GENÇLİK REHBERİ

Önsöz

Bu Gençlik Rehberi, yeni harfle basıldığı gibi, eski harfle Isparta'da dahi teksir edilip, hükûmetin ve zabıtanın ilişmemesi ve her tarafta iştiyakla okunması ve intişarı gösteriyor ki; bu "Rehber'in" millete, hususan gençlere çok menfaati var. Yalnız Ankara'nın emniyet müdürü elliikinci sahifede beşinci satırında "dinî tedrisat için hususî dershaneler açılmağa izin verilmesine binaen" cümlesini okumadan, sekizinci satırdaki "mümkün olduğu kadar her yerde küçük birer dershâne-i Nuriye açmak lâzımdır" cümlesine ilişmişti. Demek sonra hakikatini anlamış ki, daha intişarına mâni olmadı.

 

sh: » (G:  4)

            "Hüve Nüktesi" gerçi derindir, herkes birden kavramaz. Fakat o nükte, tabiiyyunun ve ehl-i küfrün temel taşını parça parça ettiği gibi, muannid feylesofları hayretler içinde bırakıp çoklarını îmana getirmiş. Hem o nükte anahtariyle açılan âlem-i misaldeki seyahat-ı mâneviye miftahı ile, âhiretin bir sineması "aynelyakîn" görülmüş. Fakat çok ince olmasından neşredilmedi.

Bediüzzaman

Said Nursî

sh: » (G:  5)

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Birinci Söz

            Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:

 

            Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcatına karşı perişan olacaktır.

sh: » (G:  6)

             İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi. Diğeri mağrur... Mütevâzii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: "Ben, filan reisin ismiyle gezerim." Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

            İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

            Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

sh: » (G:  7)

            Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

            Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillâh der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillâh der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillâh der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur.

            Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin

sh: » (G:  8)

            kemal-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi

 فَقُلْنَا اضْرِبْْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا âyetini okuyorlar.

            Madem her şey mânen Bismillâh der. Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillâh demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

            Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

sh: » (G:  9)

            Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillâh" zikirdir. Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

            Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.

* * *

sh: » (G:  10)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

Onüçüncü Sözün İkinci Makamı

(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)

            Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında "âhiretimizi ne suretle kurtaracağız" diye, Risale-i Nur'dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek.

sh: » (G:  11)

             Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.

            Birinci yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

            İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.

            Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir idam-ı ebedî kapısı... Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür. Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük  dehşetli bir mes'ele karşısında bîçare insan; o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.

sh: » (G:  12)

            Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde(*) isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'î ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îman ve itaat iledir." diye ittifakla haber veriyorlar.

 

            Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb

            (*) Onlardan birisi Risale-i Nur'dur. Meydandadır.

sh: » (G:  13)

olduğunu ve îman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer îman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

            Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

            Madem ehl-i îman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit "Gel

sh: » (G:  14)

            biletini al!" diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz. Ve rûhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev'-i beşere baktığı için ve mu'cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip, ondört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev'-i beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden, elbette hiçbir

sh: » (G:  15)

 cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.

            İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi; istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.

* * *

sh: » (G:  16)

Bir Zaman Eskişehir Hapishanesinin Penceresinde Oturmuştum

            Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları suretini aldı. Ondan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki hallerini manevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi; kabirde azap çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.

            Fitne-i âhirzamanın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor.

 

 

sh: » (G:  17)

            Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin te'sirli bir nümunesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: "Bu bîçareler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar." diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve talim eden irtidadkâr bir şahs-ı manevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:

            Ey cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefîhane dalâleti severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı kabul eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına getirmek istemeyen ve irtidada yüz tutan bedbaht!... Kat'iyyen bil ki: Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan sonra, bil'umum senin bu kâinatın ve mazi ve müstakbelin ve geçmiş nev'in ve cinsin ve gelecek mahluklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve taifeler tamamen madum ve ölüdürler. İşte insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyar dünyalar ve seyyal kâinatlar, mütemadiyen senin dalâletin suretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini yakıyor. Rûhun varsa, yandırıyor. Aklın sönmemiş ise, gamlar için

sh: » (G:  18)

de boğuyor. Eğer bir saatçık sarhoşça sefahetin ve pis lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o sefahette kal... Yoksa, aklını başına al! O manevî cehennemden kurtulmak ve îmanın bu dünyada dahi temin ettiği bir manevî cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için, Kur'anın dersini dinle. Cüz'î, fâni bir dakika lezzeti; küllî, bâki, daimî, îmanî (*) lezzetler ile mübadele et...

            (*) Evet îman, bu dünyada dahi Cennet lezaizini mânen verebilir. Yüzer lezzetli ışıklarından bu tek faydasına bak: Nasılki senin gayet sevdiğin bir zâtı bir tehlikede ölüyorken gördüğün dakikasında, Hekîm-i Lokman ve Hızır gibi bir doktor geldi. Birden dirildi. Ne kadar sevinç hissediyorsun... Öyle de: Sen, sevdiğin ve alâkadar olduğun ölmüşlerin adedince sevinçleri, sürurları îman veriyor. Çünki mazi mezaristanında milyonlarla sence mahbub zâtlar; mahvdan ve ölümden, birden îman nuruyla senin karşında diriliyorlar. "Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz" deyip hayat buluyorlar. O hadsiz firaklardan gelen hadsiz elemler yerine, visal ve hayat bulmalarından nihayetsiz lezzetler ve sevinçler, îman noktasından bu dünyada dahi geldiğini gösteriyor ki: Îman öyle bir çekirdektir ki; ehl-i îmana Cennet'i bütün lezaiz ve mehasiniyle sünbül veriyor ve verecektir.

sh: » (G:  19)

            Hem deme ki: "Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim." Çünki hayvana nisbeten mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenab-ı Hakîm-i Rahîm o gaybı onlara bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ kesilmek için yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat his gider, o elemden de kurtulur. Demek Cenab-ı Hakk'ın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'feti ve şefkati, gaybı bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefihane lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünki hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-ı tammeden bilkülliye mahrumsun.

            Hem senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin; incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz'î olup, senin insaniyetin ve kemalâtın o nisbette küçülür, hiçe iner. Fakat îman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, îman cihetiyle mevcud bulunan mâzi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve kemalâtı o nisbette

sh: » (G:  20)

teâli eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.

            Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmana dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve rezil nefse inkılâb etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennem'i ve mazlum ehl-i îmana Cennet'i kazandıran bir muvakkat galeben olacak.

 

sh: » (G:  21)

Gençlik Rehberi'ne İlâve Edilmesi Lâzımgelen, Üstadımızın Bir Fıkrasıdır

            Mersin'den gelen Rehber'in baş taraflarındaki "Mes'ele-i Mühimme" namındaki "Yirmiüç ve yirmidördüncü" sahifeyi çıkarmak münasibdir. Çünki Nur'un mühim mesleği şefkat olmasından -erkeklerden ziyade- hem samimî, hem ihlâs ile kadınlar Nurlar ile ciddî alâkadar oluyorlar. Bu iki sahifedeki şiddet; şefkat kahramanları olan o mübarek hemşirelerimiz, onunla meşgul olup müteessir olmasınlar. Çünki bu mes'ele; İstanbul gibi yerlerde, açık-saçık, yarım çıplak Rum, Ermeni kızlarına benzemeye çalışan bir kısım İslâm kızlarını ikaz etmek için yazılmıştır.

 

sh: » (G:  22)

            Halbuki İstanbul'daki, Rehber aleyhindeki münafıklar ve masonlar; hem bu âhirde aleyhimizde bâzı gazeteler bu noktaya yanlış mâna vererek, bir kısım kadınların Risale-i Nur'a karşı olan alâkalarını zayıflatmak için iftiralarına medar olmuş. Şimdilik o iki sahife çıkarılsın. Yerine, "Kadınlarla Muhavere" namındaki Kadınlar Rehberi konulsun.

Said Nursî

_______________________
            Haşiye: Nasılki bir zaman terbiye-i İslâmiyeye muhalif gizli komiteler, gençleri ifsâd etmeğe çalıştıkları gibi; şimdi de bîçare kadınları yoldan çıkarmak için, bâzı dinsiz ve gizli komiteler çalışıyorlar.

            Bu ifsad komitelerinin iftiralarına medar olmamak için, ellerinde "Gençlik Rehberi" olanlara yukarıdaki fıkradan birer tane verilsin.

            Kadınlar da, çıkarılan o iki sahifenin yerine, "Kadınlarla Muhavere" namındaki İhtiyar ve Genç Hanımlar Rehberi'ni okusunlar. Ve çıkarılan iki sahifenin yerine, Üstadımızın yukarıdaki fıkrası konulsun.

 

sh: » (G:  23)

Birden İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme

            Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, taife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor. Evet nasılki tarihlerde, eski zamanlarda "Amazonlar" namında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamanda zındıka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem'in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bu

sh: » (G:  24)

lur. Hattâ bu hâlin neticesi olarak o âhirzamanda, bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezaret edecek derecede ehemmiyetsiz, sahibsiz, kıymetsiz bir surete gireceği, hadîsin rivayetinden anlaşılıyor.

            Madem hakikat budur. Ve madem her güzel, güzelliğini sever ve elinden geldiği kadar muhafaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve madem güzellik bir nîmettir. Nimete şükredilse mânen ziyadeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette aklı varsa, hüsün ve cemalini günahları kazanmak ve kazandırmak ve çirkin ve zehirli yapmak ve o nimeti küfran ile medar-ı azab bir surete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fâni, beş-on senelik cemâli bâkileştirmek için, meşru' bir tarzda istimal ile, o nimete şükredecek. Yoksa ihtiyarlıkta uzun zaman istiskale maruz kalıp, me'yusane ağlayacak.

            Eğer terbiye-i İslâmiye dairesinde, âdâb-ı Kur'aniye zînetiyle o cemâl güzelleştirilse; o fâni hüsün, mânen bâki kalacağı ve Cennet'te hûrilerin cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat'iyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre miktar aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî neticeyi elinden kaçırmayacak...

 

sh: » (G:  25)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

            Aziz, sıddık kardeşlerim!

            "Tehlikeli vaziyette bulunan gençlere bir ihtarname" namında bir fıkra gönderiyoruz. Tâ ki Risale-i Nur'un genç şakirdlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve ittiba-i Sünnet-i Seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdar bulunduğunu ve hakikî ve zevkli gençlik ise, o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha isbat edip, hakikî genç Türkler kimler olduğunu göstersin.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî

* * *

sh: » (G:  26)

BİRKAÇ BÎÇARE GENÇLERE VERİLEN

Bir tenbih, bir Ders, bir ihtardır

 

            Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te'sirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:

            Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiyye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.

            Hayat ise, eğer îman olmazsa veyahut isyan ile o îman tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler,

sh: » (G:  27)

kederler verir. Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşrû ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.

                        Eğer îman hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar îmanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hâzır gibi ruh ve kalbine îman noktasında ulvî ve manevî ezvakı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin,

sh: » (G:  28)

«İhtiyar Risalesinde» Yedinci Rica'da izahı var. Ona bakmalısınız.

            İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise, size -başka gençlere söylediğim gibi- bir temsil ile beyan ediyorum:

            Meselâ, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango (fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren) dairesi var. Biz buradaki on kişi alâküllihâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakika, ya "Gel idam biletini al, darağacına çık!" veyahut "Gel, milyonlar altun kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!" demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki:

            «Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile emsalsiz ikramiye

sh: » (G:  29)

biletini alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki; «O darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şübhesiz gündüz gibi kat'î biliniz.» dedi.

            İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşrû dairedeki gençliğin sefahetkârane zevkleri, hazine-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmanı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin  musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım-ı Kur'anî olan îman ve ferâizi elde etmekle ve

sh: » (G:  30)

fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.

            Elhasıl: Gençlik gidecek... Sefâhette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû-i istimâl ile, isrâfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfat ve sû-i istimâlden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşrû dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfilkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.

sh: » (G:  31)

             Hem nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâdiheva, belki zararlı zâyi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin...

* * *

sh: » (G:  32)

RİSALE-İ NUR TALEBELERİ TARAFINDAN

 

Sorulan bir suale cevap

 

            «Âlem-i İslâm'ın mukadderatiyle ciddî alâkadar olan bu Cihan Harbinin dehşetli zamanlarında, iki sene -şimdi on sene kadar oldu- ne bizden ve ne de hergün hizmetinde bulunan Emin'den bir defacık olsun sormadınız, ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten ıskat ediyor? Yahut onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var?» diye üstadımızdan sorduk. O da «Elcevap» diyor ki:

 

            Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hakikat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, Cihan Harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki, bu Cihan Harbinde iki hükûmet, Küre-i Arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhakeme dâvasında bulunmaları içinde; iki muazzam dinin musâlâha ve sulh mahkemesine barışmak dâvaları açılarak ve dinsizliğin deh-

 

 

sh:» (G: 33)

 

 

şetli cereyanı da, semavî dinler ile mücadele-i azîmesi başladığı hengâmda; nev-i beşerin «sosyalist» tabakası ile «burjuvalar» tâifesinin Mahkeme-i Kübralarında açılan büyük dâvalarından çok mühim öyle bir dâva açılmış ve öyle muazzam bir hakikat meydana çıkmış ki: O dâvanın tek bir adama isabet eden mikdarı, bu Cihan Harbinden daha büyüktür. İşte o dâva da budur ki:

 

            Şu zamanda her mü'min için, belki herkes için küre-i arz kadar bir bâkî tarla ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak; ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvası açılmış. Demek, her birtek adamın başına öyle bir dâva açılmış ki: Eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o dâvayı kazanmak için bütününü sarfedecek. Elbette o dâvayı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren dîvânedir. Hattâ o dâva, o derece tehlikeye düşmüş ki: -Bir ehl-i keşfin müşahedesiyle- bir yerde ecel elinden terhis tezkeresi alan kırk adamdan, bir adam kazanabilmiş. Otuzdokuzu kaybetmiş.

 

 

            İşte, bu ehemmiyetli azim dâvayı kazandıracak ve yirmi senedir tecrübelerle, onda sekizine o dâvayı kazandıran bir dâva vekili bulunsa.. elbette aklı başında her adam, o dâvayı ka-

 

 

sh:» (G: 34)

 

zandıracak öyle bir dâva vekilini vazifeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkinde ehemmiyet vermeğe mükelleftir.

 

            İşte o dâva vekilinin birisi, belki birincisi Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın i'cazı mânevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd  eden Risale-i Nur olduğuna, (binler) onunla o dâvayı kazananlar şâhiddir.

 

            Evet, bu küre-i arza me'muriyetle gönderilen her insan, burada misafir ve fâni olduğu; ve mahiyeti, bir hayat-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat'iyyen tahakkuk etmiştir. O herbir insan, bu zamanda hayat-ı ebediyyesini kurtaracak olan istinad kaleleri sarsıldığından; bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadar ahbabını ebedî terketmekle beraber,  bu dünyadan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak dâvası başına açılmış. Eğer îman vesikası olmazsa ve berâtı ve senedi olan itikadı, sağlam bir sûrette elde etmezse, o dâvayı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?..

 

            İşte, bu hakikata binaen, benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklımız ve fikrimiz ziyadeleşse de, bu muazzam vazife-i kudsiyesinin hizmetine ancak kâfi gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzulî ve malâyani olur. Yalnız bu kadar var ki: Risâle-i Nur şakirtleri-

 

 

sh:» (G: 35)

 

nin bir kısmı öteki dâvalar içinde bulunduğu; ve lüzumsuz, sebepsiz bazen bize akılsızların tecavüzleri ve taarruzları zamanlarında -zaruret derecesinde- istemiyerek bakmışız (*).

 

            Hem de bu hakikî ve pek büyük dâva haricindeki dâvalara ve boğuşmalara alâkadarâne fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki, böyle geniş siyasî ve heyecan veren dairelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir daire içinde vazifedar olduğu, ehemmiyetli hizmetlerden geri kalır veya şevki kırılır. Hem de, o geniş cazibedar siyaset ve boğuşma dairelerine dikkat eden, bazan kapılır. Vazifesini yapamadığı gibi, selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikamet-i fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de, o ittiham altında kalabilir. Hattâ bu noktada bana mahkemede hücum ettikleri zaman, dedim:

 

            «Güneş gibi hakikat-i îmaniye ve Kur'aniye, yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi; o hakikati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisata belki kâinata da âlet edemez» diye onları susturdum.

 

            İşte, üstadımızın cevabı bitti.

            Biz de, bütün kuvvetimizle tasdik ettik.

 

                                                                                    Risale-i Nur şakirtleri

___________________

            (*) Mahkemedeki müdâfaatına işarettir.

 

sh: » (G:  36)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

            Risale-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yeyip, taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var. Evet gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, akibeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat sefahet keyfiyle -bir namus mes'elesinde- binler gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen bîçare gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik

sh: » (G:  37)

hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünki akibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musibete karşı titriyor.

 

            İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanane davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur'un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare genç, hem dünya istikbalini ve mes'ud hayatını, hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bâkiyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve sû'-i istimal ve sefahetle hastahanelere ve hayatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur'aniye ve Nur'un hakikatlarıyla kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ud bir Müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi sultan olur.

            Evet bir genç, hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namaza sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni

sh: » (G:  38)

olduğu gibi o musibete sebebiyet veren hatadan dahi tövbe edip sair zararlı, elemli günahlardan çekilse hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faidesi olması gibi o on-onbeş senelik fâni gençlikle ebedî parlak bir gençliği kazanacağını, başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bütün Kütüb ve Suhuf-u Semaviye kat'î haber verip müjde ediyorlar.

            Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.

            Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise, farz namazını kılmak şartıyla, herbir saati, bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevi sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îman hakikatlarına müştak ise; farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla herbir saatleri yirmişer saat ibadet olup hapis ona bir istirahathane ve merhametkârane ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste

sh: » (G:  39)

durmakla hariçteki müşevveş, her tarafta günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir katil, bir müntakim olarak değil, belki tövbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az bir zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zâtlar demişler ki: "Terbiye için onbeş sene hapse atmaktan ise, onbeş hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder."

            Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar ve madem ölüm, ehl-i îman hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat-ı Kur'aniye ile gösterilmiş ve ehl-i dalalet ve sefahet hakkında göz ile göründüğü gibi bir idam-ı ebedîdir, bütün mahbubatından ve mevcudattan bir firak-ı lâyezâlîdir. Elbette ve elbette hiç bir şübhe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek hapis müddetinden tam istifade ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dairesinde îmanına ve Kur'ana hizmete çalışmaktır.

            Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmişbeş

sh: » (G:  40)

yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki:

            Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmandadır ve îman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.

            Ey hapis musibetine düşen bîçareler! Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazan ağır şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerait altında herbir saat ibadet zahmeti; çok saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.

* * *

sh:» (G: 41)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ  وَرَحْمَةُ اللَّهُ وَبَرَكَاتُهُ

            Aziz, sıddık kardeşlerim!

 

            Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametkârâne sadakatle hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi «üç nokta» da beyan edeceğim:

 

            Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri; meyveleri cihetiyle, mânen bâkî saatlere çevirebilir. Ve beş-on sene ceza ile milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kıymetdar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabr içinde şükretmektir. Zira hapis, çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.

 

            İkinci Nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet;

 

 

sh:» (G: 42)

 

herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip «eyvah!» der ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet hisseder ki: «Elhamdülillâh şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti» der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet bırakır. Ve lezzetli saat, bilâkis elem bırakır. Madem hakikat budur. Ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş. Ve gelecek belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve, yoktan elem yok. Ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimâlinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve mâdum ve yok olmuşlar- şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allahtan şekva etmek gibi «of, of» etmek dîvaneliktir. Eğer sağa-sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu Üçüncü Medrese-i Yûsufiyyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hüsûsan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yusi-

 

 

sh:» (G: 43)

 

yet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i ilâhiye, bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. Çünki: «Benim gibi kabir kapısında bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır.» diye şükreyledim.

