ASÂ-YI MUSA'DAN

 

İKİNCİ KISIM

 

HÜCCETÜLLAH-ÜL BÂLİĞA  RİSALESİ

 

ONBİR HÜCCET-İ  ÎMANİYEDİR.

 

 

 

 

 

Bu risaleyi Ankara ehl-i vukufu çok takdir ettikleri gibi; bu defa da beraetimize ehemmiyetli bir sebep, ve küfr-ü mutlakı kıran en keskin ve yüksek ve kuvvetli bir hüccet-i katıa ve bürhan-ı bâhirdir.

SAİD  NURSİ

 

 

 

 

 

 

(Sh:Asâ.89) 

           $        

 

 

BİRİNCİ HÜCCET-İ  ÎMÂNİYE

 

AYET-ÜL KÜBRA

 

Kâinattan hâlikını soran bir seyyahın müşahedatıdır.

 

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمِنِ الرَّحِيمِ

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَواتُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ  شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

وَلَكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اَنَّهُ كَانَ حَلِيمَاً غَفُورًا

                

 

            [Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur'aniye; bu kâinat Hâlikını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütalaâ ettiği en parlak bir sahife-i tevhid olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvafıktır.]

 

            Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârane bir ziyafetgâh; ve gayet san'atkârane bir teşhirgâh, ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh; ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşâgâh; ve gayet mânidarane ve hikmetperverane bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken,

 

 

            (Sh:Asâ.90)        

 

en başta göklerin, nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür. "Bana bak, aradığını sana bildireceğim." der. O da, bakar görür ki:

 

            Bir kısmı, Arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir  kısmı top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecram-ı semâviyeyi direksiz düşürmeden durduran; ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız, söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran; ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden; ve Güneş ve Kamer'in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran; ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden; ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren; ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren; ve bir  muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren; ve Arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezâhür-ü Rubûbiyyet; ve o Rubûbiyyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkep bir hakikat bu azameti ve ihâtâtı ile o semâvat Hâlik'ının vücub-u vücuduna ve vahdetine; ve mevcudiyeti, semâvatın mevcudiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder mânasiyle Birinci makam'ın Birinci Basamağında:

 

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ  فِى وَحْدَتِهِ السَّمَوَاتُ بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا  بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ وَالتَّدْبِيرِ  وَالتَّدْوِيرِ  وَالتَّنْظِيمِ وَالتَّنْظِيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ

                        

 

denilmiştir.

 

            Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i semâ denilen ve mahşer-i acaib olan feza, gürültü ile konuşarak bağırıyor; "Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." der.

 

            O misafir, onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar. Müthiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki: Zemin ile âsuman ortasında muallâkda durdurulan bulut, gayet hakîmane ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti -yâni yaşamak ateşinin şiddetini- tadil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına

 

(Sh:Asâ.91)          

 

yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra "Yağmur başına arş!" emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

 

            Sonra o yolcu, cevdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerîmane istihdam olunur ki, güya o câmid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir; ve hiçbirini geri bırakmıyarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyette zeminin bütün nüfuzlarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkihine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârâne ve alîmâne ve hayatperverâne istihdam olunuyor...

 

            Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O lâtif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet, tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbâniyeden akıyor mânasında olduğundan, yağmura "rahmet" namı verilmiştir.

 

            Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı -gök gürültüsü- dinler, görür ki: Pek acîb ve garip hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

 

            Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid,şuursuz bulut; elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadîr ve Rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir Sultanın fermaniyle, ve kuvvetiyle vakit bevakit cevv âlemini doldurup, boşaltır ve mütemadiyen, hikmetle yazar ve paydos ile bozar  tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir; ve gayet lütufkâr ve ihsanperver, ve gayet keremkâr ve Rubûbiyyetperver bir Hâkim-i Müdebbir'in tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak, göz yaşlariyle, onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir; ve sünger gibi bahçelerine su serper; ve zemin yüzünü yıkar, temizler.

 

            Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: "Bu câmid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhiri suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve râhi-

 

 

             (Sh:Asâ.92)         

 

mane ve san'atkârane işler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedâhe isbat eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm; ve gayet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden her bir emr-i Rabbâniyi dinler, itaât eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkihine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ü seyehatına; ve bilhassa seslerin: ve bilhassa telsiz  telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline; ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza -oksijen- gibi iki basit madeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbâni san'atlarda kemâl-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum."

Demek,وَتَصْرِيفُ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ  الْمُسَخَّرِ  بَيْنَ السَّمَآءِ وَاْلاَرْضِ   âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle, hadsiz Rabbâni hizmetlerde istimal; ve bulutların teshiriyle, hadsiz Rahmâni işlerde istihdam; ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcibü'l-Vücud ve Kadir-i Küll-i Şey ve Âlim-i Küll-i Şey bir Rabb-i Zülcelâl-i Vel-İkram'dır der, hükmeder.

 

            Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmânî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve lâtif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mîzan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalar ile çalkalanan ve  büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuursuz müvellidülma ve müvellidülhumuza -hidrojen, oksijen- gibi iki basit maddeden terekküp eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor.

 

            Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm'in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor; ve nüzuliyle  وَهُوَ الَّذِى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ    âyetini maddeten tefsir ediyor.

 

 

          (Sh:Asâ.93)          

 

            Sonra ra'dı dinler ve berk'e -şimşeğe- bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acîbe-i cevviye tamtamınaوَيُسَبِّحُ  الرَّعْدُ              بِحَمْدِهِ  veيَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ  يَذْهَبُ  بِالاَبْصَارِ    âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.

 

            Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk- misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle, baş aşağı , gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor. "Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zatın hârika işlerine bak. Sen, başı boş olmadığın gibi, bu hadiseler de başı boş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar."diye ihtar ediyorlar.

 

            İşte bu meraklı yolcu, bu cevv'de; bulutu teshirden, rüzgârı tasrifden, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir hakikatın yüksek ve âşikar şehadetini işitir, Âmentü Billah der. Birinci Makam'daki  

         لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ الْجَوُّ   بِجَمِيعِ  مَا فِيهِ   بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ وَالتَّصْرِيفِ وَالتَّنْزِيلِ وَالتَّدْبِيرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ

fıkrası, bu yolcunun cevve dâir mezkûr müşâhedâtını ifade eder. (İhtar)

 

            Sonra, o seyehat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, Küre-i Arz, lisan-ı haliyle diyor ki:

 

            "Gökde, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğünm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku."

O da bakar, görür ki: Arz, meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle;

-----------------------

İ H T A R : Birinci Makamda geçen otuzüç merteb-i tevhidi bir parça içah etmek isterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliği cihetiyle, yalnız gayet muhtasar bürhanlarına ve meâlinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risale-i Nur'un, otuz, belki yüz risalelerinde; bu otuzüç mertebe delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, herbir risalede bir kısım mertebeler beyan edildiğinden, tafsili onlara havale edilmiş.

 

             (Sh:Asâ.94)          

 

günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, Haşr-ı A'zamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin envaını bütün erzak ve levazımatlariyle içine alıp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren, ve Güneş etrafında seyehat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir.

 

            Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki herbir sahifesi, binler âyâtiyle Arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında îcad ve idaresine bakar, müşahede eder ki: Yüzbin envaın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor; ve gayet mu'cizâne, bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor; ve gayet müdebbirâne idare olunuyor; ve gayet müşfikâne iaşe ve it'am ediliyor; ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden ve çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor...

 

            Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nevi' et'ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahman-ı Rahîmin gayet müşfikâne ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.

 

            E l h a s ı l: Bu sahife-i hayatiye-i bahariye, Haşr-i A'zamın yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle,

 

فَانْظُرْ اِلّى اَثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا  اِنَّ ذَالِكَ  لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

 

âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânalarını mu'cizane ifade eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde لآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ    dediğini anladı.

