkadaş tâyin edilmiştir.

(Sh: B-9)

        Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirat ve medhi kabul etmem. Çünkü, mânen büyük zarar gördüm, Onun için şahsıma karşı takdirat, fahr ve gurura medar olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur'ân-ı Hakîm'in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye noktasında takdirat ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler'e ve belki doğrudan doğruya hakâik-ı imaniyeye ve esrar-ı Kur'âniyeye ait olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakk'a karşı müteşekkirâne kabul ediyorum. İşte bu iki şahıs, bu hakikatı herkesten ziyade anladıkları için, onlar bilmiyerek vicdanlarının sevkiyle yazdıkları takdirat ve medihlerini, Risale-i Nur eczaları içinde dercedilmeye sebep olmuştur. Cenâb-ı Hak bunların emsâlini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-i haktan ayırmasın, âmîn.

اَللّهُمَّ وَ فِّقْنَا وَ اِيَّاهُمَا وَ اَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْآنِ وَ اْلاِيمَانِ كَمَا تُحِبُّ وَ تَرْضَى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلاَةِ وَ اَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانُ وَ مَادَارَ الْقَمَرَانُ

 

Said Nursî

(Sh: B-10)

 

 

            YİRMİ YEDİNCİ MEKTUB VE ZEYİLLERİ

 

            Otuz Üçüncü Söz'ün Yirmi Yedinci Mektubudur ki: Mektubatü'n-Nur'un birinci muhatabı olan Hulûsi Bey'in hususî mektublarından Risaletü'n-Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır.

 

            Yirmi Yedinci Mektubun ikinci kısmı olan "Zeyl" i dahi elhak bir Hulûsi-i sâni olan Sabri Efendi'nin Risaletü'n-Nur hakkındaki takdiratını gösteren hususî mektublarındaki fıkralardır.

(*) Bu Barla Lâhikası Zeyiller ile beraber Yirmi yedinci Mektub'un bir kısmını ihtiva eder. Sonradan Kastamonu ve Emirdağ Lâhikalarıyle Yirmi Yedinci Mektup tamamlanmıştır.

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ اَبَدًا

2

            (Hulûsi Bey'in birinci fıkrasıdır)

            Eyyühel Üstâdü'l-Muhterem!

            Kendilerini fakir ve hakir görmekten zevk alan zevât-ı âliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, birâderzâdem ünvanlariyle taltif buyurduğunuz bendeniz, hakikatte mânen düşkün bir vaziyette ve cidden duanıza muhtaç bir haldeyim. Serâpâ Nur olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyanın hak ve hakikatini, bu asır insanlarının bilhassa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede, bazı Kur'ân lemeâtının zâhir olmasına murad-ı İlâhî taallûk etmiş ve bu emr-i mühimme felillâhil'hamd muhterem Üstadımız vasıta olmuştur.

(Sh: B-11)

            İşte hiç ender hiç olan bu talebenize de yine lütuf ve fazl ve inâyet-i İlâhî ile bu âlî me'muriyetini ifâ eden aziz ve muhterem hocasına ve Hazret-i Kur'ân hesabına pek cüz'î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusurattan dolayı afvımı niyaz ve istirham ediyorum. Fena şahsiyetimi târif  eylemekliğim gerçi mânasızdır. Fakat mürâsele ve mülâkatta bu babda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicab sevkiyle ufak bir tasdi'de bulundum. Son iki mektubunuzda sual buyurulan hususa cevab vermekliğim ısrar ile emir buyuruldu. سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا Fakat bu ağır suale, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikate muvafık ve mutabık bir cevap verebilmek için inâyet ve kerem-i İlâhî ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberîye iltica  eyledi. Şöyle ki:

            Mübârek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübîn'in nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde hisse-mend ve faide-mend olurlar. Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve mezheb ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanaatimizin sıhhatine delâlet etmeğe kâfidirler.

            Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim bürhanlar:

            Evvelâ: Bid'adların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyan buyurulan hadîsteki emir ve zecr.

            Sâniyen: Peygamberimizin ittibaına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet-i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.

            Sâlisen: Madem bu hizmet münhasıran re'yiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur'ân, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdân Sallâllahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ   ferman-ı celîlini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i Risaletinin hitâmına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da  hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatındayım.

(Sh: B-12)

            Râbian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide  cür'et edilmemesi, ilâ nihâye bu hâlin devam edeceğine delil olamaz. Hâl-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zât-ı fâzılâneleri cevab vereceksiniz.

            Hâmisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiç bir sebeb olmasa dahi yalnız bu mübârek Sözler'le rabıta peydâ eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız.

            Sâdisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahda bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler'e bile geçmeyen mesâil kat'iyetle gösteriyorlar ki: İhtiyaç da hizmet de bitmemiştir.

            Birkaç mâruzât: Nurlu Sözler'i cemaate okumak nasib olduğu zamanlarda, bende  bazı hissiyat hâsıl oluyordu; şurada arza müsaadenizi rica edeceğim.

            Evvelâ: Muhterem Üstadıma mâruzatta bulunmak için kalemi elime aldığım zaman, ruhumda büyük bir inkişaf hissediyor ve ihtiyarsız kalemim o andaki muvakkat duygularıma tercüman olduğunu görüyorum.

            Sâniyen: Şöyle  şünüyordum; eğer yalnız adüvv-i ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden emîn olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi köşe-i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i insan ve âlem-i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye faidesi olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblâğ edeyim de Allah-ı Zülcelâl nasıl şe'n-i Ulûhiyetine yaraşırsa öyle muamele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat-ı nazar etmeyi yine o zamanlarda çok faideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?

            Sâlisen: Esmâ-i Hüsnâdan Rahman ve Rahîm isimleri en âzam mertebede olduklarından mı, yoksa başka sebeb ve hikmetle mi بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ   kelimesi içine dahil olmuşlardır? Bu da şu mektubu yazarken kalbime geldi, ben de soruyorum.

(Sh: B-13)

    Aziz ve muhterem Üstadım, sizin vücudunuza yalnız bizler değil, bütün Âlem-i İslâm muhtaçtır. Çünki; mü'minlerin imanına kuvvet veren, gafilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh-ı hidâyeti gösteren, hükemâ-yı felâsifeyi beht ve hayrette bırakan Kur'ân-ı Mübîn'den nebeân ve lemeân eden o kudsi Sözler'in vücuduna vasıta oldunuz. Hemen Cenâb-ı Erhamürrâhimîn azîz Üstadımızı sıhhat ve âfiyetde dâim ve Ümmet-i Muhammed üzere kâim buyursun, âmin bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.

                                                                                                            Hulûsi

 

3

            Risale-i Nur mektublarından bu mektubunuzun bendeki te'sirlerini hülâsaten arzedeyim:

            Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücudu, ümidimi; nazarımda ilim sayılacak her şeyi sizden öğrendiğim için, bu vesile ile hakikat sahasındaki mâlûmâtımı; hasbe'l-beşeriyye fütur hâsıl oluyorsa, şevkimi; hasta bir talebeniz olduğumdan Kur'ân'ın eczahanesinden verdiğiniz bu ilâçlarınızla sıhhatimi; matbaha-i Kur'ân'dan intihab buyurduğunuz bu gıdalarla bütün hasselerimin kuvvetini, hayatın beş derecesini de tâlim, mevtin i'tibârî bir keyfiyet olduğunu tefhim, idam-ı ebedînin mutasavver olamayacağına kalbimi takvîm buyurduktan sonra, Allah için muhabbetin her halde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayât-ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işaret buyurmakla müddet-i hayatımı nihayetsiz artırmağa sebeb olmuştur.

            Risale-i Nur ile ihdâ buyurduğunuz dualar, zâten her gün sevgili Üstadışünmeğe kâfi gelmektedir. Kur'an'ın nihâyetsiz füyuzâtından, tükenmez hazinesinden inayet-i Hak'la edindiğiniz ve tebliğe me'zun olduğunuz mânaları, cevherleri göstermekle, bildirmekle de bu biçare ve müştak talebe ve kardeşinize sonuna kadar ders vermek istediğinizi izhar ediyorsunuz ki: Bu suretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden ayrılmamaklığınız te'min edilmiş oluyor.

اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى                                                                                            Hulûsi

(Sh: B-14)

4

            Muvasalatımın ilk gecesi pederimin misafirlerine tahsis eylediği odaya devam eden zevâta; mütevekkilen alâllah, akşam ile yatsı arasında Risale-i Nuru okumağa başladım.

            Sevgili Üstadım! Evvelce arzettiğim vechile ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O da, Üstadım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i me'mure-i mâneviyyesini ifâda kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesabına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibarettir. Orada bulunduğunuz müddetçe Hazret-i Kur'ân'dan hakikat-i iman ve İslâm hesabına vâki olacak istihraç ve tecelliyâttan mahrum bırakılmamaklığımı hâssaten istirham ediyorum.

            İnşâallah müstecâb olan duânızla Allah-ı Zülcelâl, Risale-i Nur hizmetinde ümid ve arzu ettiğim neticeye vâsıl, merhum ve mağfur  Abdurrahman gibi âhir nefesde iman ve tevfik ve saadet-i bâkiyede iki cihan serveri Nebiyy-i Ekremimiz Muhammedeni'l-Mustafa (Sallâllahu teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimize ve siz muhterem Üstadımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek suretiyle âmâl-i hakikiyeye nâil buyurur.

            Risale-i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur'ân-ı Mübîn Allah'ın kelâmı iken Seyyid-i Kâinat, Eşref-i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Fürkan-ı Azîm'in nurlarından bu günün karmakarışık sarhoş  insanlarına emr-i Hak'la hitab ediyorsunuz. Öyle ise; O Hakîm-i Rahîm, size bu eseri yaptırtan o nurları ayak altında bıraktırmaz. Elbette ve elbette fânilerden belki de hiç ümid edilmediklerden sâhipler, hâfızlar, ikinci üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur itikadındayım.

 

                                                                                                Hulûsi

5

            Evet İslâmiyet gibi bir âlî tarikatım, acz ve fakrı Allah'a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidi'l-Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân-ı Azîmüşşân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe-i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.

(Sh: B-15)

            Üstadım bana ve dinleyen her zevil akla, tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır, beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihayetindeki tesbihleri yap, ittiba'-ı sünnet et, yedi kebâiri işleme dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n-Nur ile verilen derslere, Kur'an'dan istinbat buyurarak gösterdiği hakîkatlere karşı Allah'ın tevfikiyle can ü dilden belî dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak Üstad dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim.

                                                                                                            Hulûsi

 

6

            Bu kerre irsal buyurulan Mektubâtü'n-Nur zeyilleri, emsâli gibi hoş, güzel ve bedi'dir. Eserlerin Nur ism-i azîminin tecellisi olduğuna, ihtiyaca ve hâl-i âleme göre yazdırıldığına bence aslâ şübhe kalmamıştır. Bunu küçük bir misâl ile te'yid etmek isterim. Mülhidler çok ileri gidiyorlar. Meselâ: .....  ilâ âhir.

            İşte bu ahmakların hezeyanına ve her nevi iğfallerine ve zâhiren süslü lâflarına kanmayarak, iman ve itikadlarında sâbit kadem olmaları için erbab-ı imana ve kuvvet ve zümre-i tuğyana kahr ve şiddetle ders-i ibrat verecek pek münasebetli sözler, mevzubahs âsârda ayân-beyan görülmektedir.

            Hayfâ ki, bu nurlar şimdilik (Hâşiye) lihikmetin pek mahdut sahada ve ancak mü'minler içinde neşredilebilir.

(Haşiye) Bundan otuz beş sene evvel.

وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ  * اِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

                                    Hulûsi

7

            Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfını da Hakkı Efendi kardeşimizle merak ve dikkatle okuduk. Cidden çok âlî mefhumu var. Tavsife bu âcizin kudreti olsa, belki bu ikinci nokta için pek ziyade rahatsız etmeğe cesâret ederdim. Heyhât ki, diğer hususâtta olduğu gibi, bunda da sıfrü'l-yed bulunuyorum. Yalnız hulûs ve sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Sözler'in daha fevkınde parlayan bir necm-i nur'efşândır.

(Sh: B-16)

            (Doktor'dan Mi'râc'ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemal der: "Eserin pek büyük kıymetini takdir etmek için İslâm olmağa bile lüzum yok, insan olmak kâfi" cevabını verdi.)

 

                                                                                                            Hulûsi

8

            Bizler ki, Elhamdü-lillâhi-teâlâ, ahiret kardeşiniz, Kur'ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrar-ı Kur'aniyenin beyanında, eşşükrü-lillâhi-teâlâ, "Ashab-ı Kehf" gibi musahibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde mahzâ bir lütuf ve inâyet-i Samedânî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhaniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.

 

                                                                                                            Hulûsi

9

            Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfını, Ramazan hediyesini ikmale muvaffak oldum. Tevfîk-ı Hudâ yoldaşım olursa diğerlerini de emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler'in en hüsünlü hatt ile hattâ altun ile yazılması lâyık ve muktazi iken, hasbe'l-kader bu biçâre kardeşinizin perişan ve belki ancak okunabilir, hatalı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmağa vesile oluyor ve her vasıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifâtât-ı fâzılânelerinin ve her biri Risale-i Nur'â bir zeyl ve tefsir ve hâşiye makamındaki cihan-değer emirnâme-i ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.

            Fakat mânevî ciheti böyle düşünmüyorum ve nerede bulunursam bulunayım, înâyet-i Bâri ile aldığım dersi dinletecek bir muhatab bulmağa çalışacak ve neşr-i hakikat yolunda acz ve fakrıma bakmıyarak, duanızla elimden gelen her çareye başvuracağım için müteselli oluyorum.

            Yalnız, dünyevî vazifeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakâikına meclûb olduğum nurlu Sözler'le iştigalime kısmen mâni' oluyor. İşte buna müteessifim, fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fâni yüzünü daha ziyade üryanlığıy

 

(Sh: B-17)

la göstermekte ve bu hayatta bâki ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sureten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstadın son dersi, bu fâni dünyanın en zevkli halinden pek çok yukarı derecede bir bâki hayat olduğunu kat'iyyetle müjde etmektedir.

 

                                                                                                            Hulûsi

            Gönül isterdi ki, O muazzam Sözler'e sönük yazılarımla biraz uzun cevap yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kabiliyetimin azlığı, istidadımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan bir kaç maddî vazifelerin taht-ı te'sîrinde dimağım meşgul ve âdeta meşbu' olduğundan, o mübarek cevherlerinize mukabil âdi boncuk bile ibraz edemiyeceğim.

            Biliyorsunuz ki, çok ifadelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbutiyet-i hâlisânemin; ikinci sebebi, kudret-i kalemiyemin kifayetsizliğidir. Fakat mübarek Yirmi Dördüncü Sözde misali geçen fakir gibi, ben de derim: Ey Sevgili Üstadım, eğer gücüm yetişse, elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size mâruzatta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muamele buyurunuz.

 

                                                                                                Hulûsi

11

            Eser, emsâli gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallah temenni buyurduğunuz vecihle Ümmet-i Muhammed'in içtimaî ve pek mühim bir yarasına kat'î devâ olur. Doğrudan doğruya nur-u Kur'ân olan mübarek Sözler'in kasd ve işaret edilmek istenildiğini arzettim ve makam-ı tasdikte şimdiye kadar kendisine bir kaç Söz'ü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyüadd ve lâyuhsâ niam-ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allah-ı Zülcelâl tebareke ve teâla ve tekaddes hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken zât-ı üstadâneleri bizi izn-i Rabbanî ile o mübarek münevver Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.

(Sh: B-18)

            Taharri-i hakikat ile ömür geçirir iken mukadderat bu âsi biçâreyi de beş sene evvel Şâh-ı Nakşibend hazretlerinden "Muhammedü'l-Küfrevî" hazretlerine doğru açılan tarîk-ı Nakşibendî'ye idhâl eylemişti. Sonra muvakkat bir küsuf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalınmış iken nurlu Sözler'inizle zulmetten nura, girdabdan selâmete, felâketten saadete çıktım. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى  ferman buyuruyorsunuz ki: İmanı kurtarmak zamanıdır. عَلَى الرَّاْسِ وَالْعَيْنِ

 

                                                                                                            Hulûsi

 

12

            Bu defa bu biçâre talebesine ihsan ettiği hediyeyi, gıyabî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu'cize-i kübra-yı Ahmediyeyi ilân eden On Dokuzuncu Mektub'un tahsisen bendelerine irsali, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütalâası rikkat damarlarımı tahrik ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmağa vesile olmuştur.

 

                                                                                                            Hulûsi

13

            Ruhu feza-yı kâinatta beyne'l-ecram seyr-i seri' ile seyahat ettirecek tarzda tulû'eden manzume-i hakikat, bilhassa bizler için büyük mazhariyettir. Tarîk-ı Nakşî hakkındaki fıkraya mukabil "tarîk-ı acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" ün hesabına tulû eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altun ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsah ettim. O halde kıymeti, âciz bir talebenizin yadigârı olmasındadır.

 

                                                                                                            Hulûsi

14

            Sâniyen: Şu zaman-ı isyan ve tuğyan ve küfranda mahz-ı inâyet ve lütf-ı Hak olan, Ümmet-i İslâmiyeyi hakâik-ı imaniyeye sevk ve irşada me'mur edilen Zât-ı hakîmanelerini bütün Ümmet-i Muhammediyeyi olduğu gibi bu âcizi de nurlu Sözler ile tarîk-i Nura irşad buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnetle daim yâd eder,

 

(Sh: B-19)

 dünyevî ve uhrevî muradlarınızı hâsıl eylemesini Rahîm, Kerîm olan Allah-ı Zülcelâl Hazretlerinden abîdane niyaz ve istirham eylerim, efendim.

 

                                                                                                            Hulûsi

15

            (Kardeşimin bir fıkrasıdır)

 

            Ellerinizi öper, duanızı isterim. Dünyadan dargın, nefsinde âciz olan Abdülmecid'e güzel bir üstad, ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lâfzî bir üstadı kaybettimse de, mânevî müteaddid mürşidleri buldum diye kendimi tebşir ettim. Hakkikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok razı olsun ...

 

                                                                                                            Abdülmecid

16

            Evet müteselli olduğum iki cihet var. Biri: Elimizdeki mübarek Sözler vasıtasiyle daima sohbet-i mânevide bulunduğumuz, diğeri: Muhabbetimizin inâyet-i Bâri ile "hubb-u fillâh" mertebesinde olduğuna imanımızdır. Binâenaleyh size benim bugün ve yarın en büyük hediyem: Verdiğiniz dersi, nâmınıza olarak vekâleten alâ kadri'l-imkân mü'minlere tebliğ eylemek ve Allah'ın verdiği hakikî muhabbeti ebeden taşımak ve buna mukabil Erhamürrâhimîn ve Ekremül'ekremîn, Ahsenülhâlikîn, Rabb-i Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden, hakikî muhabbetin, Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfında izah buyurulan neticesine mazhar buyurulmaktır. İman-ı tahkikî yolunda buluştuğumuz Hakkı Efendi ile niyetimiz hakka, sıdka, ihlâsa iştirâkimiz muhakkaktır.

 

                                                                                                            Hulûsi

17

            Bu mektubunuzdaki suâl ile ve en son yazılmış olan Otuz İkinci Söz ile münâsebet ve müşâbehet nevinden bu def'aki arîza-i cevabiyem üç vakfeli oldu.

            Demek oluyor ki, Risale-i Nur mânevî bir güneş, her bir Söz muhtelif kadirlerden nuranî yıldızlar ve Otuz İkinci Söz üç mevkıfı

 

(Sh: B-20)

 ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzar-ı dikkati hâh-nâhâh üzerlerine celbeden hâlis nurdan vücuda gelmiş birinci  kadirden pek nurlu, erbab-ı îmana gülümseyen, ahzab-ı dalâlete haşmetle bakan, gözlerini kör eden, erbab-ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nurlu birinci kadirden bir kevkeb-i nevvârdır. Ne yapayım talebenizin dili bu kadar dönüyor. Yoksa bu sönük ifade o mübarek Sözler için sarf edilmek lâyık olmadığını biliyorum.

            Bizden Üçüncü Maksad'ın te'sirini sual buyuruyorsunuz. Biz Hakkı Efendi ile ittifakan deriz ki: İçindeki hakikatler cerhedilmez, içinde lüzumsuz bir  şey yok, zararlı bir kayıt mutasavver değil. Dikkatle dinleyenler, Allah tevfik verirse, imanını kurtarabilirler. Bu hakâikle Avrupa ehl-i dalâletine de meydan okunur, fikrindeyiz. Bu kabil dalâlet ve gaflette olanlar ya mübarezeden mağlûb olurlar, ya ulviyyeti hissedip tegayyüb ederler, yahut Ebu Cehil gibi hakikati kabul etmemekte inad ederler veya dehşetlerinden kulaklarını kapayıp kaçarlar, fikir ve kanaat ve imanındayız. Sözler'i dinleyenlerin bir sükût-u mestî göstermeleri, izhar-ı hayret eylemeleri, kudretleri derecesinde takdiratta bulunmaları her halde düşündüğümüze kuvvet verir bir keyfiyettir. Ümid ve tahminimizi tasdik ediyor.

 

                                                                                                            Hulûsi

18

            Niyetim  büyük, tevfik Hudâ'dan. Yalnız oda cemaatımıza Yirmi Beşinci Söz'e kadar okudum. Ve İnşâallah devam edeceğim, Emrinize tebean ve duanıza binâen fütur getirmiyorum. Maddî vazifem oradakinden daha ağırdır. Fakat her umûrumda Allah'a istinad ettiğim için ümidsizliğe düşmüyorum. Oradan ayrıldıktan sonraki füyuzattan istifade etmeyi cân ü yürekten arzu ediyorum. Nâtamam kalan Otuz İki ve Otuz Üçüncü Sözler'in de itmâmına muvaffak olmanızı eltâf-ı İlâhiyeden niyaz eylerim.

 

                                                                                                            Hulûsi

(Sh: B-21)

19

            Ben burada inşâallah emanetçi olduğum Sözler'i inâyet-i Hak'la ve duanız berekâtiyle lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümid ediyorum. Üstadım müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur'ân'dan enzâr-ı cihana vaz'eden Hâlık (Celle Celâluhu) bizim gibi kimsenin ümid ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşr ve muhafaza ettirir. Bu işi ben sa'yim ile, kudretim ile kazandım diyen huddâm o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zâhiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanaatındayım. Bu sebeble oradaki kardeşlerimizden Risale-i Nur ile çok alâkadar olmalarını rica etmekteyim.

                                                                                                            Hulûsi

20

            Risaletü'n-Nur, Mektubatü'n-Nur'un mütalâası, tahrir edilmesi, neşr ve tebliğe alâ-kadri'l-istitâa çalışılması gibi emr-i hayr-ı azîme havl ve kuvvet-i Samedanî ve inâyet ve lütf-u Rabbânî ile muvaffak olduğum zamanlar ki:  Bu evkatta evvelen ve bizzat bu fakir istifade, istifâza, istiâne etmiş oluyor. Bu itibarla mezkûr saatları çok mübarek tanıyor, firakına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını, kesilmemesini ez-can ü dil arzu ediyorum.

            Fakat ne çare ki: İğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi safîleştirip Nurların karşısına, dolayısiyle Kur'ân'ın mu'cizeleri mecmuasına ve aziz, muhterem Üstadımın medresesine ve ol Seyyidü'l-Kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (ASM) Hazretlerinin ravza-i saadetlerine ve nihayet Rabbü'l-Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzur-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o Nurlarla iştigal etmediğim zamanlar, keşfi enfâs-ı ma'dude-i hayattan olmaya idiler diyorum.

 

                                                                                                            Hulûsi

21

            Geçen hafta mahtelif iki cemaata Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci ve İkinci Zeyillerini okudum. Dinleyenler hayran ve bu fakir

 

(Sh: B-22)

 de o parlak i'caz-ı Kur'ân'dan âdeta gaşyoldum. Bu eserinizi Risale-i  Nur ve Mektubatü'n-Nur'un en münevverleri safında mütalâa ediyorum. Bu gün Cum'a idi. Komşumuz Fethi Bey'e on bir ve on üç numaralı Sözler'i okudum. Dünyevî işlerden tahlîs-i nefis ile iğtinam edebildiğim vakitlerde, o mübarek nurlu pencerelere koşuyorum. Ruhî ve manevî gıdamı almağa ve bulabildiğim böyle bir muhatabı da hissedar etmeğe çalışıyorum.

 

                                                                                                            Hulûsi

22

            Yirmi Altıncı Mektub'u büyük sevinçle aldım. Defaatla, dikkatle, merakla, muhabbetle, lezzetle okudum ve neticede, "duanız olmazsa ne değeriniz var" ferman buyuran Zât-ı Zülcelâl'e ubudiyyetle intisabım hasebiyle ve abdiyyetin tazammun ettiği lisanla, kemal-i acz ve fakr ve şevkle; tamamen hasbî, bütün mânâsıyle Allah namına, bütün vuzûhiyle ehl-i iman ve Kur'ân nef' ve hesabına olan maddî, manevî, zâhirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hıdemâtınızın mükâfatını lütuf ve kerem-i bînihayesine münasib bir tarzda ihsan ve ikram buyurmasını ve zât-ı üstadânelerini her iki cihanda aziz etmesini ol Hâlik-ı Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden abîdâne tazarrru' ve niyâz eyledim. Ümidim اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ    fermanının tecelli edeceğindedir.

            Muhterem Üstad! Zaten sizin, biz bîçârelerden beklediğiniz yalnız dua değil mi? Mübarek Sözler hakkında şimdiye kadar mektublarımda mevcut olan ihtisâsâtımı nâtık, sönük ifâdâtımı  Risaletü'n-Nur'a takriz yapmak hususundaki niyet-i üstadânelerine bir şey demeğe hakkım yok. Fakat benim o perişan ifadelerim, güneşin yanına mum yakmak kabilinden olacak ve muhtemelen hakikatteki sönüklüğüne rağmen o Nurların komşuluğundan, âyinedarlığından hisse-mend olarak nisbî bir parlaklık arzedebilecektir.

            Risaletü'n-Nur'un müstemi'leri arasında, Sultan Abdülhamid'in devrinde Kerbelâ'da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahman Efendi namında 88 yaşında bir hoca vardır. Her

 

(Sh: B-23)

 defaki mütalâadan büyük memnuniyet göstermekte, "çok istifade ettim Allah razı olsun" demekte ve çok dua etmektedir. Yirmi Altıncı Mektub'un Üçüncü Mebhası'nı gayr-ı ihtiyarî muhtelif rütbede mühim zâtlara okudum. Hepsi "çok doğru, çok güzel" dediler. Evet bu fakir çok tecrübe ettim ve yakîn hâsıl ettim ki: وَقُلْْ جَاءَ اْلحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ -ilâ-âhiril âye-  âyetinin lâyemut mu'cizesi vardır. Bu defaki mektubları birkaç defa muhtelif küçük cemaatlara okumak nasib oldu. Bunların birinde mühim bir âlim de vardı. Cümlesi hayret ve takdirlerini izhar ettiler. Benim fikrime gelince: Bütün  Risaletü'n-Nur ve Mektubâtü'n-Nur, ihtiyac-ı zamana göre her sınıf erbab-ı din ve hattâ, müfrit muannid olmamak şartiyle, dinsizleri bile ilzam ve ikna' edecek derecededirler. Fakat  (dünya bu) sevk-i menfaat, hırs-ı câh, küfür ve inad, gaflet ve kesel, şirk ve dalâl gibi ilâçsız hastalıklara tutulanlar için, bu Nurlara karşı göz yummak, görse bilse kabul etmemek, gördüğünü inkâr etmek, hak ve hakikatı reddetmek gibi divanelikler istib'ad edilemez. Malûm-u fâzılâneleri, Allah'ın şu muvakkat misafirhanesinde insan suretinde hayvanları eksik değildir. Bu nurlar intişar etse idi, elbette böylelerinin bugün istidlâlen dermeyan edilen divanelik hezeyanları da açık olarak görülürdü.

 

                                                                                                Hulûsi

            (Şu fıkra kardeşim Abdülmecid'indir)

            Bu eserler bütün sınıflara ve cemaatlara dâima mazhar-ı takdir oluyor. Kim görse istihsan eder. Tenkide mâruz olacak eserler değil. Fakat derecât-ı takdir, derecâtı fehim gibi mütefavit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir.

 

           

                                                                                                Abdülmecid

23

            (Hulûsi Bey'in selefi, yirmi altı yaşında vefat eden biraderzâdem Abdurrahman'ın vefatından bir iki ay evvel yazdığı mektubudur)

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ

            Ellerinizi öperim, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad

 

(Sh: B-24)

 edici  olan "Onuncu Söz"  risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasiyle aldım, çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak olmuş isem de, bu da mudadder imiş. Ve Cenâb-ı Hakk'ın emir ve iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binâenaleyh ben cehalet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için afvınızı rica ve duanızı dilerim.

            Aziz mamo (*)! Şunu da şurada arzedeyim ki: Himaye ve himmetiniz sâyesinde, din ve âhiretime dokunacak ef'al ve harekâttan kendimi muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim. Hiç bir vakit ve hiç bir zaman unutmadım ki: Bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezâiz ve safâsı neticesi zillet ve şedid azab olduğu ve dünyada Allah için ve Allah'ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezâhim neticesi sonu lezzet ve mükâfat olduğunu bildiğim ve iman ettiğimden, fenâ şeylerin irtikâbından kendimi muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayâlimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.

(*) Kürtçe amcacığım demektir.

            Şimdi amcacığım ve büyük üstadım! Habîs olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevâî ve bilâhare elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile fenâ hasletleri kapmamak için ihtilât etmemekteyim. Dairede müddet-i mesâiden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenâb-ı Hakk'ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni ikaz ve fenâ şeylerden men'eden, üstad-ı âzam ve mürşidim olan bu âyet-i kerîmeden duyduğum ve hissettiğimdir:

 

(Sh: B-25)

                                                                   بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيم

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Ve öyle biliyorum ki; o gün de pek yakındır.  (Hâşiye 1)

اَللّهُمَّ لاَ تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْيَا اِلاَّ مَعَ الشَّهَادَةِ وَ اْلاِيمَانِ

duam bu ve itikadım böyledir ve böyle de iman ederim. (Hâşiye 2)

 

آمَنْتُ بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ بِالْيَومِ اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّهِ تَعَالَى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدً عَبْدُهُ رَسُولُهُ

            Biraderzâdeniz

                                                                                                            Abdurrahman

            Demek Onuncu Söz onun hakkında bir mürşid-i hakikî hükmüne geçmiştir ki; birden onu derece-i velâyete çıkararak şu üç kerâmeti söylettirmiştir. Benden sekiz sene evvel ayrılmış. Onuncu Söz eline geçmiş, mektubun başında söylediği gibi çok azîm istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektubunun diğer bir parçasında Onuncu Söz'ün şevkinden demiş; "Yazdığın Sözler'in hepsini bana gönder, kendi hattımla herbirisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın." İşte böyle bir kahraman vârisi kaybettim. Ruhuna elfâtiha.

 

                                                                                                            Said Nursî

(Hâşiye 1): Cây-ı dikkattir, vefatını haber veriyor.

(Hâşiye 2): Hem iman ile gideceğini ilân ediyor.

(Hâşiye 3) Âhir nefesteki kelimat-ı imaniyeyi âhir-i mektubunda zikretmesi dünyadan kahramancasına imanını kurtarıp öyle gideceğine işaret eder.

 

 

 

 

 

(Sh: B-26)

 

24

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

 

            Aziz, Sıddık, muhlis, hâlis kardaşım.

 

            Evvelâ: Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddî iştigalinizi ve daima birinciliği Nur dersinde ve sadakatinde muhafaza etmenizi bütün ruh ve canımla tebrik ederim.

            Sâniyen: Hiç merak etme seninle muhabere MA'NEN devam eder. Bütün mektublarımda "Aziz sıddık kardaşlarım" dediğim zaman muhlis HULغSİ  saff-ı evvel muhatabların içindedir.

            Sâlisen: Nurlar pek parlak ve gâlibane fütûhatı geniş bir dairede devam ediyor. (Sırran tenevveret) sırrıyle perde altında daha ziyade işliyor. İki makine bin ve beşyüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallah zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.

            Kardaşım, ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için Kader-i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan o havali memleketim. Güzel levha-i hakikatın lâhikalarına geçirmek için, nur şâkirdlerine gönderdik. O civarda nurlarla alâkadar zatlara selâm.

 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

 

                                                                                                Seni unutmayan

                                                                                                Hasta kardaşınız

                                                                                                   Said Nursî

 

            Biraderzâdem Nihad'ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber daima duamdadır.

(Sh: B-27)

25

                        YİRMİ YEDİNCİ MEKTUBUN ZEYLİ VE

                                           İKİNCİ KISMI                           

 

                                    (Hulûsi-i sânî ve büyük bir âlim olan

                                      Sabri Efendi'nin fıkralarıdır.)

            Meb'us-u âlem Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Hazretlerinin insanları hayrette bırakan ve cüz'î şuûru olana îman-ı kâmil bahşeden, fevkalhad ve hârikulâde mânen bin envâ-ı mu'cizat-ı Ahmediyeyi ihtiva eden ve pek âlî ve azim kıymeti müsbet ve müsellem bulunan On Dokuzuncu Mektubun dördüncü cüz'ünü; nazar ve teveccüh-ü fâzılânelerinde min-gayr-i haddin vekilleri bulunduğum mûmâileyh Hulûsi Beyefendi'ye irsâl kılınmak üzere istinsaha başlamıştım.

            Bin mü'cize-i Muhammediyye münderic olan On Dokuzuncu Mektub, mukaddemen dahi arzedildiği vecihle arzumun fevkınde pek ziyade ulvî ve nuranî mebâhis ve vekâyi-i risalet - meâbiyeyi beyan ve müjde ile  ruh ve kalb-i âcizîyi bahâr-ı âlem gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu hususta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü'l-arz medh ü senâyı gayet parlak bir tarzda arzetmek, ehass-ı emelim ise de maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifa ediyorum. Yalnız şu noktayı hissettim ki: O vekâyi'de siz cismen değilse de fakat ruhen, Server-i Kâinat Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zira o vekâyi-i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an'anesiyle kat'iyyen müşâhede ve ol vecihle nakl ve tahrir buyurduğunuza kani' ve kailim.

            On Altıncı Mektubu Atabey'e giderken götürdüm. Ekseri noktalar bir kısım ihvânı ağlattı ve amcazâdem Zühdü Efendi, Onaltıyı okuyunca, "Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nuranî ve pek kesretli sürur-ı mânevîyi ihtiva eden bir pencere bugün kalbimde açıldı. Şu pencereden hâsıl olan netâyici yazmak

 

(Sh: B-28)

 iktidarımın fevkınde ise de, avn-i İlâhîye dayanarak bir arîza ile arzetmek ehass-ı emelimdir. Nihayetsiz selâm ve hürmetlerimi tebliğe tavassutunuzu rica ederim" dediler.

                                                                                                            Sabri

 

26

            Gönlüm ister ki, hemen Risaletü'n-Nurun umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr-i yektâları istidadım nisbetinde mütalâaya başlasam.

            Otuz Birinci elmas külliyatını avn-i Hak ve inâyet-i ekremîleriyle iki gün evvel ikmâle muvaffak oldum. Ahmed kardeşime aid derkenarı tefhim ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz'ü istiyor, fakat bu Söz kıymet-i mâneviye itibariyle mevcâdatdan ağırdır. İ'caz-ı Kur'an'ın ikinci cüz'ünü hemen hitam buldurmak üzereyim. Fakat müştak bulunduğumuz Otuz İkinci Söz'ü dahi lütuf buyuracak olursanız hâsıl olacak memnuniyetimi bir vecihle arzetmekten âciz kalacağım. Çünki, bu gibi kıymettar ve mânidar eserleri işittikten sonra görmek iştiyâkı gittikçe artıyor ve bu tabiattan bir türlü kendimi men'edemiyorum.

 

                                                                                                            Sabri

27

            Bu defa istinsahına muvaffak olduğum nurlu Yirmi Dokuzuncu Söz'de, melâike denizlerinde sefâin-i Kibriyâya yapışarak seyran ederken ve beşerin hatâ-savab işlediği ef'ali, kat'î olarak umumî yoklama defter-i kebîrinde okunacağını, nef' ve zarar hiçbir şey'in mektûm bırakılmıyacağını, şiddetle ihtâr eden, beka-i ruh âlemini temaşa ederken; matlab-ı a'lâ ve maksad-ı aksâ olan ba's ve mahkeme-i kübrânın ahkâmını kable'l-vuku' makam-ı istima'da dinlerden ve bilhassa "Medarlar" merdivenlerinden âli makamlara mânevî suûd ederken, hele Onuncu Medar ve Üçüncü, Dördüncü Mes'elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ-yı mâneviyatta dalıp yüzerken, o kadar envâr-ı hakâik-ı kibriyâya ve ezvâk-ı letâif-i ulyâya müstağrak oldum ki, arz ve ifadeden âcizim.

