GENÇLİK REHBERİ
Önsöz
Bu Gençlik Rehberi, yeni harfle basıldığı gibi, eski harfle Isparta'da dahi teksir edilip, hükûmetin ve zabıtanın ilişmemesi ve her tarafta iştiyakla okunması ve intişarı gösteriyor ki; bu "Rehber'in" millete, hususan gençlere çok menfaati var. Yalnız Ankara'nın emniyet müdürü elliikinci sahifede beşinci satırında "dinî tedrisat için hususî dershaneler açılmağa izin verilmesine binaen" cümlesini okumadan, sekizinci satırdaki "mümkün olduğu kadar her yerde küçük birer dershâne-i Nuriye açmak lâzımdır" cümlesine ilişmişti. Demek sonra hakikatini anlamış ki, daha intişarına mâni olmadı.
sh: » (G: 4)
"Hüve Nüktesi" gerçi derindir, herkes birden kavramaz. Fakat o nükte, tabiiyyunun ve ehl-i küfrün temel taşını parça parça ettiği gibi, muannid feylesofları hayretler içinde bırakıp çoklarını îmana getirmiş. Hem o nükte anahtariyle açılan âlem-i misaldeki seyahat-ı mâneviye miftahı ile, âhiretin bir sineması "aynelyakîn" görülmüş. Fakat çok ince olmasından neşredilmedi.
Bediüzzaman
Said Nursî
sh: » (G: 5)
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
Birinci Söz
Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona
başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün
mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir
kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî
hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki,
bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden
kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve
ihtiyâcatına karşı perişan olacaktır.
sh: » (G: 6)
İşte böyle bir
seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi.
Diğeri mağrur... Mütevâzii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı,
her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: "Ben, filan
reisin ismiyle gezerim." Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam
ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif
edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir
çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem
öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ,
bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden
kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin
nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i
Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime
ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket
eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi
yapar, her şeye karşı dayanır.
sh: » (G: 7)
Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah
der. Öyle mi?
Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir
ahâlisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen
bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir
askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle
de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar,
çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.
Demek herbir ağaç, Bismillâh der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini
dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillâh der. Matbaha-i
Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde
beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar
Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en
lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar. Herbir nebat ve
ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillâh der. Sert olan
taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona
müsahhar olur.
Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o
sert taş ve topraktaki köklerin
sh: » (G: 8)
kemal-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş
vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş
kalması; tabiiyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını
sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında
hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.)
gibi
فَقُلْنَا
اضْرِبْْ
بِعَصَاكَ
الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı
gibi ince nazenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan
hararete karşı يَا
نَارُ كُونِى
بَرْدًا وَ
سَلاَمًا
âyetini okuyorlar.
Madem her şey mânen Bismillâh der. Allah namına Allah'ın
nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillâh demeliyiz. Allah
nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen
gafil insanlardan almamalıyız...
Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.
Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?
sh: » (G: 9)
Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere,
mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri:
Fikir'dir. Başta "Bismillâh" zikirdir. Âhirde
"Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan
nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu
düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana
getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece
belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i
Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah namına ver,
Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.
* * *
sh: » (G: 10)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Onüçüncü Sözün İkinci
Makamı
(Cazibedar bir fitne
içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve
cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında "âhiretimizi ne
suretle kurtaracağız" diye, Risale-i Nur'dan meded istediler. Ben de
Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse
inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek.
sh: » (G: 11)
Ve oraya girmek
için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha
güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve
dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde
bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad
ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle
muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için
bir idam-ı ebedî kapısı... Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam
edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki
şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür. Madem ecel gizlidir; her vakit
ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette
daima gözü önünde öyle büyük dehşetli
bir mes'ele karşısında bîçare insan; o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz
haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i
bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında
çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
sh: » (G: 12)
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç
yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i
sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o
enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik
eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve
hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın
verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde(*) isbat ettikleri ve
yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'î ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak
ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îman ve itaat iledir." diye
ittifakla haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike
yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü
dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun
yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve
musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki
kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb
(*) Onlardan birisi Risale-i Nur'dur. Meydandadır.
sh: » (G: 13)
olduğunu ve îman,
ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi
kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete
açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını
gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes'ele
karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer îman ve ubudiyeti
olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz
önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o
endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta
vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i
dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem
kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten
hissettirmez.
Madem ehl-i îman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir
hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu
ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak
bir bilet dahi îman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit "Gel
sh: » (G: 14)
biletini al!" diye beklemesinden derin, esaslı,
hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o
çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk
ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde
zehirli bir bala benzeyen sefîhane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı
meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi
de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler.
Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de
kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem
enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan
daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz. Ve rûhunda
kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri
ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev'-i beşere baktığı için
ve mu'cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte
üstadlık edip, ondört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev'-i beşerin
medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden,
elbette hiçbir
sh: » (G: 15)
cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u
mutlaka mahkûmdur.
İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i
istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın
lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe
iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir
lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi,
yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi;
istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile
gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret
edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îman
dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
* * *
sh: » (G: 16)
Bir Zaman Eskişehir Hapishanesinin Penceresinde
Oturmuştum
Karşısında
bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken,
onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli
sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları
suretini aldı. Ondan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki
hallerini manevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan
ellisi; kabirde azap çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında
çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.
Fitne-i
âhirzamanın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı,
kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet
ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye
tercih ettiriyor.
sh: » (G: 17)
Ben bir
gün sokağa bakarken, o fitnenin te'sirli bir nümunesini hissettim. Gençlere çok
acıdım. Dedim: "Bu bîçareler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici
fitnenin ateşinden kurtaramazlar." diye düşünürken; birden, o fitneyi
ateşlendiren ve talim eden irtidadkâr bir şahs-ı manevî önümde tecessüm etti.
Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:
Ey
cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefîhane dalâleti
severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı
kabul eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına
getirmek istemeyen ve irtidada yüz tutan bedbaht!... Kat'iyyen bil ki:
Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan
sonra, bil'umum senin bu kâinatın ve mazi ve müstakbelin ve geçmiş nev'in ve
cinsin ve gelecek mahluklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve
gelen insanlar ve taifeler tamamen madum ve ölüdürler. İşte insaniyet ve akıl
cihetiyle alâkadar olduğun bütün o seyyar dünyalar ve seyyal kâinatlar,
mütemadiyen senin dalâletin suretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve
hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini
yakıyor. Rûhun varsa, yandırıyor. Aklın sönmemiş ise, gamlar için
sh: » (G: 18)
de boğuyor. Eğer bir saatçık sarhoşça sefahetin ve pis
lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o
sefahette kal... Yoksa, aklını başına al! O manevî cehennemden kurtulmak ve
îmanın bu dünyada dahi temin ettiği bir manevî cennete girmek ve saadet-i
hayatiyeyi tatmak için, Kur'anın dersini dinle. Cüz'î, fâni bir dakika lezzeti;
küllî, bâki, daimî, îmanî (*) lezzetler ile mübadele et...
(*) Evet
îman, bu dünyada dahi Cennet lezaizini mânen verebilir. Yüzer lezzetli
ışıklarından bu tek faydasına bak: Nasılki senin gayet sevdiğin bir zâtı bir
tehlikede ölüyorken gördüğün dakikasında, Hekîm-i Lokman ve Hızır gibi bir
doktor geldi. Birden dirildi. Ne kadar sevinç hissediyorsun... Öyle de: Sen,
sevdiğin ve alâkadar olduğun ölmüşlerin adedince sevinçleri, sürurları îman
veriyor. Çünki mazi mezaristanında milyonlarla sence mahbub zâtlar; mahvdan ve
ölümden, birden îman nuruyla senin karşında diriliyorlar. "Biz ölmemişiz
ve ölmeyeceğiz" deyip hayat buluyorlar. O hadsiz firaklardan gelen hadsiz
elemler yerine, visal ve hayat bulmalarından nihayetsiz lezzetler ve sevinçler,
îman noktasından bu dünyada dahi geldiğini gösteriyor ki: Îman öyle bir
çekirdektir ki; ehl-i îmana Cennet'i bütün lezaiz ve mehasiniyle sünbül veriyor
ve verecektir.
sh: » (G: 19)
Hem deme
ki: "Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim." Çünki hayvana nisbeten
mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenab-ı Hakîm-i Rahîm o gaybı onlara
bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ kesilmek için
yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit
hissetmek ister, fakat his gider, o elemden de kurtulur. Demek Cenab-ı Hakk'ın
gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re'feti ve şefkati, gaybı
bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefihane
lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünki
hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i
gaybda bulunan istirahat-ı tammeden bilkülliye mahrumsun.
Hem
senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin;
incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz
zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve
asılsız ve gayet cüz'î olup, senin insaniyetin ve kemalâtın o nisbette küçülür,
hiçe iner. Fakat îman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti,
îman cihetiyle mevcud bulunan mâzi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti
ve kemalâtı o nisbette
sh: » (G: 20)
teâli eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve
divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de
küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın
fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya
bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih
olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.
Hem
senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin
ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmana
dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve
kalb ve ruhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve
rezil nefse inkılâb etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennem'i
ve mazlum ehl-i îmana Cennet'i kazandıran bir muvakkat galeben olacak.
sh: » (G: 21)
Gençlik Rehberi'ne İlâve Edilmesi Lâzımgelen, Üstadımızın
Bir Fıkrasıdır
Mersin'den
gelen Rehber'in baş taraflarındaki "Mes'ele-i Mühimme" namındaki "Yirmiüç
ve yirmidördüncü" sahifeyi çıkarmak münasibdir. Çünki Nur'un mühim mesleği
şefkat olmasından -erkeklerden ziyade- hem samimî, hem ihlâs ile kadınlar
Nurlar ile ciddî alâkadar oluyorlar. Bu iki sahifedeki şiddet; şefkat
kahramanları olan o mübarek hemşirelerimiz, onunla meşgul olup müteessir
olmasınlar. Çünki bu mes'ele; İstanbul gibi yerlerde, açık-saçık, yarım çıplak
Rum, Ermeni kızlarına benzemeye çalışan bir kısım İslâm kızlarını ikaz etmek
için yazılmıştır.
sh: » (G: 22)
Halbuki
İstanbul'daki, Rehber aleyhindeki münafıklar ve masonlar; hem bu âhirde
aleyhimizde bâzı gazeteler bu noktaya yanlış mâna vererek, bir kısım kadınların
Risale-i Nur'a karşı olan alâkalarını zayıflatmak için iftiralarına medar
olmuş. Şimdilik o iki sahife çıkarılsın. Yerine, "Kadınlarla
Muhavere" namındaki Kadınlar Rehberi konulsun.
Said Nursî
_______________________
Haşiye: Nasılki bir zaman
terbiye-i İslâmiyeye muhalif gizli komiteler, gençleri ifsâd etmeğe
çalıştıkları gibi; şimdi de bîçare kadınları yoldan çıkarmak için, bâzı dinsiz
ve gizli komiteler çalışıyorlar.
Bu ifsad
komitelerinin iftiralarına medar olmamak için, ellerinde "Gençlik
Rehberi" olanlara yukarıdaki fıkradan birer tane verilsin.
Kadınlar
da, çıkarılan o iki sahifenin yerine, "Kadınlarla Muhavere" namındaki
İhtiyar ve Genç Hanımlar Rehberi'ni okusunlar. Ve çıkarılan iki sahifenin
yerine, Üstadımızın yukarıdaki fıkrası konulsun.
sh: » (G: 23)
Birden İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme
Âhirzamanın
fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, taife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu
hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor. Evet nasılki tarihlerde, eski zamanlarda
"Amazonlar" namında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i
askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu
zamanda zındıka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin
plânıyla, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak
hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmana taarruz edip
saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe
çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile
yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene namahrem
hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem'in
odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakatı
kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasib
kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bu
sh: » (G: 24)
lur. Hattâ bu hâlin neticesi olarak o âhirzamanda, bazı
yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek
nezaret edecek derecede ehemmiyetsiz, sahibsiz, kıymetsiz bir surete gireceği,
hadîsin rivayetinden anlaşılıyor.
Madem
hakikat budur. Ve madem her güzel, güzelliğini sever ve elinden geldiği kadar
muhafaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve madem güzellik bir nîmettir.
Nimete şükredilse mânen ziyadeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir.
Elbette aklı varsa, hüsün ve cemalini günahları kazanmak ve kazandırmak ve
çirkin ve zehirli yapmak ve o nimeti küfran ile medar-ı azab bir surete
çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fâni, beş-on senelik cemâli
bâkileştirmek için, meşru' bir tarzda istimal ile, o nimete şükredecek. Yoksa
ihtiyarlıkta uzun zaman istiskale maruz kalıp, me'yusane ağlayacak.
Eğer
terbiye-i İslâmiye dairesinde, âdâb-ı Kur'aniye zînetiyle o cemâl
güzelleştirilse; o fâni hüsün, mânen bâki kalacağı ve Cennet'te hûrilerin
cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste
kat'iyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre miktar aklı varsa, bu güzel ve parlak
ve ebedî neticeyi elinden kaçırmayacak...
sh: » (G: 25)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Aziz,
sıddık kardeşlerim!
"Tehlikeli
vaziyette bulunan gençlere bir ihtarname" namında bir fıkra gönderiyoruz.
Tâ ki Risale-i Nur'un genç şakirdlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve
ittiba-i Sünnet-i Seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdar bulunduğunu ve
hakikî ve zevkli gençlik ise, o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir
kat daha isbat edip, hakikî genç Türkler kimler olduğunu göstersin.
اَلْبَاقِى
هُوَ
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
* * *
sh: » (G: 26)
BİRKAÇ BÎÇARE GENÇLERE
VERİLEN
Bir tenbih, bir Ders, bir
ihtardır
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve
gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te'sirli bir
ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen
gençlere dediğim gibi dedim ki:
Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz daire-i
meşruada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde,
hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer
terbiye-i İslâmiyye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve
namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir
gençlik kazanmasına sebeb olacak.
Hayat ise, eğer îman olmazsa veyahut isyan ile o îman
tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler
derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler,
sh: » (G: 27)
kederler verir. Çünki
insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber
geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem
elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı
için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular,
endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır
lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î
lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşrû ise, bütün bütün
zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat
noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletin hayatı, belki vücudu,
belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti
noktasında mâdumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile
ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî
firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.
Eğer îman hayata hayat olsa; o vakit hem
geçmiş, hem gelecek zamanlar îmanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı
hâzır gibi ruh ve kalbine îman noktasında ulvî ve manevî ezvakı ve envâr-ı
vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin,
sh: » (G: 28)
«İhtiyar Risalesinde»
Yedinci Rica'da izahı var. Ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini
isterseniz, hayatınızı îman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve
günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit
vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise, size -başka gençlere
söylediğim gibi- bir temsil ile beyan ediyorum:
Meselâ, burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun
yanında bir piyango (fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren) dairesi var.
Biz buradaki on kişi alâküllihâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya
davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her
dakika, ya "Gel idam biletini al, darağacına çık!" veyahut "Gel,
milyonlar altun kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış gel, al!"
demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak güzel ve
aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip
yedirmek istiyor. Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının
arkasından girdi. Dedi ki:
«Size
bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o
darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile emsalsiz ikramiye
sh: » (G: 29)
biletini alırsınız. İşte
bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar
ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı
çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zâhiren
onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki
oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar
şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar
ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber
veriyorlar ki; «O darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi,
bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şübhesiz gündüz gibi
kat'î biliniz.» dedi.
İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı
meşrû dairedeki gençliğin sefahetkârane zevkleri, hazine-i ebediyenin ve
saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmanı kaybettiği için, darağacı
hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi
düşer ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel
cellâdı, başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı
gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım-ı Kur'anî olan îman ve ferâizi elde etmekle ve
sh: » (G: 30)
fevkalâde mukadderat-ı
beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına,
yüzyirmidört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i
velayet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.
Elhasıl: Gençlik gidecek... Sefâhette gitmiş ise, hem
dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler
ekseriyetle sû-i istimâl ile, isrâfat ile gelen evhamlı hastalıkla
hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî
elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz;
hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette
hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfat ve sû-i
istimâlden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi;
hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşrû
dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini
işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları
açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfilkuburun müşahedatıyla ve bütün
ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû-i
istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
sh: » (G: 31)
Hem nev'-i
insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette
ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi
bâdiheva, belki zararlı zâyi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız."
diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok
seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar
belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde اَلرَّاضِى
بِالضَّرَرِ
لاَ يُنْظَرُ
لَهُ sırrıyla
hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve
lâyık değildir. Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden
kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin...
* * *
sh: » (G: 32)
RİSALE-İ NUR TALEBELERİ TARAFINDAN
Sorulan bir suale cevap
«Âlem-i
İslâm'ın mukadderatiyle ciddî alâkadar olan bu Cihan Harbinin dehşetli
zamanlarında, iki sene -şimdi on sene kadar oldu- ne bizden ve ne de hergün
hizmetinde bulunan Emin'den bir defacık olsun sormadınız, ehemmiyet vermediniz.
Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki, bunu
ehemmiyetten ıskat ediyor? Yahut onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var?»
diye üstadımızdan sorduk. O da «Elcevap» diyor ki:
Evet, bu
Cihan Harbinden daha büyük bir hakikat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için,
Cihan Harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki, bu Cihan Harbinde iki
hükûmet, Küre-i Arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhakeme dâvasında bulunmaları
içinde; iki muazzam dinin musâlâha ve sulh mahkemesine barışmak dâvaları
açılarak ve dinsizliğin deh-
sh:» (G: 33)
şetli cereyanı da, semavî dinler ile mücadele-i azîmesi
başladığı hengâmda; nev-i beşerin «sosyalist» tabakası ile «burjuvalar»
tâifesinin Mahkeme-i Kübralarında açılan büyük dâvalarından çok mühim öyle bir
dâva açılmış ve öyle muazzam bir hakikat meydana çıkmış ki: O dâvanın tek bir
adama isabet eden mikdarı, bu Cihan Harbinden daha büyüktür. İşte o dâva da
budur ki:
Şu
zamanda her mü'min için, belki herkes için küre-i arz kadar bir bâkî tarla ve o
tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak; ve o
mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvası açılmış. Demek, her birtek adamın başına
öyle bir dâva açılmış ki: Eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa
ve aklı da varsa, yalnız o dâvayı kazanmak için bütününü sarfedecek. Elbette o
dâvayı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren dîvânedir. Hattâ o dâva,
o derece tehlikeye düşmüş ki: -Bir ehl-i keşfin müşahedesiyle- bir yerde ecel
elinden terhis tezkeresi alan kırk adamdan, bir adam kazanabilmiş. Otuzdokuzu
kaybetmiş.
İşte, bu
ehemmiyetli azim dâvayı kazandıracak ve yirmi senedir tecrübelerle, onda
sekizine o dâvayı kazandıran bir dâva vekili bulunsa.. elbette aklı başında her
adam, o dâvayı ka-
sh:» (G: 34)
zandıracak öyle bir dâva vekilini vazifeye sevk edecek
bir hizmete, her hâdisenin fevkinde ehemmiyet vermeğe mükelleftir.
İşte o
dâva vekilinin birisi, belki birincisi Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın i'cazı mânevîsinden
süzülen ve çıkan ve tevellüd eden
Risale-i Nur olduğuna, (binler) onunla o dâvayı kazananlar şâhiddir.
Evet, bu
küre-i arza me'muriyetle gönderilen her insan, burada misafir ve fâni olduğu;
ve mahiyeti, bir hayat-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat'iyyen tahakkuk
etmiştir. O herbir insan, bu zamanda hayat-ı ebediyyesini kurtaracak olan
istinad kaleleri sarsıldığından; bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadar
ahbabını ebedî terketmekle beraber, bu
dünyadan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak
dâvası başına açılmış. Eğer îman vesikası olmazsa ve berâtı ve senedi olan
itikadı, sağlam bir sûrette elde etmezse, o dâvayı kaybeder. Acaba bu
kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?..
İşte, bu
hakikata binaen, benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklımız ve
fikrimiz ziyadeleşse de, bu muazzam vazife-i kudsiyesinin hizmetine ancak kâfi
gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzulî ve malâyani olur. Yalnız bu kadar
var ki: Risâle-i Nur şakirtleri-
sh:» (G: 35)
nin bir kısmı öteki dâvalar içinde bulunduğu; ve
lüzumsuz, sebepsiz bazen bize akılsızların tecavüzleri ve taarruzları
zamanlarında -zaruret derecesinde- istemiyerek bakmışız (*).
Hem de
bu hakikî ve pek büyük dâva haricindeki dâvalara ve boğuşmalara alâkadarâne
fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki, böyle geniş siyasî ve heyecan veren
dairelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir daire içinde
vazifedar olduğu, ehemmiyetli hizmetlerden geri kalır veya şevki kırılır. Hem de,
o geniş cazibedar siyaset ve boğuşma dairelerine dikkat eden, bazan kapılır.
Vazifesini yapamadığı gibi, selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikamet-i
fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de, o ittiham altında kalabilir.
Hattâ bu noktada bana mahkemede hücum ettikleri zaman, dedim:
«Güneş
gibi hakikat-i îmaniye ve Kur'aniye, yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi
ve âlet olmadığı gibi; o hakikati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisata
belki kâinata da âlet edemez» diye onları susturdum.
İşte,
üstadımızın cevabı bitti.
Biz de,
bütün kuvvetimizle tasdik ettik.
Risale-i
Nur şakirtleri
___________________
(*)
Mahkemedeki müdâfaatına işarettir.
sh: » (G: 36)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Risale-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar çok
muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yeyip, taze ve şirin ömrünü hapiste
geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var. Evet gençlik damarı, akıldan
ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, akibeti görmez. Bir dirhem
hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam
lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat
sefahet keyfiyle -bir namus mes'elesinde- binler gün hem hapsin, hem düşmanının
endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen bîçare
gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata
çeviriyorlar ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik
sh: » (G: 37)
hevesatını elde ederek,
bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünki akibeti görmeyen kör hissiyatla hareket
eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki
hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri
cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin
mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musibete karşı titriyor.
İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanane
davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur'un Meyve ve
Gençlik Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o
bîçare genç, hem dünya istikbalini ve mes'ud hayatını, hem âhiretteki saadetini
ve hayat-ı bâkiyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve sû'-i istimal ve
sefahetle hastahanelere ve hayatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer.
Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer
terbiye-i Kur'aniye ve Nur'un hakikatlarıyla kendini muhafaza eylese, tam bir
kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ud bir Müslüman ve sair zîhayatlara,
hayvanlara bir nevi sultan olur.
Evet bir genç, hapiste yirmidört saat her günkü ömründen
tek bir saatini beş farz namaza sarfetse ve ekser günahlardan hapis mâni
sh: » (G: 38)
olduğu gibi o musibete
sebebiyet veren hatadan dahi tövbe edip sair zararlı, elemli günahlardan
çekilse hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem milletine, hem
akrabasına büyük bir faidesi olması gibi o on-onbeş senelik fâni gençlikle
ebedî parlak bir gençliği kazanacağını, başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bütün
Kütüb ve Suhuf-u Semaviye kat'î haber verip müjde ediyorlar.
Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle
şükretse hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı
olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem
milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise, farz namazını
kılmak şartıyla, herbir saati, bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun
hakkında bir çilehane-i uzlet olup eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden
münzevi sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îman
hakikatlarına müştak ise; farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla herbir
saatleri yirmişer saat ibadet olup hapis ona bir istirahathane ve
merhametkârane ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir
dershane hükmüne geçer. O hapiste
sh: » (G: 39)
durmakla hariçteki
müşevveş, her tarafta günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade
hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı
zaman bir katil, bir müntakim olarak değil, belki tövbekâr, tecrübeli,
terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zâtların
az bir zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı
alâkadar zâtlar demişler ki: "Terbiye için onbeş sene hapse atmaktan ise, onbeş
hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder."
Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir
ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasında gelenler oraya girip
kayboluyorlar ve madem ölüm, ehl-i îman hakkında idam-ı ebedîden terhis
tezkeresine çevrildiği, hakikat-ı Kur'aniye ile gösterilmiş ve ehl-i dalalet ve
sefahet hakkında göz ile göründüğü gibi bir idam-ı ebedîdir, bütün
mahbubatından ve mevcudattan bir firak-ı lâyezâlîdir. Elbette ve elbette hiç
bir şübhe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek hapis
müddetinden tam istifade ederek, Nurlar dersini alarak, istikamet dairesinde
îmanına ve Kur'ana hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmişbeş
sh: » (G: 40)
yaşımda binler tecrübelerle
ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki:
Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve
hayattaki saadet yalnız îmandadır ve îman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa
dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir on tokat vurur
gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
Ey hapis musibetine düşen bîçareler! Madem dünyanız
ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı
bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazan ağır
şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne
geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerait altında herbir saat ibadet zahmeti;
çok saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.
* * *
sh:» (G: 41)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
السَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَرَحْمَةُ
اللَّهُ وَبَرَكَاتُهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Hapis
musibetine düşenlere ve onlara merhametkârâne sadakatle hariçten gelen
erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi «üç nokta» da
beyan edeceğim:
Birinci
Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet
kazandırabilir. Ve fâni saatleri; meyveleri cihetiyle, mânen bâkî saatlere
çevirebilir. Ve beş-on sene ceza ile milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmağa
vesile olabilir. İşte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kıymetdar kazanç
şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve
sabr içinde şükretmektir. Zira hapis, çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.
