HUTBE-İ ŞAMİYE
Bu
Hutbe-i Şamiye eseri, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin otuzbeş yaşında
iken Şam'da, Şam ulemasının ısrarı üzerine Câmi-i Emevî'de irad ettiği bir
hutbedir. Çok büyük bir ehemmiyeti haiz olması hasebiyle o zaman Şam'da bir
hafta içinde iki defa tab'edilmiştir. Bilâhare müellif Bediüzzaman Said Nursî
tarafından tercümesi neşredilmiştir.
sh: » (H: 5)
Arabî Hutbe-i Şamiye'nin Mukaddimesidir
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ وَاِنْ
مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ
اللّهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَبَدًا دَائِمًا
Aziz Sıddık Kardeşlerim!
Kırk sene evvel Şam'daki Câmi-i
Emevî'de Şam ulemasının ısrariyla
içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin adama yakın bir azîm cemaate verilen
bu Arabî ders risalesindeki hakikatları bir hiss-i kablelvuku ile Eski Said
hissetmiş, kemal-i kat'iyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o
hakikatlar görünecek zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene bir
istibdad-ı mutlak, o hiss-i kablelvukuun kırk
sh: » (H: 6)
elli
sene te'hirine sebeb olmuş; ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen
tezahürleri Âlem-i İslâmiyette başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı
geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327'ye
bedel, 1371'de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde üçyüz yetmiş milyon
bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir, diye tercümesini
neşretmek zamanıdır tahmin ederim.
Said Nursî
sh: » (H: 7)
Gayet mühim bir suale verilen çok
ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münasebet geldi. Çünki kırk sene evvel
Eski Said, o dersinde bir hiss-i kablelvuku ile Risale-i Nur'un hârika
derslerini ve tesiratını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o sual ve cevabı
yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı
Nur kardeşlerime sual etmişler ve ediyorlar ki:
"Neden bu kadar muarızlara karşı
ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalalete mukabil Risale-i Nur mağlub olmuyor?
Milyonlar kıymettar hakikî kütüb-ü imaniye ve İslâmiyenin
intişarlarına bir derece sed çektikleri halde; sefahet ve hayat-ı dünyeviyenin
lezzetleriyle çok bîçare gençleri ve insanları hakaik-i imaniyeden mahrum bıraktıkları
halde; en şiddetli hücum ve en gaddarane muamele ve en ziyade yalanlarla ve
aleyhinde
sh: » (H: 8)
yapılan
propagandalarla Risale-i Nur'u kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye
çalıştıkları halde; hiçbir eserde görülmediği bir tarzda Risale-i Nur'un intişarı,
hattâ çoğu el yazması ile altıyüz bin nüsha risalelerinden kemal-i iştiyak ile
perde altında intişar etmesi ve dâhil ve hariçte kemal-i iştiyak ile kendini
okutturması hikmeti nedir? Sebebi nedir?" diye bu mealde çok suallere karşı
"Elcevap" deriz ki:
Kur'an-ı Hakîm'in sırr-ı i'cazıyla
hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur; bu dünyada bir manevî cehennemi,
dalalette gösterdiği gibi; imanda dahi bu dünyada manevî bir cennet bulunduğunu
isbat ediyor. Ve günahların ve fenalıkların ve haram lezzetlerin içinde, manevî
elîm elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaik-i şeriatın
amelinde cennet lezaizi gibi manevî lezzetler bulunduğunu isbat ediyor. Sefahet
ehlini ve dalalete düşenlerini -o cihetle- aklı başında olanlarını kurtarıyor.
Çünki bu zamanda iki dehşetli hal var:
Birincisi: Akibeti görmiyen ve bir dirhem hazır lez
sh: »
(H: 9)
zeti,ileride
bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden,
ehl-i sefaheti sefahetinden kurtarmanın çare-i yegânesi; aynı lezzetinde
elemini gösterip hissini mağlub etmektir.
Ve يَسْتَحِبّوُنَ
اْلحَيَاةَ الدُّنْيَا
عَلَى اْلآخِرَةِ آyetinin işaretiyle; bu zamanda
âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği
halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl-i iman iken
ehl-i dalalete o hubb-u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın
çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabını ve elemlerini göstermekle olur
ki; Risale-i Nur o meslekten gidiyor.
Yoksa bu zamandaki küfr-ü mutlakın
ve fenden gelen dalâletin ve sefahetten gelen tiryakiliğin inadı karşısında,
Cenab-ı Hakk'ı tanıttırdıktan sonra ve Cehennem'in vücudunu isbat ile ve onun
azâbı ile insanları fenalıktan, seyyiattan vazgeçirmek; ondan, belki yirmiden
birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, "Cenab-ı Hak Gafur-ur
Rahîm'dir, hem Cehennem pek uzaktır" der, sefahetine devam edebilir.
Kalbi, ruhu hissiyatına mağlub olur.
sh: » (H: 10)
İşte Risale-i Nur'daki ekser
müvazeneler küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini
göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru
lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip aklı başında olanları tevbeye
sevkeder.
O müvazenelerden Altıncı, Yedinci,
Sekizinci Sözlerdeki küçük müvazeneler ve Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfı'ndaki uzun müvazene; en sefih ve dalalette giden adamı da
ürkütüyor, dersini kabul ettiriyor.
Meselâ: Âyet-i Nur'daki seyahat-ı
hayaliye ile hakikat olarak gördüğü vaziyetleri gayet kısaca işaret edeceğiz.
Tafsilini isteyen Sikke-i Gaybiye'nin âhirindeki 256'dan 259'uncu sahifeye
kadar baksın. Ezcümle:
O seyahat-ı hayaliyede, rızka muhtaç
hayvanat âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım. Hadsiz ihtiyacat ve şiddetli
açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm
gösterdi. Ehl-i dalalet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryad
eyledim. Birden hikmet-i Kur'aniye ve imanın dürbünü ile gördüm:
sh: » (H: 11)
Rahman ismi Rezzak burcunda, parlak
bir güneş gibi tulû' etti. O aç, bîçare zîhayat âlemini rahmet ışığıyla yaldızladı.
Sonra hayvanat âlemi içinde,
yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları hazîn ve elîm ve herkesi
rikkat ve acımağa getirecek bir karanlık içinde diğer bir
âlemi gördüm. Ehl-i dalâletin nazarıyla baktığıma eyvah dedim. Birden iman bana
bir gözlük verdi, gördüm ki: Rahîm ismi şefkat burcunda tulû' etti. O kadar
güzel ve şirin bir surette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki; şekva
ve acımak ve hüzünden gelen göz yaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden
gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan
âlemi bana göründü. Ehl-i dalâletin dürbünü ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı,
dehşetli gördüm ki; en derin kalbimden feryad ettim. "Eyvah!" dedim.
Çünki insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinatı ihata eden
tasavvurat ve efkârları ve ebedî beka ve saadet-i ebediyeyi ve Cennet'i gayet
ciddî isteyen himmetleri ve fıtrî istidadları ve fıtrî had konulmayan, serbest
bı
sh: »
(H: 12)
rakılan
kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle
beraber hücumlarına maruz kaldıkları hadsiz musibet ve a'daları ile beraber
gayet kısa bir ömür, hergün ve her saat ölüm endişesi altında, gayet dağdağalı
bir hayat, yaşamak için gayet perişan bir maişet içinde kalbe, vicdana en elîm
ve en müdhiş halet olan mütemadî zeval ve firak belasını çekmek içinde ehl-i
gaflet için zulümat-ı ebediye kapısı suretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer
ve taife taife o zulümat kuyusuna atılıyorlar.
İşte bu insan âlemini bu zulümat
içinde gördüğüm anda, kalb ve ruh ve aklımla, bütün letaif-i insaniyem, belki
bütün zerrat-ı vücudum feryad ile ağlamağa hazır iken, birden Kur'an'dan gelen
Nur ve kuvvet-i iman o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm
ki:
Cenab-ı Hakk'ın Âdil ismi Hakîm
burcunda, Rahman ismi Kerim burcunda, Rahîm ismi Gafur, burcunda -yani manasında- Bâis ismi,
Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda
birer güneş gibi tulû' ettiler. O ka
sh: »
(H: 13)
ranlıklı
insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler.
Cehennemî haletleri dağıtıp, nuranî âhiret âleminden pencereler açıp o perişan
insan dünyasına nurlar serptiler. Zerrat-ı kâinat adedince,
"Elhamdülillah, Eşşükrülillah" dedim. Ve aynelyakîn gördüm ki; imanda
manevî bir cennet ve dalâlette manevî bir cehennem bu dünyada da vardır,
yakînen bildim.
Sonra küre-i arzın âlemi göründü. O
seyahat-ı hayaliyemde dine itaat etmeyen felsefenin karanlıklı kavanin-i
ilmiyeleri, hayalime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden
daha sür'atli hareketiyle, yirmibeş bin sene mesafeyi bir senede gezip devreden
ve her vakit dağılmağa ve parçalanmaya müstaid ve içi
zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı Küre-i Arz içinde ve o dehşetli gemi
üstünde kâinatın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçare nev'-i insan vaziyeti,
bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm
karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden hikmet-i Kur'aniye
ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki:
sh: » (H: 14)
Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın Kadîr,
Alîm, Rab, Allah ve (Rabb-üs Semavati ve-l Arz) ve (Müsahhir-üş Şemsi ve-l
Kamer) isimleri Rahmet, Azamet, Rububiyet Burçlarında güneş gibi tulû' ettiler.
O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki; o halette,
benim imanlı gözüme küre-i arz gayet muntazam, müsahhar,
mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzakı içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh
ve keyif ve ticaret için müheyya edilmiş ve zîruhları güneşin etrafında,
memleket-i Rabbaniyede gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulatını rızık
isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir şimendifer hükmünde
gördüm. Küre-i arzın zerratı adedince "Elhamdülillahi alâ nimet-il
iman" dedim.
İşte buna kıyasen Risale-i Nur'da
pekçok müvazenelerle ehl-i sefahet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî cehennem
içinde azab çektiklerini ve ehl-i iman ve salahat, dünyada dahi bir manevî
cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve imanın tecelliyatıyle ve
cilveleriyle, manevî cennet lezzetleri tadabilirler. Belki derece-i imanlarına
göre istifade edebilirler.
sh: » (H: 15)
Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi
iptal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, iptal-i his
nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalalet manevî azabını muvakkaten tam
hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakikî lezzetini takdir
edemiyor.
Bu asırda ikinci dehşetli hâl: Eski
zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadîden gelen
temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı. Onun için eski İslâm muhakkiklerinin
dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale
ederlerdi. Allah'a iman umumî olduğundan, Allah'ı tanıttırmakla ve Cehennem
azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalaletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi
ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada
yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalalete girip inad ve temerrüd
ile hakaik-i imana karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş. Bu
mütemerrid inadçılar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalaletleriyle
hakaik-i imaniyeye karşı muaraza ettiklerinden, el
sh: » (H: 16)
bette
bunlara karşı atom bombası gibi -bu dünyada onların temellerini parça parça
edecek- bir hakikat-ı kudsiye lâzımdır ki; onların tecavüzatını durdursun ve
bir kısmını imana getirsin.
İşte Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükürler
olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryak olarak Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
bir mu'cize-i maneviyesi ve lemaatı bulunan Risale-i Nur pekçok müvazenelerle,
en dehşetli muannid mütemerridleri, Kur'an'ın elmas kılıncı ile kırıyor. Ve
kâinat zerreleri adedince vahdaniyet-i İlahiyeye ve imanın hakikatlarına
hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmibeş seneden beri en şiddetli
hücumlara karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.
Evet Risale-i Nur'da iman ve küfür
müvazeneleri ve hidayet ve dalâlet mukayeseleri, bu mezkûr hakikatı bilmüşahede
isbat ediyor. Meselâ: Yirmiikinci Söz'ün İki Makamının Bürhanları
ve Lem'alarına.. ve Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfı'na ve Otuzüçüncü
Mektub'un Pencerelerine ve Asâ-yı Musa'nın onbir Hüccetine, sair müvazeneler kıyas
edilse ve dikkat edilse, anlaşılır ki;
sh: » (H: 17)
bu
zamanda küfr-ü mutlakı ve mütemerrid dalâletin inadını kıracak, parçalayacak
Risale-i Nur'da tecelli eden hakikat-ı Kur'aniyedir.
İnşâallah nasıl Tılsımlar Mecmuası'nda,
dinin mühim tılsımlarını ve hilkat-ı âlemin muammalarını keşfeden parçalar, o
mecmuada toplanmış. Aynen öyle de, ehl-i dalâletin dünyada dahi cehennemlerini
ve ehl-i hidayetin dünyada dahi
lezaiz-i cennetlerini gösteren ve iman Cennet'in bir manevî çekirdeği ve küfür ise Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren Nur'un o
gibi parçaları, kısacık bir tarzda bir mecmuacık olarak yazılacak ve İnşâallah
neşredilecek.
sh: » (H: 18)
Arabî Hutbe-i Şamiye Eserinin Tercümesi
بِسْمِ
اللّهِ الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
Bütün zîhayatlar hayatlarının lisan-ı
halleriyle Hâlıklarına takdim ettikleri manevî hediyelerini ve lisan-ı halle
hamd ve şükürlerini, o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a biz de takdim ediyoruz ki, demiş:
لاَ تَقْنَطُوا
مِنْ رَحْمَةِ
اللّهِ
Yani, rahmet-i İlahiyeden ümidinizi kesmeyiniz.
Hem hadsiz salât ü selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine
olsun ki, demiş:
جِئْتُ
ِلاُتَمِّمَ مَكَارِمَ
اْلاَخْلاَقِ Yani; benim insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve
gelmemin ehemmiyetli bir
sh: » (H: 19)
hikmeti,
ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan
kurtarmaktır.
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Câmi-i
Emevî'de bu dersi dinleyen Arab kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere
ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünki size ders vermek haddimin
fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulema bulunan cemaata karşı benim
misalim, medreseye giden bir çocuğun misalidir ki; o sabî çocuk sabahleyin
medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına
arzeder. Tâ doğru ders almış mı? Almamış mı? Babasının irşadını veya tasvibini
bekler. Evet bizler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler
bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını
sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyan ediyorum:
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin
hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar
terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn-u vustâda
durduran ve tevkif eden al
sh: » (H: 20)
tı
tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
Birincisi: Ye'sin, ümidsizliğin
içimizde hayat bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i
siyasiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adavete muhabbet.
Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan
nuranî rabıtaları bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sarî hastalıklar
gibi intişar eden istibdad.
Altıncısı: Menfaat-ı şahsiyesine
himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını
da bir tıp fakültesi hükmünde hayat-ı içtimaiyemizde, eczahane-i Kur'aniye'den
ders aldığım "Altı kelime" ile beyan ediyorum. Mualecenin esasları
onları biliyorum.
BİRİNCİ KELİME: "El-emel".
Yani Rahmet-i İlahiyeden kuvvetli ümid beslemek. Evet ben kendi hesabıma aldığım
dersime binaen: Ey İslâm cemaati! Müjde veriyorum ki:
Şimdiki âlem-i İslâm'ın saadet-i
sh: » (H: 21)
dünyeviyesi,
bahusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâm'ın terakkisi onların intibahiyle
olan Arab'ın saadetinin fecr-i sadıkının emareleri inkişafa başlıyor ve saadet
güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin burnunun rağmına olarak (Haşiye) ben
dünyaya işittirecek derecede kanaat-ı kat'iyemle derim:
İstikbal yalnız ve yalnız
İslâmiyet'in olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'aniye ve imaniye olacak. Öyle ise şimdiki
kader-i İlahî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal,
ecnebilere müşevveş bir mâzi düşmüş. Bu davama çok bürhanlardan ders almışım. Şimdi
o bürhanlardan mukaddematlı bir buçuk bürhanı zikredeceğim. O bürhanın
mukaddematına başlıyoruz:
______________________
(Haşiye): Eski Said, hiss-i
kablelvuku ile 1371'de -başta Arab Devletleri- Âlem-i İslâm'ın ecnebi
esaretinden ve istibdadından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini kırkbeş
sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umumî ve 30-40 sene istibdad-ı mutlakı düşünmemiş.
Bin üçyüz yetmiş'te olan vaziyeti bin üçyüz yirmi yedi'de olacak gibi müjde
vermiş, te'hirinin sebebini nazara almamış.
sh: » (H: 22)
İşte, İslâmiyetin hakaikı hem manen,
hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.
