GENÇLİK REHBERİ
Önsöz
Bu Gençlik Rehberi, yeni harfle basıldığı gibi, eski harfle Isparta'da dahi teksir edilip, hükûmetin ve zabıtanın ilişmemesi ve her tarafta iştiyakla okunması ve intişarı gösteriyor ki; bu "Rehber'in" millete, hususan gençlere çok menfaati var. Yalnız Ankara'nın emniyet müdürü elliikinci sahifede beşinci satırında "dinî tedrisat için hususî dershaneler açılmağa izin verilmesine binaen" cümlesini okumadan, sekizinci satırdaki "mümkün olduğu kadar her yerde küçük birer dershâne-i Nuriye açmak lâzımdır" cümlesine ilişmişti. Demek sonra hakikatini anlamış ki, daha intişarına mâni olmadı.
sh: » (G: 4)
"Hüve Nüktesi" gerçi derindir, herkes birden kavramaz. Fakat o nükte, tabiiyyunun ve ehl-i küfrün temel taşını parça parça ettiği gibi, muannid feylesofları hayretler içinde bırakıp çoklarını îmana getirmiş. Hem o nükte anahtariyle açılan âlem-i misaldeki seyahat-ı mâneviye miftahı ile, âhiretin bir sineması "aynelyakîn" görülmüş. Fakat çok ince olmasından neşredilmedi.
Bediüzzaman
Said Nursî
sh: » (G: 5)
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
Birinci Söz
Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona
başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün
mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir
kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî
hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki,
bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden
kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve
ihtiyâcatına karşı perişan olacaktır.
sh: » (G: 6)
İşte böyle bir
seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi.
Diğeri mağrur... Mütevâzii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı,
her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: "Ben, filan
reisin ismiyle gezerim." Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam
ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif
edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir
çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem
öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ,
bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden
kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin
nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i
Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime
ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket
eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi
yapar, her şeye karşı dayanır.
sh: » (G: 7)
Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah
der. Öyle mi?
Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir
ahâlisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen
bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir
askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle
de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar,
çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.
Demek herbir ağaç, Bismillâh der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini
dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillâh der. Matbaha-i
Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde
beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar
Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en
lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar. Herbir nebat ve
ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillâh der. Sert olan
taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona
müsahhar olur.
Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o
sert taş ve topraktaki köklerin
sh: » (G: 8)
kemal-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş
vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş
kalması; tabiiyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını
sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında
hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.)
gibi
فَقُلْنَا
اضْرِبْْ
بِعَصَاكَ
الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı
gibi ince nazenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan
hararete karşı يَا
نَارُ كُونِى
بَرْدًا وَ
سَلاَمًا
âyetini okuyorlar.
Madem her şey mânen Bismillâh der. Allah namına Allah'ın
nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillâh demeliyiz. Allah
nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen
gafil insanlardan almamalıyız...
Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.
Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?
sh: » (G: 9)
Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere,
mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri:
Fikir'dir. Başta "Bismillâh" zikirdir. Âhirde
"Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan
nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu
düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana
getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece
belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i
Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah namına ver,
Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.
* * *
sh: » (G: 10)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Onüçüncü Sözün İkinci
Makamı
(Cazibedar bir fitne
içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve
cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında "âhiretimizi ne
suretle kurtaracağız" diye, Risale-i Nur'dan meded istediler. Ben de
Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse
inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek.
sh: » (G: 11)
Ve oraya girmek
için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha
güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve
dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde
bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad
ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle
muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için
bir idam-ı ebedî kapısı... Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam
edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki
şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür. Madem ecel gizlidir; her vakit
ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette
daima gözü önünde öyle büyük dehşetli
bir mes'ele karşısında bîçare insan; o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz
haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i
bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında
çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
sh: » (G: 12)
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç
yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i
sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o
enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik
eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve
hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın
verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde(*) isbat ettikleri ve
yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'î ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak
ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îman ve itaat iledir." diye
ittifakla haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike
yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü
dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun
yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve
musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki
kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb
(*) Onlardan birisi Risale-i Nur'dur. Meydandadır.
sh: » (G: 13)
olduğunu ve îman,
ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi
kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete
açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını
gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes'ele
karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer îman ve ubudiyeti
olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz
önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o
endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta
vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i
dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem
kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten
hissettirmez.