                                                                                                            Sabri

 

(Sh: B-29)

 

28

            şrik ve münkirleri mağlûb ve ilzâm eden ve son sistem malzeme-i cihadiye-i vahdâniyeyi hâvi ve câmi', kuvvet ve resâneti çelik, kıymet ve ehemmiyeti elmas ve cevâhir ve akik bir kal'a-misâl olan Otuzuncu Söz'ü istinsaha muvaffak oldum.

 

                                                                                                            Sabri

29

            Sözler sayesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inayetle tefeyyüz, tergib ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahallûk, tedricle tekemmül tarîkında ilerlemeğe sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe sâbıkan geçirmiş olduğum umum hayâtımın bile mukabil alamıyacağı kanaatındayım.

 

                                                                                                            Sabri

30

            (İkinci bir Sabri olan Ali Efendi'nin bir fıkrasıdır)

            Sözler  öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidayet-i Hak ile göz, ve kalbsizlere inhidam-ı kat'iyyeye uğramamış ise kalb, ve şuurunda çatlaklık yoksa tenvîr ile düşünceye sevk, ve "nereden, nereye, necisin?" suâl-i müşkilin halli ile insanlığın iktiza ettiği insaniyeti bahşediyor.

                                                                                                            Ali

 

31

            (Yine Sabri'nin)

 

            Sözler namında olan bahr-i muhît-i Nur'da iki seneyi mütecaviz bir zamandan beri, seyr ü seyahatımın semere ve neticesini görüp bilmek hususunda şimdiye kadar zemin ve zaman müsaid olmadığından, sermaye-i ticaretimin ne derecelere çıktığını; daha doğrusu bir ticaret edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim.

            Hamden-lillâh bu şehr-i rahmet ve mağfirette, inayet-i Rabbaniye ve muavenet-i Peygamberiye ve himemat ve daavât-ı üstadâneleri berekâtiyle sermaye-i ilmiye-i evveliye-i bendegânemin yüzde doksan

 

(Sh: B-30)

 dokuz derece yükseldiğini fehmettim. O menâbi-i ilmiye ve temsilât-ı hakikiye, meclislerimi o kadar tezyin ve tenvir etmektedir ki, arzetmekten âcizim. Beşerin pek ziyade ayağını kaydıran şu asırda, gayetle hârika ve fevkalhad cihazât ve malzemeyi neşreden (Nur) fabrikasından her nevî techizatı almak farz olduğunu bilip, her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiç bir suretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib-i âzamına, ne derecelerde ifâ-yı şükran ve arz-ı minnetdarî eylesem, yine hakkıyla vazife-i zimmetimi edâ etmiş olamıyacağım.

                                                                                                            Sabri

 

32

            Çoktan beri ruh-u kemterânemin son derece müştak bulunduğu ve her bir kelimesi birer elmas mahzeni olan şu Yirmi Sekizinci Risale-i pür-nurlarını "lehül-hamd" kırâat ve istinsaha muvaffak oldum. Şu altun-misal hurufattan mürekkeb elmas menbaının derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifade hususunda (mübalâğa olmasın) mümkün olsa idi, şu Risale-i kıymetdarînin hakâik-ı nâmütenâhîsini muvazzıh ve câmi' bir çok kelimatın vaz'ettirilmesine çalışacaktım ki, hakikat lâyıkıyla ifade edilsin. Zira Hâlik-ı  Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve îcad ve her birini birer vazife ile tavzif ve ecel-i âlemin hulûlünde, mes'uliyyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve za'f ve ihtiyacını fehm ve idrâk ederek, kavânîn-i ezeliye ve desâtir-i Rabbaniyeye imtisâl  ve ittiba' edenlere, şu mevzûbahs "Cennet" gibi bir nimet ile i'zaz edecek ve ale'l-husus Cennette en büyük nimet, Cemâl-i bâ-kemâl-i Rabbaniyeyi müşahede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki her şey binnetice Cennete nâzır ve hayran olduğu ve şu hakâikın menba'ı olan Fürkan-ı Mübîn ve Kur'ân-ı Azîmin ebvâb-ı müteaddidesini feth ve esrâr -ı gûna-gûnuna ıttıla' ile derya-i hakâika dalmak herkese müyesser olmadığından, beş sual ve beş cevab miftah-ı hakikîsiyle o künûz-u mütenevvia kapılarınııp pek yakından ve kamâl-i sarâhatla gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin kâsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdirine hakkıyla şâyan olduğunu kail ve kaniim.

                                                                                                            Sabri

 

(Sh: B-31)

33

            Kemal-i ulviyet ve kıymet-i bînihayesini arz ve ifadeden âciz bulunduğum şu Sözler'deki âlî ve azîm üslûb ve gayeler, bu abd-i pürkusuru ihya ve âdeta "ba'sü ba'delmevt" haline getirdi ve "Siyah Dutun Bir Meyvesi" namiyle müsemmâ, Avrupa meftunlarına endaht edilen altun topun elmas güllelerini gördüm, hayran oldum.

 

                                                                                                            Sabri

34

            Yirminci Mektub'u yazarken vaktimin adem-i müsaadesi cihetiyle çabuk yazmağa fazlaca sa'y ettiğimden sathî bir nazar ve kırâat edildi. Derince düşünüp zihnimde tararrür ettiremedim ise de, müsaade-i fâzılâneleri ile şu hakikatı arza ictisar ediyorum ki, bu Mektub-u azîmü'l-mefhum, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umum Nur Risalelerinin, hülâsatü'l-hülâsa zübdesi ve menba'-ı amîkı olduğuna müşâhedemle beraber, tafsilât ve teşrihat hususunda dahi zevil-akıl olanlar için, ibare-i Arabî ile tahrir buyurulan ve yedi fıkra-i mânidar ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanaat-ı kâmilem mevcut bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim: Âh Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü'l-A'mâl ve'lâmâl Hazretleri tevfikat-ı Samedanîsini ihsan buyursa da, Üstad-ı Âlîkadrimden "fenn-i ilm-i kelâm" ı taallüm ile tefeyyüz edebilsem, dedim ve bu arzu kalb-i bendelerîde ile'l-ebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet-i bîpayanını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifadeden âciz bulunduğum Yirminci Mektub'u mergûbdan mütevelliddir.

                                                                                                            Sabri

 

35

            Hele Birinci Söz'de Besmelenin derece-i ehemmiyeti ve suret-i temsiliyesi şâyan-ı takdir ve hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidasında "Besmele, Hamdele, Salvele" nin zikrinin vücubu, hoca efendilerimiz tarafından beyan edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsil işitilmediğinden bu derece zihinde takarrür ve temerküz etmemişti. Şu temsil, Besmele Sözü olan Birinci Söz'de ne kadar musîb ve mânidar olduğunu insan olan takdir eder.

 

                                                                                                            Sabri

 

(Sh: B-32)

36

            Üç kitabdan Yirminci Söz'ü ilk defa okudum. Habl-i Metîn-i İlâhî ve Kanun-u Mübîn-i Rabbanî olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'da, şu son asırda vücuda gelen ve firenklerin medar-ı iftiharları bulunan tahte'l-bahir, tayyare, vesaire gibi eşyaya, bin üç yüz küsür sene mukaddem işaretle ifade edildiğini öğrenerek Kitab-ı Mübîn'in mazi ve müstakbelden vermekte olduğu ihbarat-ı gaybiye ve sâdıka ve beyanât-ı hârika, dost ve düşmanı meftun ve hayretlerde bıraktığı cihetle, bir kat daha i'caz-ı Kur'ân'ı isbat ve te'yid etmiştir. Yirmi Üçüncü ve Otuzuncu Sözler'in baş taraflarından üçer, beşer sahife okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherâta rasgelmiş bir fakir gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum.

 

                                                                                                            Sabri

 

37

            Bahr-i  mu'cizât, Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazretlerinin "şu sisli asırda paslı ruhlarımızı tenvir ve tesrir eden" ve "sâik-ı hayât-ı ebediyeleri bulunan" On Dokuzuncu Mektub'un beşinci cüz'ünü alarak, üçüncüsünü iade ettim. Fahr-i Kâinat Efendimizin mu'cizâtından olan parmaklarından su akıtarak orduya içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazifeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemimi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için kalemdeki mürekkeb bitinceye kadar bir iki kelâm daha yazayım da öyle bırakıyam dedim. Başladım, yarım sahife yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra bir çok defalar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, tecrübe ettim. Yarım satır, nihayet bir satıra kâfi gelebildi. Bu da Hatib-i Bağdadî'nin فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ sırrındaki (Hâşiye) tefekküründen mütehassıl vâkıayı andırır bir te'kid-i i'caz-ı Nebevîdir, dedim.

Sabri

(Hâşiye): O tefekkürde bir günlük işi bir dakikada yapmış. (Bu Hâşiye, Üstadın el yazısı iledir.)

                                                                                                           

***

 

(Sh: B-33)

38

            Evvelce takdim kılınan arîzalarımdaki ta'birat ve elfâz-ı ta'zimiyem ne için hak olmasın. Zira şu kıymetdar ve ehemmiyet-i nâmütenâhiyeyi ihtiva ve âleme berk-ı hâtıf gibi satvet-i mâneviye ve hakikiyesini emsâli gibi i'lâm ve ilân eden Yirmi Altıncı Mektub-u mergûbu, yirmi günden beri muhtelif derecâtta müntesibîn-i ilmiye mütalâa ettikleri halde, bugün tashihine lüzum görülen ve alât-ta'dad yirmi sekiz noktada ta'dil ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme, kelimat ve tâbirat-ı âliyeyi zâid veya noksan diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor.

            Evet şu asrın eşhâs-ı muzırrasına karşı ilân etmiş olduğu cihâd-ı mâneviyede müşâhede edilen muvaffakıyet-i fevkalâdenin, o gürûh-u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzam ettiğini zerre kadar insafı ve iz'anı ve insaniyette hazzı olanın ikrar ve itiraf ve tasdik etmesi, vecîbeden olduğu vareste-i rayb ve zunûndur.

 

                                                                                                            Sabri

39

            (Şu fıkra Şamlı Hâfız Tevfik'indir)

           

            Altun yaldızla yazılması lâzımgelen eser-i âlinizde, Resûl-i Müctebâ Aleyhi Ekmelü't-tehâya Efendimiz Hazretlerine dil uzatan, hâin-i bîdin olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini inâyet-i İlâhî ve ruhaniyet-i Peygamberî ve şeriat kılıncı ile kesmeğe muvaffak olduğunuz şu eser-i bergüzîdenizi Cenâb-ı Hak ind-i İlâhîsinde ve nezd-i Peygamberîde kabul eylesin. Şefâat-ı Nebevîyeye efendimi ve fakiri de nâil eyleyip, sancak-ı Muhammedî (ASM) tahtında cümlemizi ihvanlarımızla beraber haşreylesin, âmin.

                                                                                                            Tevfik

40

            (Yine Sabri'nin)

            Burak-ı tevfik ile hakâik-ı semâvata râh-ı urûcu irâe ve tefhim için, tanzim ve tasnif buyurulan ve her bir lem'a-i ulviyesi, aklî ve naklî binler âyât ve alâim-i îmanı fevkalhad izah ve isbat eden ve

 

(Sh: B-34)

 bir mirkat-ı îman ve bir mir'at-ı Vâcibü'l-Vücud ve'l-Mennân olan ve saray-ı dâr-ı bekanın elmas bir miftahı bulunan Yirmi İkinci bahr-ı hakâikı inâyet-i İlâhiye ile istinsaha muvaffak oldum.

 

                                                                                                            Sabri

41

            (Şu fıkra, hakikî ve birinci kardeşimiz olan Hakkı Efendi'nindir.)

            Mükerreren mütalâa ve kırâet ederek, arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütalâa serdine, bir kelime hatta bir nokta ilâvesine kendimde cür'et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu babda bir mütalâa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihan kadar kıymetdâr mübarek eserleri okuyup, cehaletimiz hasebiyle idrâk edebildiğimiz kadar istifade ve istifâzaya çalışarak müstefid olabilmek bizim için pek büyük bir nimettir.

 

                                                                                                            Hakkı

42

            (Bu fıkra dahi Hakkı Efendi'ninidir.)

 

            İşbu cihan-kıymet eserin mütalâasında nasıl bulduğumuz istifsar buyuruluyor. Dekâik-ı hikmet ve hakâik-ı ilmiye ile tezyin ve tarsin edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütalâa serdetmek, bidâamın fevkındedir.

 

                                                                                                            Hakkı

43

            (Şu fıkra ikinci bir Sabri olan Hâfız Ali'nindir.)

 

            Efendim! Yirmi Beşinci Söz, Cenâb-ı Hakk'ın ferman-ı mübîni olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-beyân için öyle bir vuzûh-u etemmi hâvi bir muarrif-i hakikîdir ki: Bahr-i hakâikta seyr ü seyahat eden ve hâricen çelikle mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akikle müzeyyen ve müberhen ve menba'ı - hakikîsi olan Fürkan-ı Hakîm gibi, daima gençliğini ve resanetini, zinet ve hüsnünü tezyid ve muhafaza eden ve hiç bir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nakîsa getirmeyen, bir sefine-i semâviyenin mahsûlü olup, kalbleri kışırlana

 

(Sh: B-35)

rak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gâfil ve âsilere şiddetle darbe-i müdhişe ve mühlikesini çarpan o Söz, muti'lere lûtf-u dest-i mânevisiyle dünyevî ve uhrevî nihayetsiz mükâfatını ihsan eden Cenâb-ı Hakk'ın, zât-ı üstadânelerine lütuf buyurduğu ve "Vehhâb" ism-i celîlinden tulû' eden nurun lem'asiyle ziyalandırıp hakâik-ı İlâhiyenin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren üstadımın hakâik denizinde seyr ü seyahatları esnasında isabet eden mevceler ki: Yekdiğerini müteâkip her birisi başlı başına bir mu'cize hatta bir katresi bile îcaziyle i'cazını gösterdiğini gördüğümde "Mâşâallah", "Elhamdülillâhi alâ nûri'l-îman ve hidâyeti'r-Rahmân" cümle-i celîlesini lisanımda vird ediyorum.

 

                                                                                                            Ali

44

            (Yine şu fıkra Sabri'nindir)

 

            Nurları âlemi tenvîr eden, kıt'ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü'l-meâl ve bizzat hatt-ı ekremîleriyle muharrer elmas risalelerini istinsah ve Yirmi İkinci Nur deryasına dalıyorum.

 

                                                                                                            Sabri

45

            (Şu fıkra mühim bir talebe olan Seyyid Şefik'indir)

            Şifahâne-i kalbinizden tulû' eden Otuz Üçüncü Söz'ünüzle otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecruhumuzu tedavi buyurmanızı bilhassa istirham eylerim.

                                                                                                            Seyyid Şefik

46

            (İnşâallah Kur'ân'a büyük hizmet edecek olan Küçük Hâfız Zühdü'nün mektubudur.)

            Bugün istinsahına muvaffak olduğum İ'caz-ı Kur'ân'ın bu bîçâre talebenize bahşetmiş bulunduğu nihayetsiz füyûzat, mevte mahkûm ruhuma öyle bir tabîb-i hâzık ameliyatı yapmış ki, mübtelâ olduğum emrâz-ı kalbiyeyi tedavi ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan, arz-ı minnetdârî eyler ve bu bînazîr mücevherat mahzeninin diğer

 

(Sh: B-36)

 renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirham eylerim.

            Otuz Üçüncü Mektub'un otuz üç penceresinden ayrı ayrı lemeân eden nurânî ziyalar kalb-i âcizâneme feyyaz nurlarıyla gül-âblar serpti. Daha birçok Nur Risalelerinin füyuzâtından hisse-yâb olmasına bârigâh-ı Ehadiyetten tazarru' ederim efendim.

 

                                                                                                            Hâfız Zühdü

47

            (Yine şu fıkra Sabri'nindir.)

 

            "Ma'ruzât-ı hususiye": Şu on dördüncü asr-ı Muhammedîde (ASM) marziyat-ı Rabbaniye ve tebligât-ı Ahmediyeyi bihakkın ifâ ve icra ve i'lâm ve infâz eden elhak "matla'-i şems-i füyûzât" tâbiriyle tavsif ve tâzime mâsadak bulunan "Nur" risale-i feridelerinden ruh-u âciziye in'ikâs eden ve sermaye-i kemterânemden olmayıp sırf Risaletü'n-Nur'un füyûzât ve lemeâtından derip, çatıp yazdığım arîzalarım, mahzâ bir eser-i hüsn-ü teveccüh-ü kerîmaneleri olarak, Risaletü'n-Nur sırasına idhâl edilmesi hicabımı intâc etmiştir. Zira bahr-i muhîta nisbeten bir cedvel hükmünde bile olamayan, bu abd-i âcizin pürkusur ifadeleri öyle bâlâ bir mevki'de yer tutacak bir mahiyette olmadğı âşikârdır. Umarım Cenâb-ı Kibriyâ'dan ki: Kârin bulunduğu nevvâr ve ziyâdâr Sözler'in nur ve ziyâlarından müstefîd ve ziyâdar ola.

 

                                                                                                            Sabri

48

            (Şu fıkra Hulûsi'nindir.)

 

            Esasen siyaset anlamadığım bir iş, şunun bunun âmâline hizmet, menfurum. Zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hallerdir. Felillâhilhamd, Allah'ımız bir, peygamberimiz bir, Kitâbımız bir, Dinizim bir ... ilâ âhir. Bu bir birler, bize yekdiğerimizi  Allah için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber, ruhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te'min etmektedir. Hamd ve şükürler olsun mü'miniz. Hayatda tesadüf edeceğimiz binlerle musibet ve acılara  مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir devamız var.

 

(Sh: B-37)

  Yine idrâk ediyoruz ki,  burada vazifeleri nihayet bulanlar için, ebedî mev'ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu, bu hanın misafiri, bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er geç o kâfileye iltihak edeceğiz.

            Kısa, müz'iç, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firaklı ve ancak o sermedî hayatın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ivazsız, pürüzsüz ve kimsenin arzusuna tâbi olmadan, sırf hasbî ve ciddî, hâlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini ve her türlü saadeti câmi' hayatda idrâk edeceğiz.

            Ümid ve îman gibi pek âlî sermayemiz var. Hoca efendi hazretlerinin âlî tavsiyeleri: Beş vakit  namazını tadil-i erkân ile kıl. Yani başka ibadete gücün yetmez. Namazın nihayetindeki tesbihleri yap, yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et, çünki seğâiri arayacak zamanda değiliz.

            İttiba'-ı sünnet et, zira bu zamanda arkasında gidilecek ve harekâtı taklide değer sâf, hâlis ve muhlis bir hâdi ki, (o da seni yine bu yola götürecektir.) Maal'esef bulamıyacaksın, belki bu yola çıkaracaklar vardır. Fakat kömür ile elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış ondan daha iyi kılavuz bulamazsın. Derslerinden birinde ki, her vakit zikir ettiğim  مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ   şefâat-bahş vecizesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musibet ve her elem hoş karşılanacaktır.

      Aziz  kardeş! Zaman olur ki her şey, herkes, her muamele, kalbi incitiyor. Fakat işte tiryakı: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

 

            Her zaman söylüyorum: Biz bu fâni hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayâta veda etmek, indimizde ve itikadımızda ebedî bir hayatın mukaddemesidir, öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayata başlamadık. İşte mürasele ile müvasalayı te'min edelim. Allah'a güvenelim, O'ndan medet dileyelim.

(Sh: B-38)

َاْلحَمْدُ لِلّهِ الَّذِى هَدَينَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلاَ اَنْ هَدَينَا اللّهُ لَقَدْجَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِاْلحَقِّ

اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللّهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ

 

Hulûsi

49

            (Sabri'nin Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri yazdığı vakit yazdığı mektubun bir fıkrasıdır.)

            Bil'umum Risâlâtü'l-Envâr her biri ayrı ayrı mevzularda, haddü hesaba gelmeyen müşkilleri halletmeleriyle beraber bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki: Nur deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz-ı kalbîyi def' ve ref'e, ruhu tenvir ve tesrire kâfi bulunduğu meşhud ve müsellemdir. Zira Birinci Söz tevhid miftahıdır. Yirmi Birin birinci şıkkı da mirkat-ı Cennettir. İkinci şıkkı da emraz-ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifahâne-i eczadır. İksir ilâçlarıyla bilâ istisna herkeste bulunan vesvese marazını tedavi ve kal' eder. Kalb ve ruhta Kur'ân-ı Hakîm'in ebedî ve nâmütenâhî füyûzât ve envârından gelen revzat-ı inşirâhiyeyi küşâd ile saâdet-i ebediyyeye îsal edecek bir râh-ı necat ve selâmettir. Yirmi İki ise; Bürhanlariyle, Lem'alariyle insan olanın akâid-i dîniyesini tahkim ve tarsîne emsalsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim efendim.

 

                                                                                                            Sabri

50

            (Şu fıkra Husrev'in mektubundandır.)

            Sevgili ve Muhterem Üstadım,

            Sözlerinizin (yani Risalelerinizin) her biri birer derya-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki târif edemiyeceğim. Bugün Sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslime ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbur  olacağına kat'iyyen ümidvârım.

 

                                                                                                            Husrev

(Sh: B-39)

51

            (Şu fıkra Re'fet Bey'in mektubudur.)

            Sözler'iniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli  ve tahlil ederek okunmak icab ediyor. Serdeylediğiniz delâil- akliye ve mantıkıye o kadar tatlı ve hayret-bahşdır ki: İnsan okudukça okuyor ve nâmütenâhî bir zevk-i mânevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble bir defa okumak kâfi değil. Hepsi yanında bulunup daima okumalıdır.

                                                                                                            Re'fet

52

            (Şu fıkra dahi Sabri Efendi'nin mektubudur.)

            Üstadım Efendim!

            Şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hakk'tan Habîb-i Zîşânına gönderilen Şecere-i Tûbânın nâmütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bînazîr mücevherâtın ihrâç ve teşhiri zamanını bulup sergi-i  Rabbaniye ve Muhammediyeye vaz'eden zât-ı üstadânelerine şu dakikada kâsır aklım ve istidadsız lisanımla şöyle dualar ediyorum:

اَللّهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هَذَ الدُّرِّ الْيَكْتَا الَّذِى هُوَ مَوْسُومٌ بِرَسَالةِ النُّورِ وَ اَعْطِ قَلْبَهُ وَ قَلْبَ صَبْرِى اَلَّذِى هُوَ مَمْلُوءٌ بِالْحَقَائِقِ وَ اْلاِبْتِهَاجِ وَ السُّرُورِ آمِينَ

 

                                                                                                            Sabri

53

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

      Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsil eden Hâfız Sabri Efendiyle diğer zevatın Nurlar hakkındaki ihtisasları çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir surette ifade edilmiştir. Bir mektubunuzda Muallim Cûdî'nin kasidesi münasebetiyle buyurduğunuz vecizeyi burada tekrara münasebet geldi.  

وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى وَ لكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ

   Sırrınca güzellik

 

(Sh: B 40)

 yazılarımızda değil, belki i'câz-ı Kur'ân'dan olan nurlu Sözlere ve Mektûbata aittir. Her ferd-i mü'min, derece-i fehm ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi târif eder. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet; hakikaten hiçbir şeyle kabil-i kıyas değilmiş.

            Hâl-i âlem müsaid olsa da, hazine-i hassa-i Kur'ân'dan çıkararak tâbir-i âlinizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse. Görse de, sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü'minler sevinse, mülhidler, kâfirler, müşrikler imana, insafa, daire-i akla gelseler. Ve bu mes'ud ve ulvî neticeyi bizlere idrâk ettirmesini eltaf-ı İlâhiyeden tazarru ve niyaz ediyorum. Âmin.

            Muhterem Üstad! Allah-ı Zülcelâl Hazretlerine ne kadar müteşekkir bulunsanız yeridir. Acz ve fakr tezkeresiyle girmeye muvaffak olduğunuz saray-ı Kur'ân'ın has hazinesinden, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me'zun olduğunuz miktarını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra "Eyyühel insan! İşte bakınız, bu misafirhaneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultan-ı kâinat bin üç yüz küsur sene evvel büyük bir elçisi Habîb-i Ekremi (ASM) vasıtasiyle, size hilkatteki hikmeti, buraya gelmekteki maksadı, ubudiyetin iktiza ettiği hizmeti ilh ... bildirmişti. Bu âlî tebligatı, o kudsî ahkâmı sizin anlıyacağınız lisanla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakîkati anlar ve îmana gelirsiniz ..." diye beyânatta bulunuyorsunuz. Bizler hasbe'l-kader felillâhilhamd bu kudsî beyânatı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyakını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesile oldunuz. Allah sizden ebeden razı olsun. Nefs-i emmarenin zebunu, cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de, bu hasbî ve Kur'ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyle yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz.

      اِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

 

                                                                                                            Hulûsi

&

 

(Sh: B-41)

                        İKİNCİ ZEYL

54

            (Ümmî fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur'âniyeye karşı Isparta'nın intibahına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa'nın Sözler hakkındaki ihtisâsatıdır.)

            Fazîlet-meâb Üstadım Hazretleri,

            Efendim, evvelâ arz-ı tâzim ve hürmetle mübarek ellerinizi öperek, her an ve zaman lisanıma yakıştığı kadar dua eder ve duanızı rica ediyorum.

            Efendim, mâlûmunuz fakir talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum halde, güneş-misâli olan risale-i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi risalelerinize de sed çekilemez. Onları istima'da ruh ve kalbimi tedkik ettim, tedkikatımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım, bakdım ki; ruh ve kalbimde bir feyezan ve çoşkunluk var ki, beni bilâihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen "haydi haydi" diye tazyikata başladı. Ben de ruhumda olan ve  bu vâkıayı tâkib ederken o Nurların irae ettiği miftahları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile îcab eden kapılarııp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi (min gayri haddin) arayıp bulmak vaziyeti âdeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hâli kendime vazife addettim.

            O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslim ile, hâin-i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamdenlillâh bu kardaşlarımı arayıp buldum. Emânetullah ve emânât-ı peygamberînin (ASM) gayet parlak yakut ve zümrütten

 

(Sh: B-42)

kıymettar olan hazinelerini o zâtların ellerine teslim ettim. Elhamdülillâh Cenâb-ı Hakk muvaffak etti. O mübarek eserlerinizi mütalâa eden eşhas, insan iseler ve  insaniyetle alâkaları varsa îman  eder. İnanmadıkları takdirde ya insaniyetten istifa etmeli, veyahut insan değiliz demeli. Bu eserler başlı başına ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallah her cihetle, feth ederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevabına nâil eyleyip, şefaatına mazhar buyursun. Âmin ...

            Tekrar mübarek ellerinizi bûs ile, duanızı istirham eylerim efendim hazretleri.

                                                                                    Abdülcelil oğullarından

                                                                               Âdilcevazlı

                                                                                    Emrullah oğlu Bekir

 

55

            (Bu fıkra Hulûsi-i sâni Sabri'nindir.)

            Bekledim tâ ki: Onuncu Söz neşredilmiş, işbu kıymeti mükevvenâta fâik olan mübarek nurlu eserden bir nüshacık ihsan buyuruldu. Hemen aldığım dakikada, zîruhtan hâlî ve zümrüd-misâl yeşillenmiş nebâtat arasında bir ağacın altına gittim. Lâkin mevsim itibariyle haliçe-i zemîn gayet revnaktar ve enva' türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de ânifü'l-beyân eser, âlem-i bekanın sened-i hakikî ve kat'îsi ve en kavî ve gayet rasîn ve son derece güzel naklî ve aklî ve mantıkî ve târifi imkânsız bir delâil ve berâhin-i kat'iyye ile müsbet ve hattâ haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fena bataklıklara düşen, hüsran ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakik ve amîk işârât ve hakâikı ile ihya ettiğini ve edeceğini alâ-kadri'l-istitâa öğrendim.

            Her ne kadar o kıymettar eserin derecat-ı refîa ve mühimmesini hatta en kısa bir cümlesini bile hakkıyla anlayabilmek ve o hususta söz sarfedebilmek, bidâamın fersah fersah fevkınde ise de, menba'-ı hakîkisi bulunan Fürkan-ı Mübîn'den tam bir feyz alan ve emsâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakir, şiddetli acz ve

 

(Sh: B-43)

 zaafımla bîhadd  bahr-i hakâika daldım ve bahr-i muhît-i nura girebilmeğe şu mübarek eser, elmas bir miftahım oldu.

            Binaenaleyh havass ve havassu'l-havass dikkatle onu mütalâa ederlerse, daha ne derecelerde hakâik-ı İlâhiye ve maarif-i  Rabbaniye müşâhede ederek,  iktisab-ı füyûzât edeceklerini tahmin edemem. Bundan başka şu nuranî ve ulvî ve kudsî eser, numarası itibariyle dokuz eserin daha mukaddemen sebkat ettiğini îma ve işaretle beraber ve "On" numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücudunu mutazammın bulunmasına dair bir hassasiyet-i kalbiye uyandırdı.

            Sonra anladım ki: Kur'ân-ı Hakîm'in nur ve ziyâdar menba'ış u hurûşa gelmiş. Fürkân-ı Hakîmin elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler namında hadsiz tiryaklar ve mücevherat zâhir oldu. Pek çok kulûb def'-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Fürkan-ı Mübîn'in feyziyle Sözler'inin her birini herkese görmek müyesser olmayan gayet dakik ve amik beyânât-ı hârikalarını röntgen makinesi ile temsil ediyorum. Nasıl o röntgen şı şu uzuvların içindeki en hafî ve ince hali görüyor, gösteriyor. Öyle de nurların hazinedarları olan Sözler dahi, hakâik-ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir.

 

                                                                                                            Sabri

56

            (Şu iki fıkra Husrev'indir.)

            Şimdiye kadar emsâline tesadüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler'i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, afvımı rica ediyorum. Duanız berekâtiyle bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk'ın muvaffak buyuracağı ümidini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdi' eden ve Sözler'i yazmaklığıma ruhsat veren Cenâb-ı Hakk'a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.

                                                                                                            Husrev

 

(Sh: B-44)

57

            (Keza Husrev'in.)

            Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve lâtifliğine âciz lisanımla,  kısa aklım ile ve zaif idrâkimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâkayd her okuyanı bizzarure tahsine sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk'a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütufların hakkını ödeyemem.

                                                                                                            Husrev

58

            (Şu fıkra Hafız Zühdü'nündür.)

            Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmağa muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kasır lisanımla şimdi  ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirü'z-zaman Aleyhi Ekmelüssalâtü  Vesselâmın huzur-u saâdetine ve pâk, lâtif sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrâk ettiren bu kıymettar On Dokuzuncu Mektubu mütalâa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risaletü'n-Nur'un takdir ve tevkîri hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb-ı Vâhibü'l-Atâyâ'dan dilerim ki, Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmağa arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.

 

                                                                                                Hâfız Zühdü

59

            (Bir Nur talebesinin fıkrasıdır.)

            Bugün o yüksek kitabın ikmâline muvaffak oldum. "Mi'rac'ın ikmâl ve mütalâasından mütevellid sürur ve saâdetimi ta'riften kalemim dûçâr-ı acz oluyor. Mütalâadan doğan duygularımı hülâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:

            "Mi'rac'in mütalâasında hayatın felâket girdablarını ve saâdet-i ebediyeye giden mânevî deryânın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nur ve ziya buldum. Evet her temsilâtta isbat edilen pek çok hakikatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile ruhumuzu

 

 

(Sh: B-45)

doldurup taşırmağa kâfi gelen Asr-ı Saâdet ve hârikalar devri gözümün önünde hayatlandı, fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.

            "Mi'rac" kitabı, felsefe düşkünü mu'terizlerin felsefesini her zaman için iflâs ve sukut ettirmek kuvvetine mâlik bir eserdir. "Mi'rac" kitabı başlı başına asıllardaki hakikatleri i'zam edilmeden ve bîtarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabul edeceği bir nazarla isbat eden ve kapalı kalmış noktaları ehl-i îmana ma'kul ve mantıkî fikirlerle izhar eden bir kitab-ı tarihtir.

            Gaflete dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir tutam aklıyla kendisine bir mümtaz mevki' vermek isteyen feylesoflar, "Mi'rac" gibi bir şâheser karşısında apoletleri sökülmüş, bütün şöhret ve namı sukûta mahkûm bir kral vaziyetine düşer. O kral ise daimî bir ye'se mahkûmdur. Halbuki bunca hakikatler karşısında felsefe zincirleri ve mu'teriz efkârı birer birer kırılan dâvasının ve iddiasının haksız olduğunu anlayan feylesof ise Hâlik-ı A'zamın kudret ve azameti huzurunda secde eder ve af diler.

 

                                                                                                            Zekâi

60

            (Zekâi'nin fıkrasıdır.)

            Namaza dair fazîlet ve  mükâfat menba'ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu ve Yirmi Birinci Sözler ruhumun karanlık köşelerini nâkabil-i ta'rif  bir surette tenvir etmiştir. Kemâl-i aşk ve şevkle tetebbu' ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde vakitlerini bir hiç için zâyi' edip giden ehl-i gaflete ve gençlik hevesâtına esîr olup mürur-u zamanla nâdim olarak tarîk-ı hakikati arayanlara bir refîk-i hayât olsun.

 

                                                                                                            Zekâi

61

            (Şu fıkra Doktorundur.)

 

            Hocam, emaneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsu

(Sh: B-46)

nuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünki, kücüğünü iki defa, büyüğünü bir defa okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısiyle idrakim de kıttır. Binâenaleyh sizin o muhteşem temsillerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz'î-küllî bir alâka hâsıl olsun. Yâ Rab! O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyân ve tarz-ı telâkki. Ah Üstadım, bu mübarek dinin mübecceliyetini idrâk ve ihâta ve takdirde size ve ancak size medyûn-ı şükrânım ve minnettârım. لِسَبَبٍ مِنَ اْلاَسْبَابِ Dinî akidelerimin azîm bir inkılâbı var. Nur Risalelerinden aldığım dinî ve insanî ve vicdânî ve iktisadî ve ilmî dersler bana hayatta muvaffakıyet verecektir.

                                                                                                Dr. Yusuf Kemâl

 

62

            (Doktorundur.)

           

            Tam mânâlarıyle mefhumlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âliyeleri unutulmaz ve şâheser hâtıradır. Mezarıma kadar dinî akîdelerinizin esîri ve kurbanıyım. Üstadım, sizin Sözleriniz benim dinî muhayyelemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.

 

                                                                                                Dr. Yusuf Kemâl

63

            (Bu uzun fıkra Hulûsi Bey'indir.)

 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ وَالْجَانِّ

            Eyyühe'l-Üstadü'l-Azîz!

            Yirmi Sekizinci Mektubun Dördüncü Mes'elesini dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes'elesini ve melfuflarını dün almakla bahtiyar oldum.

(Sh: B-47)

            Evvelâ: Muhterem Sabri Efendi'nin, hakk-ı âcizîde ibraz buyurduğu azim teveccüh ve takdîr-i üstadâneleriyle de müsbet tevazu'ları münasebetiyle bir kaç söz söylemeye müsaadenizi rica ediyorum. Şöyle ki: Bu  fakîr-i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstadının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere üç hâlimi arz edeceğim:

            Birisi: Tâ küçük yaştan beri lütf-i Hakla Kur'ân'ın  hakîkatına merak etmiş ve taharrî-i hakîkat yolunda bulunmuş. Nihayet aradığımı Eğridir'de Üstad-ı Muhteremimin neşre vasıta olduğu Sözler ünvanlı nurlarda bulmuşumdur. Bu buluş, beni evvel'emirde çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nura çıkardığı için Nurlara  ve Hazret-i Kur'ân'a ve bu nurların izn-i Hak'la nâşiri, mübelliği, vâizi, dellâlı olan Üstadıma o andan itibaren ruhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbutiyyet hâsıl olmuştur. Yüzbin kere hamd ve şükürler olsun Nurlarla alâkadar olduğum zamanlarda, dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.

            İkincisi: Ubûdiyetin iktiza ettiği ve bu Nurlardan aldığım derslerin delâlet ettiği vecihle bütün kusurları, tekmil fenalıkları nefsimden ve iyilikleri, iyi şeyleri Allah'tan biliyorum. Nurlara ve Kur'ân'a hizmeti hasbî olarak arzu  ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için mü'minler hesabına çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.

            Üçüncü hâl ve hakikî şahsiyetim: Bunu ta'rif etmeğe cidden hicab duyarım. Hemen Cenâb-ı Allah'tan dilerim; beni ve bütün  kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins ve şeytanların mekrlerinden muhafaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin, âmîn.

            Benim kardeşlerim (Hâşiye); Üstadımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar şübhesiz birinci ve ikinci hâli ruhlarında hissederler. Öyle ise beşerde bilhassa mü'minlerdeki hâsselerin inkişafı tahdid edilemiyeceği

(Hâşiye); Sabri gibi talebelere hitap ediyor

(Sh: B-48)

 için tevfik-i Hudâ ile bir kere bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına  bu âciz, fakir ve bîçâre kadar mağlûb  olmayacakları cihetle terakki ve istifadeleri de o nisbette ziyade olur. Muhterem Üstadım bu  kusurlu talebesine teveccühü; insanlara, mü'minlere, mü'minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkatine ve benim ihtiyacımın en çok olduğuna delil ve misâldir.