Birinci cihet olan manen terakki
ise: Biliniz! Hakikî vukuatı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahittir. İşte
tarih bize gösteriyor. Hattâ Rus'u mağlub eden
Japon başkumandanının İslâmiyetin hakkaniyetine şehadeti de şudur ki:
Hakikat-ı İslâmiyetin kuvveti
nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâm'ın
hakikat-ı İslâmiye'de za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve
tedenniye düştüklerini ve herc ü merc içinde belalara, mağlubiyetlere
düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilakistir. Yani salabet ve
taassublarının za'fiyeti nisbetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi,
dinlerine salabet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedenni ve
ihtilallere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle
geçmiş.
Hem Asr-ı Saadet'ten şimdiye kadar
hiçbir tarih bize göstermiyor ki; bir Müslüma
sh: » (H: 23)
nın
muhakeme-i akliye ile ve delil-i yakinî ile ve İslâmiyete tercih etmekle eski
ve yeni ayrı bir dine girdiğini tarih göstermiyor.
Avamın delilsiz, taklidî bir surette başka dine girmesinin bu mes'elede
ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes'eledir. Halbuki, bütün dinlerin
etba'ları ise -hattâ en ziyade dinine taassub gösteren İngilizlerin
ve eski Rusların- muhakeme-i akliye ile İslâmiyete dâhil olduklarını ve günden
güne, bazı zaman takım takım kat'î bürhan ile İslâmiyete girdiklerini tarihler
bize bildiriyorlar (Haşiye).
(Haşiye): İşte bu mezkûr davaya bir
delil şudur ki: İki dehşetli harb-i umumînin ve şiddetli bir istibdad-ı mutlakın
zuhuruyla beraber, bu davaya kırkbeş sene sonra şimalin İsveç, Norveç,
Finlandiya gibi küçük devletleri Kur'anı mekteblerinde ders vermek ve kabul
etmek ve komünistliğe, dinsizliğe karşı sed olmak için kabul etmeleri ve İngiliz'in mühim hatiblerinin bir kısmı Kur'an'ı İngiliz'e kabul ettirmeye
taraftar çıkmaları ve Küre-i Arz'ın şimdiki en büyük devleti Amerika'nın bütün
kuvvetiyle din hakikatlarına taraftar çıkması ve İslâmiyetle Asya ve Afrika'nın
saadet ve sükûnet ve musalaha bulacağına karar vermesi ve yeni doğan İslâm
devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş
sene evvel olan bu müddeayı isbat ediyor, kuvvetli bir şahid olur.
sh: » (H: 24)
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve
hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri
elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları
ve devletleri de İslâmiyet'e dehalet edecekler.
Hem nev'-i beşer, hususan medeniyet
fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış;
elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar ve olamazlar. Ve En dinsizi de,
dine iltica etmeğe mecburdur. Çünki acz-i beşerî ile beraber hadsiz musibetler
ve onu inciten haricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinad noktası; ve fakrıyla
beraber, hadsiz ihtiyacata mübtela ve ebede kadar uzanmış arzularına meded ve
yardım edecek istimdad noktası, yalnız ve yalnız Sâni'-i Âlem'i tanımak ve iman
etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi
yok!..
Kalbin sadefinde din-i hakkın
cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddi-manevî kıyametler kopacak ve
hayvanatın en bedbahtı, en perişanı olacak.
Hasıl-ı kelâm: Beşer bu asırda
harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin ikazatıy
sh: » (H: 25)
la
uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi' istidadını hissetmiş. Ve insan, acib
cem'iyetli istidadıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış;
belki ebede meb'ustur ki, ebede uzanan arzular, mahiyetinde var. Ve bu dar,
fâni dünya, insanın nihayetsiz emel ve arzularına kâfi gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış.
Hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve
hâdimi olan kuvve-i hayaliyeye denilse: "Sana dünya saltanatı ile beraber
bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmiyecek bir surette bir
idam senin başına gelecek." Elbette hakikî insaniyetini kaybetmeyen ve
intibaha gelmiş o insanın hayali; sevinç ve beşarete bedel, derinden derine
teessüf ve eyvahlarla saadet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
İşte bu nükte içindir ki, herkesin
kalbinde derinden derine bir din-i hakkı aramak meyli çıkmış. Herşeyden evvel,
ölüm idamına karşı din-i haktaki bir hakikatı arıyor ki kendini kurtarsın. Şimdiki
hâl-i âlem bu hakikata şehadet eder.
Kırkbeş sene sonra, tamamıyla beşerin
bu
sh: » (H: 26)
ihtiyac-ı
şedidini dinsizliğin zuhuruyla küre-i arzın kıt'aları ve devletleri birer insan
gibi hissetmeğe başlamışlar. Hem âyât-ı Kur'aniye, başlarında ve âhirlerinde beşeri
aklına havale eder, "Aklına bak" der, "Fikrine, kalbine müracaat
et, meşveret et, onunla görüş ki, bu hakikatı bilesin" diyor.
Meselâ: Bakınız, o âyetlerin başında
ve âhirlerinde diyor ki: "Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız
ki, hakikatı bilesiniz." "Biliniz" ve "Bil" hakikatına
dikkat et. "Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürekkebe düşüyorlar?
Neden taakkul etmiyorlar, divaneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye
kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında, hâdisat-ı âlemden tahattur ve
tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun. Neden tefekkür ve tedebbür ve
aklen muhakeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar. Ey insanlar ibret alınız! Geçmiş
kurûnlardan ibret alıp gelecek manevî belalardan kurtulmağa çalışınız!"
manasında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyasen çok âyetlerde beşeri aklına,
fikriyle meşverete havale ediyor.
sh: » (H: 27)
Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim
gibi âlem-i İslâm'ın câmi-i kebirinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu
kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisattan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız.
Ey mütefekkir ve akıl sahibi ve kendini münevver telakki edenler!
Hasıl-ı kelâm: Biz Kur'an şakirdleri
olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i
imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için
bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde,
elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren
Kur'an hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına,
inkisafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar.
O mümanaat edenler çekilmeğe başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emareleri
göründü. Yetmişbir'de fecr-i sadıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i
kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.
Evet hakaik-i İslâmiyet'in mazi kıt'asını
sh: » (H: 28)
tamamen
istilasına sekiz dehşetli manialar mümanaat ettiler.
Birinci, İkinci, Üçüncü Maniler:
Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç
mani, marifet ve medeniyetin mehasini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü ve Beşinci Maniler:
Papazların ve ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri ve ecnebilerin körükörüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mani dahi fikr-i hürriyet ve meyl-i
taharri-i hakikat, nev'-i beşerde başlamasıyla zeval bulmağa başlıyor.
Altıncı, Yedinci Maniler: Bizdeki
istibdad ve şeriatın muhalefetinden gelen sû'-i ahlâkımız mümanaat ediyordular.
Bir şahıstaki münferid istibdad kuvveti şimdi zeval bulması, cemaat ve
komitenin dehşetli istibdadlarının otuz-kırk sene sonra zeval bulmasına işaret
etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveranı ile ve sû'-i ahlâkın çirkin
neticeleri görülmesiyle bu iki mani de zeval buluyor ve bulmağa başlamış. İnşâallah
tam zeval bulacak.
Sekizinci Mani: Fünun-u cedidenin
bazı
sh: » (H: 29)
müsbet
mesaili, hakaik-i İslâmiyenin zâhirî manalarına muhalif ve muârız tevehhüm
edilmesiyle, zaman-ı mazideki istilasına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i
Arz'a emr-i İlahî ile nezarete memur Sevr ve Hut namlarında iki ruhanî
melaikeyi dehşetli cismanî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl-i fen ve
felsefe hakikatı bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misal gibi yüz misal var ki,
hakikatı bilindikten sonra en muannid feylesof da teslim olmağa mecbur oluyor.
Hattâ Risale-i Nur, Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi'nde fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'anın bir lem'a-i i'cazını
gösterip, ehl-i fennin medar-ı tenkid zannettikleri Kur'an-ı Kerim'in cümle ve
kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatları izhar edip en muannid
feylesofu da teslime mecbur ediyor. Meydandadır, isteyen bakabilir ve baksın.
Bu mani, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.
Evet bazı muhakkikîn-i İslâmiyenin
bu yolda te'lifatları var. Bu sekizinci dehşetli
sh: » (H: 30)
manianın
zîr ü zeber olacağına emareler görünüyor.
Evet şimdi olmasa da otuz-kırk sene
sonra fen ve hakikî marifet ve medeniyetin mehasini, bu üç kuvveti tam techiz
edip, cihazatını verip o sekiz manileri mağlub edip dağıtmak
için taharri-i hakikat meyelanını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz
düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş. Şimdi
onları kaçırmağa başlamış. İnşâallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet meşhurdur ki: "En kat'î
fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin."
İşte yüzer misallerinden iki misal:
Birincisi: Ondokuzuncu Asrın ve
Amerika Kıt'asının en meşhur feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadasıyla
çekinmeyerek feylesoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatiyle bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
"İslâmiyet gayet parlak bir ateş
gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak,
İslâmiyetin hakkı imiş. Çünki sair
sh: » (H: 31)
dinler
-fakat Kur'an'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı- hiç hükmündedir."
Hem Mister Karlayl yine diyor:
"En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed'in (A.S.M.)
sözüdür. Çünki hakikî söz onun
sözleridir." Hem yine diyor ki:
"Eğer hakikat-ı İslâmiyette şüphe
etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. Çünki en bedihî ve
zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir."
İşte bu meşhur feylesof, İslâmiyet
hakkında bu şehadetini eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci Misal: Avrupa'nın asr-ı
âhirde en meşhur bir feylesofu Prens Bismark diyor ki:
"Ben bütün Kütüb-ü Semaviyeyi
tedkik ettim. Tahrif olmalarına binaen beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti
bulamadım. Fakat Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'anını umum kütüblerin
fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin
saadetine hizmet edecek bir eser yok
sh: » (H: 32)
tur.
Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm)
sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani Kur'an Allah
kelâmı olduğu bedihîdir."
İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ
tarlaları Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulat
vermesine istinaden ben de bütün kanaatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle
hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa
ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim ve
yarım asır sonraki Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya
kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki; istikbalin kıt'alarında hakikî
ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnız
İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak
İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak eder.
İkinci Cihet: Yani maddeten
İslâmiyet'in terakkisinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki,
sh: » (H: 33)
maddeten
dahi İslâmiyet istikbale hükmedecek. Birinci Cihet, maneviyat cihetinde
terakkiyatı isbat ettiği gibi; bu İkinci Cihet dahi
maddî terakkiyatını ve istikbaldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünki
Âlem-i İslâm'ın şahs-ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz beş
kuvvet içtima ve imtizac edip yerleşmiş (Haşiye).
(Haşiye): Evet Kur'anın
üstadiyetinden ve dersinin işaratından fehmediyoruz ki: Kur'an'da mu'cizat-ı
enbiyayı zikretmesiyle; beşerin istikbalde terakki edeceğini ve o mu'cizatın
nazîreleri istikbalde vücuda geleceğini beşere ders verip teşvik ediyor:
"Haydi çalış, bu mu'cizatın
nümunelerini göster. Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git!
İsa Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış! Hazret-i Musa'nın
asâsı gibi taştan âb-ı hayatı çıkar, beşeri susuzluktan kurtar! İbrahim
Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy! Bazı enbiyalar gibi şark
ve garbda en uzak sesleri işit, suretleri gör! Davud Aleyhisselâm gibi demiri
hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san'atına medar olmak için demiri balmumu
gibi yap! Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâm'ın birer mu'cizesi olan saat
ve gemiden nasıl çok istifade ediyorsunuz. ضyle
de, sair enbiyanın size ders verdiği mu'cizelerden dahi o saat ve sefine gibi
istifade ediniz, taklidlerini yapınız."
sh: » (H: 34)
Birincisi: Bütün kemalâtın üstadı ve
üçyüz yetmiş milyon nefisleri birtek nefis hükmüne getirebilen ve hakikî bir
medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiç bir kuvvet
onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-ı İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atın
hakikî üstadı ve vesilelerin ve mebadilerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid
bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsabaka
suretinde beşere yüksek maksadları ders veren ve o yolda çalıştıran ve
istibdadatı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased
ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd
meyliyle ve temeddün meyelanıyla teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i
şer'iyedir. Yani insaniyete lâyık en yüksek kemalâta olan meyl ve arzu ile
cihazlanmış olmak.
_____________________
İşte buna kıyasen Kur'an, her
cihetle beşeri maddî - manevî terakkiyata sevk etmek için ders veriyor, üstad-ı
küll olduğunu isbat ediyor.
sh: » (H: 35)
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihazlanmış
şehamet-i imaniye'dir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zalimlere zillet
göstermemek.. mazlumları da zelil etmemek. Yani hürriyet-i şer'iyenin esasları
olan; müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür
etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet-i İslâmiyedir
ki, i'lâ-yı Kelimetullahı ilân ediyor. Ve bu zamanda i'lâ-yı Kelimetullah,
maddeten terakkiye mütevakkıf ve medeniyet-i hakikiyeye girmekle i'lâ-yı
Kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslâmiye'nin iman ile kat'î verdiği emri,
elbette Âlem-i İslâm'ın şahs-ı manevîsi o kat'î emri, istikbalde tam yerine
getireceğine şüphe edilmez.
Evet nasılki eski zamanda
İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve
tecavüzatını def'etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç
yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları
düşmanları mağlub edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız medeniyetin mehasini
ve
sh: » (H: 36)
beşere
menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil
ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı
harab ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin
günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hesanatına racih gelmekle, beşer
iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü
zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah
istikbaldeki İslâmiyet'in kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin
yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.
Evet Avrupa'nın medeniyeti fazilet
ve hüda üstüne tesis edilmediğinden, belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm
üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe
edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya
medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az
vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve
İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyata ve
sh: » (H: 37)
sile
ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı
halde, nasıl me'yus olup ye'se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i
maneviyesini kırıyorsunuz? Ve yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki,
"dünya herkese ve ecnebîlere terakki dünyasıdır, fakat yalnız bîçare ehl-i
İslâm için tedenni dünyası oldu!" diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.
Madem meyl-ül istikmal (tekâmül
meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş. Elbette beşerin zulüm
ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat,
âlem-i İslâm'da nev'-i beşerin eski hatîatına keffaret olacak bir saadet-i
dünyeviyeyi de gösterecek inşâallah...
Evet bakınız, zaman hatt-ı müstakim
üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki
küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz
ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini
gösterir.
Her kıştan sonra bir bahar, her
geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı
ola
sh: » (H: 38)
cak
inşâallah. Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî
medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden
bekliyebilirsiniz.
Dersin başında, bir buçuk bürhanı
davamıza şahit göstereceğiz demiştik. Şimdi
bir bürhan mücmelen bitti. O davanın yarı bürhanı da şudur ki:
Fenlerin casus gibi tedkikatıyla ve
hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki: Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve
maksud-u bizzât ve Sâni'-i Zülcelal'in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve
güzellik ve mükemmeliyettir. Çünki kâinata ait fenlerden herbir fen, küllî
kaideleriyle bahsettiği nev' ve taifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet
gösteriyor ki, ondan daha mükemmel akıl bulamıyor. Meselâ: Tıbba ait teşrih-i
beden-i insanî fenni ve Kozmoğrafyaya tâbi Manzume-i Şemsiye fenni; nebatat ve
hayvanata ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi, küllî kaideleriyle o
bahsettiği kısımda Sâni'-i Zülcelal'in o nev'deki nizamında mu'cizat-ı
kudretini ve hikmetini ve اَحْسَنَ
كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ hakikatını gösteriyor.
sh: » (H: 39)
Hem istikra-i tâmme ve tecrübe-i
umumî gösteriyor, netice veriyor ki:
Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık
hilkat-ı kâinatta cüz'îdir. Maksud değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani
meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikatı
çok hakikatlara inkılab etmek için çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkata
girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile
olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz'î şerler, çirkinlikler,
küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş.
İşte kâinatta hakikî maksad ve
netice-i hilkat istikra-i tâmme ile isbat ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül
esastır ve hakikî maksud onlardır. Elbette beşer bu kadar zulmî küfriyatlarıyla
zemin yüzünü mülevves ve perişan ettikleri halde, cezasını görmeden ve
kâinattaki maksud-u hakikîye mazhar olmadan, dünyayı bırakıp ademe kaçamayacak.
Belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikra-i tâmme ile ve fenlerin
tahkikatıyla sabit olmuş ki; mahlukat içinde en
sh: » (H: 40)
mükerrem,
en ehemmiyetli beşerdir. Çünki beşer, hilkat-ı kâinattaki zâhirî esbab ve
neticelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve
sebeblerin münasebetlerini aklıyla keşfedip san'at-ı İlahiyeyi ve muntazam
hikmetli icadat-ı Rabbaniyenin taklidini san'atçığıyla yapmak ve ef'al-i
İlahiyeyi anlamak için ve san'at-ı İlahiyeyi bilmek ve cüz'î
ilmiyle ve san'atlarıyla anlamak için bir mizan, bir mikyas, kendi cüz'î
ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Hâlık-ı Zülcelal'in küllî, muhit ef'al ve sıfatlarını
bilerek kâinatın en eşref, en ekrem mahluku beşer olduğunu isbat ediyor.
Hem İslâmiyet'in kâinata ve beşere
ait hakikatlarının şehadetiyle mükerrem beşer içinde en eşref ve en a'lâsı
ehl-i hak ve hakikat olan ehl-i İslâmiyet; hem istikra-i tâmme ile, tarihlerin şehadetiyle,
en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl-i hakkın içinde dahi bin
mu'cizatı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'an hakikatlarının şehadetiyle
en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Madem bu yarı bürhanın üç hakikatı
böyle haber veriyor. Acaba hiç mümkün mü
sh: » (H: 41)
dür
ki, nev'-i beşer şekavetiyle bu kadar fenlerin şehadetini cerhedip, bu
istikra-i tâmmeyi kırıp, meşiet-i İlahiyeye ve kâinatı içine alan hikmet-i
ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi o
zalimane vahşetinde ve mütemerridane küfründe ve dehşetli tahribatında devam
edebilsin? Ve İslâmiyet aleyhinde bu hâlin devam etmesi hiç mümkün müdür?
Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisanım
olsa, o hadsiz lisanlarla kasem ederim ki, âlemi bu nizam-ı ekmel ile, bu
kâinatı zerreden seyyarata kadar, sinek kanadından semavat kandillerine kadar
nihayet bir hikmet-i intizam ile halkeden Hakîm-i Zülcelal'e ve Sâni'-i
Zülcemal'e o hadsiz lisanlarla kasem ediyoruz ki; beşer hiçbir cihetle bütün
enva-i kâinata muhalif olarak ve küçük kardeşleri olan sair taifelere zıd
olarak kâinattaki nizama, küllî şerleriyle muhalefet edip nev'-i beşerde şerrin
hayra galebesine binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip hazmetmesi mümkün
değil...
Bunun imkânı ancak ve ancak bu farz-ı
muhal ile olabilir ki; beşer bu âleme ema
sh: » (H: 42)
net-i
kübra mertebesinde ve halife-i rûy-i zemin makamında sair enva-ı kâinata büyük
ve mükerrem bir kardeş olduğu halde en edna, en berbat, en perişan, en muzır ve
ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinat içine girmiş, karıştırmış.
Bu farz-ı muhal, hiçbir cihetle kabul olunamaz.
Bu hakikat için, elbette bu yarım
bürhanımız netice veriyor ki, âhirette Cennet ve Cehennem'in zarurî vücudları
gibi, hayır ve hak din istikbalde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev'-i beşerde
dahi sair neviler gibi hayır ve fazilet galib-i mutlak olacak. Tâ beşer de sair
kâinattaki kardeşlerine müsavi olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev'-i beşerde
dahi takarrur etti denilebilsin.
Elhasıl: Madem mezkûr kat'î
hakikatlarla bu kâinatta en müntehab netice ve Hâlık'ın nazarında en
ehemmiyetli mahluk beşerdir. Elbette ve elbette ve hayat-ı bâkiyede Cennet ve
Cehennem'i, bilbedahe beşerdeki şimdiye kadar zalimane vaziyetler Cehennem'in
vücudunu ve fıtratındaki küllî istidadat-ı kemaliyesi ve kâinatı alâkadar eden
hakaik-i imaniyesi, Cennet'i bedahet
sh: » (H: 43)
le
istilzam ettiği gibi; her halde iki harb-i umumî ile ve kâinatı ağlattıran
cinayetleri ve yuttuğu zakkum şerlerini hazmetmediği için kustuğu ve zeminin
bütün yüzünü pislendirdiği vaziyetiyle, beşeriyeti en berbad bir dereceye düşürüp
bin senelik terakkiyatını zîr ü zeber etmek cinayetini beşer hazmetmeyecek.
Her halde çabuk başında bir kıyamet
kopmazsa, hakaik-i İslâmiye, beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan
kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi temin etmeğe vesile
olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve
bekliyoruz.
İKİNCİ KELİME ki; müddet-i hayatımda
tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki,
Âlem-i İslâm'ın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda
bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine
hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek
ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiye
sh: » (H: 44)
ye
nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış. Az bir
kuvvetle, imandan gelen kuvve-i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği
halde; o kuvve-i maneviye-i hârika, me'yusiyetle kırıldığı için, zalim
ecnebiler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş.
Hattâ bu yeis ile başkasının lâkaydlığını ve füturunu kendi tenbelliğine özür
zannedip "Neme lâzım" der, "Herkes benim gibi berbattır"
diye şehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece
bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o katilimizden kısasımızı
alıp öldüreceğiz.
لاَ تَقْنَطُوا
مِنْ رَحْمَةِ
اللَّهِ kılıncı
ile o yeisin başını parçalayacağız.
مَا
لاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ
لاَ يُتْرَكُ كُلُّهُ
Hadîsinin hakikatıyla belini kıracağız inşâallah.
Yeis; ümmetlerin, milletlerin
"seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemalâta mani ve اَنَا
عِنْدَ حُسْنِ
ظَنِّ عَبْدِي
بِي
sh: » (H: 45)
hakikatına
muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe'nidir, bahaneleridir. Şehamet-i
İslâmiyenin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'-i beşerde medar-ı iftihar
yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri
Arab'ın metanetinden ders almışlar. İnşâallah yine Arablar ye'si bırakıp
İslâmiyet'in kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesanüd ve ittifak ile
el ele verip Kur'an'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
ÜÇÜNCÜ KELİME ki; bütün hayatımdaki
tahkikatımla ve hayat-ı içtimaiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î
bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyetin üssü'l esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır
ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası
olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi
etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin
hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır.
Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır
bir yalancılıktır. Ya
sh: » (H: 46)
lancılık
ise, Sâni'-i Zülcelal'in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envâiyla kizbdir,
yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen kizb ve sıdkın ortasında
hadsiz bir mesafe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor.
Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset ve zalim
propaganda birbirini karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış. (Haşiye)
______________________
(Haşiye): Ey kardeşlerim! Kırkbeş
sene evvel Eski Said'in bu dersinden anlaşılıyor ki; o Said siyasetle,
içtimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki; o,
dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ belki o bütün
kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: "Dinin bir hakikatını
bin siyasete tercih ederim." Evet o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş
ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs
niyetlerine ve fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin
hakaikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış.
Fakat o zamandan yirmi sene sonra
gördü ki: O gizli münafık zındıkların garblılaşmak bahanesiyle, siyaseti
dinsizliğe âlet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini
siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmışlardı. İslâmiyet
güneşi yerdeki ışıkla
sh: » (H: 47)
ra
âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir,
büyük bir cinayettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü
ki:
Bir sâlih âlim kendi fikr-i
siyasîsine muvafık bir münafığı hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir
sâlih hocayı tenkid ve tefsik etti.
Eski Said ona dedi: "Bir şeytan
senin fikrine yardım etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif
bir melek olsa, lanet edeceksin." Bunun için Eski Said:
اَعُوذُ بِاللّهِ
مِنَ الشَّيْطَانِ
وَ السِّيَاسَةِ dedi. Ve otuzbeş seneden beri siyaseti terk etti. (Haşiye 1)
Said Nursî
(Haşiye-1): Siyaseti Yeni Said bütün
bütün terkettiği için bakmadığından, Eski Said'in siyasete temas eden Hutbe-i Şamiye
dersinin (onun yerine) tercümesi yazıldı.
(Haşiye): Hem üstadımızın yirmi yedi
senelik hayatı ve yüzotuz parça kitabı ve mektupları, üç mahkeme (*) ve hükûmet
memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zalim mürted ve
münafıklara karşı mecbur da olduğu halde, hattâ idamı için gizli emir verildiği
halde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emare bulamamaları, dini
siyasete âlet etmediğini kat'î isbat ediyor. Ve hayatını
_______________
(*) Şimdi
yüz mahkeme.
sh: » (H: 48)
Bu sıdk ve kizb, küfür ve iman kadar
birbirinden uzak. Asr-ı Saadette sıdk vasıtasıyla Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın âlâ-yı illiyyîne çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-i imaniye ve
hakaik-i kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk
en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta hükmüne geçmiş.
Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i
Kezzab'ın emsali, esfel-i safilîne sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve
hurafatın anahtarı olduğunu o inkılab-ı azîm gösterdiğinden,
kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup, o malı satın almak değil;
herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılab-ı azîmin
saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medar-ı iftihar şeyleri almak
ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan sahabeler;
elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendile
____________________________________
yakından
tanıyan biz Nur Şakirdleri ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve
Risale-i Nur dairesindeki hakikî ihlasa bir delil saymaktayız.
Nur Şakirdleri
sh:»(H:49)
rini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzab'a
kendilerini benzetemezler. Belki bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtrîleriyle en
revaçlı mal ve en kıymettar meta ve hakikatların anahtarı Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın â'lâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa
müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i
Hadîsçe ve Ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler,
daima doğru söylerler. Onlardaki rivayet tezkiyeye muhtaç değil. Peygamber'den
(Aleyhissalâtü Vesselâm) rivayet ettikleri Hadîsler, bütün sahihtir" diye
ehl-i şeriat ve ehl-i Hadîsin ittifakına kat'î hüccet, bu mezkûr hakikattır.
İşte Asr-ı Saadetteki inkılab-ı
azîm, sıdk ile kizb, iman ile küfür kadar birbirinden uzak iken zaman geçtikçe
gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyaset propagandası bazan yalana ziyade
revaç verdi. Fenalık ve yalancılık bir derece meydan aldı. İşte bu hakikat
içindir ki, sahabelere kimse yetişemez. "Yirmiyedinci Söz"ün zeyli
olan sahabeler hakkındaki risaleye havale edip kısa kesiyoruz.
sh: » (H: 50)
Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim!
Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz milyon ehl-i
iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. "Urvetü'l
vüskâ" sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Amma maslahat için kizb ise, zaman
onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim "muvakkat" fetvası
vermişler. Bu zamanda o fetva verilmez. Çünki o kadar sû-i isti'mal edilmiş ki,
yüz zararı içinde bir menfaatı olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
Meselâ: Seferde namazı kasretmenin
sebebi, meşakkattır. Fakat illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok. Sû-i
isti'male düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir. Aynen öyle de, maslahat dahi yalan söylemeğe illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi
yok, sû-i istimale müsaid bir bataklıktır. Hükm-ü fetva ona bina edilmez. Öyle
ise اِمَّا
الصِّدْقُ وَاِمَّا
السُّكُوتُ Yani yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
sh: » (H: 51)
İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli
yalancılığıyla ve tezviratlarıyla emniyet-i umumiyenin ve rûy-i zemin asayişlerinin
zîr ü zeber olması kizble ve maslahatın sû-i isti'mali ile olmasından, elbette
o üçüncü yolu kapatmağa beşeri mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa bu
yarım asırda gördükleri umumî harbler ve dehşetli inkılâblar ve sukutlar ve
tahribatlar, başlarına bir kıyameti koparacak.
Evet her söylediğin doğru olmalı,
fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazan zarar verse sükût etmek.. yoksa
yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı, fakat her hakkı söylemeğe
senin hakkın yok. Çünki hâlis olmazsa sû-i tesir eder; hak, haksızlıkta sarf
olur.
DÖRDÜNCÜ KELİME: Bütün hayatımda,
hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği
netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir
ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi
temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sı
sh: »
(H: 52)
fatı,
en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi
zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve
ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir
sıfattır. Bu hakikat Risale-i Nur'un "Yirmiikinci Mektub"unda izahıyla
beyan edildiğinden burada kısa bir işaret ediyoruz. Şöyle ki:
Husumet ve adavetin vakti bitti. İki
harb-i umumî adavetin ne kadar fena ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu
gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın
seyyiatı, -tecavüz olmamak şartıyla- adavetinizi celbetmesin. Cehennem ve azab-ı
İlahî kâfidir onlara..
Bazan insanın gururu ve
nefisperestliği, şuursuz olarak ehl-i imana karşı haksız olarak adavet eder;
kendini haklı zanneder. Halbuki bu husumet ve adavetle, ehl-i imana karşı muhabbete
vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir,
kıymetlerini tenzil etmektir. Adavetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhab
sh: »
(H: 53)
betin dağ gibi sebeblerine tercih etmek gibi
bir divaneliktir.
Madem muhabbet adavete zıttır. Ziya
ve zulmet gibi, hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galib ise, o hakikatıyla
kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ: Muhabbet hakikatıyla
bulunsa, o vakit adavet şefkate, acımağa inkılab eder. Ehl-i
imana karşı vaziyet budur. Yahut adavet hakikatıyla kalbde bulunsa, o vakit
muhabbet mümâşat ve karışmamak, zâhiren dost olmak suretine döner. Bu ise
tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir. Evet muhabbetin sebebleri; iman,
İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve manevî
kal'alardır. Adavetin sebebleri, ehl-i imana karşı küçük taşlar gibi bir kısım
hususî sebeblerdir. Öyle ise bir müslümana hakikî adâvet eden, o dağ gibi
muhabbet esbablarını istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatadır.
Elhasıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek
İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa
benziyor ki, ağlamak ister, birşey arıyor ki
onunla ağla
sh: »
(H: 54)
sın.
Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şey, ağlamasına bahane olur. Hem
insafsız, bedbin bir adama benzer ki, sû-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez.
Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye-i İslâmiye olan insaf ve
hüsn-ü zan bunu reddeder.
BEŞİNCİ KELİME: Meşveret-i şer'iyeden
aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazan
büyür, sirayet eder, yüz olur. Birtek hasene bazan bir kalmıyor. Belki bazan
binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua,
hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu
ise İslâmiyet'tir. Ve Hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete
bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde
Arab ve Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.
İşte bu kudsî milliyetin rabıtasıyla,
umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm
taifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur.
Birbirine manen,( lüzum olsa
sh: »
(H: 55)
maddeten)
yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile
birbirine bağlıdır. Nasılki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin
bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında müttehem olur.
Güya herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O
tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi o aşiretin
mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı
onunla iftihar eder. Güya herbir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar
eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki,
bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde
kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli
sene sonra çok misalleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i
Emevî'deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvan-ı
Müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok,
onun için mâzuruz."
sh: » (H: 56)
diye
böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tenbelliğiniz ve "Neme
lâzım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm
ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet
büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte seyyie böyle binlere çıktığı
gibi, bu zamanda hasene -yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik- yalnız
işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana manen faide
verebilir. Hayat-ı maneviye ve maddiyesinin rabıtasına kuvvet verebilir. Onun
için "Neme lâzım" deyip kendini tenbellik döşeğine
atmak zamanı değil!..
Ey bu câmi'deki kardeşlerim ve kırk-elli
sene sonraki Âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki,
ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde
olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürd gibi küçük taifelerin menfaatı ve
saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan
Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuz
ile biz bîçare küçük kardeşleriniz
sh: » (H: 57)
olan
İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha
gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum.
Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve
İslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî
vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için tenbellikle günahınız
büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli
sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir
vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i
arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı Rahmet-i
İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i
âti görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm,
tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi
tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-ı İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün
siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti
kendine âlet etsin.
sh: » (H: 58)
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda,
heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika
suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir
arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur.
Onun için ittihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî
kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellüm ile size
beyan ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı
bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir fiat verdiler.
Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve
yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir
kısmını da bizden aldılar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak
bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ:
Bizden aldıkları seciye-i milliye
ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünki
milletimin içinde bir hayat-ı bâkiyem var." İşte bu kelimeyi bizden almışlar
ve terakkiyatlarında en metin
sh: » (H: 59)
esas
da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman hakikatlarından
çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki ecnebilerden içimize giren pis ve
fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan
ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti,
dünya istediği gibi bozulsun." İşte bu ahmakane kelime
dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş,
zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir
millet gibi kıymet alıyor. Çünki bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir.
Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve
ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî
milliyetimizle beraber herkes "nefsî! nefsî" demekle ve milletin
menfaatini düşünmemekle -menfaat-ı şahsiyesini düşünmekle- bin adam, bir adam
hükmüne sukut eder.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ
نَفْسُهُ فَلَيْسَ
مِنَ اْلاِنْسَانِ
ِلاَنَّهُ مَدَنِىٌّ
بِالطَّبْعِ
sh: » (H: 60)
Yani:
Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir.