İkinci
Nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet;
sh:» (G: 42)
herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse,
teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip «eyvah!» der ve geçmiş
musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet
hisseder ki: «Elhamdülillâh şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti» der. Ferah
ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet
bırakır. Ve lezzetli saat, bilâkis elem bırakır. Madem hakikat budur. Ve madem
geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş. Ve gelecek
belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve, yoktan elem yok. Ve mâdumdan elem
gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimâlinden, bugün o
niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvaneliktir. Aynen öyle
de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve mâdum ve yok olmuşlar- şimdi
düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allahtan şekva etmek
gibi «of, of» etmek dîvaneliktir. Eğer sağa-sola, yani geçmiş ve geleceklere
sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir.
Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu Üçüncü Medrese-i
Yûsufiyyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî
sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hüsûsan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden
gelen me'yusi-
sh:» (G: 43)
yet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada,
inâyet-i ilâhiye, bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan
ve hapsimden razı oldum. Çünki: «Benim gibi kabir kapısında bir bîçareye,
gafletle geçebilir bir saatini, on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır.»
diye şükreyledim.
Üçüncü
Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları
rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte,
az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara
vermek, aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dahilde ve
hariçte çalışanların -bir sadaka hükmünde- defter-i hasenatına yazılır. Husûsan
musibetzede; ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i
mâneviyyenin sevabı çok ziyadeleşir.
İşte bu
kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki: O hizmeti, Lillâh için
olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda
yardımlarına koşmaktır.
*
* *
sh:» (G: 44)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Ey hapis
arkadaşlarım ve din kardeşlerim!
Size;
hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek
kalbime ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ:
Birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam
lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını
çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında
düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem
korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da Kur'anın
emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve
teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalâha etmektir.
Evet,
hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki; ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde
ecel geldiğinden daha ziyade kalmıyacaktır. O kâtil ise, o kaza-yı İlâhiyeye
vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve
sh: » (G: 45)
intikam azabını çekerler.
Onun içindir ki, "Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine
küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adavetten ve bir kinli
garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak
elzemdir. Yoksa o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve
öldüren tövbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok
kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar
kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını afveder ve
bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeynlerinde bulunan
bütün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve umumiye, hem
Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor.
Nasılki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün
mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular ve bizim beraetimize bir
sebeb olup (hattâ dinsizlere, serserilere de) o mahpuslar hakkında
"Maşâallah, bârekâllah" dedirttiler, o mahpuslar tam teneffüs
ettiler. Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip
beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü'min,
küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i îmana vermez. Eğer
hata etse verse, çabuk tövbe etmek lâzımdır.
* * *
sh: » (G: 46)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا دَائِمًا
Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!
Benim kat'î kanaatım gelmiş ki; buraya girmemizin
inayet-i İlahiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani sizi, Nurlar
tesellileriyle ve îmanın hakikatlariyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından
ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı
faidesizlikten, bâd-ı heva zayi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi
âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir. Madem hakikat
budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize
karşı kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki; bir bıçak içinize girmemek ve
birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve
ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatla hizmet
sh: » (G: 47)
eden gardiyanlar çok
zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz, güya canavar ve
vahşi gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık
damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile
he'yete deyiniz ki:
"Değil
elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse, biz bu
bîçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskide yüz
düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa
çalışacağımıza, Kur'anın ve îmanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın
emriyle ve irşadıyla karar verdik." diyerek, bu hapsi bir mübarek
dershaneye çeviriniz.
* * *
sh:» (G:48)
Onüçüncü Sözün
İkinci Makamının Zeyli
LEYLE-İ KADİRDE İHTAR EDİLEN BİR
MES'ELE-İ MÜHİMME
Leyle-i
Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret
edeceğiz. Şöyle ki:
Nev'-i
beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve
merhametsiz tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan
etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli
telâş ve hâkimiyyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tâmir
edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablariyle ve dünya hayatının bütün
bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve
sh:» (G:49)
uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı
beşeriyyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyyesinin umumî bir surette
dehşetli yaralanmasiyle ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan
tabiatın, Kur'anın elmas kılıncı
altında parçalanmasiyle ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı ve en geniş
perdesi olan siyaset-i ruy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti
görünmesiyle elbette ve elbette hiç şüphe yok ki: Şimalde, Garpta, Amerika'da
emâreleri göründüğüne binaen nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı
dünyeviyye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği,
aradığı hayat-ı bâkıyyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve elbette hiç şüphe yok
ki: Bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan ve her
hükmüne ve dâvasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her
dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyyet ile bulunup lisanlariyle beşere
ders veren ve hiç bir kitapta emsali bulunmıyan bir tarzda, beşer için hayat-ı
bâkıyeyi ve saadet-i ebediyyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi
eden Kur'an-ı Mu'cizül-
Beyanın
şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtiyle, belki sarihan ve işareten
onbinler defa dâva edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şüphe
getirmez hadsiz hüccetleriyle
sh:» (G:50)
hayat-ı bâkıyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi
ders vermesi, elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddi veya
mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve
İngiltere'nin Kur'anı kabûl etmeğe çalışan meşhur hatipleri ve Amerikanın dîn-i
hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıt'aları ve büyük
hükümetleri Kur'an-ı Mu'cizül-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan
sonra bütün ruh u canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında
kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin
yerini tutamaz.
Sâniyen:
Madem Risale-i Nur, bu mu'cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde
hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi,
hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda
hazine-i Kur'aniyyenin dellâllığını yapan ve Ondan başka me'hazı ve mercii
olmayan ve bir mu'cize-i mâneviyyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam
yapıyor ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam
galebe çalmış ve dalâletin
sh:» (G:51)
en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, «Tabiat Risalesi»
yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında
ve fennin en geniş perdelerinde «Asâ-yı Mûsa» daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi
ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda
gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.
Elbette
bize lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için, hususî dershaneler açılmağa izin
verilmesine binaen, Nur şakirdleri mümkün
olduğu kadar her yerde küçücük birer dershane-i Nuriyye açmak
lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes her bir mes'elesini tam
anlamaz. خman hakikatlerinin izahı olduğu için hem ilim , hem Marifetullah, hem huzur, hem
ibadettir.
Eski
medreselerde beş-on
seneye mukabil İnşaallah
Nur Medreseleri beş-on hafta aynı neticeyi temin edecek ve yirmi
senedir ediyor.
Hem
hükûmet, bu millet ve vatanın
hayat-ı dünyeviyesine
ve siyasiyesine ve uhreviyesine
pek çok faydası
bulunan bu Kur'an Lemeatlarına ve Kur'an dellâlı
olan Risâle-i Nur'a, değil ilişmek, belki tamamiyle terviç ve neşrine çalışmalar elzemdir ki: Geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek şiddetli belâlâra ve anarşiliğe karşı bir set olabilsin.
Said
Nursi
sh: » (G: 52)
(Yirmialtıncı Lema'dan)
Yedinci Rica
Bir zaman
ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına
inkılab ettiği hengâmda, Ankara'daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya
istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara'nın benden çok ziyade
ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal'asının başına çıktım. O kal'a, tahaccür
etmiş hâdisat-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle
benim ihtiyarlığım, kal'anın ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı
Devleti'nin ihtiyarlığı ve Hilafet saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı;
bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir halet içinde, o yüksek kal'ada
geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım.
Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde,
Ankara'da
sh: » (G: 53)
en kara bir halet-i
ruhiye hissettiğimden, (Haşiye) bir nur, bir teselli, bir rica aradım.
Sağa, yani mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken;
bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev'imin bir mezar-ı ekberi suretinde
göründü, teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbale derman ararken
baktım. Gördüm ki: Benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir
kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş
edip hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvari nazarıma o hazır gün, yarım
ölmekte ve hareket-i mezbuhanedeki ızdırab çeken cismimin cenazesini taşıyan
bir tabut suretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me'yus olunca, başımı
kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki; o ağacın tek bir meyvesi
var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor. O cihetten
dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne
baktım. Gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde-i
hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir surette ayaklar altında çiğneniyor
gördüm.
______________________________
(Haşiye): O zaman bu halet-i ruhiye Farisî bir münacat
suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara'da Hubab Risalesi'nde tab' edilmiştir.
sh: » (G: 54)
O da derman değil, belki derdime dert kattı. Sonra
mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki; esassız, fâni olan dünya, hiçlik
derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken,
zehir ilâve etti. O cihette dahi hayır göremediğimden ön tarafıma baktım;
ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı tam yolumun üstünde açık
görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve
o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i
istinad ve silâh-ı müdafaa olacak, cüz'î bir cüz'-i ihtiyarîden başka birşey
elimde yok. O hadsiz a'da ve hesabsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı
insanî olan cüz'-i ihtiyarî; hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız
olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ
ondan bana gelen hüzünleri sustursun ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ
ondan gelen korkuları men'etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve
elemlerime faidesi olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve
me'yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
semasında parlayan îman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir
edip ışıklandırdı ki;
sh: » (G: 55)
gördüğüm o vahşetler, o
karanlıklar yüz derece tezauf etse idi, yine o nur, onlara karşı kâfi ve vâfi
idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer
ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
Îman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber suretini
yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbab olduğunu
biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi. Hem îman, bir kabr-i ekber suretinde
nazar-ı gafletle görünen gelecek zamanı, sevimli saadet saraylarında bir
ziyafet-i Rahmaniye meclisi suretinde biilmelyakîn gösterdi.
Hem îman, nazar-ı gafletle bir tabut vaziyetinde görünen
hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, hazır gün uhrevî bir
ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafirhane-i Rahmanî suretinde bilmüşahede
gösterdi.
Hem îman, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze
şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar
ve ebedî bir saadete namzed olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda
gezmek için çıktığını biilmelyakîn gösterdi.
Hem îman;
kemiklerimle, mebde-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş
kemikler olmadığını; belki o toprak,
sh: » (G: 56)
rahmet kapısı ve Cennet
salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı îman ile gösterdi. Hem îman; nazar-ı
gafletle, arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini
sırr-ı Kur'an ile gösterdi ki; o zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise;
vazifesi bitmiş, manasını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücudda
bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedaniye ve sahaif-i nukuş-u Sübhaniye olduğunu
gösterdi. Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmelyakîn bildirdi. Hem îman,
ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi,
nur-u Kur'an ile gösterdi ki; o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun
kapısıdır. Ve o yol ise; hiçliğe ve ademistana değil, belki vücuda, nuristana
ve saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu tam kanaat verecek bir derecede
gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem îman, o elinde pek cüz'î bir kesb bulunan cüz'î bir
cüz'-i ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenahî
bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisab etmek için o cüz'-i
ihtiyarînin eline bir vesika veriyor.. belki de îman, o cüz'-i ihtiyarînin
elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz'-i ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi
zâtında hem kısa,
sh: » (G: 57)
hem âciz, hem noksandır.
Fakat nasılki bir asker, cüz'î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit,
binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de sırr-ı îmanla o cüz'î
cüz'-i ihtiyarî, Cenab-ı Hak namına onun yolunda istimal edilse, beşyüz sene
genişliğinde bir Cennet'i dahi kazanabilir. Hem îman, geçmiş ve gelecek zamana
nüfuz edemeyen o cüz'-i ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve
ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana
münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden
daire-i hayatına dâhil olduğundan; o cüz'-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp
külliyet kesbeder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i îman ile
girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur-u îman ile
istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.
İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve
hemşire ihtiyareler! Madem elhamdülillâh biz ehl-i îmanız ve madem îmanda bu
kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var ve madem ihtiyarlığımız
bizi bu definenin içine daha ziyade sevkediyor.. elbette îmanlı ihtiyarlıktan
şekva değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.
sh: » (G: 58)
MEYVE RİSALESİ'NDEN
Altıncı Mes'ele
Risale-i Nur'un çok yerlerinde izahı ve kat'î hadsiz
hüccetleri bulunan îman-ı billah rüknünün binler küllî bürhanlarından birtek
bürhana kısaca bir işarettir.
Kastamonu'da lise talebelerinden bir kısmı yanıma
geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan
bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen,
kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar.
Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda
hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var.
sh: » (G: 59)
Şübhesiz gayet meharetli
ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde
bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar
ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve
büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla Küre-i Arz eczahane-i
kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'i hattâ kör gözlere de gösterir,
tanıttırır.
Hem meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit
çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli
bir makinisti tanıttırır. Öyle de, Küre-i Arz denilen yüzbinler başlı, her
başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne
derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i
makine mikyasiyle Küre-i Arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasılki gayet mükemmel binbir çeşit erzak
etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe
anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve
memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede
muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine
sh: » (G: 60)
alan ve seyahatıyla
mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla
doldurarak, kışta erzakı tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve Küre-i Arz
denilen bu Rahmanî iaşe anbarı ve bir sefine-i Sübhaniye ve binbir çeşit
cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî,
ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz ve okuyacağınız fenn-i
iaşe mikyasıyla, o kat'iyette ve o derecede Küre-i Arz deposunun sahibini,
mutasarrıfını, müdebbirini, bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasılki: Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her milletin
istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve
talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek
başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit
eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve
şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve ordugâh, şübhesiz bedahetle o hârika
kumandanı gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün
ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu
Sübhanîde, nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit
elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç
sh: » (G: 61)
birini unutmayarak ve
şaşırmayarak bir tek kumandan-ı âzam tarafından verilen Küre-i Arzın bahar
ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise,
sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla, dikkatli ve aklı başında olanlara
o derece Küre-i Arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes'ini
hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.
Hem nasılki: Bir hârika şehirde milyonlar elektrik
lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir
tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare
eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren
bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve
tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem
şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın
dediğine bakılsa- Küre-i Arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa
sür'atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor,
sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre,
Küre-i Arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade
yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyede
sh: » (G: 62)
bir lâmba ve soba olan
güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar
gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları
lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz,
kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine
çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren
bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri
ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir, o derecede sizin okuduğunuz
veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasıyla bu meşher-i âzam-ı kâinatın
Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahid
göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında
bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur'aniye
yazılmış, gayet manidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini
ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua,
şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemalâtıyla, hünerleriyle bildirir,
tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de,
bu kâinat kitab-ı
sh: » (G: 63)
kebiri ki, birtek
sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı
kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri
içinde, yanlışsız hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam ve
bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir
kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu
nihayetsiz manidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat
ve bu mücessem Kur'an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitabdan ne derece büyük
ve mükemmel ve manidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya
ve mektebde bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş
mikyaslarıyla ve dürbîn gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini
hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. Allahü Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhanallah takdisiyle
tarif eder, Elhamdülillâh senalarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniş
mikyasıyla ve hususî aynasiyle ve dürbînlü gözüyle ve ibretli nazarlariyle bu
kâinatın Hâlık-ı Zülcelal'ini esmasıyla bildirir; sıfâtını, kemalâtını
tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı vahdaniyet olan
mezkûr hücceti ders vermek
sh: » (G: 64)
içindir ki; Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan çok tekrar ile en ziyade رَبُّ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ ve خَلَقَ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضَ âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli
gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek: "Hadsiz
şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah
senden razı olsun." dediler. Ben de dedim:
İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi
lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle
beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz
zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını
yiyen bir bîçare mahluk iken, birden îman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı
Zülcelal'e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün
hacatına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin
şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm
bir padişaha îman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam
ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar
sh: » (G: 65)
memnun ve minnetdar ve ne
kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz. O mektebli gençlere dediğim
gibi musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:
Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır.
Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar
mazlum idam olunurken bedbaht zalimlere demiş: "Ben idam olmuyorum. Belki
terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben, de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm
gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum." Lâ ilahe illallah diyerek
sürur ile teslim-i ruh eder.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
* * *
sh: » (G: 66)
(Onuncu Söz'ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
فَسُبْحَانَ
اللّهِ حِينَ
تُمْسُونَ
وَحِينَ
تُصْبِحُونَ
وَلَهُ
اْلحَمْدُ
فِى
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَعَشِيًّا
وَحِينَ
تُظْهِرُونَ { يُخْرِجُ
اْلحَىَّ
مِنَ
اْلمَيِّتِ
وَيُخْرِجُ
اْلمَيِّتَ
مِنَ
اْلحَىِّ
وَيُحْيِى
اْلاَرْضَ
بَعْدَ
مَوْتِهَا
وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ
* وَمِنْ
آيَاتِهِ
اَنْ
خَلَقَكُمْ
مِنْ تُرَابٍ
ثُمَّ اِذَا
اَنْتُمْ
بَشَرٌ
تَنْتَشِرُونَ*
وَ مِنْ
آيَاتِهِ
اَنْ خَلَقَ
لَكُمْ مِنْ
اَنْفُسِكُمْ
اَزْوَاجًا
لِتَسْكُنُوا
اِلَيْهَا وَ
جَعَلَ
بَيْنَكُمْ
مَوَدَّةً وَ رَحْمَةً
اِنَّ فِى
ذلِكَ
َلآيَاتٍ
لِقَوْمٍ
يَتَفَكَّرُونَ *
وَمِنْ
آيَاتِهِ
خَلْقُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ
اِنَّ فِى
ذلِكَ
َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ *
وَ مِنْ
آيَاتِهِ
مَنَامُكُمْ
بِالَّيْلِ وَ
النَّهَارِ
وَابْتِغَاؤُكُمْ
مِنْ فَضْلِهِ
اِنَّ فِى
ذلِكَ
َلآيَاتٍ
لِقَوْمٍ
يَسْمَعُونَ *
وَ مِنْ
آيَاتِهِ
يُرِيكُمُ
الْبَرْقَ
خَوْفًا وَ
طَمَعًا وَ
يُنَزِّلُ
مِنَ
السَّمَاءِ
مَاءً
فَيُحْيِى
بِهِ
اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا
اِنَّ فِى
ذلِكَ
َلآيَاتٍ
لِقَوْمٍ
يَعْقِلُونَ *
وَمِنْ
آيَاتِهِ
اَنْ تَقُومَ
السّمَاءُ وَاْلاَرْضُ
بِاَمْرِهِ
ثُمَّ اِذَا
دَعَاكُمْ
دَعْوَةً مِنَ
اْلاَرْضِ
اِذَا
اَنْتُمْ
تَخْرُجُونَ *
وَ لَهُ
مَنْ فِى
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ
كُلٌّ لَهُ
قَانِتُونَ *
وَ هُوَ
الَّذِى
يَبْدَؤُ
الْخَلْقَ
ثُمَّ يُعِيدُهُ
وَ هُوَ
اَهْوَنُ
عَلَيْهِ
وَلَهُ
اْلمَثَلُ
اْلاَعْلَى
فِى السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَهُوَ
الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ {
sh: » (G: 67)
Îmanın bir kutbunu gösteren bu semavî Âyât-ı Kübranın ve
Haşri isbat eden şu kudsî berahin-i uzmânın bir nükte-i
ekberi ve bir hüccet-i âzamı; bu "Dokuzuncu Şua"da beyan edilecek.
Lâtif bir inâyet-i Rabbaniyedir ki: Bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddemesi "Muhakemat" namındaki
eserin âhirinde; "İkinci Maksad: Kur'anda haşre işaret eden iki âyet
tefsir ve beyan edilecek.
نَحُو
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
deyip durmuş. Daha
yazamamış. Hâlık-ı Rahîm'ime delail ve emarat-ı haşriye adedince şükür ve hamd
olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan
eyledi. Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan
فَانْظُرْ
اِلَى آثَارِ
رَحْمَةِ
اللّهِ كَيْفَ
يُحْيِى
اْلاَرْضَ
بَعْدَ
مَوْتِهَا
اِنَّ ذلِكَ
َلمُحْيِى
اْلمَوْتَى
وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
ferman-ı İlahînin iki
parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile
Yirmidokuzuncu Söz'ü in'am etti, münkirleri susturdu. Hem îman-ı haşrînin hücum
edilmez ve iki metin kal'asından, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta
mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu
Şua, mezkûr âyâtıyla işaret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli mukaddemeden
ibarettir.
* * *
sh: » (G: 68)
Mukaddime
(Haşir akidesinin, pek çok ruhî faidelerinden ve hayatî
neticelerinden birtek netice-i câmiayı ihtisar ile beyan ve hayat-ı insaniyeye
hususan hayat-ı içtimaiyesine ne derece lüzumlu ve zarurî olduğunu izhar ve bu
îman-ı haşrî akidesinin pek çok hüccetlerinden bir tek hüccet-i külliyeyi icmal
ile göstermek ve o akide-i haşriye ne derece bedihî ve şübhesiz bulunduğunu
ifade etmekten ibaret olarak "İki Nokta"dır.)
Birinci Nokta: Âhiret akidesi, hayat-ı içtimaiye ve
şahsiye-i insaniyenin üss-ül esası ve saadetinin ve kemalâtının esasatı
olduğuna yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız dört tanesine işaret
edeceğiz.
Birincisi: Nev-i beşerin bir cihette hemen yarısını
teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı
görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler Ve.
sh: » (G: 69)
gayet zaîf ve nazik vücudlarında bir kuvve-i
maneviye bulabilirler ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mizac-ı
ruhlarında, o Cennet ile bir ümid bulup mesrurane yaşayabilirler. Meselâ Cennet
fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet'in bir
kuşu oldu. Cennet'te gezer, bizden daha güzel yaşar." Yoksa her vakit
etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçarelerin
endişeli nazarlarına çarpması; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü
zeber ederek gözleriyle beraber ruh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle
ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı.
İkinci Delil: Nev-i insanın bir cihette nısfı olan
ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı
tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine
ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler ve çocuk
hükmüne geçen seri-üt teessür ruhlarında ve mizaçlarında, mevt ve zevalden
çıkan elîm ve dehşetli me'yusiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümidiyle
mukabele edebilirler. Yoksa o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve
istirahat-ı kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir
vaveylâ-i
sh: » (G: 70)
ruhî ve bir dağdağa-i
kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi
kasavetli bir azab olurdu.
Üçüncü Delil: İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin en
kuvvetli medarı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan
hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevalarını tecavüzattan ve
zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını
temin eden; yalnız Cehennem fikridir. Yoksa Cehennem endişesi olmazsa,
"El-hükmü lil-galib" kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesatları
peşinde bîçare zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehennem'e çevireceklerdi ve yüksek
insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
Dördüncü Delil: Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en
cem'iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir
melce, bir tahassüngâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir
dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî
ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir.
Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir
refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta
birbiriyle pederane,
sh: » (G: 71)
ferzendane, kardeşane,
arkadaşane münasebetlerin bulunmak fikriyle, akidesiyle olabilir.
Meselâ der: "Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir
hayatta, daimî bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de
zararı yok. Çünki ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedakârlığı ve
merhameti yaparım." diyerek o ihtiyare karısına, güzel bir huri gibi
muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa kısacık bir-iki saat
surî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uğrayan arkadaşlık;
elbette gayet surî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye
manasında ve bir mecazî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir ve hayvanatta
olduğu gibi; başka menfaatler ve sair galib hisler, o hürmet ve merhameti
mağlub edip o dünya cennetini, cehenneme çevirir.
İşte îman-ı haşrînin yüzer neticesinden birisi; hayat-ı
içtimaiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve
faydalarından mezkûr dört delile sairleri kıyas edilse anlaşılır ki: Hakikat-ı
haşriyenin tahakkuku ve vukuu; insaniyetin ulvî hakikatı ve küllî haceti
derecesinde kat'îdir. Belki insanın midesindeki ihtiyacın vücudu, taamların
sh: » (G: 72)
vücuduna delalet ve
şehadetinden daha zâhirdir ve daha
ziyade tahakkukunu bildirir. Ve eğer bu hakikat-ı haşriyenin neticeleri
insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdar olan insaniyet
mahiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukut edeceğini isbat eder.
Beşerin idare ve ahlâk ve içtimaiyatı ile çok alâkadar olan içtimaiyyun ve
siyasiyyun ve ahlâkiyyunun kulakları çınlasın! Gelsinler, bu boşluğu ne ile
doldurabilirler ve bu derin yaraları ne ile tedavi edebilirler?
İkinci Nokta: Hakikat-ı haşriyenin hadsiz bürhanlarından
sair erkân-ı îmaniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir bürhanı,
gayet muhtasar bir surette beyan eder. Şöyle ki:
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletine
delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkaniyetinin
bütün bürhanları, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna şehadet ederek isbat
ederler. Çünki bu zâtın bütün hayatında bütün davaları, vahdaniyetten sonra
haşirde temerküz ediyor. Hem umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün
mu'cizeleri ve hüccetleri, aynı hakikate şehadet eder.
Hem وَ
بِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehadeti bedahet derecesine
sh: » (G: 73)
çıkaran وَ
كُتُبِهِ
şehadeti de aynı hakikate şehadet eder. Şöyle ki: Başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'ın hakkaniyetini isbat eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatları,
birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna ve vukuuna şehadet edip isbat ederler.