 

            İşte; Küre-i Arz'ın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehadeti ile, o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı mânasında olarak ve o müşahedatları ifade için, Birinci Makam'ın Üçüncü Mertebesinde böyle denilmiş:

 

          (Sh:Asâ.95)        

 

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوُاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ  فِى وَحْدَتِهِ اْلاَرْضُ    بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا

وَمَا  عَلَيْهَا بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ وَالتَّدْبِيرِ وَالتَّرْبِيَةِ وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْزِيعِ الْبُذُورِ  وَالْمُحَافظَةِ  وَاْلاِدَارَةِ وَاْلاِعَاشَةِ لِجَمِيعِ ذَوِىِ الْحَيَاتِ  وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّحِيمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ  الْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ

 

 

            Sonra, o mütefekkir yolcu, her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan îmanı kuvvetlendirip ve manevi terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan Îman-ı Billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; "sema", "cevv" ve "arz'ın" mükemmel ve kat'i derslerini dinlediği haldeهَلْ مِنْ مَزِيدٍ  deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârane cûş u huruşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hâl ve lisan-ı kâl ile "Bize de bak, bizi de oku!" derler. O da bakar, görür ki:

            Hayatdârane mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, Arzı kuşatıp, Arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

            Sonra denizlerin içlerine bakarlar, görür ki; gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevvellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır, basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadir-i Zülcelâl'in, bir Rahîm-i Zülcemâl'in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.

            Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmane ve rahîmanedir, bilbedahe isbat eder ki; bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelâl-i Ve'l-İkram'ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, "Dört nehir Cennet'ten

(Sh:Asâ.96)

geliyorlar."diye rivayet edilmiş. Yâni; zâhiri esbabın pek fevkınde olduklarından, mânevî bir Cennet'in hazinesinden ve yalnız gaybî tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir.

            Meselâ: Mısır'ın kumistanını bir Cennet'e çeviren Nil-i Mübarek, Cenup tarafından, Cebel-i Kamer denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer, mahzen altı kısmından bir kısım olmaz. Varidatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i mübarek âdet-i Arziye fevkınde bir gaybî Cennet'ten çıkıyor diye rivayeti, gayet mânidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor.

            İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icma, denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir  kuvvetleلآاِلَهَ اِلاَّ هُوَ  der; ve bu şehadete denizler mahlûkatı adedince şâhidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin, nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek mânasında, Birinci Makam'ın Dördüncü Mertebesinde:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ  فِى وَحْدَتِهِ  جَمِيعُ الْبِحَارِ وَالاَنْهَارِ  بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  التَّسْخِيرِ  وَالْمُحَافظَةِ  وَاْلاِدِّخَارِ  وَاْلاِدَارَةِ  اْلوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ  بِالْمُشَاهَدَةِ

 

denilmiş.

 

            Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar, "Sahifelerimizi de oku" diyorlar. O da bakar görür ki:

 

            Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr-i Rabbâni ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbat-ı dahiliyeden neş'et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalariyle teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasiyle ve menfeziyle teneffüs edip zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor.

 

            Demek, nasılki sefineleri sarsıntıdan vikâye ve muvazenelerini muhafaza  için; onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefi-

 

 

         (Sh:Asâ.97)

       

nesinde bu mânada hazineli direkler olduklarını Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan:

وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا * وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ * وَالْجِبَالَ اَرْسَيهَا   gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

 

            Hem meselâ: Dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi' menba'lar, sular, madenler, maddeler, ilaçlar o kadar hakimâne ve müdebbirane ve kerîmane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe, kudreti nihayetsiz bir Kadîr'in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ  tevhidini dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, Âmentü Billâh der.

 

            İşte bu mânayı ifade için, Birinci Makam'ın Beşinci Mertebesinde:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   جَمِيعُ الجِبَالِ وَالصَّحَارَى  بِجَمِيعِ  مَا فِيهَا وَعَلَيْهَا بِشَهَادَتِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  اْلاِدِّخَارِ  وَاْلاِدَارَةِ وَ نَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْبِيرِ

اْلاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ  اْلوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ  الْمُنْتَظَمَةِ اَلْمُكَمَّلَةِ   بِالْمُشَاهَدَةِ

   denilmiş.

 

            Sonra o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı. O'nu içeriye çağırdılar: "Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku." dediler. O da girdi, gördü ki:

 

            Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın enva'ları; bil' icma, beraberلآاِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünki bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatlı meyvelerinin  kelimeleriyle beraber müsebbihâne şehadet getirdiklerine  ve لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ   dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî haikatı gördü.

 

B i r i n c i s i: Pek zâhir bir surette kasdî  in'am ve ikram ve ih-

 

 

         (Sh:Asâ.98)        

 

tiyarî bir ihsan ve imtinan mânası ve hakikatı herbirisinde hissedildiği gibi; mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.

 

            İ k i n c i s i: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmıyan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir mânası ve hakikatı, o hadsiz enva' ve efradda gündüz gibi âşikâre görünüyor; ve bir Sâni-i Hakîm'in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.

 

            Ü ç ü n c ü s ü: O hadsiz masnuâtın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlı, zînetli olarak, mahdut ve mâdut ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüz bin nevi'lerin fârikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlışssız, hatâsız bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattır ki, Güneşten daha parlaktır; ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı isbat eden şahidler var diye, bildi. "Elhamdülillâhi alâ ni'metil îman" dedi.

 

            İşte bu mezkûr hakikatları ve şehadetleri ifade manasıyle, Birinci Makam'ın Altıncı Mertebesinde:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ  اِجْمَاعُ جَمِيعِ اَنْوَاعِ اْلاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَتِ  بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا  الْمَوْزُونَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَأَزْهَارِهَا  الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزِيلاَتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلِيغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  الاِنْعَامِ وَالاِكْرَامِ وَالاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ  وَحَقِيقَةِ التَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ وَالتَّصْوِيرِ بِاَرَادَةٍ وَ حِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِيَّتِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ  صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ  الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ  الْغَيْرِ  الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَاتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ  مَحْصُورَةٍ  مَعْدُودَةٍ

 

denilmiş.

 

 

           (Sh:Asâ.99)          

 

            Sonra, seyahat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i mârifet ve îman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapısı hakikat-bîn olan aklına ve mârifet-âşina olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, "Buyurun" dediler. O da girdi ve gördü ki:

 

            Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevi'leri ve taifeleri ve milletleri, bil'ittifak, lisan-ı kal ve lisan-ı halleriyle لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ   deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; her biri bizzat birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhânî ve mânidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihazları ve âzâları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir, ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyyetine şehadet getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede etti.

 

            B i r i n c i s i: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmıyan hiçten hakîmâne îcad; ve san'atperverâne ibda'; ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inşa; ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya etmek hakikatıdır ki; zîruhlar adedince şahidleri bulunan bir bürhan-ı bâhir olarak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'un vücub-u vücuduna ve sıfat-ı seb'asına ve vahdetine şehadet eder.

 

            İ k i n c i s i: O hadsiz masnu'lar biribirinden simaca fârikalı, zînetli ve miktarca mîzanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki; Kadir-i Küll-i Şey ve Âlim-i Küll-i Şeyden başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihâtalı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimal yok.

 

            Ü ç ü n c ü s ü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benziyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu'cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatâsız bir hey'ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatı tenvir eder.

            İşte bu üç hakikatın ittifakiyle, hayvanların bütün envaı, beraber öyle bir

         (Sh:Asâ.100)        

           لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ deyip şehadet getiriyorlar ki; güya zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde لآاِلَهَ اِلاَّهُوَ  diyerek semavat ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makam'ın Yedinci Mertebesinde bu mezkûr hakikatları ifade mânasıyle:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الَّذِى دَلَّ عَلَى

وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اَنْوَاعِ

الْحَيْوَانَاتِ  وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ  الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ  حَوَاسِّهَا  وَقُواَهَا  وَحِسِّيَّاتِهَا وَلَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ  اْلفَصِيحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَجَوَارِحِهَا  وَاَعْضَائِهَا وَاَلاَتِهَا  الْمُكَمَّلَةِ  الْبَلِيغَاتِ بِشَهَادَةِ  عَظَمَةِ  اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ  اْلاِيجَادِ وَالصُّنْعِ  وَالاِبْدَاعِ  بِالْاِرَادِةِ  وَحَقِيقَةِ  التَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ بِالْقَصْدِ  وَحَقِيقَةِ  التَّقْدِيرِ وَالتَّصْوِيرِ   بِالْحِكْمَةِ  مَعَ قَتْعِيَةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ  جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ  الْمُتَخَالِفَةِ  الْمُتَنَوِّعَةِ الْغَيْرِ  الْمَحْصُورَةِ مِنْ  بِيضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةِ مُتَشَابِهَةٍ  مَحْصُورَةٍ  مَحْدُودَةٍ

       denilmiştir.