            Hülâsa: Bana liyâkatımın çok fevkınde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi' Sabri kardeş, bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müflis, ümmet-i Muhammed'den (ASM) bir abdim. Dualarınıza çok muhtacım. Acz ve fakr arzuhalini kabul ettirerek hazine-i hâssa-i Kur'ân'dan âleme muhtelif nam ve tarz ve şekillerde cevherler teşhirine muvaffak olan dellâl-ı Kur'ân'ın kudsî hizmetinde kendisine yardım en büyük emelim ve en ciddî temennim, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle Nurlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında, hilâf-ı me'mul bazı sözler kendiliğinden kalbime ve  kalemime gelmektedir ki, bu ma'rifet benim değil elbet muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur'ân'dan  lemeân eden Nurlara aittir. Öyle ise asıl üstad Kur'ân'dır. Üstad-ı muhteremimiz elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar fırsatı ganimet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saâdetimiz olacak olan bu Nurları alâ-kadri't-tâka neşre  çalışarak muhafazasını kuvvetleştirmeliyiz.   وَمِنَ اللّهِ التَّوْفِيقُ

            Sâniyen: Mektûbât'ın küçüklerinden on üçünü hâvi hususî mektublar mecmuasını aldım. Bu vesîle ile de mâziyi hal yerine koyarak, derin mânalı, şirin sohbetinizi bir kere daha şevkle dinlemiş oldum. Zaten ben o vakitlerin mâzide kalmasına razı değilim. Her vakit hâl gibi mütalâa ediyorum. Mâzi, hal , müstakbel bunlar da itibarî birer taksim değil mi? Ehl-i zevk için bu taksîme ihtiyaç kalmıyor.

 

            Sâlisen: Yirmi Sekizinci Mektubun Sekiz Mes'elesinden Birincisi, bana ait rü'ya hakkında kıymetli bir ders vermiş. وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتاً 

 

(Sh: B-49)

âyetine güzel bir tefsir, nihayet mânâsı zâhir olmuş rü'yaya hoş bir ta'bir olmuştur. Nevme ait âyeti pek âlî ve münasib bir surette tefsirinizle, başta herkesten ziyade muhtaç Hulûsi'niz olduğu halde bütün Risale-i Nur ve Mektubâtü'n-Nur müstemi'lerine ve kâri'lerine faideli, zevkli, esaslı, ciddî, veciz ve belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.

 

            Şuraya bir işaret etmek isterim; Kur'ân'ın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum: Gerek Eğridir'de, gerek burada bazan zihmine bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektubunuzda benim zihnimi işgal eden bu şeyin cevabını bulurum. (Hâşiye) Bu birde, beşde kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki; kerâmet-i Kur'âniye'dendir.

      İkinci Mes'ele: Güzel ve ilmî bir ders olmakla beraber bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbü'ş-şeytanın avenesi tâ buralardan dolaşarak sahte ve şaşırtıcı hareketlerle arkadan çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifâhâne-i Kur'ân'ın anahtarı, inâyet-i İlâhî ile elinde bulunan sevgili Üstadımızın bu zehirlere de ilâç yetiştirmesi ve silâhhâne-i Kur'ân'dan aldığı acîb silâhlarla mübareze etmesi nev'inden güzel ve bedi' üslûb ile ve hârika temsilâtla bulunuşu hakikaten şâyân-ı menn ü şükrandır. Allah sizden çok razı olsun.

            Üçüncü Mes'ele: Hakikaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes'eleyi beş noktaya ayırmakla sanki İslâmın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esâsı göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, sual-i mukaddere cevab nev'inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn-ü zanna mesağ veriyorsunuz. Niyetle me'cur ve faide-mend olacağını ihtâr ediyorsunuz. Sâil buna da razı. Otuz İkinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfı zaten bu derde ilâç vermekte, bu yaraya merhem vurmakta ve bu arzuya çare bulmaktadır.

           

(Sh: B-50)

     SÖZLER ile kuvvetü'z-zahr olduğunuz mü'minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iade-i şuûr ettirdiğiniz divaneler, şu zamanda Kur'ân'dan daha iyi mürşid  olamıyacağına inandırdığınız hakikaten müştak insanlar, ilzam ettiğiniz münafıklar, mülhidler, hattâ kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü, akıldan nasibi olan anladı, kalbi bozulmayan inandı. Bu azim muvafakıyyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur'ân'ın ve Nurların dellâlının gösterdiği hakikî acza karşı Hâlikın ihsanındadır. وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ   âyet-i celîlesine istinâden her ne matlubunuz varsa Kur'ân'dadır. Buna muvaffak olmak için; Nurlarla alâkadar olmak, Kur'ân'a hâdim olmak, Allah'a karşı haddini ve acz-i tam içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcudiyetiyle kabul etmekle olur diye mütemadiyen mü'minleri bu kestirme, selâmetli ve saâdetli yola çağıran Üstadımızdan Allah-ı Zülcelâl Hazretleri ebeden razı olsun. Dünyevî, uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet-i Muhammed'e bağışlasın. Âmin, bi-hürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.

            Duanızın cümlemiz muhtacı ve duanızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabri Efendi kardeşimiz ne güzel takdir etmiş, mâşâallah, mâşâallah. Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Evet bazı ibareler belki edebiyat denilen şeye tam muvafık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünkü edebiyat satılmıyor. Kur'ân'dan nurlar gönderiliyor. Bu fakir kardeşiniz bu Sözleri okuduğum zaman Üstadımı temsil eder bir hal alıyorum. Tâbiratınızla, şivenizle okumak bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, târif edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyor telâkki ediyorum. Bazen verdiğiniz selâhiyetin manevî kuvvetiyle namınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telâkki ve te'sir bu mahiyettedir. bu mektubu  müsvedde ettiğim vakit tam bu anda müezzin minarede "Allahu Ekber" demişti. Ben de "Allahu Ekber (Celle Celâlühü)" ile mukabele etmiş idim. Bu hal işteki kudsiyete açık bir işaret değil mi?

 

(Sh: B-51)

      Dördüncü Hususî Mes'ele: Eski Said lisaniyle de olsa ne kadar muvafık isti'mal-i silâh ediyorsunuz, bârekâllah. Mânevî taşlarınız  وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى   âyet-i kerîmesinde işaret buyurulduğu üzere hedeflerine isabet ettiğine kaniim. Allah böylelerinin şerlerini kudret kılıcı ile kessin. Böylesi hâin ve zâlimleri Kahhâr ismine tevdi' ederiz. Hizmette füturum yok, fakat mâni'lerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafımı ateşle sarsalar bu ulvî düşünceme mâni olamazlar. Amma buna gönül razı değil, çok şeyler arzu ediyor. Ne çare nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden, ister istemez mücadeleye mecburum, hakikî hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır. وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

                                                                                                            Hulûsi

 

64

            (Altı sene bana kemâl-i sadâkatle hasbî olarak hizmet eden ve hârika olarak benim gibi bir asabî adamı hiç bir vakit  gücendirmeyen ve müsvedde kâtipliğini daima yapan Süleyman Efendi'nin fıkrasıdır.)

 

            Efendim Hazretleri!

 

            Evvelâ mübarek ellerinizi öper, mukaddes dualarınızı beklerim. Fakir hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleyman, şimdiye kadar te'lif olunan mübarek Nurları birer birer mütalâa ederek her birisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irae ettiler. Allah sizden razı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim. O nurları temsîl ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, ruhumu yoklayarak hissiyat-ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe-min-gayri haddin-cür'et eyleyeceğim. Hatâ vâki' olursa da afvımı istirham ediyorum.

 

            Efendim, görmüş olduğum Risale-i Nur deryâsındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsalini göremediğim gibi, kendi vicdanî muhakemem neticesinde kat'iyen anladım ki; o Risaleler her biri

 

(Sh: B-52)

 başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir-i Kur'ân'dır. Mahlûkat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten sukut eden ve serâpâ mânevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütalâası serî' şifalı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi' bir tiryak ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i'tikadındayım. Ve inşâallah Avrupa'ya karşı dahi Kur'ân'ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

 

            Tekrar ellerinizi öperek, duanızı isterim efendim hazretleri.

 

                                                                                                            Süleyman

 

65

            (Şu fıkra aklen Hulûsi, kalben Sabri, vicdanen Husrev hükmünde olan Re'fet Beyin mektubudur.)

 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

 

 

            Bu defa Süleyman Efendi vasıtasiyle Yirmi Beşinci Söz'ü, tashih olunmak üzere huzur-u âlinize takdim ediyorum. İ'câz-ı Kur'ân elhak bir şâheserdir. İhtiva ettiği hayret-bahş hakâik itibariyle âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu'cizât-ı Ahmediyeyi okudum. Çok mükemmel ve ruha ulviyet ve inkişaf bahş eden çok kıymettar bir eserdir. Şu kadar ki, mu'cizat-ı Ahmediyenin en büyüğü Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân olduğuna göre, i'câz-ı Kur'ân'ın ruhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecatından ettiğim istifade çok azîmdir. Bu eserinizle  وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ  âyet-i celîlesinin muhtevî olduğu şümûllü ve pek azametli olan maânî-i ulviye isbat edilmiş oluyor. Bugünkü terakkiyat-ı fenniye ve ihtirâât-ı beşeriyyeyi kendi mahsûlât-ı fikriyeleri addeden ve bir hazine-i hakâik olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı mühmel bırakarak Avrupa'dan ilim ve irfan dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gafiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te'min edecek maâliyat ve desâtir-i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insaf ve bir

 

(Sh: B-53)

 teyakkuz-ı ârifâne ile mütalâa etselerdi, dalmış oldukları hâb-ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat heyhât, bizler arpa ambarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmua-yı hakâik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz. İ'câz-ı Kur'ân'ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsiften âcizdir. Kudret-i kalemiyem olsaydı hakkını vermeye çalışırdır; olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum. Kemal-i hürmetle mübarek ellerinizden öper ve hizmet-i Kur'ân'da sâbit olmam hakkındaki duanızı taleb ve istirhâm ederim, efendim.

 

                                                                                                            Re'fet

 

66

            (Binbaşı merhum Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Envâr-ı Kur'aniye mizan ve bürhanlarından ve kıymeti takdir edilemiyen Sözler namındaki risale-i şerifeler fakiri ihyâ ediyor, kalbimi nurlandırıyor. هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى   Çoktan beri aramakta iken lehül'hamd Cenâb-ı Hakk Sözleri bu fakire ihsan buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kâlim tercüman olamıyor.

 

                                                                                                            Asım

 

67

            Bahtiyar kardeşim Husrev,

 

            Şu Risale (*), bir meclis-i nuranîdir ki, Kur'ân'ın münevver, mübarek şâkirdleri, içinde birbiriyle mânen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân'ın şâkirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hazine-i kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymettar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekâllah, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.

                                                                                                            Said Nursî

(*) Yâni Yirmi Yedinci Mektub'un umumu.

(Sh: B-54)

            YİRMİ YEDİNCİ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ ZEYLİ

68

            (Said'in bir fıkrasıdır.)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

 

            (Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektubdur. Bu üçüncü zeyle çendan münâsebeti azdır, fakat kardaşlarımın fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.)

 

            Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum.

Senin hararetli mektubunun gösterdiği intibah-ı ruhî şâyân-ı tebriktir. Biliniz ki mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir. Ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkıyeye inkılâb etmesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise hayat-ı Bâkıyeye çekirdek ve mebde' ve menşe olması cihetindedir. Yoksa hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divâneliktir. Hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczahâne-i kudsiye-i Kur'âniyeden tiryâk-misâl imanî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedavi ederler inşâallah. Senin şu intibahın senin yarana bir merhem olduğu gibi, seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar. Hem bilirsin, me'yus ve ümidsiz bir hastaya manevî bir teselli, bazen bin ilâçtan daha ziyade nâfi'dir. Halbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elim ye'sine bir zulmet daha katar. İnşâallah bu intibahın seni öyle bîçârelere medar-ı tesellî eder, nurlu bir tabib yapar. Bilirsin ki; ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba

 

(Sh: B-55)

 benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünki ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî mâlûmâtı, o felsefî maârifi; faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb-ı Hakk'tan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl'in hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maârif-i fenniyen, kıymettar maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.

 

            Zeki dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl-i fenden envâr-ı îmâniyeye ve esrar-ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Bey'e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem maden Sözler senin vicdanınla konuşabilirler. Her bir Söz'ü, şahsımdan değil belki Kur'ân'ın dellâlından sana bir mektuptur ve eczahâne-i kudsiye-i Kur'âniye'den birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dairesini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektup yaz. Ben cevap yazmasam da gücenme. Çünki, eskiden beri mektupları pek az yazarım. Hattâ üç senedir kardaşımın çok mektuplarına karşı bir tek yazdım.

 

                                                                                                Said Nursî

 

69

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstadü'l-A'zam!

 

            Bilhassa dest ve dâmen-i mübareklerinizi bûs edip, her an ve zaman muhtaç bulunduğum daâvât-ı üstadânelerini niyaz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi Kardeşim vasıtasıyla irsal buyurulan enva-ı iltifatı şâmil lütufname-i ekremîlerini, kemâl-i hasretle alarak müftehiretle okudum. Bir fıkrasında tevâfukat-ı gaybiye hakkındaki kanaat-ı âcizanem sual buyuruluyor. (Neam sadakte, Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem) kelimeleriyle icabet ediyorum. Zira, şu tevâfukat-ı gaybiye-i acîbe, bilûmum bahr-i muhît-i nurun talebelerini ve hattâ talebelerin cemaat-i müstemialarını mest ve hayran ve medyun-u secde-i şükran bırakmıştır. Nurların şu mu'ciznümâ kerametlerini, ancak ve ancak Mir'ât-ı Muhammediye (ASM) ile müşahede edebiliriz. Bu hakikatın diğer bir marifeti olan:

 

(Sh: B-56)

            Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim

            Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim. (Haşiye)

 

            Şu iki mısra'-ı mânidârı, perişan arîzamı şereflendirmek niyetiyle dercediyorum. Bu fakir ve âciz talebeniz,  şu hayretfezâ Kerâmet-i Kur'âniyeyi ve İ'câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu babda çok derin düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevâfukat-ı acîbeye müşabih tevâfukat, başka  kitablarda bulunur mu? , maksadıyla çok temaşa ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir haldedir. Şu halde tevâfukat-ı gaybiye, bir kerâmet-i alenîye olarak endamını nurlarda izhar ediyor. Ve lisan-ı hâl ile beşere hitaben diyor ki: "Ey beni âdem, şu sisli asırda dalâleti ref' ve selbedip necat ve saâdet bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları, verd-i Muhammedîye tebdil edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakim bir tarîk-ı selâmet ve necata sevkedecek, pek çok kerâmât ve i'cazını gösteren, bizim bulunduğumuz derya-yı nûrânîdir. Ve âtiyen daha nice âsâr-ı hafiye tezahür edecektir, diye nidâ ediyor.

 

            Müsaade-i fâzılâneleriyle bir mâruzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisna ederek meramımı arzedeceğim. Bendeniz Nurların müştak müşterilerinde daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enaniyet ve nefsaniyetin şiddetle hüküm-ferma olduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlâk ve etvarı bir, umumunun tarz-ı telâkkisi bir ve yekdiğerine karşı (ah-i lieb ve üm'den) daha kavî bir râbıta-i hakikiye ile merbut, samimiyet ve hakikatperverlikte, âdeta yekdiğerine müsabaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardaşlıkta tâkib ettikleri hat ve hareket bir, ve daha pek ziyade birbirine benzeyen tullâb-ı nuraniyenin bu hârika hallerini de ayrıca bir tevâfukat-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zira, İstanbul'dan, İzmir'den, Aydın'dan, Kütahya'dan, Isparta'dan, Eğirdir'den ilh.

 

(Hâşiye): Lâtif ve tevâfuktur ki: Hulûsi-i sâni Sabri Efendi bu beyti bana yazdığı zamanda, ya aynı zamanda veyahut az sonra,Hulûsi bey bir ay uzak yerde, aynı beyti bana yazmıştır. Bu iki zâtın hem hizmet-i Kur'andan hem bana karşı münasebetlerindeki tevâfukları, alâmet-i muvaffakıyettir.

Said

 

(Sh: B-57)

 muhtelif beldelerden seçilip, her sınıfta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları hâiz olmaları, câlib-i nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.

 

                                                                                                            Sabri

 

70

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Lütufkâr ve inayetkâr Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Ramazan-ı şerifin onuncu Cumartesi günü, saat onbir buçukta, herbir nüktesi nâmütenâhi hikmet ve hakikat müjdelerini hâvi ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniyeyi aldım. Ruhumun fevkalâde muhtaç ve müştak bulunduğu ve nazîrsiz eser-i pürnuru, o gece kemâl-i fahr ve sürurla yazdım. Ve aslını yine Nis'li Hâfız Mahmud Efendi'ye teslim ettim. Hakkı Efendiye götürdü. Ertesi sabah istinsah ettiğim Risaleyi bir daha dikkatli okuyarak, hattımın tevâfukunu tashih ve Ali Efendi'ye ait bir mektup yazdım. Tam imza edeceğim esnada, İslâm köyünden bu vazifeye mânen me'mur bir adam geldi, Ali Efendiye gönderdim. Ve şu ümidin fevkınde âni olarak gelen vasıta-i irsal, eserin kudsiyetine sarih ve bâriz bir delil olduğuna şübhe kalmadı.

            Üstad-ı Azîzim! Bazan Nurlarışünüp, hakikaten pek çok hakâik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyorum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma âit bir mevzu açılmadığını görerek, üstadıma bir arîza takdim etsem ve otuz günden ibaret olan Ramazan-ı Şerîfe ait Otuzuncu Mektub olmak üzere, bir niyazda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binaen şu arzumdan feragat ettim.

            İşte bu def'a külliyat-ı Nur'dan mebhus-u anha risale, bu abd-i âcize hitaben, "senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i mânevîmizde gayet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is'âf edildi" tarzında bana ihsan buyuruldu. Fakir de, ruhumun mühim bir ihtiyacını te'min eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniyeyi alarak, Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı inzâl edene secdeler ve Nurlar dellâl-ı

 

(Sh: B-58)

 âlişânına hadsiz teşekkürler ile, borçlu olduğum dua-yı fâzılânelerine müdavim bulunduğumu arzeylerim Efendim Hazretleri.

 

                                                                                                Sabri

 

71

            Ey Üstad;

 

            Yirmi Yedinci Söz, Müslümanları, sa'y u gayretin ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor. Bu risale sanki ufukta bir hedef, ehl-i îman için de bir rehber.

 

            Evet bu söz, kalbler içinde bir iştiyak, iştiyak içinde bir nur olmuş. Otuz Üçüncü Mektub ise otuz üç penceresiyle beraber, hakikat mayesiyle yoğrulmuş bir varlık, bu kıymetli eser ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrâkiyesiyle hissiz beşere hassasiyet; ve gaflet perdelerinden hakikatı görmeyen nazarlara kuvvet; hakperest ehl-i imana ise, ulviyet bahş ediyor.

 

            Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyata saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye'se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kârii olsunlar, anlasınlar ki, nereye giderlerse, nereye bakarlarsa bir Hâlik-ı Âzamın, bir Râhim-i Rahmân'ın dairesinden, hududundan, kanunundan ve idaresinden harice çıkamazlar. Her mevcudiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifat bir Kadîr-i Zülcelâl'in yed-i zaptındadır.

 

            Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede, sânii ilân ettiği cihetle, koca bir kâinatın saltanatının küçük nümunesi mevcuddur, denilebilir.

 

                                                                                                Zekâi

 

72

            Aziz ve Büyük Üstadım,

 

            İki üç günlük sa'yimin mahsûlünden doğan ve inâyet-i hakla istinsaha muvaffak olduğum On Yedinci Söz'ü tashih için takdim ediyorum.

 

(Sh: B-59)

            Ey yüce Üstadım, Onyedinci Söz ki: Mefhumu, nâmütenâhî yükselen hakikatlardır. Yüzlerce teşekkür ... Her söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrazı gösteriyor. Ve nurlarıyla teşhis ederek tedavi ediyor. Pekâla, pek rânâ anlıyorum ki, benim gibi yaralı, mânen zarar-dîde olmuş bir genç için, muhtaç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risale-i Nurdandır. Kalbime teselli nurlarını serpen Hâlik-ı A'zam'a binlerce şükür.

 

                                                                                                Zekâi

 

73

            Sözler, yani Risale-i Ahmediye berâhinini yazarken, çok def'alar kalemimi elimden bırakıp, o asr-ı saadetin anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, ruhum vücudumdan ayrılarak uzaklara gitmiş. Bana teselli tuhfeleri getirmiş.

 

            Öyle ya, aziz Üstad! Asr-ı saadette de değilsek, müştakıyız. Bu bize kâfi. Hazret-i Muhammed (ASM) nın  bize bıraktığı muazzam bir mu'cizesi bugün elimizde değil mi? O kitab, bize, muhtaç ve müştak bulunduğumuz saadeti va'detmiyor mu? Ona hâlisane sarıldığımız zaman muhtaç bulunduğumuz zevk-i mânevîyi bize vermiyor mu?

 

            Evet aziz Üstadım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz, hakikî insanlara rehber olan o muazzam kitab, o büyük mu'cize ki, ben maddiyat içinde dünya cereyanında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sesleri ne güzel teselli etmiş ve bana sarsılmaz bir istinadgâh olmuştur. Hakka, nâmütenâhi şükürler olsun.

 

            Muhterem Üstad, bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan ruhum, kıymettar Risaleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i manevî, bir saâdet-i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.

 

            Üstadım! İşte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete, sonsuza, saâdet âlemlerine atılmak istiyorum.

 

(Sh: B-60)

            İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def'olsun gençlik rü'yâlarının kâbuslu fırtınaları.

 

            Üstadım, duanıza muhtacım.

 

                                                                                                            Zekâi

 

74

            Fazîlet-meâb Üstadım,

 

            Nur sabahı olan Risale-i Nur'dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsah ederek berây-ı tashih, taraf-ı âlîlerine takdim ediyorum. Mezkûr Sözler ki; kısa oldukları halde mefhumları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor. O Sözler ki; herbiri ayrı ayrı mecralardan cereyan ederek büyük bir deryaya dökülen berrak ve saf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların lâtif ve ulvî seslerinden hayli derece istifade ediyor ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifa verici eczâlar istihsal ediyorum. Kendisini acı, yoksulluk içerisinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişaf edememiş kimseleri îkaz etmek emelini taşıdığıma emin olunuz.

 

            Aziz Üstadım! Anlıyorum ki, kaybolmuş ümidlerimin, hayatımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip bir fecr-i sabah ararken, bir nur sîma bir nur sabah karşımda parladılar. Allah sizden razı olsun ki, kıymetli eserleriniz sayesinde hayatın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu suretle kalbime bir istinadgâh-ı manevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen; Rabbim, Üstadımızı iki cihanda aziz ve gayelerine vâsıl eylesin, âmin.

 

                                                                                                            Zekâi

 

75

            Ey Aziz Üstad,

 

            Vâkıa, emr-i âlîleri Sözler'in yazılması hususunda acele edilmemesi idi; fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmiyeyim. Malûmu âlîleri, bendeniz bu hususta vazifelerde çok geç kaldım.

 

(Sh: B-61)

 Bu cihetleri vuzuh ile görüp idrâk ederken, mümkün mü ki, o ulu pınarı billûrî sulariyle elimi yüzümü yıkamıyayım, kalbimi parlatmak için isti'câl göstermiyeyim. Cenâb-ı Hakk'ın azîm bir lütfu ki, te'mîn-i maişetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymettar risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti'câlimin en büyük sebebi muhtaç bulunduğum teselliyetkâr nurları, o risalelerde buluyorum. Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden haris kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihar ederler. Talebeniz de kezâ, o cihan-kıymet Risaleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifade-bahş ve müftehir olacağım.

 

            On Altıncı Mektubu serâpâ okudum. Her türlü mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftun oldum. O Sözler'i okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parlayacak zannettim. Tehâcüm-ü ızdırab için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temenni ettim.

 

            Yirmi Üçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtar eden ve en âlî makamlara sahip olmak yollarını gösteren ve kârilerini tekâmüle sevkeden ve meşrû aşklar doğuran ölmez bir teselli hâtırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmi Üçüncü Söz'ü lâyıkıyle takdirden âcizim. Çünkü o, bir teselli ve saâdet mâyesidir.

 

                                                                                                Ahmed Zekâi

 

76

            (Husrev'in bir fıkrasıdır.)

 

            Sevgili ve Muhterem Üstadım Efendim,

 

            Bizi maddî ve mânevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan Risalelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım halde, bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk'a bînihâye teşekkür etmekte; gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesile olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu hususta üzerimize terettüp eden vazife-i Kur'âniyede muvaffakıyet kazanacağımızı tebşir etmekte

 

(Sh: B-62)

 olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürurla müftehirim. Üstadım! Hakkınızda, hâtırınıza gelmeyen nimetlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes'ud olmanızı her vakit için dua etmekteyim.

 

            Muhterem Üstadım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her hususta engel olmaları, şübhesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hal yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nur deryasının feyizli Risaleleri kimin eline geçerse, o zâtı kendine ciddî olarak raptettiği gibi, müştaklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor.                                                                                                     اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

                                                                                                            Husrev

 

77

            (Husrev'in Sözler'i yazmağa başladığı zaman yazdığı mektubun fıkrasıdır.)

           

            Muhterem Efendim Hazretleri,

 

            Bu sefer okumaklığımız için irsal buyurduğunuz iki kitabdan birisini Bekir Ağa'dan aldım. Kitabın birkaç sahifesini okudum. Ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsah etmeğe başladım. Kitab münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadar eden mesâilden bahsettiğini ve küçük mektubların pek büyük hakikatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefid oldum.

 

            Altıncı Mektub'a kadar yazılan Sözleri bir taraftan yazıyor, diğer taraftan da yazının geçce yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürur beni kaplıyordu. Altıncı Mektuba gelince, şu gurbetteki firkatinizin en hazin kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazin hazin ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan valideme dahi okudum. Okurken validem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da acaba tayyedilen kısmından da biraz yazılsa idi.

 

                                                                                                            Husrev

 

(Sh: B-63)

78

            Ey Üstad-ı Muazzam,

           

            Atabeye gelen Ramazan meyvesi olan ve Ramazan-ı Şerifin hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkaz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrih ediyor. Okuduğum her söz, neşr ettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisanım tavsif ve takdirden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îman ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu risalâtü'l-envar ve mektubâtü'n-nur, için için ateşlenen, feveran eden bir dağ gibi hararetle nur-feşan bir menba' kuvvetine tesahub edecek. Ve belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesafeleri îkaz ve irşad nuruyla ihâta edecektir.

 

                                                                        Nurun Eski Talebesi Merhum

                                                                            Lütfi'nin Arkadaşı Zeki

 

79

            (Husrev'in bir fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Efendim, Sevgili Üstadım,

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektub'un bir kısmını nasıl bulduğum ferman buyuruluyor. Bu hususta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risalelerin her birisinin nurları bir; fakat mevzuları ayrı, güzellikleri ayrı, lâtiflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu risalenin nuru diğer Risaleler gibi her tarafı parlak, her köşesi güzeldir. Bilhassa ruhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâll-i müessife dolayısiyle, sevgili Üstadımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifayı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de, binler maslahat ve faideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı halde tebdil edilen şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me'yus ve müteessir ediyor.

 

            Fakat sevgili Üstadım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecavüzleri ziyadeleştikçe, diğer taraftan Muhterem Üstadımızın, Kur'ân'ın feyzi ile nâil olduğu hakîkat deryasından kükreyip gelen gizli hakâikı izhâr etmesi bizim sevinci

 

 

(Sh: B-64)

mizi artırmaktadır. Madem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarureti vardır, biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz.

 

                                                                                                            Husrev

 

80

            (Husrev'in bir fıkrasıdır.)

 

            Sevgili, Muhterem Üstadım,

           

            Kıymettar Üstadım,

 

            Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektuptan duyduğum süruru târif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisanı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektubunuzu takbil ediyor; ruhum sizinle yaşadığı halde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyahut Risaleleri okumakla teskin edibiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemadiyen ağlıyor, ah sevgili Üstadım. Sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni afvediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum halde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahralar, susuz çöller, ruhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güya bir şey arıyorum.

 

            Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın. Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rü'yâ-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine tâyin edilmiş ve işe mübaşeret etmiştim. Bu rü'ya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci ve Sekizinci Mes'elelerinde, hizmetimizin makbuliyeti ve rıza-i İlâhî dahilinde olduğu pek açık bir lisanla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstadım, Allah sizden ebeden razı olsun.

 

                                                                                                            Husrev

 

(Sh: B-65)

81

            Ey Aziz Üstad!

 

            Bu def'a yazmağa muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuz İkinci Söz'ü beray-ı tashih takdim ediyorum. İşbu kitâbın, nazar-ı âcizîde giranbahâ bir hazine olduğunu yazmağa bilmem lüzum var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr-i beşerin nâmahdud bir arazi olduğunu iddia eden adam ne doğru söylemişler. Bu noktada fikrim; gittikçe inkişaf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr-i beşerin nâmahdud olduğunu îzah maksadına müstenid değildir. Demek ki, her Risaleden ruhum ayrı ayrı gıdasını alıyor. Otuz ikinci Söz'ün kalbime ve ruhuma bahşettiği safâ-yı sermedî ve câvidânî değil mi ki, bu uzun mektubumla mesrûriyetimi izhâr için sizi tâciz etmeme bâdî oluyor. Hülâsa, tatlı bir sermestî içinde hayatımdan memnunum. İnşâallah duanız himmetiyle, böyle meşru' bir sermestî içinde hayat-ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallah.

 

                                                                                                            Ahmet Zekâi

 

82

            (Husrev'in bir fıkrasıdır.)

 

            Çok Muhterem, Sevgili Üstadım,

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmını okuduk. Mektub münderecatı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur'ân-ı Hakîmin bazı âyâtından çıkan kıvılcımlariyle, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyunlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbatü'n-Nur ve Risalâtü'n-Nur ile meydan okuyarak onların kafalarına hakikat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan onların kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.

 

            On sekiz bin değil, sevgili Üstadımın buyurdukları gibi yirmi sekiz bin âleme bakan o büyük Fürkan-ı İlâhînin, bugünkü asırdan başka gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına

 

(Sh: B-66)

 işaret edilmesi ve lâfzullah üzerinde vâki tevâfukatın göze çarpacak ve nazarı celbedecek şekle ifrağ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen mânidar tevâfukatın güzellikleriyle meydana çıkarılması hakkında vâki Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesaret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle bir Kur'ân-ı Kerîm'in yazılması hakkında vâki olacak her fedakârlığa hâzır olduğumu, utanarak baştan ayağa kadar beni istilâ eden bu sürurun verdiği hâlet-i ruhiye üzerine arzediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstadıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur'ân-ı Kerîm'i yazıp takdim etmeği çok arzu ediyorum. Fakat mes'elenin müsta'celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabulünde ısrar edemiyorum.

 

            Evet sevgili Üstadım! İnşâallah zaman takarrüb etmiştir. İnşâallah mev'ûd vakte biz de erişmiş bulunuyoruz. Artık sebeb selef-i sâlihînin Kur'ân'a hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının, zamanlarına aid bulunması ve ulemâ-i müteahhirînin müsaadeleri de Arapçanın tahsili cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâatini taşıyarak, Arapçanın okunmak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur'ân hakkında sevgili Üstadımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyaç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr-i hayra kapı açan bu işin hemen ikmâl edilmesi için her şeye tercih edilmesi rica ve istirhamındayım. (Saatçi Lütfi Efendi kardeşim de bu kanaattedir.)

 

            Sevgili Üstadım! Allah sizden hem ebediyen razı olsun, hem de her bir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duasiyle Cenâb-ı Hakk'a  müteşekkir olduğum halde size olan minnettarlığımı arzeder ve dâmenlerinizi öperim, muhterem efendim hazretleri.

 

                                                                                                            Husrev

 

(Sh: B-67)

83

            Ey Üstad!

 

            Kur'ân'ın ma'kesi olan yazdığın Risaleler, senin ne büyük üstad olduğunu kabul ve teslime kâfidir. Sen ki ey aziz Üstad, İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini Risalelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nurlu hakikatleri meydana çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin, ârâmsız sa'yin semeresiz kalmadı. Anadolu'nun ortasına öyle bir âb-ı hayat çeşmesi açtın ki (Hâşiye: l) bu çeşmenin muslukları yazdığınız Risalelerin, neşrettiğiniz eszerlerin hakâikıdır. Menba' ve mâdeni, bâkî olan Kur'ân-ı Hakîm'in bahridir. Bir gün olup bu dâr-ı imtihandan saadet âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdar eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu, senin açtığın çeşmenin kıymetini takdîr ile ona muhafız ve müdâfi' olan ve icabında eserlerinin ahkâmını ilân ve telkin uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyarında olduğunuz zamanlarda dahi sizin ruhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emîn olunuz. Bir çok esrar-ı Kur'âniyenin anahtarlarını şimdiden talebenize tevdi ettiğinize, onlar canla başla size minnettar ve müteşekkirdirler. Bu gün saçmakta olduğunuz feyizli nurlar, beşeriyetin hakikî insan olanlarını pâyansız sürurlara istiğrak ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedakârlığın azîmdir, azîmdir.

 

            Aziz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin (Hâşiye: 2) ve siz destanlarda geziniz. Fedakâr Üstad! Diyânetten meded almayan, ehl-i gafletin

 

(Hâşiye 1): Bu hizmet-i kudsiyedeki sevap ve şerefte benim gibi bîçârenin hissesi, tasavvur ettiğiniz miktardan binde bir düşse yine şükrederim. Ehl-i hüner, elmas kalemleriyle imdadıma yetişen sizin gibi Kur'ân'ın hâlis şâkirdleridir.!

(Hâşiye 2): Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer o yâr ise, her şey yârdır. Eyer O yâr deyilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli ibtal eder; eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar; eğer müşevvik ise saffetini izale eder;  eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak istemiyerek Cenâb-ı Hak ihsân etse, o amelin ve ilmin insanlarda  hüsn-i te'sîri namına kabul etmek güzeldir ki, و َاجْعَلْ لِي لِسَانِ صِدْقٍ فِي اْلاَخِرِينَ   buna işarettir.

Said

 

(Sh: B-68)

 gafletini ziyâdeleştiren edebiyat denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr ve telkinleriniz sâyesinde mündefi' oluyor. Dinsiz milletler pâyidâr olamayacağı ve hattâ insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek mâkul ve mantıkî delillerle isbat ettin. Eserlerin ruhun gibi ulvî ve ihâtalı.

 

            Sevgili Üstadım!  Müsterih olmalısınız ki, sizin sa'yiniz beyhûde değildir. Lâyemût risalelerin ilelebed kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek. Ve belki îman dahi bahşedecek. Zaten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, îman dairesinde îkaz ve irşad hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezheblerinde nâlân, sürünen edebsizler elbette hakikî edebi ve edebiyatı sizin eserlerinizde bulacaklarına asla şübhe yoktur ki, böyle olacak. Siz de artık muhterem üstad, muhtac olan koca bir millete târif ve mikyas kabul etmez bir hizmeti ifâ etmiş bulunuyorsunuz. Bu millet, bu toprak, bu vatan hiçbir zaman size olan borçlarını ödeyemezler. Dilerim ki, bu azim, kudsî hizmetinizin mükâfatını Cenâb-ı Hak size pek lâyık bir tarzda ihsan etsin. Dünya ve âhirette sizden ve bizim gibi âciz ve kusurlu hizmetçilerinden razı olsun, âmin.

 

                                                                                                Lütfi'nin arkadaşı

 

84

            (Hüsrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

           

            Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektubunuzu aldığım vakitten beri sürûr içinde, Cenâb-ı Hakk'a bînihâye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte, eltaf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi dua ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb-ı Hakk'ın sırf hizmet-i Kur'ân'da istihdam etmesinin iş'ar buyurulmasıdır.

 

            Muhterem Üstadım! Vaziyetimden çok çok memnunum. Artık emr-i âlîleri mûcibince hiç bir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Risale-i Nurdan Sözler'i ikmâl etmek, bunlardan istinsah ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te'min etmek için

 

(Sh: B-69)

 lâyıkıyle çalışmaktır. Bunun için kendimde gördüğüm âriyet ve emanet bir varlığa değil, belki Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve lütuflarına istinad ediyorum.