Madem ehl-i îman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir
hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu
ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak
bir bilet dahi îman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit "Gel
sh: » (G: 14)
biletini al!" diye beklemesinden derin, esaslı,
hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o
çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk
ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde
zehirli bir bala benzeyen sefîhane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı
meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi
de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler.
Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de
kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem
enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan
daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz. Ve rûhunda
kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri
ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev'-i beşere baktığı için
ve mu'cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte
üstadlık edip, ondört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev'-i beşerin
medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden,
elbette hiçbir
sh: » (G: 15)
cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u
mutlaka mahkûmdur.
İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i
istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın
lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe
iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir
lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi,
yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi;
istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile
gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret
edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îman
dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
* * *
sh: » (G: 16)
Bir Zaman Eskişehir Hapishanesinin Penceresinde
Oturmuştum
Karşısında
bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken,
onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli
sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları
suretini aldı. Ondan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki
hallerini manevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan
ellisi; kabirde azap çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında
çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.
Fitne-i
âhirzamanın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı,
kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet
ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye
tercih ettiriyor.
sh: » (G: 17)
Ben bir
gün sokağa bakarken, o fitnenin te'sirli bir nümunesini hissettim. Gençlere çok
acıdım. Dedim: "Bu bîçareler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici
fitnenin ateşinden kurtaramazlar." diye düşünürken; birden, o fitneyi
ateşlendiren ve talim eden irtidadkâr bir şahs-ı manevî önümde tecessüm etti.
Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:
Ey
cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefîhane dalâleti
severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı
kabul eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına
getirmek istemeyen ve irtidada yüz tutan bedbaht!... Kat'iyyen bil ki:
Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan
sonra, bil'umum senin bu kâinatın ve mazi ve müstakbelin ve geçmiş nev'in ve
cinsin ve gelecek mahluklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve
gelen insanlar ve taifeler tamamen madum ve ölüdürler. İşte insaniyet ve akıl
cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyar dünyalar ve seyyal kâinatlar,
mütemadiyen senin dalâletin suretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve
hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini
yakıyor. Rûhun varsa, yandırıyor. Aklın sönmemiş ise, gamlar için
sh: » (G: 18)
de boğuyor. Eğer bir saatçık sarhoşça sefahetin ve pis
lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o
sefahette kal... Yoksa, aklını başına al! O manevî cehennemden kurtulmak ve
îmanın bu dünyada dahi temin ettiği bir manevî cennete girmek ve saadet-i
hayatiyeyi tatmak için, Kur'anın dersini dinle. Cüz'î, fâni bir dakika lezzeti;
küllî, bâki, daimî, îmanî (*) lezzetler ile mübadele et...
(*) Evet
îman, bu dünyada dahi Cennet lezaizini mânen verebilir. Yüzer lezzetli
ışıklarından bu tek faydasına bak: Nasılki senin gayet sevdiğin bir zâtı bir
tehlikede ölüyorken gördüğün dakikasında, Hekîm-i Lokman ve Hızır gibi bir
doktor geldi. Birden dirildi. Ne kadar sevinç hissediyorsun... Öyle de: Sen,
sevdiğin ve alâkadar olduğun ölmüşlerin adedince sevinçleri, sürurları îman
veriyor. Çünki mazi mezaristanında milyonlarla sence mahbub zâtlar; mahvdan ve
ölümden, birden îman nuruyla senin karşında diriliyorlar. "Biz ölmemişiz
ve ölmeyeceğiz" deyip hayat buluyorlar. O hadsiz firaklardan gelen hadsiz
elemler yerine, visal ve hayat bulmalarından nihayetsiz lezzetler ve sevinçler,
îman noktasından bu dünyada dahi geldiğini gösteriyor ki: Îman öyle bir
çekirdektir ki; ehl-i îmana Cennet'i bütün lezaiz ve mehasiniyle sünbül veriyor
ve verecektir.