 

            Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dahilde ve hariçte çalışanların -bir sadaka hükmünde- defter-i hasenatına yazılır. Husûsan musibetzede; ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i mâneviyyenin sevabı çok ziyadeleşir.

 

            İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki: O hizmeti, Lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.

 

                                                * * *

 

 

sh:» (G: 44)

 

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ  يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

 

 

            Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!

 

            Size; hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:

 

            Meselâ: Birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da Kur'anın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalâha etmektir.

 

            Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki; ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmıyacaktır. O kâtil ise, o kaza-yı İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve

 

sh: » (G: 45)

intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tövbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını afveder ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor.

            Nasılki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular ve bizim beraetimize bir sebeb olup (hattâ dinsizlere, serserilere de) o mahpuslar hakkında "Maşâallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i îmana vermez. Eğer hata etse verse, çabuk tövbe etmek lâzımdır.

* * *

sh: » (G: 46)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ  يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

 

            Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!

            Benim kat'î kanaatım gelmiş ki; buraya girmemizin inayet-i İlahiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani sizi, Nurlar tesellileriyle ve îmanın hakikatlariyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir. Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki; bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatla hizmet

sh: » (G: 47)

eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz, güya canavar ve vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile he'yete deyiniz ki:

             "Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse, biz bu bîçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza, Kur'anın ve îmanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik." diyerek, bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.

* * *

sh:» (G:48)

Onüçüncü Sözün

İkinci Makamının Zeyli

LEYLE-İ KADİRDE İHTAR EDİLEN BİR

MES'ELE-İ MÜHİMME

                       

            Leyle-i Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

            Nev'-i beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve merhametsiz tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli telâş ve hâkimiyyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablariyle ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve

sh:» (G:49)

uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasiyle ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın,  Kur'anın elmas kılıncı altında parçalanmasiyle ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı ve en geniş perdesi olan siyaset-i ruy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiç şüphe yok ki: Şimalde, Garpta, Amerika'da emâreleri göründüğüne binaen nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviyye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkıyyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve elbette hiç şüphe yok ki: Bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyyet ile bulunup lisanlariyle beşere ders veren ve hiç bir kitapta emsali bulunmıyan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkıyeyi ve saadet-i ebediyyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur'an-ı Mu'cizül-

 

            Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtiyle, belki sarihan ve işareten onbinler defa dâva edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle

sh:» (G:50)

hayat-ı bâkıyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi ders vermesi, elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddi veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'anı kabûl etmeğe çalışan meşhur hatipleri ve Amerikanın dîn-i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükümetleri Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.

            Sâniyen: Madem Risale-i Nur, bu mu'cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur'aniyyenin dellâllığını yapan ve Ondan başka me'hazı ve mercii olmayan ve bir mu'cize-i mâneviyyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin

sh:» (G:51)

en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, «Tabiat Risalesi» yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde «Asâ-yı Mûsa» daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.

            Elbette bize lâzım ve millete elzemdir  ki: Şimdi resmen izin verilen din  tedrisatı için, hususî dershaneler  açılmağa  izin verilmesine  binaen, Nur şakirdleri mümkün  olduğu kadar  her yerde  küçücük birer dershane-i Nuriyye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder.  Fakat herkes her bir mes'elesini tam anlamaz. خman hakikatlerinin izahı olduğu için  hem ilim , hem Marifetullah, hem huzur, hem ibadettir.

            Eski medreselerde beş-on seneye mukabil İnşaallah Nur Medreseleri beş-on hafta aynı neticeyi  temin edecek  ve yirmi senedir  ediyor.

            Hem hükûmet, bu millet ve vatanın hayat-ı dünyeviyesine  ve siyasiyesine ve uhreviyesine  pek çok  faydası  bulunan bu Kur'an  Lemeatlarına ve Kur'an dellâlı  olan Risâle-i Nur'a, değil  ilişmek, belki tamamiyle terviç ve neşrine  çalışmalar elzemdir ki: Geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek şiddetli belâlâra ve anarşiliğe kar‏‎şı bir set olabilsin.

                                                                                                                        Said Nursi

 

 

sh: » (G:  52)

(Yirmialtıncı Lema'dan)

 

Yedinci Rica

 

             Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılab ettiği hengâmda, Ankara'daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara'nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal'asının başına çıktım. O kal'a, tahaccür etmiş hâdisat-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kal'anın ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devleti'nin ihtiyarlığı ve Hilafet saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı; bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir halet içinde, o yüksek kal'ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara'da

sh: » (G:  53)

en kara bir halet-i ruhiye hissettiğimden, (Haşiye) bir nur, bir teselli, bir rica aradım.

            Sağa, yani mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken; bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev'imin bir mezar-ı ekberi suretinde göründü, teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbale derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvari nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbuhanedeki ızdırab çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me'yus olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki; o ağacın tek bir meyvesi var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor. O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir surette ayaklar altında çiğneniyor gördüm.

______________________________

            (Haşiye): O zaman bu halet-i ruhiye Farisî bir münacat suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara'da Hubab Risalesi'nde tab' edilmiştir.

sh: » (G:  54)

            O da derman değil, belki derdime dert kattı. Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki; esassız, fâni olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti. O cihette dahi hayır göremediğimden ön tarafıma baktım; ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.

            Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa olacak, cüz'î bir cüz'-i ihtiyarîden başka birşey elimde yok. O hadsiz a'da ve hesabsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı insanî olan cüz'-i ihtiyarî; hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan gelen korkuları men'etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faidesi olmadığını gördüm.

            Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın semasında parlayan îman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki;

sh: » (G:  55)

gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezauf etse idi, yine o nur, onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:

            Îman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbab olduğunu biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi. Hem îman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı gafletle görünen gelecek zamanı, sevimli saadet saraylarında bir ziyafet-i Rahmaniye meclisi suretinde biilmelyakîn gösterdi.

            Hem îman, nazar-ı gafletle bir tabut vaziyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, hazır gün uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafirhane-i Rahmanî suretinde bilmüşahede gösterdi.          

            Hem îman, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzed olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmelyakîn gösterdi.

             Hem îman; kemiklerimle, mebde-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını; belki o toprak,

sh: » (G:  56)

rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı îman ile gösterdi. Hem îman; nazar-ı gafletle, arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur'an ile gösterdi ki; o zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bitmiş, manasını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedaniye ve sahaif-i nukuş-u Sübhaniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmelyakîn bildirdi. Hem îman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur'an ile gösterdi ki; o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise; hiçliğe ve ademistana değil, belki vücuda, nuristana ve saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.

            Hem îman, o elinde pek cüz'î bir kesb bulunan cüz'î bir cüz'-i ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenahî bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisab etmek için o cüz'-i ihtiyarînin eline bir vesika veriyor.. belki de îman, o cüz'-i ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz'-i ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem kısa,

sh: » (G:  57)

hem âciz, hem noksandır. Fakat nasılki bir asker, cüz'î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de sırr-ı îmanla o cüz'î cüz'-i ihtiyarî, Cenab-ı Hak namına onun yolunda istimal edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet'i dahi kazanabilir. Hem îman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz'-i ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dâhil olduğundan; o cüz'-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i îman ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur-u îman ile istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.

            İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem elhamdülillâh biz ehl-i îmanız ve madem îmanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var ve madem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyade sevkediyor.. elbette îmanlı ihtiyarlıktan şekva değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.

sh: » (G:  58)

 

MEYVE RİSALESİ'NDEN

Altıncı Mes'ele

            Risale-i Nur'un çok yerlerinde izahı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan îman-ı billah rüknünün binler küllî bürhanlarından birtek bürhana kısaca bir işarettir.

            Kastamonu'da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

            Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var.

sh: » (G:  59)

Şübhesiz gayet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla Küre-i Arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

            Hem meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, Küre-i Arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasiyle Küre-i Arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.

            Hem meselâ, nasılki gayet mükemmel binbir çeşit erzak etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine

sh: » (G:  60)

alan ve seyahatıyla mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve Küre-i Arz denilen bu Rahmanî iaşe anbarı ve bir sefine-i Sübhaniye ve binbir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz ve okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat'iyette ve o derecede Küre-i Arz deposunun sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini, bildirir, tanıttırır, sevdirir.

            Hem nasılki: Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve ordugâh, şübhesiz bedahetle o hârika kumandanı gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhanîde, nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç

sh: » (G:  61)

birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı âzam tarafından verilen Küre-i Arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece Küre-i Arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes'ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

            Hem nasılki: Bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın dediğine bakılsa- Küre-i Arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, Küre-i Arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede

sh: » (G:  62)

bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir, o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasıyla bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahid göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

            Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur'aniye yazılmış, gayet manidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua, şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemalâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı

 

sh: » (G:  63)

kebiri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz manidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur'an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitabdan ne derece büyük ve mükemmel ve manidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya ve mektebde bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyaslarıyla ve dürbîn gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. Allahü Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhanallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senalarıyla sevdirir.

            İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniş mikyasıyla ve hususî aynasiyle ve dürbînlü gözüyle ve ibretli nazarlariyle bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal'ini esmasıyla bildirir; sıfâtını, kemalâtını tanıttırır.

            İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek

sh: » (G:  64)

içindir ki; Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan çok tekrar ile en ziyade رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ve خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek: "Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun." dediler. Ben de dedim:

            İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahluk iken, birden îman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelal'e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hacatına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha îman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar

sh: » (G:  65)

memnun ve minnetdar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz. O mektebli gençlere dediğim gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:

            Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum idam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben, de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum." Lâ ilahe illallah diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

* * *

sh: » (G: 66)

(Onuncu Söz'ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası)

                 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ                   

 فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ

وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ { يُخْرِجُ اْلحَىَّ مِنَ اْلمَيِّتِ وَيُخْرِجُ اْلمَيِّتَ مِنَ اْلحَىِّ وَيُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ * وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ*

وَ مِنْ آيَاتِهِ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَ جَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَ رَحْمَةً اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ *

 وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ *

وَ مِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَ النَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ *

وَ مِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَ طَمَعًا وَ يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِى بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ *

وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ تَقُومَ السّمَاءُ وَاْلاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلاَرْضِ اِذَا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ *

وَ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ *

وَ هُوَ الَّذِى يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَ هُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {

 

sh: » (G: 67)

            Îmanın bir kutbunu gösteren bu semavî Âyât-ı Kübranın ve

            Haşri isbat eden şu kudsî berahin-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i âzamı; bu "Dokuzuncu Şua"da beyan edilecek. Lâtif bir inâyet-i Rabbaniyedir ki: Bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddemesi "Muhakemat" namındaki eserin âhirinde; "İkinci Maksad: Kur'anda haşre işaret eden iki âyet tefsir ve beyan edilecek.

            نَحُو بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

deyip durmuş. Daha yazamamış. Hâlık-ı Rahîm'ime delail ve emarat-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene  sonra tevfik ihsan eyledi. Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan

  فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

ferman-ı İlahînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz'ü in'am etti, münkirleri susturdu. Hem îman-ı haşrînin hücum edilmez ve iki metin kal'asından, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şua, mezkûr âyâtıyla işaret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli mukaddemeden ibarettir.

* * *

 

sh: » (G: 68)

Mukaddime

            (Haşir akidesinin, pek çok ruhî faidelerinden ve hayatî neticelerinden birtek netice-i câmiayı ihtisar ile beyan ve hayat-ı insaniyeye hususan hayat-ı içtimaiyesine ne derece lüzumlu ve zarurî olduğunu izhar ve bu îman-ı haşrî akidesinin pek çok hüccetlerinden bir tek hüccet-i külliyeyi icmal ile göstermek ve o akide-i haşriye ne derece bedihî ve şübhesiz bulunduğunu ifade etmekten ibaret olarak "İki Nokta"dır.)

            Birinci Nokta: Âhiret akidesi, hayat-ı içtimaiye ve şahsiye-i insaniyenin üss-ül esası ve saadetinin ve kemalâtının esasatı olduğuna yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız dört tanesine işaret edeceğiz.

            Birincisi: Nev-i beşerin bir cihette hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler  Ve.

sh: » (G: 69)

 gayet zaîf ve nazik vücudlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mizac-ı ruhlarında, o Cennet ile bir ümid bulup mesrurane yaşayabilirler. Meselâ Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet'in bir kuşu oldu. Cennet'te gezer, bizden daha güzel yaşar." Yoksa her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçarelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber ruh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı.

            İkinci Delil: Nev-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler ve çocuk hükmüne geçen seri-üt teessür ruhlarında ve mizaçlarında, mevt ve zevalden çıkan elîm ve dehşetli me'yusiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümidiyle mukabele edebilirler. Yoksa o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-ı kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vaveylâ-i

sh: » (G: 70)

 

ruhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azab olurdu.

            Üçüncü Delil: İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin en kuvvetli medarı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevalarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden; yalnız Cehennem fikridir. Yoksa Cehennem endişesi olmazsa, "El-hükmü lil-galib" kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde bîçare zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehennem'e çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.

            Dördüncü Delil: Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce, bir tahassüngâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederane,

 

sh: » (G: 71)

ferzendane, kardeşane, arkadaşane münasebetlerin bulunmak fikriyle, akidesiyle olabilir.

            Meselâ der: "Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta, daimî bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünki ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedakârlığı ve merhameti yaparım." diyerek o ihtiyare karısına, güzel bir huri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa kısacık bir-iki saat surî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uğrayan arkadaşlık; elbette gayet surî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye manasında ve bir mecazî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sair galib hisler, o hürmet ve merhameti mağlub edip o dünya cennetini, cehenneme çevirir.

            İşte îman-ı haşrînin yüzer neticesinden birisi; hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından mezkûr dört delile sairleri kıyas edilse anlaşılır ki: Hakikat-ı haşriyenin tahakkuku ve vukuu; insaniyetin ulvî hakikatı ve küllî haceti derecesinde kat'îdir. Belki insanın midesindeki ihtiyacın vücudu, taamların

sh: » (G: 72)

vücuduna delalet ve şehadetinden daha zâhirdir ve daha  ziyade tahakkukunu bildirir. Ve eğer bu hakikat-ı haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdar olan insaniyet mahiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukut edeceğini isbat eder. Beşerin idare ve ahlâk ve içtimaiyatı ile çok alâkadar olan içtimaiyyun ve siyasiyyun ve ahlâkiyyunun kulakları çınlasın! Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler ve bu derin yaraları ne ile tedavi edebilirler?

            İkinci Nokta: Hakikat-ı haşriyenin hadsiz bürhanlarından sair erkân-ı îmaniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir bürhanı, gayet muhtasar bir surette beyan eder. Şöyle ki:

            Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkaniyetinin bütün bürhanları, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna şehadet ederek isbat ederler. Çünki bu zâtın bütün hayatında bütün davaları, vahdaniyetten sonra haşirde temerküz ediyor. Hem umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, aynı hakikate şehadet eder.

            Hem وَ بِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehadeti bedahet derecesine

sh: » (G: 73)

çıkaran وَ كُتُبِهِ şehadeti de aynı hakikate şehadet eder. Şöyle ki: Başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hakkaniyetini isbat eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatları, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna ve vukuuna şehadet edip isbat ederler. Çünki Kur'anın hemen üçten birisi haşirdir ve ekser kısa surelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı hakikatı haber verir, isbat eder, gösterir. Meselâ:

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ * يَا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ * اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا * اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ * اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ * عَمَّ يَتَسَاءَ لُونَ * هَلْ اَتَيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ

gibi, otuz-kırk surelerin başlarında bütün kat'iyetle hakikat-ı haşriyyeyi kâinatın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikatı olduğunu göstermekle beraber, sair âyetler dahi o hakikat[̝ѝ͝ǝ1] ın çeşit çeşit delillerini beyan edip ikna  eder.

sh: » (G: 74)

 Acaba birtek âyetin birtek işareti, gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddid ilmî, kevnî hakikatları meyve veren bir kitabın binler böyle şehadetleri ve davaları ile, Güneş gibi zuhur eden îman-ı haşrî; hakikatsız olması güneşin inkârı belki kâinatın ademi gibi hiçbir cihet-i imkânı var mı ve yüz derece muhal ve bâtıl olmaz mı? Acaba bir sultanın birtek işareti yalan olmamak için bazan bir ordu hareket edip çarpıştığı halde, o pek ciddî ve izzetli sultanın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kabil midir ve hakikatsız olmak mümkün müdür? Acaba onüç asırda fâsılasız olarak hadsiz ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan-ı Zîşan'ın birtek işareti böyle bir hakikatı isbat etmeye kâfi iken, binler tasrihat ile bu hakikat-ı haşriyeyi gösterip isbat ettikten sonra, o hakikatı tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azabı lâzım gelmez mi ve ayn-ı adalet olmaz mı? Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semavî suhufları ve mukaddes kitabları dahi, bütün istikbale ve umum zamanlara hükümran olan Kur'anın tafsilatla, izahatla tekrar ile beyan ve isbat ettiği hakikat-ı haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakikatı

sh: » (G: 75)

kat'î kabul ile beraber, tafsilatsız ve perdeli ve muhtasar bir surette beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbatları; Kur'anın davasını binler imza ile tasdik ederler.    Bu bahsin münasebetiyle Risale-i Münacat'ın âhirinde,  ايِمَانٌ بِالْيَوْمِ الاَخِرِ  rüknüne sair rükünlerin hususan "rusül" ve "kütüb"ün şehadetini, münâcât suretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki: Münâcat'ta demiş:

            Ey Rabb-i Rahîm'im! Resul-i Ekrem'inin talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ki: Başta Kur'an ve Resul-i Ekrem'in olarak bütün mukaddes kitablar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerinin tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde rahîmane cilveleri, nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı bir tarzda Dâr-ı saadette istimrarına ve bekasına ve  bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refakat eden müştakların, ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına icma' ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.

sh: » (G: 76)

            Hem yüzer mu'cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı katıalarına istinaden, başta Resul-i Ekrem ve Kur'an-ı Hakîm'in olarak bütün nuranî ruhların sahibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan veliler ve bütün keskin, nurlu akılların madenleri olan sıddıkînler ve bütün suhuf-u semaviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inayet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına, şe'nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve îmanlarına binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalalet için Cehennem ve ehl-i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli îman edip şehadet ediyorlar.

            Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il Kerim! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhar-ı Zülcelâl!.. Bu kadar sadık dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını yalancı çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rububiyetinin kat'î mukteziyatını tekzib edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaat etmekle

sh: » (G: 77)

kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibadının âhirete bakan hadsiz dualarını ve davalarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle, senin azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten, senin o nihayetsiz adaletini ve nihayetsiz cemalini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz.Ve bütün kuvvetimizle îman ederiz ki: O yüzbinler sadık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya, evliyalar, hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekadaki ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel   cilvelerine şehadetleri hak ve hakikattır ve işaretleri doğru ve mutabıktır ve beşaretleri sadık ve vaki'dir. Ve onlar bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hamisi olan "Hak" isminin en büyük bir şuaı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu îman ederek, senin emrin ile senin ibadına hak dairesinde ders veriyorlar ve ayn-ı hakikat olarak talim ediyorlar.

sh: » (G: 78)

             Ya Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale-i Nur talebelerine îman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle, âmîn!..