 

            Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet-i İlâhiyyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envarında daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:

 

            Nev'i beşerin en nûranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler

 

 

            (Sh:Asâ.101)         

 

(Aleyhimüsselâm), bil'icma' beraberلآاِلَهَ اِلاَّهُوَ   deyip zikrediyorlar; ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle; tevhidi iddia ediyorlar; ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları İman-ı Billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki: Meşahir-i insâniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlik-ı kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zatların icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'i olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette bu kadar muhbir-i sâdıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinâyet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba mestahak olduklarını anladı. Ve onları tasdik edip îman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; îman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.

 

            Evet, Enbiyayı (Aleyhimüsselâm), Cenâb-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarından; ve hakkaniyetlerini gösteren, muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından; ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemalâtlarından ve hakikatlı tâlimatlarından; ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i îmanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkarlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından; ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba'lariyle hakikata, kemâlâta, nûra vasıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâı ve ittifâkı ve tevâtürü ve isbatta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet, karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i îmanî aldı. İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade mânasında Birinci Makam'ın Sekizinci Mertebesinde:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اِجْمَاعُ جَمِيعِ الأَنْبِيَاءِ  بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمْ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ

denilmiş.

 

            Sonra îmanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talib, Enbiya

 

 

             (Sh:Asâ.102)       

 

            Aleyhimüsselâm'ın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat'i ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (Aleyhimüsselâm) dâvalarını isbat eden ve asfiya sıddîkîn denilen mütebahhir müctehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

 

            Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla,  başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i îmâniyeyi isbat ediyorlar.

 

            Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usul ve erkân-ı îmaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccetir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmıyan menfî mes'elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar...

 

            Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyâde ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makam'ın Dokuzuncu Mertebesinde:

 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ  جَمِيعِ  اْلاَصْفِيَآءِ بِقُوَّةِ

بَرَاهِينِهِمُ  الزَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ  الْمُتَّفِقَةِ

       denilmiş.

 

            Sonra, îmanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisinde ki envarı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telâhukıyle tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhda ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin (A.S.M) ve mi'rac-ı Ahmedînin (A.S.M) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî Mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

 

 

         (Sh:Asâ.103)        

 

O ehl-i keşf ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve keremetlerine istinaden bil'icma' müttefikan          اِلَهَ اِلاَّ هُوَ لآ diyerek, vücub ve vahdet-i Rabbâniyyeyi ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî'nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatlı tarikatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranî âriflerin icma' ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevâfuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, Güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü. İşte, bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Onuncu Mertebesinde:

 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِجْمَاعُ  الْاَوْلِيَآءِ  بِكَشْفِيَاتِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ  الْمُحَقَّقَةِ  المُصَدَّقَةِ

        denilmiş.

 

            Sonra kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, Îman-ı Billâhdan ve mârifetullahdan neş'et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, îmânın kuvvetinde ve mârifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:

 

            Mâdem kâinatta en kıymetdar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı hayata musahhardır; ve madem zîhayatın en kıymetdârı zîruhdur ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur; ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır.

 

            Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvatın dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M) Sahabelere görünen Hazret-i Cebrail (A.S) in temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri tevatür suretinde eskidenberi nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise, keşki ben semâvat ehli ile dahi görüşseydim; onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünki, "Hâlik-ı kâinat hakkında en mühim söz onlarındır." diye düşünürken, birden semâvi şöyle bir sesi işitti: Mâdem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin. Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Mu'ciz'ül-Beyan olarak bütün Peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i îmâniyeye en evvel biz îman etmişiz.

 

 

            (Sh:Asâ.104)         

 

            Hem, insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan ervah-ı tayyibe, bilâistisna ve bil'ittifak, bu kâinat Hâlikının vücub-u vücuduna ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbârâtın tevâfuku ve tetâbuku, Güneş gibi sana bir rehberdir, dediklerini bildi. Ve onun nur-u îmanı parladı. Zeminden göklere çıktı. İşte bu  yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın Onbirinci Mertebesinde:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ  اِتِّفَاقُ الْمَلَئِكَةِ اَلْمُتَمَثِّلِينَ لِاَنْظَارِ النَّاسِ وَالْمُتَكَلِّمِينَ مَعَ خَوَاصِّ  الْبَشَرِ  بِاِخْبَارَاتِهِمْ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ   

             denilmiştir.

 

            Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismânî ve maddî cihetinde mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan; ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, mânen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların selim ve nuranî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki:

 

            Onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: "Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikata giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden, mütalâamız ile istifade etmeliyiz." dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:

 

            İstidatları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametli ve nurlu akılların îman ve tevhiddeki ittisafkârane ve râsihâne itikadları, tevâfuk; ve sebatkârane ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmiyen bir hakikata dayanıp bağlanmışlar; ve kökleri, metin bir hakikata girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta-i îmaniyede ve vücub ve tevhidde icma'ları, hiç kopmaz bir zincir-i nûranîdir; ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.

 

            Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mü-

 

 

          (Sh:Asâ.105)        

 

bayin olan o umum selim ve nuranî kalblerin erkân-ı îmaniyedeki müttefikane ve itmi'nankârane ve müncezibâne keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevâfuk; ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor.

 

            Demek, hakikate mukabil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş-ı mârifet-i Rabbâniyye ve bu câmi birer âyine-i samedâniyye olan nuranî kalbler, Şems-i Hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden Güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i a'zamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icma'ları hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir. Çünki, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikattan başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihane, bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestailer dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber Âmentü Billâh dediler. İşte, bu yolcunun müstakim akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet-i îmâniyeye kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın Onüçüncü Mertebesinde:

       لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِجْمَاعُ  الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ  الْمُنَوَّرَةِ بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وِبِقَنَاعَاتِهَا  وَيَقِينَاتِهَا الْمُتَطَآبِقَةِ مَعَ تَخَالُفِ  الاْسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ وَكَذا دَلَّ عَلَى وَجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ بِكَشْفِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ  مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ

         denilmiş.

 

            Sonra âlem-i gaybe yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yâni:

 

            Mâdem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli  san'atlı hadsiz masnu'lariyle kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü nihayetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve maharetli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha

 

 

          (Sh:Asâ.106)       

 

zâhir bir tarzda fiilen istiyen ve hâl diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir, Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde O'nu, O'nun tezahüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:

            Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet, vücud ve tevhid, Allâmü'l-Guyub'dan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir; ve kelâmının mânası O'nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O'nu, sıfâtıyle bildiriyor.

            Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle, ve ihbaratlarının vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklariyle; ve nev'i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası; ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin delâil ve mu'cizatlariyle, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu, bedahet derecesine geldiğini bildi; ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı.

 

            B i r i n c i s i: لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلاِلَهِيَّةِ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ     denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlâhidir. Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasiyle müdahele etmesi, Rubûbiyyetin muktezasıdır.

 

            İ k i n c i s i: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.

 

            Ü ç ü n c ü s ü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakiki insanların münâcatlarına ve şükürlerine, fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmiyle de mukabele etmek, Hâlikıyyetin şe'nidir.

 

            D ö r d ü n c ü s ü: İlim ile hayatın zaruri bir lâzımı ve ışıklı bir tezâhürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihâtalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zatta, ihâtalı ve sermedî bir surette bulunur.

 

 

           (Sh:Asâ.107)        

 

            B e ş i n c i s i: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtac ve sâhibini ve mâlikini bulmağa en müştak; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına; acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zat, elbette kendi vücudunu onlara tekellümü ile iş'ar etmek, Ulûhiyyetin muktezasıdır.

 

            İşte: Tenezzül-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî ve mukabele-i Rahmânî ve mükâleme-i Sübhânîve iş'ar-ı Samedânî hakikatlarını tazammun eden umumî, semavî vahiylerin, icma ile, Vâcibü'l-Vücud'un vücuduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki Güneş'in şuââtının Güneş'e şehadetinden daha kuvvetlidir, diye anladı.