Ebna-i cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi
devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o
elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas
ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten
alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla
medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar,
masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o
müstesna!.
ALTINCI KELİME: Müslümanların hayat-ı
içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyyedir. وَ اَمْرُهُمْ
شُورَى بَيْنَهُمْ Ayet-i Kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor. Evet nasılki,
nev'-i beşerdeki telahuk-u efkâr ünvanı
altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin
terak
sh: »
(H: 61)
kiyatı
ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının
bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Asya Kıt'asının ve istikbalinin keşşafı
ve miftahı, şûradır. Yani nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar
dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına
konulmuş çeşit çeşit istibdadların kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak,
meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i
şer'iyyedir ki, o hürriyet-i şer'iyye, âdâb-ı şer'iyye ile süslenip, garb
medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer'iyye,
iki esası emreder:
اَنْ
لاَ يُذَلِّلَ
وَ لاَ يَتَذَلَّلَ
مَنْ كَانَ عَبْدًا
لِلّهِ لاَ يَكُونُ
عَبْدًا لِلْعِبَادِ
وَ
لاَ يَتَّخِذَ
بَعْضُنَا بَعْضًا
اَرْبَابًا مِنْ
دُونِ اللّهِ { نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ
الشَّرْعِيَّةُ
عَطِيَّةُ الرَّحْمنِ
Yani: İman bunu iktiza ediyor ki;
tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etme
sh: » (H: 62)
mek
ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek.. Allah'a hakikî abd olan,
başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız.
Yani Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm
eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye; Cenab-ı Hakk'ın Rahman,
Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.
فَلْيَحْيَا
الصِّدْقُ وَلاَ
عَاشَ االْيَاْسُ
فَلْتَدُومِ االْمُحَبَّةُ
وَلْتَقْوَى الشُّورَى
وَاالْمَلاَمُ
عَلَى مَنِ اتَّبَعَ
االْهَوَى وَالسَّلاَمُ
عَلَى مَنِ اتَّبَعَ
الْهُدَى
Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet
devam etsin!. Şûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese
tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hüda'ya tâbi olanlar üstüne olsun.
Âmîn...
Eğer denilse: Neden şûraya bu kadar
ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya'nın, hususan İslâmiyet'in hayatı
ve terakkisi nasıl o şûra ile olabilir?
Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i
İhlasında izah edildiği gibi; haklı şûra ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden,
üç elif, yüz
sh: »
(H: 63)
onbir
olduğu gibi, ihlas ve tesanüd-ü hakikî ile üç adam yüz adam kadar millete fayda
verebilir. Ve on adamın hakikî ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile, bin
adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin
ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î;
hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla
elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hacetlere karşı, imandan
gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i
insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şûra-yı
şer'î ile yaşıyabilir o düşmanları durdurur, o hacetlerin teminine yol açar.
sh: »
(H: 64)
Arabi Hutbe
Şamiyþe'nin
Zeþyli'İninİ Kİisa Bir
Tercümesi
Hutbe-i
Şamiye'nin Arabî Zeylinde, gayet latif bir temsil ile imandan gelen manevî ve kırılmaz
bir kahramanlık gösteriyor. Bu mes'elemiz münasebetiyle bir hülâsasını beyan
ediyoruz:
Hürriyetin başında Sultan Reşad'ın
Rumeliye seyahati münasebetiyle Vilayat-ı Şarkıye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde
iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübahase oldu. Benden sual ettiler ki:
"Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?"
O zaman dedim: Biz müslümanlar
indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzât müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî
bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden
ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şamil oluyor.
Hamiyet-i milliye, yüzden bi
sh: »
(H: 65)
risine
-yani menafi-i şahsiyesini millete feda edene- has kalır. Öyle ise, hukuk-u
umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve
kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan biz şarklılar, garblılar gibi değiliz.
İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser Enbiyayı şarkta
göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye
sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden
hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer
denilen medrese-i seyyarede ders arkadaşlarım! Ve şimdi zamanın şimendiferinde
istikbal tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
"Hamiyet-i diniye ve İslâmiyet
milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kabil-i tefrik olamaz bir
hale gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir
zincir-i nuranîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskadır. Tahrib edilmez,
mağlub olmaz bir kudsî kal'a
sh: » (H: 66)
dır"
dediğim vakit o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: "Delilin
nedir? Bu büyük dâvaya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım?
Delil nedir?"
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı.
Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin
tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
İşte bu çocuk lisan-ı haliyle
sualimize tam cevap veriyor. Benim bedelime o masum çocuk, bu seyyar
medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı hali bu gelecek hakikatı der:
Bakınız bu dabbetülarz, dehşetli
hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O
dabbetülarz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak
tehdid ediyor. "Bana rast gelenlerin vay haline" dediği halde o masum
yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesaret ve kahramanlıkla
beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetülarzın hü
sh: »
(H: 67)
cumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla
diyor: "Ey şimendifer! Sen ra'd ve gök gürültüsü gibi bağırmanla beni
korkutamazsın."
Sebat ve metanetinin lisan-ı haliyle
güya der: "Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gem'in, senin
dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil.
Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle
yolundan geç."
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım
ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masum çocuğun yerinde
Rüstem-i İranî ve Herkül-ü Yunanî o acib
kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada
bulunduklarını farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin
bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden,
başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu
halde birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül
tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne
sh: » (H: 68)
kadar
korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!.. O hârika cesaretleriyle bin metreden fazla
kaçacaklar. Bakınız nasıl bu dabbetülarzın tehdidine karşı hürriyetleri,
cesaretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünki onlar, onun
kumandanına ve intizamına itikad etmedikleri için mutî bir merkeb
zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi arslanı
arkasına takmış bir nevi arslan tevehhüm ederler.
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra
bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki
kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkinde
bir emniyet ve korkmamak haletini veren, o masumun kalbinde hakikatın bir
çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna
ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan
itikadı ve itminanı ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını
vehme esir eden, onların onun- kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak
olan- cahilâne itikadsızlıklarıdır.
sh: » (H: 69)
Bu temsilde, o masum çocuğun imanından
gelen kahramanlık gibi, bin senede İslâm taifelerinin birkaç aşiretinin (Türk
ve Türkleşmiş milletin) kalbinde yerleşen iman ve itikad cihetiyle, rûy-i
zeminde yüz mislinden ziyade devletlere, milletlere karşı imanından gelen bir
kahramanlıkla, İslâmiyet ve kemalât-ı maneviyenin bayrağını Asya ve Afrika'da
ve yarı Avrupa'da gezdiren ve "Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim" deyip
ölümü gülerek karşılamakla beraber, dünyadaki müteselsil düşman hâdisatlara karşı
da, hattâ mikroptan kuyruklu yıldızlara kadar beşerin küllî istidadına karşı düşmanlık
vaziyetini alan o dehşetli şimendiferlerin tehdidlerine karşı, imanın kahramanlığıyla
mukabele edip korkmayan; kaza ve kader-i İlahiyeye karşı imanın teslimiyetiyle
korkmak, dehşet almak yerinde, hikmet ve ibret ve bir nevi saadet-i dünyeviyeyi
kazanan başta Türk ve Arab taifeleri ve bütün Müslüman kabileleri, o masum
çocuk gibi fevkalâde bir manevî kahramanlık gösterdikleri gösteriyor ki,
istikbalin hâkim-i mutlakı, âhirette olduğu gibi dünyada da İslâmiyet
milliyetidir.
sh: » (H: 70)
O iki temsilde, o iki acib kahramanın
pek acib korku ve telaşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem-i itikadları ve
cehaletleri ve dalâletleri olduğu gibi.. Risale-i Nur'un yüzer hüccetlerle
isbat ettiği bir hakikatı ki, bu risalenin mukaddemesinde bir-iki misali
söylenmiş. Mes'ele şudur ki:
Küfür ve dalâlet, bütün kâinatı
ehl-i dalâlete binler müthiş düşmanlar taifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör
kuvvet, serseri tesadüf, sağır tabiat elleriyle, manzume-i şemsiyeden tut, tâ
kalbdeki verem mikroplarına kadar binler taife düşmanlar bîçare beşere hücum
ettiklerini ve insanın câmi' mahiyeti ve küllî istidadatı ve hadsiz ihtiyacatı
ve nihayetsiz arzularına karşı mütemadiyen korku, elem, dehşet ve telaş
vermesiyle küfür ve dalâlet bir Cehennem zakkumu olduğunu ve
bu dünyada da sahibini bir Cehennem içine koyduğunu.. din ve imandan hariç
binler fen ve terakkiyat-ı beşeriye o Rüstem ve Herkül'ün kahramanlıkları gibi
beş para fayda vermediğini.. yalnız iptal-i his nev'inden muvakkaten o elîm
korkuları hissetmemek için sefahet ve sarhoşlukla şırınga ediyor.
sh: » (H: 71)
İşte iman ve küfrün müvazenesi
âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da iman bir manevî Cenneti temin ve ölümü bir terhis
tezkeresine çevirmesini.. ve küfür dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakikî
saadet-i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir îdam-ı ebedî mahiyetine
getirmesini, kat'î ve his ve şuhuda istinad eden Risale-i Nur'un yüzer
hüccetlerine havale edip kısa kesiyoruz.
Bu temsilin hakikatını görmek
isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinata bakınız. Ne kadar şimendifer misillü
balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler.. karada, denizde, havada
Kudret-i Ezeliyenin nizam ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve
kâinat ecramına ve hâdisatın silsilelerine ve müteselsil vakıatlarına bakınız.
Hem âlem-i şehadette ve cismanî
kâinatta bunların vücudu gibi, âlem-i ruhanî ve maneviyatta Kudret-i Ezeliyenin
daha acib müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü
bulunan çoğunu görebilir.
sh: » (H: 72)
İşte kâinat içinde maddî ve manevî
bütün bu silsileler, imansız ehl-i dalalete hücum ediyor, tehdid ediyor, korku
veriyor, kuvve-i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl-i imana değil tehdid ve
korkutmak belki sevinç ve saadet, ünsiyet ve ümid ve kuvvet veriyor. Çünki
ehl-i iman, iman ile görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri,
seyyar kâinatları mükemmel intizam ve hikmet dairesinde birer vazifeye sevkeden
bir Sâni'-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre miktar vazifelerinde şaşırmıyorlar,
birbirine tecavüz edemiyorlar. Ve kâinattaki kemalât-ı san'ata ve tecelliyat-ı
cemaliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve-i maneviyeyi tamamıyla eline verip,
saadet-i ebediyenin bir nümunesini iman gösteriyor.
İşte ehl-i dalâletin imansızlıktan
gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir
terakkiyat-ı beşeriye buna karşı bir teselli veremez, kuvve-i maneviyeyi temin
edemez. Cesareti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
Ehl-i iman, iman cihetiyle değil
korkmak
sh: » (H: 73)
ve
kuvve-i maneviyesi kırılmak, belki o temsildeki masum çocuk gibi fevkalâde bir
kuvvet-i maneviye ve bir metanetle ve imandaki hakikatla onlara bakıyor. Bir
Sâni'-i Hakîm'in hikmet dairesinde tedbir ve idaresini müşahede eder, evham ve
korkulardan kurtulur. "Sâni'-i Hakîm'in emri ve izni olmadan bu seyyar
kâinatlar hareket edemezler, ilişemezler." deyip anlar. Kemal-i emniyetle
hayat-ı dünyeviyesinde de derecesine göre saadete mazhar olur. Kimin kalbinde
imandan ve din-i haktan gelen bu hakikat çekirdeği -vicdanında- bulunmazsa ve
nokta-i istinadı olmazsa, bilbedahe temsildeki Rüstem ve Herkül'ün cesaretleri
ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesareti ve kuvve-i maneviyesi müzmahil
olur ve vicdanı tefessüh eder. Ve kâinatın hâdisatına esir olur. Herşeye karşı
korkak bir dilenci hükmüne düşer. İmanın bu sırr-ı hakikatını ve dalâletin de
bu dehşetli şekavet-i dünyeviyesini Risale-i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbat
ettiğine binaen, bu pek uzun hakikatı kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyade kuvve-i maneviyeye
ve teselliye ve metanete ihtiyacını hissetmiş bu
sh: » (H: 74)
asırdaki
beşer, bu zamanda o kuvve-i maneviyeyi ve teselliyi ve saadeti temin eden ve
İslâmiyet ve imandaki nokta-i istinad olan hakaik-i imaniyeyi bırakıp, garblılaşmak
ünvanı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve-i
maneviyeyi kırıp ve teselliyi mahveden ve metanetini kıran dalâlet ve sefahete
ve yalancı politika ve siyasete dayanmak ne kadar maslahat-ı beşeriyeden ve
menfaat-ı insaniyeden uzak bir hareket olduğunu; pek yakın bir zamanda intibaha
gelmiş, başta İslâm olarak, beşer hissedecek, dünyanın ömrü kalmışsa Kur'an'ın
hakaikına yapışacak.
* * *
İşte sâbık temsil gibi eski zamanda,
Hürriyetin başında bazı dindar meb'uslar, Eski Said'e dediler:
Sen her cihette siyaseti dine, şeriata
âlet ediyorsun ve dine hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şeriat hesabına hürriyeti
kabul ediyorsun. Ve meşrutiyeti de meşruiyet suretinde beğeniyorsun. Demek
hürriyet ve meşrutiyet, şeriatsız olamaz. Bunun için seni de "şeriat
isteriz" diyenlerin içine 31 Mart'ta dâhil ettiler.
sh: » (H: 75)
Eski Said onlara demiş ki:
Evet millet-i İslâmiyenin sebeb-i
saadeti, yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı
içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa
adalet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe
eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Size bu hakikatı isbat
edecek binler hüccetten bir küçük nümune olarak bu hikâyeyi nazar-ı dikkatinize
gösteriyorum:
Bir zaman bir adam, bir sahrada,
bedeviler içinde ehl-i hakikat bir zâtın evine misafir olur. Bakıyor ki, onlar
mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sahibi, evinin köşesinde
paraları oralarda açıkta bırakmış. Misafir, hane sahibine dedi:- "Hırsızlıktan
korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?"
Hane sahibi dedi:- "Bizde hırsızlık
olmaz."
Misafir dedi: "Biz paralarımızı
kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz halde çok defalar hırsızlık
oluyor."
sh: » (H: 76)
Hane sahibi demiş: " -Biz emr-i
İlahî namına ve adalet-i şer'iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz."
Misafir dedi: "Öyle ise çoğunuzun
bir eli olmamak lâzım gelir."
Hane sahibi dedi: "Ben elli yaşına
girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm."
Misafir taaccüb etti, dedi ki:
"Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse
sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor."
Hane sahibi dedi: "Siz büyük
bir hakikatten ve acib ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terketmişsiniz.
Onun için adaletin hakikatını kaybediyorsunuz. Maslahat-ı beşeriye yerine
adalet perdesi altında garazlar, zalimane ve tarafgirane cereyanlar müdahale
eder, hükümlerin tesirini kırar. O hakikatın sırrı budur:
Bizde bir hırsız elini başkasının
malına uzattığı dakikada hadd-i şer'înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlahîden
nâzil olan emir hatırına gelir. İmanın hassası ile, kalbin kulağı ile, kelâm-ı
ezelîden gelen ve "hırsız
sh: » (H: 77)
elinin
idamına" hükmeden اَلسَّارِقُ
وَ السَّارِقَةُ
فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا Ayetini hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana ve
hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin
yerlerinden, o sirkat meyelanına hücum gibi bir halet-i ruhiye hasıl olur.
Nefis ve hevesten gelen meyelan parçalanır, çekilir. Git gide o meyelan bütün
bütün kesilir. Çünki yalnız vehim ve fikir değil, belki manevî kuvveleri -akıl,
kalb ve vicdan- birden o hisse, o hevese hücum eder. Hadd-i şer'îyi tahattur
ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
Evet iman kalbde, kafada daimî bir
manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça
"yasaktır" der, tardeder kaçırır.
Evet insanın fiilleri kalbin, hissin
temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından
gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini
çekmeğe çalışır. Daha
sh: » (H: 78)
kör
hisler onu yanlış yola sevkedip mağlub etmez.
Elhâsıl: Had ve ceza, emr-i İlahî ve
adâlet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan,
hem insaniyetin mahiyetindeki latifeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu
mana içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddid hapsinizden
ziyade bize faide veriyor. Sizin adâlet namı altındaki cezalarınız, yalnız
vehminizi müteessir eder. Çünki biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit millet,
vatan maslahatı ve menfaatı hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut
insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse,
hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i
vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Halbuki nefis ve hissinden çıkan -hususan
ihtiyacı da varsa- kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan
vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlahî ile olmadığından o
cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur,
bozulur. Demek hakikî adâlet ve tesirli ceza odur ki: Allah'ın emri na
sh: »
(H: 79) mıyla olsun. Yoksa te'siri yüzden bire iner.