sh: » (G: 19)
Hem deme
ki: "Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim." Çünki hayvana nisbeten
mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenab-ı Hakîm-i Rahîm o gaybı onlara
bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ kesilmek için
yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit
hissetmek ister, fakat his gider, o elemden de kurtulur. Demek Cenab-ı Hakk'ın
gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'feti ve şefkati, gaybı
bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefihane
lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünki
hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i
gaybda bulunan istirahat-ı tammeden bilkülliye mahrumsun.
Hem
senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin;
incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz
zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve
asılsız ve gayet cüz'î olup, senin insaniyetin ve kemalâtın o nisbette küçülür,
hiçe iner. Fakat îman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti,
îman cihetiyle mevcud bulunan mâzi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti
ve kemalâtı o nisbette
sh: » (G: 20)
teâli eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve
divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de
küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın
fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya
bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih
olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.
Hem
senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin
ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmana
dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve
kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve
rezil nefse inkılâb etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennem'i
ve mazlum ehl-i îmana Cennet'i kazandıran bir muvakkat galeben olacak.
sh: » (G: 21)
Gençlik Rehberi'ne İlâve Edilmesi Lâzımgelen, Üstadımızın
Bir Fıkrasıdır
Mersin'den
gelen Rehber'in baş taraflarındaki "Mes'ele-i Mühimme" namındaki "Yirmiüç
ve yirmidördüncü" sahifeyi çıkarmak münasibdir. Çünki Nur'un mühim mesleği
şefkat olmasından -erkeklerden ziyade- hem samimî, hem ihlâs ile kadınlar
Nurlar ile ciddî alâkadar oluyorlar. Bu iki sahifedeki şiddet; şefkat
kahramanları olan o mübarek hemşirelerimiz, onunla meşgul olup müteessir
olmasınlar. Çünki bu mes'ele; İstanbul gibi yerlerde, açık-saçık, yarım çıplak
Rum, Ermeni kızlarına benzemeye çalışan bir kısım İslâm kızlarını ikaz etmek
için yazılmıştır.
sh: » (G: 22)
Halbuki
İstanbul'daki, Rehber aleyhindeki münafıklar ve masonlar; hem bu âhirde
aleyhimizde bâzı gazeteler bu noktaya yanlış mâna vererek, bir kısım kadınların
Risale-i Nur'a karşı olan alâkalarını zayıflatmak için iftiralarına medar
olmuş. Şimdilik o iki sahife çıkarılsın. Yerine, "Kadınlarla
Muhavere" namındaki Kadınlar Rehberi konulsun.
Said Nursî
_______________________
Haşiye: Nasılki bir zaman
terbiye-i İslâmiyeye muhalif gizli komiteler, gençleri ifsâd etmeğe
çalıştıkları gibi; şimdi de bîçare kadınları yoldan çıkarmak için, bâzı dinsiz
ve gizli komiteler çalışıyorlar.
Bu ifsad
komitelerinin iftiralarına medar olmamak için, ellerinde "Gençlik
Rehberi" olanlara yukarıdaki fıkradan birer tane verilsin.
Kadınlar
da, çıkarılan o iki sahifenin yerine, "Kadınlarla Muhavere" namındaki
İhtiyar ve Genç Hanımlar Rehberi'ni okusunlar. Ve çıkarılan iki sahifenin
yerine, Üstadımızın yukarıdaki fıkrası konulsun.
sh: » (G: 23)
Birden İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme
Âhirzamanın
fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, taife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu
hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor. Evet nasılki tarihlerde, eski zamanlarda
"Amazonlar" namında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i
askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu
zamanda zındıka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin
plânıyla, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak
hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmana taarruz edip
saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe
çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile
yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene namahrem
hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem'in
odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı
kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasib
kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bu
sh: » (G: 24)
lur. Hattâ bu hâlin neticesi olarak o âhirzamanda, bazı
yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek
nezaret edecek derecede ehemmiyetsiz, sahibsiz, kıymetsiz bir surete gireceği,
hadîsin rivayetinden anlaşılıyor.