Çünki Kur'anın hemen üçten birisi haşirdir ve ekser kısa surelerinin başlarında
gayet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı
hakikatı haber verir, isbat eder, gösterir. Meselâ:
اِذَا
الشَّمْسُ
كُوِّرَتْ * يَا
اَيُّهَا
النَّاسُ
اتَّقُوا
رَبَّكُمْ
اِنَّ
زَلْزَلَةَ
السَّاعَةِ
شَيْءٌ عَظِيمٌ
* اِذَا
زُلْزِلَتِ
اْلاَرْضُ
زِلْزَالَهَا
* اِذَا
السَّمَاءُ
انْفَطَرَتْ * اِذَا
السَّمَاءُ
انْشَقَّتْ * عَمَّ
يَتَسَاءَ
لُونَ * هَلْ
اَتَيكَ
حَدِيثُ
الْغَاشِيَةِ
gibi, otuz-kırk surelerin başlarında bütün kat'iyetle
hakikat-ı haşriyyeyi kâinatın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikatı olduğunu
göstermekle beraber, sair âyetler dahi o hakikat[ÌÑÍÇ1]ın çeşit çeşit
delillerini beyan edip ikna eder.
sh: » (G: 74)
Acaba birtek âyetin birtek işareti,
gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddid ilmî, kevnî hakikatları meyve veren
bir kitabın binler böyle şehadetleri ve davaları ile, Güneş gibi zuhur eden îman-ı
haşrî; hakikatsız olması güneşin inkârı belki kâinatın ademi gibi hiçbir
cihet-i imkânı var mı ve yüz derece muhal ve bâtıl olmaz mı? Acaba bir sultanın
birtek işareti yalan olmamak için bazan bir ordu hareket edip çarpıştığı halde, o pek ciddî ve izzetli sultanın binler sözleri
ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kabil midir ve
hakikatsız olmak mümkün müdür? Acaba onüç asırda fâsılasız olarak hadsiz
ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye
eden, idare eden bu manevî Sultan-ı Zîşan'ın birtek işareti böyle bir hakikatı
isbat etmeye kâfi iken, binler tasrihat ile bu hakikat-ı haşriyeyi gösterip
isbat ettikten sonra, o hakikatı tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azabı
lâzım gelmez mi ve ayn-ı adalet olmaz mı? Hem birer zamana ve birer devre
hükmeden bütün semavî suhufları ve mukaddes kitabları dahi, bütün istikbale ve
umum zamanlara hükümran olan Kur'anın tafsilatla, izahatla tekrar ile beyan ve
isbat ettiği hakikat-ı haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakikatı
sh: » (G: 75)
kat'î kabul ile beraber, tafsilatsız ve perdeli ve muhtasar bir surette
beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbatları; Kur'anın davasını binler
imza ile tasdik ederler. Bu bahsin
münasebetiyle Risale-i Münacat'ın âhirinde,
ايِمَانٌ
بِالْيَوْمِ
الاَخِرِ rüknüne sair rükünlerin hususan
"rusül" ve "kütüb"ün şehadetini, münâcât suretinde
zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i
haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki: Münâcat'ta demiş:
Ey Rabb-i Rahîm'im!
Resul-i Ekrem'inin talimiyle ve Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle anladım ki: Başta
Kur'an ve Resul-i Ekrem'in olarak bütün mukaddes kitablar ve peygamberler, bu
dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerinin
tecellileri daha parlak bir surette ebed-ül âbâdda devam edeceğine ve bu fâni
âlemde rahîmane cilveleri, nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şaşaalı
bir tarzda Dâr-ı saadette istimrarına ve bekasına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile
refakat eden müştakların, ebedde dahi refakatlarına ve beraber bulunmalarına
icma' ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.
sh: » (G: 76)
Hem yüzer mu'cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı katıalarına
istinaden, başta Resul-i Ekrem ve Kur'an-ı Hakîm'in olarak bütün nuranî
ruhların sahibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan
veliler ve bütün keskin, nurlu akılların madenleri olan sıddıkînler ve bütün
suhuf-u semaviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler
va'dlerine ve tehdidlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inayet ve
hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına, şe'nlerine
ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin
izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve
ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve îmanlarına binaen
saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalalet için Cehennem ve
ehl-i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli îman
edip şehadet ediyorlar.
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahman-ı Rahîm! Ey Sadık-ul Va'd-il
Kerim! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhar-ı Zülcelâl!.. Bu kadar sadık
dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuunatını yalancı
çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rububiyetinin kat'î mukteziyatını tekzib
edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itaat etmekle
sh: » (G: 77)
kendilerini sana sevdiren
hadsiz makbul ibadının âhirete bakan hadsiz dualarını ve davalarını reddetmek,
dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzib etmekle, senin
azamet-i kibriyana dokunan ve izzet-i celaline dokunduran ve ulûhiyetinin
haysiyetine ilişen ve şefkat-i rububiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve
ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece
mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihayetsiz bir zulümden
ve nihayetsiz bir çirkinlikten, senin o nihayetsiz adaletini ve nihayetsiz
cemalini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz.Ve bütün
kuvvetimizle îman ederiz ki: O yüzbinler sadık elçilerin ve o hadsiz doğru
dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya, evliyalar, hakkalyakîn, aynelyakîn,
ilmelyakîn suretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekadaki
ihsanatının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhur eden güzel
isimlerinin hârika güzel cilvelerine
şehadetleri hak ve hakikattır ve işaretleri doğru ve mutabıktır ve beşaretleri
sadık ve vaki'dir. Ve onlar bütün hakikatların mercii ve güneşi ve hamisi olan
"Hak" isminin en büyük bir şuaı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye
olduğunu îman ederek, senin emrin ile senin ibadına hak dairesinde ders
veriyorlar ve ayn-ı hakikat olarak talim ediyorlar.
sh: » (G: 78)
Ya Rab! Bunların
ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale-i Nur talebelerine
îman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle,
âmîn!..
Hem nasılki Kur'anın belki bütün semavî kitabların
hakkaniyetini isbat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullah'ın belki
bütün enbiyanın nübüvvetlerini isbat eden umum mu'cizeler ve bürhanlar,
dolayısıyla en büyük müddeaları olan âhiretin tahakkukuna delalet ederler.
Aynen öyle de, Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser
deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve uluhiyetin en büyük medarı ve
mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekanın vücuduna, açılmasına şehadet
ederler. Çünki gelecek makamatta beyan ve isbat edileceği gibi, Zât-ı Vâcib-ül
Vücud'un hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem
rububiyet, uluhiyet, rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe'nleri
lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam
ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücazat için haşri ve neşri isterler.
Evet madem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı
uluhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır. Ve madem bu kâinatta
sh: » (G: 79)
ve zîhayatta
gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rububiyet-i mutlaka var ve görünüyor.
Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini
gadirden kurtaran, ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.
Hem madem göz ile görünen bu hadsiz in'amlar, ihsanlar,
lütuflar, keremler, inayetler, rahmetler; perde-i gayb arkasında bir Zât-ı
Rahman-ı Rahîm'in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir.
Elbette in'amı istihzadan ve ihsanı aldatmaktan ve inayeti adavetten ve rahmeti
azabdan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsanı ihsan eden ve nimeti
nimet eden, bir âlem-i bâkide bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem madem bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatasız
yüzbin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i Kudret gözümüz önünde yorulmadan
işliyor. Ve o kalem sahibi yüzbin defa ahd ü va'detmiş ki: "Bu dar yerde
ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak geniş
bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım"
diye, bütün fermanlarda o kitabdan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı
yazılmış ve haşir ve neşir ile haşiyeleri de yazılacak
sh: » (G: 80)
ve umumun defter-i
a'mâlleri onda kaydedilecek.
Hem madem bu arz, kesret-i mahlukat cihetiyle ve
mütemadiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit enva'-ı zevil-hayat ve zevil-ervahın
meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın
kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkatı olarak gayet büyük öyle bir
ehemmiyeti var ki; Küçüklüğü ile beraber koca semavata karşı denk tutulmuş.
Semavî fermanlarda daima رَبُّ
السَّموَاتِ
وَ اْلاَرْضِ deniliyor. Ve madem bu mahiyetteki Arz'ın her tarafına hükmeden
ve ekser mahlukatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip
kendi etrafına toplattıran ve ekser masnuatını kendi hevesatının hendesesiyle
ve ihtiyacatının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok
antika nevilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil
yalnız ins ve cinn nazarlarını, belki semavat ehlinin ve kâinatın nazar-ı
dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinat sahibinin nazar-ı istihsanını
celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu
kâinatın hikmet-i hilkatı ve büyük neticesi
sh: » (G: 81)
ve kıymetli meyvesi ve
Arz'ın halifesi olduğunu fenleriyle, san'atlarıyla gösteren.. ve dünya
cihetinde Sani-i Âlem'in mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim
ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azabı te'hir edilen
ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakıyet gören nev-i benî-Âdem var.
Ve madem bu mahiyetteki nev-i benî-Âdem, mizaç ve hilkat
itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz
ihtiyacatı ve teellümatı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının
fevkinde olarak koca Küre-i Arz'ı, o nev-i insana lüzumu bulunan her nevi
madenlere mahzen ve her nevi taamlara anbar ve nev-i insanın hoşuna gidecek her
çeşit mallara bir dükkân suretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve
şefkatli bir mutasarrıf var ki, böyle nev-i insana bakıyor, besliyor,
istediğini veriyor.
Ve madem bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem
kendini insana sevdirir; hem bâkidir, hem bâki âlemleri var, hem adaletle her
işi görür ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu
kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fâni zeminde o Hâkim-i Ezelî'nin
haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev-i insanda
vuku bulan ve kâinatın intizamına
sh: » (G: 82)
ve adalet ve
müvazenelerine ve hüsn-ü cemaline münafî ve muhalif çok büyük zulümleri ve
isyanları ve velinimetine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri,
inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp, gaddar zalim, rahat ile hayatını
ve bîçare mazlum meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinatta
eserleri görünen şu adalet-i mutlakanın mahiyeti ise; dirilmemek suretiyle o
gaddar zalimlerin ve me'yus mazlumların vefat içindeki müsavatlarına bütün
bütün zıddır, kaldırmaz, müsaade etmez!
Ve madem nasılki kâinatın sahibi, kâinattan zemini ve
zeminden nev-i insanı intihab edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş.
Öyle de, nev-i insandan dahi makasıd-ı rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini
îman ve teslim ile ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve
asfiyayı intihab edip kendine dost ve muhatab ederek, onları mu'cizeler ve
tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semavî tokatlar ile tazib ediyor. Ve bu
kıymetli, sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı intihab ederek, ehemmiyetli Küre-i Arz'ın yarısını ve
ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir
ediyor. Âdeta bu kâinat onun için yaratılmış
sh: » (G: 83)
gibi; bütün gayeleri onun
ile ve onun dini ile ve Kur'anı ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kıymetdar ve
milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir
zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde
altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir
imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mı ki; o zât, bütün emsali ve
dostlarıyla beraber dirilmesin ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın? İdam-ı
ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!..
Evet bütün kâinat ve hakikat-ı âlem, dirilmesini dava
eder ve hayatını Sahib-i Kâinat'tan taleb ediyor. Ve madem Yedinci Şua olan
"Âyet-ül Kübra"da herbiri bir dağ kuvvetinde
otuzüç aded icma-ı azîm isbat etmişler ki: Bu kâinat bir elden çıkmış ve birtek
zâtın mülküdür ve kemalât-ı İlahiyenin medarı olan vahdetini ve ehadiyetini
bedahetle göstermişler ve vahdet ve ehadiyet ile bütün kâinat, o Zât-ı Vâhid'in
emirber neferleri ve müsahhar memurları hükmüne geçiyor ve âhiretin gelmesiyle,
kemalâtı sukuttan ve adalet-i mutlakası müstehziyane gadr-ı mutlaktan ve
hikmet-i âmmesi sefahetkârane abesiyetten ve rahmet-i vasiası lâhiyane tazibden
ve izzet-i kudreti zelilane acizden kurtulurlar, takaddüs ederler.
sh: » (G: 84)
Elbette ve
elbette ve herhalde îman-ı billahın yüzer nüktesinden bu altı mademlerdeki
hakikatların muktezasıyla; kıyamet kopacak, haşr ü neşr olacak, dâr-ı mücazat
ve mükâfat açılacak. Tâ ki Arz'ın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın
ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin ve Arz ve insanın Hâlıkı ve Rabbi olan
Mutasarrıf-ı Hakîm'in mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur
edebilsin ve o Bâki Rabb'in mezkûr hakikî dostları ve müştakları idam-ı
ebedîden kurtulsun ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdarı, bütün kâinatı
memnun ve minnetdar eden kudsî hizmetlerinin mükâfatını görsün ve Sultan-ı
Sermedî'nin kemalâtı naks ve kusurdan ve kudreti acizden ve hikmeti sefahetten
ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.
Elhasıl: Madem Allah var, elbette âhiret vardır.
Hem nasılki mezkûr üç erkân-ı îmaniye onları isbat eden
bütün delilleriyle haşre şehadet ve delalet ederler. Öyle de وَ
بِمَلئِكَتِهِ
وَ
بِالْقَدَرِ
خَيْرِهِ وَ
شَرِّهِ مِنَ
اللّهِ
تَعَالَى
olan iki rükn-ü îmanî dahi, haşri istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i
bekaya şehadet ve delalet ederler. Şöyle ki:
sh: » (G: 85)
Melaikenin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini isbat eden
bütün deliller ve hadsiz müşahedeler, mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın
ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekanın ve âlem-i âhiretin ve ileride cinn ve ins
ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin Cennet ve Cehennem'in vücudlarına
delalet ederler. Çünki: Melekler bu âlemleri izn-i İlahî ile görebilirler ve
girerler ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlar ile görüşen umum melaike-i
mukarrebîn mezkûr âlemlerin vücudlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini
müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücudunu, ondan
gelenlerin ihbarıyla bedihî bildiğimiz gibi; yüz tevatür kuvvetinde bulunan
melaike ihbaratıyla âlem-i bekanın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennem'in
vücudlarına o kat'iyette îman etmek gerektir ve öyle de îman ederiz.
Hem Yirmialtıncı Söz olan Risale-i Kader'de "Îman-ı
Bilkader" rüknünü isbat eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr-i
suhufa ve mizan-ı ekberdeki müvazene-i a'male delalet ederler. Çünki herşeyin
mukadderatını gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarında kaydetmek ve her
zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hâfızalarında ve çekirdeklerinde
ve sair elvah-ı misaliyede yazmak ve her zîruhun hususan insanların defter-i
a'mallerini
sh: » (G: 86)
elvah-ı mahfuzada tesbit
etmek geçirmek; elbette öyle muhit bir kader ve hakîmane bir takdir ve
müdakkikane bir kayıd ve hafîzane bir kitabet; ancak mahkeme-i kübrada umumî
bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir. Yoksa o
ihatalı ve inceden ince olan kayıd ve muhafaza; bütün bütün manasız, faidesiz
kalır, hikmete ve hakikate münafî olur. Hem haşir gelmezse; kader kalemiyle
yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak manaları bozulur ki, hiçbir cihet-i
imkânı olamaz ve o ihtimal, bu kâinatın vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki
bir hezeyan olur.
Elhasıl: Îmanın beş rüknü bütün delilleriyle, haşr ü
neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delalet
edip isterler ve şehadet edip taleb ederler. İşte hakikat-ı haşriyenin
azametine tam muvafık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhanları
bulunduğu içindir ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hemen hemen üçten birisi
haşir ve âhireti teşkil ediyor ve onu bütün hakaikine temel taşı ve üss-ül esas
yapıyor ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.
(Mukaddeme nihayet
buldu.)
* * *
sh: » (G: 87)
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ
وَ رَحْمَةُ
اللّهِ وَ
بَرَكَاتُهُ
اَبَدًا
دَائِمًا
Çok aziz ve sıddık kardeşlerim;
Kardeşlerim, لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ ve قُلْ
هُوَ اللّهُ deki هُوَ lafzında yalnız maddî cihette bir seyahat-ı hayaliye-i
fikriyede hava sahifesinin mütalaasıyla âni bir surette görünen bir zarif
nükte-i tevhidde; meslek-i îmaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde
sühuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede
müşkilatlı, mümteni' binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet
sh: » (G: 88)
kısa bir işaretle o geniş
ve uzun nükteyi beyan edeceğim.
Evet nasılki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle
saksılık eden kabında eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzımgelir ki; ya o
kabda küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler,
fabrikalar bulunsun veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı
ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını
bilsin; âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen
öyle de: Emr ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir
nefes ve tırnak kadar olan هُوَ lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud
telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların
merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri
beraber ve bir anda yapabilsin veyahut o هُوَ
deki havanın belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün
telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar
manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin
ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin.
sh: » (G: 89)
Çünki bilfiil o
vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte ehl-i
küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil bir muhal, belki
zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkilatlar aşikâre görünüyor. Eğer
Sâni'-i Zülcelâl'e verilse, hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur.
Birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî
vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisab ve istinad ile
ve Sâniinin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek sür'atinde ve هُوَ
telaffuzu ve havanın temevvücü sühuletinde yapılır. Yani, kalem-i kudretin
hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir sahife olur ve zerreleri, o kalemin
uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek
zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte ben لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ ve قُلْ
هُوَ اللّهُ deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o
unsurun sahifesini mütalaa ederken, bu mücmel hakikatı tam vâzıh ve mufassal
aynelyakîn müşahede ettim ve هُوَ nin lafzında, havasında böyle parlak
sh: » (G: 90)
bir bürhan ve bir
lem'a-yı vâhidiyet bulunduğu gibi; manasında ve işaretinde gayet nuranî bir
cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve هُوَ
zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zâta bakıyor işaretine bir karine-i
taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hem
ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye
ilmelyakîn ile bildim.
Evet meselâ bir nokta beyaz kâğıtta, iki-üç nokta
konulsa karıştığı ve
bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük
zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisan ve bir kulak,
aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup
karışacağı halde; aynelyakîn gördüm ki: هُوَ nin
anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir
parçası hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler
konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve
intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok
vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç za'f
göstermeyerek, geri kalmayarak
sh: » (G: 91)
intizam ile taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda,
manada o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizamla gelip çıkıp, hiç
karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik
lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık,
bu acib vazifeleri görmekle beraber kemâl-i serbestiyet ile cezbedarane hal
dili ile ve mezkûr hakikatın şehadeti ve lisanıyla لاَ اِلهَ
اِلاَّ هُوَ ve قُلْ
هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ
deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı
çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve
şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor... Ben aynelyakîn müşahede
ettim.
Demek ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz
bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti
ve bütün zerrata hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki; bu işlere
medar olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan
dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakîn,
aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle Zât-ı Zülcelal'in hadsiz gayr-ı
mütenahî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve
kaderin
sh: » (G: 92)
mütebeddil sahifesi ve
bir levh-i mahfuzun âlem-i tegayyürde ve mütebeddil şuunatında bir levh-i
mahv-isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde
mezkûr cilve-i vahdaniyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz
muhaliyetini izhar ettiği gibi, unsur-u havaînin sair ehemmiyetli
vazifelerinden biri de elektrik, cazibe, dafia, ziya gibi sair letaifin
naklinde şaşırmadan muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda,
bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs
ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemal-i intizam ile
yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat'î bir surette
isbat ediyor. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık,
hedefsiz esbab ve âciz, camid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine
ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakîn derecesinde isbat ettiğini kat'î kanaat
getirdim ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hal ile لاَ
اِلهَ اِلاَّ
هُوَ ve قُلْ
هُوَ اللّهُ
اَحَدٌ
dediklerini bildim ve bu هُوَ anahtarı
sh: » (G: 93)
ile havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm gibi,
hava unsuru da bir هُوَ olarak âlem-i misal ve âlem-i manaya bir anahtar oldu.
Gördüm
ki: Âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar; ve her bir fotoğraf, hadsiz hadisat-ı
dünyeviyeyi ayni zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük
ve geniş bir sinema-i uhreviyye; ve faniyatın, fâni ve zail hallerini ve
vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temaşagâhlarda ve
cennette saadet-i ebediye ashablarına dünya maceralarını ve eski hatıralarını
levhaları ile gözlerine göstermek için, pek büyük bir fotoğraf makinası olarak
bildim. (Haşiye)
Hem
levh-i mahfuzun, hem âlem-i misalin iki hücceti ve iki küçük nümunesi ve iki
noktası insanın başında olan kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayaliye mercimek
küçüklüğünde iken hiç karıştırmıyarak, kemal-i intizam ile içlerinde bir büyük
kütüphane kadar malûmatın yazılması kat'î isbat eder ki; o iki kuvvenin
nümune-i ekber ve âzamları âlem-i misal ile levh-i mahfuzdur.
___________________________________
Haşiye:
Fakat zâhir hakikatlar gibi kuvvetli bürhanlarla ve hüccetlerle isbat etmeğe
zaman ve zemin, hal ve vaziyet müsaade etmediğinden kısa kesildi.
sh:» (G: 94)
Hava ve
su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve hava unsurlu, toprak unsurunun pek
fevkinde, daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudret ile
yazıldıkları ve tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve camid ve hedefsiz
esbabın karışması yüz derece muhal ve hiç bir cihetle mümkün olmadığı ve Hakîm-i
Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetini sahifesi olduğu ilmelyakîn ile kat'î
bilindi.
(Müttebakisi
şimdilik yazdırılmadı).
Umuma binler selâm.
*
* *
sh: » (G: 95)
Onyedinci Söz'ün
İKİNCİ MAKAMI
(Haşiye)
Bırak bîçare feryadı, beladan gel tevekkül kıl!
Zira feryad, bela-ender, hata-ender beladır bil!
* * *
Bela vereni buldunsa, atâ-ender, safa-ender beladır bil!
Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, dema keyfinden
güler hep gül mül.
* * *
Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena-ender hebadır
bil!
Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçük bir
beladan, gel tevekkül kıl!
* * *
________________________
(Haşiye): Bu ikinci makamdaki parçalar şiire benzer, fakat
şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler. Belki hakikatların kemal-i intizamı
cihetinde, bir derece manzum suretini almışlar.
sh: » (G: 96)
Tevekkül
ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
* * *
Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i
dünyada.
Hudabîn isen, o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde
* * *
Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya
aleyhinde.
Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
* * *
Terki demek: Huda mülkü, onun izni, onun namıyla
bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
* * *
Eğer nefsine talib isen, çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.
* * *
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında...
* * *
sh: » (G:97)
Siyah Dutun Bir Meyvesi
[O mübarek dut başında
Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.]
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'an namına
kalbimdir.
* * *
Geçen sözler hakikattır, sakın şaşma, hududundan hazer
aşma,
Ecanib fikrine sapma, dalalettir kulak asma, eder elbet
seni nâdim.
* * *
Görürsün en ziyadarın, zekâvette alemdarın,
O hayretten der daim: "Eyvah, kimden kime şekva
edeyim ben dahi şaştım!"
* * *
Kur'an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan ona şekva ederim sen gibi şaşmam
* * *
sh: » (G:98)
Hak'tan Hakk'a feryad ederim, sen gibi aşmam,
Yerden göğe dava ederim, sen gibi kaçmam.
* * *
Ki, Kur'anda hep dava nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur'andadır hak hikmet, isbat ederim, muhalif felsefeyi
beş paraya saymam.
* * *
Furkan'dadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi
satmam.
Halktan Hakk'a seyran ederim, sen gibi sapmam.
* * *
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
* * *
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
* * *
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi
görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi
kızmam.
* * *
sh: » (G:99)
Rahmet kapısı, Nur kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam,
geri çekilmem.
Bismillah diyerek çalıyorum, (Haşiye-1) arkama bakmam,
dehşet de almam.
* * *
Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti
çekmem, vahşette kalmam.
Allahü Ekber diyerek ezan-ı haşri işitip kalkacağım,
(Haşiye-2) mahşer-i ekberden çekinmem, mescid-i azamdan çekilmem.
* * *
Lütf-u Yezdan, nur-u Kur'an, feyz-i îman sayesinde hiç
üzülmem.
Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahman zılline uçacağım, sen
gibi şaşmam inşâallah.
* * *
___________________________
(Haşiye-1): Eyvah diyerek kaçmıyorum.
(Haşiye-2): İsrafil'in ezanını fecr-i haşirde işitip
Allahü Ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı kübradan çekilmem, mecma-ı ekberden
çekinmem...
sh: » (G:100)
بِاسْمِهِ
سُبْحَانَهُ
Aziz
sıddık kardeşlerim!
Evvela:
Umum Nurcu'ların mübarek bayramlarını ve hacc-ül-Ekberde bulunan Nur
şakirtleriyle ve hacdaki Nur taraftarlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok
zamandanberi esaret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan,
Arabistan gibi Âlem-i İslâmın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye
şeklinde -Hint'de yüz milyon bir
devlet-i İslâmiye, Cava'da elli milyondan ziyade bir devlet-i İslâmiye ve
Arabistan'da dört-beş hükümet, bir Cemahir-i Müttefika gibi «Arap Birliği» ile,
İslâm birliğini- birleştirmesindeki Âlem-i İslâmın bu büyük bayramının
mukaddimesini tebrik ile, bu bayram bize müjde veriyor.
Sâniyen:
İstanbul'da Re'fet Beyin ve
sh:» (G: 101)
Mustafa Oruc'un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm
ordusunu idare eden ve sonra Darülfünuna inkılâb eden Harbiye Nezareti ve Bâb-ı
Seraskerî -o muazzam binanın- alnında
اِنَّا
فَتَحْنَا
لَكَ فَتْحًا
مُبِينًا * وَيَنْصُرَكَ
اللَّهُ
نَصْرًا عَزِيزًا
hatt-ı Kur'anî ile o mânidar Kur'an Âyeti yazılmışken,
sonradan mermer taşlarla üzeri kapatılıp o nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden
hatt-ı Kur'aniyeye bir numûne-i müsaade ve Risale-i Nur'un tâkib ettiği
maksadına bir vesile ve Üniversite ileride bir Nur Medresesi olmasına bir
işaret olduğu gibi; Denizli Nurcularından Ahmetler'in, meşhur âlim ve akılca
ondokuzuncu asrın en büyüğü ve içtimaî feylesofların en ilerisi Bismarkın
eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismark, eserinde, diyor ki:
«Kur'anı
her cihetle tetkik ettim. Her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli
ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.» ve Peygambere
hitaben der:
«Ya
Muhammed! Sana muasır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi
mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, badema
sh:» (G: 102)
göremiyecektir. Binaenaleyh, senin huzurunda kemâl-i
hürmetle eğilirim.»