 

            Muhterem Üstadım! Yazdığım Otuz İkinci ve Yirmi Yedinci Sözleri takdim ediyorum. Yirmi Yedinci Mektupta arkadaşlarımızın ihtisâsatlarını okurken bilseniz ne kadar sürur duyuyorum. Yekdiğerine ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir âile ve bir cemaat efradının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şübhesiz Zât-ı Üstadâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da, kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyahud ben bu cemaatin içerisine dahil olduğumdan fevkalhad bahtiyarım. Kur'ân-ı Mübînin nurlarının ahz ve neşri hususunda, sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vasıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb-ı Hakk'a minnettarlığımızı tahdid edemeyiz.

 

                                                                                                            Husrev

 

85

            (Sabri'nin bir fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!

 

            Bil'istinsah takdîm-i huzur-u fâzılâneleri kılınan Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesi tam zamanında izhar-ı endam etmiştir. Şu mübarek eser Risâlâtü'n-Nur ve Mektubâtü'n-Nur'un bir nevi tarihçeleri olduğu gibi, diğer cihetten de âsâr-ı pür-envârın senedât ve berâhin-i kat'iyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç seneden beri dimağımda mahsus ve mahfuz bir çok ihtisâsatı da, bu kere zâhire çıkarmıştır. İşte Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nuraniyeti böyle elmas ve mücevherat-ı mâneviyeyi câmi' bulunduğu, bu mes'ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.

 

            Evet şu hakikati de itiraf etmek lâzım ki, bir mücevherat hazinesi ne kadar zengin ve ne kadar yüksek bir servete mâlik olursa olsun, bâyii, dellâlı, usûl-i bey' u şirâya âşina olmazsa, zilyed bulunduğu kıymettar hazinenin müştemil ve muhtevî bulunduğu emtiayı, lâyıkıyla âleme ilân ve enzâr-ı âmmeye vaz' edemez. Binâenaleyh

 

(Sh: B-70)

 şu devr-i müşevveşde, hakâik-ı Kur'âniye'nin hakkıyla bey'u şirâsını yapan dellâll-ı Kur'ân'ın değil altı senedir, belki kırk seneden beri ehl-i İslâm'a hitâben:

 يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلَى ِتجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ   fermân-ı Rabbanîsiyle nidâ etmeleri, bil'umum envâr-ı îmâniyeye muhtaç Ümmet-i Muhammed'i medyûn-ı şükrân eylemiş ve eylemektedir.

 

                                                                                                            Sabri

 

86

            (Sabri'nin fıkrası)

 

            Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!

 

            Bu kere Yirmi Yedinci Mektub'un İkinci Zeylini, Yirmi Sekizinci Mektub'un Beşinci, Altıncı  Mes'elelerini bil'istinsâh asıl ma'assuret takdim ediyorum. Bendeleri Yirmi yedinci Mektubun te'lif ve te'sis ve tertibinde, çok mühim bir isabet ihssediyorum ki, bu mektubun te'lifindeki gaye, kat'iyyen mektub sahiplerini ilân ve teşhir olmadığı, belki muhtelifü'd-derecât zevi'l-efkâr ve elbâbın herbiri, Nurların ancak yüzde birer hâssalarını ve fevâidini görerek, dellâl-ı Kur'ân'ın bir dereceye kadar nidalarını taklide çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsas ediyor.

 

            Nur deryasını görmeyen bazı kimseler müştâkane soruyorlar ki: Mensub bulunduğunuz Nur eczahanesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzuları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risaletü'n-Nur'u mümkün ise, birer birer göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbur idim. Şimdi ise, Risaleti'n-Nur'un yüzde on nisbetinde mevzuunu mümkün mertebe ifadeye hazırım. Ve nîm bir fihristini andırır, Yirmi Yedinci Mektub'u veriyor ve bildiriyorum. Cüz'î-küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nurların ekser aksamı vücuda geldikten sonra Yirmi Yedinci Mektub âdeta işaret tabancası gibi endaht edildi. Ve hem de Nur deryasının askerleri beyninde, bir nevi müsabaka vazifesini de gördü. Her müntesib meşher-i Nur'a, az-çok hünerini döktü.

 

                                                                                                            Sabri

 

(Sh: B-71)

 

87

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Eyyühel Üstad!

 

            خd-i sâîd-i fıtrînizi tebrik ve bilvesile dest ve dâmen-i kerîmanelerini öperim.

 

            Efendim, her an nurlar ile tegaddi eden ruh-u âcizânem, yine evvelki cuma günü mugaddi bir nura muntazır iken, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmını ihsan ve irsal buyurulmakla fakir talebiniz müşerref ve müstefid ve minnettar kalmıştır. Bir saatlik misafir kalan bu eser-i kıymettar ve mânidarı hemen Abdullah götürdü. O rü'ya misal gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymettar nakışlarını ve mânidar meâllerini, aczim dolayısıyla ifade edebilmeye iktidarım yok.

 

            Şu kadar arzedebileceğim ki, bu bürhânî, senedî, şuhudî velhasıl kâffe-i esbab-ı sübutiyyesi aslında münderic ve müştemil bulunan kıymettar eser, umum Risale-i Nur ve Mektubâtü'n-Nur'un güneş-misâl i'cazları, âlemleri hayrette bırakan kerametleri, dost ve düşmanın itiraf ve takdirini kazanan âsâr-ı sâbıka-i nuraniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda içtima etmiş. Veyahut şöyle diyebileceğim ki, her ne zaman nurlardan bir Risale görsem, bu gibi veyahut daha ziyade bir zevk-i hakikî ve sürûr-u nâmütenâhî görüyorum. Şu halde bu acîb mahsûsat ve meşhûdât, ancak nurlara ait ve münhasır bir i'caz, kezâlik nurlara mahsus bir kerametidir demekte, ehl-i îmanca kâmil bir kanâat mevcut bulunacağına eminim. Bilhassa tevâfukatı, tefsiratı gösterilerek tahriri musammem ve menvî bulunan Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı, umum ehl-i îman ve tevhid kemâl-i hâhişle ve nihayetsiz hürmetle karşılayacakları, bedahette olduğu gibi, birçok kimselerin de, âhir ömürlerinde yeniden okumağa şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimâl-i kavîdir. Daha nice emsali, nâmesbuk âsârın vücuda getirilmesini, bütün ruhumla diler ve Cenâb-ı Mün'im-i Hakikîden muvaffakıyetler temenni eylerim Efendim.

 

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                                            Hâfız Sabri

 

(Sh: B-72)

88

            (Sabri'nin fıkrasıdır)

            Üstad-ı Âşânım Efendim!

 

Şu iki geceden iğtinam edebildiğim vakitlerde, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Birinci Kısmını istinsah ederek, kendi nüshamı Ali Efendi'ye ve aslını Zât-ı Üstadânelerine iade ve takdim ediyorum. Şu bir aydan beri, ruhlarımız ateşe mâruz çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaziyette olup, hattâ ekser arkadaşlarla, bu mes'ele hakkında ne hatt-ı hareket tâkib edeceğimizi mektubla muhabere ve müşavereye başladık. Ve bu tarafta Üstad-ı Âzamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifahen veya tahriren bu babda mâruzatta bulunmak emelinde iken, bu dertlere birer iksir, ilâç ve cevab-ı şâfi olan Yirmi Yedinci Söz'ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şümullü bir cevâb-ı âlîyî bizlere ihsan eden ve kısacık cümlesi nâmütenâhî hakâik-ı maânîyi câmi' bulunan, bahr-i muhît-i kebir tâbirine mâsadak olan her bir cümle-i Kur'âniye şu kısımda bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskat etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzam ve ruhlarımızı da tenvir ve tesrir ve teselli etmiştir.

 

            Üstüd-ı Muazzezim! Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın ne derecelerde zengin bir hazine-i rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevî bulunduğu enva'-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesile bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserisinde tam bir muharriklik vazifesini deruhde eden Üstâd-ı Sâni Hulûsi Beyefendimi, teşbih ve tâbiri câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcut her saati tahrik eder, işletir. Mûmâileyh beyefendim de, aynen o halde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış bir çok mesâil-i mühimme-i hakîkiyyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân'dan istiyor.

 

            Şu asırda hazine-i mâneviyenin hazinedar-ı bînazîri de, o kıymetdar sâiline en kıymetdar ve ruha tam bir gıda bahş mevadd-ı

 

(Sh: B-73)

 mâneviye-i Kur'âniye ile i'tizaz ve ikrâm ederken o halkaya lâyık ve müstehak olmadığım halde, fakir de, gıda-yı ruhânîmî ârâmsız alınca, o mevâidi ihsan edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-ı şükran kalıyorum. Bu defaki aldığım lütufnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hâzır farzederek mektubla muhabere etmiyorum, buyuruluyor. Bu hususta kalb ve ruhuma "Ne dersiniz?" dedim. "Estağfirullah sadhezâr estağfirullah. Biz ölmüştük, lehülhamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye, hiçbir cihetle hakkımız yok. Vazifemiz olan duaya devam ve teşekkür borçluyuz." cevab-ı hakgûyânesini ruhumdan aldım.

 

                                                                                                Hâfız Sabri

 

89

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!

 

            Bu kere Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Dört, ilâ Dokuzuncu Nüktelerini hâvi mübarek mektubunuzu Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinin sırr-ı azîm-i inayet beyanındaki hâtimesi namını verdiğiniz ve Mu'ciz-nümâ ramazanın hikmetlerini beyân eden Yirmi Dokuzuncu Mektubun İkinci Kısmını ve münevver hâtem-i i'cazı kemâl-i şükranla aldım. İştiyakla, lezzetle, zevk-i mânevî ile defa'atle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki, cevap yazamadım. İşte bu mübarek cuma günü, hem nurlardan aldığım feyizleri, tesellileri, hem kalbî teessüratımı, icmâlen arz maksadıyla, bu varak-pâreyi tahrire lütf-u Hak'la başladım.

 

      Evvelen, Yirmi Dokuzuncu Mektub'un altı nüktesiyle Kur'ân'ın hakikî tercümesi kâbil olmadığını, îmandan zerre kadar nasîbi olana, Yirmi Beşinci Söz'deki bürhanlar zeylen isbat ediyor. Ve şeâir-i İslâmiyeyi gayet güzel bir üslûb ile târif ve mütalâa etmekle beraber ulemâüs-su' ashabına, çok mükemmel ve manevî tokat aşkediyorsunuz. Ve nihayetde, mektubdaki                    

hakikatların Kur'ân'dan geldiğini aklı takvîm için, onun belâgat-ı i'caz ve îcâzına imtisâlen:                               لاَ يَسْتَوِى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ اْلجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ

 

 

 

 (Sh: B-74)

  Âyet-i kerîmesini nazara vaz' ediyorsunuz. Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibraz ve irsal buyurduğunuz nurların mütalâasında, müsbet ve menfî iki te'sir altında ne yapacağını ve ne edeceğini şaşırıyor. Çünki, manevî vazifemizi ifa edemiyoruz. Çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid'at ve dalâlet her gün artmakta, ahkâm-ı İslâmiye sünnetlerden başlıyarak ve Kur'ân hedef tutularak, çok insafsızca hücum edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münasip merhem olacak, bu nurlu ve şifalı eserlerin mahdud eşhas arasında ve yalnız bu zavallıların ümid ve îmanlarını takviye edecek vaz'iyyette kalması teessürü arttırmakta ve dergâh-ı İlâhiyeye ilticadan başka çâre bırakmamaktadır.

 

            Evet kat'î kanaat hâsıl olur. Hattâ dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve behatve yaklaşmakta. Her saat çatısından tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hattâ lâmbasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.

 

            İşte beşere bilhassa müslümanlara ârız olan ve alettevâli artmakta olan za'flar, bu neticeyi ta'cil ediyor, mütalâasındayım. Fakat irşad buyurulduğu üzere madem ki, netice ile değil, hizmetle mükellefiz. O halde ümidimizi kesmiyerek, sabır ve sükûn ile dua ve niyaz ile dergâh-ı İlâhiyeden yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevalsiz ve nihayetsiz kudret sahibi olan Hâlikımız iyi yapar. İyilikler halk buyurur,İnşâallah, demeliyiz.

 

            Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesi:

 

            Gaybî işârât hakkında ihtimalen dahi olsa, her türlü evhamı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sıddîkınız, elhamdülilâh mübarek eserlerde delâlet ettikleri mânalarda, işaret ettikleri hakâikta, bütün mevcudiyetle kabul ve tasdik ve kudsî meânîsini dercan etmekten başka bir his asla taşımamıştır. Nasıl ki, Aziz Üstadımız bu Kur'ânî cevherleri kendisine göstermekle iktifa etmiyor ve muhtaçlara da bakınız, görünüz, istifade ediniz, siz de muhtaçlara, müştaklara, mütehayyirlere göstermeye vasıta olunuz buyuruyorlar. Bu fakir

 

 

(Sh: B-75)

talebeniz bu emre (ale'r-re's-i ve'l-ayn,sem'an ve tâaten) demiş. Ve alâ kadri'l-imkân ve mütevekkilen alellah, bu emel uğrunda hizmette bulunmayı minnettarane arzu etmekte bulunmuştur. Binaenaleyh gaybî tevâfuk hakkındaki bu müdellel ve muknî beyânat da, yerindedir, fazla değildir. Bu da herhalde lâzımdır. Buna mutlak ihtiyaç vardır, veya olacaktır. Gösterilen misalden de anlaşılıyor. Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem'edilmiş, toparlanmış, tefsir kavâidine siyak ve sibak-ı kelâm gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret-i isti'mâl sebebiyle, hâh nâhâh nazar-ı dikkate çarpan tevâfuk ve müvazenete de an-kasdin ihtimam edilerek, emniyetle vücuda getirilmiş olan bir tefsir ile, doğrudan doğruya hazâin-i mukaddese-i Kur'âniyeden, bu asır insanlarına, müslümanlarına göre nebeân, feverân ve lemeân eden nurlu âsârdaki gaybî muvafakat, müvazenet kıyas edilebilir mi? Asla ...

 

            Hâtimedeki Ahmed Galib Bey'in fıkrası hoştur. Bu fıkranın Hazret-i Kur'ân'a ve mahzen-i esrâr-ı İlâhiyenin bir nevi nurlu reşahatı ve lemeâtı olan Sözler'e nisbeti, güzelliğini arttırmıştır. Allah bu gibi kardeşlerimizin adedini çok arttırsın. Ve cümlesini, bu meyanda bu fakir-i pür-taksîri de muvaffakun bilhayr buyursun, âmin ...

 

            Yirmidokuzuncu Mektubun İkinci Kısmı, Kur'ân'ın has dürbiniyle bakılmak suretiyle, Ramazanın hikmetlerinden dokuzu mükemmelen ve emsalsiz tarzda beyan buyurulmuştur. Allah sevgili Üstadımızdan razı olsun. Bu sene burada Ramazan-ı  Şerif'e riayet, evvelki senelerden zâhiren ziyade idi. Gönül arzu ederdi, keşki bu âlî eser, bu Ramazandan evvel elimize geçmiş olaydı. Seyyidü'r-Rusül, Nûru'l-vücud Efendimiz Hazretleri Sallâllahu Aleyhi Ve Sellem (Endîin-ün-nasîhatü) buyurdukları ma'lûm-u fâzılâneleridir. İşte bu sebeble azlığından müteessir olduğum buradaki cemaatimize, tam vaktinde okumak suretiyle, bu emr-i Celîl-i nebevîyi de, yerine getirmiş olurduk. Fakat bu şereften mahrumiyetimiz, maddî uzaklığından ileri gelmiştir. Çünki Kur'ân'ın madem ki, ilk nüzûlü şehr-i Ramazanda olmuştur. Bu  asırda ve şu zamanda da, o mübarek âyetin hikmetleri hakkında

 

(Sh: B-76)

 eser yazılmasının bu ayda olması enseb ve a'lâdır. Cenâb-ı Hakk emsâl-i kesiresiyle, hayırlısıyla cümlemizi müşerref buyursun, âmin ...

 

            Hâtem-i İ'caz, hizmet-i Kur'ân'daki kıymettar kardeşlerimi tanıttırdı. Ve şu güzel nurlu beyti hatırlattı:

 

            Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kaim,

            Mir'ât-ı Muhammed'den, Allah görünür dâim.

 

            Ve şu fıkrayı söylettirdi:

 

            Âyinedir bu hâtem, herkes sıdk ile hâdim

            Mir'ât-ı Üstaddan, Kur'ân'dır görünen dâim.  (Hâşiye)

(Hâşiye): Lâtif bir tevâfuktur ki, birinci Hulûsi ile ikinci Hulûsi ünvanını alan Sabri Efendi, buradaki birbirinden çok uzak oldukukları halde, aynı fıkrayı mektuplarında bana karşı yazıyorlar.

 

            Allah-ü Zülcelâl cümlesinden razı olsun. Bu mübarek mir'âtın boşşesine, bu beyit ile imzamın konulmasını tasvîb-i ârifanelerine arzederim.

 

                                                                                                                        Hûlusi

 

90

            (Binbaşı Âsım Bey'in Risaletü'n-Nur Sözleri hakkında temsîl ettiği bir fıkrasıdır.)

 

            Münezzehdir Şuûnatdan, hep ilhâm-ı İlâhîdir,

            Okurken nûr alır vicdan, sütûr-u bî-tenâhîdir,

            Riyâdan, kibirden, her meâsîden münezzehdir,

            Kelâm-ı lâyezâlîden gelen, bir nûr-u müferrihdir.

 

                        Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı,

                        Bu, âyetler gibi nuranî ve lâhutî bu efkârı,

                        Meâsir mi? eser mi? müncelî, yoksa müesser mi?

                        İlâhî bir sırren'den berk uran, hayret-fezâ sır mı?

                        İlâhî bir sırren'den berk uran, hayret-fezâ sır mı?

 

            Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir.

            Sen ey gafil beşer, bil nefsini, gör ki, ne şeylerdir.

            Bütün kevn vâlih ve hayran düşündükçe ser-encâmın

            Kerîm hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.

 

                                                                                                                        Âsım

 

(Sh: B-77)

91

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكتُوبَاتِ اَلنُّورِ اَلْفَ اَمْثَالِهَا

 

            Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!

 

            Geçen hafta Yirmi Sekizinci Mektubun Beşinci ve Altıncı Mes'eleleri isimlerini alan biri şükre, diğeri harem-i şerif suâline cevab olan iki eseri aliyyül âlînizi, kemâl-i şevkle aldım. Zevk ile mütalâa ettim. Çok susamıştım. Şükre dair çok derin mânalı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize nimetlerinin had ve pâyânı olmayan ol Hâlik-ı Kerîm, ol Mü'min-i Hakîm, ol Rezzâk-ı Rahîm celle celâlühu hazretlerinin nurlar nâmı altındaki in'am ve ihsanına karşı (Elhamdülillâh, Allahu Ekber) dedim. Ve mânevî susuzluğumu, elim ermez, gücüm yetmez, nazarım erişmez, hülâsa acz-i tamm içinde, fakat rahmetinden ümid kesmediğim bir halde iken, ol Rahmânü'r-Rahîm hazretlerinin muazzez Üstadım vasıtasıyla teskin ettiğine, yüzbinler hamd ve şükür eyledim ve edeceğim.

 

            Mübarek sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebinizin (alâka ile mütalâa eden veya istima' eyleyenleri) elinden tutuyor, bak bu, bu mânaya delâlet eder. Şu, şunun içindir. Bundaki maksad ve gaye ve hikmetler şunlardır. Gel daha yukarı gidelim, daha ilerliyelim, diye menba'dan menba'a, etekten tepeye, izden yola, hakikatten mârifete götürüyor, çıkarıyor. Ziyaret ettiriyor. İstifade ve istifaza ettiriyorsunuz. Bu def'a bu seyr ile şükür nehrinin menba'ına şükür dağının tepesine, şükür çığırının şehrâhına, şükr-ü mutlakdaki hakikatla mârifete götürüyor. Ve mebde'de olduğu gibi, müntehada (Der tarîk-ı aczimendi, lâzım âmed çarıçiz, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlar ey aziz) buyuruyorsunuz. Biz de (Fehimtü ve sadakte) diyerek mukabele ediyoruz. Dua ve salâvât ile bu kudsî seyahata nihayet veriyorsunuz. İbraz buyurduğunuz pek âlî şefkatten yüz bulan muhtaç ve âciz talebe

 

(Sh: B-78)

niz, üstadının nazarını başka tarafa çevirerek bir suâle cür'et eylediği için (gel haydi, Harem-i Şerife girelim. Oranın bugünkü hâlini ve esbabını biraz anlatayım) demek nev'inden olan Yirmi Sekizinci Mektubun Altıncı Mes'elesini de okudum. Çok istifade ettim. Allah sizden razı olsun.

 

                                                                                                            Hulûsi

 

92

            (Hulûsi Bey'in fırkasıdır.)

 

            Bu def'a lütuf ve inâyet buyurulan, Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesini hürmetle aldım. Ta'zimle ve defaatle mütalâa ettim. Ayrıca bir def'a yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi'ye ve bir defa pederim ve eski hocalarımdan İbrahim Efendi ve bir dostumuza, bir defa da, Fethi Beye okudum. İnşâallah yine okur ve okuttururum. Bu mübarek mektubunuzla başta şu bîçâre olduğu halde, dinleyenlerin ahvâl-i âhire dolayısıyle, kalblerinde hâsıl olan manevî yaraya çok mükemmel ve münasib bir merhem vurdunuz. لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّهِ   nass-ı celîlini hatırlatarak, Allah'ın lûtfuna ve Habîb-i Ekreminin (ASM) ruhâniyetine, Kur'ân-ı Azîmüşşânın  مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ   devam ettiğine şübhe kalmayan, i'câzına dehâlet ve hakikî sabırla bu acılara mukabele ederseniz, inşâallah yakın ve nurlu istikbâle mazhar olursunuz, gibi hakîkaten pek azim bir müjde vermiş oldunuz. Bîçâreğan ümmete, izn-i İlâhî ile beyan  buyurduğunuz i'câz-ı Kur'ân hürmetine, Allah-u Zülcelâl muhterem Üstadımızdan ebeden râzı olsun. Ve Hazret-i Kur'ân hesabına intizar buyurduğunuz ümidleriniz, an karîb mübeddel-i hakîkat ve mü'minlere de selâmet-i îman tevfik buyursun, âmin ...

 

            Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes'elesini almazdan evvel, mübarek Sözler'le alâkadar olmayan zevata defaatle Üstadım altı-yedi seneden beri şöyle buyurmaktadır: (Kur'ânın sûrları yıkılmıştır. Bütün hücumlar Kur'ân'adır. خmanı kurtarmak zamanıdır.) İşte yavaş yavaş bu beyanatın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü'min tarafından tasdik edilecek hâdisat zuhûr etmektedir,

 

(Sh: B-79)

 diyordum. Bu mektub, bu bîçâre talebinizin Üstadının  emirlerini tebliğde sâdık olduğunu ispat etmekle beraber, evvelce de arz ettiğim vechile, mektubları almazdan evvel hâtırıma gelen, hattâ lisanıma kadar geçen, çok mes'eleler nev'inden olduğuna şübhem olmadığı için, bunu da i'caz-ı Kur'ân'dan addediyorum. Tevâfukatta bendenizdeki nüshada da, ekseriyetle müvazenet vardır. Evet,hangi cihetten bakılsa inâyet-i İlâhiye ayan beyan görünür.

 

            Muhterem Üstadım, rahmet-i İlâhiye ile bir hakikatı daha yakînen anladım. O da şudur ki: İlk şeref-i mülâki olduğum zamanda verdiğiniz ders, bütün risale ve mektublarda vücudunu hissettirmektedir. Fark yalnız o dersteki mücmel hakâikın diğer derslere tafsil, tavzih ve izharından ibarettir. Demek ki, îmanı ve Kur'ân'ı esas ittihâz etmekle, dâimî bir feyz menbaı, sermedî bir nur kaynağı, fenasız kudsî bir hazine, İlâhî bir kale kurulmuş oluyor.

 

            Evet madem ki kâinatın halkına sebeb olan Nebiyy-i Efham (S.A.V.) efendimiz hazretleri, vazife-i risaletlerini mükemmelen ifa ettikten sonra, emr-i İlâhî ile vücuduna bâis oldukları âlem-i bekaya teşrif ettiler. Şu misafirhane kapanıncaya kadar gelip geçecek, dolup boşanacak, çürüyüp tazelenecek sükkânına, bilhassa cin ve inse en âli bir hediye, en mükemmel bir rehber, en mukaddes bir mürşid olarak, Kur'ân-ı Hakîm'i bırakmışlardır. Nitekim müteâkib asırların yetiştirdiği bir çok zevât-ı âliye, bütün müşkillerini Kur'ân ile halletmişler. Aradıklarını Kur'ânda bulmuşlar.

 

            İşte bu bid'at ve zulümât asrında da, yine o Kur'ân-ı Hakîm ve Kerîm, lâyemût i'câzını Sözler ve Mektublarla izhar etmiş ve bu hakikaten azîm işte, rahmet-i İlâhiyeye, muazzez ve muhterem Üstadımız elyak ve elhak me'mur ve vâsıta olmuştur. Bu hakikata daha birinci derste, lütf-u İlâhî ile îman ettim. Diğer nurlu dersler kuvvet-i îmâna vesile olmuş ve olmakta bulunmuştur. (Elhamdülillâh hâzâ min fadli rabbî.)

 

            Aziz ve Muhterem Üstadım!

 

            Bu dünya mü'mine zindandır derler. İşte neşrine, izharına,

 

(Sh: B-80)

beyanına vasıta olduğunuz nurlar, bize bu karanlık dünyamızı aydınlattı. Hilkatteki hakikatı tâlim etti. Bâki, dâimî ve sermedî,  saâdetli hayatı tedrîs etti. Şahsen bu nurlar olmasaydı, hâlim ne olacaktı, Ya nurlara erişmeseydim, ne yapacaktım. Ya bu nurların neşrine (alâ kaderi't-tâka ve'l-imkân) lütf-u İlâhi ile çalıştırılmasaydım, bütün kazancım mâsiyet ve kara yüzle, perişan hâl ile, nasıl dergâh-ı İlâhiyeye çıkacaktım. Elhamdülillâh sümme ve sümme Elhamdülillâh, niyet-i hâlise ve cüz'i lâyetecezza kabîlinden olan Kur'ânî hizmet sebebiyle, bu abd-i pür-taksîr de inşâallah duanızla rahmet-i İlâhiyeye nâil olur ümidindeyim.

 

                                                                                                            Hulûsi

 

93

            (Sabri'nin bir fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 

 

            Efendim, hiç şek ve şübhem kalmadı ki, nur nurdan seçilemediği gibi, nur deryâsının nûrânî talebeleri de, nerede olursa olsun hepsi bir gayede, umumî bir zihniyette, yekdîğerlerine rekabetleri yok, dâima birbirinin evsâf-ı mümtazesiyle müftehir ve mübâhî, samimiyet ve vefa hususunda, rüfekasını şahsına tercih eder, bir emelde bulunmaları yegâne emel ve gayeleri olan "tevhidin" bir alâmet-i mümtaze ve fârikası olan ittihad ve tesanüd-ü hakikîye ve meşruayı kaalen ve fi'len ve hâlen göstermeleriyle sabittir ki, bu hal bir alâmet-i muvaffakıyettir.

 

                                                                                                Talebeniz H.S.

 

 

94        (Re'fet Bey'in bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve Muhterem Üstadım Efendim!

 

            Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin te'sir ve intibalar bıraktı. Onun sâikının ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o sözde çok hiddetli buldum. Gayet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtiva ettiği hakâika mest ve hayrân olduğum halde, saatlerce okudum. Artık sözlerinizin hiçbirini diğerine tercih

 

(Sh: B-81)

 edemiyorum. Zira, birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri ehem olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh, envâr-ı Kur'âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakika yıldızlar parlaklık itibariyle birbirinden farklı ise de, hepsi yıldızdır. Ve aynı menba'dan ahz-ı envâr etmede olduklarından, keyfiyetçe yekdîğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz aynen böyledir. Her birini yüz defa okusam, yüzbirinci def'a hiç okumamış gibi, büyük bir zevk-i mâneviye ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu babda ne kadar yazsam Sözler hakkında hiçbir şey yazmış olamıyacağımışünerek sözüme nihayet veriyorum.

 

                                                                                                            Re'fet

 

95

            (Şu fıkra Mes'ud Efendi'nindir.)

 

            Ey benim muhterem Üstadım!

 

            Hadd-i bülûğumdan bu âna kadar, lâin şeytanın zırhından ma'mûl bir sanduka derununda kilitlemiş olduğu, akl-ı uhrevî ve îmanımı tazyik altına almıştı. Duanız sayesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstadımın dua yumruğuyla lâîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, imanımı tekrar teslim ettin ve teslim aldığımı şununla isbat ederim ki, duaya kabul buyurduğunuz tarihte, yani Ramazan-ı Şerîfin üçüncü günü beray-ı ziyaret nezdinizde idim. Müfarakatımdan sonra, Cenâb-ı Hakk'ın gösterdiği ve sevgili Üstadıma arz eylediğim rü'ya ile, âcizâne tefsîrimde, gündoğudan günindiye doğru olan çayı yani, gündoğudaki duayı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden âdem gibi gayya kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum halde, o müessir almış olduğum dua sayesinde, o korkunç kapıdan çağırılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizi mestur bir mevkide seyreylediğimiz o meşak ve mezahime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstad-ı Muhteremimin, Cenâb-ı Hak nezdinde duasının kâbülüdür. Ve Sözlerin mukavemetsûz te'sirleridir.

 

(Sh: B-82)

 Ben de buna mukabil, Üstadımın hâdim olduğu çığırı tâkib ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğim hizmet kâfi değildir. O da  ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb-ı Feyyaz-ı Mutlak hazretlerinden beş vakitte dua ediyorum: "Ya Rabbi, Ya Rabbi! Yirmiyedi seneden beri, şeytan eleyhi'l-lâ'nenin zırhlı çelik sandukaya kilitlemiş olduğu îmanımı, balyozuyla kırarak tahlis eden Üstad-ı Ekremime, yani Kur'ân-ı Hakîmin lemeâtı olan Risale-i Nur'un neşrine bir hizmet olarak, bana mânamda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayya kuyusu kapısının ağzından çevirmeğe muvaffak olan müfessir-i Kur'ânı ve son musannif bulunan Saîd-ün Nursî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancaktarı kıl, Ya Rabbi. Ya Erhamerrâhimîn, velhamdülillâhi rabbil'âlemîn" olan Cenâb-ı Mevlâ'dan evkat-ı hamsede vird-i zebânımdır. Ve siz Üstadımın kabul buyurmasını istirham ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.

 

                                                                                                Mehmed Mes'ud

 

96

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

 

            Kıymettar Üstadım!

 

            Tarih-i mektubdan iki gün evvel idi. Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü Zeylini yazmakla meşguldüm. Hulûsi ve Re'fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risaleti'n-Nur ve Mektubatü'n-Nura karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektubla teşrif etti. Bekir Ağa, mu'tadının hilâfı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektubu aynı sevinçle, ba'det-takbil beraber açtık. Bir varak-pâre-i fâzılâneleriyle, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Sekiz sahifeden ibaret olan Sekizinci remzi üç sekiz tevâfukatıyla kendini gösterdi.

 

(Sh: B-83)

 Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü Zeylinden hâsıl olan sevinçli bir heyecan-ı kalbî ve Bekir Ağa'nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevâfukatın gayesinin mebde'ini gösteren Sekizinci Remizdeki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek en hârika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir hâlet-i azîme tevlid etmişti ki, işte o dakikam saâdet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği anlardan bir dakika idi. Bu sürur içinde mektubunuzu ve Sekizinci Remzi okudum, okurken her bir cümlenin nihayetinde var ol, mes'ud ol, bahtiyâr ol Üstadım, nidaları kalbime tercümanlık eden lisanımdan ihtiyarsız dökülüyordu. İlk def'a Bekir Ağa ile, bir def'a Rüştü Efendi kardeşimle, bir def'a da Re'fet Bey kardeşimle okudum.

 

            Evet Sevgili Üstadım, senelerden beri Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhanın bahr-i ummanında medfun defineleri, Risalet-in-Nur ve Mektubat-ün-Nur ile meydana çıkarmışdınız. İşte, azîm bir define daha lütf-i İlâhî ile Yirmi dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının, Sekizinci Remzinde en parlak ve gözler kamaştıran nurlarıyla tezahür ediyor, kendini gösteriyor. Beşerin nazarını ister istemez kendine çeviriyor.

 

            Bin üç yüz seneden beri, sahib-i insafı hayrette bırakan ve dünyanın her köşesinde ve beşerin her tabakasında, cin ve beşer lisanında, semâvatta melek ve ruhanîler lisanında, en yüksek makam-ı mümtazı işgal eden, o Fürkan-ı İlâhînin esrar-ı mühimmesinden ve i'caz-ı azîmesinden bir parçası daha, susmak bilmeyen mu'ciznümâ bir sadâ ve lâtif bir âvâz ve tükenmez bir feyizle karşımıza çıkıyor.

 

            O kıymettar Kur'ân'ın bugün mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve azamet-i kibriyasıyla idare eden ve azamet-i celâli karşısında her şeyi kendine secde ettiren, bir zât-ı vâcibü'l-vücûdun kelâmı olduğunu, üzerindeki hadsiz damgalariyle gösteren Risalelerinizin kıymeti ne büyüktür. O risalelere nasıl kıymet verilir. Nasıl başkasıyla muvazene edilir. Nasıl bir başkasının tefevvuku tahattur edilir.

 

(Sh: B-84)

           

            Beşerin zulmetli simasına nurlar saçan ve tevhid haricindeki her türlü akideleri zîr ü zeber eden ve şâkirdlerine gülümseyerek tatlı bir yüzle bakan ve hoş ve pek şirin bir lisan ile söyleyen, o risaleler ve o risalelerin sâhibi ve nâşiri olan Sevgili Üstadım, söz talebelerinizin kalblerinde risalelerinizle yaşıyorsunuz. Hem öyle bir surette yaşıyorsunuz ki, küçük bir işaretinize müheyya talebeleriniz ruhlarında ırmakların çağladıkları gibi tevâli eden ve tükenmek bilmeyen İlâhî bir muhabbetle yaşıyorsunuz. Hayat-ı fâniyeye veda etseniz bile, büyük büyük cemaatlerin arasında hürmetle yâdedileceğinize (Hâşiye) ve nâmınızın dünya ve ukbâda ihtiramla taşınacağına ve Risalelerinizin pek büyük hâhişle revaçta olacağına kaviyyen ümidvârım.

 

            Evet, nasıl sözlerim haksız olsun ki, en tehlikeli anlarda bile, hakkı söylemekte susmayan ve pek âli ruhu taşıyan ve talebelerine her an teselli nurlarını dağıtan, Kur'ân-ı Kerîm'in bugünkü dellâl-ı muhteremi olan Üstadım! Sizin dîn-i mübîn-i İslâma olan merbutiyetinize ve o büyük muhabbetinize ve o yüksek sa'yinize mükâfat olarak defter-i hasenâtınıza Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretleri (lâ yu'ad ve lâ yuhsâ) ecirleri yazmasını rahmet-i İlâhiyyeden niyaz ederim.

 

            Nasıl bugünkü beşeriyet size ve Risalet-in-Nura medyun olmasın ki, semâmızda dolaşan güneşin saçtığı ve her an ufûlüyle bir başka âlemi gösteren nurları gibi değil, Kur'ân'ın arş-ı âzamından gelen nurlara ölmez, tükenmez, sermedî bir nuru, risalelerinizde gösteriyorsunuz.

 

            İşte o risaleler ki, herbiri başlı başına menba'ları ve mecraları ayrı ve fakat bir bahr-i muhît-i ummana dökülen nehirler gibidir.

(Ehemmiyetli bir hâşiyedir, Üstadın el yazısıdır):

(Hâşiye) Ben kardeşim  Husrev'in bu makamdaki hissiyatına iştirak edemiyorum. İnsanların nazarında mevki kazanmak ve dillerinde yâd edilmek, hakikat-bîn olanlarca bir şeref değildir. Eğer, rızâ-yı İlâhî varsa, o rızanın cilvesi olarak insanlarda teveccüh görünse bir derece emare-i rıza  olmak noktasında makbul olabilir. Yoksa arzu edilmemeli.

Madem Husrev hakikat-bîndir, elbette benim şahsıma havale ettiği şerefi, Risaleleri niyet ediyor. Zaten o şerefte umum talebeler hissedardırlar, tek birisine verilmez.   

 

(Sh: B-85)

 Sonsuz olan bu nehirlerin, hangisine varsa nasıl doyuncaya kadar su içmez? El ve yüzlerini temizlemek isteyenler, nasıl oluyor da, bu enhardan istifade etmez? Veyahut arazilerini iska için, cedveller yaparak hangi tarafa götürülse, azîm cemaatler nasıl tefeyyüz etmez?

 

            Bu enharda öyle azîm şifalar var ki, hastalar içse, her türlü devayı içinde bulurlar. Yaralılar içse, bin türlü yaralarına merhem bulurlar. İhtiyarlar içse, hayat-ı ebediyenin civanmerd gençlerinden olurlar. Tazeler içse, saadet-i dâreyni bir anda elde ederler.