 

            Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi' mükâleme-i Rabbâniyyedir, fakat iki fark vardır.

 

            Birincisi : İlhamdan çok yüksek olan vahyin, ekseri melâike vasıtasiyle; ve ilhamın, ekseri vasıtasız olmasıdır. Meselâ:

 

            Nasılki bir  padişahın iki  suretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazan, vasıta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman tebliğ edilir.

 

            İkincisi : Sultanlık unvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsiyle, hususî bir münasebeti ve cüz'i bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile, veya bir âmi raiyyetiyle ve hususî telefoniyle hususî konuşmasıdır.

 

            Öyle de; Padişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlikı unvaniyle, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlariyle mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin herbir zîhayatın Rabbi ve Hâliki olmak haysiyetiyle, hususî bir surette, fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.

 

            İkinci fark: Vahiy; gölgesizdir, sâfidir, havassa hasdır. İlham ise; gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşid çeşid, hem pekçok enva'lariyle, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.

 

لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا  لِكَلِمَاتِ  رِبِّى لَنَفِدَ  الْبَحْرُ  قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ  كَلِمَاتُ رَبِّى

    âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.

 

 

              (Sh:Asâ.108)         

 

            Sonra, ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti, ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.

 

            B i r i n c i s i: Tevveddüd-ü İlâhî denilen, kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, Vedûdiyyetin ve Rahmâniyyetin muktezasıdır.

 

            İ k i n c i s i: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, Rahîmiyyetin şe'nidir.

 

            Ü ç ü n c ü s ü: Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdadlarına ve feryadlarına ve tazarruatlarına fiilen imdad ettiği gibi, bir nevi' konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdada yetişmesi, Rubûbiyyetin lâzımıdır.

 

            D ö r d ü n c ü s ü:  Çok âciz ve çok zaif; ve çok fakir ve ihtiyaçlı; ve kendi mâlikini ve hâmisini ve Müdebbirini ve Hafîzini bulmağa pekçok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnu'larına, vücudunu ve huzurunu ve  himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi' mükâleme-i Rabbâniyye hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhamlar perdesinde, mahsus ve bir mahlûka bakan has bir vecihde, onun kabiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i Ulûhiyyetin ve rahmet-i Rubûbiyyetin zarurî ve vacib bir muktezasıdır; diye anladı.

 

            Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasılki Güneşin -faraza- şuuru ve hayatı olsaydı; ve o halde, ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfâtı olsaydı o cihette ışığında bulunan şuaları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyinede ve her parlak şeylerde ve cam parçalarında ve kabarcıklarda ve katrelerde hattâ şeffaf zerrelerde herbirinin kabiliyetine göre konuşması; ve onların hâcâtına cevap vermesi; ve bütün onlar, Güneş'in vücuduna şehadet etmesi; ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması; ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahemet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi... aynen öyle de:

 

            Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemal Hâlik-ı Zîşânı olan Şems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhît olarak herşey'in kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual, bir suale; bir iş, bir işe; bir hitab bir hitaba mâni olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar ve ilhamlar, birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve Vahdetine ve Ehadiyetine delâlet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi.

 

 

         (Sh:Asâ.109)          

 

İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i mârifetine kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Ondördüncü ve Onbeşinci mertebelerinde:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الْوَاحِدُ الاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِجْمَاعُ

جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزَّلاَتِ اْلاِلَهِيَّةِ  وَلِلْمُكَالَمَاتِ  السُّبْحَانِيَّةِ  وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ  وَلِلْمُقَابَلاَتِ الرَّحْمَانِيَّةِ  عِنْدَ مُنَاجَاتِ  عِبَادِهِ وَلِلْعِشَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ  لِوُجُودِهِ  لِمَخْلُوقَاتِهِ وَكَذَا دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اِتِّفَاقُ اْلاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ  الْمُتَضَمِّنَةِ  لِلتَّوَدُّدَاتِ اْلاِلَهِيَّةِ  وَلِلْاِجَابَاتِ  الرَّحْمَانِيَّةِ  لِدَعَوَاتِ  مَخْلُوقَاتِهِ  وَلِلْاِمْدَادَاتِ  الرَّبَّانِيَّةِ  لِاِسْتِغَاثَاتِ  عِبَادِهِ وَلِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ  لِمَصْنُوعَاتِهِ

 

denilmiştir.

            Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinatın mevcudatıyle Mâlikimi ve Hâlikimi arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru, ve a'dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'an'ı ile ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtu Vesselâm'ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadet'e beraber gitmeliyiz diyerek, akliyle beraber o asra girdi, gördü ki:

 

O asır hakikâten, o Zât (A.S.M) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünki en bedevî, en ümmî bir kavmi, getirdiği Nur vasıtasiyle, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.

 

Hem kendi aklına dedi : Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın (A.S.M) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hâlikımızı ondan sormalıyız, diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat'i delillerden, burada, yalnız "Dokuz Külliyeti" ne birer kısa işaret edilecek:

 

 

          (Sh:Asâ.110)         

 

B i r i n c i s i: Bu Zât'da (A.S.M) - hattâ düşmanlarının tasdiki ile dahi,- bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması; ve           وَانْشَقَّ الْقَمَرُ * وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ  وَلَكِنَّ  اللَّهَ رَمَى                 

âyetlerinin sarahatıyla, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucu ile a'dasının ordusuna attığı az bir toprak , umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları; ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat'i ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mu'cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizattan üçyüzden ziyade bir kısmı, Ondokuzuncu Mektup olan Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat'i delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek dedi ki:

 

Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemalâtla beraber, bu kadar mu'cizat-ı bâhiresi bulunan bir Zât (A.S.M), elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.

 

            İ k i n c i s i: Elinde, bu kâinat sahibinin bir fermanı bulunduğu; ve o fermanı her asırda üçyüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri; ve o ferman olan Kur'an-ı Azîmüşşân'ın, yedi vecihle hârika olmasıdır. Ve bu Kur'an'ın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinat Hâlik'ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz, ve Mu'cizat-ı Kur'aniye namlarındaki Risale-i Nur'un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-i hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir Zatta (A.S.M) fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.

 

            Ü ç ü n c ü s ü: O zât (A.S.M), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir dâvet ve bir îman ile meydana çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünki: Ümmî bir Zât'ta (A.S.M) zuhur eden o şeriat, ondört asrı ve nev-i beşerin, humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlariyle idare etmesi emsâl kabul etmez.

 

            Hem, ümmî bir Zât'ın (A.S.M) ef'al ve akvâl ve ahvalinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve mercii; ve akıllarının muallimi ve mürşidi; ve kalblerinin münevviri ve musaffisi, ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi; ve ruhlarının medar-ı inkişafı ve mâden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.

 

Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envaında en ileri olması..ve herkesten ziyade takvada bulunması..ve Allah'tan korkması..ve fevkalâde daimi mücahedat

 

 

        (Sh:Asâ.111)         

 

kalâde daimi mücahedat ve dağdağalar içinde tamtamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmiyerek, ve tam mânasiyle ve mübtediyane fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.

 

Hem binler dua ve münâcatlarından Cevşenü'l-Kebir ile, öyle bir mârifet-i Rabbaniyye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcatın başında, Cevşenü'l-Kebirin doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen'in dahi misli yoktur diyecek.

 

            Hem, tebliğ-i Risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler, büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde; zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi; ve tek başiyle bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması; ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.

 

            Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yâkin ve mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhani reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne îtikadına, ne îtimadına, ne itmi'nanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi; ve maneviyatta ve merâtib-i îmâniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, Onun, her vakit, mertebe-i îmanından feyz almaları ve O'nu en yüksek derecede bulmaları bilbedahe gösterir ki, îmanı dahi emsalsizdir.

 

            İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendane bir davet ve mu'cizane bir îman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı, ve aklı dahi tasdik etti.