İşte bu cüz'î sirkat mes'elesine
sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Tâ anlaşılsın ki: Saadet-i
beşeriye dünyada adâlet ile olabilir. Adâlet ise doğrudan doğruya Kur'anın
gösterdiği yol ile olabilir...
(Hikâyenin hülâsası bitti.)
* * *
Eğer beşer çabuk aklını başına alıp
adâlet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa,
maddî ve manevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, ye'cüc ve me'cüclere
teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.
İşte bu hikâyeyi o zamandaki bazı
dindar meb'uslara Eski Said söylemiş. Ve iki defa tab'edilen Arabî Hutbe-i Şamiye'nin
Zeylinde kırkbeş sene evvel yazılmış. (Haşiye)
________________________________
(Haşiye): Hutbe-i Şamiye namında
matbu Arabî risaleyi, Arabî bilmediğimiz için üstadımızdan rica ettik ki: Bize
bir-iki gün ders ver. Birkaç gün zarfında söylediği dersin takririni kaleme aldık.
Üstadımız ders verdiği vakit, bazı cümlelerini zihnimizde tam yerleştirmek için
tekrar ederdi. Âhirdeki temsil ve hikâye
sh: »
(H: 80)
Şimdi bu hikâye ile evvelki temsil,
o zamandan ziyade tam bu zamanın dersi olmasından bera-yı malûmat hakikî dindar
meb'usların nazarına medar-ı ibret için gösteriyoruz.
Said Nursî
____________________________________
yi
izahlı bulduğumuzdan en evvel onları üniversitelilerin ve dindar meb'usların
nazarlarına göstermemizin sebebi: Üstadımız derse başladığı
vakit "Eski zamanda şimendiferde mektebli o iki muallim yerine sizleri ve
bana şeriat hakkında sual soran kırkbeş elli sene evvelki meb'uslar yerine, şimdiki
hakikî dindar meb'usları kabul ve tasavvur ediyorum ve öylece konuşuyorum"
dediği için, biz de ehl-i maarif ve dindar meb'uslara, bera-yı malumat bu
dersimizi gösteriyoruz. Sonra isterlerse Hutbe-i Şamiye'den bütün dersimizi
göstereceğiz. Münasib görülse neşir de edeceğiz.
Âlem-i İslâmdaki siyaset-i İslâmiyeye
dair üstadımızdan bir ders almak isterdik. Halbuki otuzbeş seneden beri
siyaseti terk ettiğinden Eski Said'in siyaset-i İslâmiyeye temas eden bu
Hutbe-i Şamiye tercümesi Eski Said hesabına bir derstir.
Tahirî, Zübeyr, Bayram, Ceylân, Sungur, Abdullah, Ziya, Sadık, Sâlih,
Hüsnü, Hamza
sh: » (H: 81)
HUTBE-İ ŞAMİYE'NİN ZEYLİNİN ZEYLİ
(Kırk iki (*) sene evvel dinî ceridelerde neşredilen Said'in makalesidir.)
Yaşasın Şeriat-ı Garra
29 Şubat 324
Dinî ceride: 73
Mart 1909
Ey meb'usan!
Uzunluğu ile beraber gayet mûciz bir
tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zira itnabında îcaz var. Şöyle ki:
Meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen
adâlet ve meşveret ve kanunda cem'-i kuvvet, bu ünvan ile beraber asıl mâlik-i
hakikî ve sahib-i ünvan-ı muhteşem (1) ve müessir ve adâlet-i mahzayı mutazammın
(2) ve nokta-i istinadımızı temin eden (3) ve meşrutiyeti bir esas-ı metine
istinad ettiren (4) ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten
_________________________
(*) Bu tarih 1951 senesine aittir.
sh: » (H: 82)
kurtaran
(5) ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden (6) ve menafi-i umumiye olan
Hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden (7) ve hayat-ı milliyemizi
muhafaza eden (8) ve umum ezhanı manyetizmalandıran (9) ve ecanibe karşı
metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteren
(10) ve sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran (11) ve maksad ve
neticede ittihad-ı umumiyeyi tesis eden (12) ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı
âmmeyi tevlid eden (13) ve çürük mesavi-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve
medeniyetimize girmekten yasak eden (14) ve bizi Avrupa dilenciliğinden
kurtaran (15) ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkide -sırr-ı i'caza binaen-
bir zaman-ı kasîrede tayyettiren (16) ve Arab ve Turan ve İran ve Sâmileri
tevhid ederek az zamanla bize bir büyük kıymet veren (17) ve şahs-ı manevî-i
hükûmeti Müslüman gösteren (18) ve kanun-u esasînin ruhunu ve Onbirinci
Madde'yi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden kurtaran (19) ve Avrupa'nın eski
zann-ı fasidlerini tekzib eden (20) Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hâtem-i
Enbiya ve şeriatın ebedî olduğunu tasdik ettiren (21) ve
sh: » (H: 83)
muharrib-i
medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken (22) ve zulmet-i tebayün-ü efkâr ve
teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsi ile ortadan kaldıran (23) ve umum ulema ve
vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti meşruta-i meşruaya
hâdim eden (24) ve adâlet-i mahzası merhametli olduğundan anasır-ı gayr-ı
müslimeyi daha ziyade te'lif ve rabteden (25) ve en cebîn ve âmi adamı en cesur
ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ve fedakârlık ve hubb-u vatanla
mütehassis eden (26) ve hâdim-i medeniyet (*) olan sefahet ve israfat ve
havayic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eden (27) ve muhafaza-i âhiretle
beraber imar-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren (28) ve hayat-ı medeniyet olan
ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten (29) ve herbirinizi
ey meb'uslar ellibin kişinin takazasını yani haklarını sizden dava etmelerini
hakkınızda tebrie eden (30) ve sizi icma-i ümmete küçük bir misâl-i meşru
gösteren (31) ve hüsn-ü niyete binaen a'mâlinizi ibadet gibi ettiren (32) ve
üçyüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine sû-i kasd ve cinayet
(*) Hâdim-i medeniyet: Medeniyeti yıkıcı.
sh: »
(H: 84)
ten
sizi tahlis eden (33) ol Şeriat-ı Garra ünvaniyle gösterseniz ve hükümlerinize
me'haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaidi ile
beraber ne gibi şey kaybedeceksiniz? Vesselâm.
Yaşasın Şeriat-ı Garra!..
Said Nursî
sh: » (H: 85)
Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî (A.S.M.)
5 Mart 1325 Dinî Ceride No: 77 18 Mart 1909
Şeriat-ı garra, kelâm-ı ezelîden
geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden
selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O hablülmetine temessük iledir. Ve haklı
hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni'-i
Âlem'e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi
gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarında cihad-ı
ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile
tahallûk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.
Ey evliya-i umûr! Tevfik isterseniz,
kavanin-i Adetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı
red alacaksınız. Zira maruf umum enbiyanın memalik-i İslâmiye ve Osmaniyeden
zuhuru, kader-i İlahînin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının
makine-i tekemmülatının
sh: » (H: 86)
buharı
diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri,
ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır.
Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş
istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin
mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü?
Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
Bizim cemaatımızın meşrebi:
Muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani beyn-el İslâm muhabbete imdad
ve husumet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise, ahlâk-ı Ahmediye
(Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir.
Ve rehberimiz şeriat-ı garra ve kılıncımız da berahin-i katıa ve maksadımız
i'lâ-yı Kelimetullahtır. Cemaatimize herbir mü'min manen müntesibdir. Sureten
intisab ise, Sünnet-i Nebeviyeyi kendi âleminde ihyaya azm-i kat'î iledir. En
evvel mürşid-i umumî olan ulema ve meşayih ve talebeyi, şeriat namına ittihada
davet ederiz.
Said Nursî
sh: » (H: 87)
İhtar-ı Mahsus
Gazeteci denilen huteba-i umumî, iki
kıyas-ı fasidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilayatı, İstanbul'a kıyas
ederek... Halbuki elifbayı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul'u Avrupa'ya kıyas
etmişler. Halbuki bir erkek, kadının kametinden istihsan ettiği libası giyinse
maskara ve rezil olur.
Said Nursî
sh: » (H: 88)
Hakikat
26 Şubat 1324
Dinî Ceride: 70 Mart 1909
Biz Kalû Belâ'dan Cem'iyet-i
Muhammedî'de (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Cihet-ül vahdet-i ittihadımız
tevhiddir. Peyman ve yeminimiz imandır. Mademki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir
mü'min i'lâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi,
maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler fünun ve sanayi silâhıyla bizi
istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san'at silâhıyla i'lâ-yı
Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilaf-ı efkâra cihad
edeceğiz.
Amma cihad-ı haricîyi şeriat-ı
garranın berahin-i katıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira
medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.
Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur. Cumhuriyet ki, (Haşiye)
adalet ve meşveret ve kanunda inhi
_______________________________
(Haşiye): O zaman Meşrutiyet, şimdi
o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.
sh: »
(H: 89)
sar-ı
kuvvetten ibarettir. Onüç asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden, ahkâmda
Avrupa'ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale
müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi
olunmuş olur. اِنَّ
اللّهَ هُوَ الْقَوِىُّ ا لْمَتِينُ hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da marifet-i tam ve
medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdad daima
hükümferma olacaktır.
İttifak Hüdadadır, heva ve heveste
değil.
İnsanlar hür oldular amma yine
abdullahtırlar. Herşey hür oldu, şeriat da hürdür, meşrutiyet de. Mesail-i şeriatı
rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz.
Yeis, mani'-i herkemaldir.
"Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdadın yadigârıdır. Bu cümlelerin
mabeynini rabtedecek olan mukaddematı, Türkçe bilmediğim için mütaliînin
fikirlerine havale ediyorum.
Said Nursî
sh: » (H: 90)
Sada-yı Hakikat
27 Mart 1909
Tarîk-i Muhammedî (Aleyhissalâtü
Vesselâm) şübhe ve hileden münezzeh olduğundan şübhe ve hileyi îma eden
gizlemekten de müstağnidir. Hem o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat,
bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i Umman nasıl bir
destide saklanacak?
Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı
İslâm hakikatında olan İttihad-ı Muhammedî'nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihet-i
vahdeti tevhid-i İlahîdir. Peyman ve yemini de imandır. Encümen ve
cem'iyetleri, mesacid ve medaris ve zevayâdır. Müntesibîni umum mü'minlerdir.
Nizamnamesi Sünen-i Ahmediye'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Kanunu, evamir ve
nevahi-i şer'iyedir. Bu ittihad, âdetten değil,
ibadettir.
İhfa ve havf riyadandır. Farzda riya
yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef
ve maksadı; o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi
birbirine rab
sh: »
(H: 91)
tettiren
bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve
tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevketmektir.
Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir.
Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar
ki bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz
ikna'dır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî
göstermektir. Zira onları munsif zannediyoruz. Lâübaliler iyi bilsinler ki,
dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini
göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile
dâhil olanlar, onları taklid edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü
Vesselâm) olan ittihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatını efkâr-ı umumiyeye
arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız.
جُمْلَه
شِيرَانِ جِهَانْ
بَسْتَهءِ اِينْ
سِلْسِلَه اَنْد
رُوبَه
اَزْ حِيلَه ِه سَانْ
بِكُسَلَدْ اِينْ
سِلْسِلَه رَا
Said Nursî
sh: » (H: 92)
Neşrettiğim fihriste-i makasıddan
terk ettiğim bir fıkradır. Şöyle ki:
Zâhiren hariçten cereyan eden
maarif-i cedidenin bir mecrası da, bir kısım ehl-i medrese olmalı. Tâ gıll ü gıştan
tasaffi etsin.
Zira bulanıklığıyla başka mecradan
taaffün ile gelmiş ve atalet bataklığından neş'et ve istibdad sümûmu ile
teneffüs eden, zulüm tazyiki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksü'lâmel
yaptığından, misfat-ı şeriat ile süzdürmek zarurîdir. Bu da ehl-i medresenin dûş-u
himmetine muhavveldir.
والسَّلامُ
عَلي مَنِ التَّبَعَ
الهُدَي
Said Nursî
sh: » (H: 93)
Redd-ül Evham
(31 Mart 1909)
İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü
Vesselâm) cemaatine isnad ettikleri dokuz evham-ı fasideyi reddedeceğim.
Birinci Vehim: Böyle nâzik bir
zamanda din mes'elesini ortaya atmak münasip görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz. Dünyayı
da yine din için severiz. لاَخَيْرَ
فِى الدُّنْيَا
بِلاَ دِينٍ
Sâniyen: Madem ki meşrutiyette
hâkimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de
yalnız İslâmiyet'tir. Zira Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en
kuvvetli ve hakikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir.
Nasılki az ihmal ile tavaif-i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş
olan asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu gördük...
sh: » (H: 94)
İkinci Vehim: Bu ünvan, tahsisiyle,
müntesib olmayanları vehim ve telaşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya
mütalaa olunmamış veya sû-i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur
oldum. Şöyle ki:
İttihad-ı İslâm olan İttihad-ı
Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mabeyninde
bilkuvve veya bilfiil sabit olan ittihad muraddır. Yoksa İstanbul ve
Anadolu'daki cemaat murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu ünvandan
tahsis çıkmaz. Tarif-i hakikîsi şöyledir:
Esas temeli, şarktan garba cenubdan şimale
mümted ve merkezi Haremeyn-i Şerifeyn ve cihet-i vahdeti tevhid-i İlahî..
peyman ve yemini iman.. nizamnamesi, Sünnet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü
Vesselâm).. kanunnamesi, evamir ve nevahi-i şer'iyye.. kulûb ve encümenleri,
umum medaris, mesacid ve zevaya.. o cemaatin ilelebed ve muhalled naşir-i efkârı,
umum kütüb-ü İslâmiye ve her vakit naşir-i efkârı başta Kur'an
sh: » (H: 95)
ve
tefsirleri (ve bu zamanda bir tefsiri, Risale-i Nur) ve i'lâ-yı Kelimetullahı
hedef ve maksad eden umum dinî ve müstakim ceraiddir. Müntesibîni, umum
mü'minlerdir. Reisi de Fahr-i Âlem'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm).
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin
teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-ü umumînin tesiri inkâr edilmez. İttihadın hedefi ve maksadı i'lâ-yı Kelimetullah ve mesleği de kendi
nefsiyle cihad-ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübarek heyetin yüzde doksan
dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet
ve saire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur. Zira bu vazifeye müteveccih olan
cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri,
siyasiyyunu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berahin-i
kat'iyedir. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beynel'mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde
mündemiç olan muhabbete şecere-i tuba gibi neşv ü nema vermektir.
Beşinci Vehim: Ecnebilerin bundan
tevahhuş etmek ihtimali var?
sh: » (H: 96)
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler
mütevahhiştir. Zira merkez-i taassublarında İslâmiyet'in ulviyetine dair
konferanslarla (Haşiye) takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız
onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp i'lâ-yı Kelimetullah'a mani olan ve
cehalet neticesi olan muhalefet-i şeriattır. Ve zaruret ve onun semeresi olan
sû-i ahlâk ve harekettir ve ihtilaf ve onun mahsulü olan ağraz ve nifaktır ki,
ittihadımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
Amma ecnebilerin vahşi oldukları
kurûn-u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husumet ve taassuba mecbur olduğu
halde, adalet ve itidalini muhafaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş.
Ve zaman-ı medeniyette ecnebiler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan
husumet ve taassub zâil olmuştur. Zira din nokta-i nazarından medenîlere galebe
çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyeti, mahbub ve ulvî olduğunu
evamirine imtisalen ef'al ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husumet, vahşilerin
vahşetine karşıdır.
_______________________
(Haşiye): Bismark ve Mister Karlayl
gibilerin malum beyanatlarına işaret eder.
sh: » (H: 97)
Altıncı Vehim: Bazıları,
"Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksad eden ittihad-ı İslâm, hürriyeti tahdid
eder ve levazım-ı medeniyeye münafîdir" diyorlar.
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür.
Sâni'-i Âlem'e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek
gerektir. Demek ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet
bulur.
Amma hürriyet-i mutlak ise, vahşet-i
mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından
zarurîdir.
Sâlisen: Bazı sefih ve lâübaliler
hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek
istiyorlar.