            Hem nasılki Kur'anın belki bütün semavî kitabların hakkaniyetini isbat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullah'ın belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini isbat eden umum mu'cizeler ve bürhanlar, dolayısıyla en büyük müddeaları olan âhiretin tahakkukuna delalet ederler. Aynen öyle de, Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve uluhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekanın vücuduna, açılmasına şehadet ederler. Çünki gelecek makamatta beyan ve isbat edileceği gibi, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rububiyet, uluhiyet, rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe'nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücazat için haşri ve neşri isterler.

            Evet madem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı uluhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır. Ve madem bu kâinatta

sh: » (G: 79)

             ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rububiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran, ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.

            Hem madem göz ile görünen bu hadsiz in'amlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inayetler, rahmetler; perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahman-ı Rahîm'in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in'amı istihzadan ve ihsanı aldatmaktan ve inayeti adavetten ve rahmeti azabdan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsanı ihsan eden ve nimeti nimet eden, bir âlem-i bâkide bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.

            Hem madem bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatasız yüzbin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i Kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sahibi yüzbin defa ahd ü va'detmiş ki: "Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak geniş bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım" diye, bütün fermanlarda o kitabdan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile haşiyeleri de yazılacak

sh: » (G: 80)

ve umumun defter-i a'mâlleri onda kaydedilecek.

            Hem madem bu arz, kesret-i mahlukat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit enva'-ı zevil-hayat ve zevil-ervahın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkatı olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; Küçüklüğü ile beraber koca semavata karşı denk tutulmuş. Semavî fermanlarda daima رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ deniliyor. Ve madem bu mahiyetteki Arz'ın her tarafına hükmeden ve ekser mahlukatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnuatını kendi hevesatının hendesesiyle ve ihtiyacatının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil yalnız ins ve cinn nazarlarını, belki semavat ehlinin ve kâinatın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinat sahibinin nazar-ı istihsanını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatın hikmet-i hilkatı ve büyük neticesi

sh: » (G: 81)

ve kıymetli meyvesi ve Arz'ın halifesi olduğunu fenleriyle, san'atlarıyla gösteren.. ve dünya cihetinde Sani-i Âlem'in mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azabı te'hir edilen ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakıyet gören nev-i benî-Âdem var.

            Ve madem bu mahiyetteki nev-i benî-Âdem, mizaç ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacatı ve teellümatı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkinde olarak koca Küre-i Arz'ı, o nev-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen ve her nevi taamlara anbar ve nev-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân suretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir mutasarrıf var ki, böyle nev-i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.

            Ve madem bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir; hem bâkidir, hem bâki âlemleri var, hem adaletle her işi görür ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fâni zeminde o Hâkim-i Ezelî'nin haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev-i insanda vuku bulan ve kâinatın intizamına

sh: » (G: 82)

ve adalet ve müvazenelerine ve hüsn-ü cemaline münafî ve muhalif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velinimetine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp, gaddar zalim, rahat ile hayatını ve bîçare mazlum meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinatta eserleri görünen şu adalet-i mutlakanın mahiyeti ise; dirilmemek suretiyle o gaddar zalimlerin ve me'yus mazlumların vefat içindeki müsavatlarına bütün bütün zıddır, kaldırmaz, müsaade etmez!

            Ve madem nasılki kâinatın sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insanı intihab edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev-i insandan dahi makasıd-ı rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini îman ve teslim ile ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve asfiyayı intihab edip kendine dost ve muhatab ederek, onları mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semavî tokatlar ile tazib ediyor. Ve bu kıymetli, sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı intihab ederek, ehemmiyetli Küre-i Arz'ın yarısını ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinat onun için yaratılmış

sh: » (G: 83)

gibi; bütün gayeleri onun ile ve onun dini ile ve Kur'anı ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kıymetdar ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mı ki; o zât, bütün emsali ve dostlarıyla beraber dirilmesin ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın? İdam-ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!..

            Evet bütün kâinat ve hakikat-ı âlem, dirilmesini dava eder ve hayatını Sahib-i Kâinat'tan taleb ediyor. Ve madem Yedinci Şua olan

            "Âyet-ül Kübra"da herbiri bir dağ kuvvetinde otuzüç aded icma-ı azîm isbat etmişler ki: Bu kâinat bir elden çıkmış ve birtek zâtın mülküdür ve kemalât-ı İlahiyenin medarı olan vahdetini ve ehadiyetini bedahetle göstermişler ve vahdet ve ehadiyet ile bütün kâinat, o Zât-ı Vâhid'in emirber neferleri ve müsahhar memurları hükmüne geçiyor ve âhiretin gelmesiyle, kemalâtı sukuttan ve adalet-i mutlakası müstehziyane gadr-ı mutlaktan ve hikmet-i âmmesi sefahetkârane abesiyetten ve rahmet-i vasiası lâhiyane tazibden ve izzet-i kudreti zelilane acizden kurtulurlar, takaddüs ederler.

 

sh: » (G: 84)

             Elbette ve elbette ve herhalde îman-ı billahın yüzer nüktesinden bu altı mademlerdeki hakikatların muktezasıyla; kıyamet kopacak, haşr ü neşr olacak, dâr-ı mücazat ve mükâfat açılacak. Tâ ki Arz'ın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin ve Arz ve insanın Hâlıkı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîm'in mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin ve o Bâki Rabb'in mezkûr hakikî dostları ve müştakları idam-ı ebedîden kurtulsun ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdarı, bütün kâinatı memnun ve minnetdar eden kudsî hizmetlerinin mükâfatını görsün ve Sultan-ı Sermedî'nin kemalâtı naks ve kusurdan ve kudreti acizden ve hikmeti sefahetten ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.

            Elhasıl: Madem Allah var, elbette âhiret vardır.

            Hem nasılki mezkûr üç erkân-ı îmaniye onları isbat eden bütün delilleriyle haşre şehadet ve delalet ederler. Öyle de وَ بِمَلئِكَتِهِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّهِ تَعَالَى olan iki rükn-ü îmanî dahi, haşri istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekaya şehadet ve delalet ederler. Şöyle ki:

sh: » (G: 85)

            Melaikenin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini isbat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler, mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekanın ve âlem-i âhiretin ve ileride cinn ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin Cennet ve Cehennem'in vücudlarına delalet ederler. Çünki: Melekler bu âlemleri izn-i İlahî ile görebilirler ve girerler ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlar ile görüşen umum melaike-i mukarrebîn mezkûr âlemlerin vücudlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücudunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedihî bildiğimiz gibi; yüz tevatür kuvvetinde bulunan melaike ihbaratıyla âlem-i bekanın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennem'in vücudlarına o kat'iyette îman etmek gerektir ve öyle de îman ederiz.

            Hem Yirmialtıncı Söz olan Risale-i Kader'de "Îman-ı Bilkader" rüknünü isbat eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mizan-ı ekberdeki müvazene-i a'male delalet ederler. Çünki herşeyin mukadderatını gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sair elvah-ı misaliyede yazmak ve her zîruhun hususan insanların defter-i a'mallerini

sh: » (G: 86)

elvah-ı mahfuzada tesbit etmek geçirmek; elbette öyle muhit bir kader ve hakîmane bir takdir ve müdakkikane bir kayıd ve hafîzane bir kitabet; ancak mahkeme-i kübrada umumî bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir. Yoksa o ihatalı ve inceden ince olan kayıd ve muhafaza; bütün bütün manasız, faidesiz kalır, hikmete ve hakikate münafî olur. Hem haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak manaları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz ve o ihtimal, bu kâinatın vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki bir hezeyan olur.

            Elhasıl: Îmanın beş rüknü bütün delilleriyle, haşr ü neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delalet edip isterler ve şehadet edip taleb ederler. İşte hakikat-ı haşriyenin azametine tam muvafık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhanları bulunduğu içindir ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hemen hemen üçten birisi haşir ve âhireti teşkil ediyor ve onu bütün hakaikine temel taşı ve üss-ül esas yapıyor ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.

(Mukaddeme nihayet buldu.)

* * *

 

sh: » (G: 87)

Hüve Nüktesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

  اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

            Çok aziz ve sıddık kardeşlerim;

            Kardeşlerim, لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ deki  هُوَ lafzında yalnız maddî cihette bir seyahat-ı hayaliye-i fikriyede hava sahifesinin mütalaasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde; meslek-i îmaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde sühuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilatlı, mümteni' binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet

 

sh: » (G: 88)

kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

            Evet nasılki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzımgelir ki; ya o kabda küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin; âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de: Emr ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan  هُوَ lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin veyahut o  هُوَ deki havanın belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin.

sh: » (G: 89)

             Çünki bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkilatlar aşikâre görünüyor. Eğer Sâni'-i Zülcelâl'e verilse, hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur. Birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisab ve istinad ile ve Sâniinin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek sür'atinde ve  هُوَ telaffuzu ve havanın temevvücü sühuletinde yapılır. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir sahife olur ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

            İşte ben لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini mütalaa ederken, bu mücmel hakikatı tam vâzıh ve mufassal aynelyakîn müşahede ettim ve  هُوَ nin lafzında, havasında böyle parlak

sh: » (G: 90)

bir bürhan ve bir lem'a-yı vâhidiyet bulunduğu gibi; manasında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve  هُوَ zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zâta bakıyor işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hem ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakîn ile bildim.

            Evet meselâ bir nokta beyaz kâğıtta, iki-üç nokta konulsa  karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı halde; aynelyakîn gördüm ki:  هُوَ nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır  yükler yüklendiği halde hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak

sh: » (G: 91)

intizam ile taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizamla gelip çıkıp, hiç karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri görmekle beraber kemâl-i serbestiyet ile cezbedarane hal dili ile ve mezkûr hakikatın şehadeti ve lisanıyla لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor... Ben aynelyakîn müşahede ettim.

            Demek ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki; bu işlere medar olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle Zât-ı Zülcelal'in hadsiz gayr-ı mütenahî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin

sh: » (G: 92)

mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfuzun âlem-i tegayyürde ve mütebeddil şuunatında bir levh-i mahv-isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.

            İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdaniyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi, unsur-u havaînin sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, cazibe, dafia, ziya gibi sair letaifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemal-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat'î bir surette isbat ediyor. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, camid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakîn derecesinde isbat ettiğini kat'î kanaat getirdim ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hal ile لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ dediklerini bildim ve bu  هُوَ anahtarı

sh: » (G: 93)

            ile havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir  هُوَ olarak âlem-i misal ve âlem-i manaya bir anahtar oldu.

            Gördüm ki: Âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar; ve her bir fotoğraf, hadsiz hadisat-ı dünyeviyeyi ayni zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye; ve faniyatın, fâni ve zail hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temaşagâhlarda ve cennette saadet-i ebediye ashablarına dünya maceralarını ve eski hatıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için, pek büyük bir fotoğraf makinası olarak bildim. (Haşiye)

            Hem levh-i mahfuzun, hem âlem-i misalin iki hücceti ve iki küçük nümunesi ve iki noktası insanın başında olan kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayaliye mercimek küçüklüğünde iken hiç karıştırmıyarak, kemal-i intizam ile içlerinde bir büyük kütüphane kadar malûmatın yazılması kat'î isbat eder ki; o iki kuvvenin nümune-i ekber ve âzamları âlem-i misal ile levh-i mahfuzdur.

___________________________________

            Haşiye: Fakat zâhir hakikatlar gibi kuvvetli bürhanlarla ve hüccetlerle isbat etmeğe zaman ve zemin, hal ve vaziyet müsaade etmediğinden kısa kesildi.

sh:» (G: 94)

            Hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve hava unsurlu, toprak unsurunun pek fevkinde, daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudret ile yazıldıkları ve tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve camid ve hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiç bir cihetle mümkün olmadığı ve Hakîm-i Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetini sahifesi olduğu ilmelyakîn ile kat'î bilindi.

                                                                        (Müttebakisi şimdilik yazdırılmadı).

 

                                                                                       Umuma binler selâm.

 

 

                                                * * *

 

sh: » (G: 95)

Onyedinci Söz'ün

 İKİNCİ MAKAMI

                                                   (Haşiye)

            Bırak bîçare feryadı, beladan gel tevekkül kıl!

            Zira feryad, bela-ender, hata-ender beladır bil!

* * *

 

            Bela vereni buldunsa, atâ-ender, safa-ender beladır bil!

            Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, dema keyfinden güler hep gül mül.

* * *

           

            Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena-ender hebadır bil!

            Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!

* * *

________________________

            (Haşiye): Bu ikinci makamdaki parçalar şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler. Belki hakikatların kemal-i intizamı cihetinde, bir derece manzum suretini almışlar.

sh: » (G: 96)

            Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.

            O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

* * *

                        Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

            Hudabîn isen, o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde

* * *

            Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

            Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.

* * *

            Terki demek: Huda mülkü, onun izni, onun namıyla bakmakta.

            Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.

* * *

            Eğer nefsine talib isen, çürüktür hem temelsiz de.

            Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.

* * *

            Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.

            Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında...

* * *

 

sh: » (G:97)

 

Siyah Dutun Bir Meyvesi

[O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.]

            Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.

            Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'an namına kalbimdir.

            * * *

            Geçen sözler hakikattır, sakın şaşma, hududundan hazer aşma,

            Ecanib fikrine sapma, dalalettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.

* * *

            Görürsün en ziyadarın, zekâvette alemdarın,

            O hayretten der daim: "Eyvah, kimden kime şekva edeyim ben dahi şaştım!"

* * *

 

            Kur'an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem.

            Ondan ona şekva ederim sen gibi şaşmam

* * *

sh: » (G:98)

            Hak'tan Hakk'a feryad ederim, sen gibi aşmam,

            Yerden göğe dava ederim, sen gibi kaçmam.

* * *

            Ki, Kur'anda hep dava nurdan nuradır, sen gibi caymam.

            Kur'andadır hak hikmet, isbat ederim, muhalif felsefeyi beş paraya saymam.

* * *

            Furkan'dadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam.

            Halktan Hakk'a seyran ederim, sen gibi sapmam.

* * *

            Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam.

            Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.

* * *

            Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.

            Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.

 

* * *

            Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem.

            Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.

* * *

sh: » (G:99)

            Rahmet kapısı, Nur kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.

            Bismillah diyerek çalıyorum, (Haşiye-1) arkama bakmam, dehşet de almam.

* * *

            Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.

            Allahü Ekber diyerek ezan-ı haşri işitip kalkacağım, (Haşiye-2) mahşer-i ekberden çekinmem, mescid-i azamdan çekilmem.

* * *

            Lütf-u Yezdan, nur-u Kur'an, feyz-i îman sayesinde hiç üzülmem.

            Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahman zılline uçacağım, sen gibi şaşmam inşâallah.

 

            * * *

___________________________

            (Haşiye-1): Eyvah diyerek kaçmıyorum.

            (Haşiye-2): İsrafil'in ezanını fecr-i haşirde işitip Allahü Ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı kübradan çekilmem, mecma-ı ekberden çekinmem...

sh: » (G:100)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ                                                          

 

            Aziz sıddık kardeşlerim!

 

            Evvela: Umum Nurcu'ların mübarek bayramlarını ve hacc-ül-Ekberde bulunan Nur şakirtleriyle ve hacdaki Nur taraftarlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandanberi esaret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi Âlem-i İslâmın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde -Hint'de yüz milyon bir  devlet-i İslâmiye, Cava'da elli milyondan ziyade bir devlet-i İslâmiye ve Arabistan'da dört-beş hükümet, bir Cemahir-i Müttefika gibi «Arap Birliği» ile, İslâm birliğini- birleştirmesindeki Âlem-i İslâmın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile, bu bayram bize müjde veriyor.

 

            Sâniyen: İstanbul'da Re'fet Beyin ve

 

 

sh:» (G: 101)

 

Mustafa Oruc'un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra Darülfünuna inkılâb eden Harbiye Nezareti ve Bâb-ı Seraskerî -o muazzam binanın- alnında

                                    اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا * وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا

 

hatt-ı Kur'anî ile o mânidar Kur'an Âyeti yazılmışken, sonradan mermer taşlarla üzeri kapatılıp o nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt-ı Kur'aniyeye bir numûne-i müsaade ve Risale-i Nur'un tâkib ettiği maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur Medresesi olmasına bir işaret olduğu gibi; Denizli Nurcularından Ahmetler'in, meşhur âlim ve akılca ondokuzuncu asrın en büyüğü ve içtimaî feylesofların en ilerisi Bismarkın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde, diyor ki:

 

            «Kur'anı her cihetle tetkik ettim. Her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.» ve Peygambere hitaben der:

 

            «Ya Muhammed! Sana muasır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, badema

 

 

sh:» (G: 102)

 

göremiyecektir. Binaenaleyh, senin huzurunda kemâl-i hürmetle eğilirim.»

 

                                                                                                                        Bismark

 

diye imzasını atmış (*) ve o fıkrasında, tahrif ve nesholunan kütüb-ü münzeleyi ziyade tenkıs ettiği için o cümleler yazılmamalı.

 

            Ben de işaret ettim. O zât, ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve siyasetin ve içtimaiyat-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması, hem Âlem-i İslâm istiklâliyetini bir derece elde etmesi ve ecnebi hükümetlerin hakaik-ı Kur'aniyeyi araması ve Garp ve Şimâl-i Garbî'de Kur'an lehinde büyük cereyan bulunması.. hem Amerika'nın en yüksek ve meşhur feylesofu olan Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş:

 

            «Başka kitaplar hiçbir cihette Kur'ana yetişemez. Hakikî söz odur. Onu dinlemeyiniz.» diye kat'î karar vermesi (**) ve Nurların da her tarafta fütuhatı ve ileri gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır ki: Ecnebîde çok Bismark'lar ve

 

            __________________

 

            (*) - Ahmetler'in mektubunda işaret ettiğim gibi, o fırka, bu mektubumla beraber Rehbere girebilir.

 

            (**) - Risale-i Nurdan Arabî «İşarat-ül-İ'caz» Tefsiri, otuz sene evvel, onun bu kıymetli, hakperestane hükmüne işâret etmiş.

 

 

sh:» (G: 103)

 

Mister Karlayl'lar çıkacaklar ve emareleri de var diye, Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark'ın fırkasını leffen gönderiyoruz. Umuma selâm...

 

                                                                                                            اَلْبَاقِى هُوً الْبَاقِى

                                                                                                            Kardeşiniz

                                                                                                            Said Nursî

(Ahmed'lerin Mektubunda Bismark'ın Beyanatı)

            İzzetli Üstadımız Efendimiz!

            Meşhur Alman hükümdarlarından Prens Bismark'ın edyan-ı muhtelife ve bilhassa İslâmiyet hakkında sarfetmiş olduğu sözlerini siz üstadımız efendimize arzediyoruz. Garbda İslâmiyetin ne kadar ileri gideceğini bu sözler göstermektedir.

            Azamî müşahede-i içtimaiyyemden ve bilhassa ondokuzuncu asrın müteferrikalarıyla müteveffa Prens Bismark'ın edyan-ı mefsuha hakkındaki beyanatı:

            "Edvar-ı muhtelifede beşeriyeti idare etmek için taraf-ı Lahutîden vürud ettiği iddia olunan bütün kütüb-ü münzele-i semaviyeyi

sh: » (G:  104)

tedkik ettim. Tahrif edilmelerinden hiçbirisinde aradığım hikmeti bulamadım. Bu kanunlar, beşeriyetin saadetini temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin, Muhammedîlerin Kur'anı bu kayıddan âzadedir. Ben Kur'anı her cihetle, her noktadan tedkik ettim. Her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm ve bu kitabı Hazret-i Muhammed'in zade-i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel bir dimağdan böyle bir hârikanın zuhurunu iddia etmek, hakaika göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade ediyor. Bu da ilim ve hikmet ile kabil-i te'lif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki: Hazret-i Muhammed mümtaz bir kudrettir. Destgâh-ı kudretin böyle bir ikinci vücudu saha-i imkâna getirmesi, ihtimalden baiddir.