Madem
hakikat budur. Ve madem her güzel, güzelliğini sever ve elinden geldiği kadar
muhafaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve madem güzellik bir nîmettir.
Nimete şükredilse mânen ziyadeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir.
Elbette aklı varsa, hüsün ve cemalini günahları kazanmak ve kazandırmak ve
çirkin ve zehirli yapmak ve o nimeti küfran ile medar-ı azab bir surete
çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fâni, beş-on senelik cemâli
bâkileştirmek için, meşru' bir tarzda istimal ile, o nimete şükredecek. Yoksa
ihtiyarlıkta uzun zaman istiskale maruz kalıp, me'yusane ağlayacak.
Eğer
terbiye-i İslâmiye dairesinde, âdâb-ı Kur'aniye zînetiyle o cemâl
güzelleştirilse; o fâni hüsün, mânen bâki kalacağı ve Cennet'te hûrilerin
cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste
kat'iyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre miktar aklı varsa, bu güzel ve parlak
ve ebedî neticeyi elinden kaçırmayacak...
sh: » (G: 25)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz,
sıddık kardeşlerim!
"Tehlikeli
vaziyette bulunan gençlere bir ihtarname" namında bir fıkra gönderiyoruz.
Tâ ki Risale-i Nur'un genç şakirdlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve
ittiba-i Sünnet-i Seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdar bulunduğunu ve
hakikî ve zevkli gençlik ise, o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir
kat daha isbat edip, hakikî genç Türkler kimler olduğunu göstersin.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
sh: » (G: 26)
BİRKAÇ BÎÇARE GENÇLERE
VERİLEN
Bir tenbih, bir Ders, bir
ihtardır
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve
gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te'sirli bir
ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen
gençlere dediğim gibi dedim ki:
Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz daire-i
meşruada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde,
hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer
terbiye-i İslâmiyye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve
namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir
gençlik kazanmasına sebeb olacak.
Hayat ise, eğer îman olmazsa veyahut isyan ile o îman
tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler
derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler,
sh: » (G: 27)
kederler verir. Çünki
insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber
geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem
elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı
için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular,
endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır
lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î
lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşrû ise, bütün bütün
zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat
noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletin hayatı, belki vücudu,
belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti
noktasında mâdumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile
ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî
firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.
Eğer îman hayata hayat olsa; o vakit hem
geçmiş, hem gelecek zamanlar îmanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı
hâzır gibi ruh ve kalbine îman noktasında ulvî ve manevî ezvakı ve envâr-ı
vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin,
sh: » (G: 28)
«İhtiyar Risalesinde»
Yedinci Rica'da izahı var. Ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini
isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve
günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit
vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise, size -başka gençlere
söylediğim gibi- bir temsil ile beyan ediyorum:
Meselâ, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun
yanında bir piyango (fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren) dairesi var.
Biz buradaki on kişi alâküllihâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya
davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her
dakika, ya "Gel idam biletini al, darağacına çık!" veyahut "Gel,
milyonlar altun kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!"
demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak güzel ve
aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip
yedirmek istiyor. Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının
arkasından girdi. Dedi ki:
«Size
bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o
darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile emsalsiz ikramiye
sh: » (G: 29)
biletini alırsınız. İşte
bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar
ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı
çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zâhiren
onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki
oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar
şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar
ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber
veriyorlar ki; «O darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi,
bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şübhesiz gündüz gibi
kat'î biliniz.» dedi.
İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı
meşrû dairedeki gençliğin sefahetkârane zevkleri, hazine-i ebediyenin ve
saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmanı kaybettiği için, darağacı
hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi
düşer ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel
cellâdı, başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı
gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım-ı Kur'anî olan îman ve ferâizi elde etmekle ve
sh: » (G: 30)
fevkalâde mukadderat-ı
beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına,
yüzyirmidört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i
velayet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.