 

            D ö r d ü n c ü s ü: Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) icmaı, nasıl ki vücud ve vahdaniyyet-i İlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zât'ın (A.S.M) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünki, Enbiya Aleyhimüsselâm'ın doğruluklarına ve Peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zât'da (A.S.M) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasılki lisan-ı kal ile, Tevrat, İncil, Zebur ve Suhuflarında bu Zât'ın (A.S.M) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektupta güzelce beyan ve isbat edilmiş. Öyle de, lisan-ı halleriyle yani

 

 

                  (Sh:Asâ.112)        

 

nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip dâvasını imza ediyorlar; ve lisan-ı kal ve icma' ile vahdâniyyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de, bu Zât'ın sâdıkıyetine şehadet ediyorlar, diye anladı.

 

            B e ş i n c i s i: Bu Zât'ın düsturlariyle ve terbiyesi ve tebaiyyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakikata, kemâlâta, kerâmete, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya vahdâniyyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zât'ın sâdıkıyetine ve risaletine, icma' ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur-u velâyetle müşahede etmeleri; ve umumunu, nur-u îman ile, ya ilmeyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn îtikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zât'ın, derece-i hakkaniyet ve sâdıkıyetini Güneş gibi gösterdiğini gördü.

 

            A l t ı n c ı s ı: Bu Zât'ın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhiyyenin dersiyle ve tâlimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddîkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü'minin, bu Zât^ın üssü'l-esas dâvası olan vahdâniyyeti kuvvetli bürhanlariyle bil'ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallîm-i ekberin ve bu üstâd-ı âzamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale-i Nur, yüz parçasiyle, bu Zât'ın sadâkatinin bir tek bürhanıdır.

 

            Y e d i n c i s i: Âl ve Ashab namında, ve nev-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru, ve en muhterem ve en namdarı, ve en dindar ve keskin nazarlı taife-i azîmesi, kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu Zât'ın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zât'ın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma' ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmanları, güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.

 

            S e k i z i n c i s i: Bu kâinat, nasılki kendini îcad ve idare ve tertip eden, ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitap gibi, bir sergi gibi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden sâniine ve kâtibine ve nakkaşına delâlet eder; öyle de: Kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlâhiyyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemâlâtını ilan edecek ve o kitab-ı kebîrin mânalarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade

 

 

(Sh:Asâ.113)        

 

yapan bu Zât'ın hakkaniyetine, ve bu kâinat Hâlik'ının en yüksek ve sâdık bir me'muru olduğuna şehadet ettiğini bildi.

 

D o k u z u n c u s u: Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûatıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının  kemâlâtını teşhir etmek; ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbânî it'amlar ve ziyafetler ile, kendi rubûbiyyetine karşı minnettarâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkıyyet ile kendi Ulûhiyyetini izhar ederek, o Ulûhiyyetine karşı îman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavi tokatlar ile zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî Zât'ın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; ve O'nun mezkûr maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden, ve daima o Hâlik'ının namına hareket eden, ve O'ndan istimdat eden, ve muvaffakiyet isteyen, ve O'nun tarafından imdada ve tevfika mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu Zât olacak (A.S.M)...

 

            Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkur dokuz hakikatlar bu Zât'ın sıdkına şehadet ederler; elbette bu âdem, benî -âdemin medar-ı şerefi ve bu alemin medar-ı iftiharıdır; ve O'na, Fahr-i âlem ve Şeref-i benî-âdem denilmesi pek lâyıktır; ve O'nun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur'an-ı Mu'cizü'l_Beyanın haşmet-i saltanat-ı mâneviyesinin nısf-ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur; Hâlik'ımız hakkında en mühim söz, O'nundur.

 

            İşte gel, bak: Bu hârika Zât'ın yüzer zâhir ve bâhir kat'i mu'cizelerinin kuvvetine, ve dinindeki binler âli ve esaslı hakikatlarına istinaden, bütün dâvalarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vacibü'l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delâlet ve şehadet, ve o Vâcibü'l-Vücudu isbat ve ilân ve i'lam etmektir.

 

            Demek; bu kâinatın mânevî güneşi ve Hâlik'ımızın en parlak bir bürhanı bu Habibullah denilen Zât'dır ki; O'nun şehadetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma' var:

 

            B i r i n c i s i: "Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmiyecek" diyen, İmam-ı Ali (radıyallahü anh); ve yerde iken Arş-ı A'zamı ve İsrâfil'in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı A'zam (K.S) gibi keskin nazar

 

 

                  (Sh:Asâ.114)        

 

ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi ve âl-i Muhammed nâmiyle şöhretşiâr-ı âlem olan cemaat-ı nurâniyenin icma' ile tasdikleridir.

 

            İ k i n c i s i: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitapsız, ve Fetret Asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve mâlûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak; Şarktan Garba kadar cihanpesendane idare eden, ve Sahâbe namiyle dünyada nâmdar olan cemaat-i meşhurenin ittifakla can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli îmanla tasdikleridir.

 

            Ü ç ü n c ü s ü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-ı uzmasının tevâfukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek; bu Zâtın Vahdâniyyete şehadeti şahsî ve cüz'i değil, belki, umumî ve küllî sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir, diye hükmetti.

 

            İşte, Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makam'ın Onaltıncı Mertebesinde böyle:

 

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  اَلْوَاحِدُ الاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ  فَخْرُ الْعَالَمِ

وَشَرَفُ نَوْعِ  بَنِى اَدَمَ بِعَظَمَةِ  سَلْطَنَةِ  قُرْاَنِهِ وَحِشْمَةِ  وُسْعَةِ دِينِهِ وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ حَتَّى بِتَصْدِيقِ اَعْدَآئِهِ  وَكَذَا شَهِدَ  وَبَرْهَنَ  بِقُوَّةِ  مِأَتِ مُعْجِزَاتِهِ الظَّاهِرَاةِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدِّقَةِ  الْمُصَدَّقَةِ  وِبِقُوَّةِ اَلاَفِ حَقَآئِقِ دِينِهِ السَّاطِعَةِ  الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ اَلِهِ ذَوْىِ اْلاَنْوَارِ وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ  ذَوِى اْلاَبْصَارِ وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّقِى اُمَّتِهِ ذَوىِ الْبَرَاهِينِ  وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ

denilmiştir.

 

                   (Sh:Asâ.115)         

 

Sonra bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zât'ın sözü ve kelâmı denilen bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en Hâkim ve ona teslim olmıyan herkese, her asırda meydan okuyan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor, bilelim. Fakat, en evvel bu kitap, bizim Hâlik'ımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel mânevî i'câz-ı Kur'aniyenin lem'aları olan Risale-i Nur'a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkâniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakaik-ı Kur'aniyeyi mücâhidane neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur'an, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili'n-Nur'un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur'aniyesi olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektubun âhiri, Kur'an'ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş...

 

            Kur'an'ın vech-i i'cazını ve hak kelâmullah olduğunu isbat etmek cihetini Risaleti'n-Nur'a havale ederek yalnız kısa bir işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

           

B i r i n c i  N o k t a: Nasılki, Kur'an bütün mu'cizatiyle ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikıyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir mu'cizesidir. Öyle de; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizatiyle ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemalât-ı ilmiyesiyle Kur'an'ın bir mu'cizesidir ve Kur'an Kelâmullah olduğuna bir hüccet-i katıasıdır.

 

İ k i n c i  N o k t a: Kur'an, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlı bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların; hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, ondört asır müddetinde her dakikada altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl-i ihtiramla hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor; ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata, hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.

 

            Ü ç ü n c ü  N o k t a: Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir   belağat göstermiş ki, Kâbe'nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediblerin "Muallekat-ı Seb'a" namiyle şöhretşiar kasidelerini o dereceye in-

 

 

                 (Sh:Asâ.116)         

 

dirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâbe'den indirirken demiş: "Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

 

            Hem bedevî bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ  âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. O'na demişler "Sen müslüman mı oldun?" O demiş, "Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim."

 

            Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşeri gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermişler ki: "Kur'an'ın belâğatı, tâkat-ı beşerin fevkındedir, yetişilmez."