            Ya Muhammed! Sana muasır bir vücud olamadığımdan müteessirim. Naşiri olduğun bu kitab, senin değil. Belki Lahutî olduğunu inkâr etmek, ilim mevzuatının butlanını irtikâb etmek gibi gülünçtür. Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş; badema göremeyecektir. Binaenaleyh huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim."

BİSMARK

* * *

sh: » (G: 105)

(Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfından)

       İkinci noktanın İkinci Mebhası

            Ehl-i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbirşey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:

            "Ben saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve kemal-i san'atı, kendimce âhireti düşünmemekte ve Allah'ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için insanın ekserisini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum."

            Elcevap: Biz dahi Kur'an namına diyoruz ki: Ey bîçare insan! Aklını başına al. Ehl-i dalâletin vekilini dinleme. Eğer onu dinlersen, hasaretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:

            Birisi: Ehl-i dalâletin vekilinin gösterdiği şekavetli yoldur.

 

sh: » (G: 106)

            Diğeri: Kur'an-ı Hakimin târif ettiği saadetli yoldur. işte o iki yolun pekçok müvazenelerini, çok Sözler'de hususan "Küçük Sözler"de gördün ve anladın. Şimdi makam münasebetiyle binde bir müvazenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:

            Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zaif ve âciz beline yükletir. Çünkü: İnsan Cenâb-ı Hakkı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaif... nihayet dereced muhtaç, fakir... hadsiz musibetlere mâruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup bütün sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp kabrin zulümatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makasıdın tahsiline, semeresiz boşu-boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden, cehennem azabını çeker.

sh: » (G: 107)

            Evet, şu elîm elemi ve dehşetli mânevî azabı hissetmemek için ehl-i  dalâlet, iptal-i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yâni kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünkü: Cenâb-ıHakka hakikî abd olmazsa; kendi kendine mâlik zannedecek. Halbuki o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarıile şu fırtınalıdünyada vücudunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler taife düşmanlarıhayatına karşıtehacüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müthiş görünen kabir kapısına bakıyor.

            Hem bu vaziyette iken insaniyet itibariyle nev-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu halde, dünyayı ve insanı; bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zat'ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvali ve insanın ahvâli onu daime iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâûnu, tufanı, kahtu galâsı, fena ve zevali ona gayet müz'iç ve karanlıklı bir musibet suretinde onu tâzib eder.

            Hem şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Sözde kuyuya girmiş iki kardeşin müvazene-i halinde

sh: » (G: 108)

denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbaplar içinde; nezahetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip gayr-ı meşrû ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil. Çünkü, ehl-i nâmus ve mübarek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyafetteki leziz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidar mektupları mânasız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar, ve hâkezâ... Böyle bir şahıs; nasıl merhamete müstehak değildir, belki tokata müstehaktır. Öyle de:

            Su-i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet divaneliğiyle: Sâni-i Hakîmin şu misafirhane-i dünyasını, tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve Cilve-i Esmâ-ı İlâhiyyeyi tazelendiren masnûatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile îdam tasavvur ederek ve tesbihat sadalarını, zeval ve firâk-ıebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden ve mektûbât-ı Samedâniyye olan şu mevcudat sahifelerini

sh: » (G: 109)

mânasız, karmakarışık tasavvur ettiğinden ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını zulûmât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli ise hakikî ahbablara visal dâveti olduğu halde, bütün ahbablardan firak nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azab-ı elîmde bırakıyor. hem mevcudatı, hem Cenâb-ı Hakkın esmâsını, hem mektubatını inkâr ve tezyif ve tahkir ettiğinden, merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi şiddetli bir azaba da müstehaktır. Hiç bir cihette merhamete lâyık değildir.

            İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefahet! Şu dehşetli sukuta karşı ve ezici me'yusiyete mukabil; hangi tekemmülünüz, hangi fünununuz, hangi kemaliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyatınız karşı gelebilir?

            Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakikî teselliyi nerede bulabilirsiniz?

            Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyyeyi ve ihsanat-ı Rabbaniyyeyi onlara isnad ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbabınız, hangi şerikiniz, hangi keşfiyatınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl mâbudunuz sizi sizce idam-ı ebedî olan mevtin zulümatından kurtarıp kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden

sh: » (G: 110)

hâkîmane geçirebilir? Saadet-i ebediyyeye mazhar edebilir Halbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu öyle birisine dayanır ki; bütün bu daire-i azîme ve bu geniş hudutlar, onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır.

            Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet! "Gayr-ı Meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir." Kaidesi sırrınca, siz fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet istîdadını ve şükür ve ibâdât cihazatını, nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir surette sarfettiğinizden; bil-istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü Cenâb-ı Hakka ait muhabbeti nefsinize verdiniz. Mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü hakikî bir rahati o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz. Daima elem çekiyorsunuz.

            Hem Cenâb-ıHakkın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr-ısan'atını, âlemin esbabına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbublarınızın bir kısmısize Allaha ısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmısizi hiç tanımıyor. Tanısa da, sizi sevmiyor.

sh: » (G: 111)

            Sevse de, size bir fayda vermiyor. Daima hadsiz firaklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevallerden azap çekiyorsunuz.

            İşte ehl-i dalâletin saadet-i hayatiye ve tekemmülât-ı insaniye ve mehasin-i medeniyet ve lezzet-i hürriyet dedikleri şeylerin iç yüzleri ve maahiyetleri budur. Sefahet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. "Tuh onların aklına!" de...

            Amma Kur'anın cadde-i nûraniyyesi ise: Bütün ehli dalâletin çektiği yaraları, hakaik-ı îmaniyye ile tedavi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümatı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:

            İnsanın zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadir-i Rahîme tevekkül ile tedavi eder. Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine, rahmetine, teslim edip; kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin "Nâtık bir hayvan" değil, belki hakikî bir insan ve makbul bir misafir-i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misafirhane-i Rahman olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcudat ise, Esmâ-i İlâhiyyenin âyineleri olduklarını ve masnûatı ise, her vakit tazelenen mektubat-ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-yı dünyadan ve zevâl-i eşyadan ve hubb-u

sh: » (G: 112)

fâniyattan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder. Ve evhamın zulümatından kurtarır. Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekada olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firak-ı ebedi telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedavi eder. Ve o firak, ayn-ı lika olduğunu isbat eder.

            Hem kabrin, âlem-ı rahmete ve dâr-ı saadete ve bâğıstan-ı cinâna ve nûristân-ı Rahmâna açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müthiş korkusunu izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bâgistân-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.

            Hem mü'mine der: "İhtiyarın cüz'i ise kende mâlikinin irade-i külliyesine işini bırakır. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlakın kudretine itimad et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, meraketme. Fikrin sönük ise, Kur'anın güneşi altına gir. İmanın nuriyle bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz

sh: » (G: 113)

emellerin, elemlerin varsa; nihayetsiz bir sevap ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa; onları düşünüp muztarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır."

            Hem der: "Ey insan; sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadir, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelâlin memlûküsün. Öyle ise sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü, hayatı veren O'dur. İdare eden de O'dur. Hem dünya sahipsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek ehvâlini düşünüp merak etme: çünkü onun sahibi Hakîmdir, Alîmdir. Sen de misafirsin; fuzulî olarak karışma, karıştırma.

            Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcudat başı-boş değiller; belki vazifedar memurdurlar. Bir Hakîm-i Rahîmin nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlarını düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hâlik-ı Rahîmin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme.

             Hem sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan tâ, tâûn ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, o Rahîm-i Hakîmin elindedirler. O hakîmdir, abes iş yapmaz.

sh: » (G: 114)

             Rahimdir, rahîmiyyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var.

            "Hem der: "Şu âlem Çendan fânidir, fakat ebedi bir âlemin levazımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâki meyveleri veriyor. Bâki bir zâtın bâki esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az,  elemleri çoktur: fakat Rahmân-ı Rahîmin iltifâtâtı zevalsiz, hakiki lezzetlerdir. Elemler ise sevap cihetiyle mânevi lezzet yetiştiryor.

            Madem meşrû daire; ruh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safalarına, keyiflerine kâfidir. Gayr-i meşrû daireye girme. Çünkü o dairedeki bir lezzetin bâzan bin elemi var. Hem hakiki ve daimî lezzet olan iltifâtât-ı Rahmâniyyeyi kaybetmeye sebebtir. Hem dalâletin yolunda sabıkan beyan edildiği gibi Esfel-i Sâfilîne insanı öyle bir sukut ettiriyor ki: Hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe, ona çare bulamadıkları ve o derin zulümat kuyusundan hiçbir terakkiyat-ı beşeriyye, hiçbir kemâlât-ı fenniyye insanı çıkaramadığı halde, Kur'an-ı Hâkim, îman ve amel-i salih ile o esfel-i sâfilîne sukuttan insanı Âlâ-yı İlliyyîne çıkarır. Ve delâil-i kat'iyye ile çıkarmasını isbat ediyor ve o derin kuyuyu terakkiyat-ı mâneviyyenin basamaklariyle ve tekemmülât-ı ruhiyyenin cihazatiyle dolduruyor.

sh: » (G: 115)

            Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshil eder ve kolaylaştırır. Bin. belki elli bin senelik mesafeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.

            Hem Sultân-ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zül celâli tanıttırmakla, insanı ona bir me'mur-u abd ve bir vazifedar misafir vaziyetini verir. Hem dünya misafirhanesinde, hem berzahi ve uhrevî menzillerde kemal-i rahatla seyahatini temin eder. Nasılki bir padişahın müstakim bir memuru, onun daire-i memleketinde, hem her vilâyetin hudutlarından suhuletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vasıta-i seyahatle gezer, geçer. Öyle de: Sultan-ı Ezelîye îman ile intisap eden ve amel-i salih ile itaat eden bir insan, şu misafirhane-i dünya menzillerinden ve âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden ve hâkezâ... Kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hudutlarından berk ve burak sür'atinde geçer. Tâ saadet-i ebediyyeyi bulur. Ve şu hakikatı kat'î isbat eder. Ve asfiya ve evliyâya gösterir.

            Hem de Kur'anın hakikatı der ki:  Ey mü'min! Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmarene verme. Onu mahbub ve onun hevasını kendine mâbut ittihaz etme.

sh: » (G: 116)

            Belki sendeki o nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, nihayetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihayetsiz sana ihsan edebilen, hem istikbalde seni nihayetsiz mes'ud eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saadetleriyle mes'ud olduğun bütün zatları ihsanatıyla mes'ut eden, hem nihayetsiz kemalâtı bulunan ve nihayetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevalsiz cemâl sahibi olan ve bütün esmâsı nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve cemâl bulunan ve cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle Onun cemâl-i rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki bütün hüsün ve cemâl ve mehasin ve kemâlât, Onun cemaline ve kemâline işaret eden ve delâlet eden ve emare olan bir zâtı, mahbub ve mâbut ittihaz et.

            Hem der: ey insan! Onun esmâ ve sıfâtına ait istidad-ı muhabbetini, sait bekasız mevcudata verme; faidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü, âsâr ve mahlûkat fanidirler. Fakat o âsârda ve o masnûatta nakışları, cilveleri görülen Esmâ-i Hüsna, bâkidirler, dâimîdirler. Ve Esmâ ve sıfâtın her birisinde binler meratib-i ihsan ve cemâl ve binler tabakat-ıkemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahman ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediyye

 

sh: » (G: 117)

bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızk ve nîmet ve katresidir.

            İşte şu müvazene, ehl-i dalâletle ehl-i îmanın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işaret eden:

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ  فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ . ثُمَّ رَدَدْ نَاهُ  اَسْفَلَ سَافِلِينَ . اِلاَّ الَّذِينَ  آمَنُو وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ     hem netice ve âkıbetlerine işaret eden فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ  السَّمَآءُ وَاْلاَرْضُ  olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizane beyan ettiğimiz müvazeneyi ifade ederler.

            Birinci âyet: "Onbirinci Söz"de tafsilen o âyetin i'cazkârane ve îcazkârane ifade ettiği hakikatı, o Sözde beyan edildiğinden onu oraya havale ederiz.

            İkinci âyet ise: Yalnız bir küçük işaretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifade ediyor. Şöyle ki:

            Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semavat ve zemin onların üstünde ağlamıyorlar. Ve mefhum-u muhalif ile delâlet ediyor ki: Ehl-i îmanın dünyadan gitmesiyle, semavat

sh: » (G: 118)

ve zemin onların üstünde ağlıyor. Yâni: Ehl-i dalâlet, madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânalarını bilmiyor, onların kıymetlerini ıskat ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden elbette semavat ve zemin onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder Onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhum-u muhalif ile der: Semavat ve arz, ehl-i îmanın ölmesiyle ağlarlar. Zira ehl-i man ise; -çünkü- semavat ve arzın vazifelerini bilir. Hakikî hakikatlarını tasdik ediyor. Ve onların ifade ettikleri mânaları îman ile anlıyor. "Ne kadar güzel yapılmışlar! Ne kadar güzel hizmet ediyorlar!" diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki, semavat ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmanın zevaline mahzun oluyorlar.

                  Mühim Bir Sual

            Diyorsunuz ki: Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac-ı fıtriye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve valide ve evlâdlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmiyeceğim? Nasıl

sh: » (G: 119)

bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?

            Elcevap: "Dört nükte"yi dinle.

            BİRİNCİ NÜKTE: Muhabbet çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir mahbubtan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ: Bir mahbubun çirkinliğini göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecazî mahbuptan hakikî mahbuba çevrilebilir.

            İKİNCİ NÜKTE: Tâdâd ettiğin sevdiklerini sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakkın hesabına ve Onun muhabbeti nâmına sev deriz. Meselâ: Leziz taamları, güzel meyveleri Cenâb-ı Hakkın ihsanı ve o Rahmân-ı Rahimîn in'âmı cihetinde sevmek, "Rahmân" ve "Mün'im" isimlerini sevmektir. Hem mânevi bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân nâmına olduğunu gösteren, meşrû dairesinde kanaatkârane kazanmak ve mütefekkirane, müteşekkirâne yemektir.

            Hem peder ve valideyi şefkat ile techiz eden ve seni onların merhametli ellerriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onla

 

sh:» (G: 120)

 

ra hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakkın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat; Lillâh için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiç bir faideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.

 

                                                            اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ  اَحَدُهُمَآ اَوْ كِلاَهُمَا  فَلاَتَقُلْ 

 

لَهُمَآ اُفٍّ

 

âyeti, beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı dâvet etmesi; Kur'anın nazarında valideynin hukukları, ne kadar ehemmiyetli ve ukukları, ne derece çirkin olduğunu gösterir. Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi pedere karşı hak dâva edemez. Demek valideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa yok. Zira münakaşa, ya gıpta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münakaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dâva etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek; pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır. Ve evlâdlarını; o Zat-ı Rahîm-i Kerîmin hediyeleri olduğu için kemâl-i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhafaza etmek, yine Hakka aittir. Ve o muhabbet ise,

 

 

sh:» (G: 121)

 

Cenab-ı Hakkın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise: Vefatlarında sabır ile şükürdür; me'yusane feryad etmemektir. «Hâlikımın benim nezaretime verdiği sevimli bir mahlûku idi, bir memlûkü idi. Şimdi hikmeti iktiza etti, benden aldı daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhiri hissem varsa, hakikî bin hisse onun Hâlikına aittir. El Hükmü Lillâh» deyip teslim olmaktır.

 

            Hem dost ve ahbab ise; eğer onlar îman ve amel-i salih sebebiyle Cenab-ı Hakkın dostları iseler, «Elhubbu Fillâh»  sırrınca, o muhabbet dahi, Hakka aittir.

 

            Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine muhabbetini bağlama. Belki; kadının en câzibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemâli ise; ulvî, ciddî samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, ahir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zâife, lâtife mahlûkun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa: Hüsn-ü sûretin zevaliyle; en muhtaç olduğu bir zamanda bîçare, hakkını kaybeder.

 

            Hem enbiya ve evliyayı sevmek; Cenab-ı

 

 

sh:» (G: 122)

 

Hakkın makbul ibadı olmak cihetiyle, Cenab-ı Hakkın namına, hesabınadır. Ve o nokta-i nazardan, O'na aittir.

 

            Hem hayatı: Cenab-ı Hakkın insana ve sana verdiği en kıymetdar ve hayat-ı bâkıyeyi kazandıracak bir sermaye ve bir define ve bâkî kemalâtın cihazatını câmi bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhafaza etmek. Cenab-ı Hakkın hizmetinde istihdam etmek; yine o muhabbet, bir cihette Ma'bûd'a aittir.

 

            Hem gençliğin letâfetini, güzelliğini, Cenab-ı Hakkın lâtif, şirin, güzel bir nîmetini nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimal etmek; şâkirane bir nevi muhabbet-i meşrûadır.

 

            Hem baharı: Cenab-ı Hakkın nuranî esmâlarının en lâtif, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni-i Hakîmin antika san'atının en müzeyyen ve şa'şaalı bir meşher-i san'atı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenab-ı Hakkın esmâsını  sevmektir.

 

            Hem dünyayı: Ahiretin mezraası ve Esmâ-i İlâhiyenin âyinesi ve Cenab-ı Hakkın mektubatı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek -nefs-i emmare karışmamak şartiyle- Cenab-ı Hakka ait olur.

 

            Elhâsıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı

 

sh:» (G: 123)

 

mâna-yı harfiyle sev. Mâna-yı ismiyle sevme. «Ne kadar güzel yapılmış!» de. «Ne kadar güzeldir.» deme. Ve kalbin bâtınına başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki: Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur

 

                                    اَللَّهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ  وَحُبَّ  يُقَرِّبُنَآ اِلَيْكَ                 de

 

            İşte bütün tâdad ettiğimiz muhabbetler, eğer bu suretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette  zevalsiz bir visaldir. Hem Muhabbet-i İlâhiyyeyi ziyadeleştirir. Hem meşrû bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.

 

            Meselâ: Nasılki, bir padişah-ı âli, (Haşiye) sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam; padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki: Padişah o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez. Ondan nefret eder. Hem elma lezzeti

 

            ________________________

            (Haşiye): Bir zaman iki aşiret reisi, bir padişahın huzuruna girmişler, yazılan aynı vaziyette bulunmuşlar.

 

sh:» (G: 124)

 

dahi cüz'îdir, hem zeval bulur. Elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider; bir teessüf kalır.

 

            İkinci muhabbet ise: Elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatat-ı şâhanedir. Güya o elma, «İltifat-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir» diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılafı olan o meyvede, öyle bir lezzet var ki; bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.

 

            Aynen onun gibi bütün nîmetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse; yalnız maddî lezzetleriyle gafilâne telezzüz etse; o muhabbet nefsânîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakkın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse; ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir.

 

            Üçüncü Nükte: Cenab-ı Hakkın esmâsına karşı olan muhabbetin tabakatı var. Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi: Bazan âsâra muhabbet suretiyle esmâyı sever. Bazan esmâyı, kemalât-ı İlâhiyyenin ünvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan, câmiiyyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmâya muhtaç

 

 

sh:» (G: 125)

 

ve müştak olur. Ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zâif ve muhtaç mahlûkata karşı, âcizane istimdat ihtiyacını hissettiğin halde, biri çıksa istediğin gibi onlara iyilik etse; o zâtın in'am edici ünvanı ve Kerîm ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı o ünvan ile seversin... Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakkın Rahman ve Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nîmetlerin envâiyle ve Cennette enva-i lezaiz ile ve saadet-i ebediyyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes'ud ettiği cihette, o «Rahman» ismi ve «Rahîm» ünvanı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme, ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece «Elhamdülillâhi alâ Rahmâniyyetihî ve alâ Rahîmiyyetihî» yerindedir, anlarsın.