Elhasıl: Gençlik gidecek... Sefâhette gitmiş ise, hem
dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler
ekseriyetle sû-i istimâl ile, isrâfat ile gelen evhamlı hastalıkla
hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî
elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz;
hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette
hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfat ve sû-i
istimâlden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi;
hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşrû
dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini
işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları
açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfilkuburun müşahedatıyla ve bütün
ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû-i
istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
sh: » (G: 31)
Hem nev'-i
insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette
ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi
bâdiheva, belki zararlı zâyi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız."
diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok
seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar
belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde اَلرَّاضِى
بِالضَّرَرِ
لاَ يُنْظَرُ
لَهُ sırrıyla
hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve
lâyık değildir. Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden
kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin...
* * *
sh: » (G: 32)
RİSALE-İ NUR TALEBELERİ TARAFINDAN
Sorulan bir suale cevap
«Âlem-i
İslâm'ın mukadderatiyle ciddî alâkadar olan bu Cihan Harbinin dehşetli
zamanlarında, iki sene -şimdi on sene kadar oldu- ne bizden ve ne de hergün
hizmetinde bulunan Emin'den bir defacık olsun sormadınız, ehemmiyet vermediniz.
Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki, bunu
ehemmiyetten ıskat ediyor? Yahut onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var?»
diye üstadımızdan sorduk. O da «Elcevap» diyor ki:
Evet, bu
Cihan Harbinden daha büyük bir hakikat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için,
Cihan Harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki, bu Cihan Harbinde iki
hükûmet, Küre-i Arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhakeme dâvasında bulunmaları
içinde; iki muazzam dinin musâlâha ve sulh mahkemesine barışmak dâvaları
açılarak ve dinsizliğin deh-
sh:» (G: 33)
şetli cereyanı da, semavî dinler ile mücadele-i azîmesi
başladığı hengâmda; nev-i beşerin «sosyalist» tabakası ile «burjuvalar»
tâifesinin Mahkeme-i Kübralarında açılan büyük dâvalarından çok mühim öyle bir
dâva açılmış ve öyle muazzam bir hakikat meydana çıkmış ki: O dâvanın tek bir
adama isabet eden mikdarı, bu Cihan Harbinden daha büyüktür. İşte o dâva da
budur ki:
Şu
zamanda her mü'min için, belki herkes için küre-i arz kadar bir bâkî tarla ve o
tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak; ve o
mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvası açılmış. Demek, her birtek adamın başına
öyle bir dâva açılmış ki: Eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa
ve aklı da varsa, yalnız o dâvayı kazanmak için bütününü sarfedecek. Elbette o
dâvayı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren dîvânedir. Hattâ o dâva,
o derece tehlikeye düşmüş ki: -Bir ehl-i keşfin müşahedesiyle- bir yerde ecel
elinden terhis tezkeresi alan kırk adamdan, bir adam kazanabilmiş. Otuzdokuzu
kaybetmiş.
İşte, bu
ehemmiyetli azim dâvayı kazandıracak ve yirmi senedir tecrübelerle, onda
sekizine o dâvayı kazandıran bir dâva vekili bulunsa.. elbette aklı başında her
adam, o dâvayı ka-
sh:» (G: 34)
zandıracak öyle bir dâva vekilini vazifeye sevk edecek
bir hizmete, her hâdisenin fevkinde ehemmiyet vermeğe mükelleftir.
İşte o
dâva vekilinin birisi, belki birincisi Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın i'cazı mânevîsinden
süzülen ve çıkan ve tevellüd eden
Risale-i Nur olduğuna, (binler) onunla o dâvayı kazananlar şâhiddir.