 

            Risaleleri okuyanlar, sevgili Üstadım! Sizin ne büyük ve âlî bir kalbe mâlik bulunduğunuzu teslim için, bilmem tefekküre ihtiyaç var mı?

 

            Bunca zamandan ber "Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın dellâlıyım ve bu kudsî vazifemi hiçbir şeye değişmem" diye vâki olan ilânatınıza, bir kat daha kuvvet veren, bu kerreki neşir buyurduğunuz Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının sekiz sahifelik olan Sekizinci Remzi ne güzel gösteriyor ve bu gösterilen hakikatlara meftûn olmamak mümkün mü?

 

            Ah sevgili Üstadım, lisan ve kalemim müsaid olsa, her bir risale için lâyık oldukları şekilde medhiyeler yapıp takdim etsem. Heyhat, herşeyde olduğu gibi, bu hususda da ben fakîrim.

 

            Evet sevgili Üstadım! Sevincimizi arttıran bir mes'ele daha var. O da Kenzü'l-Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye nâmı altında neşredilen iki sahifelik huruf-u hecâiye-i Kur'âniyenin, bu kısma ilâvesi ve bu kısmın da, yazmakta olduğumuz tevâfuklu ve hâşiyeli Kur'ân'ı Kerîm'in baş tarafına, umumun istifade ve istifâzalarının kolaylıkla te'minine binâen dercedilmesi hakkındaki tensib-i fâzılâneleridir. Bu tensib bizce de, pek çok musib görülmekle, fakir talebenizin nazarını mâziden hâle, hâlden de istikbâle çeviriyor. Ve istikbaldeki parlayan nurları göstermekle, nihayetsiz sürurlara müstağrak kılıyorsunuz.

 

                                                                                                Ahmed Husrev

 

(Sh: B-86)

97

            (Re'fet'in fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

Muhterem ve çok kıymetli Üstadım Efendim!

 

            Yirmi dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Remzini dikkatle okudum. İhtiva ettiği hârika-nümâ rumuzât ve o rumuzâtın ifade ettiği yüksek hakâik, fakire azim istifadeler te'mîn etti. Ve beni derin derin tefekkürne ve teemmüle sevk eyledi. Çocukluğumdan beri hakâik-ı dîniyeye çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tedkikat ve tetebbuatta bulunurdum. Ne yazık ki, emelime muvaffak olamazdım. Bu sebebden yeis ve nevmîdiye dûçar olurdum. Nâmütena-âhi şükürler olsun ol Hallâk-ı Azîm'e ki, zât-ı âliye-i fâzılâneleri gibi, her asırda emsâline ender tesadüf olunan bir dâhî-i âzama bizleri mülâki kıldı da, otuz seneden beri ruhumun çok büyük iştiyak ve tahassürle beklediği bir üstad-ı muhtereme nâil eyledi.

 

اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

            Madem şimdiye kadar böyle hakikatler hiç bir eserde görünmemiş ve işitilmemiştir; yazılması çok muvafıktır ki, okuyan her ehl-i îmanın, Kur'ân-ı Hakîmin hazâin-i nâmütenâhiyesinden bir kısım cevâhiri elde etmek suretiyle, hem ağniyâ-i maneviye adedine dahil olsun ve hem de künûz-i mahfiyeye ıttılâ kesbetmek gibi, ruh-u beşerin en büyük ihtiyacâtını tatmin etmiş bulunsun. Hülâsa, tevâfukat ve rumuzat-ı Kur'âniye, tebşirat-ı azîmeyi ihtiva etmesi itibariyle, kemâl-i hassasiyetle tâkib ve tedkik olunmaktadır. Bundan dolayı nihayetsiz hürmet ve tâzimatımı arz eder ve mübarek ellerinizden öperek, Cenâb-ı Hakkın bize inkişâf-ı kalbî ihsan buyurması hususundaki dua-yı hayriyelerini istirham eylerim, sevgili Üstadım Efendim.

 

 

 

 

                                                                                                            Re'fet

(Sh: B-87)

            98 

            (Rüşdü'nün fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Pek kıymettar ve pek muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektubatınızdan, i'câz-ı Kur'ânîden ihlâs-ı şerif, muavvizeteyn, fâtiha-i şerif surelerinin tevâfukat-ı hurufiye sırlarını gösterir, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Remzini din kardeşlerimle birlikte okuduk. Çok şükür, bin şükür elhamdülillâh.Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes hazretlerinin kelâmı olan Kur'ân-ı Azîm-i Hakîmin sırlarına hayret ve bütün kalbimle ve lisanımla (Allahümme nevvir kulûbenâ binûril îmâni vell-Kur'ân) dedim.

 

            Üstadım, yeni tevâfukatlı Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın baş tarafına, bu Remzin ilâvesi hak ve hakikatı ilân maksadına muvafık olsa da, okudukça doymak ve usanmak bilinmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren ve kararmış kalbleri nurlandıran ve bize bizim lisanımızla hallerimizi teşrih ve tarîk-ı Hakkı gösteren Risale-i pürnurlarınızda da beraber ayrıca bulunması ve Kur'ân-ı Hakîmin başına mümkün olursa hem arapçasının ve hem de türkçesinin konulması muvafık olacağı zannındayım, Efendim Hazretleri.

 

                                                                                                            ş

 

99

            (Saatçi Lütfi Efendi'nin fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

 

            İ'caz-ı Kur'âniyeden İhlâs-ı  Şerif'le Muavvizeteyn ve Fâtiha-i şerife surelerinin tevâfukat-ı hurufiye sırlarını gösteren, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Remzini aldım. Ve okudum. Neşir

 

(Sh: B-88)

 buyurulan işbu risaledeki tevâfukat, şimdiye kadar emsâli nâmesbuk bir sırrı meydana koymuş, bu hususa dair mütalâada bulunmak, kuvve-i kalemiyemin ve havsala-i mevcûdemin kat kat fevkınde bulunmakla beraber, afv ü Üstadânelerine mağruren şu kadar diyebilirim ki, neşir buyurulan risaledeki îzahat, herhangi bir bedbîn ve kör olan bir gafili uyandırmağa ve hattâ bütün mevcudiyetiyle kararmış, kalbleri tenvire ve irşada pek büyük delil bulunduğundan, Muhterem Üstadımızın tasavvurî kararı vechile, her ferdin Kur'ân-ı Azîmül' Bürhan'daki mu'cizatı görmesi için Kur'an'ın baş tarafına derci hususu pek muvafık görüldüğünü arzeylerim, Efendim Hazretleri.

 

                                                                                                            Saatçi Lütfi

 

100

            (Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Üstadımı bu fakire lütuf ve kereminden ihsan buyuran Kadir-i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenâb-ı Hayy-i Lâyemût Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce hamd ve şükür etsem - ki ediyorum - yine yüzbinde bir borcumu bile ifâ edemem.

لَهُ الْحَمْدُ وَ الْمِنَّةُ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى  Pür-taksîr olan bu fakir, bilâfasıla otuz dört sene olan hayat-ı askeriyemde, muktezâ-yı beşeriyet, az ve çok mâsiyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş vazife-i dîniye-i uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrar-ı hayat etmiş olduğumu şimde anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve Risalelerinize kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenâb-ı Hakk sizi bu fakire ihsan buyurdu.

 

            Dört sene evvel Burdur'a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendinin delâlet ve tavassutu ile muhabereye başlamış ve binnetice hikmet-resan ve nur-feşan ve müşkil-küşâ ve kâinatın muamma-yı tılsımını

 

(Sh: B-89)

 açan anahtarları bu fakirin eline veren yine o risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherat ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisanım ve kalemim kalbimin tercümanı olamıyor, âciz kalıyor.

 

            Şeriat, hakikat ve mârifet hazine ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale-i şerifeleridir. Bu nur risalelerinin her birisi birbirinden nurlu, hele İ'caz-ı Kur'ân "nûrun alâ nûr" Nasıl tavsîf edeyim, bir gülistan-ı ferah-fezâ, gayet nâdide ve hoş bu ezhâr-ı lâtife gûna-gûn bulunup da, hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale-i şerifeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar! İnsanı, fakat o insanı, tahayyür ve tefekkür sahrasında mest-i lâya'kıl bırakmaz da ne yapar! Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvâniyet hâssalarından tecerrüd etmesine, Hâlikına ubûdiyet-i mütemâdiyede bulunmasına ... mezmum bilcümle ahlâkları def ve tardetmesine ilh ... gibi hissiyatiyle mütehassis edip de nefs-i emmareyi öldürmez de ne yapar!

 

            Diyebilirim ki, bu Nur risale-i şerifeleri bir gülistan-ı cinândır. Bu gülistandan istifade edemeyen bed-mâyelere, nasibdâr olamayanlara sad-hezâr teessüf. İşte o gibilere ilham-ı Rabbânî erişsin de, Yirmi Üçüncü Söz risale-i şerifesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicab-ı gafletten nihanı, ikinci levhadaki zeval-i gafletle âyâna tebdil edebilsinler.

 

            Cümle mü'minîn-i muvahhidînin tarîk-i hidâyette hatve-endâz olmaları için; Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine kavlen dua ve tazarrû' etmekliğim ve fiilen de, henüz dörtte birini yazamadığım, bu Nur risale-i şerifelerinin fakirde mevcut olanlarını, itimad ettiğim, muhabbet ve  aşkı olduğunu hissettiğim ihvâna, ezcümle (.........................) gibi zevât-ı muhteremeye, cum'a günleri fakirhanemde toplanıldığı vakit, bizzat okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okunmakta devam

 

(Sh: B-90)

 ediliyor. Hepimiz Cenâb-ı Kâdir-i Kayyûma ubûdiyet ve niyazımızı îfa ediyoruz ve Zât-ı Üstadânelerine karşı da, bu borcumuz olan dua-yı Üstadânelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.

 

            Cenâb-ı Zül-Celâl vel-Kemâl Hazretleri Muhterem Zât-ı Üstadânelerini dünyalar durdukça Nur Risalelerini rehberlikte, delâlette ve nur dellâllığında ilâ-âhirüddeveran kaim buyursun, duasını her namazın âhirinde hemşirenizle beraber vird-i zebân etmişiz, efendim hazretleri.

 

                                                                                                            Âsım

 

101

 

            (Ahmed Galib'in Sözler hakkında bir fıkrasıdır.)

 

Âdem-i ilm-i hakîkattır sözün,

Tercüman-ı kenz ü vahdettir sözün.

 

Hazret-i Hak'dan atâ-yı mahzdır,

Neş'e-i Şît-i hüviyyettir sözün.

 

Ders-i hikmetten bütün ulvî beyan,

Misl-i İdrîs, pür-hikmettir sözün.

 

Mevc-i tûfân-ı dalâletten siper,

Keşti-i Nuh-u selâmettir sözün.

 

Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden,

Şû'le-i Hûd-u hidâyettir sözün.

 

Tezkiyet-i bahş-ı kulûb-u mü'minîn,

Sâlih-i dâr-ı emanettir sözün.

 

Vahdetin esrârını ilân eden,

Ol Halîl-veş asl-ı millettir sözün.

 

Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrâta,

İsmail-i feyz-i hürmettir sözün.

 

Mahz-ı tahkiktir, hayâletten a'lâ,

Sırr-ı ishak-ı hakikattir sözün.

 

 

(Sh: B-91)

Zümre i Tâgut'u hep berbâd eder,

Lût gibi rükn-ü salâbettir sözün.

 

Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir,

Kenz-i İ'câz-ı risâlettir sözün.

 

Dîn-i Hakkın neşr ü ta'mîmi için,

Fazl-ı isrâil-i kudrettir sözün

 

Hak Cemâliyle Kemâlin gösteren,

Hüsn-ü Yûsuf'dan işarettir sözün.

 

Yokluk içre, varlığa kaim olan,

Sabr-ı Eyyub-u metânettir sözün.

 

Mülhid fir'avnları gark eyleyen,

Tûr-u Mûsâ-i şeriattir sözün.

 

Serteser mizan-ı hikmetle rasîn,

Çün Şuayb-i emn ü adalettir sözün.

 

Ehl-i idlâli eden zîr ü zeber,

Sanki Hârûn-u fesâhattir sözün.

 

Asker-i Câlûd küfrü mahveder,

Savt-ı Dâvud-u hilâfettir sözün.

 

Mârifet-i takvâ ve hikmet mülküne,

Bir Süleyman-ı emârettir sözün.

 

Hâsılı dertlilere dermân eder,

Dest-i Lukman-ı hazâkattir sözün.

 

Ba's ü ba'del mevte kaim hüccetin,

Çün Üzeyr mazhariyettir sözün.

 

Söz değil, özdür bütün tibyânımız,

Vech-i Hakka hep işarettir sözün.

 

(Sh: B-92)

Lübb-i lüb ma'rifettir mâ-hasal,

Yüzyüze hakka itâattir sözün.

 

Ehl-i şevke âb-ı hayat bahş eden,

Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün.

 

Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran,

Nûr-u İlyas-ı riyazettir sözün.

 

Kulluğun efdalini izhâr eden,

Zülkifl-i ibadettir sözün.

 

Sed çeker kâfir olan ye'cüclere,

Çünki, Zülkarneyn-i kudrettir sözün.

 

Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen,

Misl-i yûnus gavvâs-ı hakîkattir sözün.

 

Rahmet-i Rahmânı hep tezkâr eder,

Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir sözün.

 

Tâb ile şerh-i kitab-ı hak eder,

İlm-i Yahyâ-i verasettir sözün.

 

Mürdeyi ihyâ, körü bîna eder,

Nefha-i İsâ-yı fıtrattır sözün.

 

Müjde-i peyman-ı kulûb-u ehl-i hak,

Mâhi-i târik-i fetrettir sözün.

 

Ahmet'in mi'racını eyler beyân,

Şerh-i ahkâm-ı Nübüvettir sözün.

 

Hak Teâlâ daima pür-nûr ede,

Çünki, irfân-ı saâdettir sözün.

 

Şân-ı üstadda ne dersen Galiba,

Ez ki, bir îman-ı hayrettir sözün.

 

                              Ahmed Galib

 

 

 

 

(Sh: B-93)

 

102

            (Ahmed Galib'in Sözler hakkındaki arabî fıkrasıdır.)

 

 

مُقِيمُ السُّنَّةِ بِاْلاِجْتِهَادِ { قِوَامُ الدِّينِ فِى يَوْمِ الْفَسَادِ

سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذِينَ ضَلُّوا { عَنِ الْحَقِّ وَ هُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ

بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَمًا شَدِيدًا { عَلَى اَهْلِ الضَّلاَلَةِ وَ اْلاِرْتِدَادِ

وَ نَادَيْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَانُوا { اِلَى نَهْجِ الْحَقِيقَةِ وَ السَّدَادِ

اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَائِعِينَ { وَ تَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ

َلاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَجَهْرًا { لَقَدْ جَاؤُكَ مِنْ اَقضَى الْبِلاَدِ

فَمَاسْتَغْنَوْا عَنِ اْلآيَاتِ طُرًّا { ِلاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادٍ

رَأَوْ فِى نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا { فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ

فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبْوَابًا كَثِيرًا { مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ

جَزَاكَ اللّهُ مِنْ خَيْرٍ كَثِيرٍ { وَ اَعْطَاكَ الصَّفَا فِى كُلِّ وَادٍ

وَ يَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ { وَ آثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ

يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فِى سُوقِ حِكْمَةٍ { بِاَنْوَارٍ اِلَى يَوْمِ التَّنَادِ

اَلاَ لاَتَرْغِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ { فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَ اللّهُ هَادِى

 

            (Ahmed Galib'in Sözler hakkındaki arabî fıkrasının tercümesidir.)

 

Mânevî mücahedeyle, sünneti ihya edip, ikame eden,

Şu asrın fesad gününde dini kuvvetlendirip, Hakla yücelten.

 

Dalâlette olanların üzerine mânevî kılıncı çektin,

Ki onlar şaşmış, Hak yolundan sapmış ehl-i inâda karşı tektin.

 

Sözlerin, sanki nifaka karşı şimşekler çakan şedid kılınçtı,

Dîninden dönenlere, dalâlette kalanlara keskin bıçaktı.

 

(Sh: B-94)

Her tarafa nida ettin, Hakka gelin! Cevap verin! Nura gelin!

Hakikat yoluna girip, sıdk ve ihlâs ile her an sağlam durun!

 

Hakta nurla giden ehl-i kalb, sana itâatle cevap verdiler,

Muhabbetle dolan kalbler, aşk ve heyecanla coşup titrediler.

 

Evet sen onları gerek gizli, gerek açık Hakka davet ettin,

 En uzak beldelerden sana şevkle gelip, o nurlara bend ettin.

 

Hak yolunda gördüler seni, istemediler delillerle isbat,

Çünkü inanmışlar doğruluğuna, sana etmişlerdi itimad.

 

Sözlerinizde gördüler, kalbler aydınlatan zâhir parlak bir nur,

Gün be gün artıyordu, kalblerde nur, yüzlere aksetmişti sürur.

 

Açmıştın Hakka giden çok kapıları, avamdan havasa kadar,

Esmâ ve sıfattan akseden, muhtelif ilimler tâ arşa kadar.

 

Mücâhedenize mükâfaten, Allah size versin hayr-ı kesîr,

Ağlayan gönlünüze, her yerde insin sürur ve safâ-yı kebîr.

 

Korusun kalbinizi Allah, her türlü sıkıntı gam ve kederden,

Korusun Mevlâ eserlerinizi, her türlü ziya ve hederden.

 

Hakîm ismine mazhar Sözler, bulsun hikmet çarşısında itibar,

Asrın karanlığını tard ile nurlandırsın kıyamete kadar.

 

Ey Üstad çekinme, Kur'ân'a çağır, insanları Hakka et dâvet,

Mükâfatı müjdele, kalbleri sevindir, Allah'tandır hidâyet.

 

                                                                 Ahmed Galib

 

103

            (Sözler hakkında Murad Efendi'nin fıkrasıdır.)

 

            Aziz Dost!

 

            Derya-yı maârifden, semâ-yı irfâna ilâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ-yı irfandan zemin-i maârife İlâhî bir hava ile inen

(Sh: B-95)

bârân-ı mârifeti ve feyezân-ı hikmeti zemîn ile âsuman arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka'rından, sâhil-i beyana bahâ takdîr edilemiyen cevahir geliyordu. Bunlardan bir mikdar olsun almaya iktidarım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa bedî'in cilvesiyle bedî'yatın neş'esiyle hayrettir.

 

                                                                                                Murad

 

104

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Ondördüncü Asrın elli ikinci sâline yetişip, ahkâm-ı kat'iyyesiyle mü'mine beraet ve mücrime idâm-ı ebedî kararının infaz ve icrası gününe kadar, bâki kalacak olan kavânîn-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliyye hedm ve imhâ etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münafıkanesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, (keşf-i kablel vuku' olarak), işbu çelik kal'a tâbir ettiğimiz, Kur'ân-ı mu'cizü'l-Beyânın müfessir ve mümessili olan (Nur deryası), zâhiren otuzüç aded, mânen otuz üç milyon elması, inci ve mücevherat-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücuda getirdikten sonra, asıl kal'anın bu teşkilât-ı nuraniye ve mühimme dairesinde tanzim ve tarsîni iktiza ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüzbin def'a haddimin fevkınde olan şu kudsî vazifeye, bu abd-i âciz de, tayin ve kabul edilmekteki tevfikat-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbaniyede mütalâa ve riya olmasın, şu fâni vücudumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazife dairesinde, bir dakika müşerrefiyetime mukabil ubudiyet etmiş olamayacağımdan,

 اِلهِى اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَ مَنٍّ وَ اِنِّى ذُو    خَطَايَا فَاعْفُ عَنِّى

kaside-i şerîfesiyle arz-ı ubudiyet etmekle iktifa ettim.

 

                                                                                    Hulûsî-i Sâni Sabri

 

 

105

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım,

 

            Bu hal karşısında kendimi düşünüyorum. Ve bir de, peşinde koştuğum, bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenâb-ı Hakk'ın lütf-u ihsanlarına hamdeder ve şükrederken bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:

           

(Sh: B-96)

            Evet Husrev, iyi olan sen değilsin, tâkib ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum.

 

            Sevgili Üstadım, size medyunuz, risalelere medyunuz. Bizi size ve Risalelere ulaştıran Cenâb-ı Hakk'a medyun ve müteşekkiriz ve hâmidiz.

 

            Sevgili Üstadım, mektubunuzda yorgunluğumdan bahs buyuruyorsunuz. Evet, bazen yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahatı arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa'yim, keffâretü'z-zünûb olur. Çünki, Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti vasi'dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymettar Üstadımı memnun etmesi, bu hâlimi kat kat tezyid ediyor. Elhamdülillâhi hâzâ min fadli Rabbî.

 

                                                                                                Ahmed Husrev

 

106

            (Küçük Zühdü'nün fıkrasıdır.)

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektubun, Yedinci Kısmını akşam fakirhanede Bekir Ağa ile beraber bazı hususî arkadaşlarımızla okuduk. Ve son Risalenin dinsizleri iskâta kâfi geleceğine hepimiz kanâat ve îman getirdik.

 

                                                                                                Küçük Zühdü

 

107

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Vakit vakit mukaddesat-ı dîniyeye, ehl-i dalâletin icra etmekte oldukları hücumlarla, ruhumda açılan cerihaların teellümatiyle müteellim olduğum bir anda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmını sunup, derdime derman oldu.

 

            Evet eczâhene-i Kur'ân'ın müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-i meknûn, es'ile ve ecvibe, işaret ve sarahatiyle tedavi ile, mağmûm kalbimi tesrîr ve müteessir vicdanımı tenvir ve mükedder ruhumu mahzûz edince dedim: "Aman yâ Rabbi! Sen, Resûlün ve Habîbin Muhammed

 

(Sh: B-97)

 Mustafa'nın (A.S.M.) hakikî ümmetine öyle bir tükenmez hazâin-i hikmet bahşetmişsin ki, o hazine-i kudsiye l35l sene ahkâm-ı ezelîsi ve ferman-ı ebedîsiyle öyle bir hayat-ı bâkiye ihsan etmiş ki, hakikî verese-i enbiya olan ulemâ-i be-nâm, en kısa bir âyetten nice hakâik-ı nâmütenâhiye istinbat ve istihraç ederek ümmet-i Muhammedin kulûb-i mecrûhalarını Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın âb-ı hayatıyla ihya buyuruyorsunuz. Ey Mâlikü'l-mülk, ey Hâlik-ı Zülcelâl, ey Hâkim-i Bîmisâl! Senin Zât-ı Azamet-i Kibriyâna iltica ederek niyaz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm-ı Kur'âniyyeyi i'lâ ve tarîk-ı Ahmediyeyi ibka ve hakikî verese-i enbiyanın âmâl ve makâsıdını teshil ve teysir buyurarak, bu bîçâre kullarını Kur'ân-ı Azîmüşşânın daire-i nuraniyesinde mes'udâne i'lâ-yı kelimetullah etmeyi göstermeden hayat-ı bâkiye âlemine göçürme Allahım, diyerek zâhirî ve bâtınî gözlerimi levâih-ı Kur'âniye ile perdeledim, üstadım efendim.

 

                                                                        Pür-kusur talebeniz

                                                                               Sabri

 

108

 

            (Sözleri müştakların ellerine yetiştiren kardeşim Bekir Ağa'nın fıkrasıdır.)

 

            Elimizdeki hakâik-ı Kur'âniyeyi câmi' Nur risaleleri, her an ve zaman bizi tarîk-ı hakikatın nurlarına istiğrak ederek, şu zaman-ı hâzıranın ehl-i îmanın kalbine verdiği ızdırabı izâle etmektedir.

 

            Hakka şükürler olsun ki, ehl-i îmanın üzerine musallat olan ve gayr-ı kâbil-i tahammül olan hâlât karşısında, îman ve irşâdın nuranî dairesi dahilinde, hak ve hakikata lâyık bir vazifede istihdam ediliyoruz. Şu zamanda yegâne medar-ı tesellimiz olan şey, ancak Erhamürrâhimînin tavassutunuzla, bize kavuşturduğu hakikatlardır. Lisanım, şükranlarıma tercüman olamıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ancak söyliyebildiğim şey, beklediğim ümid, benim ve ehl-i îmanın, bilhassa risalelerle alâkadar kardeşlerimin iki cihanda mesrur olmalarını ve bilhassa başta Üstadımızın kudsî ve pek azîm hizmetinden, Hâlik-ı kâinat hazretlerinin râzı olmasını temenniden ibaret kalıyor. Bu günkü ahvâl-i müessifeden müteessir

 

(Sh: B-98)

olmamak mümkün değil. Allah iyi yapar, İnşâallah. Ben câhilim, bu kadar yazabildim. O sözlerin kıymetini tariften âcizim. ne kadar yazsam, o eserlerin kıymetinden binde bir nebzesini gösteremez.

 

                                                                        Talebeniz Emrullah Oğlu

                                                                                    Bekir

 

109

            Tarikat hakkında olan Telvihat-ı Tis'a münasebetiyle yazılmış

 

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

 

            Sevgili ve kıymettar Üstadım, Efendim!

 

            Hâfız Ali Efendi kardeşimle irsal buyurulan Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmını pek büyük bir sevinçle aldım ve okudum. Kısmen kardeşlerimle, kısmen de yalnız başıma, beş-altı def'a okuduğum halde, bu risalenin ruhuma ilka eylediği nuranî feyizleri karşısında okudukça okumak ihtiyacım artıyordu. Ve senelerden beri müştakı bulunduğum tarikatın böyle ulvî, nezih, âlî hakikatlarını öğreten bu kıymettar risaleyi elimden bırakamıyorum. Her okudukça başka bir zevki veren ve kendi arkadaşları olan diğer risaleler gibi, her bakışta başka bir güzellik ve letâfet gösteren bu risaleyi ve içindeki ulvî ve âlî hakikatları bize okuyan levhaların münderecatını belki dört-beş seneden beri arıyor, bulamıyordum.

 

            Sevgili Üstadım, Allah sizden ebediyyen razı olsun. Nasıl ki, bahr-ı muhit içerisinde yaşadıkları halde, susuz kalmalarından dolayı değil, belki kendilerinde zîkıymet şeylerin husûlü için, nisan yağmuruna şiddetli bir alâka ile ihtiyaç gösteren balıklar gibi, benim de bu risaleye ihtiyacım şiddetli idi. Cenâb-ı Hak ve feyyaz-ı mutlak hazretlerine bînihâye şükür olsun ki, hayatımın bu karanlık sahifesini de arzularımın pek fevkınde olarak nurlandırdı.

 

            Evet, bu risalenin fakir talebenizde hasıl ettiği te'sir ve intiba'larını, kalemle ifadeden her vakit için âcizim. Küçük küçük cümleleri ve anahtarlariyle pek büyük define ve hazineleri açan ve

 

(Sh: B-99)

 azîm girdabları kapatan ve tarîkatın nezih, âli ve çok yüksek feyizli, sürurlu, zevkli, doyulmaz ve bırakılmaz bir yol olduğunu ders veren, bu kıymettar risaleyi çok ehemmiyetli buluyorum. Ve bilhassa tarikata mensup olup da, hâricin ittihâmından kaçınan veyahut öğrenmek ve anlamak istedikleri halde muvaffak olamayan ve alâkadar olmak isteyen kardeşlerimi, bu risaleye mâlikiyetlerinden dolayı tebrik etmekte, kendimi çok haklı görüyorum.

 

            Kıymettar Üstadım!

 

            Risalenin geri kalan kısmının da, bir an evvel ikmaliyle, istifade ve istifazamız için irsal buyurulmasını, dest ve dâmenlerinizi öperek niyaz etmekteyim. Ve ikmal ve irsaline de, arkadaşlarımla birlikte sabırsızlıkla intizarımızı arz ediyorum, Efendim Hazretleri.

 

                                                                                    Elbaki Hüvelbaki

                                                                                    Hakir Talebeniz

                                                                                    Ahmed Husrev

 

110

 

            (Küçük Husrev Mehmed Feyzi'nin bir fıkrasıdır.)

 

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

 

            Kıymettar Üstadım, Efendim!

 

            Çeşm-i im'ânımla kıldım, Risale-i Nur'a nazar

            Yoktur imkân yaza mislin, efrâd-ı beşer

 

            Bu ne elfaz, bu ne ma'nâ, bu ne üslûb-u hasen,

            Okudukça müncelî olmakda, dâim bir hüsün.

 

            Bârekâllah ey mukaddes Nur-u Hudâ

            Sendedir envâr-ı tevfîk-i İlâhî, rûşenâ.

 

            Âfitâbın nûru zâildir, bu nûr emân verir,

            Subh-u mahşerde uyun-u mü'minîne incilâ.

 

            Her harfi şem'a-i feyz-i İlâhî, cilveger,

            Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.

 

 

(Sh: B-100)

            Eyliyor ta'lîm-i îmân-ı tahkikî cümla âleme,

            Kim Olur sıdk ile, iner feyz-i Rahman kalbine.

 

            Hall eder tılsım-ı kâinatı, her harfi dünyaya değer,

            İlm-i nâfidir, yazılır ecr-i cezîl, tâ kıyâmet bîkeder.

 

            Hâsılı, bilcümle meknûzât-ı hikmet-perverin,

            Her biridir ehline, bir âfitâb-ı Hak-nümâ.

 

            ilâhi bihakkı Esmâikel-Hüsnâ,

            Tâ kıyâmet münteşir olsun, uyûn-u ehli Hak bulsun cilâ.

 

            Ey müellif-i risale-i Nur, ger edersin iftihar becâdır,

            Gıbta ederse cümle ihvânın sana, çok sezâdır.

 

            Çünkü eyledin îman-ı tahkika bir memer,

            Elde ettin şâh-ı eserle zuhr-i yevmil mefer.

 

            Bilirim değilsin enbiyâdan bir nebî (Hâşiye),

            Lâkin elinde nedir bu nûr-u mu'teber.

 

            Feyzi başetme tatvîl-i kelâm,

            Eyler elbet, ehl-i irfan, arz-ı tahsîn-i eser.

 

                                                            Fakir Talebeniz Küçük Hüsrev

                                                                        Mehmed Feyzi

 

(Hâşiye) Mevlânâ Câmi, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hakkında demiş:

مَن ِه كُويَمْ دَرْ وَصْفِ آنْ عَالِى جَنَابْ { نِيسْتْ  َيْغَمْبَرْ وَلِى دَارَدْ كِتَابْ

Câminin bu fıkrasının meâline işaret etmek istiyor.

(Sh: B-101)

111

 

                        YİRMİ YEDİNCİ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ KISMI

                                VE ÜÇÜNCÜ ZEYLİN NİHAYETİDİR

 

            (İkinci Sabrî ve İkinci Husrev ve Birinci Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Ey Yüce Üstad!

 

            Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'e çok şükürler ki, size, o muazzam Kitâb-ı Mübînin hazine-i hakâikının miftahını, rahmetiyle ihsan buyurmuş. O hakâik-ı azîme ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ve atş ile, sabırsızlıkla, müterreddid, mütehayyir, "acaba bir âb-ı hayat bulacak mıyız?" diye bir hâlette iken, o mahfuz ve mestur zemzeme-i azîmenin musluklarını açarak, her meşreb ehlinin müracaatlarında içirilmemek kabil olmayan bir tarzda, cüz'î, küllî hatta pek âmî olanlar bile bir damla ile hararetini kestirecek derecede vazife-i âliyenizde münteşir, tekellüfsüz, tasannûsuz, çok cihetlerle kanâat-ı kâmile ile şahid olabildiğimiz bu vazife ile muvazzaf ve ancak ilm-i bînihâyeden lemeân eden, arş-ı Hudâ'ya nazar ile âleme rahmete vesile olduğunuz hengâmda ne diyebilmek mümkün ve ne cesaret!

 

            Hem bütün mümkinatla alâkadar, o muhit ve ehass-ı havassın bile tam fâik derecesinde massedebilmesi, bence baîd diyebileceğim serâser nur olan eserlere, fakir gibi, her hususta nısf değil hiçin hiçi olanların, bu hususta mütalâa değil, elime kalem alıp o mübarek fikr-i âlinin içine müşevveş fikrimi karıştırmaktan korkuyorum ve cesaret edemiyorum. Gaye-i maksad olan, yalnız Üstadım, her hususta muvaffakıyete kısa nazarım ile bakıyorum. Muvaffakıyetler neticesi, bizim için bir eyyam-ı mübareke uzaktan uzağa görünüyor.

 

(Sh: B-102)

 İnşâallah o yevm-i  mev'ûdu, duanız himmetiyle göreceğiz ve biz görmezsek, fütuhat-ı azîme nâil olan eserleriniz, pek bâlâ bir mevkide kahramanâne müşahede edecekleri şübhesizdir. Cenâb-ı Hak sizden ebedî râzı olsun. Dua-yı âciziyeden başka bir mütalâa dermeyan edemiyeceğimden o hususu; fikr-i âlî, kalb-i sâfî kardeşlerime havâle edip, el ve eteklerinize yüzlerim sürerek, kırık dökük sözlerimden affınızı dilerim.

 

            Üstadım, bu üçüncü nükte-i kenziyeyi mütalâa ettim. Sûre-i Alâk-ı Mübareğin hurûfâtının îma ettiği sırlar karşısında hayretimden gayr-i ihtiyârî, "Allah, Allah" lâfz-ı celâli ağzımdan çıkmakla öz ve gözlerim hazin hazin yaşarıyordu ve şöyle düşünüyordum: Evet nasıl ki, kâinatın her zerresi Hâlik-ı kâinata şehadet ve gülümseyerek haber veriyorlar. Öyle de, kâinatın haritası olan Kur'ân-ı Hakîmin vücudunu teşkil eden harfleri de, hâdisat-ı kevniyenin mâzi, hal ve müstakbeline lisan-ı halleriyle şehadet edecekleri bedihîdir diyorum. Bu düşüncemin îzahını nihayetteki ihtarında buldum, elhamdülillâh dedim.

 

      Hele mübarek Sûre-i Rahman, şu zamanın efkâr-ı bâtıla ve fir'avn-meşreb kafalara yıldırım-misâl sâika ile pek sarih bir sûrette, her işi Rahmânürrahîmin diye isbat ve otuz bir defa bir cümle tekrar ile, çör-çöpten ibaret olan tabiiyyun ve maddiyyun tahassungâhlarını, o kudsî harflerinin remziyle zîr ü zeber ediyor. Zaten Üstadım, çok yerlerde de beyan buyurduğunuz gibi, bu kâinat kitabını açan Kâdir-i Zülcelâl ve Hâkim-i Zülkemâl, o kitabı kapayıncaya kadar, o kitabın sahife, satır, harf ve noktalarını hakkıyla îzah edecek ve hikmetini gösterecek bir müfessir, bir muarrifi ve o muarrifin verese-i hakikisini rahmeti muktezası ile eksik etmeyecek.

  اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

 

 

            Evet Üstadım! Şâhidim ki, çok yorgunsunuz ve yoruluyorsunuz. Fakat o vazifenin kudsiyeti yorgunluğa değil, her şeye tercih edileceğini buyuruyorsunuz. Madem şu zamanda iki mühim cereyan-ı azîmenin birisinin kumandasını Cenâb-ı Hak size tahmil

 

(Sh: B-103)

 etmiş oluyor ki, bütün dünya Kur'ân'ın beyan ve esrârından mânen sizi dinliyor, inşâallah her vakit dinleyecek. Bu nânevî muharebe zamanında netice-i muharebe yalnız insanların izmihlâline değil, belki bütün mevcudatın netice-i tahribini taşıyan ve istîmâl eden muharriblerledir. Öyle ise siz yalnız bize değil, ilâ yevmil kıyâm bâki kalacak müslüman yavrularının yaralanmaması için zırh; ve bir endahtta dünyayı sarsan, gürûh-ı hazeleyi boğucu dumanlar içinde bırakan, Kur'ân-ı Hakîmin son sistem malzeme-i mübarekelerini îcada vesilesiniz. Var ol ey sevgili Üstadım! Hemen, Rabbim yorgunluğunuza bedel bin ehl-i gazâ sevâbı ihsan buyursun, âmin.

 

            Affınıza mağruren şunu diyeceğim ki: Madem, mânevî cihad zamanıdır, muvazzaf askeriz ve askerlikten lezzet aldığımızı söylüyoruz, düşman hem dessas, hem surî kuvvetlicedir. Kılınç hasma göre çekilir düsturiyle, sizin telâşsız ve ârâmsız sa'yiniz gözönünde iken, cephemize hile tuzağı addedilen hubb-ı câh ve sermaye-i dünya gibi, çok câzibedar şeylerle bizi aldattıklarını bilmeliyiz. Ve cepheyi bırakıp, âfil şeylere aldanıp, çok mübârek ve mukaddes şeylerin ayak altında kalmasına sebebiyet vermemek için, ancak ve ancak Cenâb-ı Kibriyânın azamet ve kudretinden şümullü rahmetinden ve şâh-ı Levlâkin himmet-i âmmesinden ve zât-ı üstadânelerinin makbul ed'iyelerinden gece ve gündüz hissemend olmamazı niyaz ediyorum ve böyle îmanım var ve her dakika ârâmsız bekliyorum.