 

            Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun senin bir nevi hanen ve içindeki mevcudat; senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlûkatı kemal-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın «Hakîm» ismine ve «Mürebbî» ünvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne

 

sh:» (G: 126)

 

kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları; mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp, şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir zatın «Vâris, Bâis» isimlerini, «Bâki, Kerîm, Muhyî ve Muhsin» ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.

 

            İşte insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva-ı hâcât ile binbir Esmâ-i İlâhiyyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi, aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -Çünki; o esmâ, Zât-ı Zülcelâlin ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. Şimdi yalnız nümune olarak binbir esmâdan yalnız «Adl» ve «Hakem» ve «Hak» ve «Rahîm» isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:

 

            Hikmet ve adl içindeki «Rahmânirrahîm» ve «Hak» ismini azamî bir dairede görmek istersen, şu temsile bak: Nasılki, bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler bulunduğunu farz

 

sh:» (G: 127)

 

ediyoruz ki: Herbir taife  beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla istîmal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları ayrı oldukları halde; bütün o dörtyüz taife, ayrı ayrı, takım bölük tefrik edilmiyerek, belki birbirine karışık olduğu halde, onları kemal-i şefkat ve merhametinden ve harikulâde iktidarından ve mu'cizane ilim ve ihatasından ve fevkalâde adalet ve hikmetinden, misilsiz birtek padişah, onların hiçbirini şaşırmıyarak, hiçbirin unutmıyarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silahlarını muinsiz olarak bizzat kendisi verse; o zat acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerîm bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki: Bir taburda on milletten efrad bulunsa,  onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkül olduğundan; bilmecburiye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz edilir.

 

            İşte öyle de: Cenab-ı Hakkın adl ve hikmet içindeki İsm-i «Hak» ve «Rahmânirrahîm» in cilvesini görmek istersen; bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkep nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki: Bütün o milletler, o taifeler; birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı olduk-

 

 

sh:» (G: 128)

 

ları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları ve o metâlibi istiyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile «Hak» ve «Rahman», «Rezzak» ve «Rahîm», «Kerîm» ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak, unutmıyarak, iltibas etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.

 

            İşte, böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad ve Hakîm-i Mutlak, Kadîr-i Külli Şey'den başka bu san'ata, bu tedbire, bu Rububiyyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebep müdahale edebilir?

 

            Dördüncü Nükte: Diyorsun: «Benim taamlara, nefsime, refikama ve vâlideynime, evlâdıma, ahbabıma, evliyaya, enbiyaya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı ayrı muhtelif muhabbetlerimin; Kur'an'ın emrettiği tarzda olsa neticeleri, faideleri nedir?

 

            Elcevap: Bütün neticeleri beyan etmek için büyük bir kitab yazmak lâzımgelir. Şimdilik yalnız icmâlen bir-iki neticeye işaret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel neticeleri beyan edilecek. Sonra, âhirette tezahür eden neticeleri zikredilecek. Şöyle ki:

           

            Sâbıkan beyan edildiği gibi... ehl-i gaflet ve

 

 

sh:» (G: 129)

ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin; dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safâları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ: Şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet olur. Muhabbet, firak yüzünden belâlı bir hırkat olur. Lezzet, zeval yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise; Cenab-ı Hakkın hesabına olmadıkları için, ya faidesizdir veya azaptır,            -eğer harama girmiş ise-

 

            Sûal: Enbiya ve Evliyaya muhabbet, nasıl faidesiz kalır?

 

            Elcevap: Ehl-i Teslisin İsâ Aleyhisselâma ve Râfizîlerin Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'a muhabbetleri faidesiz kaldığı gibi...

 

            Eğer o muhabbetler, Kur'an'ın irşad ettiği tarzda ve Cenab-ı Hakkın hesabına ve muhabbet-i Rahmân namına olsalar; o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel neticeleri var.

 

            Amma dünyada ise: Leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir nîmet ve ayn-ı şükür bir lezzettir.

 

            Nefsine muhabbet ise; ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan menetmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, hüdâya sevk edersin.

 

            Refika-i hayatına muhabbetin: Madem

 

 

sh:» (G: 130)

 

hüsn-ü sîret ve mâden-i şefkat hediyye-i rahmet olduğuna bina edilmiş; o refikaya samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hal ziyadeleşir, mes'ûdane hayatını geçirirsin. Yoksa, hüsn-ü surete muhabbet nefsanî olsa, o muhabbet çabuk bozulur. Hüsn-ü muaşereti de bozar.

 

            Peder ve valideye karşı muhabbetin; Cenab-ı Hak hesabına olduğu için, hem bir ibadet, hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirirsin. En âlî bir his ile, en merdane bir himmet ile onların tûl-i ömrünü ciddi arzu edip bekalarına dua etmek; «Tâ onların yüzünden daha ziyade sevap kazanayım.» diye samimî hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i ruhanî almaktır. Yoksa; nefsanî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir vaziyete girdikleri zaman, en süfli ve en alçak bir his ile vücutlarını istiskaz etmek; sebeb-i hayatın olan o muhterem zatların mevtlerini arzu etmek gibi vahşî, kederli, ruhanî bir elemdir.

 

            Evlâdına muhabbet ise: Cenab-ı Hakkın senin nezaretine ve terbiyene emanet ettiği sevimli, ünsiyetli o mahlûklara muhabbet ise: saadetli bir muhabbet, bir nimettir. Ne musi-

 

 

sh:» (G: 131)

 

betleriyle fazla elem çekersin. Ne de ölümleriyle me'yûsane feryad edersin. Sabıkan geçtiği gibi; onların Hâlikları hem Hakîm, hem Rahîm olduğundan: «Onlar hakkında o mevt, bir saadettir.» dersin. Senin hakkında onları sana veren Zatın rahmetini düşünürsün. Firak eleminden kurtulursun.

 

            Ahbablara muhabbetin ise: Madem Lillâh içindir. O ahbabların firakları, hattâ ölümleri, sohbetinize ve uhuvvetinize mâni olmadığı için; o mânevî muhabbet ve ruhanî irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti, dâimî olur. Lillâh için olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firak elemini netice verir. (Hâşiye).

 

            Enbiya ve Evliyaya muhabbetin ise: Ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i berzah, o nuranîlerin vücutlariyle tenevvür etmiş menzilgâhları suretinde sana göründüğü için, o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil; belki bilâkis temayül ve iştiyak hissini verir; hayat-ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa, onların muhabbeti, ehl-i medeniyetin meşahir-i insaniyeye muhabbeti nev'inden olsa; o kâmil insanların fena ve zevalle-

 

            _____________________

            (Hâşiye) : Lillâh için bir saniye mülâkat, bir senedir. Dünya için olsa; bir sene, bir saniyedir...

 

 

sh:» (G: 132)

 

rini ve mazi denilen mezar-ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, ehemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani: «Öyle kâmilleri çürüten bir mezara, ben de gideceğim.» diye düşünür. Mezaristana endişeli bir nazarla bakar, «Ah!» çeker. Evvelki nazarda ise: Cisim libasını mâzide bırakıp, kendileri istikbal salonu olan berzah âleminde kemal-i rahatla ikametlerini düşünür; mezaristana ünsiyetkârane bakar.

 

            Hem güzel şeylere muhabbetin: Madem Sâni'lerin hesabınadır; «Ne güzel yapılmışlar!» tarzındadır. O muhabbetin, bir leziz tefekkür olduğu halde; hüsün-perest, cemâl-perest zevkinin nazarını, daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha güzel cemâl mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünki: O güzel âsârdan ef'al-i İlâhiyyenin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmânın güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelâlin cemâl-i bîmisaline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu surette olsa; hem lezzetlidir, hem ibadettir ve hem tefekkürdür...

 

            Gençliğe muhabbettin ise: Madem Cenab-ı Hakkın güzel bir nîmeti cihetinde sevmişsin; elbette onu ibadette sarfedersin, sefahette boğdurup öldürmezsin. Öyle ise; o gençlikte kazan-

 

 

sh:» (G: 133)

 

dığın ibadetler, o fâni gençliğin bâkî meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâkî meyvelerini elde ettiğin halde; gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha ziyade ibadete muvaffakiyet ve merhamet-i İlâhiyyeye daha ziyade liyakat kazandığını düşünürsün. Ehl-i gaflet gibi beş-on senelik bir gençlik lezzetine mukabil, elli senede «Eyvah gençliğim gitti!» diye teessüf edip, gençliğe ağlamıyacaksın. Nasılki öylelerin birisi demiş:

 

                                                            لَيْتَ الشَّبَابَةَ  يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ  بِمَا فَعَلَ اْلمَشِيبُ

 

Yani: «Keşke gençliğim bir gün dönse idi; ihtiyarlık benim başıma neler getirdiğini, şekva ederek haber verecektim.»

 

            Bahar gibi zînetli meşherlere muhabbet ise: Madem san'at-ı İlâhiyyeyi seyran itibariyledir; o baharın gitmesiyle, temaşa lezzeti zail olmaz. Çünki bahar, yaldızlı bir mektup gibi.. verdiği mânaları her vakit temaşa edebilirsin. Senin hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi, sana o temaşa edebilirsin. Senin hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi, sana o temaşa lezzetini idame ettirmekle beraber o baharın mânâlarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz; lezzetli, safâlı olur.

 

 

sh:» (G: 134)

 

            Dünyaya muhabbetin ise: Madem Cenab-ı Hakkın namınadır; o vakit dünyanın dehşetli mevcudatı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle sevdiğin için, her şeyinde âhirete faide verecek bir sermaye, bir meyve alabilirsin. Ne musibetleri sana dehşet verir; ne zeval ve fenası sana sıkıntı verir. Kemal-i rahatla o misafirhânede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa, ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki: Sıkıntılı, ezici, boğucu, fenaya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur gidersin.

 

            İşte bâzı mahbubların, Kur'an'ın irşad ettiği surette olduğu vakit, herbirisinden yüzde ancak bir letafetini gösterdik. Kur'an'ın gösterdiği yolda olmazsa, yüzden bir mazarratına işaret ettik.

 

            Şimdi şu mahbubların dâr-ı bekada, âlem-i âhirette, Kur'an-ı Hakîmin âyât-ı beyyinatiyle işaret ettiği neticeleri işitmek ve anlamak istersen; işte o çeşit meşrû muhabbetlerin dâr-ı âhiretteki neticelerini, bir «Mukaddime» ve «Dokuz İşaret» le yüzden bir faidesini icmâlen göstereceğiz.

 

 

sh:» (G: 135)

 

 

                                                Mukaddime

 

            Cenab-ı Hak celil ulûhiyyetiyle, cemil rahmetiyle, kebir rububiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle; şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif âza ve âlât ile ve mütenevvi letaif ve mâneviyat ile teçhiz ve tezyin etmiştir ki; tâ, mütenevvi ve pek çok âlât ile, hadsiz enva-ı nîmetini, aksam-ı ihsanatını, tabakat-ı rahmetini o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ binbir esmâsının hadsiz enva-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazatın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır.

 

            Meselâ: Göz, suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubassaratta güzel mu'cizat-ı kudretin envaını temaşa eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem mâlûmdur; târife hacet yoktur.

 

            Meselâ: Kulak, sadâların envalarını, lâtif nağmelerini ve mesmûat âleminde Cenab-ı Hakkın letaif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfatı var.

 

 

sh:» (G: 136)

 

            Meselâ: Kuvve-i şamme, kokular taifesindeki letaif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus bir vazife-i şükraniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfatı dahi vardır.

 

            Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, bütün mat'umatın ezvakını anlamakla gayet mütenevvi bir şükr-ü mânevi ile vazife görür. Ve hâkezâ.. Bütün cihazat-ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri vardır.

 

            İşte Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihazatın elbette her birerlerine lâyık ücretlerini verecektir. O müteaddit enva-ı muhabbetin sâbıkan beyan edilen dünyadaki muaccel neticelerini  herkes vicdan ile hisseder. Ve bir hads-i sâdık ile isbat edilir. Âhiretteki neticeleri ise: Kat'iyyen vücutları ve tahakkukları, icmalen Onuncu Sözün Onikinci Hakikat-ı katıa-i sâtiasiyle ve Yirmidokuzuncu Sözün Altı Esas-ı bâhiresiyle isbat edildiği gibi, tafsîlen

 

                                                اَصْدَقُ الْكَلاَمِ وَاَبْلَغُ النِّظَاِ كَلاَمُ اللَّهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ

 

olan Kur'anı Hakîm'in Âyât-ı beyyinatiyle tasrih ve telvih ve remz ve işarâtiyle kat'iyyen sabittir. Daha uzun bürhanları getirmeğe lü-

 

 

sh:» (G: 137)

 

zum yok. Zaten başka Sözlerde ve Cennete dair Yirmisekizinci Sözün arabî olan ikinci makamında ve Yirmidokuzuncu Sözde çok bürhanlar geçmiştir.

 

            Birinci İşaret: Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşrûanın uhrevî neticesi, Kur'anın nassiyle Cennete lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin «Elhamdülillâh» kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip, sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada «Elhamdülillâh» yersin. Ve nimette ve taam içinde in'am-ı İlâhîyi ve iltifat-ı Rahmânî'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevî, Cennette gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, Hadîsin nassiyle, Kur'anın işârâtiyle ve hikmet ve rahmetin iktizasiyle sabittir.

 

            İkinci İşaret: Dünyada meşrû bir surette nefsine muhabbet, yani: Mehasisine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmil etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi; o nefse lâyık mahbubları, Cennette veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini Cenab-ı Hak yolunda hüsn-ü istîmal etmiş. Cihazatını, duygularını hüsn-ü suretle istihdam etmiş. Kerîm-i Mutlak, ona dünyadaki meşrû

 

 

sh:» (G: 138)

 

ve ubudiyetkârane muhabbetin neticesi olarak: Cennette, Cennetin yetmiş ayrı ayrı enva-ı zînet ve letafetinin nümuneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hasseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş enva-i hüsün ile vücudunu süslendirip; herbiri, ruhlu küçük birer Cennet hükmünde olan hurileri, o dâr-ı bekada vereceği, pekçok âyat ile tasrih ve isbat edilmiştir.

 

            Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani, ibadette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi: Dâr-ı saadette ebedî bir gençliktir.

 

            Üçüncü İşaret: Refika-i hayatına meşrû dairesinde, yani lâtif şefkatine,  güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binaen samimî muhabbet ile; refika-i hayatını da nâşizelikten, sair günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyesi ise: Rahîm-i Mutlak o refika-i hayatı, hurilerden daha güzel bir surette ve daha zînetli bir tarzda, daha cazibedar bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek ve eski hatıratı birbiren tahattur ettirecek enîs, lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak verileceğini vadetmiştir. Elbette vadettiği şeyi, kat'i verecektir.

 

            Dördüncü işaret: Valideyn ve evlâda muhabbet-i meşrûanın neticesi: Nass-ı Kur'an ile

 

 

sh:» (G: 139)

 

Cenab-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa, yine o mes'ud âileye; sâfi olarak lezzet-i sohbeti, Cennete lâyık bir hüsn-ü muaşeret suretinde dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder. Ve onbeş yaşına girmeden, yani, hadd-i bülûğa vasıl olmadan vefat eden çocuklar       وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ        ile tâbir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennete lâyık bir tarzda, gayet süslü, sevimli bir surette; onları Cennette dahi peder ve validelerinin kucaklarına verir veledperverlik hislerini memnun eder, ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden; ebedî sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en âlâsı Cennette bulunur. Yalnız çok şirin olan vleedperverlik, yani çocuklarını sevip okşamak zevki, Cennet tenasül yeri olmadığından, Cennette yoktur zannedilirdi. İşte bu surette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte, kablelbülûğ evlâdı vefat edenlere müjde!..

 

            Beşinci İşaret: Dünyada «Elhubbu Fillâh» hükmünce; sâlih ahbablara muhabbettin neticesi, Cennette   عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ    ile tâbir edilen: Karşı karşıya kurulmuş Cennet iskem-

 

 

sh:» (G: 140)

 

lelerinde oturup, hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette dünya maceralarını ve kadîm olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde firaksız, sâfi bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbablariyle görüştüreceği, Kur'an'ın nassiyle sabittir.

 

            Altıncı İşaret: Enbiya ve evliyaya Kur'an'ın târif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O enbiya ve evliyanın şefaatlarından berzahta, haşirde istifade etmekle beraber, gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzattan o muhabbet vasıtasiyle istifaza etmektir.

 

            Evet     اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ    sırrınca; âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği âlî-makam bir zatın tebaiyyetiyle girebilir.

 

            Yedinci İşaret: Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin; yani: «Ne kadar güzel yapılmış!» nazar ile, o âsârın arkasındaki ef'alin güzelliğini ve intizamını ve intizam-ı ef'al arkasındaki güzel Esmânın cilvelerini ve o güzel Esmânın arkasında sıfâtın tecelliyatını ve hâkeza.. sevmekliğin neticesi ise: Dâr-ı bekada o güzel gördüğü masnûattan bin defa daha güzel bir tarzda, esmânın cilvesini ve esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, Cennette görmektir. Hattâ İmam-ı Rabbanî Radıyallahü Anh de-

 

 

sh:» (G: 141)

 

miş ki: «Letaif-i Cennet, cilve-i esmânın temessülâtıdır.» Teemmel!..

 

            Sekizinci İşaret: Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve Esmâ-ı İlâhiyye âyinesi olan iki güzel yüzüne karşı mütefekkirane muhabbetin uhrevî neticesi: Dünya kadar, fakat fâni dünya gibi fâni değil, bâkî bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zaîf gölgeleri gösterilen esma, o Cennetin âyinelerinde en şa'şaalı bir surette gösterilecektir. Hem dünyayı, mezraa-i âhiret yüzünde sevmenin neticesi; dünyayı fidanlık, yani: Ancak fidanları bir derece yetiştiren, küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir Cenneti verecek ki: Dünyada havas ve hissiyat-ı insaniyye, küçük fidanlar olduğu halde, Cennette en mükemmel bir surette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan istidatları, enva-ı lezâiz ve kemalât ile sünbüllenecek surette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezası olduğu gibi, Hadîsin nusûsiyle ve Kur'an'ın işârâtiyle sabittir.

 

            Hem madem, dünyanın her hatanın başı olan mezmum muhabbeti değil, belki esmâya ve ahirete bakan iki yüzünü, esmâ ve âhiret için sevmiş ve ibadet fikriyle o yüzleri mâmur etmiş, güya bütün dünyasiyle ibadet etmiş; elbette dünya kadar bir mükâfat alması, mukteza-yı rahmet ve hikmettir. Hem madem ahire-

 

 

sh:» (G: 142)

 

tin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenab-ı Hakkın muhabbetiyle âyine-i esmâsını sevmiş. Elbette dünya gibi bir mahbub ister. O da, dünya kadar bir Cennettir.

 

            Sual: O kadar büyük ve hâli bir Cennet neye yarar?

 

            Elcevap: Nasılki eğer mümkün olsa idi, hayal sür'atiyle zeminin aktarını ve yıldızların ekserisini gezsen; «Bütün âlem benimdir.» diyebilirsin. Melâike ve insan ve hayvanların iştirakleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de: O Cennet dahi dolu olsa, «O Cennet benimdir.» diyebilirsin. Hadîste, «Bazı ehl-i Cennete verilen beşyüz senelik bir cennet» sırrı; Yirmisekizinci Sözde beyan edilmiştir.

 

            Dokuzuncu İşaret: İman ve Muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif ve tahkikin ittifakiyle; dünyanın bin sene hayat-ı mes'ûdanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı.. ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâlin müşahedesi, rü'yetidir ki: (Hâşiye) Hadîs-i kat-î ile ve Kur'an'ın

 

            (Hâşiye): Hadîsin nassiyle: «O şuhud, bütün lezaiz-i Cennetin o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile, zor ile onları tanıyabilirler.» Hadiste vârid olmuştur.