 

            Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muârazaya dâvet edip, mağrur ve enaniyetli ve ediblerin ve beliğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz." diye ilân ettiği halde o asrın muannid beliğleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

 

            Hem, Kur'an'ın dostları, Kur'an'a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'an'a mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor, Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âdî adam dahi dinlese, elbette diyecek: "Bu Kur'an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâğatı umumun fevkındedir." Hattâ bir adam     سَبَّحَ لِلَّهِ  مَا فِى السَّمَوَاتِ  وَالاَرْضِ      âyetini okudu. Dedi ki: "Bu âyetin hârika telâkki edilen belâğatını göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle." O da kendini Kur'andan evvel orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudat-ı âlem, perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hudutsuz bir fezada; kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'an'ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü. Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezeli nutuk ve bu sermedî ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat bir câmi-i kebir hükmünde başta semâvat ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdarane

 

 

               (Sh:Asâ.117) 

 

zikir ve tesbihde ve vazife başında cûş u hurûşla mes'udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede etti ve bu âyetin derece-i belâğatını zevkederek sair âyetleri buna kıyasla Kur'an'ın zemzeme-i belâğatı arzın nısfını ve nev'i beşerin humsunu istila ederek haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

 

            D ö r d ü n c ü  N o k t a: Kur'an, öyle hakikatlı bir halâvet göstermiş ki, en tatlı birşeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'anı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği eski zamandan beri herkesce müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş. Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitab ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye Ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslub-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, O, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.

 

            B e ş i n c i s i: Kur'an'ın bir cenahı mâzide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı  eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatları olduğu ve bu, onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle, şecere-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikat-medar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatları ve İslâmiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur'an'ın, ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyyette misilsiz bir hârika olduğuna şehadet eder.

 

            A l t ı n c ı s ı: Kur'an'ın altı ciheti nuranîdir, sıdk ve hakkaniyeti gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri; üstünde sikke-i i'caz lem'aları; önünde ve hedefinde, saadet-i dareyn hediyeleri; arkasında nokta-i istinadı, vahy-i semâvî hakikatları; sağında, hadsiz ukul-ü müstakîmenin delillerle tasdikleri; solunda, selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itmi'nanları ve samimî incizabları ve teslimleri, Kur'an'ın fevkalâde, hârika, metin ve hücum edilmez bir kal'a-i semâviye-i arziye olduğunu isbat ettikleri gibi, altı makamdan dahi O'nun ayn-ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına hem yanlış olmadığına imza eden, başta, bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterîleri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın mutasarrıfı, o Kur'an'a âlemde en makbul, en

 

 

                  (Sh:Asâ.118)        

 

yüksek, en hâkimane bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle O'nu tasdik ve imza ettiği gibi, İslâmiyetin menbaı ve Kur'an'ın tercümanı olan Zât'ın (A.S.M) herkesten ziyade O'na îtikad ve ihtiramı ve nüzulü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimânede bulunması ve sair kelâmları O'na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakiki hâdisat-ı kevniyeyi, gaybiyâne Kur'an ile tereddütsüz ve itmi'nan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmiyen o tercümanın bütün kuvvetiyle Kur'an'ın herbir hükmüne îman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O'nu sarsmaması, Kur'an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlik-i Rahîm'inin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.

 

            Hem, nev-i insanın humsu, belki kısm-ı âzâmı, göz önündeki o Kur'an'a müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikatperestane ve müştâkane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vâkıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhânilerin dahi, tilâveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, Kur'an'ın kâinatça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

 

            Hem, nev'-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmiden tut, tâ en zeki  ve âlime kadar herbirisi, Kur'an'ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerler  fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa şeriat-ı kübrânın müçtehidleri ve Usûl-üd-din ve İlm-i Kelâm'ın dâhî muhakkikleri gibi, her taife kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevaplarını Kur'an'dan istihrac etmeleri, Kur'an menba-ı hak ve mâden-i hakikat olduğuna bir imzadır.

 

            Hem edebiyatça en ileri bulunan Arab edibleri, -İslâmiyete girmeyenler- şimdiye kadar muârazaya pekçok muhtaç oldukları halde Kur'an'ın i'cazından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek  vechi olan belâğatının (tek bir sûrenin) mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak istiyen meşhur beliğlerin ve dâhî  âlimlerin O'nun hiçbir vech-i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizane sükût etmeleri; Kur'an, mu'cize ve tâkat-i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır. Evet, bir kelâm, "kimden gelmiş ve kime gelmiş ve niçin?" denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğat  tezahür etmesi noktasında Kur'an'ın misli olamaz ve O'na yetişilemez. Çünki: Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlik'ının hitabı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmıyan bir mükâlemesi ve bütün insanların belki bütün mahlûkatın namına meb'us ve nev'-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs'at-i îmanı, koca İslâmi-

 

 

                     (Sh:Asâ.119)         

 

yeti tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedaniyyeye mazhariyetle nüzul eden ve saadet-i dareyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksatlara ait mesâili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imânını beyan ve izah eden ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan san'atkârı tavriyle ifade ve tâlim eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'câzına yetişilmez.

 

            Hem, Kur'an'ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın, senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur'andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âli mânaları ve umûr-u gaybiyenin her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un yüzotuz kitabının herbiri, Kur'an'ın bir meziyetini, bir nüktesini kat'i bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa Mu'cizât-ı Kur'aniye Risalesi; şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur'an'dan istihraç eden Yirminci Söz'ün İkinci Makamı ve Risale-i Nura ve elektriğe işaret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât-ı Kur'aniye namındaki Birinci Şuâ ve Huruf-u Kur'aniye, ne kadar muntazam , esrarlı ve mânalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semâniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Feth'in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur'un her bir cüz'ü Kur'an'ın bir hakikatını, bir nurunu izhar etmesi; Kur'an'ın misli olmadığına ve mu'cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül-Guyûb'un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

 

            İşte altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen, Kur'an'ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet-i nurâniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi binüçyüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur'an'ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve surelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti on'dan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış, diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: "İşte böyle her cihetle mu'cizatlı bu Kur'an; surelerinin icmâiyle ve âyâtının ittifakıyle ve envârının tevâfukiyle ve semerat ve âsârının tetabukiyle birtek Vâcib-ül-Vücud'un vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına delillerle isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i îmânın hadsiz şehadetleri, O'nun şehadetinden tereşşüh etmişler."

 

 

                        (Sh:Asâ.120)          

 

            İşte bu yolcunun Kur'an'dan aldığı ders-i tevhid ve îmân kısa bir işaret olarak Birinci Makamın Onyedinci Mertebesinde böyle:

 لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  اَلْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ اَلْقُرْاَنُ  الْمُعْجِزُ الْبَيَانْ اَلْمَقْبُولُ  الْمَرْغُوبُ  ِلاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالاِنْسِ  وَالْحَآنِّ الْمَقْرُوءُ كُلُّ آيَاتِهِ  فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ  اْلاِحْتِرَامِ بِاَلْسِنَةِ  مِأَتِ مِلْيُونٍ  مِنْ نَوْعِ  اْلاِنْسَانُ الدَّآئِمُ سَلْطَنتُهُ  الْقُدْسِيَّةُ عَلَى اَقْطَارِ  اْلاَرْضِ  وَاْلاَكْوَانِ  وَعَلَى وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ  وَالزَّمَانُ  وَالْجَآرِى حَاكِمِيَّتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلَى نِصْفِى  اْلاَرْضِ وَخُمْسِ اْلبَشَرْ  فِى اَرْبَعَةِ عَشَرَ  عَصْرًا بِكَمَالِ  اِحْتِشَامِ .. وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ  سُوَرِةِ  الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ وَبِاِتِّفَاقِ اَيَاتِهِ  النُّورَانِيَّةِ  اْلاِلَهِيَّةِ وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ  وَاَنْوَارِهِ  وَبِتَطَابُقِ  حَقَائِقِهِ  وَثَمَرَاتِهِ  وَاَثَارِهِ  بِالْمُشَاهَدَةِ  وَالْعَيَانِ

         denilmiştir.