Bismark
diye imzasını atmış (*) ve o fıkrasında, tahrif ve
nesholunan kütüb-ü münzeleyi ziyade tenkıs ettiği için o cümleler yazılmamalı.
Ben de
işaret ettim. O zât, ondokuzuncu asrın en akıllı ve en büyük bir feylesofu ve
siyasetin ve içtimaiyat-ı beşeriyenin en mühim bir şahsiyeti olması, hem Âlem-i
İslâm istiklâliyetini bir derece elde etmesi ve ecnebi hükümetlerin hakaik-ı
Kur'aniyeyi araması ve Garp ve Şimâl-i Garbî'de Kur'an lehinde büyük cereyan
bulunması.. hem Amerika'nın en yüksek ve meşhur feylesofu olan Mister Karlayl
dahi aynen Bismark gibi demiş:
«Başka
kitaplar hiçbir cihette Kur'ana yetişemez. Hakikî söz odur. Onu dinlemeyiniz.»
diye kat'î karar vermesi (**) ve Nurların da her tarafta fütuhatı ve ileri
gitmesi büyük bir fâl-i hayırdır ki: Ecnebîde çok Bismark'lar ve
__________________
(*) -
Ahmetler'in mektubunda işaret ettiğim gibi, o fırka, bu mektubumla beraber
Rehbere girebilir.
(**) -
Risale-i Nurdan Arabî «İşarat-ül-İ'caz» Tefsiri, otuz sene evvel, onun bu
kıymetli, hakperestane hükmüne işâret etmiş.
sh:» (G: 103)
Mister Karlayl'lar çıkacaklar ve emareleri de var diye,
Nurculara bir bayram hediyesi olarak takdim ediyoruz ve Bismark'ın fırkasını
leffen gönderiyoruz. Umuma selâm...
اَلْبَاقِى
هُوً
الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said
Nursî
(Ahmed'lerin Mektubunda Bismark'ın Beyanatı)
İzzetli
Üstadımız Efendimiz!
Meşhur
Alman hükümdarlarından Prens Bismark'ın edyan-ı muhtelife ve bilhassa İslâmiyet
hakkında sarfetmiş olduğu sözlerini siz üstadımız efendimize arzediyoruz.
Garbda İslâmiyetin ne kadar ileri gideceğini bu sözler göstermektedir.
Azamî
müşahede-i içtimaiyyemden ve bilhassa ondokuzuncu asrın müteferrikalarıyla
müteveffa Prens Bismark'ın edyan-ı mefsuha hakkındaki beyanatı:
"Edvar-ı
muhtelifede beşeriyeti idare etmek için taraf-ı Lahutîden vürud ettiği iddia
olunan bütün kütüb-ü münzele-i semaviyeyi
sh: » (G: 104)
tedkik ettim. Tahrif edilmelerinden hiçbirisinde aradığım
hikmeti bulamadım. Bu kanunlar, beşeriyetin saadetini temin edecek mahiyetten
pek uzaktır. Lâkin, Muhammedîlerin Kur'anı bu kayıddan âzadedir. Ben Kur'anı
her cihetle, her noktadan tedkik ettim. Her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm
ve bu kitabı Hazret-i Muhammed'in zade-i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da,
en mükemmel bir dimağdan böyle bir hârikanın zuhurunu iddia etmek, hakaika göz
kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade ediyor. Bu da ilim ve hikmet
ile kabil-i te'lif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki: Hazret-i Muhammed
mümtaz bir kudrettir. Destgâh-ı kudretin böyle bir ikinci vücudu saha-i imkâna
getirmesi, ihtimalden baiddir.
Ya
Muhammed! Sana muasır bir vücud olamadığımdan müteessirim. Naşiri olduğun bu
kitab, senin değil. Belki Lahutî olduğunu inkâr etmek, ilim mevzuatının
butlanını irtikâb etmek gibi gülünçtür. Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti
bir defa görmüş; badema göremeyecektir. Binaenaleyh huzurunda kemal-i hürmetle
eğilirim."
BİSMARK
* * *
sh: » (G: 105)
(Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfından)
İkinci
noktanın
İkinci
Mebhası
Ehl-i
dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbirşey bulamadığı
ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:
"Ben
saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve kemal-i
san'atı, kendimce âhireti düşünmemekte ve Allah'ı tanımamakta ve hubb-u dünyada
ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için insanın ekserisini bu yola
şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum."
Elcevap:
Biz dahi Kur'an namına diyoruz ki: Ey bîçare insan! Aklını başına al. Ehl-i
dalâletin vekilini dinleme. Eğer onu dinlersen, hasaretin o kadar büyük olur
ki; tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:
Birisi:
Ehl-i dalâletin vekilinin gösterdiği şekavetli yoldur.
sh: » (G: 106)
Diğeri:
Kur'an-ı Hakimin târif ettiği saadetli yoldur. işte o iki yolun pekçok
müvazenelerini, çok Sözler'de hususan "Küçük Sözler"de gördün ve
anladın. Şimdi makam münasebetiyle binde bir müvazenelerini yine gör, anla.
Şöyle ki:
Şirk ve
dalâletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor.
Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zaif ve âciz beline yükletir.
Çünkü: İnsan Cenâb-ı Hakkı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan,
gayet derecede âciz ve zaif... nihayet dereced muhtaç, fakir... hadsiz
musibetlere mâruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup bütün sevdiği
ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke,
nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp kabrin
zulümatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar
ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile
nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve
makasıdın tahsiline, semeresiz boşu-boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu
yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha
cehenneme gitmeden, cehennem azabını çeker.
sh: » (G: 107)
Evet, şu
elîm elemi ve dehşetli mânevî azabı hissetmemek için ehl-i dalâlet, iptal-i his nev'inden gaflet
sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yâni kabre yakın
olduğu vakit birden hisseder. Çünkü: Cenâb-ıHakka hakikî abd olmazsa; kendi
kendine mâlik zannedecek. Halbuki o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarıile şu
fırtınalıdünyada vücudunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ
zelzeleye kadar binler taife düşmanlarıhayatına karşıtehacüm vaziyetinde görür.
Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müthiş görünen kabir kapısına
bakıyor.
Hem bu
vaziyette iken insaniyet itibariyle nev-i insanî ile ve dünya ile alâkadar
olduğu halde, dünyayı ve insanı; bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zat'ın
tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için,
dünyanın ehvali ve insanın ahvâli onu daime iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber
insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâûnu, tufanı, kahtu galâsı,
fena ve zevali ona gayet müz'iç ve karanlıklı bir musibet suretinde onu tâzib
eder.
Hem şu
haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü kendi kendine bu
dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Sözde kuyuya girmiş iki kardeşin
müvazene-i halinde
sh: » (G: 108)
denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel
bir ziyafette, güzel ahbaplar içinde; nezahetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir
lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip gayr-ı meşrû ve mülevves bir lezzet için
çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir
yerde ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl
merhamete lâyık değil. Çünkü, ehl-i nâmus ve mübarek arkadaşlarını canavar
tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyafetteki leziz taamları ve
temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste
muhterem kitapları ve mânidar mektupları mânasız ve âdi nakışlar tasavvur eder,
yırtarak ayak altına atar, ve hâkezâ... Böyle bir şahıs; nasıl merhamete
müstehak değildir, belki tokata müstehaktır. Öyle de:
Su-i
ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet divaneliğiyle: Sâni-i
Hakîmin şu misafirhane-i dünyasını, tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu
tevehhüm edip ve Cilve-i Esmâ-ı İlâhiyyeyi tazelendiren masnûatın, zamanın
geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile îdam
tasavvur ederek ve tesbihat sadalarını, zeval ve firâk-ıebedî vâveylâsı
olduklarını tahayyül ettiğinden ve mektûbât-ı Samedâniyye olan şu mevcudat
sahifelerini
sh: » (G: 109)
mânasız, karmakarışık tasavvur ettiğinden ve âlem-i
rahmete yol açan kabir kapısını zulûmât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve
eceli ise hakikî ahbablara visal dâveti olduğu halde, bütün ahbablardan firak
nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azab-ı elîmde bırakıyor.
hem mevcudatı, hem Cenâb-ı Hakkın esmâsını, hem mektubatını inkâr ve tezyif ve
tahkir ettiğinden, merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi şiddetli bir azaba
da müstehaktır. Hiç bir cihette merhamete lâyık değildir.
İşte ey
bedbaht ehl-i dalâlet ve sefahet! Şu dehşetli sukuta karşı ve ezici me'yusiyete
mukabil; hangi tekemmülünüz, hangi fünununuz, hangi kemaliniz, hangi
medeniyetiniz, hangi terakkiyatınız karşı gelebilir?
Ruh-u
beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakikî teselliyi nerede
bulabilirsiniz?
Hem
güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyyeyi ve ihsanat-ı Rabbaniyyeyi
onlara isnad ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbabınız, hangi şerikiniz,
hangi keşfiyatınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl mâbudunuz sizi sizce idam-ı
ebedî olan mevtin zulümatından kurtarıp kabir hududundan, berzah hududundan,
mahşer hududundan, sırat köprüsünden
sh: » (G: 110)
hâkîmane geçirebilir? Saadet-i ebediyyeye mazhar edebilir
Halbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun
yolcususunuz. Böyle bir yolcu öyle birisine dayanır ki; bütün bu daire-i azîme
ve bu geniş hudutlar, onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır.
Hem
dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet! "Gayr-ı Meşrû bir muhabbetin
neticesi, merhametsiz azap çekmektir." Kaidesi sırrınca, siz
fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve
mârifet istîdadını ve şükür ve ibâdât cihazatını, nefsinize ve dünyaya gayr-i
meşrû bir surette sarfettiğinizden; bil-istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü
Cenâb-ı Hakka ait muhabbeti nefsinize verdiniz. Mahbubunuz olan nefsinizin
hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü hakikî bir rahati o mahbubunuza
vermiyorsunuz. Hem onu, hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim
etmiyorsunuz. Daima elem çekiyorsunuz.
Hem
Cenâb-ıHakkın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve
âsâr-ısan'atını, âlemin esbabına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü;
o hadsiz mahbublarınızın bir kısmısize Allaha ısmarladık demeyip, size arkasını
çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmısizi hiç tanımıyor. Tanısa da, sizi
sevmiyor.
sh: » (G: 111)
Sevse
de, size bir fayda vermiyor. Daima hadsiz firaklardan ve ümitsiz dönmemek üzere
zevallerden azap çekiyorsunuz.
İşte
ehl-i dalâletin saadet-i hayatiye ve tekemmülât-ı insaniye ve mehasin-i
medeniyet ve lezzet-i hürriyet dedikleri şeylerin iç yüzleri ve maahiyetleri
budur. Sefahet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. "Tuh
onların aklına!" de...
Amma
Kur'anın cadde-i nûraniyyesi ise: Bütün ehli dalâletin çektiği yaraları,
hakaik-ı îmaniyye ile tedavi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümatı dağıtır.
Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın
zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadir-i Rahîme tevekkül ile tedavi
eder. Hayat ve vücudun yükünü, Onun kudretine, rahmetine, teslim edip; kendine
yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam
bulur. Kendisinin "Nâtık bir hayvan" değil, belki hakikî bir insan ve
makbul bir misafir-i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misafirhane-i
Rahman olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcudat ise, Esmâ-i İlâhiyyenin
âyineleri olduklarını ve masnûatı ise, her vakit tazelenen mektubat-ı
Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-yı dünyadan ve zevâl-i eşyadan
ve hubb-u
sh: » (G: 112)
fâniyattan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder. Ve
evhamın zulümatından kurtarır. Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve
âlem-i bekada olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir.
Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firak-ı ebedi telâkki ettiği
ölüm yaralarını böylece tedavi eder. Ve o firak, ayn-ı lika olduğunu isbat
eder.
Hem
kabrin, âlem-ı rahmete ve dâr-ı saadete ve bâğıstan-ı cinâna ve nûristân-ı
Rahmâna açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müthiş korkusunu
izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz
ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını
kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki
bâgistân-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem
mü'mine der: "İhtiyarın cüz'i ise kende mâlikinin irade-i külliyesine
işini bırakır. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlakın kudretine itimad et.
Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var,
meraketme. Fikrin sönük ise, Kur'anın güneşi altına gir. İmanın nuriyle bak ki:
Yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillû
sana ışık verir. Hem hadsiz
sh: » (G: 113)
emellerin, elemlerin varsa; nihayetsiz bir sevap ve
hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa; onları
düşünüp muztarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka
diyardır. Ve onları veren de başkadır."
Hem der:
"Ey insan; sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihayetsiz bir Kadir,
rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelâlin memlûküsün. Öyle ise sen, kendi
hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü, hayatı veren O'dur. İdare eden
de O'dur. Hem dünya sahipsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü
yüklettirerek ehvâlini düşünüp merak etme: çünkü onun sahibi Hakîmdir, Alîmdir.
Sen de misafirsin; fuzulî olarak karışma, karıştırma.
Hem
insanlar, hayvanlar gibi mevcudat başı-boş değiller; belki vazifedar
memurdurlar. Bir Hakîm-i Rahîmin nazarındadırlar. Onların âlâm ve
meşakkatlarını düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hâlik-ı Rahîmin
rahmetinden daha ileri şefkatini sürme.
Hem sana düşmanlık vaziyetini alan mikroptan
tâ, tâûn ve tufan ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, o
Rahîm-i Hakîmin elindedirler. O hakîmdir, abes iş yapmaz.
sh: » (G: 114)
Rahimdir, rahîmiyyeti çoktur. Yaptığı her
işinde bir nevi lütuf var.
"Hem
der: "Şu âlem Çendan fânidir, fakat ebedi bir âlemin levazımatını
yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâki meyveleri veriyor. Bâki bir
zâtın bâki esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur: fakat Rahmân-ı Rahîmin
iltifâtâtı zevalsiz, hakiki lezzetlerdir. Elemler ise sevap cihetiyle mânevi
lezzet yetiştiryor.
Madem
meşrû daire; ruh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safalarına, keyiflerine
kâfidir. Gayr-i meşrû daireye girme. Çünkü o dairedeki bir lezzetin bâzan bin
elemi var. Hem hakiki ve daimî lezzet olan iltifâtât-ı Rahmâniyyeyi kaybetmeye
sebebtir. Hem dalâletin yolunda sabıkan beyan edildiği gibi Esfel-i Sâfilîne
insanı öyle bir sukut ettiriyor ki: Hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe, ona çare
bulamadıkları ve o derin zulümat kuyusundan hiçbir terakkiyat-ı beşeriyye,
hiçbir kemâlât-ı fenniyye insanı çıkaramadığı halde, Kur'an-ı Hâkim, îman ve
amel-i salih ile o esfel-i sâfilîne sukuttan insanı Âlâ-yı İlliyyîne çıkarır.
Ve delâil-i kat'iyye ile çıkarmasını isbat ediyor ve o derin kuyuyu
terakkiyat-ı mâneviyyenin basamaklariyle ve tekemmülât-ı ruhiyyenin cihazatiyle
dolduruyor.
sh: » (G: 115)
Hem
beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet
derecede teshil eder ve kolaylaştırır. Bin. belki elli bin senelik mesafeyi bir
günde kestirecek vesâiti gösterir.
Hem Sultân-ı
Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zül celâli tanıttırmakla, insanı ona bir me'mur-u abd
ve bir vazifedar misafir vaziyetini verir. Hem dünya misafirhanesinde, hem
berzahi ve uhrevî menzillerde kemal-i rahatla seyahatini temin eder. Nasılki
bir padişahın müstakim bir memuru, onun daire-i memleketinde, hem her vilâyetin
hudutlarından suhuletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vasıta-i
seyahatle gezer, geçer. Öyle de: Sultan-ı Ezelîye îman ile intisap eden ve
amel-i salih ile itaat eden bir insan, şu misafirhane-i dünya menzillerinden ve
âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden ve hâkezâ... Kabirden sonraki
bütün âlemlerin geniş hudutlarından berk ve burak sür'atinde geçer. Tâ saadet-i
ebediyyeyi bulur. Ve şu hakikatı kat'î isbat eder. Ve asfiya ve evliyâya
gösterir.
Hem de
Kur'anın hakikatı der ki: Ey mü'min!
Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana
muzır olan nefs-i emmarene verme. Onu mahbub ve onun hevasını kendine mâbut
ittihaz etme.
sh: » (G: 116)
Belki sendeki
o nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, nihayetsiz bir muhabbete lâyık, hem
nihayetsiz sana ihsan edebilen, hem istikbalde seni nihayetsiz mes'ud eden, hem
bütün alâkadar olduğun ve onların saadetleriyle mes'ud olduğun bütün zatları
ihsanatıyla mes'ut eden, hem nihayetsiz kemalâtı bulunan ve nihayetsiz derecede
kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevalsiz cemâl sahibi olan ve bütün
esmâsı nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve
cemâl bulunan ve cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle Onun cemâl-i
rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki
bütün hüsün ve cemâl ve mehasin ve kemâlât, Onun cemaline ve kemâline işaret
eden ve delâlet eden ve emare olan bir zâtı, mahbub ve mâbut ittihaz et.
Hem der:
ey insan! Onun esmâ ve sıfâtına ait istidad-ı muhabbetini, sait bekasız
mevcudata verme; faidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü, âsâr ve mahlûkat
fanidirler. Fakat o âsârda ve o masnûatta nakışları, cilveleri görülen Esmâ-i
Hüsna, bâkidirler, dâimîdirler. Ve Esmâ ve sıfâtın her birisinde binler
meratib-i ihsan ve cemâl ve binler tabakat-ıkemâl ve muhabbet var. Sen yalnız
Rahman ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediyye
sh: » (G: 117)
bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızk ve nîmet ve
katresidir.
İşte şu
müvazene, ehl-i dalâletle ehl-i îmanın hayat ve vazife cihetindeki
mâhiyetlerine işaret eden:
لَقَدْ
خَلَقْنَا
اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ
تَقْوِيمٍ .
ثُمَّ رَدَدْ
نَاهُ
اَسْفَلَ
سَافِلِينَ .
اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُو
وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ hem netice ve
âkıbetlerine işaret eden فَمَا
بَكَتْ
عَلَيْهِمُ
السَّمَآءُ وَاْلاَرْضُ
olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî,
mu'cizane beyan ettiğimiz müvazeneyi ifade ederler.
Birinci
âyet: "Onbirinci Söz"de tafsilen o âyetin i'cazkârane ve îcazkârane ifade ettiği hakikatı,
o Sözde beyan edildiğinden onu oraya havale ederiz.
İkinci
âyet ise: Yalnız bir küçük işaretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati
ifade ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet,
mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semavat ve
zemin onların üstünde ağlamıyorlar. Ve mefhum-u muhalif ile delâlet ediyor ki:
Ehl-i îmanın dünyadan gitmesiyle, semavat
sh: » (G: 118)
ve zemin onların üstünde ağlıyor. Yâni: Ehl-i dalâlet,
madem semavat ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânalarını bilmiyor, onların
kıymetlerini ıskat ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir
adâvet ettiğinden elbette semavat ve zemin onlara ağlamak değil, belki onlara
nefrin eder Onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhum-u muhalif ile der:
Semavat ve arz, ehl-i îmanın ölmesiyle ağlarlar. Zira ehl-i man ise; -çünkü-
semavat ve arzın vazifelerini bilir. Hakikî hakikatlarını tasdik ediyor. Ve
onların ifade ettikleri mânaları îman ile anlıyor. "Ne kadar güzel yapılmışlar!
Ne kadar güzel hizmet ediyorlar!" diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor
ve ihtiram ediyor. Cenâb-ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya
muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki, semavat ve zemin, ağlar gibi ehl-i
îmanın zevaline mahzun oluyorlar.
Mühim Bir Sual
Diyorsunuz
ki: Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac-ı fıtriye binaen, leziz taamları ve
meyveleri severim. Peder ve valide ve evlâdlarımı severim. Refika-i hayatımı
severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı,
gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları
sevmiyeceğim? Nasıl
sh: » (G: 119)
bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfât ve
esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?
Elcevap:
"Dört nükte"yi dinle.
BİRİNCİ
NÜKTE: Muhabbet çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir
mahbubtan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ: Bir mahbubun çirkinliğini
göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya
âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecazî mahbuptan hakikî mahbuba
çevrilebilir.
İKİNCİ
NÜKTE: Tâdâd ettiğin sevdiklerini sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakkın
hesabına ve Onun muhabbeti nâmına sev deriz. Meselâ: Leziz taamları, güzel
meyveleri Cenâb-ı Hakkın ihsanı ve o Rahmân-ı Rahimîn in'âmı cihetinde sevmek,
"Rahmân" ve "Mün'im" isimlerini sevmektir. Hem mânevi bir
şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân nâmına
olduğunu gösteren, meşrû dairesinde kanaatkârane kazanmak ve mütefekkirane,
müteşekkirâne yemektir.
Hem
peder ve valideyi şefkat ile techiz eden ve seni onların merhametli ellerriyle
terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onla
sh:» (G: 120)
ra hürmet ve muhabbet, Cenab-ı Hakkın muhabbetine aittir.
O muhabbet ve hürmet, şefkat; Lillâh için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar
ihtiyar oldukları ve sana hiç bir faideleri kalmadığı ve seni zahmet ve
meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.
اِمَّا
يَبْلُغَنَّ
عِنْدَكَ الْكِبَرَ
اَحَدُهُمَآ
اَوْ كِلاَهُمَا
فَلاَتَقُلْ
لَهُمَآ
اُفٍّ
âyeti, beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı dâvet etmesi;
Kur'anın nazarında valideynin hukukları, ne kadar ehemmiyetli ve ukukları, ne
derece çirkin olduğunu gösterir. Madem peder; kimseyi değil, yalnız veledinin
kendinden daha ziyade iyi olmasını ister. Ona mukabil veled dahi pedere karşı
hak dâva edemez. Demek valideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münakaşa
yok. Zira münakaşa, ya gıpta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok.
Veya münakaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak
dâva etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek; pederine isyan
eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır. Ve evlâdlarını; o Zat-ı
Rahîm-i Kerîmin hediyeleri olduğu için kemâl-i şefkat ve merhamet ile onları
sevmek ve muhafaza etmek, yine Hakka aittir. Ve o muhabbet ise,
sh:» (G: 121)
Cenab-ı Hakkın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise:
Vefatlarında sabır ile şükürdür; me'yusane feryad etmemektir. «Hâlikımın benim
nezaretime verdiği sevimli bir mahlûku idi, bir memlûkü idi. Şimdi hikmeti
iktiza etti, benden aldı daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhiri
hissem varsa, hakikî bin hisse onun Hâlikına aittir. El Hükmü Lillâh» deyip
teslim olmaktır.
Hem dost
ve ahbab ise; eğer onlar îman ve amel-i salih sebebiyle Cenab-ı Hakkın dostları
iseler, «Elhubbu Fillâh» sırrınca, o
muhabbet dahi, Hakka aittir.
Hem
refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle
sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine muhabbetini bağlama.
Belki; kadının en câzibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet
ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdar ve en şirin cemâli ise;
ulvî, ciddî samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, ahir
hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zâife, lâtife mahlûkun hukuk-u
hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa: Hüsn-ü sûretin zevaliyle; en
muhtaç olduğu bir zamanda bîçare, hakkını kaybeder.
Hem
enbiya ve evliyayı sevmek; Cenab-ı
sh:» (G: 122)
Hakkın makbul ibadı olmak cihetiyle, Cenab-ı Hakkın
namına, hesabınadır. Ve o nokta-i nazardan, O'na aittir.
Hem
hayatı: Cenab-ı Hakkın insana ve sana verdiği en kıymetdar ve hayat-ı bâkıyeyi
kazandıracak bir sermaye ve bir define ve bâkî kemalâtın cihazatını câmi bir
hazine cihetiyle onu sevmek, muhafaza etmek. Cenab-ı Hakkın hizmetinde istihdam
etmek; yine o muhabbet, bir cihette Ma'bûd'a aittir.
Hem
gençliğin letâfetini, güzelliğini, Cenab-ı Hakkın lâtif, şirin, güzel bir
nîmetini nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimal etmek;
şâkirane bir nevi muhabbet-i meşrûadır.
Hem
baharı: Cenab-ı Hakkın nuranî esmâlarının en lâtif, güzel nakışlarının sahifesi
ve Sâni-i Hakîmin antika san'atının en müzeyyen ve şa'şaalı bir meşher-i
san'atı olduğu cihetiyle mütefekkirane sevmek, Cenab-ı Hakkın esmâsını sevmektir.
Hem
dünyayı: Ahiretin mezraası ve Esmâ-i İlâhiyenin âyinesi ve Cenab-ı Hakkın
mektubatı ve muvakkat bir misafirhanesi cihetinde sevmek -nefs-i emmare
karışmamak şartiyle- Cenab-ı Hakka ait olur.
Elhâsıl:
Dünyayı ve ondaki mahlûkatı
sh:» (G: 123)
mâna-yı harfiyle sev. Mâna-yı ismiyle sevme. «Ne kadar
güzel yapılmış!» de. «Ne kadar güzeldir.» deme. Ve kalbin bâtınına başka
muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki: Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve
O'na mahsustur
اَللَّهُمَّ
ارْزُقْنَا
حُبَّكَ وَحُبَّ
يُقَرِّبُنَآ
اِلَيْكَ de
İşte
bütün tâdad ettiğimiz muhabbetler, eğer bu suretle olsa, hem elemsiz bir lezzet
verir, hem bir cihette zevalsiz bir
visaldir. Hem Muhabbet-i İlâhiyyeyi ziyadeleştirir. Hem meşrû bir muhabbettir.
Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.
Meselâ:
Nasılki, bir padişah-ı âli, (Haşiye) sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki
muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir. Ve
elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil.
Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam; padişahı değil, elmayı sever
ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki: Padişah o nefisperverane olan
muhabbeti beğenmez. Ondan nefret eder. Hem elma lezzeti
________________________
(Haşiye):
Bir zaman iki aşiret reisi, bir padişahın huzuruna girmişler, yazılan aynı
vaziyette bulunmuşlar.
sh:» (G: 124)
dahi cüz'îdir, hem zeval bulur. Elmayı yedikten sonra o
lezzet dahi gider; bir teessüf kalır.
İkinci
muhabbet ise: Elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatat-ı şâhanedir. Güya o
elma, «İltifat-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir» diye başına koyan adam,
padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılafı olan o meyvede, öyle bir
lezzet var ki; bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır.
Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.
Aynen
onun gibi bütün nîmetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse; yalnız
maddî lezzetleriyle gafilâne telezzüz etse; o muhabbet nefsânîdir. O lezzetler
de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakkın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının
meyveleri cihetiyle sevse; ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını
takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür,
hem elemsiz bir lezzettir.
Üçüncü
Nükte: Cenab-ı Hakkın esmâsına karşı olan muhabbetin tabakatı var. Sâbıkan
beyan ettiğimiz gibi: Bazan âsâra muhabbet suretiyle esmâyı sever. Bazan
esmâyı, kemalât-ı İlâhiyyenin ünvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan,
câmiiyyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmâya muhtaç
sh:» (G: 125)
ve müştak olur. Ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün
şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zâif ve muhtaç mahlûkata karşı, âcizane
istimdat ihtiyacını hissettiğin halde, biri çıksa istediğin gibi onlara iyilik
etse; o zâtın in'am edici ünvanı ve Kerîm ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne
kadar o zâtı o ünvan ile seversin... Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakkın Rahman ve
Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve
ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nîmetlerin envâiyle ve Cennette enva-i
lezaiz ile ve saadet-i ebediyyede onları sana gösterip ve kendini onlara
göstermesiyle mes'ud ettiği cihette, o «Rahman» ismi ve «Rahîm» ünvanı, ne
kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme, ruh-u beşer muhtaç
olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece «Elhamdülillâhi alâ Rahmâniyyetihî ve
alâ Rahîmiyyetihî» yerindedir, anlarsın.
Hem
alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun senin bir nevi hanen
ve içindeki mevcudat; senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli
müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlûkatı kemal-i hikmet ile
tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın «Hakîm» ismine ve «Mürebbî» ünvanına
senin ruhun ne kadar muhtaç, ne
sh:» (G: 126)
kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün
alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları; mevtleri
hengâmında adem zulümatından kurtarıp, şu dünyadan daha güzel bir yerde
yerleştiren bir zatın «Vâris, Bâis» isimlerini, «Bâki, Kerîm, Muhyî ve Muhsin»
ünvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
İşte
insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva-ı hâcât ile
binbir Esmâ-i İlâhiyyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır.
Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi,
aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre
inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -Çünki; o esmâ, Zât-ı Zülcelâlin
ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. Şimdi yalnız
nümune olarak binbir esmâdan yalnız «Adl» ve «Hakem» ve «Hak» ve «Rahîm» isimlerinin
binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Hikmet
ve adl içindeki «Rahmânirrahîm» ve «Hak» ismini azamî bir dairede görmek
istersen, şu temsile bak: Nasılki, bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler
bulunduğunu farz
sh:» (G: 127)
ediyoruz ki: Herbir taife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla
istîmal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları ayrı oldukları
halde; bütün o dörtyüz taife, ayrı ayrı, takım bölük tefrik edilmiyerek, belki
birbirine karışık olduğu halde, onları kemal-i şefkat ve merhametinden ve
harikulâde iktidarından ve mu'cizane ilim ve ihatasından ve fevkalâde adalet ve
hikmetinden, misilsiz birtek padişah, onların hiçbirini şaşırmıyarak, hiçbirin
unutmıyarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silahlarını
muinsiz olarak bizzat kendisi verse; o zat acaba ne kadar muktedir, müşfik,
âdil, kerîm bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki: Bir taburda on milletten
efrad bulunsa, onları ayrı ayrı
giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkül olduğundan; bilmecburiye ne cinsten olursa
olsun, bir tarzda teçhiz edilir.
İşte
öyle de: Cenab-ı Hakkın adl ve hikmet içindeki İsm-i «Hak» ve «Rahmânirrahîm»
in cilvesini görmek istersen; bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları
kurulmuş, muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkep nebatat ve hayvanat ordusuna
bak ki: Bütün o milletler, o taifeler; birbiri içinde oldukları halde,
herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı
ayrı, terhisatı ayrı olduk-
sh:» (G: 128)
ları halde ve o hâcâtlarını tedarik edecek iktidarları ve
o metâlibi istiyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde,
mizan ve intizam ile «Hak» ve «Rahman», «Rezzak» ve «Rahîm», «Kerîm»
ünvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmıyarak, unutmıyarak, iltibas
etmiyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.
İşte,
böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe başkalarının
parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad ve Hakîm-i Mutlak, Kadîr-i Külli
Şey'den başka bu san'ata, bu tedbire, bu Rububiyyete, bu tedvire hangi şey
elini uzatabilir? Hangi sebep müdahale edebilir?
Dördüncü
Nükte: Diyorsun: «Benim taamlara, nefsime, refikama ve vâlideynime, evlâdıma,
ahbabıma, evliyaya, enbiyaya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı
ayrı muhtelif muhabbetlerimin; Kur'an'ın emrettiği tarzda olsa neticeleri,
faideleri nedir?
Elcevap:
Bütün neticeleri beyan etmek için büyük bir kitab yazmak lâzımgelir. Şimdilik
yalnız icmâlen bir-iki neticeye işaret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel
neticeleri beyan edilecek. Sonra, âhirette tezahür eden neticeleri
zikredilecek. Şöyle ki:
Sâbıkan
beyan edildiği gibi... ehl-i gaflet ve
sh:» (G: 129)
ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan
muhabbetlerin; dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safâları,
lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ: Şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet
olur. Muhabbet, firak yüzünden belâlı bir hırkat olur. Lezzet, zeval yüzünden
zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise; Cenab-ı Hakkın hesabına olmadıkları
için, ya faidesizdir veya azaptır,
-eğer harama girmiş ise-
Sûal:
Enbiya ve Evliyaya muhabbet, nasıl faidesiz kalır?
Elcevap:
Ehl-i Teslisin İsâ Aleyhisselâma ve Râfizîlerin Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'a
muhabbetleri faidesiz kaldığı gibi...
Eğer o
muhabbetler, Kur'an'ın irşad ettiği tarzda ve Cenab-ı Hakkın hesabına ve
muhabbet-i Rahmân namına olsalar; o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel
neticeleri var.
Amma
dünyada ise: Leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir nîmet ve
ayn-ı şükür bir lezzettir.
Nefsine
muhabbet ise; ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan menetmektir. O
vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin.
Onu hevâya değil, hüdâya sevk edersin.
Refika-i
hayatına muhabbetin: Madem
sh:» (G: 130)
hüsn-ü sîret ve mâden-i şefkat hediyye-i rahmet olduğuna
bina edilmiş; o refikaya samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî
hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hal ziyadeleşir, mes'ûdane
hayatını geçirirsin. Yoksa, hüsn-ü surete muhabbet nefsanî olsa, o muhabbet
çabuk bozulur. Hüsn-ü muaşereti de bozar.
Peder ve
valideye karşı muhabbetin; Cenab-ı Hak hesabına olduğu için, hem bir ibadet,
hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyadeleştirirsin. En âlî bir
his ile, en merdane bir himmet ile onların tûl-i ömrünü ciddi arzu edip
bekalarına dua etmek; «Tâ onların yüzünden daha ziyade sevap kazanayım.» diye
samimî hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i ruhanî almaktır. Yoksa;
nefsanî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir
vaziyete girdikleri zaman, en süfli ve en alçak bir his ile vücutlarını
istiskaz etmek; sebeb-i hayatın olan o muhterem zatların mevtlerini arzu etmek
gibi vahşî, kederli, ruhanî bir elemdir.
Evlâdına
muhabbet ise: Cenab-ı Hakkın senin nezaretine ve terbiyene emanet ettiği
sevimli, ünsiyetli o mahlûklara muhabbet ise: saadetli bir muhabbet, bir
nimettir. Ne musi-
sh:» (G: 131)
betleriyle fazla elem çekersin. Ne de ölümleriyle me'yûsane
feryad edersin. Sabıkan geçtiği gibi; onların Hâlikları hem Hakîm, hem Rahîm
olduğundan: «Onlar hakkında o mevt, bir saadettir.» dersin. Senin hakkında
onları sana veren Zatın rahmetini düşünürsün. Firak eleminden kurtulursun.
Ahbablara
muhabbetin ise: Madem Lillâh içindir. O ahbabların firakları, hattâ ölümleri,
sohbetinize ve uhuvvetinize mâni olmadığı için; o mânevî muhabbet ve ruhanî
irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti, dâimî olur. Lillâh için
olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firak elemini netice verir.
(Hâşiye).
Enbiya
ve Evliyaya muhabbetin ise: Ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen
âlem-i berzah, o nuranîlerin vücutlariyle tenevvür etmiş menzilgâhları
suretinde sana göründüğü için, o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil; belki
bilâkis temayül ve iştiyak hissini verir; hayat-ı dünyeviyenin lezzetini
kaçırmaz. Yoksa, onların muhabbeti, ehl-i medeniyetin meşahir-i insaniyeye
muhabbeti nev'inden olsa; o kâmil insanların fena ve zevalle-
_____________________
(Hâşiye)
: Lillâh için bir saniye mülâkat, bir senedir. Dünya için olsa; bir sene, bir
saniyedir...
sh:» (G: 132)
rini ve mazi denilen mezar-ı ekberinde çürümelerini
düşünmekle, ehemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani: «Öyle kâmilleri
çürüten bir mezara, ben de gideceğim.» diye düşünür. Mezaristana endişeli bir
nazarla bakar, «Ah!» çeker. Evvelki nazarda ise: Cisim libasını mâzide bırakıp,
kendileri istikbal salonu olan berzah âleminde kemal-i rahatla ikametlerini
düşünür; mezaristana ünsiyetkârane bakar.
Hem
güzel şeylere muhabbetin: Madem Sâni'lerin hesabınadır; «Ne güzel yapılmışlar!»
tarzındadır. O muhabbetin, bir leziz tefekkür olduğu halde; hüsün-perest,
cemâl-perest zevkinin nazarını, daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha
güzel cemâl mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünki: O güzel
âsârdan ef'al-i İlâhiyyenin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmânın
güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelâlin cemâl-i
bîmisaline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu surette olsa; hem
lezzetlidir, hem ibadettir ve hem tefekkürdür...
Gençliğe
muhabbettin ise: Madem Cenab-ı Hakkın güzel bir nîmeti cihetinde sevmişsin;
elbette onu ibadette sarfedersin, sefahette boğdurup öldürmezsin. Öyle ise; o
gençlikte kazan-
sh:» (G: 133)
dığın ibadetler, o fâni gençliğin bâkî meyveleridir. Sen
ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâkî meyvelerini elde ettiğin halde;
gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha
ziyade ibadete muvaffakiyet ve merhamet-i İlâhiyyeye daha ziyade liyakat
kazandığını düşünürsün. Ehl-i gaflet gibi beş-on senelik bir gençlik lezzetine
mukabil, elli senede «Eyvah gençliğim gitti!» diye teessüf edip, gençliğe
ağlamıyacaksın. Nasılki öylelerin birisi demiş:
لَيْتَ
الشَّبَابَةَ
يَعُودُ
يَوْمًا
فَاُخْبِرَهُ بِمَا
فَعَلَ
اْلمَشِيبُ
Yani: «Keşke gençliğim bir gün dönse idi; ihtiyarlık
benim başıma neler getirdiğini, şekva ederek haber verecektim.»
Bahar
gibi zînetli meşherlere muhabbet ise: Madem san'at-ı İlâhiyyeyi seyran
itibariyledir; o baharın gitmesiyle, temaşa lezzeti zail olmaz. Çünki bahar,
yaldızlı bir mektup gibi.. verdiği mânaları her vakit temaşa edebilirsin. Senin
hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi, sana o temaşa edebilirsin. Senin
hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi, sana o temaşa lezzetini idame
ettirmekle beraber o baharın mânâlarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O
vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz; lezzetli, safâlı olur.
sh:» (G: 134)
Dünyaya
muhabbetin ise: Madem Cenab-ı Hakkın namınadır; o vakit dünyanın dehşetli
mevcudatı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i âhiret cihetiyle
sevdiğin için, her şeyinde âhirete faide verecek bir sermaye, bir meyve
alabilirsin. Ne musibetleri sana dehşet verir; ne zeval ve fenası sana sıkıntı
verir. Kemal-i rahatla o misafirhânede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa,
ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki: Sıkıntılı, ezici,
boğucu, fenaya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur gidersin.
İşte
bâzı mahbubların, Kur'an'ın irşad ettiği surette olduğu vakit, herbirisinden
yüzde ancak bir letafetini gösterdik. Kur'an'ın gösterdiği yolda olmazsa,
yüzden bir mazarratına işaret ettik.
Şimdi şu
mahbubların dâr-ı bekada, âlem-i âhirette, Kur'an-ı Hakîmin âyât-ı beyyinatiyle
işaret ettiği neticeleri işitmek ve anlamak istersen; işte o çeşit meşrû
muhabbetlerin dâr-ı âhiretteki neticelerini, bir «Mukaddime» ve «Dokuz İşaret»
le yüzden bir faidesini icmâlen göstereceğiz.
sh:» (G: 135)
Mukaddime
Cenab-ı
Hak celil ulûhiyyetiyle, cemil rahmetiyle, kebir rububiyetiyle, kerîm
re'fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle; şu küçük insanın vücudunu bu
kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif âza
ve âlât ile ve mütenevvi letaif ve mâneviyat ile teçhiz ve tezyin etmiştir ki;
tâ, mütenevvi ve pek çok âlât ile, hadsiz enva-ı nîmetini, aksam-ı ihsanatını,
tabakat-ı rahmetini o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın.
Hem, tâ binbir esmâsının hadsiz enva-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile
bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazatın
herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti,
elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır.
Meselâ:
Göz, suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubassaratta güzel mu'cizat-ı kudretin
envaını temaşa eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus
lezzet ve elem mâlûmdur; târife hacet yoktur.
Meselâ:
Kulak, sadâların envalarını, lâtif nağmelerini ve mesmûat âleminde Cenab-ı
Hakkın letaif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da
bir mükâfatı var.
sh:» (G: 136)
Meselâ:
Kuvve-i şamme, kokular taifesindeki letaif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus
bir vazife-i şükraniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfatı dahi vardır.
Meselâ:
Dildeki kuvve-i zaika, bütün mat'umatın ezvakını anlamakla gayet mütenevvi bir
şükr-ü mânevi ile vazife görür. Ve hâkezâ.. Bütün cihazat-ı insaniyenin ve kalb
ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri,
lezzetleri vardır.
İşte
Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihazatın elbette
her birerlerine lâyık ücretlerini verecektir. O müteaddit enva-ı muhabbetin
sâbıkan beyan edilen dünyadaki muaccel neticelerini herkes vicdan ile hisseder. Ve bir hads-i sâdık ile isbat edilir.
Âhiretteki neticeleri ise: Kat'iyyen vücutları ve tahakkukları, icmalen Onuncu
Sözün Onikinci Hakikat-ı katıa-i sâtiasiyle ve Yirmidokuzuncu Sözün Altı Esas-ı
bâhiresiyle isbat edildiği gibi, tafsîlen
اَصْدَقُ
الْكَلاَمِ
وَاَبْلَغُ
النِّظَاِ
كَلاَمُ
اللَّهِ
الْمَلِكِ
الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ
olan Kur'anı Hakîm'in Âyât-ı beyyinatiyle tasrih ve
telvih ve remz ve işarâtiyle kat'iyyen sabittir. Daha uzun bürhanları getirmeğe
lü-
sh:» (G: 137)
zum yok. Zaten başka Sözlerde ve Cennete dair
Yirmisekizinci Sözün arabî olan ikinci makamında ve Yirmidokuzuncu Sözde çok
bürhanlar geçmiştir.
Birinci
İşaret: Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşrûanın uhrevî neticesi,
Kur'anın nassiyle Cennete lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir.
Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin
meyve üstünde söylediğin «Elhamdülillâh» kelimesi, Cennet meyvesi olarak
tecessüm ettirilip, sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada
«Elhamdülillâh» yersin. Ve nimette ve taam içinde in'am-ı İlâhîyi ve iltifat-ı
Rahmânî'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevî, Cennette gayet leziz bir taam
suretinde sana verileceği, Hadîsin nassiyle, Kur'anın işârâtiyle ve hikmet ve
rahmetin iktizasiyle sabittir.
İkinci
İşaret: Dünyada meşrû bir surette nefsine muhabbet, yani: Mehasisine bina
edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmil etmeğe bina edilen
şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi; o nefse lâyık
mahbubları, Cennette veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini Cenab-ı Hak
yolunda hüsn-ü istîmal etmiş. Cihazatını, duygularını hüsn-ü suretle istihdam
etmiş. Kerîm-i Mutlak, ona dünyadaki meşrû
sh:» (G: 138)
ve ubudiyetkârane muhabbetin neticesi olarak: Cennette,
Cennetin yetmiş ayrı ayrı enva-ı zînet ve letafetinin nümuneleri olan yetmiş
muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hasseleri memnun edecek, okşayacak
yetmiş enva-i hüsün ile vücudunu süslendirip; herbiri, ruhlu küçük birer Cennet
hükmünde olan hurileri, o dâr-ı bekada vereceği, pekçok âyat ile tasrih ve
isbat edilmiştir.
Hem
dünyada gençliğe muhabbet, yani, ibadette gençlik kuvvetini sarfetmenin
neticesi: Dâr-ı saadette ebedî bir gençliktir.
Üçüncü
İşaret: Refika-i hayatına meşrû dairesinde, yani lâtif şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binaen
samimî muhabbet ile; refika-i hayatını da nâşizelikten, sair günahlardan
muhafaza etmenin netice-i uhreviyesi ise: Rahîm-i Mutlak o refika-i hayatı,
hurilerden daha güzel bir surette ve daha zînetli bir tarzda, daha cazibedar
bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski
maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek ve eski hatıratı birbiren tahattur
ettirecek enîs, lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak
verileceğini vadetmiştir. Elbette vadettiği şeyi, kat'i verecektir.
Dördüncü
işaret: Valideyn ve evlâda muhabbet-i meşrûanın neticesi: Nass-ı Kur'an ile
sh:» (G: 139)
Cenab-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da
olsa, yine o mes'ud âileye; sâfi olarak lezzet-i sohbeti, Cennete lâyık bir
hüsn-ü muaşeret suretinde dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder. Ve onbeş
yaşına girmeden, yani, hadd-i bülûğa vasıl olmadan vefat eden çocuklar وِلْدَانٌ
مُخَلَّدُونَ ile tâbir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennete lâyık
bir tarzda, gayet süslü, sevimli bir surette; onları Cennette dahi peder ve
validelerinin kucaklarına verir veledperverlik hislerini memnun eder, ebedî o
zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden;
ebedî sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en
âlâsı Cennette bulunur. Yalnız çok şirin olan vleedperverlik, yani çocuklarını
sevip okşamak zevki, Cennet tenasül yeri olmadığından, Cennette yoktur
zannedilirdi. İşte bu surette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir
tarzda vardır. İşte, kablelbülûğ evlâdı vefat edenlere müjde!..
Beşinci
İşaret: Dünyada «Elhubbu Fillâh» hükmünce; sâlih ahbablara muhabbettin
neticesi, Cennette عَلَى
سُرُرٍ
مُتَقَابِلِينَ
ile tâbir edilen: Karşı karşıya kurulmuş
Cennet iskem-
sh:» (G: 140)
lelerinde oturup, hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette
dünya maceralarını ve kadîm olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri
suretinde firaksız, sâfi bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbablariyle
görüştüreceği, Kur'an'ın nassiyle sabittir.
Altıncı
İşaret: Enbiya ve evliyaya Kur'an'ın târif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O
enbiya ve evliyanın şefaatlarından berzahta, haşirde istifade etmekle beraber,
gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzattan o muhabbet vasıtasiyle istifaza
etmektir.
Evet اَلْمَرْءُ
مَعَ مَنْ
اَحَبَّ sırrınca;
âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği âlî-makam bir zatın tebaiyyetiyle
girebilir.
Yedinci
İşaret: Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin; yani: «Ne kadar güzel
yapılmış!» nazar ile, o âsârın arkasındaki ef'alin güzelliğini ve intizamını ve
intizam-ı ef'al arkasındaki güzel Esmânın cilvelerini ve o güzel Esmânın arkasında
sıfâtın tecelliyatını ve hâkeza.. sevmekliğin neticesi ise: Dâr-ı bekada o
güzel gördüğü masnûattan bin defa daha güzel bir tarzda, esmânın cilvesini ve
esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, Cennette görmektir. Hattâ İmam-ı Rabbanî
Radıyallahü Anh de-
sh:» (G: 141)
miş ki: «Letaif-i Cennet, cilve-i esmânın
temessülâtıdır.» Teemmel!..
Sekizinci
İşaret: Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve Esmâ-ı İlâhiyye âyinesi olan iki
güzel yüzüne karşı mütefekkirane muhabbetin uhrevî neticesi: Dünya kadar, fakat
fâni dünya gibi fâni değil, bâkî bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız
zaîf gölgeleri gösterilen esma, o Cennetin âyinelerinde en şa'şaalı bir surette
gösterilecektir. Hem dünyayı, mezraa-i âhiret yüzünde sevmenin neticesi;
dünyayı fidanlık, yani: Ancak fidanları bir derece yetiştiren, küçük bir
mezraası hükmünde olacak öyle bir Cenneti verecek ki: Dünyada havas ve
hissiyat-ı insaniyye, küçük fidanlar olduğu halde, Cennette en mükemmel bir
surette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan istidatları, enva-ı lezâiz
ve kemalât ile sünbüllenecek surette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin
muktezası olduğu gibi, Hadîsin nusûsiyle ve Kur'an'ın işârâtiyle sabittir.
Hem
madem, dünyanın her hatanın başı olan mezmum muhabbeti değil, belki esmâya ve
ahirete bakan iki yüzünü, esmâ ve âhiret için sevmiş ve ibadet fikriyle o
yüzleri mâmur etmiş, güya bütün dünyasiyle ibadet etmiş; elbette dünya kadar
bir mükâfat alması, mukteza-yı rahmet ve hikmettir. Hem madem ahire-
sh:» (G: 142)
tin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenab-ı Hakkın
muhabbetiyle âyine-i esmâsını sevmiş. Elbette dünya gibi bir mahbub ister. O
da, dünya kadar bir Cennettir.
Sual: O
kadar büyük ve hâli bir Cennet neye yarar?
Elcevap:
Nasılki eğer mümkün olsa idi, hayal sür'atiyle zeminin aktarını ve yıldızların
ekserisini gezsen; «Bütün âlem benimdir.» diyebilirsin. Melâike ve insan ve
hayvanların iştirakleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de: O Cennet dahi dolu
olsa, «O Cennet benimdir.» diyebilirsin. Hadîste, «Bazı ehl-i Cennete verilen
beşyüz senelik bir cennet» sırrı; Yirmisekizinci Sözde beyan edilmiştir.
Dokuzuncu
İşaret: İman ve Muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif ve tahkikin ittifakiyle;
dünyanın bin sene hayat-ı mes'ûdanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı.. ve
Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî,
münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâlin müşahedesi, rü'yetidir ki:
(Hâşiye) Hadîs-i kat-î ile ve Kur'an'ın
(Hâşiye):
Hadîsin nassiyle: «O şuhud, bütün lezaiz-i Cennetin o derece fevkindedir ki,
onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece
fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile, zor
ile onları tanıyabilirler.» Hadiste vârid olmuştur.
sh: » (G: 143)
nassiyle sabittir. Hazreti-i Süleyman Aleyhisselâm gibi
bir kemâl ile meşhur bir zatın rü'yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yûsuf
Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtaz bir zatın şuhuduna meraklı bir iştiyak,
herkes vicdanen hisseder. Acaba dünyanın bütün mehâsin ve kemalâtından binler
derece yüksek olan Cennetin bütün mehâsin ve kemâlâtı bir cilve-i cemâli ve
kemâli olan bir Zâtın rü'yeti; ne kadar mergûb, merak-âver ve şuhudu, ne derece
matlub ve iştiyak-âver olduğunu kıyas edebilirsen et.
اَللَّهُمَّ
ارْزُقْنَا فِى
الدُّنْيَا
حُبَّكَ وَهُبَّ
مَايُقَرِّبُنَآ
اِلَيْكَ
وَالاِسْتِقَامَةَ كَمَآ
اَمَرْتَ وَفِى
اْلاَخِرَةِ رَحْمَتَكَ
وَرُوْيَتَكَ
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَآ
اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
اَللَّهُمَّ
صَلِّ
وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ
اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
وَعَلَىاَلِهِ
وَصَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ
آمِينَ
***
sh: » (G:144)
Ondördüncü Lem'anın
İKİNCİ MAKAMI
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.