           


sh: » (G: 143)

nassiyle sabittir. Hazreti-i Süleyman Aleyhisselâm gibi bir kemâl ile meşhur bir zatın rü'yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtaz bir zatın şuhuduna meraklı bir iştiyak, herkes vicdanen hisseder. Acaba dünyanın bütün mehâsin ve kemalâtından binler derece yüksek olan Cennetin bütün mehâsin ve kemâlâtı bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir Zâtın rü'yeti; ne kadar mergûb, merak-âver ve şuhudu, ne derece matlub ve iştiyak-âver olduğunu kıyas edebilirsen et.

اَللَّهُمَّ ارْزُقْنَا  فِى الدُّنْيَا  حُبَّكَ  وَهُبَّ  مَايُقَرِّبُنَآ  اِلَيْكَ  وَالاِسْتِقَامَةَ  كَمَآ اَمَرْتَ  وَفِى اْلاَخِرَةِ  رَحْمَتَكَ وَرُوْيَتَكَ           

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ  اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ                                        

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ  عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ  رَحْمَةً  لِلْعَالَمِينَ  وَعَلَىاَلِهِ  وَصَحْبِهِ  اَجْمَعِينَ    آمِينَ                          

                                                         

***

sh: » (G:144)

Ondördüncü Lem'anın

İKİNCİ MAKAMI

            بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.

            İhtar : Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.

            "Ey insan!" dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhen benimle münasebetdar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, "Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı" olarak müdakkik kardeşlerimin tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.

 

sh: » (G:145)

 

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

قَالَتْ يَا اَيُّهَا اْلَمَلَؤاُ اِنِّى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

            Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

            Birinci Sır: "Bismillahirrahmanirrahîm"in bir cilvesini şöyle gördüm ki:

            Kâinat sîmasında, arz sîmasında ve insan sîmasında birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var. Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki, "Bismillah" ona bakıyor. İkincisi: Küre-i Arz sîmasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübra-i Rahmaniyettir ki, "Bismillahirrahman" ona bakıyor. Sonra insanın mahiyet-i câmiasının sîmasındaki letaif-i re'fet ve dekaik-ı şefkat ve şuaat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulya-i Rahîmiyettir ki, "Bismillahirrahmanirrahîm" deki "Errahîm" ona bakıyor. Demek "Bismillahirrahmanirrahîm" sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i

sh: » (G:146)

ehadiyetin kudsî ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani "Bismillahirrahmanirrahîm" yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arş'a bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.

            İkinci Sır: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hadsiz kesret-i mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ nasılki Güneş, ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-u ziyasındaki Güneş'in zâtını mülahaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; Güneş'in zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde Güneş'in zâtını aksi vasıtasıyla gösteriyor ve her parlak şey, kendi kabiliyetince Güneş'in cilve-i zâtîsiyle beraber ziyası, harareti gibi hassalarını gösteriyor ve her parlak şey Güneş'i bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi; Güneş'in ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb'a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi, umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor. Öyle de: وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى -temsilde hata olmasın- ehadiyet ve samediyet-i İlahiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta,

sh: » (G:147)

hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmasıyla bir cilvesi olduğu gibi.. vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudat ile alâkadar herbir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor. İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes'i unutmamak için, daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irae eden "Bismillahirrahmanirrahîm"dir.

            Üçüncü Sır: Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatab ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.

            Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir. "Bismillahirrahmanirrahîm" de. O hakikata yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in tahtına yanaş ve o

 

sh: » (G:148)

Rahmetin şefkatiyle ve şefaatıyla ve şuaatıyla o Sultan'a muhatab ve halil ve dost ol! Evet kâinatın enva'ını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hacatına kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe iki haletten birisidir:

            Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhalâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak'ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın enva'ı, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

            Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva'-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hacetlerine "Lebbeyk! dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat'iyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmettir. Elbette böyle bir Rahmet,

sh: » (G:149)

senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin tercümanı ve ünvanı olan "Bismillahirrahmanirrahîm"i de. O rahmetin vusulüne vesile ve o Rahman'ın dergâhında şefaatçı yap. Evet rahmetin vücudu ve tahakkuku, Güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de: Bu kâinatın daire-i kübrasında binbir ism-i İlahînin cilvesinden uzanan nuranî atkılar, kâinat sîmasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti nescediyor ki, Güneş'ten daha parlak kendini akıllara gösteriyor. Evet Şems ve Kamer'i, anasır ve maadini, nebatat ve hayvanatı bir nakş-ı azamın atkı ipleri gibi o binbir isimlerin şualarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye müsahhar eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı azamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemal, elbette kendi istiğna-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçı yapmış.

sh: » (G:150)

            Ey insan, eğer insan isen "Bismillahirrahmanirrahîm" de. O şefaatçıyı bul. Evet, zeminde dörtyüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini, hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmasında hâtem-i ehadiyeti vaz'eden; bilbedahe belki bilmüşahede, rahmettir ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın sîmasındaki mevcudatın vücudları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var. Evet zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mahiyet-i maneviyesinin sîmasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmasındaki sikke-i merhamet ve kâinat sîmasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

            Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmayı veren ve o sîmada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz'eden zât seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl

sh: » (G:151)

etmiyen ve hiç bir vechile noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!..

            Ey insan! Bil ki: O rahmetin arşına yetişmek için bir mi'rac var. O mi'rac  "Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve bu mi'rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitabların ibtidalarına ve umum mübarek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmelenin azamet-i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki: İmam-ı Şafiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler: "Besmele tek bir âyet olduğu halde Kur'anda yüzondört defa nâzil olmuştur."

            Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُد demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyet'i mülahaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِين demeğe küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen cüz'iyatta zâhir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad'i mülahaza ettirmek için hâtem-i rahmaniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti

 

sh: » (G:152)

gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِين deyip doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e hitab ederek müteveccih olsun. İşte Kur'an-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i azamından meselâ semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ: Hilkat-ı semavat ve arzdan bahsi içinde hilkat-ı insandan ve insanın sesinden ve sîmasındaki dekaik-ı nimet ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Mabudunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ:  وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakikatı mu'cizane bir surette gösteriyor. Evet hadsiz mahlukatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar enva'ı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir. Hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e karşı

sh: » (G:153)

kalbe yol açsın. Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal eder. Ve Zât-ı Ehadiye'yi mülahaza ettirir ve ondan  اِيّاكَ نَعْبُدُ وَاِيّاكَ نَسْتَعِينُ deki hakikî hitaba mazhar eder. İşte "Bismillahirrahmanirrahîm" Fatiha'nın fihristesi ve Kur'anın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş. Bu ünvanı eline alan, rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.

            Beşinci Sır: Bir hadîs-i şerifte varid olmuş ki:

 اِنَّ اللّهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمنِ

 -ev kema kal- Bu Hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akâid-i îmaniyeye münasib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım

sh: » (G:154)

ehl-i aşk, insanın sîma-yı manevîsine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikata muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat, aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder. Evet bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlahî'nin şeriki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat, وَلَهُ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile, şuunatına ve sıfât ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır. Şu mezkûr hadîs-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman'ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın sîmasında binbir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi, zemin yüzünün sîmasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür

sh: » (G:155)

eden ism-i Rahman gösterildiği gibi, insanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin sîması ve kâinatın sîması gibi yine o ism-i Rahman'ın cilve-i etemmini gösterir demektir. Hem işarettir ki: Zât-ı Rahmanurrahîm'in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar, o kadar o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a delaletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, Güneş'in timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delaletinin vuzuhuna işareten "O âyine Güneş'tir" denildiği vakit, "İnsanda suret-i Rahman var" vuzuh-u delaletine ve kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdet-ül Vücud'un mutedil kısmı "Lâ Mevcude illâ Hu" bu sırra binaen, bu delaletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir ünvan olarak demişler.

اََللّهُمَّ يَا رَحْمنُ يَا رَحِيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ آمِينَ

            Altıncı Sır: Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçı olduğunu bununla anla ki: O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal'e vesiledir

 

 

sh: » (G:156)

ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatla -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelal'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in istiğna-i zâtîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir.

             Hiç bir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlaktır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir. İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Alel-ıtlak'ın ve Sultan-ı Sermedî'nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatab eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneş'e yetişemiyorsun, çok uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat Güneşin ziyası Güneş'in aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdes'e ve o Şems-i Ezel ve Ebed'e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor. 

             İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten lil-âlemîn ünvanıyla Kur'anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnetidir ve

sh: » (G:157)

tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten lil-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise, salavattır. Evet salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Rahmeten lil-âlemîn'in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten lil-âlemîn'e vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahman'a vesile ittihaz et.

            Umum ümmetin Rahmeten lil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette isbat eder.

            Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: "Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.

اَللّهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّهِ الرَحْمنِ الرَّحِيمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ آمِينَ.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

 

sh: » (G:158)

Yirmiüçüncü Söz

Şu sözün iki mebhası vardır.

 بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

 لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Birinci Mebhas

            İmanın binler mehasininden yalnız beşini "Beş Nokta" içinde beyan ederiz.

            Birinci Nokta: İnsan, nur-u îman ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i sâfilîne düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünki îman, insanı Sâni'-i Zülcelal'ine nisbet ediyor; îman, bir intisabdır. Öyle ise insan, îman ile insanda tezahür eden san'at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'dan san'at-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

            Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz. Meselâ:

sh: » (G:159)

İnsanların san'atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek o san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.

 

 

            İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir san'atıdır ve en nazik ve nazenin bir mu'cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musaggar suretinde yaratmıştır.

            Eğer nur-u îman, içine girse, üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yani: "Sâni'-i Zülcelal'in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım" gibi manalarla insandaki san'at-ı Rabbaniye tezahür eder. Demek Sâniine intisabdan ibaret olan îman; insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla

sh: » (G:160)

 

bütün mahlukat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.

            Eğer kat'-ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni' unutulsa, Sânia müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manidar âlî san'atların ve manevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; -dediğimiz gibi- kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.

            İkinci Nokta: İman nasılki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada

 اَللّهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ

âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm

sh: » (G:161)

bir temsil ile beyan ederiz. Şöyle ki:

            Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. "Eyvah! Şu fener, başıma beladır" dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatını gösterdi. Baktım ki: O gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde,

sh: » (G:162)

ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise; süslü, sevimli cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahluklar ise, munis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye olduğunu gördüm. "Elhamdülillahi alâ nur-il îman" diyerek اَللّهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.

            İşte o iki dağ; mebde-i hayat, âhir-i hayat.. yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise, geçmiş zamandır. Sol taraf ise, istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semavîyi dinlemeyen enaniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise âlemin hâdisatı ve acib mahlukatıdır.

            İşte enaniyetine itimad eden, zulümat-ı gaflete düşen, dalalet karanlığına mübtela olan adam; o vakıada evvelki halime benzer ki: O

sh: » (G:163)

cep feneri hükmünde nâkıs ve dalalet-âlûd malûmat ile zaman-ı maziyi, bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm-i Rahîm'in birer memur-u müsahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder. Eğer hidayet-i İlahiye yetişse, îman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah'ı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlahî ile dolar. Âlem  اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubudiyeti îfa eden ervah-ı sâfiye cemaatlarının vazife-i hayatlarını bitirmekle "Allahü Ekber" diyerek makamat-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar-misal bazı inkılabat-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet'in bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir

sh: » (G:164)

ziyafet-i Rahmaniyeyi o nur-u îman ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, taun gibi hâdiseleri, birer müsahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisatı; sureten haşin, manen çok latif hikmetlere medar görüyor. Hattâ mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddemesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sair cihetleri sen kıyas eyle. Hakikatı temsile tatbik et...

            Üçüncü Nokta: İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî îmanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve îmanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. Demek îman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.

            Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan

sh: » (G:165)

istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.

            Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:

            Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki ehl-i dikkat nazarında, za'fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.

sh: » (G:166)

             Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah  senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.

            İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

            Dördüncü Nokta: İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, îman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.

            Şu mes'elenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir ve bir bürhan-ı katı'dır. Evet insaniyet, îman ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünki hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün şerait-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavanin-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi

sh: » (G:167)

günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek hayvanın vazife-i asliyesi; taallümle tekemmül etmek değildir ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir ve aczini göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi; istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubudiyet-i fiiliyedir.

            İnsan ise dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil, hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zaîf bir surette dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaatı farkeder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlarını celb ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani: "Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl bir lütufla böyle nazeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir ve binden ancak birisine eli yetişemediği hacatına dair Kadı-ül Hacat'a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a'lâ-yı ubudiyete uçmaktır.

 

sh: » (G:168)   

            Demek insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; marifetullahtır ve onun üss-ül esası da îman-ı billahtır.

            Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a'danın hücumuna mübtela ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hacata giriftar ve nihayetsiz metalibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, îmandan sonra "dua"dır. Dua ise, esas-ı ubudiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder. Maksuduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm'in dergâhında; ya za'f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makasıdı ona müsahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi; "Ben kuvvetimle bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acib şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum." deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini müstehak eder.

sh: » (G:169)   

            Beşinci Nokta: Îman duayı bir vesile-i kat'iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" mealinde قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ ferman ediyor. Hem اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor.

            Eğer desen: "Bir çok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki, âyet umumîdir.. her duaya cevab var ifade ediyor.

            Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine tâbi'dir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: "Ya Hekim! Bana bak." Hekim: "Lebbeyk" der.. "Ne istersin?" cevab ver. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuriyle ve cevabiyle ünsiyete çevirir. Fakat insanın

sh: » (G:170)

hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasiyle ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

            Hem, dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semeratı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasılki güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani âyetlerinin nikablanmasiyle bir azamet-i İlahiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenab-ı Hak ibadını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan) Ay ve Güneş'in husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Ayni onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilası ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i

sh: » (G:171)

Mutlak'ın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def'olunmazsa denilmeyecek ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı." Eğer Cenab-ı Hak fazl u keremiyle belayı ref'etse; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir.

            Ubudiyet ise, hâlisen livechillah olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile ona iltica etmeli. Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimad etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli. Evet hakikat-ı halde âyât-ı beyyinatın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır. Ya istidad lisanıyladır. (Bütün nebatat ve hayvanatın duaları gibi) ki; herbiri lisan-ı istidadiyle Feyyaz-ı Mutlak'tan bir suret taleb ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyledir. (Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hacat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki; her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle Cevvad-ı Mutlak'tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.) Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki: Muztar kalan herbir zîruh; kat'î bir iltica ile dua eder,

 

sh: » (G:172)

bir hâmi-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-ı Rahîm'ine teveccüh eder. Bu üç nevi dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.

            Dördüncü nevi ki; en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır; Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve kalîdir. Meselâ: Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziyye almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım; lisan ile kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder."

            İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma, ona yapış, a'lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.

* * *

sh: » (G:173)

İKİNCİ MEBHAS

İnsanın saadet ve şekavetine medar beş nükteden ibarettir.

            [İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir istidad verildiği için; esfel-i sâfilînden tâ a'lâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san'at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakki ve tedennisinin sırrını "Beş Nükte"de beyan edeceğiz.]

            Birinci Nükte: İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâl'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir

sh: » (G:174)

sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana hakikî Mabud olacak; yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünki nihayetsiz hacat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, ma'bûdiyete lâyık yalnız odur.

            İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.

 

sh: » (G:175)

            Evet ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı.. sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrib etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder:

            Meselâ: Küfür bir fenalıktır, bir tahribdir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve merayâ-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine

sh: » (G:176)

indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.

            Elhasıl: Nefs-i emmare tahrib ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet, bir haneyi bir günde harab eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahribden ve nefse itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit يُبَدِّلُ اللّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, a'lâ-yı illiyyîne çıkar.

sh: » (G:177)

            İşte ey gâfil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazan yetmiş, bazan yediyüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müdhiş Cehennem'e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır.

            İkinci Nükte: İnsanda iki vecih var. Birisi, enaniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri ubudiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçare mahluktur ki; sermayesi yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'-i ihtiyarî ve iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz enva'ın hesabsız efradından nazik zaîf bir ferd olarak bulunuyor.

            İkinci vecih itibariyle ve bilhassa ubudiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var. Pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünki Fâtır-ı Hakîm, insanın

sh: » (G:178)

mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir zâtın hadsiz tecelliyatına câmi' geniş bir âyine olsun.

            Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasılki o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli proğram verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisanıyla bir ağaç  olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal bulsun. Eğer o çekirdek, sû'-i mizacından dolayı ona verilen cihazat-ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o manevî cihazatını فَالِقُ اْلحَبِّ وَالنَّوَى nın emr-i tekvinîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse; o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikatı ve ruh-u manevîsi, büyük bir hakikat-ı külliye suretini alacaktır. İşte aynen onun gibi; insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli proğramlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde,

sh: » (G:179)

hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihazât-ı mâneviyesini nefsin hevesatına sarfetse; bozulan çekirdek gibi bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes'uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.

            Eğer o istidad çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmanın ziyasıyla ubudiyet toprağı altında terbiye ederek, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal edip cihazat-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse, elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennet'te hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-ı daimenin cihazatına câmi' kıymettar bir çekirdek ve revnakdar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.

            Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye müsahhar edip yardımcı verse; o terakki

 sh: » (G:180)

değil, sukuttur. Şu hakikati bir vakıa-i hayaliyede, şöyle bir temsilde gördüm ki:

            Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.

            Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki; kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik... Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latif san'atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatını temin

sh: » (G:181)

için ve kendi kemalâtı ve terakkiyatı için kendine has ve ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, "Yasak" demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum dediler: "O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir. Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir." Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde "Said" ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.

            İşte o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.

            İşte o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefs ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiyye gibi şeylerdir. Herbir insanda her bir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya müsahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur,

sh: » (G:182)

terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.

            Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y-i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki; elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın za'f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabani emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi). Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu düya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerim'e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedi' masnuatını ve hizmetkârlarını ona müsahhar etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki; o dairenin nısf-ı kutru -yani merkezden muhit hattına kadar- gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

            İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif,

sh: » (G:183)

ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir.

            Ve davacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerim'in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarfetse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a'lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler. Evet insana verilen bütün cihazat-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünki insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihazat ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her gördüğü lezzetinde, binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.

            Demek Ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikr etse;

sh: » (G:184)

yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikatı beyan etmiştim. Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:

            Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip "Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır" emreder. İkincisine, bin altın verir, bir -pusula içinde bazı şeyler- yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te'dib gördü ve dehşetli bir azab çekti. İşte edna bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

            Aynen onun gibi: İnsandaki cihazat-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ; güzelliğin bütün meratibini farkeden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvak-ı mahsusalarını

sh: » (G:185)

temyiz eden insanın zaika-i lisaniyesi ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve kemalâtın bütün enva'ına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek basit yalnız bir-iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine has bir amelde (münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus) ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.

            İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihazatı ziyade inbisat peyda etmiştir. Ve ibadatın bütün enva'ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına câmi' bir istidad verilmiştir. İşte şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla

 

sh: » (G:186)

mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbaniyenin mu'cizatını temaşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.

            Ey dünya-perest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatını bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said'e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:

            Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsis ettiği altmış altından tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiç bir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı. Birden ben o hazîn halette iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi:

            -"Bütün bütün sermayeni zayi' ettin. Tokata da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana

sh: » (G:187)

verilecek bâki kalan onbeş altından her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al." Baktım nefsim razı olmuyor.

            -"Üçte birisini" dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra dörtte birisini dedi. Baktım nefsim mübtela olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi gitti.