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç
olan hürriyet, ya istibdad veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık
veya vahşettir. Böyle lâübaliler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlik ve
sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler ve
benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır
-istihsan ettiği- libası erkek giyse maskara olur.
sh: » (H: 98)
Yedinci Vehim: İttihad-ı İslâm
cemaati, sair cem'iyet-i diniye ile şakku'l-asâdır. Rekabet ve münaferatı intac
eder.
Elcevab: Evvelâ umûr-u uhreviyede
hased ve müzahamet ve münakaşa olmadığından bu cem'iyetlerden hangisi münakaşaya,
rekabete kalkışsa ibadette riya ve nifak etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet-i din saikasıyla
teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad
ederiz.
Birinci şart: Hürriyet-i şer'iyyeyi
ve asayişi muhafaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde
hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak.
Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cemiyet-i ulemaya havale etmektir.
Sâlisen: İ'lâ-yı Kelimetullahı
hedef-i maksad eden cemaat, hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak
olamaz. Zira nifaktır. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir şeye feda olunmaz. Nasıl
Süreyya yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i
sh: » (H: 99)
hakikata
"püf, üf" eden, divaneliğini ilân eder.
Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî
cemaatlar maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad
mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar ve "Neme
lâzım, başkası düşünsün" sözünü de söylettirir.
Sekizinci Vehim: Ehl-i ittihad-ı
İslâm olan buradaki cemaata, manen gibi sureten de intisab edenlerin ekserisi
avam, bir kısmı da meçhul-ülhal olduğundan, fitne ve ihtilafı îma ediyor.
Elcevab: Belki, ağraza adem-i
müsaadesine binaendir. Hem de madem maksadı, ittihad ve i'lâ-yı Kelimetullahtır.
Teşebbüsat ve harekâtı da ibadettir. İbadet câmiinde şah ve geda birdir.
Müsavat hakikî düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakidir. Ve en
müttaki, en mütevazidir. Binaenaleyh manen asıl hakikat-ı ittihada intisab ile
beraber sureten onun nümunesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemaate intisab ile
teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-ı ummanı tezyid
edemez. Hem de bir günah-ı kebire ile imandan çık
sh: » (H: 100)
madığı
gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir desti
müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden şimdi
bu nümune-i ittihada intisab eden adama şartımız olan Sünnet-i Nebeviyeyi
(Aleyhissalâtü Vesselâm) ihya ve evamirine imtisal ve nevahiden içtinab ve
asayişe ilişmemek -elinden gelse- azm-i kat'î ile dâhil olan bazı meçhul-ül hal
olanlar bu hakikat-ı âliyeyi lekedar etmez. Zira kendi lekedar olsa da, imanı
mukaddestir. Rabıta da imandır. Bu ünvan-ı mukaddese böyle bahane ile leke
sürmek İslâmiyet'in
kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmak-un nâs ilân etmektir.
Nümune-i ittihad olan cemaatimize -sair cem'iyat-ı dünyeviyeye kıyasen- leke
sürmeyi, ta'riz etmeyi cemi' kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir
itirazları olursa cevaba hazırız. İşte meydan...
Benim dâhil olduğum cemaat burada
tafsil ettiğim ittihad-ı İslâmdır. Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri
cemiyet-i mütehayyile değildir. Bu dinî heyet efradı, şarkta olsa, garbda olsa,
cenubda olsa, şimalde olsa beraberiz.
sh: » (H: 101)
Sual: Sen imzanı bazan Bediüzzaman
yazıyorsun. Lakap medhi îmâ eder?
Cevab: Medih için değildir. Kusurlarımı,
sened-i özrümü, mazeretimi bu ünvan ile ibraz ediyorum. Zira bedi', garib
demektir. Benim ahlâkım suretim gibi, üslûb-u beyanım elbisem gibi garibdir,
muhaliftir. Görenekle revaçta olan muhakemat ve esalîbi, benim üslûb ve
muhakematımla mikyas ve mihenk itibar yapmamayı bu ünvanın lisan-ı haliyle rica
ediyorum. Hem de muradım bedi', acib demektir.
اِلَىَّ
لَعَمْرِى قَصْدُ
كُلِّ عَجِيبَةٍ { كَاَنِّى
عَجِيبٌ فِى عُيُونِ
الْعَجَائِبِ mâsadak oldum. Bir misali budur: Bir senedir İstanbul'a geldim,
yüz senenin inkılâbatını gördüm. وَالسَّلاَمُ
عَلَى مَنِ اتَّبَعَ
الْهُدَى
Cemi' mü'minlerin lisanıyla insanların
adedi kadar deriz: Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî!.. (Aleyhissalâtü Vesselâm).
Bediüzzaman
Said Nursî
sh: » (H: 102)
Biraderim Başmuharrir Beye!
Edibler edebli olmalıdırlar. Hem de
edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuat nizamnamesini vicdanlarındaki
hiss-i diyanet tanzim etsin. Zira bu inkılab-ı şer'iye gösterdi ki, vicdanlarda
hükümferma, nur'en-nur olan hamiyet-i İslâmiyedir. Hem de anlaşıldı ki,
ittihad-ı İslâm umum askere ve umum ehl-i imana şamildir. Hariç kimse yoktur.
Said Nursî
sh: » (H: 103)
HUTBE-İ ŞAMİYE'NİN BİRİNCİ ZEYLİNİN ZEYLİNDEN SON PARÇADIR
(31 Mart hâdisesinde isyan eden
sekiz taburu itaata getiren ve musibeti yüzden bire indiren iki derstir ki,
dinî ceridelerde 1325'de neşredilmiştir. Milâdî: 1909)
Kahraman Askerlerimize
Ey şanlı asâkir-i muvahhidîn! Ve ey
bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyeti iki defa büyük vartadan tahlis
eden muhteşem kahramanlar!..
Cemal ve kemaliniz, intizam ve
inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız
ve kuvvetiniz itaattır. Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile
irae ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâm'ın namusu artık sizin
itaatınıza bağlıdır. Sancak ve tevhid-i İlahî sizin yed-i şecaatınız
sh: »
(H: 104)
dadır.
Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattır. Sizin zabitleriniz, müşfik
pederlerinizdir. Kur'an ve Hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki: Haklı
âmire itaat farzdır.
Malûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfus
yüz sene zarfında böyle iki inkılabı yapamadı. Sizin o itaattan neş'et eden
hakikî kuvvetiniz, umum millet-i İslâmiyeyi medyun-u şükran etti. Bu şerefi
hakkıyla te'yid etmek, zabitlerinize itaatladır. İslâmiyet'in namusu da o
itaattadır. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mes'ul etmemek
için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zabitlerinizin âğuş-u şefkatlerine
atılınız. Şeriat-ı garra böyle emrediyor. Zira zâbitler ululemirdirler. Vatan
ve millet menfaatinde, hususan nizam-ı askerîde ululemre itaat farzdır. Şeriat-ı
Muhammedînin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhafazası da itaat iledir.
Said Nursî
sh: » (H: 105)
Asâkire Hitab
(Dinî Ceride Numara: 110
30 Nisan 1909)
Ey asâkir-i muvahhidîn! Fahr-i
Âlem'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermanını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde
ululemre itaat farzdır. Ululemriniz ve üstadlarınız zabitlerinizdir. Askerlik
ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatta
serkeşlik etmekle, bütün fabrika hercümerc olur.
Sizin o muntazam ve kuvvetli
fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u İslâmiyenin
nokta-i istinadı ve maden-i istimdadıdır.
Sizin iki müdhiş istibdadı kansız ve
defaten öldürmeniz hârikulâde olduğundan ve şeriat-ı garranın iki mu'cize-i
garrasını izhar ettiğinizden, zaîfü'l-akide olanlara hamiyet-i İslâmiyenin
kuvvetini ve şeriatın
sh: » (H: 106)
kudsiyetini
iki bürhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılabın pahasına binler şehid verse
idik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatınızdan binde bir cüz'ü feda olunsa, bize pek
çok pahalı düşer. Zira itaatınızın tenakusu, ukde-i hayatiye veya hararet-i
gariziyenin tenakusu gibi mevti intac eder.
Tarih-i âlem serapa şehadet ediyor
ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri, devletçe ve milletçe müdhiş
zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz, böyle sizi uhdenizde
olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men'edecektir. Siyaseti düşünenler,
sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ululemirlerinizdir.
Bazan zarar zannettiğiniz şey,
siyaseten büyük zararı def' ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz
tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd caiz değildir.
Ef'al-i hususiye-i nâmeşrua, san'attaki meharet ve hazakate münafî değildir ve
san'atı menfur etmez. Nasılki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşru
harekâtı için, onların tıb ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Ke
sh: »
(H: 107)
zalik
fenn-i harbde tecrübeli ve o san'atta mâhir ve hamiyet-i İslâmiye ile
münevver-ül fikir zabitlerinizin bazılarının cüz'î nâmeşru harekâtı için, itaatınıza
halel vermeyiniz. Zira fenn-i harb, mühim bir san'attır. Hem de sizin kıyamınız;
şeriat-ı garra, -yed-i beyza-i Musa gibi- sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü
efkâr olan cem'iyetleri bel' etti. Sâhirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız
bu inkılabda ilâç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur. Ve hayat-ı
İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdad şimdilik
mahvoldu. Lâkin terakkiler için Avrupa'nın istibdad-ı manevîsi altındayız.
Nihayet derecede ihtiyat ve i'tidal lâzımdır.
Yaşasın şeriat-ı garra!.. Yaşasın
askerler!..
Said Nursî
sh: » (H: 108)
Cem'iyetlere İhtar-ı Mühim
Şimdi cem'iyetimiz bir hükûmet-i meşruta-i
meşruadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından
fırkalarda husumet, taassub ve taraftarlık intac eder. Tabiî o kuvveti istimal
ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümatı
yapacak sahib-i ağraza müsaid bir zemin olur. Binaenaleyh bizdeki fırkaların şimdiki
hal ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevver-ül fikir ve
bîtaraf mabeyninde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve
irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet-i meşruamız asıl büyük cemiyettir.
Bediüzzaman
Said Nursî
sh: » (H: 109)
Hakikat Çekirdekleri
[Otuzbeş sene evvel
tab'edilen "Hakikat Çekirdekleri" namındaki risaleden vecizelerdir.]
بِسْمِ
اللّهِ الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَ الصَّلاَةُ
وَ السَّلاَمُ
عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ وَ عَلَى
آلِهِ وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
1- Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun
reçetesi; ittiba'-ı Kur'andır.
2- Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir
devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.
3- Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi
kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı
halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.
sh: » (H: 110)
4- Haşirde bütün zev-il-ervahın ihyası; mevt-âlûd bir
nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından kudrete daha ağır
olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül edemez,
avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir.
5- Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi O halketmiştir.
6- Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi de O
tanzim etmiştir.
7- Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün
esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine
kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek
سُبْحَانَكَ
لاَ قُدْرَةَ لَنَا
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ diyeceklerdir.
8- Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celâl öyle
ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde olmuştur, izzet ve
azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zâhirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u
hasise ile mübaşir görülmesin.
sh: » (H: 111)
9- Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet
ciheti şeffaftır, nezihtir.
10- Âlem-i şehadet, avalim-ül guyub üstünde tenteneli bir
perdedir.
11- Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı
icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i
kâinatın herbir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine
müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12- Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey
görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek "Hilâli gördüm."
dedi. Halbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı
idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva'
nerede?
13- Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır,
nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil;
kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil.
14- Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir
hakikat-ı cazibedarın cezbesiyledir.
sh: » (H: 112)
15- Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı
nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim."
Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım."
Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der:
"Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu
demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin
tecellileridir, cilveleridir.
16- Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan
Kudret-i Ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz. Âlem-i şehadetteki insanlara
inşikak-ı Kamer, bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi
âlem-i melekûttaki melâike ve ruhaniyata karşı bir mu'cize-i kübra-yı
Ahmediyedir ki; nübüvvetinin velayeti bu kerâmet-i bâhire ile isbat edilmiştir
ve o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu'le-feşan olmuştur.
17- Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir.
Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.
18- Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir.
sh: » (H: 113)
Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi
herşeye mâlik eder.
19- Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur.
Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden
gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere
sadef etmiştir. Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem
âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir
vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından
indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.
20- Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı
bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.
21- Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyet'e
karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa
geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor.
Ya intifa bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi' olan hakaik-i
İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.
sh: » (H: 114)
İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm işaret etmiştir ki: "Hazret-i Îsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden
olacak, şeriatımla amel edecektir."
22- Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me'hazdaki kudsiyet
imtisale sevkeder.
23- Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı
diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur.
Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez. Kitaplar ve içtihadlar
Kur'ana dürbin olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
24- Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir, teşri'
edemez.
25- Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın kabulüne
vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.
26- İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor.
Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken,
ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27- Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin
sh: » (H: 115)
çok âyineleri vardır;
sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i
ervaha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime
milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü pek acib istinsah
ediyor. İn'ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin timsalleri
birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan
timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28- Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez;
silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.
29- Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa,
zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzii (Haşiye) leyle-i
süveyda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb
bulunmazsa, basiretsizdir.
30- İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka,
itikad başkadır.
__________________
(Haşiye): Meali: Gözün gündüze benzeyen beyazı, geceye
benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz olmaz.
sh: »
(H: 116)
31- Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.
32- Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna
süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33- Bir şey'in vücudu, bütün eczasının vücuduna
vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam, iktidarını
göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
34- Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak,
revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir olamaz.
35- Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş; hıyanet,
hamiyet libasını giymiş; cihada bağy ismi takılmış, esarete hürriyet namı
verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.
36- Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37- Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını
açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
38- Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil,
sh: » (H: 117)
Cehennem dahi lüzumsuz değil.
39- Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i
tevazu' ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi,
avamın fakrı sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer
olmuştur.
40- Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş
ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.
41- Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi
edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.
42- Bütün ihtilâlât ve fesadın asıl madeni ve bütün
ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: "Ben tok olsam, başkası açlıktan
ölse bana ne!"
İkinci Kelime: "İstirahatim için zahmet çek; sen çalış,
ben yiyeyim."
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o
da vücub-u zekattır.
İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır.
sh: » (H: 118)
Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup,
ribaya "Yasaktır, girmeye hakkın yoktur" der. Beşer bu emri
dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..
43- Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer
muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr
olmak da istemez.
44- Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden,
galiben maksudunun zıddıyla ceza görür, Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru
muhabbetin akibetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.
45- Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele,
measîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.
46- Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde
ceza'a iltica etmemek gerektir.
47- Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiyenin ve
namusun ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.
48- Öyle zaman olur ki; bir kelime bir
sh: » (H: 119)
orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına
sebeb olur. (Haşiye) Öyle şerait tahtında olur ki;küçük bir hareket, insanı
a'lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i
safilîne indirir.
49- Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane
hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.
لاَ يَلْزَمُ
مِنْ لُزُومِ صِدْقِ
كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ
كُلِّ صِدْقٍ
Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru
değil.
50- Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından
lezzet alır.
51- İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye'stir.
52- Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı
istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini, yek-vücud
olan âlem-i İslâm'a fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüş olan bu
devlet-i İslâmiyenin
__________________
(Haşiye): Sırp bir neferin Avusturya Veliahdine attığı
bir tek gülle; eski harb-i umumîyi patlattırdı, otuz milyon nüfusun mahvına
sebeb oldu.
sh: » (H: 120)
felâketi; âlem-i İslâmın
saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir. Zira şu musibet,
maye-i hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde tacil etti.
53- Hıristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona
mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek, feleğin
ters dönmesine delildir.
54- Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama
müreccahtır.
55- Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir,
göz ise maneviyatta kördür.
56- Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikata inkılab
eder; hurafata kapı açar.
57- İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi,
olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58- Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana maleder.
59- Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattır.
sh: » (H: 121)
60- İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u
hayattır.
61- Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an; ancak umumun,
lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.
Medeniyet-i hazıra, beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir:
1- Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecavüzdür.
2- Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe'ni tezahümdür.
3- Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni, tenazu'dur.
4- Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla
beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesadümdür.
5- Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını
tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine sebebdir.
Şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği
medeniyet
ise: Nokta-i istinadı,
kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adalet ve tevazündür. Hedefi de, menfaat yerine
sh: » (H: 122)
fazilettir ki; şe'ni,
muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i
dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin
tecavüzüne karşı, yalnız tedafü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u
teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki; şe'ni,
insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür.
Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme,
dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62- Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder.
Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.
63- Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği hayatı, sekeratı
tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak
buluyor.
64- Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun hayatını ve
kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir
olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki;
ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse
sh: » (H: 123)
dünyayı harab ve nev'-i
beşeri mahvetmek ister.