 

            Sonra, bir fakir insana değil fâni ve muvakkat  bir tarlayı, bir haneyi belki koca kâinatı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandıran; ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir biçâreyi idam-ı ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdar sermaye-i insaniyenin îman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:

 

            "Haydi, ileri!" Îmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatın hey'et-i mecmuasına müracaat edip, "O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz." diye, Kur'andan aldığı geniş ve ihâtalı bir dürbün ile baktı, gördü:

 

            Bu kâinat, o kadar mânidar ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab-ı Sübhanî ve cismanî bir Kur'an-ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray-ı Same-

 

 

                      (Sh:Asâ.121)           

 

danî ve muntazam bir şehr-i Rahmanî suretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatları; hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve satırları; umumunun, her vakit mânidarane mahv ve isbatları ve hakîmâne tağyir ve tahvilleri; icma' ile, bir Alîm-i Küll-i Şey'in ve bir Kadîr-i Küll-i Şey'in ve bir musannifin, herşeyde herşey'i gören ve herşey'in herşey'i ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaş-ı Zülcelâlin ve bir Kâtib-i Zülkemâlin vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi; bütün erkân ve envaiyle ve ecza ve cüz'iyatiyle ve sekeneleri ve müştemilâtiyle ve vâridat ve masârıfatiyle ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane tecditleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören âli bir ustanın ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinatın azametine münasib iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini isbat ediyorlar.

 

            Birinci Hakikat : Usûlü'd-Din ve İlm-i Kelâm'ın dâhi ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri hudûs ve imkân hakikatlarıdır.

 

            Onlar demişler ki: "Mâdem, âlemde ve herşeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşey'in zâtında vücudu ve ademi bir sebep bulunmazsa müsavidir, elbette vacib ve ezelî olamaz. Ve mâdem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini îcad etmek mümkün olmadığı kat'i bürhanlarla isbat edilmiş, elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücud'un mevcudiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni', misli muhal, ve bütün mâadâsı mümkün, ve masivası mahlûku olacak."

 

            Evet hudus hakikatı, kâinatı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünki: Gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi' nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan; ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mallerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hâfiz-i Zülcelâl'in himayesi altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, haşr-i âzamın yüzbin misâli ve nûmune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri îcad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı,

 

 

                    (Sh:Asâ.122)         

 

işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip  وَاِذَا الصُّحُفُ  نُشِرَتْ  âyetinin bir misâlini gösteriyorlar.

 

            Hem; hey'et-i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve taze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus, o kadar muntazam cereyan ediyor; ve o vefat ve hudusda, gayet intizam ve mizanla o kadar nevi'lerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhanedir ki, zîhayat kâinatlar ona misafir olurlar; ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.

 

            İşte; bu dünyada böyle hayattar dünyaları ve vazifedar kâinatları kemal-i ilim ve hikmet ve mizanla, ve muvazene ve intizam ve nizamla ihdas ve îcad edip, Rabbânî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde Kadîrane istimal ve Rahîmane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti, bilbedahe, Güneş gibi akıllara görünüyor. Hudus mesâilini Risale-i Nur'a ve muhakkîkîn-i kelâmiyenin kitaplarına havale ile o bahsi kapıyoruz...

 

            Amma imkân ciheti ise: O da kâinatı istilâ ve ihâta etmiş. Çünki, görüyoruz ki herşey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan ferşe, zerrattan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki; o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek; hem, suretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münasib o muayyen sureti giydirmek; hem, hemcinsinden olan eşhasın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem, sıfatların nevi'leri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddit bulunan o masnua, o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazları takmak ve teçhiz etmek, elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinat adedince ve her mümkünün mezkûr mahiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sıfat ve vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdâs edici bir Vâcibü'l-Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine; ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n, O'ndan gizlenmediğine, ve hiçbir şey O'na ağır gelmediğine; ve en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi O'na kolay geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar, ve bir ağacı bir çekirdek kadar suhuletle îcad edebildiğine işaretler ve delâ-

 

 

                    (Sh:Asâ.123)        

 

letler ve şehadetler, imkân hakikatından çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.

 

            Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözler, ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektuplar tamamiyle isbat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.

 

            Kâinatın hey'et-i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehadetin ikinci kanadını isbat eden:

 

            İ k i n c i  H a k i k a t: Bu mütemadiyen çalkanan inkılâplar ve tahavvülâtlar içinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise, hayatını muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeğe çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavün hakikatı görünüyor. Meselâ: Unsurları, zîhayatın imdadına... hususan bulutları, nebatatın mededine... ve nebatatı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise, insanların muavenetine, ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine... ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hacetleri ve erzakları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrat-ı taamiye dahi hüceyrât-ı bedeniyenin tâmirine koşmaları gibi, teshîr-i Rabbânî ile ve istihdam-ı Rahmânî ile, hakikat-ı teavünün pek çok misalleri doğrudan doğruya, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden bir Rabb'ül-Âlemîn'in umumî ve, Rahîmâne Rubûbiyyetini gösteriyorlar.

 

            Evet; câmid ve şuursuz ve şefkatsiz olan, ve birbirine şefkatkârâne, şuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-ı Zülcelâl'in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.

 

            İşte kâinatta câri olan teâvün-ü umumî, seyyârattan tâ zîhayatın aza ve cihazat ve zerrat-ı bedeniyesine kadar kemal-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i şâmile; ve semâvâtın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden tâ çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyin, ve kehkeşandan ve Manzume-i Şemsiyeden tâ mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim, ve Güneş ve Kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan tâ bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatların büyüklükleri nisbetindeki şehadetleri, kâinatın şehadetinin ikinci kanadını isbat ve teşkil ederler. Mâdem Risale-i Nur bu büyük şehadeti isbat ve izah etmiş, biz burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz.

 

                  (Sh:Asâ.124)          

 

            İşte dünya seyyahının kâinattan aldığı ders-i îmânîye kısa bir işaret olarak Birinci Makam'ın Onsekizinci Mertebesinde böyle:

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ   الْوَاجِبُ الْوُجُودِ  الْمُمْتَنِعُ  نَظِيرُهُ  اَلْمُمْكِنُ  كُلُّ مَا سِوَاهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ  الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ هَذِهِ الْكَائِنَاتُ اْلكِتَابُ  اْلكَبِيرُ الْمُجَسَّمْ وَالْقُرْاَنُ الْجِسْمَانِىُّ  الْمُعَظَّمُ وَالْقَصْرُ  الْمُزَيَّنُ  الْمُنَظَّمْ وَالْبَلَدُ  الْمُحْتَشَمُ  الْمُنْتَظَمُ بِاِجْمَاعِ  سُوَرِهِ وَاَيَاتِهِ  وَكَلِمَاتِهِ  وَحَرُوفِهِ  وَاَبْوَابِهِ  وَفُصُولِهِ  وَصُحُفِهِ  وَسُطُورِهِ  وَاِتِّفَاقِ  اَزْكَانِهِ  وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَآئِهِ  وَجُزْئِيَّاتِهِ  وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمَلاَتِهِ  وَوَارِدَاتِهِ  وَمَصَارِفِهِ  بِشَهَادَةِ  عَظَمَةِ  اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ  واْلاْمْكَانِ  بِاِجْمَاعِ جَمِيعِ  عُلَمَآءِ عِلْمِ الْكَلاَمِ  وَبِشَهَادَةِ  حَقِيقَةِ  تَبْدِيلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمَلاَتِهِ  بِالْحِكْمَةِ  وَاْلاِنْتِظَامِ  وَتَجْدِيدِ  حُرُوفِهِ  وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْمِيزَانِ  وَبِشَهَادَةِ  عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ  التَّعَاوُنِ وَالتَّجَاوُبِ  وَالتَّسَانُدِ  وَالتَّدَاخُلِ  وَالْمَوَازَنَةِ  وَالْمُحَافَظَةِ  فِى مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ

denilmiştir.

 

            Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz adet mertebelerden çıkan ve arşı-ı hakikate yetişen bir mi'rac-ı îmânî ile gaibane mârifetten hâzırane ve muhâtabâne bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fâtiha-i Şerîfede, başından tâاِيَّاكَ     kelimesine kadar gaibane medh-ü sena ile bir huzur gelipاِيَّاكَ        hitabına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gaibane aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; her şey'i gösteren Güneşi, Gü-

 

 

                     (Sh:Asâ.125)          

 

neşden sormak gerektir.  Evet, her şey'i gösteren, kendini her şeyden ziyade gösterir. Öyle ise Şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlik'ımızın esmâ-i hüsnâsiyle ve Sıfât-ı Kudsiyesiyle, O'nu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.