Evet, bu
küre-i arza me'muriyetle gönderilen her insan, burada misafir ve fâni olduğu;
ve mahiyeti, bir hayat-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat'iyyen tahakkuk
etmiştir. O herbir insan, bu zamanda hayat-ı ebediyyesini kurtaracak olan
istinad kaleleri sarsıldığından; bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadar
ahbabını ebedî terketmekle beraber, bu
dünyadan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak
dâvası başına açılmış. Eğer îman vesikası olmazsa ve berâtı ve senedi olan
itikadı, sağlam bir sûrette elde etmezse, o dâvayı kaybeder. Acaba bu
kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?..
İşte, bu
hakikata binaen, benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklımız ve
fikrimiz ziyadeleşse de, bu muazzam vazife-i kudsiyesinin hizmetine ancak kâfi
gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzulî ve malâyani olur. Yalnız bu kadar
var ki: Risâle-i Nur şakirtleri-
sh:» (G: 35)
nin bir kısmı öteki dâvalar içinde bulunduğu; ve
lüzumsuz, sebepsiz bazen bize akılsızların tecavüzleri ve taarruzları
zamanlarında -zaruret derecesinde- istemiyerek bakmışız (*).
Hem de
bu hakikî ve pek büyük dâva haricindeki dâvalara ve boğuşmalara alâkadarâne
fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki, böyle geniş siyasî ve heyecan veren
dairelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir daire içinde
vazifedar olduğu, ehemmiyetli hizmetlerden geri kalır veya şevki kırılır. Hem de,
o geniş cazibedar siyaset ve boğuşma dairelerine dikkat eden, bazan kapılır.
Vazifesini yapamadığı gibi, selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikamet-i
fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de, o ittiham altında kalabilir.
Hattâ bu noktada bana mahkemede hücum ettikleri zaman, dedim:
«Güneş
gibi hakikat-i îmaniye ve Kur'aniye, yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi
ve âlet olmadığı gibi; o hakikati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisata
belki kâinata da âlet edemez» diye onları susturdum.
İşte,
üstadımızın cevabı bitti.
Biz de,
bütün kuvvetimizle tasdik ettik.
Risale-i
Nur şakirtleri
___________________
(*)
Mahkemedeki müdâfaatına işarettir.
sh: » (G: 36)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Risale-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar çok
muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yeyip, taze ve şirin ömrünü hapiste
geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var. Evet gençlik damarı, akıldan
ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, akibeti görmez. Bir dirhem
hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam
lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat
sefahet keyfiyle -bir namus mes'elesinde- binler gün hem hapsin, hem düşmanının
endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen bîçare
gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata
çeviriyorlar ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik
sh: » (G: 37)
hevesatını elde ederek,
bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünki akibeti görmeyen kör hissiyatla hareket
eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki
hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri
cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin
mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musibete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanane
davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur'un Meyve ve
Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o
bîçare genç, hem dünya istikbalini ve mes'ud hayatını, hem âhiretteki saadetini
ve hayat-ı bâkiyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve sû'-i istimal ve
sefahetle hastahanelere ve hayatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer.
Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer
terbiye-i Kur'aniye ve Nur'un hakikatlarıyla kendini muhafaza eylese, tam bir
kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ud bir Müslüman ve sair zîhayatlara,
hayvanlara bir nevi sultan olur.
Evet bir genç, hapiste yirmidört saat her günkü ömründen
tek bir saatini beş farz namaza sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni
sh: » (G: 38)
olduğu gibi o musibete
sebebiyet veren hatadan dahi tövbe edip sair zararlı, elemli günahlardan
çekilse hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem milletine, hem
akrabasına büyük bir faidesi olması gibi o on-onbeş senelik fâni gençlikle
ebedî parlak bir gençliği kazanacağını, başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bütün
Kütüb ve Suhuf-u Semaviye kat'î haber verip müjde ediyorlar.
Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle
şükretse hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı
olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem
milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise, farz namazını
kılmak şartıyla, herbir saati, bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun
hakkında bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden
münzevi sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îman
hakikatlarına müştak ise; farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla herbir
saatleri yirmişer saat ibadet olup hapis ona bir istirahathane ve
merhametkârane ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir
dershane hükmüne geçer. O hapiste
sh: » (G: 39)
durmakla hariçteki
müşevveş, her tarafta günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade
hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı
zaman bir katil, bir müntakim olarak değil, belki tövbekâr, tecrübeli,
terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zâtların
az bir zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı
alâkadar zâtlar demişler ki: "Terbiye için onbeş sene hapse atmaktan ise, onbeş
hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder."
Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir
ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasında gelenler oraya girip
kayboluyorlar ve madem ölüm, ehl-i îman hakkında idam-ı ebedîden terhis
tezkeresine çevrildiği, hakikat-ı Kur'aniye ile gösterilmiş ve ehl-i dalalet ve
sefahet hakkında göz ile göründüğü gibi bir idam-ı ebedîdir, bütün
mahbubatından ve mevcudattan bir firak-ı lâyezâlîdir. Elbette ve elbette hiç
bir şübhe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek hapis
müddetinden tam istifade ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dairesinde
îmanına ve Kur'ana hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmişbeş
sh: » (G: 40)
yaşımda binler tecrübelerle
ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki:
Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve
hayattaki saadet yalnız îmandadır ve îman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa
dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir on tokat vurur
gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
Ey hapis musibetine düşen bîçareler! Madem dünyanız
ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı
bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazan ağır
şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne
geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerait altında herbir saat ibadet zahmeti;
çok saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.
* * *
sh:» (G: 41)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُ
اللَّهُ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Hapis
musibetine düşenlere ve onlara merhametkârâne sadakatle hariçten gelen
erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi «üç nokta» da
beyan edeceğim:
Birinci
Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet
kazandırabilir. Ve fâni saatleri; meyveleri cihetiyle, mânen bâkî saatlere
çevirebilir. Ve beş-on sene ceza ile milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmağa
vesile olabilir. İşte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kıymetdar kazanç
şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve
sabr içinde şükretmektir. Zira hapis, çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.
İkinci
Nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet;
sh:» (G: 42)
herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse,
teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip «eyvah!» der ve geçmiş
musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet
hisseder ki: «Elhamdülillâh şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti» der. Ferah
ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet
bırakır. Ve lezzetli saat, bilâkis elem bırakır. Madem hakikat budur. Ve madem
geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş. Ve gelecek
belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve, yoktan elem yok. Ve mâdumdan elem
gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimâlinden, bugün o
niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvaneliktir. Aynen öyle
de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve mâdum ve yok olmuşlar- şimdi
düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allahtan şekva etmek
gibi «of, of» etmek dîvaneliktir. Eğer sağa-sola, yani geçmiş ve geleceklere
sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir.
Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu Üçüncü Medrese-i
Yûsufiyyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî
sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hüsûsan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden
gelen me'yusi-
sh:» (G: 43)
yet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada,
inâyet-i ilâhiye, bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan
ve hapsimden razı oldum. Çünki: «Benim gibi kabir kapısında bir bîçareye,
gafletle geçebilir bir saatini, on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır.»
diye şükreyledim.
Üçüncü
Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları
rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte,
az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara
vermek, aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dahilde ve
hariçte çalışanların -bir sadaka hükmünde- defter-i hasenatına yazılır. Husûsan
musibetzede; ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i
mâneviyyenin sevabı çok ziyadeleşir.
İşte bu
kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki: O hizmeti, Lillâh için
olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda
yardımlarına koşmaktır.
*
* *
sh:» (G: 44)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Ey hapis
arkadaşlarım ve din kardeşlerim!
Size;
hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek
kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ:
Birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam
lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını
çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında
düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem
korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da Kur'anın
emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve
teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalâha etmektir.
Evet,
hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki; ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde
ecel geldiğinden daha ziyade kalmıyacaktır. O kâtil ise, o kaza-yı İlâhiyeye
vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve
sh: » (G: 45)
intikam azabını çekerler.
Onun içindir ki, "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine
küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adavetten ve bir kinli
garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak
elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve
öldüren tövbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok
kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar
kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını afveder ve
bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde bulunan
bütün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve umumiye, hem
Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor.