            Birden o hal değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukut eder gibi bir sür'atle giden bir şimendifer içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki, hiç bir tarafa kaçılmaz. Garaibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, mülâkatında elime batıyor, kanatıyor. Şimendiferin gitmesiyle müfarakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: "Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın." Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok

sh: » (G:188)

delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle "Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden "Eyvah!" dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: "Aklın başına geldi mi?" Dedim: "Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok." Dedi: "Tövbe et, tevekkül et." Dedim: "Ettim!"

            Ayıldım... Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.

            İşte o vakıa-i hayaliyeyi, -Allah hayr etsin- bir-iki kısmını ben tabir edeceğim, sair cihetleri sen kendin tabir et.

            O yolculuk ise; âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebed-ül âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki; bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırkbeş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâki kalan onbeşinden yarısını âhirete sarfetmek için Kur'an-ı Hakîm'in hâlis bir tilmizi beni irşad etti.

sh: » (G:189)

            O han ise, benim için İstanbul imiş...

            O şimendifer ise, zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezaiz-i nâmeşruadır ve lehviyat-ı muharremedir ki; mülâkat esnasında tasavvur-u zevaldeki elem, kalbi kanatıyor. Müfarakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer hademesi demişti: "Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar vereceğim." Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Sair kısımları sen tabir edebilirsin...

            Dördüncü Nükte: İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünki o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona müsahhar olmuş. Eğer insan za'fını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü eda ile beraber matlubuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle müsahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-ı mi'şarına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ: Tavuğun yavrusunun za'fındaki

sh: » (G:190)

 

kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine müsahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-i dikkat, za'ftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temaşa bir cilve-i rahmet...

            Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona müsahhar olurlar ki; o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za'f ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine müsahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur ile "Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum" dese, elbette bir tokat yiyecektir.

            İşte insan dahi Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran-ı nimet suretinde Karun gibi اِنَّمَا اُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ yani: "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım" dese, elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile

sh: » (G:191)

değil, belki ona onun za'fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki; eşyayı ona teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshir-i Rabbanîye ve ikram-ı Rahmanîdir.

            Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve za'fını, istimdad lisanıyla; fakr ve hacatını, tazarru' ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ de, yüksel.

            Hem deme ki: "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?"

            Çünki sen çendan, nefsin ve suretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli

 

 

 

sh: » (G:192)

bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

            Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sagir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden îmanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: "Benim Rabb-ı Rahîm'im dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatatı, o hanemin zînetli levazımatı yapmıştır."

            Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, a'lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

sh: » (G:193)   

            Beşinci Nükte: İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi' edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal edeceğiz. Tâ ki, "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın.

            İşte insan, şu kâinata geldikten sonra "iki cihet ile" ubûdiyeti var: Bir ciheti; gâibâne bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hâzırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.

            Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.

            Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi' san'atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

            Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini

sh: » (G:194)

idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.

            Sonra kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.

            Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latif san'atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal'inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'-i Zülkemâl'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.

            İkinci Vecih, huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelal, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îman ile marifet ile mukabele eder.

            Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.

            Sonra görüyor ki: Bir Mün'im-i Kerim, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri

sh: » (G:195)

ile, cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.

            Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: "Allahü Ekber, Sübhanallah" deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.

            Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, tazim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.

            Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: "Mâşâallah" diyerek takdir ile, "Bârekâllah" diyerek tahsin ile, "Sübhanallah" diyerek hayret ile, "Allahü Ekber" diyerek istihsan ile mukabele eder.

            Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor.Ve Tevhidin âyâtını

sh: » (G:196)

nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında Vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve Rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, îman ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.

            İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.

            Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû'-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz'ün İkinci Makamının 227-228'nci sahifelerinde yazılan iki levha-i hakikate bak, sen de gör:

            Birinci Levha: Ehl-i dalalet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatını tasvir eder.

sh: » (G:197)

            İkinci Levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-ı dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.

 

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى

اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلاَحَادِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ اْلاَسْرَارِ وَ مَظْهَرِ اْلاَنْوَارِ وَ مَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ وَ قُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ اَللّهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ وَ بِسَيْرِهِ اِلَيْكَ آمِينْ خَوْفِى وَ اَقِلْ عُثْرَتِى وَ اَذْهِبْ حُزْنِى وَ حِرْصِى وَ كُنْ لِى وَ خُذْنِى اِلَيْكَ مِنِّى وَ ارْزُقْنِى الْفَنَاءَ عَنِّى وَ لاَ تَجْعَلْنِى مَفْتُونًا بِنَفْسِى مَحْجُوبًا بِحِسِّى وَاكْشِفْلِى عَنْ كُلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ  يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ. وَ ارْحَمْنِى وَارْحَمْ رُفَقَائِ وَ ارْحَمْ اَهْلِ اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْآنِ آمِينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَ يَا اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ

وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

* * *

sh:» (G: 198)

 

            «Ziver Gündüzalp kardeşimizin Konya Nur Talebeleri adına, Risale-i Nur hakkında göşlerini ifade edip, Ankara Üniversitesi gençlerine gönderdiği bir konferanstır.»

 

                                                BİSMİHİ SÜBHANEHU

 

            RİSÂLE-İ NUR'un dersiyle ve aziz ve kıymetli Üstâdımız Bediüzzamanın himmetiyle yazılabilen bu konferans, Risâle-i Nur hakkında tatlı ve zevkli bir sohbettir. Risâle-i Nur'un kıymetini anlatmaya kudretim yetmez. Ve buna da cesaret edemem. Ve böyle de zannedilmesin. Çünki: Ben, Risâle-i Nur'un yeni, kültürsüz, câhil ve en âciz okuyucusuyum. Milletler içinde bu kadar şöhret kazanmış bir şaheserin kıymetini anlatmağa kültürüm kâfi değil. Bunu itiraf ederim. Ve büyük şeref ancak Risâle-i Nur'un münevver, âlim, fâzıl, idrâkli ve kavrayışlı takdirkâr okuyucularına hâs ve mahsustur.

 

            Evet Risâle-i Nur'a kavuşuncaya kadar matbuatımızda ve kitaplarımızda KUR'ÂN-I KERخM'in kıymetini anlatan tek bir yazı okumamıştım. Sonradan anladım ki: Kur'ân-ı Kerîm'i, şimdiki yarım asırdan beri bizde yetişen ediplerden ziyade, ecnebî büyükleri takdir ediyorlarmış. Ameri-

 

sh:» (G: 199)

 

ka'da Beyaz Saray'da bütün dünyanın güneşi olan Kur'ân-ı Kerîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu, yüksek mevkie konmuştur. Mucidler, feylesoflar, doktorlar, hukukçular, psikologlar; Kur'ân-ı Kerîmi esas tutarak yazılmış eserleri tetkik ediyorlar, faydalanıyorlar. Bu şahsiyetler, bu Mukaddes Kitaptan aldıkları malûmat ile milletler arası şöhret kazanıyorlar. İsveç, Norveç, Finlandiya en büyük ilim adamlarından müteşekkil bir heyet teşkil etmişler. Gençleri için en büyük halâskâr bir kitabı senelerle aramışlar. Nihayet gençliği en yüksek ahlâk ile ahlâklandırmak için ve dünyada açık fikirli ilim adamı yapmak için KUR'ÂN-I KERخM'i okutuyorlarmış.

 

            İslâmiyeti ve Kur'ân'ı takdir eden yabancılar pek çoktur. Müslüman olmayan kimseler, İslâm Kitâbının kıymetini takdir edip istifade ederlerse, uyanık müslüman gençliği daha fazla duramaz ve uyuyamaz. Mâbud-u Zîşânımız gençlerin bu ulvî ve kudsî ve içten gelen isteklerini yirminci asırda da yerine getirdi. Bu asr-ı medeniyette KUR'ÂN-I KERخM'in hakikî bir tefsiri olan RİSALE-İ NUR ESER'lerini ihsân etti. Bu eserler Kur'ân-ı Kerîm'den alınmış ve Kur'ân-ı Kerîm'in esasları dairesinde yazılmış eserlerdir. Eseri yazan Bedîûzzaman'dır. Bütün ilim adamları, müttefikan Ri-

 

 

sh:» (G: 200)

 

sale-i Nûr'un muhterem müellifinin, Bedîüzzaman denmeğe lâyık bir şahsiyet olduğunu tasdik etmişler. Böyle iken bu kadar şöhret sâhibi kudretli bir şahsiyeti herkes tanımıyor, denebilir.

 

            Evet, içimizde onbeş yirmi seneden beri komünistler çalışıyorlarmış. Böyle dâhilerimizi tanıtmak şöyle dursun türlü türlü isnatlarla kötülermişler. Buna muvaffak olmak için de bütün imkânlardan istifade etmeye çalışmışlar. İlim adamlarımızı millete fena göstermek için bütün gayretlerini sarfetmişler. Bu hâlin böyle olduğunu ancak bu bir seneye yakın idrak edebildik. Matbuâatımızın Komünist mikroplariyle dolduğunu; demokrasinin memleketimizde gelişmeye başlaması sayesinde anlayabildik. Meğer aldanmışız. Ve aldatılmışız. Şimdiye kadar din adamlarımız hakkında bize yapılan uydurma telkinatları ve yalan yanlış propagandaları bu hakikatları öğrendikten sonra kafamızdan çıkarabildik. Menfi intibalarımızı silebildik. Bütün hakikî dünya münevverlerinin istifade ettikleri Kur'ân'ımıza  öyle sarılabildik. Ve öylelikle KUR'ÂN'dan dilimize çevrilen eserleri okumağa başladık. Eserleri garp dillerine çevrilen MEVLÂNA CELÂLEDDİN, YغNUS EMRE, EVLİYA ÇELEBİ gibi daha bir çok büyüklerimizin eserlerini ve hakikî kıymetlerini

 

 

sh:» (G: 201)

 

gençlik nasıl bilmiyorsa, Bedîuzzaman gibi bir büyüğümüzü de gençlik tam tanımıyor. Fakat böyle kıymetli bir adamın şimdi de mevcut olduğunu öğrenenler kıymetini derhal idrak etmiş. Ve istifade için can atmışlardır. İnşâallah bütün Türk Milleti ve bütün dünya da bu büyüğün eserlerinden faydalananlar çok olacaktır. Bu tahmin ve temenniyi Risâle-i Nur'daki kudret ve kuvvet ve yenilik, kat kat kuvvetlendiriyor.

 

            Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risâle-i Nur'dur. Bu hüküm Nur Risâlelerini okuyanların kât'î bir hükmüdür. Benim gibi bir miskinin sözü değildir. Nasıl Kur'ân-ı Kerîm'e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O'nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risâle-i Nur'u okuyup amel edenler de hakikî saâdete erişeceklerdir. Okuyan gençlerin istikbali parlayacak; İlim ve irfan sahibi olacaklardır. Okudukça ahlâkımızın yükseleceğine kaniiz. Buna sarsılmaz bir îmanla inanıyoruz... Okudukça ALLAHIMIZA, PEYGAMBERİMİZE, anne ve babalarımıza, haklı ve hakiki kanuna itaatı öğreniyoruz. Bu sözler karşısında belki, ehemmiyete alınmadığını ifâde eden bir söz söylenebilir. Fakat okunsun, tecrübe edilsin. O vakit bu hükümleri okuyanlar kendileri vereceklerdir.

 

 

sh:» (G: 202)

 

            Peygamberimiz Efendimiz HAZRET-İ MUHAMMED ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM'ın mescidine girebilsem, minâresine çıkabilsem. Allahım da söyliyeceklerimi bütün cihânın işitebileceği şekilde gür bir sada bana verse bütün kudret ve kuvvetimle Risâle-i Nur'un bütün gençliği ve insanlığı fenalıktan, dalâlet ve hayvâni hallerden kurtaracak bir şaheser olduğunu ilân ederim... Risâle-i Nûr'un uyandırdığı bu ulvî istek benim gibi yalnız dokuz on kitabını okuyabilenlerde bu derece olursa NUR DERYASINA okumakla dalmış kimselerdeki istek ve arzunun kutsiyet ve büyüklüğünü tahmin edemiyorum. Risâle-i Nûr hakkında bir fikir edinebilmek için hiçbir yerden izahat almaya lüzum yok. Siz bu nurlu eserleri okuyun. Kur'ân-ı Kerîm'in Nuru sizin içinize dolacak ve îmanınızı inkişaf ettirecektir. خman cihetinden, dünyanın cennetten, bu noktada daha zevkli olduğunu Risâle-i Nur telkin edecektir. Dünyayı fâni hayat değil, ebedî âlem için sevmeğe başlayacaksınız. Namaz kılmanın büyük hakikî bir zevk olduğunu bir kat daha anlayacaksınız.

 

            Namazda büyük ve sevgili Allâhımızın huzurunda durmaktan o kadar fazla zevk duymaya başlıyacaksınız ki: namazsız geçen günleriniz ız-

 

 

sh:» (G: 203)

 

dırap ve sıkıntılarla geçecektir. En sevinçli, en neş'eli, en mes'ud anlarınızı namazda bulacaksınız. Zaten sizler de bilirsiniz ki bu mukaddes vazifeyi hakkıyla yapanların dünya ve âhireti şen ve bahtiyar geçecektir ve geçiyor.

 

            RİSÂLE-İ NUR'un hizmeti oldukça, dünyada iken Cennete dâvet etseler, KUR'ÂN-I KERخM'e hizmet etmek gibi büyük bir şerefi terk edip, böyle mukaddes bir vazifenin, böyle ulvî bir saâdetin dünyada olduğunu anlayarak şimdi o hizmeti bırakıp Cennete gitmek istemiyeceksiniz. Dünyanın îman cihetiyle bir manevî cennet hükmüne geçtiğini söyleyince, Dünya'dan şimdiye kadar ne gördük ki: Bundan sonra safa süreceğiz, diyenler olabilir. Halbuki: Dünya ehl-i îman için îman cihetiyle bir nevî mânevî cennet ve ehl-i dalâlet için bir mânevi cehennem hükmünde olduğunu Risâle-i Nur kuvvetli mizanlarıyla ve kat'î delilleriyle ispat etmiştir.

 

            RİSÂLE-İ NUR, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanlarını koyu fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakkın ihsaniyyle yazılmış bir eserdir. Risale-i Nur'u devamlı olarak teenni ile ve içindeki lügatların mânalarını öğrenerek okuyabilirsiniz; içi-

 

sh:» (G: 204)

 

nizde, geceli gündüzlü çalışanlar gibi bir ferah, bir heves uyanacaktır. Eğer biraz ağır davranıyorsanız, nefsin tesiri altında kaldığınızı hatırlayınız. O vakit faaliyetinizi derhal arttırmalısınız. Çünki: gençlik gidiyor. Bu gibi kıymeti ölçüye sığmayan eserleri okumak için beş dakikayı bile boşa gidermemek bizim kuvvetli bir azmimizdir.

 

            RİSÂLE-İ NUR'a çalışan mes'ut kimseler arasında menfaat-i şahsiye kat'iyen mevzu-u bahis değildir. Çünki gâye Rızâ-yı İlâhidir. Hamd olsun Risâle-i Nûr'a çalışmanın mukaddes kitabımıza hizmet olduğunu öğrenen sevgili arkadaşlarımız milyonları geçmiş. Akıl ve fikri yerinde olanlar için pek âşikâr olarak görünen bu hakikatı hiçbir fert inkâr edemez. Allah için bir çalışma olan Risâle-i Nur çalışmalarında gece uykularını bile terk edenler var.

 

            Risâle-i Nûr'a hizmet eden NUR'un öyle hakikî talebeleri var ki: onlardan birisine denilse: Risâle-i Nûr yerine şu kitapları kopya et de Amerika'lı milyarderler Ford'un servetini sana verelim. Risâle-i Nûr'un satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şöyle cevap verir: «Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla verseniz kabul etmem. Çünki: Cenâb-ı Hak Risâle-i Nûr'un hizmetiyle tükenmez bâki bir hâzîneyi veriyor. Acaba sizin o

 

sh:» (G: 205)

 

servetiniz beni mes'ut edecek mi? O da şüphelidir. Fakat Cenab-ı Allâhın ihsan edeceği bâki servet ile hakikî saâdete kavuşacağımdan şek ve şüphe yoktur.»

 

            Eğer bir genç Risâle-i Nur'un kıymetini anlamakta biraz gecikmiş bulunuyorsa; içi sızlaya sızlaya şöyle devam edecek: «Şu geç uyanan biçâre gençliğimi geçici şeylerle değil, ancak ve ancak Kur'ân'a ve îmana hizmet uğrunda sevgili Allâhımıza ve sevgili Peygamberimize kavuşmak çığırında çalışmalara vakf etmeliyim. Onların milyonları için Risâle-i Nûr'u yazmaktan geri kalamam.»

 

            Risâle-i Nûr'a bu kadar bağlanıldığını görünce dünyadan alâkamızın kesildiğini zannedenler olabilir. Bilâkis bu cihet şu vasıflarımızla tebarüz eder: mücerred isek işlerimizi en evvel, talebe isek derslerimizi en önce, memur isek vazifemizi en başta yapıyoruz. Risâle-i Nûr'un okunması bu işlerimizde muvaffakiyetimizi kat kat artırarak kuvvet ve heves veriyor. Bize vaktin kıymetini anlatıyor. Çalışılması lâzım gelen saatlerde caddede, şurada burada boşu boşuna vakit öldürmekten bizi men ediyor. İşlerimizi program içine aldırıyor. Hattâ istirahat zamanlarımızda bile çalışmak azmini taşıtıyor.

 

sh:» (G: 206)

 

            RİSÂLE-İ NغR'un kıymetini tam beyan etmek mümkün değildir. O'nun kıymeti okuyanların içini o kadar sarıyor ki: öyle olanlardan öyle fedakârlar var ki: bütün insanlar onlardan birinin başına  toplanıp Risâle-i Nur'dan vazgeçirmeye çalışsalar yine muvaffak olamıyorlar.