İhtar : Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru,
sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek
istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek
ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam
muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
"Ey insan!" dediğim vakit, nefsimi murad
ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhen benimle münasebetdar ve nefsi
nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle,
"Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı" olarak müdakkik kardeşlerimin
tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden
ziyade zevke nâzırdır.
sh: » (G:145)
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
قَالَتْ
يَا اَيُّهَا
اْلَمَلَؤاُ
اِنِّى اُلْقِىَ
اِلَىَّ
كِتَابٌ
كَرِيمٌ
اِنَّهُ مِنْ
سُلَيْمنَ وَ
اِنَّهُ
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
Birinci Sır: "Bismillahirrahmanirrahîm"in bir
cilvesini şöyle gördüm ki:
Kâinat sîmasında, arz sîmasında ve insan sîmasında
birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var. Biri:
Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden
sikke-i kübra-i uluhiyettir ki, "Bismillah" ona bakıyor. İkincisi:
Küre-i Arz sîmasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki
teşabüh, tenasüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden sikke-i
kübra-i Rahmaniyettir ki, "Bismillahirrahman" ona bakıyor. Sonra
insanın mahiyet-i câmiasının sîmasındaki letaif-i re'fet ve dekaik-ı şefkat ve
şuaat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulya-i Rahîmiyettir ki,
"Bismillahirrahmanirrahîm" deki "Errahîm" ona bakıyor.
Demek "Bismillahirrahmanirrahîm" sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî
teşkil eden üç sikke-i
sh: » (G:146)
ehadiyetin kudsî
ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani
"Bismillahirrahmanirrahîm" yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve
âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arş'a bağlar.
İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.
İkinci Sır: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hadsiz kesret-i
mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet
içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ nasılki Güneş, ziyasıyla
hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-u ziyasındaki Güneş'in zâtını mülahaza etmek
için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; Güneş'in
zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde Güneş'in zâtını aksi vasıtasıyla
gösteriyor ve her parlak şey, kendi kabiliyetince Güneş'in cilve-i zâtîsiyle
beraber ziyası, harareti gibi hassalarını gösteriyor ve her parlak şey Güneş'i
bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi; Güneş'in ziya ve hararet ve
ziyadaki elvan-ı seb'a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi, umum mukabilindeki
şeyleri ihata ediyor. Öyle de: وَلِلّهِ
اْلمَثَلُ
اْلاَعْلَى -temsilde hata olmasın- ehadiyet ve samediyet-i İlahiye, herbir
şeyde, hususan zîhayatta,
sh: » (G:147)
hususan insanın mahiyet
âyinesinde bütün esmasıyla bir cilvesi olduğu gibi.. vahdet ve vâhidiyet
cihetiyle dahi, mevcudat ile alâkadar herbir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor.
İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes'i unutmamak için,
daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim
ukdesini irae eden "Bismillahirrahmanirrahîm"dir.
Üçüncü Sır: Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede
rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir.
Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine
rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi,
bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine
koşturan bilbedahe rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâlî âlemi
dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fâni insanı
ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatab ve dost yapan, bilbedahe
rahmettir.
Ey insan, madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve
sevimli ve mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir.
"Bismillahirrahmanirrahîm" de. O hakikata yapış ve vahşet-i
mutlakadan ve hadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul ve o Sultan-ı Ezel ve
Ebed'in tahtına yanaş ve o
sh: » (G:148)
Rahmetin şefkatiyle ve
şefaatıyla ve şuaatıyla o Sultan'a muhatab ve halil ve dost ol! Evet kâinatın
enva'ını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hacatına kemal-i
intizam ve inayet ile koşturmak, bilbedahe iki haletten birisidir:
Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor,
ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu
gibi, çok muhalâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli
bir Sultan-ı Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın
perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak'ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek
kâinatın enva'ı, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet
eden bir zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün
enva'-ı mahlukatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin
hacetlerine "Lebbeyk! dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın,
görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil,
hürmetle bildiğini bildir. Ve kat'iyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak,
âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar
etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti
tazammun eden hakikat-ı rahmettir. Elbette böyle bir Rahmet,
sh: » (G:149)
senden küllî ve hâlis bir
şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o safi hürmetin
tercümanı ve ünvanı olan "Bismillahirrahmanirrahîm"i de. O rahmetin
vusulüne vesile ve o Rahman'ın dergâhında şefaatçı yap. Evet rahmetin vücudu ve
tahakkuku, Güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl merkezî bir nakış, her taraftan
gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de: Bu
kâinatın daire-i kübrasında binbir ism-i İlahînin cilvesinden uzanan nuranî
atkılar, kâinat sîmasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti
ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inayeti nescediyor ki,
Güneş'ten daha parlak kendini akıllara gösteriyor. Evet Şems ve Kamer'i, anasır
ve maadini, nebatat ve hayvanatı bir nakş-ı azamın atkı ipleri gibi o binbir
isimlerin şualarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan
umum validelerin gayet şirin ve fedakârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı
hayat-ı insaniyeye müsahhar eden ve ondan rububiyet-i İlahiyenin gayet güzel ve
şirin bir nakş-ı azamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak
rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemal, elbette kendi istiğna-i mutlakına
karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir
şefaatçı yapmış.
sh: » (G:150)
Ey insan, eğer insan isen
"Bismillahirrahmanirrahîm" de. O şefaatçıyı bul. Evet, zeminde
dörtyüz bin muhtelif ayrı ayrı nebatatın ve hayvanatın taifelerini, hiç birini
unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemal-i intizam ile hikmet ve inayet
ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmasında hâtem-i ehadiyeti vaz'eden;
bilbedahe belki bilmüşahede, rahmettir ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın
sîmasındaki mevcudatın vücudları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcudat adedince
tahakkukunun delilleri var. Evet zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve
sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mahiyet-i maneviyesinin sîmasında dahi
öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmasındaki sikke-i merhamet ve
kâinat sîmasındaki sikke-i uzma-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta binbir
ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmayı veren ve o
sîmada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz'eden zât seni
başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin,
sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın, hilkat şeceresini meyvesi
çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl
sh: » (G:151)
etmiyen ve hiç bir
vechile noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziya gibi
görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!..
Ey insan! Bil ki: O rahmetin arşına yetişmek için bir
mi'rac var. O mi'rac "Bismillahirrahmanirrahîm"dir.
Ve bu mi'rac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan'ın yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitabların
ibtidalarına ve umum mübarek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmelenin azamet-i
kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki: İmam-ı Şafiî (R.A.) gibi çok büyük
müçtehidler demişler: "Besmele tek bir âyet olduğu halde Kur'anda
yüzondört defa nâzil olmuştur."
Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi,
hitab-ı اِيَّاكَ
نَعْبُد
demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında
Zât-ı Ehadiyet'i mülahaza edip اِيَّاكَ
نَعْبُدُ وَ
اِيَّاكَ
نَسْتَعِين demeğe küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor.
Ve bu sırra binaen cüz'iyatta zâhir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği
gibi, herbir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad'i mülahaza
ettirmek için hâtem-i rahmaniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti
sh: » (G:152)
gösteriyor; tâ külfetsiz
herkes her mertebede اِيَّاكَ
نَعْبُدُ وَ
اِيَّاكَ
نَسْتَعِين deyip doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e hitab ederek müteveccih
olsun. İşte Kur'an-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i
azamından meselâ semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit birden en küçük
bir daireden ve en dakik bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir surette
hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ: Hilkat-ı semavat ve arzdan bahsi içinde
hilkat-ı insandan ve insanın sesinden ve sîmasındaki dekaik-ı nimet ve
hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Mabudunu
doğrudan doğruya bulsun. Meselâ: وَمِنْ
آيَاتِهِ
خَلْقُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ
وَ اَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakikatı mu'cizane bir surette gösteriyor. Evet
hadsiz mahlukatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil
daireler gibi en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar enva'ı ve mertebeleri
vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir. Hakikî
hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak
lâzımdır. Tâ ki, kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e
karşı
sh: » (G:153)
kalbe yol açsın. Hem
sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için o sikke-i
ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet
şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan
rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet o rahmetin kuvvetidir
ki, zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine îsal
eder. Ve Zât-ı Ehadiye'yi mülahaza ettirir ve ondan اِيّاكَ
نَعْبُدُ
وَاِيّاكَ
نَسْتَعِينُ deki hakikî hitaba mazhar eder. İşte
"Bismillahirrahmanirrahîm" Fatiha'nın fihristesi ve Kur'anın mücmel
bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş.
Bu ünvanı eline alan, rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı
konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envar-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.
Beşinci Sır: Bir hadîs-i şerifte varid olmuş ki:
اِنَّ
اللّهَ
خَلَقَ
اْلاِنْسَانَ
عَلَى صُورَةِ
الرَّحْمنِ
-ev kema kal- Bu Hadîsi, bir kısım ehl-i
tarîkat, akâid-i îmaniyeye münasib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler.
Hattâ onlardan bir kısım
sh: » (G:154)
ehl-i aşk, insanın
sîma-yı manevîsine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i aşkın çoğunda
istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikata muhalif telakkilerinde belki
mazurdurlar. Fakat, aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî
olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder. Evet bütün kâinatı bir saray, bir
ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay
çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı
Akdes-i İlahî'nin şeriki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, لَيْسَ
كَمِثْلِهِ
شَىْءٌ
وَهُوَ
السَّمِيعُ
الْبَصِيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat, وَلَهُ
اْلمَثَلُ
اْلاَعْلَى
فِى السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ
وَهُوَ
الْعَزِيزُ
الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile, şuunatına ve sıfât ve esmasına
bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır. Şu mezkûr
hadîs-i şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman'ı
tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın
sîmasında binbir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi,
zemin yüzünün sîmasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle
tezahür
sh: » (G:155)
eden ism-i Rahman
gösterildiği gibi, insanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin sîması
ve kâinatın sîması gibi yine o ism-i Rahman'ın cilve-i etemmini gösterir demektir.
Hem işarettir ki: Zât-ı Rahmanurrahîm'in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve
insan gibi mazharlar, o kadar o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'a delaletleri kat'î ve
vâzıh ve zâhirdir ki, Güneş'in timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine
parlaklığına ve delaletinin vuzuhuna işareten "O âyine Güneş'tir"
denildiği vakit, "İnsanda suret-i Rahman var" vuzuh-u delaletine ve
kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdet-ül Vücud'un
mutedil kısmı "Lâ Mevcude illâ Hu" bu sırra binaen, bu delaletin
vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir ünvan olarak demişler.
اََللّهُمَّ
يَا رَحْمنُ
يَا رَحِيمُ
بِحَقِّ
بِسْمِ
اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ اِرْحَمْنَا
كَمَا
يَلِيقُ
بِرَحِيمِيَّتِكَ
وَ
فَهِّمْنَا
اَسْرَارَ
بِسْمِ اللّهِ
الرَّحْمنِ
الرَّحِيمِ
كَمَا
يَلِيقُ
بِرَحْمَانِيَّتِكَ
آمِينَ
Altıncı Sır: Ey
hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet ne kadar
kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçı olduğunu bununla anla ki:
O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal'e vesiledir
sh: » (G:156)
ki, yıldızlarla zerrat
beraber olarak kemal-i intizam ve itaatla -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar.
Ve o Zât-ı Zülcelal'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in istiğna-i zâtîsi var ve
istiğna-i mutlak içindedir.
Hiç bir cihetle
kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlaktır. Ve bütün
kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte,
celaline karşı tezellüldedir. İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i
Alel-ıtlak'ın ve Sultan-ı Sermedî'nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona
muhatab eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneş'e
yetişemiyorsun, çok uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat Güneşin
ziyası Güneş'in aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir.
Öyle de: O Zât-ı Akdes'e ve o Şems-i Ezel ve Ebed'e biz çendan nihayetsiz
uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor.
İşte ey insan! Bu
rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının
çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir
lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten lil-âlemîn ünvanıyla Kur'anda tesmiye edilen
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnetidir ve
sh: » (G:157)
tebaiyetidir. Ve bu
Rahmeten lil-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise, salavattır. Evet
salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan
salavat ise, o Rahmeten lil-âlemîn'in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı
kendine, o Rahmeten lil-âlemîn'e vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahman'a
vesile ittihaz et.
Umum ümmetin Rahmeten lil-âlemîn olan Aleyhissalâtü
Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri,
rahmet ne kadar kıymetdar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi
olduğunu parlak bir surette isbat eder.
Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve
kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı
dahi: "Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da
salavattır.
اَللّهُمَّ
بِحَقِّ
اَسْرَارِ
بِسْمِ اللّهِ
الرَحْمنِ
الرَّحِيمِ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ عَلَى
مَنْ
اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً
لِلْعَالَمِينَ
كَمَا
يَلِيقُ
بِرَحْمَتِكَ
وَ بِحُرْمَتِهِ
وَ عَلَى
آلِهِ وَ
اَصْحَابِهِ
اَجْمَعِينَ
وَ
ارْحَمْنَا
رَحْمَةً تُغْنِينَا
بِهَا عَنْ
رَحْمَةِ
مَنْ سِوَاكَ
مِنْ خَلْقِكَ
آمِينَ.
سُبْحَانَكَ
لاَ عِلْمَ
لَنَا اِلاَّ
مَا عَلَّمْتَنَا
اِنَّكَ
اَنْتَ
الْعَلِيمُ
الْحَكِيمُ
sh: » (G:158)
Yirmiüçüncü Söz
Şu sözün iki mebhası
vardır.
بِسْمِ
اللّهِ
الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
لَقَدْ
خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ
فِى اَحْسَنِ
تَقْوِيمٍ
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ
اَسْفَلَ
سَافِلِينَ
اِلاَّ الَّذِينَ
آمَنُوا وَ
عَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ
Birinci Mebhas
İmanın binler mehasininden yalnız beşini "Beş
Nokta" içinde beyan ederiz.
Birinci Nokta: İnsan, nur-u îman ile a'lâ-yı illiyyîne
çıkar; Cennet'e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i sâfilîne
düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünki îman, insanı Sâni'-i
Zülcelal'ine nisbet ediyor; îman, bir intisabdır. Öyle ise insan, îman ile
insanda tezahür eden san'at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle
bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'dan san'at-ı Rabbaniye
gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem
zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz. Meselâ:
sh: » (G:159)
İnsanların san'atları
içinde nasılki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan
müsavi, bazan madde daha kıymettar, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi
bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir
san'at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş
kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına
gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek o
san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiatla satılır.
Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına
alınabilir.
İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir san'atıdır
ve en nazik ve nazenin bir mu'cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının
cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musaggar suretinde
yaratmıştır.
Eğer nur-u îman, içine girse, üstündeki bütün manidar
nakışlar, o ışıkla okunur. O mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yani:
"Sâni'-i Zülcelal'in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine
mazharım" gibi manalarla insandaki san'at-ı Rabbaniye tezahür eder. Demek
Sâniine intisabdan ibaret olan îman; insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder.
İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye
itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla
sh: » (G:160)
bütün mahlukat üstünde
bir muhatab-ı İlahî ve Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.
Eğer kat'-ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine
girse; o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni' unutulsa, Sânia müteveccih
manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O manidar âlî san'atların
ve manevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı
ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri
birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i
hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; -dediğimiz gibi- kısacık bir
ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde
yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür,
böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.
İkinci Nokta: İman nasılki bir nurdur, insanı
ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubat-ı Samedaniyeyi okutturuyor. Öyle
de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan
kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada
اَللّهُ
وَلِىُّ الَّذِينَ
آمَنُوا
يُخْرِجُهُمْ
مِنَ الظُّلُمَاتِ
اِلَى
النُّورِ
âyet-i kerimesinin bir
sırrına dair gördüğüm
sh: » (G:161)
bir temsil ile beyan
ederiz. Şöyle ki:
Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var
birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek
derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı
karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihayetsiz
bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma
baktım; müdhiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler
hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün
altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümata
karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ
önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar,
canavarlar göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese
idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım.
"Eyvah! Şu fener, başıma beladır" dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini
yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik
lâmbasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o
lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatını gösterdi. Baktım ki: O gördüğüm
köprü, gayet muntazam yerde,
sh: » (G:162)
ova içinde bir caddedir.
Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle
nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir
meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı
zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise; süslü, sevimli cazibedar olan dağların
arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh
bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim
mahluklar ise, munis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye olduğunu
gördüm. "Elhamdülillahi alâ nur-il îman" diyerek اَللّهُ
وَلِىُّ
الَّذِينَ
آمَنُوا
يُخْرِجُهُمْ
مِنَ
الظُّلُمَاتِ
اِلَى
النُّورِ
âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.
İşte o iki dağ; mebde-i hayat, âhir-i hayat.. yani âlem-i
arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise, geçmiş
zamandır. Sol taraf ise, istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine
itimad eden ve vahy-i semavîyi dinlemeyen enaniyet-i insaniyedir. O canavarlar
zannolunan şeyler ise âlemin hâdisatı ve acib mahlukatıdır.
İşte enaniyetine itimad eden, zulümat-ı gaflete düşen,
dalalet karanlığına mübtela olan adam; o vakıada
evvelki halime benzer ki: O
sh: » (G:163)
cep feneri hükmünde nâkıs
ve dalalet-âlûd malûmat ile zaman-ı maziyi, bir mezar-ı ekber suretinde ve
adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe
bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm-i Rahîm'in birer memur-u
müsahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذِينَ
كَفَرُوا
اَوْلِيَاؤُهُمُ
الطَّاغُوتُ
يُخْرِجُونَهُمْ
مِنَ النُّورِ
اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder. Eğer hidayet-i İlahiye yetişse, îman
kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullah'ı dinlese, o vakıada
ikinci halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u
İlahî ile dolar. Âlem اَللّهُ
نُورُ
السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil,
belki herbir asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i
ubudiyeti îfa eden ervah-ı sâfiye cemaatlarının vazife-i hayatlarını bitirmekle
"Allahü Ekber" diyerek makamat-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel
tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar-misal
bazı inkılabat-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet'in bağlarındaki
saadet saraylarında kurulmuş bir
sh: » (G:164)
ziyafet-i Rahmaniyeyi o
nur-u îman ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, taun gibi
hâdiseleri, birer müsahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi
hâdisatı; sureten haşin, manen çok latif hikmetlere medar görüyor. Hattâ mevti,
hayat-ı ebediyenin mukaddemesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor.
Daha sair cihetleri sen kıyas eyle. Hakikatı temsile tatbik et...
Üçüncü Nokta: İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî
îmanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve îmanın kuvvetine göre
hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" der,
sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran
eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder,
rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye
girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları
uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. Demek îman tevhidi, tevhid
teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.
Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün
reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek;
esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız
Cenab-ı Hak'tan
sh: » (G:165)
istemek ve neticeleri
ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır
yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer
girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak,
hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü
gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki
zayi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza
edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli
sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın
döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu
bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat
getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni
tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis
edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki ehl-i dikkat
nazarında, za'fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve
zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.
sh: » (G:166)
Herkes sana
gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu,
üstünde oturdu. "Oh!.. Allah
senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum."
dedi.
İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını
başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin
karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i
uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.
Dördüncü Nokta: İman, insanı insan eder. Belki insanı
sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, îman ve duadır. Küfür, insanı
gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu mes'elenin binler delillerinden yalnız hayvan ve
insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir ve bir
bürhan-ı katı'dır. Evet insaniyet, îman ile insaniyet olduğunu; insan ile
hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünki hayvan dünyaya geldiği
vakit âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel
olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün
şerait-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavanin-i hayatını
öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı
iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi
sh: » (G:167)
günde serçe ve arı gibi
bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek hayvanın vazife-i
asliyesi; taallümle tekemmül etmek değildir ve marifet kesbetmekle terakki
etmek değildir ve aczini göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. Belki
vazifesi; istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubudiyet-i fiiliyedir.
İnsan ise dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve
hayat kanunlarına cahil, hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı
öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zaîf
bir surette dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş
senede ancak zarar ve menfaatı farkeder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle,
ancak menfaatlarını celb ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i
fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani: "Kimin
merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane
terbiye olunuyorum? Nasıl bir lütufla böyle nazeninane besleniyorum ve idare
ediliyorum?" bilmektir ve binden ancak birisine eli yetişemediği hacatına
dair Kadı-ül Hacat'a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua
etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a'lâ-yı ubudiyete uçmaktır.
sh: » (G:168)
Demek insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül
etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve
bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; marifetullahtır ve
onun üss-ül esası da îman-ı billahtır.
Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyata maruz
ve hadsiz a'danın hücumuna mübtela ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz
hacata giriftar ve nihayetsiz metalibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i
fıtriyesi, îmandan sonra "dua"dır. Dua ise, esas-ı ubudiyettir. Nasıl
bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya
ağlar, ya ister. Yani ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder.
Maksuduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan bütün zîhayat âlemi içinde nazik,
nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm'in dergâhında; ya za'f ve
acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makasıdı
ona müsahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa bir sinekten vaveylâ
eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi; "Ben kuvvetimle bu kabil-i teshir
olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acib şeyleri teshir ediyorum ve fikir
ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum." deyip küfran-ı nimete sapmak,
insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıd olduğu gibi, şiddetli bir azaba kendini
müstehak eder.
sh: » (G:169)
Beşinci Nokta: Îman duayı bir vesile-i kat'iye olarak
iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak
dahi "Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?"
mealinde قُلْ
مَا
يَعْبَؤُا
بِكُمْ رَبِى
لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ ferman ediyor. Hem اُدْعُونِى
اَسْتَجِبْ
لَكُمْ emrediyor.
Eğer desen: "Bir çok defa dua ediyoruz, kabul
olmuyor. Halbuki, âyet umumîdir.. her duaya cevab var ifade ediyor.
Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her
dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenab-ı
Hakk'ın hikmetine tâbi'dir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: "Ya Hekim!
Bana bak." Hekim: "Lebbeyk" der.. "Ne istersin?" cevab
ver. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der. Hekim ise; ya aynen istediğini
verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak,
Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve
kimsesizlik dehşetini, huzuriyle ve cevabiyle ünsiyete çevirir. Fakat insanın
sh: » (G:170)
hevaperestane ve
heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasiyle ya
matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.
Hem, dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise semeratı
uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O
maksadlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir.
Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek
için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasılki güneşin gurubu, akşam
namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları
denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nurani
âyetlerinin nikablanmasiyle bir azamet-i İlahiyeyi ilâna medar olduğundan,
Cenab-ı Hak ibadını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz,
(açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan) Ay ve
Güneş'in husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Ayni onun gibi;
yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilası ve muzır
şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde
aczini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i
sh: » (G:171)
Mutlak'ın dergâhına
iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def'olunmazsa denilmeyecek
ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza
olmadı." Eğer Cenab-ı Hak fazl u keremiyle belayı ref'etse; nurun alâ
nur.. o vakit dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir.
Ubudiyet ise, hâlisen livechillah olmalı. Yalnız aczini
izhar edip, dua ile ona iltica etmeli. Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona
bırakmalı. Hikmetine itimad etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli. Evet hakikat-ı
halde âyât-ı beyyinatın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, herbirisi birer
mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi; bütün kâinattan
dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır. Ya istidad lisanıyladır. (Bütün nebatat
ve hayvanatın duaları gibi) ki; herbiri lisan-ı istidadiyle Feyyaz-ı Mutlak'tan
bir suret taleb ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyledir. (Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde
olmayan hacat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki; her birisi o ihtiyac-ı fıtrî
lisaniyle Cevvad-ı Mutlak'tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde
bazı metalibi istiyorlar.) Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki: Muztar kalan
herbir zîruh; kat'î bir iltica ile dua eder,
sh: » (G:172)
bir hâmi-i meçhulüne
iltica eder, belki Rabb-ı Rahîm'ine teveccüh eder. Bu üç nevi dua, bir mani
olmazsa daima makbuldür.
Dördüncü nevi ki; en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da
iki kısımdır; Biri, fiilî ve halî; diğeri, kalbî ve kalîdir. Meselâ: Esbaba
teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi icad etmek için
değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenab-ı Hak'tan istemek için bir
vaziyet-i marziyye almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet kapısını
çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına müteveccih
olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım; lisan ile
kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en
mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: "Dua eden adam
anlar ki: Birisi var; onun hatırat-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, her
bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded
eder."
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i
rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden
bırakma, ona yapış, a'lâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün
kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî
gibi اِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol.
* * *
sh: » (G:173)
İKİNCİ MEBHAS
İnsanın saadet ve
şekavetine medar beş nükteden ibarettir.
[İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve
ona gayet câmi' bir istidad verildiği için; esfel-i sâfilînden tâ a'lâ-yı
illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata,
meratibe, derecata, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana
atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir
mu'cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san'at olarak şu dünyaya
gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakki ve tedennisinin sırrını
"Beş Nükte"de beyan edeceğiz.]
Birinci Nükte: İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve
alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar
uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu
ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu
gibi, Cemîl-i Zülcelâl'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir
sh: » (G:174)
sevdiğini ziyaret etmek
için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde
doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca
dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak,
dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın
dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana hakikî Mabud olacak;
yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında
nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan
mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir
Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünki nihayetsiz hacat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak
nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, ma'bûdiyete
lâyık yalnız odur.
İşte ey insan! Eğer yalnız ona abd olsan, bütün mahlukat
üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata
zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip tevekkül ve duayı
bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan; o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve
karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib
cihetinde; dağdan daha ağır, taundan daha muzır olursun.
sh: » (G:175)
Evet ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcad ve vücud
ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrib, adem, şer, nefy, infial
cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı.. sinekten,
örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin.
Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha
geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve icad ettiğin vakit,
yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek
mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrib etsen, o vakit
fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder:
Meselâ: Küfür bir fenalıktır, bir tahribdir, bir adem-i
tasdiktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i
İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu
mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar,
mektubat-ı Rabbaniye ve merayâ-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise;
onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet
ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup
değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine
sh: » (G:176)
indirdiği gibi.. bütün
kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen
esma-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i
kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i
hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i
kudret-i bâhire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk
eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i
arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha
âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir
âdi levha derekesine indirir.