 

                                                                                                Hafız Ali

                                                                                    (Rahmetullahi Aleyh)

 

112

            (Hulûsi Bey'in bir fıkrasıdır.)

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmı şeâr-i İslâmiyenin tağyirine asla râzı olmayan ve tahammül edemeyerek kulaklarını tıkayanların kanaatlerindeki isabete kat'î bir hüccet.

 

            2- Te'vilkârâne (zâhiri muvafakat gösteriyorum) iddiasında bulunanları, birinci zümreye ilhak ettirecek müessir bir kuvvet.

(Sh: B-104)

            3- Ulemâ-üs-sû' ahzâbına şedid bir tokat.

 

            4- Muhtelif nâm ve vesilelerle, dinsizlik gayesiyle bid'alar çıkaranlara, kâhir bir darbe-i kudret ve tavk-ı lânet.

 

            5- Beşinci ve altıncı işaretler, ıslâh-ı âlemin bizzat Hazret-i Mehdî'nin zuhuruna vabeste olduğuna kanaat eden zümreden, bu zât-ı âlîşânın dahi bu emirde muktedir olmasında şübhe duyanların, bu vehimlerini bertaraf edecek, itimadlarını te'min edecek, gayet kuvvetli güneş gibi bir hakikat.

 

            6- Yedinci işaret, bu asrın en mâkul mücahedesinin nasıl yapılmak iktiza ettiğine delalet eden, mahz-ı hikmet gibi hâssaları câmidir.

 

            Âciz kardeşinizin kısa vasfı da, elbette aczine şehadet eder. Yoksa bu hakâîkı lâyıkıyla vasfeylemek, bu bîçârenin haddi değildir.

 

            Dünyevî meşgalem, hususî işlerimiz ve pederime yardım gibi, mecburî ahval ve duygular, evvel ve âhir arz ettiğim gibi, hizmet-i Kur'âniyedeki vazifeme çok mâni oluyor. Ne yapayım. (Elhamdülilâh, alâ külli hâl) diyorum. Duanıza çok muhtacım ve muhtacız. Biz her vakit sevgili Üstadımıza duada bulunuyoruz.

 

                                                                                                            Hulûsi

 

113

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretleri!

 

            Ekalli, kırk seneden beri hakikat âleminde nurlar saçan nuranî, kudsî,  feyizli sözlerin kâffesi, bütün safahatında tarikat ve seyr-i sülûke ait pencereleri küşâd ile, müştaklara temaşa ve berk-i hâtif  misâl (teâlev eyyühel ihvân) nidâ-i belîği ile dâvet etmekte iken, dürbünî bir nazara mâlik olanlar, pek âşikâre görüp ve dinleyip iltica etmekte iseler de, bu abd-i pürkusur onlarla omuz omuza yürüyen, tarikatın ne demek olduğunu, matla'-ı şems-i füyuzat ve memba'-ı fevz-i necat olan, Yirmi Dokuzuncu Mektubun dokuz levha-i saadeti câmi Dokuzuncu Nüktesini okuduktan sonra, alâ kadri'l-istitâa

 

(Sh: B-105)

 öğrendim. Nihayetsiz füyuzat ve hadsiz ezvâk-ı mütenevviayı hâvi olduğunu, bir kat daha tasdik ettim. Elhamdülillâh, şu nüktede nura muhtaç kalbime lâyuad nurlar bahşedildi.

 

            Kalbimin hissedip, lisanımın ifadeye muktedir olamadığı derya-yı hakikata dalarak, şu eser-i giranbahânın şâyân-ı men ve şükrân olduğunu arz ve mâba'dının tevâli ve temadisini can ve yürekten taleb ve temenni etmekte iken, işte tetimmesi olan üç telvih de ihsan buyuruldu.

 

            Bu hâtime kısmı, vartalardan kurtulmak çaresini gösteren irşad ve îkazlarıyla, cidden bir levha-i saâdet ve bâis-i hayât-ı mücedded olmuştur. Acaba her an, en az binbir nevi semere-i saâdet ile teğaddi etmekten kaçan ve cadde-i kübrâya asla lâyık olmayan, iftira ve isnâdât perdelerini görüp, şu meş'ale-i adîmü'l-misâli söndürmek, zulümat ve dalâlât vadilerine yol açmak isteyen bakar körlere, ne demeli?

 

            Nazîrsiz şu'leleriyle asr-ı hâzırı ihyâ ve tenvir ve istikbâlin krokisini bihakkın tanzim ve tahkim eden nurlar, ilelebed pâyidar olsun. Dilerim, Bâri-i Teâlâ hazretlerinden ki, şu âsâr-ı Pürnûrun, bütün ümmet-i Muhammed (A.S.M.)'a ta'mîmine muvaffakıyet ve müyesseriyet ihsân buyursun. Âmin.

 

                                                                                                            Sabri

 

114

 

            (Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım Efendim,

 

            Kenzü'l-arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye'de, yanlışlığın tarafımızdan nasıl karşılandığını suâl eden ve hatâsının esbabını bize îzah eden, sevimli mektubunuzu aldım. Bu kısmı, Sûre-i Kevser'in lâtif ve yüksek tevâfukatını gösteren Altıncı Remiz'le ve bir de büyük bir fâtihten, daha büyük olan tarikata ait kısımla beraber okudum.

 

            Bu hafta sevincim ve şevkim pek ziyâde idi. Bir taraftan, senelerden beri tab'edilmesi ve âlem-i İslâma neşredilmesi için

 

(Sh: B-106)

 istinsah edilen, o kıymettâr mahzen-i hakâik; emin vâdilere gönderiliyordu. diğer taraftan, şu baharın câzibedar güzelliğinden, pek çok yüksek bir nûraniyetle karşımıza çıkan Yirmi Dokuzuncu Mektub'un her bir kısmının verdiği zevk-i mânevî içerisinde yaşıyorduk. Kenzü'l-arş duasının feyzinden gelen ikinci bir nükte-i Kur'âniyeyi, mektubunuz gelmeden evvel arkadaşlarla birlikte tekrar  okuduk. Tedkik gâyesi hiç birimizde olmadığı için, on dakika içerisinde, yazılan bu kısmın nûrânî şû'leleri arasında kaldık. Okurken, ağzımızdan arada sırada çıkan sadâ-yı hayret ve taaccübden başka bir şey işitilmiyor ve yüzümüzden akan beşâşet, duyduğumuz manevî zevki, târife kâfi geliyordu...

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Her bir risale aramızda pek büyük bir sevinçle karşılandığı ve hayretle okunduğu ve lâyık olduğu şekilde hürmet gördüğü için, her nasılsa vâki olan hatam hakkındaki mektubunuzu aldığım vakit, kıymettar üstadım, bu hali bize ihtar etmeseydiniz, biz hiç bir vakit böyle şeyle meşgul olmayacaktık ve "yanlış var" diyenlere karşı da hak dâva edeceğimizde hiç tereddüt etmeyecektik. Sûre-i Kevser'in ve Sekizinci Remzin tevâfukat-ı hurufiyeleri üzerinde birer birer tedkikatta bulunmuş ve hiç birinde noksan bulamamıştır. Esasen bu tedkikatımız, noksan aramak gayesiyle değil, belki tevsi malûmat ve bir de mânevî gıdamızı almak için vukû buluyordu. Bu akşam fakirhanede Re'fet, Lütfi, Rüşdü Efendi kardeşlerimle oturmuş bu hususta tekrar konuşmuştuk. Hepimiz diyorduk: Üstadımız bize söylemekte, hiç bir şeyden çekinmediğini biliyoruz. İşte bu hâl bizlere kâfidir. Şimdiye kadar da böyle bir şey vukû bulmuş değildir. Bu hususta en büyük şâhid; bu Risaleler, ilmi kendilerine isnad eden zâtların ellerinde gezdiği halde, onları da tasdike mecbur etmiştir.

 

            İşte sevgili üstadım... Bu hâdisat dimağımızı daha ziyade takviye etmiş bulunuyor ve bizi size daha ziyade rabtediyor. Her hususta bizi himâye ve vikâye etmekte olduğunuza kâfî ve daha kat'î bir bürhan yerine geçmiş bulunuyor.

 

(Sh: B-107)

            Sevgili Üstadım... Bu hafta hatt-ı destinizle pek çok zahmet çekerek, bin müşkilât içerisinde yazdığınız bütün Kur'ân'daki tevâfukatı gösterir bir nükteyi daha aldım. Bundan başka bu nükte gibi umumî olup, yalnız tarzları ayrı olmak üzere iki tevâfukat listesi daha yazılacağı iş'âr buyuruluyor. Onları da sabırsızlıkla bekliyoruz ve yorgunluğunuzu hatırladıkça, yüreklerimiz sızlıyor. ;Cenâb-ı Hakk, sizlere lâyık bir tarzda hayr-ı kesir ihsan eylesin. Âmin...

 

                                                                                                            Husrev

 

115

            (Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım, Muhterem Efendim,

 

            Kur'ân-ı Kerîm'in âyât ve kelimât ve hurufâtında görünen ihtilâf bertaraf edilmek üzere, yeniden hakikî ve esaslı bir sûrette âyât ve kelimât ve hurufâtın tesbit edileceği hakkındaki iş'âr-ı fâzılâneleri, cidden şâyân-ı tebşirdir. Bu ve bu gibi ahvâl, bizi üstadımızın ulvî ve umumî olan vazifesinde her vakit için Cenâb-ı Hakk'tan muvaffakıyet talebinde bulunmaklığa sevk ediyor. Bilhassa kardeşimiz Hacı Nuh Bey'e yazılan mektub sûreti ve buna mümâsil diğer mektûbât, bizim hayatımızı değiştirmiş ve müstakbeldeki hayatımıza nurlar serptiği gibi, bugünkü insanlığın giriftar olduğu riyakârlık, tabasbus ve temellûk ve emsâli gibi pek çok ahlâk-ı rezîleden kurtarmış ve her birerlerinin yerlerine de ahlâk-ı hasene fidanları gars ederek, birer şecere-i âliye ve nâfizenin vücuda, gelmesine sebebiyet vermiştir. Hattâ o kadar diyebilirim ki, bugünkü beşeriyetin duygularından bambaşka bir hayata sevk etmiş ve her ân, "Halikımız bizden ne suretle râzı olacak ve bugün ne gibi bir sa'y ile sahife-i hayatımı kapatacağım. Acaba ümmeti bulunduğumuz o sevgili Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin, dalâlet yolunu tutan veyahut dalâlete gidenlerin arkalarından giden ümmetlerini, ne suretle tarîk-ı hidâyete getirmek için sa'y etsek  hoşnudiyet-i Peygamberî'yi (A.S.M.) celbedebiliriz" duyguları ve mefkûreleriyle yaşatmaktadır.

(Sh: B-108)

            Kıymettar üstadlarına her hatvede ittibaı seven o talebelerinizin ruhlarında, üstadlarının en güzel fıkrası olan "Kur'ân-ı Azîmüşşâna fedâ olan bu baş, başkalara eğilmeyecek." sözü hayatımızda en güzel ve en büyük bir miftah ve bir düstur olmuştur.

 

            İşte bu hayatta, bu zevkle yaşadığımız için, bu vâdideki korku denilen mevhum kuvvet, talebelerinizin hak uğrunda gösterdikleri cesâretten korkmaktadır. Rızâ-i İlâhî uğrunda her gelecek hâle memnuniyetle göğüs germeyi, üstadlarının hâlinden her gün ve her an ders alan talebelerinize ve kardeşlerime hayırlı muvafakıyetler ve saâdetler temenni ederken; sevgili üstadım; size de lâyık olduğunuzdan daha güzel bir şekilde ve daha elyâk bir tarzda eltaf-ı Sübhaniyeye nâiliyetiniz için dua eder ve dâmenlerinizi kemâl-i hürmet ve tâzimle öperim, efendim hazretleri ...

 

                                                                                                            Husrev

 

116

            (Nasuhizade Şeyh Mehmed Efendi'nin fıkrasıdır.)

 

            Bülbül-i Bağistan-ı Kur'ân, Üstad-ı Ekremim, Efendim Hazretleri!..

 

            Mürşid-i ekmel, şeyhim Hacı Rahmi Sultan Hazretleri, seferberliğin ikinci senesinde irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurdular. Burdur'u teşrifinizden bir ay evvel, merhum Rahmi Sultan ile beraber bir câmi-i şerifte bir kaç cemaatla bulunmakta iken, sükût-ı hâl-i murakabeye varıldı. Bazı velîler ruhânî teşrif buyurdular. Nihayette, siz üstadım teşrif buyurdunuz. Bir cezbe-i Rahman zuhur ile uyandım, kendime geldim. bir ay sonra Burdur'u teşrif ile, bazı yevm sahbet-i irfâniyenizde bulunup ruhlarımıza gıda bahşolundu. Şu tulûâtımı arza ictisâr ediyorum, halka-i hakikatte devrandadır

                                                   ol mübârek üstad.

            Kavuşturdular ruhunu, ervâh-ı enbiyaya ânın. Mest-i müstağrak

                                                            olup hayrettedir ol mübârek üstad.

            Mübârek Kur'ân'ın dellâlısın dediler âna. Sözleri cândır, onu

                                                                      tutmayan ruhsuzdur hemân,

           

(Sh: B-109)

Bütün söylediği nur-u hikmettir ânın. Mi'râc-ı ruhânîde

                                                              devrandadır ol mübârek üstad.

            Kalbim içre feyz-i Nurun görmüşem hemân. İçi umman-ı

                                      vahdette, dışı sahrâ-yı kesrette görünür üstad.

            Dünyada, uhrâda refik olalım âna. Umarım Mevlâm ihsân eder

            biz âciz kullarına,

            Nasûhîzâde Mehmed, söyledi hemân bu sırları. Hazine-i

                                               Kur'ân'ın bir miftâhıdır, Hazret-i üstad.

 

                                                                     Nasûhizâde Şeyh Mehmed

 

117

            (Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

 

            Bu arîzamı takdim ve tasdîa iki sebeb-i mücbir hâsıl oldu:

 

            Birincisi: Sevgili üstadımın geçenki iltifatnâmelerinin bir fıkrasında buyuruluyor ki: "Bu fakir ile aziz kardeşim Husrev gibi yüksek, ciddî, hâlis kardeş ve talebelerimi, âhir-i ömrümüze kadar hizmet-i Kur'ân'da dâim eylesin."

 

            Muazzez üstadımın bu dua, bu niyaz ve himmetlerine bütün mevcudiyetimle âmin dedim. Ve dâima da diyorum. Ve Cenâb-ı Lemyezel Hazretlerine de dâima niyâzım budur. Ve pek muhterem ve pek sevdiğim üstadımın dua ve himmeti sürur, sevinç gözyaşlarımı akıttırıyordu. Bu fıkra ve cümleyi tâkib eden ikinci fıkra ki; aynen yazıyorum:

 

            "Ve ben öldüğümde sizi arkamda vâris bırakarak ferah ile kedersiz kabrime girmek Rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim." Burası beni çok düşündürdü ve hiç bir dakika üstadımın bu arzu, bu taleb ve Rahmet-i İlâhiyeden bu ümidi zihnimden ve fikrimden ve kuvve-i hayâlimden hiç çıkmıyor. Binaenaleyh, bu fakraya bütün zerrât-ı mevcudiyetimle "âmîn" dedim ve Cenâb-ı Hakk'ın fazl u keremini tazarru ve niyâz ettim.

 

            Bununla beraber -ya hazret riyâ değil, taszannu' değil, içimden doğuyor - gönül şöyle istiyor ve arzu ediyor. Bu fakir, üstadımdan

 

(Sh: B-110)

 evvel kabre girsin ve siz, dâr-ı bekanın ilk kapısına gelinceye kadar, dâr-ı dünyada bulununuz ki, bu fakir ve muhtaç olan talebenize arkasından göndereceğiniz dua ve hediyenizle mütena'im, şâd ve mesrur olsun. Ve sizin teşrifinizde - ki Erhammürrâhimîn olan Rabbü'l-âlemîn'den dua ve niyâzım budur- ruhum sizi istikbâl etmek  şerefiyle müşerref olabilmek gibi, gönül arzu ve hayâtı hâsıl oluyor. (Hâşiye) Ve çok düşündürüyor. Ve arzu ve niyazımdan daha büyüğü ve şedidi şudur ki: Üstadımın dâr-ı dünyada daha pek çok zamanlar kalması, dolayısiyle vazife-i kudsiyenizin devâmı ve hakikat ve hidayet nurları olan Risale-i Nur ve Mektubâtü'n-Nurların teksiri ve intişariyle, hâb-ı gaflette olanların, dalâlette kalanların, ehl-i bid'a ve mülhidlerin tarîk-ı hak ve hidâyete girmeleri için siz üstadımın çok zaman daha yaşamaklığınızı ve başımızdan eksik olmamanızı ve sizin gaybûbetinizle, bizlerin yetim ve öksüz kalmamaklığımızı gönül arzu ediyor.

 

            Daha çok söylemek isterim, fakat iktidar ve kifayetsizliğimden kalemim, kalbimin tercümanı olamıyor. Her iş gibi, bu arzumu da, Cenâb-ı Kibriyâya havâle ederiz...

 

                                                                                             Âsım

                                                                                            (Rahmetullahi aleyh)

 

118

 

            (Hâfız Ali'nin bir fıkrasıdır.)

 

            (Küçük bir mes'elede, "Gücendin mi?" diye istifsar münâsebetiyle yazılmıştır.)

 

            Eyyühel Üstadü'l-Muhterem!

 

            Hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmağa her an hâzır olduğum kıymetli üstadım!

 (Hâşiye) Hakikaten merhumun münâcâtı karîn-i icabet olmuş ki, aynı yıl içinde Üstadına bedel, mahkemede, üstadına zarar gelmemek için "Yarabbi canımı al" لآاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   diyerek mahkemede vefat edip  irtihâl-i dâr-ı beka etmiştir. (Rahmetullahi aleyh, rahmetten vâsiaten). (Bu hâşiye Üstadın el yazısı ile yazılmıştır.)  

Sabri

(Sh: B-111)

            Evet, değil böyle hakikat uğrunda, hatta bir kıymetli ediyeyi ihsân eden Pâdişâh-ışân için, o hediyeyi sarfetmekte tereddüt edilmez. Öyle de üstadım, bize emanet olarak ve ne zaman alınacağı meçhûl olan hayatın ve her zaman emrine âmâde ve hâzır olduğum Cenâb-ı Mün'imin, o emânet üzerine ne gibi emri vâki olsa, inşâallah bilâ-tereddüt emanetini iâdeye hâzırız. Madem siz, o Padişah-ı Bîzevâl'in kurbiyet-i ilâhiyesinde, aynı emrini tebliğe me'mur bulunuyorsunuz; öyle ise, hem mübarek sözünüz hak ve aynı rahmettir.

 

            Hem efendim... bahçıvan-ı misâl fidanları büyütmek üzere, hayvanat-ı muzırranın taarruzundan bir an evvel kurtarmak için, aşağı dallar kesilir ki; ta yükselsin, O fidanların hiç bir cihetle hakları yoktur ki, "bunu tımar eden ve hayatımıza sebep olan, bizi bazen rencide ediyor" diyemezler. Zira hâl-i asılları ile kalsaydılar bir muzır hayvan dahi koparacaktı ve topraktaki kökü de tefessüh edecekti, yok olacaktı.

 

            Evet üstadım, mübalâğasız, pür-kusurlukta mislim olmadığını nefsime bile bazen kabul ettirdiğim... yalnız pür-zünûb telebinizi; dizlerime değil, belime değil, boğaz çukuruma değil, belki de boyumdan aşan ve belki dâhilimin de siyah çamurlara mezcolduğu ve tefessüh etmeye başladığı bir zamanda Hızır gibi yetişip ve misl-i Lokman, Kur'ân-ı Hakîmin şifahanesinden lemeân eden mualecelerle, tedâviye başladınız. Hayat ismine lâyık bir hayat bahşına vesilesiniz. O hayatı ihsân edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek (Hâşiye) kâr-ı akıl değildir.

 

            Hem bir hasta ameliyata muhtaç olduğunu bilmelidir. Ve hastasını gece gündüz tedâvi altında bulunduran eczacıya karşı yüzbinlerle teşekkür ve o eczacıya eczahaneyi teslim eden Hakîm-i

(Hâşiye) Benim bedelime şahid olacağını hissetmiş. Kuvvet-i ihlâsın kerameti olarak haber veriyor. Haber verdiği gibi şehîd oldu...

Not: Bu hâşiye de Üstadın kendi el yazısıyle yazılmıştır.

Said Nursi

 

(Sh: B-112)

 Pür-Kemâl, Kadîr-i Bîmisâl Hazretlerine nihayetsiz  hamd ve şükre borçluyuz. Ve bu borcumu ifâ edemediğimden pek mükedderim. Allahu Teâlâ sizden ebeden razı olsun.

 

                                                                                                Hâfız Ali (R.H)

 

119

            (Hulûsi Bey'in bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz Üstad, Müşfik Kardeş, Muhterem Mücâhid!

 

            Son iki hafta içinde, iki defada vürûd eden Yirmi Dokuzuncu Mektubun Altıncı Kısmı ile Kenzü'l-arş Duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye ve Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzî ve Altıncı Remzi isimlerini taşıyan mu'ciznümâ eserleri aldım.

 

            Birinci mektub, hasbe'l-beşeriye çok sıkıldığım bugünün hemen saatinde elime geçti. Evet, gözlerim böyle bir nur'a, aklım böyle bir derse, hasta vücudum böyle bir ilâca, muzdarib ruhum böyle bir teselliye, nihayet zâlim nefsim böyle bir mânevî terbiyeye çok muhtaç olduğu bir zamanda bu eserin yetişmesi, hem hakikatte üç gün sonra postaya verilen ikinci eserden dokuz gün evvel gelmesi, kat'iyetle gösteriyor ki; bu iş kendi kendine veya tesadüfî olmuş değil. Belki gelmiş değil, gönderilmiş. Yetişmiş değil, yetiştirilmiş. Maksadsız değil, bu hizmete koşturulmuş. Hattâ bir dest-i gaybî tarafından en lüzumlu bir anda, en muhtaç ve Kur'ân hâdimlerinin en zaîfi, en âcizi, en liyâkatsızı, en zebunu bulunan bu biçare kardeşinize mahz-ı eser-i Rahmet ve inâyet olarak sunulmuştur.

 

اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektubun Altıncı Kısmını pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman ve diğer bir zat hâzır iken, geçen cuma okudum. Ben bir kaç defa sırf kendi hesabıma mütalâa ettim. Okuyacak ve okunması icab edecek mahdut zevâtın da inşâallah istifadesine çalışacağım. Bu nurlu eserler hem okşamak, hem korkutmak gibi iki zıd te'siri hâizdir. İnsanlara bu iki vâsıtadan birinin müessir olacağı da şüphesizdir. İşte bu hakikatı göz önünde bulunduran

 

(Sh: B-113)

 şerâit-i îmandaki esaslara müşabih bir tarzda, Kur'ân-ı Hakîmin tilmizlerini ve hâdimlerini hakikaten îkaz ediyor ve aldanmamaları için altı esası kendilerine bihakkın ders veriyorsunuz:

 

            l- Hubb-u câh yerine, Allah'a imanın bir mânası olan Rızâ-i İlâhî'yi...

 

            2- Havf ve vehim yerine kadere îmanı...

 

            3- Hırs ve tama' yerine اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ   Âyet-i Celîlesi delâletiyle, Kur'ân'a kütüb-ü İlâhiyeye imanı.

 

            4- Menfî milliyetçilik hissi yerine bütün cin ve inse mürsel, Nebiyy-i Efham (sallâllahu teâla aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin mesleğini;

 

اِنَّمَا اْلمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ve وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا

gibi âyât-ı mübarekeyi derhatır ettirmek suretiyle Peygamberlere îmanı...

 

            5- Enâniyet yerine, acze... noksanımızı itiraf ve Kur'ân'ın tereşşuhatının neşr ve muhafazası bâbında hissemize düşen hizmeti yapmak ve hizmetle mükellef olduğumuzu bilerek neticeyi hesaplamamak. Yani bir nevi beşeriyetten çıkmak. Kütüb ve Suhuf-ı enbiyâyı inzâle vasıta olan melâikeye benzemek suretiyle meleklere îmanı...

 

            6- Tenbellik ve tenperverlik yerine vazifedarlık... Kudsî ve her saatı bir gün ibadet yerine geçecek kıymette olduğuna şüphe edilmemek lâzım gelen Kur'ânî hizmete vakit bırakmayacak hallere karşı, bu hizmetin ulviyetini dahi düşünerek elden çıkmazdan evvel gözü dört açmayı, yâni ölmezden evvel hayatın kadrini bilmek gibi, kat'î bir lisanla âhirete îmanı delâleten, remzen, işâreten sarahaten ders veriyorsunuz ve ikaz lütfunda bulunuyorsunuz.

 

            Allah-ü Zülcelâl Hazretleri sizden ebeden râzı olsun ve ümmet-i merhume-i Muhammediyeyi (A.S.M.) dalâletten kurtarmak ve şehrâh-ı Kur'ân'a delâlet eylemek hususundaki ihlâslı mücâhede ve

(Sh: B-114)

 hizmetinizde dâim ve muvaffak buyursun; âmîn... bihürmeti Seyyidilmürselîn..  ve bihürmeti Kur'âni'l-Mübîn...

 

           

            "Kenzü'l-Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur'âniye" serlevhalı eserle, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzindeki füyûzât, tarif ve tavsif edilmeyecek âlî ve müstesna bir vaziyettedirler.

 

            Birincide: Bütün hurufât-ı Kur'âniyenin aded itibariyle işâret ve îzah buyurulan tevâfukları, garîk-ı beht ve hayret etti. Dört küçük sûredeki hurufâtın tevâfukat veçhine kısmen işâret eden ikinci eser: Hakka ki mu'ciznümâdır. Nebiyy-i Âhirzaman, medâr-ı fahr-i cihan, sebeb-i hilkat-i ekvân ve nüzûl-i Kur'ân, peygamberimiz Muhmmed Mustafa (Sallâllahu teâlâ aleyhi ve âlihi ve eshâbihi ve ezvâcihi) Efendimiz Hazretlerinin eser-i hikmet ve rahmet olarak, şimdiye kadar mahfî kalmış mu'cizelerinden i'câz-ı Kur'ân'a taallûk eden ve gaybî tevâfuk nâmiyle sevgili üstadımız tarafından mevki-i intişara vaz'olunan bu emsalsiz eserlere karşı duyduğum mânevî zevk ve feyzin binden birini bile arz edemeyeceğim. Ve mazhar olduğumuz bu kadar azîm niam-ı İlâhiyeye ve Kerem-i Sübhaniyeye karşı şükürden âcizim.

 

اَللّهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَ مَقْصُودَ اُسْتَادِنَا سَعِيدِ النُّورْسِى بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ الْمَكِّىِّ الْمَدَنِىِّ الْهَاشِمِىِّ الْقُرَيْشِيِّ

 

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmından bir suret Abdülmecid Efendi kardeşimize göndermiştim. Cevâbında ezcümle diyor ki: "Seydanın bintü'l-fikri o güzel kıza, Hulûsi ile Abdülmecid'den mâadâ her kim bakarsa câiz değildir. Mahrem olanlar da, bu hususta nâmahremdir. Bu gibi kızların dışarıya çıkmaları, hiç bir menfaatı te'min etmediğini ve bilâkis büyük bir mazarattı intâc edeceği ihtimali kavlini Seydaya yazsan iyi olur. Eski Said'in hiddeti, yenisinde de vardır. Halbuki, Yeni Said, insan oğullariyle izâa-i vakt etmemeli. Meslek ve meşrebi öyle iktiza ediyor. Her ne ise .. Cenâb-ı Hak hâfız-ı hakikîdir."

 

(Sh: B-115)

            Bendeniz de kısaca şu meâlde cevap vermiştim:

 

            Bu mütalâa bizler için doğrudur. Fakat dünyaya arkasını çeviren ve mânevî vazife-i me'muresini îfa ederken insanlarla-Nurlarla alâkadar olanları vasıtasiyle- meşgûl olan üstad hazretleri için bu fikri muvâfık bulmuyorum. Çünki, o zâtı bu emr-i azimde istihdam eden, elbette muhafaza buyurur. Bana öyle kat'î kanaat gelmiş ki, eğer bizler Nurlarla alâkamızı kesersek, Üstad Hazretleri bize arkasını çevirir.

 

            Aziz kardeşimizin endişesi, zâhire bakılırsa haklı ve çok samimîdir. Fakat, zâten cemaatı çok mahdud olan Nurlarla alâkadar zevâtın, bu hakâikten mahrum edilmelerini ve bu kudsî eserin tamamen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugayir buluyorum. Nâsırımız, hâmimiz, muînimiz, hâfızımız Allah'dır. Bütün desâisi bertaraf ederek, muhterem Üstadın vazife-i kudsiyesine sâfi niyet, samimî his ve ciddî şevk ile yardım etmekte olan kardeşlerime selâm ve muvaffakıyetlerine dua eder, dualarını rica ederim. Pederim, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Efendi, sâbık Müftü Kemâleddin Efendi, İmam Hâfız Ömer Efendi ve diğer  Sözlerle alâkadar olanlar selâm ve dua ediyor, hayır duanızı istiyorlar.

 

            Devam-ı âfiyet ve muvaffakıyetinizi tekrar eltaf-ı ilâhiyyeden tazarru' ve niyâz eyler, mübarek ellerinizi kemal-i hürmet ve ta'zim ile takbîl eyler, kusurumun afvını ve hayır duanızdan bu bîçâre sıddîkınızı çıkarmamanızı hâssaten arz ve istirham eylerim.

اَلْبَاقِى اَلْحُبُّ فِى اللّهِ

                                                                                                            Hulûsi

 

120

            (Said'in fıkrasıdır.)

 

            (Hulûsi gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği hediyesinin iadesine dair yazdığım bir mektubu, arkadaşlarımın tensiblerine binâen onların fıkraları içine derc edildi.)

(Sh: B-116)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

 

            Aziz, sıddık, vefâdar âhiret kardeşlerim Hacı Nuh Bey, Molla Hamid!

 

            Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. "Sıddık-ı vefiy bu zamanda yoktur" diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van'da geçirdiğim hayat-ı ilmiye... benim için Van çok kıymettardır. Lillâhil-hamd sizler o kıymetterlığı gösterdiniz. Ve Van'a karşı şedid hissiyatıma tam mukabele ediyorsunuz. Size medâr-ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim, şöyle ki:

 

            Geçen sene Barlalı, İstanbul ticaretinde bulunan Bekir Efendi'nin şerîki Mehmet Efendi vasıtasiyle bir mektub aldım. Mektub hârika olarak bana göründü, Çünki Hulûsi Bey, "Nuh Bey'le görüştüm" diye o mektubda bana yazıyor. Aynı mektupda, kardeşim Abdülmecid de, Molla Hamid'in selâm ve duasını bana yazıyor. Aynı mektupda Nurşin-i Süflâ'da Molla Abdülmecid'in yazısı ve imzası vardı. Fesübhanallah dedim. En ziyâde sevdiğim bu insanların ayrı ayrı memlekette bulunmakla beraber, bir mektubda bunların içtimaları tevâfuklu bir levha-i temâşâdır.

 

            Bu sene yine o Mehmed Efendi Eğirdir'e gelmiş. Yine Nuh Bey'in aynı telgrafını, o zat bana getirdi. Fesübhânallah dedim. Nuh Bey'in lisân-ı hâli, gûya Mehmed Efendi'ye "Dostum ben seninle beraber üstadımla görüşeceğim" diyor, tahayyül ettim. Sonra yine Mehmed Efendinin hizmetkârı Eğirdir'e gidip Mehmed Efendinin mektublarını getirmiş. Yine Nuh Bey'in hediyeye ait, bana olan mektubunu getirdi. dedim kat'iyyen bu iş tesâdüfî değil. Sonra mektubun müştemilâtına dikkat ettim. Tahmin ettim, Van'da Nuh Bey'in bana hazırladığı hediyeyi göndermek tarihinde, ben de aynı tarihte (Hâşiye) aynı fiatta bir hediye-i azîmeyi  Nuh Bey'in nâmına

(Hâşiye) Maddeten otuz liralık, mânen belki üç yüz liralıktır.

 

(Sh: B-117)

 Van'daki ihvânıma gönderiyordum. İşte bu iki tevâfuk, bana işârettir ki: Nuh ile Hâmid, talebelik ve kardeşlik için min tarafillâh intihab edilmişler. Çünki, tevâfuk bizim için bir emâre-i tevfîk-i İlâhî olduğuna kanâatım gelmiş. Risalelerde tevâfukatın bazı nümûnelerini göreceksiniz.

 

            Fakat çok rica ederim ki gücenmeyiniz, hediyeyi kabul edemedim. Adem-i kabûlün esbabı çoktur. En mühim bir sebep: Benim, kardeşlerim ve talebelerimle olan münasebetin samimiyetini ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisad, bereket ve kanaat sayesinde, şiddetli hitiyacım olmadığı halde, dünya malına  el uzatmak elimde değil... İhtiyarım hâricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:

 

            Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim. "İstanbul'dan senin için getirdim beni kırma" dedi. Kabul ettim. Fakat iki kat fiatını verdim.

 

            Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?

 

            Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatın için, menfaatımı terk ediyorum. Çünki; dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise... sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama' zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temâyül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte, sana mânen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telâkki ediyorum. Sen mâdem fedakârsın, ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatınızı menfaatıma tercih ediyorum, gücenme. O da, bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.

 

            Ey Nuh Bey ve Hamid Kardeşlerim! Siz de gücenmeyiniz. Hem Nuh Bey, biliniz ki, şu zamanda o havâlide vefâdârane, şefkatkârâne

(Sh: B-118)

beni aramaklığınız öyle bir hediyedir ki, bunun gibi binler hediyeden kıymettardır. Hem size gönderdiğim Risaleleri muhafaza etmek ve sahip çıkmak ve benim yerimde onları himaye etmek binler lira kıymetinde bana karşı büyük bir hediyedir. Çünki, netice-i hayatımı ve vazife-i vataniyemi ve o havâlideki kardeşlerimin uhuvvet ve muhabbetlerine karşı borçlarımı eda eden o Risalelere ciddî sahip çıkmak, tam muhafaza etmek ve ehline yetiştirmeğe vasıta olmak öyle bir hediyedir ki, dünyevî hediyelerin binlerine mukabildir. Hem emîn olunuz ki; manevî zararım büyük olmasa idi Nuh Bey'in hâtırını kırmayacaktım. Şimdiye kadar, Cenâb-ı Hakk'a şükür, hediyeleri kabul etmeğe mecbur olmadım ve şu zamanda ehl-i ilmin bir sebeb-i sukutu olan tama'a girmeye ihtiyar benden selbedildi. Hem eğer, sizin hediyenizi kabul etseydim; çok zâtların ya kalbi kırılacaktı veyahut elli senelik kaidem bozulacaktı.

 

            Orada ve civarınızda bulunan eski talebelerim ve kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyorum ve onların dualarını istiyorum.

 

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

 

121

            (Said Nursî'nin bir fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

 

            Aziz, sıddık, sâdık, çalışkan kardeşim, hizmet-i Kur'ân'da arkadaşım Re'fet Bey!

 

            Senin gördüğün vazife-i Kur'âniyenin hepsi mübarektir. Cenâb-ı Hak sizi muvaffak etsin, fütur vermesin, şevkinizi artırsın.

 

            Senin vazifen yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz.

(Sh: B-119)

 

            Uhuvvet için, bir düsturu beyan edeceğim ki; o düsturu cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider. وَ لاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَ تَذْهَبَ رِيحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemâatın tadı kaçar. Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedî ile içtima etseler, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi... sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksîmü'l-âmâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bur uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.

 

            Sizler koca Isparta'yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muavenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki; bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünki, vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur'ân ve îmanın hizmeti olan büyük bir  hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zatlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder. Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâm Köylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:

 

            O zât yanıma geldi, ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder, dedim. Baktım ki; Hâfız Ali Kemâl-i samimiyet ve ihlâs ile, onun tefevvuku ile iftihâr etti, telezzüz eyledi. Hem üstadının nazar-ı muhabbetini celbettiği

 

(Sh: B-120)

 

 için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil... samimî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allah'a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. inşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor. Küçük bir lâtife:

 

            Sohbet içinde sizden bahis geçti... Şükre dair mes'eleyi sordum: "Husrev'in yazdığını Re'fet Bey gördü mü?" Bekir Ağa dedi: "Evet gördü ve dedi "Çok güzel, fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı?" Hüsrev dedi: "Yok, kendi nüshamda, tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığım tam geldi." Biraz münakaşa oldu... Bu münasebetle kardeşim Re'fet Bey'e derim ki: Aslında tevâfuk noksan olsaydı,  zaten ben tavsiye etmiştim ki; kalem karıştırmasınlar. Asıl vaziyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki; asıl müsveddede çıkıntı olduğu halde tevâfuk Hüsrev'in tarzında var. Onun için Hüsrev'in bir mahareti varsa tevâfuku bozmamış. Hattâ Mu'cizat-ı Ahmediye'deki Salâvat tevâfukunda tavsiye etmiştim ki: Kimse maharetini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde, en acemi bir müstensihin nüshasında birkaçı müstesna bütün tevâfuktadır. Onun için sekiz ayrı ayrı müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. demek en büyük maharet odur ki; tevâfuku bozmasın. Çünkü tevâfuk var. Sen de Hüsrev'e yardım et ki, hakikaten mevcut ve matlub tevâfuku denk getirebilsin. Çünki; yoktan var etmiyorsunuz. Hakikî var'ı yok etmeyin.