 

            Risâle-i Nûr'u te'lif ile vazifelendirilen ÜSTÂD'ın da hizmetçisi olurum. Hizmetçisinin hizmetçisi de olmayı bir şeref biliyorum. Bu bağlılığı çok görenler olabilir. Kat'iyen hiçde fazla görülmemelidir. Kıymetli bir eser okuruz. Onu yazana karşı içimizde az çok bir bağlılık belirir. Meselâ: Molyer'in, Şekspir'in, Viktor Hügo'nun eserlerinden okunur. Bunların eserleri okunduğu zaman bir takdir hissedilir. Acaba İSLÂM dininin rehberi olan KUR'ÂN-I KERخM'in müfessirinin şahsına karşı bağlılığın derecesi nasıl olabilir? Meşhur GÖTE'nin eseri kâğıda yazılırsa, Bediüzzaman'ın eseri yâni RİSÂLE-İ NUR, altın gümüş levhalar üzerine işlenmeğe lâyıktır. Eflâtunun üstadı Sokrat'ın ve Aristo'nun eserlerini tetkik için gece yarılarına kadar çalışılırsa, Bediüzzaman'ın eserlerini okumak için uykularımızı terk edersek çok mu görülmelidir? Yalnız dünyaca şöhret kazanmış bir müellifin eserine beş lira verilirse, Risâle-i Nûr gibi her iki âlemde de en

 

sh:» (G: 207)

 

büyük şöhret ve yüksek mevkilere lâyık, kudsî bir eser için bütün bir servet feda edilir ve edilmelidir. Dürüst fikirli eserlere bağlılığımızın derecesi on ise, Risâle-i Nûr gibi dünya ve âhiretimize rehberlik eden bir MغCİZE-İ KUR'ÂNİYE'ye râbıtamız; sonsuz ve nihayetsiz olmalıdır. Öyle ise geliniz kardeşlerim. Sarılalım, nurundan nur almaya. Şiddetli ihtiyâcı olan yüzlerimizi ve gözlerimizi Kur'ân-ı Kerîm'in i'câz-ı mânevisi olan Risâle-i Nûr kütüphanesine çevirelim. Orayı nokta-i nazar yapalım. Ve Kur'ân-ı Kerîm'in mukaddes sözlerini bütün kudret ve kuvvetimizle tekrarlıyalım. Kur'ân-ı Kerîm'in hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nûr bizim özümüz, kalbimiz ruh ve cânımızdır. Onu gaye-i hayatımız ve sermâye-i ömrümüz biliyoruz ve bilmeliyiz. Evet kardeşlerim, Risâle-i Nûr'daki hususiyetler; şimdiye kadar te'lif edilen hiç bir eserde görülmüyor. Bunu ne biliyorsun diyebilirsiniz? Ömrünü vakfedip cildlerle eser okuyan hakikî ilim adamlarından Risâle-i Nûr'u okuyanlar bu hakikatı ilân ediyorlar. Ve o şahsiyetler, şu zamanda yaşayan insanların, ilmi ne kadar yüksek ve zengin olursa olsun Risâle-i Nûr'u okumağa muhtaç oldukları kanaatına varıyorlar. Gurur, kibir ve enaniyet gibi hastalıklara müptelâ olmaktan fazla korkan

 

sh:» (G: 208)

 

âlim, fâzıl ve münevverler Risâle-i Nûr'a derhâl sarılıyorlar. Bazılar altmış yetmiş yaşlarında oldukları halde Risâle-i Nûr'a talebe olmıya çalışıyorlar. Risâle-i Nûr'un en mühim husûsiyetlerinden birisini müellifi şu şekilde buyurmuştur: (Herhangi bir eser okunur, malûmat elde edilir. Fakat Risâle-i Nûr aynı zamanda akıl ile beraber kalbe ve ruha bir mânevî, zevkli dersi de verir.) Evet kardeşlerim.. Risâle-i Nûr'un bu hususiyeti okuyucularında göz ile görünüyor. Türk Müslaman gençliği de kendini karanlık fikirli değil, imanlı, münevver ilim ve fen adamı yapmak istiyor. Bunun içni her türlü malûmatın esasını hâvi eseri okuyacak hukuk, tıp ve fen fakültelerinin talebeleri kendi mesleklerini alâkadar eden bahisleri, Risâle-i Nûr'da okudukları zaman ilmî, içtimaî, ve ruhî, çeşitli bilgilerin hakikatlarını elde etmeye muvaffak oluyorlar. Edebiyat meraklıları da Risâle-i Nûr'u okuyorlar. Kelâm, kitabet, şiir kudretleri Risâle-i Nûr'u okumadan evvel bir ise okuduktan sonra on oluyor. Risâle-i Nûr-u okuyan, herhangi bir ilim meclisindeki tartışmalarda mutlaka zaferi kazanıyor. Hakikatı en açık bir ifade ile anlatıyor. Risâle-i Nûr'u tam kabul ile okuyan hâkimlerin isâbetsiz karar verdikleri görülmüyor. Hakikî medeniyetin ve yüksek içtimâiyâtın ve in-

 

sh:» (G: 209)

 

sanlık kanunlarının esası KUR'ÂN'dır. Aradıklarınızı Kur'ân-ı Kerîm'in hakikî bir mübarek tefsiri olan Risâle-i Nûr'da bulacak ve takdir hisleri içinde def'alarla okumak iştiyakına sahip olacaksınız. Üniversiteye gitmeden evvel Risâle-i Nûr'u tamamen okumuş olmak faydaların üstünde bir fayda temin eder. Yoksa büyük felâketlere düçar olmak kuvvetle muhtemeldir. Risâle-i Nûr'un üslûbu başlıbaşına yekta ve hiç bir üslûpla kabil-i kıyas olmayan bir üslûptur. Bu çekici, akıcı üslûp devamlı bir okuma iştiyâkı uyandırır. İşte o zaman insana bu asırda eşsiz bir te'lifin tatlı ve bambaşka üslûbunun verdiği bir haz ile Nûr Külliyatını bir an evvel okumak için gayret ve heves geliyor. Kur'ân-ı Kerîm; mânası bilinmeden okunduğu halde okuyana mânevî bir tesir yapar. Risâle-i Nûr'da Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câz-ı Mânevîsi olduğu için içerisinde rastlanan arabî kelimelerin bazılarını anlayamazsınız da onların feyzi, ruhu insana nüfuz eder ve ediyor. Evet Risâle-i Nûr'dan bir parça okuyan takdirkâr bir münevver, okuduğu bir parça ile Risâle-i Nûr Külliyatının bir şaheser olduğu hükmünü veriyor ve vermektedir. Risâle-i Nûr'un öyle emsalsiz bir te'lifi var ki; hakikatlarını her âlim anladığı gibi, her okuyabilene ve her dinleyene -cahil de olsalar-

 

sh:» (G: 210)

 

anlamak ve anlatmak kudret ve hususiyetine mâliktir. Risâle-i Nûr; veciz hakikatlar ve sözler hazinesidir. Risâle-i Nûr'un cümle ve vecizelerini hâfızamıza alırsak, onların kalbimiz ve dilimizden gâyet kıymettar mücevherât parçaları halinde çıktığını görürüz. Bediüzzaman, İhlâs Risalesi'nin sonunda bizlere çok büyük müjde veriyor. Bu kadar hârika bir kolaylığı müjde etmek şimdiye kadar hiç bir müellife nasip olmamış, diye kanaat ediyoruz. Hazreti Üstad o risalesinde şöyle buyuruyor: «Bu risâleleri anlıyarak ve kabul ederek bir sene okuyan, bu zamanın hakikatlı bir âlimi olabilir.» Âlim demek, ilim kudretine sahip olan kimse demektir. Bu hususta genç ve ihtiyar farkı yoktur. Risâle-i Nûr kendisini sadakatla okuyan gençleri bir senede âlim yapıyor. Sevgili Allâhımızın bu zaman insanlarına lütuf buyurduğu bu kadar kolay ve sür'atle elde edilebilecek bir maârifin mevcudiyetini işiten aklı başında, kalbi yerinde olan bir genç buna mâlik olmak için beş dakikasını bile kaybetmemek azmiyle çalışmaktan geri kalabilir mi? Hayır, ASLA ve KAT'A...

 

            Bu vatan ve bu millet gençliği uyanıyor. Bu uyanan gençlik, hakikî refah ve saadete eriştirecek hizmeti, Risâle-i Nûr'la yapmak istidadına

 

sh:» (G: 211)

 

sahiptir. Yalnız gerek dar ölçüde olsun ve gerek geniş ölçüde olsun, hârikulâde muvaffakiyete erişebilmek için Risâle-i Nûr'un şahs-ı mânevisinin himmetine muhtaçtır. Bunun için de Risâle-i Nûr'un şahs-ı mânevisine ciddi ve samimî bir alâka ile bağlanmak lâzımdır. Sevgili kardeşlerim; bu kadar kıymetli eserleri bir an evvel okumak için bütün gayretinizle çalışacağımızdan eminim. Ve öyle olmanızı temenni ediyorum. Şimdiden içinizden mânevî bir kuvvetin sizi çalışmaya sevk ettiğini fark ediyorsunuz, ve anlıyorsunuz. Bu eserlerden faydalanmak için eski yazıyı öğrenmeğe karar veriniz. Biz kendimizi yetiştirmek zaruret ve azmindeyiz. İnşâallah, devamlı, sebatlı ve azimli çalışmalarımızla her halde yükseleceğiz. Risâle-i Nûr'a bizlere bahşedilen harikulâde ihsanâtı gören ve işiten Türk-Müslüman Gençliği daha fazla sabr edemez ve edemiyor ve edemiyecek. Kafasını ilimle, kalbini nurla dolduracak ve dolduruyor. Böylelikle büyük Allahımızın hakikî bir kulu ve bütün dünya gençliğine örnek bir Müslüman-Türk genci olmaya çalışıyoruz. Risâle-i Nûr'u yazmaktaki kazançlarımız çok büyük ve çeşitlidir. Eski yazı pek kısa bir zamanda öğreniliyor. Hem yazarken malûmat elde ediliyor. Risâle-i Nûr'u çoğaltmakla Kur'ân-ı Kerîm'e hizmet

 

sh:» (G: 212)

 

edildiği için, bir sahifelik bir yazıya sahifeler adedince kazançlar lütuf buyuruluyor. Yazılarak edinilen bilgi de hâfızaya daha esaslı bir şekilde yerleşiyor. Risâle-i Nûr'un kıymetini idrâk edip okumaya başlayan bir arkadaş sormuştu: -«Risâle-i Nûr iki cild midir?» Hayır zengin bir külliyat. Dedim. Tekrar sordu: «Hepsi yeni yazı mı?» Dedim: Şu gördüğün cildler yeni yazıdır. O arkadaşım bir lâhza düşündü. Anî ve isabetli karar veren büyük bir adamın tavrını andırır bir şekilde, çalışkanlık ve uyanıklık ifade eden bir tarz ile şöyle dedi: «Bu kadar kıymetli bir eserin eski yazılarını okumaktan mahrum kalamam. Eski yazıyı öğrenmek için çalışmaya başlamalıyım.»

 

            Biz, ilim ve kemâlâtla bütün insanlığa en ulvî bir hizmeti yapmak istiyoruz. VE İNŞAALLAH YAPACAĞIZ...

 

            Eskiden de temiz ve dürüst arkadaşlar edinmeye meraklı idim. Bir arkadaşlar tanıştığım zaman evvelâ onu arkadaş namzedi olarak seçerdim. Arkadaşlığı hakikî ve ebedî olabilmesi için de en aşağı bir iki sene tecrübe etmek lâzımdır. Diyordum. Şimdi birisiyle tanışırken Risâle-i Nûr'un sadık ve hakikî talebesi denildiği anda, ona bütün samimiyetimle bağlanıyorum.

 

            RİSÂLE-İ NغR'daki hârikulâde kuvvet; mis-

 

 

sh:» (G: 213)

 

kinleri cevval yapıyor. Süflî ve pis zevklerden hoşlanan kimseleri zevk-i selim sâhibi yapıyor. Menhus zevklerden ikrah ettiriyor. Vaz geçiriyor. Hem en temiz hakikî ve ebedî ve sonu gelmeyen hazlar veriyor. İnsana hayatı sevdiriyor. Bedbinlikten kurtarıp imanlı bir bahtiyarlık aşılıyor. Orta halli değil, en ileri ve en yüksek bir insan olmak heves ve iştiyakını lütfediyor. Gurur ve kibir gibi sevimsiz amelleri tedâvi ediyor. Vakar ve tevâzu gibi faziletlerle değerlendiriyor. Hasım ve kinleri barıştırıyor. Fenalığa karşı fenalıkla mukabele etmeyi değil, bilâkis iyilik etmeyi, sabır ve tahammülü aşılıyor. Sizin gibi halîm, selim, ahlâklı, terbiyeli, temiz, sevimli, kıymetli gençleri, bozulmuş fena muhitin, sosyete yâni serbest hayatın fena görenekleriyle ahlâksız, terbiyesiz, çirkin, sevimsiz değersiz kıymetsiz bir insan haline getirmekten vikaye ediyor. İşte bunun için Risâle-i Nûr'un sâdık, hakikî bir talebesi, milyonlarla ahlâken düşük insanlar arasında kalsa, ahlâkını değşitirmiyor. Bilâkis ahlâkını daha fazla yükseltmek için nefîs mücadelesine girişiyor. Risâle-i Nûr'dan aldığı malûmat ile, azimle ve mânevî kuvvetle galibiyeti kazanıyor. Kendini o bozuk cemiyete uydurmak değil, öyle cemiyetleri islâh etmek azmine sahip oluyor. Büyük Allâhın

 

sh:» (G: 214)

 

yardımı ve Risâle-i Nûr'un verdiği tahkikî îman dersleriyle en ileri ve en yüksek içtimaî esaslarla mücehhez bir ıslahatçı oluyor. Anarşistliğe yüz tutmuş, insaniyet çerçevesinden çıkmış olanları medenileştirmeye çalışıyor. İşte bizler, Yardımcımız olan ve büyüklüğünün ve kudretin ölçüsü olmayan Allâha iltica ediyoruz. Ona sığınıyoruz. Ve Ona yalvarıyoruz. Bütün insanları; insaniyete, refah ve saadete kavuşturan hakikî medeniyetin müessisi ve nâşiri olan PEYGAMBERİMİZ Hazret-i MUHAMMED Aleyhissalâtü Vesselâm'dan İmdat ve Risâle-i Nûr'un şahs-ı mânevisinden himmet dileyerek çalışıyoruz.

 

            Evet kardeşlerim, içtimaî derd ve yaralarımızı tedâvi edecek bugünde esaslı tek bir HAKİKAT var. O da KUR'ÂN-I KERخM'in tefsiri olan RİSÂLE-İ NغR eczalarıdır. Bu hakikatı, gençleri yetiştirmek şeref ve kıymetine nail olan öğretmenler idrak etmektedirler. Gözümüz daima terakki etmekte olacaktır. Dünyanın ebedî saadeti kazanmak için bir ticarethane olduğunu Risâle-i Nûr ders veriyor. Biz de nihayeti olmayan bir ilim için muvaffakiyetleri kazanmakta aza kanaat etmeyeceğiz. Daima fazla kazanmak ve ilmen yükselmek için azimli ve sebatlı olarak çalışacağız İnşaallah.

 

 

sh:» (G: 215)

 

            Fen bütün hızıyla ilerlemektedir. Mâneviyatta yükselmek de, bununla muvazidir. Maddî sahada bir saatlik yol bir dakikaya indirildiği bir devri yaşıyoruz. Mâneviyat sahası ise daha sür'atli daha vüs'atlidir. Eski zamanda yarım asırda elde edilebilen İlmî Hakikat, şimdi bir senede kazanılabiliyor. Belki de daha kısa bir zamanda elde edilebiliyor. Bu muvaffakiyet ise ancak ve ancak azimli ve devamlı çalışmakla mümkündür.

 

            Evet kardeşlerim, hakikî ve yüksek bir insan olabilmek ve bu olgunlukda millet ve vatanımıza ve bütün dünyaya ulvî bir hizmet yapmak için Risâle-i Nûr yolunda koşmamız lâzımdır. Hattâ bu koşmamızda daha çok sür'at göstermemiz lâzım. Yâni beş dakikalık okumaya müsait olan bir zamanımızı boşa gidermemek zaruretindeyiz. Okumakda sür'at bu şekilde olur. Her zaman ve her yerde kendimizle şöyle konuşmalıyız: «Vakit kaybediyoruz. Aman vaktimiz boşa gitmesin. Sermâye-i hayatımız olan vaktimizi öldürmiyelim. Ve, vakit kazanmak için şöyle yapalım, böyle yapalım» diye vakte çok büyük ehemmiyet vererek NغR hizmetleri ile teâli etmeye pek ciddî çalışmalıyız.

 

                                                                                    Konya Nûr Talebeleri namına

                                                                                          ZİVER GÜNÜZALP

 


sh: » (G:  216)

 

BİSMİHİ SÜBHANEHU

            Esselâmü âleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü Ebeden Daima.

            Şu kâinat semasının gurubu olmayan, manevî güneşi Kur'an-ı Kerim; şu mevcudat kitab-ı kebirinin âyât-ı tekviniyesini okutturmak, mahiyetini göstermek için şuaları hükmünde olan envarını neşrediyor. Beşerin aklını tenvir ile sırat-ı müstakimi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd; hilkatindeki maksadlar ve fıtratındaki arzular ve istikametindeki gayesini, o hidayet güneşinin nuru ile görür ve bilir. O hidayet nurunun tecellisine mazhar olanlar; kalb kabiliyeti nisbetinde ona âyinedarlık ederek yakınlık kesbeder. Eşya ve hayatın mahiyeti; o nur ile tezahür ederek ancak o nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. Ezelî Güneş'in manevî hidayet nurlarını temsil eden Kur'an-ı Kerim, akıl ve kalb gözüyle hak ve hakikatı görmeyi temin eder. Onun nurundan uzakta kalanlar zulmette kalırlar. Zira her şey nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. İşte şu hakikatın manevî ve sermedî güneşi olan Kur'an-ı Kerim'in nur tecellisine bu asrımızda Nûr ismiyle müsemma olan Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi mazhar olmuştur. O nurlar ki; zulmetten ay

sh: » (G:  217)

rılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan, sefahetperest, aklı gözüne inmiş, zulmette kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını îman hakikatlarına tevcih ederek sırat-ı müstakimi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl-i küfür ve münkirlerin başına vurup:

            Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol. Yahutta aklını başına al, insan ol, diyor. İlim bir nur olduğuna göre, Risale-i Nur'un ilme olan en derin vukufunu gösterecek bir-iki delile kısaca işaret ederiz:

            Evvelâ: Şunu hatırlamalıyız ki; Risale-i Nur başka kitabları değil, yalnız Kur'an-ı Kerim'i üstad olarak tanıması ve ona hizmet etmesi itibariyle makbuliyeti hakkında bizim bu mevzuda söz söylememize hacet bırakmıyor. Biz ancak ilim erbabı nazarında, Risale-i Nur'un değerini belirtmek için deriz ki: Risale-i Nur şimdiye kadar hiç bir ilim adamının tam bir vuzuh ile isbat edemediği en muğlak mes'eleleri, gayet kolay bir şekilde en basit avam tabakasından tut da en yüksek havas tabakasına kadar herkesin istidadı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda şübhesiz tam ikna' edici bir şekilde izah ve isbat etmesidir. Bu

sh: » (G:  218)

hususiyet, hemen hemen hiç bir ilim adamının eserinde yoktur.

            İkincisi: Bütün Nur eserleri; Kur'an-ı Kerim'in bir kısım âyetlerinin tefsiri olup onun manevî parıltıları olduğunu her hususta göstermesidir.

            Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhanlarla ilmî mahiyette cevab vermesidir. Meselâ: Allah'ın varlığı, âhiret ve sair îman rükünlerini, bir zerrenin lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yaparak isbat etmesidir. En meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sina, Farabî, İbn-i Rüşd bu mes'elelerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde, Risale-i Nur o hakikatları bir zerre veya bir çekirdek lisaniyle isbat ediyor. Eğer Risale-i Nur'un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsa idi, onlar hemen diz çöküp Risale-i Nur'dan ders alacaklar idi.

            Dördüncüsü: Risale-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri komprime hülâsalar nev'inden kısa bir zamanda temin etmesidir.

            Beşinci: Risale-i Nur ilmin esas gayesi olan rıza-yı İlahîyi tahsile sebeb olması ve dünya menfaatına, ilmi hiç bir cihetle âlet etmeyerek

sh: » (G:  219)

tam manasıyla insaniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsil etmesidir.

            Altıncısı: Risale-i Nur kuvvetli ve kudsî ve îmanî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcudatın lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yapar. Aynı zamanda îman hakikatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişaf ettirir.

            Yedincisi: Risale-i Nur, esas bakımından bütün ilimleri câmi' oluşudur. Âdeta ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbabı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukufunu tebarüz ettiren vecizeler mecmuasıdır. Misal olarak birkaçını zikrederek, heyet-i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere Risale-i Nur bahrına müracaat etmelerini tavsiye ederiz.

            1- Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halk etmiştir.

            2- Pirenin midesini tanzim eden Manzume-i Şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

            3- Bir zerreyi icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.

            4- Tabiat; misalî bir matbaadır, tâbi' değil. Na

sh: » (G:  220)

kıştır, nakkaş değil. Mistardır, masdar değil. Nizamdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil.

            5- Sabit, daim, fıtrî kanunlar gibi; ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Ve bir seyyale-i latifeyi o cevhere sadef etmiştir.

            Ve hâkeza binlerce vecizeler var.

            Elbâþki Hüvel Bâki

Dr. Mustafa Hilmi RAMAZANOÐLU