 

            Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu, ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi, ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarından ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikatı icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceğiz.

 

            B i r i n ci  H a k i k a t: Bilmüşahede gözümüzle görünen, ve muhit ve daîmî ve muntazam ve dehşetli, ve semavî ve arzî bütün mevcudatı çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatı kaplıyan faaliyet-i müstevliye hakikatıdır, ve o her cihetle hikmetmedar faaliyet hakikatinin içinde, tezâhür-ü Rubûbiyyet hakikatının bilbedahe hissedilmesi, ve o her cihetle, rahmet-feşan tezâhür-ü Rubûbiyyet hakikatinin içinde, tebârüz-ü Ulûhiyyet hakikati bizzarure bilinmiş olmasıdır.

 

            İşte; bu Hâkimane ve Hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil-i Kadir ve Alîm'in ef'âli görünür gibi hissedilir. Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'ali Rabbâniyyeden ve perdesinin arkasından, her şeyde cilveleri bulunan Esmâ-i İlâhiyye hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celâldârâne ve cemalperverâne cilvelenen Esmâ-i Hüsnâ'dan ve perdesinin arkasında sıfât-ı seb'a-i kudsiyenin, ilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır. Ve bu yedi kudsî sıfâtın dahi, bütün masnuatın şehadetiyle, hem hayattarâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semiâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimane nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir mevsuf-u Vâcibü'l Vücud'un ve bir müsemma-i Vâhid-i Ehad'in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed'in mevcudiyeti Güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îman gözüne görünür gibi kat'î bilinir. Çünki: Güzel ve mânidar bir kitap ve muntazam bir hâne, bedahetle, yazmak ve yapmak fiillerini; ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi, bedahetle, yazıcı ve dülger namlarını; yazıcı ve dülger ünvanları ise, bedahetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını; ve bu san'at ve sıfatlar, bedahetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemma ve fâil olsun. Failsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.

 

            İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat; bütün mevcudatiyle beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidar hadsiz kitaplar, mektuplar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -her biri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile-Rabbânî ve Rahmânî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ-i İlâhiyyeyi had-

 

 

                (Sh:Asâ.126)

 

siz cilveleriyle, ve o güzel isimlerin menbaı olan yedi sıfat-ı sübhâniyyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl-i Rabbaniyyenin ve Esmâ-i İlâhiyyenin ve Sıfât-ı Samedâniyyenin ve şuûnât-ı Sübhâniyyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsî cemallerine ve kemallerine, ve hepsi birden, Zât-ı Akdes'in kudsî cemâline ve kemâline bedahetle şehadet ederler.

 

            İşte, faaliyet hakikatı içinde tezahür eden Rubûbiyyet hakikatı: İlim ve hikmetle halk ve îcad ve sun' ve ibda'; nizam ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir; kasd ve irade ile tahvil ve debdil ve tenzil ve tekmil; şefkat ve rahmetle it'am ve in'am ve ikram ve ihsan gibi şuûnâtiyle ve tasarrufatiyle kendini gösterir ve tanıttırır. Ve tezahür-ü Rubûbiyyet hakikatı içinde bedahetle hissedilen ve bulunan Ulûhiyyetin tebarüz hakikatı dahi, esma-i hüsnânın rahîmane ve kerîmâne cilveleriyle ve "Yedi Sıfât-ı Subûtiyye" olan; "Hayat", "İlim", "Kudret", "İrade", "Sem'", "Basar" ve "Kelâm" sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecillileriyle kendini tanıttırır, bildirir.

 

            Evet, nasılki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdesi tanıttırır; öyle de, kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle o Zât-ı Akdesi bildirir; ve kâinatı baştan başa bir fürkan-ı cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelâl'i tavsif ve târif eder.

 

            Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mîzanlı olan bütün masnuat miktarınca, ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince mevsufları olan bir tek Zât-ı Akdes'i bildirir.

 

            Ve hayat sıfatı ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mîzanlı ve zînetli suretler, haller, ve sâir sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'u bildirir. Ve kâinatı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine-i ekber suretine çevirir.

 

            Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi, herbiri birer kâinat kadar Zât-ı Akdes'i bildirir, tanıttırır.

 

            Hem o sıfatlar, Zât-ı Zülcelâl'in vücuduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücuduna ve tahakkukuna ve o Zât'ın hayattar ve diri olduğuna dahi bedahetle delâlet ederler. Çünki, Bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsus; irade, hayat ile olabilir. İhtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.

 

            İşte bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinat ka-

 

                    (Sh:Asâ.127)          

 

dar delilleri, ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanları vardır ki; bütün sıfatların esası ve menbaı ve İsm-i A'zamın masdarı ve medarı olmuştur. Risale-i Nur, bu birinci hakikatı kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir derece izah ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifa ediyoruz...

 

            İ k i n c i  H a k i k a t: Sıfat-ı Kelâm'dan gelen tekellüm-ü İlâhîdir.

لَوْكَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ  رَبِّى

   âyetinin sırrıyle: Kelâm-ı İlâhî, nihayetsizdir. Bir Zât'ın vücudunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelînin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder. Bu hakikatın iki kuvvetli şehadeti, bu Risalenin Ondördüncü ve Onbeşinci Mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle; ve geniş bir şehadeti dahi, Onuncu Mertebesinde işaret edilen Kütüb-ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle; ve çok parlak ve câmi bir diğer şehadeti dahi, Onyedinci Mertebesinde Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatın beyan ve şehadetini o mertebelere havale edip; o hakikatı, mu'cizane ilân eden ve şehadetini sair hakikatların şehadetleriyle beraber ifade eden 

شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ  وَالْمَلئِكَةُ  وَاُولُو اْلعِلْمِ  قَآئِمًا  بِالْقِسْطِ  لآاِلَهَ اِلاَّ  هُوَ الْعَزِيزُ    الْحَكِيمُ

âyet-i muazzamanın envarı ve esrarı, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiş ki, daha ileri gidememiş.

 

            İşte bu yolcunun, bu makam-ı kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işaret olarak, Birinci Makamın Ondokuzuncu Mertebesinde:

                      

 

 

  (Sh:Asâ.128)        

لآ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ  الْوَاجِبُ  الْوُجُودِ  الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ لَهُ الأَسْمَآءُ الْحُسْنَى  وَلَهُ الصِّفَاتُ اْلعُلْيَا وَلَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى اَلَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ  وُجُودِهِ   فِى وَحْدَتِهِ   اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ بِاِجْمَاعِ  جَمِيعِ  صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ  الْمُحِيطَةُ وَجَمِيعِ اَسْمَآئِهِ  الْحُسْنَى الْمُتَجَلِّيَّةِ بِاِتِّفَاقِ جَمِيعِ شُؤُنَاتِهِ وَاَفْعَاَلِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَقِيقَةِ تَبَارُزِ اْلاُلُوهِيَّةِ  فِى تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ فِى دَوَامِ الْفَعَالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ  بِفِعْلِ اْلاِيجَادِ وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالاِبْدَاعِ بِاِرِادَةٍ وَقُدْرَةٍ وَبِفِعْلِ  التَّقْدِيرِ  وَالتَّصْوِيرِ  وَالتَّدْبِيرِ وَالتَّدْوِيرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمِةٍ  وِبِفِعْلِ التَّصْرِيفِ وَالتَّنْظِيمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَاْلاِدَارَةِ  وَالاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ  وَرَحْمَةٍ وَبِكَمَالِ اْلاِنْتِظَامِ وَالْمُوَازَنَةِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ  حَقِيقَةِ اَسْرَارٍ -  شَهِدَ اللَّهُ اَنَّهُ لآ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ  وَالْمَلئِكَةُ  وَاُولُو اْلعِلْمِ  قَآئِمًا  بِالْقِسْطِ  لآاِلَهَ اِلاَّ  هُوَ الْعَزِيزُ   الْحَكِيمُ

 

denilmiştir.

 

            [Bu "Âyetül-Kübrâ"nın 33 mertebeden müteşekkil tamamı, hârikulâde mukaddemesi ile birlikte müstakil olarak neşredilmiştir. Buraya kısmen konulmuş.]

 

* * *