 

            Sözler'le alâkadar olanlara selâm ve dua ediyorum...

 

                                                                                                Said Nursî

 

122

            (Hâfız Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!

 

            Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmının Dokuzuncu Mes'elesinde emir buyurulan hizmet-i Kur'ân'dan fakirin hissesine iki erkek ve bir kız çocuğu düşş imiş. Aynı emri alıp gelirken düşünüyordum; acaba, akraba-i taallûkatımda çocuklar var, hangisi

 

(Sh: B-121)

ni intibah edeyim? Benim bu düşünceme mânen denilmiş ki; hay Ali! Kendi re'yine muhtar değilsin. Onun intihabı başka kapıya aittir. Üç gün sonra Yaşar ve Necati isminde iki çocuk, bana hem refik, hem ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak tayin edildim. Çocuklar hurufatı tam bilmedikleri için bazan yazı ile, bazan kitaptan gösteriyordum. Bir ay sonra Kur'an okumaya başladılar. Beşinci ay içinde   اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى      hatme muvaffak oldular.

 

            Mübarek Üstadım, bu hususu çok düşünüyordum ki; lâakal bir-iki senede Kur'ân okumağa liyâkat kesbedilirken, me'mûlun hilâfında meydana gelen emr-i azîm kimseye verilmez, ancak ve ancak i'câz-ı Kur'ân'ın o büyük denizinin reşhasıdır ve iki cihan fahri, Nebiyy-i Âhirzaman Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâmın himmet-i mâneviyeleriyle o i'câzın izhar ve intişarına me'mur edilen üstadımın duası gibi, çok büyük kuvvetlerle hâsıl olduğuna, ben değil bu hâle şâhid, karyemizin ekserisi îman edip, tasdik ediyorlar. Bütün köy ehl-i îmanı nâmına, bu emr-i hayra vesile olan üstadımıza, -lâ-yuad ve lâ-yuhsâ- teşekkürlerle "Cenâb-ı Hak sizlerden ebeden razı olsun" duasını âciz lisanımla daima söylüyorum.

 

            Üstadım, bir şey daha var ki, emr-i üstadânelerine intizardayım. O da şudur: Cenâb-ı Hak ihsan ederse, dairenizin şâkirdini Hafız Yaşar bu kışta bahara sebep olup, mütenevvi çiçekleri açmasına Nisan yağmuru misillû, vücudunuz o çiçekler arasında, bir gül-ü Muhammedî (A.S.M.) yetiştirmekte inşâallah vesile olacağınıza şübhe yoktur. Mübarek dairenin mübarek talebesine, mübarek Cum'a gecesinde hatminin duasiyle, hıfzının ibtida duasını ve fakir-i pür-kusurun afv duasını, bütün hâsse ve duygularımla, hürmetle el ve eteklerinizden öper ve kusurlarımın afvını niyaz ederim, efendim Hazretleri.

 

                                                                                    Hâfız Ali

(Sh: B-122)

123

            (Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Sevgili Üstadım!

 

            Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz, "bir sırr-ı اِنَّا اَعْطَيْنَا serlevhasını taşıyan risalenizi aldık. Esasen hiç bir hafta geçmiyor, sürurlarımızı tezyid eden, yeni ve hem gayet derecede şirin birer risale elimize gelmemiş bulunsun. İşte, iki haftadır bu kıymettar risaleyi okuyor ve elimizden bırakmıyoruz.

 

            Evet bu risale, Cenâb-ı Hakk'ın istikbalde bu ümmete vaad ettiği güneşin tulûuna intizarımızı teşdid etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakikate bizi meftun ediyor. Ve diğer taraftan, acaba fezası zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş neresinden ve ne suretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken; ikinci feyyâz, bir diğer zeyl, o güneşin vaktini tayin etmekle bizi pek büyük bir bâr-ı sakilden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz halde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir.

 

                                                                                                Ahmed Husrev

 

124

 

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Bu defa Kenzü'l-Arş duasının feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, Zeylini hâvi mübarek mektubunuzu almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşiniz, gelen mektubunuzun, gerek muhterem üstadıma ve gerekse o havâlideki kıymetli arkadaşlarıma olan te'siri bana ait olmadığına ve belki benim bir vasıta olduğuma delildir. Çok tecrübe ettim, zât-ı fâzılânelerine mektup yazmak için,  bazan üç kelimeyi bir araya getiremiyorum. Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifadâtını zabtına kâdir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum, demek yazdırılıyor. Maamâfih, vâki takdirleri, bir dua olarak telâkki ile teşekkür etmekteyim. Kur'ân hizmetini, dünyevî ve maddî menfaate sarahaten tercih eden Husrev namındaki kardeşimi tebrik ederim. Cenâb-ı Hak, böyle Husrevlerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmin...

 

(Sh: B-123)

            Bu kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek bana en büyük müjde oluyor. Müftü Kemal  Efendi, evvel mektubu mütalâa etmişti. İki gün evvel ziyaretine gittim, "Hiç kimsenin bu güne kadar muktedir olmadığı dekâik ve hakâikı, Kur'ân'dan bulup çıkarmışlar" diyerek takdirlerini beyan, selâm ve dualarını tebliğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar mübarek mektubu Fethi Bey, Hacı Baha Efendi, pederim ve eniştem ve Hacı Abdurrahman Efendi dinlemeğe muvaffak oldular. Hafız Ömer Efendi'ye de, inşâallah ilk fırsatta okumaya çalışacağım.

 

            Her mektubunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübarek mektub, Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsan edileceğini mübeşşir oluşu itibariyle bilhassa memnuniyet ve sürurumu mûcib olmuştur.

 

            Hayli zaman evvel, Kur'ân'daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan i'câz-ı  Kur'ân'dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükür edilse yeridir. İzn-i Bâri ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne kadar hârikalar meşhudunuz olacak ve bunlardan muhtaç kardeşlerinize ne âli müjdeler vereceğniz, geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra âhiretin vücutları gibi kât'î hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saâdetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki; bu nurlara göz yumarlar. Ne derece hatadır ki, bu hakâika, lâyıkı veçhile alâkadar olunmaz. Ne câniyane ve ahmakâne bir ruhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler...

 

            İşte bu ışıklı yolunuzda, Sâhib-i Kevser'in delâletiyle Kevseri buldunuz. Şefîi'l-Mahşerin izniyle Kevser ırmağının menbaında durarak, وَ سَقَيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا    Âyet-i Celilesini okuyor ve "Ey nâs! Kim ki ebedî hayat ister, işte âb-ı hayat, kim ki yolunu şaşırmış, işte vesile-i necat; kim ki küfür ve inadından dönmez, onu bekliyor şedid azab ve ikab" ilââhir... gibi nurlu beyânatınızla her taifeyi ihyâ, îkaz ediyorsunuz.

(Sh: B-124)

            Sizi kudsî hizmetinizde, -alâ-kadri't-tâka- tâkibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek; muhtaçlara gıda, zaif ve marîzlere ilâç, zâlim ve kâfirlere semm-i kâtil olan mâ-i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. Sizin kudsî hizmetinizle, irşadınızla açılan hakikat ufkuna bakınca, Kur'ân'ın hudutları tâyin ve tahdid edilmiyecek kadar vâsi bir havz-ı ekber olduğunu; Fâtiha besmelesinin  ب  menba'ından gelen, her birisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette "Sûre'ler namında, yüz on dört âb-ı hayat şûbelerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz...

 

            "İdrâk-i maâlî, bu küçük akla gerekmez;

            Zira, bu terazî o kadar sıkleti çekmez!

 

            El ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret-i Hudâ-pesendâneleriyle mazhar-ı takdir olan uhrevî kardeşlerime selâm ve dualar eder ve muvaffakıyetler temenni ile dualarını istirham eylerim.

 

                                                                                                Hulûsi

 

125

 

            (Âsım Bey'in fıkrasıdır.)

 

            (Telvihat-ı Tis'a münasebetiyle yazılmış.)

 

            Sevgili Üstadım,

 

            Ne diyeyim, müştâkı olduğum bu risale-i şerife, bu sözler, bu hakikat, bu nur; bu fakire, lütuf ve kerem-i İlâhî olarak ihsan buyuruldu.

 

هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

            Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki; siz üstadıma kavuştum ve bin-netice bu nurları, bu hakikatları gördüm, okudum, yazdım ve gerdenbeste-i inkıyâd oldum. Binaenaleyh tavsiye ve dua-i üstadâneleriyle feyizyâb olmak için, Cenâb-ı Zülcelâl ve'l-Kemâl Hazretlerinden ve Mefhar-i mevcûdât, Aleyhi Ekmelü't-Tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinden ve bütün pîr, pîran ve mürşidân ve Şah-ı

 

(Sh: B-125)

Nakşibend Kuddise sirruhu Hazretlerinden ve bilhassa bütün mevcudiyetiyle gerdandade-i inkıyâd ve teslim olduğum siz Üstadımdan tazarru' ve niyaz ve istimdad ediyorum ki, mütevekkilen alâllah, ya Üstad-ı Âzam, Tarikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) maksad, gaye ve esasını, teferruat ve füruatını zikir ve beyan eden bu "Dokuzuncu Kısım", bir nur-ı tarikat ve hakikattır. Okumağa doyulmaz, okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele "Dokuzuncu Telvih"; hülâsa ve icmal edilerek bütün hakikatlar toplanmış. Temsilde hatâ olmasın. Hazret-i Mevlânâ'nın üfürdüğü ney'den tuğyan ve feyezan eden, (Hazret-i Ali'nin (Kerremallahu Vechehu) kuyuya söylediği esrar-ı hakikattan başka nedir? Farkı nerededir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır...)

 

            Kariham dar, kalemim  âciz kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki; benim gibi fakir ve mübtedîdelere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış sâfilere bir düstur ve ders-i ibrettir.Kıymet takdir edilmez bir şâheser-i tarikattır, bir nur-ı hakikat -feşân, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilham-ı Rabbânîdir. Cenâb-ı Lemyezel Hazretleri siz üstadımı, bu ve bunun emsâli âsâr-ı bergüzîde te'lifinde, envâr ve hakikatlar neşr ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kâim buyursun. Ve siz üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz, nidalarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyâkında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. Âmin, bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn...

 

                                                                                                Âsım (R.H.)

 

126

            (Re'fet Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım!

 

            Bu remizler, öyle hayret-bahş ve hârika-nümâ eserlerdir ki; okuyan ilim âşıklarına ezvâk-ı nâmütenâhî ve hissiyat-ı ulviye-i rakîka bahşetmektedir. Bu hissiyat-ı âliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, -yeni hayatımızda sâbit-kadem olmak şartıyla-Hallâk-ı

 

(Sh: B-126)

 Azimden uzun ömürler temenni ediyorum. Zira mütalâasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım... diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum. Ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk-i manevi ve nihayetsiz bir hazz-ı ruhî ile okuyorum.

           

            İşte gerek Sözler ve Mektubat ve gerekse remizlerin en hârika vasfı zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr-ı sâireyi bir defa okuyunca, ikinci bir defa okumağa o kadar heves uyanmıyor. Kur'ân-ı Hakîm'in envârını ne kadar okursam okuyayım, def'-i cû' edemiyorum. Bilhassa remizler, fakiri çok teshir ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhal yazıyorum.

 

                                                                                                Re'fet

 

127

 

            (Ahmed Husrev'in fıkrasıdır.)

 

            Bizi tarîk-ı Hakta dolaştıran, mânevî yaralarımızı tedâvî eden, hakikat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytankârâne tehdidatına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her hususta ruh ve kalblerimizi îman ve hakikat nuruyla nurlandıran ve sa'yimizde teşci' eden ve Kur'ân-ı Hakîm'in iki âyetini ihtivâ eden Otuz Birinci Mektubun Birinci ve İkinci Lem'alarını ve Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmından İkinci Remzi'ne ait mühim bir i'câzı da aldık, okuduk. Aldığımız mânevî feyzi, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki tarif etsin.

 

            Kıymettar Üstadım, nasıl o Hâlik-ı Zülcelâle, nihayetsiz bir minnettarlıkta bulunmayalım ki; aziz üstadımızı vasıta kılarak en büyük nimetlerini, pek ziyade muhtaç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor. Hem memnun ediyor, hem istikbalin nurlu yüzünü göstererek bizi o nura koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhabbetlerimizi teksir ediyor, Maddî ve manevî kuvvetlerimizi takviye ediyor. Diğer taraftan saâdet hazinelerinin anahtarlarını ellerimize veriyor...

 

            Ey aziz Üstadım... Allah sizden ebeden râzı olsun.

 

                                                                                    Ahmed Husrev

 

 

(Sh: B-127)

128

            (Zeki'nin fıkrasıdır.)

 

            Ben istiyorum ki; bir an evvel bir yere çekileyim de, mesâiden hâriç zamanlarımı, o ulvî ve mukaddes hazine-i hakikat ve âsâr-ı giran-bahâ hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarure ve bilmecburiye mahrum kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde elimde, o mütalâası gönüllere ve kalblere bir safâ-yı sermedî ve câvidânî bahşeden kitab-ı kâinatın birer lem'ası ve birer nur-u timsâli olan eserlerinizden bir-iki tanesi elimde bulunsa idi, benim için nâkâbil-i tarif bir sürur ve saâdet menba'ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni'met, ne ele geçmez bir define olacaktı.

 

            Çok zaman evvel Sabri Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrarlı nurlardan, bir cüz'ü bâri olsun, göndermek fikrinde olduklarını bildiriyorlardı. Gâliba müsaid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum; onlardan başkalarını istifade ettirmek fırsatını bulamazsam da, mütalâa eder, mânen mücadeleye bir medar-ı kuvvet olurdu.

 

            Netice itibariyle.. madem ki, şimdilik o hazinelerden istifade edemiyorum; o halde, kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallah duanız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında, o zararları telâfiye kâfi bir zaman ve bir fırsat ele geçer...

           

            Bir ömr-ü mukadderden mâdud olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanaat geldi ki, kalbimi yokladıkça, kalbim bu kanaatı takviye ediyor... nefsimle mücadelede muzaffer olacağımı ümid ediyorum.

 

            Aziz Üstadım! Şu hicrana ve firaka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa, yine beni müteessir ediyor. Bizzarûre mâlâyâni şeylere mâruz kaldıkça, "âh" diyorum, "Üstadımın yanında olsaydım" ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümit ve cesaret tavsiye ediyorum. Reddedilen

 

(Sh: B-128)

bir arzu nasıl kesb-i şiddet ederse, emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îman ve emellerim de aynı nisbette kesb-i kuvvet ediyor, ruhum yükseliyor; kalbimde açılan pencereden, mânen daha serin ve daha geniş nefes alıyorum...

 

                                                                                                            Zeki

 

129

 

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı Muhteremim Efendim!

 

            Bu mektubun mühim bir hususiyeti var. O da, tarîk-ı velâyet serlevhasını taşıyan ve çok ehemmiyetli bir mevzuu ihtiva etmesidir. Evet,

 اَلاَ اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَهُمْ يَحْزَنُونَ     Âyet-i Celîlesine bir nevî tefsîr olan bu mübarek ve münevver eserle:

 

            l- Tarikat, hoşça tarif ediliyor.

            2- Faidesinden, cüz'î fakat güzel bir misâl gösteriliyor.

            3- Velâyet ve tarikatın münasebeti ve ehemmiyetleri; inkâr edenlerin fırka-i dâlleden oldukları ve bu hazine-i uzmâyı kapatmak, tahrip etmek ve bu kevser menba'ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor. Ve bu yolda, aklı başında ve insâfı olanı ikna edecek delâil ve misaller beyan olunuyor.

            4- Meslek-i velâyetin yekdiğerine zıd vasıfları ise, seyr ü sülûkün iki meşrebi gayet sarih izah ve tavsif ediliyor.

            5- Vahdetü'l-Vücud ve Vahdetü'ş-Şühûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.

            6- Velâyet yolları içinde en güzelinin Sünnet-i Seniyyeye ittiba'olduğu, velâyet yollarının ve tarikat  şubelerinin en mühim esası ihlâs olduğu ve bu dünyanın darü'l-hikmet ve dârü'l-hizmet olup, dâr-ı ücret olmadığını fasih bir üslûb ile takrir buyuruluyor.

            7- Şeriatın şümûlü; tarikat ve hakikatın maksud-u bizzat hükmüne geçmemeleri iktiza ettiği, Sünnet-i Seniyye ve ahkâm-ı şeriat haricinde bulunan ehl-i tarîkatın iki kısmı tarif ve Sünnet-i seniyyeye muhalefetleri misâli ile fehme takrib ediliyor.

 

(Sh: B-129)

            8- Tarikattaki sekiz varta sayılmakla, nazar-ı dikkat celbediliyor.

            9- Tarikatın pek çok fevâidinden dokuzu, icmalen tedris buyuruluyor.

 

            Heyhât! Bu maâliyatı lâyıkıyla fehmedemediğim için, ancak kabiliyetim nisbetinde feyz aldığımı itiraf etmek mecburiyetindeyim. Bununla beraber, bu biçâreye, bu mübarek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zaif bilgilerimi takviye ettiniz. Mütalâalardan, musahabelerden ve va'z u nasihatlardan, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbihallerden edindiğimiz bazı noksan kanaatları tashih ile sağlamlandırdınız. Allah-u Zülcelâl Hazretleri dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsan, bilhassa, ümmet-i merhume-i Muhammediye (A.S.M.) hakkındaki  dualarınızı dergâh-ı Ulûhiyetinde kabul buyursun.

 

            Hakikaten, Kur'ân'a, imana hizmetten başka bir şey düşünmeyen aziz ve muhterem Üstadımızı bu ümmete bağışlasın ve rıza-i İlâhîsine nâil buyursun. Âmin, bihürmeti Kur'âni'l-Mübîn ve bihürmeti İmâmü'l-Mübîn...

 

            Bu nurlu mektubu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyatını takdir ve tasdik ettiler ve eminim ki, çok istifade ettiler.

 

            Aziz, müşfik Üstadım... Allah için size muhabbet eden bu âciz talebenizi, her vesile ile îkaz ve irşada çalışıyorsunuz. Mânevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve mânen yakınınızda, şeref-i sohbetinizle müşerref ve hizmet-i Kur'ân'a tevfîk-ı İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisatın beni daima nurlarla iştigale mâni oluşundan ve çok yaman nefsimin, cin ve ins ve şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeple bedbahtlığımı hissediyorum.

 

            Gerçi mazhar olduğum ve -yüzbin kerre yazık ki- şükrünü yerine getiremediğim niam-ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her saat,

 

(Sh: B-130)

hatta her dakika ve saniye bu fâni hayattaki nasibimin kesildiğini ihtar etmekte olmasına rağmen, yine tamamen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret-i Kur'ân'a, sevgili Üstadıma çok kuvvetli merbutiyetim ve Nebiyy-i Efham (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Din-i Mübîn'e ve Şeriata lâyetezelzel îmanım, mübârek duanızla bu fakîr-i pürkusuru inşâallah hüsranda koymaz ümidi, yegâne tesellimi teşkil ediyor.

 

            Bu mektubunuzda Yirmi Altıncı Söz'ün Zeylinde bahis buyurulan ve alâ kadri't-tâkat, hükmüne tevfîk-ı harekete çalıştığım yol ki; acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkıdır. Aziz ve muhterem Üstadımın tarif ve tavsiye ve irşâd buyurdukları kestirme, Kur'ânî ve nûrânî caddedir. İnşâallah bu yoldan dönmem. Temenni ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazife namı altında uhdeme tevdi edilen işler, bu sene duanızla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakikî hizmete daha ziyade çalışırım. Ve min-allahittevfîk.

 

                                                                                                Hulûsi

 

130

 

            (Sabri'nin fıkrasıdır.)

 

            Üstad-ı Âzam Efendim Hazretleri!

 

            Bu defa hoş ve lâtif tevafukatiyle nuranî yolculara dest-i mânevîsini uzatarak, ziyâdar parmağıyla "bizler başıboş, gelişi güzel serpilmiş şeyler değiliz..belki muvazene-i tâmme ve tevâfuk-u hakikiye ve bir kıyâs-ı kat'iyye ile inkişaf ve temevvüc eden Kitab-ı Semâviyye-i Kur'aniyyenin misalsiz birer yıldızlarıyız.." diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdi-i mânevîsiyle musafaha ve mukabele edercesine, tevâfukatışahede edilen Kitab-ı Mübînin lemeât ve tereşşuhatının tevâfukatı, Onuncu Söz'de dahi müşahede edildi. Bu sözün mânidar ve hikmettar tevâfik ve intizamları, sanki kemâl-i hararetle yekdiğerine müştak ve mütehassir bir kaç samimî ve ciddî kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur'ân-ı Azîmüşşanın her bir âyât ve kelâmı, taht-ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları, yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleri ile, insaniyet tarifine tam dâhil olan zîşuuru mest ve hayran bırakıyor.

(Sh: B-131)

            Şurası da şâyan-ı hayrettir ki: Şu mübarek Onuncu Söz, mevzuu olan haşir mes'ele-i mühimmesi, kâinatın hitam-ı ömrüne muallâk ve mukadder olduğu gibi, Risaletü'n-Nur arasında dahi, bu Sözün en son tevafukatını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan 'Kur'ânî  nehirleri, envâ-i türlü âvâziyle coşkun coşkun aksın aksın ki; zaman-ı câhiliyet ve devr-i fetrette, son derece ihtiyaçlı olan akvâm üzerlerine tulû eden şümûs-u Kur'âniyenin sür'atle inkişaf ve tevessü' ve nev'-i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nurla tenvir ve idae eyledi gibi, şu asr-ı dalâlet ve hüsran ve devr-i bid'at ve tuğyanda, ehl-i îman ve tevhidin yaralı ruhlarına merhem olsun.

 

            Evet, altı-yedi seneden beri hoş ve şirin bu manzarayı gören lâtif ve nazîrsiz bir gül-ü Muhammedîyi (A.S.M.) koklayan Ümmet-i Muhammed (A.S.M.) Sûre-i Kevser'den

 بِحَمْدِهِ وَاْلمِنَّةِ   mükâfat-ı ruhiyesini ve dimağiyesini aldı. Ve bu noktaya ruhum emin idi ki; çoktan beri ehl-i îman ve tevhid, islâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife addeden ehl-i dalâletin pis programlarını görüp nevm-i gafletten uyanarak, Sûre-i Kevser'i tâkib eden iki sûreyi lisân-ı hâl ve kâl ile okuyarak zındıklara hitaben, "Bizler sizin nifak denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz; ancak, Kur'ân-ı Mu'cizülbeyân'ın nuranî ve tevhid sikkeli iman ve İslâm zırhlılarına bineriz; menzillerimize vardığımızda muvaffakıyet ve semere-i sa'yimiz tezahür ve tahakkuk eder" diye bağırarak ve  اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّهِ   ilh... fermân-ı Mübînini tilâvetle, Sûre-i Kevser'in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metanete sevk, hem behçet ve meserrete yetiştirdi. Mâruzatiyle nusret ve fütuhatın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc daire-i Kur'âniyeye arz-ı dehalet ettiler. Bu hususta tesbih ve tahmidin ehemm vazifeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb-ı Rabbü'l-İzzet Hazretlerine istiğfara şitâb edip salâh ve felâh ve fevz-i necat yollarını tuttular.

 

            "Hemen Rabbim, hakikî verese-i Enbiyayı teksir, dünyevî ve

(Sh: B-132)

uhrevî âmâl ve makâsıdına muvaffak buyursun" duasını tekrar ile beraber Onuncu Söz'ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacığımı takdime cür'et eder, bilhassa dest ve dâmen-i muallâlarını öperim efendim...

 

            Hâmiş: Harman ortasında Mevlevi-vâri dolaşan bu bîçâre çiftçi, sözlerini de işlediği işe benzeterek, söylediğini tekrar söylemiş, geçtiği yere dönmüş, yine gelmiş ise de, ne yapsın? Üstadı, yıldırım gibi seri hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü tâkib edeyim, irtibat kesilmesin niyetiyle şu perişan cümleleri derc ve takdim ettim efendim.

 

                                                                                                Mustafa Sabri

                                                                                       (Rahmetullahi Aleyh)

 

131

            (Husrev'in fıkrasıdır.

 

            Kıymettar Üstadım!

 

            Bugün Süleyman Efendi Kardeşimle irsâl buyurulan; biri, dünyanın ömrünü îzah eden bir mektupla, diğeri Hazret-i Yûnus Aleyhisselâmın duasının fezâilini gösteren Otuz Birinci Mektubun Otuz Bir Lem'adan On Birinci Kısmının Birinci Kısmını aldık ve okuduk.

 

            Sevgili Üstadım, bu kısım bizi o kadar mesrur etti ki, târifine muktedir değilim. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun.

 

            Bu risâle kat'î bir varlıkla bu ümmete necat kapılarınııyor. Ve bu zulümatlı günlerin avdet etmemek üzere veda etmekte olduğunu ihbar etmekle beraber, şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcata davet ediyor.

 

            Sevgili Üstadım; istikbâlimizi, nur deryasından fışkıran nücûmmisâl nurlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbuslu günlerimizde kat'î bir ümitle yaşatan ve her bir risalede lemeân eden yeni bir başka nurla yüzümüzü güldüren Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine bîhisap şükrümüzü takdîm ederken, sevincimizi katlayan Üstadımızın vürûduna sabırsızlıkla intizarımızı arz ederim efendim.

 

                                                                                                Ahmed Husrev

 

(Sh: B-133)

132

            Kardeşim Husrev, Lütfi, Rüştü!

 

            Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim, şöyle ki:

 

 Sizler-haddimin fevkınde- bir cihette talebemsiniz, ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz.

 

            Aziz kardeşlerim! Üstâdınız lâyuhtî değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insâf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sâir hasenata karşı kalbi bulandırıp itirâz etmemektir. Hakâika dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünûhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan hemen umumiyetle şübhesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişârem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünki, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.

 

            Fakat münâsebat-ı tevâfukiyeye dair işâretler, mutlak ve mücmel ve küllî surette sünûhât-ı ilhâmiyedir.Tafsilât ve teferruatta bazan perişan zihnim karışır, noksan kalır, hatâ eder. Bu teferruatta hatam, asla ve mutlaka zarar îras etmez. Zâten, kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadğından tâbiratım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.

 

            Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun diyeceğim. Hakkın hâtırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına Hakk'ın hâtırı olan bilmediğim bir hakikatı müdafaa değil, aler-re's-i vel'ayn kabul ederim.

 

            Biliniz ki; şu zamanda şu vazife-i îmaniye çok mühimdir. Benim gibi, zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve

 

(Sh: B-134)

mutlak hakâik; biz, zâhiri vesile olup çıkıyor. Tanzim ve tasfiye, tasvir ise, kıymettar, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazan onlara vekâleten tefsilâta, tanzimata girişiyorum, noksan kalıyor.

 

            Bilirsiniz ki; yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütura düşüp tatil-i eşgâle mecbur oluyor. Ciddî hakâik ile tam meşgûl olamıyor. Cenâb-ı Hakk kemâl-i Rahmetinden iki senedir ciddî hakâika nisbeten yemişler, fakiheler nev'inden tevâfukat-ı lâtife ile ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl-i merhametinden o tevâfukat-ı lâtife meyveleriyle, ciddî bir hakikat-ı Kur'âniyeye zihnimizi sevk etti ve ruhumuza, o meyveleri gıda ve kût yaptı. Hurma gibi, hem fakihe, hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyyet birleşti...

 

            Kardeşlerim; bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok mânevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaif ve müflisim. Hârika kerâmâtım yok ki, bu hakkâikı onunla isbat edeyim ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celb edeyim. Ulvî bir deham yok ki, onunla ukûlü teshir edeyim. Belki, Kur'ân-ı Hakîm'in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inadını kırmak ve insâfa getirmek için, Kur'ân-ı Hakîm'in esrârından bazen istimdad ederim. Kerâmat-ı Kur'âniye olarak, tevâfukatta bir ikrâm-ı İlâhî hissettim ki, iki elimle sarıldım.

 

            Evet, Kur'ân'dan tereşşuh eden İşârâtü'l-İ'caz ve Risâle-i Haşir'de kat'î bir işaret hissettim. Emsalleri bulunsun,bulunmasın bence bir kerâmet-i Kur'âniye'dir. İşârâtü'l-İ'câz'ın bir sahifesine dikkat ettik; satırların başında bütün hurufât ikişer ikişer olup, hârika bir intizam ile hurufâtın vaz'edildiğini gördük. Onuncu Sözde medâr-ı tevâfuk (3,4,5,6) rakamları, her birisi l3'te ittifakları... o l3'ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrar anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde daima kalacak bir kerâmet-i Kur'aniyedir, bir ikrâm-ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risâlenin ve iman-ı Haşrin tasdikına bir imza telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeğe benzemiyor. Onlar muvakkat... hem şahsın kemâline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate-hususan bu zamanda- hizmet edemiyor.

(Sh: B-135)

            Her ne ise, bir küçük mes'ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim Ahbabla fazla konuşmak mergûb olduğundan inşâallah bu isrâf afvolur.

 

                                                                                                Kardeşiniz

                                                                                                Said Nursî

 

133

            (Birâderzâdem merhum Abdurrahman'ın vefâtını müteâkip yanıma gelip, kuvvetli emarelerle Abdurrahmân'ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtâr edilen, gayet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi'nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْآنِ وَاَسْرَارِهَا

 

 

            Ey benim muhterem Üstadım!

 

            Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde ruhum bazan şarka, bazan cenuba, bazan garba, bazan şimale, bazan semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel taharri ederdi. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki, mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O Zâtın Risale-i Nur'u müceddid hükmündedir. Hem aktabdır, hem Zülkarneyn'dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselâmın vekilidir; yani müjdecisidir." denildi. Bunun üzerine Üstad-ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler'den yazdım ve okuyorum. İstidâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risalelerden hakkıyla istifâde ve istifâza edemiyordum.

 

            Bilâhare, Yirmi İkinci Mektubu verdiniz yazdım. Bir-iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve mânevî on beş yaşından beri, mazide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti. Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rü'ya gördüm. Rü'ya budur:

(Sh: B-136)

            "Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de, bu fabrikalar insanın sağ cenahına geliyor. İkisinin de sahipleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum..." Bunun üzerine bir rü'ya daha gördüm:

 

            "Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dairesindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, alettahmin yüz kadar gençler, o fırının dairesinde sağımda ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübarek zât, Said Nursî'dir. Ben de anladım ki; bu hârika iş aktablarda bulunur." dedim uyandım.

 

            Bunun üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah'ın tevfîkı ve Üstad-ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rü'yamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur'ân'a talebe oldular. Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarikat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evham içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan-ı lâîn ve nefsin hilelerini ve evhamlarını Cehennemin dibine atıyordu. Risaleleri okurken, çok arkadaşlar çok hayrette kalırlardı.

 

            "Bu koca Bedi', bu lü'lü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?" diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan, birşey istifade edilmez gibi görünüyor. Halbuki, söyledikleri hep

(Sh: B-137)

 hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur seriyor (Haşiye) diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, "Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, okuyanlara bir iksîr-i a'zamdır" diye hükmettik.

 

            Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan, bu yüz arkadaşlarımın yaralarını, risaleler tedavi ediyor. Hattâ, bazan bizden uzak olanlar evhama boğulur, gelirler, âciz talebeniz bir risâle okursam evhamını kaldırır giderlerdi. Cenâb-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîm mevcudat ve câmidat ve zerreler adedince sizden râzı olsun.. âmîn...

 

            Yarın Mahşerde, herkesten evvel  Resûl-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefaatine mazhar ol, inşâallah.. âmin. Bu gençlerin her gün, her saat duasını alıyorsunuz. Ve her bir risaleyi okurken, en aşağı sekiz on kadar arkadaş bulunuyor. Halbuki bu fitne-i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrandır.

 

            Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Ruhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim. Acaba hâlim nedir ve ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim diye çok merak eder ve yeis içerisinde kalırdım.

 

            Cenâb-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder; ve her zamana lâyık çâreleri icad eder; ve her yaraya muvafık ilâcı ihsân eder.. öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara-Üstad-ı muhterem vasıtasıyla-risaleleri Türkçe olarak te'lif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim.. lâyuad ve lâyuhsa Cenâb-ı Hakk'a şükürler olsun ve Üstad-ı muhteremi de Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin, âmin.

(Haşiye) Evet Mustafa kardeşim, Said'in üç şahsiyetinden ikisini tamam fark etmiş. Said'deki Üstadını, ders verdiği vakit âlî görüyor. Bîçâre dostu olan Said'i, hakikatte olduğu gibi âdi görüyor ve gördüğü doğrudur...

(Sh: B-138)

            Ben hiç bir Arabiyat görmeden, medresede beş-on sene okumadığım halde; yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise; bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar, geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip risale okuyuver diyorlar.

 

            Eğer sesim erişse, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: "Risaleleri ciddî okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir." Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet-i Muhammed'i (A.S.M.) kurtarmağa çalışmak değil mi? Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.

 

            Ve her bir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslimiyetle okusa, daire-i inkıyâda geliyor, ıslâh oluyor. Herhangi bir maddiyyun bir risaleyi alıp okursa, iman etmezse de hiç bir bahane bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânasıyla anlasa, imana geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, "Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkine çıkamaz, akıl buna yol bulamaz" diyor. Risale-i Nur, lisân-ı hâl ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü deccâla "Ya îman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın" diyor.

 

            Şimdi aziz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad-ı muhteremin sa'yi ile yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü'n-Nur ve Mektubâtü'n-Nur, yüz on dokuz adediyle, her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır.

 

            Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid-i ekmele muhtaç olan ehl-i tarikat kardeşlerim! Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî,

 

(Sh: B-139)

 Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Hâlid (Radıyallahü anhüm) Kaddesallahü esrârehüm Hazretlerinin derece-i kemalâtları, merâtib-i îmanları risalelerde ve Mektubat'da vardır. (Hâşiye)

 

            (Hâşiye) Merhum büyük kardeşim Mustafa, risalenin şakirdleriyle velâyetin şâkirdlerini ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu mes'eleyi Risale-i Nur halletmiş. Hem tevhid-i âmi ile tevhid-i hakikîyi göstermiş. Hem gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risale-i Nur beyan etmiş. Hem âlem-i yakaza ile âlem-i menâmı Risale-i Nur keşfetmiş. Hem âlem-i misâl ile âlem-i şehadeti birbirinden risale-i Nur ayırmış. Hem velâyet-i kübrayı, velâyet-i vustayı, velâyet-i suğrayı ve birbirinin farkını, tamamiyle Risale-i Nur göstermiş. Bir sohbette, bir kademde - Sahâbelerin meseli gibi zâhirden hakikate geçmenin sebeplerini anlatmış. Hem tarikat şeyhlerinin ve "Eimme-i Erbaa" nın caddelerini Risale-i Nur beyân etmiş Hem ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn ile elde edilen imanın farklarını Risale-i Nur göstermiş. Hem Hazret-i Ebubekir-i Sıddîk (R.A.) ve Hazret-i Ömer (R.A.) ve Hazret-i Osman'ın (R.A.) meşrebini Risale-i nur tâkib etmiş. Hem İmam-ı Ali'nin (R.A.) bir veled-i mânevîsi olduğunu, Celcelûtiye'yi tefsir ile Risale-i Nurun kıymetini ve vazifesini Risale-i Nur göstermiş, Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Mehdî ve İsâ Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye'cüc-Me'cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih Hadîsleri Risale-i nur te'vil etmiş, esas maksadı anlatmış.

 

            İmam-ı Ali (R.A.), Şah-ı Geylâni (R.A.), Sekizinci, On Sekizinci, Yirmi Sekizinci Lem'alar ile ve Sekizinci Şuâ ile kerâmât-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı A'zamışahede ettiklerini Risale-i Nur beyân etmiş. Hem umum müctehidler, "mütekellimînden birisi gelecek hakaik-i îmaniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir surette beyan edecek" diye müjdelerini, Risale-i Nur, hâdisât-ı âlem ile isbat etmiş. Hem bütün her asırda gelen meb'uslar, veliler keşfiyatlarında, "birisi gelecek, şarktan bir nur zuhur edecek" diye Risale-i Nurun şahs-ı ma'nevîsini ve üstadımın şahs-ı mânevîsini ve talebelerin şahs-ı mânevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed'e (A.S.M.) Risale-i Nurun faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i  Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhir zamanda gelecek fitneden, deccâlın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve mânevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşâretler, işâretler, remizler ile haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisât-ı âlem ile göstermiş...