Elhasıl: Nefs-i emmare tahrib ve şer cihetinde nihayetsiz
cinayet işleyebilir, fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir.
Evet, bir haneyi bir günde harab eder, yüz günde yapamaz. Lâkin eğer enaniyeti
bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahribden ve nefse
itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit يُبَدِّلُ
اللّهُ
سَيِّئَاتِهِمْ
حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer,
nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır,
a'lâ-yı illiyyîne çıkar.
sh: » (G:177)
İşte ey gâfil insan! Bak Cenab-ı Hakk'ın fazlına ve keremine!
Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet
olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazan yetmiş, bazan
yediyüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müdhiş Cehennem'e
girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır.
İkinci Nükte: İnsanda iki vecih var. Birisi, enaniyet
cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri ubudiyet cihetinde hayat-ı
ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçare mahluktur ki;
sermayesi yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'-i ihtiyarî ve
iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk
geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle
beraber kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz enva'ın hesabsız efradından nazik
zaîf bir ferd olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibariyle ve bilhassa ubudiyete müteveccih
acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var. Pek büyük bir ehemmiyeti
bulunuyor. Çünki Fâtır-ı Hakîm, insanın
sh: » (G:178)
mahiyet-i mâneviyesinde
nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti
nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir zâtın
hadsiz tecelliyatına câmi' geniş bir âyine olsun.
Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasılki o çekirdeğe
kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli proğram
verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan
hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal
bulsun. Eğer o çekirdek, sû'-i mizacından dolayı ona verilen cihazat-ı
maneviyeyi, toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar
yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o
manevî cihazatını فَالِقُ
اْلحَبِّ
وَالنَّوَى nın emr-i tekvinîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse; o dar
âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikatı ve ruh-u
manevîsi, büyük bir hakikat-ı külliye suretini alacaktır. İşte aynen onun gibi;
insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli
proğramlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde,
sh: » (G:179)
hayat-ı dünyeviye toprağı
altında o cihazât-ı mâneviyesini nefsin hevesatına sarfetse; bozulan çekirdek
gibi bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir
halde çürüyüp tefessüh ederek, mes'uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna
yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidad çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmanın
ziyasıyla ubudiyet toprağı altında terbiye ederek, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal
edip cihazat-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse, elbette âlem-i misal
ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennet'te hadsiz kemalât ve
nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-ı daimenin
cihazatına câmi' kıymettar bir çekirdek ve revnakdar bir makine ve bu şecere-i
kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh,
akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek,
herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa
ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine
girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün
letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye müsahhar edip yardımcı verse; o
terakki
sh: » (G:180)
değil, sukuttur. Şu
hakikati bir vakıa-i hayaliyede, şöyle bir temsilde gördüm
ki:
Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük
saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir
tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık
vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve
oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar.
Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara
kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca
sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukut
etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm
ki; kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir
vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye girdim. Baktım
ki, içerisi çok şenlik... Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile
saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini
görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde
hanımlar, gayet latif san'atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En
yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatını temin
sh: » (G:181)
için ve kendi kemalâtı ve
terakkiyatı için kendine has ve ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben
onlara görünmediğim için, "Yasak" demediler, gezebildim. Sonra
çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum
dediler: "O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri
gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir. Diğerleri, namuslu müslüman
büyüklerinindir." Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde
"Said" ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi
üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma
geldi, ayıldım.
İşte o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah
hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve
medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların herbirisi, birer insandır. O
saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefs
ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiyye gibi şeylerdir. Herbir insanda
her bir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri,
elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it
hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya müsahhar etmek ve
vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur,
sh: » (G:182)
terakki değildir. Sair
cihetleri sen tabir edebilirsin.
Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y-i
maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki
daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki; elini uzatsa ona
yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın
za'f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabani emsallerine
kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve
öküz gibi). Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu düya
hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerim'e misafir olmuş ki nihayetsiz
rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedi' masnuatını ve hizmetkârlarını
ona müsahhar etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine
öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki; o dairenin nısf-ı kutru -yani merkezden
muhit hattına kadar- gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar
geniştir ve uzundur.
İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı
dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler
için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün
cihazat ve âlât ve letaif,
sh: » (G:183)
ondan şikayet ederek
haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir.
Ve davacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse,
misafir olduğu Zât-ı Kerim'in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarfetse, öyle
geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs
edip istirahat eder. Sonra, a'lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana
verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet
ederler. Evet insana verilen bütün cihazat-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı
dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için
verilmişler. Çünki insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihazat ve
âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı
dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her
gördüğü lezzetinde, binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek
zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevali, onun zevklerini
bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir
lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne
de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına
şükreder.
Demek Ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı
dünyeviyeye hasr-ı fikr etse;
sh: » (G:184)
yüz derece sermayece
hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı
düşer. Başka bir yerde bir temsil ile bu hakikatı beyan etmiştim. Münasebet
geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip "Mahsus
bir kumaştan bir kat elbise yaptır" emreder. İkincisine, bin altın verir,
bir -pusula içinde bazı şeyler- yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara
gönderir. Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan mükemmel bir elbise
alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine
konulan hesab pusulasını okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat
elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi.
O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir te'dib gördü ve
dehşetli bir azab çekti. İşte edna bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra
verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret
içindir.
Aynen onun gibi: İnsandaki cihazat-ı mâneviye ve letâif-i
insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ;
güzelliğin bütün meratibini farkeden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit
ezvak-ı mahsusalarını
sh: » (G:185)
temyiz eden insanın
zaika-i lisaniyesi ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı ve
kemalâtın bütün enva'ına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri
nerede? Hayvanın pek basit yalnız bir-iki mertebe inkişaf etmiş âletleri
nerede? Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine has bir amelde (münhasıran
o hayvanda bir cihaz-ı mahsus) ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.
İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki:
Akıl ve fikir sebebiyle insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat
peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda
olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek
çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş ve pek çok vazife-i fıtriyesi
bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihazatı ziyade inbisat peyda etmiştir. Ve
ibadatın bütün enva'ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için
bütün kemalâtın tohumlarına câmi' bir istidad verilmiştir. İşte şu derece
cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu
hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle
bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp,
acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet suretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla
sh: » (G:186)
mevcudatın tesbihatını
müşahede ederek şehadet etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi görüp
şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbaniyenin mu'cizatını temaşa ederek nazar-ı
ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünya-perest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı
ahsen-i takvimden gafil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatını bir vakıa-i
hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said'e döndürmüş olan şu vakıa-i
temsiliyeyi dinle:
Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum.
Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsis ettiği altmış altından
tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana
geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiç
bir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım.
Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar,
bereler, kederler benim elimde kalmıştı. Birden ben o hazîn halette iken orada
bir adam peyda oldu. Bana dedi:
-"Bütün bütün sermayeni zayi' ettin. Tokata da
müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat
aklın varsa, tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana
sh: » (G:187)
verilecek bâki kalan
onbeş altından her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani
gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al." Baktım nefsim razı
olmuyor.
-"Üçte birisini" dedi. Ona da nefsim itaat
etmedi. Sonra dörtte birisini dedi. Baktım nefsim mübtela olduğu âdetini
terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi gitti.
Birden o hal değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukut
eder gibi bir sür'atle giden bir şimendifer içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne
çare ki, hiç bir tarafa kaçılmaz. Garaibden olarak o şimendiferin iki tarafında
pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler
gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için
çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, mülâkatında elime
batıyor, kanatıyor. Şimendiferin gitmesiyle müfarakatından elimi parçalıyorlar.
Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: "Beş
kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş
yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz
koparamazsın." Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı
çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok
sh: » (G:188)
delikler görünüyor. O
uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik
gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar
taşında büyük harflerle "Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve
hayretimden "Eyvah!" dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden
zâtın sesini işittim. Dedi: "Aklın başına geldi mi?" Dedim:
"Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok." Dedi: "Tövbe et,
tevekkül et." Dedim: "Ettim!"
Ayıldım... Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi
gördüm.
İşte o vakıa-i hayaliyeyi, -Allah hayr etsin- bir-iki
kısmını ben tabir edeceğim, sair cihetleri sen kendin tabir et.
O yolculuk ise; âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden,
gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen
ebed-ül âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür
ki; bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırkbeş yaşında tahmin ediyordum. Senedim
yok, fakat bâki kalan onbeşinden yarısını âhirete sarfetmek için Kur'an-ı
Hakîm'in hâlis bir tilmizi beni irşad etti.
sh: » (G:189)
O han ise, benim için İstanbul imiş...
O şimendifer ise, zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O
tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezaiz-i
nâmeşruadır ve lehviyat-ı muharremedir ki; mülâkat esnasında tasavvur-u zevaldeki
elem, kalbi kanatıyor. Müfarakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor.
Şimendifer hademesi demişti: "Beş kuruş ver, onlardan istediğin kadar
vereceğim." Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle meşru dairede
gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.
Sair kısımları sen tabir edebilirsin...
Dördüncü Nükte: İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve
nazenin bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir
kudret vardır. Çünki o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat
ona müsahhar olmuş. Eğer insan za'fını anlayıp, kalen, halen, tavren dua etse
ve aczini bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü eda ile beraber matlubuna
öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle müsahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle
onun aşr-ı mi'şarına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisan-ı hal duasıyla
hasıl olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ:
Tavuğun yavrusunun za'fındaki
sh: » (G:190)
kuvvet, tavuğu arslana
saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine
müsahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-i dikkat, za'ftaki bir
kuvvet ve şâyân-ı temaşa bir cilve-i rahmet...
Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya
hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona müsahhar
olurlar ki; o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez.
Demek za'f ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için
küçücük parmağıyla kahramanları kendine müsahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o
şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur
ile "Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum" dese, elbette bir tokat
yiyecektir.
İşte insan dahi Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini
ittiham edecek bir tarzda küfran-ı nimet suretinde Karun gibi اِنَّمَا
اُوتِيتُهُ
عَلَى عِلْمٍ yani: "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım"
dese, elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. Demek şu meşhud saltanat-ı
insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil,
galebe ile değil, cidal ile
sh: » (G:191)
değil, belki ona onun
za'fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için
ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona
ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki
şefkat ve re'fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki; eşyayı ona
teshir etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata
mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten
balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshir-i
Rabbanîye ve ikram-ı Rahmanîdir.
Ey insan! Madem hakikat böyledir; gururu ve enaniyeti
bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve za'fını, istimdad lisanıyla; fakr ve
hacatını, tazarru' ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve حَسْبُنَا
اللّهُ
وَنِعْمَ
الْوَكِيلُ de, yüksel.
Hem deme ki: "Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu
kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden
bir şükr-ü küllî istenilsin?"
Çünki sen çendan, nefsin ve suretin itibariyle hiç
hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın
dikkatli
sh: » (G:192)
bir seyircisi, şu
hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı
bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet
eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve
hayvanî nefsin itibariyle; sagir bir cüz, hakir bir cüz'î, fakir bir mahluk,
zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde
çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlahiyenin ziyasını tazammun eden îmanın
nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet
cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin,
küçüklüğün içinde bir âlemsin ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i
nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: "Benim Rabb-ı Rahîm'im
dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi, o haneme bir lâmba; ve baharı, bir
deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve
nebatatı, o hanemin zînetli levazımatı yapmıştır."
Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen,
esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, a'lâ-yı illiyyîne
çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.
sh: » (G:193)
Beşinci Nükte: İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir
olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o istidadata göre
ehemmiyetli vazifeler tevdi' edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere
çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde
izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal
edeceğiz. Tâ ki, "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın.
İşte insan, şu kâinata geldikten sonra "iki cihet
ile" ubûdiyeti var: Bir ciheti; gâibâne bir surette bir ubudiyeti, bir
tefekkürü var. Diğeri; hâzırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı
vardır.
Birinci vecih şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı
rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane
nezaretidir.
Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret
olan bedi' san'atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve
ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde
olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini
sh: » (G:194)
idrak terazisiyle
tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet
vermektir.
Sonra kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat
sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.
Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latif san'atları
istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal'inin marifetine muhabbet
etmek ve onların Sâni'-i Zülkemâl'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar
olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih, huzur ve hitab makamıdır ki; eserden
müessire geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelal, kendi san'atının mu'cizeleri
ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îman ile marifet ile mukabele
eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel
meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i
taabbüdle kendini ona sevdirir.
Sonra görüyor ki: Bir Mün'im-i Kerim, maddî ve manevî
nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle,
haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri
sh: » (G:195)
ile, cihazatı ile şükür
ve hamd ü sena eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın
âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı
dikkati celbediyor. O da ona mukabil: "Allahü Ekber, Sübhanallah"
deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i
mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil,
tazim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi
hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhir ediyor. O da ona
mukabil: "Mâşâallah" diyerek takdir ile, "Bârekâllah"
diyerek tahsin ile, "Sübhanallah" diyerek hayret ile, "Allahü
Ekber" diyerek istihsan ile mukabele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında
taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır
turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor.Ve
Tevhidin âyâtını
sh: » (G:196)
nakşediyor. Ve âfâk-ı
âlemin aktarında Vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve Rububiyetini ilân ediyor. O
da ona mukabil; tasdik ile, îman ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile,
ubudiyet ile mukabele eder.
İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur,
ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir
halife-i arz olur.
Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû'-i ihtiyarıyla
esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi
gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde,
gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım
dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl
çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu,
Onyedinci Söz'ün İkinci Makamının 227-228'nci sahifelerinde yazılan iki levha-i
hakikate bak, sen de gör:
Birinci Levha: Ehl-i dalalet gibi, fakat sarhoş olmadan
gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatını tasvir
eder.
sh: » (G:197)
İkinci Levha: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-ı
dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire
benzer, fakat şiir değillerdir.
رَبِّ
اشْرَحْ لِى
صَدْرِى
وَيَسِّرْ
لِى اَمْرِى
وَاحْلُلْ
عُقْدَةً
مِنْ
لِسَانِى يَفْقَهُوا
قَوْلِى
اَللّهُمَّ
صَلِّ وَ
سَلِّمْ
عَلَى الذَّاتِ
الْمُحَمَّدِيَّةِ
اللَّطِيفَةِ
اْلاَحَادِيَّةِ
شَمْسِ
سَمَاءِ
اْلاَسْرَارِ
وَ مَظْهَرِ
اْلاَنْوَارِ
وَ مَرْكَزِ
مَدَارِ
الْجَلاَلِ
وَ قُطْبِ
فَلَكِ
الْجَمَالِ
اَللّهُمَّ
بِسِرِّهِ
لَدَيْكَ وَ
بِسَيْرِهِ
اِلَيْكَ
آمِينْ
خَوْفِى وَ
اَقِلْ
عُثْرَتِى وَ
اَذْهِبْ
حُزْنِى وَ
حِرْصِى وَ
كُنْ لِى وَ
خُذْنِى
اِلَيْكَ
مِنِّى وَ
ارْزُقْنِى
الْفَنَاءَ
عَنِّى وَ لاَ
تَجْعَلْنِى
مَفْتُونًا
بِنَفْسِى
مَحْجُوبًا
بِحِسِّى
وَاكْشِفْلِى
عَنْ كُلِّ
سِرٍّ
مَكْتُومٍ
يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ
يَا حَىُّ يَا
قَيُّومُ يَا
حَىُّ يَا
قَيُّومُ. وَ
ارْحَمْنِى
وَارْحَمْ
رُفَقَائِ وَ
ارْحَمْ
اَهْلِ
اْلاِيمَانِ
وَ الْقُرْآنِ
آمِينَ يَا
اَرْحَمَ
الرَّاحِمِينَ
وَ يَا
اَكْرَمَ
اْلاَكْرَمِينَ
وَ
آخِرُ
دَعْوَيهُمْ
اَنِ
الْحَمْدُ
لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
* * *
sh:» (G: 198)
«Ziver Gündüzalp kardeşimizin Konya Nur Talebeleri
adına,
Risale-i Nur hakkında görüşlerini ifade edip, Ankara Üniversitesi gençlerine gönderdiği
bir konferanstır.»
BİSMİHİ
SÜBHANEHU
RİSÂLE-İ
NUR'un dersiyle ve aziz ve kıymetli Üstâdımız Bediüzzamanın himmetiyle yazılabilen
bu konferans, Risâle-i Nur hakkında tatlı ve zevkli bir sohbettir. Risâle-i
Nur'un kıymetini anlatmaya kudretim yetmez. Ve buna da cesaret edemem. Ve böyle
de zannedilmesin. Çünki: Ben, Risâle-i Nur'un yeni, kültürsüz, câhil ve en âciz
okuyucusuyum. Milletler içinde bu kadar şöhret kazanmış bir şaheserin kıymetini
anlatmağa kültürüm kâfi değil. Bunu itiraf ederim. Ve büyük şeref ancak
Risâle-i Nur'un münevver, âlim, fâzıl, idrâkli ve kavrayışlı takdirkâr
okuyucularına hâs ve mahsustur.
Evet
Risâle-i Nur'a kavuşuncaya kadar matbuatımızda ve kitaplarımızda KUR'ÂN-I
KERخM'in kıymetini anlatan tek bir yazı okumamıştım. Sonradan anladım ki:
Kur'ân-ı Kerîm'i, şimdiki yarım asırdan beri bizde yetişen ediplerden ziyade,
ecnebî büyükleri takdir ediyorlarmış. Ameri-
sh:» (G: 199)
ka'da Beyaz Saray'da bütün dünyanın güneşi olan Kur'ân-ı
Kerîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu, yüksek mevkie konmuştur. Mucidler,
feylesoflar, doktorlar, hukukçular, psikologlar; Kur'ân-ı Kerîmi esas tutarak
yazılmış eserleri tetkik ediyorlar, faydalanıyorlar. Bu şahsiyetler, bu
Mukaddes Kitaptan aldıkları malûmat ile milletler arası şöhret kazanıyorlar.
İsveç, Norveç, Finlandiya en büyük ilim adamlarından müteşekkil bir heyet
teşkil etmişler. Gençleri için en büyük halâskâr bir kitabı senelerle
aramışlar. Nihayet gençliği en yüksek ahlâk ile ahlâklandırmak için ve dünyada
açık fikirli ilim adamı yapmak için KUR'ÂN-I KERخM'i okutuyorlarmış.
İslâmiyeti
ve Kur'ân'ı takdir eden yabancılar pek çoktur. Müslüman olmayan kimseler, İslâm
Kitâbının kıymetini takdir edip istifade ederlerse, uyanık müslüman gençliği
daha fazla duramaz ve uyuyamaz. Mâbud-u Zîşânımız gençlerin bu ulvî ve kudsî ve
içten gelen isteklerini yirminci asırda da yerine getirdi. Bu asr-ı medeniyette
KUR'ÂN-I KERخM'in hakikî bir tefsiri olan RİSALE-İ NUR ESER'lerini ihsân
etti. Bu eserler Kur'ân-ı Kerîm'den alınmış ve Kur'ân-ı Kerîm'in esasları
dairesinde yazılmış eserlerdir. Eseri yazan Bedîûzzaman'dır. Bütün ilim
adamları, müttefikan Ri-
sh:» (G: 200)
sale-i Nûr'un muhterem müellifinin, Bedîüzzaman denmeğe
lâyık bir şahsiyet olduğunu tasdik etmişler. Böyle iken bu kadar şöhret sâhibi
kudretli bir şahsiyeti herkes tanımıyor, denebilir.
Evet,
içimizde onbeş yirmi seneden beri komünistler çalışıyorlarmış. Böyle
dâhilerimizi tanıtmak şöyle dursun türlü türlü isnatlarla kötülermişler. Buna
muvaffak olmak için de bütün imkânlardan istifade etmeye çalışmışlar. İlim
adamlarımızı millete fena göstermek için bütün gayretlerini sarfetmişler. Bu
hâlin böyle olduğunu ancak bu bir seneye yakın idrak edebildik. Matbuâatımızın
Komünist mikroplariyle dolduğunu; demokrasinin memleketimizde gelişmeye
başlaması sayesinde anlayabildik. Meğer aldanmışız. Ve aldatılmışız. Şimdiye
kadar din adamlarımız hakkında bize yapılan uydurma telkinatları ve yalan
yanlış propagandaları bu hakikatları öğrendikten sonra kafamızdan çıkarabildik.
Menfi intibalarımızı silebildik. Bütün hakikî dünya münevverlerinin istifade
ettikleri Kur'ân'ımıza öyle sarılabildik.
Ve öylelikle KUR'ÂN'dan dilimize çevrilen eserleri okumağa başladık. Eserleri
garp dillerine çevrilen MEVLÂNA CELÂLEDDİN, YغNUS EMRE, EVLİYA ÇELEBİ
gibi daha bir çok büyüklerimizin eserlerini ve hakikî kıymetlerini
sh:» (G: 201)
gençlik nasıl bilmiyorsa, Bedîuzzaman gibi bir büyüğümüzü
de gençlik tam tanımıyor. Fakat böyle kıymetli bir adamın şimdi de mevcut
olduğunu öğrenenler kıymetini derhal idrak etmiş. Ve istifade için can
atmışlardır. İnşâallah bütün Türk Milleti ve bütün dünya da bu büyüğün
eserlerinden faydalananlar çok olacaktır. Bu tahmin ve temenniyi Risâle-i
Nur'daki kudret ve kuvvet ve yenilik, kat kat kuvvetlendiriyor.
Evet bu
asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risâle-i Nur'dur. Bu hüküm
Nur Risâlelerini okuyanların kât'î bir hükmüdür. Benim gibi bir miskinin sözü
değildir. Nasıl Kur'ân-ı Kerîm'e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa;
O'nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risâle-i Nur'u okuyup amel edenler de
hakikî saâdete erişeceklerdir. Okuyan gençlerin istikbali parlayacak; İlim ve
irfan sahibi olacaklardır. Okudukça ahlâkımızın yükseleceğine kaniiz. Buna
sarsılmaz bir îmanla inanıyoruz... Okudukça ALLAHIMIZA, PEYGAMBERİMİZE, anne ve
babalarımıza, haklı ve hakiki kanuna itaatı öğreniyoruz. Bu sözler karşısında
belki, ehemmiyete alınmadığını ifâde eden bir söz söylenebilir. Fakat okunsun,
tecrübe edilsin. O vakit bu hükümleri okuyanlar kendileri vereceklerdir.
sh:» (G: 202)
Peygamberimiz
Efendimiz HAZRET-İ MUHAMMED ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM'ın mescidine girebilsem,
minâresine çıkabilsem. Allahım da söyliyeceklerimi bütün cihânın işitebileceği
şekilde gür bir sada bana verse bütün kudret ve kuvvetimle Risâle-i Nur'un
bütün gençliği ve insanlığı fenalıktan, dalâlet ve hayvâni hallerden kurtaracak
bir şaheser olduğunu ilân ederim... Risâle-i Nûr'un uyandırdığı bu ulvî istek
benim gibi yalnız dokuz on kitabını okuyabilenlerde bu derece olursa NUR
DERYASINA okumakla dalmış kimselerdeki istek ve arzunun kutsiyet ve büyüklüğünü
tahmin edemiyorum. Risâle-i Nûr hakkında bir fikir edinebilmek için hiçbir yerden
izahat almaya lüzum yok. Siz bu nurlu eserleri okuyun. Kur'ân-ı Kerîm'in Nuru
sizin içinize dolacak ve îmanınızı inkişaf ettirecektir. خman cihetinden,
dünyanın cennetten, bu noktada daha zevkli olduğunu Risâle-i Nur telkin
edecektir. Dünyayı fâni hayat değil, ebedî âlem için sevmeğe başlayacaksınız.
Namaz kılmanın büyük hakikî bir zevk olduğunu bir kat daha anlayacaksınız.
Namazda
büyük ve sevgili Allâhımızın huzurunda durmaktan o kadar fazla zevk duymaya
başlıyacaksınız ki: namazsız geçen günleriniz ız-
sh:» (G: 203)
dırap ve sıkıntılarla geçecektir. En sevinçli, en
neş'eli, en mes'ud anlarınızı namazda bulacaksınız. Zaten sizler de bilirsiniz
ki bu mukaddes vazifeyi hakkıyla yapanların dünya ve âhireti şen ve bahtiyar
geçecektir ve geçiyor.
RİSÂLE-İ
NUR'un hizmeti oldukça, dünyada iken Cennete dâvet etseler, KUR'ÂN-I
KERخM'e hizmet etmek gibi büyük bir şerefi terk edip, böyle mukaddes bir
vazifenin, böyle ulvî bir saâdetin dünyada olduğunu anlayarak şimdi o hizmeti
bırakıp Cennete gitmek istemiyeceksiniz. Dünyanın îman cihetiyle bir manevî
cennet hükmüne geçtiğini söyleyince, Dünya'dan şimdiye kadar ne gördük ki:
Bundan sonra safa süreceğiz, diyenler olabilir. Halbuki: Dünya ehl-i îman için
îman cihetiyle bir nevî mânevî cennet ve ehl-i dalâlet için bir mânevi cehennem
hükmünde olduğunu Risâle-i Nur kuvvetli mizanlarıyla ve kat'î delilleriyle
ispat etmiştir.
RİSÂLE-İ
NUR, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanlarını koyu fikir
karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi
ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakkın ihsaniyyle yazılmış bir eserdir.
Risale-i Nur'u devamlı olarak teenni ile ve içindeki lügatların mânalarını
öğrenerek okuyabilirsiniz; içi-
sh:» (G: 204)
nizde, geceli gündüzlü çalışanlar gibi bir ferah, bir
heves uyanacaktır. Eğer biraz ağır davranıyorsanız, nefsin tesiri altında
kaldığınızı hatırlayınız. O vakit faaliyetinizi derhal arttırmalısınız. Çünki:
gençlik gidiyor. Bu gibi kıymeti ölçüye sığmayan eserleri okumak için beş
dakikayı bile boşa gidermemek bizim kuvvetli bir azmimizdir.