65- Havf ve za'f, te'sirat-ı hariciyeyi teşci' eder.
66- Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.
67- Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi
bir hastalıktır.
68- Deli adama "iyisin, iyisin" denilse iyileşmesi,
iyi adama "fenasın, fenasın" denilse fenalaşması nâdir değildir.
69- Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın
dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70- İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse;
"Melektir" der, rahmet okur; muhalifinde melek görse, "libasını
değiştirmiş şeytandır." der, lanet eder.
71- Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir.
Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.
72- اَلْجَمْعِيَّةُ
الَّتِى فِيهَا
التَّسَانُدُ
آلَةٌ خُلِقَتْ
لِتَحْرِيكِ السَّكَنَاتِ
وَالْجَمَاعَةُ
الَّتِى فِيهَا
التَّحَاسُدُ
آلَةٌ خُلِقَتْ
لِتَسْكِينِ الْحَرَكَاتِ
sh: » (H: 124)
73- Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesir
darbı gibi küçültür. (Haşiye)
(Haşiye): Hesabda malûmdur ki; darb ve cem', ziyadeleştirir.
Dört kerre dört, onaltı olur. Fakat kesirlerde darb ve cem', bilakis küçültür.
Sülüsü sülüs ile darbetmek, tüsü' olur; yani, dokuzda bir olur. Aynen onun
gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa; ziyadeleşmekle
küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.
74- Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i
kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister.
Biri şek, biri inkârdır.
75- Îmanî mes'elelerde şübhe, bir delili, hattâ yüz
delili atsa da; medlûle îras-ı zarar edemez. Çünki binler delil var.
76- Sevad-ı azama ittiba edilmeli. Ekseriyete ve sevad-ı
azama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine
girdi. Adetçe ekalliyette kalan salabetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe
dayandı.
77- Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bazan hak,
ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine
sh: » (H: 125)
"Hüve hak"
demeli, "Hüvelhak" dememeli. Veyahut "Hüve hasen" demeli,
"Hüvelhasen" dememeli.
78- Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez.
79- Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'an gençleşiyor; rumuzu
tavazzuh ediyor. Nur, nâr göründüğü gibi; bazan şiddet-i belâgat dahi, mübalağa
görünür.
80- Hararetteki meratib, bürûdetin tahallülü iledir;
hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir. Kudret-i Ezeliye zâtiyedir, lâzımedir,
zaruriyedir; acz tahallül edemez, meratib olamaz, herşey ona nisbeten
müsavidir.
81- Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, denizin sathında
ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82- Hayat, cilve-i tevhiddendir, müntehası da vahdet
kesbediyor.
83- İnsanlarda veli, Cum'ada dakika-i icabe, Ramazanda
Leyle-i Kadir, Esmâ-i Hüsnâda İsm-i Azam, ömürde ecel meçhul kaldıkça; sair
efrad dahi kıymetdar kalır,
sh: » (H: 126)
ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir
ömür, nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84- Dünyada masiyetin akibeti, ikab-ı uhrevîye delildir.
85- Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir.
Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Hayat; muhassal-ı
mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan
ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda bitmeden
evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.
86- Âkilü'l-lâhm vahşilerin helâl rızıkları, hayvanatın
hadsiz cenazeleridir; hem rûy-i zemini temizliyorlar, hem rızıklarını
buluyorlar.
87- Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa. Ağıza
girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler. Yalnız, birkaç saniye ağızda
bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek
için birden ona gitmek, israfın en sefihidir.
sh: » (H: 127)
88- Lezaiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedimi
düstur yapan; "Sanki yedim" namındaki bir mescidi yiyebilirdi,
yemedi.
89- Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar
vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90- Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm
etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!"
müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş âlâm, "Oh!" dedirtir. O
"Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.
91- Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını
çektirir, müterakimi unutturur.
92- Derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i
nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli.
Yoksa isti'zam ile üflense, şişer; merak edilse, ikileşir; kalbdeki misali,
hayali, hakikata inkılab eder.. o da kalbi döver.
93- Her adam için, heyet-i içtimaiyede
sh: » (H: 128)
görmek ve görünmek için mertebe denilen bir
penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile
tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu' ile tekavvüs edecek
ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası;
küçüklüktür, yani tevazu'dur. Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94- Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür
olur; kavînin zaîfe karşı tevazu'u, zaîfte tezellül olur. Bir ulülemrin makamındaki
ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hanesindeki ciddiyeti, kibirdir;
mahviyeti tevazu'dur. Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı
amel-i sâlihtir; mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanettir, amel-i talihtir. Bir şahıs,
kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder,
hazm-ı nefs edemez.
95- Tertib-i mukaddematta "tefviz"
tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza;
kanaattır, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.
sh: » (H: 129)
96- Evamir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi,
evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve
mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın
mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir, sebatın
mükâfatı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.
97- Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır,
sıgar-ı nefs tekebbürün menba'ıdır, za'f gururun madenidir, acz muhalefetin menşeidir,
merak ilmin hocasıdır.
98- Kudret-i Fâtıra ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla;
başta insan bütün hayvanatı gemlendirip, nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü
mercden halas edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyatı temin
etmiştir.
99- Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's, dalalet-i
fikrin; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menba'ıdır.
100- اِذَا
تَاَنَّثَ الرِّجَالُ
بِالتَّهَوُّسِ
تَرَجَّلَ النِّسَاءِ
بِالتَّوَقُّحِ
sh: » (H: 130)
Bir meclis-i ihvana güzel bir karı girdikçe; riya,
rekabet, hased damarı intibah eder. Demek inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde
ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.
101- Beşerin şimdiki seyyiat-âlûd hırçın ruhunda,
mütebessim küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102- Memnu' heykel; ya bir zulm-ü mütehaccir, ya bir
heves-i mütecessim veya bir riya-yı mütecessiddir.
103- İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği
cihetle bihakkın daire-i dâhiline girmiş zâtta; meyl-üt tevsi' meyl-üt
tekemmüldür. Lâkaydlık ile haricde sayılan zâtta meyl-üt tevsi', meyl-üt
tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil içtihad kapısını açmak, belki
pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz;
azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.
104- Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
105- Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor.
Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır?
sh: » (H: 131)
Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek
midir? Hayatı varsa, ruhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları
zerrat ve cevahir-i ferdiye hükmüne geçse; o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır?
Allah'ın böyle çok hayvanları var.
106- Şeriat ikidir:
Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini
tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.
İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını
tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış
olarak tabiat tesmiye edilir. Melâike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden
gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili
ve mütemessilleridirler.
107- اِذَا
وَازَنْتَ بَيْنَ
حَوَاسِّ حُوَيْنَةٍ
خُرْدَبِينِيَّةٍ
وَحَوَاسِّ اْلاِنْسَانِ
تَرَى سِرّ ًا
عَجِيبًا اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
كَصُورَةِ يس كُتِبَ
فِيهَا سُورَةِ يس
108- Maddiyyunluk mânevî tâundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı
tutturdu, gazab-ı
sh: » (H: 132)
İlahîye çarptırdı. Telkin ve tenkid
kabiliyeti tevessü' ettikçe, o taun da tevessü' eder.
109- En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır.
Zira atalet ademin biraderzadesidir; sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır.
110- Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i; beşerin
fenası olan gâvurlara ve onların en zalimlerine ve bunların en sefihlerinedir.
Âlem-i İslâma zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zira
gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir.
111- Cum'ada hutbe; zaruriyat ve müsellematı tezkirdir,
nazariyatı talim değildir. İbare-i Arabiye daha ulvî ihtar eder. Hadîs ile âyet
müvazene edilse, görünür ki; beşerin en belîği dahi, âyetin belâgatına yetişemez,
ona benzemez.
Said Nursî
sh: » (H: 133)
Hutbe-i Şamiye'nin İkinci Zeyli'nin İkinci Kısmı
Sure-i İhlas'ın Bir Remzi
بِسْمِ
اللّهِ الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ االْعَالَمِينَ
وَ الصَّلاَةُ
وَ السَّلاَمُ
عَلَى مُحَمَّدٍ
سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ
قُلْ هُوَ ıtlak ile tayini; tevhid-i şuhuda işarettir. اَىْ: لاَ مَشْهُودَ
بِنَظَرِ الْحَقِيقَةِ
اِلاَّ هُوَ
اَللّهُ اَحَدٌ Tevhid-i Uuluhiyete
tasrihtir. اَىْ:
لاَ مَعْبُودَ
اِلاَّ هُوَ
اَللّهُ الصَّمَدُ Tevhid-i Rububiyete remizdir.
sh: » (H: 134)
اَىْ:
لاَ خَالِقَ وَلاَ
رَبَّ اِلاَّ هُوَ
Ve Tevhid-i Ceberuta telvihtir. اَىْ: لاَ
قَيُّومَ وَلاَ
غَنِىَّ عَلَى
اْلاِطْلاَقِ
اِلاَّ هُوَ
لَمْ يَلِدْ Tevhid-i Celale
telmihtir. Şirkin enva'ını reddeder. Yani tegayyür veya tecezzi veya tenasül
eden, İlah olamaz. Ukûl-ü aşere veya melâike veya İsâ veya Üzeyr'in
velediyetini dava eden şirkleri reddeder.
وَلَمْ يُولَدْ
ف İsbat-ı ezeliyet ile tevhiddir.
Esbabperest, nücumperest, sanemperest, tabiatperestin şirkini reddeder. Yani
hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid olan İlah olamaz.
وَلَمْ يَكُنْ
لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ Câmi bir tevhiddir.
Yani: Zâtında, sıfatında, ef'alinde nazîri, şeriki, şebihi yoktur.
لَيْسَ
كَمِثْلِهِ شَيْءٌ
وَ هُوَ السّمِيعُ
الْبَصِيرُ
sh: » (H: 135)
Şu sûre, bütün enva'-ı şirki
reddeder. Ve yedi meratib-i tevhidi tazammun eden altı cümlesi mütenaticedir.
Herbiri ötekinin hem neticesi, hem bürhanıdır.
Muvahhid-i ekber ve tevhidin bürhan-ı
muazzamı olan kâinat, değil yalnız erkân ve azası belki bütün hüceyratı, belki
bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak bu büyük bürhanın sada-yı
bülendine iştirak ederek hep birden لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ diye
mevlevîvari zikrediyorlar.
Tevhidin bürhan-ı nâtıkı olan
Kur'an'ın sinesine kulağını yapıştırırsan işiteceksin ki, kalbinde derinden
derine gayet ulvî, nihayet derecede ciddî, gayet samimî, nihayet derecede mûnis
ve mukni' ve bürhan ile mücehhez bir sadâ-yı semavî işiteceksin ki: اَللّهُ
لاَ اِلهَ اِلاَّ
هُوَ zikrini
tekrar ediyor.
Evet şu bürhan-ı münevverin altı
ciheti de şeffaftır. Üstünde sikke-i i'caz, içinde nur-u hidayet, altında mantık
ve delil, sa
sh: » (H: 136)
ğında
aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde hayır, hedefinde saadet-i
dareyn, nokta-i istinadı vahy-i mahz'dır, Vehmin ne haddi var, girebilsin!
* * *
Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun
dört havassı olan "İrade, Zihin, His, Latife-i Rabbaniye" herbirinin
bir gayâtü'l-gayâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır.
Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i
kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu
gayâtü'l-gayâta sevkeder.
* * *
Eğer icaddaki vasıta hakikî olsaydı
ve hakikî tesir verilseydi; hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi, hem de
bizzarure eserde ittikan-ı kemal-i san'at muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden
en âlîye, en küçükten en büyüğe ittikan; derece-i kemalde, mahiyetin kameti
nisbetindedir. Demek Müessir-i Hakikî'den bazı karîb, bazı baîd, kısmen vasıtasız,
kısmen vasıta ile, kısmen ve
sh: »
(H: 137)
sait ile değildir. İnsanın ihtiyarî eserindeki
adem-i kemal; cebri nefy, ihtiyarı isbat eder.
Cây-ı dikkattir ki: Cüz'î bir
ihtiyarın tavassutu ile eser-i akıl bir insan şehri, intizamca semere-i vahy
bir arı kovanındaki cemaate yetişmez. Ve arıların meşher-i san'atı bir petek
hüceyrat şehri; bir nar ve (cilnar) gülnardan intizamca geridir. Demek
kâinattaki cazibe-i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz'-i lâyetecezzadaki
küçücük cazibeler o kalemin noktalarıdır.
İslâmiyet der: لاَ خَالِقَ
اِلاَّ هُوَ Hem vesait ve esbabı, müessir-i hakikî olarak kabul etmez. Vasıtaya
mana-yı harfî nazarıyla bakar. Akide-i tevhid ve vazife-i teslim ve tefviz öyle
ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hıristiyanlık esbab ve vesaiti müessir bilir,
mana-yı ismî nazarıyla bakar. Akide-i velediyet ve fikr-i ruhbaniyet öyle
ister, öyle sevk eder. Onlar azizlerine mana-yı ismiyle birer menba-ı feyz ve
-güneşin ziyasından bir fikre göre istihale etmiş lâmbanın nuru gibi- birer
maden-i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyaya mana-yı harfiyle, yani âyi
sh: »
(H: 138)
ne
güneşin ziyasını neşrettiği gibi birer ma'kes-i tecelli nazarıyla bakıyoruz.
(Haşiye)
Bu sırdandır ki bizde sülûk
tevazudan başlar, mahviyetten geçer, Fenafillah makamını görür. Gayr-ı mütenahî
makamatta sülûke başlar. Ene ve nefs-i emmare kibriyle, gururuyla söner. Hakikî
Hıristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hıristiyanda, ene levazımatıyla
kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sahibi bir adam Hıristiyan
olsa mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
* * *
Kuvveden fiile geçmek olan
faaliyetteki şedid ve mütenevvi lezzet, tegayyür-ü âlemin mayesi ve kanun-u
tekâmülün nüvesidir. Zindandan bostana çıkmak, daneden sünbüle geçmek ayn-ı
lezzettir. Faaliyet istihaleyi tazammun etse, lezzet tezayüd ederek taşar.
Vazifedeki külfeti taşıttıran o tattır. Zîşuura nisbeten gayetteki kemal, ne
kadar cazibedarsa, "Lâmüdrike"ye nisbeten
_____________________
(Haşiye): Nakşibendî rabıtası bu sırra
bina edilmiştir.
sh: » (H: 139)
nefs-i
faaliyet öyle de cazibedardır, sa'ye sevkeder. Bu sırdandır ki: Rahat
zahmettir, zahmet rahattır.
Hırs ile aculiyet, sebeb-i
haybettir. Zira müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i
hareket etmediğinden harîs muvaffak olamaz. Olsa da tertib-i ca'lîsi bir
basamak kadar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan yeise düşüp gaflet bastıktan
sonra kapı açılır.
Allah kalbin bâtınını iman ve
marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zâhirini, sair şeylere müheyya
etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır,
maksudunun aksiyle mücazat eder.
* * *
Hırs cihetiyle siyaset efkârını,
İslâmiyet akaidinin yerlerine kadar îsal eden herifler şan ve şeref değil, belki şeyn ve şenaata mazhar
oldular. Nefsanî aşklardaki felâketler, haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların
bütün divanları birer feryad-ı mâtemdir.
Gece kalben nevmi merak edersin,
bâkiyesini de kaçırıp uyanık kalırsın.
sh: » (H: 140)
İki dilenci: Biri musırr-ı muhteris,
biri müstağni-i muhteriz... İkincisine vermeyi daha
ziyade arzu etmekliğin, şu geniş kanunun bir nümunesidir.
* * *
En müthiş maraz ve musibetimiz, cerbeze
ve gurura istinad eden tenkiddir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikatı
rendeçler. Eğer gurur istihdam etse tahrip
eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akaid-i imaniyeye ve
mesail-i diniyeye girse. Zira iman hem tasdik, hem iz'an, hem iltizam, hem
teslim, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisali, iltizamı, iz'anı kırar.
Tasdikte de bîtaraf kalır. Şu zaman-ı tereddüd ve evhamda, iz'an ve iltizamı
tenmiye ve takviye eden nuranî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı ve müşevvik
beyanatı, hüsn-ü zan ile temaşa etmek gerektir. "Bîtarafane muhakeme"
dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedi ve müşteri olan
yapar.