 

            Elhâsıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zât, Risale-i Nur imiş. Hatta Üstâdın kendisi de bir zaman böyle bir zâtın geleceğine muntazır imiş. Hulbuki, ne ağabeyim Mustafa'nın ve ne de benim haddim değil ki, Risale-i Nurun kıymetini ve vazifesini beyan edeyim, heyhat!

 

            Risale-i Nur, Kur'ân'ın has tefsîri olduğundan Kur'ân'a bağlıdır. Kur'ân ise Arş-ı A'zam'a bağlıdır. Onun için, Risale-i Nuru Kur'ân medh ü senâ edebilir. Birinci Şuâ'da otuz üç âyetiyle işâret etmiş.

 

            Bunu yazmaktan maksadım; ağabeyim Mustafa'ya Risale-i Nurdan medet ve Kur'ân'dan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir...

 

                                                                                    Talebeniz Küçük Ali

 

(Sh: B-140)

140

            Ey kardeşlerim ve ey halifeler! Tarikatın ve hakikatın müntehasını anlamak isterseniz; Risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek îmanlarına yaklaşırsınız.

 

            Ey ehl-i tarikat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok rica ediyorum, risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur'un her bir satırında, bir kitabın te'sirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabul ediyorum.

 

            Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun! Okuyun. Okudukça, Risaleler feyzâver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyak getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir iki defa okusan, insana usanç veriyor. Halbuki Risaleler öyle değil, okudukça başka başka iman halleri telkin ediyorlar...

 

            Döneceğim bâlâdaki rü'yanın tabirine; aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:

 

            Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise, Üstad-ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garâib-i bedi âletleri ise, bu zamana kadar hiç bir imamın söylemediği kelimeleri ve îman telkinatlarını yapan Risaletü'n-Nur eczalarıdır. O küçük fabrika ise; Risale-i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedi' âletler ise, Risale-i Nurun düsturları, hakikatları ve mesâil-i îmaniyedir; okuyan ve yazan insanlar; öyle kuvvetli, sarsılmaz îmanları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum velâyet ise; velâyet-i kübra yollarını gösteren Risale-i Nur'dur. Bu rü'yayı takviye için, bir rü'ya daha söyleyeceğim: "Menâmda, İstanbul'a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul'a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sahipleri yoktur, dükkânların içinde -sandıklarda- büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine mânevî rahmet yağarken, İstanbul'dan yaya olarak avdet ettim..."

(Sh: B-141)

            Allahu a'lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi, öyle de Risaleler ve Mektubatü'n Nur velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatın bürhanlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nuranîdir. O sergide, îmanî nurlar teşhir ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanaatım gelmiştir.

 

            İkinci gördüğüm rü'yanın tâbiri, Allahu a'lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, mânevî Allah'a asker olan gençlerin Isparta Vilâyetindeki geniş dershanelerine işarettir. Ekmeği dağıtan zât ise, üstad-ı muhterem Said Nursî'dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise; risaleleri okuyup, lezzetini anlayan -benim gibi ve arkadaşlarım gibi-   هَلْ مِنْ مَزِيدٍ     diyenlerdir.

 

            Evet üstâd-ı muhterem, insanlara mânevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin îmanî risaleleri okuyup îmanları kuvvetleneceğine işarettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise, her şeyden daha tatlı i'caz-ı Kur'ân esrarına ve îmanın envârına işarettir ki, onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise; gençlere ihsân-ı İlâhî, ikrâm-ı İlâhî ve üstad-ı muhteremin himmetiyle o gençelere vesile olacağıma işarettir inşâallah... Benim aklım bu kadar eriyor. Bu kadar tâbir  edebildim. Rü'yalarımın ıslâh ve tâbirini rica ederim.

 

            Yirmi gün zarfında bir rü'ya daha gördüm: Eğirdir Gölünün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde üstâdım Said (R.A.) bulunuyor. Bu esnada eline büyük, bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip üstâdımın elinden o kitabı-yani okuduğu hutbeyi- istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: "Bu âna gelinceye kadar

 

(Sh: B-142)

 böyle bir hutbeyi hiç bir imam okumamıştır" diyerek, o hitabeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda uyandım.. Allah hayretsin.

 

                        Bu rü'yâyı da bildiğim kadar tâbir edeceğim: O deniz ise, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) dir. O çadır ise Isparta Vilâyetidir. O hutbe ise, Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur'dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylânî, ya İmam-ı Rabbânîdir. Risaleler makam-ı Mahmud yolunu târif ediyorlar. Üstâdımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.

 

            Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi üstadımın neşrettiği Risale-i Nurdur. Ey benim kardeşlerim! Benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstâdıma ne sual açabilirim? Kaç kitap okudum da sual açayım ve mes'ele halledeyim? Ne gibi sual sorayım?

 

            Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ küllihâl anlayamadığınız mes'eleler çoktur. Üstadıma sual açınız, meydana ilim çıksın ve îman hakikatı çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifâde etsin.

 

            Ey hocalar ve ehl-i kalb! Soracağınız suallerin cevaplarını Risale-i Nur'da bulabilirsiniz. Ehl-i keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdî'yi soruyor. "Ne vakit gelecek..." Daha Mehdî'yi anlayamamış. Dâbbetü'l-Arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkil suâlin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.

 

            Ey hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfi gelmez. Her insan, her mes'eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz miktar artık yeter!!! Uyanmalı...

(Sh: B-143)

            Peder ve vâlidem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali çok selâm edip, iki ellerinden öper ve dua etmektedirler..

 

                                                                                    Kuleönü'nde Sofuoğlu

                                                                        talebeniz Mustafa Hulûsi  (R.H.)

 

134

            (Risale-i Nurun tesvidinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Halid'in bir fıkrasıdır.)

 

            Risale-i  Nur'un müellifi Bediüzzaman, nâdire-i cihan, hâdim-i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum:

 

            Üstâdım -kendisi- Nur ism-i Celîline mazhardır. Bu ism-i Şerif, kendileri hakkında bir ism-i âzamdır. Kendi karyesinin ismi Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kadirî üstâdının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, hizmet-i Kur'âniyede hususî imamı, Zinnûreyn; fikrini, kalbini tenvir eden âyet-i Nur olması ve müşkil mesâilini izaha vâsıta olan nur temsilâtı gayet kıymettardır. Resâilin mecmuuna Risale-i Nur tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism-i âzam olduğunu te'yid etmektedir.

 

            Risale-i Nur adlı hârika te'lifatının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale-i Nur eczaları şimdiye kadar yüz on dokuza bâliğ olmuştur. Her bir risale, kendi mevzuunda hârikadır. Gayet yüksek olmakla beraber.. Onuncu Söz ismiyle iştihar eden haşre dair olan risalesi pek hârikadır, câmi'dir.

 

            Ulemaca sırf naklî olan haşri ve neşri, gâyet kuvvetli ve kat'î delâil-i akliye ile isbat etmiştir. Onunla çokların imanını kurtarmışlar.

 هُوَ الّذِى جَعَلَ الشّمْسَ ضِيَاءً وَ الْقَمَرَ نُورًا âyetinin sırriyle diyebilirim ki, Risale-i Nur bir kamer-i mârifettir ki, şems-i hakikat olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın nurunu istifâza eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ    olan meşhur kaziye-i felekiyyeye

 

(Sh: B-144)

 mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ-i risâletin şemsi olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan (nurî istifade) edip, Risale-i Nur şeklinde tezâhür etmiş.

 

            Üstadım, başkalarında nâdiren bulunan mümtaz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa, ilm-i hâli bilmiyor gibi görünüyor; birden, bakarsın bir deryâ kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan cihet-i istifadesi olmadğı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nur yok, kıymet yok der. Bu hasleti de, tam tevazu'dur ve    مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّهُ      hadîsiyle tam âmil olmasıdır. İşte bu haslet icabatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil-i ilmiyede muhalefet bulunsa, onların sözlerini; içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl-i tevâzu' ile ve lezzetle kabul ederek teslim eder Mâşâallah der. Siz benden daha iyi bildiniz der. Allah râzı olsun der. Hak ve hakikatı, nefsin gurur ve enâniyetine daima tercih eder. Hatta ben bazı mes'elelerde muhalefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır; eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel birşey söylemiş isem, çok memnun olur.

           

            Üstadım bilhassa hikmet-i hakikiye fenninde, yâni hikmet-i şeriat ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hatta o ilimde, Eflâtun ve İbn-i Sînâ'yı geçmiş diyebilirim.

 

            Bundan on üç sene evvel, "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye" âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar mânen izn-i İlâhî ile Onun bir muîni ve nâsırı ve muhafızı olan kutb-u Rabbânî ve kandil-i nurânî Abdülkadir-i Geylânî (aleyhi nazar-urrahmânî) Hazretlerinin "Fütûhu'l-Gayb risalesini tefe'ülen açtığı esnâda, اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ ibâresi çıktı. O ibâre, onun hakkında pek mânidar olarak, Eski Said'i Yeni Said'e çevirmesine

 

(Sh: B-145)

 sebebiyet vermiştir. Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suallerine gâyet lâtif ve müskit bir cevab vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın te'lifatından geçecek "Tâlikat" namında hârika bir risalesi var. Eşkâl-i mantıkıyeyi kıyâs-ı istikrâî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş... "Sünuhat" isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i mânada, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i mâneviyeye binaen "İşârâtü'l-İ'caz" namındaki hârika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:

 

            "Harb-i Umumî hâdisat ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l-İ'caz'ı, Allah'ın tevfîkı ve izni ile altmış cilt yazacaktım. İnşâallah Risale-i Nur, âhiren o mutasavver hârika tefsirin yerini tutacak."

 

            Üstadımla yedi-sekiz sene musahabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat   اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الّبَحْرِ    mucibince, deryaya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfi görüldü. Çünkü, üstadımdan iftirak zamanı idi; acele yazdım. Üstadım, وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ    âyetinin sırriyle çok defa yanlarında beni musahib bulmak hakkını ve teveccüh duasıyla yerine getireceklerine eminim...

 

                                                                                    Hâfız Halid  (R.H.)

 

135

            (Hulûsi Bey'in fıkrasıdır.)

 

            Aziz, muhterem müşfik ve mükerrem Üstadım...

 

            Bu defa irsaline inâyet buyurulan Risale-i Nur eczalarının dört kısımlık fihristesini aldım. Daha evvel Otuz Birinci Mektubun, On Üçüncü ve On Dördüncü Lem'alarını almış, fakat ihtisaslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve itikatta bir olup, çok metîn hikmetlerle bazı a'mâlde ayrılıkları olan Dört Mezheb-i Hak gibi; bu fakire hakka, hakikata, sıdka, imana, nura, rızaya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dairenin maddî ve manevî ağır yükü altında, tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.

(Sh: B-146)

 

            Aziz üstadımın Otuz Birinci Mektubun Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risale-i Nurun feyzi, müşfik üstadımın müstecab duası ve üstadımın üstadı Hazret-i Gavs'ın lillâhil-hamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahza bir lütf-u fazl-ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salâvât-ı şerife berekâtiyle zuhûr eden imdâd-ı Risaletpenâhî ve Cenâb-ı Allah'ın nihayetsiz in'âm ve ihsan ve inâyeti sayesinde, -yüzbinler hamd ve şükürler olsun- ye'se ve fütura düşmekten kurtulmuş.. yalnız, huzur-u manevînize bir kaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.

 

            Hakikaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin -âsâr-ı Nurun cem' ve teksir ve neşrinde - gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili üstadımıza bu kudsî vazifede yaptıkları muavenet,  her türlü takdirin fevkındedir. Allah-ü Zülcelâl cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur'âniye'de daimî muvaffakıyetlere mazhar buyursun...

 

            Otuz Birinci Mektubun, On Üçüncü ve On Dördüncü Lem'alarında, o kadar büyük dersler, o  kadar azametli hakikatlar, o derece şa'şaalı hikmetler ve nurlu, kudsî lâhutî feyizler mündemiçtir ki, bu biçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perişan, müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifade etmesine imkân yoktur...

 

            "İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,

            Zira, bu terâzi o kadar sıkleti çekmez."

 

      On Üçüncü Lem'anın on üç işaretle beyanı, Sûretü'l-Felâk ve Suretü'n-Nâs âyetleriyle, وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ { وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

   âyetlerinin mecmu'-u adedine veya bu iki surenin herbirinde okunmakta olan

  اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ   adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa, yüz on üçüncü sureye tam ve lâtif tevâfuk ve işaret göstermesi nazar-ı dikkati celbetmektedir. Her işâretin nihayetinde, o işâretteki hakâik, birkaç enseb ve âlâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyan olamaz. İhtisasımı, bu işâretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeceğim.

 

(Sh: B-147)

            Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerik ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden ancak, şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile âmil ve sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu,

 

            İkinci İşâret: Küfre giren ehl-i dalâletin kemmiyeten çokluğunun kıymetsizliği; şeytan ve avanelerinin tasallutlarına karşı, istiâze, istiğfar, hıfz-ı İlâhîye iltica ve takva ile sünnet-i seniyeye yapışmaktan başka çare olmadığını,

 

            Üçüncü İşaret: Zâhiren cüz'î hata ve isyanla çok büyük tahribat yapmakta olan hizbü'ş-şeytana karşı, en kuvvetli kal'a olan Kur'ânî kal'aya iltica lâzım geldiğini,

 

            Dördüncü İşâret: مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyetine bir nev'i tefsir mâhiyetinde, cüz'î ihtiyar ve icadsız kesb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahribatına karşı, istiğfar ve Allah'a ilticâ ve Sünnet-i Seniyeye riayet iktiza ettiği,

 

            Beşinci İşâret: Kur'ân-ı Hakîm'in azîm tergib ve teşviklerinin tam yerinde olup, ehl-i îmanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları, îmansızlıktan ve îmanın zaifliğinden ileri gelmediğini; hem günâh-ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerini, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ    iki âyetle sâbit olduğunu ve nihayet Cenâb-ı Erhamü'r-Râhimîn'in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce' ve tahassüngâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini,

 

            Altıncı İşâret: Tahayyül-ü küfrü, tasdik-i küfürle iltibas ve tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdîkı suretinde gösteren desâis-i şeytaniyeden kurtulmak için hakâik-ı îmaniye ve muhkemât-ı Kur'âniye'ye sarılmak ve lümme-i şeytaniyeden gelen desiselere karşı istiâze etmek ve her iki mânevî yaraya karşı Sünnet-i Seniyeyi merhem yapmak icab ettiğini,

 

            Yedinci İşâret: Erkân-ı îmaniyeden biri olan kadere te'vilsiz îman etmek lâzım olduğunu ve günah-ı kebîreyi işleyen mü'min kalabileceğini... Fakat, şeytanların tahribatına karşı Cenâb-ı

 

(Sh: B-148)

 Hakk'ın binbir isminin tecelli etmekte olduğunu; Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i Hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur'ân'ın çetin ve metîn kal'asına girerek Sünnet-i Seniyenin muktezasına tevfîk-ı hareket eylemekle kurtulmağa muvaffak olunacağına,

 

            Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yolunda, insanların nasıl ihtiyarlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü'l-a'lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl-i îman için Kur'ân'ın himayesi altına îman-ı tam ve îtikad-ı kâmil ile girmek ve Sünnet-i Seniyenin daire-i nuraniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu,

 

            Dokuzuncu İşâret: Hizbullah'ın, neden çok defa hizbü'şşeytân olan ehl-i dalâlete mağlûb olduklarını; Medine münafıklarının dalâlette ısrar ederek, hidâyete girmemeleri ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalaâtü Vesselâmın iki muharebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyan ederek, O Seyyidü'l-Mürselîn sünnetine ittiba' sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini,

 

            Onuncu İşâret: İblis'in en mühim bir desisesi olarak kendine tâbi olanlara kendini inkâr ettirdiğinden dört misâl ile izah suretiyle bahs; ehl-i îmana cin ve ins şeytanlarının şerlerinden, Allah'a iltica etmekle selâmete kavuşulacağını,

 

            On Birinci İşâret: Cirm ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayb ve zenbi azîm bîçâre insanı; kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtarmak için Kur'ân-ı Hakîm'in dâire-i kudsiyesine girmeğe ve Sünnet-i Seniyeye ittiba' eylemeye dâvet ettiğini,

 

            On İkinci İşâret: Mahdud günahlara Cehennemle mukabelenin mahz-ı adâlet olduğuna, Cehennemin cezâ-yı amel, Cennetin fazl-ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp, hasenenin çok yazılmasına; ehl-i dalâletin muvaffakıyetlerinin, -hâşâ- kendilerinde hakikat olduğuna veyâ ehl-i hakta zaaf bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört meraklı suâle gâyet fasih ve beliğ cevaplar vermek sûretiyle, ehl-i îmanı, رَاْسُ اْلحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّهِ     düsturuna, her türlü saâdeti câmi olan Kur'ân ve sünnet şahrâhına girmeye teşvik ettiğini,

 

(Sh: B-149)

            On Üçüncü İşâret: Üç noktasıyla, Şeytan'ın desiselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat-ı diniyye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye selâmeti ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb için muhkemat-ı Kur'âniye mizanlariyle ve Sünnet-i Seniyye terazileriyle a'mâl ve hâtıratını tart ve Kur'ân'ı ve Sünnet-i Seniyyeyi dâima rehber yap;

 اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ     diyerek Cenâb-ı Hakk'a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu;  خِتَامُهُ مِسْكٌ   nev'inden On Üç İşâret halinde tefsir olunan Sûretü'n-Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihayet verdiğini, gâyet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir surette beyan ve ifade eylemektedir.

 

            On Dördüncü Lem'anın Birinci Makamını teşkil eden iki mes'ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrir ve tahririne vesile olan Re'fet Bey kardeşimizden Allah razı olsun. İkinci Makam başlı başına bir şâheserdir.

 

            بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ    hakkındaki beyan buyurulan altı sır, öyle bir hazine-i esrâr-ı rabbânîdir ki; ancak Rahmân-ı Rahîmin inâyetiyle bu mübarek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.

 

            Bundan evvelki bir mektupta, ihtiyarsız Birinci Sözü teşkil eden بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ    hakkındaki mübârek eserden, kalb-i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmişti. Dâima şefkatle duâ ve derslerinden istifade ettiren muazzez üstadım, benim daha evvelden de  بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ      içindeki Rahman ve Rahîm isimlerinin hikmet-i tahsisi hususundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevab daha lûtfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı, Hâlik-ı Rahîme ne kadar şükretsem azdır.

 

            Fihriste'yi harfi harfine henüz okuyamadım; fakat, inşâallah okuyacağım. On Birinci Mektubun neleri ihtiva ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve Rahmet-i ilâhiyyeden yazılmasına muvaffakıyet niyaz olunan âsârın da, neşrine muvaffakıyetinizi, eltâf-ı Sübhaniyeden

 

(Sh: B-150)

 tazarrû ve niyaz eylerim. Otuzuncu Söz'ün, mahkeme başkâtibini nasıl tehdit ettiğini, hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.

 

            Fihriste-i Gül-deste: Fihriste nâmı altındaki bütün risâlelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamâmen husûsiyet göstermektedir. Sözler'in ve Mektublar'ın bir hülâsatü'l-hülâsası denecek vaziyettedir.

 

            Âsâr-ı Nurun bir zübdesi, hazâin-i nurun elmas anahtarı, resâil ve Mektubatın nurlu kapısı olan bu hayırlı te'life sebeb olanları da, müellifini de, Allah-u Zülcelâl ve'l-Kemâl Hazretleri, saâdet-i dâreyne mazhar buyursun. Âmin...

 

                                                                                                Hulûsi

 

136

 

            (Husrev'in fihriste hakkında bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz Üstadım!

 

            Senelerden beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki; o şâheserler, böyle şâh bir eseri; o hârika bedîiyyât, böyle bedî bir zübdeyi; o acib te'lifat, böyle acib bir mecmuayı; o azim hakâik, böyle bir azîm külliyât-ı hakâikı ve o nurlu risâleler, böyle nurlu bir fihristeyi istiyordu. Yüzbinler şükrolsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki; hiç bir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri, hazine-i rahmetinden ihsan etmekle, yüz yirmi adede vâsıl olan Külliyat-ı Nur'u, yüz yirmi sahifeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yerde toplamış bulunuyor. Bu risâlenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki; îzaha hâcet yok. Bu kıymettar risâle, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medhediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki; fevkınde beyân olamaz.

 

                                                                                                Husrev

 

137

 

            (Dereli Hâfız Ahmed Efendinin çok mânidar rü'yâlı bir fıkrasıdır.)

 

            Aziz ve müşfik üstadım efendim!

 

            Bir gün âlem-i menamda bir sahrada gezerken, bir çok kalabalık

(Sh: B-151)

 

ahâlinin içine girdim. Dersim olan Kelime-i Tevhid'e devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasarâ imiş. Biz âşikâre Kelime-i Tevhid'i çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında, Muhammedü'r-Resûlüllah diyorum. O Nasâralar, İsâ ruhullah diyorlar. Onlara ben dedim ki; yâhu biz İsâ Aleyhisselâmı tasdik ediyoruz. Ve kendilerine Kelime-i Tevhidi okudum, İsâ ruhullah, dedim. İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdik ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdik etseniz ne olur, dedim. "Hayır! İsâ Aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin peygamberinizi âşikâr tasdik etmedikçe, biz tasdik etmeyiz" dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşların kimler olduğunu bilemiyorum. Biz duâ edelim de, İsâ Aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdik ediyor, göreceksiniz. Duâ ettik. İki kişi, "âmin" dediler. Lâkin İsâ Aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik: "Ya Rabbi.. bizi bunların yanında niçin mahcub çıkarıyorsun? dedik. "Bu din âlî değil mi?"

 

            Tahminen, arası bir saat veya bir buçuk saat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh İsâ Aleyhisselâm geliyor. Baktım birisi sakallı, ikisi şâbb-ı emred. Dedim: "İsâ Aleyhisselâm otuz üç yaşında olduğu halde göğe hurûç etti. Ne için sakalında beyaz var?" Kalbime geldi ki; Allahu a'lem... İsâ Aleyhisselâm değilse? Bu zat ve iki arkadaşıyla yanıma geldiler. Dikkatle baktım; üstadımızın simâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş. Yanındaki iki kişiye emretti: Şurada kilitli salibler, haçlar var. Cümlesini çıkarınız. Çıkardılar. Nasâralara karşı hepsini kırdı ve Kelime-i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de Nasâralara; "Bakınız, işte İsâ Aleyhisselâm'ın vekili geldi" deyince, cümlesi tasdik ettiler.

 

            Allahu a'lem bu rüya'nın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur'ân-ı Hakîm'den aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasâranın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasâra Müslümanları veya Hıristiyan mü'minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev'inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir.

 

            Evet, Risale-i Nur'da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa'nın en

 

(Sh: B-152)

 muannid feylesoflarını dahi teslime mecbur eder. Her ruhun bir ihtiyac-ı hakikîsi olan hakikî îman nurunu arayan Hıristiyan muvahhidler, elbette Risale-i Nur'u görseler (Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın vesâyâsı nev'inden) kabul edip sarılacaklardır...

 

                                                                        Dereli Mutâf Hâfız Ahmed

 

138

            (Âsım Beyin fıkrasıdır.)

 

            Bu Risale Fihristesi, hakikaten menba'-ı nur ve mecma-i hakikattır. Elhak Nur fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki: Otuz Üç Söz, Otuz Üç Mektubun herbiri, feyezanda birer menba-ı Nur-u hakikat ve gülistan-ı bağ-ı cinandır. Binâenaleyh bu müteaddit güller bağının, her birisinden müteaddit güller koparıp, dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi, vücuda getirilmiş bir eser-i cihan-kıymet olduğuna kanaat ettim.

 

            Bu Fihristeleri okumak; herhalde ve behemehâl Söz ve Mektublar risale-i şerifenizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyâk ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksan olan risale-i şeriflerin hangisini evvelâ yazayım? Çünki; her biri birbirleriyle nur ve hakikat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve heyecanlı bir vaziyetteyim. İnşâallah -duâ-yı üstadâneleriyle - kâffesini yazarım. Şurasını da arz etmek isterim ki: Sabri Efendi kardeşimin ilhâhı ve zât-ı üstadânelerinin ilhamı ile Fihristelerin te'lifi, çok musîb ve hayırlı... hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur...

 

            Cenâb-ı Hak, sevgili üstadımızı âfiyette dâim.. ömürlerine bereket ve her bir umûrunda muvaffakıyet ihsan buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc-ı zafer olarak taşıyalım ve hizmet-i Kur'ân'da çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü'minîn de istifade etsin ve ehl-i bid'a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.

 

                                                                                    Talebeniz Âsım  (R.H.)

 

(Sh: B-153)

139

            (Kuleönü'nde Sarıbıçak Mübarek Mustafa'nın kardeşi Ali'nin fıkrasıdır.)

 

            (Bulunduğumuz asrın yaralılarından, mânevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır.)

 

            Aziz, şefkatli, muhterem üstadım!

 

      Bulunduğumuz asır, mânevi seferberlik (harb) zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça, yaralar gitgide daha fazlalaşmakta iken.. bir gün işittim ki, "sağdan sola geçiniz" diye ilân ediyorlar. Ve otuz iki harfin bir kaç adedini gâib edip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki; evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki nass-ı Kur'ân'da:   

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا

  Ashâb-ı Kehf Efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı -asrımızdaki tahammül edilmeyen fenalık gibi- o asırda fenalıktan, fitneden kaçarak mağaraya iltica ettiler. Sebebi ise; din-i Hak üzere bulunan ehl-i îmanı, zamanlarının padişahı olan Dakyanus, putperestliğe dâvet edip.. kabûl edenleri putlara kurban kestirip, kabûl etmeyenleri katl-i âm ettiği sırada, Ashab-ı Kehf Efendilerimiz mağaraya çekildiler.

 

            Ben de, asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün ruhum çırpınmakta iken.. "acaba bu karmakarışık zamanda, benim gibi böyle mânevî yaralı gençler, o Mahkeme-i Kübrâda, Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda, peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefaat dileyebilirler" diyerek, bütün gün ruhum ağlardı. Mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma, binlerce maddî ve mânevî yaralılar, dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, îmanı yok bedevî adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına vardığında, bir saat, bir gün sohbet-i Nebevîde bulunur; sonra kavm ve kabilelerine rehber ve muallim olarak döndüler. Ve mâdem kıyamete kadar bâki bıraktığı Kur'ân ve Kur'ânın tâyin etmiş olduğu mânevî doktorlâr, kıyamete kadar

 

(Sh: B-154)

gelecek mü'minlere maddî ve mânevî doktorluk vazifesini görecekler.. ve şimdiki hâl vilâyetimiz dâhilinde bulunan mânevî doktora müracaat edeyim diyerek, ruhum her an gezmekte iken bîhuş olup yattım...

 

            Bana rü'yamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzamanı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak, cebinden bir kalem ve bir kâğıt parçası çıkarıp bana verdi.. hemen uyandım. Peder ve validem ehl-i kalb olduğundan, rü'yâyı anlattım. Pederim; "Bu zât Barla'ya henüz yeni geldi. Bir-iki sene kadar oldu. Git, mürâcaat et" dedi. Ben dedim: "Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük mânevî bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrahiyesine dayanayım? "Bana "git" denildi. Hitab iki oldu. Hemen, sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir-iki  dakika titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tenbih etti. Avdetten bir-iki ay sonra, hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar; (yirmi mah mukaddem) bu yaralar içinde, her saat ve her dakika, "Elmevtü hakkun" kaziyyesini düşünüp, "Acaba benim hâlim ne olur?" derdim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa'yı (rahmeten vâsiaten) görünce ruhum biraz genişledi. Acaba, bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki gün sonra, mübarek Ramazan-ı Şerif gecesi üçüncü hitap olarak, yine rü'yamda, memleketimizin kenarında, üstadım Bediüzzaman, elinde bir asâ, çoban olup dellâllığı ilân ediyor. Ve diyor; "Ben Kur'ân'ın dellâlıyım" diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım...

 

            Demek bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü'minler! Üstadım hazretleri değil memleketimize, bütün üç yüz elli milyon müslümana her saat, her dakika her an bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her an bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş;

 

(Sh: B-155)

 bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların fiyatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alalım. O cevherler ise, Risale-i Nur Külliyâtıdır.

 

            Ben âciz de Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dalını okumağa ve yazmağa başladım. Ve yaralarımın birer birer kurudunuğu hissedince, Mektubat ve Sözler'i bütün kuvvetimle yazmağa karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün müslümanlara, bütün kuvvetimle bağırıyorum: "Eyvah! Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirahat edebiliriz, yoksa!.. Bu asrın mânevî doktoru ve ilâçları ise, Kur'ân'dan tereşşuh eden Risale-i Nur ve Mektubatü'n-Nur'dur. Onlara sıkı sarılalım."

 

                                                                                    Âciz talebeniz Ali Ulvi

 

140

            (Kuleönü karyesinden İbişoğlu Mehmed'in bir fıkrasıdır.)

 

            Muhterem Üstadım Efendim!

 

            Kardeşim Mustafa, risaleleri yazmağa başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi ettik. Üç seneden beri, risaleleri sair arkadaşlarla beraber, hizmetimizin haricinde her zaman okuyup istifade ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl-i tarikat olanları, bidayeten kardeşim Mustafa'nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.

 

            Ben de, bu "Okunan Sözler, hem tarikate, hem hakikate pek muvafıktır. Hem bu zamanın yaralarına bir ilâçtır" diyordum. Ve her ne zaman ye's içerisinde kalsam kardeşimin yanına gelir, işittiğim hakikatleri Risale-i Nur'dan okutur, dinler ve Risale-i Nurun verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes'eleden bahsedilse, Risale-i Nurda en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler'in kıymetini bilmiyorlar. Ben de bütün söylenen sözlere ilâç, risalelerde vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre-i arza bağırarak derim ki: "Hariçte görülen marazlara ilâç vardır."

 

            Ey kardeşlerim, istifade edelim. Bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât-ı muhtereme Cenâb-ı Hak bizi eriştirdi.   لِلَّهِ اْلحَمْدِ وَاْلمِنَّةِ

 

(Sh: B-156)

            Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle, ihsanıyla, eltafıyla üstad-ı muhteremin himmetiyle ehl-i tarikat ile birleştik. Şimdi Sözler'i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifade ediyorlar, menfaattar oluyorlar.. Sözler'in hak olduğunu tamamiyle anladılar. Hattâ okumak için, kardeşimi çok defa icbar ediyorlar. Bir gün kardeşim Mustafa risaleleri yazmaklığım için beni teşvik etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektubu aldım. İstinsah ettiğim bu mektubda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane "nihayetsiz" var; ve altında da üç "dünya" tevâfuku var. Bu halden müteessir oldum uyandım. İnşâallah üstad-ı muhteremimin himmetiyle risaleleri yazmağa muvaffak olurum ümidindeyim.

 

            Yirminci Mektubu elimde götürürken, meydanda idi.. karşımda muhtar odası olduğundan risaleyi saklamıştım. O gece rü'yamda, üstad-ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz "doru ata" binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de o adamlara cevaben: "At yeni nallı olduğnudan hiç zahmet çekmeden geldim." Halbuki, deniz ince bir surette incimad etmişti. O esnada üstadım karşıma çıkarak, "Ne için Sözler'i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydanda olacak " dediniz. O esnada benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü atı getirdim, o esnada uyandım. Allah hayr etsin.

 

                                                                        Âciz  talebeniz Hacı Mehmed

 

141

            (Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa'nın kıymettar arkadaşı Hâfız Mustafa'nın fıkrasıdır.)

 

            Ey Feyyâz-ı Mutlak ve Vâhid-i Ehad olan Cenâb-ı Allah'a giden tarîk-ı müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatımın kurtulmasına sebeb olan üstadım efendim!..

 

         Bundan dört mah mukaddem, Kur'ân-ı Hakîm'in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs'atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyaretinize arkadaşım Mustafa ile varmıştık. "Ne için geldiniz?"

(Sh: B-157)

diye şefkatli bir tekdire binâen müteessirane geriye döndük. O tekdirden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman üstadımın iksîr-i âzam olan, o mübarek kalbini rencide ettiğimizi anlayınca, ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç-ender-hiç olan zayıf ruhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risalesinde, bizim fırtınalı tokadımızı zikreden üstadımızın hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu anladık. O teessürâtımız sürûra kalboldu. اَلْحَمْدُ ِللّهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

            Bu mübarek Rebi'ü'l-evvel'in on ikinci gecesi -mübarek bir gecede- üstadımın pek yakınımızda olan Isparta'ya hicreti beni o kadar memnun ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler ve teessürlerden hiç birşey kalmadı. Elhamdülillâh Rebi'ü'l-evvel ayının on ikinci gecesi, dünya ve âhiret yaradılmasına sebeb olan, dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün mükevvenâtı ziyalandıran; Kıyâmete kadar bâki, güneş gibi nurlu, feyizli, gıdalı şeriatı ile âhiret kapısını açan O mübarek Zât-ı Fahr-i Âlem (Sallâllahü Aleyhi Ve Sellem) Efendimizin o mübarek gecede dünyaya teşrif buyurması, bütün mükevvenâtı memnun edecek pek mübarek bir gecede üstadımın hicreti, yani Rebi'ü'l-evvel'in on ikinci gecesi Isparta'nın harîmine dahil olması ve hicretin tevâfuk ve tesadüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs'atimiz kadar almak üzere üstadımın ziyaretine yol açtı. İnşâallah bu hicretiniz büyük fütûhata sebeb olacaktır.

 

            Nitekim, Sallâllahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin, Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında, Feth-i Mekke haberinin Cibrîl-i Emîn ile nüzûlü, Peygamberimizi ve Sahabe Efendilerimizi memnun ettiği gibi, Üstadımın tevâfuk eden hicreti, fütûhata sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnun ve mesrûr eyleyecektir Efendim.

 

                                                                                    İmam oğlu

                                                                        Hâfız  Mustafa  (R.H.)

 

(Sh: B-158)

142

            (İmamoğlu Hâfız Mustafa'nın bir fıkrasıdır.)

 

            (Bütün Söz ve Mektubatın birer mürşid-i kâmil vazifesini gördüklerine dair hâtıra gelen bir mektubdur.)

 

            Üstadım Efendim!

            Bundan bir sene evvel- Sözler ve Mektubat'ı istinsah esnasında- bazı nükteler, kendi emrâz-ı kalbiyeme muvafık bir ilâç geldiğinden "Evet bu nükteyi altın yazı ile yazmalı" diye söylerdim. Elhamdülillâh hâza min fadlı rabbî Lem'alar te'lif edildi. Bütün Söz ve Mektubat'a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki: Kışın en şedid tehlikeli ve fırtınalı zamanında -yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında- geniş sahrada, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdatsız, kimsesiz o tehlikeler içinde, düşe kalka- yüzde doksan dokuz- fırtınalar ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesadüf eden, sahranın ortasındaki çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rasgelmesi, o yolcuyu o kadar memnun ve mesrûr eder ki; hattâ o saraya daha çabuk yetişip, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temas etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesile olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını feda eder.

 

            İşte asrımızda Sözler ve Mektublar, o yolcunun saraya rasgelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler'in her biri o kaleden daha sağlam bir tahassüngâh olduğuna yüz bin kanaatim vardır. Lillâhilhamd, o sarayın anahtar vazifesini Lem'alar'ın feyziyle bulabildim. O tehlikelerden bîçâre zayıf ruhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki Cennet, sekiz tabaka olup, hiç birbirine mâni olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti evvelki girdiğimin lezzetini tazelendirdiği gibi, risaleler aynen öyledir.

 

                                                                                    İmam oğlu

                                                                        Hâfız  Mustafa  (R.H:)

 

(Sh: B-159)

(Risale-i Nur'un tesvid ve tebyizinde çok hizmeti sebkat eden Şamlı Hâfız Tevfik'in Risale-i Nurun hakkaniyetine dair istihracî bir fıkrasıdır.)

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 

143

            Mâlûm olsun ki: "Zübdetü'r-Resâil Umdetü'l-Vesâil" namında Kutbü'l-ârifîn Ziyaeddin Mevlânâ Şeyh Hâlid'in kuddise sirruhu Mektubat ve Resâil-i Şerifelerinden muktebes nesâyih-ı kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa'da Hocam Hasan Efendi'den almıştım. Nasılsa mütalâasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde -kitaplarımın arasında bir şey ararken- elime geçti. Dedim, bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbânî'den sonra, tarîk-ı Nakşî'nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye'nin pîridir. Risaleyi mütalâa ederken Hazret-i Mevlânâ'nın tercüme-i halinde