RİSÂLE-İ
NUR'a çalışan mes'ut kimseler arasında menfaat-i şahsiye kat'iyen mevzu-u bahis
değildir. Çünki gâye Rızâ-yı İlâhidir. Hamd olsun Risâle-i Nûr'a çalışmanın
mukaddes kitabımıza hizmet olduğunu öğrenen sevgili arkadaşlarımız milyonları
geçmiş. Akıl ve fikri yerinde olanlar için pek âşikâr olarak görünen bu
hakikatı hiçbir fert inkâr edemez. Allah için bir çalışma olan Risâle-i Nur
çalışmalarında gece uykularını bile terk edenler var.
Risâle-i
Nûr'a hizmet eden NUR'un öyle hakikî talebeleri var ki: onlardan birisine
denilse: Risâle-i Nûr yerine şu kitapları kopya et de Amerika'lı milyarderler
Ford'un servetini sana verelim. Risâle-i Nûr'un satırlarından kaleminin ucunu
bile kaldırmadan şöyle cevap verir: «Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla
verseniz kabul etmem. Çünki: Cenâb-ı Hak Risâle-i Nûr'un hizmetiyle tükenmez
bâki bir hâzîneyi veriyor. Acaba sizin o
sh:» (G: 205)
servetiniz beni mes'ut edecek mi? O da şüphelidir. Fakat
Cenab-ı Allâhın ihsan edeceği bâki servet ile hakikî saâdete kavuşacağımdan şek
ve şüphe yoktur.»
Eğer bir
genç Risâle-i Nur'un kıymetini anlamakta biraz gecikmiş bulunuyorsa; içi
sızlaya sızlaya şöyle devam edecek: «Şu geç uyanan biçâre gençliğimi geçici
şeylerle değil, ancak ve ancak Kur'ân'a ve îmana hizmet uğrunda sevgili
Allâhımıza ve sevgili Peygamberimize kavuşmak çığırında çalışmalara vakf
etmeliyim. Onların milyonları için Risâle-i Nûr'u yazmaktan geri kalamam.»
Risâle-i
Nûr'a bu kadar bağlanıldığını görünce dünyadan alâkamızın kesildiğini
zannedenler olabilir. Bilâkis bu cihet şu vasıflarımızla tebarüz eder: mücerred
isek işlerimizi en evvel, talebe isek derslerimizi en önce, memur isek
vazifemizi en başta yapıyoruz. Risâle-i Nûr'un okunması bu işlerimizde
muvaffakiyetimizi kat kat artırarak kuvvet ve heves veriyor. Bize vaktin
kıymetini anlatıyor. Çalışılması lâzım gelen saatlerde caddede, şurada burada
boşu boşuna vakit öldürmekten bizi men ediyor. İşlerimizi program içine
aldırıyor. Hattâ istirahat zamanlarımızda bile çalışmak azmini taşıtıyor.
sh:» (G: 206)
RİSÂLE-İ
NغR'un kıymetini tam beyan etmek mümkün değildir. O'nun kıymeti
okuyanların içini o kadar sarıyor ki: öyle olanlardan öyle fedakârlar var ki:
bütün insanlar onlardan birinin başına
toplanıp Risâle-i Nur'dan vazgeçirmeye çalışsalar yine muvaffak
olamıyorlar.
Risâle-i
Nûr'u te'lif ile vazifelendirilen ÜSTÂD'ın da hizmetçisi olurum. Hizmetçisinin
hizmetçisi de olmayı bir şeref biliyorum. Bu bağlılığı çok görenler olabilir.
Kat'iyen hiçde fazla görülmemelidir. Kıymetli bir eser okuruz. Onu yazana karşı
içimizde az çok bir bağlılık belirir. Meselâ: Molyer'in, Şekspir'in, Viktor
Hügo'nun eserlerinden okunur. Bunların eserleri okunduğu zaman bir takdir
hissedilir. Acaba İSLÂM dininin rehberi olan KUR'ÂN-I KERخM'in
müfessirinin şahsına karşı bağlılığın derecesi nasıl olabilir? Meşhur GÖTE'nin
eseri kâğıda yazılırsa, Bediüzzaman'ın eseri yâni RİSÂLE-İ NUR, altın gümüş
levhalar üzerine işlenmeğe lâyıktır. Eflâtunun üstadı Sokrat'ın ve Aristo'nun
eserlerini tetkik için gece yarılarına kadar çalışılırsa, Bediüzzaman'ın
eserlerini okumak için uykularımızı terk edersek çok mu görülmelidir? Yalnız
dünyaca şöhret kazanmış bir müellifin eserine beş lira verilirse, Risâle-i Nûr
gibi her iki âlemde de en
sh:» (G: 207)
büyük şöhret ve yüksek mevkilere lâyık, kudsî bir eser
için bütün bir servet feda edilir ve edilmelidir. Dürüst fikirli eserlere
bağlılığımızın derecesi on ise, Risâle-i Nûr gibi dünya ve âhiretimize
rehberlik eden bir MغCİZE-İ KUR'ÂNİYE'ye râbıtamız; sonsuz ve nihayetsiz
olmalıdır. Öyle ise geliniz kardeşlerim. Sarılalım, nurundan nur almaya.
Şiddetli ihtiyâcı olan yüzlerimizi ve gözlerimizi Kur'ân-ı Kerîm'in i'câz-ı
mânevisi olan Risâle-i Nûr kütüphanesine çevirelim. Orayı nokta-i nazar
yapalım. Ve Kur'ân-ı Kerîm'in mukaddes sözlerini bütün kudret ve kuvvetimizle
tekrarlıyalım. Kur'ân-ı Kerîm'in hakikî bir tefsiri olan Risâle-i Nûr bizim
özümüz, kalbimiz ruh ve cânımızdır. Onu gaye-i hayatımız ve sermâye-i ömrümüz
biliyoruz ve bilmeliyiz. Evet kardeşlerim, Risâle-i Nûr'daki hususiyetler;
şimdiye kadar te'lif edilen hiç bir eserde görülmüyor. Bunu ne biliyorsun
diyebilirsiniz? Ömrünü vakfedip cildlerle eser okuyan hakikî ilim adamlarından
Risâle-i Nûr'u okuyanlar bu hakikatı ilân ediyorlar. Ve o şahsiyetler, şu
zamanda yaşayan insanların, ilmi ne kadar yüksek ve zengin olursa olsun
Risâle-i Nûr'u okumağa muhtaç oldukları kanaatına varıyorlar. Gurur, kibir ve
enaniyet gibi hastalıklara müptelâ olmaktan fazla korkan
sh:» (G: 208)
âlim, fâzıl ve münevverler Risâle-i Nûr'a derhâl
sarılıyorlar. Bazılar altmış yetmiş yaşlarında oldukları halde Risâle-i Nûr'a
talebe olmıya çalışıyorlar. Risâle-i Nûr'un en mühim husûsiyetlerinden birisini
müellifi şu şekilde buyurmuştur: (Herhangi bir eser okunur, malûmat elde edilir.
Fakat Risâle-i Nûr aynı zamanda akıl ile beraber kalbe ve ruha bir mânevî,
zevkli dersi de verir.) Evet kardeşlerim.. Risâle-i Nûr'un bu hususiyeti
okuyucularında göz ile görünüyor. Türk Müslaman gençliği de kendini karanlık
fikirli değil, imanlı, münevver ilim ve fen adamı yapmak istiyor. Bunun içni
her türlü malûmatın esasını hâvi eseri okuyacak hukuk, tıp ve fen
fakültelerinin talebeleri kendi mesleklerini alâkadar eden bahisleri, Risâle-i
Nûr'da okudukları zaman ilmî, içtimaî, ve ruhî, çeşitli bilgilerin
hakikatlarını elde etmeye muvaffak oluyorlar. Edebiyat meraklıları da Risâle-i
Nûr'u okuyorlar. Kelâm, kitabet, şiir kudretleri Risâle-i Nûr'u okumadan evvel
bir ise okuduktan sonra on oluyor. Risâle-i Nûr-u okuyan, herhangi bir ilim
meclisindeki tartışmalarda mutlaka zaferi kazanıyor. Hakikatı en açık bir ifade
ile anlatıyor. Risâle-i Nûr'u tam kabul ile okuyan hâkimlerin isâbetsiz karar
verdikleri görülmüyor. Hakikî medeniyetin ve yüksek içtimâiyâtın ve in-
sh:» (G: 209)
sanlık kanunlarının esası KUR'ÂN'dır. Aradıklarınızı
Kur'ân-ı Kerîm'in hakikî bir mübarek tefsiri olan Risâle-i Nûr'da bulacak ve
takdir hisleri içinde def'alarla okumak iştiyakına sahip olacaksınız.
Üniversiteye gitmeden evvel Risâle-i Nûr'u tamamen okumuş olmak faydaların
üstünde bir fayda temin eder. Yoksa büyük felâketlere düçar olmak kuvvetle
muhtemeldir. Risâle-i Nûr'un üslûbu başlıbaşına yekta ve hiç bir üslûpla
kabil-i kıyas olmayan bir üslûptur. Bu çekici, akıcı üslûp devamlı bir okuma
iştiyâkı uyandırır. İşte o zaman insana bu asırda eşsiz bir te'lifin tatlı ve
bambaşka üslûbunun verdiği bir haz ile Nûr Külliyatını bir an evvel okumak için
gayret ve heves geliyor. Kur'ân-ı Kerîm; mânası bilinmeden okunduğu halde
okuyana mânevî bir tesir yapar. Risâle-i Nûr'da Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câz-ı
Mânevîsi olduğu için içerisinde rastlanan arabî kelimelerin bazılarını
anlayamazsınız da onların feyzi, ruhu insana nüfuz eder ve ediyor. Evet
Risâle-i Nûr'dan bir parça okuyan takdirkâr bir münevver, okuduğu bir parça ile
Risâle-i Nûr Külliyatının bir şaheser olduğu hükmünü veriyor ve vermektedir.
Risâle-i Nûr'un öyle emsalsiz bir te'lifi var ki; hakikatlarını her âlim
anladığı gibi, her okuyabilene ve her dinleyene -cahil de olsalar-
sh:» (G: 210)
anlamak ve anlatmak kudret ve hususiyetine mâliktir.
Risâle-i Nûr; veciz hakikatlar ve sözler hazinesidir. Risâle-i Nûr'un cümle ve
vecizelerini hâfızamıza alırsak, onların kalbimiz ve dilimizden gâyet kıymettar
mücevherât parçaları halinde çıktığını görürüz. Bediüzzaman, İhlâs Risalesi'nin
sonunda bizlere çok büyük müjde veriyor. Bu kadar hârika bir kolaylığı müjde
etmek şimdiye kadar hiç bir müellife nasip olmamış, diye kanaat ediyoruz.
Hazreti Üstad o risalesinde şöyle buyuruyor: «Bu risâleleri anlıyarak ve kabul
ederek bir sene okuyan, bu zamanın hakikatlı bir âlimi olabilir.» Âlim demek,
ilim kudretine sahip olan kimse demektir. Bu hususta genç ve ihtiyar farkı
yoktur. Risâle-i Nûr kendisini sadakatla okuyan gençleri bir senede âlim
yapıyor. Sevgili Allâhımızın bu zaman insanlarına lütuf buyurduğu bu kadar
kolay ve sür'atle elde edilebilecek bir maârifin mevcudiyetini işiten aklı
başında, kalbi yerinde olan bir genç buna mâlik olmak için beş dakikasını bile
kaybetmemek azmiyle çalışmaktan geri kalabilir mi? Hayır, ASLA ve KAT'A...
Bu vatan
ve bu millet gençliği uyanıyor. Bu uyanan gençlik, hakikî refah ve saadete
eriştirecek hizmeti, Risâle-i Nûr'la yapmak istidadına
sh:» (G: 211)
sahiptir. Yalnız gerek dar ölçüde olsun ve gerek geniş
ölçüde olsun, hârikulâde muvaffakiyete erişebilmek için Risâle-i Nûr'un şahs-ı
mânevisinin himmetine muhtaçtır. Bunun için de Risâle-i Nûr'un şahs-ı
mânevisine ciddi ve samimî bir alâka ile bağlanmak lâzımdır. Sevgili
kardeşlerim; bu kadar kıymetli eserleri bir an evvel okumak için bütün
gayretinizle çalışacağımızdan eminim. Ve öyle olmanızı temenni ediyorum.
Şimdiden içinizden mânevî bir kuvvetin sizi çalışmaya sevk ettiğini fark
ediyorsunuz, ve anlıyorsunuz. Bu eserlerden faydalanmak için eski yazıyı
öğrenmeğe karar veriniz. Biz kendimizi yetiştirmek zaruret ve azmindeyiz.
İnşâallah, devamlı, sebatlı ve azimli çalışmalarımızla her halde yükseleceğiz.
Risâle-i Nûr'a bizlere bahşedilen harikulâde ihsanâtı gören ve işiten
Türk-Müslüman Gençliği daha fazla sabr edemez ve edemiyor ve edemiyecek.
Kafasını ilimle, kalbini nurla dolduracak ve dolduruyor. Böylelikle büyük
Allahımızın hakikî bir kulu ve bütün dünya gençliğine örnek bir Müslüman-Türk
genci olmaya çalışıyoruz. Risâle-i Nûr'u yazmaktaki kazançlarımız çok büyük ve
çeşitlidir. Eski yazı pek kısa bir zamanda öğreniliyor. Hem yazarken malûmat
elde ediliyor. Risâle-i Nûr'u çoğaltmakla Kur'ân-ı Kerîm'e hizmet
sh:» (G: 212)
edildiği için, bir sahifelik bir yazıya sahifeler
adedince kazançlar lütuf buyuruluyor. Yazılarak edinilen bilgi de hâfızaya daha
esaslı bir şekilde yerleşiyor. Risâle-i Nûr'un kıymetini idrâk edip okumaya
başlayan bir arkadaş sormuştu: -«Risâle-i Nûr iki cild midir?» Hayır zengin bir
külliyat. Dedim. Tekrar sordu: «Hepsi yeni yazı mı?» Dedim: Şu gördüğün cildler
yeni yazıdır. O arkadaşım bir lâhza düşündü. Anî ve isabetli karar veren büyük
bir adamın tavrını andırır bir şekilde, çalışkanlık ve uyanıklık ifade eden bir
tarz ile şöyle dedi: «Bu kadar kıymetli bir eserin eski yazılarını okumaktan
mahrum kalamam. Eski yazıyı öğrenmek için çalışmaya başlamalıyım.»
Biz,
ilim ve kemâlâtla bütün insanlığa en ulvî bir hizmeti yapmak istiyoruz. VE
İNŞAALLAH YAPACAĞIZ...
Eskiden
de temiz ve dürüst arkadaşlar edinmeye meraklı idim. Bir arkadaşlar tanıştığım
zaman evvelâ onu arkadaş namzedi olarak seçerdim. Arkadaşlığı hakikî ve ebedî
olabilmesi için de en aşağı bir iki sene tecrübe etmek lâzımdır. Diyordum.
Şimdi birisiyle tanışırken Risâle-i Nûr'un sadık ve hakikî talebesi denildiği
anda, ona bütün samimiyetimle bağlanıyorum.
RİSÂLE-İ
NغR'daki hârikulâde kuvvet; mis-
sh:» (G: 213)
kinleri cevval yapıyor. Süflî ve pis zevklerden hoşlanan
kimseleri zevk-i selim sâhibi yapıyor. Menhus zevklerden ikrah ettiriyor. Vaz
geçiriyor. Hem en temiz hakikî ve ebedî ve sonu gelmeyen hazlar veriyor. İnsana
hayatı sevdiriyor. Bedbinlikten kurtarıp imanlı bir bahtiyarlık aşılıyor. Orta
halli değil, en ileri ve en yüksek bir insan olmak heves ve iştiyakını
lütfediyor. Gurur ve kibir gibi sevimsiz amelleri tedâvi ediyor. Vakar ve
tevâzu gibi faziletlerle değerlendiriyor. Hasım ve kinleri barıştırıyor.
Fenalığa karşı fenalıkla mukabele etmeyi değil, bilâkis iyilik etmeyi, sabır ve
tahammülü aşılıyor. Sizin gibi halîm, selim, ahlâklı, terbiyeli, temiz,
sevimli, kıymetli gençleri, bozulmuş fena muhitin, sosyete yâni serbest hayatın
fena görenekleriyle ahlâksız, terbiyesiz, çirkin, sevimsiz değersiz kıymetsiz
bir insan haline getirmekten vikaye ediyor. İşte bunun için Risâle-i Nûr'un
sâdık, hakikî bir talebesi, milyonlarla ahlâken düşük insanlar arasında kalsa,
ahlâkını değşitirmiyor. Bilâkis ahlâkını daha fazla yükseltmek için nefîs
mücadelesine girişiyor. Risâle-i Nûr'dan aldığı malûmat ile, azimle ve mânevî
kuvvetle galibiyeti kazanıyor. Kendini o bozuk cemiyete uydurmak değil, öyle
cemiyetleri islâh etmek azmine sahip oluyor. Büyük Allâhın
sh:» (G: 214)
yardımı ve Risâle-i Nûr'un verdiği tahkikî îman
dersleriyle en ileri ve en yüksek içtimaî esaslarla mücehhez bir ıslahatçı
oluyor. Anarşistliğe yüz tutmuş, insaniyet çerçevesinden çıkmış olanları
medenileştirmeye çalışıyor. İşte bizler, Yardımcımız olan ve büyüklüğünün ve
kudretin ölçüsü olmayan Allâha iltica ediyoruz. Ona sığınıyoruz. Ve Ona
yalvarıyoruz. Bütün insanları; insaniyete, refah ve saadete kavuşturan hakikî
medeniyetin müessisi ve nâşiri olan PEYGAMBERİMİZ Hazret-i MUHAMMED
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan İmdat ve Risâle-i Nûr'un şahs-ı mânevisinden himmet
dileyerek çalışıyoruz.
Evet
kardeşlerim, içtimaî derd ve yaralarımızı tedâvi edecek bugünde esaslı tek bir
HAKİKAT var. O da KUR'ÂN-I KERخM'in tefsiri olan RİSÂLE-İ NغR
eczalarıdır. Bu hakikatı, gençleri yetiştirmek şeref ve kıymetine nail olan
öğretmenler idrak etmektedirler. Gözümüz daima terakki etmekte olacaktır.
Dünyanın ebedî saadeti kazanmak için bir ticarethane olduğunu Risâle-i Nûr ders
veriyor. Biz de nihayeti olmayan bir ilim için muvaffakiyetleri kazanmakta aza
kanaat etmeyeceğiz. Daima fazla kazanmak ve ilmen yükselmek için azimli ve
sebatlı olarak çalışacağız İnşaallah.
sh:» (G: 215)
Fen
bütün hızıyla ilerlemektedir. Mâneviyatta yükselmek de, bununla muvazidir.
Maddî sahada bir saatlik yol bir dakikaya indirildiği bir devri yaşıyoruz.
Mâneviyat sahası ise daha sür'atli daha vüs'atlidir. Eski zamanda yarım asırda
elde edilebilen İlmî Hakikat, şimdi bir senede kazanılabiliyor. Belki de daha
kısa bir zamanda elde edilebiliyor. Bu muvaffakiyet ise ancak ve ancak azimli
ve devamlı çalışmakla mümkündür.
Evet
kardeşlerim, hakikî ve yüksek bir insan olabilmek ve bu olgunlukda millet ve
vatanımıza ve bütün dünyaya ulvî bir hizmet yapmak için Risâle-i Nûr yolunda koşmamız
lâzımdır. Hattâ bu koşmamızda daha çok sür'at göstermemiz lâzım. Yâni beş
dakikalık okumaya müsait olan bir zamanımızı boşa gidermemek zaruretindeyiz.
Okumakda sür'at bu şekilde olur. Her zaman ve her yerde kendimizle şöyle
konuşmalıyız: «Vakit kaybediyoruz. Aman vaktimiz boşa gitmesin. Sermâye-i
hayatımız olan vaktimizi öldürmiyelim. Ve, vakit kazanmak için şöyle yapalım,
böyle yapalım» diye vakte çok büyük ehemmiyet vererek NغR hizmetleri ile
teâli etmeye pek ciddî çalışmalıyız.
Konya
Nûr Talebeleri namına
ZİVER GÜNÜZALP
sh: » (G: 216)
BİSMİHİ SÜBHANEHU
Esselâmü âleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü Ebeden Daima.
Şu
kâinat semasının gurubu olmayan, manevî güneşi Kur'an-ı Kerim; şu mevcudat
kitab-ı kebirinin âyât-ı tekviniyesini okutturmak, mahiyetini göstermek için
şuaları hükmünde olan envarını neşrediyor. Beşerin aklını tenvir ile sırat-ı
müstakimi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd; hilkatindeki maksadlar ve
fıtratındaki arzular ve istikametindeki gayesini, o hidayet güneşinin nuru ile
görür ve bilir. O hidayet nurunun tecellisine mazhar olanlar; kalb kabiliyeti
nisbetinde ona âyinedarlık ederek yakınlık kesbeder. Eşya ve hayatın mahiyeti;
o nur ile tezahür ederek ancak o nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. Ezelî
Güneş'in manevî hidayet nurlarını temsil eden Kur'an-ı Kerim, akıl ve kalb
gözüyle hak ve hakikatı görmeyi temin eder. Onun nurundan uzakta kalanlar
zulmette kalırlar. Zira her şey nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. İşte şu
hakikatın manevî ve sermedî güneşi olan Kur'an-ı Kerim'in nur tecellisine bu
asrımızda Nûr ismiyle müsemma olan Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi mazhar
olmuştur. O nurlar ki; zulmetten ay
sh: » (G: 217)
rılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla
gündüzünü gece yapan, sefahetperest, aklı gözüne inmiş, zulmette kalarak gözü
görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını îman
hakikatlarına tevcih ederek sırat-ı müstakimi büsbütün kör olmayanlara
gösteriyor. Nur topuzunu ehl-i küfür ve münkirlerin başına vurup:
Ya
aklını başından çıkar at, hayvan ol. Yahutta aklını başına al, insan ol, diyor.
İlim bir nur olduğuna göre, Risale-i Nur'un ilme olan en derin vukufunu
gösterecek bir-iki delile kısaca işaret ederiz:
Evvelâ:
Şunu hatırlamalıyız ki; Risale-i Nur başka kitabları değil, yalnız Kur'an-ı
Kerim'i üstad olarak tanıması ve ona hizmet etmesi itibariyle makbuliyeti
hakkında bizim bu mevzuda söz söylememize hacet bırakmıyor. Biz ancak ilim
erbabı nazarında, Risale-i Nur'un değerini belirtmek için deriz ki: Risale-i
Nur şimdiye kadar hiç bir ilim adamının tam bir vuzuh ile isbat edemediği en
muğlak mes'eleleri, gayet kolay bir şekilde en basit avam tabakasından tut da
en yüksek havas tabakasına kadar herkesin istidadı nisbetinde anlayabileceği bir
tarzda şübhesiz tam ikna' edici bir şekilde izah ve isbat etmesidir. Bu
sh: » (G: 218)
hususiyet, hemen hemen hiç bir ilim adamının eserinde
yoktur.
İkincisi:
Bütün Nur eserleri; Kur'an-ı Kerim'in bir kısım âyetlerinin tefsiri olup onun
manevî parıltıları olduğunu her hususta göstermesidir.
Üçüncüsü:
İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhanlarla ilmî mahiyette
cevab vermesidir. Meselâ: Allah'ın varlığı, âhiret ve sair îman rükünlerini,
bir zerrenin lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yaparak isbat
etmesidir. En meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sina, Farabî, İbn-i Rüşd bu
mes'elelerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde, Risale-i Nur o
hakikatları bir zerre veya bir çekirdek lisaniyle isbat ediyor. Eğer Risale-i
Nur'un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsa idi, onlar hemen diz
çöküp Risale-i Nur'dan ders alacaklar idi.
Dördüncüsü:
Risale-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri komprime
hülâsalar nev'inden kısa bir zamanda temin etmesidir.
Beşinci:
Risale-i Nur ilmin esas gayesi olan rıza-yı İlahîyi tahsile sebeb olması ve
dünya menfaatına, ilmi hiç bir cihetle âlet etmeyerek
sh: » (G: 219)
tam manasıyla insaniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi
temsil etmesidir.
Altıncısı:
Risale-i Nur kuvvetli ve kudsî ve îmanî bir tefekkür semeresi olup, bütün
mevcudatın lisan-ı hal ve kal suretinde tercümanlığını yapar. Aynı zamanda îman
hakikatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişaf
ettirir.
Yedincisi:
Risale-i Nur, esas bakımından bütün ilimleri câmi' oluşudur. Âdeta ilim
iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim
erbabı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukufunu tebarüz ettiren
vecizeler mecmuasıdır. Misal olarak birkaçını zikrederek, heyet-i mecmuası
hakkında bir fikir edinmek isteyenlere Risale-i Nur bahrına müracaat etmelerini
tavsiye ederiz.
1-
Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halk etmiştir.
2-
Pirenin midesini tanzim eden Manzume-i Şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.
3- Bir
zerreyi icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî
lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin, bahusus zîhayat
herbir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü
vardır.
4-
Tabiat; misalî bir matbaadır, tâbi' değil. Na
sh: » (G: 220)
kıştır, nakkaş değil. Mistardır, masdar değil. Nizamdır,
nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye
değil.
5-
Sabit, daim, fıtrî kanunlar gibi; ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden
gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Ve bir seyyale-i latifeyi o
cevhere sadef etmiştir.
Ve
hâkeza binlerce vecizeler var.
Elbâþki Hüvel Bâki
Dr. Mustafa Hilmi RAMAZANOÐLU