وَالَّذِى عَلَّمَ
الْقُرْآنَ الْمُعْجِزَ
اِنَّ نَظَرَ الْبَشِيرِ
النَّذِيرِ وَبَصِيرَتَهُ
sh: » (H: 141)
النَّقَّادَةَ
اَدَقُّ وَاَجَلَّ
وَاَجْلَى وَاَنْفَذُ
مِنْ اَنْ يَلْتَبِسَ
اَوْ تَشْتَبِهَ
عَلَيْهِ الْحَقِيقَةُ
بِالْخَيَالِ
وَاِنَّ مَسْلَكَهُ
الْحَقَّ اَغْنَى
وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ
مِنْ اَنْ يُدَلِّسَ
اَوْ يُغَالِطَ
عَلَى النَّاسِ
Zira hakikat-bîn göz aldanmaz;
hakperest kalb aldatmaz.
* * *
Gıybetin derece-i şenaatı:
Kur'an der: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ
اَنْ يَاْكُلَ
الَحْمَ اَخِيهِ
مَيْتًا
Altı kelime ile, altı derece şiddetle
gıybeti takbih ediyor. Yani, hemze ile der:
Aklına bak, böyle şeye cevaz verir
mi? Müstakim aklın yoksa kalbine bak! Böyle şeye muhabbet eder mi? Selim kalbin
yoksa vicdanına bak, böyle dişinle kendi etini parçalamak gibi hayat-ı
içtimaiyeyi bozmaya rıza gösterir mi? Vicdan-ı içtimaiyen olmazsa insaniyetine
bak, böyle canavarvari iftirasa iştiha gösterir mi? Manen insaniyetin olmazsa,
rikkat-i cinsiye ve karabet-i rah
sh: » (H: 142)
miyene
bak! Böyle kendi belini kıracak harekete meyleder mi? Rikkat-ı cinsiyen olmazsa
hiç sağlam tabiatın yok mu ki, ölüyü dişlerinle parçalıyorsun.
Demek akıl, kalb, vicdan, insaniyet,
rikkat-i cinsiye, tabiat, şeriat nazarında gıybet merduddur, matruddur.
* * *
اِنَّ
اْلاِنْسَانَ
الَّذِى لاَ يُدْرِكُ
سِرَّ التَّعَاوُنِ
لَهُوَ اَجْمَدُ
مِنَ الْحَجَرِ
اِذْ مِنَ الْحَجَرِ
مَا يَتَقَوَّسُ
لِمُعَاوَنَةِ
اَخِيهِ اِذِ الْحَجَرُ
مَعَ حَجَرِيَّتِهِ
اِذَا خَرَجَ مِنْ
يَدِ الْمُعَقِّدِ
الْبَانِى فِى
السَّقْفِ الْمُحَدَّبِ
يَمِيلُ وَ يَخْضَعُ
رَاْسَهُ لِيُمَاسَّ
رَاْسَ اَخِيهِ
لِيَتَمَاسَكَا
عَنِ السُّقُوطِ
Yani; kubbelerde taşlar başbaşa
vururlar, tâ düşmesinler.
Cüz'-i lâyetecezza zerresinden
insana, insandan şems-i şümusa müteselsil mahrutî silsilenin vasatındaki
cevher-i ferîdi, insan-ı mükerremdir.
* * *
İnsanın meşhur havassından başka
havassı vardır. Zaika gibi bir hiss-i saika, hem
sh: » (H: 143)
bir
hiss-i şaika vardır. Hem insanda gayr-ı meş'ur hisler çoktur.
* * *
Bazan arzu fikir suretini giyer. Şahs-ı
muhteris arzu-yu nefsaniyesini fikir zanneder.
* * *
Garibdir ki, bazı adam pis bir
çamura düşer, kendini aldatmak için misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır.
* * *
Şehid velidir. Cihad farz-ı kifaye
iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir. Hac ve
zekat gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem-i niyet dahi asıl
nokta-i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd-ı niyet, yakînen tebeyyün
etmezse, cihad şehadet-i hakikiyeyi intac eder. Zira vücub tezauf etse, taayyün
eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin te'siri azalır. Şu günahkâr millette,
birdenbire onbinler evliya inkişaf ve tezahür etse, az bir mükâfat değildir.
* * *
sh: » (H: 144)
Bizde biri fâsık olsa galiben ahlâksız
ve vicdansız olur. Zira arzu-yu masiyet, vicdandaki imanın sadasını susturmakla
inkişaf edebilir. Demek vicdanını ve maneviyatını sarsmadan, istihfaf etmeden
tam ihtiyar ile şerri işlemez. Onun için İslâmiyet; fâsıkı hain bilir, şehadetini
reddeder. Mürtedi zehir bilir, idam eder. Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfir
muahidi ibka eder. Hanefî Mezhebi zimmînin şehadetini kabul eder.
İcra-yı adâlet, din namına olmalı,
tâ akıl ve kalb ve ruh müteessir olsunlar, imtisal etsinler. Yoksa yalnız vehim
müteessir olur. Yalnız hükûmetin cezasından korkar -eğer
tahakkuk etse-. Nâsın itabından çekinir -eğer tebeyyün etse-.
* * *
Bir câni yüzünden, çok masumları
ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir câni sıfat yüzünden, çok evsaf-ı masumeyi
muhtevi bir mü'mine adavet edilmez.
Lasiyyema: Sebeb-i muhabbet olan
iman ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir. Sebeb-i adavet olan şeyler, çakıl taşları
gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud'dan daha ağır te
sh: » (H: 145)
lakki
etmek ne kadar akılsızlıksa; mü'minin mü'mine adaveti, o kadar kalbsizliktir.
Mü'minlerde adavet, yalnız acımak manasında olabilir.
Elhasıl: İman muhabbeti, İslâmiyet
uhuvveti istilzam eder.
اَلْكَلاَمُ
كَاالْمَالِ لاَ
يَجُوزُ فِيهِ
اْلاِسْرَافُ
Said Nursî
* * *
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَ
رَحْمَةُ اللّهِ
وَ بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem
maddî, hem manevî bayramlarınızı ve mübarek gecelerinizi bütün ruh u canımla
tebrik ve ettiğiniz ibadet ve duaların makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden bütün
ruh u canımızla niyaz edip, isteyip, o mübarek dualara âmîn deriz.
sh: » (H: 146)
Sâniyen: Hem çok defa manevî, hem
çok cihetlerden ehemmiyetli iki suallerine mahrem cevab vermeye mecbur oldum.
Birinci Sualleri: Ne için eskide
hürriyetin başında siyasetle hararetle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır
ki, bütün bütün terk ettin?
Elcevab: Siyaset-i beşeriyenin en
esaslı bir kanun-u esasîsi olan: "Selâmet-i millet için ferdler feda
edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda
edilir." diye; bütün nev'-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu
kanunun sû'-i istimalinden neş'et ettiğini kat'iyen bildim. Bu kanun-u esasî-yi
beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sû'-i istimale yol açılmış.
İki harb-i umumî, bu gaddar kanun-u esasînin sû'-i istimalinden çıkıp bin sene
beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun
mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir
cani yüzünden bir kasabayı harab etti. Risale-i Nur bu hakikatı bazı mecmua ve
müdafaatında isbat ettiği için onlara havale ediyorum.
sh: » (H: 147)
İşte beşeriyet siyasetlerinin bu
gaddar kanun-u esasîsine karşı Arş-ı Azam'dan gelen Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'daki bu gelen kanun-u esasîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifade ediyor:
* مَنْ قَتَلَ
نَفْسًا بِغَيْرِ
نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ
فِى اْلاَرْضِ
فَكَاَنَّمَا
قَتَلَ النَّاسَ
جَمِيعًا *وَ
لاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ
وِزْرَ اُخْرَى
Yani bu iki âyet, bu esası ders
veriyor ki: "Bir adamın cinayetiyle başkalar mes'ul olmaz. Hem bir masum,
rızası olmadan, bütün insana da feda edilmez. Kendi ihtiyarıyla, kendi rızasıyla
kendini feda etse, o fedakârlık bir şehadettir ki, o başka mes'eledir."
diye hakikî adalet-i beşeriyeyi tesis ediyor. Bunun tafsilâtını da Risale-i
Nur'a havale ediyorum.
İkinci Sual: Sen eskiden şarktaki
bedevi aşairde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik
ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hazıradan
"mimsiz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivaya sokuldun?
Elcevab: Medeniyet-i hazıra-i
garbiye, semavî kanun-u esasîlere muhalif olarak hareket
sh: » (H: 148)
ettiği için seyyiatı hasenatına; hataları,
zararları, faidelerine racih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakikî olan
istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanaat
yerine israf ve sefahet ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli
galebe çaldığından, bîçare beşeri hem gayet fakir, hem gayet tenbel eyledi.
Semavî Kur'anın kanun-u esasîsi
لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ
اِلاَّ مَا سَعَى{ كُلُوا وَ اشْرَبُوا
وَ لاَ تُسْرِفُوا
ferman-ı
esasîsiyle: "Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu
ve onunla beşerin havas, avam tabakası birbiriyle barışabilir." diye
Risale-i Nur bu esası izahına binaen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:
Birincisi: Bedevilikte beşer üç-dört
şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört hacatını tedarik etmeyen on adedde ancak ikisi
idi. Şimdiki garb medeniyet-i zalime-i hazırası sû'-i istimalat ve israfat ve
hevesatı tehyic ve havaic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hacatlar hükmüne getirip
görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç
sh: » (H: 149)
olduğu dört hacatı yerine, yirmi şeye bu
zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hacatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek,
yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu
medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme,
başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima
mübarezeye teşvik etmiş. Kur'an'ın kanun-u esasîsi olan "vücub-u zekat,
hurmet-i riba" vasıtasıyla avamın havassa karşı itaatini ve havassın avama
karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları
isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber etti!
İkinci Nükte: Bu medeniyet-i hazıranın
hârikaları, beşere birer nimet-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir şükür ve
menfaat-ı beşerde istimali iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz
ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete sevk ve sa'yi ve çalışmayı
bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini
kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisadsızlık
sh: » (H: 150)
yoluyla
sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ: Risale-i Nur'daki "Nur
Anahtarı"nın dediği gibi: "Radyo büyük bir nimet iken, maslahat-ı beşeriyeye
sarf edilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata,
lüzumsuz malayani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle
heveslenmeye sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor.
Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakikî
maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimali lâzım gelirken, ben kendim gördüm;
ondan bir-ikisi zarurî ihtiyacata sarfedilmeye mukabil, ondan sekizi keyf,
hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'î misale binler
misaller var.
Elhasıl: Medeniyet-i garbiye-i hazıra,
semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş.
İktisad ve kanaat esasını bozup, israf ve hırs ve tama'ı ziyadeleştirmeye,
zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle o bîçare
muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor. Hevesata,
sefahete sevk edip ömrünü
sh: » (H: 151)
faidesiz
zayi' ediyor.
Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri
hasta etmiş. Sû'-i istimal ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına
vesile olmuş.
Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i
sefahet ve ölümü her vakit hatıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik
cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla; intibaha gelip uyanmış beşerin
gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor.
Bir nevi cehennem azabı veriyor.
İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye
karşı Kur'an-ı Hakîm'in dörtyüz milyon talebesinin intibahıyla ve içinde
semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine
bu dörtyüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını
tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saadet-i hayat-ı
dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını ve ölümü,
idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan
çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar
olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını
sh: » (H: 152)
kazanmak
için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir
hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın işarat ve
rumuzundan anlaşıldığı gibi rahmet-i İlahiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor,
yalvarıyor, arıyor!
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
* * *
sh: » (H: 153)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Çok aziz, çok mübarek, çok müşfik,
çok sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale-i Nur'u himmet ve dualarınızla,
dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım-ı kâinatın
muammasını keşf ve halleden bir keşşaf olduğunu, hâl ve istikbalin bir mürşid-i
ekberi ve bir rehber-i azamı olduğunu yine dua ve himmetinizle idrak ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nur'u okuyan her idrak sahibi anlıyor ki,
Risale-i Nur gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından
kurtarıp tenvir ve irşad edecektir.
Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve
millet için değil, Âlem-i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek
bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecaat
ve felâket içerisinde çır
sh: »
(H: 154)
pınan beşeriyet için halaskâr olarak Risale-i
Nur'a sarılmaktan ve ne bahasına olursa olsun, Risale-i Nur'un nuranî ve parlak
eczalarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi
yoktur. Risale-i Nur'u okuyan herkes bu hakikatı idrak etmiş ve etmektedir. Eğer
biz muktedir olsak; bu hakikatı, kâinata nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinata
ilân edeceğiz. Fakat mademki buna muvaffak olamıyoruz ve mademki Risale-i
Nur'un cihanşümul kıymetini bu derece üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu
halde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemalât menbaı olan Risale-i Nur'u, bir
dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemadî ve devamlı bir şekilde her gün ve her
saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallah. Fakat her
an bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük üstadımızın dua ve himmetiyle
muvaffak olabileceğiz.
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki:
Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur'un ve müellifinin talebesidir;
Risale-i Nur'u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini
aldatan enaniyetine boyun
sh: » (H: 155)
eğip,
Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçar olur. Fakat biz
idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında
beşeriyetin halaskârı ve milyarlarca insanların fevkinde olan bir memur-u
Rabbanîye nasıl minnettar ve medyun olduğumuzu tarif edemiyoruz. Yine dua ve
himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'an-ı Kerim'in bir mu'cize-i maneviyesi olan
hârika Risale-i Nur Külliyatı'nın bir satırından ettiğimiz istifadenin bir
miktar-ı mukabilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için ancak Cenab-ı
Hakk'a şöyle yalvarmağa karar verdik:
"Ya Rab bizi ebedî haps-i
münferidden kurtarıp bâki ve sermedî bir âlemin saadetine nâil edecek bir
hakaik hazinesinin anahtarını Risale-i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden
Sevgili ve Müşfik Üstadımızı, zalimlerin ve düşmanların sû'-i kasdlarından
muhafaza eyle, Kur'an ve iman hizmetinde daima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve
âfiyetler, uzun ömürler ihsan eyle" diye dua ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale-i
Nur'u
sh: » (H: 156)
dikkat
ve tefekkürle okumak nimet-i uzmasına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği,
bir hüsn-ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkikî ve tedkikî bir surette sarsılmaz
ve sarsılmayacak olan ilmelyakîn bir kuvvet-i imaniye ile inanıyoruz ki: Zemin
yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin
sebebi olan dinsizlik ve ilhadı, Bediüzzaman ortadan kaldırmaya inayet-i Hak
ile muvaffak olacaktır.
Bizim bu kanaatımız, safdilane veya
tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkik iledir. Bunun için, muârız
olan dahi bu hakikatı kalben tasdik edecektir.
Dua ve şefkat buyurun, Kur'an ve
iman hizmetinde fedai olalım. Risale-i Nur'u bir dakikamızı bile kaybetmeden
okuyalım, yazalım, ihlas-ı tâmme muvaffak olalım.
Üniversite
Nur Talebeleri namına
Abdülmuhsin
sh: » (H: 157)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Çok Mübarek Üstadımız Hazretleri!
Evvelâ: Geçenlerde alınan Nur
eczalarının hepsi dağıldı; Nur'un müştakları sürûr içinde kaldılar. Nur'dan kısmeti
olanlar birer birer çıkıp ona koşuyorlar. Nur arayan sineler (Men talebe ve
cedde vecede) hakikatınca buluyorlar. Bu sefer Ziya kardeşimizin getirdiği
otuzdört aded Sözler kapışıldı. Asâ-yı Musa'lar Ankara'ya ve Anadolu'nun
muhtelif yerlerine dağılıyor...
Risale-i Nur'un perde arkasındaki
parlaklığını görmeyenler dahi ona tarafdardırlar. Risale-i Nur'un
Medresetüzzehra'sı Anadolu çapında ve Âlem-i İslâm ölçüsünde genişleyeceğini;
Risale-i Nur'un hakikatının yüksekliğinden ve dikkat ve tefekkürle okuyan
mü'minlerin ve ehl-i ilmin arasında vücuda gelen sarsılmaz uhuvvet ve kardeşlikten
an
sh: »
(H: 158)
lıyoruz.
Medresetüzzehra'nın bu muazzam faaliyetleri, zemin yüzünde bahar mevsiminde
olan İlahî ve muazzam neşir gibi sessiz, gürültüsüz, şaşaasız, gösterişsiz ve mütevazi ve fakat muazzam bir şekilde cereyan etmektedir. Fıtraten
acûl olan insanoğlu âlemde hâkim olan kanun-u İlahîyi
düşünmeyerek, her mes'elenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dairelerdeki
vazifelerini atlayıp, büyük dairelere sapıyor.
Tohumları atılmış ve sünbül vaktine
gelmiş olan Risale-i Nur'un yetiştirdiği hakikî imanlı zâtlar, inşâallah yakın
zamanda Âlem-i İslâm'a birer nümune-i imtisal olup nur-u hidayeti
göstereceklerdir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri namına
Abdullah