Nasılki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün
mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular ve bizim beraetimize bir
sebeb olup (hattâ dinsizlere, serserilere de) o mahpuslar hakkında
"Maşâallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs
ettiler. Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip
beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü'min,
küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i îmana vermez. Eğer
hata etse verse, çabuk tövbe etmek lâzımdır.
* * *
sh: » (G: 46)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا دَائِمًا
Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!
Benim kat'î kanaatım gelmiş ki; buraya girmemizin
inayet-i İlahiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani sizi, Nurlar
tesellileriyle ve îmanın hakikatlariyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından
ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı
faidesizlikten, bâd-ı heva zayi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi
âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir. Madem hakikat
budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize
karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki; bir bıçak içinize girmemek ve
birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve
ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatla hizmet
sh: » (G: 47)
eden gardiyanlar çok
zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz, güya canavar ve
vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık
damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile
he'yete deyiniz ki:
"Değil
elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse, biz bu
bîçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz
düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa
çalışacağımıza, Kur'anın ve îmanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın
emriyle ve irşadıyla karar verdik." diyerek, bu hapsi bir mübarek
dershaneye çeviriniz.
* * *
sh:» (G:48)
Onüçüncü Sözün
İkinci Makamının Zeyli
LEYLE-İ KADİRDE İHTAR EDİLEN BİR
MES'ELE-İ MÜHİMME
Leyle-i
Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret
edeceğiz. Şöyle ki:
Nev'-i
beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve
merhametsiz tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan
etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli
telâş ve hâkimiyyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tâmir
edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablariyle ve dünya hayatının bütün
bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve
sh:» (G:49)
uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı
beşeriyyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyyesinin umumî bir surette
dehşetli yaralanmasiyle ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan
tabiatın, Kur'anın elmas kılıncı
altında parçalanmasiyle ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı ve en geniş
perdesi olan siyaset-i ruy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti
görünmesiyle elbette ve elbette hiç şüphe yok ki: Şimalde, Garpta, Amerika'da
emâreleri göründüğüne binaen nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı
dünyeviyye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği,
aradığı hayat-ı bâkıyyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve elbette hiç şüphe yok
ki: Bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan ve her
hükmüne ve dâvasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her
dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyyet ile bulunup lisanlariyle beşere
ders veren ve hiç bir kitapta emsali bulunmıyan bir tarzda, beşer için hayat-ı
bâkıyeyi ve saadet-i ebediyyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi
eden Kur'an-ı Mu'cizül-
Beyanın
şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtiyle, belki sarihan ve işareten
onbinler defa dâva edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şüphe
getirmez hadsiz hüccetleriyle
sh:» (G:50)
hayat-ı bâkıyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi
ders vermesi, elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddi veya
mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve
İngiltere'nin Kur'anı kabûl etmeğe çalışan meşhur hatipleri ve Amerikanın dîn-i
hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıt'aları ve büyük
hükümetleri Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan
sonra bütün ruh u canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında
kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin
yerini tutamaz.
Sâniyen:
Madem Risale-i Nur, bu mu'cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde
hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi,
hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda
hazine-i Kur'aniyyenin dellâllığını yapan ve Ondan başka me'hazı ve mercii
olmayan ve bir mu'cize-i mâneviyyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam
yapıyor ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam
galebe çalmış ve dalâletin
sh:» (G:51)
en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, «Tabiat Risalesi»
yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında
ve fennin en geniş perdelerinde «Asâ-yı Mûsa» daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi
ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda
gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.
Elbette
bize lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için, hususî dershaneler açılmağa izin
verilmesine binaen, Nur şakirdleri mümkün
olduğu kadar her yerde küçücük birer dershane-i Nuriyye açmak
lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes her bir mes'elesini tam
anlamaz. خman hakikatlerinin izahı olduğu için hem ilim , hem Marifetullah, hem huzur, hem
ibadettir.
Eski medreselerde be